MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
TOPRAĞIN BAĞRINDAKİ ZEHİR
Toprak, insanlık için temel bir yaşam alanı ve besin kaynağı. Ancak günümüzde toprak kirliliği, doğanın sessiz çığlığı hâline geldi. Toprağın verimliliğini azaltan, su kaynaklarını zehirleyen ve ekosistemleri tehdit eden bu sorun, insanlığın karşı karşıya olduğu hayati bir mesele. Toprağın derinliklerinde, kimyasal atıkların sinsice yayılması, tarım ilaçlarının toprakta birikmesi ve sanayi faaliyetlerinin izleriyle dolu bir toprak kirliliği gerçeği var. Bu kirlilik sadece toprağın yüzeyini değil, gelecek nesillerin mirasını da yok ediyor.
20. yy öncesinde; güç ve enerji kaynaklarının yetersizliği, nüfusun azlığı, endüstrinin henüz gelişmemiş olması gibi nedenlerle diğer çevre sorunlarında olduğu gibi toprakta da henüz bir kirlenme söz konusu değildi. Dünyanın 20. yy’a girmesiyle birlikte modern tarım ve sanayileşme hızla ilerlemeye başladı ve bu da toprak kirliliğini beraberinde getirdi.
Toprağın sessiz çığlığı insan eliyle yazılan kirlilik hikâyesinin acı bir yansımasıdır. Bu hikâyede çeşitli faktörler bir araya gelerek toprağın masumiyetini kirletti ve tabiatın dokusunu bozdu. İşte toprak kirliliğine neden olan faktörler:
Sanayi Devrimi: Sanayi Devrimi kuşkusuz insanlığa birçok nimet getirdi. Ancak getirdiği bu nimetler karşılığında bize bedel de ödetiyor. Fabrikaların bacalarından yükselen zehirli dumanlar toprağı sarhoş ederken endüstriyel atıklar da toprağın derinliklerine sinsice sızıyor. Kömürle çalışan fabrikaların sayısı arttı ve bu da atmosfere yüklü miktarda kirletici salınmasına neden oldu. Bu zehirli hava yağmurla birlikte toprağa karıştı ve asidik yağmurları tetikledi. Asit yağmurları, topraktaki doğal mineralleri çözerek bitki örtüsünü olumsuz etkiledi. Ayrıca endüstriyel atıkların bilinçsiz bir şekilde boşaltılması, toprak kirliliğini derinleştirdi. Sanayi Devrimi, doğanın kalbi olan toprağı parçalayarak toprak kirliliğine öncülük ediyor diyebiliriz.
Modern Tarımın Gölgesi: Tarım, insanlığın yaşam kaynağıdır ancak modern tarımın gölgesinde karanlık bir gerçek yetiyor. Kimyasal gübreler, zararlı tarım ilaçları, bilinçsiz yapılan sulama yöntemleri, toprağın doğal dengesini altüst ettiği gibi toprakta yetişen meyve ve sebzelerin de insan sağlığını bozmasına neden oluyor. İnsan eliyle toprağa saçılan pestisit toprağın en zehirli düşmanıdır. Pestisitler toprağın dengesini bozduğu gibi tarımsal ürünler için gerekli olan besin döngüsünü de sekteye uğratır. Toprak yüzeyinde dolaşan pestisitler yine toprak yüzeyinde yaşama tutunmaya çalışan biyolojik çeşitliliğin de kâbusudur. Yağmur sularıyla toprak altına sızan pestisitler yer altı sularını kirletir. Su kaynaklarında dolaşıma giren bu zehirli güç, içme suyu kaynaklarına kadar ulaşır ve insan sağlığını tehdit eder. Uzmanlar ülkemizde bilinçsiz pestisit kullanımına dair uyarılarda bulunuyor.
Plastik Çöplüğü: Plastik, modern hayatın bize dayattığı vazgeçilmezler arasında. Günlük hayatta her gün karşımıza çıkan bu atık türü, doğaya bırakıldığında çok uzun yıllar çözünemiyor. Bitkileri boğuyor ve ekosisteme ciddi zararlar veriyor. Plastik çöplüğü âdeta toprağın altındaki yaşamın soluğunu kesiyor.
Yanlış Şehirleşme: Kentsel alanların hızla genişlemesi toprak kirliliğinin başka bir sebebini oluşturuyor. Beton yığınları yeşil alanların yerine geçerken inşaat faaliyetleri toprağı sarsıyor. Hırsına yenik düşen insanlık betonları üst üste yığarken ve lüks konutlar peşinde koşarken hem kendini doğadan uzaklaştırıp fıtratının dışında bir yaşamı seçiyor hem de kendi sağlığını yine kendi eliyle bozuyor. Yer altı sularını kirleten yapısal girişimler de cabası.
Sonuç olarak toprak kirliliği, insanlığın tabiatla uyum içinde yaşama zorunluğunu sorgulamamıza neden oluyor. Doğayla uyumlu yaşam, sürdürülebilir tarım ve bilinçli sanayileşme ile yazılacak yeni bir sayfa toprağın kadim güzelliğini, doyuruculuğunu yeniden canlandırabilir. Tabiatla uyumlu bir tarımın tohumlarını ekmek, topraktaki pestisit zehrini yavaş yavaş temizlememizi sağlar. Sürdürülebilir endüstriyel uygulamalarına yönelerek, çevre dostu teknolojiler tercih ederek, geçmişin yanlış uygulamalarından ders çıkararak Sanayi Devrimi’nin gölgesinden çıkıp toprağın yeniden yeşermesini sağlayabiliriz. İnsanlığın ihmalkârlığının acı bir yansıması olan plastik atık fütursuzluğundan sıyrılmak için bilinçli tüketim alışkanlıkları, geri dönüşüm çabaları gibi yöntemlere başvurarak toprağımızı plastik sarmalından kurtarabiliriz.
5 Aralık Dünya Toprak Günü’nün, toprağın yaşam kaynağımız olduğunu hatırlatmaya, onu korumaya ve gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakma sorumluluğumuzu hatırlamaya vesile olması dileğiyle.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Şule TÜZÜN
Toprak, insanlık için temel bir yaşam alanı ve besin kaynağı. Ancak günümüzde toprak kirliliği, doğanın sessiz çığlığı hâline geldi. Toprağın verimliliğini azaltan, su kaynaklarını zehirleyen ve ekosistemleri tehdit eden bu sorun, insanlığın karşı karşıya olduğu hayati bir mesele. Toprağın derinliklerinde, kimyasal atıkların sinsice yayılması, tarım ilaçlarının toprakta birikmesi ve sanayi faaliyetlerinin izleriyle dolu bir toprak kirliliği gerçeği var. Bu kirlilik sadece toprağın yüzeyini değil, gelecek nesillerin mirasını da yok ediyor.
20. yy öncesinde; güç ve enerji kaynaklarının yetersizliği, nüfusun azlığı, endüstrinin henüz gelişmemiş olması gibi nedenlerle diğer çevre sorunlarında olduğu gibi toprakta da henüz bir kirlenme söz konusu değildi. Dünyanın 20. yy’a girmesiyle birlikte modern tarım ve sanayileşme hızla ilerlemeye başladı ve bu da toprak kirliliğini beraberinde getirdi.
Toprağın sessiz çığlığı insan eliyle yazılan kirlilik hikâyesinin acı bir yansımasıdır. Bu hikâyede çeşitli faktörler bir araya gelerek toprağın masumiyetini kirletti ve tabiatın dokusunu bozdu. İşte toprak kirliliğine neden olan faktörler:
Sanayi Devrimi: Sanayi Devrimi kuşkusuz insanlığa birçok nimet getirdi. Ancak getirdiği bu nimetler karşılığında bize bedel de ödetiyor. Fabrikaların bacalarından yükselen zehirli dumanlar toprağı sarhoş ederken endüstriyel atıklar da toprağın derinliklerine sinsice sızıyor. Kömürle çalışan fabrikaların sayısı arttı ve bu da atmosfere yüklü miktarda kirletici salınmasına neden oldu. Bu zehirli hava yağmurla birlikte toprağa karıştı ve asidik yağmurları tetikledi. Asit yağmurları, topraktaki doğal mineralleri çözerek bitki örtüsünü olumsuz etkiledi. Ayrıca endüstriyel atıkların bilinçsiz bir şekilde boşaltılması, toprak kirliliğini derinleştirdi. Sanayi Devrimi, doğanın kalbi olan toprağı parçalayarak toprak kirliliğine öncülük ediyor diyebiliriz.
Modern Tarımın Gölgesi: Tarım, insanlığın yaşam kaynağıdır ancak modern tarımın gölgesinde karanlık bir gerçek yetiyor. Kimyasal gübreler, zararlı tarım ilaçları, bilinçsiz yapılan sulama yöntemleri, toprağın doğal dengesini altüst ettiği gibi toprakta yetişen meyve ve sebzelerin de insan sağlığını bozmasına neden oluyor. İnsan eliyle toprağa saçılan pestisit toprağın en zehirli düşmanıdır. Pestisitler toprağın dengesini bozduğu gibi tarımsal ürünler için gerekli olan besin döngüsünü de sekteye uğratır. Toprak yüzeyinde dolaşan pestisitler yine toprak yüzeyinde yaşama tutunmaya çalışan biyolojik çeşitliliğin de kâbusudur. Yağmur sularıyla toprak altına sızan pestisitler yer altı sularını kirletir. Su kaynaklarında dolaşıma giren bu zehirli güç, içme suyu kaynaklarına kadar ulaşır ve insan sağlığını tehdit eder. Uzmanlar ülkemizde bilinçsiz pestisit kullanımına dair uyarılarda bulunuyor.
Plastik Çöplüğü: Plastik, modern hayatın bize dayattığı vazgeçilmezler arasında. Günlük hayatta her gün karşımıza çıkan bu atık türü, doğaya bırakıldığında çok uzun yıllar çözünemiyor. Bitkileri boğuyor ve ekosisteme ciddi zararlar veriyor. Plastik çöplüğü âdeta toprağın altındaki yaşamın soluğunu kesiyor.
Yanlış Şehirleşme: Kentsel alanların hızla genişlemesi toprak kirliliğinin başka bir sebebini oluşturuyor. Beton yığınları yeşil alanların yerine geçerken inşaat faaliyetleri toprağı sarsıyor. Hırsına yenik düşen insanlık betonları üst üste yığarken ve lüks konutlar peşinde koşarken hem kendini doğadan uzaklaştırıp fıtratının dışında bir yaşamı seçiyor hem de kendi sağlığını yine kendi eliyle bozuyor. Yer altı sularını kirleten yapısal girişimler de cabası.
Sonuç olarak toprak kirliliği, insanlığın tabiatla uyum içinde yaşama zorunluğunu sorgulamamıza neden oluyor. Doğayla uyumlu yaşam, sürdürülebilir tarım ve bilinçli sanayileşme ile yazılacak yeni bir sayfa toprağın kadim güzelliğini, doyuruculuğunu yeniden canlandırabilir. Tabiatla uyumlu bir tarımın tohumlarını ekmek, topraktaki pestisit zehrini yavaş yavaş temizlememizi sağlar. Sürdürülebilir endüstriyel uygulamalarına yönelerek, çevre dostu teknolojiler tercih ederek, geçmişin yanlış uygulamalarından ders çıkararak Sanayi Devrimi’nin gölgesinden çıkıp toprağın yeniden yeşermesini sağlayabiliriz. İnsanlığın ihmalkârlığının acı bir yansıması olan plastik atık fütursuzluğundan sıyrılmak için bilinçli tüketim alışkanlıkları, geri dönüşüm çabaları gibi yöntemlere başvurarak toprağımızı plastik sarmalından kurtarabiliriz.
5 Aralık Dünya Toprak Günü’nün, toprağın yaşam kaynağımız olduğunu hatırlatmaya, onu korumaya ve gelecek nesillere sağlıklı bir dünya bırakma sorumluluğumuzu hatırlamaya vesile olması dileğiyle.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Şule TÜZÜN
HZ. DAVUD VE HZ. SÜLEYMAN ÖRNEKLİĞİNDE ŞÜKRÜN ÖNEMİ
Peygamberler Allah’ın varlığını, birliğini yegâne ilah olduğunu tebliğ eden, insanları yalnızca Allah’a kulluğa ve ibadete davet eden, batıldan uzak durup haktan taraf olmayı öğütleyen, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini hayatlarına uygulayarak ümmetlerine örnek olan şahsiyetlerdir. İşte bu nebilerden İsrailoğullarına gönderilen Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman, Allah’ın pek çok ihsanına mazhar olmaları, Kudüs’ü esenlik yurdu kılmaları vesilesiyle Kur’an-ı Kerim’de ibretle okunması/fehmedilmesi gereken kıssalarıyla öne çıkmaktadır.
Kendisine Zebur verilen Hz. Davud (Nisâ, 4/163), Allah’a çok yönelen (Sâd, 38/17) bir peygamberdir. Resûlullah (s.a.s.) onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’ın en sevdiği namaz Davud’un namazı, en sevdiği oruç yine Davud’un orucudur” (Buhari, Teheccüd, 7). Kur’an’da, dağların ve kuşların Hz. Davud’la birlikte Allah’ı zikrettiğinden, kendisine zırh yapma sanatının öğretildiğinden, (Enbiyâ, 21/79-80), kendisine hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verildiğinden (Sâd, 38/20) bahsedilir.
Hz. Davud’un oğlu ve hükümranlıkta varisi olan Hz. Süleyman (a.s.), keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma melekesiyle ön plana çıkmaktadır. Hz. Süleyman hakkında Kur’an’da, rüzgârın onun emrine verildiği, bakırın onun için su gibi akıtıldığı, cinlerin onun emrinde çalıştığı (Sebe’, 34/12) kendisine kuş dilinin öğretildiği (Neml, 27/16) bilgileri yer almaktadır.
Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamberlere ilgili verilen ayetlerde zikri geçen nimetler ve üstünlükler, onların hem hükümdar hem peygamber olma vasıfları bağlamında değerlendirilmelidir. Zira Cenab-ı Hak onları peygamberlik, hükümdarlık, hikmet ve ilimle donatmıştır.
Her ikisi de Allah’ın kendilerine bahşettiği bunca variyeti, imkânı yeryüzünde böbürlenme vesilesi olarak görmeyip nankörlükten uzak durmaları, şükreden kul ve peygamber olmaları yönüyle sadece ümmetlerine değil her dönemin insanına güzel örnek olmuşlardır.
İnsanoğlu için sahibi olduğunu düşündüğü şeyler yüzünden kibir zilletine dalarak ruhunu, imanını yüceltecek tevazu ile arasına duvarlar örmesi, nihayetinde zalime dönüşmesi kaçınılmaz sondur. Bu konuda şeytan, Firavun ve Karun örnekleri her çağda artan emsalleriyle yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, insanlığı tehdit etmeye devam etmektedir.
Başkalarını küçük görüp kendini üstün sayma diye tarif edebileceğimiz kibir ve gurur, dinimizin uzak durulması noktasında üzerinde önemle durduğu manevi hastalıklardır. Tevazu ve alçak gönüllük ise bu hastalıkların çaresi olarak gösterilmiştir. Allah (c.c.) şu ayetiyle kullarını kibir konusunda uyarmaktadır: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin” (İsrâ, 17/37). “İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” (Beled, 90/5) ayeti de insanın acziyetini, had bilmenin ve kulluğa yaraşır hareket etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Malın, mülkün, gücün esiri olmadan nimetleri vereni unutmadan şükür ile Rabb’ine iltica eden Hz. Süleyman’ın varlıkla imtihanı, her birimize kulluğumuzun sınandığı imtihanlarda nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini göstermektedir. Çünkü hiçbir nimet insana ait değildir. Şükür, nimeti artırıp bereketlendirir; aksi ise nimete ve nimetin sahibine nankörlüktür. Rabb’imiz de Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.” (İnsân, 76/3) buyurmakla, insana biri şükür diğeri nankörlük olmak üzere iki yol gösterildiğini ifade etmektedir.
Şükür, Allah’ın sayısız nimetlerine karşı kalp, dil ve beden ile övgüde bulunmak, nimetleri saygı ile itiraf etmektir. Kalbin şükrü, nimetleri verenin Allah olduğuna inanmak; dilin şükrü, Allah’ın verdiği nimetlere hamdetmek; bedenin şükrü, Allah’ın rızasına uygun yaşamak, ibadet etmek, emirlerine uyup yasaklarından sakınmaktır. Malın şükrü de sadaka, zekât vermek, ihtiyaç sahiplerini gözetmektir.
Başta Allah Resulü (s.a.s.) olmak üzere örneklikleriyle insanlığa yol gösteren peygamberlerin temel özelliği olan şükür, esasında bir kulluk bilinci, bir yaşam biçimidir. Kendilerine verilen ilimden dolayı Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamberler de “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun.” (Neml, 27/15) diyerek ilim nimetinin sahibine şükürlerini ifade etmişlerdir. Zira şükrün başı Allah’ı bilmektir. Kulun aczini itiraf etmesi, ibadetle, salih amelle Yaradan’a sığınması da şükür sayesindedir. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) sabahlara kadar ayakları şişmesi pahasına ibadet etmesi, Allah’ın habibi olmasına rağmen şükreden bir kul olma gayretinin (Buhari, Teheccüd, 6) bir göstergesi değil midir? Dünyada hep rahatı arayan, kul olmayı birkaç dinî hususu yerine getirmek olarak gören, Allah’ın verdiği nimetlerle şımaran, vermediklerine de isyan eden kişi nasıl samimi Müslüman olabilir veya nasıl din kardeşlerinin yarasını sarabilir? Oysa zalim, zorba ya da vicdansız olmaktan koruyan, kendini yeterli görerek nankörlüğe meyletmeye karşı bir kalkandır şükür.
