MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



ANNE BABA RIZASI: CENNETE GÖTÜREN KESTİRME YOL

Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara yönelik saldırılarını iyice arttırınca Allah Resulü (s.a.s.), şehrin ileri gelenlerini İslam’a davet etmek ve desteklerini almak amacıyla Taif’e gitmişti. Ne var ki Taif halkı, hidayet mesajına kulak tıkamışlar; Hz. Peygamber’i ve yanında bulunan Zeyd b. Harise’yi taşlamışlar, yollara attıkları dikenlerle ayaklarını kan revan içinde bırakmışlar, pek çok ağır söz söyleyip hakaretler etmişlerdi. Bu elim hadiseden sonra Mekke’ye dönüşte karşısına çıkan Cebrail’in, Taif’in başına dağları geçirip ahalisini helak etme talebini geri çevirmiş; bu halde bile onların hidayetini düşünmüş ve onlara beddua etmemişti. (İbni Hişâm, Sîre, II/60-63). Ama gelin görün ki âlemlere rahmet olarak gönderilen ve hayatı boyunca bedduayı ağzına almamaya çalışan Hz. Peygamber (s.a.s.), söz konusu anne baba hakkı olunca meselenin ehemmiyetine vurgu yapmak, bu konuda ihmalkârlık yapılmasını önlemek adına şu ağır sözleri sarf etmişti:
“Yazıklar olsun! Bir kez daha yazıklar olsun! Ve bir kez daha yazıklar olsun!” ‘Kime yazıklar olsun ey Allah’ın elçisi?’ diye sorulunca Hz. Peygamber (s.a.s.) şu cevabı vermişti:
“İhtiyarlık zamanlarında anne-babasından birine yahut her ikisine yetişip de (kendilerine gereken hürmeti göstermediği için) cennete giremeyen kimseye…” (Müslim, Birr, 9.)
Bu hadiste geçen ve “yazıklar olsun” diye çevirmeyi uygun gördüğümüz “ ” tabiri meşhur muhaddis ve Buhari şârihi İbn Hacer’e göre rezil rüsva olma anlamında bir nevi bedduadır. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I/124.) Bu ifade, beddua anlamına geldiği gibi anne babaya iyilik ve ihsanda bulunulmadığı için cenneti kaçırmak suretiyle gerçek manada rezil rüsva olma anlamına da gelmektedir. Nitekim anne babaya hürmet gösterip onların rızasını kazanan, Yüce Allah’ın da rızasını kazanacak ve ebedi mutluluğa kavuşmuş olacaktır. Ancak anne babasının kadr ü kıymetini bilmeyip onların rızasını kazanamayan, Yüce Allah’ın rızasına da nail olamayacak ve cennetten mahrum olmak gibi büyük bir hüsrana duçar olacaktır. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’ın rızası, anne babanın rızasında, gazabı da anne babanın gazabındadır.” buyurmuştur.
Yüce Allah ise Kur’an-ı Kerim’de “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle.” (İsrâ, 17/23.) buyurmak suretiyle hem anne babaya söylenecek en ufak incitici bir söze bile müsaade etmemiş hem de anne baba hakkını, kendisine kulluk edilmesinden hemen sonra zikrederek onlara hak ettikleri değeri vermiştir. Esasında insanın, kendisini yaratan Allah’ı inkâr etmesi, O’na başka varlıkları eş koşması (şirk) Allah nezdinde ne kadar kötü bir tutum ise dünyaya gelmesine vesile olan, büyütüp yetiştirilmesinde sayılamayacak kadar emekleri olan anne babasına hürmetsizlik ve itaatsizlik etmesi de aynı şekilde kötüdür ve her iki tutum da nankörlüktür.
Dinimizde anne babaya verilen değer, ayetlerde ve hadislerde açıkça görülmekle birlikte Allah’a itaat her şeyden ve herkesten önce gelmektedir. Bundan dolayıdır ki Hâlik’a isyan konusunda -anne baba da dâhil- hiçbir mahlûka itaat olmaz. Bu ve benzeri hâller dışında imkân dâhilinde anne-babaları kıracak ve üzecek her türlü söz ve davranıştan uzak olunmalıdır. Zira biz Müslümanlar olarak inanmayan babasına bile “babacığım” diye hitap eden (Meryem, 19/42) nezaket timsali Hz. İbrahim’in (a.s.) milletindeniz; yaşlı anne babaya bakmayı Allah yolunda cihattan daha faziletli gören (Buhari, Cihad, 1; Müsned, XI/102) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetindeniz. Bu itibarla herhangi bir konuda haksız olsalar bile evladın anne babasına küsmeye, onlarla irtibatını koparmaya hakkı yoktur. Ne var ki çoğu kez anne babayla evlatlar arasında incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden küslükler olabilmektedir. Evlatlar genelde “Bana az, kardeşime çok verildi.”, “Ona alındı, bana alınmadı.” gibi parayla ve malla ilgili dünyalık konularda böylesine tavırlar sergileyebilmektedirler. Fakat evlatların göz ardı ettikleri husus şudur: Sırf dünyaya gelmelerine vesile olmaları, anne babanın hukukunu gözetmeyi ve onlara hürmet göstermeyi zorunlu kılmaktadır. Şayet anne baba, çocukları arasında ayırım yapar veya onlara gerektiği gibi annelik babalık yapmazlarsa elbette bu davranışının hesabını Yüce Allah’a verecek ve ahirette evlatlarıyla hesaplaşmak zorunda kalacaklardır. Ancak onların bu yanlış tutumu evlatlara da yanlış yapma hakkı tanımamaktadır.
Üzülerek belirtmemiz gerekir ki günümüzde yaygınlaşmaya başlayan uygulamalardan biri de anne babaların, evlatlarına en çok ihtiyaç duydukları düşkünlük çağlarında evlatların, “Meğer vefa İstanbul’da bir semt adıymış!” ifadesini haklı çıkaracak mahiyette bir vefasızlık yaparak onları kendi başlarına bırakmaları veya huzur (!) adı verilen evlere terk etmeleridir. Hazine dolu bir sandığın üstünde oturup da o sandığı açmadığı için yoksulluk çeken kişi nasıl içler acısı bir hâldeyse yaşlanmış anne babasını yüzüstü bırakıp Allah’ın rızasından mahrum olan kişinin hâli de aynıdır. Bu kişiler, dünyalık geçici hazları önceleyip anne babalarını kendi hâllerine bırakmakla, kendilerine altın tepside sunulan cennet anahtarını reddettiklerinin ne yazık ki farkında değillerdir.
İşte bu hakikati unutmayalım diye günde beş defa kıldığımız namazda “Rabbenâ” dualarını okuyarak “Rabbim, beni, anne babamı ve bütün müminleri bağışla.” diye onlar için niyazda bulunuyoruz. Namazında bu niyaza yer vermesine rağmen anne babasını yalnız ve kimsesiz bırakarak cennet yoluna bariyer koyan bir müminin, hiç şüphesiz önce imanını sonra ahlakını daha sonra da namazını gözden geçirmesi isabetli olacaktır.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Anne babanın rızasını almak, Rabbin rızasını ve cennete giden yolu kolaylaştıracaktır.
2. Anne babadan yüz çevirmek ve onları kendi hallerinde çaresiz bir şekilde bırakmak tıpkı kendisini yaratanı inkâr etmek gibi büyük bir nankörlüktür.

Kaynak
Türk Diyanet


Halil Kılıç
MANEVİ DANIŞMANLIK VE REHBERLİĞİN ARKA PLANI: DİN VE MANEVİYAT

Türkiye’de manevi danışmanlık ve rehberlik, Diyanet İşler Başkanlığının Adalet Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı ile imzalamış olduğu protokollerin hayata geçirilmesiyle gündeme gelmiştir. Bu çerçevede Diyanet personeli, cezaevleri, hastaneler, sevgi evleri, kadın sığınma evleri, huzurevleri ve KYK üniversite yurtları gibi pek çok kurumda hizmet vermeye başlamıştır. Önceleri cezaevi vaizi, manevi destek birimi gibi farklı isimlerle anılsa da artık Diyanet personelinin kurum dışı hizmetleri manevi danışmanlık ve rehberlik başlığı altında toplanmıştır. Manevi danışmanlık ve rehberliğin günümüzde gündeme gelmesinde din ve maneviyat kavramlarının yaşadığı anlam dönüşümü belirleyici unsur olmuştur. Bu dönüşüm başta Avrupa ve Amerika olmak üzere Batı’da ortaya çıkmış ve etkileri Türkiye’ye de yansımıştır. Ancak Türkiye’de var olan maneviyat algısı, buradaki dini ve kültürel zeminde kendine has bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Batı ile Türkiye’deki maneviyat algısının benzeşen ve farklılaşan yönleri, bugünkü manevi danışmanlık ve rehberlik uygulamasının nasıl olması gerektiğine dair ipuçları vermektedir.

Batı’da Maneviyat

1970’lerin ortalarına kadar Batı literatüründe maneviyat kavramı, büyük ölçüde din kavramı ile eş anlamlı kullanılmıştır. Çoğunluğunu hemşirelik, tıp ve psikoloji bölümlerinin oluşturduğu sağlık literatüründe maneviyat konusunu ele alan çalışmaların sayısı 1975-2000 yılları arasında beş katına çıkmıştır. Bu çalışmalarda dikkat çeken nokta ise oldukça farklı maneviyat tanımları içeriyor olmalarıdır. Bazı tanımlar şu şekildedir: “Bireyi dünyaya bağlayan ve varoluşuna anlam ve açıklama getiren inanç”; “aşkın bir boyutun farkına varılmasıyla ortaya çıkan ve kişinin kendisi ile, hayatla ve nihai gördüğü şeyle ilişkili olarak tanımlanabilir bazı değerler tarafından karakterize edilen oluş ve tecrübe ediş biçimi”; “kutsalı arama süreci”. Bu tanımlar Müslüman bir zihin tarafından din tanımlarına yakın algılanır ancak Batı’da durum farklıdır. Nitekim aynı dönemlerde yapılan din tanımları başka bir gerçeğe işaret etmektedir. Birkaç din tanımına göz atmak durumu netleştirmeye yardımcı olacaktır. “İlahi veya insanüstü bir güce duyulan inançlardan ve böyle bir güce yapılan ibadet fiillerinden veya diğer ayinlerden oluşan bir sistem”; “belli geleneklere has inanç ve fiillere gösterilen bağlılıklar”; “kutsal veya aşkın olana (Tanrı, yüce güç veya nihai gerçeklik) yakın olabilmek için geliştirilmiş organize/kurumsal inanç, uygulama, ritüel ve sembol sistemi”. Bu din tanımlarında sistem, gelenek ve kurum kavramları öne çıkmaktadır. Ancak 1975 öncesi din tanımlarında böylesi bir vurgunun olmadığı gözlenmiştir. Örnekler şu şekildedir: “Bireylerin ilahi olduğunu düşündükleri herhangi bir şey ile kendilerini ilişki içinde görmeleri bakımından tek başlarına yaşadıkları duygular, eylemler ve tecrübeler”; “mutlak bağlılık hissi” ve “en geniş ve en temel hâliyle din, nihai ilgidir”.

