MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
İMTİHAN SIRRI
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِؕ وَبَشِّرِ الصَّابِرٖينَۙ . اَلَّذٖينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ . اُولٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Doğrusu, biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.’ derler. İşte Rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.”
(Bakara, 2/155-157.)
Akıl, şuur ve irade sahibi bir varlık olarak insanın en temel vazifesi Yüce Allah’a kulluk etmektir. Bu kulluk görevi öncelikle O’na layıkıyla ibadet etmeyi içerdiği gibi O’nun diğer emir ve yasaklarına uymayı da ihtiva eder. Bu bağlamda insan, başta yaratıcısı olmak üzere kendisine ve çevresine karşı sorumludur. Halife olarak gönderildiği yeryüzünde rıza-i ilahi için çabalamak, yeryüzünü imar ve ıslah etmek de bu sorumluluğunun bir parçasıdır.
İnsan hayatı iyisi kötüsüyle, acısı tatlısıyla, inişi ve çıkışıyla farklı farklı yönleri, türlü türlü hâlleri içerir. Nimeti ve külfetiyle bu farklılıklar dünya hayatının temelini oluşturan imtihan gerçeğinin gereğidir. Zira Kur’an’da, “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur...” (Mülk, 67/2.) buyrulduğu üzere Yüce Allah ölümü de hayatı da insanların sınanması hakikatiyle ilişkilendirmiştir. Her birimizin az veya çok, ağır veya hafif farklı şekillerde sınandığı şu hayatta karşılaştığımız imtihan vasıtaları, bir anlamda bizim gerçek şahsiyetimizi, bizi imtihana tabi tutan Rabbimize karşı iman ve teslimiyetimizi ortaya çıkaran ve bizi olgunlaştıran unsurlardır. Bu imtihanın ecir ve mükâfatı da büyüklüğüne göre olacaktır. (Süleyman Uludağ, “Belâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.5/s.380.)
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155.) mealindeki ayet, insanın dünyada nelerle imtihan olduğuna dair örnekler sunmaktadır. Belki de burada asıl vurgulanan şey yüz yüze geldiğimiz imtihanlar karşısında sergileyeceğimiz tavırdır. Öyle ki insan, hayatı boyunca türlü şekillerde sınanabilir. Bütün bunlar karşısında güçlü olanlar, Allah’a dayanıp sıkıntılar altında ezilmeyenler hem dinî hem de dünyevi bakımdan kazançlı çıkacaklardır. Ayetin sonunda yer alan ‘sabredenleri müjdele’ vurgusu, devamında gelen “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 2/156.) ayetiyle de bu sabrın iman ve teslimiyetle bütünleşmiş bir sabır olduğunu göstermektedir. Allah’a sarsılmaz iman, güven ve teslimiyetle; sadece O’na ait olduğumuzun ve en sonunda O’na döneceğimizin bilinci içerisinde, başarı ve kurtuluşu da yalnız Allah’tan beklemek, bu imanın bir sonucu olarak Allah karşısında her zaman ümitli ve iyimser olmayı getirecektir ki bu da Allah’ın rahmetini kazandıracaktır. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, c.1 s.241-242.)
Evet, yaşadığımız bu hayatta farklı farklı şeylerle imtihan oluyoruz. Bazen bunun idrakinde olduğumuz hâlde, çoğu zaman bir imtihan sürecinden geçtiğimizin farkında bile olmayız. Özellikle nimetler içerisinde iken, afiyet ve bollukta sefa sürerken bunun da bir imtihan vesilesi olduğunu düşünmeyiz çoğu zaman. Zira imtihan deyince genellikle hastalık, fakirlik ve ölüm gibi olumsuz şeyler, sıkıntı ve zorluklar gelir aklımıza. Elbette bunlar da imtihandır. Yoklukla imtihan. Ancak varlığın da bir imtihan olduğu unutulmamalıdır. “İnsan var ya, Rabbi ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, ‘Rabbim bana ikram etti.’ der (mutlu olur). Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise ‘Rabbim beni önemsemedi.’ der (mutsuz olur).” (Fecr, 89/15-16.) mealindeki ayetlerin işaret ettiği gerçek budur. “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur...” (Enam, 6/165.) mealindeki ayet de aynı şekilde bizlere verilen nimetlerin birer deneme vesilesi olduğunun ve bütün bunların aynı zamanda sorumluluk gerektirdiğinin ifadesidir.
Konuyla ilgili Kur’ani hatırlatmalardan bir diğeri ise şu şekildedir: “Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz.” (Enbiya, 21/35.) O hâlde fakirlik, hastalık, ölüm vb. olumsuzluklar imtihan vesilesi olduğu gibi zenginlik, sağlık, makam ve mevki gibi nimetler de birer imtihan vesilesidir. Birinci gruptakiler sabrı sınarken ikici gruptakiler şükürle imtihanıdır insanın. Zenginliğimizin gereği olarak zekât ve sadakalarımızı verebilmek, sağlığımızın şükrü olarak kulluk ve ibadette daim olmak, makam ve mevkimizin gereği adil ve dürüst olmak, işimizi en iyi şekilde yapmak, bize emanet edilen görevlerde dengeli dağıtımı gözetmek, ayrımcılık-kayırmacılık yapmamak bu imtihanın bir gereğidir. İhtiyacı olanın yardımına koşmak, zulme uğrayana yoldaş olmak; vatanı, dili, rengi ne olursa olsun dara düşen din kardeşlerimizin derdiyle dertlenmek, gözyaşlarını dindirmeye çalışmak... Ve bütün bunları sadece sözle değil, gerektiğinde malımızla, gerektiğinde fiillerimizle yapabilmek. Zira zalimin zulmüne engel olamasak bile destek olmamak da mazlumun yanında olmaktır bir anlamda. Bu yüzden yoklukla imtihandan daha zor olanı varlıkla imtihandır belki de. Çünkü çoğu zaman fark edemez insan imkânlarla sınandığını.
Emanetçi olduğumuz şu dünya hayatında, “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu, Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.” (Hadid, 57/22-23.) ayetinin ifade ettiği hakikatin bilincinde olmak son derece önemlidir. Sıkıntı ve nimetleriyle baştan sona aldatıcı şeylerle dolu olan şu dünya hayatının (Âl-i İmran, 3/185.) çekiciliğine kapılmadan dengeli bir yaşam sürebilmek, yaratılış gayemize uygun hareket edebilmek büyük bir başarıdır elbette. Özellikle baş döndürücü bir hızla ilerleyen günümüz dünyasının bizi ayartmasına, ayağımızı kaydırmasına fırsat vermeden istikametimizi koruyabilmek son derece önemlidir. Hep daha fazla istemeden sahip olduklarımızın değerini bilebilmek, bizim beğenmediğimiz, değer vermediğimiz şeylerin bir başkası için peşinden koşulan hedefler olduğunu düşünerek hareket edebilmek gerekir. Sabır ve şükrün, tevekkül ve teslimiyetin, kanaat ve fedakârlığın imtihan gerçeğinin vazgeçilmez unsurları olduğunu unutmamak gerekir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Doç. Dr. Bayram KÖSEOĞLU
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْاَمْوَالِ وَالْاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِؕ وَبَشِّرِ الصَّابِرٖينَۙ . اَلَّذٖينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُصٖيبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَؕ . اُولٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ.
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele! Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde ‘Doğrusu, biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.’ derler. İşte Rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir ve işte doğru yola ulaşmış olanlar da bunlardır.”
(Bakara, 2/155-157.)
Akıl, şuur ve irade sahibi bir varlık olarak insanın en temel vazifesi Yüce Allah’a kulluk etmektir. Bu kulluk görevi öncelikle O’na layıkıyla ibadet etmeyi içerdiği gibi O’nun diğer emir ve yasaklarına uymayı da ihtiva eder. Bu bağlamda insan, başta yaratıcısı olmak üzere kendisine ve çevresine karşı sorumludur. Halife olarak gönderildiği yeryüzünde rıza-i ilahi için çabalamak, yeryüzünü imar ve ıslah etmek de bu sorumluluğunun bir parçasıdır.
İnsan hayatı iyisi kötüsüyle, acısı tatlısıyla, inişi ve çıkışıyla farklı farklı yönleri, türlü türlü hâlleri içerir. Nimeti ve külfetiyle bu farklılıklar dünya hayatının temelini oluşturan imtihan gerçeğinin gereğidir. Zira Kur’an’da, “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur...” (Mülk, 67/2.) buyrulduğu üzere Yüce Allah ölümü de hayatı da insanların sınanması hakikatiyle ilişkilendirmiştir. Her birimizin az veya çok, ağır veya hafif farklı şekillerde sınandığı şu hayatta karşılaştığımız imtihan vasıtaları, bir anlamda bizim gerçek şahsiyetimizi, bizi imtihana tabi tutan Rabbimize karşı iman ve teslimiyetimizi ortaya çıkaran ve bizi olgunlaştıran unsurlardır. Bu imtihanın ecir ve mükâfatı da büyüklüğüne göre olacaktır. (Süleyman Uludağ, “Belâ”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.5/s.380.)
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!” (Bakara, 2/155.) mealindeki ayet, insanın dünyada nelerle imtihan olduğuna dair örnekler sunmaktadır. Belki de burada asıl vurgulanan şey yüz yüze geldiğimiz imtihanlar karşısında sergileyeceğimiz tavırdır. Öyle ki insan, hayatı boyunca türlü şekillerde sınanabilir. Bütün bunlar karşısında güçlü olanlar, Allah’a dayanıp sıkıntılar altında ezilmeyenler hem dinî hem de dünyevi bakımdan kazançlı çıkacaklardır. Ayetin sonunda yer alan ‘sabredenleri müjdele’ vurgusu, devamında gelen “Onlar, başlarına bir musibet geldiğinde, ‘Doğrusu biz Allah’a aidiz ve kuşkusuz O’na döneceğiz.’ derler.” (Bakara, 2/156.) ayetiyle de bu sabrın iman ve teslimiyetle bütünleşmiş bir sabır olduğunu göstermektedir. Allah’a sarsılmaz iman, güven ve teslimiyetle; sadece O’na ait olduğumuzun ve en sonunda O’na döneceğimizin bilinci içerisinde, başarı ve kurtuluşu da yalnız Allah’tan beklemek, bu imanın bir sonucu olarak Allah karşısında her zaman ümitli ve iyimser olmayı getirecektir ki bu da Allah’ın rahmetini kazandıracaktır. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, c.1 s.241-242.)
Evet, yaşadığımız bu hayatta farklı farklı şeylerle imtihan oluyoruz. Bazen bunun idrakinde olduğumuz hâlde, çoğu zaman bir imtihan sürecinden geçtiğimizin farkında bile olmayız. Özellikle nimetler içerisinde iken, afiyet ve bollukta sefa sürerken bunun da bir imtihan vesilesi olduğunu düşünmeyiz çoğu zaman. Zira imtihan deyince genellikle hastalık, fakirlik ve ölüm gibi olumsuz şeyler, sıkıntı ve zorluklar gelir aklımıza. Elbette bunlar da imtihandır. Yoklukla imtihan. Ancak varlığın da bir imtihan olduğu unutulmamalıdır. “İnsan var ya, Rabbi ona imtihan için ikramda bulunduğunda ve onu nimetlere boğduğunda, ‘Rabbim bana ikram etti.’ der (mutlu olur). Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise ‘Rabbim beni önemsemedi.’ der (mutsuz olur).” (Fecr, 89/15-16.) mealindeki ayetlerin işaret ettiği gerçek budur. “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur...” (Enam, 6/165.) mealindeki ayet de aynı şekilde bizlere verilen nimetlerin birer deneme vesilesi olduğunun ve bütün bunların aynı zamanda sorumluluk gerektirdiğinin ifadesidir.
Konuyla ilgili Kur’ani hatırlatmalardan bir diğeri ise şu şekildedir: “Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz.” (Enbiya, 21/35.) O hâlde fakirlik, hastalık, ölüm vb. olumsuzluklar imtihan vesilesi olduğu gibi zenginlik, sağlık, makam ve mevki gibi nimetler de birer imtihan vesilesidir. Birinci gruptakiler sabrı sınarken ikici gruptakiler şükürle imtihanıdır insanın. Zenginliğimizin gereği olarak zekât ve sadakalarımızı verebilmek, sağlığımızın şükrü olarak kulluk ve ibadette daim olmak, makam ve mevkimizin gereği adil ve dürüst olmak, işimizi en iyi şekilde yapmak, bize emanet edilen görevlerde dengeli dağıtımı gözetmek, ayrımcılık-kayırmacılık yapmamak bu imtihanın bir gereğidir. İhtiyacı olanın yardımına koşmak, zulme uğrayana yoldaş olmak; vatanı, dili, rengi ne olursa olsun dara düşen din kardeşlerimizin derdiyle dertlenmek, gözyaşlarını dindirmeye çalışmak... Ve bütün bunları sadece sözle değil, gerektiğinde malımızla, gerektiğinde fiillerimizle yapabilmek. Zira zalimin zulmüne engel olamasak bile destek olmamak da mazlumun yanında olmaktır bir anlamda. Bu yüzden yoklukla imtihandan daha zor olanı varlıkla imtihandır belki de. Çünkü çoğu zaman fark edemez insan imkânlarla sınandığını.
Emanetçi olduğumuz şu dünya hayatında, “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu, Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.” (Hadid, 57/22-23.) ayetinin ifade ettiği hakikatin bilincinde olmak son derece önemlidir. Sıkıntı ve nimetleriyle baştan sona aldatıcı şeylerle dolu olan şu dünya hayatının (Âl-i İmran, 3/185.) çekiciliğine kapılmadan dengeli bir yaşam sürebilmek, yaratılış gayemize uygun hareket edebilmek büyük bir başarıdır elbette. Özellikle baş döndürücü bir hızla ilerleyen günümüz dünyasının bizi ayartmasına, ayağımızı kaydırmasına fırsat vermeden istikametimizi koruyabilmek son derece önemlidir. Hep daha fazla istemeden sahip olduklarımızın değerini bilebilmek, bizim beğenmediğimiz, değer vermediğimiz şeylerin bir başkası için peşinden koşulan hedefler olduğunu düşünerek hareket edebilmek gerekir. Sabır ve şükrün, tevekkül ve teslimiyetin, kanaat ve fedakârlığın imtihan gerçeğinin vazgeçilmez unsurları olduğunu unutmamak gerekir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Doç. Dr. Bayram KÖSEOĞLU
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
KUDÜS TARİHİ VE İŞGAL
Zamandan bile eski şehir, gökte yapılıp yere indirilen Kudüs!
Çağlar boyu tevhidin ana yurdu, semaya açılan kapı Kudüs!
Hz. Musa’nın varamadığı menzil, Hz. Davud’un taht merkezi!
Hz. Süleyman’ın cümle mahlûkata hâkim kılındığı, Hz. Zekeriya’nın çile doldurduğu, Hz. Meryem’in avaz avaz sustuğu, Hz. Yahya’nın mahzun kaldığı, Hz. İsa’nın ihanete uğradığı, Hz. Muhammed’in miraca çıktığı Kudüs...
Hz. Ömer’in adaletinin sembolü, Selahaddin’in rüyası, Yavuz’un duası, Kanuni’nin hayratı, Selim’in infakı, Ulu Hakan’ın çiniyle işlenmiş Kur’an aşkı...
Kudüs ki Hürrem Sultan’ın asırları aşan şefkat eli, şimdilerde ise insanlığın utancı, müminin sınav kâğıdı, ümmetin dinmeyen gözyaşı...
Allah’ın elçilerinin emaneti Kudüs!
Bilindiği gibi Theodor Herzl, siyasi siyonizmin kurucularından ve en önemli karakterlerinden biridir. 1896 yılında Viyana’da hukuk fakültesinde okurken kaldığı otel odasında Yahudilerin de bir devleti olması ve Yahudilerin bu uğurda örgütlenmesi gerektiğine dair meşhur Yahudi Devleti kitabını yazmış ve bu rüyaya dünyada ve özellikle Avrupa’da eziyet görerek yaşayan Yahudileri inandırmak için yola çıkmıştı.
Uzun çabaları, siyonizmin kurucu üyelerinden yakın dostları ve kendilerini bir maşa misali kullanmak adına Yahudilere sözde destek veriyormuş gibi görünen İngiltere vb. bazı Avrupa ülkelerinin desteğiyle 29 Ağustos 1887 tarihinde İsviçre’nin Basel şehrinde Üç Krallar Oteli’nde Dünya 1. Siyonist Kongresi’ni toplamayı başarır.
Bu toplantıda kurulan, Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanlığına Theodor Herzl getirilir. Dünya genelinde 200 delegenin katıldığı toplantıda bir siyonist programı hazırlanır. Siyonist programını hayata geçirmek ve gereken altyapının oluşturulması için finans desteğini sağlamak amacıyla bir fon kurulması kararlaştırılır. Bu fonun ise tek bir amacı vardır; Filistin’de toprak satın alınacak ve bu topraklara Yahudiler yerleştirilip an be an büyümesi suretiyle bir Yahudi devleti kurulacaktır.
Herzl bu fikre o kadar inanmaktadır ki yanındaki bir dostuna, “Sen göreceksin belki beş belki de elli yıl sonra İsrail Devleti’ni ben kuracağım ama şimdi ben bunu burada açıklasam herkes bana güler. Bir gün bu realiteyi herkes görecek.” der.
Theodor Herzl’ın bu toplantıdan sonra üç büyük işi olur:
Yahudi ekonomik teşekkülünün kurulması.
Filistin’e gitme bağlamında bir siyonist teşkilatı kurulması.
Avrupa’nın kenar mahallelerinde yaşayan ve yaşadıkları ülkelerce türlü sıkıntılara maruz bırakılan fakir Yahudileri bu rüyaya inandırmak.
Çünkü Herzl, bu toplantıyı yapmadan önce zengin Yahudilere gitmiş lâkin onlardan karşılık bulamamıştı. Herzl bu rüyaya önce fakir Yahudileri inandırmalıydı. Doğu Avrupa ülkelerinde âdeta tebliğ yaparcasına fakir Yahudileri gezen gençlerden biri o günleri günlüğüne şöyle kaydetmişti: “Bugün bize Mesih geldi, ben onu gördüm. Gözleri parlıyordu, Asuri sakalları vardı. Viyana’da okumuş biriydi, bir gazeteciydi.”
Günlüğüne bunları yazan genç, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olup ileriki yıllarda İsrail’in kuruluşuna şahitlik edecek ve ilk İsrail başbakanı olacak David Ben-Gurion’du.
Herzl bu rüyaya herkesi inandırdıktan sonra yakın arkadaşı Marks Bohommer’i gizlice Filistin ve özellikle Kudüs hakkında bir rapor hazırlaması için Kudüs’e gönderir. Bohommer Kudüs yolunda iken gemi ile Çanakkale’den geçerken yanındakilere buranın neresi olduğunu sorar. Yanındakiler, “Burası Kala-i Sultaniye’dir. İstanbul’un anahtarı burasıdır.” derler. Bohommer şifreyi almıştır. Kudüs’e gider ve geniş bir rapor hazırlar.
Aslında bu andan itibaren şifre bellidir ve anahtar ise Çanakkale’den geçmektir.
Theodor Herzl ise bu sırada Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’e mektuplar yazıyor, Filistin’de Yahudi yerleşimi için toprak istiyor, bunun karşılığında ise Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeyeceğini vadediyordu. Ancak Herzl’ın bu isteği kabul görmediği gibi Osmanlı Sultanı Yahudilere toprak satışını kati surette yasaklıyordu.
Herzl, 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul’a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Ancak huzura çıkması uzun süre kabul görmedi, 1892 yılında huzura çıkma şerefine nail olmuş ise de Filistin topraklarında bir Yahudi teşekkülünün kurulması fikri kesin bir dille reddedildi. 17 Haziran 1896’da, Sultan II. Abdülhamid’in yakın dostu ve Avrupa’daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul’a gelen Herzl’a, Sultan’ın hasta olduğunu söyledi ve görüşme gerçekleşmedi. Daha sonra Newlinsky’nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid şu yanıtı verir: “Eğer Mösyö Herzl, senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Âliye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım, Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim...”
Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmez. Sultan II. Abdülhamid’den istediği cevabı alamayınca bu kez İtalya kralına gider ve “yıkılmakta olan Osmanlı’nın toprağı Filistin’in Yahudilere verilmesi için çalışırsa İtalyanların Trablus’u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini” söyler. Lakin Herzl buradan da makul bir cevap alamaz.
Bu sıralarda Rusya’dan önemli sayıda Rus Yahudi’si Filistin’e göçmeye başlar ve sayıları kısa zamanda 80 bine ulaşır. Bunları aldığı jurnallerle yakından takip eden Sultan II. Abdülhamid, bir dizi tedbirler alarak göçün önüne geçmeye çalışır.
Aslında II. Abdülhamid, sadece siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudilerin siyonistleşmesini de engellemeye çalışmıştı. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudilerin arazi satın almalarını yasaklamıştı.
Osmanlı Arşivlerinde Yahudilere tek bir kare toprağın satılmamasına dair yüzlerce emir, irade ve yasağa dair belge var. 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi’nin, Musevilerin kutsal topraklarda arazi almalarını engellememesi sebebiyle 5 Mart 1883’te yeni bir kanun çıkarıldı ve yabancı siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almaları yasaklandı. Ancak bu da Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudilere siyonist örgütlerce para verilerek bölgede önemli bir miktar toprak parçasının siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akka’da Yahudilerin iskânı sürekli hâle getirildi.
Bu dönemde bazı Yahudiler İngilizler lehine bölgede casusluk yapmaya başladığı gibi Osmanlı ordusunda görev yapmış hatta rütbe almış, Yahudilerden İngiliz ordusuna kaçanlar da olmuştu. Mesela Aaron Aaronson adlı bir Yahudi’nin yönetiminde kurulan NILI adlı istihbarat örgütü hiç durmadan İngilizlere bilgi uçuruyordu. Osmanlı’nın ise bu duruma tavrı sert oluyor, yakalananlardan bazıları öldürülüyor, bazıları ise sürgüne yollanıyordu. Osmanlı, Telaviv’den tüm Yahudileri arındırırken İngilizler ise bu Yahudiler için Mısır’da kamplar kuruyordu.
Nihayetinde ise patlak veren 1. Dünya Savaşı ile Rusya’da dişçilik yapmakta olan Yahudi Zeev Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor, Mısır kamplarında Jonh H. Petterson’dan izin alarak bir Zion Katır Birliği kurulur ve kurulan bu birlik İngilizlerin müsaadesiyle gemi yoluyla Gelibolu’ya doğru yola çıkar. Çünkü vaktiyle Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için Osmanlı’nın yıkılması gerektiğini ve Çanakkale’nin de payitahtın anahtarı konumunda olduğunu fark etmişlerdi.
Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da Anzak kolordusuyla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak ikinci grubu Anzak askerleri Türk zannedip vurmaya başlayınca Mısır’a geri gönderildiler. Diğer grup ise savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı. Asla ön cephelerde silahlı mücadele etmelerine müsaade edilmedi.
Çanakkale Savaşı sırasında Zion Katır Birliği için Hamilton şöyle diyordu: “Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudilerden kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türklerden ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla İsa’dan sonra 70’te Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”
Zion Katır Bölüğü’nün görevine, 8 üyesini kaybetmesi ve 25 tanesinin de yaralanmasıyla bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi tamamı Yahudilerden oluşan bir birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekâtına katılacaktı. Jabotinsky Filistin’e girdikten sonra Arap köyleri ile yapılan savaşla Hanagâh isminde bir birlik kurmuştur. İşte bu birlik bugün İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturmaktadır. Çanakkale’den Filistin’e gittiklerinde ise birlikte meşhur İsrail bayrağını burada Türklere karşı yaptıkları savaşta kullanmışlardır.
Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı yıllarının en büyük mücadelelerinden birini kuşkusuz Kanal, Sina ve Filistin cephelerinde verdi. Çünkü Gazze hattı Kudüs’ün korunması için en stratejik noktada bulunmaktaydı. Gazze’de İngilizlere karşı üç savaş verildi. 1. Gazze Savaşı’nı İngilizlere karşı savaşan Türk askerleri büyük bir farkla kazandı. İngilizler hezimete uğramıştı. İngilizler yaşadıkları bu hezimetin ardından ikinci Gazze muharebesine büyük bir hazırlık yaptılar. Gazze’yi almanın kolay olmayacağını görmüşlerdi. Burada Türklere karşı ilk defa tank kullansalar da bu tanklar Türkler tarafından imha ediliyordu. Tankları ile istediklerini yapamayınca bu defa kimyasal silaha başvurdular. Ancak İngilizler rüzgârın azizliğine uğradı ve kullandıkları zehirli gaz kendi askerlerinin bulunduğu yöne gitti. Böylece Gazze’de İngilizler ikinci defa yeniliyorlardı.
Mevcut durumları ile Türkleri yenemeyeceklerini anlayan İngilizler, komutaya İngiliz General Sir Edmund Allenby’i getirdiler. Gazze’nin savunmasında şehrin içindeki 84 rakımlı tepe çok önemliydi. Önceki savaşlarda da defalarca el değiştirmiş olan bu tepe üçüncü saldırıda da direniyordu. Ancak Avustralya ve Yeni Zelandalı atlı birliklerin Türk hatlarını yarıp geriden kuşatmalarıyla birlikte 3. Gazze Muharebesi’ni Türkler kaybetti.
Kudüs’ün düşmesine giden yolda Megiddo Muharebesi de çok belirleyici olmuştu. 3. Gazze Muharebesi’nin ardından Kudüs’e çekilen Osmanlı birlikleri şehri General Allenby’a karşı savundu ancak Allenby, savunmayı aşıp 9 Aralık 1917 günü Kudüs’e girip şehri ele geçirdi.
Filistin’de 1516 yılında başlayıp 401 sene süren Osmanlı egemenliği de böylece sona erdi. 1917 yılında şehre bir fatih edası ile giren General Allemby, Selahaddin Eyyubi’nin kabrini ziyaret etmek isteyince şarkın en sevgili sultanının kabrinin Şam’da olduğunu öğrenip derhal Şam’a gider ve Selahaddin Eyyubi’nin, kabrinin başında, “Haçlı Seferleri bugün bitti ey Selahaddin!” diye haykırır. Sultan Abdülhamid’in bir baba nasıl yuvasını koruyorsa tıpkı o şekilde koruduğu ve “kanla alınan toprakların parayla satılmasına müsaade etmediği topraklar”a peki sonrasında ne oldu?
1917’den 1947 yılına kadar bölge İngiliz idaresinde kaldı ve 1902’den beri bir şekilde yerleşmeye çalıştıkları topraklar Yahudilere neredeyse altın tepsi ile sunuldu. Öyle ki;
1917’den sonra Filistin’de kurulan İngiliz askerî idaresi Filistin’de Yahudilere toprak edinme hakkı verdi.
24 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti, Filistin’in Britanya manda yönetimi altına verilmesi kararı aldı. 1922 tarihli Britanya nüfus sayımlarına göre Filistin’in nüfusunun yüzde 88’i Arap, yüzde 11’i Yahudi idi. 1931’e gelindiğinde devam eden Yahudi göçleri sebebiyle toplam 1.035.821 olan Filistin nüfusunun yüzde 82’si Arap, yüzde 17’si Yahudi olarak değişmişti.
1933’ten itibaren Nazi tehdidi sebebiyle Filistin’e göç eden Yahudilerle birlikte 1935’te Filistin’de Yahudi nüfusu yüzde 35’lere ulaştı. 1947’ye gelindiğinde ise Yahudi nüfusu 800 bine yükseldi. Bu sırada Filistin topraklarında bulunan Filistinli nüfusu 1 milyon 400 kadardı. Böylesi hızlı bir nüfus artışına rağmen bile Yahudiler toprakların yalnızca yüzde 6-7’sine sahiplerdi.
Gün geçtikçe artan Yahudi göçünden rahatsız olan Filistinli Araplar hem İngiliz yönetimine hem de siyonistlere karşı protesto gösterileri başlattılar. 1936- 39’da yapılan gösterilerde 5.000 Arap İngiliz askerleri tarafından, yüzlerce Yahudi de Araplar tarafından öldürüldü.
1946 sayımına göre Filistin’in toplam nüfusu 1.942.349 idi ve bunun 1.175.196’sını Müslümanlar, 602.586’sını Yahudiler, 148.910’unu Hristiyanlar, 15.657’sini de diğer unsurlar meydana getiriyordu. Yahudiler ise nüfusun yüzde 31’ini teşkil ediyordu.
1947 öncesi Yahudilerin Filistin’de sahip olduğu arazilere bakıldığında ise durum net bir şekilde anlaşılmaktadır: Bu yıllarda Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 28.3 milyon dönüm olmakla birlikte bir bölümünü Nakab Çölü oluşturuyordu. 1948’de İsrail işgal devleti kurulmadan önce Yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü ve bu oran Filistin topraklarının yalnızca yüzde 7’sini kapsamaktaydı.
Filistinliler toprak mı sattı?
Yapılan araştırmalara göre Yahudiler elde ettikleri 2 milyon dönüm arazinin; 650 bin dönümünü, Osmanlı Devleti döneminde yasak olmasına rağmen bazı illegal yöntemlerle mülk edinmişlerdi. 300 bin dönüm araziyi, İngiliz işgalciler Yahudilere bağışladılar. 200 bin dönümü, İngiliz manda yönetiminin koyduğu ağır vergileri ödeyemedikleri gerekçesiyle Filistinlilerin el konulan topraklarının manda yönetimi tarafından Yahudilere sembolik paralarda sattıkları topraklardı. 600 bin dönümünü, Lübnan ve Suriye’de ikamet edip Filistin’de mülk edinmiş Araplardan satın almışlardı lâkin Arapların bu topraklarını satmalarına kızan Filistinlilerce bazıları ortadan kaldırılmıştı. Yahudiler, sadece ve sadece 250 bin dönüm araziyi Filistinlilerden satın almışlardı ve bu da Filistinlilerden aldıkları toplam arazi miktarı, Filistin topraklarının yüzde 0,9’una (binde 9’una) tekabül etmektedir.
Bin bir zulüm ile evlerinden çıkarılanlar, konulan ağır vergilerle topraklarına el konulanlar, illegal yöntemlerle toprak satın almalar vb. gibi nedenlerden Filistin topraklarına bir şekilde yerleşmeyi başaran İsrail, bayrağı ile tüm dünyaya ilan emiş olduğu üzere 1948, 1967 ve 1973 yıllarında gerçekleşen Arap-İsrail Savaşlarının hepsinde genişlemeye, işgal etmeye ve toprak hırsızlığına devam ediyor.
Devletlerin toprak sınırları bellidir ve haritalarla çizilmiştir. Lakin İsrail’in bayrağındaki iki çizgi ve ortasındaki Davud Yıldızı ile ifade ettiği üzere sınırları belli değildir. İsrail, Arz-ı mevud dedikleri Nil ile Fırat nehirleri arasındaki tüm mülk, Yahudilerin olacağı inancıyla devletlerin topraklarını gün be gün işgal etmeye devam edeceğini hem bayrağıyla hem de Filistin halkına yaptıklarıyla net bir şekilde ifade etmektedir.
2015 senesi Çanakkale Savaşı’nın 100. yılıydı. Henüz ne biz ne de savaşa katılan devletlerin herhangi biri tek bir tören yahut anma programı yapmamıştı. Aralık 2014 Hares Gazetesi’nde şöyle bir başlık vardı: “Californiya’dan gelen kabir İsrail mezarlığına defnedilecek.” Jonh H. Petterson’nın kemikleri 100 yıl sonra İsrail’e getiriliyordu. Benjamin Natenyahu, eşi Sara ve devlet adamlarının katıldığı, Şale komutanlarının güvenliği sağladığı resmî bir törenle Jonh H. Petterson’ın kemikleri yeni mezarlığına defnedildi. Yani İsrail kendilerini Kudüs’e getireni unutmamıştı.
Unutmamak gerekir ki;
1917’de Kudüs’e girdiler.
1918’de İstanbul’a girdiler.
Kudüs düşerse İstanbul düşer.
Biz unutursak dünya unutur.
