MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



EYER

Alm. Sattel (m), Fr. Selle (f), İng. Saddle. Binek hayvanlarının sırtına konulan oturacak şey. Hayvanların üzerine rahatça binebilmek ve yük sarmak için kullanılır. Eyeri ilk önce Türkler kullanmışlardır. Harplerde atları binek olarak kullanan Türklerden eyeri zamanla Roma ve Bizanslılar almışlardır. İlk önceleri özengisiz kullanılan eyerlere, 6. yüzyıdan îtibâren özengi kondu. Böylece oturma ve hayvanı sevk etme kolaylığı sağlandı. Türkler bilhassa harpte kullandıkları eyerlere çok önem verirlerdi. Sanat eseri niteliğinde olan eyerlere altın gümüş işlemeler konurdu.

Haçlı seferleri sırasında, Türklerden çok şeyler alıp memleketlerine götüren Hıristiyanlar, eyer yapımı hakkında da çok şeyler aldılar. Bu seferlerden sonra, Avrupa’da yapılan eyerlerde büyük bir gelişme oldu. Deriden yapılması, süslenmesi, kolanlar konması, sırt yaralarına mâni olmak için eyerlerin içine çuha, keçe konması, hep bu seferlerden sonra oldu.

Pekçok çeşitleri olan eyerler genellikle eyer çatısı, eyer kaşı ve takımı parçalarından meydana gelir. Eyer çatısı, iskelet olup, kafes biçiminde tahtadan yapılır. Eyerin ön ve arkasında binenin öne ve arkaya kaymaması için olan çıkıntılı bölüme ise eyer kaşı adı verilir. Özengi, özengi kayışı, başlık ve dizgin, eyer ile birlikte eyer takımını meydana getirmektedir.

Başlıca eyer çeşitleri: 1) Çerkez eyeri: Eyer ön ve arka kaşları yüksek, biniciyi sıkı sıkıya tutan eyer. 2) Osmanlı eyeri: Çıkıntısı olmayan düz eyer. Binicilik yarışlarında ilk olarak bu eyerler kullanılmıştır. 3) Kadın eyeri: Kadın binicilerin oturmalarını kolaylaştırmak içindir. Eyer başı ay biçiminde ve tek özengilidir. 4) Fransız eyeri: Sâdece ön kaşı bulunur. 5) Yarış eyeri: Genellikle binicilik yarışlarında kullanılır. Büyüklüğü ve ağırlığı iyice hafifletilmiştir.

Hayvan eyerlenmeden önce, ekserî keçeden yapılmış belleme, sırtına konur. Bu, hayvanın sırtında yara açılmasına mâni olur. Bunun üzerine eyer konarak kolan ile bağlanır. Öne ve arkaya kaçmaması için de, boyundan ve kuyruk altından kayış geçirilir. İyi yapılmış bir eyer, sırtta düzgün oturduğundan hayvana eziyet vermez. Binici de üstünde rahatça oturur.

EYÂLET

Osmanlı merkez teşkilâtının dışında, taşrada bulunan ve beylerbeyi tarafından yönetilen en büyük idârî bölge. Osmanlı Devletinde taşra teşkilâtı, aşağıdan yukarıya köy, nâhiye, kazâ, sancak ve eyâlet olmak üzere idârî taksimâta ayrılmıştı. Temel idârî birim sancak olup, sancakların birleşmesinden eyâlet (vilâyet) veya beylerbeyilik denilen büyük idârî birimler meydana gelmektedir. 1590 târihine kadar, teşkilât tâbiri olarak beylerbeyilik kelimesi kullanılmış, bu târihten îtibâren eyâlet tâbiri kullanılmaya başlamıştır.

Osmanlı hâkimiyeti altında bulunan topraklardan büyük bir kısmı doğrudan doğruya pâdişahın otoritesi altındaydı. Buralarda timar denilen bir toprak sistemi uygulanıyordu. Devletin gelirleri, bir takım görevler karşılığı idârecilere ve sipâhîlere tahsis edilmekteydi. Ekserisi Anadolu ve Rumeli’de bulunan bu eyâletlere salyânesiz yâni yıllıksız denilirdi.

Bunun yanında Osmanlılar Anadolu ve Rumeli eyâletlerinden daha bağımsız; Mısır, Bağdat, Yemen, Basra, Lahsa, Habeş ve Garb Ocakları denilen Cezâyir, Tunus, Trablusgarb gibi eyâletlerin şekillendiği toprakları idârî çatıları altında toplanmaktaydılar. Bunlara sâlyâneli yâni yıllıklı eyâletler denilmektedir. Buralarda Osmanlı beylerbeyi idâresi altında askerî, mâlî ve adlî sâhalarda değişik bir tatbikât vardı. Bölgenin beylerbeyi, yâni vâlisi, eyâletin idârî ve askerî harcamalarını gerçekleştirdikten sonra sâlyâne yâni yıllık adı altında devlet merkezine muayyen bir mikdâr göndermekle yükümlü idi.

Bunlara benzer olarak Doğu Anadolu’nun bâzı bölgelerinde, idâresi kabîle beylerine âit ırsî sancaklar vardı. Hükûmet denilen bu sancaklarda, bütün gelirler ırsî kabîle beylerine âit bulunuyordu. Buna karşılık bu beyler, belirli bir oranda asker toplamak ve gerektiğinde devletin emrine göndermek durumunda idi. Bölgenin şehirlerinde birer kâdı ve yeniçeri garnizonu bulunması diğer eyâletlerle birlikte taşıdıkları ortak özelliklerdi. Bunlara aynı zamanda yurtluk ve ocaklık idâresi de denirdi.

Eyâleti idâre eden beylerbeyi, pâdişâhın otoritesini temsil eden en yüksek yöneticiydi. Eyâletin her bir sancağına devlet merkezinden bir sancak beyi tâyin edilirdi. Paşa Sancağı adı verilen eyâlet merkezine de eyâlet vâlisi gönderilirdi. Eyâlet vâlileri hem askerî hem de mülkî yöneticilerdi. Beylerbeyi, emri altındaki görevlilerle birlikte merkezdeki Dîvân-ı hümâyûnun küçük bir benzeri olan beylerbeyi dîvânı ile eyâleti yönetmekteydi (Bkz. Beylerbeyi). Beylerbeyinin yanında bölgenin kazâ (yargı) kuvvetini ise kâdı temsil ediyordu. Bey, kâdının hükmü ve karârı olmadan hiç kimseyi cezâlandıramazdı. Osmanlılar eyâlet idâresinde bu kuvvetler ayrımını âdil bir idârenin esâsı saymışlardır.