Görüldüğü üzere Batı’da din kavramı önceden insanın kutsalla yaşadığı özel tecrübesi olarak tanımlanırken sonraları din, bir kapalı sistem ve kurum olarak tanımlanmaya başlamıştır. Şüphesiz bu dönüşümde, din denince akla kilisenin gelmesi ve kilisenin kurumsal yapısı etkili olmuştur. 1993, 1995 ve 1997 yıllarında ikisi Amerika’da biri Kanada’da genel olarak halka yönelik yapılan alan araştırmaları da bu bölgelerdeki insanların bir kısmının din ile maneviyata farklı anlamlar yüklediğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerine çalışan araştırmacılar, insanların kendi manevi dünyalarını tanımlarken şu seçeneklerden birine işaret ettiklerini tespit etmiştir: “Dindarım ama manevi yönden güçlü değilim.”, “Manevi yönden güçlüyüm ama dindar değilim.”, “Hem dindarım hem manevi yönden güçlüyüm.”; “Dindar da değilim manevi yönden güçlü de değilim.” Bu farklı yaklaşımların tespit edilmesinin ardından yapılan pek çok çalışma, Batı’da insanların din kavramını kilise kurumu ve oradaki din adamlarının etkinlikleri olarak algıladıklarını; Tanrı kavramını da kilisenin işaret ettiği ve kurallar koyan tanrı olarak algıladıklarını bulgulamıştır. Kilise ile bağlarını koparan ancak yüce bir güçle iletişim hâlinde olduklarını hisseden bireyler, “Dindar değilim ama manevi yönden güçlüyüm.” ifadesini kullanmaya başlamışlardır. Takip eden yıllarda maneviyat; kişisel inanç ve uygulamalar, kutsal olanla ve/veya evrenle bağlı olma hissi, benliği aşma, evrenle veya diğer insanlarla bağlı olma hissi, huzur, hayatın anlam ve amacı gibi konularla ilişkilendirilmiştir. Günümüzde genel olarak Batı’da kabul gören görüş, her insanın manevi bir boyutunun olduğu ve insanın hayatına anlam kattığı yönündedir. Kiliseye devam eden dindar bir kimse için maneviyat ile din yakın kavramlar iken dini inancı olmayan bir insan içim maneviyat, kendini aşma tecrübesi, evrendeki bütünlüğü yakalama hissi vb. olabilir. Dolayıyla kişiye bağlı olarak din ile maneviyat aynı veya farklı anlamlara gelebilir. Sonrasında başta Amerika ve Avrupa olmak üzere diğer ülkelerde yapılan çalışmalar insanın manevi açıdan desteklenmesinin önemini ortaya koyunca hastaneler, cezaevleri, askeriye, özel şirketler gibi pek çok kurum manevi danışmanları bünyesine dâhil etmiştir. Ülkemizde ise maneviyat kavramının algısı ile manevi danışmanlık ve rehberlik uygulamalarının Batı’ya benzeyen ve ondan ayrışan tarafları vardır.

Türkiye’de Maneviyat

Maneviyat kavramı Türkçe literatür için yeni bir kavram değildir. Bu kavram genellikle; din, tasavvuf, ahlak ve cesaret/moral gücü anlamlarında kullanılmıştır. Diğer taraftan Batı’da ortaya çıktığı hâliyle maneviyata yüklenen yeni anlam da Türkçe literatürde yerini almıştır. Ancak İngilizcesi “spirituality” olan tek kavramın Türkiye’de “maneviyat, ruhsallık, tinsellik, spiritualite, spiritüelite, spiritüalizm (bu kullanım yanlıştır)” olmak üzere altı ayrı kelime olarak kullanıldığı görülür. Ruhsallık veya spiritualite gibi kavramları tercih eden araştırmacı ve yazarlar, bahsettikleri olgunun din gibi anlaşılmasını engellemek amacıyla bu kavramı tercih ettiklerini ifade etmişlerdir. Ancak Türkiye’de genel olarak halka yönelik alan araştırmaları, burada din ve maneviyat kavramlarına yüklenen anlamların Batı’dakine benzeyen ve ayrışan yönleri olduğunu ortaya koymuştur. Her iki kültürde de maneviyat kavramı, din kavramının tanımına göre şekil almaktadır. Ayrıca her iki kültürde de herkesin manevi bir dünyasının olduğu ve bu dünyanın oldukça kişisel bir içsel alana işaret ettiği fikri kabul görmüştür. Diğer taraftan Türkiye ile Batı’nın maneviyat algıları arasındaki en temel fark din tanımında ortaya çıkmaktadır. Nitekim Batı’da din, kiliseye devam; Tanrı da kilisenin işaret ettiği Tanrı olarak algılanmaktadır. Dolayısıyla tanrı ve yüce güç/aşkın varlık kavramları farklı çağrışımlara sahiptir. Oysa Türkiye’de hâkim din olan İslam’ın, Hıristiyanlığın kilisesi gibi bir kurumsal tarafı yoktur. Müslüman olmak için kilisede olduğu gibi bir kuruma üye olmanız gerekmez. İslam’da Allah kullarına şah damarından daha yakındır, inancı vardır. Dolayısıyla Müslüman bir zihinde din (İslam) ile maneviyat kavramlarını tamamen birbirinden ayırmak mümkün değildir.

Türkiye örnekleminde yapılan çalışmalar da bu tespiti desteklemiştir. Örneğin Batı merkezli modelleri esas alan çalışmaların bazılarında Türkiye örneklemi ile Batı ülkeleri örneklemi arasında farklılıklar tespit edilmiştir. Bu çalışmalarda çıkan sonuçlar yazarlar tarafından “kavramların tanımının Batılı olmayan toplumlarda farklı değerlendirilmesi”; “maneviyat ölçeğinde yer alan ifadelerin ya kültürel farklılıktan dolayı farklı anlamlandırılmasıyla ya da örneklemde değişik mistik çağrışımlara sebep olmuş olması” gibi şekillerde açıklanmıştır. Bir Maneviyat Ölçeği’nin Türkiye örnekleminde uygulanmasında benzer farklılığa ulaşan araştırmacı ise bu sonucu “Türkiye’de yaşayan insanlar maneviyatı dindarlıktan farklı olarak algılasalar bile çoğu, bu iki kavram arasında doğal bir bağ olduğunu düşünmektedir.” şeklinde değerlendirmiştir. Bu sonuç başka çalışmalarda da tekrarlanmıştır. Din ve maneviyat kavramlarına bağlı olarak Türkiye örnekleminde Allah ile aşkın varlık/yüce güç kavramları birbirinden ayrılmış değildir. Müslüman zihinlerde İslam, kul ile Allah arasında oldukça öznel bir iç dünyayı kapsamakla birlikte hasta ziyareti, yetim ve yoksula destek gibi sosyal konuları da kapsamaktadır. Manevi danışmanlık ve rehberlik bu noktada önem kazanmaktadır.

Sonuç ve Değerlendirme

Kültürlerdeki sosyal temsiller kavramların algılanmasında oldukça etkilidir. Kavram, bilgi, teori ve ölçeklerin içinde üretildiği kültürün izlerini yoğun bir şekilde göz önünde tutulmalıdır. Batıda maneviyat, dini kurumlardan uzaklaşarak bireysel doruk tecrübelere yönelme şeklinde ortaya çıkmıştır. Böylece maneviyat kişisel anlam dünyası, iç huzuru ve aşkın varlıkla kurulan özel ilişki şeklinde tanımlanmıştır. Türkiye’de ise özellikle çeviriler aracılığıyla bu tanımlar literatürdeki yerini almıştır. Ancak yapılan alan araştırmaları –Batı’dan farklı olarak- Türkiye örnekleminin din ile maneviyat kavramlarını birbiri ile ilişkili kavramlar olarak algıladığını ortaya koymuştur. Bu farkın temelinde yer alan nedenlerden ilki, din olarak Batı’da Hristiyanlığın Türkiye’de ise İslam’ın algılanmasıdır. Kiliseyi merkeze alan Hristiyan kültürde din büyük ölçüde kurumsal olarak algılanmaktadır. Maneviyat ise büyük ölçüde, dini gelenek ve kurumsal yapıdan uzakta bireysel tecrübe ve anlam arayışına odaklanmaktadır. Oysa Türkiye’de bu ayrım Batı’da olduğu kadar net değildir. Çünkü İslam’da kilise gibi otorite sahibi kurumsal bir yapı yoktur. Dolayısıyla dini ve manevi unsurlar bireysel hayatlarda bir arada tezahür edebilmektedir. Bu da her iki kavramın hâlâ birbiri ile yakın ve oldukça ilişkili olarak algılanmasına yol açmaktadır. İkinci önemli neden ise Tanrı ve aşkın varlık kavramlarına yüklenen anlamların farklı olmasıdır. Batıda “Tanrı” daha çok dini kurumlarla ilişkilendirilirken “aşkın varlık” kavramı bu dünyayı aşan yüce bir gerçekliğe işaret etmektedir. Türk-İslam kültüründe ise Allah kavramı her iki boyutu da büyük ölçüde içermektedir. Din ve maneviyat kavramlarının kültürel farklılıkları bu noktalarda öne çıkmaktadır.

Diğer taraftan insan fenomeni göz önünde tutulduğunda her insanın fiziksel, psiko-sosyal ve manevi boyutlarının olduğu bir gerçektir. Onun bedeni fiziksel boyutunu, zihin ve duyguları psikolojik boyutunu, çevresi ile kurduğu ilişkiler ise sosyal boyutunu oluşturur. Manevi boyut ise hayatında önem verdiği unsurlar, yüklediği anlamlar ve dini inancını kapsar. Büyük çoğunluğun Müslüman olduğu Türkiye’de insanların çok önem verdikleri ve hayatlarına anlam kattığını düşündükleri olgulardan en büyük paydaya sahip olanı, dini inançlarıdır. Aslında Kur’an-ı Kerim ve Peygamber Efendimizin sünnetinde de bugün manevi danışmanlık ve rehberlik uygulaması olarak anılan etkinlikleri bulmak mümkündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Allah (c.c.) kullarıyla her an iletişimde olduğunu bildirmektedir. Peygamber Efendimiz de ashabına sadece dini bilgi aktarmakla kalmamış onlarla hemhâl olmuştur. Yoksul, yetim, hasta gibi sosyal hizmet gruplarına verilecek her türlü manevi desteğin en güzel örneklerini Peygamberimizin hayatında görmek mümkündür. Dolayısıyla Türkiye’de manevi danışmanlık ve rehberlik hizmeti bir ihtiyaçtır ve bu hizmetin hem bilimsel hem de dini temelleri vardır. Bu açıklanan hususlar neticesinde denilebilir ki; Türkiye’de verilecek olan manevi danışmanlık rehberlik hizmetinde din alanında uzman kişilerin görev alması gerekmektedir. Bu görevlilerin rehberlik ve danışmanlık becerilerine dair bir eğitimden geçmesi de şarttır. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yürütülen manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetinin zaman içerisinde daha kaliteli hâle gelmesi için disiplinler arası çalışmalar yapılmasına ve ortak eğitim modeli geliştirilmesine ihtiyaç vardır.

*Bu yazı, yazarın Maneviyat Algısı ve Diğerkâmlıkla İlişkisi (Kan Bağışı Örneğinde Türkiye ve Amerika Karşılaştırmalı Nitel Bir Araştırma) isimli doktora çalışmasına dayanmaktadır.

Kaynak
Türk Diyanet


Sevde Düzgüner
AİLEYE DİNİ VE MANEVİ REHBER: AİLE BÜROLARI/ AİLEYE DOST VE REHBER OLMAK/ AİLE VE DİNİ REHBERLİK HİZMETLERİ

Vahyin yeryüzüne inişinin ilk ifadesi oku! Oku ki kendini bilesin, oku ki kâinatı bilesin, oku ki indirileni bilesin. Bu bir kimliği bulma emriydi, başka bir ifadeyle kendini bilme ve tanıma. Zira vahyin bütününe baktığımızda bu okuyuşa katkı sağlayacak deliller belgeler, işaretler görürüz. Velhasıl anlayışımızı kolaylaştıran, tefekkürümüzü zenginleştiren okumalar sunar bizlere Hak Teâlâ. Bir taraftan imana davet, bir taraftan da imana şahadet işaretleri yani görme, tatma, dokunma, hissetme vb. şeklileriyle sunulan ilahî karineler. Geceleyin uyumanız, gündüzün onun lütfundan istemeniz (Rum, 30/23), gökten yağmur indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesi (Rum, 30/24), göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması (Rum, 30/22), kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delilleri olarak idraklerimize sunulur. (Rum, 30/21.)