Biz bırakırsak Filistin yok olur.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Nermin TAYLAN
Zamandan bile eski şehir, gökte yapılıp yere indirilen Kudüs!
Çağlar boyu tevhidin ana yurdu, semaya açılan kapı Kudüs!
Hz. Musa’nın varamadığı menzil, Hz. Davud’un taht merkezi!
Hz. Süleyman’ın cümle mahlûkata hâkim kılındığı, Hz. Zekeriya’nın çile doldurduğu, Hz. Meryem’in avaz avaz sustuğu, Hz. Yahya’nın mahzun kaldığı, Hz. İsa’nın ihanete uğradığı, Hz. Muhammed’in miraca çıktığı Kudüs...
Hz. Ömer’in adaletinin sembolü, Selahaddin’in rüyası, Yavuz’un duası, Kanuni’nin hayratı, Selim’in infakı, Ulu Hakan’ın çiniyle işlenmiş Kur’an aşkı...
Kudüs ki Hürrem Sultan’ın asırları aşan şefkat eli, şimdilerde ise insanlığın utancı, müminin sınav kâğıdı, ümmetin dinmeyen gözyaşı...
Allah’ın elçilerinin emaneti Kudüs!
Bilindiği gibi Theodor Herzl, siyasi siyonizmin kurucularından ve en önemli karakterlerinden biridir. 1896 yılında Viyana’da hukuk fakültesinde okurken kaldığı otel odasında Yahudilerin de bir devleti olması ve Yahudilerin bu uğurda örgütlenmesi gerektiğine dair meşhur Yahudi Devleti kitabını yazmış ve bu rüyaya dünyada ve özellikle Avrupa’da eziyet görerek yaşayan Yahudileri inandırmak için yola çıkmıştı.
Uzun çabaları, siyonizmin kurucu üyelerinden yakın dostları ve kendilerini bir maşa misali kullanmak adına Yahudilere sözde destek veriyormuş gibi görünen İngiltere vb. bazı Avrupa ülkelerinin desteğiyle 29 Ağustos 1887 tarihinde İsviçre’nin Basel şehrinde Üç Krallar Oteli’nde Dünya 1. Siyonist Kongresi’ni toplamayı başarır.
Bu toplantıda kurulan, Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanlığına Theodor Herzl getirilir. Dünya genelinde 200 delegenin katıldığı toplantıda bir siyonist programı hazırlanır. Siyonist programını hayata geçirmek ve gereken altyapının oluşturulması için finans desteğini sağlamak amacıyla bir fon kurulması kararlaştırılır. Bu fonun ise tek bir amacı vardır; Filistin’de toprak satın alınacak ve bu topraklara Yahudiler yerleştirilip an be an büyümesi suretiyle bir Yahudi devleti kurulacaktır.
Herzl bu fikre o kadar inanmaktadır ki yanındaki bir dostuna, “Sen göreceksin belki beş belki de elli yıl sonra İsrail Devleti’ni ben kuracağım ama şimdi ben bunu burada açıklasam herkes bana güler. Bir gün bu realiteyi herkes görecek.” der.
Theodor Herzl’ın bu toplantıdan sonra üç büyük işi olur:
Yahudi ekonomik teşekkülünün kurulması.
Filistin’e gitme bağlamında bir siyonist teşkilatı kurulması.
Avrupa’nın kenar mahallelerinde yaşayan ve yaşadıkları ülkelerce türlü sıkıntılara maruz bırakılan fakir Yahudileri bu rüyaya inandırmak.
Çünkü Herzl, bu toplantıyı yapmadan önce zengin Yahudilere gitmiş lâkin onlardan karşılık bulamamıştı. Herzl bu rüyaya önce fakir Yahudileri inandırmalıydı. Doğu Avrupa ülkelerinde âdeta tebliğ yaparcasına fakir Yahudileri gezen gençlerden biri o günleri günlüğüne şöyle kaydetmişti: “Bugün bize Mesih geldi, ben onu gördüm. Gözleri parlıyordu, Asuri sakalları vardı. Viyana’da okumuş biriydi, bir gazeteciydi.”
Günlüğüne bunları yazan genç, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olup ileriki yıllarda İsrail’in kuruluşuna şahitlik edecek ve ilk İsrail başbakanı olacak David Ben-Gurion’du.
Herzl bu rüyaya herkesi inandırdıktan sonra yakın arkadaşı Marks Bohommer’i gizlice Filistin ve özellikle Kudüs hakkında bir rapor hazırlaması için Kudüs’e gönderir. Bohommer Kudüs yolunda iken gemi ile Çanakkale’den geçerken yanındakilere buranın neresi olduğunu sorar. Yanındakiler, “Burası Kala-i Sultaniye’dir. İstanbul’un anahtarı burasıdır.” derler. Bohommer şifreyi almıştır. Kudüs’e gider ve geniş bir rapor hazırlar.
Aslında bu andan itibaren şifre bellidir ve anahtar ise Çanakkale’den geçmektir.
Theodor Herzl ise bu sırada Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’e mektuplar yazıyor, Filistin’de Yahudi yerleşimi için toprak istiyor, bunun karşılığında ise Osmanlı’nın tüm borçlarını ödeyeceğini vadediyordu. Ancak Herzl’ın bu isteği kabul görmediği gibi Osmanlı Sultanı Yahudilere toprak satışını kati surette yasaklıyordu.
Herzl, 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul’a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Ancak huzura çıkması uzun süre kabul görmedi, 1892 yılında huzura çıkma şerefine nail olmuş ise de Filistin topraklarında bir Yahudi teşekkülünün kurulması fikri kesin bir dille reddedildi. 17 Haziran 1896’da, Sultan II. Abdülhamid’in yakın dostu ve Avrupa’daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul’a gelen Herzl’a, Sultan’ın hasta olduğunu söyledi ve görüşme gerçekleşmedi. Daha sonra Newlinsky’nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid şu yanıtı verir: “Eğer Mösyö Herzl, senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Âliye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım, Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim...”
Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmez. Sultan II. Abdülhamid’den istediği cevabı alamayınca bu kez İtalya kralına gider ve “yıkılmakta olan Osmanlı’nın toprağı Filistin’in Yahudilere verilmesi için çalışırsa İtalyanların Trablus’u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini” söyler. Lakin Herzl buradan da makul bir cevap alamaz.
Bu sıralarda Rusya’dan önemli sayıda Rus Yahudi’si Filistin’e göçmeye başlar ve sayıları kısa zamanda 80 bine ulaşır. Bunları aldığı jurnallerle yakından takip eden Sultan II. Abdülhamid, bir dizi tedbirler alarak göçün önüne geçmeye çalışır.
Aslında II. Abdülhamid, sadece siyonistlerin teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudilerin siyonistleşmesini de engellemeye çalışmıştı. Duhûliye Nizamları hazırlatmış, siyonistlerin yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudilerin arazi satın almalarını yasaklamıştı.
Osmanlı Arşivlerinde Yahudilere tek bir kare toprağın satılmamasına dair yüzlerce emir, irade ve yasağa dair belge var. 1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi’nin, Musevilerin kutsal topraklarda arazi almalarını engellememesi sebebiyle 5 Mart 1883’te yeni bir kanun çıkarıldı ve yabancı siyonistlerin Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almaları yasaklandı. Ancak bu da Osmanlı vatandaşı olan Yahudilere herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudilere siyonist örgütlerce para verilerek bölgede önemli bir miktar toprak parçasının siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akka’da Yahudilerin iskânı sürekli hâle getirildi.
Bu dönemde bazı Yahudiler İngilizler lehine bölgede casusluk yapmaya başladığı gibi Osmanlı ordusunda görev yapmış hatta rütbe almış, Yahudilerden İngiliz ordusuna kaçanlar da olmuştu. Mesela Aaron Aaronson adlı bir Yahudi’nin yönetiminde kurulan NILI adlı istihbarat örgütü hiç durmadan İngilizlere bilgi uçuruyordu. Osmanlı’nın ise bu duruma tavrı sert oluyor, yakalananlardan bazıları öldürülüyor, bazıları ise sürgüne yollanıyordu. Osmanlı, Telaviv’den tüm Yahudileri arındırırken İngilizler ise bu Yahudiler için Mısır’da kamplar kuruyordu.
Nihayetinde ise patlak veren 1. Dünya Savaşı ile Rusya’da dişçilik yapmakta olan Yahudi Zeev Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor, Mısır kamplarında Jonh H. Petterson’dan izin alarak bir Zion Katır Birliği kurulur ve kurulan bu birlik İngilizlerin müsaadesiyle gemi yoluyla Gelibolu’ya doğru yola çıkar. Çünkü vaktiyle Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için Osmanlı’nın yıkılması gerektiğini ve Çanakkale’nin de payitahtın anahtarı konumunda olduğunu fark etmişlerdi.
Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da Anzak kolordusuyla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak ikinci grubu Anzak askerleri Türk zannedip vurmaya başlayınca Mısır’a geri gönderildiler. Diğer grup ise savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı. Asla ön cephelerde silahlı mücadele etmelerine müsaade edilmedi.
Çanakkale Savaşı sırasında Zion Katır Birliği için Hamilton şöyle diyordu: “Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudilerden kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türklerden ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla İsa’dan sonra 70’te Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”
Zion Katır Bölüğü’nün görevine, 8 üyesini kaybetmesi ve 25 tanesinin de yaralanmasıyla bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi tamamı Yahudilerden oluşan bir birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekâtına katılacaktı. Jabotinsky Filistin’e girdikten sonra Arap köyleri ile yapılan savaşla Hanagâh isminde bir birlik kurmuştur. İşte bu birlik bugün İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturmaktadır. Çanakkale’den Filistin’e gittiklerinde ise birlikte meşhur İsrail bayrağını burada Türklere karşı yaptıkları savaşta kullanmışlardır.
Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşı yıllarının en büyük mücadelelerinden birini kuşkusuz Kanal, Sina ve Filistin cephelerinde verdi. Çünkü Gazze hattı Kudüs’ün korunması için en stratejik noktada bulunmaktaydı. Gazze’de İngilizlere karşı üç savaş verildi. 1. Gazze Savaşı’nı İngilizlere karşı savaşan Türk askerleri büyük bir farkla kazandı. İngilizler hezimete uğramıştı. İngilizler yaşadıkları bu hezimetin ardından ikinci Gazze muharebesine büyük bir hazırlık yaptılar. Gazze’yi almanın kolay olmayacağını görmüşlerdi. Burada Türklere karşı ilk defa tank kullansalar da bu tanklar Türkler tarafından imha ediliyordu. Tankları ile istediklerini yapamayınca bu defa kimyasal silaha başvurdular. Ancak İngilizler rüzgârın azizliğine uğradı ve kullandıkları zehirli gaz kendi askerlerinin bulunduğu yöne gitti. Böylece Gazze’de İngilizler ikinci defa yeniliyorlardı.
Mevcut durumları ile Türkleri yenemeyeceklerini anlayan İngilizler, komutaya İngiliz General Sir Edmund Allenby’i getirdiler. Gazze’nin savunmasında şehrin içindeki 84 rakımlı tepe çok önemliydi. Önceki savaşlarda da defalarca el değiştirmiş olan bu tepe üçüncü saldırıda da direniyordu. Ancak Avustralya ve Yeni Zelandalı atlı birliklerin Türk hatlarını yarıp geriden kuşatmalarıyla birlikte 3. Gazze Muharebesi’ni Türkler kaybetti.
Kudüs’ün düşmesine giden yolda Megiddo Muharebesi de çok belirleyici olmuştu. 3. Gazze Muharebesi’nin ardından Kudüs’e çekilen Osmanlı birlikleri şehri General Allenby’a karşı savundu ancak Allenby, savunmayı aşıp 9 Aralık 1917 günü Kudüs’e girip şehri ele geçirdi.
Filistin’de 1516 yılında başlayıp 401 sene süren Osmanlı egemenliği de böylece sona erdi. 1917 yılında şehre bir fatih edası ile giren General Allemby, Selahaddin Eyyubi’nin kabrini ziyaret etmek isteyince şarkın en sevgili sultanının kabrinin Şam’da olduğunu öğrenip derhal Şam’a gider ve Selahaddin Eyyubi’nin, kabrinin başında, “Haçlı Seferleri bugün bitti ey Selahaddin!” diye haykırır. Sultan Abdülhamid’in bir baba nasıl yuvasını koruyorsa tıpkı o şekilde koruduğu ve “kanla alınan toprakların parayla satılmasına müsaade etmediği topraklar”a peki sonrasında ne oldu?
1917’den 1947 yılına kadar bölge İngiliz idaresinde kaldı ve 1902’den beri bir şekilde yerleşmeye çalıştıkları topraklar Yahudilere neredeyse altın tepsi ile sunuldu. Öyle ki;
1917’den sonra Filistin’de kurulan İngiliz askerî idaresi Filistin’de Yahudilere toprak edinme hakkı verdi.
24 Temmuz 1922’de Milletler Cemiyeti, Filistin’in Britanya manda yönetimi altına verilmesi kararı aldı. 1922 tarihli Britanya nüfus sayımlarına göre Filistin’in nüfusunun yüzde 88’i Arap, yüzde 11’i Yahudi idi. 1931’e gelindiğinde devam eden Yahudi göçleri sebebiyle toplam 1.035.821 olan Filistin nüfusunun yüzde 82’si Arap, yüzde 17’si Yahudi olarak değişmişti.
1933’ten itibaren Nazi tehdidi sebebiyle Filistin’e göç eden Yahudilerle birlikte 1935’te Filistin’de Yahudi nüfusu yüzde 35’lere ulaştı. 1947’ye gelindiğinde ise Yahudi nüfusu 800 bine yükseldi. Bu sırada Filistin topraklarında bulunan Filistinli nüfusu 1 milyon 400 kadardı. Böylesi hızlı bir nüfus artışına rağmen bile Yahudiler toprakların yalnızca yüzde 6-7’sine sahiplerdi.
Gün geçtikçe artan Yahudi göçünden rahatsız olan Filistinli Araplar hem İngiliz yönetimine hem de siyonistlere karşı protesto gösterileri başlattılar. 1936- 39’da yapılan gösterilerde 5.000 Arap İngiliz askerleri tarafından, yüzlerce Yahudi de Araplar tarafından öldürüldü.
1946 sayımına göre Filistin’in toplam nüfusu 1.942.349 idi ve bunun 1.175.196’sını Müslümanlar, 602.586’sını Yahudiler, 148.910’unu Hristiyanlar, 15.657’sini de diğer unsurlar meydana getiriyordu. Yahudiler ise nüfusun yüzde 31’ini teşkil ediyordu.
1947 öncesi Yahudilerin Filistin’de sahip olduğu arazilere bakıldığında ise durum net bir şekilde anlaşılmaktadır: Bu yıllarda Filistin topraklarının toplam yüzölçümü 28.3 milyon dönüm olmakla birlikte bir bölümünü Nakab Çölü oluşturuyordu. 1948’de İsrail işgal devleti kurulmadan önce Yahudilerin sahip oldukları arazi miktarı 2 milyon dönümdü ve bu oran Filistin topraklarının yalnızca yüzde 7’sini kapsamaktaydı.
Filistinliler toprak mı sattı?
Yapılan araştırmalara göre Yahudiler elde ettikleri 2 milyon dönüm arazinin; 650 bin dönümünü, Osmanlı Devleti döneminde yasak olmasına rağmen bazı illegal yöntemlerle mülk edinmişlerdi. 300 bin dönüm araziyi, İngiliz işgalciler Yahudilere bağışladılar. 200 bin dönümü, İngiliz manda yönetiminin koyduğu ağır vergileri ödeyemedikleri gerekçesiyle Filistinlilerin el konulan topraklarının manda yönetimi tarafından Yahudilere sembolik paralarda sattıkları topraklardı. 600 bin dönümünü, Lübnan ve Suriye’de ikamet edip Filistin’de mülk edinmiş Araplardan satın almışlardı lâkin Arapların bu topraklarını satmalarına kızan Filistinlilerce bazıları ortadan kaldırılmıştı. Yahudiler, sadece ve sadece 250 bin dönüm araziyi Filistinlilerden satın almışlardı ve bu da Filistinlilerden aldıkları toplam arazi miktarı, Filistin topraklarının yüzde 0,9’una (binde 9’una) tekabül etmektedir.
Bin bir zulüm ile evlerinden çıkarılanlar, konulan ağır vergilerle topraklarına el konulanlar, illegal yöntemlerle toprak satın almalar vb. gibi nedenlerden Filistin topraklarına bir şekilde yerleşmeyi başaran İsrail, bayrağı ile tüm dünyaya ilan emiş olduğu üzere 1948, 1967 ve 1973 yıllarında gerçekleşen Arap-İsrail Savaşlarının hepsinde genişlemeye, işgal etmeye ve toprak hırsızlığına devam ediyor.
Devletlerin toprak sınırları bellidir ve haritalarla çizilmiştir. Lakin İsrail’in bayrağındaki iki çizgi ve ortasındaki Davud Yıldızı ile ifade ettiği üzere sınırları belli değildir. İsrail, Arz-ı mevud dedikleri Nil ile Fırat nehirleri arasındaki tüm mülk, Yahudilerin olacağı inancıyla devletlerin topraklarını gün be gün işgal etmeye devam edeceğini hem bayrağıyla hem de Filistin halkına yaptıklarıyla net bir şekilde ifade etmektedir.
2015 senesi Çanakkale Savaşı’nın 100. yılıydı. Henüz ne biz ne de savaşa katılan devletlerin herhangi biri tek bir tören yahut anma programı yapmamıştı. Aralık 2014 Hares Gazetesi’nde şöyle bir başlık vardı: “Californiya’dan gelen kabir İsrail mezarlığına defnedilecek.” Jonh H. Petterson’nın kemikleri 100 yıl sonra İsrail’e getiriliyordu. Benjamin Natenyahu, eşi Sara ve devlet adamlarının katıldığı, Şale komutanlarının güvenliği sağladığı resmî bir törenle Jonh H. Petterson’ın kemikleri yeni mezarlığına defnedildi. Yani İsrail kendilerini Kudüs’e getireni unutmamıştı.
Unutmamak gerekir ki;
1917’de Kudüs’e girdiler.
1918’de İstanbul’a girdiler.
Kudüs düşerse İstanbul düşer.
Biz unutursak dünya unutur.
Biz bırakırsak Filistin yok olur.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Nermin TAYLAN
ZULMÜN KARANLIK KUYUSU
“Zulümle abat olanın ahiri berbat olur.”
Dirlik, düzenlik, doğruluk, hak ve hakkaniyete uygun davranmak anlamına gelen adalet, başlıca ahlaki erdemler arasında sayılır. Yüce dinimizin bizden uymamızı istediği bu erdem, ilahi emirler doğrultusunda dosdoğru bir hayat yaşamak demektir. Bir yönüyle adalet, aşırılıklardan ve gelişigüzel istek ve telkinlerden etkilenmeden istikrarlı bir şekilde doğru yolda olma gayretidir. İnsanın ruhi denge ve ahlaki kemali bu şekilde gerçekleşir. Yani kemalata giden yol, adalet ve itidal üzere olmaktan geçer. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet bize ifrat ve tefritten uzak, itidal üzere olmayı öğütler. Mesela, itidal üzere olanlar harcarken ne saçıp savurur ne de eli sıkı olurlar. Onlar bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar. (Furkan, 25/67.) İslam toplumunun en mümeyyiz vasfı olarak zikredilen “vasat ümmet” tabirinden kasıt, adalettir. Aşırılıklardan uzak, dengeli ve uyumlu olmak demektir. Allah Teâlâ’nın en değer verdiği takvaya da ancak adil olanlar ulaşır. (Maide, 5/8.) Gazali, adaletin ortadan kalkması ile onun zıddı olan zulmün doğacağını ifade eder. (Mustafa Çağrıcı, Adalet, TDV İslam Ansiklopedisi, c.1, s. 341.)
Her şeyi yerli yerince yapmak ve herkese hakkını vermek demek anlamına gelen adaletin zıddı olan zulüm ise bir şeyi ona ait olmayan yere koymak ve haksızlık yapmak demektir. Lokman suresinde şirk en büyük zulüm olarak bildirilir. (Lokman, 31/13.) Çünkü şirk koşan kimse, Allah’tan başkasına tanrılık niteliklerini yüklemiş ve böylece Allah’ın hakkı olan ilahlığı başkasına vermekle haksızlık (zulüm) yapmıştır. Bu sebeple şirk; haksızlıkların, zulmün en büyüğü olarak nitelendirilmiştir. Allah’a ortak koşmak bütün kötülüklerin başında geldiği gibi birçok kötülüğün de temel sebebi olduğundan İslam dini en başta şirki ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. (Kur’an Yolu Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Cilt: 4, s. 336-337.) Allah Teâlâ’nın emirlerini çiğnemek ve hükümlerini ihlal etmek de zulümdür. Nitekim Yüce Allah, Hz. Âdem ve Havva’ya cennetteki ağaca yaklaşmamaları, eğer yaklaşırlarsa zalimlerden olacakları konusunda ikazda bulunur. (Bakara, 2/35.) Ancak onlar yasak ağaçtan yedikten sonra yaptıkları tövbede, ilahi emre uymamakla kendilerine zulmettiklerini itiraf ederler: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf, 7/23.)
Tarih boyunca dünyamız, zulüm yaparak haktan ve adaletten sapan nice zalimlere şahitlik yapmıştır. Ellerinde bulundurdukları güçle zayıflara ve güçsüzlere zulmedenlerin akıbeti herkesçe malumdur. Nemrutlar, Firavunlar, Hamanlar, Ebu Cehiller yaptıkları zulmün karanlığında boğulmadılar mı? Üstelik Hak Teâlâ bunu hor ve hakir gördükleri o mazlumların eliyle gerçekleştirmedi mi? Hani İsrailoğullarını köleleştiren Firavun, onların gücünü iyice kırmak için erkek çocuklarını öldürüyor, kızları ise sağ bırakıyordu. Böylece kendi iktidarını sağlam tutmanın hesaplarını yapıyordu. Ancak bir fâninin hesabı Âlemlerin Rabbinin hesabı karşısında ne ifade eder ki! Kendi sarayında yetiştirdiği Hz. Musa dikildi karşısına. Firavun’un zulmü altında ezilip yok edilmek istenen İsrailoğullarını o, zulümden kurtardı. İlahi adaletin tecellisi hep böyle olmuştur. Ezilen, horlanan, zulme uğrayanlar bir gün mutlaka o zulüm gördükleri ve sürüldükleri topraklara varis kılınacaklardır: “Biz ise istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.” (Kasas, 28/5.) Firavun ve avanesinin korktukları başına geldi ve ordularıyla beraber kazdıkları zulüm kuyusunda boğuldular.
O günden bugüne ne Firavunlar öldü ne Nemrutlar ne de Ebu Cehiller… Şairin dediği gibi “Ebu Leheb öldü diyorlar / Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed! / Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor.” Üstelik zulümle abat olunamayacağını ve ilahi adaletin nasıl mazlumlar lehine tecelli ettiğini gören bir halkın bugün Filistinlilere yönelik yaptığı katliam, tam bir akıl tutulması. Mütekebbir bir nefretin ve hırsın, gözleri ve kalpleri esir aldığında acımasızlıkta sınır tanımadığını maalesef görüyoruz. İnsanlıktan, vicdandan ve merhametten nasibi olmayan İsrail’in yaptığı bu soykırıma tüm dünyanın sadece seyirci kalması da insanlık için büyük bir utanç. Masum insanların, kadınların, çocukların üzerine günlerdir bombalar yağdırılıyor. Ülkeye yardım girmesine olanak tanımadığı gibi hastaneleri, okulları ve mabetleri dahi yakıyor, yıkıyor. Eşi benzeri görülmemiş bir kıyım yaşanıyor Filistin’de. Kendi atalarının maruz kaldığı zulmü unutan İsrail, Filistin halkını kuşatma altına alarak yok etmek ve yurtlarından sürmek istiyor. Buna karşın Müslüman Filistin halkı inançlarından aldıkları güçle metanet ve sabırla dimdik ayaktalar. Hz. Mevlânâ’nın da dediği gibi katil İsrail kendi kuyusunu kazıyor esasında: “Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle dediler: Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. İlahi adalet ‘daha kötüye, daha kötü ceza verilir’ buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için kazıyorsun, bari boyunca kaz.”
Zulmün olduğu yerde adaletten söz etmek mümkün değildir. Adalet dini, dili, ırkı ne olursa olsun herkese insan olmanın şerefine yaraşır şekilde muamele etmektir. Zulüm varsa hiçbir şey hak ettiği yerde değildir, hiç kimseye hak ettiği şekilde muamele edilmiyordur. İnsanlığın bunu defalarca tecrübe etmesine rağmen hâlâ kendisine dokunmayan zulme kayıtsız kalması ise büyük bir vebaldir. Hâlbuki adalet ve hakkaniyet herkese lazımdır. Bugün kendilerine dokunmayan ateşin yarın nereyi yakacağını kimse bilemez. Adalet de zulüm de Hz. Mevlânâ’ya göre birer tohumdur. O tohum vakti geldiğinde yeşerecek ve bir ağaç olacaktır. Zulüm tohumu zalimler için zehirli zakkum ağacı olacaktır. O vakit iyiler sevinir, kötülerin ise ahiri berbat olur. Çünkü gül eken gül derer, rüzgâr eken fırtına biçer.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Lamia LEVENT ABUL
DİB Süreli Yayınlar ve Kütüphaneler Daire Başkanı
“Zulümle abat olanın ahiri berbat olur.”
Dirlik, düzenlik, doğruluk, hak ve hakkaniyete uygun davranmak anlamına gelen adalet, başlıca ahlaki erdemler arasında sayılır. Yüce dinimizin bizden uymamızı istediği bu erdem, ilahi emirler doğrultusunda dosdoğru bir hayat yaşamak demektir. Bir yönüyle adalet, aşırılıklardan ve gelişigüzel istek ve telkinlerden etkilenmeden istikrarlı bir şekilde doğru yolda olma gayretidir. İnsanın ruhi denge ve ahlaki kemali bu şekilde gerçekleşir. Yani kemalata giden yol, adalet ve itidal üzere olmaktan geçer. Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet bize ifrat ve tefritten uzak, itidal üzere olmayı öğütler. Mesela, itidal üzere olanlar harcarken ne saçıp savurur ne de eli sıkı olurlar. Onlar bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar. (Furkan, 25/67.) İslam toplumunun en mümeyyiz vasfı olarak zikredilen “vasat ümmet” tabirinden kasıt, adalettir. Aşırılıklardan uzak, dengeli ve uyumlu olmak demektir. Allah Teâlâ’nın en değer verdiği takvaya da ancak adil olanlar ulaşır. (Maide, 5/8.) Gazali, adaletin ortadan kalkması ile onun zıddı olan zulmün doğacağını ifade eder. (Mustafa Çağrıcı, Adalet, TDV İslam Ansiklopedisi, c.1, s. 341.)
Her şeyi yerli yerince yapmak ve herkese hakkını vermek demek anlamına gelen adaletin zıddı olan zulüm ise bir şeyi ona ait olmayan yere koymak ve haksızlık yapmak demektir. Lokman suresinde şirk en büyük zulüm olarak bildirilir. (Lokman, 31/13.) Çünkü şirk koşan kimse, Allah’tan başkasına tanrılık niteliklerini yüklemiş ve böylece Allah’ın hakkı olan ilahlığı başkasına vermekle haksızlık (zulüm) yapmıştır. Bu sebeple şirk; haksızlıkların, zulmün en büyüğü olarak nitelendirilmiştir. Allah’a ortak koşmak bütün kötülüklerin başında geldiği gibi birçok kötülüğün de temel sebebi olduğundan İslam dini en başta şirki ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. (Kur’an Yolu Tefsiri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Cilt: 4, s. 336-337.) Allah Teâlâ’nın emirlerini çiğnemek ve hükümlerini ihlal etmek de zulümdür. Nitekim Yüce Allah, Hz. Âdem ve Havva’ya cennetteki ağaca yaklaşmamaları, eğer yaklaşırlarsa zalimlerden olacakları konusunda ikazda bulunur. (Bakara, 2/35.) Ancak onlar yasak ağaçtan yedikten sonra yaptıkları tövbede, ilahi emre uymamakla kendilerine zulmettiklerini itiraf ederler: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf, 7/23.)
Tarih boyunca dünyamız, zulüm yaparak haktan ve adaletten sapan nice zalimlere şahitlik yapmıştır. Ellerinde bulundurdukları güçle zayıflara ve güçsüzlere zulmedenlerin akıbeti herkesçe malumdur. Nemrutlar, Firavunlar, Hamanlar, Ebu Cehiller yaptıkları zulmün karanlığında boğulmadılar mı? Üstelik Hak Teâlâ bunu hor ve hakir gördükleri o mazlumların eliyle gerçekleştirmedi mi? Hani İsrailoğullarını köleleştiren Firavun, onların gücünü iyice kırmak için erkek çocuklarını öldürüyor, kızları ise sağ bırakıyordu. Böylece kendi iktidarını sağlam tutmanın hesaplarını yapıyordu. Ancak bir fâninin hesabı Âlemlerin Rabbinin hesabı karşısında ne ifade eder ki! Kendi sarayında yetiştirdiği Hz. Musa dikildi karşısına. Firavun’un zulmü altında ezilip yok edilmek istenen İsrailoğullarını o, zulümden kurtardı. İlahi adaletin tecellisi hep böyle olmuştur. Ezilen, horlanan, zulme uğrayanlar bir gün mutlaka o zulüm gördükleri ve sürüldükleri topraklara varis kılınacaklardır: “Biz ise istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım.” (Kasas, 28/5.) Firavun ve avanesinin korktukları başına geldi ve ordularıyla beraber kazdıkları zulüm kuyusunda boğuldular.
O günden bugüne ne Firavunlar öldü ne Nemrutlar ne de Ebu Cehiller… Şairin dediği gibi “Ebu Leheb öldü diyorlar / Ebu Leheb ölmedi ya Muhammed! / Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor.” Üstelik zulümle abat olunamayacağını ve ilahi adaletin nasıl mazlumlar lehine tecelli ettiğini gören bir halkın bugün Filistinlilere yönelik yaptığı katliam, tam bir akıl tutulması. Mütekebbir bir nefretin ve hırsın, gözleri ve kalpleri esir aldığında acımasızlıkta sınır tanımadığını maalesef görüyoruz. İnsanlıktan, vicdandan ve merhametten nasibi olmayan İsrail’in yaptığı bu soykırıma tüm dünyanın sadece seyirci kalması da insanlık için büyük bir utanç. Masum insanların, kadınların, çocukların üzerine günlerdir bombalar yağdırılıyor. Ülkeye yardım girmesine olanak tanımadığı gibi hastaneleri, okulları ve mabetleri dahi yakıyor, yıkıyor. Eşi benzeri görülmemiş bir kıyım yaşanıyor Filistin’de. Kendi atalarının maruz kaldığı zulmü unutan İsrail, Filistin halkını kuşatma altına alarak yok etmek ve yurtlarından sürmek istiyor. Buna karşın Müslüman Filistin halkı inançlarından aldıkları güçle metanet ve sabırla dimdik ayaktalar. Hz. Mevlânâ’nın da dediği gibi katil İsrail kendi kuyusunu kazıyor esasında: “Zalimlerin zulmü karanlık bir kuyudur; bütün âlimler böyle dediler: Daha ziyade zalim olanın kuyusu, daha korkunçtur. İlahi adalet ‘daha kötüye, daha kötü ceza verilir’ buyurmuştur. Ey zulümle bir kuyu kazan! Sen kendin için kazıyorsun, bari boyunca kaz.”