Allah’ın kitabında buyrulduğu gibi çoğu insanın şükretmediği (Mü’min, 40/61), bir kısmının da çok az şükrettiği (A’râf, 7/10) gerçeğin ta kendisidir. Hâlbuki “...Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilmelidir ki Rabb’imin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O çok kerem sahibidir.” (Neml, 27/40) ayeti Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, kullarının her yerde, her zaman ve her meselede O’na muhtaç olduğunu dile getirmektedir .
Cenab-ı Hakk’ın “...Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrâhîm, 14/7) buyurması, O’nun merhametini de içeren bir uyarısı niteliğindedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hangi malın hayırlı olduğunu öğrenip hayırlı mal edinmek isteyen Hz. Ömer’e mal yerine, şükreden bir kalp, zikreden bir dil ve ahiret hususunda yardımcı olacak imanlı bir eş edinmesini tavsiye etmesi (İbn Mace, Nikâh, 5), dünyanın/dünyalığın tercih edilmesini istemediğini vurgulamaktadır. Çünkü dünya gelip geçici, ahiret ise ebedî yurdumuzdur. Dünya ve ahiret arasında mutedil/dengeli bir yol edinmek ise dünya ve ahiret saadetini temin edecektir.
İnsanoğlu Rabb’ine şükrederken iyilik gördüğü kimselere de teşekkürü, vefayı çok görmemelidir. Allah Resulü’nün “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.” (Tirmiz, Birr, 35) sözü, iyiliğe iyilikle karşılık vermenin, hatır kıymet bilmenin sade ve öz ifadesi teşekkürün önemini perçinlemektedir. Mümine yaraşan da Yaradan’ına saygılı, yaratılmışlara nezaketle yaklaşmasıdır. Kalpsiz, saygısız, kaba ve hadsiz olmak ise Müslüman bünyesinde yer edinmemesi gereken acizliklerdir. Nefsine yenik düşerek bu olumsuzlukları hayatına alanlar da her iki dünyada mutsuz ve bedbaht kimselerdir. (Hadislerle İslam, C.2, s.73-78)
Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi etrafı bereketli kılınan, miracın basamağı, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa ve baba oğul peygamberler Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın adil yönetimleriyle özdeşleşen mübarek şehir Kudüs, haçlı seferlerinin ardından son yüzyılda işgal, zulüm ve soykırımla pek çok kez gündemde olmuştur. Hz. Ömer ve Selahaddin Eyyübi’nin tesis ettiği din ve ibadet hürriyeti, can ve mal güvenliği, ecdadımız vesilesiyle uzun yıllar korunmuştur. Ancak bir kez daha savaşın, şiddetin merkezi hâline gelen bu topraklarda, insanlığın yok olduğuna şahit olmaktayız. Peygamberimiz (s.a.s.), “İnsanlar zalimin zulmünü görür de ona engel olmazsa, Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (Tirmizi, Tefsiru’l Kur’an, 5) hadis-i şerifi, inanan inanmayan herkesin sorumluluğunu hatırlatan, bizi kendimize getirmesi gereken büyük bir uyarıdır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Melek KARAKAŞ
Tekirdağ İl Müftü Yrd.
Peygamberler Allah’ın varlığını, birliğini yegâne ilah olduğunu tebliğ eden, insanları yalnızca Allah’a kulluğa ve ibadete davet eden, batıldan uzak durup haktan taraf olmayı öğütleyen, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini hayatlarına uygulayarak ümmetlerine örnek olan şahsiyetlerdir. İşte bu nebilerden İsrailoğullarına gönderilen Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman, Allah’ın pek çok ihsanına mazhar olmaları, Kudüs’ü esenlik yurdu kılmaları vesilesiyle Kur’an-ı Kerim’de ibretle okunması/fehmedilmesi gereken kıssalarıyla öne çıkmaktadır.
Kendisine Zebur verilen Hz. Davud (Nisâ, 4/163), Allah’a çok yönelen (Sâd, 38/17) bir peygamberdir. Resûlullah (s.a.s.) onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’ın en sevdiği namaz Davud’un namazı, en sevdiği oruç yine Davud’un orucudur” (Buhari, Teheccüd, 7). Kur’an’da, dağların ve kuşların Hz. Davud’la birlikte Allah’ı zikrettiğinden, kendisine zırh yapma sanatının öğretildiğinden, (Enbiyâ, 21/79-80), kendisine hikmet ve hakla batılı ayıran söz (hüküm verme) yeteneği verildiğinden (Sâd, 38/20) bahsedilir.
Hz. Davud’un oğlu ve hükümranlıkta varisi olan Hz. Süleyman (a.s.), keskin zekâsı, engin bilgisi ve hikmetiyle karmaşık meseleleri kolayca çözüme kavuşturma melekesiyle ön plana çıkmaktadır. Hz. Süleyman hakkında Kur’an’da, rüzgârın onun emrine verildiği, bakırın onun için su gibi akıtıldığı, cinlerin onun emrinde çalıştığı (Sebe’, 34/12) kendisine kuş dilinin öğretildiği (Neml, 27/16) bilgileri yer almaktadır.
Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamberlere ilgili verilen ayetlerde zikri geçen nimetler ve üstünlükler, onların hem hükümdar hem peygamber olma vasıfları bağlamında değerlendirilmelidir. Zira Cenab-ı Hak onları peygamberlik, hükümdarlık, hikmet ve ilimle donatmıştır.
Her ikisi de Allah’ın kendilerine bahşettiği bunca variyeti, imkânı yeryüzünde böbürlenme vesilesi olarak görmeyip nankörlükten uzak durmaları, şükreden kul ve peygamber olmaları yönüyle sadece ümmetlerine değil her dönemin insanına güzel örnek olmuşlardır.
İnsanoğlu için sahibi olduğunu düşündüğü şeyler yüzünden kibir zilletine dalarak ruhunu, imanını yüceltecek tevazu ile arasına duvarlar örmesi, nihayetinde zalime dönüşmesi kaçınılmaz sondur. Bu konuda şeytan, Firavun ve Karun örnekleri her çağda artan emsalleriyle yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, insanlığı tehdit etmeye devam etmektedir.
Başkalarını küçük görüp kendini üstün sayma diye tarif edebileceğimiz kibir ve gurur, dinimizin uzak durulması noktasında üzerinde önemle durduğu manevi hastalıklardır. Tevazu ve alçak gönüllük ise bu hastalıkların çaresi olarak gösterilmiştir. Allah (c.c.) şu ayetiyle kullarını kibir konusunda uyarmaktadır: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin” (İsrâ, 17/37). “İnsanoğlu, kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?” (Beled, 90/5) ayeti de insanın acziyetini, had bilmenin ve kulluğa yaraşır hareket etmenin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Malın, mülkün, gücün esiri olmadan nimetleri vereni unutmadan şükür ile Rabb’ine iltica eden Hz. Süleyman’ın varlıkla imtihanı, her birimize kulluğumuzun sınandığı imtihanlarda nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini göstermektedir. Çünkü hiçbir nimet insana ait değildir. Şükür, nimeti artırıp bereketlendirir; aksi ise nimete ve nimetin sahibine nankörlüktür. Rabb’imiz de Kur’an-ı Kerim’de, “Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör.” (İnsân, 76/3) buyurmakla, insana biri şükür diğeri nankörlük olmak üzere iki yol gösterildiğini ifade etmektedir.
Şükür, Allah’ın sayısız nimetlerine karşı kalp, dil ve beden ile övgüde bulunmak, nimetleri saygı ile itiraf etmektir. Kalbin şükrü, nimetleri verenin Allah olduğuna inanmak; dilin şükrü, Allah’ın verdiği nimetlere hamdetmek; bedenin şükrü, Allah’ın rızasına uygun yaşamak, ibadet etmek, emirlerine uyup yasaklarından sakınmaktır. Malın şükrü de sadaka, zekât vermek, ihtiyaç sahiplerini gözetmektir.
Başta Allah Resulü (s.a.s.) olmak üzere örneklikleriyle insanlığa yol gösteren peygamberlerin temel özelliği olan şükür, esasında bir kulluk bilinci, bir yaşam biçimidir. Kendilerine verilen ilimden dolayı Hz. Davud ve Hz. Süleyman peygamberler de “Bizi mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a hamdolsun.” (Neml, 27/15) diyerek ilim nimetinin sahibine şükürlerini ifade etmişlerdir. Zira şükrün başı Allah’ı bilmektir. Kulun aczini itiraf etmesi, ibadetle, salih amelle Yaradan’a sığınması da şükür sayesindedir. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) sabahlara kadar ayakları şişmesi pahasına ibadet etmesi, Allah’ın habibi olmasına rağmen şükreden bir kul olma gayretinin (Buhari, Teheccüd, 6) bir göstergesi değil midir? Dünyada hep rahatı arayan, kul olmayı birkaç dinî hususu yerine getirmek olarak gören, Allah’ın verdiği nimetlerle şımaran, vermediklerine de isyan eden kişi nasıl samimi Müslüman olabilir veya nasıl din kardeşlerinin yarasını sarabilir? Oysa zalim, zorba ya da vicdansız olmaktan koruyan, kendini yeterli görerek nankörlüğe meyletmeye karşı bir kalkandır şükür.
Allah’ın kitabında buyrulduğu gibi çoğu insanın şükretmediği (Mü’min, 40/61), bir kısmının da çok az şükrettiği (A’râf, 7/10) gerçeğin ta kendisidir. Hâlbuki “...Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilmelidir ki Rabb’imin hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O çok kerem sahibidir.” (Neml, 27/40) ayeti Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, kullarının her yerde, her zaman ve her meselede O’na muhtaç olduğunu dile getirmektedir .
Cenab-ı Hakk’ın “...Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrâhîm, 14/7) buyurması, O’nun merhametini de içeren bir uyarısı niteliğindedir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hangi malın hayırlı olduğunu öğrenip hayırlı mal edinmek isteyen Hz. Ömer’e mal yerine, şükreden bir kalp, zikreden bir dil ve ahiret hususunda yardımcı olacak imanlı bir eş edinmesini tavsiye etmesi (İbn Mace, Nikâh, 5), dünyanın/dünyalığın tercih edilmesini istemediğini vurgulamaktadır. Çünkü dünya gelip geçici, ahiret ise ebedî yurdumuzdur. Dünya ve ahiret arasında mutedil/dengeli bir yol edinmek ise dünya ve ahiret saadetini temin edecektir.
İnsanoğlu Rabb’ine şükrederken iyilik gördüğü kimselere de teşekkürü, vefayı çok görmemelidir. Allah Resulü’nün “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a şükretmez.” (Tirmiz, Birr, 35) sözü, iyiliğe iyilikle karşılık vermenin, hatır kıymet bilmenin sade ve öz ifadesi teşekkürün önemini perçinlemektedir. Mümine yaraşan da Yaradan’ına saygılı, yaratılmışlara nezaketle yaklaşmasıdır. Kalpsiz, saygısız, kaba ve hadsiz olmak ise Müslüman bünyesinde yer edinmemesi gereken acizliklerdir. Nefsine yenik düşerek bu olumsuzlukları hayatına alanlar da her iki dünyada mutsuz ve bedbaht kimselerdir. (Hadislerle İslam, C.2, s.73-78)
Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu gibi etrafı bereketli kılınan, miracın basamağı, ilk kıblemiz Mescid-i Aksa ve baba oğul peygamberler Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın adil yönetimleriyle özdeşleşen mübarek şehir Kudüs, haçlı seferlerinin ardından son yüzyılda işgal, zulüm ve soykırımla pek çok kez gündemde olmuştur. Hz. Ömer ve Selahaddin Eyyübi’nin tesis ettiği din ve ibadet hürriyeti, can ve mal güvenliği, ecdadımız vesilesiyle uzun yıllar korunmuştur. Ancak bir kez daha savaşın, şiddetin merkezi hâline gelen bu topraklarda, insanlığın yok olduğuna şahit olmaktayız. Peygamberimiz (s.a.s.), “İnsanlar zalimin zulmünü görür de ona engel olmazsa, Allah’ın onları genel bir azaba uğratması kaçınılmazdır.” (Tirmizi, Tefsiru’l Kur’an, 5) hadis-i şerifi, inanan inanmayan herkesin sorumluluğunu hatırlatan, bizi kendimize getirmesi gereken büyük bir uyarıdır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Melek KARAKAŞ
Tekirdağ İl Müftü Yrd.
OSMANLI’DA HAFIZLIK
"Hafızlık nasıl yapılır?” sorusuna onlarca farklı cevap verilebilir. Her hafızın kendine has bir ezber yapma usulü vardır. Kimisi ezberlemeden önce defalarca yüzünden okur kimisi baştan başlar sayfayı ezberlemeye, kimisi sondan. Biri yarım sayfayı kolayca ezberleyiverirken diğerinin onlarca kez okuması gerekir kısacık bir ayeti. Ama hepsinin hafızlık serüveninin ortak bir tezahürü vardır: Gözyaşlarıyla ıslanan Kur’an-ı Kerimleri. Elinize bir hafıza ait Kur’an-ı Kerim geçti mi bilmem. Ama geçerse bir kez olsun koklayın. O kokuda çokça zorluk, ezber sancısı, heves, gayret ve ruh vardır. Hafızlar Kur’an-ı Kerimleri ile ünsiyet kurar.
Hafızlık yıllarımda bir seferinde Yusuf suresi ağırlıklı olan dersimi beş gün boyunca geçememiştim. Her gün aynı sayfaları defalarca okuyor, hazır ediyor fakat ne zaman hocamın önüne çıksam bir türlü ezber veremiyordum. En sonunda gözyaşları içerisinde hocama sitem ettim. Bir haftadır aynı cüzdeydim ki bu bir hafız için dünyanın en hüzünlü şeyiydi. Sitemimin ardından hocamın söylediği sözü asla unutmadım: “Eee Müzeyyen, Hz. Yusuf’un onca çetin imtihanının anlatıldığı bu sayfaları sen bir çırpıda geçeceğini mi sandın, iyisi mi sen bir de bu sayfaların anlamını oku, dersini de yarın bir daha ver.” O gün sayfaların anlamını okuyarak dersimi yeniden çalışmış, çocuk aklımla benim için hikâye gibi olan olayların hikmetine vâkıf olamasam da ertesi gün ezberimi vermiş ve sonunda bu dersi geçmiştim.
Hafızlık benim için baştan sona mücadele ve hüzündür. Ne olduğunu farkına varmadan yüklendiğim bir sorumluluk, bana verilen bir ziynet. Bu ziyneti korumak ve ömür bittiğinde müzeyyen olarak ayrılma çabası. Oldum olası hafız hikâyelerini merak ederim. Tanıdığım bütün hafızlara kendi süreçlerini sorarım. Unutamadıkları anılarını, en zorlandıkları cüzleri, başlamaya karar verişlerini, törenlerini. Hepsi de biricik ve öyle tatlı ki.
Hafız hikâyelerine duyduğum bu ilgi beni seneler içinde bir hafız hikâyesi toplayıcılığına götürdü. Bugün burada bu hikâyeleri anlatamasam da sizi eski zamanlara doğru bir yolculuğa çıkararak Osmanlı’da hafızlığın nasıl yapıldığından bahsedebilirim. Ama bundan önce hafızlık kurumunun ortaya çıkışından ve sistematik bir hâl alma sürecinden kısaca bahsedelim. Kur’an-ı Kerim 23 yılda tedricen indirilmiş ve nüzul eden her ayet Efendimiz (s.a.s.) tarafından ezberlenmiş, ezberletilmiş ve yazıya geçirilmiştir. Bu noktada bir parantez açmak istiyorum zira hafızlık yapmak isteyen bireylerin aklına gelen ilk soru, genelde ne kadar sürede biteceği oluyor. Bu konuda duyduğunuz kaygı sizi hafızlık yapmaktan geri tutuyorsa Efendimizin (s.a.s.) hafızlığının 23 yıl sürdüğünü düşünerek kendinizi teşvik edebilirsiniz. Gerekiyorsa hafızlığınız 23 yıl sürsün. Önemli olan, o yolda olmak.
İlk hafız-ı Kur’an olan Efendimiz (s.a.s.) arz ve sema yöntemiyle Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiştir. Cebrail’in (a.s.) Efendimize (s.a.s.) ayetleri vahyi sırasında Efendimizin dinlemesine “sema”; dinlediği ayetleri Cebrail’e (a.s.) okumasına “arz” denir. Bu yöntem, ikisi arasında her yıl ramazan ayında tekrarlanmış ve bu sayede ayetler korunmuştur. Efendimiz zamanında hafızlık, yazılı bir kaynaktan okuyup ezberleme tekniğinden de ziyade daha çok şifahi bir usulle, doğrudan Efendimizin ağzından ayetleri dinleyip yine ona tekrar etme yoluyla gerçekleşmiştir. Ardından Efendimiz aralarında Kur’an’ı iyi bilen sahabileri hoca olarak tayin etmiş, başka memleketlere de tebliğ göreviyle göndermiştir.
Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemin Arapları, şifahi kültüre hâkim ve ezber kabiliyetleri gelişmiş olduğundan inen her ayeti kolaylıkla ezberlerine almışlardır. Efendimizin vefatının ardındansa Kur’an-ı Kerim hıfzına olan ilgi giderek çoğalmıştır. Ashab-ı kiram, hem Allah kelamını kalplerinde ve zihinlerinde taşıma arzusundan hem de sorularını danışacakları rehberlerini yitirdiklerinden hükmü bilip ona göre amel etme maksadıyla hafız olma gayreti içine girmişlerdir.
Selçuklu Dönemi’nde “dârülhuffâz” isimli, hafızlık için hususi ilim verilen kurumlar açılmıştır. Şehirlere hafızlar tayin ederek, bolca öğrenci yetiştirmeleri amaçlanmıştır. Sarayda ya da yolculukta her zaman sultanın yanında bulunması gereken “hassa hafızı” adında bir birim bu dönemde oluşturulmuş, bunlar sultana yârenlik ve yoldaşlık etmiştir.
Osmanlı Dönemi’ne geldiğimizde her işte olduğu gibi bu işe de bir usul ve incelikle yaklaşıldığını görüyoruz. Bilhassa küçük çocuklara Kur’an okumayı öğreten sıbyan mektepleri hafızlık eğitimi alacak olsun olmasın tüm çocukların ilk eğitim yuvalarıdır. Burada yetişen, ardından da hafız olmak isteyen çocuklar diğerlerinin içinden sıyrılır ve dârülkurrâda eğitimine devam ederdi. Yıldırım Bayezid’in Mısır’dan getirdiği Muhammed el-Cezeri, Bursa Ulu Cami’de açılan ilk dârülkurrâda verdiği kıraat dersleriyle hafızlığın Osmanlı’da gelişimine büyük katkı sağlamıştı. Başlarda Mısırlı kıraat âlimlerinin yöntemi uygulansa da Osmanlı daha sonra günümüzde hâlen kullanılan hafızlık yöntemini oluşturmuş ve kullanmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Sultan Bayezid döneminde yetişen yüzlerce hafızın özel bir törenle atlar üzerinde hep bir ağızdan Fetih suresini okuyarak Alay Köşkü önünde geçit yaptığını yazmıştır.
Osmanlı’da hafızlığa verilen değer yalnızca Anadolu’yla sınırlı kalmamıştır. Osmanlı Devleti toprakları içinde bulunan Balkanlar’da da hafız yetiştirmeye önem verilmiş, burada da medreseler ve dârülkurrâlar çokça ilgi görmüştür. Üsküp, Saraybosna, Bosna Hersek, Mostar, Makedonya gibi Balkan illerinden çok fazla hafız çıkmıştır. Osmanlı Dönemi’nde bu kadar çok hafız yetişmesinde ve hafızlığa sistemli bir alan açılmasında şüphesiz padişahların da hafız olmasının önemli bir katkısı vardır. Fatih Sultan Mehmet’in 9 yaşında hafız olması buna güzel bir örnektir.
Peki, Osmanlı’da hafızlık nasıl yapılır? Hafızlık eğitimi veren dârülkurrâlar kendine has disiplinli bir usule sahipti. Bir çocuk okumayı öğrendiği vakit babası ve hocasının istişaresiyle hafızlığa başlatılırdı. Yarım sayfadan başlayarak ezberletilmek üzere ilk dersi verilir, çocuğun ezber kabiliyeti ilerledikçe bu miktar artırılır ve bir seneden üç dört seneye kadar hafızlığını tamamlanması beklenirdi. Hafızlığını tamamlayan öğrencilere “hafızlık töreni” yapılırdı. Bu tören hakkında elimize ulaşan bilgiler Osmanlı’nın bir İslam ve gönül imparatorluğu olduğunu kanıtlayan en anlamlı kanıtlardır diyebiliriz. Hafızlığını tamamlayan çocuğun babası, hocasına baştan aşağı kıyafet diktirir, eğer hâli vakti yerindeyse giysileri başka hediyelerle de desteklerdi. Eğer durumu yoksa bir ayakkabı yahut çorap dahi olsa temin eder, hocasına hediye ederdi. İmkânı olan aileler ikramlar hazırlar, kendi hocası olmak üzere diğer hocalar ve âlimler bu sofraya davet edilirdi. Birlikte dualar, salavatlar ve Kur’an tilavetleri eşliğinde yenilir, içilirdi. Bu ikram sırasında hafızlığını tamamlayan öğrenci yeni ve temiz giysiler giyilmiş hâlde yüksekçe bir yerde oturur ve mutlulukla bu tertibi seyrederdi.
Hafızlığını bitiren öğrenci, kursundan ayrılırken de bir merasim olurdu. Tek tek sınıfları gezer, mektebindeki bütün hocalarının elini öper, helallik ve dua ister, falanca gün yapılacak olan hafızlık törenine onları davet ederdi. Bu veda alayı aslında diğer çocuklar için en büyük teşvik kaynağıydı. Sarığından ayakkabısına kadar özenle hazırlanmış hâlde sınıflarına veda etmeye gelen bu hafız yolun sonunu göstererek onları ümitlendirirdi. Talebeler taze bir heves ve kuvvetle Kur’an-ı Kerimlerine tekrar sarılır, bir sonraki alayın kendilerininki olması için gayrete gelirlerdi.
Hafızlık töreni hafızın mahallesindeki bir camide yapılırdı. Hafızın babası ve akrabalarından birkaç erkek camiye giderek büyük kazanlar ve bardakları hazır ederlerdi. O gün hafız caminin içinde hocasına son dersini verirken babası da camiye ibadete gelenlere, çevre esnafa, konu komşuya, hocalara şerbet dağıtırdı. Caminin içine buhurdanlıklar yerleştirilir, güzel kokular yayılması sağlanırdı. Bazı rivayetlerde hafızın o gün sabah namazının ardından Kur’an-ı Kerim’i baştan sona kadar hocasına ezber verdiğini görüyoruz. Bu sebepten günümüzde de “günlük hatim” dediğimiz bu âdet hâlen devam etmekte ve buna önem verilmektedir. Hafız, 30. cüzü de okuyup bitirdikten sonra arkadaşlarından güzel sesli biri kısa bir aşr-ı şerif okur, öğrenci ve hocalara da şerbetler dağıtılır, dualar edilirdi. Bu ihtimam ve özen orada olan herkesin kalbine hafızlık tutkusunu eker, böylece hafızlık aşkının yeniden yeşermesi sağlanırdı.
İlim, sanat ve din devleti olan Osmanlı, her işi tabiatına ve mahiyetine uygun olarak meydana getirmiştir. Yetiştirdiği âlim ve arif kişilerle de hafızlık makamının hakkını verecek erdemli ve basiretli kişileri hedeflemiştir. Biz de günümüzde aynı hedefe ulaşmaya niyet etmeliyiz. Yüce Allah, hafız olmak isteyen herkese hafızlığı hayırlı ve kolay yoldan nasip etsin ve bu yolda çaba göstermiş tüm hafızlara da hafız kalmak ve hafız ölmek nimetini tattırsın.
Tarihte
bu ay neler oldu?
İbn Rüşd vefat etti. (11 Aralık 1198)
İmam Gazali vefat etti. (19 Aralık 1111)
Radyum elementi keşfedildi. (21 Aralık 1898)
Kanun-i Esasi kabul edildi. (23 Aralık 1876)
Sarıkamış Harekâtı başladı. (22 Aralık 1914)
Mehmet Akif Ersoy vefat etti. (27 Aralık 1936)
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Müzeyyen AKKUŞ
"Hafızlık nasıl yapılır?” sorusuna onlarca farklı cevap verilebilir. Her hafızın kendine has bir ezber yapma usulü vardır. Kimisi ezberlemeden önce defalarca yüzünden okur kimisi baştan başlar sayfayı ezberlemeye, kimisi sondan. Biri yarım sayfayı kolayca ezberleyiverirken diğerinin onlarca kez okuması gerekir kısacık bir ayeti. Ama hepsinin hafızlık serüveninin ortak bir tezahürü vardır: Gözyaşlarıyla ıslanan Kur’an-ı Kerimleri. Elinize bir hafıza ait Kur’an-ı Kerim geçti mi bilmem. Ama geçerse bir kez olsun koklayın. O kokuda çokça zorluk, ezber sancısı, heves, gayret ve ruh vardır. Hafızlar Kur’an-ı Kerimleri ile ünsiyet kurar.
Hafızlık yıllarımda bir seferinde Yusuf suresi ağırlıklı olan dersimi beş gün boyunca geçememiştim. Her gün aynı sayfaları defalarca okuyor, hazır ediyor fakat ne zaman hocamın önüne çıksam bir türlü ezber veremiyordum. En sonunda gözyaşları içerisinde hocama sitem ettim. Bir haftadır aynı cüzdeydim ki bu bir hafız için dünyanın en hüzünlü şeyiydi. Sitemimin ardından hocamın söylediği sözü asla unutmadım: “Eee Müzeyyen, Hz. Yusuf’un onca çetin imtihanının anlatıldığı bu sayfaları sen bir çırpıda geçeceğini mi sandın, iyisi mi sen bir de bu sayfaların anlamını oku, dersini de yarın bir daha ver.” O gün sayfaların anlamını okuyarak dersimi yeniden çalışmış, çocuk aklımla benim için hikâye gibi olan olayların hikmetine vâkıf olamasam da ertesi gün ezberimi vermiş ve sonunda bu dersi geçmiştim.
Hafızlık benim için baştan sona mücadele ve hüzündür. Ne olduğunu farkına varmadan yüklendiğim bir sorumluluk, bana verilen bir ziynet. Bu ziyneti korumak ve ömür bittiğinde müzeyyen olarak ayrılma çabası. Oldum olası hafız hikâyelerini merak ederim. Tanıdığım bütün hafızlara kendi süreçlerini sorarım. Unutamadıkları anılarını, en zorlandıkları cüzleri, başlamaya karar verişlerini, törenlerini. Hepsi de biricik ve öyle tatlı ki.
Hafız hikâyelerine duyduğum bu ilgi beni seneler içinde bir hafız hikâyesi toplayıcılığına götürdü. Bugün burada bu hikâyeleri anlatamasam da sizi eski zamanlara doğru bir yolculuğa çıkararak Osmanlı’da hafızlığın nasıl yapıldığından bahsedebilirim. Ama bundan önce hafızlık kurumunun ortaya çıkışından ve sistematik bir hâl alma sürecinden kısaca bahsedelim. Kur’an-ı Kerim 23 yılda tedricen indirilmiş ve nüzul eden her ayet Efendimiz (s.a.s.) tarafından ezberlenmiş, ezberletilmiş ve yazıya geçirilmiştir. Bu noktada bir parantez açmak istiyorum zira hafızlık yapmak isteyen bireylerin aklına gelen ilk soru, genelde ne kadar sürede biteceği oluyor. Bu konuda duyduğunuz kaygı sizi hafızlık yapmaktan geri tutuyorsa Efendimizin (s.a.s.) hafızlığının 23 yıl sürdüğünü düşünerek kendinizi teşvik edebilirsiniz. Gerekiyorsa hafızlığınız 23 yıl sürsün. Önemli olan, o yolda olmak.
İlk hafız-ı Kur’an olan Efendimiz (s.a.s.) arz ve sema yöntemiyle Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiştir. Cebrail’in (a.s.) Efendimize (s.a.s.) ayetleri vahyi sırasında Efendimizin dinlemesine “sema”; dinlediği ayetleri Cebrail’e (a.s.) okumasına “arz” denir. Bu yöntem, ikisi arasında her yıl ramazan ayında tekrarlanmış ve bu sayede ayetler korunmuştur. Efendimiz zamanında hafızlık, yazılı bir kaynaktan okuyup ezberleme tekniğinden de ziyade daha çok şifahi bir usulle, doğrudan Efendimizin ağzından ayetleri dinleyip yine ona tekrar etme yoluyla gerçekleşmiştir. Ardından Efendimiz aralarında Kur’an’ı iyi bilen sahabileri hoca olarak tayin etmiş, başka memleketlere de tebliğ göreviyle göndermiştir.
Kur’an-ı Kerim’in indiği dönemin Arapları, şifahi kültüre hâkim ve ezber kabiliyetleri gelişmiş olduğundan inen her ayeti kolaylıkla ezberlerine almışlardır. Efendimizin vefatının ardındansa Kur’an-ı Kerim hıfzına olan ilgi giderek çoğalmıştır. Ashab-ı kiram, hem Allah kelamını kalplerinde ve zihinlerinde taşıma arzusundan hem de sorularını danışacakları rehberlerini yitirdiklerinden hükmü bilip ona göre amel etme maksadıyla hafız olma gayreti içine girmişlerdir.
Selçuklu Dönemi’nde “dârülhuffâz” isimli, hafızlık için hususi ilim verilen kurumlar açılmıştır. Şehirlere hafızlar tayin ederek, bolca öğrenci yetiştirmeleri amaçlanmıştır. Sarayda ya da yolculukta her zaman sultanın yanında bulunması gereken “hassa hafızı” adında bir birim bu dönemde oluşturulmuş, bunlar sultana yârenlik ve yoldaşlık etmiştir.
Osmanlı Dönemi’ne geldiğimizde her işte olduğu gibi bu işe de bir usul ve incelikle yaklaşıldığını görüyoruz. Bilhassa küçük çocuklara Kur’an okumayı öğreten sıbyan mektepleri hafızlık eğitimi alacak olsun olmasın tüm çocukların ilk eğitim yuvalarıdır. Burada yetişen, ardından da hafız olmak isteyen çocuklar diğerlerinin içinden sıyrılır ve dârülkurrâda eğitimine devam ederdi. Yıldırım Bayezid’in Mısır’dan getirdiği Muhammed el-Cezeri, Bursa Ulu Cami’de açılan ilk dârülkurrâda verdiği kıraat dersleriyle hafızlığın Osmanlı’da gelişimine büyük katkı sağlamıştı. Başlarda Mısırlı kıraat âlimlerinin yöntemi uygulansa da Osmanlı daha sonra günümüzde hâlen kullanılan hafızlık yöntemini oluşturmuş ve kullanmıştır. Evliya Çelebi, Seyahatname’sinde Sultan Bayezid döneminde yetişen yüzlerce hafızın özel bir törenle atlar üzerinde hep bir ağızdan Fetih suresini okuyarak Alay Köşkü önünde geçit yaptığını yazmıştır.
Osmanlı’da hafızlığa verilen değer yalnızca Anadolu’yla sınırlı kalmamıştır. Osmanlı Devleti toprakları içinde bulunan Balkanlar’da da hafız yetiştirmeye önem verilmiş, burada da medreseler ve dârülkurrâlar çokça ilgi görmüştür. Üsküp, Saraybosna, Bosna Hersek, Mostar, Makedonya gibi Balkan illerinden çok fazla hafız çıkmıştır. Osmanlı Dönemi’nde bu kadar çok hafız yetişmesinde ve hafızlığa sistemli bir alan açılmasında şüphesiz padişahların da hafız olmasının önemli bir katkısı vardır. Fatih Sultan Mehmet’in 9 yaşında hafız olması buna güzel bir örnektir.
Peki, Osmanlı’da hafızlık nasıl yapılır? Hafızlık eğitimi veren dârülkurrâlar kendine has disiplinli bir usule sahipti. Bir çocuk okumayı öğrendiği vakit babası ve hocasının istişaresiyle hafızlığa başlatılırdı. Yarım sayfadan başlayarak ezberletilmek üzere ilk dersi verilir, çocuğun ezber kabiliyeti ilerledikçe bu miktar artırılır ve bir seneden üç dört seneye kadar hafızlığını tamamlanması beklenirdi. Hafızlığını tamamlayan öğrencilere “hafızlık töreni” yapılırdı. Bu tören hakkında elimize ulaşan bilgiler Osmanlı’nın bir İslam ve gönül imparatorluğu olduğunu kanıtlayan en anlamlı kanıtlardır diyebiliriz. Hafızlığını tamamlayan çocuğun babası, hocasına baştan aşağı kıyafet diktirir, eğer hâli vakti yerindeyse giysileri başka hediyelerle de desteklerdi. Eğer durumu yoksa bir ayakkabı yahut çorap dahi olsa temin eder, hocasına hediye ederdi. İmkânı olan aileler ikramlar hazırlar, kendi hocası olmak üzere diğer hocalar ve âlimler bu sofraya davet edilirdi. Birlikte dualar, salavatlar ve Kur’an tilavetleri eşliğinde yenilir, içilirdi. Bu ikram sırasında hafızlığını tamamlayan öğrenci yeni ve temiz giysiler giyilmiş hâlde yüksekçe bir yerde oturur ve mutlulukla bu tertibi seyrederdi.
Hafızlığını bitiren öğrenci, kursundan ayrılırken de bir merasim olurdu. Tek tek sınıfları gezer, mektebindeki bütün hocalarının elini öper, helallik ve dua ister, falanca gün yapılacak olan hafızlık törenine onları davet ederdi. Bu veda alayı aslında diğer çocuklar için en büyük teşvik kaynağıydı. Sarığından ayakkabısına kadar özenle hazırlanmış hâlde sınıflarına veda etmeye gelen bu hafız yolun sonunu göstererek onları ümitlendirirdi. Talebeler taze bir heves ve kuvvetle Kur’an-ı Kerimlerine tekrar sarılır, bir sonraki alayın kendilerininki olması için gayrete gelirlerdi.
