MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Kazimierz Funk Kimdir? Biyografisi
Kazimierz Funk (23 Şubat 1884, Varşova – 19 Kasım 1967, New York), genelde kullanılan İngilizceleşmiş şekliyle Casimir Funk, Polonyalı biyokimyacı.[1] Genelde, 1912'de oluşturduğu ve ilk başlarda vital amines (Türkçe: Yaşamsal amin) olarak adlandırdığı[2] vitamin kavramının ilk formülasyonuyla tanınır.[3]
Bilime katkıları
Hollandalı Christiaan Eijkman'ı; esmer pirinçle beslenen insanların, tamamen darı ürünleri yiyen insanlara göre beriberi hastalığına daha dirençli olduğunu belirten bir makalesini okuduktan sonra bu dirençten sorumlu maddeyi izole etme üzerine çalıştı ve 1912'de başarılı oldu. Elde ettiği bu maddede bir amin grubu bulduğu için bu maddeye vitamin adı verdi. Bu vitamin, adı sonradan koyulacak B1 vitaminiydi (diğer adıyla "Tiyamin"). Funk; raşitizm, pellegra, çölyak hastalığı, iskorbüt gibi diğer hastalıkların vitaminlerle iyileştirilebileceği hipotezini öne sürdü. "Vitamin" sözcüğüne başta "Vitamine" denilirdi, ancak vitaminlerin azot içeren amin grubu içerme zorunluluğu olmadığı anlaşıldığında sonundaki "e" harfi kaldırıldı.
Daha sonra, B1, B2, C ve D vitaminleri olarak bilinen diğer esansiyel besin maddelerinin varlığını öne sürdü. 1936'da tiyamin molekülünün yapısını saptadı, ancak bu molekülü ilk kez izole eden kişi değildi. Yine de nikotinik asiti (diğer adıyla niyasin veya B3 vitamini) izole eden ilk kişiydi.
Funk ayrıca, hormonlar, diyabet, peptik ülser ve kanser biyokimyası üzerine çalışmalar yürüttü.
Polish Institute of Arts and Sciences of America (PIASA) yıllık olarak Polonya asıllı Amerikan bilim adamları arasında "Casimir Funk Doğal Bilimler Ödülü" vermektedir. Bu ödülü kazanan kişiler arasında; Nobel sahibi Roald Hoffmann, Aleksander Wolszczan, Hilary Koprowski, Peter T. Wolczanski, Wacław Szybalski ve Benoît Mandelbrot bulunur.
Funk 1940'ta ABD'ye döndükten sonra "Funk Tıp Araştırma Vakfı"nın başkanı oldu ve kariyerini sonlandırdı.
Dipnot ve Kaynaklar
Wikipedia
^ Casimir Funk denied his Jewish identity, according to his granddaughter 31 Ağustos 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.
^ "Arşivlenmiş kopya". 24 Mayıs 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 5 Temmuz 2012.
^ Just The Facts-Inventions & Discoveries, School Specialty Publishing, 2005
Konuyla ilgili yayınlar
Wikimedia Commons'ta Kazimierz Funk ile ilgili ortam dosyaları bulunmaktadır.
Harow, Benjamin CASIMIR FUNK-Pioneer in Vitamins and Hormones. Dodd, Mead & Company, New York,N. Y., 1955. 209 sayfa.
Biography
Review of Harow's biography at pubmedcentral22 Haziran 2020 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., pdf
Biography at FAQs, nutrition 29 Eylül 2007 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Erişim tarihi Aralık 2006.
Kur'an en büyük mucize
Nasılki Kur’ânı dinleyen, onu dinlemekten aldığı feyizle Allah kelâmı olduğunu hissedebîliyor ve ifade tarzına ve edebîyatına dikkat eden, ulaştığı insan üstü edebî zevk ve belağat seviyesiyle mûcize olduğunu anlayabiliyor ise onun gibi mânâlarını ve içindeki ilimleri anlayarak mütalaa eden bir kimse de o ilimlerin ve o mânâların asla âciz bir beşerin basit düşüncesinin mahsulü olamayacağını katiyen anlayabilir.
Kur’ân-ı Kerîm, bütün peygamberlerin efendisi ve peygamberlik silsilesinin son halkası olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazret-i Muhammed (asm)’ın en büyük ve ebedî mûcizesidir. O Kitâb-ı Mübîn, İsm-i Azam’dan ve bütün isimlerin azamî mertebelerinden geldiği için bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır.
Yani Rabbimizin bütün kâinattaki bütün hikmet ve gayelerini ve tecellîlerini anlatan en yüce sözüdür. Elbette nihayetsiz bir ilm-i ezeliye dayanan böyle bir kelâmın hadsiz seçkin meziyetleri ve pek çok mûcizelik cihetleri olacaktır.
Nasılki insanlar konuşma ve yazı san’atında çeşit çeşit edebî eserler, şiirler, hitâbeler ve edebîyat şaheserleri ortaya koymuşlar ve bunlardan bir kısmı ifadelerindeki mükemmellik ve verdiği edebî zevk yönünden hayranlıkla karşılanmış ve unutulmaz klasikler arasına girerek asırlara mal olmuşlardır.
Öyle de yüce kitabımız Kur’ân, bütün edebîyat şaheserlerini fersah fersah geride bırakmış ve bütün edibleri ve belağat ustalarını kendisine secde ettirmiş ve asırları getirdiği nur ile aydınlatarak bütün insanlar toplansa asla yetişemeyecekleri çok yüce bir Allah sözü olduğunu isbat etmiştir.
Araştırmacı büyük İslâm âlimleri Kur’ân’ın değil yalnız her bir sûresinin ve âyetinin belki her bir kelimesinin hatta her bir harfinin pek çok mânâları ve mûcizelik cihetleri bulunduğunu beyan etmişlerdir. Bu konuda Üstad Bediüzzaman (rh) şunları söyler: “Ehl-i hakîkatın çok ileri giden bir kısmı, Kur’ân’ın kelimâtında pek çok münasebatı ve sair âyetlerdeki cümlelere bakan vücuhları (mânâ yönlerini), alâkaları göstermişler. Hususan ülema-i ilm-i huruf (harflerin sırlarını anlatan ilmin âlimleri) daha ileri gidip, bir harf-i Kur’ânda, bir sahife kadar esrarı (sırları), ehline beyan ederek isbat etmişler.
Hem madem Hâlık-ı Külli Şey’in (her şeyin yaratıcısının) kelâmıdır (sözüdür); herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. Etrafında, esrardan müteşekkil (sırlardan oluşan) bir cesed-i manevîye (manevî bir bedene) kalb ve bir şecere-i maneviyeye (manevî bir ağaca) çekirdek hükmüne geçebilir. İşte insanın sözlerinde, Kur’ânın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur’ân’da, çok münâsebat (bağlantılar) gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit (her şeyi kuşatan bir ilim) lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.” (1)
EN BÜYÜK İ’CÂZ DERECESİ
Kur’ân’ın, yüksek edebîyat ve belağat seviyesi, gelecekten verdiği haberlerin doğru çıkması, geçmiş ümmetlerin hallerini görürcesine haber vermesi, hadsiz ilimlerle dolu olması, küçücük çocukların kolaylıkla ezberleyip hafız olması gibi çok çeşitli mûcizelik yönleri vardır. İki yüze kadar ulaşan bu mûcizelik cihetlerinden kırk tanesini Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Mucizât-ı Kur’âniye nâmındaki risalesinde (25. Söz, Zülfikar) âyetlerden numûneler göstererek izah ve isbat etmiştir. O kırk vecihden birisi Kur’ân-ı Hakîm’in, insanların kendi fikirleriyle asla çözemeyecekleri üç büyük meseleyi büyük bir maharetle ve tam bir açıklıkta ve mükemmel bir uyum içerisinde halletmesidir. “Kur’ânın en büyük derece-i icazı” yani en büyük mûcizelik yönü dediği o üç meseleyi çözmesini, mealen, şöyle anlatmaktadır.(2)
1-Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, yaradılmışların hakâikatine dair -ki o hakîkat, dünyanın başlangıcından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve arştan yere, zerreden güneşe kadar yayılmış olan yaradılış ağacının hakîkatine dair Kur’ân’ın beyanları o kadar dengeli ve münasebetli ve o kâinat ağacının herbir azâ ve meyvesini o kadar lâyık bir surette tarif etmiştir ki, bütün Kur’ân muhakkikleri incelemelerinin neticesinde Kur’ân’ın kâinatı bu şekilde tasvirine “Mâşâallah, Bârekâllah” deyip, “Kâinatın gizli sırlarını ve yaradılışın kapalı manalarını keşf eden ve açan yalnız sensin ey Kur’ân-ı Kerim!” demişler.
2-Temsilde kusur yok. Allah’ın isim ve sıfatları, fiilleri ve işlerini nûrânî bir Tûbâ Ağacı hükmünde temsil edersek; o nurlu ağacın nihayetsiz büyük dairesi ezelden ebede uzanıp gidiyor. Büyüklüğünün sınırları, uçsuz bucaksız bir fezada yayılıp ihata ediyor, kuşatıyor. İcraatlarının sınırları “Allah kişi ile kalbi arasına girer” (3) “Dâneleri ve çekirdekleri çatlatıp yarandır” (4) hududundan tut, tâ “(Kıyâmet günü) Gökler de onun sağ eliyle (kudretiyle) dürülmüşlerdir.” (5) “Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (6) hududuna kadar yayılmış o nûrânî hakîkati bütün dal ve budaklarıyla, gayeleri ve meyveleriyle o kadar uyumla birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden yabani düşmeyecek bir surette o isimlerin ve sıfatların işlerin ve fiillerin hakîkatlerini beyan eder ki; bütün kalp gözü açık ve manevî âlemlerde dolaşan irfan ve hikmet sahibi büyük zatlar, Kur’ân’ın o beyanlarına karşı “Sübhânallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.
3-Meselâ: Bütün yaratılmışlar dairesi ve yaratıcının isimleri ve sıfatları dairesine bakan, hem o iki büyük manevî ağacın bir tek dalı hükmünde olan imanın altı şartı ve o şartların dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir uyumluluk gözetilerek tasvir eder ve o derece bir dengelilik sûretinde tarif eder ve o mertebe bir münâsebet tarzında gösterir ki, insan aklı hakkıyla anlamaktan âciz kalır ve güzelliğine karşı hayran olur. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin beş şartı aralarında ve o şartların tâ en ince ayrıntıları, en küçük âdâbı ve en uzak gayeleri ve en derin hikmetleri ve en küçük meyvelerine varıncaya kadar aralarında güzel bir uyum ve mükemmel bir münâsebet ve tam bir dengeyi muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’ân’ın açık ve kapalı hükümlerinden ve işaret ve remizlerinden çıkan büyük İslâm şeriatının kusursuz düzeni ve dengesi ve uyum ve sağlamlığındaki güzellik; çürütülemez, adaletli bir şahid, şübhe getirmez bir kesin delildir. Demek oluyor ki, Kur’ân’ın beyan ve açıklamaları, bir insanın sınırlı ilmine hususan bir ümmînin yani hiç kimseden ders almamış birinin ilmine dayanamaz. Belki her şeyi kuşatan bir ilme dayanıyor ve bütün varlıklar birden görebilir, ezelden ebede kadar bütün hakikatları bir anda gören zâtın sözüdür. Yani Allah’ın kelâmıdır.
KUR’ÂN ALLAH’IN KELÂMIDIR
Özetleyecek olursak;
1-Kur’ân şu kâinattan ve içindekilerden öyle bahseder ki bütün âlemeleri yaratmayan her an her şeyi göremeyen o şekilde bahsedemez.
2-Cenab-ı Hak, kendi kitabında kendi zatını, sıfatlarını ve isimlerini ve icraatlarını öyle bir tarzda anlatıyor ki, ancak, Allah kendini öyle anlatıp ders verebilir. Âciz ve küçücük bir insanın gayb perdesi arkasındaki âlemlerin Rabbini sönük akıl feneriyle bu şekilde tanıyıp keşfetmesi mümkün değildir.
3-Kur’ân imanın altı esasını ve bunlardan çıkan pek çok imani meseleleri öyle anlatmıştır ki, tarih boyunca pek çok felsefe cereyanları bazen o meselelerin en küçükleri içinde boğulup çıkamamışlardır. Ve İslâmiyetin beş şartı ve ondan çıkan İslâm şeriatı hakim olduğu kıtalarda ve yaşandığı 14 asır boyunca insanları saadet, adalet ve fazilet üzere yönetmiştir. Bu da gösteriyor ki, bütün insanlara dünyada ve âhirette huzur ve saadeti verecek hayat nizamı, ancak Allah’ın kelâmıyla ortaya çıkabilir. Başka türlü olamayacağının en büyük delili, ona muhalif fikirlerin ve cereyanların hâkim olduğu bugünün dünyasında ortalığı saran zulümler, perişaniyetler ve huzursuzluklardır.
Nasılki Kur’ânı dinleyen, onu dinlemekten aldığı feyizle Allah kelâmı olduğunu hissedebîliyor ve ifade tarzına ve edebîyatına dikkat eden, ulaştığı insan üstü edebî zevk ve belağat seviyesiyle mûcize olduğunu anlayabiliyor ise onun gibi mânâlarını ve içindeki ilimleri anlayarak mütalaa eden bir kimse de o ilimlerin ve o mânâların asla âciz bir beşerin basit düşüncesinin mahsulü olamayacağını katiyen anlayabilir.
O kırk vecihten birisi Kur’ân-ı Hakîm’in, insanların kendi fikirleriyle asla çözemeyecekleri üç büyük meseleyi büyük bir maharetle ve tam bir açıklıkta ve mükemmel bir uyum içerisinde halletmesidir.
Kaynaklar:
Osmanlıca Zülfikar, Mucizat-ı Ahmediye,
18.İşaretin İkinci Nüktesi, s.231
Osmanlıca Zülfikar, Mucizat-ı Kur’âniye,
3.Şulenin 1. Ziyası, s.62
Enfal, 24
En’am, 95
Zümer, 67
A’râf, 54
Kaynak: irfanmektebi
Nasılki Kur’ânı dinleyen, onu dinlemekten aldığı feyizle Allah kelâmı olduğunu hissedebîliyor ve ifade tarzına ve edebîyatına dikkat eden, ulaştığı insan üstü edebî zevk ve belağat seviyesiyle mûcize olduğunu anlayabiliyor ise onun gibi mânâlarını ve içindeki ilimleri anlayarak mütalaa eden bir kimse de o ilimlerin ve o mânâların asla âciz bir beşerin basit düşüncesinin mahsulü olamayacağını katiyen anlayabilir.