Zulmün olduğu yerde adaletten söz etmek mümkün değildir. Adalet dini, dili, ırkı ne olursa olsun herkese insan olmanın şerefine yaraşır şekilde muamele etmektir. Zulüm varsa hiçbir şey hak ettiği yerde değildir, hiç kimseye hak ettiği şekilde muamele edilmiyordur. İnsanlığın bunu defalarca tecrübe etmesine rağmen hâlâ kendisine dokunmayan zulme kayıtsız kalması ise büyük bir vebaldir. Hâlbuki adalet ve hakkaniyet herkese lazımdır. Bugün kendilerine dokunmayan ateşin yarın nereyi yakacağını kimse bilemez. Adalet de zulüm de Hz. Mevlânâ’ya göre birer tohumdur. O tohum vakti geldiğinde yeşerecek ve bir ağaç olacaktır. Zulüm tohumu zalimler için zehirli zakkum ağacı olacaktır. O vakit iyiler sevinir, kötülerin ise ahiri berbat olur. Çünkü gül eken gül derer, rüzgâr eken fırtına biçer.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Lamia LEVENT ABUL
DİB Süreli Yayınlar ve Kütüphaneler Daire Başkanı
MÜSLÜMAN TOPLUMLAR VE NEFİSLERİN DEĞİŞMESİ
Bir defa daha, İsrail vahşeti ve yürekleri burkan Filistin dramı yaşanmaktadır. Ümmet, yine bu vahim gidişatı durdurmada bir çaresizlik içindedir; saldırgan İsrail’e ve arkasındaki Batı’ya lanetler okumaktadır. Elbette ki Müslümanlar, bu zalimler güruhu, katiller ordusunu telin edecek, kahrolmaları için dua ve niyazda bulunacaklardır. (Bakara, 2/193.)
Ne var ki yaşanan acıların bir muhasebesi için, Müslümanların kendi seyyiatları, sorumlulukları ve veballeri üzerinde pek de kafa yormadıkları anlaşılmaktadır. Çünkü eleştiri okları hep düşmanlara yöneltilmekte ve sorumlular hep uzaklarda aranmaktadır. Veya ümmeti esenliğe çıkaracak bir kurtarıcı beklenmektedir. Birileri gelecek, ümmetin önüne geçecek, onun sayesinde ümmet bütün bu musibetlerden kurtulacaktır. Diğer taraftan yaşanan musibetler karşısında “ahir zaman, zaten böyle olacaktı” veya “bunlar Allah’ın takdiri, ne yapalım” türünden yanlış anlayışlara sahip olanlar da vardır.
Dış saldırıların, siyasi ve sosyal buhranların yaşandığı zamanlarda Müslümanların birlikte hareket etmelerinin gerekliliği hep vurgulanmaktadır. Ancak kardeşliği başarmanın, birtakım manevi ve psikolojik yasalara bağlı olduğu göz ardı edilmektedir. Başka bir ifadeyle kalplerin darmadağın olduğu, çeşit çeşit dünyevi hırs ve tamahların iç dünyaları esir aldığı bir durumda bunun pek de gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan sorumluluğu başkalarına havale etme türünden yanlış tutumlarla, tarihin ve toplumun aktör ve öznesinin insan olduğu, Allah’ın takdirinin de onun davranışlarına göre şekillendiği gerçeği unutulmaktadır. Kısaca Müslümanlar, duygu, düşünce, zihniyet ve amel planında kendilerini değiştirmeden, yaşadıkları talihsiz gidişatın olumluya, izzete ve iktidara dönüşmesini beklemektedirler.
Bugün sanki Müslümanlar, saldırganı ve onların destekçilerini kınamak ve telin etmekten, kendi durumlarını derinlemesine tahlil etmeye fırsat bulamamaktadır. Bu da olup bitenler karşısında önceki kitabi topluluklarda olduğu gibi, bir nevi kendini aklama sonucunu doğurmaktadır. (Maide, 5/18.) Oysa kendimizle yüzleşmemiz, en acı ve ağır eleştirileri Müslümanlar olarak kendimize yapmamız ve bunlara göre adımlar atmamız gerekmiyor mu? Çünkü yaşanan yanlış, ihmal ve sapmalardan kurtulmanın başka bir yolu yoktur. Nitekim Kur’an, başa gelenlerin, insanın bizzat kendi yaptıkları yüzünden olduğunu vurgular ve bizleri sadede gelmeye çağırır. (Şura, 42/30.)
Dış güçlerin müdahaleleri ile yaşanan olumsuzlukların baskısı altında, teknoloji, silah sanayi ve ekonomik gelişme gibi kazanımlarla her şeyin hallolacağı zannedilmektedir. Hemen belirtelim ki Kur’an’ın da ortaya koyduğu şekilde, bahsedilen bu güç kaynaklarının elde edilmesinin gerekli olduğunda şüphe yoktur. (Enfal, 8/60.) Ancak tarihsel misyonumuz, dinî kimliğimiz ve medeniyetimizin geleceği açısından bunların yeterli olmadıkları da bir gerçektir. Bahsedilen maddi güç ihtiyacı, son asırlarda bizim çokça tekrarladığımız ve çözüm olarak gördüğümüz bir anlayışı yansıtmaktadır. Burada sanki manevi yozlaşmanın dini bünyede açtığı yaralar, tahribatlar ve zafiyetler göz ardı edilmektedir. Sonuçta bizim değerler sistemimiz açısından sadece güç sahibi olmanın yeterli bir çözüm olamayacağı gerçeği anlaşılamamaktadır. Diğer taraftan bu anlayış, yaşadığımız sosyal ve siyasi buhranlar sebebiyle yeterli muhasebesini yapmadan aceleyle kapıldığımız seküler bir bakış açısını da yansıtmaktadır.
İslam ümmeti, geçen asra kıyasla iyi bir konumda olsa da yaklaşık iki asırdır bir badireden öbürüne sürüklenmekten kendini kurtaramamaktadır. Gözyaşı ve kan akmaya devam etmektedir. Anlık, duygusal, aşırı ve köktenci tepkiler ortaya koymanın ötesine geçilememektedir. Bir kısır döngü yaşanmaktadır. Toplantılar, kınamalar, tespit ve teklifler yapılmakta, ancak işe yarayan, geleceğe ümitle bakmamızı sağlayan kalıcı adımlar atılamamaktadır. Çünkü güzel temenni ve sözlerin Allah katında karşılık bulması için, beraberinde O’nun rızasına yönelik amellerin gerekli olduğu unutulmaktadır. (Fatır, 35/10.) Sonuçta ümmetin makûs talihini değiştirecek; eğitim, kültür, bilim, sanat, medya ve ekonomi alanlarında Müslüman toplumların ihtiyacı olan gelişmelere zemin hazırlayacak hamleler, ne yazık ki gerçekleştirilememektedir.
Belirtmek gerekir ki İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı meydan okumaların üstesinden gelebilmek için, kısa ve uzun vadeli çalışmalar yapılmalıdır. Kısa vadede Müslüman milletlerin, barbar dünya karşısında siyaset, hukuk, medya, ekonomi ve silah sanayi alanlarında acil adımlar atmaları gerekmektedir. Çünkü istila, kan ve gözyaşı akmaya devam etmektedir. Ancak bu durum, Müslüman toplulukların son asırlarda inanç, ibadet ve ahlak alanında yaşadıkları problemleri ve manevi yozlaşmayı görmezden gelme sonucunu doğurmamalıdır.
İki asırdır yaşadığımız durumun, belirttiğimiz şekilde, sadece bir maddi güç zafiyetinden kaynaklandığı zannedilmektedir. Oysa Kur’an’ın tarih felsefesi bizlere farklı bir şey söylemektedir. Şöyle ki milletlerin benimsedikleri değerler sistemi, dünya ve ahirete bakışları, yaşadıkları hayat tarzı, toplumların kaderini doğrudan etkileyen dinamikler olarak ortaya konmaktadır. Başka bir ifadeyle Müslüman toplulukların izzet ve onurlarını korumalarında, esenlik ve başarıya erişmelerinde; sağlam itikatları, takva duyarlıkları ve teslimiyet şuurları belirleyici olmaktadır. Bunlara ayrıca medeniyeti inşa edici değerler olarak çalışmak, cihat ve fedakârlık, vazife şuuru, sorumluluk duygusu, istişare, dayanışma bilinci, dinî, beşerî ilimler, sanat ve mimari alanlarında gelişme şartlarını da ilave edelim.
Allah Teâlâ, bahsedilen bütün bu değerleri kazanan Müslüman milletlerin, maddi ve manevi yönlerden yükselişe geçtiklerini, kaybedenlerin ise çöküşte olduklarını bizlere şöyle haber verir: “Bir toplum sahip olduğu dinî, ahlaki değerleri kötü yönde değiştirip dönüştürmedikçe Allah da o topluma nasip ettiği (esenlik, huzur, güç, iktidar, refah ve zenginlik gibi) nimetleri durduk yere geri almaz. Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.” (Enfal, 8/53.) Ayette toplumun nefislerinde olanı değiştirmelerinden bahsedilmektedir. Bu olumsuz yönde olursa, toplumun gidişatı kötü yönde seyretmekte ve sosyal bir çözülme, hatta bir kaos baş gösterebilmektedir. Ancak bu değişim olumlu yönde ise, yani iman, itaat, vahdet ve adalet yönünde ise Allah’ın bahşettiği nimet, güç, kudret ve imkânlar o yönde artmaktadır. Nitekim Enbiya suresinde İsrailoğulları tarihinden bahsedilirken, vadedilen topraklara ancak tevhid, adalet ve hayır peşinde olan faziletli ve salih kulların varis olacakları anlatılmaktadır. (Enbiya, 21/105.)
Enfal suresinin 53. ayetinde geçen “nefislerde olanın değişmesi” ifadeleri olumlu yönde gerçekleşirse Müslümanların dinî hayatlarında bir diriliş, dayanışma ve buna bağlı olarak İslam medeniyetini inşa edecek dinamiklerin oluşması da mümkün olacaktır. Nitekim Nur suresinin 55. ayetinde imanla beraber zikredilen “salih amel” kavramının da bu muhtevayı içerdiği anlaşılmaktadır. Çünkü ayetin devamında Allah Teâlâ, amel-i salih işleyen müminler topluluğunun güç ve iktidara kavuşacakları, güvenlik ve esenliğe erişecekleri böylece İslam’ın yaygınlaşacağı vaadinde bulunmaktadır.
Şu hâlde Müslüman toplulukların, yaşadıkları badire ve buhranlardan çıkışları, nefislerin olumlu yönde değiştirilmesi yasasına bağlıdır. Bu içsel dönüşümü gerçekleştirmenin önündeki birçok engelden bahsedilebilir. Ancak bu başarılmadan da Müslüman toplulukların iç barışlarını sağlamaları ve insanlık çapında bir adalet ve denge unsuru olmaları mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla musibetlerden kurtulmaya yönelik çabalar, geçici, yüzeysel ve sonuçsuz kalmaktan öteye geçmeyecektir. Başka bir ifadeyle toplum, dini değerler etrafında kenetlenip oradan güç almadığı müddetçe, güven yoksunluğu, iç kargaşa ve zafiyetlerin devam edeceği anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan Yüce Yaratıcı, Kur’an’da dilediğini aziz, dilediğini de zelil kıldığını beyan etmektedir. (Âl-i İmran,¶ 3/26.) Aslında bütün bu inişler çıkışlar, bahsedilen tarihsel yasa çerçevesinde ve dinin hem ferdî hem de toplumsal değerlerine bağlı kalıp kalmama ekseninde olmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) tabiatta olduğu gibi toplumların hayatında da sebep sonuç yasasını koymuş, tarihin seyri de buna göre şekillenmektedir. Mesela Kur’an bizlere şu örneği verir: “…Vakti zamanında bir diyarda güvenlik ve huzur içinde yaşayan bir halk vardı. Bu halk alabildiğine bolluk ve refah içindeydi. Derken Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara işledikleri suçlar sebebiyle çok şiddetli bir kıtlık felaketi ve açlıktan helak olma korkusu yaşattı.” (Nahl, 16/112.)
Müslüman topluluklarda baş gösteren musibetlerin, bizim bilemediğimiz başka sebep ve hikmetleri de olabilir. Dolayısıyla siyasi kaosların yaşandığı belirli coğrafyaları nankör topluluklar olarak yaftalamamız doğru olmayacaktır. Ümmetin, insanlığın gidişatını okuyamama dolayısıyla medeniyetin ve izzetli olmanın gereklerini yerine getirememe gibi faktörler de burada rol oynamaktadır. Ancak Kur’an’ın burada, dini değerlerden uzaklaşmayı, bahsedilen kaotik ve kargaşa durumunun bir nedeni olarak ortaya koyduğu da unutulmamalıdır.
Öyle ise ümmetin düştüğü yerden kalkması gerekiyor. Tarihte vahye mensup toplulukların çöküşleri hep kalplerin katılaşması ve iç dünyaların çoraklaşması ile olmuştur. (Bakara, 2/74; Hadid, 57/16.) Bu sebeple ahir zaman ümmetinin kendine gelmesi ve kalbine dönmesi lazımdır. Çünkü kendi iç dünyalarında esenliğe erişemeyen toplumların dış dünyalarında barış ve güveni yakalamaları zordur. Dolayısıyla takva, tevekkül, tefekkür, tövbe, ihlas, huşu, sabır, şükür, zikir vb. erdemlerle iç dünyaların bezenmesi gerekiyor. Çünkü düşüşün başladığı yer orası, dolayısıyla Müslümanların kalkacağı yer de ancak orası olacaktır. Bu manada bizi ihya edecek kalbi değerleri yeniden bütün zenginliği ile geri almamız gerekiyor. Bu değerler, belirttiğimiz şekilde sadece inanç, ibadet ve ahlak gibi temel değerler değildir. Aynı zamanda bunlarla mayalanan, madde ve mana dengesini sağlayan ve medeniyetimizi inşa eden değerlerdir. Çünkü bu değerlerle beslenmeyen, düşünce, doktrin ve yapılanmalar, kendimize dönmemizi sağlamayacaktır. Aksine bizim yabancı dünyalara savrulmamız ve onların kötü bir kopyası ve yüklenicisi konumuna düşmekten bizleri kurtaramayacaktır.
Kur’an’da bizlere, “Ey iman edenler! Siz siz olun, sorumluluk ve takva bilincinizi her daim ayakta tutun. Zira siz Allah’ın gösterdiği yolda yürüdüğünüz müddetçe o sapkınlar size hiçbir şekilde zarar veremez.” (Maide, 5/105.) buyrulur. Şu hâlde mazlum ve mağdur Müslüman halkların kurtuluşu, ümmetin kendine gelmesi, takva ve teslimiyet duyarlılığı ile dirilmesine bağlıdır. Diğer taraftan Kur’an, kâfirlerin, zalimlerin ve hainlerin asla kurtuluş ve esenlik yüzü göremeyeceklerini bizlere bildirmektedir. (Yusuf, 12/23.) Kurdukları tuzaklar başlarına yıkılacaktır. (Fatır, 35/43.) Nitekim atasözünde, “Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur.” denmiştir. Ancak unutmamak lazımdır ki zalimlerin sonu da Müslümanların kendi sorumluluklarını yüklenmeleri ve gereğini yapmalarına bağlıdır. (Tevbe, 9/14.) “Nereden başlamak lazımdır?” diye sorulacaksa bir Müslümanı gerçek manada Müslüman yapan iç dinamiklerden başlamak lazımdır. Yani Kur’an’ın ifadesiyle Allah’ın insanın tabiatına nakşettiği İslam boyasıyla boyanmak gerekiyor. (Bakara, 2/138.) Çünkü toplumları ayakta tutan dış dinamiklerin güçlü olması, ancak iç dinamiklerin sağlam olması ile mümkündür.
Batılı ülkelerin sahip oldukları maddi, askerî, teknolojik ve ekonomik güç, bazılarında bir umutsuzluğa sebep olabilir. Ancak belirtmek gerekir ki nice güçlü toplulukların, kale gibi imana sahip, az ama sabırlı ve gayretli müminler topluluğu karşısında mağlup oldukları da tarihî gerçeklerdendir. (Bakara, 2/249.) Bu bakımdan tarihin akışının nerede ve ne zaman olumluya inkılap edeceğini kestirmek zordur. Allah zalimlere mühlet verir ancak asla ihmal etmez. “O zalimler/kâfirler, nasıl tepetakla olacaklarını yarın bir gün göreceklerdir.” (Şuara, 26/226.) ayeti de bunu göstermektedir. Yine belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ’nın mustazaflara, mazlumlara yardım sözü vardır. (Kasas, 28/5.) Ancak Müslüman toplulukların bunun şartlarını yerine getirmeleri, kıvama ermeleri, kıyamda olmaları, fedakârlık yapıp bedel ödemeleri gerekmektedir. Çünkü insan için çalıştığından başkası yoktur. (Necm 53/39.)
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Bir defa daha, İsrail vahşeti ve yürekleri burkan Filistin dramı yaşanmaktadır. Ümmet, yine bu vahim gidişatı durdurmada bir çaresizlik içindedir; saldırgan İsrail’e ve arkasındaki Batı’ya lanetler okumaktadır. Elbette ki Müslümanlar, bu zalimler güruhu, katiller ordusunu telin edecek, kahrolmaları için dua ve niyazda bulunacaklardır. (Bakara, 2/193.)
Ne var ki yaşanan acıların bir muhasebesi için, Müslümanların kendi seyyiatları, sorumlulukları ve veballeri üzerinde pek de kafa yormadıkları anlaşılmaktadır. Çünkü eleştiri okları hep düşmanlara yöneltilmekte ve sorumlular hep uzaklarda aranmaktadır. Veya ümmeti esenliğe çıkaracak bir kurtarıcı beklenmektedir. Birileri gelecek, ümmetin önüne geçecek, onun sayesinde ümmet bütün bu musibetlerden kurtulacaktır. Diğer taraftan yaşanan musibetler karşısında “ahir zaman, zaten böyle olacaktı” veya “bunlar Allah’ın takdiri, ne yapalım” türünden yanlış anlayışlara sahip olanlar da vardır.
Dış saldırıların, siyasi ve sosyal buhranların yaşandığı zamanlarda Müslümanların birlikte hareket etmelerinin gerekliliği hep vurgulanmaktadır. Ancak kardeşliği başarmanın, birtakım manevi ve psikolojik yasalara bağlı olduğu göz ardı edilmektedir. Başka bir ifadeyle kalplerin darmadağın olduğu, çeşit çeşit dünyevi hırs ve tamahların iç dünyaları esir aldığı bir durumda bunun pek de gerçekçi olmadığı anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan sorumluluğu başkalarına havale etme türünden yanlış tutumlarla, tarihin ve toplumun aktör ve öznesinin insan olduğu, Allah’ın takdirinin de onun davranışlarına göre şekillendiği gerçeği unutulmaktadır. Kısaca Müslümanlar, duygu, düşünce, zihniyet ve amel planında kendilerini değiştirmeden, yaşadıkları talihsiz gidişatın olumluya, izzete ve iktidara dönüşmesini beklemektedirler.
Bugün sanki Müslümanlar, saldırganı ve onların destekçilerini kınamak ve telin etmekten, kendi durumlarını derinlemesine tahlil etmeye fırsat bulamamaktadır. Bu da olup bitenler karşısında önceki kitabi topluluklarda olduğu gibi, bir nevi kendini aklama sonucunu doğurmaktadır. (Maide, 5/18.) Oysa kendimizle yüzleşmemiz, en acı ve ağır eleştirileri Müslümanlar olarak kendimize yapmamız ve bunlara göre adımlar atmamız gerekmiyor mu? Çünkü yaşanan yanlış, ihmal ve sapmalardan kurtulmanın başka bir yolu yoktur. Nitekim Kur’an, başa gelenlerin, insanın bizzat kendi yaptıkları yüzünden olduğunu vurgular ve bizleri sadede gelmeye çağırır. (Şura, 42/30.)
Dış güçlerin müdahaleleri ile yaşanan olumsuzlukların baskısı altında, teknoloji, silah sanayi ve ekonomik gelişme gibi kazanımlarla her şeyin hallolacağı zannedilmektedir. Hemen belirtelim ki Kur’an’ın da ortaya koyduğu şekilde, bahsedilen bu güç kaynaklarının elde edilmesinin gerekli olduğunda şüphe yoktur. (Enfal, 8/60.) Ancak tarihsel misyonumuz, dinî kimliğimiz ve medeniyetimizin geleceği açısından bunların yeterli olmadıkları da bir gerçektir. Bahsedilen maddi güç ihtiyacı, son asırlarda bizim çokça tekrarladığımız ve çözüm olarak gördüğümüz bir anlayışı yansıtmaktadır. Burada sanki manevi yozlaşmanın dini bünyede açtığı yaralar, tahribatlar ve zafiyetler göz ardı edilmektedir. Sonuçta bizim değerler sistemimiz açısından sadece güç sahibi olmanın yeterli bir çözüm olamayacağı gerçeği anlaşılamamaktadır. Diğer taraftan bu anlayış, yaşadığımız sosyal ve siyasi buhranlar sebebiyle yeterli muhasebesini yapmadan aceleyle kapıldığımız seküler bir bakış açısını da yansıtmaktadır.
İslam ümmeti, geçen asra kıyasla iyi bir konumda olsa da yaklaşık iki asırdır bir badireden öbürüne sürüklenmekten kendini kurtaramamaktadır. Gözyaşı ve kan akmaya devam etmektedir. Anlık, duygusal, aşırı ve köktenci tepkiler ortaya koymanın ötesine geçilememektedir. Bir kısır döngü yaşanmaktadır. Toplantılar, kınamalar, tespit ve teklifler yapılmakta, ancak işe yarayan, geleceğe ümitle bakmamızı sağlayan kalıcı adımlar atılamamaktadır. Çünkü güzel temenni ve sözlerin Allah katında karşılık bulması için, beraberinde O’nun rızasına yönelik amellerin gerekli olduğu unutulmaktadır. (Fatır, 35/10.) Sonuçta ümmetin makûs talihini değiştirecek; eğitim, kültür, bilim, sanat, medya ve ekonomi alanlarında Müslüman toplumların ihtiyacı olan gelişmelere zemin hazırlayacak hamleler, ne yazık ki gerçekleştirilememektedir.
Belirtmek gerekir ki İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı meydan okumaların üstesinden gelebilmek için, kısa ve uzun vadeli çalışmalar yapılmalıdır. Kısa vadede Müslüman milletlerin, barbar dünya karşısında siyaset, hukuk, medya, ekonomi ve silah sanayi alanlarında acil adımlar atmaları gerekmektedir. Çünkü istila, kan ve gözyaşı akmaya devam etmektedir. Ancak bu durum, Müslüman toplulukların son asırlarda inanç, ibadet ve ahlak alanında yaşadıkları problemleri ve manevi yozlaşmayı görmezden gelme sonucunu doğurmamalıdır.
İki asırdır yaşadığımız durumun, belirttiğimiz şekilde, sadece bir maddi güç zafiyetinden kaynaklandığı zannedilmektedir. Oysa Kur’an’ın tarih felsefesi bizlere farklı bir şey söylemektedir. Şöyle ki milletlerin benimsedikleri değerler sistemi, dünya ve ahirete bakışları, yaşadıkları hayat tarzı, toplumların kaderini doğrudan etkileyen dinamikler olarak ortaya konmaktadır. Başka bir ifadeyle Müslüman toplulukların izzet ve onurlarını korumalarında, esenlik ve başarıya erişmelerinde; sağlam itikatları, takva duyarlıkları ve teslimiyet şuurları belirleyici olmaktadır. Bunlara ayrıca medeniyeti inşa edici değerler olarak çalışmak, cihat ve fedakârlık, vazife şuuru, sorumluluk duygusu, istişare, dayanışma bilinci, dinî, beşerî ilimler, sanat ve mimari alanlarında gelişme şartlarını da ilave edelim.
Allah Teâlâ, bahsedilen bütün bu değerleri kazanan Müslüman milletlerin, maddi ve manevi yönlerden yükselişe geçtiklerini, kaybedenlerin ise çöküşte olduklarını bizlere şöyle haber verir: “Bir toplum sahip olduğu dinî, ahlaki değerleri kötü yönde değiştirip dönüştürmedikçe Allah da o topluma nasip ettiği (esenlik, huzur, güç, iktidar, refah ve zenginlik gibi) nimetleri durduk yere geri almaz. Şüphesiz Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir.” (Enfal, 8/53.) Ayette toplumun nefislerinde olanı değiştirmelerinden bahsedilmektedir. Bu olumsuz yönde olursa, toplumun gidişatı kötü yönde seyretmekte ve sosyal bir çözülme, hatta bir kaos baş gösterebilmektedir. Ancak bu değişim olumlu yönde ise, yani iman, itaat, vahdet ve adalet yönünde ise Allah’ın bahşettiği nimet, güç, kudret ve imkânlar o yönde artmaktadır. Nitekim Enbiya suresinde İsrailoğulları tarihinden bahsedilirken, vadedilen topraklara ancak tevhid, adalet ve hayır peşinde olan faziletli ve salih kulların varis olacakları anlatılmaktadır. (Enbiya, 21/105.)
Enfal suresinin 53. ayetinde geçen “nefislerde olanın değişmesi” ifadeleri olumlu yönde gerçekleşirse Müslümanların dinî hayatlarında bir diriliş, dayanışma ve buna bağlı olarak İslam medeniyetini inşa edecek dinamiklerin oluşması da mümkün olacaktır. Nitekim Nur suresinin 55. ayetinde imanla beraber zikredilen “salih amel” kavramının da bu muhtevayı içerdiği anlaşılmaktadır. Çünkü ayetin devamında Allah Teâlâ, amel-i salih işleyen müminler topluluğunun güç ve iktidara kavuşacakları, güvenlik ve esenliğe erişecekleri böylece İslam’ın yaygınlaşacağı vaadinde bulunmaktadır.
Şu hâlde Müslüman toplulukların, yaşadıkları badire ve buhranlardan çıkışları, nefislerin olumlu yönde değiştirilmesi yasasına bağlıdır. Bu içsel dönüşümü gerçekleştirmenin önündeki birçok engelden bahsedilebilir. Ancak bu başarılmadan da Müslüman toplulukların iç barışlarını sağlamaları ve insanlık çapında bir adalet ve denge unsuru olmaları mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla musibetlerden kurtulmaya yönelik çabalar, geçici, yüzeysel ve sonuçsuz kalmaktan öteye geçmeyecektir. Başka bir ifadeyle toplum, dini değerler etrafında kenetlenip oradan güç almadığı müddetçe, güven yoksunluğu, iç kargaşa ve zafiyetlerin devam edeceği anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan Yüce Yaratıcı, Kur’an’da dilediğini aziz, dilediğini de zelil kıldığını beyan etmektedir. (Âl-i İmran,¶ 3/26.) Aslında bütün bu inişler çıkışlar, bahsedilen tarihsel yasa çerçevesinde ve dinin hem ferdî hem de toplumsal değerlerine bağlı kalıp kalmama ekseninde olmaktadır. Çünkü Allah (c.c.) tabiatta olduğu gibi toplumların hayatında da sebep sonuç yasasını koymuş, tarihin seyri de buna göre şekillenmektedir. Mesela Kur’an bizlere şu örneği verir: “…Vakti zamanında bir diyarda güvenlik ve huzur içinde yaşayan bir halk vardı. Bu halk alabildiğine bolluk ve refah içindeydi. Derken Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler. Allah da onlara işledikleri suçlar sebebiyle çok şiddetli bir kıtlık felaketi ve açlıktan helak olma korkusu yaşattı.” (Nahl, 16/112.)
Müslüman topluluklarda baş gösteren musibetlerin, bizim bilemediğimiz başka sebep ve hikmetleri de olabilir. Dolayısıyla siyasi kaosların yaşandığı belirli coğrafyaları nankör topluluklar olarak yaftalamamız doğru olmayacaktır. Ümmetin, insanlığın gidişatını okuyamama dolayısıyla medeniyetin ve izzetli olmanın gereklerini yerine getirememe gibi faktörler de burada rol oynamaktadır. Ancak Kur’an’ın burada, dini değerlerden uzaklaşmayı, bahsedilen kaotik ve kargaşa durumunun bir nedeni olarak ortaya koyduğu da unutulmamalıdır.
Öyle ise ümmetin düştüğü yerden kalkması gerekiyor. Tarihte vahye mensup toplulukların çöküşleri hep kalplerin katılaşması ve iç dünyaların çoraklaşması ile olmuştur. (Bakara, 2/74; Hadid, 57/16.) Bu sebeple ahir zaman ümmetinin kendine gelmesi ve kalbine dönmesi lazımdır. Çünkü kendi iç dünyalarında esenliğe erişemeyen toplumların dış dünyalarında barış ve güveni yakalamaları zordur. Dolayısıyla takva, tevekkül, tefekkür, tövbe, ihlas, huşu, sabır, şükür, zikir vb. erdemlerle iç dünyaların bezenmesi gerekiyor. Çünkü düşüşün başladığı yer orası, dolayısıyla Müslümanların kalkacağı yer de ancak orası olacaktır. Bu manada bizi ihya edecek kalbi değerleri yeniden bütün zenginliği ile geri almamız gerekiyor. Bu değerler, belirttiğimiz şekilde sadece inanç, ibadet ve ahlak gibi temel değerler değildir. Aynı zamanda bunlarla mayalanan, madde ve mana dengesini sağlayan ve medeniyetimizi inşa eden değerlerdir. Çünkü bu değerlerle beslenmeyen, düşünce, doktrin ve yapılanmalar, kendimize dönmemizi sağlamayacaktır. Aksine bizim yabancı dünyalara savrulmamız ve onların kötü bir kopyası ve yüklenicisi konumuna düşmekten bizleri kurtaramayacaktır.
Kur’an’da bizlere, “Ey iman edenler! Siz siz olun, sorumluluk ve takva bilincinizi her daim ayakta tutun. Zira siz Allah’ın gösterdiği yolda yürüdüğünüz müddetçe o sapkınlar size hiçbir şekilde zarar veremez.” (Maide, 5/105.) buyrulur. Şu hâlde mazlum ve mağdur Müslüman halkların kurtuluşu, ümmetin kendine gelmesi, takva ve teslimiyet duyarlılığı ile dirilmesine bağlıdır. Diğer taraftan Kur’an, kâfirlerin, zalimlerin ve hainlerin asla kurtuluş ve esenlik yüzü göremeyeceklerini bizlere bildirmektedir. (Yusuf, 12/23.) Kurdukları tuzaklar başlarına yıkılacaktır. (Fatır, 35/43.) Nitekim atasözünde, “Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur.” denmiştir. Ancak unutmamak lazımdır ki zalimlerin sonu da Müslümanların kendi sorumluluklarını yüklenmeleri ve gereğini yapmalarına bağlıdır. (Tevbe, 9/14.) “Nereden başlamak lazımdır?” diye sorulacaksa bir Müslümanı gerçek manada Müslüman yapan iç dinamiklerden başlamak lazımdır. Yani Kur’an’ın ifadesiyle Allah’ın insanın tabiatına nakşettiği İslam boyasıyla boyanmak gerekiyor. (Bakara, 2/138.) Çünkü toplumları ayakta tutan dış dinamiklerin güçlü olması, ancak iç dinamiklerin sağlam olması ile mümkündür.
Batılı ülkelerin sahip oldukları maddi, askerî, teknolojik ve ekonomik güç, bazılarında bir umutsuzluğa sebep olabilir. Ancak belirtmek gerekir ki nice güçlü toplulukların, kale gibi imana sahip, az ama sabırlı ve gayretli müminler topluluğu karşısında mağlup oldukları da tarihî gerçeklerdendir. (Bakara, 2/249.) Bu bakımdan tarihin akışının nerede ve ne zaman olumluya inkılap edeceğini kestirmek zordur. Allah zalimlere mühlet verir ancak asla ihmal etmez. “O zalimler/kâfirler, nasıl tepetakla olacaklarını yarın bir gün göreceklerdir.” (Şuara, 26/226.) ayeti de bunu göstermektedir. Yine belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ’nın mustazaflara, mazlumlara yardım sözü vardır. (Kasas, 28/5.) Ancak Müslüman toplulukların bunun şartlarını yerine getirmeleri, kıvama ermeleri, kıyamda olmaları, fedakârlık yapıp bedel ödemeleri gerekmektedir. Çünkü insan için çalıştığından başkası yoktur. (Necm 53/39.)
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
“Mevlânâ düşüncesi, insanlara mağaralarından dışarı çıkmayı öğretir.”