Hafızlık töreni hafızın mahallesindeki bir camide yapılırdı. Hafızın babası ve akrabalarından birkaç erkek camiye giderek büyük kazanlar ve bardakları hazır ederlerdi. O gün hafız caminin içinde hocasına son dersini verirken babası da camiye ibadete gelenlere, çevre esnafa, konu komşuya, hocalara şerbet dağıtırdı. Caminin içine buhurdanlıklar yerleştirilir, güzel kokular yayılması sağlanırdı. Bazı rivayetlerde hafızın o gün sabah namazının ardından Kur’an-ı Kerim’i baştan sona kadar hocasına ezber verdiğini görüyoruz. Bu sebepten günümüzde de “günlük hatim” dediğimiz bu âdet hâlen devam etmekte ve buna önem verilmektedir. Hafız, 30. cüzü de okuyup bitirdikten sonra arkadaşlarından güzel sesli biri kısa bir aşr-ı şerif okur, öğrenci ve hocalara da şerbetler dağıtılır, dualar edilirdi. Bu ihtimam ve özen orada olan herkesin kalbine hafızlık tutkusunu eker, böylece hafızlık aşkının yeniden yeşermesi sağlanırdı.
İlim, sanat ve din devleti olan Osmanlı, her işi tabiatına ve mahiyetine uygun olarak meydana getirmiştir. Yetiştirdiği âlim ve arif kişilerle de hafızlık makamının hakkını verecek erdemli ve basiretli kişileri hedeflemiştir. Biz de günümüzde aynı hedefe ulaşmaya niyet etmeliyiz. Yüce Allah, hafız olmak isteyen herkese hafızlığı hayırlı ve kolay yoldan nasip etsin ve bu yolda çaba göstermiş tüm hafızlara da hafız kalmak ve hafız ölmek nimetini tattırsın.
Tarihte
bu ay neler oldu?
İbn Rüşd vefat etti. (11 Aralık 1198)
İmam Gazali vefat etti. (19 Aralık 1111)
Radyum elementi keşfedildi. (21 Aralık 1898)
Kanun-i Esasi kabul edildi. (23 Aralık 1876)
Sarıkamış Harekâtı başladı. (22 Aralık 1914)
Mehmet Akif Ersoy vefat etti. (27 Aralık 1936)
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Müzeyyen AKKUŞ
HİPERTİROİDİ VE TEDAVİSİ
Hipertiroidi, tiroit bezinden aşırı tiroit hormonu salgılanmasıyla oluşan hastalıkların genel tanımıdır. Bu hastalığa “tirotoksikoz” ismi de verilir, halk arasında zehirli guatr olarak tanımlanır.
Hipertiroidiye Neden Olan Hastalıklar
• Graves hastalığı
• Toksik nodüler guatr
• Tiroit bezinin iltihaplı hastalıkları (Tiroiditler)
Graves hastalığı, hipertiroidiye yol açan tiroit bezinin otoimmün hastalığıdır. Graves hastalığında kişinin kendi bağışıklık sistemi tiroit bezlerine saldırır ve bu da tiroit bezlerinin gereğinden fazla hormon salgılamasına neden olur. Bu hastalarda “zehirli guatr”, gözlerde öne doğru çıkma-fırlama (exoftalmus) oluşabilir. Hipertiroidili hastaların çoğunu graves hastaları oluşturur. Tiroit hormonu üreten tiroit nodülleri sıcak nodül olarak adlandırılırlar. Sıcak nodüller hipertiroidili hastaların %5’ini oluştururlar. Tiroit bezinin iltihabi durumlarını tanımlayan tiroidit sırasında da hipertiroidi gelişebilir.
Hipertiroidili Hastaların Şikâyetleri
Çarpıntı, kilo kaybı, ellerde titreme, sinirlilik, kaslarda zayıflık, gözlerde ileri doğru fırlama, kemik erimesi, ciltte incelme, nemlilik ve aşırı terleme, saçlarda dökülme, kemik erimesi gibi şikâyetler görülebilir. Hipertiroidi hastaları tedavi edilmezse kilo kaybı devam eder; kalpte ritim bozukluğu, kalp yetmezliği ve vücutta herhangi bir enfeksiyon sırasında tiroit krizi ve buna bağlı şok ve ölüm meydana gelebilir. Bu yüzden hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.
Tedavi
Hipertiroidi tedavisinde 3 yöntem vardır:
İlaç Tedavisi: Hipertiroidisi olan bütün hastalara, kanda yüksek olan tiroit hormonlarını normal düzeye getirmek için önce ilaç tedavisi başlanır. İlaç tedavisi sırasında nadir de olsa ilacın yan etkisi olarak beyaz kan hücrelerinde azalma görülebilir ve karaciğer hücrelerini etkileyebilir. Bu durumda ilaçlar kesilerek hasta ameliyat veya atom tedavisine yönlendirilmelidir.
Radyoaktif İyot (Atom) Tedavisi: İlaç tedavisi alan hastaların tiroit hormonları normal seviyeye geldiği zaman ilaçlar kesilir. Ancak ilaç kesildikten sonra hastalık tekrarlarsa diğer tedavi yöntemleri olan cerrahi veya radyoaktif iyot tedavisi gündeme gelir. Atom tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90’ında ilk yıl içinde kalıcı hipotiroidi (tiroit bezi yetmezliği) gelişir ve ömür boyu hormon ilacı almaları zorunluluğu vardır. Bu durumu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.
Radyoaktif iyot tedavisinin etki mekanizması, tiroit bezinin hormon yapımında iyot kullanmasıdır. İyodun radyoaktif formu hastaya verilince tiroit bezi bu iyodu hücre içine alarak hormon yapımı için kullanır. Hücre içine hapsolmuş radyoaktif iyot ışıma yaparak çok hormon üreten tiroit hücrelerini tahrip eder ve onların yok olmasını sağlar. Böylelikle diğer organlara belirgin zarar vermeden tedavi gerçekleştirilmiş olur.
Radyoaktif İyot Tedavi Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler
• Radyoaktif iyot tedavisi sonrası 15 gün çevredeki sağlıklı insanları korumak adına onlarla yakın temastan kaçınılmalıdır. Ancak aynı odada aralarında yaklaşık 2 metre mesafe bırakarak oturabilirler.
• Özellikle yeni doğan bebekler, 8 yaş altı çocuklarla ve gebe kadınlarla yakın temas yasaklanır.
• Radyoaktif iyotun süte geçmesi nedeniyle hastanın bebeği varsa emzirmesi yasaklanır.
• Tedavi veya tarama amacıyla verilen radyoaktif iyot vücuttan en çok idrar yoluyla atıldığı için tuvalet sonrası tuvalet iki kez temizlenmeli ve eller iyice yıkanmalıdır.
Cerrahi Tedavi: Hipertiroidi tedavi seçeneklerinden bir tanesi de ameliyattır. Ancak her hipertiroidinin ameliyat olması gerekmez. İlaçla veya radyoaktif iyotla da başarılı şekilde tedavi edilen hipertiroidiler vardır. İlaç tedavisine rağmen tiroit hormonları normale dönmeyen, tekrar etmiş tiroit kanseri için şüpheli bulunan ve guatrı büyük olup nefes darlığı, yutma güçlüğü gibi bazı bulguları izlenen hastalara ameliyat tavsiye edilir. Tiroit bezinin tek lobu veya tamamı ameliyatla alınır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Uzm. Dr. Reyhan KÖROĞLU
Hipertiroidi, tiroit bezinden aşırı tiroit hormonu salgılanmasıyla oluşan hastalıkların genel tanımıdır. Bu hastalığa “tirotoksikoz” ismi de verilir, halk arasında zehirli guatr olarak tanımlanır.
Hipertiroidiye Neden Olan Hastalıklar
• Graves hastalığı
• Toksik nodüler guatr
• Tiroit bezinin iltihaplı hastalıkları (Tiroiditler)
Graves hastalığı, hipertiroidiye yol açan tiroit bezinin otoimmün hastalığıdır. Graves hastalığında kişinin kendi bağışıklık sistemi tiroit bezlerine saldırır ve bu da tiroit bezlerinin gereğinden fazla hormon salgılamasına neden olur. Bu hastalarda “zehirli guatr”, gözlerde öne doğru çıkma-fırlama (exoftalmus) oluşabilir. Hipertiroidili hastaların çoğunu graves hastaları oluşturur. Tiroit hormonu üreten tiroit nodülleri sıcak nodül olarak adlandırılırlar. Sıcak nodüller hipertiroidili hastaların %5’ini oluştururlar. Tiroit bezinin iltihabi durumlarını tanımlayan tiroidit sırasında da hipertiroidi gelişebilir.
Hipertiroidili Hastaların Şikâyetleri
Çarpıntı, kilo kaybı, ellerde titreme, sinirlilik, kaslarda zayıflık, gözlerde ileri doğru fırlama, kemik erimesi, ciltte incelme, nemlilik ve aşırı terleme, saçlarda dökülme, kemik erimesi gibi şikâyetler görülebilir. Hipertiroidi hastaları tedavi edilmezse kilo kaybı devam eder; kalpte ritim bozukluğu, kalp yetmezliği ve vücutta herhangi bir enfeksiyon sırasında tiroit krizi ve buna bağlı şok ve ölüm meydana gelebilir. Bu yüzden hipertiroidi mutlaka tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.
Tedavi
Hipertiroidi tedavisinde 3 yöntem vardır:
İlaç Tedavisi: Hipertiroidisi olan bütün hastalara, kanda yüksek olan tiroit hormonlarını normal düzeye getirmek için önce ilaç tedavisi başlanır. İlaç tedavisi sırasında nadir de olsa ilacın yan etkisi olarak beyaz kan hücrelerinde azalma görülebilir ve karaciğer hücrelerini etkileyebilir. Bu durumda ilaçlar kesilerek hasta ameliyat veya atom tedavisine yönlendirilmelidir.
Radyoaktif İyot (Atom) Tedavisi: İlaç tedavisi alan hastaların tiroit hormonları normal seviyeye geldiği zaman ilaçlar kesilir. Ancak ilaç kesildikten sonra hastalık tekrarlarsa diğer tedavi yöntemleri olan cerrahi veya radyoaktif iyot tedavisi gündeme gelir. Atom tedavisinin adı her ne kadar ürkütücü de olsa kanser yapıcı veya üreme sistemine zararlı bir etkisi yoktur. Ancak kadınların 6 ay sonra gebe kalmalarına izin verilir. Atom tedavisi alan hastaların % 80-90’ında ilk yıl içinde kalıcı hipotiroidi (tiroit bezi yetmezliği) gelişir ve ömür boyu hormon ilacı almaları zorunluluğu vardır. Bu durumu hastaların baştan bilmeleri ve kabul etmeleri gerekir.
Radyoaktif iyot tedavisinin etki mekanizması, tiroit bezinin hormon yapımında iyot kullanmasıdır. İyodun radyoaktif formu hastaya verilince tiroit bezi bu iyodu hücre içine alarak hormon yapımı için kullanır. Hücre içine hapsolmuş radyoaktif iyot ışıma yaparak çok hormon üreten tiroit hücrelerini tahrip eder ve onların yok olmasını sağlar. Böylelikle diğer organlara belirgin zarar vermeden tedavi gerçekleştirilmiş olur.
Radyoaktif İyot Tedavi Sonrası Dikkat Edilmesi Gerekenler
• Radyoaktif iyot tedavisi sonrası 15 gün çevredeki sağlıklı insanları korumak adına onlarla yakın temastan kaçınılmalıdır. Ancak aynı odada aralarında yaklaşık 2 metre mesafe bırakarak oturabilirler.
• Özellikle yeni doğan bebekler, 8 yaş altı çocuklarla ve gebe kadınlarla yakın temas yasaklanır.
• Radyoaktif iyotun süte geçmesi nedeniyle hastanın bebeği varsa emzirmesi yasaklanır.
• Tedavi veya tarama amacıyla verilen radyoaktif iyot vücuttan en çok idrar yoluyla atıldığı için tuvalet sonrası tuvalet iki kez temizlenmeli ve eller iyice yıkanmalıdır.
Cerrahi Tedavi: Hipertiroidi tedavi seçeneklerinden bir tanesi de ameliyattır. Ancak her hipertiroidinin ameliyat olması gerekmez. İlaçla veya radyoaktif iyotla da başarılı şekilde tedavi edilen hipertiroidiler vardır. İlaç tedavisine rağmen tiroit hormonları normale dönmeyen, tekrar etmiş tiroit kanseri için şüpheli bulunan ve guatrı büyük olup nefes darlığı, yutma güçlüğü gibi bazı bulguları izlenen hastalara ameliyat tavsiye edilir. Tiroit bezinin tek lobu veya tamamı ameliyatla alınır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Uzm. Dr. Reyhan KÖROĞLU
ÖNCÜ ŞAHSİYETLER
Toplumun yapı taşıdır insan ve toplumlar tek tek insanların elinde şekillenir, yön bulur. Düşünürler, kanaat önderleri, fikir adamları, içinde yaşadıkları toplumun lokomotif gücüdür. Kitleleri etkiler, doğup büyüdükleri çevreyi iyi ve güzele yönlendirirler. Kimi zaman mücadelenin sesi olur, söz ve eylemleriyle kötülüğün karşısında dururlar. Bu davranışları insanlık için örnektir. Onlar en önde yer alır, ilk sözü söyleyenlerdir, ilk harekete geçenlerdir. Bu yüzden kendilerine öncü şahsiyetler denilmiştir. Üstesinden gelmek için cehdettikleri şartlar birbirinden faklıdır, her birinin mücadelesi biriciktir. Ortak noktaları ise insanlığın onur ve izzetini Müslüman bilince yakışır biçimde koruma gayretidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilen Öncü Şahsiyetler, kimi Afrika içlerinde kimi Türkistan topraklarında kimi Hint Yarımadası’nda dilleri, renkleri, milletleri fark etmeksizin mücadele veren iyilik neferlerinin yaşam öykülerini anlatır. Koray Şerbetçi tarafından kaleme alınan ve Diyanet Dergisi’nde yayımlanan yazılar Şeyh Şamil’den Said Halim Paşa’ya, Malkom X’ten Mevdudi’ye düşünce dünyası kadar siyasi hamleleri ile toplumları etkilemiş şahsiyetleri anlatır.
Öncü Şahsiyetler, İslam medeniyetin teklif ettiği paradigmayı hem yerel hem de evrensel ölçekte dile getiren, ümmetin selameti için mücadeleden geri durmayan, örnek yaşantılarıyla gelecek nesiller için de ilham kaynağı olan nice değerli ismi okurlarıyla tanıştırır. Kafkasya tarihine imza atan ve zulme karşı direnişin lideri olmasının ardından mücadelenin rengini değiştiren Şeyh Şamil, “Bir Özgürlük Meşalesi” olarak anlatılır. Zira bir adam bir bölük direnişçiyi düzenli orduya dönüştürür. O ordu Dağıstan’ın kaderini değiştirir. Kitapta, cephede mücadele eden erkekler kadar cephe gerisinde de toplumu domino eden hatta yeri geldiğinde meydana inmekten çekinmeyen kadın önderlere de yer verilir. “Kazan Hanlığı’nın Kahraman Annesi: Süyünbike” Kazan Hanlığının tarihine adını yazdırır. 16. yüzyılda Kazan Hanlığının içine düştüğü zor durumda bir annenin sesi duyulur. Eşi Safa Giray vefat edince yönetimi devralan Süyünbike millî bir şuurla Kazan Hanlığını tekrar ayağa kaldırmak için mücadele verir.
Öncü Şahsiyetler çalışmasında ayrıca “Afrika’nın Hürriyet Meşalesi: el-Hac Ömer”in kara kıtanın kara bahtını değiştirmek için gösterdiği çabayı, Fransız sömürgesinden kurtulmak için ağır bedeller ödeyen “Cezayir’in Direniş Bayrağı: Emir Abdülkadir”i, “Çöl Aslan’ı Ömer Muhtar”ı ve ismini burada sayamayacağımız nice değerli şahsiyeti yakından tanıma fırsatı bulacak, onların hayat mücadelesinden ilhamlar alarak Amerika’dan Afrika’ya kadar İslam dünyasının yaşadığı tarihsel süreçler hakkında da bilgi sahibi olacaksınız.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Zeynep ÇELİK
Toplumun yapı taşıdır insan ve toplumlar tek tek insanların elinde şekillenir, yön bulur. Düşünürler, kanaat önderleri, fikir adamları, içinde yaşadıkları toplumun lokomotif gücüdür. Kitleleri etkiler, doğup büyüdükleri çevreyi iyi ve güzele yönlendirirler. Kimi zaman mücadelenin sesi olur, söz ve eylemleriyle kötülüğün karşısında dururlar. Bu davranışları insanlık için örnektir. Onlar en önde yer alır, ilk sözü söyleyenlerdir, ilk harekete geçenlerdir. Bu yüzden kendilerine öncü şahsiyetler denilmiştir. Üstesinden gelmek için cehdettikleri şartlar birbirinden faklıdır, her birinin mücadelesi biriciktir. Ortak noktaları ise insanlığın onur ve izzetini Müslüman bilince yakışır biçimde koruma gayretidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilen Öncü Şahsiyetler, kimi Afrika içlerinde kimi Türkistan topraklarında kimi Hint Yarımadası’nda dilleri, renkleri, milletleri fark etmeksizin mücadele veren iyilik neferlerinin yaşam öykülerini anlatır. Koray Şerbetçi tarafından kaleme alınan ve Diyanet Dergisi’nde yayımlanan yazılar Şeyh Şamil’den Said Halim Paşa’ya, Malkom X’ten Mevdudi’ye düşünce dünyası kadar siyasi hamleleri ile toplumları etkilemiş şahsiyetleri anlatır.