Kur’ân-ı Kerîm, bütün peygamberlerin efendisi ve peygamberlik silsilesinin son halkası olan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazret-i Muhammed (asm)’ın en büyük ve ebedî mûcizesidir. O Kitâb-ı Mübîn, İsm-i Azam’dan ve bütün isimlerin azamî mertebelerinden geldiği için bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmıdır.
Yani Rabbimizin bütün kâinattaki bütün hikmet ve gayelerini ve tecellîlerini anlatan en yüce sözüdür. Elbette nihayetsiz bir ilm-i ezeliye dayanan böyle bir kelâmın hadsiz seçkin meziyetleri ve pek çok mûcizelik cihetleri olacaktır.
Nasılki insanlar konuşma ve yazı san’atında çeşit çeşit edebî eserler, şiirler, hitâbeler ve edebîyat şaheserleri ortaya koymuşlar ve bunlardan bir kısmı ifadelerindeki mükemmellik ve verdiği edebî zevk yönünden hayranlıkla karşılanmış ve unutulmaz klasikler arasına girerek asırlara mal olmuşlardır.
Öyle de yüce kitabımız Kur’ân, bütün edebîyat şaheserlerini fersah fersah geride bırakmış ve bütün edibleri ve belağat ustalarını kendisine secde ettirmiş ve asırları getirdiği nur ile aydınlatarak bütün insanlar toplansa asla yetişemeyecekleri çok yüce bir Allah sözü olduğunu isbat etmiştir.
Araştırmacı büyük İslâm âlimleri Kur’ân’ın değil yalnız her bir sûresinin ve âyetinin belki her bir kelimesinin hatta her bir harfinin pek çok mânâları ve mûcizelik cihetleri bulunduğunu beyan etmişlerdir. Bu konuda Üstad Bediüzzaman (rh) şunları söyler: “Ehl-i hakîkatın çok ileri giden bir kısmı, Kur’ân’ın kelimâtında pek çok münasebatı ve sair âyetlerdeki cümlelere bakan vücuhları (mânâ yönlerini), alâkaları göstermişler. Hususan ülema-i ilm-i huruf (harflerin sırlarını anlatan ilmin âlimleri) daha ileri gidip, bir harf-i Kur’ânda, bir sahife kadar esrarı (sırları), ehline beyan ederek isbat etmişler.
Hem madem Hâlık-ı Külli Şey’in (her şeyin yaratıcısının) kelâmıdır (sözüdür); herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. Etrafında, esrardan müteşekkil (sırlardan oluşan) bir cesed-i manevîye (manevî bir bedene) kalb ve bir şecere-i maneviyeye (manevî bir ağaca) çekirdek hükmüne geçebilir. İşte insanın sözlerinde, Kur’ânın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur’ân’da, çok münâsebat (bağlantılar) gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm-i muhit (her şeyi kuşatan bir ilim) lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.” (1)
EN BÜYÜK İ’CÂZ DERECESİ
Kur’ân’ın, yüksek edebîyat ve belağat seviyesi, gelecekten verdiği haberlerin doğru çıkması, geçmiş ümmetlerin hallerini görürcesine haber vermesi, hadsiz ilimlerle dolu olması, küçücük çocukların kolaylıkla ezberleyip hafız olması gibi çok çeşitli mûcizelik yönleri vardır. İki yüze kadar ulaşan bu mûcizelik cihetlerinden kırk tanesini Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Mucizât-ı Kur’âniye nâmındaki risalesinde (25. Söz, Zülfikar) âyetlerden numûneler göstererek izah ve isbat etmiştir. O kırk vecihden birisi Kur’ân-ı Hakîm’in, insanların kendi fikirleriyle asla çözemeyecekleri üç büyük meseleyi büyük bir maharetle ve tam bir açıklıkta ve mükemmel bir uyum içerisinde halletmesidir. “Kur’ânın en büyük derece-i icazı” yani en büyük mûcizelik yönü dediği o üç meseleyi çözmesini, mealen, şöyle anlatmaktadır.(2)
1-Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, yaradılmışların hakâikatine dair -ki o hakîkat, dünyanın başlangıcından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve arştan yere, zerreden güneşe kadar yayılmış olan yaradılış ağacının hakîkatine dair Kur’ân’ın beyanları o kadar dengeli ve münasebetli ve o kâinat ağacının herbir azâ ve meyvesini o kadar lâyık bir surette tarif etmiştir ki, bütün Kur’ân muhakkikleri incelemelerinin neticesinde Kur’ân’ın kâinatı bu şekilde tasvirine “Mâşâallah, Bârekâllah” deyip, “Kâinatın gizli sırlarını ve yaradılışın kapalı manalarını keşf eden ve açan yalnız sensin ey Kur’ân-ı Kerim!” demişler.
2-Temsilde kusur yok. Allah’ın isim ve sıfatları, fiilleri ve işlerini nûrânî bir Tûbâ Ağacı hükmünde temsil edersek; o nurlu ağacın nihayetsiz büyük dairesi ezelden ebede uzanıp gidiyor. Büyüklüğünün sınırları, uçsuz bucaksız bir fezada yayılıp ihata ediyor, kuşatıyor. İcraatlarının sınırları “Allah kişi ile kalbi arasına girer” (3) “Dâneleri ve çekirdekleri çatlatıp yarandır” (4) hududundan tut, tâ “(Kıyâmet günü) Gökler de onun sağ eliyle (kudretiyle) dürülmüşlerdir.” (5) “Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” (6) hududuna kadar yayılmış o nûrânî hakîkati bütün dal ve budaklarıyla, gayeleri ve meyveleriyle o kadar uyumla birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden yabani düşmeyecek bir surette o isimlerin ve sıfatların işlerin ve fiillerin hakîkatlerini beyan eder ki; bütün kalp gözü açık ve manevî âlemlerde dolaşan irfan ve hikmet sahibi büyük zatlar, Kur’ân’ın o beyanlarına karşı “Sübhânallah” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.
3-Meselâ: Bütün yaratılmışlar dairesi ve yaratıcının isimleri ve sıfatları dairesine bakan, hem o iki büyük manevî ağacın bir tek dalı hükmünde olan imanın altı şartı ve o şartların dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir uyumluluk gözetilerek tasvir eder ve o derece bir dengelilik sûretinde tarif eder ve o mertebe bir münâsebet tarzında gösterir ki, insan aklı hakkıyla anlamaktan âciz kalır ve güzelliğine karşı hayran olur. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin beş şartı aralarında ve o şartların tâ en ince ayrıntıları, en küçük âdâbı ve en uzak gayeleri ve en derin hikmetleri ve en küçük meyvelerine varıncaya kadar aralarında güzel bir uyum ve mükemmel bir münâsebet ve tam bir dengeyi muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’ân’ın açık ve kapalı hükümlerinden ve işaret ve remizlerinden çıkan büyük İslâm şeriatının kusursuz düzeni ve dengesi ve uyum ve sağlamlığındaki güzellik; çürütülemez, adaletli bir şahid, şübhe getirmez bir kesin delildir. Demek oluyor ki, Kur’ân’ın beyan ve açıklamaları, bir insanın sınırlı ilmine hususan bir ümmînin yani hiç kimseden ders almamış birinin ilmine dayanamaz. Belki her şeyi kuşatan bir ilme dayanıyor ve bütün varlıklar birden görebilir, ezelden ebede kadar bütün hakikatları bir anda gören zâtın sözüdür. Yani Allah’ın kelâmıdır.
KUR’ÂN ALLAH’IN KELÂMIDIR
Özetleyecek olursak;
1-Kur’ân şu kâinattan ve içindekilerden öyle bahseder ki bütün âlemeleri yaratmayan her an her şeyi göremeyen o şekilde bahsedemez.
2-Cenab-ı Hak, kendi kitabında kendi zatını, sıfatlarını ve isimlerini ve icraatlarını öyle bir tarzda anlatıyor ki, ancak, Allah kendini öyle anlatıp ders verebilir. Âciz ve küçücük bir insanın gayb perdesi arkasındaki âlemlerin Rabbini sönük akıl feneriyle bu şekilde tanıyıp keşfetmesi mümkün değildir.
3-Kur’ân imanın altı esasını ve bunlardan çıkan pek çok imani meseleleri öyle anlatmıştır ki, tarih boyunca pek çok felsefe cereyanları bazen o meselelerin en küçükleri içinde boğulup çıkamamışlardır. Ve İslâmiyetin beş şartı ve ondan çıkan İslâm şeriatı hakim olduğu kıtalarda ve yaşandığı 14 asır boyunca insanları saadet, adalet ve fazilet üzere yönetmiştir. Bu da gösteriyor ki, bütün insanlara dünyada ve âhirette huzur ve saadeti verecek hayat nizamı, ancak Allah’ın kelâmıyla ortaya çıkabilir. Başka türlü olamayacağının en büyük delili, ona muhalif fikirlerin ve cereyanların hâkim olduğu bugünün dünyasında ortalığı saran zulümler, perişaniyetler ve huzursuzluklardır.
Nasılki Kur’ânı dinleyen, onu dinlemekten aldığı feyizle Allah kelâmı olduğunu hissedebîliyor ve ifade tarzına ve edebîyatına dikkat eden, ulaştığı insan üstü edebî zevk ve belağat seviyesiyle mûcize olduğunu anlayabiliyor ise onun gibi mânâlarını ve içindeki ilimleri anlayarak mütalaa eden bir kimse de o ilimlerin ve o mânâların asla âciz bir beşerin basit düşüncesinin mahsulü olamayacağını katiyen anlayabilir.
O kırk vecihten birisi Kur’ân-ı Hakîm’in, insanların kendi fikirleriyle asla çözemeyecekleri üç büyük meseleyi büyük bir maharetle ve tam bir açıklıkta ve mükemmel bir uyum içerisinde halletmesidir.
Kaynaklar:
Osmanlıca Zülfikar, Mucizat-ı Ahmediye,
18.İşaretin İkinci Nüktesi, s.231
Osmanlıca Zülfikar, Mucizat-ı Kur’âniye,
3.Şulenin 1. Ziyası, s.62
Enfal, 24
En’am, 95
Zümer, 67
A’râf, 54
Kaynak: irfanmektebi
Hıfz-ı Kur’ân Mucizesi
Elbette mercimek tanesi kadar bir kuvve-i hafızada 600 sayfalık bir kitabın hiçbir kelimesi ve harfi eksik olmaksızın yerleşmesi Kurân’ın bir mucizesidir.
Asr-ı saadetten beri beşerin hem zikir, hem fikir, hem dua kitabı, hem her türlü maddi ve manevi ihtiyaçlarının menbaı olan yüce Kurân’ı öğrenmek için başta ashab ve onların nurlu yolunu takip edenler birbirleriyle yarışmıştır. Kurân’ın en birinci muallimliğini yapan ve “Ümmetimin en hayırlıları Kurân’ı öğrenen ve öğretendir.” sözleriyle ümmetini teşvik eden Peygamberimiz (asm) Kur’ân ilmine çok ehemmiyet verirdi. Bundandır ki kırk yıldan fazla Kûfe’de insanlara Kur’ân okutan tabiin büyüklerinden Ebu Abdurrahman Sülemi (ra) bu hadise işaret ederek:
“Beni şu bulunduğum yerde Kur’ân öğretmek için oturtan sır işte budur.” demiştir.
Kurân’ın suhuletle hıfzı, mucize olduğunu bir kez daha gösterir
Kur’ân ilmine dair bir diğer husus da Kurân’ın hıfz edilmesidir. Kurân’ın tamamını ezberleyene hâfız denir. Hâfız-ı Kur’ân sadece Kur’ân-ı Kerim’in kelimelerini ayetlerini ezberleyen değil, aynı zamanda onun manasını kalbine ve ruhuna nakşeden, gönül dünyasında seyreden insandır. Kurân’ı hem hıfzına, hem hayatına nakşeden bir hâfız, yürüyen ve konuşan Kur’ân demektir. Yoksa Kur’ân sadece hıfz edilip hakikatleri yaşanmadıktan sonra o kimseye şefaatçi değil şikayetçi olacaktır. Zira bir hadiste:
“Öyle hâfızlar vardır ki; Kur’ân onlara lanet eder.” buyrulmuştur.
Elbette mercimek tanesi kadar bir kuvve-i hafızada, 600 sayfalık bir kitabın hiçbir kelimesi, hiçbir harfi eksik olmaksızın yerleşmesi küçümsenecek bir iş değildir. Bu olsa olsa yine Kurân’ın bir mucizesidir. Kurân’ın tamamını ezberlemek ancak düzenli ve sürekli olarak ceht ve gayret ile mümkün olur. Bu çalışmanın tamamlanma süresi ise kişiye göre farklılık gösterir. Lakin cây-ı dikkattir ki; Kurân’dan başka hiçbir kitabın eksiksiz ve sürekli fütur gelmeden hıfzı mümkün değildir. Bu cihetiyle Kur’ân mucize olduğunu bir kez daha gösterir. Hem fütur vermez, hem de kendisiyle meşgul olan kalplere ayrı bir lezzet ve huzur verir. Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi “Hıfz-ı Kur’ânî her müşkilata galip ve lezzet-i imaniye her kederi unutturur.”
Hele ki Kurân’ı lafzından anlamayan bir insanın, anlamadığı halde ezberlemesi fevkaladedir. Bunu Kuveytli Arap bir aileye ziyarete gittiğim bir vakit, başımdan geçen bir hadisede bilmüşahede tasdik ettim. Şöyle ki; ziyaretimiz esnasında bir hâfız-ı Kur’ân da bulunuyordu. Arap hanımefendi bunu öğrenince şaşırdı:
“Manasını anlamadığı halde bir insanın Kur’ânı ezberlemesi zor olmuyor mu? Müşkil.. müşkil..” diyordu. Onun bu şaşkınlığı da beni şaşırttı. Demek Arapça konuştuğu halde, Kurân’ın hıfzını müşkil gören bir insan için, Kurân’ın lafzına yabancı birisinin onu hıfz etmesi olağanüstüydü.
Hâfızlığın yaşı yoktur!
Hâfızlık yapmaya niyetlenmiş bir insanın aklına önce şu soru takılır:
“Kaç yaşında hâfızlık yapılır? Hâfızlığın yaşı var mıdır?”
Hâfız olmanın belli bir yaşı yoktur elbette. Tabiin ulemâsından Süfyan Bin Uyeyne (ra) gibi dört yaşında hâfız olanlar olduğu gibi, 60-70 yaşında da hıfzını tamamlayanlar olmuştur. Küçük yaşta iken hâfızlık yapmanın avantajları elbette fazladır. Çünkü malum olduğu üzere zihin daha açık olur, daha çabuk hıfzeder. Fakat azmi elinden bırakmadan Kurân’ın hıfzına başlayan, uzun zamanda da olsa tamamlayan büyüklerimiz pek çoktur. Mühim olan azimdir, şevktir ve işin şuuruna ermektir. Nitekim bir hâfızlık kursunda torunu yaşındaki talebelerle beraber yılmadan çalışmaya devam eden bir teyzemiz, beş yıl sonra hıfzını tamamlamış ve gençlere hâfızlık merasiminde şu mesajı vermiştir:
“Gençler bu işe biraz olsun vakit ayırırlarsa inşallah yarı yolda kalmazlar. Zamanlarını öldürmesinler ve gönülden isteyince, Allah’ın (cc) kendilerini yarı yolda bırakmayacağına inansınlar.”