Sultan Birinci Murâd (1360-1389) devrinde, Balkanlardaki fütûhâtın devâmı ve elde edilen toprakların idârî kontrolü için, Lala Şâhin Paşa Rumeli beylerbeyi tâyin edildi (1362). Birinci Murâd daha sonra oğlu Bâyezîd’i doğuda yeni fethedilen bölgelerin beylerbeyi olarak Kütahya’ya gönderdi ki; burası Osmanlıların ikinci beylerbeyliğinin (Anadolu) nüvesini meydana getirdi (1393).

Sultan Yıldırım Bâyezîd, Kâdı Burhâneddîn’e âit memleketleri eline geçirince, Rûmiye-i sugrâ (Amasya, Tokat, Sivas) vilâyetini üçüncü bir beylerbeylik olarak ihdas etti. On beşinci yüzyıl ortalarına kadar devâm eden bu üç beylerbeylik, Osmanlı Devletinin temelini teşkil etti.

1468 yılında fethedilen Karaman, bir beylerbeylik hâline getirildi. Kânûnî Sultan Süleymân Hanın saltanatı başlarında; Dulkadriye (Maraş), Haleb, Şam ve Mısır beylerbeylikleri kuruldu. Yine Kânûnî devrinde yapılan yeni fetihler netîcesinde Asya’da Bağdat, Van, Erzurum, Şehrizor; Avrupa’da Budin ve Tameşvar gibi beylerbeylikler teşkil olundu. Nihâyet, 17. yüzyıl başlarında, eyâletlerin sayısı 32’ye ulaştı. Bu düzen içinde pâdişah hiç masrafa girmeden bir emirle kısa zamanda ordunun en büyük kısmını meydana getiren eyâlet askerlerini toplayabiliyordu.

On altıncı yüzyılın ikinci yarısına kadar kapıkulu ocakları ile (yeniçeriler ve diğerleri) birlikte devletin ordusunun en önemli kısmını eyâlet askerleri teşkil etmekteydi.

1528 târihli arşiv belgelerine göre, 27.000 kapıkulu askerine karşılık eyâlet askeri olarak timarlı sipâhî ordusu 90.000’i bulmaktadır. 1610 târihlerinde kapıkulu ocakları 90.000, timarlı sipâhî ordusu ise 115.000 olarak hesaplanmaktadır. Bu târihte zâten timarlı sipâhî ordusu önemini kaybetmeye başlamıştır.

Kânûnî Sultan Süleymân devrinde, Pargalı İbrâhim Paşanın sadrâzamlığı zamânında Osmanlı Devletinin her tarafındaki idârî bölgelerini yâni eyâlet ve livâ (sancak)larını, bunların idârecilerini ve ne kadar hasları olduğunu gösteren listeler bugün Topkapı Sarayı Müzesi Arşivinde muhâfaza edilmektedir. On altı ve on yedinci yüzyıla âit eyâlet teşkîlâtına mahsûs bilgileri, Başbakanlık Osmanlı Arşivindeki sancak tevcihât, rüûs ve tahvil defterlerinde bulmak mümkündür.

On altıncı yüzyıla âit tapu-tahrir defterlerinde de; sancak, kazâ, nâhiye, köy derecesine kadar eyâlet teşkilâtına âit gâyet kıymetli bilgiler verilmektedir.

Asya, Avrupa ve Afrika’daki eyâlet ve başşehirleri şunlardır: Anadolu (Ankara ve Kütahya), Rumeli (Edirne sonra Sofya ve Manastır), Rum (Amasya ve Sivas), Bosna (Saraybosna), Karaman (Konya), Dulkadir (Maraş), Şam (Dımaşk), Mısır (Kâhire), Trablusşam (Tripoli), Yemen (Zabîd, San’a), Cezâir-i Bahr-i Sefîd (Gelibolu), Cezâir-Garb (Cezâyir), Lahsâ (Katîf), Trablus-Garb (Tripoli-Libya), Habeş (Suakin ve Cidde), Kıbrıs (Lefkoşe), Trabzon, Kefe, Halep, Kars, Bağdat, Van, Tunus, Basra, Budin, Tameşvar, Çıldır, Erzurum, Şehrezur, Diyarbekir, Musul.

Osmanlı Devletinin eyâletlerinin idâresindeki yürütme ve yargılama gücünü ayırması bugünkü hür devletlerin tatbik ettiği kuvvetlerin ayrılığı prensibinin aynısıdır.

Osmanlılar eyâlet sistemini bünyesinde yüzyıllarca uygulayıp, geliştirmiş, böylece devrinin en iyi idâre sistemine sâhip olmuştur. Bugün, Amerika Birleşik Devletleri ve Federal Alman Cumhûriyetindeki eyâlet sistemi Osmanlılardakine benzemektedir.

EZİK

Alm. Quetschung (f), Fr. Contusion (f), İng. Bruise. Bir darbe veya sıkışma sonucunda deride meydana gelen hasar. Derin dokularda meydana gelen ezilme. İnsanın derisi bir yere sıkışınca, ezilince, oraya kan toplanır. Morarır, sızlar, çok acır. Buna ezik veya contusion denir. Bâzı insanlarda ezik sonucu morarmalar, daha kolay meydana gelir. Eziklerdeki şişme ve morarmanın sebebi tahrip olan damarlardan doku arasına kaçan kandır.

Belirtileri: Ezikte ciltte renk değişikliği olur. Ezik önce kırmızı-pembeyken, sonra mâvi yeşil-sarı renge dönüşür. Şişme olur. Ağrılı veya ağrısız olabilir. Eğer ezik kemiğin hemen üstünde ise daha fazla rahatsızlık verir. Kan geri emildikçe ezik solar. Eziğin iyileşme süresi büyüklüğüne göre değişir. Doku arasındaki olan kanama yerçekimi ile aşağıya doğru hareket eder. Kaşa yapılan bir darbe bu şekilde göz etrâfında morarma yapabilir. Bâzı kan hastalıklarında darbe olmamasına rağmen sık morarma olur. Yaşlılarda da cilt elastikiyetini kaybettiği için damarlar kolay kanar. El ve ayak sırtındaki ezikler geç iyileşir. Çünkü buralardaki kanamaların geri emilimi uzun sürer.

Bir ezik, kesik ve çizik sonucu dışarı açılırsa mikrop kapabilir. Dolaşımın zayıf olduğu ayak ve ayak bileği çevresinde bu durum tehlikelidir. Yaşlılarda iyileşmeyen müzmin bacak ülserlerine sebeb olabilir.