Öncü Şahsiyetler, İslam medeniyetin teklif ettiği paradigmayı hem yerel hem de evrensel ölçekte dile getiren, ümmetin selameti için mücadeleden geri durmayan, örnek yaşantılarıyla gelecek nesiller için de ilham kaynağı olan nice değerli ismi okurlarıyla tanıştırır. Kafkasya tarihine imza atan ve zulme karşı direnişin lideri olmasının ardından mücadelenin rengini değiştiren Şeyh Şamil, “Bir Özgürlük Meşalesi” olarak anlatılır. Zira bir adam bir bölük direnişçiyi düzenli orduya dönüştürür. O ordu Dağıstan’ın kaderini değiştirir. Kitapta, cephede mücadele eden erkekler kadar cephe gerisinde de toplumu domino eden hatta yeri geldiğinde meydana inmekten çekinmeyen kadın önderlere de yer verilir. “Kazan Hanlığı’nın Kahraman Annesi: Süyünbike” Kazan Hanlığının tarihine adını yazdırır. 16. yüzyılda Kazan Hanlığının içine düştüğü zor durumda bir annenin sesi duyulur. Eşi Safa Giray vefat edince yönetimi devralan Süyünbike millî bir şuurla Kazan Hanlığını tekrar ayağa kaldırmak için mücadele verir.
Öncü Şahsiyetler çalışmasında ayrıca “Afrika’nın Hürriyet Meşalesi: el-Hac Ömer”in kara kıtanın kara bahtını değiştirmek için gösterdiği çabayı, Fransız sömürgesinden kurtulmak için ağır bedeller ödeyen “Cezayir’in Direniş Bayrağı: Emir Abdülkadir”i, “Çöl Aslan’ı Ömer Muhtar”ı ve ismini burada sayamayacağımız nice değerli şahsiyeti yakından tanıma fırsatı bulacak, onların hayat mücadelesinden ilhamlar alarak Amerika’dan Afrika’ya kadar İslam dünyasının yaşadığı tarihsel süreçler hakkında da bilgi sahibi olacaksınız.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Zeynep ÇELİK
İNSANIN KUVVETİ VE KIYMETİ
Varlığın aşkın boyutunu yok sayarak her şeye güç yetirebileceğini zanneden insan, büyük bir yanılgı içindedir. Henüz sınırlarını bile keşfetmekten aciz olduğu bir âlemde insan, zamanın ve mekânın efendisi olmak için fazlasıyla zayıf, alabildiğine sınırlı ve büsbütün geçicidir. Oysa büyüleyici ahenk, nizam ve ihtişamıyla kâinat, her şeyin sahibi olan aşkın bir kudretin varlığına, birliğine, sonsuz ilmine ve sınırsız iradesine delalet etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, kâinatı hiçbir şeye muhtaç olmadan yaratan, her an geliştiren, değiştiren, sevk ve idare eden mutlak varlığın Allah olduğu vurgulanmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, her türlü noksanlıktan uzak ve bütün mükemmel sıfatlara sahip yegâne varlıktır. İnsanlar, cinler, melekler ve diğer tüm varlıklar, onun fiillerinin eseridir. (Zümer, 39/62; Tin 95/4; Yasin 36/79,82; Rad 13/16; Yunus, 10/34; Nur, 24/42-45.)
Allah’ın hikmetle yarattığı kâinattaki her şeyin bir varoluş gayesi ve kendisini o gayeye ulaştıracak potansiyeli vardır. Varlık âlemindeki müstesna konumuyla insanın da belli bir gaye için yaratıldığı ve kendisini o gayeye ulaştıracak şekilde donatıldığı muhakkaktır. Bu çerçevede “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) ayeti, bir yandan insana söz konusu varoluş gayesini hatırlatırken aynı zamanda hayatı anlamlı kılacak en temel sorumluluğu da beyan ederek onu amaçsız bir hayat sürme keyfiliğinden alıkoymaktadır.
Yaratılıştan gelen özellikleriyle insan, sözünden ve sükûtundan, tercihlerinden ve onların doğuracağı sonuçlardan, yaptıklarından ve yapması gerektiği hâlde yapmadıklarından hesaba çekilmeye en layık varlıktır. Bu sebeple insanın bilgi, bilinç ve iradesi dâhilinde gerçekleşen her şeyin dünyevi veya uhrevi boyutta kendisini bağlayıcı sonuçları olacaktır. Sınırlı bir varlık olması hasebiyle insan, elbette her şeyin künhüne varamayabilir. Tercihlerinin kendisini neye/nereye ulaştıracağını da bilemeyebilir. Hatta bazen kendi tercihiyle ilişkilendiremeyeceği bir sonuçla bile karşılaşabilir. Aslında bütün bunlar, insanın tabiat ve dolayısıyla ilahi irade karşısında acziyetini ele veren gerçekliklerdir. Elde ettiği dünyevi imkânlar sebebiyle çoğu zaman kendi kendine yetebileceğini zannetse de bu durum, söz konusu gerçeklikleri ortadan kaldırmayacaktır. Fakat bu, insanın değerini düşürmeyeceği gibi iradesini de büsbütün ortadan kaldırmaz. Her ne kadar sınırlı da olsa beşeri irade, ilahi iradenin tecelli etmesine zemin olacak imkâna sahiptir. Çünkü her türlü kuvvet ve kıymete erişebilmek, yaratılmışlar içinde insana mahsus bir potansiyeldir. Bu potansiyeli gerçekleştirmenin yolu, her şey üzerinde mutlak otorite olan Allah ile kurulacak irtibattan geçmektedir. Böyle bir irtibatı sağlayacak en güçlü bağ ise duadır.
Biliyoruz ki kâinatın işleyişinde tesadüfe yer yoktur. Her şey fıtratına yerleştirilen ilahi yasa çerçevesinde belli bir düzen ve ölçüye göre hareket etmekte, varlığını sebep sonuç ilişkisi içinde devam ettirmektedir. Ancak düşünebilen her insan, varlığın maddi (fiziki) gerçekliğinden ayrı bir de manevi (metafizik) boyutunun bulunduğunu pekâlâ idrak edebilir ve dolayısıyla âlemdeki maddi-fiziksel sebeplerin dışında bir de manevi-metafizik sebeplerin olabileceğini fark edebilir. Böyle bir idrak, iman ve farkındalıkla yapılacak dua, maddi manevi her sonuca kapı aralayacak tamamlayıcı manevi bir sebeptir. Bir başka ifadeyle dua, hayatın hem dünyevi hem de uhrevi boyutunda meydana gelebilecek her bir durumun muhtemel öncülüdür. “Dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mümin, 40/60.) ayeti, bunun açık bir göstergesidir. Bu gerçek, aynı zamanda fizik veya metafizik alanda olan ve olabilecek her şeyin beşerî iradeyi ilgilendiren bir yönü bulunduğuna da işaret etmektedir. Bu yüzden duanın ihmal edilmesi, insanın iradesini kendi aleyhine kullanması anlamına gelecektir. Kaldı ki duanın sağladığı güç ve imkândan uzak kalmak, küçümsenemeyecek bir mahrumiyet olsa gerektir.
Allah’a hamdüsenayı, tazimi ve şükrü de içine alan bir yakarış olarak dua, güçlü bir iletişim biçimidir. Âlemlerin Rabbiyle kurulan bu iletişim, insanın kuvvetinin ve kıymetinin en bariz nişanesidir. Nitekim Cenab-ı Hak, “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!” (Furkan, 25/77.) buyurmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.),“Dua ibadetin özüdür.”, “Dua ibadetin ta kendisidir.” ve “Allah katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizi, Deavat, 1; İbn Mace, Dua, 1.) hadisleriyle aynı hakikate vurgu yapmaktadır.
Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus da duanın boyutlarıdır. Bunlar, en yalın ifadeyle tercih, gayret, davet ve tevekkül olarak sıralanabilir. İnsana düşen, öncelikle bilinen ve görünen (maddi/fiziki) sebeplerin iyi ve doğru olanını tercih etmek ve onun gerçekleşmesi için elinden gelen gayreti göstermektir. Duanın fiilî boyutuna karşılık gelen bu tavır, arzu edilen hedefe ulaşmak için sünnetullahın idrakiyle olağan sebeplere sarılmaktır. Bir bakıma arzuyu eyleme dönüştürmektir. Çünkü arzu ettiği şeyin gerçekleşmesini isteyen kimse, öncelikle gücü nispetinde onun maddi sebeplerini yerine getirmekle mükelleftir. Bu durum, insanın kendi iradesini yok sayarak ve sebepleri ihmal ederek kaderci bir anlayışla her şeyi Allah’a havale etmesinin önünde ciddi bir engeldir. Nitekim “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) mealindeki ayette Yüce Allah, insanın çalışıp çabalaması ile bunun sonucu arasındaki ilişkiye dikkat çekerek her çalışmanın bir fiilî dua olduğuna işaret etmektedir.
Duanın diğer bir boyutu ise arzu edilen şeye ulaşabilmek için Allah’ın yardımını istemek ve en iyi sonucu ancak Allah’ın yaratacağına inanarak O’nun kudret, inayet ve merhametine sığınmaktır. Her şeyin hayrına ulaşmak ve şerrinden emin olmak için bütün sebepleri var eden Allah’a yakarmaktır. Bu yönüyle dua, hem Allah’a kulluk şuurunun hem de varlık karşısındaki duruşun bir ifadesidir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Vaizi
Varlığın aşkın boyutunu yok sayarak her şeye güç yetirebileceğini zanneden insan, büyük bir yanılgı içindedir. Henüz sınırlarını bile keşfetmekten aciz olduğu bir âlemde insan, zamanın ve mekânın efendisi olmak için fazlasıyla zayıf, alabildiğine sınırlı ve büsbütün geçicidir. Oysa büyüleyici ahenk, nizam ve ihtişamıyla kâinat, her şeyin sahibi olan aşkın bir kudretin varlığına, birliğine, sonsuz ilmine ve sınırsız iradesine delalet etmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, kâinatı hiçbir şeye muhtaç olmadan yaratan, her an geliştiren, değiştiren, sevk ve idare eden mutlak varlığın Allah olduğu vurgulanmaktadır. Âlemlerin Rabbi olan Allah, her türlü noksanlıktan uzak ve bütün mükemmel sıfatlara sahip yegâne varlıktır. İnsanlar, cinler, melekler ve diğer tüm varlıklar, onun fiillerinin eseridir. (Zümer, 39/62; Tin 95/4; Yasin 36/79,82; Rad 13/16; Yunus, 10/34; Nur, 24/42-45.)
Allah’ın hikmetle yarattığı kâinattaki her şeyin bir varoluş gayesi ve kendisini o gayeye ulaştıracak potansiyeli vardır. Varlık âlemindeki müstesna konumuyla insanın da belli bir gaye için yaratıldığı ve kendisini o gayeye ulaştıracak şekilde donatıldığı muhakkaktır. Bu çerçevede “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) ayeti, bir yandan insana söz konusu varoluş gayesini hatırlatırken aynı zamanda hayatı anlamlı kılacak en temel sorumluluğu da beyan ederek onu amaçsız bir hayat sürme keyfiliğinden alıkoymaktadır.
Yaratılıştan gelen özellikleriyle insan, sözünden ve sükûtundan, tercihlerinden ve onların doğuracağı sonuçlardan, yaptıklarından ve yapması gerektiği hâlde yapmadıklarından hesaba çekilmeye en layık varlıktır. Bu sebeple insanın bilgi, bilinç ve iradesi dâhilinde gerçekleşen her şeyin dünyevi veya uhrevi boyutta kendisini bağlayıcı sonuçları olacaktır. Sınırlı bir varlık olması hasebiyle insan, elbette her şeyin künhüne varamayabilir. Tercihlerinin kendisini neye/nereye ulaştıracağını da bilemeyebilir. Hatta bazen kendi tercihiyle ilişkilendiremeyeceği bir sonuçla bile karşılaşabilir. Aslında bütün bunlar, insanın tabiat ve dolayısıyla ilahi irade karşısında acziyetini ele veren gerçekliklerdir. Elde ettiği dünyevi imkânlar sebebiyle çoğu zaman kendi kendine yetebileceğini zannetse de bu durum, söz konusu gerçeklikleri ortadan kaldırmayacaktır. Fakat bu, insanın değerini düşürmeyeceği gibi iradesini de büsbütün ortadan kaldırmaz. Her ne kadar sınırlı da olsa beşeri irade, ilahi iradenin tecelli etmesine zemin olacak imkâna sahiptir. Çünkü her türlü kuvvet ve kıymete erişebilmek, yaratılmışlar içinde insana mahsus bir potansiyeldir. Bu potansiyeli gerçekleştirmenin yolu, her şey üzerinde mutlak otorite olan Allah ile kurulacak irtibattan geçmektedir. Böyle bir irtibatı sağlayacak en güçlü bağ ise duadır.
Biliyoruz ki kâinatın işleyişinde tesadüfe yer yoktur. Her şey fıtratına yerleştirilen ilahi yasa çerçevesinde belli bir düzen ve ölçüye göre hareket etmekte, varlığını sebep sonuç ilişkisi içinde devam ettirmektedir. Ancak düşünebilen her insan, varlığın maddi (fiziki) gerçekliğinden ayrı bir de manevi (metafizik) boyutunun bulunduğunu pekâlâ idrak edebilir ve dolayısıyla âlemdeki maddi-fiziksel sebeplerin dışında bir de manevi-metafizik sebeplerin olabileceğini fark edebilir. Böyle bir idrak, iman ve farkındalıkla yapılacak dua, maddi manevi her sonuca kapı aralayacak tamamlayıcı manevi bir sebeptir. Bir başka ifadeyle dua, hayatın hem dünyevi hem de uhrevi boyutunda meydana gelebilecek her bir durumun muhtemel öncülüdür. “Dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mümin, 40/60.) ayeti, bunun açık bir göstergesidir. Bu gerçek, aynı zamanda fizik veya metafizik alanda olan ve olabilecek her şeyin beşerî iradeyi ilgilendiren bir yönü bulunduğuna da işaret etmektedir. Bu yüzden duanın ihmal edilmesi, insanın iradesini kendi aleyhine kullanması anlamına gelecektir. Kaldı ki duanın sağladığı güç ve imkândan uzak kalmak, küçümsenemeyecek bir mahrumiyet olsa gerektir.
Allah’a hamdüsenayı, tazimi ve şükrü de içine alan bir yakarış olarak dua, güçlü bir iletişim biçimidir. Âlemlerin Rabbiyle kurulan bu iletişim, insanın kuvvetinin ve kıymetinin en bariz nişanesidir. Nitekim Cenab-ı Hak, “Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!” (Furkan, 25/77.) buyurmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.),“Dua ibadetin özüdür.”, “Dua ibadetin ta kendisidir.” ve “Allah katında duadan daha kıymetli bir şey yoktur.” (Tirmizi, Deavat, 1; İbn Mace, Dua, 1.) hadisleriyle aynı hakikate vurgu yapmaktadır.
Bu noktada altı çizilmesi gereken önemli bir husus da duanın boyutlarıdır. Bunlar, en yalın ifadeyle tercih, gayret, davet ve tevekkül olarak sıralanabilir. İnsana düşen, öncelikle bilinen ve görünen (maddi/fiziki) sebeplerin iyi ve doğru olanını tercih etmek ve onun gerçekleşmesi için elinden gelen gayreti göstermektir. Duanın fiilî boyutuna karşılık gelen bu tavır, arzu edilen hedefe ulaşmak için sünnetullahın idrakiyle olağan sebeplere sarılmaktır. Bir bakıma arzuyu eyleme dönüştürmektir. Çünkü arzu ettiği şeyin gerçekleşmesini isteyen kimse, öncelikle gücü nispetinde onun maddi sebeplerini yerine getirmekle mükelleftir. Bu durum, insanın kendi iradesini yok sayarak ve sebepleri ihmal ederek kaderci bir anlayışla her şeyi Allah’a havale etmesinin önünde ciddi bir engeldir. Nitekim “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder.” (Necm, 53/39.) mealindeki ayette Yüce Allah, insanın çalışıp çabalaması ile bunun sonucu arasındaki ilişkiye dikkat çekerek her çalışmanın bir fiilî dua olduğuna işaret etmektedir.
Duanın diğer bir boyutu ise arzu edilen şeye ulaşabilmek için Allah’ın yardımını istemek ve en iyi sonucu ancak Allah’ın yaratacağına inanarak O’nun kudret, inayet ve merhametine sığınmaktır. Her şeyin hayrına ulaşmak ve şerrinden emin olmak için bütün sebepleri var eden Allah’a yakarmaktır. Bu yönüyle dua, hem Allah’a kulluk şuurunun hem de varlık karşısındaki duruşun bir ifadesidir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Vaizi
KUR’AN BİZE YETER Mİ?
Son zamanlarda “Kur’an bize yeter.” diye bir söylem öne çıktı. Bu yaklaşıma ne dersiniz?