Yüce Allah Kur’an’ın pek çok yerinde varlığının bu ve buna benzer delillerini paylaşır bizimle. Bu işaretleri gönül ve akıl gözüyle görebilenler hemen muttali olurlar. Bazen de deliller yaşamın farklı sahnelerinde kendini gösterir. Sekinet ve huzura erişmek için eşler var edilerek oluşan aile, Allah’ın varlığına delil olarak sunulmuş, sevgi ve merhametin getirdiği huzurla yeryüzü cenneti olarak ifade edilmiştir. İnsanlık tarihi aile olmaya vahyin terbiyesi ile başlar: “Ey Âdem sen ve eşin cenneti mesken edinin.” (Araf, 7/19.) Kalınacak, ikamet edilecek, başımızı sokacak bir çatıdır belki anladığımız. Ancak bu ilahi hitap, Rum suresi 21. ayetle düşünüldüğünde Âdem’e seslenişin “Cennetiniz meskeninizdir, meskeniniz sükûnete, dinginliğe, huzura, emniyete kavuşacağınız yuvanızdır." mesajını okuruz. Bu bağlamda mesken barınma ihtiyacından ziyade huzuru, sakinliği, mutluluğu, merhameti, fedakârlığı ve paylaşımı bulabileceğimiz yuvamız olmalıdır. Habil ile Kabil arasında başlayan ve Hz. Yusuf’un kardeşlerinde zirveye ulaşan ilişkiler, İmran ailesinin kızları Hz. Meryem ve Firavun eşi Hz. Asiye örneklikleri, âlemlere rahmet Efendimizin soru ve sorunlara yaklaşımı dinin aile hayatımıza yön verişinin en sağlam kaynaklarıdır. Sahih dinî bilgiden alınan referanslarla sağlam aile yapısının kurulmasına ve korunmasına yönelik adımlar atılırken dikkat etmemiz gereken bir husus da insanın ve onunla birlikte ailenin dünya serüveninde sarp yokuşlarla karşılaşmasıdır. Mühim olan bu engelleri nasıl aştığı, varoluşunu anlamlandırma çabası içinde hangi yollarda yürüdüğü, kendisine rehberlik edecek kılavuzu hangi duraklarda aradığıdır.

Nerede bir insan varsa biz oradayız

Her şeyin hızla aktığı bir zaman diliminde maddenin arkasındaki mananın göz ardı edilmesiyle birlikte insanın savruluşları ve girdiği çıkmaz sokaklar da o oranda çoğalmakta. Bu sebeple olsa gerek her geçen gün kişisel gelişim ya da danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin arttığına ve zaman içinde kurumsallaştığına şahit oluruz.

İnsanın yaşamına anlam katan ve hayatını şekillendirmede etkin bir rol üstlenen dinin rehberlik ve manevi destek gücü bu aşamada yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkar. Kur’an-ı Kerim’in insan için hidayet rehberi, yol gösterici, öğüt verici olması, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere tüm peygamberlerin, insanların ve toplumların sıkıntılarına duyarlı olup rehberlik yapmaları bu hakikate işaret etmektedir. Hz Peygamber’in ailesini ihmal eden sahabeleri uyarması, kızını üzgün gördüğünde damadı ile en latif bir biçimde kaynaştırması ve aileye dair sorunlarına çözüm arayan kadınları vahiyle buluşturması gibi pek çok örneği sıralayabiliriz.

İnsanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her safhasında var olan dinî ve din hizmetini salt bir mekâna yahut belli bir zamana hasretmek ne kadar doğru olabilir ki?

Topluma sahih ve doğru dinî bilgi ışığında rehberlik yapma, vaaz ve irşat yoluyla din hizmeti götürme vazifesi tevdi edilen Diyanet İşleri Başkanlığımız, dinin cami hizmetleri yanında cami dışında, sosyal hayatın bir parçası olarak yaşanması ve yürütülmesine de görev alanları içerisinde yer vermektedir.

Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı nerede insan biz oradayız düsturuyla toplumun tüm kesimlerine kucaklayıcı bir yaklaşımı benimseyerek; “Kim bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” (Maide, 5/32.) ayeti mucibince dinî rehberlik ve manevi danışmanlık hizmetlerini insanımıza ulaştırma gayreti içerisindedir. Nasıl ki canların ölümü bedenleri yok ediyorsa manevi değerlerin yokluğu da iç huzurun ve toplumsal barışın ölümünü hazırlamaktadır.

Sağlıklı huzurlu bir toplumu, geleceğin dünyasına taşımanın yolu elbette sağlam kişiliğe sahip güvenilen ve güvenen bireylerden oluşan ailenin inşasından geçecektir. Dolayısıyla aileyi ve aile içinde bireyi tehdit eden problemlere çözüm üretmek, kadın, çocuk, genç, yaşlı toplumun sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan kesimlerine dinî rehberlik ve manevi destek hizmeti götürmek amacıyla müftülükler bünyesinde 2003 yılında ilk etapta beş büyük ilimizde Aile Büroları kurulmuştur. Dinin insan üzerindeki, yol gösterici ve sorunlarla mücadele etmedeki olumlu etkisinden olsa gerek bugün Aile ve Dinî Rehberlik bürolarımız 81 il ve 304 ilçede hizmet vermektedir. Bürolarda yürütülen manevi danışmanlık hizmetinin yanı sıra vatandaşlarımızı aileyle ilgili konularda bilgilendirmek amacıyla “arz odaklı” çalışmalarda da bulunarak; konferans, panel, proje, seminer, sohbet, ziyaret, TV-radyo programı gibi sosyal dinî faaliyetlerle toplumda aileye dair farkındalık sağlanmaya çalışmaktadır.

Hayatlarına Dokunduklarımız

“Soğuk bir kış günü il müftülüğünden içeriye ürkek ve çaresizlikleri yüzlerinden okunan genç bir çift girer. Sorunları olduğunu, biriyle paylaşmak istediklerini söylerler kapıdaki görevliye sessizce. İkinci kattaki Aile Bürosunda hoca hanımlarla görüşebileceklerini öğrenince merdivenleri çıkarken geri dönmek, duymak istediklerini duyamamak ya da ayıplanmak gibi çekincelerle beraber girerler odaya. Bir hanımefendi onları ayakta karşılar, birazdan yıkılacak bedenlerine bir yer gösterir koltukta. Beyefendi bir solukta anlatır; birkaç yıllık evli olduklarını, eşinin bu süre içerisinde antidepresan ilaçlar alırken hamile kaldığını, şimdi doktordan geldiklerini ve doğacak çocuklarının muhtemelen sakat olacağını, kürtajın uygun olabileceğini… Aslında kendisinin tereddüt etmediğini ama eşinin korku içerisinde yarınki randevuya gitmeden bir de buraya uğramak istediği için geldiklerini söyler. Genç kadın dudakları titreyerek “Anne olmak istiyorum.” diyebilir sadece. Hoca hanım bilgilerini, dinî rehberlik ve manevi danışmanlık ölçüleri içerisinde paylaşır misafirleriyle. Dünyaya gelmek hakkının artık o ceninde olduğunu ifade eder. Son cümle babaya yeter: “Evet, artık onun hayatı başlamış demek ki. Bize düşen sabırla yaşamak ve yaşatmak.” diyerek kürtaj kararından vazgeçilir. Günler günleri kovalar, müftülük her günkü temposunu yaşarken birinin kucağında bir bebek, diğerininse bir demet çiçek bir çift girer kapıdan. Bu sefer sormazlar nereye gideceklerini emin ve huzurlu adımlarla çıkarlar merdiveni. Hoca hanımın odasına girerler. Sevinçleri yüzlerinden o kadar yansır ki içeriye sadece onlar değil bir de huzur girer. Hanımefendi bebeği gösterir: “Size teşekkür etmeye geldik. Çünkü siz bize bir canın ne olduğunu öğrettiniz.” der.

Aslında bu olay bürolarımızdan birine ait bir resim karesidir, buna benzer pek çok hayata Allah ve Resulünün örnekliğiyle dokunulur.

Şefkat ve merhametle kucaklamak

Donanımlı ve birikimli personeliyle aile, aileye dair dinî rehberlik ve manevi danışmanlık hizmetini yürüten bürolarımız elbette sadece bu alanla sınırlı kalmamaktadır.

Yaşam mücadelesinde zorlanan, maddi olduğu kadar manevi açıdan da korunmaya ve desteklenmeye ihtiyaç duyan toplumun kırılgan kesimlerine de el uzatarak, İslam’ın şifasını gönüllere hissettirmek amacıyla sosyal hizmet kurumlarındaki dezavantajlı gruplara da manevi destek hizmeti sunmaktadır.

Göz aydınlığı geleceğin mimarı olan ihmal edilmiş çocuklar sevgi, şefkat ve merhametle kucaklanarak, sorunların üstesinden gelme ve toplumla bütünleşmelerine katkı sağlamak amacıyla çocuk evleri, çocuk evleri siteleri, çocuk destek merkezlerinde (ÇODEM) değerler eğitimi programıyla dinî bilgi ve manevi destekle güçlendirilmektedir.

Hayatın anlamını kaybettiren, insanın benliğinde onarılmaz yaralar açan ve yuvaların yıkılmasına sebebiyet veren olgulardan birisi de şiddettir. Sevgili Peygamberimiz: “Yönettikleri insanlara, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere karşı adaletli davrananlar Allah katında, sınırsız merhamet sahibi Rahman’ın yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklardır.” (Nesâî, Âdâbü’l-Kudât, 1.) müjdesinden mahrum olmaktır aile içi şiddet.

Manevi destek programı kapsamında din görevlilerimiz kadın konukevlerinde kalan şiddet mağduru kadınlara hayatın anlamını ve amacını bulma noktasında yardımcı olmaktadırlar. Yaşadıkları travmayı atlatmalarına katkı sağlamak, huzursuzluklarını, korkularını ve endişelerini gidererek geleceğe güvenle, umutla bakmalarında dinî rehberlik yapmaktadırlar.

“Müslüman, Müslüman’ın din kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu helake teslim etmez. Kim kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını görür. Kim de bir Müslüman’ın üzüntü ve kederini giderirse Allah da buna karşılık ondan kıyamet gününün sıkıntılarını giderir. Kim bir Müslüman’ın kusurunu örterse Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 38.) Burada belirtilen kardeşliğin en çok da aileye yakıştığı anlatılır bürolarımızda. Kadın ve erkeğin birey olarak din kardeşliği sorumluluğunu taşıdıkları gibi eş olduklarında da ikinci bir sorumluluk yüklendiklerine işaret edilir. Tıpkı “Sizden biriniz sevdiği kardeşine sevdiğini söylesin” (Ebû Dâvûd,Edeb, 122.) buyruğunda olduğu gibi. Yani müminler için birbirinden beklenilen bu hasletlerin eş olduğunda da sağa sola bakınmadan en yakınındaki Müslümanın hak edişi hatırlatılır Aile ve Dinî Rehberlik Bürolarında. Sözün özü, aileye yönelik manevi danışmanlık: İhtiyacını karşılamada, kusurunu örtmede, üzüntü ve kederini gidermede, sevdiğini söylemede birinci hakkı olan müminin yanı başındaki eşi, hayat arkadaşı, ailesi olduğunu gösterebilmektir.