Tedâvisi: Yaralanmadan hemen sonra uygulanan buz paketi morarmayı azaltır. Eziğe, morarma meydana geldikten sonra yapılacak fazla bir şey yoktur. Bir ezikle karşılaşıldığında başka bir harâbiyet, kırık olup olmadığı araştırılır. Doku arası kanamayı önlemek için yaralanan bölge desteklenir. Şişi azaltmak için eziğe bir buz paketi veya soğuk kompres (tazyik) uygulanır. Gerekiyorsa kompres esnek bir bandajla eziğin üstüne tesbit edilir. Ezik olan bir kol boyun askısıyla desteklenebilir. Ezik bölge bacakta ise hastanın yatırılıp bacağın yastık vasıtası ile yukarı kaldırılması faydalıdır. Ezik gövdede ise baş ve omuzların aşağısına yastık konarak gövde kaldırılır.

Ağrı fazla ise, hareket kısıtlılığı varsa, morarma, darbe olmadan kendiliğinden oluşmuşsa, doktora mürâcaat edilmelidir. Kurşun suyu veya (Eau de Goulard) denilen süt gibi beyaz, bulanık su eziğe çok iyi gelir. Eczânelerde satılan bu su, gazlı bez üstüne dökülür ve morarmış yer üstüne konur. Ağrı, sızı çok kısa zamanda kaybolur. Kurşun suyu yok ise, bir gazbezi üzerine Lasonil ismindeki merhem sürülerek deri üzerine konur. Sargı bezi ile üzeri bağlanır. Deri yırtılmış, kan çıkmış ise kurşun suyu sürülmez. Yara oksijenli su ile yıkanıp temizlendikten sonra merhem sürülüp sarılır.
EZHER

Mısır’ın başşehri Kahire’de eskiden Câmi-ül-Ezher denilen câmi ve medrese, şimdi de Ezher Üniversitesi. Fâtımîlerin (909-1172) Mısır’ı işgâlinden sonra 970’de inşâsına başlanıp iki senede tamamlandı. Şiî Fâtımî Halîfesi El-Azîz Nizâr (975-996) zamânında medrese hâline getirilip fakirler yurdu da ilâve edilmişti.

Fâtımîler tarafından Şiîlik eğitim ve propagandası için kurulan Ezher, Eyyûbîler zamânında eski husûsiyetini kaybetmiş, Memlûklerden îtibâren Ehl-i sünnet îtikâdı üzere ilim tahsili yapılan, bütün ilimlerin öğretildiği bir üniversite hâline gelmiştir. Fâtımîler, Eyyûbîler, Memlûkler, Osmanlılar, Hidivler ve Mısırlılar tarafından ilâveler yapılan Ezher Medresesi, Ortadoğunun meşhur, büyük ve en eski üniversitesidir. Bünyesinde pekçok fakülte, yüksek okul ve enstitü mevcud olup, her sâhada ilim tahsili yapılmaktadır.

Kuruluşundan îtibâren çeşitli siyâsî, idârî, fikrî çalışmalara sahne olan Ezher, çok kıymetli İslâm âlimlerinin ders verip, talebe yetiştirdiği bir ilim müessesesi oldu. Bilhassa, doğudaki İslâm ülkelerinin Moğollar tarafından işgâl edilmesi, İspanya Müslümanlarının Hıristiyanlar tarafından katledilmesi üzerine İslâm âlimleri, ilim öğretmek için en sâkin yer olarak Mısır’ı seçtiler. Bunda, Memlûklerin zamânın en kuvvetli İslâm devleti olmasının da büyük rolü oldu.

Ezher Şeyh ünvânlı müderris tâbir edilen rektör tarafından idâre edilirdi. Burada ulûm-i nakliye (dînî ve sosyal ilimler), ulûm-i akliyye (fen ilimleri) tahsil edilirdi. Dersler arasındaki farklar, saatlere göre değişirdi. Zekânın selim, zinde olduğu saatlerde naklî ilimler, yâni îtikâd, amel ve muâmelâta âit dînî konular işlenirdi. Öğleden sonraki saatlerde aklî ilimler, akşam da müzâkere ve tekrar yapılırdı. Ders sırasında talebeler, hocanın etrâfında yarım dâire şeklinde diz çökerek otururlardı. Halka-i tedrîs denilen bu halkada ders yapılırdı. Talebeyle müderrisler arasında baba-oğul münâsebeti gibi yakın bir münâsebet vardı. İhtiyâçları, vakıf müesseseleri tarafından karşılanırdı. Ayrıca herkesin faydalandığı büyük bir kütüphânesi de vardı.

İngilizlerin Ortadoğu hâkimiyeti için çalışmaları ve Osmanlı Devletini yıkmak için gayretleri 19. yüzyılın başlarından îtibâren ilim yuvası olan Ezher Üniversitesinin de bozulmasına sebeb olmuştur. Asırlarca kıymetli âlimler yetiştiren ve hizmetlere vesîle olan bu ilim yuvası, 1890’dan sonra Muhammed Abduh’un Ezher Üniversitesi idâre meclisine getirilmesiyle bozuldu ve karışıklıklara sahne oldu.

Ezher’de Muhammed Abduh’un dinde reformist düşünceleriyle başlayan karışıklıklara günümüzde mezhepsizlik, Vehhâbîlik, Şiîlik ve sosyalistlik fikirleri de eklendi. Ezher’de yetişen talebelerin bir kısmında bu fikirlerin etkisi görülmektedir.

Ezher Üniversitesinin modern bölümü 1908 senesinden îtibâren eğitim ve öğrenime başlamıştır. Zamânımızda burada öğretim ilk, orta ve yüksek olmak üzere üç kademeye ayrılır. İlk kısma alınan talebe başarılı olursa sırayla tahsiline devâm eder. Üniversitenin ibtidâî (ilk) kısmını bitiremeyen talebeler, bu okulda okuyamazlar. Yâni dışardan bu üniversiteye öğrenci alınmaz. İlk (iptidâî) kısmın öğrenim süresi 4, orta kısmın 5, yüksek kısmın 4 senedir. Dînî tedrisât yapan fakülteler yanında tıb, zirâat fakülteleri de vardır. Yüksek kısımda din eğitimi, İslâm hukûku, ilâhiyât ve Arap edebiyatı fakülteleri olmak üzere, üç ayrı okulda yapılmaktadır. Ayrıca sâdece kızların okuduğu dînî tedrisât yapan fakülte de vardır.