Öncelikle Hazret’in hayatıyla başlayalım Hocam. Belh şehrinde dünyaya gelen ve Anadolu’da Konya’ya yerleşen Hz. Mevlânâ’nın orada büyük bir ocak kurduğunu görüyoruz. Fakat XIII. yüzyılda genel olarak İslam dünyasında İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Seyyid Burhaneddin, Şems-i Tebrizi gibi Mevlânâ’nın da tanıştığı isimlerin yaşadığını görüyoruz. Hz. Mevlânâ’yı hangi şartlar, birikim ve kültürel atmosfer doğurdu sizce? Bu bir iklim işi miydi?
Öncelikle Mevlânâ’nın tarihsel olarak yaşadığı dönem, İslam düşüncesi bakımından müteahhirin dönemi diye isimlendirilir. Yani kelam, felsefe ve tasavvufun yeni bir evreye girdiği, bir bakıma önce krizleri sonra ikinci klasikleri ortaya çıkaran bir süreç yaşandı düşünce tarihinde. Onun önemli isimleri vardı, mesela kelam geleneğinde Fahreddin Razi vardır. Onun takip ettiği kişiler Sadettin Taftazani, Cürcani gibi önemli isimler ondan daha sonra geliyor. Tasavvuf içerisinde İbn Arabi, Sadreddin Konevi gibi isimler var. Onun biraz öncesinde büyük tarikatlar ortaya çıkıyor. İran düşüncesi şekilleniyor. Siyasi olarak Abbasilerin zayıflamasıyla birlikte Selçuklular daha ön planda. Türklerin İslam dünyasına güçlü bir şekilde girdiği bir dönem ortaya çıkıyor. Şii devletleri güçleniyor vs. Kısaca İslam dünyasının yeni bir ivme yaşadığı, kazandığı dönem ortaya çıkıyor. Ama siyasi olarak başka bir şey daha yaşanıyor. O da Moğol baskını. Onun biraz öncesinde Haçlı Savaşları, Haçlı baskınları oluyor. Dolayısıyla İslam dünyası bir yerden yapılanırken bir yerden yıkılıyor ve muazzam bir kültürel hareketlilik, muazzam bir entelektüel hareketlilik yaşanıyor o dönemde. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hicri VII. yüzyılda yaşayan bir kişi olarak bütün bu hareketliliğin içerisinde doğuyor. Dolayısıyla onun bir ürünü olarak kabul edilmesi gerekiyor. Burada yine birkaç hususa işaret etmek lazım. Bunlardan birincisi: İslam düşüncesinin kurucu dili olarak Arapça oldukça yetkinleşmiş bir dönemdeydi. Mevlânâ’nın bu dili de takip ettiğini düşünüyoruz. Farsça artık büyük klasiklerini verecek bir hâle gelmişti. Türkçe ise yeni yeni ortaya çıkıyordu ve Mevlânâ’dan biraz daha sonra olmak üzere büyük eserlerini vermeye başlamıştı. Fars iklimi, Türkler ve Araplar olmak üzere böyle üçlü sacayağı oluşmuştu. Mevlânâ’yı bu çerçevede düşünmek lazım. Bu iklim, düşüncenin hazırlanmasında ve oluşmasında önemli bir faktördür ama Mevlânâ’daki bireysel özellikleri de dikkate almak lazım. Yani aynı iklim olabilir ama Mevlânâ gibi birisi çıkmayabilirdi. Dolayısıyla kendi bireysel kabiliyeti ile içinde yetiştiği kültürel iklimin bir imtizacı olarak Mevlânâ ortaya çıkıyor. O yüzden bu tarz meseleleri ele alırken sadece sosyolojik ya da tarihsel hadiselere atıf yaparsak o zaman bireysel yetenekleri, kabiliyetleri tam izah edemeyiz. Çünkü bazen aynı durumlar ya da aynı hadiseler yaşanmasına rağmen büyük bir kurucu ya da büyük bir düşünür çıkmıyor. Demek ki bireysel kabiliyetin de burada çok önemli bir rolü var. Örneğin Sadreddin Konevi’nin çıktığı ortam yüz sene sonra da vardı ama bir Konevi ya da bir İbn Arabi çıkmadı. Kısacası bireysel kabiliyeti, yeteneği reddederek sadece tarihsel hadiselerle bir büyük düşünürün çıkması söz konusu edilemez.
“Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Muhammed Mustafa’nın (seçilmiş) yolunun toprağıyım ...” diyen Mevlânâ’nın dünya görüşünün temelinde Kur’an ve sünnet olduğunu görüyoruz. Bu iki kaynağa getirdiği yorum farkından bahseder misiniz? Mesnevi için dinin asıllarının asıllarının asılları denmesinin sebebi nedir? Ve bu bağlamda Mevlânâ’yı diğer İslam düşünürlerinden ayıran hususiyetler hangileridir?
Başından beri Kur’an-ı Kerim ve sünnet birkaç gelenek tarafından yorumlanıyor. Dinle olan ilişkiyi sadece yükümlülük üzerinden ele alınca fıkıh yorumu; bu yükümlülüğü ya da inancı müdafaa etmek açısından ele alınca da kelam yorumu ortaya çıkıyor. Kelamla fıkıh sünni düşüncenin bir kısmında bir terkip oluşturuyor. Bu durum, dinin ana omurgasını teşkil ediyor, en azından bunu iddia ediyorlar. Günümüzde de bu, birçok kişi tarafından böyle düşünülüyor ki bence bu düşünce eksiktir. Bir de tasavvufun ortaya çıkarttığı yorum geleneği vardır. Tasavvufun bu yorumunda fıkıh ve kelam geleneğinin ihmal ettiği insanı eklediğini görürüz. Çünkü insan sadece yap ya da yapma ikilemi içerisinde ele alınabilecek bir varlık değil. İnsanın bir ruh dünyası ve zihin dünyası var, insanın gelgitleri, korkuları, umutları var. Kısaca insanın dünyayla kurduğu ilişki var. İslam geleneği içerisinde esaslı bir şekilde insana odaklanan bütün olarak insana, insanın dünyasına, insanın estetik algısına, insanın zihin dünyasına, insanın ahlak dünyasına odaklanan aslında tasavvuf olur. Odaklanınca da başından beri Kur’an-ı Kerim ve sünnetin o veçhedeki yaklaşımlarını daha öne çıkarttı, onlara daha fazla yorumlar getirdi. Tasavvuf; fıkıh ve kelama göre ufku daha geniş alarak evrene bakışı getirdi. Mesela doğaya bir bakış getirdi. Gökyüzüyle, yeryüzüyle ve yeryüzündeki varlıklarla ilişkimizi yeniden tanzim etti. Dolayısıyla insan merkezci bir yorumlama alışkanlığı ortaya çıktı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî aslında bunu sürdürdü. Bizim Mesnevi’de ilk gördüğümüz “Ney’in hikâyesi” diye insanın hikâyesini anlatmak, o estetik terakkinin bir parçası. Dolayısıyla tasavvuf Mevlânâ dilinde büyük bir akışın bir parçası olarak insanı ele almaya başlıyor. Fakat o metinlerde fark ediyoruz ki insan; doğaya, doğadaki varlıklara benziyor, yeryüzüyle, gökyüzüyle ilişkili, yeryüzündeki tikel varlıklarla ilişkili ama onlardan daha fazla ve daha farklı bir şey. Bunlar da işte o zaman hadislere ayet-i kerimelere bakışı değiştiriyor ve eşref-i mahlûkat olarak insan görüşü ortaya çıkıyor. İnsan eşref-i mahlûkat ise o zaman yeryüzüyle ilişkisi bir ahlak ilişkisine dönüşüyor. İşte bütün bunlar düşünen ve ahlaki bir varlık olarak insana odaklanmaya gerektiriyor. Mevlânâ Celeleddin’in asıl yapmak istediği de budur zaten.
Allah’ı bilmenin kişiye yetmeyeceğini, bu bilginin ahlakla tamamlanması gerektiğini, Hz. Mevlânâ’nın ahlakın dayanağı bağlamında “bilgimizi marifete çıkardığını” söylüyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Bilgi ve marifet aynı kavramlar olduğundan bilgimizi marifete çıkartmak tabiri eksik kalır. O yüzden zanlarımızı marifete taşımak demek lazım. Niyazi Mısri, tasavvufta bu büyük değişimi anlatırken bir mürşide bağlanmaktan söz eder ve der ki: “İnsan-ı kâmil olunca insan görür ki aslında bildikleri güman imiş.” İnsan bilgisini gerçek bir bilgi olarak düşünür ta ki ona biri bildiklerinin güman yani zan olduğunu gösterinceye dek. Dolayısıyla tasavvuf işte bu ihtiyaca binaen kuruldu. İnsan aslında hep öğrenme sürecindedir ve öğrenmeye devam eder. Ahlaklanmayla öğrenme esaslı bir yola giriyor yani ahlaklanma bir öğrenme biçimidir. Mesela cömertlik, adalet, doğru sözlü olmak bir öğrenme biçimidir. Çünkü insan orada hakikatte en sahici ilişkiyi kurmuş oluyor ve o sahici ilişkiyi kurmadığında kişi aslında onu öğrenmiş olmuyor. Zihnimizde bir kelime ya da bir cümle olarak bulunanın bizim için bir bilgi olup olmadığı onu benimsemiş ve davranışa dönüştürmüş olmamıza ilgilidir. Davranışa dönüştüğünde de tecrübi bir bilgi ortaya çıkıyor ve davranış yeni bir bilgiye dönüşüyor. Ancak bilgi aynı olduğuna göre o zaman biz bir öncekine artık bilgi demeyeceğiz zan diyeceğiz. Dolayısıyla Mevlânâ’nın yaklaşımına göre kabul edilmemiş yani inanılmayan bir bilgi aslında bilgi değildir. Mesela bir adam hem doğruluğu bilip hem yalan söyleyemez ya da hem adaleti bilip hem zalim olamaz. Kişi adaleti öyle bilmeli ki zulme imkân kalmamalı. Bu da ancak uygulamayla yani amelle ve ahlakla ortaya çıkabilir. İşte o zaman kişinin zanları bilgiye dönüşmüş olur. Tasavvuf diyor ki bir adam bir şeyi ya tam olarak bilir ya da zan olarak bilir. Mesela çölde susamış bir adam serabı su zannediyor. O adama denilse ki “O, su değil sadece bir serap.”, adam bu söze kesinlikle inanmaz. Ne zamana kadar? Ta ki o suyun yanına varıncaya kadar. O serabın başına gidince kişi “Bilgim yanlışmış.” demiyor; “Zannım yanlışmış.” diyor. Dolayısıyla tasavvuf yolunun böyle bir iddiası var. İnsanların daha iddiasız daha dogmatik olmayan bir dille konuşabilmeleri lazım. Tasavvufun iddiaları, modern dünyadaki modern düşüncede dile getirilen bildiğimizi zannetmemizden kuşkuya kapılmak yani dogmalarımızı, âdet ve alışkanlıklarımızı eleştirebilmek, mağara içinde yaşıyor olabileceğimizi kabul etmek. Mağaranın dışına çıktığımızı söylerken bile mağarada bulunabiliriz ya da insanları mağarada olmakla suçlarken bile biz de bir başka mağarada olabiliriz. Dolayısıyla bulunduğumuz her kamp, her sosyal sınıf, her tarihsel bağlam bir mağaraya dönüşebilir. Mevlânâ’nın düşüncesi aslında bunu bize göstermiş ve ispatlamış oluyor. Mağaralarımızdan çıkmak, dogmalarımızdan kurtulmak, kesin kabul ettiklerimizin zan olabileceğini düşünmek. Kısaca tüm mesele bunun üzerine kurulu.
Belki bu noktada bir konuya değinmek gerekiyor Hocam: Mevlânâ istismarı. Hem yayın hem söylem bağlamında Mevlânâ ve eserlerinin bazen seyreltilerek bazen değiştirilerek bazen anakronik bir şekilde kullanıldığına, amacından saptırılarak ticari bir metaya dönüştürüldüğüne üzülerek şahit oluyoruz. Belki buna Ahmet Haşim’in ifadesiyle “bülbülü eti için katletmek” denebilir. Neler söylemek istersiniz?
Maalesef insan bunu yapıyor. Bunu sadece Mevlânâ’yı okurken değil Kur’an-ı Kerim’i ve hadis-i şerifleri okurken de yapıyor. Çünkü insan kendi konforu için iş yapar. Kendi gücünü tahkim etmek için ilişki kurar. Tabii ki bu Mevlânâ’nın çok memnun olacağı bir okuma biçimi değildir ve Mevlânâ da böyle okunmaz. Eğer Mevlânâ’yı okuyacaksak bence okumanın temel gereksinimleri neyse onun üzerine okumalı. Ben ona hep yazmayı ekliyorum. Yani bir yazı amacı varsa Mevlânâ ile doğru bir ilişki kurulabilir. Yoksa metin üzerinden okuduğunda sizin hâlihazırda bir ahvaliniz var ve ona dönüyor. Aslında Mevlânâ Mesnevi’nin girişinde de bunu söylüyor zaten. “Her mecliste oturdum kalktım, hiç kimse benden bir şey anlamadı, herkes beni kendince yorumladı.” diyor. Dolayısıyla şimdi bu bir kader ama sadece Mevlânâ kaderi gibi düşünmemek lazım. Yunus için de İbn Arabi için de bunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Ancak bence daha temelde insanın Allah’la, kutsal kitapla, peygamberle ilişkisi de böyle gerçekleşiyor.
Bugünün Müslümanları Mevlânâ’dan ne öğrenir, nasıl öğrenir? Onunla ve görüşleriyle ünsiyet kurmanın yolu nerden geçer?
Bugünkü Müslümanlar kendi düşünürlerini çıkartmadan Mevlânâ’dan bir şey öğrenemezler. Mevlânâ gelip 21. yüzyılın sorunlarını, toplumsal meselelerini, düşünce problemlerini çözemez. Mevlânâ’nın çağındaki sorunları ve toplumsal meseleleri bir önceki çağda yaşayan büyükler çözemediği için zaten Mevlânâ çıkıyor. Her yüzyıl kendi düşünürlerini çıkartacak ve kendi düşünce meselesini çözecek. İşte bu başarıldığı zaman görülecektir ki Mevlânâ o düşünürlerle birlikte başka bir katkı sağlayacaktır. Ancak bugün Müslüman toplumun tarihle kurduğu ilişki patolojik bir ilişkiden ibarettir. İnsanlar birçok hususu tarihe kaçarak çözmek istiyor, tarihe sığınmaya çalışıyor ve moralini tarihle değiştirmeye çalışıyor. Bu, behemehâl terk edilmesi gereken büyük bir hatadır. Yaşadığımız çağın, mekânın sorumluluğu bireysel olarak her birimizin üzerindedir. Bu çağda yaşıyoruz ve bu çağı bize soracaklar. Dolayısıyla Mevlânâ da bütün düşünce ekollerinde olduğu gibi tarihsel bir figür ve örnek olarak düşünürlerce yorumlanacak. İşte o zaman edebiyatımıza, düşüncemize, hayatın çeşitli anlamlarına intikal edecek. Ancak bunu gerçek anlamda anlayamadığımız zaman biz Mevlânâ’dan sadece ziyaret edilen bir yer çıkartırız.
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Ekrem Demirli, 1969’da Rize İkizdere’de doğdu. 1993’te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı üniversitede 1995’te “Abdullah-ı İlâhî’nin Keşfü’l-Varidat İsimli Eserinin Tahkik ve Analizi” konulu teziyle yüksek lisansını; 2003’te “Sadreddin Konevi’de Mârifet ve Vücûd” konulu teziyle doktorasını tamamladı ve bu süreçte Konevi’nin bütün eserlerini Türkçeye kazandırdı. İbn Arabi’nin, tasavvuf düşüncesinin en önemli kitabı kabul edilen Fususu’l-Hikem’ini şerh etti ve onun kapsamlı eseri Fütuhat-ı Mekkiyye’yi on sekiz cilt hâlinde tercüme etti. Bu tercümesiyle TYB 2006 Yılın Tercüme Ödülü’ne layık görüldü. 2009’da “İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan” başlıklı çalışmasıyla doçent ünvanı aldı. TASAM 2011 Vizyon Ödülleri’nde “Stratejik Vizyon Sahibi Bilim İnsanı Ödülü”nü kazandı. 2016 yılında bir grup akademisyenle birlikte Klasik Düşünce Okulu’nu kurdu ve bu okul bünyesinde tasavvuf, kelam ve felsefe geleneğinin pek çok klasiği üzerine müstakil ve mukayeseli okumalar gerçekleştirdi. Arapça, Farsça ve İngilizce bilen Demirli hâlen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf anabilim dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Ekrem DEMİRLİ:
Öncelikle Hazret’in hayatıyla başlayalım Hocam. Belh şehrinde dünyaya gelen ve Anadolu’da Konya’ya yerleşen Hz. Mevlânâ’nın orada büyük bir ocak kurduğunu görüyoruz. Fakat XIII. yüzyılda genel olarak İslam dünyasında İbn Arabi, Sadreddin Konevi, Seyyid Burhaneddin, Şems-i Tebrizi gibi Mevlânâ’nın da tanıştığı isimlerin yaşadığını görüyoruz. Hz. Mevlânâ’yı hangi şartlar, birikim ve kültürel atmosfer doğurdu sizce? Bu bir iklim işi miydi?
Öncelikle Mevlânâ’nın tarihsel olarak yaşadığı dönem, İslam düşüncesi bakımından müteahhirin dönemi diye isimlendirilir. Yani kelam, felsefe ve tasavvufun yeni bir evreye girdiği, bir bakıma önce krizleri sonra ikinci klasikleri ortaya çıkaran bir süreç yaşandı düşünce tarihinde. Onun önemli isimleri vardı, mesela kelam geleneğinde Fahreddin Razi vardır. Onun takip ettiği kişiler Sadettin Taftazani, Cürcani gibi önemli isimler ondan daha sonra geliyor. Tasavvuf içerisinde İbn Arabi, Sadreddin Konevi gibi isimler var. Onun biraz öncesinde büyük tarikatlar ortaya çıkıyor. İran düşüncesi şekilleniyor. Siyasi olarak Abbasilerin zayıflamasıyla birlikte Selçuklular daha ön planda. Türklerin İslam dünyasına güçlü bir şekilde girdiği bir dönem ortaya çıkıyor. Şii devletleri güçleniyor vs. Kısaca İslam dünyasının yeni bir ivme yaşadığı, kazandığı dönem ortaya çıkıyor. Ama siyasi olarak başka bir şey daha yaşanıyor. O da Moğol baskını. Onun biraz öncesinde Haçlı Savaşları, Haçlı baskınları oluyor. Dolayısıyla İslam dünyası bir yerden yapılanırken bir yerden yıkılıyor ve muazzam bir kültürel hareketlilik, muazzam bir entelektüel hareketlilik yaşanıyor o dönemde. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hicri VII. yüzyılda yaşayan bir kişi olarak bütün bu hareketliliğin içerisinde doğuyor. Dolayısıyla onun bir ürünü olarak kabul edilmesi gerekiyor. Burada yine birkaç hususa işaret etmek lazım. Bunlardan birincisi: İslam düşüncesinin kurucu dili olarak Arapça oldukça yetkinleşmiş bir dönemdeydi. Mevlânâ’nın bu dili de takip ettiğini düşünüyoruz. Farsça artık büyük klasiklerini verecek bir hâle gelmişti. Türkçe ise yeni yeni ortaya çıkıyordu ve Mevlânâ’dan biraz daha sonra olmak üzere büyük eserlerini vermeye başlamıştı. Fars iklimi, Türkler ve Araplar olmak üzere böyle üçlü sacayağı oluşmuştu. Mevlânâ’yı bu çerçevede düşünmek lazım. Bu iklim, düşüncenin hazırlanmasında ve oluşmasında önemli bir faktördür ama Mevlânâ’daki bireysel özellikleri de dikkate almak lazım. Yani aynı iklim olabilir ama Mevlânâ gibi birisi çıkmayabilirdi. Dolayısıyla kendi bireysel kabiliyeti ile içinde yetiştiği kültürel iklimin bir imtizacı olarak Mevlânâ ortaya çıkıyor. O yüzden bu tarz meseleleri ele alırken sadece sosyolojik ya da tarihsel hadiselere atıf yaparsak o zaman bireysel yetenekleri, kabiliyetleri tam izah edemeyiz. Çünkü bazen aynı durumlar ya da aynı hadiseler yaşanmasına rağmen büyük bir kurucu ya da büyük bir düşünür çıkmıyor. Demek ki bireysel kabiliyetin de burada çok önemli bir rolü var. Örneğin Sadreddin Konevi’nin çıktığı ortam yüz sene sonra da vardı ama bir Konevi ya da bir İbn Arabi çıkmadı. Kısacası bireysel kabiliyeti, yeteneği reddederek sadece tarihsel hadiselerle bir büyük düşünürün çıkması söz konusu edilemez.
“Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Muhammed Mustafa’nın (seçilmiş) yolunun toprağıyım ...” diyen Mevlânâ’nın dünya görüşünün temelinde Kur’an ve sünnet olduğunu görüyoruz. Bu iki kaynağa getirdiği yorum farkından bahseder misiniz? Mesnevi için dinin asıllarının asıllarının asılları denmesinin sebebi nedir? Ve bu bağlamda Mevlânâ’yı diğer İslam düşünürlerinden ayıran hususiyetler hangileridir?
Başından beri Kur’an-ı Kerim ve sünnet birkaç gelenek tarafından yorumlanıyor. Dinle olan ilişkiyi sadece yükümlülük üzerinden ele alınca fıkıh yorumu; bu yükümlülüğü ya da inancı müdafaa etmek açısından ele alınca da kelam yorumu ortaya çıkıyor. Kelamla fıkıh sünni düşüncenin bir kısmında bir terkip oluşturuyor. Bu durum, dinin ana omurgasını teşkil ediyor, en azından bunu iddia ediyorlar. Günümüzde de bu, birçok kişi tarafından böyle düşünülüyor ki bence bu düşünce eksiktir. Bir de tasavvufun ortaya çıkarttığı yorum geleneği vardır. Tasavvufun bu yorumunda fıkıh ve kelam geleneğinin ihmal ettiği insanı eklediğini görürüz. Çünkü insan sadece yap ya da yapma ikilemi içerisinde ele alınabilecek bir varlık değil. İnsanın bir ruh dünyası ve zihin dünyası var, insanın gelgitleri, korkuları, umutları var. Kısaca insanın dünyayla kurduğu ilişki var. İslam geleneği içerisinde esaslı bir şekilde insana odaklanan bütün olarak insana, insanın dünyasına, insanın estetik algısına, insanın zihin dünyasına, insanın ahlak dünyasına odaklanan aslında tasavvuf olur. Odaklanınca da başından beri Kur’an-ı Kerim ve sünnetin o veçhedeki yaklaşımlarını daha öne çıkarttı, onlara daha fazla yorumlar getirdi. Tasavvuf; fıkıh ve kelama göre ufku daha geniş alarak evrene bakışı getirdi. Mesela doğaya bir bakış getirdi. Gökyüzüyle, yeryüzüyle ve yeryüzündeki varlıklarla ilişkimizi yeniden tanzim etti. Dolayısıyla insan merkezci bir yorumlama alışkanlığı ortaya çıktı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî aslında bunu sürdürdü. Bizim Mesnevi’de ilk gördüğümüz “Ney’in hikâyesi” diye insanın hikâyesini anlatmak, o estetik terakkinin bir parçası. Dolayısıyla tasavvuf Mevlânâ dilinde büyük bir akışın bir parçası olarak insanı ele almaya başlıyor. Fakat o metinlerde fark ediyoruz ki insan; doğaya, doğadaki varlıklara benziyor, yeryüzüyle, gökyüzüyle ilişkili, yeryüzündeki tikel varlıklarla ilişkili ama onlardan daha fazla ve daha farklı bir şey. Bunlar da işte o zaman hadislere ayet-i kerimelere bakışı değiştiriyor ve eşref-i mahlûkat olarak insan görüşü ortaya çıkıyor. İnsan eşref-i mahlûkat ise o zaman yeryüzüyle ilişkisi bir ahlak ilişkisine dönüşüyor. İşte bütün bunlar düşünen ve ahlaki bir varlık olarak insana odaklanmaya gerektiriyor. Mevlânâ Celeleddin’in asıl yapmak istediği de budur zaten.
Allah’ı bilmenin kişiye yetmeyeceğini, bu bilginin ahlakla tamamlanması gerektiğini, Hz. Mevlânâ’nın ahlakın dayanağı bağlamında “bilgimizi marifete çıkardığını” söylüyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Bilgi ve marifet aynı kavramlar olduğundan bilgimizi marifete çıkartmak tabiri eksik kalır. O yüzden zanlarımızı marifete taşımak demek lazım. Niyazi Mısri, tasavvufta bu büyük değişimi anlatırken bir mürşide bağlanmaktan söz eder ve der ki: “İnsan-ı kâmil olunca insan görür ki aslında bildikleri güman imiş.” İnsan bilgisini gerçek bir bilgi olarak düşünür ta ki ona biri bildiklerinin güman yani zan olduğunu gösterinceye dek. Dolayısıyla tasavvuf işte bu ihtiyaca binaen kuruldu. İnsan aslında hep öğrenme sürecindedir ve öğrenmeye devam eder. Ahlaklanmayla öğrenme esaslı bir yola giriyor yani ahlaklanma bir öğrenme biçimidir. Mesela cömertlik, adalet, doğru sözlü olmak bir öğrenme biçimidir. Çünkü insan orada hakikatte en sahici ilişkiyi kurmuş oluyor ve o sahici ilişkiyi kurmadığında kişi aslında onu öğrenmiş olmuyor. Zihnimizde bir kelime ya da bir cümle olarak bulunanın bizim için bir bilgi olup olmadığı onu benimsemiş ve davranışa dönüştürmüş olmamıza ilgilidir. Davranışa dönüştüğünde de tecrübi bir bilgi ortaya çıkıyor ve davranış yeni bir bilgiye dönüşüyor. Ancak bilgi aynı olduğuna göre o zaman biz bir öncekine artık bilgi demeyeceğiz zan diyeceğiz. Dolayısıyla Mevlânâ’nın yaklaşımına göre kabul edilmemiş yani inanılmayan bir bilgi aslında bilgi değildir. Mesela bir adam hem doğruluğu bilip hem yalan söyleyemez ya da hem adaleti bilip hem zalim olamaz. Kişi adaleti öyle bilmeli ki zulme imkân kalmamalı. Bu da ancak uygulamayla yani amelle ve ahlakla ortaya çıkabilir. İşte o zaman kişinin zanları bilgiye dönüşmüş olur. Tasavvuf diyor ki bir adam bir şeyi ya tam olarak bilir ya da zan olarak bilir. Mesela çölde susamış bir adam serabı su zannediyor. O adama denilse ki “O, su değil sadece bir serap.”, adam bu söze kesinlikle inanmaz. Ne zamana kadar? Ta ki o suyun yanına varıncaya kadar. O serabın başına gidince kişi “Bilgim yanlışmış.” demiyor; “Zannım yanlışmış.” diyor. Dolayısıyla tasavvuf yolunun böyle bir iddiası var. İnsanların daha iddiasız daha dogmatik olmayan bir dille konuşabilmeleri lazım. Tasavvufun iddiaları, modern dünyadaki modern düşüncede dile getirilen bildiğimizi zannetmemizden kuşkuya kapılmak yani dogmalarımızı, âdet ve alışkanlıklarımızı eleştirebilmek, mağara içinde yaşıyor olabileceğimizi kabul etmek. Mağaranın dışına çıktığımızı söylerken bile mağarada bulunabiliriz ya da insanları mağarada olmakla suçlarken bile biz de bir başka mağarada olabiliriz. Dolayısıyla bulunduğumuz her kamp, her sosyal sınıf, her tarihsel bağlam bir mağaraya dönüşebilir. Mevlânâ’nın düşüncesi aslında bunu bize göstermiş ve ispatlamış oluyor. Mağaralarımızdan çıkmak, dogmalarımızdan kurtulmak, kesin kabul ettiklerimizin zan olabileceğini düşünmek. Kısaca tüm mesele bunun üzerine kurulu.
Belki bu noktada bir konuya değinmek gerekiyor Hocam: Mevlânâ istismarı. Hem yayın hem söylem bağlamında Mevlânâ ve eserlerinin bazen seyreltilerek bazen değiştirilerek bazen anakronik bir şekilde kullanıldığına, amacından saptırılarak ticari bir metaya dönüştürüldüğüne üzülerek şahit oluyoruz. Belki buna Ahmet Haşim’in ifadesiyle “bülbülü eti için katletmek” denebilir. Neler söylemek istersiniz?
Maalesef insan bunu yapıyor. Bunu sadece Mevlânâ’yı okurken değil Kur’an-ı Kerim’i ve hadis-i şerifleri okurken de yapıyor. Çünkü insan kendi konforu için iş yapar. Kendi gücünü tahkim etmek için ilişki kurar. Tabii ki bu Mevlânâ’nın çok memnun olacağı bir okuma biçimi değildir ve Mevlânâ da böyle okunmaz. Eğer Mevlânâ’yı okuyacaksak bence okumanın temel gereksinimleri neyse onun üzerine okumalı. Ben ona hep yazmayı ekliyorum. Yani bir yazı amacı varsa Mevlânâ ile doğru bir ilişki kurulabilir. Yoksa metin üzerinden okuduğunda sizin hâlihazırda bir ahvaliniz var ve ona dönüyor. Aslında Mevlânâ Mesnevi’nin girişinde de bunu söylüyor zaten. “Her mecliste oturdum kalktım, hiç kimse benden bir şey anlamadı, herkes beni kendince yorumladı.” diyor. Dolayısıyla şimdi bu bir kader ama sadece Mevlânâ kaderi gibi düşünmemek lazım. Yunus için de İbn Arabi için de bunun geçerli olduğunu düşünüyorum. Ancak bence daha temelde insanın Allah’la, kutsal kitapla, peygamberle ilişkisi de böyle gerçekleşiyor.
Bugünün Müslümanları Mevlânâ’dan ne öğrenir, nasıl öğrenir? Onunla ve görüşleriyle ünsiyet kurmanın yolu nerden geçer?
Bugünkü Müslümanlar kendi düşünürlerini çıkartmadan Mevlânâ’dan bir şey öğrenemezler. Mevlânâ gelip 21. yüzyılın sorunlarını, toplumsal meselelerini, düşünce problemlerini çözemez. Mevlânâ’nın çağındaki sorunları ve toplumsal meseleleri bir önceki çağda yaşayan büyükler çözemediği için zaten Mevlânâ çıkıyor. Her yüzyıl kendi düşünürlerini çıkartacak ve kendi düşünce meselesini çözecek. İşte bu başarıldığı zaman görülecektir ki Mevlânâ o düşünürlerle birlikte başka bir katkı sağlayacaktır. Ancak bugün Müslüman toplumun tarihle kurduğu ilişki patolojik bir ilişkiden ibarettir. İnsanlar birçok hususu tarihe kaçarak çözmek istiyor, tarihe sığınmaya çalışıyor ve moralini tarihle değiştirmeye çalışıyor. Bu, behemehâl terk edilmesi gereken büyük bir hatadır. Yaşadığımız çağın, mekânın sorumluluğu bireysel olarak her birimizin üzerindedir. Bu çağda yaşıyoruz ve bu çağı bize soracaklar. Dolayısıyla Mevlânâ da bütün düşünce ekollerinde olduğu gibi tarihsel bir figür ve örnek olarak düşünürlerce yorumlanacak. İşte o zaman edebiyatımıza, düşüncemize, hayatın çeşitli anlamlarına intikal edecek. Ancak bunu gerçek anlamda anlayamadığımız zaman biz Mevlânâ’dan sadece ziyaret edilen bir yer çıkartırız.