Kaynak
Türk Diyanet


Sedide Akbulut
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINCA YÜRÜTÜLEN MANEVİ DANIŞMANLIK VE REHBERLİK HİZMETLERİ

İnsan, ruh ve beden olarak isimlendirilen iki farklı unsurdan müteşekkil bir varlıktır. Allah Teala, Kur’an-ı Kerim’de insana kendi ruhundan üflediğini haber vererek (Secde, 32/9.) yaratılmışlar içinde ona verilen değeri ifade etmektedir. Literatürde nefis ya da ruh olarak adlandırılan ve manevi taraf olarak yerini bulan unsur, insanı diğer canlılardan ayıran, aynı zamanda onu vahye muhatap kılan, beden yok olup gitse de varlığını devam ettirecek olan aslî unsurdur. Kültürümüzde “insan ruhuna dokunmak” olarak nitelendirilen “manevi alan”a yönelik her türlü gayret peygamberler ve onlara tâbi olanların odaklandığı noktadır. Söz konusu hizmetlerin bir adı da gönül yapmaktır. Bu konuda öncü şahsiyetlerden binlerce örneğini bulabileceğimiz beyitlerden biri de Yunus Emre’nin dilinden dökülen şu veciz sözlerdir:

Bir gönülü yaptın ise

Er eteğin tuttun ise

Bir kez hayır ettin ise

Binde bir ise az değil

Günümüzde tüketim kültürünün, haz ve hızın artık insanı mutlu etmekte yetersiz kaldığı, insanlığın manevî bir arayış içerisinde olduğu bir gerçektir. Bu süreçte Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a.s.) kadar tüm peygamberlerin insanlara ulaştırdığı dinin adı olan İslam’ın, vahyin ve nebevi sünnetin özellikle kalbi kırık, mahzun ve varoluşsal bir arayış içerisinde olanlar için ifade şekli bu topraklarda manevi danışmanlık ve rehberlik yaklaşımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Hz. Peygamber’in Allah’ın lütfuyla affedici ve yumuşak üslubunda ifadesini bulan ve sünnette birçok örneği görülebilecek olan, sıkıntılı anlarında insanları dinleme, onlarla konuşma, kendilerine yardım elini uzatma gibi temel ilkeler manevi danışmanlığın dayandığı zemini oluşturmaktadır. Geleneksel dinî-manevi değer ve formların bugünün sorunlarına hitap edecek şekilde sunulması olarak özetleyebileceğimiz manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri Başkanlığımızca son yıllarda gündeme alınmış ve her geçen gün artan hizmet çeşidinin bir yansıması olarak farklı kesimlere sunulmaya başlamıştır.

Söz konusu süreç dünya genelinde modernleşmenin farklı alanlarındaki tezahürü ile birlikte giderek yaygınlaşan bireyselliği aşarak; fizik ve metafizik gerçekliğin farkında olarak varlığı anlamlandırma arayışlarının bir neticesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Çok katmanlı ve geniş bir yelpazeden etkilenen sosyal ve manevi problemlerle yüzleşen insanlara yönelik, bu problemlerle başa çıkmada destek olacak bir takım profesyonel ve akademik çözümler kaçınılmaz olmuştur. Dünya genelinde her kültürün kendi formlarında ortaya çıkan bu hizmet alanının, İslam geleneğinde de farklı formlarını görmemiz mümkündür.

Geleneksel toplumlarda din hizmetleri açısından klasik irşat dili ve ibadetlere rehberlik etme yeterli olurken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, kayıplar gibi ortaya çıkan birtakım zorluklar, aile, akraba, arkadaş ve komşuların desteğiyle doğal süreçleri içerisinde aşılabilmiştir. Şehirleşme, iletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler, üretim ve tüketim alanındaki değişiklikler gibi faktörler manevi dinamikleri de etkilemiş ve yeni perspektifleri zorunlu kılmıştır. Manevi danışmanlık ve rehberlik, “dinî, manevi, ahlaki, kültürel dinamiklerle psikoloji, sosyoloji, iletişim gibi bilimlerin yöntemlerini de kullanarak bireysel ve toplumsal hayata anlam katmak ve eşlik etmek” olarak tarif edilebilir.

Batı dünyasına baktığımızda manevi danışmanlığın uzun bir hizmet serüveni olduğu görülmektedir. Bu hizmet önceleri daha ziyade bir din hizmeti olarak görülürken, 1960-70’li yıllarda disiplinler arası bir karakter kazanarak, psikoloji gibi beşeri bilimlerin de desteği alınarak sunulur hâle gelmiştir. Bu doğrultuda Amerika ve Avrupa’da psikoloji ve teolojinin yoğun iş birliği göze çarpmaktadır.

Bugün birçok Avrupa ülkesinde manevi danışmanlık ve rehberlik vatandaşlar açısından anayasal bir hak, devlet açısından bir yükümlülüktür. Anayasa gereği devlet, din hizmetlerine ve manevi danışmanlığa ulaşma imkânı olmayanların ayağına bu hizmetleri götürmek zorundadır. Ülkemizde manevi danışmanlık görevi 633 sayılı kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiş ve Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün görevleri arasında sayılmıştır.

Manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, özellikle manevi desteğe daha fazla ihtiyaç duyulan hastane, ceza infaz kurumu, huzurevleri, öğrenci yurtları gibi kurumlarda ön plana çıkmaktadır. Söz konusu hizmetlerin belirtilen alanlarda yoğunlaşmasıyla toplumsal ve manevi bunalım¬ların buluştuğu ortak noktada bireylerin sorunlarla başa çıkma ve anlam krizini çözmelerine yardımcı olunması, zorlukları aşmalarında onlara eşlik edilmesi hedeflenmektedir.

Ceza infaz kurumlarında 1983’ten beri var olan cezaevi vaizliği sistemi fonksiyonel olarak manevi danışmanlık işlevi görmektedir. Benzer şekilde 2003’te Aile ve Dinî Rehberlik büroları hizmete açılmış, AFAD, Gençlik ve Spor Bakanlı¬ğı, Sağlık Bakanlığı ve Yeşilay ile imzalanan protokoller ve yapılan işbirliği ile manevi danışmanlığın kurumsal alanı genişletilmiştir. Bu doğrultuda Başkanlığımızca sunulan manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

1. Gençlik Hizmetleri

Ülkemiz oldukça zengin bir genç nüfusa sahiptir. Gençlerin manevi değerler ile buluşturulması amacıyla farklı projeler uygulanmaktadır. Bu bağlamda cami merkezli çalışmaların yanı sıra, kamplar, yurtlar, evler, her görevlimize 10 genç projesi gibi çalışmalar yürütülmektedir. Gençlik çalışmaları il ve ilçelerde yürütülen tüm faaliyetlerden sorumlu olan koordinatörlük yöntemi ile sistematize edilmiştir. Gençlik hizmetlerinde manevi danışmanlık ve rehberlik tam olarak karşılığını üniversite öğrenci yurtlarında bulmaktadır. Söz konusu yurtlarda görev yapan toplam 569 personel, “Manevi Rehber” unvanıyla genç gönülleri manevi değerler ile buluşturmaktadır.

2. Hükümlü ve Tutuklulara Yönelik Hizmetler

Ceza infaz kurumlarında sunulan hizmetler, Başkanlığımızın manevi danışmanlık hizmetleri içerisinde en uzun geçmişe sahip olanıdır. Merhum Ahmet Hamdi AKSEKİ’nin 1950 yılında, Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yaptığı dönemde kaleme aldığı “Cezaevinde Verilecek Vaazlar” adlı eseri Başkanlığımızın cezaevi hizmetlerine bakışını göstermesi açısından önemli bir kaynaktır.

Süreç içerisinde;

- 1982 yılında ceza infaz kurumlarında Din ve Ahlâk Bilgisi dersi için müfredat programı hazırlanmış,

- 1983 yılında cezaevi vaizi kadrosu ihdas edilmiş,

- 2001 yılında Adalet Bakanlığı ile protokol imzalanmış, 2011 yılında güncellenmiş,

- 2012 yılında “Ceza İnfaz Kurumları Din Hizmetleri Rehberi” yayınlanmış,

- 2014 yılında “Cezaevlerinde Sıkça Sorulan Sorular” isimli kitap hizmete sunulmuştur.

Hâlihazırda 284’ü cezaevi vaizi kadrosunda olmak üzere farklı unvanlar ile çalışan 588 Başkanlık personeli ceza infaz kurumlarında görev yapmaktadır.

Ceza infaz kurumlarında bulunan hükümlü ve tutukluların önemli bir çoğunluğunun genç yaşta oldukları ve uzun sayılabilecek bir süreyi cezaevinde geçirerek tekrar topluma döndükleri görülmektedir. Hükümlü ve tutukluların söz konusu süreyi eğitim, iyileştirme ve danışmanlık faaliyetleriyle avantaja dönüştürmeleri ve yeni bir başlangıç yapmaları mümkündür.

Bütün dünyada hükümlü ve tutukluların rehabilite edilmesinde manevî değerlerden istifade edilmektedir. Bu bağlamda ceza infaz kurumlarında Başkanlığımız ve Adalet Bakanlığı işbirliği ile yürütülen din hizmetleri ve manevi destek faaliyetleri, hükümlü ve tutukluların manevi gelişimlerine kayda değer katkılar sunmaktadır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitleden alınan geri dönüşler bu konuda önemli veriler ortaya koymaktadır.

Ceza infaz kurumlarında tövbe, sabır, af, merhamet, emek, kul hakkı, ahiret gibi temel dinî kavramların gücüyle manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmaları tüm suç grupları için önemli bir iyileştirme imkânı sunmaktadır. Özellikle hükümlü ve tutuklularla gerçekleştirilen bireysel görüşmeler teknik olarak tam bir manevi danışmanlık hizmetidir.

3. Sağlık Tesislerinde Yürütülen Manevi Danışmanlık ve Rehberlik Hizmetleri

Ülkemizde oldukça yeni olan ve sınırlı personel ile yürütülen sağlık tesislerindeki manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri aynı zamanda akademik çalışmalara da önemli veriler sunan bir alandır. Türkiye’de bu hizmetler yeni olmakla birlikte farklı ülkelerde uzun denebilecek bir geçmişe ve akademik birikime sahiptir. Dünya üzerinde sağlık alanındaki manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinde yaşanan gelişmeler neticesinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından “sağlık” kelimesinin tanımına fiziksel, zihinsel ve sosyal yönlerin yanı sıra manevi (spiritual) olarak tam iyilik hâli de ilave edilmiştir.

Başkanlığımız ile Sağlık Bakanlığı 1995 yılında işbirliğine giderek hastanelerde manevi destek hizmeti sunmaya başlamıştır. Ancak bu uygulama kısa bir süre içerisinde Danıştay kararıyla durdurulmuştur. Artan toplumsal talep ve ihtiyaçlara binaen yaklaşık yirmi yıl sonra söz konusu hizmetler tekrar gündeme gelmiş ve gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra 7 Ocak 2015’te “Başkanlığımız ve Sağlık Bakanlığı Arasında Has¬tanelerde Manevi Destek Sunmaya Yönelik İş¬birliği Protokolü” imzalanmıştır. Protokolden sonra kurum yetkilileri ve akademisyenlerin katılımıyla çalıştaylar ve eğitimler düzenlenerek 6 ilde 20 personel ile pilot uygulama başlatılmıştır.