Burada öncelikle “Kur’an bize yeter.” sözünden ne kastedildiğini anlamak lazım. Bu sözle sadece Kur’an metninin yeteceği mi vahyin Kur’an’dan ibaret olduğu mu Hz. Peygamber’in açıklamalarına ihtiyaç duyulmadığı mı; ümmetin icmaının, âlimlerin yorumlarının ve içtihatlarının geçersiz olduğu mu tercüme ve meallerin Kur’an yerine konulabileceği mi kastedilmektedir?
Hocam bu iş çok karmaşık gibi. Öncelikle Kur’an’ın bir tanımını yapabilir miyiz?
Kur’an, Hz. Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed Mustafa’ya lafız-mana bütünlüğü içerisinde indirilmiş Allah kelamıdır. Her ne kadar elimizde bulunan kitap Arap diliyle ifade edilen sözlerden oluşsa da, Yüce Allah’ın kelam sıfatına delalet etmesi veya o sıfatın taalluku ve tecellisi olması itibarıyla ilahi kelam hüviyetindedir. Ebu Hanife’nin özetle dediği gibi “Kur’an Hz. Peygamber’e indirilmiş, Mushaflarda yazılmış, ezberlenmiş, okunmuş bir kitaptır.”
Hz. Peygamber’e gelen Kur’an sadece mana mıydı?
Hz. Peygamber’e gelen Kur’an, Hz. Cebrail’de nasılsa öyleydi, yani sadece mana değil, lafız-mana bütünlüğü içindeydi. Peygamber Efendimiz, Hz. Cebrail’den Kur’an’ı dinlemiş, almış ve muhataplarına aktarmıştır. Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesi Hz. Peygamber’in konuştuğu dilin Arapça olmasındandır. Öte yandan Arapça olması, Kur’an’ın evrenselliğine engel değildir, aksine tarihî gerçekliğinin delilidir. Şayet Kur’an belli bir dilde indirilmeseydi tarihî gerçekliğinden şüphe edilebilirdi.
Kur’an, mesajı tam ifade ediyorsa peygambere gerek var mı?
Eğer insanların hepsi Hz. Peygamber gibi Kur’an vahyini alan, anlayan ve hayata uygulayan bir konumda ve özellikte olsaydı peygambere gerek yok, denilebilirdi. Bugün dahi baktığımızda insanların kişilikleri, özellikleri, kavrayışları, anlayışları ve konumları birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar her dönemin insanı ve toplumu için geçerlidir. Öyleyse bir hükmün sadece bildirilmesi yeterli değildir. Aksine o hükmün açıklanması ve uygulanması için bir rehbere ihtiyaç vardır. Ülkemizde kanunlar Türkçe olmasına ve bizim de bu dili biliyor olmamıza rağmen açıklaması ve uygulaması için uzmanlara ihtiyaç duyuyoruz. Aldığımız makinelerin yanında kılavuz kitapçıkları bulunmasına rağmen servis elemanının kurmasını ve açıklamasını bekliyoruz. Hâl böyle olunca ilahi kelamın sadece iletilmesi yeterli değildir, açıklama ve uygulama için Allah’ın masumiyet özelliği verdiği bir peygambere ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yönüyle her peygamber, ümmetinin muallimi yani öğretmenidir.
Yani Yüce Allah, kitabını bir öğretmenle mi gönderir?
Tam da öyle. Nitekim Peygamberimiz, “Hiç şüphesiz ben öğretmen olarak gönderildim.” (İbn Mace, Sünnet, 17.) buyurmuştur. Aslında eğitimde de öğretmen, sadece bilgi aktaran değil, aynı zamanda tutum ve davranışıyla öğrencilerine örnek olandır. Kur’an’da, Hz. Peygamber’in “en güzel örnek” olarak nitelenmesi de bunu ifade etmektedir. Öte yandan hak dinin temel özelliği, ayrıcalıklı bir sınıfın veya kişinin bulunmamasıdır. Herkes ve her kesim, dinin bütün emirleriyle yükümlüdür. Bilginle bilgisiz arasında mükellefiyet değil, bilgi farkı bulunmaktadır. Şayet istisnalar varsa bunlar açıkça belirtilir, kişilerin şahsi görüşüne bırakılmaz. Bu yönüyle Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Kur’an’ı ilk alan, anlayan, açıklayan, uygulayan ve yaşayandır. O, Kur’an’ı yaşayarak ümmetine örnek olmuştur. “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılın.” (Buhari, Ezan, 18.) hadisi, tam da bu örnekliği anlatmaktadır. Onun, Kur’an’ı yaşayarak uygulaması ismet sıfatı gereği ilahi güvence altında olduğundan kesin hüküm ifade eder. Bu durum sadece ibadetlere has değil, inançtan bireysel ve toplumsal boyuta kadar bütün açıklamaları ve uygulamaları için geçerlidir. Onun açıklamaları ve uygulamalarının sünnet-i seniye olarak ümmet tarafından önemsenmesi bu nedenledir. Öte yandan Hz. Peygamber’in ilk üç nesli övmesi (Buhari, Şehadat, 9.), onlar eliyle bu açıklama ve uygulamaların süreklilik ve yerleşiklik özelliği kazanmasındandır. Çünkü sahabe, onun öğrencileridir. Onlar, vahyin inişine şahit oldukları gibi uygulamasına da iştirak etmişlerdir. Tabiin sahabenin, tebe-i tabiin de tabiinin öğrencileridir. Bu üç nesil, zamansal olarak vahyin inişine en yakın olanlardır. Sonraki zamanlarda ise bu üç nesli takip ederek Kur’an’ı anlayan, açıklayan ve yaşayan âlimlere ihtiyaç duyulmuştur. “Allah’a, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (Nisa, 4/59.) ayetiyle “Şayet o işi Peygamber’e ve emir sahiplerine götürselerdi…” (Nisa, 4/83.) ayetinde geçen “emir sahipleri”, idari yöneticiler olmaktan öte Kur’an’ı bilen, yaşayan ve uygulaması hususunda çevresine örnek olan samimi âlimlerdir. “Âlimler, peygamberlerin varisleridir.” (Tirmizi, İlim, 19.) hadisi de bu örnekliğe işaret etmektedir. Zaten buradaki veraset mal ve mülk veraseti değil, ilim ve örneklik verasetidir.
Demek ki peygamber olmadan olmaz.
Tabii ki olmaz. Peygambersiz din düşünmek Allah’ın kurduğu sisteme ve vahiy gerçeğine aykırıdır. Yüce Allah, tabiattaki sistemi bile sebep sonuç ilişkisine bağlamıştır. Dileseydi her şeyi mucize gibi sebepsiz veya sonuçsuz yaratabilirdi. Hâlbuki mucize ve keramet gibi olağanüstü olaylar, Allah’ın evrene müdahale gücünü gösteren geçici/istisnai olaylardır. Asıl olan sebep sonuç ilişkisi içinde gerçekleşen ve “âdetullah” denilen doğa kanunlarıdır. Vahiy sistemi de “Cebrail, peygamber ve muhatap insanlar” şeklinde düzenlemiştir. Yüce Allah, ilahi kelamını Hz. Cebrail’de ihdas ederek peygambere gönderir, peygamber de gelen vahyi muhataplarına bildirir. Bu yönüyle Hz. Cebrail de bir elçidir, bunların yanında peygamberlere destek ve yardımcı olmak gibi görevleri de vardır. Nitekim “Ezberlemek için Kur’an’ı ağzında tekrar etme, onu zihninde toparlayıp okunmasını sağlamak bize aittir. Okuduğumuz zaman da onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyame, 75/17-19.) ayeti, Yüce Allah’ın vahyin bütün aşamalarını güvence altına aldığını bildirir. Buna göre Kur’an’ın indirilmesinin yanında, Hz. Peygamber tarafından açıklaması ve uygulaması da güvence altındadır.
Sadece metin esas alınarak Kur’an açıklanabilir mi?
Açıklanamaz. Nitekim vahiy inerken Arapçayı bilen/konuşan sahabiler, anlamakta zorlandıkları ayetleri bizzat Hz. Peygamber’e sormuşlardır, sonrasında ise birbirlerine sormuşlardır. Sahabilerin öğrencileri olan tabiiler de onlara sormuşlardır. Hatta bu konuda Hz. Aişe, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Mesud gibi bazı sahabiler öne çıkmışlardır.
Peki, meal ve tercüme hakkında ne dersiniz?
Meal ve tercüme Kur’an değildir, sadece onun yorumlarından bir yorumdur. Akademik çalışmalarda bile tercümeler ikinci derece kaynaktır. Yani hiçbir tercüme asıl metnin yerini tutamaz. Konumuz Kur’an olduğuna göre onun aslının korunması ve esas alınması çok daha önemlidir. Öte yandan, “Kur’an bize yeter.” söyleminin vardığı en talihsiz sonuç, “Kur’an tercümesi bize yeter.” anlayışı olmuştur. Bu söylemi dile getirenlerin bu sonucu görmeleri gerekirdi. Bu anlayış Kur’an’ın anlamını daraltmanın yanında onu aşındırma, hatta bazı meallere bakıldığında tahrife uğratma tehlikesini içinde barındırmaktadır. Nasıl ki Hariciler “Hüküm Allah’a aittir.” diyerek toplumda tefrika rüzgârları estirmişlerse, “Kur’an bize yeter.” söyleminin sahipleri de Kur’an’ı tercümeye indirgemeye ve on dört asırlık bilgi birikimini yok saymaya sebep olmuşlardır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Son zamanlarda “Kur’an bize yeter.” diye bir söylem öne çıktı. Bu yaklaşıma ne dersiniz?
Burada öncelikle “Kur’an bize yeter.” sözünden ne kastedildiğini anlamak lazım. Bu sözle sadece Kur’an metninin yeteceği mi vahyin Kur’an’dan ibaret olduğu mu Hz. Peygamber’in açıklamalarına ihtiyaç duyulmadığı mı; ümmetin icmaının, âlimlerin yorumlarının ve içtihatlarının geçersiz olduğu mu tercüme ve meallerin Kur’an yerine konulabileceği mi kastedilmektedir?
Hocam bu iş çok karmaşık gibi. Öncelikle Kur’an’ın bir tanımını yapabilir miyiz?
Kur’an, Hz. Cebrail aracılığıyla Hz. Muhammed Mustafa’ya lafız-mana bütünlüğü içerisinde indirilmiş Allah kelamıdır. Her ne kadar elimizde bulunan kitap Arap diliyle ifade edilen sözlerden oluşsa da, Yüce Allah’ın kelam sıfatına delalet etmesi veya o sıfatın taalluku ve tecellisi olması itibarıyla ilahi kelam hüviyetindedir. Ebu Hanife’nin özetle dediği gibi “Kur’an Hz. Peygamber’e indirilmiş, Mushaflarda yazılmış, ezberlenmiş, okunmuş bir kitaptır.”
Hz. Peygamber’e gelen Kur’an sadece mana mıydı?
Hz. Peygamber’e gelen Kur’an, Hz. Cebrail’de nasılsa öyleydi, yani sadece mana değil, lafız-mana bütünlüğü içindeydi. Peygamber Efendimiz, Hz. Cebrail’den Kur’an’ı dinlemiş, almış ve muhataplarına aktarmıştır. Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesi Hz. Peygamber’in konuştuğu dilin Arapça olmasındandır. Öte yandan Arapça olması, Kur’an’ın evrenselliğine engel değildir, aksine tarihî gerçekliğinin delilidir. Şayet Kur’an belli bir dilde indirilmeseydi tarihî gerçekliğinden şüphe edilebilirdi.
Kur’an, mesajı tam ifade ediyorsa peygambere gerek var mı?
Eğer insanların hepsi Hz. Peygamber gibi Kur’an vahyini alan, anlayan ve hayata uygulayan bir konumda ve özellikte olsaydı peygambere gerek yok, denilebilirdi. Bugün dahi baktığımızda insanların kişilikleri, özellikleri, kavrayışları, anlayışları ve konumları birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar her dönemin insanı ve toplumu için geçerlidir. Öyleyse bir hükmün sadece bildirilmesi yeterli değildir. Aksine o hükmün açıklanması ve uygulanması için bir rehbere ihtiyaç vardır. Ülkemizde kanunlar Türkçe olmasına ve bizim de bu dili biliyor olmamıza rağmen açıklaması ve uygulaması için uzmanlara ihtiyaç duyuyoruz. Aldığımız makinelerin yanında kılavuz kitapçıkları bulunmasına rağmen servis elemanının kurmasını ve açıklamasını bekliyoruz. Hâl böyle olunca ilahi kelamın sadece iletilmesi yeterli değildir, açıklama ve uygulama için Allah’ın masumiyet özelliği verdiği bir peygambere ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yönüyle her peygamber, ümmetinin muallimi yani öğretmenidir.
Yani Yüce Allah, kitabını bir öğretmenle mi gönderir?
Tam da öyle. Nitekim Peygamberimiz, “Hiç şüphesiz ben öğretmen olarak gönderildim.” (İbn Mace, Sünnet, 17.) buyurmuştur. Aslında eğitimde de öğretmen, sadece bilgi aktaran değil, aynı zamanda tutum ve davranışıyla öğrencilerine örnek olandır. Kur’an’da, Hz. Peygamber’in “en güzel örnek” olarak nitelenmesi de bunu ifade etmektedir. Öte yandan hak dinin temel özelliği, ayrıcalıklı bir sınıfın veya kişinin bulunmamasıdır. Herkes ve her kesim, dinin bütün emirleriyle yükümlüdür. Bilginle bilgisiz arasında mükellefiyet değil, bilgi farkı bulunmaktadır. Şayet istisnalar varsa bunlar açıkça belirtilir, kişilerin şahsi görüşüne bırakılmaz. Bu yönüyle Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) Kur’an’ı ilk alan, anlayan, açıklayan, uygulayan ve yaşayandır. O, Kur’an’ı yaşayarak ümmetine örnek olmuştur. “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılın.” (Buhari, Ezan, 18.) hadisi, tam da bu örnekliği anlatmaktadır. Onun, Kur’an’ı yaşayarak uygulaması ismet sıfatı gereği ilahi güvence altında olduğundan kesin hüküm ifade eder. Bu durum sadece ibadetlere has değil, inançtan bireysel ve toplumsal boyuta kadar bütün açıklamaları ve uygulamaları için geçerlidir. Onun açıklamaları ve uygulamalarının sünnet-i seniye olarak ümmet tarafından önemsenmesi bu nedenledir. Öte yandan Hz. Peygamber’in ilk üç nesli övmesi (Buhari, Şehadat, 9.), onlar eliyle bu açıklama ve uygulamaların süreklilik ve yerleşiklik özelliği kazanmasındandır. Çünkü sahabe, onun öğrencileridir. Onlar, vahyin inişine şahit oldukları gibi uygulamasına da iştirak etmişlerdir. Tabiin sahabenin, tebe-i tabiin de tabiinin öğrencileridir. Bu üç nesil, zamansal olarak vahyin inişine en yakın olanlardır. Sonraki zamanlarda ise bu üç nesli takip ederek Kur’an’ı anlayan, açıklayan ve yaşayan âlimlere ihtiyaç duyulmuştur. “Allah’a, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin.” (Nisa, 4/59.) ayetiyle “Şayet o işi Peygamber’e ve emir sahiplerine götürselerdi…” (Nisa, 4/83.) ayetinde geçen “emir sahipleri”, idari yöneticiler olmaktan öte Kur’an’ı bilen, yaşayan ve uygulaması hususunda çevresine örnek olan samimi âlimlerdir. “Âlimler, peygamberlerin varisleridir.” (Tirmizi, İlim, 19.) hadisi de bu örnekliğe işaret etmektedir. Zaten buradaki veraset mal ve mülk veraseti değil, ilim ve örneklik verasetidir.
Demek ki peygamber olmadan olmaz.
Tabii ki olmaz. Peygambersiz din düşünmek Allah’ın kurduğu sisteme ve vahiy gerçeğine aykırıdır. Yüce Allah, tabiattaki sistemi bile sebep sonuç ilişkisine bağlamıştır. Dileseydi her şeyi mucize gibi sebepsiz veya sonuçsuz yaratabilirdi. Hâlbuki mucize ve keramet gibi olağanüstü olaylar, Allah’ın evrene müdahale gücünü gösteren geçici/istisnai olaylardır. Asıl olan sebep sonuç ilişkisi içinde gerçekleşen ve “âdetullah” denilen doğa kanunlarıdır. Vahiy sistemi de “Cebrail, peygamber ve muhatap insanlar” şeklinde düzenlemiştir. Yüce Allah, ilahi kelamını Hz. Cebrail’de ihdas ederek peygambere gönderir, peygamber de gelen vahyi muhataplarına bildirir. Bu yönüyle Hz. Cebrail de bir elçidir, bunların yanında peygamberlere destek ve yardımcı olmak gibi görevleri de vardır. Nitekim “Ezberlemek için Kur’an’ı ağzında tekrar etme, onu zihninde toparlayıp okunmasını sağlamak bize aittir. Okuduğumuz zaman da onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyame, 75/17-19.) ayeti, Yüce Allah’ın vahyin bütün aşamalarını güvence altına aldığını bildirir. Buna göre Kur’an’ın indirilmesinin yanında, Hz. Peygamber tarafından açıklaması ve uygulaması da güvence altındadır.
Sadece metin esas alınarak Kur’an açıklanabilir mi?