İslâm ülkelerinden pekçok talebenin okumak için rağbet ettiği Ezher Üniversitesinde iki binin üzerinde yabancı talebe tahsil görebilmektedir. Yalnız dînî tedrisât yapan fakültelerin yanında, diğer fakültelerin de bulunması, bu üniversiteden diploma alan herkesin dînî tedrisât yapan bölümü bitirdiği mânâsına gelmez. Bunun için her Ezher mezunu dînî konularda bilgi sâhibi demek değildir.

EYFEL KULESİ

Alm. Der Eiffelsturm, Fr. La Tour Eiffel, İng. The Eiffel Tower. Paris’in sembolü. Demir teknolojisiyle yapılan önemli bir yapı. 1889’da Fransız İhtilâlinin 100. yıldönümünü kutlama gösterileri için inşâ edildi. Fransız mühendis Aleksandır Gustave Eiffel, yüksek demiryolu köprülerin yapımındaki tecrübesine dayanarak kulenin dizaynını yaptı. Hazırlanan detaylı plânlarla, kulenin 12.000 metal parçası üretildi ve birleştirme düzenine göre numaralandırıldı. Kullanılan 2,5 milyon perçinden çoğunluğu kule inşâ edilmeden önce yerine takıldı. Büyük dev proje aksaklık olmaksızın öyle sistemle yürüdü ki, bir işçi bile hayâtını kaybetmedi. Asansörleri hâriç kule 26,5 ayda tamamlandı.

Eyfel Kulesi rüzgâra minimum direnç sağlayan kafes sistemli olarak yapılmıştır. Kuvvetli kasırgalarda kulenin tahmîni salınımı sâdece 22 santimetredir. 7000 tonun üzerinde yüksek kaliteli dövme demirden 2.25 metrekarelik 4 payanda (Pier) üzerine oturtulmuştur. Kulede birbirinden farklı üç tâne kat vardır. 57 m yüksekliğindeki ek platformun altında 4 tane dörtgen ayak kemerlerle birleştirilmiştir. Yerden 115 m yüksekliğindeki ikinci platformda ayaklar tamâmiyle birbirlerine yakındır. Üçüncü platform yerden 276 m yüksekliğindedir. Bu platformun üzerinde fener ve son teras vardır. 1959’da radyo anteninin ilâvesiyle kulenin yüksekliği yaklaşık 300 metreden 320 metreye çıkmıştır.
EVLİYÂ ÇELEBİ

Seyâhatnâme’siyle meşhur bir Türk yazarı ve seyyahı. 1611’de İstanbul’un Unkapanı semtinde doğdu. Aslen Kütahyalı olan âilesi, fetihten sonra İstanbul’a yerleşmiştir. Babası Saray-ı Hümâyûn kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendidir. Devrin büyük imâmlarından Evliyâ Mehmed Efendiye çok hürmet duyduğu için oğlunun ismini Evliyâ koydu.

İlk tahsilini Sıbyan Mektebinde yapan Evliyâ Çelebi, daha sonra Unkapanı’nda Fil Yokuşu’ndaki Hamid Efendi Medresesinde, yedi yıl eğitim gördü. Bu arada Sâdizâde Dârülkurrâ’sına giderek Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Babasından da zamânın güzel sanatlarından olan hat, nakış, tezhib öğrendi. 1635 yılında, teyzezâdesi Silahdâr Melek Ahmed Ağa vâsıtasıyla Ayasofya Câmiinde Dördüncü Murad Hana takdim edilen Evliyâ Çelebi, yüksek seviyede devlet adamlarının, ilim erbâbının ve askerî şahsiyetlerin yetiştiği kaynakların en büyüklerinden biri olan Enderûn Mektebine alındı. Burada dört yıl kaldıktan sonra 40 akçeyle sipâhî zümresine katıldı.

Evliyâ Çelebi, genç yaşta (1630’larda) seyâhat etmek, yeryüzünde yaşayan çeşitli toplulukları, kurulan medeniyetleri, mîmârî eserleri tanımak arzusuna düştü. Buna, içinde yaşadığı çevrenin büyük ölçüde sebep teşkil ettiği görülmektedir. Babasının Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinden kalma, güngörmüş bir kişi olması, hepsi hoş-sohbet kimseler olan babasının arkadaşlarının anlattığı şeyler, zâten insanları, yeryüzünü tanımaya meraklı olan Evliyâ Çelebi’yi gezip görmeye, tanımaya daha da heveslendirdi.

Bir süre bu fikri nasıl gerçekleştirebileceğini düşündüğünü; “Peder ve mâder (anne) ve üstad ve birâder kahırlarından nice halâs olup, cihânkeş olurum.” sözleriyle belirten Evliyâ Çelebi, Aşure Gecesi, rüyâsında, Yemiş İskelesindeki Ahi Çelebi Câmiinde kalabalık bir cemâat arasında Peygamber efendimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) görmüş, huzûruna varınca; “Şefâat yâ Resûlallah!” diyecekken, heyacanla; “Seyâhat yâ Resûlallah!” demiştir. Peygamber efendimiz de tebessüm buyurup, bu gence hem şefâatini müjdelemiş, hem de seyâhati ihsân etmiş, orada bulunan Sa’d bin Ebî Vakkas (radıyallahü anh) da gezdiği yerleri ve gördüklerini yazmasını tavsiye etmiştir.

Uykudan uyanınca ilk iş olarak, rüyâsını zamânın meşhur yorumcularından, Kâsım Paşa Mevlevihânesi Şeyhi Abdullah Dede’ye anlatır. Dede, bu parlak rüyâyı güzelce yorumladıktan sonra; “İptidâ, bizim İstanbul’cağızı tahrir eyle” tavsiyesinde bulunur. Evliyâ Çelebi’nin ilk faaliyeti olan İstanbul gezileri netîcesinde başlıbaşına bir İstanbul târihi sayılabilecek Seyâhatnâme’nin birinci cildi meydana gelmiştir. Ancak, babası, Evliyâ Çelebi’nin taşraya çıkmasına uzun zaman karşı koyup, izin vermemiştir. Fakat 1640’ta, eski dostu Okçuzâde Ahmed Çelebi ile gizlice Bursa’ya giden Evliyâ Çelebi’nin bu yolculuğu bir ay sürer. Dönüşünde artık oğlunu tutamayacağını anlayan babası, seyâhata çıkmasına izin verir. Türk İslâm edebiyâtının, dünyâca tanınmış bir şahsiyeti böylece doğar.