Sağlık tesislerinde sunulan manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri insanımıza acı, sıkıntı, üzüntü, korku, yalnızlık ve ümitsizlik hâllerinde, kriz durumlarında manevi anlamda destek vererek eşlik etmeyi amaçlamaktadır. Varsa soru ve sorunlarının çözümünde insanlara rehberlikte bulunmak ve zor zamanlarında onlara yardımcı olmak, bu hizmetin özünü teşkil etmektedir.

2015 yılında 6 ilde 20 personel ile başlatılan hastane manevi destek hizmetleri bugün itibariyle 38 ilde 132 personel marifetiyle 108 sağlık tesisinde sunulmaktadır.

4. Engellilere Yönelik Hizmetler

Başkanlığımız engelliler konusunda toplumumuzda bilinç, farkındalık ve duyarlılığı artırmak, engellilerin dinî vecibelerini kolay bir şekilde yerine getirebilmelerine yardımcı olmak, din hizmetleri, din eğitimi ve dinî yayınlardan istifade edebilmelerini temin etmek amacıyla bir takım çalışmalar yürütmektedir. Bu bağlamda engellilerin manevi gelişimlerine katkıda bulunmak için eğitim öğretime teşvik edilmeleri, dinî sorumluluklarını yerine getirebilmeleri noktasında motivasyonlarının artırılması, hayat şartlarının kolaylaştırılarak toplum içerisinde huzurlu, aktif, etkin bir şekilde rol almalarını sağlayacak faaliyetler gerçekleştirilmektedir.

Camilerin ve Kur’an kurslarının erişilebilirlik ve ulaşılabilirliğinin sağlanması, işaret dili ile hutbe okunması, görsel, işitsel özel yayınların hazırlanması, manevi danışmanlık ve rehberlik, hac-umre hizmetleri ve eğitim faaliyetleri Başkanlığımızın engellilere sunduğu hizmetler içerisinde yer almaktadır. Söz konusu çalışmalar, illerde ve büyük ilçelerde görevlendirilen engelli koordinatörlerince takip edilmektedir.

5. Bağımlılıkla Mücadeleye Yönelik Hizmetler

Başkanlığımızca ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği esasına dayalı olarak yürütülen bağımlılıkla mücadeleye yönelik hizmetler gelişerek devam etmektedir. 18.09.2014 tarihinde Başkanlığımız ile Türkiye Yeşilay Cemiyeti arasında imzalanan protokol, sahada önemli bir boşluğu doldurmuştur. Ayrıca 81 il ve büyük ilçelerde oluşturulan koordinatörlük sistemi ile Başkanlığımızın bağımlılıkla mücadele çalışmaları kayda değer mesafe katetmiştir. Bu konuda çalışmaya ehil ve gönüllü olan ve koordinatör olarak görevlendirilerek gerekli eğitimleri alan personelimiz, sorumlu oldukları il ve ilçelerde bilinçlendirme, tedaviye yönlendirme, sosyal ortam sağlama vb. tüm alanlarda önemli roller üstlenmektedir.

6. Göçmenlere Yönelik Hizmetler

Başkanlığımız, ilgili mevzuatla kendisine verilen görevleri yerine getirirken hiçbir ayrım gözetmeksizin kuşatıcı bir anlayışla toplumun bütün kesimlerine hizmet sunmaya özen göstermektedir. Dolayısıyla Başkanlığımızın son yıllardaki hizmet yelpazesine milletimizin şefkat kanatları altına sığınan göçmenler de eklenmiştir. Bu doğrultuda gerek göçmenlere yönelik hizmetlerin gerekse manevi destek hizmetlerinin sistematik, etkin ve verimli sunulabilmesi amacıyla Göç ve Manevi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı kurulmuştur.

Bu kapsamda Başkanlık yurt içinde geçici barınma merkezlerinde ve göçmenlerin yaşadıkları tüm yerleşim merkezlerinde, sınır ötesinde ise terörden arındırılan bölgelerde din hizmeti, eğitim hizmeti, manevi destek hizmeti sunmakta, insani yardım ve sosyal kültürel içerikli faaliyetler gerçekleştirmektedir. Söz konusu hizmetlerin sunumunda başta Türkiye Diyanet Vakfı olmak üzere ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği içerisinde hareket edilmektedir.

Yukarıda sayılan tüm alanlarda hedef kitleden yoğun bir hizmet talebi gelmesi, dünyadaki gelişmelerin takip edilmesi, akademi çevrelerinin konuya ilgi ve desteği ile bu sahada çalışmaya ve gelişmeye açık, tecrübeli ve gönüllü personelimizin varlığı, kurumlarla işbirliği tecrübemizin bulunması, sahadan olumlu geri dönüşler alınması güçlü yönlerimiz arasındadır.

Lisans ve lisansüstü eğitimlerde alana yönelik programlar, sertifika programları, kaynak eserler hazırlanması gibi konular ise manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerinin gelişimi için üzerinde çalışılan hususlar arasındadır.

Kaynak
Türk Diyanet


Dr. Bayram Demirtaş

DİN VE MANEVİYAT DESTEĞİYLE HAYATI YAŞANILIR KILMAK

İnsanın anlam arayışı, tarihle yaşıttır. Anlamın madde ile sınırlanamayacak yapısı, manayı da daima dikkate almayı, insanı madde ve mana bütünlüğü içinde düşünmeyi gerekli kılar. İnsanoğlu, topraktan yaratılmış bedenini ve ilahi bir nefhadan var olmuş ruhunu aynı anda bünyesinde taşıyan, mükerrem bir varlıktır. Ruhun ve bedenin birbirini tamamlayan yapısı insan hayatının her anında kendisini gösterirken, dünya ve ahiret dengesi söz konusu olduğunda da öne çıkan bir gerçekliktir.

Modern dünyanın en büyük handikabı, ruhu ve bedeni birbirinden ayrı düşünmesi, maneviyatı bir kenara bırakarak insanı tanımaya, anlamaya ve yönlendirmeye çalışmasıdır. Oysa insanı kalıcı ve aslî bir parçasından uzaklaşmaya zorlamak zulümdür. Bir diğer ifadeyle, maddeye hapsedilmiş ve manadan koparılmış bir insan profili çizmek, insanın bir yarısını ısrarla görmemektir. Zira insan fıtratında yer alan “hayatı anlamlandırma ve aşkın bir varlığa bağlanma ihtiyacı” yok sayılamaz. Yaşı, ırkı, dili, cinsiyeti ne olursa olsun, bir insan bu ihtiyacını farkına varmadan ve karşılamadan kendisini fiziksel, duygusal ve zihinsel bir bütün olarak ifade edemez.

İnsanın varoluşsal gerçeği, ona yapılacak her türlü yatırımda madde ve mana bütünlüğü üzerinden hareket etmeyi gerektirir. İnsanın maddi refahı, sağlığı ve varlığı kadar, manevi huzuru, sükûnu ve mutluluğu da göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanı ayakta tutacak, güçlendirecek, acılarını hafifletecek, başarılarını yükseltecek, kişiliğini şekillendirecek her adımda maneviyata yer ayrılmalıdır.

Mutlu olmak için sadece karnının doymasının yeterli olmadığını, ruhunun da doyması gerektiğini fark etmesi, belki de bir insanın hayatındaki en önemli keşiftir. Kendini gerçekleştirme, olgunlaşma, sorun çözme yeteneklerini geliştirme, iç huzura kavuşma gibi birçok hedefe maneviyatın gücü ile ulaşılır. Dolayısıyla bireyin kendisi, Rabbi ve çevresi ile olumlu ilişkiler kurması, çocukluk çağından itibaren maneviyatla sağlıklı bağlar kurabilmesiyle doğrudan ilişkilidir.

Din, maneviyatın kavramsal çerçevesi içinde kendisine yer bulan en temel ögedir. Din hizmetleri ise, bir dinin mensuplarına hayatı anlamlandırmada ve dinî vecibelerini yerine getirmede ihtiyaç duydukları bilgi ve değerleri aktarma faaliyetidir. Bu faaliyet, zaman ilerledikçe çerçevesi genişleyen ve farklı tanımlarla yeniden ele alınan bir alana sahiptir.

Din hizmeti konusunda değerlendirme yapmak ve din hizmetlerine bir ufuk çizmek, dine yüklenen anlamla doğrudan alakalıdır. Eğer din sadece bir ibadetler manzumesinden ibaret kabul edilir ve yalnızca mabedin içindeki hayat “dinî hayat” olarak adlandırılırsa, din hizmetlerinin sınırı da bu adlandırmaya uygun biçimde şekillenecektir.

Oysa İslam’a göre din, hayatın doğal bir parçası, insanın umut ve kurtuluş rehberi, sabır ve enerji kaynağıdır. Dinin insan için “hayat” anlamına geldiği dikkate alındığında, din hizmetlerinin tanımı bambaşka bir nitelik kazanacaktır. İbadethanenin ya da din eğitimi veren kurumların yanı sıra hayatın farklı alanlarında din hizmetine yer açmak, insanın varoluşsal bütünlüğünü tanımanın ve ona göre strateji geliştirmenin sonucudur. İşte böyle bir tanım, manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmalarını da içermektedir.

Geleneksel toplumlarda din hizmetleri, klasik irşat dili ile ibadetlere rehberlik etme üzerinden yürürken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, afet ve ölüm gibi kriz durumları yakın çevrenin desteğiyle doğal süreçler içerisinde aşılabilmiştir. Oysa bugün değişen hayat şartları, ihtiyaçlar, öncelikler, düşünsel ve duygusal sıçramalar yeni bir din hizmeti perspektifini zorunlu kılmaktadır. Modern hayatın labirentlerinde yalnızlaşan ve yorulan insanın, anlam arayışında manevi danışmanlık alması, sorunlu ve kırılgan dönemlerinde dinî, manevî ve ahlakî dinamiklerle desteklenmesi gerektiği aşikârdır.

Manevi danışmanlık; fiziksel, duygusal ve sosyal boyutları olan insanın manevi boyutuna seslenmektir. İnsanın hayatına yüklediği anlam ve değerleri, benimsediği inançları ve davranışlarına yön vermede kullandığı ahlaki ilkeleri dikkate alarak ona rehber olmaktır. Şiddete dur demek, acı ve kederle başa çıkmak, çaresizliği ve ümitsizliği yenmek, korku ve yalnızlıktan kurtulmak, pişmanlığı yeniden inşa gayretine dönüştürmek için vazgeçilmez bir hizmet alanıdır. Yaraları maneviyatın şifalı eliyle iyileştirmek, zor zamanlarda bireye ve topluma ayakta kalma inancı aşılamaktır. Akademik araştırmalar, manevi danışmanlığın, bilhassa olumsuz dinî başa çıkma süreci yaşayan, yani problemler karşısında dinden ve maneviyattan uzaklaşarak Yüce Yaratıcı ile ilişkisini örseleyen kişilere, kaybettikleri kontrolü ve sağduyuyu yeniden kazanma yolunda yardımcı olduğunu göstermektedir.

Manevi danışmanlık sadece problemlerle başa çıkmada destek olmayı değil, aynı zamanda iyilik anlarını artırarak insanın iç huzuruna katkı sağlamayı da hedefler. Ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler bırakarak, kişinin kendisini iyi hissetmesine, özgüven kazanmasına, özdeğer algısının güçlenmesine yardımcı olur. Bir manevi rehber, vaaz vermediği gibi, psikolojik danışmanlık da yapmaz. İnançtan ve maneviyattan beslenen bir bakışla kişinin anlam arayışına olumlu katkı sunar.

