MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



[attachment=144555]

Kuran'da Sivrisinek İle İlgili Ayetler Nelerdir?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَسْتَحْىِۦٓ أَن يَضْرِبَ مَثَلًا مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا ۚ فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ ۖ وَأَمَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ فَيَقُولُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلًا ۘ يُضِلُّ بِهِۦ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِۦ كَثِيرًا ۚ وَمَا يُضِلُّ بِهِۦٓ إِلَّا ٱلْفَٰسِقِينَ

İnnallâhe lâ yestahyî en yadribe meselen mâ beûdaten fe mâ fevkahâ fe emmellezîne âmenû fe ya’lemûne ennehul hakku min rabbihim, ve emmellezîne keferû fe yekûlûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ(meselen), yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ(kesîran) ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn(fâsıkîne).

Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez. İman edenler onun, Rablerinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilirler. Küfre saplananlar ise, “Allah, örnek olarak bununla neyi kastetmiştir?” derler. (Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Onunla ancak fasıkları saptırır.

Bakara / 26. Ayet


Kur’an’da adı geçen hayvanlardan bir tanesi de, ‘sivrisinek’tir. Mekke’li müşrikler, Fil, deve, gibi iri cüsseli hayvanlardan bahseden âyetleri işittiklerinde, Hz. Peygamber’e ve onun davetine icabet etmiş sahabeye itiraz etmemişlerdi. Oysa, âyetlere itiraz etmek, alaya almak için mumla bahane aramakta idiler.

Ancak, Cenab-ı Hak kitabında:

“Ey insanlar! Size bir misal getirildi; şimdi onu dinleyin: Sizin Allah’tan başka, dua edip çağırdıklarınızın (bâtıl ilahlarınızın) hepsi bir araya gelseler, bir sineği yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenene de!” (Hac, 73)

“Allah’tan başka veli edinenlerin hali, örümceğin durumu gibidir. Örümcek de bir yuva yapar; fakat yuvaların en zayıfı örümceğin yuvasıdır—keşke bilseler!” (Ankebut, 41)

âyetlerinde olduğu gibi, sinek ve örümcek gibi küçük canlılardan da misaller verdiğinde ve onların adlarını andığında, müşrikler, itiraza başladılar. Güya Kur’an’ı küçük düşürmek için aradıkları fırsatı bulmuşlardı. Allah, nasıl olurdu da, bu hakir ve küçük şeylerden bahsederdi. Hiç olur muydu? Onların bu tür itirazlarına, Cenab-ı Hak, Bakara Suresinin 26 âyetiyle cevap verdi:

“Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de “Allah bu misalle ne demek istedi?” deyiverirler. Allah, bu misalle nicelerini saptırır, nicelerini de doğru yola ulaştırır. Aslında, Allah’ın saptırdıkları, zaten yoldan çıkmış olanlardır.”

Bu âyet içinde ismi geçen sivrisineğin, Arapça adı ‘BEÛD’ dur. Âyette BEÛDAT’ şeklinde yer alır. Kelimenin sonundaki ‘t’ harfi kelimeye dişil bir anlam yükler. Yani âyette sivrisineğin dişisinden bahsedilmektedir. Ayrıca âyetin devamında yer alan ‘FEVKAHÂ’ (onun ötesinde) kelimesinin sonuna ilave edilmiş ve sivrisineğe işaret eden ‘hâ’ zamiri de, dişiliği ifade etmek için kulanılır. Yani misal olarak özellikle dişi sivrisinek seçilmiştir!

Kur’an’ın, özellikle dişi sivrisinekten bahsediyor olmasının elbette büyük bir hikmeti vardır. Ancak bu hikmet, âyetin nazil olduğu zamandan yüzyıllar sonra, bilimsel bir dizi araştırmalar sonunda ortaya çıkmıştır. SİVRİSİNEK yazısında ayrıntılarıyla okuduğunuz gibi, insanın kanını emen ve kanı yumurtaları için kullanan sivrisinek, dişi sivrisinektir. İşte Kur’an, bu gerçeğe işaret etmek için misali dişi sivrisinekten vermiştir.

Kaynak
sorularlaislamiyet
[attachment=144554]

Moskito Nedir?


Almanca Sivrisinek demektir.

Sıtma sivrisinekler tarafından bulaşan bir hastalıktır.

Sıtma Mikrobunu taşıyan Dişi Sivrisinektir
[attachment=144553]

Sivrisinek Hakkında Bilgiler

Sivrisinek, Latince: Culiseta longiareolata çift kanatlılar (Diptera) takımının Culicidae familyasından kan emici zararlı böceklerin ortak adı.

Kan emmek için yaklaşırken vızıltılı sesleriyle kolayca tanınan, ince uzun bacaklı narin böceklerdir.

Morfoloji

Larvaları alt familyaya bağlı olarak farklıdır. Anophelinae türleri su yüzeyine paralel (yatay) durmaları ile su yüzeyine eğik olarak asılı Culicinae larvalarından kolayca ayrılır.