İstanbul’da dört yıl kaldıktan sonra, Yûsuf Paşa ile Hanya Seferine katılan Evliyâ Çelebi, sonra tekrar İstanbul’a döndü. Ertesi yıl (1647’de) Defterdârzâde Mehmed Paşa ile Erzurum’a gitti ve bu arada Tiflis ile Bakü’yü gezdi. Defterdârzâde’nin Şuşik Beyi üzerine yaptığı sefere de katılan Çelebi, Âzerbaycan ve Gürcistan’ı da görmek fırsatını buldu. Gürcistan Seferinde bulunduktan sonra 1647 kışını Erzurum’da geçirdi. Bu sırada devlet, Vardar Ali Paşa isyânına karşı gerekli işlerle uğraşırken, Anadolu’daki paşalarla anlaşmaya çalışan Defterdârzâde, Evliyâ Çelebi’yi kuvvet toplamak ve mektup getirip-götürmekle görevlendirdi.

1650’de Melek Ahmed Paşanın sadrâzam olması üzerine, Evliyâ Çelebi’nin eline pekçok yeri gezme fırsatı geçti. Celâlîleri cezâlandırmak üzere ordu ile Söğüt yöresine gitti. Sadrâzam, Özi Beylerbeyliğine tâyin olununca, Evliyâ Çelebi’nin de ilk Rumeli seyâhati başladı (23 Ağustos 1651-Haziran sonları 1653). Seyâhate, bâzan Melek Ahmed Paşa ile bâzan da yalnız çıktı. Rusçuk’tan İstanbul’a mektup getirip-götürdü. Silistre’ye gitti. Özi eyâletinin kasaba ve köylerini dolaştı. Baba dağı köylerinde gördüklerini yazdı. Sofya’da bulundu.

Vasvar Antlaşmasından sonra elçi olan Kara Mehmed Paşanın maiyetinde Viyana’ya gitti. 1668’de ise İstanbul’dan çıkıp kara yolu ile Batı Trakya, Makedonya ve Teselya’yı gezdi. Mora sâhillerine ve oradan da Kandiye’nin fethinde bulunmak üzere Girit Adasına geçti. Mayna İsyânı üzerine tekrar Mora’ya dönüp, Adriya sâhillerini dolaştı. Senelerce at üzerinde seyâhat etmesi, cirit oynaması, iyi silâh kullanması, Evliyâ Çelebi’nin çevik ve sıhhatli bir yapıya sâhib olduğunu göstermektedir. Evlenmediği, çocuğu olmadığı bilinmektedir. Zengin ve köklü bir âileye mensûb olup, gezi gâyesiyle gittiği çeşitli yerlerde vazîfeler almış, katıldığı pekçok savaştan aldığı ganîmetler, verilen hediyeler ve gezdiği yerlerde yaptığı ticâretten elde ettiği para ile rahat bir hayat sürmüştür. Ölüm târihi kat’î olarak bilinmemekle birlikte, 1682 olduğu tahmin edilmektedir.

Evliyâ Çelebi, gerek pâdişahlar ve gerekse diğer ileri gelen devlet erkânıyla, yakın ahbaplıklar kurmuş olmasına rağmen, hiçbir makam-mevki hırsına kapılmadığı görülüyor. O, ömrünü, gezip-görmeye, yeni insanlar ve beldeler tanımaya, onlar hakkında bilgiler edinmeye adamıştır. Seyâhat hâtırı için pekçok kimseyle, maiyetinde bulunduğu kişilerle hoş geçinmek gibi zor bir işin üstesinden gelen Çelebi, uysal yaradılışlı, zekâsı, nüktedânlığı ve kültürü sâyesinde meclislerin neşesi olan, her yerde aranan pek sevimli bir zâttı. Bütün sâmimiliğine ve hoşgörüsüne rağmen, gördüğü uygunsuzlukları, açık veya kapalı bir dille tenkid etmekten çekinmedi.

Evliyâ Çelebi’nin kendinden sonrakilere, bilhassa târih ve coğrafya alanında büyük hazîne olarak bıraktığı Seyâhatnâme’nin aslı on cilttir. İstanbul Kütüphânelerinde beş ayrı yazma nüshası vardır. Dil bakımından dikkat çeken eserin imlâsında tutarsızlık görülür. Bu tutarsızlık, her memleketin ağzına göre kaleme alınmasından ileri gelmektedir. Eser bu açıdan ele alınınca büyük bir diyalektik malzeme olarak ortaya çıkar.

Eserin birinci cildinde İstanbul’un târihi, kuşatmaları ve fethi, İstanbul’daki mübârek makamlar, câmiler, Sultan Süleymân Kânunnâmesi, Anadolu ve Rumeli’nin mülkî taksimâtı, çeşitli kimselerin yaptırdığı câmi, medrese, mescit, türbe, tekke, imâret, hastahâne, konak, kervansaray, sebilhâne, hamamlar... Fâtih Sultan Mehmed zamânından îtibâren yetişen vezirler, âlimler, nişancılar, İstanbul esnâfı ve sanatkârları yer almaktadır.

İkinci ciltte Mudanya ve Bursa, Osmanlı Devletinin kuruluşu, İstanbul’un fethinden önceki Osmanlı sultanları, Bursa’nın âlimleri, vezirleri ve şâirleri, Trabzon ve havâlisi, Gürcistan dolayları; üçüncü ciltte Üsküdar’dan Şam’a kadar yol boyunca bütün şehir ve kasabalar, Niğbolu, Silistre, Filibe, Edirne, Sofya ve Şumnu şehirleri hakkında geniş bilgiler; dördüncü ciltte İstanbul’dan Van’a kadar yol üzerindeki bütün şehir ve kasabalar, Evliyâ Çelebi’nin elçi olarak İran’a gidişi, İran ve Irak hakkında bilgiler; beşinci ciltte Tokat sonra Rumeli, Sarıkamış’tan Avrupa’ya kadar çeşitli ülke ve eyâletler; altıncı ciltte Macaristan ve Almanya; yedinci ciltte Avusturya, Kırım, Dağıstan, Çerkezistan, Kıpçak diyârı; Ejderhan havâlisi; sekizinci ciltte Kırım ve Girit olayları, Selânik ve Rumeli’deki hâdiseler; dokuzuncu ciltte İstanbul’dan Mekke ve Medîne’ye kadar yol üzerindeki bütün şehir ve kasabalar, evliyâ menkıbeleri ile Mekke ve Medîne hakkında geniş bilgiler; onuncu ciltte ise Mısır ve havâlisi yer almaktadır.