Bugün küresel olarak geldiğimiz noktada, manevi danışmanlık ve rehberlik, vatandaşlar açısından kanuni bir hak, devlet açısından anayasal bir yükümlülük olarak değerlendirilmektedir. Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini yürütme görevi 633 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Başkanlık tarafından bugün benimsenen “din hizmetleri” tanımı, insanlığın yararına olan her türlü iş ve faaliyetin din ve maneviyat ile ilintili olduğunu ve din hizmeti kapsamına girdiğini söylemektedir. Dolayısıyla bireyin, toplumun ve insanlığın hayatını güzelleştirmeye, barışı beslemeye, sorunları çözmeye yönelik her türlü iyilik hareketi, din hizmeti olarak okunabilir. Bu bağlamda Başkanlığın kanuni görevi; “Öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunmak, ayrıca göçmen, engelli, bağımlı gibi desteğe muhtaç kesimlere yönelik manevi danışmanlık hizmetleri yürütmek (2/7/2018-KHK/703/141 md.) 6) (Değişik: 2/7/2018-KHK/703/141 md.)” olarak tanımlanmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı, manevi danışmanlık alanında bir taraftan mevzuat düzenlemeleri ve kadro çalışmalarını, bir taraftan da personel yeterliklerini artırmak üzere eğitim ve yayın faaliyetlerini kesintisiz sürdürmektedir. İdari kadrolardan, sahada görev yapan din görevlilerine kadar her kademede farkındalık oluşturulması amaçlanmaktadır. Başkanlığın stratejik metinlerinde bilhassa son on yıldır manevi danışmanlık ve rehberliğe özel yer ayrılmaktadır. Sözgelimi, 2009 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Başkanlığımız ve İl Müftülüklerimiz, dinî değerlerin istismarı, ailevi sorunlar, şiddet, cinnet, intihar, zararlı alışkanlıklar, tüketim kültürü ve yoksulluk gibi sosyal konuların çözümüne katkı sağlama anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra teşkilâtımız toplumun himayeye muhtaç kesimleri, sokakta yaşayan çocuklar, çocuk işçiler, öksüzler ve yetimler, yaşlılar, engelliler ve engelli aileleri gibi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olan kesimlerin manevî sorunlarının çözülmesi konusunda da gerekli desteği verme gayreti içerisinde olacaktır.”

2011 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde ise şu madde yer almaktadır: “Din hizmeti sunan kadroların, teşkilatımızın misyonuna ve toplumsal taleplere uygun olarak bilgi, birikim ve donanımın yanı sıra yüksek bir özgüven ve özveriyle milletimize manevi rehberlik yapma hususunda örneklik teşkil edeceğine olan inancımız ve güvenimiz tamdır.”

2013 yılı İl Müftüleri Seminerinde, “Bugün kadınlar, gençler ve çocuklar, tutuklu ve hükümlülerin yanı sıra toplumun değişik katmanlarında sıkışmış ve ciddi anlamda manevi sorunlar yaşayan insanımıza İslam’ın rahmet yüklü mesajlarını ulaştırmakla yükümlüyüz.” diyen Başkanlık, 2018 yılında ise “Başkanlığımız bütün birimleriyle, şiddet ve istismarın her çeşidiyle mücadele etmeye devam edecektir. Aynı şekilde çocuk ve gençlerimize inancını, değerlerini, kültür ve medeniyetini tanıtmayı, onların aydınlık geleceğine rehberlik etmeyi öncelikli vazife addetmektedir. Bu bağlamda Başkanlığımızın yürüttüğü 4-6 yaş Kur’an kursları, hafızlık eğitimi, gençlik koordinatörleri, manevi rehberlik, aile ve dinî rehberlik hizmetleri büyük önem arz etmektedir. Söz konusu alanlarda üniversiteler, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğine devam edilecektir.” demektedir.

Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, Diyanet İşleri Başkanlığının, ilgili kurumların ve akademinin işbirliğiyle umut verici bir hızla gelişmekte, genişlemektedir. Başkanlık tarafından yürütülen aile ve dinî rehberlik çalışmalarının; çocuk ve sevgi evleri, kadın konukevleri, huzurevleri, cezaevleri, öğrenci yurtları, hastaneler ve rehabilitasyon merkezlerinde devam eden manevi danışmanlık hizmetlerinin son derece olumlu geri dönüşleri vardır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitlenin memnuniyeti ortak bir onay dili oluşturmaktadır. Maneviyattan beslenen bir danışmanlık ve rehberlik yolculuğu, huzur aşılayan, koruyan ve güçlendiren adımlarıyla insanımızın ve toplumumuzun yanındadır.

Kaynak
Türk Diyanet


Prof. Dr. Huriye Martı
SAF FİİLİN KAYNAĞI İLAHİ EMİR VE YASA

Etrafınızda hiç yalan söylemeyen, dedikodu etmeyen, haram yemeyen, zina etmeyen; vicdanlı, merhametli, adaletli biri olduğunda ona güvenirsiniz ve dünyanın hâlâ yaşanabilir bir yer olduğuna dair umudunuzu korursunuz. Çünkü böyle birinin varlığı onu tanıyan, bilen herkesi titretir ve kendi üzerine düşünmesini, yapıp ettiklerini sorgulamasını sağlar. Böyle biri herkes için herkesi kuşatan sağlam bir kale gibi “dışsallık” oluşturur. Tıpkı bir müminle karşılaştığınızda Allah’ı (c.c.) hatırlamanız gibi böyle biriyle karşılaştığınızda insani, ahlaki değerleri hatırlayarak kendinize dönersiniz; neler yaptığınızı, nasıl yaptığınızı, nereye gittiğinizi sorgularsınız. “Bu gidiş nereye?” sorusuyla yüzleşirşiniz, sonucu öngörmeniz hiç de zor olmaz ve istikametinizi değiştirme arzusu duyarsınız.
Yalan söylemeyen biri kendini aldatmadığı gibi etrafındaki hiç kimseyi de aldatmayacaktır. Kişi kendisine yalan söylemediğinde hiç kimseye yalan söyleyemez. Zaten buna gerek de kalmaz. Biri tarafından aldatılmayan, başka birini aldatmaya gerek duymayacaktır. Aldatılan biri “kayba” uğradığı için bu kaybı telafi etmek isteyecektir (mahkemeye başvurma seçeneği dışında) ve iki yoldan birini tercih edecektir: Ya o da gidip başka birini aldatacak ya da aldatılmanın kendi kusuru olduğunu düşünerek daha dikkatli olmaya çalışacaktır. Kişi “doğru” düşünmenin imkânına ancak yalan söylemeyerek ulaşır.
Yalan söylememek, dedikodu etmekten de korur kişiyi. Çünkü sadece şahit olduğu bir durumu (sorulduğunda) gördüğü şekliyle anlatacaktır. Bu durum duygularını, düşüncelerini, yorumlarını katmadan söyleme melekesini geliştirecektir. Böylelikle zorunlu olarak adaletli ve hakkaniyetli davranacaktır. Kendisine ait olmayan bir şeye elini uzatmayacak, hak etmediği bir şeyi almayacaktır. Yine zorunlu olarak haram yemeyen birine dönüşecektir. Dolayısıyla vicdanı ve merhameti ona yol gösteren pusula olacaktır. Demek ki kişi ne söylediğine ve nasıl söylediğine dikkat ettiğinde bir dizi zincirleme akışın oluşmasını sağlamaktadır.
Bu durum, toplumsallıkta ya da kişinin bir organizasyon içerisinde yer alması hâlinde tuhaf, şaşırtıcı sapmalara neden olabiliyor. “İnanmak için biliyorum.” diyen Thomas Aquinas (namı diğer Aquinolu Thomas) ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılır: Thomas henüz genç bir rahip adayıyken, onun saf ve kandırılabilir olduğunu düşünen arkadaşları (diğer rahip adayları), yemek yerlerken pencereye sırtı dönük olarak oturan Thomas’a küçük bir oyun oynamak isterler. İçlerinden biri, Thomas az önce pencerenin önünden uçan bir inek geçti, der. Thomas oturduğu yerden kalkar ve gidip pencereden dışarı bakar, sonra gelir ve “Galiba hızlıca gitmiş olmalı çünkü göremedim.” der. Herkes kahkahalarla güler. Aynı kişi, “Thomas gerçekten, pencerenin önünden uçan bir inek geçtiğine inanıyor musun?” diye sorar. Thomas şu cevabı verir “Genç bir rahip adayının yalan söylediğini düşünmektense bir ineğin uçtuğuna inanmayı yeğlerim.”
Thomas’ın tutarlılığı kendisinin doğruyu söyleme hassasiyetini en uç noktaya taşırken muhataplarına da doğru söylemeyi icbar etmektedir, yani onları da doğru söylemek zorunda bırakmaktadır. Öğrendiği her şeyi inancını güçlendiren bilgiye dönüştüren Thomas’ın düşüncesi Tanrı, doğa ve insan ilişkilerine odaklandığından doğruyu söylemek onun için hayati değerdir. Çünkü yalanla meydana gelecek bir sapma hem insan ilişkilerini hem doğa üzerine düşüncelerini hem de Tanrı’yla olan irtibatını sakatlayacaktır. Bir an için Thomas’ın rahip adayı arkadaşlarının da aynı hassasiyeti taşıdığını varsayarsak, Thomas’ın doğruyu söylemek için gösterdiği hassasiyet yarı yarıya geçerliliğini yitirecektir. Bir de tüm insanların doğruyu söyleme hassasiyeti taşıdığını varsayarsak geri kalan yarım da anlamını yitirecektir, böylelikle yalan söylemek mümkün olmadığına göre doğru söylemek de mümkün olmayacaktır. Bu akıl yürütmeyi yani herkesin doğru söylemesi durumunda yalanın ortadan kalkacağına, dolayısıyla doğrunun da ortadan kalkacağına dair akıl yürütmeyi; “Genç bir rahip adayının yalan söylediğini düşünmektense, bir ineğin uçtuğuna inanmayı yeğlerim.” çıkarımı nedeniyle devam ettirirsek, doğru gibi gözüken (ve diğerlerini de doğru söylemek zorunda bırakan) mantıksal çıkarım kendi kendini imha eden bir çıkarıma dönüşür. Zaten (antik Yunan düşüncesiyle Hristiyanlık düşüncesini uzlaştırmaya çalışan) Skolastik düşünce, Hristiyan dünyasını Orta Çağ karanlığına mahkûm etmiştir. Çünkü bu çıkarım düşünceyi ortadan kaldırıp (ineğin uçması üzerinden hayal gücünü, şakayı, nüktedanlığı, espriyi, vb.) inancı, bir helezon gibi içine döndürerek boğmuş ve yok olmanın eşiğine getirmiştir.
Bunu şu soru üzerinden daha kolay anlayabiliriz: Fiziken herkesin birbirine benzediğini varsayarsak, kişi (fiziksel görüntüsü bakımından) kendisi olduğunu nasıl bilebilir yani kendisini nasıl tarif edebilir? Anlamı oluşturan/doğuran şey “fark”tır. Eğer farklılık yoksa anlamdan söz edemeyiz. Şu hâlde herkesin fiziksel olarak birbirine benzediği dünya otomatik olarak kendini yok eder. Matrix filmindeki herkesin Ajan Smith’e dönüşmesi gibi yapı her şeyiyle aynılaştığında zorunlu olarak yok olur. Neo’nun Ajan Smith’i yenmesi işte bu mantık üzerine kuruludur: İkili bir sistemde (iyi ve kötü) taraflardan birinin yokluğu diğerini de yok eder.
Bu çıkarımın sebep olduğu başka bir olumsuz durum da “tarafgirlik”tir. Kişi bir “şeye” taraf olarak kendinde olmayan bir değeri (ya da değerleri) kendine atfetmiş olur. Tuttuğu taraf (yani aidiyeti) onda olmayan bir değeri (bu değerin organizasyonda olması nedeniyle) kendisinde varmış gibi gösterir. İşin tuhafı kişi de kendisinde olmayan bu değeri, kendisinde varmış gibi duyumsar, hisseder, kabul eder. Bu, bir yönüyle olumlu bir sonuç doğururken bir yönüyle de sapmaya neden olacaktır. Çünkü organizasyondaki değer “gerçek bir değerse” olumlu sonuçlar doğuracaktır. Gerçek bir “değer” değilse hem organizasyonun sapmış olması hem de kişinin bu sapma üzerinden bir kez daha sapacak olması gibi bir sonuç doğuracaktır.
Sapmaları ortadan kaldırmaya cehdetmek gerekir ancak bundan daha önemli olan şey farklılıkların varlığını kabullenmek ve farklı olanın “daha farklı” olan üzerinde ya da “vasat” üzerinde tahakküm kurmasına engel olacak ve zulüm doğurmayacak şekilde hukuku işletmektir. Çünkü suçu ortadan kaldırmak önemlidir ama suçu ortadan kaldırmak cezanın da ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Zira hukuki düzenlemeler suçun ortaya çıkmasıyla başlamıştır. Suçu ortadan kaldırsak bile ceza her zaman orada durmak zorundadır.
Fıkhın (hukukun) kaynağı dindir. Din dünyayla olan ilişkimizi belirlerken ölüm sonrası olan ahiretteki konumumuzu da belirler. Bunu emir ve yasaklarla yapar. Yaratılmış olmakla (dünyaya gelmekle) varlığımızın kapladığı alanı hem var olmak bakımından hem de olmak (olgunlaşmak, dünyaya gelirken içimize konulan potansiyeli açığa çıkarmak) bakımından nasıl kullanacağımızı, o alanı nasıl genişletip daraltacağımızı yasalarla yani konulmuş ilkelerle yapar.
Emir ve yasaklar bir toplum tarafından benimsenip uygulandığında, uygulama biçimleri adaleti tesis etme bakımından yetkinleştiğinde, yani en iyi sonuçlara ulaşıldığında evrenselleşir ve diğer toplumlar söz konusu uygulama biçimini kendi toplumları için de (geçerli ve bağlayıcı olacak şekilde) yasalaştırırlar. İşte bu uygulama biçimi ceza kanununa dönüşür. Ceza kanunu yasakları tek tek sayar ve bu yasakların karşılığı olan cezaları da tek tek ve tam olarak söyler.
Kişi söz konusu ceza hukukuna riayet ederek bile hem bu dünyadaki varlığını hem de ahiretteki konumunu büyük oranda sağlamlaştırabilir. Hz Musa’ya (a.s.) inen on emirden ilki “öldürmeyeceksin” emridir. Bu emir gelmeden önce elbette toplumlar yaşamayı, yaşatmayı kendi gelenek ve örfleriyle önemsiyorlardı; eğer biri öldürülürse neden öldürüldüğüne, nasıl ve kim tarafından öldürüldüğüne bakıyorlardı. Katile ceza vermek gerektiğine karar verirlerse ceza da veriyorlardı. “Öldürmeyeceksin” emri geldikten sonra her ne sebeple olursa olsun birinin öldürülmesi bu emrin ihlali anlamına gelir, dolayısıyla da artık verilecek ceza o topluluğun harekete geçme ve karar verme mekanizmasını aşar. Yani biri öldürüldüğünde ihlal edilenin ilahi yasa olması her topluluğu ve herkesi (öldürülen kişinin yaşam hakkından bile önce) harekete geçmeye mecbur bırakır.
Yaşamın kıymeti ilahi emirle güvence altına alınmış olur. Ama şunu tekrar vurgulamak önemli, burada öncelik birinin öldürülmesine değil ilahi emrin ihlaline verilmiştir. Yaşamın kıymeti ilahi emirden sonra kıymet kazanmış olur.
Bu vurguyu yapmamızın sebebi ceza kanununun işlerliğiyle yaşamın kıymetinin devlet tarafından güvence altına alınmasıdır. Burada da öncelik birinin öldürülmesine değil ceza yasasının ihlaline verilir. Çünkü birinin öldürülmesinden devlet haberdar olmadığında ceza hukuku işletilemez ve yine aynı şekilde katilin kim olduğu bulunamadığında ceza hukuku yine işletilemez. Harekete geçmenin ilk şartı yasanın ihlalidir. Çünkü bu karmaşık dünyada hiç tanımadığımız bilmediğimiz birinin öldürülmesi durumunda bizlerin fertler olarak yapabileceği bir şey yoktur, olay ile aradaki mesafe, öldürülenin bilinmemesi/tanımaması ve güç yetirememe gibi nedenlerle harekete geçemeyiz. Fakat yasanın ihlali yasayı savunan ve ayakta tutan devlet için kabul edilemez olduğundan, devlet tüm imkânlarıyla harekete geçer.
Şu hâlde “öldürmeyeceksin” emri tüm disiplinleri harekete geçiren bir etkiye sahiptir. Devlet ve kurumları bu emir üzerinden bu emrin etrafında şekillenmiş ve onlara düzenleyici işlevi yüklenmiştir. Bu işlevi halkın iradesinin yansıdığı meclislerle düzenlerken ahlakın yani iyinin, mantığın yani doğrunun, estetiğin yani güzelin birikimini dikkate alarak yasa yapmaktadır.