Öz Geçmiş
Prof. Dr. Ekrem Demirli, 1969’da Rize İkizdere’de doğdu. 1993’te Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı üniversitede 1995’te “Abdullah-ı İlâhî’nin Keşfü’l-Varidat İsimli Eserinin Tahkik ve Analizi” konulu teziyle yüksek lisansını; 2003’te “Sadreddin Konevi’de Mârifet ve Vücûd” konulu teziyle doktorasını tamamladı ve bu süreçte Konevi’nin bütün eserlerini Türkçeye kazandırdı. İbn Arabi’nin, tasavvuf düşüncesinin en önemli kitabı kabul edilen Fususu’l-Hikem’ini şerh etti ve onun kapsamlı eseri Fütuhat-ı Mekkiyye’yi on sekiz cilt hâlinde tercüme etti. Bu tercümesiyle TYB 2006 Yılın Tercüme Ödülü’ne layık görüldü. 2009’da “İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan” başlıklı çalışmasıyla doçent ünvanı aldı. TASAM 2011 Vizyon Ödülleri’nde “Stratejik Vizyon Sahibi Bilim İnsanı Ödülü”nü kazandı. 2016 yılında bir grup akademisyenle birlikte Klasik Düşünce Okulu’nu kurdu ve bu okul bünyesinde tasavvuf, kelam ve felsefe geleneğinin pek çok klasiği üzerine müstakil ve mukayeseli okumalar gerçekleştirdi. Arapça, Farsça ve İngilizce bilen Demirli hâlen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf anabilim dalında öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Ekrem DEMİRLİ:
HZ. MEVLÂNÂ BUGÜN BİZE NELER SÖYLER?
Yeryüzünde ad bırakan şahsiyetler, sözleri ve örnek davranışlarıyla konuşmaya ve yol göstermeye devam ediyorlar. Eserlerini okuyanlar, yaşadıkları mekânları gezenler ve kabirlerini ziyaret edenler, kendi duygu ve düşünce dünyalarında farklı bir mekânda onlarla sohbete başlıyorlar. Duyarlı kişiler için, fırsatlar hep vardır. Mevlânâ diyor ki: “Açıklamaya layık olan kişiye taş ve kerpiç konuşur, etkili bir şekilde açıklar.”
Okuyucunun, dinleyicinin ve öğrencinin yani herkesin duyarlılığı, faaliyetin gerçek öznesidir. Bu yıl 750. vuslat yıldönümünde andığımız Mevlânâ, asırlar öncesinden etkili bir şekilde dikkat çekiyor konuya: “Dinleyici susuz ve istekli olursa öğüt veren ölü de olsa söyleyici olur. Dinleyici canlı ve diri olursa dilsiz söz söylemekte yüz dilli olur.”
Mevlânâ’nın dayanağı, Hz. Peygamber Efendimizdir: “Yüce Allah öğüt verenlerin diline, dinleyicilerin gayretince hikmet verir.” Mesnevi’sinde başlık yaptığı bu hadis-i şeriften sonra onun ilk mısraları şöyledir: “Bir kimse tatlı dilliyse dinlemenin çekişindendir. Öğretmenin canlılığı ve ciddiyeti, çocuktandır.”
Bilgilenme ve bilgiden yararlanma çabası insanoğluna, müminlere yaraşır. Bilgi, anlayış ve güzel davranış şeklinde tarif edilebilen “hikmet”, nimet olarak el üstünde tutulmalıdır ve her bilgilenmenin ardından el kaldırılıp şükredilmelidir. Mevlânâ der ki: “Ey kul! Hakk’ın, sana ‘…Allah’ın rızkından yiyin.’ (Mülk, 67/15.) buyurmasından ekmeği anladın, hikmeti değil. Hakk’ın rızkı, mertebece hikmettir; o, sonuçta boğazına oturmaz.”
Konya’da Mevlânâ türbesi, bir günde on binlere varan ziyaretçi akınına uğruyor. Bazen bir günde 30 bine ulaşan bu ziyaretçi sayısı, insanların yakın ve barışık olduğu bir duygu hâlinden haber veriyor. Böyle mekânlarda dünyanın fâniliği gönüllerde hissediliyor, kişileri bir hiçlik hissiyatı sarıyor. Elbette bunun nedenleri vardır, düşünülmelidir.
Mevlânâ adı, öncelikle bir sevgi ve merhamet halesi doğuruyor bütün dünyada. Zira ümmetine şefkati ve sevgiyi öğreten Hz. Peygamber Efendimizin takipçilerindendi. Mevlânâ diyor ki: “Sevgi ve incelik, insanlık vasfıdır. Öfke ve şehvet, hayvanlık vasfıdır.”
Hak ve hakikate susamış bireylere eserleriyle art arda cesaret ve ümit vermektedir:
“Ümitsizlik mahallesine gitme, ümitler vardır.
Karanlığa doğru gitme, güneşler vardır.”
Bu hususta kararlı ve ısrarlıdır:
“Ümitsizlikten sonra nice ümitler vardır;
karanlığın ardından nice güneşler vardır.”
Hakk’ın buyurduğu, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53.) ayetini, satır ve dizelerinde vurguyla tekrar edip etkileyici cümleler kurmuştur: “Allah, ümitsizliğin boynunu vurmuştur.”
İnsanoğlunun günlük yaşantısında kullandığı araçlar, zamanımızda hayret verici özellikler kazandı, mesafeler çok kısaldı ve iletişim imkânları sınır tanımıyor artık. Ancak insan her durumda eşiyle, arkadaşlarıyla, meslektaşlarıyla ve toplumuyla birlikte yaşamak durumundadır. İyi niyet, sevgi, dostluk, merhamet, cömertlik ve fedakârlık ile huzursuzluk, tereddüt, öfke, hiddet, cimrilik, acımasızlık gibi olumlu ve olumsuz özellikler ve davranış tercihleri ise insanlarda yerli yerinde duruyor. Hatta modern dünyada insanların olumsuz davranış biçimlerinin yükselişte olduğunu ispata çalışmak dahi mümkündür. Bu nedenle insanlığa iyiyi ve kötüyü, ikna edici şekilde anlatıp tekrar edenlerin sözleri hep kalıcı olacaktır.
Sadece bakış açısını değiştirmek bile insana büyük fırsatlar doğurmaktadır, doğuracaktır. Mevlânâ insana yol gösteriyor, hayallerimizi ve düşüncelerimizi güzelleştirmemizi öğütlüyor:
“İnsanın büyüklüğü hayalindendir, -ama- hayalleri güzel yüzlü olursa.
Hayalleri nahoşluk gösterirse mum gibi ateşle erir.
Allah, yılan ve akrep arasında seni hoş hayallerle tutarsa
Yılan ve akrep sana dost olur. Çünkü o hayalin, bakırı altın eden kimyadır.”
Fiziki şartlar ve imkânlar, güzel his ve bakışlarla daha bir yardımcı şekle bürünür insan için. Aynı şartlardaki kişilerin, algılama farklılığı şaşırtıcıdır gerçekten. Mevlânâ, aynı mekânı ve havayı paylaşan iki kişinin çok farklı hissiyatını anlatıyor şu dizelerde:
“Biri çimenlikte ve ırmak kıyısında biri de onun yanında azap içindedir.
O, ‘Bunun zevki nedendir?’ diye şaşkındır; bu, ‘Bu kimin hapsindedir?’ diye hayrette.
Dikkat et! Niçin susuzsun? Burada pınarlar var. Kendine gel! Niçin solgunsun? Burada yüz ilaç var.
Ey arkadaş! Haydi! Çimene gir. -O da-, ‘Ey can! Ben giremem.’ der.”
Her an yeni bir adım atmak, yeni bir menzile ulaşmak gerek. İnsan, güzel düşünceyle birlikte günlük faaliyetlerinde çaba ve gayret sahibi olmalıdır:
“Çirkin ve güzel suretine bakma; aşkına ve istediğine bak.
Ey şerefli kişi! Küçük veya zayıf olduğuna bakma; kendi gayretine bak.”
Güvenle ve samimiyetle harcanan emek ve çabanın ardından elde edilecek güzel sonuçlar kesindir, mutlaktır:
“Hakk’ın gölgesi kulun başı üzerindedir; sonunda arayan bulur.
Peygamber, ‘Bir kapıyı çalarsan, sonunda o kapıdan bir baş çıkar.’ dedi.
Birinin mahallesinin başında oturursan sonunda sen de onun yüzünü görürsün.
Bir kuyudan her gün toprak çıkarırsan sonunda temiz suya ulaşırsın.
Sen inanmasan da herkes bunu bilir: Ne ekersen bir gün onu biçersin.”
Unutulmamalıdır emek ve çaba, zevkle ve aşkla buluştukça ürün verecektir. İşlerimiz ve ibadetlerimiz, kulluktur:
“Kulluğun ürün vermesi için zevk gerekir; tohumun ağaç vermesi için öz gerekir.
Özsüz tane, nasıl fidan olur? Cansız suret, hayalden başka bir şey değildir.”
Aksi yönde düşünmek, iddiada bulunmak çok yanlıştır. Örnekleri zaten günlük hayatta var olagelmiştir. Mevlânâ’nın dizelerinde tereddüt etmeye yer yoktur:
“Sakın! Deme ki: ‘İşte filan, filan yıl ekin ekti, çekirge ekinini yedi.
Öyleyse niçin ekeyim? Çünkü burada korku var, ben bu buğdayı elimle niçin saçayım?’
Ekin ekmeyi bırakmayan, senin körlüğüne karşılık ambarını doldurur.”
Huzur ve güven bulmak için emin olmak ve hakikate yaslanmak gerekir. Bütün bu anlatımlarıyla Mevlânâ vakarlı bir duruşa işaret ediyor:
“Din zevki oluşan kişiye dünya balı tatlı gelir mi hiç?
Bir kadeh şarapla devrilen aklı ne yapacaksın?”
Mevlânâ, dinleyenlerini ve günümüzdeki okuyucularını derin bir bakış şekliyle buluşturuyor. Kendisinin inançlı, vefalı ve samimi olduğunu düşünen bir kişi, atların üzerinde yaldızlı miğferler ve altın kemerler takınmış güçlü ve heybetli askerleri görünce imrenir, Hakk’a serzenişte bulunur. Bu imrenmenin cevabını veriyor Mevlânâ, Mesnevi’sinde:
“Hak bel verdi ve bel kemerden daha iyidir; biri, bir taç verse de o baş verdi.”
Şiir yazıp övdüğü kişiden paralar ve hediyeler elde eden bir şair, methettiği belediye başkanı ölünce kendine gelir ve Hak’tan bağışlanma diler:
“O külah bağışladı, sense akıl dolu baş. O cübbe bağışladı, sense boy pos.
O bana altın verdi, sense altın sayan el. O bana binek hayvanı verdi; sense binici aklı.
Efendi bana mum verdi, sense aydın göz; efendi bana meze verdi, sense yemek yeme gücü.
O maaş verdi; sense ömür ve hayat. Onun vaadi altın, senin vaadin tertemizler.”
Mevlânâ, bu beyitlerle şairin sahsında bizlere, dünya nimetlerine imrenenlere işin hakikatini hatırlatıyor. Yönünü, tercihini belirlemek isteyenlere de bir duyurusu vardır: “Ey oğul! Bağı çöz, özgür ol. Ne zamana kadar gümüşe, altına bağlı kalacaksın?”
Dünya için, yani yalnızca maddi değerler için harcanan emek ve zaman, kişinin kendisi ve çevresi için büyük bir yük teşkil etmektedir. Hatta bu yöndeki aşırı istekleri, kendisine ve çevresine büyük zararlar vermektedir, tedbirli olmak gerekir:
“Aynı şekilde dünyadaki her şehvet/aşırı istek; ister mal, ister makam ve ister ekmek,
Bunlardan her biri seni sarhoş eder; sen onu elde edemeyince seni mahmur eder.”
Bu yersiz istekler hususunda kendisini korumuş olduğunu düşünenlere bir sorgulama yolu göstermektedir Mevlânâ:
“Bu üzüntü mahmurluğu, o elde edemediğinle sarhoş olduğunun delilidir.
Bundan ancak zaruret ölçüsünce al ki sana galip ve emredici olmasın.”
Çaba, gayret ve zevk, insana layık anlayış ve davranışlar için harcanmalıdır. Türkçemizde enaniyet diye de anılan benlik duygusunu yıkıp aşmak ciddi ve güç bir iştir. Ancak bilgili ve kararlı insan için mümkündür bu:
“Ey dostlar! Sureti aşarsanız, cennet vardır ve gül bahçesi içinde gül bahçesi.
Kendi suretini yıkıp yakınca bütün sureti de kırmayı öğrenirsin.
Ondan sonra her sureti kırarsın; Haydar gibi Hayber’in kapısını koparırsın.”
Özgürlük, öncelikle ruhen yaşanması mümkün olan bir hâldir. Anlayışlı zihinler ve diri gönüller için söz konusudur hür kişilik:
“Bir alçak kişi bir gün bir dervişe, ‘Burada seni kimse bilmez.’ dedi.
Dedi: ‘Halk beni bilmiyorsa da ben kendimi, kim olduğumu iyi biliyorum.’
Dert ve yara aksine olsaydı; o beni görseydi, ben kendimi görmeseydim, eyvahlar!”
Tekrar edilmelidir; hep samimi istek, hep arayış ve hep ümitvar olmalıdır insanlık için, müminler için. Samimiyetle hareket edenler, kimi zaman yanlışa düşse de Yaratıcı hep ona yardımcı olacaktır, Hak ve hakikat yolundaki telaşı onu kazananlardan yapacaktır.
“İster ağır ister acele olsun arayan bulur.
Sen sürekli olarak her iki elini isteğe uzat; zira yolda istek, iyi rehberdir.
Topal, çolak, uykulu hâlde ve edepsizce de olsa ona doğru sürün ve onu iste.
Bazen konuşarak, bazen susarak ve bazen her yönde padişahın kokusunu koklayadur.
O, Yakup oğullarına dedi: ‘Yusuf’u haddinden çok arayın.
Her duygunuzu bu aramada ciddiyetle hazır şekilde her tarafa koşturun.’
-Hak- Allah’ın lütfundan, ‘Ümitsiz olmayın.’ (Yusuf, 12/87.) dedi. Oğlunu yitirmiş gibi o tarafa bu tarafa koşun.”
Bir babanın kayıp oğlunu arayışındaki samimi telaşını, (Hakk’ın selamı üzerlerine olsun) Hz. Yakup ve Hz. Yusuf peygamberlerin kıssasıyla buluşturup bizlere örnek gösteren Hz. Mevlânâ, hâlâ cesaret ve ümit vermeye devam ediyor.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU
Kırıkkale Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
Yeryüzünde ad bırakan şahsiyetler, sözleri ve örnek davranışlarıyla konuşmaya ve yol göstermeye devam ediyorlar. Eserlerini okuyanlar, yaşadıkları mekânları gezenler ve kabirlerini ziyaret edenler, kendi duygu ve düşünce dünyalarında farklı bir mekânda onlarla sohbete başlıyorlar. Duyarlı kişiler için, fırsatlar hep vardır. Mevlânâ diyor ki: “Açıklamaya layık olan kişiye taş ve kerpiç konuşur, etkili bir şekilde açıklar.”
Okuyucunun, dinleyicinin ve öğrencinin yani herkesin duyarlılığı, faaliyetin gerçek öznesidir. Bu yıl 750. vuslat yıldönümünde andığımız Mevlânâ, asırlar öncesinden etkili bir şekilde dikkat çekiyor konuya: “Dinleyici susuz ve istekli olursa öğüt veren ölü de olsa söyleyici olur. Dinleyici canlı ve diri olursa dilsiz söz söylemekte yüz dilli olur.”
Mevlânâ’nın dayanağı, Hz. Peygamber Efendimizdir: “Yüce Allah öğüt verenlerin diline, dinleyicilerin gayretince hikmet verir.” Mesnevi’sinde başlık yaptığı bu hadis-i şeriften sonra onun ilk mısraları şöyledir: “Bir kimse tatlı dilliyse dinlemenin çekişindendir. Öğretmenin canlılığı ve ciddiyeti, çocuktandır.”
Bilgilenme ve bilgiden yararlanma çabası insanoğluna, müminlere yaraşır. Bilgi, anlayış ve güzel davranış şeklinde tarif edilebilen “hikmet”, nimet olarak el üstünde tutulmalıdır ve her bilgilenmenin ardından el kaldırılıp şükredilmelidir. Mevlânâ der ki: “Ey kul! Hakk’ın, sana ‘…Allah’ın rızkından yiyin.’ (Mülk, 67/15.) buyurmasından ekmeği anladın, hikmeti değil. Hakk’ın rızkı, mertebece hikmettir; o, sonuçta boğazına oturmaz.”
Konya’da Mevlânâ türbesi, bir günde on binlere varan ziyaretçi akınına uğruyor. Bazen bir günde 30 bine ulaşan bu ziyaretçi sayısı, insanların yakın ve barışık olduğu bir duygu hâlinden haber veriyor. Böyle mekânlarda dünyanın fâniliği gönüllerde hissediliyor, kişileri bir hiçlik hissiyatı sarıyor. Elbette bunun nedenleri vardır, düşünülmelidir.
Mevlânâ adı, öncelikle bir sevgi ve merhamet halesi doğuruyor bütün dünyada. Zira ümmetine şefkati ve sevgiyi öğreten Hz. Peygamber Efendimizin takipçilerindendi. Mevlânâ diyor ki: “Sevgi ve incelik, insanlık vasfıdır. Öfke ve şehvet, hayvanlık vasfıdır.”
Hak ve hakikate susamış bireylere eserleriyle art arda cesaret ve ümit vermektedir:
“Ümitsizlik mahallesine gitme, ümitler vardır.
Karanlığa doğru gitme, güneşler vardır.”
Bu hususta kararlı ve ısrarlıdır:
“Ümitsizlikten sonra nice ümitler vardır;
karanlığın ardından nice güneşler vardır.”
Hakk’ın buyurduğu, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer, 39/53.) ayetini, satır ve dizelerinde vurguyla tekrar edip etkileyici cümleler kurmuştur: “Allah, ümitsizliğin boynunu vurmuştur.”
İnsanoğlunun günlük yaşantısında kullandığı araçlar, zamanımızda hayret verici özellikler kazandı, mesafeler çok kısaldı ve iletişim imkânları sınır tanımıyor artık. Ancak insan her durumda eşiyle, arkadaşlarıyla, meslektaşlarıyla ve toplumuyla birlikte yaşamak durumundadır. İyi niyet, sevgi, dostluk, merhamet, cömertlik ve fedakârlık ile huzursuzluk, tereddüt, öfke, hiddet, cimrilik, acımasızlık gibi olumlu ve olumsuz özellikler ve davranış tercihleri ise insanlarda yerli yerinde duruyor. Hatta modern dünyada insanların olumsuz davranış biçimlerinin yükselişte olduğunu ispata çalışmak dahi mümkündür. Bu nedenle insanlığa iyiyi ve kötüyü, ikna edici şekilde anlatıp tekrar edenlerin sözleri hep kalıcı olacaktır.
Sadece bakış açısını değiştirmek bile insana büyük fırsatlar doğurmaktadır, doğuracaktır. Mevlânâ insana yol gösteriyor, hayallerimizi ve düşüncelerimizi güzelleştirmemizi öğütlüyor:
“İnsanın büyüklüğü hayalindendir, -ama- hayalleri güzel yüzlü olursa.
Hayalleri nahoşluk gösterirse mum gibi ateşle erir.
Allah, yılan ve akrep arasında seni hoş hayallerle tutarsa
Yılan ve akrep sana dost olur. Çünkü o hayalin, bakırı altın eden kimyadır.”
Fiziki şartlar ve imkânlar, güzel his ve bakışlarla daha bir yardımcı şekle bürünür insan için. Aynı şartlardaki kişilerin, algılama farklılığı şaşırtıcıdır gerçekten. Mevlânâ, aynı mekânı ve havayı paylaşan iki kişinin çok farklı hissiyatını anlatıyor şu dizelerde:
“Biri çimenlikte ve ırmak kıyısında biri de onun yanında azap içindedir.
O, ‘Bunun zevki nedendir?’ diye şaşkındır; bu, ‘Bu kimin hapsindedir?’ diye hayrette.
Dikkat et! Niçin susuzsun? Burada pınarlar var. Kendine gel! Niçin solgunsun? Burada yüz ilaç var.
Ey arkadaş! Haydi! Çimene gir. -O da-, ‘Ey can! Ben giremem.’ der.”
Her an yeni bir adım atmak, yeni bir menzile ulaşmak gerek. İnsan, güzel düşünceyle birlikte günlük faaliyetlerinde çaba ve gayret sahibi olmalıdır:
“Çirkin ve güzel suretine bakma; aşkına ve istediğine bak.
Ey şerefli kişi! Küçük veya zayıf olduğuna bakma; kendi gayretine bak.”
Güvenle ve samimiyetle harcanan emek ve çabanın ardından elde edilecek güzel sonuçlar kesindir, mutlaktır:
“Hakk’ın gölgesi kulun başı üzerindedir; sonunda arayan bulur.
Peygamber, ‘Bir kapıyı çalarsan, sonunda o kapıdan bir baş çıkar.’ dedi.
Birinin mahallesinin başında oturursan sonunda sen de onun yüzünü görürsün.
Bir kuyudan her gün toprak çıkarırsan sonunda temiz suya ulaşırsın.
Sen inanmasan da herkes bunu bilir: Ne ekersen bir gün onu biçersin.”
Unutulmamalıdır emek ve çaba, zevkle ve aşkla buluştukça ürün verecektir. İşlerimiz ve ibadetlerimiz, kulluktur:
“Kulluğun ürün vermesi için zevk gerekir; tohumun ağaç vermesi için öz gerekir.
Özsüz tane, nasıl fidan olur? Cansız suret, hayalden başka bir şey değildir.”
Aksi yönde düşünmek, iddiada bulunmak çok yanlıştır. Örnekleri zaten günlük hayatta var olagelmiştir. Mevlânâ’nın dizelerinde tereddüt etmeye yer yoktur:
“Sakın! Deme ki: ‘İşte filan, filan yıl ekin ekti, çekirge ekinini yedi.
Öyleyse niçin ekeyim? Çünkü burada korku var, ben bu buğdayı elimle niçin saçayım?’
Ekin ekmeyi bırakmayan, senin körlüğüne karşılık ambarını doldurur.”
Huzur ve güven bulmak için emin olmak ve hakikate yaslanmak gerekir. Bütün bu anlatımlarıyla Mevlânâ vakarlı bir duruşa işaret ediyor:
“Din zevki oluşan kişiye dünya balı tatlı gelir mi hiç?
Bir kadeh şarapla devrilen aklı ne yapacaksın?”
Mevlânâ, dinleyenlerini ve günümüzdeki okuyucularını derin bir bakış şekliyle buluşturuyor. Kendisinin inançlı, vefalı ve samimi olduğunu düşünen bir kişi, atların üzerinde yaldızlı miğferler ve altın kemerler takınmış güçlü ve heybetli askerleri görünce imrenir, Hakk’a serzenişte bulunur. Bu imrenmenin cevabını veriyor Mevlânâ, Mesnevi’sinde:
“Hak bel verdi ve bel kemerden daha iyidir; biri, bir taç verse de o baş verdi.”
Şiir yazıp övdüğü kişiden paralar ve hediyeler elde eden bir şair, methettiği belediye başkanı ölünce kendine gelir ve Hak’tan bağışlanma diler:
“O külah bağışladı, sense akıl dolu baş. O cübbe bağışladı, sense boy pos.
O bana altın verdi, sense altın sayan el. O bana binek hayvanı verdi; sense binici aklı.
Efendi bana mum verdi, sense aydın göz; efendi bana meze verdi, sense yemek yeme gücü.
O maaş verdi; sense ömür ve hayat. Onun vaadi altın, senin vaadin tertemizler.”
Mevlânâ, bu beyitlerle şairin sahsında bizlere, dünya nimetlerine imrenenlere işin hakikatini hatırlatıyor. Yönünü, tercihini belirlemek isteyenlere de bir duyurusu vardır: “Ey oğul! Bağı çöz, özgür ol. Ne zamana kadar gümüşe, altına bağlı kalacaksın?”
Dünya için, yani yalnızca maddi değerler için harcanan emek ve zaman, kişinin kendisi ve çevresi için büyük bir yük teşkil etmektedir. Hatta bu yöndeki aşırı istekleri, kendisine ve çevresine büyük zararlar vermektedir, tedbirli olmak gerekir:
“Aynı şekilde dünyadaki her şehvet/aşırı istek; ister mal, ister makam ve ister ekmek,
Bunlardan her biri seni sarhoş eder; sen onu elde edemeyince seni mahmur eder.”
Bu yersiz istekler hususunda kendisini korumuş olduğunu düşünenlere bir sorgulama yolu göstermektedir Mevlânâ:
“Bu üzüntü mahmurluğu, o elde edemediğinle sarhoş olduğunun delilidir.
Bundan ancak zaruret ölçüsünce al ki sana galip ve emredici olmasın.”
Çaba, gayret ve zevk, insana layık anlayış ve davranışlar için harcanmalıdır. Türkçemizde enaniyet diye de anılan benlik duygusunu yıkıp aşmak ciddi ve güç bir iştir. Ancak bilgili ve kararlı insan için mümkündür bu:
“Ey dostlar! Sureti aşarsanız, cennet vardır ve gül bahçesi içinde gül bahçesi.
Kendi suretini yıkıp yakınca bütün sureti de kırmayı öğrenirsin.
Ondan sonra her sureti kırarsın; Haydar gibi Hayber’in kapısını koparırsın.”
Özgürlük, öncelikle ruhen yaşanması mümkün olan bir hâldir. Anlayışlı zihinler ve diri gönüller için söz konusudur hür kişilik:
“Bir alçak kişi bir gün bir dervişe, ‘Burada seni kimse bilmez.’ dedi.
Dedi: ‘Halk beni bilmiyorsa da ben kendimi, kim olduğumu iyi biliyorum.’
Dert ve yara aksine olsaydı; o beni görseydi, ben kendimi görmeseydim, eyvahlar!”
Tekrar edilmelidir; hep samimi istek, hep arayış ve hep ümitvar olmalıdır insanlık için, müminler için. Samimiyetle hareket edenler, kimi zaman yanlışa düşse de Yaratıcı hep ona yardımcı olacaktır, Hak ve hakikat yolundaki telaşı onu kazananlardan yapacaktır.
“İster ağır ister acele olsun arayan bulur.
Sen sürekli olarak her iki elini isteğe uzat; zira yolda istek, iyi rehberdir.
Topal, çolak, uykulu hâlde ve edepsizce de olsa ona doğru sürün ve onu iste.
Bazen konuşarak, bazen susarak ve bazen her yönde padişahın kokusunu koklayadur.
O, Yakup oğullarına dedi: ‘Yusuf’u haddinden çok arayın.
Her duygunuzu bu aramada ciddiyetle hazır şekilde her tarafa koşturun.’
-Hak- Allah’ın lütfundan, ‘Ümitsiz olmayın.’ (Yusuf, 12/87.) dedi. Oğlunu yitirmiş gibi o tarafa bu tarafa koşun.”
Bir babanın kayıp oğlunu arayışındaki samimi telaşını, (Hakk’ın selamı üzerlerine olsun) Hz. Yakup ve Hz. Yusuf peygamberlerin kıssasıyla buluşturup bizlere örnek gösteren Hz. Mevlânâ, hâlâ cesaret ve ümit vermeye devam ediyor.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Adnan KARAİSMAİLOĞLU
Kırıkkale Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi
MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ: HAYATI, ESERLERİ VE GÖRÜŞLERİ
Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Soyu Hz. Ebu Bekir’e dayanır. Adı Muhammed, lakabı Celâleddîn’dir. “Efendimiz” anlamına gelen “Mevlânâ” ünvanı, onu yüceltmek maksadıyla söylenmiş, hayatının çoğunu Anadolu’da geçirdiği için “Rûmî” nisbesiyle tanınmıştır. Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Veled çok önceden Horasan’ın Belh şehrine yerleşmiş bulunan bir ulema ailesine mensuptu. Hem tanınmış bir sufi hem de âlimlerin önde gelenlerindendi.
Mevlânâ henüz beş yaşında iken ailesi bazı sebeplerden dolayı Horasan’dan göç etme kararı aldı ve Hicaz’a doğru yola çıktılar. Yol üzerinde bulunan Nişabur şehrine uğradıklarında kendilerini ünlü sufi şair Feridüddin Attar ziyaret etmiş ve o sırada tasavvufi mesnevisi Esrarname’yi Mevlânâ’ya hediye etmiştir. Bu görüşmede Attar’ın Mevlânâ’nın babasına, “Bu senin oğlun çok zaman geçmeyecek ki âlemde yüreği yanıkların yüreğine ateşler salacaktır.” dediği nakledilir. Bağdat’a vardıklarında kendilerini meşhur mutasavvıf Şihabüddin Sühreverdi karşılamıştır. Hicaz’dan dönüşte ise Şam’a uğramışlar, oradan Anadolu’nun Malatya, Sivas, Erzincan, Larende (Karaman) gibi şehirlerinde değişik sürelerde kaldıktan sonra Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubat’ın davetiyle Konya’ya gelip yerleştiler.
Larende’de bulundukları sırada Mevlânâ, Semerkandlı âlim Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun’la evlendi ve bu evlilikten oğulları Sultan Veled ile Alâeddin dünyaya geldi. Ancak Gevher Hatun genç yaşta vefat edince Mevlânâ bu defa Konyalı İzzeddin Ali’nin kızı Kira (Kerrâ, Gerâ) Hatun’la evlendi. Dul olan ve Şemseddin Yahya adında bir de çocuğu olan bu hanımdan Mevlânâ’nın Emir Muzafferüddin Âlim Çelebi ve Melike Hatun olmak üzere bir oğlu bir de kızı dünyaya geldi. Öte yandan Mevlânâ’nın annesi Mümine Hatun, Larende’de iken vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Babası ise Konya’ya yerleştikten iki sene sonra 1231 tarihinde vefat etti.
Mevlânâ ilk dinî ve tasavvufi eğitimini babasından almıştı. Babası vefat ettiğinde yirmi dört yaşında bir genç olarak babasının yerine geçti ve halka dinî fetvalar vermeye başladı. Ancak tasavvuf eğitimini henüz tamamlamamıştı. Bir yıl sonra babasının müritlerinden olan ve Mevlânâ’nın çocukluğu sırasında terbiyesi ile meşgul olan Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi, Konya’ya geldi ve ona babasının hem dinî hem de tasavvufi ilimlerde kâmil bir şeyh olduğunu, kendisinin de dinî ilimlerinde elde ettiği üstün dereceyi tasavvuf ilimlerinde de kazanması gerektiğini söyledi. Bu tavsiye üzerine Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’e mürit oldu ve dokuz yıl ondan tasavvuf eğitimi aldı.
Öte yandan Seyyid Burhaneddin, Konya’ya gelişinden bir sene sonra Mevlânâ’yı dinî ilimlerde daha da ilerlemesi için Halep’e ve Şam’a gönderdi. Halep’te Hallâviyye medresesinde ünlü âlim Kemaleddin İbnü’l-Adîm’den dersler aldı. Aynı zamanda şehrin yöneticisi de olan İbnü’l-Adîm’in Mevlânâ ile özellikle ilgilendiği ve gördüğü üstün kabiliyet sebebiyle ona medrese programı dışında da hususi dersler verdiği belirtilmektedir. Daha sonra Şam’a giden Mevlânâ burada da Mukaddemiyye Medresesinde eğitim gördü. Onun Şam’da dört ya da yedi yıl kaldığına dair farklı rivayetler vardır. Sonunda Arap dili ve edebiyatı, lügat, fıkıh, tefsir ve hadis gibi ilimler başta olmak üzere bütün akli ve naklî ilimlerden icazet almıştır. Ayrıca onun Şam’da Muhyiddin İbn Arabi, Sa’deddin-i Hammûye, Osman er-Rûmî, Evhadüddin-i Kirmani, Sadreddin-i Konevi gibi ileri gelen âlim şeyhlerle uzun müddet sohbet ettiği de belirtilmektedir.
Mevlânâ, Şam’dan döndükten sonra Seyyid Burhaneddin onu, “Ledün ilminden inciler saçması için” halvete girmesi gerektiğini belirtip hazırladığı bir hücreye koydu ve Mevlânâ’ya peş peşe kırkar günlük üç “erbain” çıkarttırdı. Oğlu Sultan Veled’in ifade ettiğine göre Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’in ardından yalnız başına halvet ve riyazet hayatını sürdürmüştür. Bu arada irşad faaliyetlerinden geri durmamış; halka vaaz, medresede öğrencilere ders ve müritlerine sohbetler etmeye devam etmişti.