Seyâhatnâme ilk olarak 1848’de Kâhire Bulak Matbaasında Müntehâbât-ı Evliyâ Çelebi adıyla yayınlanmıştır. İkdam Gazetesi sâhibi Ahmed Cevdet Bey ile Necib Âsım Bey, Pertev Paşa Kütüphânesindeki nüshayı esas alarak 1896 senesinde İstanbul’da basmaya başladılar. 1902 senesine kadar ancak ilk altı cildi yayınlanabilmiştir. Yedinci ve sekizinci ciltleri 1928’de Türk Târih Encümeni, dokuz ve onuncu ciltleri ise 1938’de Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Daha sonraları ise eser ya kısaltılarak veya seçmeler yapılarak çeşitli araştırmacılar tarafından yayınlanmıştır.
EVLİYÂ

Allahü teâlâya yakın ve sevgili kimseler. Arapça olan evliyâ kelimesi, velî kelimesinin çoğuludur. Evliyâya, “evliyâullah” da denir.

Evliyâ, Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri yapan, O’nun sevgisini yâni rızâsını kazanan, peygamberlerin gösterdiği doğru yolda bulunan zâtlardır. Bunların inançlarında hiçbir bozukluk olmadığı gibi, ibâdetleri de devamlıdır. Nefsin arzularından olan menfaat düşkünlüğü, bencillik, kin, hırs, insanlara kötü muâmele bunlarda bulunmaz. Devamlı güleryüzlü olup, dünyâda kimseye düşmanlık beslemezler. Allah için çalışırlar. O’nun için uğraşırlar. Zenginlikleri varsa O’nun yolunda harcarlar, kerâmetlerini hiç göstermek istemezler. Cömerttirler. Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyruldu: “Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu, nîmetlere kavuşamama üzüntüsü yoktur.” (Yûnus sûresi: 62)

Peygamber efendimize Eshâb-ı kirâmdan evliyânın ne olduğu sorulduğunda buyurdular ki:

Onlar öyle kişilerdir ki; görüldükleri zaman Allahü teâlâ hatırlanır. Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, onlara nebîler ve şehîdler imrenirler. Allah için severler. Yüzleri nurludur ve nurdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktuğu zaman korkmazlar, üzüldükleri zaman da üzülmezler.

Onlarla berâber bulunanlar şakî (Cehennemlik) olmaz.

Allahü teâlânın lütfu ve ihsânı olarak bunlara, herkeste bulunmayan bâzı hâller yâni kerâmetler verilebilir. Bir anda uzak mesâfelere gitme, aynı zamanda birkaç yerde bulunmaları, hastaların bunların duâlarıyla iyi olmaları, kalplerden geçen düşüncelerin açıktaymış gibi görünmesi evliyâ kerâmetlerinden bâzılarıdır. Kerâmet haktır. Yalnız, velînin kerâmet göstermesi lâzım değildir. Bunlar kerâmetlerinin açığa vurulmasından sıkılırlar, utanırlar, göstermek istemezler. Allahü teâlânın verdiği nîmetleri Müslümanların görmesi İslâmiyete olan bağlılıklarının kuvvetlenmesi için yeri ve zamânı geldiğinde kerâmet gösterirler. Velî öldüğü zaman kerâmeti kesilmez. Bunun için Müslümanlar Allahü teâlânın sevdiği bu temiz insanları vâsıta ve vesîle ederek, araya koyarak türbelerinin başında veya başka yerlerde duâ ederler. Yalnız bu esnâda dikkat edilmesi gereken önemli husus evliyâ vesîle edilerek, Allahü teâlâdan istenmesidir. Evliyâdan istenmez. Bunun içindir ki, meselâ üç İhlâs, bir Fâtiha-i şerîf okuyup velî zâtın rûhuna hediye edilir, bağışlanır. Sonra duâ ederken, velîye; “Bana şunu ver, benim şu işimi yap.” denmez. “Yâ Rabbî! Bu velînin, bu mübârek zâtın, bu sevgili kulunun hürmetine şu dileğimi kabul eyle.” veya “Şu işimin olmasını nasîb eyle.” denir.