Kaynak
Türk Diyanet Dergisi


Ali Necip ERDOĞAN
YENİ EVLİLER İÇİN MURADINA ERME REHBERİ

Tüm mutlu aşk hikâyeleri “ve onlar erdi muradına…” diye biter, oysa biliriz ki bir kadın ve bir erkeğin kavuşması hikâyenin başlangıcının ta kendisidir. Murat, aile olmak ise evlenmek murada ermenin olsa olsa giriş kapısının eşiğidir. Ya aşarsın ya dönersin.
İlişkileri en mutlu anında dondurmak mümkün değil; evlilik de dâhil tüm ilişkiler içsel ve dışsal dinamiklere göre değişen, dönüşen, gelişen ya da zayıflayan, büyüyen ve yaşlanan “canlı” yapılardır.
Evlilik, iki insanın fiziksel, duygusal ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılama amacıyla bir araya geldiği, birlikte yaşamayı, deneyimlerini paylaşmayı ve aynı zamanda çocuk sahibi olmayı içeren hem yasal hem de duygusal bir sözleşmedir ve şüphesiz insan hayatının en önemli dönemlerinden birinin, aile olmanın başlangıcıdır. Nikâh defterine attığımız imza bizi karı koca yapsa da “Biz bir aileyiz” diyebilmek yıllar süren bir emek ve inşa sürecinin sonunda mümkün olacaktır.
Her başlangıç gibi kendine özgü zorluklar barındıran evliliğin ilk ayları genellikle yanıltıcı şekilde romantize edilerek "cicim ayları" tabiri ile ifade edilir. Bu yaygın romantikleştirme, yeni evli çiftlere gerçeküstü beklentiler yükler ve bu beklenti gerçek dünyanın karmaşıklıkları, zorlukları ile çatışır. Hayal kırıklığı yaşayan eşler, sıkça "Herkes cicim aylarında çok mutlu olduğuna göre, bizde bir yanlışlık var." düşüncesiyle karşı karşıya kalır. Bu düşünce, evliliklerinin ilk zamanlarının zorluklarla dolu olabileceği gerçeğini görmezden gelen çiftleri gereksiz bir baskı altına sokar. Diğer tüm ilişkilerde olduğu gibi yüksek beklentiler büyük hayal kırıklıklarına, hayal kırıklıkları ise öfkeye dönüşür. Öfke aklı örter ve son derece olağan aksaklıklar, içinden çıkılamaz mutsuzluklara dönebilir. Gerçekçi bir bakış açısıyla evliliğin ilk zamanlarının romantik olduğu kadar zorluklar da içereceğini kabul etmek önemlidir.
Her evliliğin kendine özgü sınavları vardır. Çiftler, bu sınavları aşmak için zaman, emek, iletişim, sabır ve anlayış gerektiğini anlamalıdır.
Evliliğin ilk zamanlarında yaşanan sorunlar, çiftlerin birbirlerine alışma süreci, beklentilerin birbiriyle örtüşmemesi, alışkanlıkların uyuşmazlığı, geniş aile sistemlerinde kendine yer edinmenin zorluğu, ekonomik sıkıntılar, kültürel aktarımların farklılığı, sevgi dillerinin ve iletişim biçimlerinin çeşitliliği gibi sebeplerden ortaya çıkar. Gerçekte ayrı dünyaların insanıyızdır hatta daha doğru bir ifadeyle, hepimiz ayrı bir dünyayızdır. Bu farklılıklar, zorluklar evliliklerin temellerini atmaya çalışan çiftleri ciddi şekilde sınarken bir yandan da onlara, birlikte büyümenin ve zorlukların üstesinden gelmenin yollarını öğretir. Üstesinden gelinen her sıkıntı, içinden çıkılan her kriz bizi büyütür.
Tam bu noktada bahsetmemiz gereken, “evlilik doyumu” kavramıdır. Evlilik doyumu eşlerin, evlilik birliği içerisinde duygusal, bilişsel, bedensel, sosyal, ekonomik alanlardaki ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik algılarıdır. Evlilik doyumunun seviyesi, eşlerin birbirleriyle iletişim kurma becerileri, çatışma çözme yöntemleri, karar verme süreçleri, saygı ve üslupları, birbirlerinin aileleriyle ve diğer tüm kıymetlileriyle bağ kurabilmeleri, birbirlerine karşı ilgi ve beğenilerini canlı tutma çabaları gibi faktörlere bağlı olarak değişebilir.
Yüksek evlilik doyumu, çiftlerin birbirlerine daha iyi uyum sağladıkları, birbirlerini daha iyi anladıkları ve birlikte daha mutlu oldukları, bağlılıklarının arttığı anlamına gelirken düşük evlilik doyumu, çiftler arasında sorunların daha fazla olduğuna, tatminsizliklere, mesafelerin açıldığına ve ilişkinin kan kaybettiğine işaret eder.
Evlilik doyumunun inişli çıkışlı, gelgitli bir süreç sergilemesi normaldir. Evlilik doyumunun düşmesi çatışmaların artmasından ziyade yakınlığın ve duygusal bağların zayıflamasıyla ilgilidir. Düşüş başladığında erkek kendini başarısız ve yetersiz hissederken kadının hissettiği şey, terk edilmişlik ve soğukluk olur. Eşler arasında kopukluk ne kadar uzarsa negatif etkileşimler o kadar artar. Zor zamanlarda odaklanacağımız ilk şey -içimizden gelmese bile- eşimizle bağlantıda kalmaya, yakınlık kurmaya çalışmak; duygusal ve fiziksel mesafenin açılmasına müsaade etmemek olmalıdır.
Yeni evli çiftlerin mutlu bir yuva inşa etmeleri için ailelerin ve toplumun desteği de kritik öneme sahiptir. Bu destek, çiftlerin sağlıklı bir şekilde büyümelerine, olumlu ilişkiler kurmalarına ve ailelerini güçlendirmelerine yardımcı olacaktır. Geniş aile üyeleri, arkadaşlar ve komşular yeni evli çiftlere duygusal olarak destek olmalı, ilgilerini ve desteklerini istikrarla sürdürmelidir. İhtiyaç hâlinde her iki gence de şefkatle “hakkı ve sabrı” tavsiye eden selim akla sahip olmak, ailelerin ve dostların vazifesidir. Aile büyükleri veya deneyimli dostlar, komşular, evlilik ve aile yaşamıyla ilgili tecrübelerini paylaşarak yeni evlilere rehberlik edebilirler. Ancak bunu yaparken bir yandan da gençlerin ayrışmasına, kendilerine has bir çekirdek oluşuma alan açmalıdır.
Evliliğin ilk zamanlarındaki zorlukları, toprağından sökülüp yeni bir yere dikilen fidana benzetebiliriz. Yeni toprağı daha büyük, daha verimli, daha zengin olsa da, bakımı en güzel şekilde yapılsa da fidanın ilk tepkisi “yerini yadırgamak” ve “bir miktar yaprak dökmek” olacaktır. Yeterince dayanır, yeni toprağına tutunabilirse hem kökleri derinleşecek hem gövdesi genişleyecek hem dalları göğe doğru uzanacaktır. Büyüyecektir. Büyümenin zahmetsiz bir yolu yoktur ve başlangıçta bir miktar yaprak dökmek büyümenin şanındandır. Evlendiğimizde de kök salmak için bir miktar; yerleşmek, büyümek, meyveye durmak için ise çokça zaman ve emeğe ihtiyacımız vardır.
Sevgili yeni evli gençler; nikâh defterine imzayı atmak, eş olmaya evet demek, bir anda sizi aile yapmayacak ama aile olmaya dair tüm kodlar fıtratınızda saklı, buna çok güvenin. Yaprak döktüğünüz günler geçecek, en güzel şekilde yeşereceksiniz; siz birbirinize uyumlandıkça, çekirdek aileniz şekillendikçe ilişkiniz, bağlarınız kuvvetlenecek, muhabbetiniz artacak, zorlukları yönetmeniz kolaylaşacak. Korkmayın, geri çekilmeyin, yakın durun, sevmeye ve emek vermeye devam edin. Mutlu olmak sadece hakkınız değil aynı zamanda sorumluluğunuz ve zorunluğunuzdur. Siz mutlu, sağlıklı bir aile olacaksınız ki iyilik hâli dalga dalga yayılıp toplumsal iyileşmemizin bir parçası olsun.