Hâfızlar, Peygamberimiz'in (asm) özel iltifatına mazhar olmuşlardır
“Hâfız olup da Kur’ân okuyan kimse meleklerle beraberdir.” hadisinde de bildirildiği gibi, hâfız her an meleklerle birliktedir. Çünkü melekler en çok Kur’ân okunduğu ve dile getirildiği yerlerde bulunurlar. Bir başka iltifatında Peygamber Efendimiz (asm):
“Kur’ân ehli, ümmetimin en şereflileridir.” buyurmuşlardır. Hâfızasında Kurân’ı taşıyana bir müjde daha vardır ki; şefaat hakkı verilir:
“Kim Kurân’ı okur onu ezberler helal kıldığını helal kabul eder haram kıldığını haram kabul ederse Allah (cc) bu Kur’ân sebebiyle onu cennetine koyar ve ailesinden cehenneme girmeyi hak eden on kişiye şefaat hakkı tanınır.”
İlk hâfız-ı Kur’ân Efendimiz'dir (asm)
Peygamberimiz (asm) de kendisine vahyolunan ayetleri hâfızasında tutar, daha sonra sahabelere okurdu. Kurân’ı hâfızasına nakşedip muhafaza eden bizzat kendisidir, ilk hâfız O’dur (asm). Zira Cebrail’den (as) gelen vahyi, Nebî-yi Zîşan (asm) derhal ezberlemiş olurdu. Bu yönüyle hâfızlık bir peygamber mesleğidir. Asr-ı saadet devrinde de sahabelerin büyük çoğunluğu Kur’ân’ı ezberlemiş durumdaydılar. Ancak ashaptan hâfız olanların sayısı tam bilinmemektedir. Buna rağmen bazı hadiseler ışığında sahabeler arasında çok sayıda hâfız bulunduğunu öğreniyoruz. Bi’ru Maüne vak’asında 70, Yemame savaşında 70 bazı kaynaklara göre 500, 700 veya daha fazla hâfız sahabenin şehit olduğu rivayet edilmektedir. Bunun dışında isimlerini bildiğimiz Osman Bin Affan (ra), Ali Bin Ebi Talip (ra), Ubey Bin Kab (ra), Abdullah Bin Mesud (ra), Zeyd Bin Sabit (ra), Ebu Musa El-Eşari (ra) ve Ebudderda (ra) da hâfızlardan idi. İslam’ın irşadında vazife yapmış bu sahabeler Peygamberimiz (asm) tarafından çokça iltifata mazhar olmuşlardır.
Kaynak: sorusorcevapbul.com
Elbette mercimek tanesi kadar bir kuvve-i hafızada 600 sayfalık bir kitabın hiçbir kelimesi ve harfi eksik olmaksızın yerleşmesi Kurân’ın bir mucizesidir.
Asr-ı saadetten beri beşerin hem zikir, hem fikir, hem dua kitabı, hem her türlü maddi ve manevi ihtiyaçlarının menbaı olan yüce Kurân’ı öğrenmek için başta ashab ve onların nurlu yolunu takip edenler birbirleriyle yarışmıştır. Kurân’ın en birinci muallimliğini yapan ve “Ümmetimin en hayırlıları Kurân’ı öğrenen ve öğretendir.” sözleriyle ümmetini teşvik eden Peygamberimiz (asm) Kur’ân ilmine çok ehemmiyet verirdi. Bundandır ki kırk yıldan fazla Kûfe’de insanlara Kur’ân okutan tabiin büyüklerinden Ebu Abdurrahman Sülemi (ra) bu hadise işaret ederek:
“Beni şu bulunduğum yerde Kur’ân öğretmek için oturtan sır işte budur.” demiştir.
Kurân’ın suhuletle hıfzı, mucize olduğunu bir kez daha gösterir
Kur’ân ilmine dair bir diğer husus da Kurân’ın hıfz edilmesidir. Kurân’ın tamamını ezberleyene hâfız denir. Hâfız-ı Kur’ân sadece Kur’ân-ı Kerim’in kelimelerini ayetlerini ezberleyen değil, aynı zamanda onun manasını kalbine ve ruhuna nakşeden, gönül dünyasında seyreden insandır. Kurân’ı hem hıfzına, hem hayatına nakşeden bir hâfız, yürüyen ve konuşan Kur’ân demektir. Yoksa Kur’ân sadece hıfz edilip hakikatleri yaşanmadıktan sonra o kimseye şefaatçi değil şikayetçi olacaktır. Zira bir hadiste:
“Öyle hâfızlar vardır ki; Kur’ân onlara lanet eder.” buyrulmuştur.
Elbette mercimek tanesi kadar bir kuvve-i hafızada, 600 sayfalık bir kitabın hiçbir kelimesi, hiçbir harfi eksik olmaksızın yerleşmesi küçümsenecek bir iş değildir. Bu olsa olsa yine Kurân’ın bir mucizesidir. Kurân’ın tamamını ezberlemek ancak düzenli ve sürekli olarak ceht ve gayret ile mümkün olur. Bu çalışmanın tamamlanma süresi ise kişiye göre farklılık gösterir. Lakin cây-ı dikkattir ki; Kurân’dan başka hiçbir kitabın eksiksiz ve sürekli fütur gelmeden hıfzı mümkün değildir. Bu cihetiyle Kur’ân mucize olduğunu bir kez daha gösterir. Hem fütur vermez, hem de kendisiyle meşgul olan kalplere ayrı bir lezzet ve huzur verir. Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi “Hıfz-ı Kur’ânî her müşkilata galip ve lezzet-i imaniye her kederi unutturur.”
Hele ki Kurân’ı lafzından anlamayan bir insanın, anlamadığı halde ezberlemesi fevkaladedir. Bunu Kuveytli Arap bir aileye ziyarete gittiğim bir vakit, başımdan geçen bir hadisede bilmüşahede tasdik ettim. Şöyle ki; ziyaretimiz esnasında bir hâfız-ı Kur’ân da bulunuyordu. Arap hanımefendi bunu öğrenince şaşırdı:
“Manasını anlamadığı halde bir insanın Kur’ânı ezberlemesi zor olmuyor mu? Müşkil.. müşkil..” diyordu. Onun bu şaşkınlığı da beni şaşırttı. Demek Arapça konuştuğu halde, Kurân’ın hıfzını müşkil gören bir insan için, Kurân’ın lafzına yabancı birisinin onu hıfz etmesi olağanüstüydü.
Hâfızlığın yaşı yoktur!
Hâfızlık yapmaya niyetlenmiş bir insanın aklına önce şu soru takılır:
“Kaç yaşında hâfızlık yapılır? Hâfızlığın yaşı var mıdır?”
Hâfız olmanın belli bir yaşı yoktur elbette. Tabiin ulemâsından Süfyan Bin Uyeyne (ra) gibi dört yaşında hâfız olanlar olduğu gibi, 60-70 yaşında da hıfzını tamamlayanlar olmuştur. Küçük yaşta iken hâfızlık yapmanın avantajları elbette fazladır. Çünkü malum olduğu üzere zihin daha açık olur, daha çabuk hıfzeder. Fakat azmi elinden bırakmadan Kurân’ın hıfzına başlayan, uzun zamanda da olsa tamamlayan büyüklerimiz pek çoktur. Mühim olan azimdir, şevktir ve işin şuuruna ermektir. Nitekim bir hâfızlık kursunda torunu yaşındaki talebelerle beraber yılmadan çalışmaya devam eden bir teyzemiz, beş yıl sonra hıfzını tamamlamış ve gençlere hâfızlık merasiminde şu mesajı vermiştir:
“Gençler bu işe biraz olsun vakit ayırırlarsa inşallah yarı yolda kalmazlar. Zamanlarını öldürmesinler ve gönülden isteyince, Allah’ın (cc) kendilerini yarı yolda bırakmayacağına inansınlar.”
Hâfızlar, Peygamberimiz'in (asm) özel iltifatına mazhar olmuşlardır
“Hâfız olup da Kur’ân okuyan kimse meleklerle beraberdir.” hadisinde de bildirildiği gibi, hâfız her an meleklerle birliktedir. Çünkü melekler en çok Kur’ân okunduğu ve dile getirildiği yerlerde bulunurlar. Bir başka iltifatında Peygamber Efendimiz (asm):
“Kur’ân ehli, ümmetimin en şereflileridir.” buyurmuşlardır. Hâfızasında Kurân’ı taşıyana bir müjde daha vardır ki; şefaat hakkı verilir:
“Kim Kurân’ı okur onu ezberler helal kıldığını helal kabul eder haram kıldığını haram kabul ederse Allah (cc) bu Kur’ân sebebiyle onu cennetine koyar ve ailesinden cehenneme girmeyi hak eden on kişiye şefaat hakkı tanınır.”
İlk hâfız-ı Kur’ân Efendimiz'dir (asm)
Peygamberimiz (asm) de kendisine vahyolunan ayetleri hâfızasında tutar, daha sonra sahabelere okurdu. Kurân’ı hâfızasına nakşedip muhafaza eden bizzat kendisidir, ilk hâfız O’dur (asm). Zira Cebrail’den (as) gelen vahyi, Nebî-yi Zîşan (asm) derhal ezberlemiş olurdu. Bu yönüyle hâfızlık bir peygamber mesleğidir. Asr-ı saadet devrinde de sahabelerin büyük çoğunluğu Kur’ân’ı ezberlemiş durumdaydılar. Ancak ashaptan hâfız olanların sayısı tam bilinmemektedir. Buna rağmen bazı hadiseler ışığında sahabeler arasında çok sayıda hâfız bulunduğunu öğreniyoruz. Bi’ru Maüne vak’asında 70, Yemame savaşında 70 bazı kaynaklara göre 500, 700 veya daha fazla hâfız sahabenin şehit olduğu rivayet edilmektedir. Bunun dışında isimlerini bildiğimiz Osman Bin Affan (ra), Ali Bin Ebi Talip (ra), Ubey Bin Kab (ra), Abdullah Bin Mesud (ra), Zeyd Bin Sabit (ra), Ebu Musa El-Eşari (ra) ve Ebudderda (ra) da hâfızlardan idi. İslam’ın irşadında vazife yapmış bu sahabeler Peygamberimiz (asm) tarafından çokça iltifata mazhar olmuşlardır.
Kaynak: sorusorcevapbul.com
Kur’an’ın Meydan Okumasındaki Sekiz Mertebe
Kur’an pek çok ayetleriyle inanmayanları muaraza etmeye, yani onun bir benzerini getirmeye davet etmektedir. Üstad Bediüzzaman Hz. Kur’an’ın bu daveti sekiz mertebe olarak ortaya koyduğunu mealen şöyle anlatır:
1. Yüksek edebiyatıyla, gaybden verdiği haberleriyle, ihtivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakikatleriyle berâber, Kur’ân’ın tam mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!
2. Eğer böylece benzerini getirmeye gücünüz yetmiyor ise, uydurma şeylerden olsun yalnız belâğat ve edebiyatının benzerini getiriniz!
3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamamına değil, on sûresine benzer getiriniz!
4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresinin benzerini yapınız!
5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!
6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!
7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirinize yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâldekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!
8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâğatçılarınız, hatta taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hatta bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler! Yoksa din, can, mal ve aileleriniz dünyada ve âhirette de büyük tehlikeye düşecektir.”
İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamanın insanları susup karşılık veremediği gibi, bugün için de tüm insanlık kısa bir suresine benzer getirmekten âciz kalmaktadır.
Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâraza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!
(Bkz. Zülfikar, 25. Söz Mucizât-ı Kur’aniye Risalesi)
Kaynak: risaleonline.com
Kur’an pek çok ayetleriyle inanmayanları muaraza etmeye, yani onun bir benzerini getirmeye davet etmektedir. Üstad Bediüzzaman Hz. Kur’an’ın bu daveti sekiz mertebe olarak ortaya koyduğunu mealen şöyle anlatır:
1. Yüksek edebiyatıyla, gaybden verdiği haberleriyle, ihtivâ ettiği ilimlerle, ve yüksek hakikatleriyle berâber, Kur’ân’ın tam mislini ve benzerini, ümmî bir şahıstan getiriniz!
2. Eğer böylece benzerini getirmeye gücünüz yetmiyor ise, uydurma şeylerden olsun yalnız belâğat ve edebiyatının benzerini getiriniz!
3. Eğer buna kudretiniz yetmezse, Kur’ân’ın tamamına değil, on sûresine benzer getiriniz!
4. Eğer bunu da yapamadıysanız, uzun bir sûresinin benzerini yapınız!
5. Eğer bu da size kolay değilse, kısa bir sûresinin benzerini olsun yapınız!
6. Eğer ümmî bir şahıstan getiremediyseniz, âlim ve kâtib bir şahıstan olsun getiriniz!
7. Şâyet buna da imkân bulamadıysanız, birbirinize yardım ederek ve eski güzel eserleri, hattâ istikbâldekileri de yardıma çağırarak olsun yapınız!
8. Bunu da yapamazsanız, bütün âlimleriniz, belâğatçılarınız, hatta taptığınız putlarınız size yardım etsin! Hatta bütün insanlar ve cinler de size yardım etsinler! Yoksa din, can, mal ve aileleriniz dünyada ve âhirette de büyük tehlikeye düşecektir.”
İşte Kur’ân yalnız nazil olduğu yirmi üç senede değil, bin dört yüz seneden beri cin ve insanlara karşı bu meydan okumayı yaptığı hâlde, o zamanın insanları susup karşılık veremediği gibi, bugün için de tüm insanlık kısa bir suresine benzer getirmekten âciz kalmaktadır.
Meşhur belâğat imamı Câhız’ın dediği gibi: “Muâraza-i bi’l-hurûf mümkün olmadığından, muhârebe-i bi’s-süyûfa mecbur oldular.” Yani harflerle benzer getiremediklerinden kılıçlarla harb etmeye mecbur kaldılar! Harflerle yapamadıklarını, harblerle yapmak istediler!
(Bkz. Zülfikar, 25. Söz Mucizât-ı Kur’aniye Risalesi)
Kaynak: risaleonline.com
Yaren İstersen Kur’ân Yeter!
Kur’an her durumda insanların ihtiyaçlarına kafi gelir mi?