Seyyid Burhaneddin’in 1241 yılında gerçekleşen vefatından beş yıl sonra Mevlânâ, Konya’da Şems-i Tebrizi (Şemseddin Tebrizi) ile karşılaştı. Bu karşılaşmanın Mevlânâ’nın hayatında çok önemli değişikliğe sebep olduğu hususunda kaynaklar ittifak etmekle birlikte ilk karşılaştıkları sırada Mevlânâ’yı derinden etkileyen olayın ve Şems ile aralarında geçen konuşmanın mahiyeti hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Şems, Mevlânâ ile karşılaştığında ona şöyle bir soru sordu: “Mücahede, riyazet, ilim tahsili ve tekrarından maksat nedir?” Mevlânâ buna, “Sünnet ve şeriat edeplerini bilmektir.” diye cevap verince Şems, “Bunların hepsi zahire müteallıktır.” demiş, Mevlânâ’nın, “Bunun üstünde daha ne vardır?” şeklindeki mukabelesine de “İlim odur ki insanı maluma ulaştırır.” diyerek Senai’nin, “Cehalet, seni senden almayan bir ilimden daha kıymetlidir.” anlamına gelen beytini okumuştur. Mevlânâ bundan çok etkilendi ve bu olaydan sonra sürekli Şems ile birlikte zaman geçirmeye başladı. Oğlu Sultan Veled, Mevlânâ’nın Şems’le olan ilişkisini Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Musa ile Hızır ilişkisine benzetmekte, Şems’in yüzünü gördüğünde sırların ona gün gibi aşikâr olduğunu belirtmektedir.
Mevlânâ’nın müritleri çoğunlukla halk tabakasındandı; her sanat ve meslekten insan onun sema meclislerine katılıyordu. Bununla birlikte onun dönemin yöneticileriyle de yakın ilişkisi vardı. Ancak o, bu ilişkiyi genellikle nasihat çerçevesinde sürdürüyor, yöneticilerin aralarındaki çekişme ve rekabete dayalı siyasi mücadelelerin içine girmemeye özen gösteriyordu. Selçuklu devlet adamlarından II. İzzeddin Kaykavus, Celâleddîn Karatay, Konyalı Kadı İzzeddin, Emir Bedreddin Gevhertaş, IV. Rukneddin Kılıcarslan, Muinüddin Pervane, Mecdüddin Atabek, Eminüddin Mikâil, Taceddin Mu’tez, Sahip Fahreddin, Alemüddin Kayser, Celâleddîn Müstevfi, Atabek Arslandoğmuş, Kırşehir hâkimi Cacaoğlu Nureddin, doktoru reîsületibbâ Ekmeleddin en-Nahcuvani, Mevlânâ’ya büyük saygısı ve bağlılığı olan kimselerdi. Muinüddin Pervane’nin eşi Gürcü Hatun ve IV. Rukneddin Kılıcarslan’ın eşi Gömeç (Gumaç) Hatun da onun müritleri arasında bulunuyordu.
Mevlânâ’nın ünlü mutasavvıf Fahreddin-i Iraki ile yakın dostluğu vardı. Iraki, Konya’da Sadreddin Konevi’nin derslerine katıldığı sırada Mevlânâ’nın da sema törenlerine katılmaktaydı. Başlangıçta semaya muhalif bulunan Sadreddin Konevi’nin daha sonra bu tavrından vazgeçtiği ve Mevlânâ ile dost olduğu görülmektedir. Mevlânâ ile görüşüp sohbet edenler arasında Kübreviyye’nin kurucusu Necmüddin Kübra’nın halifesi Necmüddin Daye, Haydariyye’nin kurucusu Kutbüddin Haydar’ın halifesi Hacı Mübarek Haydar, ünlü şair Sadi Şirazi, meşhur âlimlerden Kutbüddin-i Şirazi, Hümamüddin Tebrizi ve Hoca Reşidüddin de vardır.
Mevlânâ 17 Aralık 1273 tarihinde 67 yaşında iken vefat etti. Cenazesinde ağlayıp feryat edilmemesini tembih etmesi ve öldüğü günü Allah’a kavuşma vakti olarak tanımlaması sebebiyle vefat gününe düğün gecesi anlamında “şeb-i arûs” denmiş ve yıldönümleri bu adla anılagelmiştir. Cenaze namazını Sadreddin Konevi’nin kıldırmasını vasiyet etmişti; ancak Konevi, namazı kıldırmak için tabutun önüne geldiği sırada hıçkırıklarla ağlayarak kendinden geçtiği için namazı Kadı Siraceddin tarafından kıldırıldı.
Düşüncesi
Mevlânâ, kâmil manada âlim, mutasavvıf ve şairlik özelliklerine sahip bir şahsiyettir. Öte yandan onun şahsında Kübreviyye tarikatından gelen Sünni esaslara dayalı tasavvuf anlayışıyla, Ahmed Gazali’den itibaren Senai ve Attar gibi mutasavvıflarla sürdürülen aşk ve vecdin öne çıktığı tasavvuf anlayışı birleşmiştir. Zühd ve takvayı esas alan tasavvuf anlayışının yanı sıra tevarüs ettiği bu aşk ve vecd neşvesinin Şems-i Tebrizi ile en yüksek seviyesine ulaştığı anlaşılmaktadır.
Mevlânâ’daki dinî tasavvufi düşüncenin kaynağı Kur’an ve sünnettir. “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım...” diyerek bunu dile getirir. Farklı inançlara karşı geniş hoşgörüsü ve “Gel gel ne olursan ol yine gel. İster kâfir, ister Mecusi, ister putperest olsan da gel...” çağrısı sebebiyle onu dinler üstü bir hümanist saymak gerçeğin ifadesi değildir. Aksine o, “Pergel gibiyim. Bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum hâlde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum.” demekle bir Müslüman olarak insanlığı kucaklayabildiğini dile getirmiştir.
Mevlânâ’ya göre kul benliğinden sıyrılmakla gerçek manada irade hürriyetine de kavuşmaktadır. Çünkü ferdiyetten kurtulup mutlak varlığa kavuşan kimsenin iradesi, tıpkı varlığı gibi Allah’ta erimiştir. Onun irade ve ihtiyarı Allah’ın irade ve ihtiyarıdır. Bu mertebede kul cebirden de ihtiyardan da söz edebilir. Ancak ona göre ferdiyetinden kurtulmadan yaptıklarını Allah’a isnat etmek yalancılıktır. Bu noktada o Cebriyye’yi de Mutezile’yi de tenkit ederek ehl-i sünnet görüşünü savunur.
Mevlânâ, yalnız akla önem verdikleri için filozofları noksan görür; kıyas ve istidlâlin insanı hatalara düşüreceğini belirtir. Ona göre, dünyevi işlerde yararlı olan akıl, mahiyeti icabı ilahi hakikatlere ulaşmada ve Hakk’a vuslatta ayak bağı olabilir. Manevi yolculuk için ilahi aşk gereklidir. Aklın yetersiz olduğu alanlardan birisi de aşk ve ahvalidir. Kur’an’da, “Allah onları sever onlar da Allah’ı sever.” (Maide, 5/54.) buyrulmuştur. Dolayısıyla aşkın kaynağı ilahidir.
İnsanın yaratılışıyla ilgili yaptığı açıklamalarından dolayı Mevlânâ’yı evrimci, Darvin nazariyesinin ilk habercisi ve tenasühü savunan bir kimse olarak takdim edenler olmuştur. Onun insanla ilgili, “O göklerden unsurlara, unsurlardan cansızlara, nebatlara ve canlılara geçmiş, nihayet baba ve anası onun dağılmış olan maddesini mevalid âleminden toplamıştır. İnsan mevalid âleminden önce unsurlarda, unsurlardan önce göklerde, göklerden önce de Allah sıfatındaydı. Sıfat ise zatın aynıdır. İnsan suretine gelip bu âlemde olgunluğa erişenler, bu suretten çıkınca suretsizlik âlemine varacaklar, mutlak varlığa kavuşacaklardır.” şeklindeki açıklamaları ve yine, “Cansızdım, bu suretten ölüp kurtuldum, yetişip gelişen bir varlık hâline geldim, nebat oldum. Nebattan öldüm hayvan suretinde görüldüm. Hayvanlıktan da öldüm insan oldum. Artık ölüp yok olmaktan ne diye korkayım? Bir hamle daha edeyim de insanken öleyim melekler âlemine geçip kol kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağa atlamak, melek sıfatını terk etmek gerek.” şeklindeki ifadeleri evrimi değil, “devir” anlayışını yansıtmaktadır. Bu anlayış tamamen biyolojik evrimleşmeyle ilgili olup insanın yapısındaki iki alandan biri olan toprak alan için geçerlidir. Bu evrimleşme cemad, bitki ve hayvan sürecinde biyolojik olmakla birlikte insan-Allah arası süreçte meleklerden geçip Yaratıcı’ya varan bir devredir. Ölümle birlikte beden yine toprağa karışacak ruh ise mutlak varlığa kavuşacaktır. Dolayısıyla bunun evrim teorisiyle ve tenasühle alakası bulunmamaktadır.
Eserleri
Mevlânâ’nın şiirleri ve mektupları arasında Arapça olanlar bulunmakla birlikte eserleri Farsçadır. Eserlerinden ikisi manzum, diğerleri mensurdur.
1. Dîvân-ı Kebîr (Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî): Mevlânâ’nın gazel ve rubailerinden meydana gelen bu eser, çok geniş bir hacme sahip olduğundan Dîvân-ı Kebîr adıyla, gazellerde genellikle Şems, Şems-i Tebrizi mahlasları kullanıldığından Dîvân-ı Şems veya Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî adıyla da anılmaktadır. Şiirlerin çoğu Mevlânâ’nın Şems ile buluşmasından sonraki devreye aittir.
2. Mesnevi: Mesnevi tarzında yazıldığı için bu adla anılan eser tasavvufi düşüncenin bütün konularını içermekte ve İslam kültürünün en önemli eserleri arasında sayılmaktadır. Müellif, eserini Kur’an-ı Kerim’in bâtın manalarını keşfeden remiz ve işaretleri tevil ve tahkik eden bir kitap olarak tanımlamış ve seyrusülûkta bulunanlar için irşad niteliği taşıdığını belirtmiştir.
3. Fîhi mâ Fîh: Mevlânâ’nın sağlığında oğlu Sultan Veled veya bir başka müridi tarafından kaydedilen sohbetlerinin vefatından sonra derlenmesinden meydana gelmiştir.
4. Mecâlis-i Seb‘a: Mevlânâ’nın cami vaazları ve sohbetlerinde yaptığı konuşmaların derlendiği bir eserdir.
5. Mektubat: Mevlânâ’nın değişik sebeplerle muhtelif kimselere yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Aralarında yakınlarına, çocuklarına ve müritlerine gönderilenler bulunmakla birlikte mektupların çoğu, yöneticilere ihtiyaç sahiplerinin taleplerini bildirmek maksadıyla yazılmıştır.
Mevlânâ’ya nispet edilen küçük ve büyük olmak üzere iki de “evrâd” bulunmaktadır. Bazı dua ve sürelerin belli tertip üzere bir araya getirilmesinden oluşan bu evrâdlar Evrâd-ı Kebîr ve Evrâd-ı Sağîr-i Hazreti Mevlânâ adıyla bilinmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Reşat ÖNGÖREN
Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü
Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Soyu Hz. Ebu Bekir’e dayanır. Adı Muhammed, lakabı Celâleddîn’dir. “Efendimiz” anlamına gelen “Mevlânâ” ünvanı, onu yüceltmek maksadıyla söylenmiş, hayatının çoğunu Anadolu’da geçirdiği için “Rûmî” nisbesiyle tanınmıştır. Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Veled çok önceden Horasan’ın Belh şehrine yerleşmiş bulunan bir ulema ailesine mensuptu. Hem tanınmış bir sufi hem de âlimlerin önde gelenlerindendi.
Mevlânâ henüz beş yaşında iken ailesi bazı sebeplerden dolayı Horasan’dan göç etme kararı aldı ve Hicaz’a doğru yola çıktılar. Yol üzerinde bulunan Nişabur şehrine uğradıklarında kendilerini ünlü sufi şair Feridüddin Attar ziyaret etmiş ve o sırada tasavvufi mesnevisi Esrarname’yi Mevlânâ’ya hediye etmiştir. Bu görüşmede Attar’ın Mevlânâ’nın babasına, “Bu senin oğlun çok zaman geçmeyecek ki âlemde yüreği yanıkların yüreğine ateşler salacaktır.” dediği nakledilir. Bağdat’a vardıklarında kendilerini meşhur mutasavvıf Şihabüddin Sühreverdi karşılamıştır. Hicaz’dan dönüşte ise Şam’a uğramışlar, oradan Anadolu’nun Malatya, Sivas, Erzincan, Larende (Karaman) gibi şehirlerinde değişik sürelerde kaldıktan sonra Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubat’ın davetiyle Konya’ya gelip yerleştiler.
Larende’de bulundukları sırada Mevlânâ, Semerkandlı âlim Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun’la evlendi ve bu evlilikten oğulları Sultan Veled ile Alâeddin dünyaya geldi. Ancak Gevher Hatun genç yaşta vefat edince Mevlânâ bu defa Konyalı İzzeddin Ali’nin kızı Kira (Kerrâ, Gerâ) Hatun’la evlendi. Dul olan ve Şemseddin Yahya adında bir de çocuğu olan bu hanımdan Mevlânâ’nın Emir Muzafferüddin Âlim Çelebi ve Melike Hatun olmak üzere bir oğlu bir de kızı dünyaya geldi. Öte yandan Mevlânâ’nın annesi Mümine Hatun, Larende’de iken vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir. Babası ise Konya’ya yerleştikten iki sene sonra 1231 tarihinde vefat etti.
Mevlânâ ilk dinî ve tasavvufi eğitimini babasından almıştı. Babası vefat ettiğinde yirmi dört yaşında bir genç olarak babasının yerine geçti ve halka dinî fetvalar vermeye başladı. Ancak tasavvuf eğitimini henüz tamamlamamıştı. Bir yıl sonra babasının müritlerinden olan ve Mevlânâ’nın çocukluğu sırasında terbiyesi ile meşgul olan Seyyid Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizi, Konya’ya geldi ve ona babasının hem dinî hem de tasavvufi ilimlerde kâmil bir şeyh olduğunu, kendisinin de dinî ilimlerinde elde ettiği üstün dereceyi tasavvuf ilimlerinde de kazanması gerektiğini söyledi. Bu tavsiye üzerine Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’e mürit oldu ve dokuz yıl ondan tasavvuf eğitimi aldı.
Öte yandan Seyyid Burhaneddin, Konya’ya gelişinden bir sene sonra Mevlânâ’yı dinî ilimlerde daha da ilerlemesi için Halep’e ve Şam’a gönderdi. Halep’te Hallâviyye medresesinde ünlü âlim Kemaleddin İbnü’l-Adîm’den dersler aldı. Aynı zamanda şehrin yöneticisi de olan İbnü’l-Adîm’in Mevlânâ ile özellikle ilgilendiği ve gördüğü üstün kabiliyet sebebiyle ona medrese programı dışında da hususi dersler verdiği belirtilmektedir. Daha sonra Şam’a giden Mevlânâ burada da Mukaddemiyye Medresesinde eğitim gördü. Onun Şam’da dört ya da yedi yıl kaldığına dair farklı rivayetler vardır. Sonunda Arap dili ve edebiyatı, lügat, fıkıh, tefsir ve hadis gibi ilimler başta olmak üzere bütün akli ve naklî ilimlerden icazet almıştır. Ayrıca onun Şam’da Muhyiddin İbn Arabi, Sa’deddin-i Hammûye, Osman er-Rûmî, Evhadüddin-i Kirmani, Sadreddin-i Konevi gibi ileri gelen âlim şeyhlerle uzun müddet sohbet ettiği de belirtilmektedir.
Mevlânâ, Şam’dan döndükten sonra Seyyid Burhaneddin onu, “Ledün ilminden inciler saçması için” halvete girmesi gerektiğini belirtip hazırladığı bir hücreye koydu ve Mevlânâ’ya peş peşe kırkar günlük üç “erbain” çıkarttırdı. Oğlu Sultan Veled’in ifade ettiğine göre Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’in ardından yalnız başına halvet ve riyazet hayatını sürdürmüştür. Bu arada irşad faaliyetlerinden geri durmamış; halka vaaz, medresede öğrencilere ders ve müritlerine sohbetler etmeye devam etmişti.
Seyyid Burhaneddin’in 1241 yılında gerçekleşen vefatından beş yıl sonra Mevlânâ, Konya’da Şems-i Tebrizi (Şemseddin Tebrizi) ile karşılaştı. Bu karşılaşmanın Mevlânâ’nın hayatında çok önemli değişikliğe sebep olduğu hususunda kaynaklar ittifak etmekle birlikte ilk karşılaştıkları sırada Mevlânâ’yı derinden etkileyen olayın ve Şems ile aralarında geçen konuşmanın mahiyeti hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlerden birine göre Şems, Mevlânâ ile karşılaştığında ona şöyle bir soru sordu: “Mücahede, riyazet, ilim tahsili ve tekrarından maksat nedir?” Mevlânâ buna, “Sünnet ve şeriat edeplerini bilmektir.” diye cevap verince Şems, “Bunların hepsi zahire müteallıktır.” demiş, Mevlânâ’nın, “Bunun üstünde daha ne vardır?” şeklindeki mukabelesine de “İlim odur ki insanı maluma ulaştırır.” diyerek Senai’nin, “Cehalet, seni senden almayan bir ilimden daha kıymetlidir.” anlamına gelen beytini okumuştur. Mevlânâ bundan çok etkilendi ve bu olaydan sonra sürekli Şems ile birlikte zaman geçirmeye başladı. Oğlu Sultan Veled, Mevlânâ’nın Şems’le olan ilişkisini Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Musa ile Hızır ilişkisine benzetmekte, Şems’in yüzünü gördüğünde sırların ona gün gibi aşikâr olduğunu belirtmektedir.
Mevlânâ’nın müritleri çoğunlukla halk tabakasındandı; her sanat ve meslekten insan onun sema meclislerine katılıyordu. Bununla birlikte onun dönemin yöneticileriyle de yakın ilişkisi vardı. Ancak o, bu ilişkiyi genellikle nasihat çerçevesinde sürdürüyor, yöneticilerin aralarındaki çekişme ve rekabete dayalı siyasi mücadelelerin içine girmemeye özen gösteriyordu. Selçuklu devlet adamlarından II. İzzeddin Kaykavus, Celâleddîn Karatay, Konyalı Kadı İzzeddin, Emir Bedreddin Gevhertaş, IV. Rukneddin Kılıcarslan, Muinüddin Pervane, Mecdüddin Atabek, Eminüddin Mikâil, Taceddin Mu’tez, Sahip Fahreddin, Alemüddin Kayser, Celâleddîn Müstevfi, Atabek Arslandoğmuş, Kırşehir hâkimi Cacaoğlu Nureddin, doktoru reîsületibbâ Ekmeleddin en-Nahcuvani, Mevlânâ’ya büyük saygısı ve bağlılığı olan kimselerdi. Muinüddin Pervane’nin eşi Gürcü Hatun ve IV. Rukneddin Kılıcarslan’ın eşi Gömeç (Gumaç) Hatun da onun müritleri arasında bulunuyordu.
Mevlânâ’nın ünlü mutasavvıf Fahreddin-i Iraki ile yakın dostluğu vardı. Iraki, Konya’da Sadreddin Konevi’nin derslerine katıldığı sırada Mevlânâ’nın da sema törenlerine katılmaktaydı. Başlangıçta semaya muhalif bulunan Sadreddin Konevi’nin daha sonra bu tavrından vazgeçtiği ve Mevlânâ ile dost olduğu görülmektedir. Mevlânâ ile görüşüp sohbet edenler arasında Kübreviyye’nin kurucusu Necmüddin Kübra’nın halifesi Necmüddin Daye, Haydariyye’nin kurucusu Kutbüddin Haydar’ın halifesi Hacı Mübarek Haydar, ünlü şair Sadi Şirazi, meşhur âlimlerden Kutbüddin-i Şirazi, Hümamüddin Tebrizi ve Hoca Reşidüddin de vardır.
Mevlânâ 17 Aralık 1273 tarihinde 67 yaşında iken vefat etti. Cenazesinde ağlayıp feryat edilmemesini tembih etmesi ve öldüğü günü Allah’a kavuşma vakti olarak tanımlaması sebebiyle vefat gününe düğün gecesi anlamında “şeb-i arûs” denmiş ve yıldönümleri bu adla anılagelmiştir. Cenaze namazını Sadreddin Konevi’nin kıldırmasını vasiyet etmişti; ancak Konevi, namazı kıldırmak için tabutun önüne geldiği sırada hıçkırıklarla ağlayarak kendinden geçtiği için namazı Kadı Siraceddin tarafından kıldırıldı.
Düşüncesi
Mevlânâ, kâmil manada âlim, mutasavvıf ve şairlik özelliklerine sahip bir şahsiyettir. Öte yandan onun şahsında Kübreviyye tarikatından gelen Sünni esaslara dayalı tasavvuf anlayışıyla, Ahmed Gazali’den itibaren Senai ve Attar gibi mutasavvıflarla sürdürülen aşk ve vecdin öne çıktığı tasavvuf anlayışı birleşmiştir. Zühd ve takvayı esas alan tasavvuf anlayışının yanı sıra tevarüs ettiği bu aşk ve vecd neşvesinin Şems-i Tebrizi ile en yüksek seviyesine ulaştığı anlaşılmaktadır.
Mevlânâ’daki dinî tasavvufi düşüncenin kaynağı Kur’an ve sünnettir. “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım...” diyerek bunu dile getirir. Farklı inançlara karşı geniş hoşgörüsü ve “Gel gel ne olursan ol yine gel. İster kâfir, ister Mecusi, ister putperest olsan da gel...” çağrısı sebebiyle onu dinler üstü bir hümanist saymak gerçeğin ifadesi değildir. Aksine o, “Pergel gibiyim. Bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum hâlde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum.” demekle bir Müslüman olarak insanlığı kucaklayabildiğini dile getirmiştir.
Mevlânâ’ya göre kul benliğinden sıyrılmakla gerçek manada irade hürriyetine de kavuşmaktadır. Çünkü ferdiyetten kurtulup mutlak varlığa kavuşan kimsenin iradesi, tıpkı varlığı gibi Allah’ta erimiştir. Onun irade ve ihtiyarı Allah’ın irade ve ihtiyarıdır. Bu mertebede kul cebirden de ihtiyardan da söz edebilir. Ancak ona göre ferdiyetinden kurtulmadan yaptıklarını Allah’a isnat etmek yalancılıktır. Bu noktada o Cebriyye’yi de Mutezile’yi de tenkit ederek ehl-i sünnet görüşünü savunur.
Mevlânâ, yalnız akla önem verdikleri için filozofları noksan görür; kıyas ve istidlâlin insanı hatalara düşüreceğini belirtir. Ona göre, dünyevi işlerde yararlı olan akıl, mahiyeti icabı ilahi hakikatlere ulaşmada ve Hakk’a vuslatta ayak bağı olabilir. Manevi yolculuk için ilahi aşk gereklidir. Aklın yetersiz olduğu alanlardan birisi de aşk ve ahvalidir. Kur’an’da, “Allah onları sever onlar da Allah’ı sever.” (Maide, 5/54.) buyrulmuştur. Dolayısıyla aşkın kaynağı ilahidir.
İnsanın yaratılışıyla ilgili yaptığı açıklamalarından dolayı Mevlânâ’yı evrimci, Darvin nazariyesinin ilk habercisi ve tenasühü savunan bir kimse olarak takdim edenler olmuştur. Onun insanla ilgili, “O göklerden unsurlara, unsurlardan cansızlara, nebatlara ve canlılara geçmiş, nihayet baba ve anası onun dağılmış olan maddesini mevalid âleminden toplamıştır. İnsan mevalid âleminden önce unsurlarda, unsurlardan önce göklerde, göklerden önce de Allah sıfatındaydı. Sıfat ise zatın aynıdır. İnsan suretine gelip bu âlemde olgunluğa erişenler, bu suretten çıkınca suretsizlik âlemine varacaklar, mutlak varlığa kavuşacaklardır.” şeklindeki açıklamaları ve yine, “Cansızdım, bu suretten ölüp kurtuldum, yetişip gelişen bir varlık hâline geldim, nebat oldum. Nebattan öldüm hayvan suretinde görüldüm. Hayvanlıktan da öldüm insan oldum. Artık ölüp yok olmaktan ne diye korkayım? Bir hamle daha edeyim de insanken öleyim melekler âlemine geçip kol kanat açayım. Melek olduktan sonra da ırmağa atlamak, melek sıfatını terk etmek gerek.” şeklindeki ifadeleri evrimi değil, “devir” anlayışını yansıtmaktadır. Bu anlayış tamamen biyolojik evrimleşmeyle ilgili olup insanın yapısındaki iki alandan biri olan toprak alan için geçerlidir. Bu evrimleşme cemad, bitki ve hayvan sürecinde biyolojik olmakla birlikte insan-Allah arası süreçte meleklerden geçip Yaratıcı’ya varan bir devredir. Ölümle birlikte beden yine toprağa karışacak ruh ise mutlak varlığa kavuşacaktır. Dolayısıyla bunun evrim teorisiyle ve tenasühle alakası bulunmamaktadır.
Eserleri
Mevlânâ’nın şiirleri ve mektupları arasında Arapça olanlar bulunmakla birlikte eserleri Farsçadır. Eserlerinden ikisi manzum, diğerleri mensurdur.
1. Dîvân-ı Kebîr (Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî): Mevlânâ’nın gazel ve rubailerinden meydana gelen bu eser, çok geniş bir hacme sahip olduğundan Dîvân-ı Kebîr adıyla, gazellerde genellikle Şems, Şems-i Tebrizi mahlasları kullanıldığından Dîvân-ı Şems veya Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî adıyla da anılmaktadır. Şiirlerin çoğu Mevlânâ’nın Şems ile buluşmasından sonraki devreye aittir.
2. Mesnevi: Mesnevi tarzında yazıldığı için bu adla anılan eser tasavvufi düşüncenin bütün konularını içermekte ve İslam kültürünün en önemli eserleri arasında sayılmaktadır. Müellif, eserini Kur’an-ı Kerim’in bâtın manalarını keşfeden remiz ve işaretleri tevil ve tahkik eden bir kitap olarak tanımlamış ve seyrusülûkta bulunanlar için irşad niteliği taşıdığını belirtmiştir.
3. Fîhi mâ Fîh: Mevlânâ’nın sağlığında oğlu Sultan Veled veya bir başka müridi tarafından kaydedilen sohbetlerinin vefatından sonra derlenmesinden meydana gelmiştir.
4. Mecâlis-i Seb‘a: Mevlânâ’nın cami vaazları ve sohbetlerinde yaptığı konuşmaların derlendiği bir eserdir.
5. Mektubat: Mevlânâ’nın değişik sebeplerle muhtelif kimselere yazdığı mektuplardan oluşmaktadır. Aralarında yakınlarına, çocuklarına ve müritlerine gönderilenler bulunmakla birlikte mektupların çoğu, yöneticilere ihtiyaç sahiplerinin taleplerini bildirmek maksadıyla yazılmıştır.
Mevlânâ’ya nispet edilen küçük ve büyük olmak üzere iki de “evrâd” bulunmaktadır. Bazı dua ve sürelerin belli tertip üzere bir araya getirilmesinden oluşan bu evrâdlar Evrâd-ı Kebîr ve Evrâd-ı Sağîr-i Hazreti Mevlânâ adıyla bilinmektedir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Reşat ÖNGÖREN
Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü
MESNEVİ’YE GÜNCEL BİR BAKIŞ: İNSANİ DEĞERLER
Tasavvuf geleneğinde amaç; insanın olumsuz özelliklerinden arınarak olgunlaşması, nefsini törpüleyip ruhen Allah’a yakınlaşması, en güzel ve üstün örneği Hz. Peygamber olan insan-ı kâmil hâline gelebilmesidir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve tasavvufla beslenen şaheseri Mesnevi’de, insanoğlunun insan-ı kâmil olma yolundaki bu serüvenine yer verir. Geleneksel dinî ve tasavvufi temeller üzerine inşa edilen Mesnevi, bu ulvi hedefin inceliklerini ve zorluklarını anlatırken aynı zamanda iyiyi, güzeli ve doğruyu arayan, vasatın üstüne çıkmayı arzu eden, dünya imtihanından yüz akıyla geçmeyi arzu eden herkesin yolunu aydınlatan öğütler barındırır. Bu öğütler; insana Allah’ın huzurunda iyi bir kul, toplumda faydalı ve başarılı bir birey, iç dünyasında da mutlu, huzurlu ve güçlü bir insan olmasına yardım eden türdendir.
Mevlânâ Mesnevi’de; Kur’an-ı Kerim’de özellikleri belirtilen, Hz. Peygamber ile en üstün örneği gösterilen (Kalem, 68/4.) güzel ahlak sahibi insan olabilmek için tasavvuf âleminin diğer gönül sultanları gibi öncelikle “ahlak-ı zemime” denilen kibir, kıskançlık, açgözlülük, acelecilik, yalan, hile, ikiyüzlülük, cimrilik, kindarlık, merhametsizlik, öfke, inat ve hayâsızlık gibi kötü huylardan kurtulmayı; sonra da adalet, alçak gönüllülük, doğru sözlülük, kanaat, sabır, samimiyet, sorumluluk, cömertlik, affedicilik, şefkat ve iffet gibi “ahlak-ı hamide” adı verilen güzel huyları edinmeyi öğütler. Hem İslam dininin hükümleri olan hem de evrensel kabul gören bu ahlaki değerler, insanın dünya yolculuğunda doğru yolu seçip yanlışlara sapmaması konusunda rehberlik eder.
Mevlânâ, bireysel ahlaka ilişkin bu değerler yanında kendisiyle, yaratıcısıyla ve dış dünyadaki bütün varlıklarla barışık, huzurlu, mutlu ve dirayetli insan olmanın reçetesine de Mesnevi’de insani değerlerle yer verir. İnsani değerler; insanı geliştiren, olgunlaştıran, kendisiyle ve toplumla uzlaştıran türdendir. İnsani değerlerin içselleşmesi; topluma katkıda bulunan, hoşgörü ve barıştan nasibini alan, vicdan sahibi, hakkaniyete değer veren, farklı olana saygı duyan, kısaca insaniyet vasfına sahip bireylerin yetişmesi için önemli ve zaruridir.
Toplumsal bir varlık olan insan, ahlaki değerlerle sağlam bir kişiliğe sahip olurken insani değerlerle de çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurar. İnsan, hayvan, bitki ve eşyayı olduğu gibi kabul etmeyi, değerli görmeyi, onlara saygı ve sevgi çerçevesinde muamele etmeyi bilir. İnsani değerler çoktur: Adaletli, merhametli, iffetli, alçak gönüllü, yumuşak huylu, yardımsever, affedici, sabırlı, doğru sözlü, tatlı dilli, dürüst, cömert, çalışkan olma; sözünde durma, emanete ihanet etmeme, anlaşmalara riayet, insani ilişkilerde saygı, sevgi ve şükranı öne çıkarma gibi bu değerler ahlak-ı hamide ile iç içedir.