Kaynak
Türk Diyanet Dergisi


F. Betül YILMAZ EMİNSOY
Aile Danışmanı
KAÇ KAR TANESİ LAZIM AYIPLARIMIZI ÖRTMEYE?

Kar, Allah’ın es-Settar sıfatının tecellisidir. Gökten düşen her kar tanesi bizim kirlettiğimiz ne varsa üzerini örtüp saklar âdeta. Tıpkı dünyada başkasının ayıbını örtenin kıyamet gününde ayıplarının örtülmesi gibi.
Bazen sadece saflığı hatırlatır. Ona bakarak kalbimizin aslında ne kadar kirlendiğini fark ederiz. Ondaki beyazlığı ararız yüzlerde, gönüllerde. Bir toz zerresinin bile görüldüğü o beyazlıktan bize kalan, çocukluğumuzun masumiyetinden başka bir şey değildir.
Onu özlediğimiz günler de olur. Günlerce, aylarca yolunu gözlediğimiz ancak meşakkatli günleri de beraberinde getiren sevgilidir. Misafirliği kısa sürsün isteriz, çok kalırsa kendisini dona çeker, yüreği buz kesilir. Zamansız açan çiçekler, kışın ortasında güneşe yüzünü dönmüş biçareye dönerler. Bilmezler, kimse uğramaz kışın o diyarlara. Bir vakit bekleyip derdini toprağa gömmeyi öğrenirler. Sonrası ayrılık…
Kar, yolları öyle ayırır ki geçilmez kılar. Mühlet verir, o yerden kalkana kadar hesaptaki bütün işler bekler. Sabrı öğretir bize. Kar demek sabretmek demektir; sonu hicran mı vuslat mı belli olmayan bir imtihanı geçmektir.
Sonu hicran olduğunda o dondurucu kar, yüreğini öyle bir yakar ki… Giden gider sessizce. Bir yaprak daha kopar takvimden, bir gün daha işaretlenir kış mevsiminde. Her yıl, uğrayıp uğramayacağını bilemediğimiz o karı bekleriz. Onunla rahmet okuruz bizden önce emanetini teslim edenlere. Yorgan gibi üzerlerini örttüğü o canlarımızı ısıtsın diye dua ederiz. Bir zaman sonra alışırız yokluklarına, kar temizler izlerini bir bir. Yerlerini saklasa da gizliden gizliye biliriz kıyamete kadar emin olduklarını.
Kar, sarmalar her şeyi; unutturur acıları. Sessizliğiyle huzur verirken onca zaman gürültü çıkaran o derin acıları daha da derine gömer. Bir bakarsın, yorgun bir akşamın sonunda her şey silinip gitmiş.

Kaynak
Türk Diyanet Dergisi


Aliye USLU ÜSTTEN
FÂNİ DÜNYADA BİR HOŞ SEDA BIRAKMAK

Diyardan diyara göçen kişi, dinle!Sözüm sana, selamım sanadır! Nice zaman geçti, nice mevsim döndü de bir hâl hatır soracak kadar takat bulamadım kendimde. Buralarda mevsim güze döndü, havalar serin, doğa nemli, taşlar yosun tuttu, ta uzaklardan duyulan hayvan sesleri daha da bir uzaklaştı, yuvasına çekildi kurt kuş. İnsanoğlu desen azığını denk etti, yatağını yorganını hazırladı, yurt tuttu bir kuytuyu.

Bilirim beklersin mektubumu, gözün yolda, kulağın sestedir. Ancak elde değil, bir çift kelam yazmak bile nasipmiş, bunu bu yaşımda henüz anlıyorum. Yaşın kemale ermesi, her şeyi bildiğin, gördüğün anlamına gelmiyormuş. İnsan her yaşta, her fırsatta, her an yeni ibretler almakla müsemmaymış meğer. Kaç zamandır göç düşünürüm, bir yerden başka bir yere varma, temelli gidiş, terk ediş… Hatta önden gitsin isterim yüküm, ben ardından nasılsa ulaşırım. Bilmem doğru derim, bilmem yanlış. Diyardan diyara göçen kişi, yükünü önden gönderirse iyi olur işi. Göçüp gittiği yerde parlar gözü.* Böyledir benim son zamanlardaki emelim. Göç dediğin zordur ne de olsa, ne kadar çok şey götürürsen o kadar rahat edersin yeni yuvanda. Şey dediğim eşya öteberi değildir evlat, şey dediğim yapıp edip de arkana kalanlardır bilesin. Bir masumun yüzünü güldürmek, bir garibin müşkülünü gidermek, karıncanın önünden çekilmek, meyveli ağacın dalına dayak dikmek, ikiyse birini vermek, birse yarıya bölmek, yalnıza yaren olmak, ihtiyara hatır sormak, bilmeyene bilgi sunmak, dertliye derman olmak, güzel bir ad bırakmak… Uzar da gider bu böyle evlat. Ne kadar uzun, ne kadar çok olursa bu yükler, o kadar için rahat göçersin. Dediğim gibi, önden gönderirsen senden önce varır yerine yerleşir, sen gelmeden ocağını yakar, yoluna ışık tutar, karanlıkta kalmazsın böylece.
Vaktimin çoğunu düşünmeye ayırdım nicedir, yükümü artırmanın yollarına kafa yorarım. Gecikti mektubum, birikti diyeceklerim ancak göç hâli işte, hoş gör. Dünya umuruna dalıp gitmekten korktuğum kadar, göçü unutmaktan da endişe ederim. İnsanoğlu bu, kanıverir bir tatlı söze, güler yüze, kendisiyle beraber götüreceğini zannettiği emanet üne. Biraz mutlu olunca insan unutur kendini. Mavi gökten yukarı yükseltir sözünü.* Tanınan mühlet hiç dolmayacak sanır, övünce, hırsa, büyüklenmeye kalkışır. Yükseltme sözünü evlat! Sözün, cüsseni yukarı aşmasın hiçbir vakit. Sana edebileceğim nasihatlerden biri de budur. Bir vakittir haşir neşir olduğum düşüncelerdir bunlar, dilerim seni sıkmam ve umutsuzluğa, endişeye itmem. Yaklaşan kış mevsimi ile birlikte aldı beni bir telaş; Ölüm kaygısı tuttu, gitti sevinç. Ölümden sonra acaba olacak mı erinç.* Sorular çeşit çeşit. Şükür ki cevapları var. Yükünü kavi tutarsan göçün sonu esenlik. Benden sana ata yadigârı olsun işte şu söz; Gerek bin yaşında ol gerek on sekiz. Bir gün öleceksin, bırak iyi adınla iz.* Göçün arkasında tertemiz bir eser kalsın senden geriye. Gideceğin yer kadar bıraktığın yurtta mühimdir çünkü. Sanır mısın ki yurt dediğim dünya malı? Yok, ondan kimseye gelmedi hayır, gelmeyecek de. Yeme, içme, eğlence desen hiç değil. İnsan tok olsa da geçer aç olsa da geçer. Ne beye yüz verir ne zengin kul seçer.* Adaletten şaşmaz ölüm. Herkes içindir bu göç; bir diyardan kalkar, başka diyara gider her cisim. Öyleyse bir ad bırak kendinden geriye. Göçtü ama sözleri kaldı desinler. Seni adınla ansınlar, oldu da unutuldu adın, cümlelerinden hatırlasınlar.
Baştan sona ölüm mevzusu geçti bu mektubumda evlat, dilerim seni bunaltıp sıkmadım ama dünyanın gerçeği bu; doğan ölür deyip bahsi kapatayım. Zira nasihatlerimi zihninin en kıymetli yerindeki rafların ön safına yerleştirdiğinden şüphem yok.
Hokkamda kalan son mürekkebi kullanıyorum bugün, bitti bitecek gibi, idareli kullanmakta fayda var. Ancak kuvvetli bir endişe duymuyorum bu durumdan, varsın bitsin, içim rahat. Diyeceklerimi dedim, yazacaklarımı yazdım, koyacağım noktayı koydum. Lakin bir hüzün var içimde, ad koyamadığım bir duygu bu. Hüznü severim, bilmem daha önce sana bahsetmiş miydim bu yönümden. Hatta diyebilirim ki tutkunumdur ben hüzne. Dünya yüzünde gezmediğim, görmediğim diyar kalmadı; tanışmadığım, selamlaşmadığım Âdemoğlu da öyle. Karda da yürüdüm kışta da. Kâh aç kaldım kâh toklukla sınandım. Güldüğüm de oldu ağladığım da. Çaresiz kaldığım da oldu araya araya çare bulduğum da. Nice şehirlere uğradım, ışıl ışıl yanan sokaklarıyla bayram yeri. Nice yalnız çadırların önünden geçtim, kapısı örtük. Bir çarığım bile olmadı bazen ayağımda, nasırıma ısırgan otları sürdüm. Kuş sütü ile bezenmiş, gül yaprağı döşenmiş sofralar gördüm. Tüm bunları not ederken zihnimin sayfalarına, hüzün hep benimleydi evlat. En sadık yarenimdi o benim. Sevinç dediğin bugün var yarın yok, saman alevi gibi yanıp söner, geçip gider. Hüzün öyle mi ya? Kolay kolay bırakıp gitmez seni, yorgan gibi sarar sarmalar, sen farkına varmazsın belki ama sıcacık tutar. Benim bunu böyle anlamam bu yaşımı buldu, elbet sen de bir gün anlayıp bana hak verecek ve hüznün kıymetini bileceksin.
Hüznünü de erincini de kucak dolusu, hakkını vererek yaşaman dileği ile evlat. Sana ebedî bir güvenle bıraktığım cümlelerime son noktayı koyuyor ve seni Allah’a emanet ediyorum. Yolun aydınlık, bahtın gür olsun. Selametle…
*Kutadgu Bilig

Kaynak
Türk Diyanet Dergisi


Gülşen ÜNÜVAR

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)