Kur’an her durumda insanların ihtiyaçlarına kâfi gelir mi?
Kur’ân sadece dinlense ve hiçbir manası anlaşılmasa dahi dinleyenlere verdiği huzur ve ferahlık, onun kendisine iman etmeyenlere dahi gösterdiği mucizevî bir i’cazıdır. Dünyanın değişik yerlerinde bu konuda özellikle hastalara Kur’ân okunması ile ilgili yapılan birçok bilimsel araştırmalar bunu ispat etmiştir.
Kur’ân hiçbir zaman usanç vermez
Kurân’ın usanç vermemesi onun ayrı bir mucizevî özelliğidir. Defalarca okunmasına rağmen bıktırmaması onun insan sözü olmadığının en büyük bir delilidir. Kâinatta Fatiha Suresi kadar okunan bir başka metin yoktur. Sadece bir Müslüman 15 yaşında düzenli olarak namaz kılmaya başlasa 60 yaşına kadar geçen 45 senelik ömründe Fatiha Suresi’ni 657.000 kere sadece namazda okur. Bugün beşer, hangi beşer sözünün bu kadar okunup da usanç vermediğini iddia edebilir. Beşerin bütün sözleri eskimiştir. Daha güzeli yazıldığında eskisi çoktan unutulmuştur. Kur’ân ise her tekrarında, kendisinden daha fazla istifade edilen bir mucizedir.
Kur’ân herkese hitap eder
Hem Kurân’ın hitabı öyle bir hitaptır ki, sanki bütün hayat sınıfları bir araya toplanmış da, bir tek öğretmen bir kerede onların hepsine istedikleri her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir hitapta bulunur.
Aynen öyle de belagat ve fesahat ilmiyle uğraşanlara karşı kendisinde bulunan beliğ icazı ile i’cazını gösterirken, fen ilimleri ile uğraşanlara fenni malumatlarla i’cazını gösterir.
Keza tarihi ile ilgilenenlere ise geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin kıssalarından i’cazını göstererek sanki asırlar delinip o zamanlara gidilir ve misaller verilir. Keza böyle kırk tabakadan kırkına da kırk vecihle vech-i i’cazını gösterir. Her tabaka payına düşeni alır ve Kur’ân herkesi doyurur.
Kurân’ın küçük çocuklara da bir nevi vech-i i’cazı bulunmaktadır. Özellikle ilkokula giden ve başlangıcında olan çocuklara bir tek şiiri ezberletmek için ne kadar çok çaba sarf etmek gerekir. Bütün bu gayretler, ertesi gün bir daha hatırlanmayacak olan bir beşeri lafzı ezberlenmesi içindir. Oysa o küçücük çocukların Kur’ân ayetlerini kolayca ezberlemeleri ve bir daha hayatlarının sonuna kadar bıkmadan okumaları belki de Kurân’ın bizim günlük hayatımızdaki en aydınlık mucizevî özelliklerinden biridir. Bugün hıfz yoluyla akıllarda ve ruhlarda muhâfaza edilmiş ve edilecek olan başka hangi eser vardır?
En hassas insanlar dahi Kur’ân sesinden usanmaz
Yaşadığımız semtlerde ahir zaman hayatından erken yaşlarda sıkıntılar çekmiş, titiz, sese dayanamayan ve ev hayatını da refika-i hayatlarına zehir eden komşularımız ve akrabalarımız vardır. Sese karşı hassas olan o insanlar Kur’ân okunduğunda hiç şikâyet etmezler. Hatta sıkıntılı ruhi ve psikolojik hallerinde Kur’ân okuyan birilerinden yardım istemeleri veya medya araçları ile Kur’ân dinlemeleri ve rahatlamaları da içtimai hayatta çok sık karşılaştığımız Kurân’ın mucizevî özelliklerinden biridir.
Ölüm anı ki kimsenin, dünyanın aldatıcı yüzüne dönüp bakmadığı bir andır. İşte o an insanı ancak Kurân’ın sedası rahatlatabilir. Bütün İslam âlemi avamından havassına kadar bilir ki sekerat halinde Kur’ân okunduğunda bir rahatlama olur. En azından o an tamamlanana kadar Kurân’ın insana bir i’cazı görünür.
Ölüme yaklaşıldığında, uçakların düşme tehlikesi geçirdiği türbülanslarda, gemilerin batma tehlikesi atlattığı fırtınalı havalarda Kurân’dan haberi olup da ona hiç sarılmayanların bile, Allah’a yalvardıkları ve küçükken bildikleri bazı duaları okumaya başladıkları görülür. Tehlike atlatıldığında yine tehlike öncesi hallerine dönecekleri bilinse de Kurân’dan o anda istimdat etmeleri yine Kurân’ın onlara karşı bir nevi mucizesidir.
Kaynak: sorusorcevapbul.com
Kur’an her durumda insanların ihtiyaçlarına kafi gelir mi?
Kur’an her durumda insanların ihtiyaçlarına kâfi gelir mi?
Kur’ân sadece dinlense ve hiçbir manası anlaşılmasa dahi dinleyenlere verdiği huzur ve ferahlık, onun kendisine iman etmeyenlere dahi gösterdiği mucizevî bir i’cazıdır. Dünyanın değişik yerlerinde bu konuda özellikle hastalara Kur’ân okunması ile ilgili yapılan birçok bilimsel araştırmalar bunu ispat etmiştir.
Kur’ân hiçbir zaman usanç vermez
Kurân’ın usanç vermemesi onun ayrı bir mucizevî özelliğidir. Defalarca okunmasına rağmen bıktırmaması onun insan sözü olmadığının en büyük bir delilidir. Kâinatta Fatiha Suresi kadar okunan bir başka metin yoktur. Sadece bir Müslüman 15 yaşında düzenli olarak namaz kılmaya başlasa 60 yaşına kadar geçen 45 senelik ömründe Fatiha Suresi’ni 657.000 kere sadece namazda okur. Bugün beşer, hangi beşer sözünün bu kadar okunup da usanç vermediğini iddia edebilir. Beşerin bütün sözleri eskimiştir. Daha güzeli yazıldığında eskisi çoktan unutulmuştur. Kur’ân ise her tekrarında, kendisinden daha fazla istifade edilen bir mucizedir.
Kur’ân herkese hitap eder
Hem Kurân’ın hitabı öyle bir hitaptır ki, sanki bütün hayat sınıfları bir araya toplanmış da, bir tek öğretmen bir kerede onların hepsine istedikleri her türlü ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir hitapta bulunur.
Aynen öyle de belagat ve fesahat ilmiyle uğraşanlara karşı kendisinde bulunan beliğ icazı ile i’cazını gösterirken, fen ilimleri ile uğraşanlara fenni malumatlarla i’cazını gösterir.
Keza tarihi ile ilgilenenlere ise geçmiş ümmetlerin ve peygamberlerin kıssalarından i’cazını göstererek sanki asırlar delinip o zamanlara gidilir ve misaller verilir. Keza böyle kırk tabakadan kırkına da kırk vecihle vech-i i’cazını gösterir. Her tabaka payına düşeni alır ve Kur’ân herkesi doyurur.
Kurân’ın küçük çocuklara da bir nevi vech-i i’cazı bulunmaktadır. Özellikle ilkokula giden ve başlangıcında olan çocuklara bir tek şiiri ezberletmek için ne kadar çok çaba sarf etmek gerekir. Bütün bu gayretler, ertesi gün bir daha hatırlanmayacak olan bir beşeri lafzı ezberlenmesi içindir. Oysa o küçücük çocukların Kur’ân ayetlerini kolayca ezberlemeleri ve bir daha hayatlarının sonuna kadar bıkmadan okumaları belki de Kurân’ın bizim günlük hayatımızdaki en aydınlık mucizevî özelliklerinden biridir. Bugün hıfz yoluyla akıllarda ve ruhlarda muhâfaza edilmiş ve edilecek olan başka hangi eser vardır?
En hassas insanlar dahi Kur’ân sesinden usanmaz
Yaşadığımız semtlerde ahir zaman hayatından erken yaşlarda sıkıntılar çekmiş, titiz, sese dayanamayan ve ev hayatını da refika-i hayatlarına zehir eden komşularımız ve akrabalarımız vardır. Sese karşı hassas olan o insanlar Kur’ân okunduğunda hiç şikâyet etmezler. Hatta sıkıntılı ruhi ve psikolojik hallerinde Kur’ân okuyan birilerinden yardım istemeleri veya medya araçları ile Kur’ân dinlemeleri ve rahatlamaları da içtimai hayatta çok sık karşılaştığımız Kurân’ın mucizevî özelliklerinden biridir.
Ölüm anı ki kimsenin, dünyanın aldatıcı yüzüne dönüp bakmadığı bir andır. İşte o an insanı ancak Kurân’ın sedası rahatlatabilir. Bütün İslam âlemi avamından havassına kadar bilir ki sekerat halinde Kur’ân okunduğunda bir rahatlama olur. En azından o an tamamlanana kadar Kurân’ın insana bir i’cazı görünür.
Ölüme yaklaşıldığında, uçakların düşme tehlikesi geçirdiği türbülanslarda, gemilerin batma tehlikesi atlattığı fırtınalı havalarda Kurân’dan haberi olup da ona hiç sarılmayanların bile, Allah’a yalvardıkları ve küçükken bildikleri bazı duaları okumaya başladıkları görülür. Tehlike atlatıldığında yine tehlike öncesi hallerine dönecekleri bilinse de Kurân’dan o anda istimdat etmeleri yine Kurân’ın onlara karşı bir nevi mucizesidir.
Kaynak: sorusorcevapbul.com
Kalp Gözü Yahutta Gönül Gözü Nedir?
Gönül gözü ya da Kalp Gözü, insanın olayların farkına varmasını sağlayan bir anlayış, bir firaset, ve fuattır
Bunun mertebelerine gelince
"Hissi kablel Vuku" denilen 1. basamak
Bir olay olmadan hemen önce o olayın olacağını hissetmek, olmadan önce bilmek, fakat bunda kötü olan taraf, herhangi bir önlem alamazsın, çok kısa mesafelidir, olmadan biraz önce bilmek, mesela birisinin geleceğini gelmeden az önce bilmek, ve mesela Ahmet geliyor gibi hissederekten bilmek, ve az sonra da onun kapıdan girivermesi gibi bir olay, bunda herhangi bir tehlike durumunda, önlem almanıza yetecek kadar vakit yoktur.
bunun biraz daha üstü Salih Rüya şeklinde olanıdır
Salih Rüya denilen 2. basamak
Bir olayı olmadan önce, size Rüya yoluyla görüp, o olaya karşı tedbir almanız için, bir hafta, birkaç gün önce, veya bir ay önce, size bir rüya gösterilir. o rüyayla olayları yorumladığınız zaman. herhangi bir tehlike durumunda, size almanız gereken önlemleri almanızı kolaylaştıracak bir zaman dilimidir. Bunda, gelen tehlikeye karşı tedbir almak mümkündür, herhangi bir seni sevindirici bir olay durumunda da önceden bilmek mutluluk verir.
Yanınızda görevli melaike bulunur 3. basamak
3 basamak yanınızda görevli melaike bulunur ve her an gözetim altında bulundurulursunuz, ve size her olay karşısında uyarılar gelir, saga bakma, ya da sola bakma, ileride falancı var, ona selam ver, Buradan şunu al, buraya şunu bırak, şuna yardım et,.. gibi her olay karşısında size anlık gelen ilhamlardır. Bu ilhamlar, sizden ayrılmayan Bir meleğin size yardımcı olmasıyladir, bu hal ancak İhsan makamına çıkmış kimselerde meydana gelir, görüyor gibi iman eden kimseler de meydana gelir,
Allah'la görüp, Allah'la duymak, Allah'la yürüme 4. basamak
Bir Hadisi kutside
"Kulum Bana Farzlar ve nafilelerle yaklaşır, Ben o'nun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum..." dediği hadis de ki, artık Allah'la görüp, Allah'la duymak, Allah'la yürümek, halini almış kimseler, Bu mertebenin dördüncü basamağında yer alır. Bizzat Allah ile kelam eder her halinde, bu hal tasavvufdaki ölü yıkayıcın elindeki ölü gibi olmak kuralını getirir, ve Allah'dan gelene itiraz etmemek gerekir ki, ve hani Hz. Muhammede "illa vahyun yuha" ayetindeki, o vahyden başka şey konuşmaz kuralı, artık Allahın istemedğ bir hal o kimseden zuhur etmez, çünkü onu yöneten bizatihi Allah Tealadır ölüyü döndürür gibi onu Allah yönetir, sola dön, öne bak, selam ver,..... v.s.
Gönül gözünün kalp gözünün açılması için yapılması gerekenler
Daimi Zikir
Daim mi Zikir nedir? yani vird, insanın günlük veyahut haftalık yaptığı zikirler olması lazımdır ki, Allahu Teala kur'an-ı Kerim'de buyurmakta "Kalpler ancak Zikir ile doyar tatmin olur" kalbini doyurup beslemeyen bir kimse, vicdanının sesini duyamaz, meleklerin sesini duyamaz, ve Kalp Gözü denilen basireti açılmaz.
Fizikte ve teknolojide buna sensörler deniyor,
ALINTI
En geniş tanımıyla sensör amacı ortamındaki olayları veya değişiklikleri tespit etmek ve bilgileri diğer elektronik cihazlara genellikle bir bilgisayar işlemcisine göndermek olan bir cihaz, modül, makine veya alt sistemdir.
Sensör her zaman diğer elektronik cihazlarla kullanılır. Sensörler çoğu insanın hiç farkında olmadığı sayısız uygulamanın yanı sıra dokunmaya duyarlı asansör düğmeleri (dokunsal sensör) ve tabanına dokunulduğunda kararan veya parlaklaşan lambalar gibi gündelik nesnelerde kullanılır.