Mevlânâ, Mesnevi’de kâmil insanın yolculuğunu anlatırken ruhlar âleminden dünyaya gelmiş, dünya yolculuğunda gayesini bilen, karşılaşacağı zorlukları yenmekte azimli, amaçlarına ulaşmasına mani olan engelleri ortadan kaldıracak kadar güçlü ve donanımlı insana yol gösteren ikazlarda bulunur. Bu öğütler insanın, “bakır yaratılışını altına dönüştürmeyi” hedefleyen tasavvufun manevi eğitimi boyunca sahip olunması gereken meziyetlerdir ve kaynakları Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Mevlânâ’nın asırlar öncesinde Kur’an ve sünnetin her daim güncel ve evrensel olan ilkelerine dayandırarak eserlerinde ele aldığı insani değerlere dair tespitlerinden bazılarına kısaca değinelim:
Eğitim almak
İlk emri; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1.) olan Kur’an-ı Kerim’de, “(Resulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 39/9.) ayeti, ilim sahibi olmanın, okuyup öğrenmenin insan için şart olduğunu bildirir. İnsan; eğitime muhtaç, eğitim almaya da kabiliyetlidir. Öyle olmasaydı Allah, peygamberler göndermezdi. Zira eğitimle elde edilen bilgi ve beceri insanın gelişmesini sağlar:
“Bilgili köpek yaban eşeği avlar, bilgisiz köpekse köre kasteder.
Köpek bile ilim öğrenince azgınlıktan kurtulur, ormanlarda helal hayvanlar avlar.” (Mesnevi, II/2362-2363.)
“Topraktan yaratılan insan Allah’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlattı.” (Mesnevi, I/1012.)
Yenilik ve değişime açık olmak
Meşhur rubaisindeki; “Dün dünle gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım.” söylemi, Mevlânâ’nın yenilikçi görüşü hakkında yeterli fikir vermektedir. Mevlânâ, gelişimin değişimle birlikte olduğuna; hep aynı kalmanın değil, ilerlemenin ve yenilenmenin gereğine işaret eder. Bu yüzden yeniliklere açık olmak, özgürce düşünmek, yeni düşünceler üretmek ve hayal kurmak onun tavsiyelerinde önemli bir yere sahiptir. “Yeniyi istiyorsan eskiden soyun!” (Mesnevi, II/1270.) öğüdünü veren Mevlânâ’nın bağlı olduğu dinî ve ahlaki değerler, insanın gelişmesi konusunda kısıtlayıcı değil, tam aksine gelişmeyi; iyiye, güzele, doğruya ulaşmayı teşvik eden yeterli esnekliğe sahiptir. Allah, her an yaratan, yenileyen, değiştiren faal bir yaratıcıdır. (Rahman, 55/29.) Bu yüzden gelişmek isteyen insan da yeniliklere açık olmalı, değişmeyi istemelidir.
Çalışmak
İnsan, asla boş durmamak, verimli olmak, üretmek ve amacına ulaşmak için gayret etmekle ideallerine ve başarıya ulaşır. Bu yüzden çalışmak, emek vermek, daima hareket hâlinde olmak, bitmeyen bir enerjiyle güçlüklerle mücadele etmek gerekir. Değişimin ve gelişimin gerçekleşmesi de hareketin, çabanın sonucudur. “İnsan ancak çalışmasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) ayeti, her kazancın çalışmakla elde edildiğine işaret eder; külfetsiz nimet, emeksiz ekmek olmaz. Güçlüklerden yılmayan, gayretli insan başarma şansına sahiptir:
“İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından. Neye çalıştın da zararını, faydasını görmedin? Ne ektin de devşirme vakti onu biçmedin?” (Mesnevi, VI/403, 418.)
“Allah; ‘O, her an yaratma hâlindedir.’ (Rahman, 55/29.) buyurdu.
Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile boş durma!
Olabilir ki son nefeste bir dem inayete erişirsin. O inayet, seni sırdaş eder.” (Mesnevi, I/1819–1823.)
Güzel hayaller kurmak
Gelişme arzusu duyan, değişime ve yeniliklere açık olan insan; yeni fikirler üretir. En büyük projelerin başlangıcı küçük bir hayaldir. Diğer yandan, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.” (Zümer, 39/53.) ayetinin ilhamıyla zor zamanlarda güzel hayaller kurmak, insanı ümitsizliğe düşmekten kurtarır, zorluklarla mücadele gücünü artırır:
“İnsan, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlar.
Ama gözüne kötü hayaller görünürse ateşte eriyen mum gibi erir gider.
Yılanların, akreplerin içinde bile olsan Cenab-ı Hak, seni güzel hayallerle avutursa;
Yılanlar, akrepler sana munis olur. Çünkü hayalin, değersiz şeyleri altın yapan bir kimyadır. Sabır, güzel hayallerle tatlanır. Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin.
O kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına uğrarsın.” (Mesnevi, II/594–599.)
Aklı kullanmak
Vizyon sahibi olmak
İnsanın hayallerini gerçekleştirebilmesi vizyon sahibi olmasıyla mümkündür. Mevlânâ; gelişime açık olma ve ileriyi görme özelliklerini akıl yoluyla edindiğimize işaret eder. İnsan düşünmeksizin nefsinin yönlendirmesine kapılır, aklını kullanmazsa hüsrana uğrar. Zira nefis sınır tanımadan isterken akıl işin risklerini hesaplar, kaynakları verimli kullanır ve sonuca odaklanır:
“Acı, tatlı; bu gözle görünmez. Basiret ehli, onları akıbet penceresinden görmeyi bilir.
En sonu (ahiri) gören göz, doğruyu görebilir. Biraz sonrayı (ahırı) gören göz ise körlükten ibarettir.
Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir fakat o şeker içinde zehir gizlidir.
Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, zehri kokusundan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark eder.” (Mesnevi, I/2582–2585.)
Gelişme isteği
Hedef belirleme
Gelişim, istek ve gayrete bağlıdır. İnsan yüksek hedefler belirleyerek gelişir. Başarma istek ve heyecanına sahip olan, idealini bilgi ve tecrübe ile besleyen ve sağduyulu vizyonlarla geleceğe yatırım yapanlar amaçlarına ulaşır:
“Büyümeye meyli olan her ot, yaşar, hep büyür, günden güne gelişir!
Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür, kurur, mahvolur!
Ruhunun meyli yüceliklere ise yücelir durursun, varacağın yer de orasıdır.
Aksine başını yere eğdin mi battın gitti.” (Mesnevi, II/1812–1815.)
Problemlere değil fırsatlara odaklanmak
“Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki hakkınızda o bir hayırdır ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir, siz bilmezken Allah bilir.” (Bakara, 2/216.) ayeti, şer gördüklerimizin bizim için hayırlı olabileceğine dair bir ikazdır. İnsan gelişme, ilerleme yolunda bir engelle karşılaştığı zaman vazgeçmemelidir. Fırsatlar her zaman uygun biçimde karşımıza çıkmaz. Tarafsız ve olumlu bakmayı bilenler, “Her sorun aslında bir fırsattır.” anlayışıyla problemleri kazanca dönüştürmeyi başarırlar:
“Her zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim. Yeni görmekle de elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur. Ben cihanı nimetlerle dopdolu görüyorum... Sular kaynaklardan coşup akmada.” (Mesnevi, IV/3264–3265.)
Öfke kontrolü
Öfke kontrol edilmezse saldırganlığa dönüşür, insanın kendisine ve çevresine zarar vermesine sebep olur. Bu yüzden böyle zorlayıcı durumlarda insanın duygularına yenilip yersiz tepkiler vermek yerine öfkesini kontrol altına alması, kızgınlığını yenmesi gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “O takva sahipleri ki bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âl-i İmran, 3/134.) ayeti, öfkeyi kontrol etmeyi öğütler. “Gerçek yiğit güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olandır.” (Buhari, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108.) hadis-i şerifi de nefsin kötülüğüne uymayıp öfkeyi kontrol etmenin önem ve faziletini vurgular. Mevlânâ; öfke anında soğukkanlı olmayı, kızgınlığa yenilmemeyi, “Küçük cihattan (savaştan) büyük cihada (nefisle mücadeleye) döndük.” sözünün ikazıyla nefsin karanlığına düşmemeyi öğütler:
“Dış savaşından kurtulunca iç savaşına yüz tuttum.
Biz şimdi küçük muharebeden döndük; Peygamber’le beraber büyük muharebedeyiz.
Safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır, asıl aslan nefsini mağlup edendir.” (Mesnevi, I/1386-1387, 1389.)
“Öfke ve nefis insanı şaşı yapar, doğruluktan ayırır.” (Mesnevi, I/333.)
Söz ve davranışlarda tutarlı olmak
“Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112.) ayeti, kesin bir dille insanın özüyle sözünün, söyledikleriyle yaptıklarının tutarlı olmasını, insanın inandığı değerleri yaşamasını emreder. Mevlânâ örneklerle açıklar:
“Sözde ve işte bir ayrılık olmamalı ki bu tanıklar kabul edilsin. Çalışmanız ayrı ayrı; aykırılıklar içindesiniz. Gündüz dikip gece söküyorsunuz! Böyle şahidi kim dinler?” (Mesnevi, V/255–257.)
Objektif ve olumlu bakış açısı
Hakkaniyete saygı göstererek insanları ve olayları tarafsızlıkla değerlendirmek bir fazilettir. Taraf tutarak, menfaat umarak veya aslını bilip araştırmadan bir konu hakkında hüküm vermek yanlıştır. Mevlânâ, tarafsız ve adaletli bakışı över:
“Herkes dünyaya kendi penceresinden bakar. Mavi cam, güneşi mavi gösterir, kırmızı cam kırmızı. Camın rengi olmazsa beyaz olur. Beyaz cam, diğerlerinden daha doğru gösterir, hepsinden üstündür.” (Mesnevi, I/2365.)
Olayları ve kişileri değerlendirmede, kişisel bakış açımız bizi yönlendirir. “Müminlerin vicdanlı davranıp hüsnüzan göstermeleri…” (Nur, 24/12.) ayeti ise bizi olumlu düşünmeye sevk eder. Bu yüzden tenkit değil takdir, ret yerine de kabul gözüyle bakmak doğru tavırdır:
“Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kalakalırsın.” (Mesnevi, VI/498.)
“İyilik aradı mı insanda kötü şey kalmaz ki!” (Mesnevi, VI/124.)
Birlik düşüncesi
Farklılıklara takılmamak
İslam dininin en temel ilkesi Allah’ın birliğini kabul eden tevhid anlayışıdır. Dinin temeli tevhid olunca insan yalnızca Allah’a kulluk etmek, O’ndan başka bir varlığa kul olmamak ve başka bir varlığı kutsamamak sorumluluğu taşır. Bu yüzden İslamiyet’te; insanlara üstünlük atfetmeden din, ırk, renk, dil, mevki gibi farklar gözetilmeden sınıfsız bir eşitlik düşüncesi hâkimdir. Kardeşlik, eşitlik, adalet ve barış gibi mefhumlar bu anlayışa bağlıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının.” (Nisa, 4/1.) ayeti, bütün insanların yaratılış itibarıyla bir, eşit olduğunu bildirir. “Muhakkak ki Allah katında en değerli, en üstün olanınız, takva (O’na karşı gelmekten sakınma) bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat, 49/13.) ayeti, insanlar arasında dünya ölçülerine göre bir üstünlüğün geçersiz olduğunu bildirir. İnsani ilişkilerin sağlıklı, toplumun birlik ve beraberlik içinde olması ötekileştirmeden birlik ilkesini kabul etmek, farklılıklara takılmadan eşitlik kavramını kabul etmekle mümkündür:
“Hepimiz Hak kudretinin oyuncağıyız. Zenginlik onundur, hepimiz yoksuluz. Şu birbirinden üstünlük arayış da nedir? Sonucu hepimiz bir sarayın kapı yol-daşıyız.” (Gölpınarlı, Rubaîler, 1964, 183.)
Empati
Empati, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru biçimde anlamaktır. Batı’nın yakın zamanlarda keşfettiği empati, “hemhâl olmak” deyimiyle kültürümüzde asırlardır var olan bir değerdir. “Sizden biriniz kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71-72.) hadis-i şerifi de İslam dinindeki empati düşüncesinin önemini vurgular. Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarına da öyle davranmamız şarttır:
“Hürmet eden, hürmet görür. Şeker getiren badem şekerlemesi yer.
Temiz şeyler, temizler içindir; sevgiliyi hoş tut hoşluk gör, incit incin!” (Mesnevi, I/1494-1495.)
Ön yargıdan kaçınmak
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6.) ve “Hislerinize uyup adaletten sapmayın.” (Nisa, 4/135.) ayetleri ile “Zandan sakının çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” (Buhari, Edeb, 57, 58; Müslim, Birr, 28; Tirmizi, Birr, 56.) hadisi, bilgi sahibi olmadan tahmin, zan veya şahsi his ve kanaatlerle hüküm vermenin yanlışlığını bildirir. Mevlânâ da zanlarımızdan ibaret olan ön yargıyı, acele ve bilgisizliğin ürünü olarak görür ve bu konuda örnek olarak şeytanın Hz. Âdem’e secde emrine karşı çıkmasını gösterir. Şeytan, yeterli bilgisi olmadığı hâlde ön yargıyla hüküm vermiş, Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasını küçümsemiş, dış görünüşe aldanarak yanlış bir kıyas yapmış, kibirle kendisini üstün, Hz. Âdem’i hakir görmüştür. (Mesnevi, I/3502-3509.)
“İblisin gözü, eşsiz, benzersiz Âdem’de topraktan başka bir şey görmedi.” (Mesnevi, III/2759.)
Sevgi
Akıl ve bilgi sahibi olmak önemlidir ancak insanı olgunlaştıran, ondaki her kötülüğü gideren ve onu yücelten en önemli değer sevgidir. Bu yüzden sevgi; dünyevi ve uhrevi mutluluğun anahtarı, toplumdaki huzur ve barışın kaynağı, her insanın nasiplenmesi gereken hayati bir ihtiyaçtır. Sevginin müspet gücü ile insani ilişkiler düzelir, düşmanlıklar dostluğa dönüşür:
“Sevgiyle acılar tatlanır, sevgiyle bakır altına dönüşür.
Sevgiyle bulanık sular durulur, sevgiyle dertler şifa bulur.
Sevgiyle ölüler dirilir, sevgiyle padişahlar kul olur.” (Mesnevi, II/1529-1531.)
Sonuç
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve tasavvufla beslenen düşüncelerini Mesnevi’de, sekiz asra yaklaşan bir zaman sonrasında bile bütün dünyanın ilgisini çeken güncellikte, güzellikte ve orijinallikte vermeyi başaran bir sufidir. Mesnevi’de insanların iç dünyalarının zenginleşmesine katkı sağlayan öğütleri, günümüz şartlarında yorumlanmaya müsaittir ve insanları hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştıracak türdendir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Emine YENİTERZİ
Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü
Tasavvuf geleneğinde amaç; insanın olumsuz özelliklerinden arınarak olgunlaşması, nefsini törpüleyip ruhen Allah’a yakınlaşması, en güzel ve üstün örneği Hz. Peygamber olan insan-ı kâmil hâline gelebilmesidir. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî de Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve tasavvufla beslenen şaheseri Mesnevi’de, insanoğlunun insan-ı kâmil olma yolundaki bu serüvenine yer verir. Geleneksel dinî ve tasavvufi temeller üzerine inşa edilen Mesnevi, bu ulvi hedefin inceliklerini ve zorluklarını anlatırken aynı zamanda iyiyi, güzeli ve doğruyu arayan, vasatın üstüne çıkmayı arzu eden, dünya imtihanından yüz akıyla geçmeyi arzu eden herkesin yolunu aydınlatan öğütler barındırır. Bu öğütler; insana Allah’ın huzurunda iyi bir kul, toplumda faydalı ve başarılı bir birey, iç dünyasında da mutlu, huzurlu ve güçlü bir insan olmasına yardım eden türdendir.
Mevlânâ Mesnevi’de; Kur’an-ı Kerim’de özellikleri belirtilen, Hz. Peygamber ile en üstün örneği gösterilen (Kalem, 68/4.) güzel ahlak sahibi insan olabilmek için tasavvuf âleminin diğer gönül sultanları gibi öncelikle “ahlak-ı zemime” denilen kibir, kıskançlık, açgözlülük, acelecilik, yalan, hile, ikiyüzlülük, cimrilik, kindarlık, merhametsizlik, öfke, inat ve hayâsızlık gibi kötü huylardan kurtulmayı; sonra da adalet, alçak gönüllülük, doğru sözlülük, kanaat, sabır, samimiyet, sorumluluk, cömertlik, affedicilik, şefkat ve iffet gibi “ahlak-ı hamide” adı verilen güzel huyları edinmeyi öğütler. Hem İslam dininin hükümleri olan hem de evrensel kabul gören bu ahlaki değerler, insanın dünya yolculuğunda doğru yolu seçip yanlışlara sapmaması konusunda rehberlik eder.
Mevlânâ, bireysel ahlaka ilişkin bu değerler yanında kendisiyle, yaratıcısıyla ve dış dünyadaki bütün varlıklarla barışık, huzurlu, mutlu ve dirayetli insan olmanın reçetesine de Mesnevi’de insani değerlerle yer verir. İnsani değerler; insanı geliştiren, olgunlaştıran, kendisiyle ve toplumla uzlaştıran türdendir. İnsani değerlerin içselleşmesi; topluma katkıda bulunan, hoşgörü ve barıştan nasibini alan, vicdan sahibi, hakkaniyete değer veren, farklı olana saygı duyan, kısaca insaniyet vasfına sahip bireylerin yetişmesi için önemli ve zaruridir.
Toplumsal bir varlık olan insan, ahlaki değerlerle sağlam bir kişiliğe sahip olurken insani değerlerle de çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurar. İnsan, hayvan, bitki ve eşyayı olduğu gibi kabul etmeyi, değerli görmeyi, onlara saygı ve sevgi çerçevesinde muamele etmeyi bilir. İnsani değerler çoktur: Adaletli, merhametli, iffetli, alçak gönüllü, yumuşak huylu, yardımsever, affedici, sabırlı, doğru sözlü, tatlı dilli, dürüst, cömert, çalışkan olma; sözünde durma, emanete ihanet etmeme, anlaşmalara riayet, insani ilişkilerde saygı, sevgi ve şükranı öne çıkarma gibi bu değerler ahlak-ı hamide ile iç içedir.
Mevlânâ, Mesnevi’de kâmil insanın yolculuğunu anlatırken ruhlar âleminden dünyaya gelmiş, dünya yolculuğunda gayesini bilen, karşılaşacağı zorlukları yenmekte azimli, amaçlarına ulaşmasına mani olan engelleri ortadan kaldıracak kadar güçlü ve donanımlı insana yol gösteren ikazlarda bulunur. Bu öğütler insanın, “bakır yaratılışını altına dönüştürmeyi” hedefleyen tasavvufun manevi eğitimi boyunca sahip olunması gereken meziyetlerdir ve kaynakları Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Mevlânâ’nın asırlar öncesinde Kur’an ve sünnetin her daim güncel ve evrensel olan ilkelerine dayandırarak eserlerinde ele aldığı insani değerlere dair tespitlerinden bazılarına kısaca değinelim:
Eğitim almak
İlk emri; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1.) olan Kur’an-ı Kerim’de, “(Resulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.” (Zümer, 39/9.) ayeti, ilim sahibi olmanın, okuyup öğrenmenin insan için şart olduğunu bildirir. İnsan; eğitime muhtaç, eğitim almaya da kabiliyetlidir. Öyle olmasaydı Allah, peygamberler göndermezdi. Zira eğitimle elde edilen bilgi ve beceri insanın gelişmesini sağlar:
“Bilgili köpek yaban eşeği avlar, bilgisiz köpekse köre kasteder.
Köpek bile ilim öğrenince azgınlıktan kurtulur, ormanlarda helal hayvanlar avlar.” (Mesnevi, II/2362-2363.)
“Topraktan yaratılan insan Allah’tan ilim öğrendi ve o bilgi ile yedinci kat göğe kadar bütün âlemi aydınlattı.” (Mesnevi, I/1012.)
Yenilik ve değişime açık olmak
Meşhur rubaisindeki; “Dün dünle gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lâzım.” söylemi, Mevlânâ’nın yenilikçi görüşü hakkında yeterli fikir vermektedir. Mevlânâ, gelişimin değişimle birlikte olduğuna; hep aynı kalmanın değil, ilerlemenin ve yenilenmenin gereğine işaret eder. Bu yüzden yeniliklere açık olmak, özgürce düşünmek, yeni düşünceler üretmek ve hayal kurmak onun tavsiyelerinde önemli bir yere sahiptir. “Yeniyi istiyorsan eskiden soyun!” (Mesnevi, II/1270.) öğüdünü veren Mevlânâ’nın bağlı olduğu dinî ve ahlaki değerler, insanın gelişmesi konusunda kısıtlayıcı değil, tam aksine gelişmeyi; iyiye, güzele, doğruya ulaşmayı teşvik eden yeterli esnekliğe sahiptir. Allah, her an yaratan, yenileyen, değiştiren faal bir yaratıcıdır. (Rahman, 55/29.) Bu yüzden gelişmek isteyen insan da yeniliklere açık olmalı, değişmeyi istemelidir.
Çalışmak
İnsan, asla boş durmamak, verimli olmak, üretmek ve amacına ulaşmak için gayret etmekle ideallerine ve başarıya ulaşır. Bu yüzden çalışmak, emek vermek, daima hareket hâlinde olmak, bitmeyen bir enerjiyle güçlüklerle mücadele etmek gerekir. Değişimin ve gelişimin gerçekleşmesi de hareketin, çabanın sonucudur. “İnsan ancak çalışmasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) ayeti, her kazancın çalışmakla elde edildiğine işaret eder; külfetsiz nimet, emeksiz ekmek olmaz. Güçlüklerden yılmayan, gayretli insan başarma şansına sahiptir:
“İnsanın elde ettiği şey, zararsa çalışmamasından ileri gelmiştir, kârsa çalışıp çabalamasından. Neye çalıştın da zararını, faydasını görmedin? Ne ektin de devşirme vakti onu biçmedin?” (Mesnevi, VI/403, 418.)
“Allah; ‘O, her an yaratma hâlindedir.’ (Rahman, 55/29.) buyurdu.
Bu yolda yolun, tırmalan, son nefese kadar bir an bile boş durma!
Olabilir ki son nefeste bir dem inayete erişirsin. O inayet, seni sırdaş eder.” (Mesnevi, I/1819–1823.)
Güzel hayaller kurmak
Gelişme arzusu duyan, değişime ve yeniliklere açık olan insan; yeni fikirler üretir. En büyük projelerin başlangıcı küçük bir hayaldir. Diğer yandan, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.” (Zümer, 39/53.) ayetinin ilhamıyla zor zamanlarda güzel hayaller kurmak, insanı ümitsizliğe düşmekten kurtarır, zorluklarla mücadele gücünü artırır:
“İnsan, hayalle gelişir. Hayalleri güzelse onunla rahatlar.
Ama gözüne kötü hayaller görünürse ateşte eriyen mum gibi erir gider.
Yılanların, akreplerin içinde bile olsan Cenab-ı Hak, seni güzel hayallerle avutursa;
Yılanlar, akrepler sana munis olur. Çünkü hayalin, değersiz şeyleri altın yapan bir kimyadır. Sabır, güzel hayallerle tatlanır. Çünkü her şeyden evvel içinde bulunduğun sıkıntıdan kurtulma hayaline düşersin.
O kurtuluş ümidi, içteki imandan gelir. İman zayıflığından da ümitsizliğe, iç sıkıntısına uğrarsın.” (Mesnevi, II/594–599.)
Aklı kullanmak
Vizyon sahibi olmak
İnsanın hayallerini gerçekleştirebilmesi vizyon sahibi olmasıyla mümkündür. Mevlânâ; gelişime açık olma ve ileriyi görme özelliklerini akıl yoluyla edindiğimize işaret eder. İnsan düşünmeksizin nefsinin yönlendirmesine kapılır, aklını kullanmazsa hüsrana uğrar. Zira nefis sınır tanımadan isterken akıl işin risklerini hesaplar, kaynakları verimli kullanır ve sonuca odaklanır:
“Acı, tatlı; bu gözle görünmez. Basiret ehli, onları akıbet penceresinden görmeyi bilir.
En sonu (ahiri) gören göz, doğruyu görebilir. Biraz sonrayı (ahırı) gören göz ise körlükten ibarettir.
Nice tatlılar vardır ki şeker gibidir fakat o şeker içinde zehir gizlidir.
Aklı en üstün, anlayışı en keskin olan, zehri kokusundan anlar. Öbürüyse ancak dudağına, dişine değince fark eder.” (Mesnevi, I/2582–2585.)
Gelişme isteği
Hedef belirleme
Gelişim, istek ve gayrete bağlıdır. İnsan yüksek hedefler belirleyerek gelişir. Başarma istek ve heyecanına sahip olan, idealini bilgi ve tecrübe ile besleyen ve sağduyulu vizyonlarla geleceğe yatırım yapanlar amaçlarına ulaşır:
“Büyümeye meyli olan her ot, yaşar, hep büyür, günden güne gelişir!
Fakat başını yere eğdi mi de günden güne küçülür, kurur, mahvolur!
Ruhunun meyli yüceliklere ise yücelir durursun, varacağın yer de orasıdır.
Aksine başını yere eğdin mi battın gitti.” (Mesnevi, II/1812–1815.)
Problemlere değil fırsatlara odaklanmak
“Olur ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız, hâlbuki hakkınızda o bir hayırdır ve olur ki bir şeyi seversiniz, hâlbuki hakkınızda o bir şerdir, siz bilmezken Allah bilir.” (Bakara, 2/216.) ayeti, şer gördüklerimizin bizim için hayırlı olabileceğine dair bir ikazdır. İnsan gelişme, ilerleme yolunda bir engelle karşılaştığı zaman vazgeçmemelidir. Fırsatlar her zaman uygun biçimde karşımıza çıkmaz. Tarafsız ve olumlu bakmayı bilenler, “Her sorun aslında bir fırsattır.” anlayışıyla problemleri kazanca dönüştürmeyi başarırlar:
“Her zaman yeni bir suret, her an yeni bir güzellik görmedeyim. Yeni görmekle de elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur. Ben cihanı nimetlerle dopdolu görüyorum... Sular kaynaklardan coşup akmada.” (Mesnevi, IV/3264–3265.)
Öfke kontrolü
Öfke kontrol edilmezse saldırganlığa dönüşür, insanın kendisine ve çevresine zarar vermesine sebep olur. Bu yüzden böyle zorlayıcı durumlarda insanın duygularına yenilip yersiz tepkiler vermek yerine öfkesini kontrol altına alması, kızgınlığını yenmesi gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “O takva sahipleri ki bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (Âl-i İmran, 3/134.) ayeti, öfkeyi kontrol etmeyi öğütler. “Gerçek yiğit güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olandır.” (Buhari, Edeb, 102; Müslim, Birr, 106-108.) hadis-i şerifi de nefsin kötülüğüne uymayıp öfkeyi kontrol etmenin önem ve faziletini vurgular. Mevlânâ; öfke anında soğukkanlı olmayı, kızgınlığa yenilmemeyi, “Küçük cihattan (savaştan) büyük cihada (nefisle mücadeleye) döndük.” sözünün ikazıyla nefsin karanlığına düşmemeyi öğütler:
“Dış savaşından kurtulunca iç savaşına yüz tuttum.
Biz şimdi küçük muharebeden döndük; Peygamber’le beraber büyük muharebedeyiz.
Safları bozup dağıtan aslanla savaşmak kolaydır, asıl aslan nefsini mağlup edendir.” (Mesnevi, I/1386-1387, 1389.)
“Öfke ve nefis insanı şaşı yapar, doğruluktan ayırır.” (Mesnevi, I/333.)
Söz ve davranışlarda tutarlı olmak
“Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112.) ayeti, kesin bir dille insanın özüyle sözünün, söyledikleriyle yaptıklarının tutarlı olmasını, insanın inandığı değerleri yaşamasını emreder. Mevlânâ örneklerle açıklar:
“Sözde ve işte bir ayrılık olmamalı ki bu tanıklar kabul edilsin. Çalışmanız ayrı ayrı; aykırılıklar içindesiniz. Gündüz dikip gece söküyorsunuz! Böyle şahidi kim dinler?” (Mesnevi, V/255–257.)
Objektif ve olumlu bakış açısı
Hakkaniyete saygı göstererek insanları ve olayları tarafsızlıkla değerlendirmek bir fazilettir. Taraf tutarak, menfaat umarak veya aslını bilip araştırmadan bir konu hakkında hüküm vermek yanlıştır. Mevlânâ, tarafsız ve adaletli bakışı över:
“Herkes dünyaya kendi penceresinden bakar. Mavi cam, güneşi mavi gösterir, kırmızı cam kırmızı. Camın rengi olmazsa beyaz olur. Beyaz cam, diğerlerinden daha doğru gösterir, hepsinden üstündür.” (Mesnevi, I/2365.)
Olayları ve kişileri değerlendirmede, kişisel bakış açımız bizi yönlendirir. “Müminlerin vicdanlı davranıp hüsnüzan göstermeleri…” (Nur, 24/12.) ayeti ise bizi olumlu düşünmeye sevk eder. Bu yüzden tenkit değil takdir, ret yerine de kabul gözüyle bakmak doğru tavırdır:
“Sen dost ol da sayısız dost gör; fakat dost olmazsan dostsuz, yardımsız kalakalırsın.” (Mesnevi, VI/498.)
“İyilik aradı mı insanda kötü şey kalmaz ki!” (Mesnevi, VI/124.)
Birlik düşüncesi
Farklılıklara takılmamak
İslam dininin en temel ilkesi Allah’ın birliğini kabul eden tevhid anlayışıdır. Dinin temeli tevhid olunca insan yalnızca Allah’a kulluk etmek, O’ndan başka bir varlığa kul olmamak ve başka bir varlığı kutsamamak sorumluluğu taşır. Bu yüzden İslamiyet’te; insanlara üstünlük atfetmeden din, ırk, renk, dil, mevki gibi farklar gözetilmeden sınıfsız bir eşitlik düşüncesi hâkimdir. Kardeşlik, eşitlik, adalet ve barış gibi mefhumlar bu anlayışa bağlıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının.” (Nisa, 4/1.) ayeti, bütün insanların yaratılış itibarıyla bir, eşit olduğunu bildirir. “Muhakkak ki Allah katında en değerli, en üstün olanınız, takva (O’na karşı gelmekten sakınma) bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat, 49/13.) ayeti, insanlar arasında dünya ölçülerine göre bir üstünlüğün geçersiz olduğunu bildirir. İnsani ilişkilerin sağlıklı, toplumun birlik ve beraberlik içinde olması ötekileştirmeden birlik ilkesini kabul etmek, farklılıklara takılmadan eşitlik kavramını kabul etmekle mümkündür:
“Hepimiz Hak kudretinin oyuncağıyız. Zenginlik onundur, hepimiz yoksuluz. Şu birbirinden üstünlük arayış da nedir? Sonucu hepimiz bir sarayın kapı yol-daşıyız.” (Gölpınarlı, Rubaîler, 1964, 183.)
Empati
Empati, kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru biçimde anlamaktır. Batı’nın yakın zamanlarda keşfettiği empati, “hemhâl olmak” deyimiyle kültürümüzde asırlardır var olan bir değerdir. “Sizden biriniz kendisi için istediğini din kardeşi için de istemedikçe kâmil manada iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71-72.) hadis-i şerifi de İslam dinindeki empati düşüncesinin önemini vurgular. Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarına da öyle davranmamız şarttır:
“Hürmet eden, hürmet görür. Şeker getiren badem şekerlemesi yer.
Temiz şeyler, temizler içindir; sevgiliyi hoş tut hoşluk gör, incit incin!” (Mesnevi, I/1494-1495.)
Ön yargıdan kaçınmak
“Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6.) ve “Hislerinize uyup adaletten sapmayın.” (Nisa, 4/135.) ayetleri ile “Zandan sakının çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır.” (Buhari, Edeb, 57, 58; Müslim, Birr, 28; Tirmizi, Birr, 56.) hadisi, bilgi sahibi olmadan tahmin, zan veya şahsi his ve kanaatlerle hüküm vermenin yanlışlığını bildirir. Mevlânâ da zanlarımızdan ibaret olan ön yargıyı, acele ve bilgisizliğin ürünü olarak görür ve bu konuda örnek olarak şeytanın Hz. Âdem’e secde emrine karşı çıkmasını gösterir. Şeytan, yeterli bilgisi olmadığı hâlde ön yargıyla hüküm vermiş, Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasını küçümsemiş, dış görünüşe aldanarak yanlış bir kıyas yapmış, kibirle kendisini üstün, Hz. Âdem’i hakir görmüştür. (Mesnevi, I/3502-3509.)