Açıklanamaz. Nitekim vahiy inerken Arapçayı bilen/konuşan sahabiler, anlamakta zorlandıkları ayetleri bizzat Hz. Peygamber’e sormuşlardır, sonrasında ise birbirlerine sormuşlardır. Sahabilerin öğrencileri olan tabiiler de onlara sormuşlardır. Hatta bu konuda Hz. Aişe, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Mesud gibi bazı sahabiler öne çıkmışlardır.
Peki, meal ve tercüme hakkında ne dersiniz?
Meal ve tercüme Kur’an değildir, sadece onun yorumlarından bir yorumdur. Akademik çalışmalarda bile tercümeler ikinci derece kaynaktır. Yani hiçbir tercüme asıl metnin yerini tutamaz. Konumuz Kur’an olduğuna göre onun aslının korunması ve esas alınması çok daha önemlidir. Öte yandan, “Kur’an bize yeter.” söyleminin vardığı en talihsiz sonuç, “Kur’an tercümesi bize yeter.” anlayışı olmuştur. Bu söylemi dile getirenlerin bu sonucu görmeleri gerekirdi. Bu anlayış Kur’an’ın anlamını daraltmanın yanında onu aşındırma, hatta bazı meallere bakıldığında tahrife uğratma tehlikesini içinde barındırmaktadır. Nasıl ki Hariciler “Hüküm Allah’a aittir.” diyerek toplumda tefrika rüzgârları estirmişlerse, “Kur’an bize yeter.” söyleminin sahipleri de Kur’an’ı tercümeye indirgemeye ve on dört asırlık bilgi birikimini yok saymaya sebep olmuşlardır.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
PİŞMANLIK DUYGUSUNUN KİŞİLİK OLUŞUMUNA KATKILARI
Pişmanlık, kök olarak Farsça bir isim olan “pişman” kelimesinden türetilmiştir. Zamanla Türkçeleşmiş olan pişman kelimesinin manası: “Yaptığı bir işten ötürü üzülen, nadim” şeklinde tarif edilmiştir. Kök itibarıyla Arapça olan “nedamet” kelimesi de dilimizde pişmanlıkla aynı anlamda kullanılmaktadır.
Pişmanlık duygusu; insanın geçmişte düştüğü bir hatadan, kaçırdığı bir fırsattan dolayı sürekli içinin yanması, iç geçirmesi, üzülmesi, kendi kendini kınaması, bir daha o hataya düşmeme kararı alarak hatasını kabul edip ondan dönme iradesini ortaya koyması, işlenen hatadan mahcup olarak bir daha tekrar etmemesi için kararlı bir pişmanlık göstermesidir. Bir başka ifadeyle şu şekilde tarif edilebilir: Pişmanlık, bir insanın geçmişteki davranışlarından hoşnut olmama duygusudur. İnsanın belirli bir eylemi yerine getirdikten sonra üzüntü, utanç, mahcubiyet veya suçluluk karışımı bir duygu hissederek “Keşke öyle yapmasaydım!” diye düşünmesidir.
Pişmanlık duygusunun yanında anmamız gereken bir kavram tövbe olgusudur. Tövbenin pişmanlıkla bağlantısı, insanın diğer varlıkların haklarına tecavüz etmeksizin yaptığı hatalardan kurtulabilmek için Allah’a yönelerek yeni bir kişilik inşası gayesiyle hatadan dönmeye karar vermesinden sonra başlamaktadır. Tövbenin kul haklarına yönelik tarafındaysa kişi, hak sahibi ile doğrudan muhataptır. Kul haklarının bedeli, kefareti ya da hak sahibince affı olmadıkça hukuk bunlarla ilgili yaptırımlarını devam ettirir. Buradaki pişmanlık duygusunun itiraf ve tövbe duygusuyla güçlenerek istenen şekilde oluşması ve şiddetinde rol oynayan faktörler çeşitlidir. Bu faktörler, ceza korkusu, mükâfattan geri kalma sıkıntısı, sevgiden mahrum olma endişesi gibi sebepler olabilir. İnsan bu seviyede, yani günah olarak değerlendirdiği davranışının, değerlerinden neleri kaybettirdiğini idrak edince bunun telafi edilme ihtiyacı doğacaktır. İnancının gerektirdiği şekilde, günahlardan kurtulmak üzere çaba gösterecektir. Burada şu hususu belirtmek gerekir ki davranışın günah olarak değerlendirilebilmesi ve pişmanlık duygusunun oluşmasında en önemli unsur, kişinin inanç sistemi olduğu gibi davranışın kötü sonuçlarının ortadan kaldırılması ve aynı hatanın tekrarlanmaması konusunda insana yön veren ve bunun gerçekleşmesini sağlayan da yine kişinin inanç sistemi olmaktadır. (Mustafa Doğan Karacoşkun, Din Psikolojisi, s. 170.)
Hataların insan hayatında çok önemli bir yeri vardır. İnsan, hayatında bir çok faydalı şeyi hata yaparak öğrenir. Hatalı insan, suçluluk duygusunun sebebini kavradığı zaman, bu tecrübenin kendisine öğrettiği olumlu sonuçları çıkartmaya çalışmalıdır. Bu duyguyu pişmanlıkla devam ettirip ondan azami derecede yararlanmalıdır. Hata yapmış olmaktan korkmadan, ondan ders çıkararak pişmanlıkla birlikte ondan uzaklaşmayı hedeflemelidir. Hayatımıza duygular eşlik eder. Bunlar tekil bir duygu olmayıp iç içe geçmiş birçok duygudan oluşan kompleks duygular yumağıdır. Bu bileşenin içindeki duyguları ayrıştırabilmekse çoğu zaman mümkün olmamakla birlikte bunların ayrıştırılması insanın kişilik yapısı ile ilgili önemli ipuçları verir. Pişmanlık duygusu, insanı nebatat ve hayvanat âleminden ayıran en temel özelliklerdendir. Yaptığı hata ya da günaha insan üzülür ve pişman olur. Pişmanlık ile suçluluk arasındaki en önemli fark, suçluluğun daha fazla süperego (üstbenlik) kökenli olmasıdır. Suçluluk duygusu, kişinin kendisini kınayan, suçlayan, eleştiren bir iç ses olarak hissedilir. Pişmanlıkta ise suçluluktan farklı olarak kişi kendisini eleştirse bile bu eleştiri, özsaygısını sarsacak nitelikte değildir. Bu yönü ile pişmanlık, yeni başlangıçlar için bulunmaz bir fırsat olabilir. Pişmanlık olgusunda kişi, kendi hatasını görür ve bunu kabullenerek içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın mücadelesini verir. (Hayri Erenay, “Nedâmet Olgusunun Fıtrî Zemini”, Rumeli İslam Araştırmaları Dergisi, 8 (Ekim 2021): 152-172.)
Pişmanlık ve buna dayalı vicdan azabı, insanı davranışlarını yapıcı yönde değiştirmeye ya da kötü davranışları başlamadan engellemeye yönlendirmelidir. Zira pişmanlık, “Hatalı olduğum şu hususta farklı davransaydım daha iyi sonuçlar alabilirdim.” şeklindeki bir düşünce sonucu ortaya çıkan duyguları ifade eder. Pişmanlık, olumlu davranışların tetikleyicisidir: Kişilere iç görü kazandırmada ve ilerideki kararlarını daha sağlam ve daha doğru şekillendirmede yardımcı olur. Pişmanlık yaşayan kişilerin karar verme, sorunlarla başa çıkabilme ve yaşantılardan deneyimleme gibi becerilerde diğer insanlara göre daha iyi performans gösterdikleri de görülmektedir.
Pişmanlık olgusunun kişilikte pozitif manada bir değişime sebep olabilmesi için öncelikle itiraf ve tövbe sürecinden geçmesi gerekmektedir. Tövbenin sahih olması için günahı hemen terk, yapılan günahtan dolayı pişmanlık ve günah, kul hakkını içeriyorsa hakkı sahibine geri vermek veya helallik almak gibi süreçlerden geçmesi gerekmektedir. Bazı günah ve suçlardan tövbe etmek için kefaret şart koşulmuştur. Yerine getirilmemiş mali ibadetlerde tövbe, hakkın sahiplerine verilmesiyle yerine gelir. (Bekir Topaloğlu, ‘Tövbe’ md., DİA, XLI/283.) Tövbe öncesinde yaşanan iç huzursuzluk ve pişmanlık, tövbenin hukuki açıdan değer kazanabilmesi için temel şarttır.
Son olarak insanlıkla iç içe olan pişmanlık olgusu, her insanın mutlaka yaşayacağı ve kendisinden müstağni olamayacağı bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Önemli olan bu olguyu yaşadıktan sonra, başta peygamberler olmak üzere vahiy terbiyesinden geçenlerin gösterdiği tarzda bir tavır geliştirip ebedî hüsrana uğramamaktır. Peygamberler ve salih kişiler bu olgu ile karşılaşmalarına neden olacak bir olay yaşadıklarında önce itirafı, sonra içselleştirilmiş bir tövbeyi ve akabinde de yaşadığı pişmanlığı ortaya koymuşlardır. Pişmanlığın insan hayatına kazanımları şöyle özetlenebilir: Pişmanlık, insanların yanlış davranışlarını düzeltme noktasında gayet önemli neticeler doğurur. Eski yanlış âdetlerinden kurtuluşu sağlayarak dengeli, ölçülü ve kâmil şahsiyet kazanmaya yardımcı olur. Hoşnut bir ruhla yaşamanın önündeki zorlukları aşmaya, tedirginlik, telaş, depresyon, keder ve stres gibi duyguları azaltmaya yardımcı bir haslet olan sabrı öğretir. Allah’la yakınlık kurma, onun himayesi altında bulunma ve gözetiminde olma duygusu vererek; güven ve huzur içinde sürekli öğrenmeye teşvik eder. Suçluluk duygusundan kaynaklanan stresten kurtuluşa vesile olur, istiğfar ve tövbeye teşvik eder. Yaşanan vicdan azabı neticesinde sorumlu davranmaya, daha dikkatli olmaya iter. Fakat pişman olan kişi asla kendisini değersizleştirerek bu duygunun kendisini alt etmesine müsaade etmemelidir. Pişmanlık yaşayan insan, kendi iç dünyasında başta kendi öz varlığına karşı olmak üzere tüm varlıklara karşı değerliliğini hissetmelidir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Hayri ERENAY
DİB Başkanlık Müftüsü
Pişmanlık, kök olarak Farsça bir isim olan “pişman” kelimesinden türetilmiştir. Zamanla Türkçeleşmiş olan pişman kelimesinin manası: “Yaptığı bir işten ötürü üzülen, nadim” şeklinde tarif edilmiştir. Kök itibarıyla Arapça olan “nedamet” kelimesi de dilimizde pişmanlıkla aynı anlamda kullanılmaktadır.
Pişmanlık duygusu; insanın geçmişte düştüğü bir hatadan, kaçırdığı bir fırsattan dolayı sürekli içinin yanması, iç geçirmesi, üzülmesi, kendi kendini kınaması, bir daha o hataya düşmeme kararı alarak hatasını kabul edip ondan dönme iradesini ortaya koyması, işlenen hatadan mahcup olarak bir daha tekrar etmemesi için kararlı bir pişmanlık göstermesidir. Bir başka ifadeyle şu şekilde tarif edilebilir: Pişmanlık, bir insanın geçmişteki davranışlarından hoşnut olmama duygusudur. İnsanın belirli bir eylemi yerine getirdikten sonra üzüntü, utanç, mahcubiyet veya suçluluk karışımı bir duygu hissederek “Keşke öyle yapmasaydım!” diye düşünmesidir.
Pişmanlık duygusunun yanında anmamız gereken bir kavram tövbe olgusudur. Tövbenin pişmanlıkla bağlantısı, insanın diğer varlıkların haklarına tecavüz etmeksizin yaptığı hatalardan kurtulabilmek için Allah’a yönelerek yeni bir kişilik inşası gayesiyle hatadan dönmeye karar vermesinden sonra başlamaktadır. Tövbenin kul haklarına yönelik tarafındaysa kişi, hak sahibi ile doğrudan muhataptır. Kul haklarının bedeli, kefareti ya da hak sahibince affı olmadıkça hukuk bunlarla ilgili yaptırımlarını devam ettirir. Buradaki pişmanlık duygusunun itiraf ve tövbe duygusuyla güçlenerek istenen şekilde oluşması ve şiddetinde rol oynayan faktörler çeşitlidir. Bu faktörler, ceza korkusu, mükâfattan geri kalma sıkıntısı, sevgiden mahrum olma endişesi gibi sebepler olabilir. İnsan bu seviyede, yani günah olarak değerlendirdiği davranışının, değerlerinden neleri kaybettirdiğini idrak edince bunun telafi edilme ihtiyacı doğacaktır. İnancının gerektirdiği şekilde, günahlardan kurtulmak üzere çaba gösterecektir. Burada şu hususu belirtmek gerekir ki davranışın günah olarak değerlendirilebilmesi ve pişmanlık duygusunun oluşmasında en önemli unsur, kişinin inanç sistemi olduğu gibi davranışın kötü sonuçlarının ortadan kaldırılması ve aynı hatanın tekrarlanmaması konusunda insana yön veren ve bunun gerçekleşmesini sağlayan da yine kişinin inanç sistemi olmaktadır. (Mustafa Doğan Karacoşkun, Din Psikolojisi, s. 170.)
Hataların insan hayatında çok önemli bir yeri vardır. İnsan, hayatında bir çok faydalı şeyi hata yaparak öğrenir. Hatalı insan, suçluluk duygusunun sebebini kavradığı zaman, bu tecrübenin kendisine öğrettiği olumlu sonuçları çıkartmaya çalışmalıdır. Bu duyguyu pişmanlıkla devam ettirip ondan azami derecede yararlanmalıdır. Hata yapmış olmaktan korkmadan, ondan ders çıkararak pişmanlıkla birlikte ondan uzaklaşmayı hedeflemelidir. Hayatımıza duygular eşlik eder. Bunlar tekil bir duygu olmayıp iç içe geçmiş birçok duygudan oluşan kompleks duygular yumağıdır. Bu bileşenin içindeki duyguları ayrıştırabilmekse çoğu zaman mümkün olmamakla birlikte bunların ayrıştırılması insanın kişilik yapısı ile ilgili önemli ipuçları verir. Pişmanlık duygusu, insanı nebatat ve hayvanat âleminden ayıran en temel özelliklerdendir. Yaptığı hata ya da günaha insan üzülür ve pişman olur. Pişmanlık ile suçluluk arasındaki en önemli fark, suçluluğun daha fazla süperego (üstbenlik) kökenli olmasıdır. Suçluluk duygusu, kişinin kendisini kınayan, suçlayan, eleştiren bir iç ses olarak hissedilir. Pişmanlıkta ise suçluluktan farklı olarak kişi kendisini eleştirse bile bu eleştiri, özsaygısını sarsacak nitelikte değildir. Bu yönü ile pişmanlık, yeni başlangıçlar için bulunmaz bir fırsat olabilir. Pişmanlık olgusunda kişi, kendi hatasını görür ve bunu kabullenerek içinde bulunduğu durumdan kurtulmanın mücadelesini verir. (Hayri Erenay, “Nedâmet Olgusunun Fıtrî Zemini”, Rumeli İslam Araştırmaları Dergisi, 8 (Ekim 2021): 152-172.)
Pişmanlık ve buna dayalı vicdan azabı, insanı davranışlarını yapıcı yönde değiştirmeye ya da kötü davranışları başlamadan engellemeye yönlendirmelidir. Zira pişmanlık, “Hatalı olduğum şu hususta farklı davransaydım daha iyi sonuçlar alabilirdim.” şeklindeki bir düşünce sonucu ortaya çıkan duyguları ifade eder. Pişmanlık, olumlu davranışların tetikleyicisidir: Kişilere iç görü kazandırmada ve ilerideki kararlarını daha sağlam ve daha doğru şekillendirmede yardımcı olur. Pişmanlık yaşayan kişilerin karar verme, sorunlarla başa çıkabilme ve yaşantılardan deneyimleme gibi becerilerde diğer insanlara göre daha iyi performans gösterdikleri de görülmektedir.
Pişmanlık olgusunun kişilikte pozitif manada bir değişime sebep olabilmesi için öncelikle itiraf ve tövbe sürecinden geçmesi gerekmektedir. Tövbenin sahih olması için günahı hemen terk, yapılan günahtan dolayı pişmanlık ve günah, kul hakkını içeriyorsa hakkı sahibine geri vermek veya helallik almak gibi süreçlerden geçmesi gerekmektedir. Bazı günah ve suçlardan tövbe etmek için kefaret şart koşulmuştur. Yerine getirilmemiş mali ibadetlerde tövbe, hakkın sahiplerine verilmesiyle yerine gelir. (Bekir Topaloğlu, ‘Tövbe’ md., DİA, XLI/283.) Tövbe öncesinde yaşanan iç huzursuzluk ve pişmanlık, tövbenin hukuki açıdan değer kazanabilmesi için temel şarttır.