ALINTI SONU
“Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.” (Mücâdele: 22)
Mesela bir Sensör sıcaklığa duyarlıdır ve sıcaklığa göre uyarı bildirimi yapar Eğer sensörün ayarını minimum dereceye getirdiğiniz zaman, mesela 5 dereceden yukarısında haber et Dediğiniz zaman, derece 5 dereceden yukarıya çıktığı zaman size bildiri verir, sinyal verir, yahut 4 derecenin altına düştüğü zaman buzlanma olacak, bana haber ver Dediğiniz zaman, 4 dereceden aşağı düşen hava sıcaklığında size bildiri verir, bu genellikle arabalarda, modern arabalarda mevcuttur, arabanın göstergesinde hava dört dereceye düştüğü zaman buz işareti ile sinyal verir, ve akustik bir sesde verenler var, yani yolda buzlanma olabilir diye size bildirir, İşte bu bir sensördür. yine sensörlerdenr mesela sese Duyarlı sensörler vardır belli gürültüden yüksek olan seslerden sonra bana haber ver Dediğiniz zaman, mesela hastanenin bulunduğu bölgede seslerin yüksek olmaması lazımdır, oraya konacak bir radar sisteminde mesela gürültü yapan bir araba, yahut da gürültü yapan bir kimse olduğu zaman, onun görüntüsünü çeken bir sensör, o kimseye ceza yazılması için gürültü yaptığından dolayı, rahatsızlık verdiğinden dolayı radar cezası. işte böyle bir sensör mesela o bölgenin rahatsız edilmemesini sağlamış olur, hastaların rahatsız edilmemesini sağlamış olur, misal olaraktan verdim. Bunlar, işte bu sensörler gibi hassas duyarlı sensörler vücudumuzda da mevcuttur, işte onlar da bize Melek gruplarının sinyallerini algılamamızı sağlayan sensörlerdir, Bunlar "Kalp, Ruh, Sır, Hafa, Ahfa ve Nefs" Denilen 5 Cevher+can veyahutta letaiftir.
bunlardan kalp birincisidir işte kalp gözünün yada gönül gözünün açılması demek, 1. sınırdaki sesleri duymaktır, yani sensörün algılama hassasiyeti ile alakalıdır, dediğim gibi, birincisi "Hissi Gablel Vuku" şeklinde olduğu için, olayı olmadan hemen Az önce, duyduğu veya gördüğü için, olaya bir tedbir alamazsınız. Hani bu, dämmerung sensor var, gece ve gündüz sensörü vardır, akşam hava karardıktan sonra lamba yansın, sabah güneş doğmadan önce kapansın diye, ışığa hassas sensör vardır, Bu sensör işte mesela alacakaranlıkta yansın şeklinde olduğu zaman, işte duyarlılığı, ışığı ne kadar aldığı zaman yandığının hassasiyeti ile alakalı. yahut da hareket ve kıpırdanma sensörü"Alarm Anlage" lerde vardır genellikle, ve herhangi bir kıpırdanma ve harekette, bu sensörün algılama kapasitesi, mesela 3 metre içindeki görüntüleri algılar, ya da 4 metre içindeki görüntüleri algılar gibi hassasiyeti vardır, ve bunu mesela 90 derece yi algıla yahut 360 dereceyi algılar gibi hassasiyeti vardır, İşte buradaki hassasiyetinden Anlaşılacağı gibi, mesela 3 metrenin dışındakileri bilemez, işte olayın da bize ne kadar yakın olduğuyla alakalıdır, bu "hissi kablel vuku" da olay bize yaklaştıktan sonra, yani olay ufkuna, olay ufkuna girdikten sonra bize haber gelir o melaikeden, kable Vuku yani olmadan hemen önce dir ve tedbire vakit yoktur. Ondan sonraki Salih rüyalar dediğimiz gibi, birkaç gün önce, veyahut Bir hafta önce, veyahut bir ay önce, veyahut bir sene, 2 sene önce de olabilir, hani Yusuf Aleyhisselam'a tedbir alması söylendi de 14 yıllık bir olaydan bahsedildi 7 yıl sonra 7 yıl sürecek bir kıtlıktan, olacak olayın Haberi geldi, 7 yıl sonra kıtlık gelecekti, 7 yıl önce de bolluk bereket devam edecektir, Öyle olunca sensörün hassasiyetiyle alakalı olduğu gibi,
“Kalpler kaplar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha çok alır.” (Ahmed bin Hanbel)
Rüyada da, Salih rüyada da, bize gelen olayın veya kaza Bela'nın uzaklığı ve ehimmiyeti ne kadar ehemmiyet göstermemiz gerektiği o rüyayla bildirilir, ve bizim o konudaki hassasiyetimizde, İşte bu çakralar vesilesiyle, yahutta letayflar vesilesiyle bize yakınlığını yahut duyarlılığı hassasiyeti, işte bir Kalp gözüyle hissetmek, ikincisi sır, herhangi bir Sırrın bizde açığa çıkması, üçüncüsü hafa yani gizlinin gizlisi bir olayı Biz de Vuku bulmadan önce bilinmesi, Ondan sonraki ise ahfa çakrası ile Aynen Yusuf Aleyhisselam'a gelecek olan olayı 7 sene öncesinden bildirilmesi gibi çok uzak bir olayı ama ehemmiyeti önemli hassas olan olay ve başlamamız gereken tedbirlerin başlamasından önceki zamana kadar olacak olayı bize olmadan önce bildirilmesi gibi, ve nefis çakrası ise, ölmeden önce öleceğini bilmek gibi, mesela adam 110 yaşında ölecek, Ama 40 yaşında bunu biliyor olabilir, yani uzun zaman dilimi, hangi gün öleceği nerede öleceği, ne surette öleceği, hepsini biliyor olabilir, bildirilmiş olabilir, takdir defterinden okunup söylenmiştir, bu kadar uzak bilgilere yıldızname bilgileri denir. Yani müneccim bilgisi, yıldızları okuyaraktan gelecekten haber vermek burç ilmi, Burç ilmi ile fal Aynı şey değildir. Mesela Türkiye'de devlet planlama teşkilatı vardır ve bu Planlama Teşkilatı devlet için yapılacak şeyleri 10 senelik plan içinde yapar Mesela 10 senelik planı vardır falan yerde baraj yapılacak, filan yerde yol yapılacak, filan şehir il olacak, filan köy ilçe olacak gibi, 10 senelik plan yapılır, böyle bir plan yapıldığı gibi zamanı yaklaşan plana göre hareket edilir, şu sırada tamamlanacak, şu vakit başlanacak şeklinde plana işlenmiş olabilir , işte bunlar planlandığı gibi, Allahu Teala'nın da takdiri ezelisinden planladığı, Her insanın Kader çizgisi vardır, Bu herkesin kitabında yazılıdır, Yani bir filmin senaryosu gibi, senaryo da onun oyanayacağı rolün tamamı yazılıdır, sözleri dahi yazılıdır, hareketleri dahi yazılıdır değil mi, giyeceyi elbisesi dahi yazılıdır, Öyle olunca, Bizim de Kader kitabımızda, rolümüz yazılıdır, Kader kitabındaki bu rolü okuyabilen bir kimse, işte bize yaklaşan cüzi kaderimiz hakkında haber verebilir, Mesela bu konuda Yıldızname bilgisi olaraktan, der ki, 60 yaşında şöyle bir şey gelecek, eğer sen onu atlatabilirsen paçayı sıyırırsan, Ondan sonra 80 yaşına kadar yaşayacaksın der, işte bu olay da anladığımız anlatıldığı gibi, müneccim bilgiside yani Kader kitabını okumak, işte yol ayrımına Gelinmiş demektir, Oradaki bir olayın işte, Tehlikenin görülmesi, Tehlikeli yerde olay ufkuna gerilmiştir, hani ekin ekilmiş ve sene geçmiş ve hasat mevsimine gelinmiş, sen o sene ekttiğinden ne biçeceksin, Yani sene nasıl geçti, yağmurlu mu, yağışsız mı, ve sen sonuçta verimli bir hasat mı yapacaksın, verimsiz bir hasat mı, İşte bu yol ayrımına gelindiğinde, senin hakkında yeni bir kader çizgisi meydana gelecektir, ya iyiye doğru, ya da kötüye doğru bir kader çizgisi meydana gelecektir, işte oradan müneccim bilgisi olaraktan denir ki, falan yaşında şöyle bir şey olacak, veyahutta falan Yaşta Bir tehlike var, Orayı atlatabilirsen ,.... der Bunlar müneccim bilgisidir, Kader kitabındaki okumalardır, mülk suresinde Allah-u Teala buyurur ki Siz semaya bakmıyor musunuz, hiçbir karışıklık var mı, semada gelecek te futurda bir bozukluk var mı, dönün dönün bir daha bakın hiçbir Bozukluk göremeyeceksiniz der, yani kader yazılmış bir senaryo gibidir, Herkesin başına gelecek olan Takdiri ilahi, ama Allahu Teala işte bize seçenekler sunmuş, olasılıklar silsilesi, Bir olasılıktan bir olasılığa geçmekteki yol ayrımında, işte tehlike vardır, Bu da bizim Cüzi irade ile açtığımız kapılara bağlıdır, işte Kalp Gözü veyahutta ve Letaifler ile Bize gelen sinyalleri sensörlerin verdiği sinyalleri iyi anladığımız zaman herhangi bir durumda ne tedbir almamız gerektiğini, yahut da nasıl davranırsak, nasıl bir sonuca gideceğimize dair bize işaret vardır, bize kolaylık içindir, kazanmamız içindir, yanlışlardan doğruyu seçebilmemiz için kader kitaından yani bir nevi seneryomuzdan bir nevi kopya bilgi verilmesidir, Hani diyor ya Duha suresinde peygamberimiz için seni delalet içinde bulduk ve sana Hidayet verdik diyor, esteuzubillah "vevecedeke dallen feheda" ayeti Göstermektedir ki işte, doğru yolu seçmek için Bize Rehber, Hidayet rehberi olacak bilgiler, diyor seni delalet içinde bulduk, ve doğru yola ulaştırdık, doğru yola ulaşmak için bize tiyolar verilmesi dir. Bu her Mümin için aynı şekilde, aynı dereceye ulaşmış kimseler aynı bilgilere ulaşırlar onlara kolaylık vardır.
“Doğrusu bunda kalbi olan kimse için bir öğüt vardır.” (Kaf: 37)
“Allah Bir Kimsenin Kalbini Müslümanlık İçin Açarsa, O Rabb’inden Verilen Bir Nur Üzerinde Değil midir? Kalpleri Allah’ı Zikretmeye Kaskatı Olan Kimselere İse Yazıklar Olsun! Onlar Apaçık Dalâlet İçindedirler.”
(Zümer: 22)
“İyi Bilin ki İnsanda Bir Et Parçası Vardır, O İyi Olursa Bütün Cesed İyi Olur. O Bozulursa Bütün Cesed İfsad Olur. O Et Parçası ‘KALP’tir.”
(Hadis-i Şerif)
“Doğrusu Bunda Kalbi Olan Kimse İçin Bir Öğüt Vardır.”
(Kaf: 37)
“O Gün ki, Ne Mal Fayda Verir Ne de Oğullar. Meğer ki Allah’a Tamamen Sâlim ve Temiz Bir Kalp İle Gelenler Ola.”
(Şuârâ: 88-89)
“Allah-u Teâlâ sizin bedenlerinize ve suretlerinize bakmaz, fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim)
Kalp gözünün açılması için
Kalp gözünün açılması için yine helal gıda ve, şüphelilerden sakınmak, namazlarını kılmak, ibadetlerini yapmak, günlük virdini çekmek, abdestli durmaya çalışmak, Yalan söylememek, hile yapmamak, zina yapmamak, göz zinası da buna dahildir.
أَفَلَمْ يَسِيرُوا۟ فِى ٱلْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَآ أَوْ ءَاذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا ۖ فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى ٱلْأَبْصَٰرُ وَلَٰكِن تَعْمَى ٱلْقُلُوبُ ٱلَّتِى فِى ٱلصُّدُورِ
E fe lem yesîrû fîl ardı fe tekûne lehum kulûbun ya’kılûne bihâ ev âzânunyesmeûne bihâ, fe innehâ lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr.
Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.
Hac Suresi 46. Ayet
Kalp gözünün kapanmasına sebep olan şeylere gelince
en önemlisi iman ve küfür
esteuzubillah
"Summun bukmun umyun fehüm la yerciun"
ayeti ile allah birisinin kalbini imana mühürlediyse ve kafir veya münafık olduysa ona hidayet verebilcek kimse yoktur artik ancak Allah tekrar geri ona iman verebilir.
“Allah onların kalplerini imandan çevirmiştir. Çünkü onlar gerçeği anlamayan kimselerdir.” (Tevbe: 127)
“İşte onlar Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir ve onlar gafillerin tâ kendileridir.” Nahl: 108)
“Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi.” (Hucurât: 7)
“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.” buyuruyor. (Müslim)
“Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır.” buyurmuşlardır. (Tirmizi)
en önemli meselelerden birisi de gıdadır
helal gıdalar çok önemli
helal gıda ile beslenmek kalp gözünün açılmasına sebep olduğu gibi haram girmiş lokmalarla beslenmek de kalp gözünün kapanmasına sebep olur.
Yine şüpheli gıdalarla beslenmek kalp gözünü kapanmasına sebep olur.
Abdestsiz veya hayızlı bir kadının yaptığı yemeği yemek Yine kalp gözünün kapanmasına sebep olur.
Besmelesiz yiyip içmek kalp gözünü körleştirir.
göz zinası kalp gözünü körleştirir.
kötü ve yanlış kimselerle oturup kalkmak yine kalp gözünü körleştirir.
gusül abdestine dikkat etmemek yine kalp gözünü körleştirir. Abdest iki şekilde olup gusül ve namaz abdestli şeklindedir, fakat teyemmüm ikisi için de geçerlidir. Abdest alamayanın Teyemmüm etmesi hem gusül'e hem de abdeste kifayet eder, Fakat işte
abdestsizken yenilen yemek veyahut da içilen su ve benzerleri yine kalp gözünün körelmesine sebep olur,
abdestsiz olduğunuz zaman en azından teyemmüm almanız size faydalı olacaktır.
yine gıybet etmek kalp gözünü körleştirir.
“Kulun kalbi istikamet üzere olmadan imanı istikamet üzere olmaz. Dili istikamet üzere olmadan da kalbi istikamet üzere olmaz. Şerrinden komşusu emin olmayan kişi cennete giremez.” buyuruluyor. (Ahmed bin Hanbel)
Yine dünyaya meyletmek kalp gözünü körleştirir.
Nasıl radyoda eski radyolarda kısa dalgayı açtığımız zaman araya parazit girdiğinde yayın cızırtılı gelirse, işte sensörlerimiz de bize sinyal verirken, Eğer araya başka sinyaller girerse, işte sensörlerin hassasiyeti gider, bize gelecek sinyalleri algılayamayız, ya da duyamayız, ya da anlayamayız, Farkına varamayız,
“Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler.” (Mümin: 35)
“Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç anlamazlar.” (Münafikûn: 3)
bu örnekte olduğu gibi, işte bugün Dünyamız da telefon dalgalarıyla G5, G7, G4, G3, gibi Dalgalara maruz insanlar, Bunun dışında internet Yayınları kablosuz dalga WIFI ile dalga olaraktan aktarılmakta, çünkü mesela internet kablo ile geliyor da, evinde sen o WIFI den geçerken bilgisayarına kadar dalga olaraktan gönderiliyor, bu gönderilme ve tekrar algılama bir yayılıma sebep oluyor, Bunların hepsi işte bugün parazit denilen sinyal bozucu dalgaların çoğalmasına sebep oldu, işte bu yüzden insanların algısı köreldi, kalp gözleri kör olmak üzere, bizim dahi ilhamlari alamamamız bu yukarıdaki saydığımız parazit yapan dalga ve sinyallerin çoğalmasıyla olmuştur, birde Deccal'ın saldırıları ve insanları dinsiz ve Allahsız bırakma projesi yüzünden, ve Allahu Teala da dünyaya artık rahmet gözüyle bakmıyordur belki de.