“İblisin gözü, eşsiz, benzersiz Âdem’de topraktan başka bir şey görmedi.” (Mesnevi, III/2759.)
Sevgi
Akıl ve bilgi sahibi olmak önemlidir ancak insanı olgunlaştıran, ondaki her kötülüğü gideren ve onu yücelten en önemli değer sevgidir. Bu yüzden sevgi; dünyevi ve uhrevi mutluluğun anahtarı, toplumdaki huzur ve barışın kaynağı, her insanın nasiplenmesi gereken hayati bir ihtiyaçtır. Sevginin müspet gücü ile insani ilişkiler düzelir, düşmanlıklar dostluğa dönüşür:
“Sevgiyle acılar tatlanır, sevgiyle bakır altına dönüşür.
Sevgiyle bulanık sular durulur, sevgiyle dertler şifa bulur.
Sevgiyle ölüler dirilir, sevgiyle padişahlar kul olur.” (Mesnevi, II/1529-1531.)
Sonuç
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve tasavvufla beslenen düşüncelerini Mesnevi’de, sekiz asra yaklaşan bir zaman sonrasında bile bütün dünyanın ilgisini çeken güncellikte, güzellikte ve orijinallikte vermeyi başaran bir sufidir. Mesnevi’de insanların iç dünyalarının zenginleşmesine katkı sağlayan öğütleri, günümüz şartlarında yorumlanmaya müsaittir ve insanları hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştıracak türdendir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Emine YENİTERZİ
Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü
BİR İRŞAD MEKTEBİ OLARAK MESCİD-İ NEBEVİ
Tarihler 610 yılını gösterirken ilk vahyin Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nüzulüyle İslam’ın nuru yeryüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Rabbinden aldığı görevi en iyi şekilde yerine getiren Allah Resulü, kendine tabi olan az sayıda Müslüman ile Mekkeli müşriklerin tepki ve baskılarına maruz kaldı. Zamanla şiddetlenen bu baskılar karşısında bazı Müslümanların dinlerini yaşayabilmeleri ve canlarını muhafaza edebilmeleri için önce Habeşistan’a hicret izni verildi. Hz. Peygamber de İslam’ı anlatabileceği yeni bir melce arayışına girmiş ve bu nedenle önce Taif’e gitmiş ancak orada bulunan insanların kötü muamelelerine maruz kalarak geri dönmek zorunda kalmıştı.
Yine bir hac mevsiminde Mekke’de insanlara İslam’ı anlatmak için çaba sarf ederken Medine’den gelen bir grup insanla Akabe bölgesinde görüşen Allah Resulü’ne yeni bir yurdun kapısı aralanmaya başlamıştı. Medine’den gelen bu insanlar tabi olacakları İslam dinini öğretmesi için Hz. Peygamber’den kendilerine bir öğretmen göndermesini talep etmişler, Resul-i Ekrem de Mekke’nin genç delikanlılarından olan Musab b. Umeyr’i onlara göndermişti.
Allah Resulü ilk vahyi aldığı andan itibaren insanlara Allah’ın mesajını aktarmaya başlamış ve Erkam’ın (r.a.) evi başta olmak üzere kendine tabi olanları farklı mekânlarda eğitmeye çaba sarf etmişti. Akabe görüşmeleri sonrası Medine’den gelenlerin öğretmen talebi doğrultusunda oraya gönderilen Musab b. Umeyr’in gayretleriyle de Medine’de birçok insan İslam ile müşerref olmuştu. Nihayet 622 yılında Hz. Muhammed’e hicret izni verilmesiyle Medine’de yeni bir dönem başlayacaktı.
Allah Resulü, Mekke’de müşriklerin baskı ve müdahalelerine rağmen oluşturmaya çalıştığı yeni toplum inşası için eğitim ve öğretim faaliyetlerine Medine’de hız verdi. İslam’a yeni girenleri yanlış inanış ve davranışlardan uzaklaştırmak, sağlam bir akideye ve ahlak esaslarına sahip kılmak için daha sistemli ve düzenli çalışmalara başladı. Bu vesileyle Hz. Peygamber, Medine’ye hicretten sonra ilk olarak Müslümanların birlik ve beraberliğine katkı sağlayacak, ibadetlerini beraberce yapıp böylece aralarındaki bağları güçlendirecek olan bir mescidin inşası ile işe başladı.
Müslümanlar Allah’ın yeryüzünde çevresini mukaddes kıldığı Kâbe’den ayrı kalınca topluca ibadet edecekleri ve davetin merkezi olacak bir yer inşası gerekmişti. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in bizzat kendi çaba ve gayretleriyle önce Kuba’da, ardından da Medine’de bir mescit inşa edilmişti. Mescid-i Nebevi adı verilen Medine’deki bu mescit, Müslümanların tek vücut hâline gelmelerinde, İslam dininin öğretilmesi ve bu sayede yayılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmişti.
Sade bir yapıya sahip olan Mescid-i Nebevi, bünyesinde öncelikli olarak namazların ifası için kıble tarafında bir ibadet mahalli barındırıyordu. Ayrıca Hz. Peygamberin ailesi için kenar kısmına yapılan küçük odalar ile arka kısmında kendilerini ibadet ve ilme adamış kimselerin bulunduğu Suffe olarak isimlendirilen bir mektep bulunmaktaydı. Kıble değişmeden önce güney tarafta olan bu kısım kıblenin değişmesiyle birlikte kuzey kısma alınmış oldu.
Mescid-i Nebevi, kısa süre içerisinde Müslüman toplumun her yönüyle merkezi hâline gelmişti. Allah Resulü, mescitte dinin emir ve hükümlerini insanlara aktarıyor, açıklıyor ve bizzat yaşayarak ümmetine gösteriyordu. Bu görevi yerine getirirken Mescid-i Nebevi de önemli bir irşad ve tebliğ mekânı olmuştu. Burası ibadetlerin beraberce yapıldığı ve ashaba uygulamalı öğretildiği bir yer olmasının yanında, Hz. Peygamberin, Müslümanları vaaz ve nasihatleri ile irşad ettiği, ilmek ilmek onların kalplerine ve gönüllerine ahlaki erdemleri yerleştirdiği bir ortam hâline gelmişti.
Mescid-i Nebevi, Müslümanları gerek irşad gerekse irşadın bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz eğitim ve bilinçlendirme yönüyle ön planda olmuştur. Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber’in sohbet, vaaz ve hutbeleriyle iman, ahlak ve ibadet başta olmak üzere her konuda mescitte ondan istifade etmiş, ayrıca Suffe kısmında onun tedrisinden geçmiş, “meclisü’l-ilm” denilen Allah Resulü’nün derslerine katılarak birer ilim neferi olmuşlardır.
Özellikle yoksul, bekâr ve kimi kimsesi olmayanlara bir barınak işlevi gören bu mekânda kendilerine yer bulan ilim âşıkları, ibadet etmenin yanında muallimlerin en güzeli Hz. Muhammed’in dizinin dibinde eğitim ve öğretime katılıyorlardı. Önceleri 10 civarı olan ancak zamanla sayıları 400’ü aşan bu ilim ve ibadet âşıklarına, kaldıkları yerin adına nispeten “ashab-ı suffe” denmiştir.
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Arabistan Yarımadası gibi bir ortamda İslam’ın ilme verdiği değer sayesinde hayatın birçok alanında olduğu gibi eğitim sahasında da müthiş bir atılım gerçekleştirilmiştir. Burada Hz. Peygamberin gayreti en üst düzeyde olurken ona tabi olan ashabın ilim aşkı da her türlü zorlukları aşmalarına imkân tanımıştır. Örneğin suffe ashabının tek işi Kur’an’ı öğrenmek, anlamak ve anlatmak olmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır, onları “Ashab-ı Suffe; Peygamber dershanesinde, kendilerini ilme ve Allah yoluna adamış öğrenci kimselerdi.” şeklinde ifade etmiştir. (Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştiren: İsmail Karaçam vd., I-X, Azim Dağıtım, İstanbul, tsz. II, 227.)
Nuaym el-İsfehani’nin, “Allah’ın her türlü dünya kirinden kurtardığı, fakirlere önder kıldığı, hikmet ehline dost eylediği, aileye ve dünya malına bağlanmayan, hiçbir alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı, az bulunur bir topluluktu.” diye tanımladığı ashab-ı suffe, ilim adına pek çok şeyden vazgeçebilmiştir.
Mescid-i Nebevi’nin ve ashab-ı suffenin baş müderrisi Allah’ın Resulü idi. Bazen Muaz b. Cebel gibi sahabiler de burada ders verirdi. Hz. Peygamber bizzat suffe ashabının eğitim işleriyle ilgilenir ve ihtiyaçlarını karşılardı.
Suffe ehlinin amacı İslam’ı, Allah’ın Resulü’nden öğrenmek ve öğretmekti. Allah Resulü’nden öğrendiklerini başkalarına tebliğ etmek de suffe ehlinin faaliyetleri arasındaydı. Bu nedenle Peygamberimizin komşu devletlere gönderdiği elçiler daha çok bu mektebin mensupları arasından seçilmekteydi. Çünkü Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizzat kendinden ilim almış, onun tedrisinden geçmiş olan bu seçkin kişiler, o dönemin üst düzey eğitim alan isimlerinden kabul edilmiştir. Hz. Peygamber onlardan elçiler seçmiş, valiler atamış, muallimler göndermiştir. Ashab-ı suffe arasından, yeni Müslüman olan kabilelere Kur’an ve dinî bilgiler öğretmek için muallimler görevlendirildiğine dair İslam tarihinde birçok örnek vardır. Nitekim Recî‘ ve Bi’r-i Maûne vakalarında haince şehit edilen yetmiş hafız ve âlim sahabi genelde bunlardandı ve görevleri yalnızca İslam dinini öğretmekti.
Allah Resulü, mescitte uzun süre oturarak onlar ile uzun sohbetler eder, İslam dinini ve bu dinin emir ve yasaklarını ayrıntılarıyla onlara anlatırdı. Mescid-i Nebevi’de eğitim faaliyetlerinden sadece erkekler faydalanmaz, zaman zaman namazlara katılan kadınlar da istifade ederdi. Bir ara kadınlar, Hz. Peygamber’in kendilerine İslam’ı anlatması için özel zaman ayırmasını talep etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz onların bu taleplerini yerine getirmiş ve haftada bir veya iki kez onlara özel sohbet halkaları düzenlemişti. (Hanbel, Müsned, II, 145; Ebu Davud, Hudud, 11; Nesai, Kat‘u’s-Sarik, 8.)
İslam’ın ilme ve eğitime önem verdiği ilk vahyin okumakla ilgili olduğu, kaleme yemin ile başlayan ayetler ile birçok ayette ilme ve okumaya vurgu yapıldığını görüyoruz. İnsanlığa rehber ve önder olarak gönderilen bu dinin peygamberinin dilinden yine ilme dair çok sayıda söz aktarılagelmiştir. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” sözüne muhatap olan Müslümanlar, eğitim ve öğretimde büyük çaba sarf etmişlerdir. Suffe ehli arasında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen ve Kurra olarak isimlendirilen nice örnek şahsiyet yetişmiştir. Suffe ehlini ayrıcalıklı kılan en önemli özelliklerden biri de Hz. Peygamber’in sohbetlerinin müdavimi olmaları, her vakit onun sohbetine katılmaları ve bu nedenlerle en çok hadis rivayet edenlerin onların arasından çıkmasına, ilim meşalesinin önderlerinin yine onlardan olmasına vesile olmuştur. Örneğin Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim, Huzeyfe b. Yeman, Musab b. Umeyr, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer, Bilal-i Habeşi, Ammar b. Yasir, Selman-ı Farisi, Süheyb-i Rumi, Ebu Zerr el-Gıfari, Ebu Hureyre, Übey b. Kâb, Ubade b. Samit, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mikdad b. Esved, Habbab b. Eret bunlardan bazılarıdır. Kaynaklarda suffe ehlinden olan 103 sahabinin ismi zikredilmektedir.
Diğer taraftan İslam’ı öğrenmek veya tetkik etmek için gelen heyetlerin yanı sıra Medine’de tanıdıkları bulunmayan bazı topluluklar da çoğunlukla Suffe’de ağırlanıyordu. Mesela, İslam dinini öğrenmek amacıyla Medine’ye gelen Sakif heyeti, Mescid-i Nebevi’deki Suffe kısmında ağırlanmıştı. Bu vesileyle de onların, Kur’an dinlemeleri ve cemaatle kılınan namazı görmeleri sağlanmış oldu. (Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Vâkıdî el-Eslemî el-Medenî (ö. 207/823), Kitâbü’lMegâzî, nşr. Abbas el-Şibînî, I-III, Kahire 1948, III, 965.) Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’yi ibadetler başta olmak üzere, İslam ümmetinin maslahatına olan her türlü ictimai faaliyetlerin icrası için de kullanmıştır. Bu maslahatlardan biri de İslam’ı öğrenmek, araştırmak için Allah Resulü ile görüşmek üzere Medine’ye dışarıdan gelen elçi, heyet veya ziyaretçilerin Suffe’de ağırlanmasıydı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 487.)
Yüce dinimiz, İslam’a davet ve Müslümanları irşad etme vazifesini Peygamber Efendimizden sonra ümmet-i Muhammed’in uhdesine bırakmıştır. Onun içindir ki bu ulvi vazifeyi din hizmetlerimizin en önemli unsuru hâline getirmek öncelikli gayelerimizden biri olmalıdır. Günümüz dünyasında İslam’ın davet ve irşad dilini güncelleyebilmenin, etkin ve verimli bir yöntem geliştirebilmenin yolları aranmalıdır. Değişen dünya şartlarında camilerimizi imar etmek, irşad ve irfan mektebi hâline getirmek, hayatın merkezine yeniden taşımak için neler yapılması gerektiğine dair fikir alışverişinde bulunmak ve bir yol haritası belirleyerek en kısa zamanda faaliyetlerimize hız vermek gerekir. Bu konuda en güzel örnek olarak önümüzde Hz. Peygamber dönemi uygulamaları ve Mescid-i Nebevi modeli durmaktadır.
Camilerimizin, Mescid-i Nebevi ve içerisinde bulunan Suffe’nin icra ettiği fonksiyonlar açısından günümüz dünyasına hitap etmesi gerekmektedir. Belki o dönem itibarıyla Mescid-i Nebevi, Medine’de tek ibadet merkezi gibi görünse de Hz. Peygamber’in vefatına kadar birçok farklı görevi de yerine getirmiştir. Bu nedenle mescitlerimiz, bulunduğumuz yerlerde, köyümüzde, mahallemizde, ilçemizde ve şehrimizde alternatif faaliyetlerin gerçekleştirildiği mekânlar olmalıdır. Mescitlerimiz vaaz ve sohbetleriyle, cami dersleri ve ders halkalarıyla irşad faaliyetlerinde önemli bir yere sahip olmuştur. Ayrıca İslam’ın anlatıldığı ve öğretildiği Suffe benzeri eğitim merkezleri hâline getirilmelidir. Pek çok camimizde 4-6 yaş Kur’an Kursu başta olmak üzere yetişkinlere yönelik kurslarıyla, cami bünyesinde açılan gençlik merkezleriyle, her seviyeye hitap eden kütüphaneleriyle bu vazifeler ifa edilmeye çalışılmaktadır. Bu hizmetlerin daha da artırılarak devam etmesi, birleştiğimiz, beraber ibadet ettiğimiz, ilim tahsil ettiğimiz, sosyal projeler ürettiğimiz kadını erkeği, genci ve yaşlısıyla camilerimizin şehrin kalbi hâline gelmesine yardımcı olacaktır.
Ayrıca bir muallim ve müderris olan Hz. Peygamber’in eğitim ve öğretimde uyguladığı metotların, en güzel verimin ve başarının elde edilebilmesi için mutlaka tatbik edilmesi gerekmektedir. Camilere gelen ilim taliplerine de Mescid-i Nebevi’nin müdavimi olan suffe ehlinde güzel örnekler vardır. Ashab-ı suffe, ilmin öncelikle Allah’ın rızasını kazanmak ve dinini sağlam bir şekilde öğrenmek adına yapılması, bu yolda her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanılması gerektiğini bizlere göstermiştir. Yine önemli bir örneklik de din hizmeti ve eğitimiyle uğraşan bizlere düşmektedir. İlim talebelerine maddi ve manevi destek olmak, zorlukları aşmalarına yardımcı olmak dinî bir gerekliliktir ve Allah Resulü’nün önemli bir sünneti ve seçkin ashabının mühim bir uygulamasıdır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Doç. Dr. Selim ARGUN
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
Tarihler 610 yılını gösterirken ilk vahyin Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nüzulüyle İslam’ın nuru yeryüzünü aydınlatmaya başlamıştı. Rabbinden aldığı görevi en iyi şekilde yerine getiren Allah Resulü, kendine tabi olan az sayıda Müslüman ile Mekkeli müşriklerin tepki ve baskılarına maruz kaldı. Zamanla şiddetlenen bu baskılar karşısında bazı Müslümanların dinlerini yaşayabilmeleri ve canlarını muhafaza edebilmeleri için önce Habeşistan’a hicret izni verildi. Hz. Peygamber de İslam’ı anlatabileceği yeni bir melce arayışına girmiş ve bu nedenle önce Taif’e gitmiş ancak orada bulunan insanların kötü muamelelerine maruz kalarak geri dönmek zorunda kalmıştı.
Yine bir hac mevsiminde Mekke’de insanlara İslam’ı anlatmak için çaba sarf ederken Medine’den gelen bir grup insanla Akabe bölgesinde görüşen Allah Resulü’ne yeni bir yurdun kapısı aralanmaya başlamıştı. Medine’den gelen bu insanlar tabi olacakları İslam dinini öğretmesi için Hz. Peygamber’den kendilerine bir öğretmen göndermesini talep etmişler, Resul-i Ekrem de Mekke’nin genç delikanlılarından olan Musab b. Umeyr’i onlara göndermişti.
Allah Resulü ilk vahyi aldığı andan itibaren insanlara Allah’ın mesajını aktarmaya başlamış ve Erkam’ın (r.a.) evi başta olmak üzere kendine tabi olanları farklı mekânlarda eğitmeye çaba sarf etmişti. Akabe görüşmeleri sonrası Medine’den gelenlerin öğretmen talebi doğrultusunda oraya gönderilen Musab b. Umeyr’in gayretleriyle de Medine’de birçok insan İslam ile müşerref olmuştu. Nihayet 622 yılında Hz. Muhammed’e hicret izni verilmesiyle Medine’de yeni bir dönem başlayacaktı.
Allah Resulü, Mekke’de müşriklerin baskı ve müdahalelerine rağmen oluşturmaya çalıştığı yeni toplum inşası için eğitim ve öğretim faaliyetlerine Medine’de hız verdi. İslam’a yeni girenleri yanlış inanış ve davranışlardan uzaklaştırmak, sağlam bir akideye ve ahlak esaslarına sahip kılmak için daha sistemli ve düzenli çalışmalara başladı. Bu vesileyle Hz. Peygamber, Medine’ye hicretten sonra ilk olarak Müslümanların birlik ve beraberliğine katkı sağlayacak, ibadetlerini beraberce yapıp böylece aralarındaki bağları güçlendirecek olan bir mescidin inşası ile işe başladı.
Müslümanlar Allah’ın yeryüzünde çevresini mukaddes kıldığı Kâbe’den ayrı kalınca topluca ibadet edecekleri ve davetin merkezi olacak bir yer inşası gerekmişti. Bundan dolayı Hz. Muhammed’in bizzat kendi çaba ve gayretleriyle önce Kuba’da, ardından da Medine’de bir mescit inşa edilmişti. Mescid-i Nebevi adı verilen Medine’deki bu mescit, Müslümanların tek vücut hâline gelmelerinde, İslam dininin öğretilmesi ve bu sayede yayılmasında çok önemli fonksiyonlar üstlenmişti.
Sade bir yapıya sahip olan Mescid-i Nebevi, bünyesinde öncelikli olarak namazların ifası için kıble tarafında bir ibadet mahalli barındırıyordu. Ayrıca Hz. Peygamberin ailesi için kenar kısmına yapılan küçük odalar ile arka kısmında kendilerini ibadet ve ilme adamış kimselerin bulunduğu Suffe olarak isimlendirilen bir mektep bulunmaktaydı. Kıble değişmeden önce güney tarafta olan bu kısım kıblenin değişmesiyle birlikte kuzey kısma alınmış oldu.
Mescid-i Nebevi, kısa süre içerisinde Müslüman toplumun her yönüyle merkezi hâline gelmişti. Allah Resulü, mescitte dinin emir ve hükümlerini insanlara aktarıyor, açıklıyor ve bizzat yaşayarak ümmetine gösteriyordu. Bu görevi yerine getirirken Mescid-i Nebevi de önemli bir irşad ve tebliğ mekânı olmuştu. Burası ibadetlerin beraberce yapıldığı ve ashaba uygulamalı öğretildiği bir yer olmasının yanında, Hz. Peygamberin, Müslümanları vaaz ve nasihatleri ile irşad ettiği, ilmek ilmek onların kalplerine ve gönüllerine ahlaki erdemleri yerleştirdiği bir ortam hâline gelmişti.
Mescid-i Nebevi, Müslümanları gerek irşad gerekse irşadın bir boyutu olarak değerlendirebileceğimiz eğitim ve bilinçlendirme yönüyle ön planda olmuştur. Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber’in sohbet, vaaz ve hutbeleriyle iman, ahlak ve ibadet başta olmak üzere her konuda mescitte ondan istifade etmiş, ayrıca Suffe kısmında onun tedrisinden geçmiş, “meclisü’l-ilm” denilen Allah Resulü’nün derslerine katılarak birer ilim neferi olmuşlardır.
Özellikle yoksul, bekâr ve kimi kimsesi olmayanlara bir barınak işlevi gören bu mekânda kendilerine yer bulan ilim âşıkları, ibadet etmenin yanında muallimlerin en güzeli Hz. Muhammed’in dizinin dibinde eğitim ve öğretime katılıyorlardı. Önceleri 10 civarı olan ancak zamanla sayıları 400’ü aşan bu ilim ve ibadet âşıklarına, kaldıkları yerin adına nispeten “ashab-ı suffe” denmiştir.
Okuma yazma oranının çok düşük olduğu Arabistan Yarımadası gibi bir ortamda İslam’ın ilme verdiği değer sayesinde hayatın birçok alanında olduğu gibi eğitim sahasında da müthiş bir atılım gerçekleştirilmiştir. Burada Hz. Peygamberin gayreti en üst düzeyde olurken ona tabi olan ashabın ilim aşkı da her türlü zorlukları aşmalarına imkân tanımıştır. Örneğin suffe ashabının tek işi Kur’an’ı öğrenmek, anlamak ve anlatmak olmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır, onları “Ashab-ı Suffe; Peygamber dershanesinde, kendilerini ilme ve Allah yoluna adamış öğrenci kimselerdi.” şeklinde ifade etmiştir. (Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Sadeleştiren: İsmail Karaçam vd., I-X, Azim Dağıtım, İstanbul, tsz. II, 227.)
Nuaym el-İsfehani’nin, “Allah’ın her türlü dünya kirinden kurtardığı, fakirlere önder kıldığı, hikmet ehline dost eylediği, aileye ve dünya malına bağlanmayan, hiçbir alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoymadığı, az bulunur bir topluluktu.” diye tanımladığı ashab-ı suffe, ilim adına pek çok şeyden vazgeçebilmiştir.
Mescid-i Nebevi’nin ve ashab-ı suffenin baş müderrisi Allah’ın Resulü idi. Bazen Muaz b. Cebel gibi sahabiler de burada ders verirdi. Hz. Peygamber bizzat suffe ashabının eğitim işleriyle ilgilenir ve ihtiyaçlarını karşılardı.
Suffe ehlinin amacı İslam’ı, Allah’ın Resulü’nden öğrenmek ve öğretmekti. Allah Resulü’nden öğrendiklerini başkalarına tebliğ etmek de suffe ehlinin faaliyetleri arasındaydı. Bu nedenle Peygamberimizin komşu devletlere gönderdiği elçiler daha çok bu mektebin mensupları arasından seçilmekteydi. Çünkü Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizzat kendinden ilim almış, onun tedrisinden geçmiş olan bu seçkin kişiler, o dönemin üst düzey eğitim alan isimlerinden kabul edilmiştir. Hz. Peygamber onlardan elçiler seçmiş, valiler atamış, muallimler göndermiştir. Ashab-ı suffe arasından, yeni Müslüman olan kabilelere Kur’an ve dinî bilgiler öğretmek için muallimler görevlendirildiğine dair İslam tarihinde birçok örnek vardır. Nitekim Recî‘ ve Bi’r-i Maûne vakalarında haince şehit edilen yetmiş hafız ve âlim sahabi genelde bunlardandı ve görevleri yalnızca İslam dinini öğretmekti.
Allah Resulü, mescitte uzun süre oturarak onlar ile uzun sohbetler eder, İslam dinini ve bu dinin emir ve yasaklarını ayrıntılarıyla onlara anlatırdı. Mescid-i Nebevi’de eğitim faaliyetlerinden sadece erkekler faydalanmaz, zaman zaman namazlara katılan kadınlar da istifade ederdi. Bir ara kadınlar, Hz. Peygamber’in kendilerine İslam’ı anlatması için özel zaman ayırmasını talep etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz onların bu taleplerini yerine getirmiş ve haftada bir veya iki kez onlara özel sohbet halkaları düzenlemişti. (Hanbel, Müsned, II, 145; Ebu Davud, Hudud, 11; Nesai, Kat‘u’s-Sarik, 8.)
İslam’ın ilme ve eğitime önem verdiği ilk vahyin okumakla ilgili olduğu, kaleme yemin ile başlayan ayetler ile birçok ayette ilme ve okumaya vurgu yapıldığını görüyoruz. İnsanlığa rehber ve önder olarak gönderilen bu dinin peygamberinin dilinden yine ilme dair çok sayıda söz aktarılagelmiştir. “Âlimler peygamberlerin varisleridir.” sözüne muhatap olan Müslümanlar, eğitim ve öğretimde büyük çaba sarf etmişlerdir. Suffe ehli arasında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyen ve Kurra olarak isimlendirilen nice örnek şahsiyet yetişmiştir. Suffe ehlini ayrıcalıklı kılan en önemli özelliklerden biri de Hz. Peygamber’in sohbetlerinin müdavimi olmaları, her vakit onun sohbetine katılmaları ve bu nedenlerle en çok hadis rivayet edenlerin onların arasından çıkmasına, ilim meşalesinin önderlerinin yine onlardan olmasına vesile olmuştur. Örneğin Hz. Ali, Muaz b. Cebel, Ebu Huzeyfe’nin azatlı kölesi Salim, Huzeyfe b. Yeman, Musab b. Umeyr, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Ömer, Bilal-i Habeşi, Ammar b. Yasir, Selman-ı Farisi, Süheyb-i Rumi, Ebu Zerr el-Gıfari, Ebu Hureyre, Übey b. Kâb, Ubade b. Samit, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Mikdad b. Esved, Habbab b. Eret bunlardan bazılarıdır. Kaynaklarda suffe ehlinden olan 103 sahabinin ismi zikredilmektedir.
Diğer taraftan İslam’ı öğrenmek veya tetkik etmek için gelen heyetlerin yanı sıra Medine’de tanıdıkları bulunmayan bazı topluluklar da çoğunlukla Suffe’de ağırlanıyordu. Mesela, İslam dinini öğrenmek amacıyla Medine’ye gelen Sakif heyeti, Mescid-i Nebevi’deki Suffe kısmında ağırlanmıştı. Bu vesileyle de onların, Kur’an dinlemeleri ve cemaatle kılınan namazı görmeleri sağlanmış oldu. (Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Vâkıdî el-Eslemî el-Medenî (ö. 207/823), Kitâbü’lMegâzî, nşr. Abbas el-Şibînî, I-III, Kahire 1948, III, 965.) Peygamberimiz Mescid-i Nebevi’yi ibadetler başta olmak üzere, İslam ümmetinin maslahatına olan her türlü ictimai faaliyetlerin icrası için de kullanmıştır. Bu maslahatlardan biri de İslam’ı öğrenmek, araştırmak için Allah Resulü ile görüşmek üzere Medine’ye dışarıdan gelen elçi, heyet veya ziyaretçilerin Suffe’de ağırlanmasıydı. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 487.)
Yüce dinimiz, İslam’a davet ve Müslümanları irşad etme vazifesini Peygamber Efendimizden sonra ümmet-i Muhammed’in uhdesine bırakmıştır. Onun içindir ki bu ulvi vazifeyi din hizmetlerimizin en önemli unsuru hâline getirmek öncelikli gayelerimizden biri olmalıdır. Günümüz dünyasında İslam’ın davet ve irşad dilini güncelleyebilmenin, etkin ve verimli bir yöntem geliştirebilmenin yolları aranmalıdır. Değişen dünya şartlarında camilerimizi imar etmek, irşad ve irfan mektebi hâline getirmek, hayatın merkezine yeniden taşımak için neler yapılması gerektiğine dair fikir alışverişinde bulunmak ve bir yol haritası belirleyerek en kısa zamanda faaliyetlerimize hız vermek gerekir. Bu konuda en güzel örnek olarak önümüzde Hz. Peygamber dönemi uygulamaları ve Mescid-i Nebevi modeli durmaktadır.
Camilerimizin, Mescid-i Nebevi ve içerisinde bulunan Suffe’nin icra ettiği fonksiyonlar açısından günümüz dünyasına hitap etmesi gerekmektedir. Belki o dönem itibarıyla Mescid-i Nebevi, Medine’de tek ibadet merkezi gibi görünse de Hz. Peygamber’in vefatına kadar birçok farklı görevi de yerine getirmiştir. Bu nedenle mescitlerimiz, bulunduğumuz yerlerde, köyümüzde, mahallemizde, ilçemizde ve şehrimizde alternatif faaliyetlerin gerçekleştirildiği mekânlar olmalıdır. Mescitlerimiz vaaz ve sohbetleriyle, cami dersleri ve ders halkalarıyla irşad faaliyetlerinde önemli bir yere sahip olmuştur. Ayrıca İslam’ın anlatıldığı ve öğretildiği Suffe benzeri eğitim merkezleri hâline getirilmelidir. Pek çok camimizde 4-6 yaş Kur’an Kursu başta olmak üzere yetişkinlere yönelik kurslarıyla, cami bünyesinde açılan gençlik merkezleriyle, her seviyeye hitap eden kütüphaneleriyle bu vazifeler ifa edilmeye çalışılmaktadır. Bu hizmetlerin daha da artırılarak devam etmesi, birleştiğimiz, beraber ibadet ettiğimiz, ilim tahsil ettiğimiz, sosyal projeler ürettiğimiz kadını erkeği, genci ve yaşlısıyla camilerimizin şehrin kalbi hâline gelmesine yardımcı olacaktır.
Ayrıca bir muallim ve müderris olan Hz. Peygamber’in eğitim ve öğretimde uyguladığı metotların, en güzel verimin ve başarının elde edilebilmesi için mutlaka tatbik edilmesi gerekmektedir. Camilere gelen ilim taliplerine de Mescid-i Nebevi’nin müdavimi olan suffe ehlinde güzel örnekler vardır. Ashab-ı suffe, ilmin öncelikle Allah’ın rızasını kazanmak ve dinini sağlam bir şekilde öğrenmek adına yapılması, bu yolda her türlü sıkıntı ve zorluklara katlanılması gerektiğini bizlere göstermiştir. Yine önemli bir örneklik de din hizmeti ve eğitimiyle uğraşan bizlere düşmektedir. İlim talebelerine maddi ve manevi destek olmak, zorlukları aşmalarına yardımcı olmak dinî bir gerekliliktir ve Allah Resulü’nün önemli bir sünneti ve seçkin ashabının mühim bir uygulamasıdır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Doç. Dr. Selim ARGUN
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