Pupaların baş ve göğüs kısmı tek parça hâlinde birleşmiştir; abdomenin yarısı bir yapı olarak bu birliğe bağlanmıştır. Göz çiftleri oldukça büyüktür. Diğer böceklerdeki pupların aksine, sivrisinek pupları çok hareketlidir. Abdomenin vertikal hareketleri ile hızlı, fakat düz olmayan bir hareket meydana gelir. Su yüzeyinin hemen altında bulunurlar.

Biyolojisi

Sivrisinek larvası

Sivrisinekler tam başkalaşımlı böcekler olup 4 evreden geçerler: Suda geçen yumurta, larva, pupa evreleri ile karada geçen ve ergin evre.

Sivrisinekler doğru bilinenin aksine kışın da hangi evrede olursa olsun yaşayabilir. Yumurtadan çıkan sivrisinek yavrularının (larva ve pupa), büyüme evrelerini tamamlayabilmeleri için küçük bir su birikintisine ihtiyaç duyar. Bu, çamurlu bir yağmur suyu, bataklık, çeltik, havuz suyu ya da teneke kapta birikmiş bir su olabilir. Ancak durgun sular sivrisineklerin tercih sebebidir. Çünkü bu sular, içerdikleri fotosentez yapabilen bitki öbekleri sayesinde, oksijence zengindirler. Sivrisinek yumurtaları su bulunan her ortamda gelişebilirler, ancak bazı şartların sağlanması gerekir: Yumurtadan çıkacak olan larva, yetişkin bir sinek oluncaya kadar farklı evreler geçirecektir. Her evrede de yavru sineğin farklı ihtiyaçları olacaktır. Kuraklık ve aşırı sıcak da yumurtaların gelişimini engelleyebilir.

Bir sivrisineğin kan emmek için konukçusunu nasıl bulduğu tam olarak bilinememektedir. Kanda bulunan aminoasitlerin, eminlerin ve amonyağın karışımı cezbedicidir. En iyi cezbetme etkisinin nem ve sıcaklık olduğu bilinmektedir.

Ses

Geceleri sivrisinekler çoğu zaman görülemezler ve yalnızca tipik vızıltılarıyla kendilerini belli ederler. Henüz uyuyamamış insanları kısa süreli rahatsız eden bu vızıltılar, sivrisineklerde yaşamın devamı için önemlidir. Erkeğin kafasından çıkan 2 tane küçük ve tüylü duyargada bulunan çok sayıda duyu hücresinden meydana gelmiş Johnston organı, ses dalgalarının titreşimlerini alır ve ayırt eder. Bu tüylü duyargalar yalnızca dik durumdayken ses titreşimlerine karşı duyarlıdırlar. Johnston organı, eşeylerin bulunmasında çok önemlidir. Dişinin çıkardığı titreşimler belli bir rakamdan sonra (100-8000 titreşim/saniye) erkeklerde çiftleşme isteği yaratır. Erkeklerin sürü oluşturduğu evrelerde bu vızıltılar en üst seviyeye çıkar.

Besin


Larvaların besini algler, bir hücreliler ve detritusdur. Megarhinus larvaları kendi türlerine saldıracak kadar yırtıcıdır.

Ergin dişi ve erkeklerin besini bitki ve meyve sularından aldıkları şeker ve proteinden oluşur. Dişiler, yumurta yapabilmek için kan emmek zorundadır. Laboratuvar ortamında bitkisel besinlerle uzun süre yaşatılabilirler fakat yumurta elde edilemez. Familya türlerinin hepsi kan emmez; tamamen bitkisel beslenenler de vardır.

Taşıyıcılığı

Sivrisinekler kan taşıdıkları için hastalık bulaştırma riski vardır. Örneğin sarıhumma, fil hastalığı ya da sıtma gibi parazit hastalıklarını sivrisinekler taşıyabilir. AIDS'e sebep olan HIV ise bu canlılarda gelişme ortamı bulamaz. Virüsler, sivrisinekler tarafından taşınmaz.
Düşmanları

Pek çok doğal düşmanları vardır. Kurbağalar, balıklar, kertenkeleler, bukalemunlar, kuşlar, yarasalar ve böcek larvaları; sivrisinek ve larvalarıyla beslenirler.

Mücadele

Günümüzde sivrisineklerle mücadele için kimyasal ve fiziksel pek çok metot kullanılmaktadır. Ancak çok basit ve hızlı üremeleri nedeniyle etkin bir mücadele ile lokal temizliği mümkündür.