Rabbim sona kalan biz, ümmeti Muhammed'in ahir zaman kesimine merhamet etsin, Bize rahmet gözüyle tekrar baksın, acısın bizlere, ve sonumuzu hayır eylesin, amiyn
Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir
Raşit Tunca
Schrems 18 Şubat 2024
ALKOLLER
Alm. Alkohol (m.), Fr. Alcool, İng. Alcohols. Karbon atomuna doğrudan doğruya -OH grubunun bağlı olduğu organik bileşikler. -OH grubunun bağlı olduğu karbon atomuna C veya H atomları bağlı olabilir.
Alkollerin sınıflandırılması ve adlandırılmaları:
1. Alifatik alkoller, düz zincirli alkollerdir. İki sınıfta incelenebilir:
Mono alkoller: Bileşiğin yapısında bir tek hidroksil (-OH) grubu vardır.
Poli alkoller: Bileşiğin yapısında birden fazla -OH grubu vardır. Bu -OH gruplarının herbiri farklı karbona bağlıdır.
A. Mono alkoller: Doymuş hidrokarbonlardan türemiş olanların genel formülü CnH2n+1-OH (R-OH) şeklindedir. Bir alkil ® grubuna bir -OH grubunun bağlanmasıyla teşekkül etmektedirler. Mono alkoller üç ayrı sınıfta toplanır:
a) Primer (birincil) alkoller: -OH grubu bir uçtaki karbona bağlı olup bu karbona en az iki H atomu bağlı olur. CH3 -CH2-OH gibi.
b) Sekonder (ikincil) alkoller: -OH grubu aradaki herhangi bir karbona bağlı olan alkollerdir. -OH grubunun bağlı olduğu karbona bir H atomu bağlı olur. CH3-CHOH-CH3 gibi.
c)Tersiyer (üçüncül) alkoller: -OH grubu H’sı olmayan karbona bağlıdır. (CH3)3COH gibi.
Mono alkollerin adlandırılması:
Türediği parafinin sonuna ol - eki veya alkilin isminden sonra "alkol" kelimesi getirilerek adlandırılırlar:
CH3-OH metanol (metilalkol)
C2H5-OH etanol (etil alkol)
C3H7-OH propanol (propil alkol)
C4H9-OH bütanol (butil alkol)
Dört karbonlu bir alkol primer, sekonder veya tersiyer olabilir. Farkı belirtebilmek için ol-ekinden önce -OH grubunun bağlı olduğu karbonun numarası söylenmelidir:
CH3-CH2-CH2-CH2-OH Butan-l-ol (primer)
CH3-CH2-CHOH-CH3 Butan-2-ol (sekonder)
Önemli mono alkoller:
a) Metil alkol (metanol, karbinol): CH3OH
Elde edilişi:
Metanol ilk defa 1661’de odunun kuru kuruya damıtılmasıyla elde edildi. Damıtma ürününde % 1,5-3 metanol, % 10 asetik asit, % 0,5 aseton ve başkaları bulunmaktadır.
Endüstride, karbonmonoksit ile hidrojenin reaksiyonundan elde edilir.
Bu metodla saf metanol elde edilirse de sıcaklığın 30-40 derece yükselmesi halinde n- propanol ve izobutanol teşekkül edebilir.
Özellikleri : Saf metanol 64,6 derecede kaynayan akışkan bir sıvı olup, parlak olmayan mavimsi bir alevle yanar. Bütün organik çözücülerde her oranda çözünür. Fraksiyonlu destilasyonla sulu çözeltisinden % 99’luk bir saflıkta elde edilir. Susuz (mutlak) metanol elde etmek için Mg kullanılır:
2CH3OH+Mg ® (CH3O)2Mg+H2
(CH3O)2Mg + H2O ® 2CH3OH + MgO
Çok az miktardaki metanol canlı organizma için zehirdir. Kalıcı yaralar, bozukluklar meydana getirir. Mesela 25 gram metanol içilirse gözler kör olur.
Kullanılışı: Endüstride çözücü ve motor yakıtlarının bir bileşeni olarak geniş çapta kullanılır. Formaldehit ve anilin boyalarının elde edilişinde kullanılır. Ayrıca metillendirme vasıtası olarak organik sentezlerde ve alkolün içilmezliğini sağlamada yaygın olarak kullanılır.
b) Etil alkol (etanol): C2H5OH (Bkz. Etil alkol).
c) Propil alkoller (propanoller): C3H7OH
İki tane yapı izomeri vardır; n-propanol ve izopropanol. n-propanol, CH3-CH2-CH2-OH hoş kokulu, renksiz, 97.2 derecede kaynayan bir sıvıdır. Metanol sentezi yanında bir yan ürün olarak ve füzel yağı içinde bulunur. Ticari olarak oxo prosesi denilen işlemle hazırlanır. İzopropanol, (CH3)2-CH-OH, 82.4 derecede kaynayan renksiz bir sıvıdır. Asetonun katalitik hidrojenasyonu ile elde edilebilir:
Ticari olarak propenin sülfürik asit içinde tutulması ve bunu müteakip meydana gelen esterin hidrolizi ile elde edilir.
Propanol ve izopropanol çözücü olarak sık kullanılır. İkisi de toksiktir.
B- Poli alkoller: Bu sınıf bileşikleri temsil eden en basit örnekler, dihidrik alkol (etilen glikol), trihidrik alkol (gliserin) ve tetrahidrik alkol (eritritol)dür:
CH2OH-CH2OH (Etilen glikol)
CH2OH-CHOH-CH2-OH (Gliserin)
CH2OH-CHOH-CHOH-CH2OH (Eritritol)
Bu bileşiklerin hidroksil grubu arttıkça eter ve alkoldeki çözünürlükleri artar. Polialkollerin bazısı kıymetli tabii ürünlerin birer bileşenidir. Mesela gliserin yağlarda bulunur. Daha yüksek polialkoller mesela pentiol ve hexitoller karbonhidratlar kimyasında önemli yer tutar.
Etilen glikol:
Elde edilişi:
1) Mono alkollere benzer olarak 1, 2 dihalojen alkanlardan sulu potasyum hidroksit veya alkol metal karbonat yardımıyla hidrolizle elde edilebilir. Misal 1, 2 - dibromoetan etilenglikol verir.
2) Etilen glikol endüstriyel olarak etilenden aşağıdaki metotlarla elde edilir.
a-Etilen, klorlu sudan geçirilir. Meydana gelen etilen klorohidrin sodyum bikarbonat sulu çözeltisiyle hidroliz edilir.
b-Etilenoksidin soğuk, sulandırılmış hidroklorik asitle muamalesiyle elde edilir.
Özellikleri: Etilenglikol renksiz, kaynama noktası 198 derece olan vizkoz (kıvamlı) tatlımsı bir yağdır. Su ve alkolde her oranda karışır, 1, 2 - glikollerin kimyasal özellikleri mono alkollerinkine benzer. Etilen glikolün biraz derişik sülfürik asitle veya derişik fosforik asitle ısıtılmasıyla kıymetli bir çözücü olan dioksan elde edilir.
Kullanılışı: Etilen glikol, onun monometil eteri, monoetil eteri ve dioksan kıymetli çözücüdürler. (Misal, vernikler ve selüloz asetatlar için.) Etilen glikol antifriz olarak, gliserin yerine sık sık kullanılır.
Gliserin:
Poli alkollerin en önemlisi ve hemen hemen hayvani ve nebati yağların tamamında görülen gliseridlerin bir bileşenidir. İlk olarak zeytin yağının hidroliz ürünü olarak keşfedildi. (1779).
Elde edilişi:
1. Yağların sülfürik asit veya sodyum hidroksitle hidrolizi ile,
2. Alkolik fermantasyonda bir yan ürün olarak,
3. Sentetik olarak, tabi gazın kraking (termik parçalanma) ürünlerinden propilen başlangıç materyali alınarak,
4. Allil alkolün hidrojen peroksitle WO3 katalizörlüğünde hidroksillenmesiyle elde edilir.
Özellikleri: Gliserin tatlımsı ağdalı, K.N. 290 derece olan renksiz bir sıvıdır. Su ve alkollerde her oranda karışır fakat eterde hemen hemen hiç çözünmez. Susuz gliserin şiddetli bir şekilde soğutulduğunda kristallenir. (E.N. 18°C). Üçlü bir alkolün göstermesi beklenilen kimyasal davranışı gösterir. Gliserinin hafif oksitlenmesi sonucu hem birincil hem de ikincil OH grupları gliseraldehit ve dihidroksi aseton teşkil edecek şekilde değişirler.
Kullanılışı: Gliserin yaygın bir ticari uygulama alanı bulmuştur. Ecza endüstrisinde merhem, diş macunu imalatında ve kozmetikte kullanılır. Kumaş dokumada bir amil olarak ve tütün endüstrisinde son mamülün nemini muhafaza edici olarak kullanılır. Gaz saati ve araba radyatörlerinde sulu çözelti içinde bir antifriz olarak kullanılıp bir fren sıvısı olarak bilinmektedir. Daktilo şeritlerinde higroskop olarak kullanılır. Gliserinin en önemli kullanılma alanlarından biri de patlayıcı madde endüstrisidir. Nitrogliserin ve dinamit endüstrisinde kullanılır. Bunlara ilaveten alkid reçineleri üretiminde bir başlangıç materyalidir. (Bkz. Gliserin).
2. Aromatik alkoller:
Aromatik alkoller yan zincirde OH- grubu bulundurduğundan aril grubu ve alifatik alkol grubu bileşiği gibi düşünülebilirler. Misal:
Fenil metanol, C6H5-CH2OH, renksiz, hoş kokulu bir sıvı olup KN. 205 derecedir. Suda az çözünür. Elde ediliş reaksiyonu aşağıdaki gibi gösterilebilir.
C6H5-CH2Cl+Na2CO3+H2O ® C6H5-CH2 OH+NaHCO3+NaCl
Fenil etanol, C6H5-CH2-CH2OH, gül yağının en fazla olan bileşeni olup, esterleri parfümeride çok kullanılır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Alkohol (m.), Fr. Alcool, İng. Alcohols. Karbon atomuna doğrudan doğruya -OH grubunun bağlı olduğu organik bileşikler. -OH grubunun bağlı olduğu karbon atomuna C veya H atomları bağlı olabilir.
Alkollerin sınıflandırılması ve adlandırılmaları:
1. Alifatik alkoller, düz zincirli alkollerdir. İki sınıfta incelenebilir:
Mono alkoller: Bileşiğin yapısında bir tek hidroksil (-OH) grubu vardır.
Poli alkoller: Bileşiğin yapısında birden fazla -OH grubu vardır. Bu -OH gruplarının herbiri farklı karbona bağlıdır.
A. Mono alkoller: Doymuş hidrokarbonlardan türemiş olanların genel formülü CnH2n+1-OH (R-OH) şeklindedir. Bir alkil ® grubuna bir -OH grubunun bağlanmasıyla teşekkül etmektedirler. Mono alkoller üç ayrı sınıfta toplanır:
a) Primer (birincil) alkoller: -OH grubu bir uçtaki karbona bağlı olup bu karbona en az iki H atomu bağlı olur. CH3 -CH2-OH gibi.
b) Sekonder (ikincil) alkoller: -OH grubu aradaki herhangi bir karbona bağlı olan alkollerdir. -OH grubunun bağlı olduğu karbona bir H atomu bağlı olur. CH3-CHOH-CH3 gibi.
c)Tersiyer (üçüncül) alkoller: -OH grubu H’sı olmayan karbona bağlıdır. (CH3)3COH gibi.
Mono alkollerin adlandırılması:
Türediği parafinin sonuna ol - eki veya alkilin isminden sonra "alkol" kelimesi getirilerek adlandırılırlar:
CH3-OH metanol (metilalkol)
C2H5-OH etanol (etil alkol)
C3H7-OH propanol (propil alkol)
C4H9-OH bütanol (butil alkol)
Dört karbonlu bir alkol primer, sekonder veya tersiyer olabilir. Farkı belirtebilmek için ol-ekinden önce -OH grubunun bağlı olduğu karbonun numarası söylenmelidir:
CH3-CH2-CH2-CH2-OH Butan-l-ol (primer)
CH3-CH2-CHOH-CH3 Butan-2-ol (sekonder)
Önemli mono alkoller:
a) Metil alkol (metanol, karbinol): CH3OH
Elde edilişi:
Metanol ilk defa 1661’de odunun kuru kuruya damıtılmasıyla elde edildi. Damıtma ürününde % 1,5-3 metanol, % 10 asetik asit, % 0,5 aseton ve başkaları bulunmaktadır.
Endüstride, karbonmonoksit ile hidrojenin reaksiyonundan elde edilir.
Bu metodla saf metanol elde edilirse de sıcaklığın 30-40 derece yükselmesi halinde n- propanol ve izobutanol teşekkül edebilir.
Özellikleri : Saf metanol 64,6 derecede kaynayan akışkan bir sıvı olup, parlak olmayan mavimsi bir alevle yanar. Bütün organik çözücülerde her oranda çözünür. Fraksiyonlu destilasyonla sulu çözeltisinden % 99’luk bir saflıkta elde edilir. Susuz (mutlak) metanol elde etmek için Mg kullanılır:
2CH3OH+Mg ® (CH3O)2Mg+H2
(CH3O)2Mg + H2O ® 2CH3OH + MgO
Çok az miktardaki metanol canlı organizma için zehirdir. Kalıcı yaralar, bozukluklar meydana getirir. Mesela 25 gram metanol içilirse gözler kör olur.
Kullanılışı: Endüstride çözücü ve motor yakıtlarının bir bileşeni olarak geniş çapta kullanılır. Formaldehit ve anilin boyalarının elde edilişinde kullanılır. Ayrıca metillendirme vasıtası olarak organik sentezlerde ve alkolün içilmezliğini sağlamada yaygın olarak kullanılır.
b) Etil alkol (etanol): C2H5OH (Bkz. Etil alkol).
c) Propil alkoller (propanoller): C3H7OH
İki tane yapı izomeri vardır; n-propanol ve izopropanol. n-propanol, CH3-CH2-CH2-OH hoş kokulu, renksiz, 97.2 derecede kaynayan bir sıvıdır. Metanol sentezi yanında bir yan ürün olarak ve füzel yağı içinde bulunur. Ticari olarak oxo prosesi denilen işlemle hazırlanır. İzopropanol, (CH3)2-CH-OH, 82.4 derecede kaynayan renksiz bir sıvıdır. Asetonun katalitik hidrojenasyonu ile elde edilebilir:
Ticari olarak propenin sülfürik asit içinde tutulması ve bunu müteakip meydana gelen esterin hidrolizi ile elde edilir.