Son olarak insanlıkla iç içe olan pişmanlık olgusu, her insanın mutlaka yaşayacağı ve kendisinden müstağni olamayacağı bir hakikat olarak karşımıza çıkmaktadır. Önemli olan bu olguyu yaşadıktan sonra, başta peygamberler olmak üzere vahiy terbiyesinden geçenlerin gösterdiği tarzda bir tavır geliştirip ebedî hüsrana uğramamaktır. Peygamberler ve salih kişiler bu olgu ile karşılaşmalarına neden olacak bir olay yaşadıklarında önce itirafı, sonra içselleştirilmiş bir tövbeyi ve akabinde de yaşadığı pişmanlığı ortaya koymuşlardır. Pişmanlığın insan hayatına kazanımları şöyle özetlenebilir: Pişmanlık, insanların yanlış davranışlarını düzeltme noktasında gayet önemli neticeler doğurur. Eski yanlış âdetlerinden kurtuluşu sağlayarak dengeli, ölçülü ve kâmil şahsiyet kazanmaya yardımcı olur. Hoşnut bir ruhla yaşamanın önündeki zorlukları aşmaya, tedirginlik, telaş, depresyon, keder ve stres gibi duyguları azaltmaya yardımcı bir haslet olan sabrı öğretir. Allah’la yakınlık kurma, onun himayesi altında bulunma ve gözetiminde olma duygusu vererek; güven ve huzur içinde sürekli öğrenmeye teşvik eder. Suçluluk duygusundan kaynaklanan stresten kurtuluşa vesile olur, istiğfar ve tövbeye teşvik eder. Yaşanan vicdan azabı neticesinde sorumlu davranmaya, daha dikkatli olmaya iter. Fakat pişman olan kişi asla kendisini değersizleştirerek bu duygunun kendisini alt etmesine müsaade etmemelidir. Pişmanlık yaşayan insan, kendi iç dünyasında başta kendi öz varlığına karşı olmak üzere tüm varlıklara karşı değerliliğini hissetmelidir.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Hayri ERENAY
DİB Başkanlık Müftüsü
İNSANI HELAK EDEN YEDİ BÜYÜK GÜNAH
عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: »اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ»، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا هُنَّ؟ قَالَ: «اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ، وَأَكْلُ الرِّبَا، وَأَكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ، وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ، وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ الْغَافِلَاتِ».
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Helak eden şu yedi günahtan sakının!” Sahabiler, “Ey Allah’ın Resulü, bunlar nelerdir?” diye sordular. Peygamber (s.a.s.), “Allah’a ortak koşmak, büyü yapmak, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, faiz yiyip tefecilik yapmak, yetim malı yemek, düşman ile savaş yapılırken kaçmak, evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu mümin bir kadına zina iftirası atmaktır.” buyurdu.
(Buhari, Vesaya, 23 [2766]; Müslim, İman, 145 [89].)
Günah kavramı Farsça bir kelime olup dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği söz ve davranışlara denir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis kaynaklarında günah kavramını ifade eden pek çok kelime bulunmaktadır. Günah; niteliğine, tövbesiz affedilip edilmemesine ve hakkı ihlal edilen muhatabına göre gruplandırılmıştır. Ayrıca günah, niteliği açısından küçük (sagîre) ve büyük (kebîre) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu taksim Kur’an-ı Kerim’de yer almakla birlikte küçük ve büyük günahların nelerden ibaret olduğu hakkında teferruatlı bilgi verilmemiştir. (Nisa, 4/31; Kehf, 18/49; Şura, 42/37; Necm, 53/32; Adil Bebek, “Günah”, DİA, c.14 s.282-284.) Bazı İslam âlimleri ise “Günahın küçüklüğüne büyüklüğüne bakma; kime karşı suç işlediğine bak!” demişlerdir.
Konuyla ilgili ayetlerden birinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız.” (Nisa, 4/31.) Büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde bazı salih amellerin küçük günahlara kefaret olacağı şöyle müjdelenmiştir: “Büyük günahlardan kaçınılması hâlinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefarettir.” (Müslim, Taharet, 16 [233].)
Yazının başında zikrettiğimiz hadise göre büyük günahlar yedi tanedir. Ancak başka hadislerde farklı büyük günahlar da zikredildiğine göre büyük günahları yediden ibaret saymamak gerekir. Zira Abdullah b. Abbas (r.a.), yetmişe yakın büyük günah olduğunu, ancak tövbe ve istiğfar ile büyük günah diye bir şeyin kalmayacağını, günahta ısrar edilince de küçük günahın büyük günaha dönüşeceğini söylemiştir. (Tefsiru İbn Kesir, Daru Taybe, 2/283.) Dolayısıyla yukarıdaki günahları, büyük günahların başlıcalarından saymak daha uygun olur. Hadiste birinci günah olarak şirk sayılmaktadır. Şirk, “Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanmak” demektir. Oysa Allah tek olup eşi ve benzeri yoktur. (İhlas, 112/1-4.) Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere şirk dışındaki tüm günahların affedilebileceği müjdelenmiş (Nisa, 4/116.), şirk en büyük günah ve zulüm kabul edilmiştir. (Lokman, 31/13.) İbadette riya ve gösterişte bulunmak da küçük/gizli şirk olarak nitelenmiştir. (İbn Hanbel, Müsned, 39/39 [23630].) Buna göre Müslüman kişi tevhide önem vermeli ve şirkin her türlüsünden sakınmalıdır.
Dinimizin kaçınmayı istediği kötü davranış ve günahlardan biri de sihir ve büyü yapmaktır. Sihir, bir şeyin veya olayın gerçek şeklinin dışında gösterilmesi olup değişik şekilleri bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de sihir ve türevleri terim anlamıyla altmış yerde geçmekte, bunların kırktan fazlası Hz. Musa, Hz. Harun ve Hz. Muhammed’le ilgili ayetlerde yer almaktadır. (İlyas Çelebi, “Sihir”, DİA, c.37 s.170-172.) İnsanların bedenlerine ve ruhlarına etki etmeye çalışarak onlara zarar verecek her türlü döküm, yazı, tılsım ve ayin dinimizde haram kılınmış ve yasaklanmıştır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm yapar sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık vb.) bir şey takarsa o astığı şeyin korumasına havale edilir.” (Nesai, Tahrimü’d-Dem, 19 [4079].); “Kim bir arrâfa (kâhine) gelir, bir şeyler sorar ve söylediklerine de (inanıp) onu tasdik ederse kırk gün namazı kabul edilmez.” (Müslim, Selam, 125 [2230].)
Dinimiz insanların can, mal ve namus hakkını teminat altına almış ve haksız yere bir cana kıyılmasını yasaklamıştır. Ayrıca bir kişinin haksız yere öldürülmesinin tüm insanlığı öldürmek gibi olduğunu haber vermiştir. (Maide, 5/32.) Ayrıca, bir insanın başkasını haksız yere öldürmesi büyük günah olduğu gibi kendi canına kı(Zeker) intihar etmesi de aynı şekilde büyük günahtır. (Nisa, 4/29.) Çünkü Yüce Allah insana hayatını sonlandırması ile ilgili bir tasarruf yetkisi vermemiştir.
Dinimizin yasakladığı büyük günahlardan biri de faiz yiyerek tefecilik yapmak, toplumdaki insanların kazançlarını gasp etmek ve emeklerini sömürmektir. Dolayısıyla günah ve sonuçlarının dehşetinden ötürü faizciliğe devam etmek Allah ve Resulü’ne savaş açıp başkaldırmak olarak nitelenmiştir. (Bakara, 2/275-279.) Hz. Peygamber (s.a.s.) de faizi yiyene, yedirene, yazana ve buna şahitlik edenlere lanet etmiş ve hepsinin (günahta) eşit olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Müsakat, 106 [1598].) Buna göre Müslüman kişi, oranına bakmaksızın her türlü faizli işlem ve kredilerden sakınmalıdır. Çünkü faizciliğin sonu uçurum ve hüsrandır.
Hadiste yasaklanan diğer bir günah ise yetim malı yemektir. Yetim, babası ölen küçük çocuk demektir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dilinden helak edici günahlar arasında yetim malı yemenin de sayılmış olması, bunun en az ötekiler kadar ağır bir suç ve sorumluluk olduğunu göstermektedir. Zira yetimler, İslam toplumunun himmet ve güvenine emanet edilmişlerdir. Yetim malından sakındıran çokça ayet bulunmaktadır. (Nisa, 4/10; Enam, 6/152.) Aynı zamanda yetim olarak da yaşayan Hz. Peygamber (s.a.s.), yetimi koruyup gözeten kişiyle cennette yakın komşu olacağını müjdelemiştir. (Buhari, Talak, 25 [5304].)
Dinimiz haksız yere cana kıymayı yasaklarken din, vatan, bayrak ve namus gibi kutsal değerleri korumak amacıyla savaşmayı da üzerimize farz kılmıştır. Bu yüzden dinimiz savaştan kaçmayı büyük günahlardan saymıştır. (Enfal, 8/15-16.) Zira savaştan kaçan kişi hem kendi can güvenliğini hem de bütün Müslümanların hayatını tehlikeye atmış olur.
Hadiste zikredilen yedinci büyük günah ise namuslu Müslüman kadınlara zina iftirasında (kazf) bulunmaktır. Burada her ne kadar namuslu Müslüman kadınlara iftirada bulunmak zikredilmiş ise de namuslu Müslüman erkeklere yöneltilecek iftira da aynı derecede günah ve suçtur. (Nur, 24/4.) Dolayısıyla Müslüman kişi; herkese karşı eline, diline ve tüm organlarına sahip çıkmalıdır. Yüce Allah cümlemizi her türlü günahtan muhafaza eylesin.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Ahmet OĞUZ
Suudi Arabistan Cidde Din Hizmetleri Ataşesi
عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: »اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ»، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا هُنَّ؟ قَالَ: «اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ، وَأَكْلُ الرِّبَا، وَأَكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ، وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ، وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ الْغَافِلَاتِ».
Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Helak eden şu yedi günahtan sakının!” Sahabiler, “Ey Allah’ın Resulü, bunlar nelerdir?” diye sordular. Peygamber (s.a.s.), “Allah’a ortak koşmak, büyü yapmak, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, faiz yiyip tefecilik yapmak, yetim malı yemek, düşman ile savaş yapılırken kaçmak, evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu mümin bir kadına zina iftirası atmaktır.” buyurdu.
(Buhari, Vesaya, 23 [2766]; Müslim, İman, 145 [89].)
Günah kavramı Farsça bir kelime olup dinin yasakladığı ve işleyenin ceza göreceğini bildirdiği söz ve davranışlara denir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis kaynaklarında günah kavramını ifade eden pek çok kelime bulunmaktadır. Günah; niteliğine, tövbesiz affedilip edilmemesine ve hakkı ihlal edilen muhatabına göre gruplandırılmıştır. Ayrıca günah, niteliği açısından küçük (sagîre) ve büyük (kebîre) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu taksim Kur’an-ı Kerim’de yer almakla birlikte küçük ve büyük günahların nelerden ibaret olduğu hakkında teferruatlı bilgi verilmemiştir. (Nisa, 4/31; Kehf, 18/49; Şura, 42/37; Necm, 53/32; Adil Bebek, “Günah”, DİA, c.14 s.282-284.) Bazı İslam âlimleri ise “Günahın küçüklüğüne büyüklüğüne bakma; kime karşı suç işlediğine bak!” demişlerdir.
Konuyla ilgili ayetlerden birinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız.” (Nisa, 4/31.) Büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde bazı salih amellerin küçük günahlara kefaret olacağı şöyle müjdelenmiştir: “Büyük günahlardan kaçınılması hâlinde, beş vakit namaz, iki cuma ve iki ramazan, aralarında (işlenecek küçük) günahlara kefarettir.” (Müslim, Taharet, 16 [233].)
Yazının başında zikrettiğimiz hadise göre büyük günahlar yedi tanedir. Ancak başka hadislerde farklı büyük günahlar da zikredildiğine göre büyük günahları yediden ibaret saymamak gerekir. Zira Abdullah b. Abbas (r.a.), yetmişe yakın büyük günah olduğunu, ancak tövbe ve istiğfar ile büyük günah diye bir şeyin kalmayacağını, günahta ısrar edilince de küçük günahın büyük günaha dönüşeceğini söylemiştir. (Tefsiru İbn Kesir, Daru Taybe, 2/283.) Dolayısıyla yukarıdaki günahları, büyük günahların başlıcalarından saymak daha uygun olur. Hadiste birinci günah olarak şirk sayılmaktadır. Şirk, “Allah’ın zatında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde ortağı, dengi yahut benzerinin bulunduğuna inanmak” demektir. Oysa Allah tek olup eşi ve benzeri yoktur. (İhlas, 112/1-4.) Ayet-i kerimelerde ifade edildiği üzere şirk dışındaki tüm günahların affedilebileceği müjdelenmiş (Nisa, 4/116.), şirk en büyük günah ve zulüm kabul edilmiştir. (Lokman, 31/13.) İbadette riya ve gösterişte bulunmak da küçük/gizli şirk olarak nitelenmiştir. (İbn Hanbel, Müsned, 39/39 [23630].) Buna göre Müslüman kişi tevhide önem vermeli ve şirkin her türlüsünden sakınmalıdır.
Dinimizin kaçınmayı istediği kötü davranış ve günahlardan biri de sihir ve büyü yapmaktır. Sihir, bir şeyin veya olayın gerçek şeklinin dışında gösterilmesi olup değişik şekilleri bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de sihir ve türevleri terim anlamıyla altmış yerde geçmekte, bunların kırktan fazlası Hz. Musa, Hz. Harun ve Hz. Muhammed’le ilgili ayetlerde yer almaktadır. (İlyas Çelebi, “Sihir”, DİA, c.37 s.170-172.) İnsanların bedenlerine ve ruhlarına etki etmeye çalışarak onlara zarar verecek her türlü döküm, yazı, tılsım ve ayin dinimizde haram kılınmış ve yasaklanmıştır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm yapar sonra da ona üflerse sihir yapmış olur. Kim sihir yaparsa şirk koşmuş olur. Kim de (kendisini koruması için nazarlık vb.) bir şey takarsa o astığı şeyin korumasına havale edilir.” (Nesai, Tahrimü’d-Dem, 19 [4079].); “Kim bir arrâfa (kâhine) gelir, bir şeyler sorar ve söylediklerine de (inanıp) onu tasdik ederse kırk gün namazı kabul edilmez.” (Müslim, Selam, 125 [2230].)
Dinimiz insanların can, mal ve namus hakkını teminat altına almış ve haksız yere bir cana kıyılmasını yasaklamıştır. Ayrıca bir kişinin haksız yere öldürülmesinin tüm insanlığı öldürmek gibi olduğunu haber vermiştir. (Maide, 5/32.) Ayrıca, bir insanın başkasını haksız yere öldürmesi büyük günah olduğu gibi kendi canına kı(Zeker) intihar etmesi de aynı şekilde büyük günahtır. (Nisa, 4/29.) Çünkü Yüce Allah insana hayatını sonlandırması ile ilgili bir tasarruf yetkisi vermemiştir.
Dinimizin yasakladığı büyük günahlardan biri de faiz yiyerek tefecilik yapmak, toplumdaki insanların kazançlarını gasp etmek ve emeklerini sömürmektir. Dolayısıyla günah ve sonuçlarının dehşetinden ötürü faizciliğe devam etmek Allah ve Resulü’ne savaş açıp başkaldırmak olarak nitelenmiştir. (Bakara, 2/275-279.) Hz. Peygamber (s.a.s.) de faizi yiyene, yedirene, yazana ve buna şahitlik edenlere lanet etmiş ve hepsinin (günahta) eşit olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Müsakat, 106 [1598].) Buna göre Müslüman kişi, oranına bakmaksızın her türlü faizli işlem ve kredilerden sakınmalıdır. Çünkü faizciliğin sonu uçurum ve hüsrandır.
Hadiste yasaklanan diğer bir günah ise yetim malı yemektir. Yetim, babası ölen küçük çocuk demektir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) dilinden helak edici günahlar arasında yetim malı yemenin de sayılmış olması, bunun en az ötekiler kadar ağır bir suç ve sorumluluk olduğunu göstermektedir. Zira yetimler, İslam toplumunun himmet ve güvenine emanet edilmişlerdir. Yetim malından sakındıran çokça ayet bulunmaktadır. (Nisa, 4/10; Enam, 6/152.) Aynı zamanda yetim olarak da yaşayan Hz. Peygamber (s.a.s.), yetimi koruyup gözeten kişiyle cennette yakın komşu olacağını müjdelemiştir. (Buhari, Talak, 25 [5304].)
Dinimiz haksız yere cana kıymayı yasaklarken din, vatan, bayrak ve namus gibi kutsal değerleri korumak amacıyla savaşmayı da üzerimize farz kılmıştır. Bu yüzden dinimiz savaştan kaçmayı büyük günahlardan saymıştır. (Enfal, 8/15-16.) Zira savaştan kaçan kişi hem kendi can güvenliğini hem de bütün Müslümanların hayatını tehlikeye atmış olur.
Hadiste zikredilen yedinci büyük günah ise namuslu Müslüman kadınlara zina iftirasında (kazf) bulunmaktır. Burada her ne kadar namuslu Müslüman kadınlara iftirada bulunmak zikredilmiş ise de namuslu Müslüman erkeklere yöneltilecek iftira da aynı derecede günah ve suçtur. (Nur, 24/4.) Dolayısıyla Müslüman kişi; herkese karşı eline, diline ve tüm organlarına sahip çıkmalıdır. Yüce Allah cümlemizi her türlü günahtan muhafaza eylesin.
Kaynak
Türk Diyanet Dergisi
Dr. Ahmet OĞUZ
Suudi Arabistan Cidde Din Hizmetleri Ataşesi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