EVLENME
Alm. Heiraten (n), Ehe (f), Fr. Mariage (m), Se Marier, İng. Marriage, To get married. Bir kadınla erkeğin, âile kurmak üzere, cemiyetlerde çeşitli şekilde uygulanan akitlerle bir araya gelmeleri. Evlenmenin dînî ve hukûkî esasları, ilk yaratılan insan hazret-i Âdem’den günümüze kadar çok değişikliklere uğramıştır.
Yahûdîlerde evlenme: Geleneklere çok bağlı olan Yahûdîlerde evlenme, ibâdethâneleri olan sinegogda hahambaşı tarafından îlân edilirdi. İlk önceleri büyük merâsimler şeklinde olan evlenmeler, bâzan da çok mahrem olurdu. Kadına başlık ödendiği olursa da, kadının kocasına sermâye şeklinde durumuna göre pekçok şeyler verdiği de rastlanan âdetlerdendi.
Hıristiyanlarda evlenme: Kızın oturduğu bölgedeki kilisede papaz veya vekili tarafından şâhitlerin huzûrunda resmen yerine getirilirdi. Erkek ve kadının evliliği kabûlünden sonra dînî merâsim yapılırdı. Kilisede olmayan evlilikler normal sayılmaz. Doğan çocuklar nesepsiz kabul edilirdi. Karı-kocadan biri ölmeden veya rahipliğe geçmeden evlilik hiçbir sûretle bozulmazdı. Katolik ve ortodokslarda evlenme, dînî nikâhtır. Evlenme ve boşanma, yâni evlilik akdinin hükümsüz sayılması kilise hukûkuna göre olur. Evlenecek eşlerin kânûnî işlemleri yerine getirmeden önce îlânları yapılır, bunun üzerine bölgenin dînî otoritesi tarafından eşler hakkında araştırma yapılırdı. Bundan maksat evleneceklerin ehil olup olmadığı, Hıristiyân dîni esaslarına uyacaklarına âit muvâfakatlarının alınması, dînî hükümlerin öğrenilmesiydi. Günümüzde umûmiyetle dinleri Hıristiyan olan devletlerde evlenme, dînî törenlerle kilisede yapılır. Boşanmaya eskisi gibi katı kurallarla mâni olunmayıp, her zaman mümkün olmaktadır. Cemiyetlerin üzerinde kilisenin etkisini kaybetmesi nikâha verilen önemi de azaltmakta, kilise evliliği eski îtibârını gün geçtikçe kaybetmektedir.
İslâm hukûkunda evlenme: İslâm dîninde evlenme, nikâh denilen muâmelenin yapılmasıyla gerçekleşir. Nikâh, evlilik sözleşmesidir. Nikâhın üç şartı vardır: Îcâb (teklif), kabûl ve iki şâhidin bulunmasıdır. Evlenme; bir Müslüman erkekle, şâhitler yanında bir kadının karı-koca olmaları için yaptıkları sözleşmedir. Evlenmelerinde dînî bir engel bulunmayan iki kişinin (bir kadın ile bir erkeğin) karşılıklı olarak îcâb ve kabulleri, yâni karı-koca olmayı taahhüd etmeleriyle meydâna gelir. İslâmiyetten önce Araplar arasında evlenme sözleşmelerinde, kadının irâde beyânına önem verilmezdi. İslâmiyet kadına değer vermiş, onun beyânı, kabûlü olmayan evlenmeyi kabul etmemiştir. Diğer taraftan Peygamber efendimizin zamanında Hıristiyan papazları herkese râhip olmayı, yalnız yaşamayı emrediyorlardı. Allah yolunda bulunabilmek ve Allahü teâlâya yaklaşmak, ancak ruhbanlıkla, yâni evlenmemekle olur zannediyorlardı. Peygamber efendimiz rûhî ve maddî hakîkatlerin, üstünlüklerin hepsini kendinde topladığı için, O’nun Eshâbına ve ümmetine, yalnızlık da, çokluk da, bekârlık da, evlilik de faydalı olmaktadır. Papazlar herkese ruhbanlığı, bekâr yaşamayı emrettiğinden, bunu önlemek için Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâbının bekâr yaşamasını yasak etti. Nitekim; “İslâmiyette ruhbanlık yoktur.” ve “Nikâh yapmak, benim sünnetimdir. Sünnetimi yapmayan kimse, benim ümmetim değildir.” buyurarak evlenmeyi teşvik etti.
Müslüman erkekler evlenmeden önce geçimine sebeb olan bir iş sâhibi olurlar. İslâmiyeti öğrenip, nefsini İslâmiyete uyar hâle getirip, gönül sâhibi olmak için gayret gösterir, İslâmiyetin emrettiği gibi giyinen, nâmuslu, dînini kayıran kız ararlardı. Çünkü Peygamberimiz; “Kadın, ya malı, ya güzelliği yahut da dîni için alınır. Siz dîni olanı alınız. Malı için alan malına kavuşamaz. Güzelliği için alan güzelliğinden mahrum kalır.” buyuruyor. Nikâhtan önce kızı görmek sünnettir ve iyi geçinmeyi sağlar.
Evlenmenin olabilmesi için taraflar arasında, İslâm dîninin tâyin ettiği derecede bir hısımlık (akrabâlık) bulunmamalıdır. İslâm dîninde bir erkeğin 25 kadınla evlenmesi yasaktır. Bunlardan 18 kadın ile ölünceye kadar evlenemez. 7 kadın ile geçici olarak evlenilemez. Aradaki sebepler kalkınca evlenmesi helâl olur.
1. Ebedî mahrem olan, evlenmesi haram olan kimseler;
A. Kan, nesep (soy) ile akraba olanlar 7 kimsedir: 1) Anne, 2) Ananın ve babanın anneleri, 3) Kızı, kızının kızı (torunları), 4) Kız kardeşi, 5) Erkek ve kız kardeşinin kızı, 6) Hala, 7) Teyzedir. Bir kadın da babası, dedeleri, oğlu, kardeşi, amcası, dayısı ve kardeşlerinin oğulları ile hiçbir zaman evlenemez. 
B. Süt ile akraba olan bu yedi kimseyle de ebedî olarak evlenilemez. (Hepsi 14 eder)
C. Nikâh sebebiyle, sonradan akraba olanlar ve evlenmek haram olan 4 kimsedir: 1) Kayınvâlide (kaynana), 2) Üvey ana, 3) Üvey kızı, 4) Gelindir. Bir kadın da kayınpederi, üvey babası, üvey oğlu ve dâmâdı ile hiç evlenemez.
2. Geçici olarak evlenilmesi yasak edilenler de 7 kimsedir. Bunlardan 5’i nikâh sebebiyle haramdır. Bir adam: 1) Baldızı (nikâhlı hanımının kız kardeşi) ile 2) ve 3) Nikâhlandığı hanımının halası ve teyzesi ile, 4) ve 5) Nikâhlandığı hanımının erkek ve kız kardeşinin kızı ile de evlenmesi haramdır, yasaktır. Ancak nikâhlandığı kadın ölürse veya boşarsa, bunlarla evlenebilir. 6) Müşrik ile (ilâhî hiçbir dine inanmayan veya ehl-i kitap, Hıristiyan ve Yahûdî olmayan), 7) Mürted (Müslümanken İslâm dîninden ayrılan) kadın ile evlenmek Müslümana haramdır. Müşrik ve mürted olan kadın, Müslüman olunca bunlarla evlenilebilir. Şâhitsiz olarak bir kadına belli para verip, belli zaman için berâber yaşamayı sözleşmek demek olan mut’a nikâhı İslâm dîninde yasak edilmiştir.
İslâm hukûkunda evlenme sözleşmesinde vekâlete de izin vardır. Yâni gerek kadın, gerekse erkek evleneceği kimseyle nikâhının kıyılmasında bir başkasını vekil edebilir. Ayrıca evlenecek erkeğin kadına mehir vermesi gerekir. Mehir, evlenecek erkeğin vereceği altın, gümüş veya herhangi bir mal veya menfaat demektir. Mehiri bâzı bölgelerde âdet hâline getirilen ve kadının babasına ve akrabâsına verilen ve İslâmî bir dayanağı olmayan başlıkla karıştırmamak gerekir. Çünkü kızın velîsinin, kendisi kullanmak üzere, evlenecek erkekten mal taleb etmesi haramdır, yasaktır.
Düğün denilen merâsimden sonra, evlenen eşler bir yuvada âile hayâtı yaşamaya başlarlar. Düğün de her toplumun kendi özelliklerine göre yapılır (Bkz. Düğün). Evlilikle ilgili olarak âyet-i kerîmelerde meâlen buyruldu ki:
... İçinizden bekârları (erkek ve kadın) evlendirin. (Nûr sûresi: 32)
... Nikâh ettiğiniz kadınların mehirlerini seve seve verin. Şâyet ondan bir kısmını gönül hoşluğu ile kendileri size bağışlarsa, onu âfiyetle, râhatça yiyin. (Nisâ sûresi: 4)
Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki:
Allah için evlenip, Allah için evlendiren, Allah’ın dostluğunu kazanır.
Kudret sâhibi olan evlensin.
İçinizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Zîrâ evlenmek gözleri haramdan daha çok korur. Zinâdan daha çok muhâfaza eder. Gücü yetmeyen kimse ise oruç tutsun. Çünkü orucun şehveti kıran bir hassası vardır.
Evlenme muâmeleleri: Cumhûriyet devrinde Medenî Kânun’un kabûlüyle evlenme, devlet kontrolüne tâbi tutulmuştur. Evlenmek isteyen eşler önce evlendirme memuruna başvururlar. Bu başvuru esnâsında Medenî Kânun’un ilgili maddeleri gereğince lüzumlu evrakı da verirler. Bunların tamamlanmasından sonra kânûnen yetkili bir evlendirme memuru iki şâhid önünde eşlere evliliği kabûl edip etmediklerini sorar. Evet karşılığı alındıktan sonra onları karı-koca îlân eder. Bu tören herkese açıktır ve belli yerde yapılır. Eşlerden birinin gelemeyecek kadar hasta olduğunu bildirir rapor almasında evde veya istenilen bir yerde yapılabilir.
Medenî Kânun’a göre; Evlenebilmek için kadının 15, erkeğin 17 yaşını doldurması gereklidir. 15 yaşını doldurmuş bir erkek veya 14 yaşını bitirmiş olan kız, ana-baba ve vâsilerinin izni ile evlenebilirler. Bundan küçük yaştakilerin evlenmesi izinle olsa da mümkün olmaz. Evlenmeye tam ehliyetli olmak için 18 yaşını bitirmiş olmak gereklidir. Yine Medenî Kânun evlenme rüştü dışında bâzı durumları evlenmeye engel saymıştır. Evli olan, önceki evlilik sona ermeden ikinci evliliği yapamaz. Kânun çift evliliği suç olarak kabûl etmektedir. Hısımlık, ana, baba bir veya ana bir yahut da baba bir kardeşler, amca dayı, hala, teyze ile evlenmek yasaktır. Evlilik ne şekilde sona ererse ersin kadının ve kocanın usûl ve furûu ile evlenmesi yasaktır. Akıl hastalığına müptelâ olanlar evlenemezler. Akıl hastalığının dışında neslin sıhhatine zararlı olan hastalıklardan frengi, belsoğukluğu, cüzzam gibi bulaşıcı hastalıklardan birine yakalananlar iyileştiklerine dâir rapor göstermedikce evlenemezler.
EVEREST