Propanol ve izopropanol çözücü olarak sık kullanılır. İkisi de toksiktir.
B- Poli alkoller: Bu sınıf bileşikleri temsil eden en basit örnekler, dihidrik alkol (etilen glikol), trihidrik alkol (gliserin) ve tetrahidrik alkol (eritritol)dür:
CH2OH-CH2OH (Etilen glikol)
CH2OH-CHOH-CH2-OH (Gliserin)
CH2OH-CHOH-CHOH-CH2OH (Eritritol)
Bu bileşiklerin hidroksil grubu arttıkça eter ve alkoldeki çözünürlükleri artar. Polialkollerin bazısı kıymetli tabii ürünlerin birer bileşenidir. Mesela gliserin yağlarda bulunur. Daha yüksek polialkoller mesela pentiol ve hexitoller karbonhidratlar kimyasında önemli yer tutar.
Etilen glikol:
Elde edilişi:
1) Mono alkollere benzer olarak 1, 2 dihalojen alkanlardan sulu potasyum hidroksit veya alkol metal karbonat yardımıyla hidrolizle elde edilebilir. Misal 1, 2 - dibromoetan etilenglikol verir.
2) Etilen glikol endüstriyel olarak etilenden aşağıdaki metotlarla elde edilir.
a-Etilen, klorlu sudan geçirilir. Meydana gelen etilen klorohidrin sodyum bikarbonat sulu çözeltisiyle hidroliz edilir.
b-Etilenoksidin soğuk, sulandırılmış hidroklorik asitle muamalesiyle elde edilir.
Özellikleri: Etilenglikol renksiz, kaynama noktası 198 derece olan vizkoz (kıvamlı) tatlımsı bir yağdır. Su ve alkolde her oranda karışır, 1, 2 - glikollerin kimyasal özellikleri mono alkollerinkine benzer. Etilen glikolün biraz derişik sülfürik asitle veya derişik fosforik asitle ısıtılmasıyla kıymetli bir çözücü olan dioksan elde edilir.
Kullanılışı: Etilen glikol, onun monometil eteri, monoetil eteri ve dioksan kıymetli çözücüdürler. (Misal, vernikler ve selüloz asetatlar için.) Etilen glikol antifriz olarak, gliserin yerine sık sık kullanılır.
Gliserin:
Poli alkollerin en önemlisi ve hemen hemen hayvani ve nebati yağların tamamında görülen gliseridlerin bir bileşenidir. İlk olarak zeytin yağının hidroliz ürünü olarak keşfedildi. (1779).
Elde edilişi:
1. Yağların sülfürik asit veya sodyum hidroksitle hidrolizi ile,
2. Alkolik fermantasyonda bir yan ürün olarak,
3. Sentetik olarak, tabi gazın kraking (termik parçalanma) ürünlerinden propilen başlangıç materyali alınarak,
4. Allil alkolün hidrojen peroksitle WO3 katalizörlüğünde hidroksillenmesiyle elde edilir.
Özellikleri: Gliserin tatlımsı ağdalı, K.N. 290 derece olan renksiz bir sıvıdır. Su ve alkollerde her oranda karışır fakat eterde hemen hemen hiç çözünmez. Susuz gliserin şiddetli bir şekilde soğutulduğunda kristallenir. (E.N. 18°C). Üçlü bir alkolün göstermesi beklenilen kimyasal davranışı gösterir. Gliserinin hafif oksitlenmesi sonucu hem birincil hem de ikincil OH grupları gliseraldehit ve dihidroksi aseton teşkil edecek şekilde değişirler.
Kullanılışı: Gliserin yaygın bir ticari uygulama alanı bulmuştur. Ecza endüstrisinde merhem, diş macunu imalatında ve kozmetikte kullanılır. Kumaş dokumada bir amil olarak ve tütün endüstrisinde son mamülün nemini muhafaza edici olarak kullanılır. Gaz saati ve araba radyatörlerinde sulu çözelti içinde bir antifriz olarak kullanılıp bir fren sıvısı olarak bilinmektedir. Daktilo şeritlerinde higroskop olarak kullanılır. Gliserinin en önemli kullanılma alanlarından biri de patlayıcı madde endüstrisidir. Nitrogliserin ve dinamit endüstrisinde kullanılır. Bunlara ilaveten alkid reçineleri üretiminde bir başlangıç materyalidir. (Bkz. Gliserin).
2. Aromatik alkoller:
Aromatik alkoller yan zincirde OH- grubu bulundurduğundan aril grubu ve alifatik alkol grubu bileşiği gibi düşünülebilirler. Misal:
Fenil metanol, C6H5-CH2OH, renksiz, hoş kokulu bir sıvı olup KN. 205 derecedir. Suda az çözünür. Elde ediliş reaksiyonu aşağıdaki gibi gösterilebilir.
C6H5-CH2Cl+Na2CO3+H2O ® C6H5-CH2 OH+NaHCO3+NaCl
Fenil etanol, C6H5-CH2-CH2OH, gül yağının en fazla olan bileşeni olup, esterleri parfümeride çok kullanılır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ALKALAOİTLER
Alm. Alkaloide, Fr. Alcaloide, İng. Alkaloid. İnsan ve hayvanlar tarafından alındıklarında bariz (açık) fizyolojik etkileri olan, büyük kısmı bitkilerde bulunan karmaşık yapılı bileşikler. En çok bilinen alkaloitlere örnek olarak Morfin, Nikotin, Striknin, Efedrin ve Kinin verilebilir.
Alkaloit ismi ilk defa 1805 yılında morfinin baz karakterinde olduğunu gösteren Saturner’den sonra Meissner tarafından teklif edildi.
Tam bir tarifini yapmak mümkün olmamakla beraber, alkaloitler genellikle şu özelliklere sahiptirler:
1. Nebati (bitkisel) kaynaklıdırlar (çok azı hayvani kaynaklıdır).
2. Zayıf baz özelliğindedirler. Bundan dolayı, amonyak benzeri bir karakter göstererek asidlerle tuz yaparlar. Alkaloit kelimesi alkali benzeri (alkalimsi) anlamındadır.
3. Azot ihtiva ederler.
4. İnsan ve hayvanlarda fizyolojik bazı tesirleri vardır.
Bugün bin dolayında alkaloit çeşidi bilinmektedir. Alkaloitler daha çok bitkilerin Patlıcangiller (Soeleneceae), Gelincikgiller (Papaveraceae), Kökboyalarıgiller (Leguminoceae) familyalarında ve daha az olarak da Gülgiller (Roseceae), Buğdaygiller (Graminaceae), Nanegiller (Labitae), Topluçiçekgiller (Compositae) familyalarındaki cinslerinde bulunurlar. İhtiva ettikleri kimyasal halkalara göre, Kinolin, İzokinolin, Piridin alkaloitleri olarak da adlandırılırlar.
İnsanlar çok uzun yıllardan beri alkaloitleri iksir, ilaç, sıcak içkiler, yara lapası, zehir olarak kullanmaktadır. 1803’de Deresna, afyondan morfini elde etti. Bugün birçok alkaloit, laboratuvarlarda sentetik olarak elde edilmektedir.
Alkaloitlerin çoğu renksiz ve kristal yapıdadır. Zamk şeklinde ve renkli olanları da vardır. Hakiki alkaloitler zehirlidir. Yapıları çok karmaşıktır.
Bazı alkaloitlerin fizyolojik etkileri açıkça bilinmektedir. Mesela kinin, sıtma hastalığının tedavisinde; morfin, şiddetli ağrıların giderilmesinde kullanılmaktadır.
Alkaloitlerin alınma miktarları da önemlidir. Az miktarı ilaç olarak fayda sağlayan alkaloitlerin çoğunun aşırı miktarları öldürücüdür. Mesela striknin’in az miktarı solunum ve dolaşım sistemleri üzerinde uyarıcı etki gösterip kişiye ferahlık sağlarken, çok miktarı solunum felci ve dolayısıyla ölüme sebep olur. Striknin günümüzde köpek zehiri olarak kullanılmaktadır.
Alkaloitlerin bazılarının istenmeyen bir özelliği de alışkanlık yapmalarıdır. Alışkanlık yapan alkaloitlerin başlıcaları; morfin, kokain ve nikotindir.
Alkaloitlerin fizyolojik etkileri tıpta büyük ehemmiyet taşır. Ağrı kesici olarak kullanılan alkaloitler, haşhaştan üretilen morfin ve türevleridir. Bunlardan kodein genellikle alışkanlık yapmaz, ancak diasetil morfin veya eroin bağımlılık yapar. Kinidin alkaloitlerinden kinkona kalp atışlarını düzenleyen bir kalp uyarıcısıdır. Nikotin, sitisin ve koniin ise solunum uyarıcı olarak kullanılır. Ancak baldırandan elde edilen ve zehirli olan koniin fazla kullanıldığında teneffüs yollarını felç ederek ölüme yol açar. Uygun dozda verilen atropin de solunum uyarıcı bir alkaloittir, ancak beyinde yan etkilerinin olduğu ifade edilmektedir. Kan damarlarını büzücü etkisi olan alkaloitlerden ergonovin, doğumdan sonra dölyatağı kanamalarını azaltmak için kullanılır. Efedrin bilhassa nezle, soğuk algınlığı, saman nezlesi ve bronşiyal astım gibi hastalıklarda çok sık kullanılan ilaçların bileşiminde bulunur. Yerel uyuşturucu etkisi olan kokainin istenmeyen yan etkileri olduğu için, genellikle molekül yapısında değişiklik yapılarak elde edilen türevleri daha güvenli ve etkin biçimde kullanılmaktadır. Farmokologların (ilaç bilimcilerin) alkaloitler üzerindeki çalışmaları elde edilen sentetik alkaloitlerde faydalı özelliklerin devam ettirilmesi ve istenmeyen özelliklerin bertaraf edilmesi amacına yöneliktir. Sıtma savaşının en etkili silahlarından biri olan kinin, kinkona alkaloitlerindendir. Kas gevşetici alkaloitlerin en iyi bilinen örneklerinden biri, Güney Amerika Yerlilerinin ok zehiri olarak kullandıkları kurardır. Sitriknin de bu alkaloite benzer etkiler gösterir ve her ikisi de tıpta kullanılır. Liserjik asit dietilamidi, meskalin ve psilosibin gibi alkaloitler, şuuru etkileyerek halisunasyonlara yol açarlar. Morfin gibi ticari ehemmiyeti olan alkaloitlerin bitkilerden elde edilebilmesi için, bu maddelerin sulu çözeltilerinin hazırlanması gerekir. Dokulardaki alkaloitler ya sulu asit çözeltileriyle muamele edilerek çözünür tuzlara dönüştürülür veya önce alkolle işleme sokulup sonra yağ, mum ve reçinelerle birlikte çözülüp asitlendirilir. Çözeltideki alkaloitleri ayırmak için, genellikle alumina ve silika gibi katıların adsorpsiyon niteliklerinin değişik olmasına dayanan kromatografi metotlarına başvurulur. Ayrıca tuzların kristalleşme şartlarının değiştirilmesiyle de alkaloitler birbirinden ayrılabilir.
Afyon iline bağlı Bolvadin Afyon Alkaloitleri Fabrikasında haşhaş kapsülünden; morfin hidroklorür, etil morfin hidroklorür, kodein ve kodein fosfat üretilmektedir.
Alm. Alkaloide, Fr. Alcaloide, İng. Alkaloid. İnsan ve hayvanlar tarafından alındıklarında bariz (açık) fizyolojik etkileri olan, büyük kısmı bitkilerde bulunan karmaşık yapılı bileşikler. En çok bilinen alkaloitlere örnek olarak Morfin, Nikotin, Striknin, Efedrin ve Kinin verilebilir.
Alkaloit ismi ilk defa 1805 yılında morfinin baz karakterinde olduğunu gösteren Saturner’den sonra Meissner tarafından teklif edildi.
Tam bir tarifini yapmak mümkün olmamakla beraber, alkaloitler genellikle şu özelliklere sahiptirler:
1. Nebati (bitkisel) kaynaklıdırlar (çok azı hayvani kaynaklıdır).
2. Zayıf baz özelliğindedirler. Bundan dolayı, amonyak benzeri bir karakter göstererek asidlerle tuz yaparlar. Alkaloit kelimesi alkali benzeri (alkalimsi) anlamındadır.
3. Azot ihtiva ederler.
4. İnsan ve hayvanlarda fizyolojik bazı tesirleri vardır.
Bugün bin dolayında alkaloit çeşidi bilinmektedir. Alkaloitler daha çok bitkilerin Patlıcangiller (Soeleneceae), Gelincikgiller (Papaveraceae), Kökboyalarıgiller (Leguminoceae) familyalarında ve daha az olarak da Gülgiller (Roseceae), Buğdaygiller (Graminaceae), Nanegiller (Labitae), Topluçiçekgiller (Compositae) familyalarındaki cinslerinde bulunurlar. İhtiva ettikleri kimyasal halkalara göre, Kinolin, İzokinolin, Piridin alkaloitleri olarak da adlandırılırlar.
İnsanlar çok uzun yıllardan beri alkaloitleri iksir, ilaç, sıcak içkiler, yara lapası, zehir olarak kullanmaktadır. 1803’de Deresna, afyondan morfini elde etti. Bugün birçok alkaloit, laboratuvarlarda sentetik olarak elde edilmektedir.
Alkaloitlerin çoğu renksiz ve kristal yapıdadır. Zamk şeklinde ve renkli olanları da vardır. Hakiki alkaloitler zehirlidir. Yapıları çok karmaşıktır.
Bazı alkaloitlerin fizyolojik etkileri açıkça bilinmektedir. Mesela kinin, sıtma hastalığının tedavisinde; morfin, şiddetli ağrıların giderilmesinde kullanılmaktadır.
Alkaloitlerin alınma miktarları da önemlidir. Az miktarı ilaç olarak fayda sağlayan alkaloitlerin çoğunun aşırı miktarları öldürücüdür. Mesela striknin’in az miktarı solunum ve dolaşım sistemleri üzerinde uyarıcı etki gösterip kişiye ferahlık sağlarken, çok miktarı solunum felci ve dolayısıyla ölüme sebep olur. Striknin günümüzde köpek zehiri olarak kullanılmaktadır.
Alkaloitlerin bazılarının istenmeyen bir özelliği de alışkanlık yapmalarıdır. Alışkanlık yapan alkaloitlerin başlıcaları; morfin, kokain ve nikotindir.
Alkaloitlerin fizyolojik etkileri tıpta büyük ehemmiyet taşır. Ağrı kesici olarak kullanılan alkaloitler, haşhaştan üretilen morfin ve türevleridir. Bunlardan kodein genellikle alışkanlık yapmaz, ancak diasetil morfin veya eroin bağımlılık yapar. Kinidin alkaloitlerinden kinkona kalp atışlarını düzenleyen bir kalp uyarıcısıdır. Nikotin, sitisin ve koniin ise solunum uyarıcı olarak kullanılır. Ancak baldırandan elde edilen ve zehirli olan koniin fazla kullanıldığında teneffüs yollarını felç ederek ölüme yol açar. Uygun dozda verilen atropin de solunum uyarıcı bir alkaloittir, ancak beyinde yan etkilerinin olduğu ifade edilmektedir. Kan damarlarını büzücü etkisi olan alkaloitlerden ergonovin, doğumdan sonra dölyatağı kanamalarını azaltmak için kullanılır. Efedrin bilhassa nezle, soğuk algınlığı, saman nezlesi ve bronşiyal astım gibi hastalıklarda çok sık kullanılan ilaçların bileşiminde bulunur. Yerel uyuşturucu etkisi olan kokainin istenmeyen yan etkileri olduğu için, genellikle molekül yapısında değişiklik yapılarak elde edilen türevleri daha güvenli ve etkin biçimde kullanılmaktadır. Farmokologların (ilaç bilimcilerin) alkaloitler üzerindeki çalışmaları elde edilen sentetik alkaloitlerde faydalı özelliklerin devam ettirilmesi ve istenmeyen özelliklerin bertaraf edilmesi amacına yöneliktir. Sıtma savaşının en etkili silahlarından biri olan kinin, kinkona alkaloitlerindendir. Kas gevşetici alkaloitlerin en iyi bilinen örneklerinden biri, Güney Amerika Yerlilerinin ok zehiri olarak kullandıkları kurardır. Sitriknin de bu alkaloite benzer etkiler gösterir ve her ikisi de tıpta kullanılır. Liserjik asit dietilamidi, meskalin ve psilosibin gibi alkaloitler, şuuru etkileyerek halisunasyonlara yol açarlar. Morfin gibi ticari ehemmiyeti olan alkaloitlerin bitkilerden elde edilebilmesi için, bu maddelerin sulu çözeltilerinin hazırlanması gerekir. Dokulardaki alkaloitler ya sulu asit çözeltileriyle muamele edilerek çözünür tuzlara dönüştürülür veya önce alkolle işleme sokulup sonra yağ, mum ve reçinelerle birlikte çözülüp asitlendirilir. Çözeltideki alkaloitleri ayırmak için, genellikle alumina ve silika gibi katıların adsorpsiyon niteliklerinin değişik olmasına dayanan kromatografi metotlarına başvurulur. Ayrıca tuzların kristalleşme şartlarının değiştirilmesiyle de alkaloitler birbirinden ayrılabilir.
Afyon iline bağlı Bolvadin Afyon Alkaloitleri Fabrikasında haşhaş kapsülünden; morfin hidroklorür, etil morfin hidroklorür, kodein ve kodein fosfat üretilmektedir.
ALKALİ
Alm. Alkali (n.), Fr. Alcali (m.), İng. Alkali. Metal bileşiklerinin bazıları için kullanılan isim. Arapça al-gili kelimesinden gelen bu terim; simya ilminde bitki küllerinden elde edilebilen sodyum ve potasyum oksitlerini ifade etmek için kullanılırdı. Bu oksitler suya atıldığı vakit hidroksit haline dönerler. Meydana gelen çözelti, turnusolu maviye döndürür; asitlerle reaksiyon vererek nötral tuz meydana getirir ve deriyi tahriş eder (Bkz. Baz). Bütün alkali metaller benzer bileşikler meydana getirirler.
Kimya endüstrisinde alkali terimi, sodyum hidroksit (kostik soda), sodyum karbonat (soda külü), potasyum karbonat (kalya taşı), potasyum hidroksit ve ayrıca baryum, kalsiyum, mağnezyum ve amonyumun hidroksit ile karbonat bileşikleri için kullanılır.
Alkalilerden yalnız sodyum karbonat tabii olarak bulunur. Alkaliler, sabun, petro-kimya, cam, deri, kağıt ve gübre gibi birçok sanayide kullanılır.
ALKALİ METALLER
Alm. Alkalische metalle, Fr. Metaux alcalins. İng. Alkali metals. Elementlerin periyodik tablosunda 1A grubunu meydana getiren elementler. Bunlar artan atom numaralarına göre sırasıyla lityum (Li), sodyum (Na), potasyum (K), rubidyum (Rb), sezyum (Cs) ve fransiyum (Fr)dur. Alkali metaller diğer elementlerle bilhassa oksijenle birleştiklerinde alkalileri yani bazları meydana getirdiklerinden, alkali metal adını alırlar.
Yerkabuğunun sırasıyla % 2,6’sını ve % 2,4’ünü meydana getiren sodyum ve potasyum, alkali metallerin tabiatta en bol bulunan iki üyesidir. Diğer alkali metallerin yerkabuğundaki miktarları gittikçe azalır. Mesela tabii radyoaktif bir element olan fransiyumun yerkabuğundaki toplam miktarının 25 gr civarında olduğu tespit edilmiştir.
Alkali metaller çok aktif olduklarından tabiatta serbest halde bulunmazlar. Bulundukları minerallerde +1 değerlikli iyonlar halindedirler. Kayatuzu (NaCl) ve silvet (KCl) gibi suda çözünebilen basit bileşikleri, alkali metallerin üretiminde hammadde kaynaklarıdır. Bu tuzların eriyiklerinin elektrolizinden metalik sodyum ve potasyum elde edilir. Alkali metaller mika ve zeolitler gibi daha karmaşık mineral yapılarına da katılır.
Alkali metaller ısı ve elektrik iletkenliklerinin yüksekliği, kesilme yüzeylerinin gümüş beyazı parlaklığında olması, tel halinde çekilebilme ve dövülebilme özellikleriyle genel metalik karakterleri taşırlar. Alkali metaller bıçakla kesilebilecek kadar yumuşaktır.
Alkali metallerin birinci iyonlaşma enerjileri (bir atomdan bir elektron koparabilmek için verilmesi gereken en düşük enerji miktarı) diğer elementlerinkinden küçüktür. Elektron alma eğiliminin bir ölçüsü olan elektronegatiflikleri de en düşük seviyededir. Alkali metallerin erime ve kaynama sıcaklıkları civa ve gazlar dışında bütün elementlerinkinden daha düşüktür. Bu da kristal örgülerinin gevşek yapıda olmasından ileri gelir. Alkali metallerin kimyasal aktiflikleri çok yüksek olduğundan ametallerle kolayca bileşik verirler. Havadaki oksijen ve su buharıyla bile hızla tepkimeye girdiklerinden, gaz yağı ve petrol eteri gibi hidrokarbonların içinde saklanırlar. Su ile şiddetli tepkime vererek baz ve hidrojen gazı meydana getirirler.
2Na + 2H2O ® 2NaOH+H2
Alkali metaller oksijenle basit oksitleri (mesela Na2O), peroksitleri (mesela Na2O2) ve süperoksitleri (mesela NaO2) meydana getirebilir. Elektron verme eğilimleri oldukça yüksek olan alkali metaller güçlü birer indirgendir.
Alkali metallerin sanayide yaygın bir kullanım sahaları vardır. Nükleer reaktörlerde ısı aktarımı için, ısı iletkenlikleri yüksek olan sıvı sodyum ve sıvı lityum kullanılır. Uzay araçlarında yakıt olarak kullanılan sezyum tuzlarından ayrıca ışık yükseltici lambalarda, kızılötesi lambalarda ve spektrofotometrelerde de faydalanılır. Potasyumun sun’i gübre üretimindeki önemi oldukça büyüktür. Alkali metaller ayrıca muhtelif alaşımlara da katılmaktadır.
Alkali Metallerin Bazı Özellikleri
Lityum
Sodyum
Potasyum
Rubidyum
Sezyum
Fransiyum
Atom numarası
3
11
19
37
55
87
Atom ağırlığı
6,94
22,99
39,1
85,47
132,91
223
Erime noktası(°C)
179
97,8
63,65
38,89
28,5
-
Kaynama noktası(°C)
1317
892
753,9
688
671
-
Yoğunluğu (20°C'de)
0,534
0,97
0,862
1,53
1,79
-
Elektron düzeni
Is22s1
Is22s12p63s1
(Ar)4s1
(Kr)5s1
(Xe)6s1
(Rn)7s1
Özgül ısısı(cal/g°c)
1,05
0,33
0,188
0,088
0,057
-
Atom yarıçapı (°A)
1,52
1,85
2,31
2,44
2,62
-
Yükseltgenme potansiyeli(°E)
3,04
2,71
2,92
2,92
2,92
-
Alm. Alkali (n.), Fr. Alcali (m.), İng. Alkali. Metal bileşiklerinin bazıları için kullanılan isim. Arapça al-gili kelimesinden gelen bu terim; simya ilminde bitki küllerinden elde edilebilen sodyum ve potasyum oksitlerini ifade etmek için kullanılırdı. Bu oksitler suya atıldığı vakit hidroksit haline dönerler. Meydana gelen çözelti, turnusolu maviye döndürür; asitlerle reaksiyon vererek nötral tuz meydana getirir ve deriyi tahriş eder (Bkz. Baz). Bütün alkali metaller benzer bileşikler meydana getirirler.
Kimya endüstrisinde alkali terimi, sodyum hidroksit (kostik soda), sodyum karbonat (soda külü), potasyum karbonat (kalya taşı), potasyum hidroksit ve ayrıca baryum, kalsiyum, mağnezyum ve amonyumun hidroksit ile karbonat bileşikleri için kullanılır.
Alkalilerden yalnız sodyum karbonat tabii olarak bulunur. Alkaliler, sabun, petro-kimya, cam, deri, kağıt ve gübre gibi birçok sanayide kullanılır.
ALKALİ METALLER
Alm. Alkalische metalle, Fr. Metaux alcalins. İng. Alkali metals. Elementlerin periyodik tablosunda 1A grubunu meydana getiren elementler. Bunlar artan atom numaralarına göre sırasıyla lityum (Li), sodyum (Na), potasyum (K), rubidyum (Rb), sezyum (Cs) ve fransiyum (Fr)dur. Alkali metaller diğer elementlerle bilhassa oksijenle birleştiklerinde alkalileri yani bazları meydana getirdiklerinden, alkali metal adını alırlar.
Yerkabuğunun sırasıyla % 2,6’sını ve % 2,4’ünü meydana getiren sodyum ve potasyum, alkali metallerin tabiatta en bol bulunan iki üyesidir. Diğer alkali metallerin yerkabuğundaki miktarları gittikçe azalır. Mesela tabii radyoaktif bir element olan fransiyumun yerkabuğundaki toplam miktarının 25 gr civarında olduğu tespit edilmiştir.
Alkali metaller çok aktif olduklarından tabiatta serbest halde bulunmazlar. Bulundukları minerallerde +1 değerlikli iyonlar halindedirler. Kayatuzu (NaCl) ve silvet (KCl) gibi suda çözünebilen basit bileşikleri, alkali metallerin üretiminde hammadde kaynaklarıdır. Bu tuzların eriyiklerinin elektrolizinden metalik sodyum ve potasyum elde edilir. Alkali metaller mika ve zeolitler gibi daha karmaşık mineral yapılarına da katılır.
Alkali metaller ısı ve elektrik iletkenliklerinin yüksekliği, kesilme yüzeylerinin gümüş beyazı parlaklığında olması, tel halinde çekilebilme ve dövülebilme özellikleriyle genel metalik karakterleri taşırlar. Alkali metaller bıçakla kesilebilecek kadar yumuşaktır.
Alkali metallerin birinci iyonlaşma enerjileri (bir atomdan bir elektron koparabilmek için verilmesi gereken en düşük enerji miktarı) diğer elementlerinkinden küçüktür. Elektron alma eğiliminin bir ölçüsü olan elektronegatiflikleri de en düşük seviyededir. Alkali metallerin erime ve kaynama sıcaklıkları civa ve gazlar dışında bütün elementlerinkinden daha düşüktür. Bu da kristal örgülerinin gevşek yapıda olmasından ileri gelir. Alkali metallerin kimyasal aktiflikleri çok yüksek olduğundan ametallerle kolayca bileşik verirler. Havadaki oksijen ve su buharıyla bile hızla tepkimeye girdiklerinden, gaz yağı ve petrol eteri gibi hidrokarbonların içinde saklanırlar. Su ile şiddetli tepkime vererek baz ve hidrojen gazı meydana getirirler.
2Na + 2H2O ® 2NaOH+H2
Alkali metaller oksijenle basit oksitleri (mesela Na2O), peroksitleri (mesela Na2O2) ve süperoksitleri (mesela NaO2) meydana getirebilir. Elektron verme eğilimleri oldukça yüksek olan alkali metaller güçlü birer indirgendir.
Alkali metallerin sanayide yaygın bir kullanım sahaları vardır. Nükleer reaktörlerde ısı aktarımı için, ısı iletkenlikleri yüksek olan sıvı sodyum ve sıvı lityum kullanılır. Uzay araçlarında yakıt olarak kullanılan sezyum tuzlarından ayrıca ışık yükseltici lambalarda, kızılötesi lambalarda ve spektrofotometrelerde de faydalanılır. Potasyumun sun’i gübre üretimindeki önemi oldukça büyüktür. Alkali metaller ayrıca muhtelif alaşımlara da katılmaktadır.
Alkali Metallerin Bazı Özellikleri
Lityum
Sodyum
Potasyum
Rubidyum
Sezyum
Fransiyum
Atom numarası
3
11
19
37
55
87
Atom ağırlığı
6,94
22,99
39,1
85,47
132,91
223
Erime noktası(°C)
179
97,8
63,65
38,89
28,5
-
Kaynama noktası(°C)
1317
892
753,9
688
671
-
Yoğunluğu (20°C'de)
0,534
0,97
0,862
1,53
1,79
-
Elektron düzeni
Is22s1
Is22s12p63s1
(Ar)4s1
(Kr)5s1
(Xe)6s1
(Rn)7s1
Özgül ısısı(cal/g°c)
1,05
0,33
0,188
0,088
0,057
-
Atom yarıçapı (°A)
1,52
1,85
2,31
2,44
2,62
-
Yükseltgenme potansiyeli(°E)
3,04
2,71
2,92
2,92
2,92
-
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