Dünyânın en yüksek tepesi. Himalaya Dağlarından birisidir. Tibet ve Nepal hudûdunda, 28° kuzey 87° doğu koordinatlarına yakındır. 1852 senesinden beri insanlar, tepenin yüksekliğini (rakımını) tahmine çalışmaktaydı. 1954 senesindeki tahminlere göre rakım, 8848-8851 m idi. Hindistan’da bulunan Sır George Everest’in adına izâfeten bu dağa Everest denmesi umûmî olarak kabul edilmiştir. Mahallî bir isim olan Chomolungma, sâdece zirve için değil bölge için kullanılır.

Everest Tepesinin zirvesinden, kuzeydoğuya doğru inerken önce bir omuza inilir. Sonra bir boyuna gelinir. Kuzeye doğru olan Rongbuk ve Doğu Rongbuk buzulları Tibet’e kadar uzanır. Bu iki buzulun üstünde kuzey geçidi vardır. Güney doğu yamaçları güney geçidine kadar iner. Bunun altında Batı Cwm’i adlı düzlük vardır. Burası Khumbu buzuluna çıkarak Nepal’in güneyine ulaşır. Batı yamaçlar hudûda kadar iner. Dağın tabandan rakımı 5200-5500 metredir. Çok zamandan beri Tibet yolculara geçiş izni vermiyordu. Dalai Lama 1921’de doğudan ve kuzeyden Everest bölgesini keşfetmesi için İngiliz kâşiflerine izin verdi. Bu keşif partisi, Kraliyet Coğrafya Kurulu ve Alp Kulübü tarafından desteklendi. Başdağcı Geor H.Leigh-Mallory idi. Bu grup, 6980 metredeki kuzey geçidine doğu yamacından ulaştılar. İkinci keşif grubu 1922’de 8230 metreye oksijen tüpsüz, 8320 metreye de tüplü olarak tırmandı. 7 kişi çığ altında öldü. 1924’te üçüncü kâfile E.F.Norto’un başkanlığında 8573’üncü metreye ulaştı. Fakat Mallary ve Andrew adlı dağcılar daha yükseğe tırmanmak istedilerse de kayboldular.

1930’lardaki teşebbüsler Tibet tarafındaki yamaçlardan yapılarak, 1933 senesinde ilk defâ tepenin üzerinden uçuş gerçekleşti. 1950’de Tibet, Çinlilerin eline geçtiği zaman hudutları kapatılmıştı. Nepal, Amerikalılara tepeye güneyden çıkmak için izin verdi. Daha sonraki hesaplamalar, güney geçidine (7880 m) Khumbu buzulu vâsıtasıyla Batı Cwm’den giderek ulaşılabileceğini gösterdi. 1952’de İsviçreli Raymond Lambert ve Sherpa Tenzins Norkay, oksijen tüpleriyle 8535 metreye tırmanmaya muvaffak oldular. Ertesi sene, Lord Hunt, Güney Geçidine vardı. Nihâyet 29 Mayıs 1953’te Edmund Hillary ve Tenzing Norgay 8500 metrede oksijen tüpleriyle kamp kurarak ilk defâ Everest’in zirvesine çıkmayı başardılar.

1956’da İsviçreli bir grup, komşu zirvelerden en alçağı olan Lhotse’ye (8501 m) tırmandılar. Daha sonra Güney geçidinden ikinci ve üçüncü tırmanmayı başardılar. 1963’te Amerikalı bir grup Norman Dyhrcufurt başkanlığında Güney geçidinden iki defâ tırmanmayı başardılar.

1965’te 9 Hintli dağcı 4 parti hâlinde zirveye ulaştılar.

1975’te Japon Cunko Tabei, Nepalli Ang Tsering eşliğinde doruğa ulaşan ilk kadın dağcı oldu. Aynı sene iki İngiliz dağcı Everest Dağına güneybatı tarafından tırmandılar. Kuzey duvarında ise 1980’de iki Japon dağcı da doruğa ulaştılar.


RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)