Sınıflandırma

Alt familya: Anophelinae

    Cins Anofel
    Cins Bironella
    Cins Chagasia

Alt familya: Culicinae

    Oymak: Aedeomyiini
        Cins: Aedeomyia
    Oymak: Aedini
        Cins: Aedes
        Cins: Armigeres
        Cins: Ayurakitia
        Cins: Eretmapodites
        Cins: Haemagogus
        Cins: Heizmannia
        Cins: Opifex
        Cins: Psorophora
        Cins: Tanakaius
        Cins: Udaya
        Cins: Verrallina
        Cins: Zeugnomyia
    Oymak: Culicini
        Cins: Culex
    Cins: Deinocerites
    Cins: Galindomyia
    Cins: Lutzia

Oymak: Culisetini

    Cins: Culiseta

Oymak: Ficalbiini

    Cins: Ficalbia
    Cins: Mimomyia

Oymak: Hodgesiini

    Cins: Hodgesia

Oymak: Mansoniini

    Cins: Coquillettidia
    Cins: Mansonia

Oymak: Orthopodomyiini

    Cins: Orthopodomyia

Oymak: Sabethini

    Cins: Isostomyia
    Cins: Johnbelkinia
    Cins: Limatus
    Cins: Malaya
    Cins: Maorigoeldia
    Cins: Onirion
    Cins: Runchomyia
    Cins: Sabethes
    Cins: Shannoniana
    Cins: Topomyia
    Cins: Trichoprosopon
    Cins: Tripteroides
    Cins: Wyeomyia

Oymak: Toxorhynchitini

    Cins: Toxorhynchites

Oymak: Uranotaeniini

    Cins: Uranotaenia

------------------------


Anofel

Anofel (Anopheles), yaklaşık 400 türü bulunan bir sivrisinek cinsidir.

30-40 türü sıtmaya neden olan asalaklar taşır. Taşıdığı asalaklar insanlar için en tehlikeli olanı Plasmodium falciparum'dur. Diğer sivrisinek cinslerinden Aedes ve Culex de virüs taşıyıcısıdır.

Yaşam evreleri

Diğer sivrisinekler gibi anofeller de 4 evreye sahiptirler:

    yumurta,
    larva (kurtçuk),
    pupa,
    ve imago(böcek).

İlk üç evre çevre sıcaklığına bağlı olarak suda geçer. Yetişkin evresinde dişi anofeller sıtma taşıyıcısı olurlar.

Yumurta

Yetişkin dişiler yumurtlama döneminde 50-200 arasında yumurta bırakırlar. Yumurtalar doğrudan suya ya da suda yüzen bir cisme ayrı ayrı bırakılırlar ve kuru havaya dayanıklı değillerdir. 2-3 gün içerisinde yumurtadan çıkarlar. Yumurtadan çıkma soğuk havalarda 2-3 hafta sürebilmektedir.

Larva

Sivrisinek larvaları beslenme için kullandığı fırçalı ağzıyla çok gelişmiş bir baş, geniş bir göğüs ve bölümlü bir karına sahiptir. Bacakları yoktur. Diğer sivrisineklerden fark olarak Anofel larvalarının soluk boruları yoktur ve bu yüzden kendilerini su yüzeyine paralel olacak şekilde konumlandırırlar.

Larvalar 8. karınsal bölümlerinde bulunan solunum deliği ile nefes alırlar, bundan dolayı da sıklıkla yüzeye çıkmak zorundadırlar. Larvalar zamanlarının çoğunu algler, bakteriler ve yüzeydeki mikroorganizmalarla beslenerek geçirirler. Yalnızca rahatsız edildiklerinde yüzeyin altına dalarlar. Larvalar hem vücutlarıyla yaptıkları sarsıntılı hareketlerle, hem de ağızlarıyla oluşturdukları itici güçle yüzerler.

Larva, pupaya başkalaştıktan sonra 4 bölümde veya safhada gelişir. Her safhanın sonunda, Larva daha hızlı gelişimini sağlamak için dış kabuk veya derisini atarak deri değiştirir.

Larvalar çok geniş bir yaşam alanına sahip olmasına rağmen, çoğu türler temiz ve kirletilmemiş suları tercih ederler. Anofel sivrisineklerinin larvaları tatlı veya tuzlu su bataklıklarında, mangrov bataklıklarında, pirinç tarlalarında, çimenli hendeklerde, akarsu ve nehir kenarlarında ve ufak, geçici yağmursuyu birikintilerinde yaşarlar. Çoğu türler bitkisel alanları tercih ederler. Bazı türler açık, güneş ışığına maruz kalan sularda bulunurken, bir kısmı da ormanların gölgeli kısımlarında yaşarlar. Birkaç tür ise ağaç oyuklarında veya bazı bitki yapraklarında yaşarlar.

Pupa (Larva sonrası evre)

Pupa, yandan görünüş olarak virgül şeklindedir. Baş ve göğüs karnın altından dönerek cephalothorax olarak birleşirler. Larva'da olduğu gibi, pupa da nefes almak için sıklıkla yüzeye çıkmak zorundadır, bu işlevi de başgöğüs kısmında bulunan bir çift soluk borusuyla sağlarlar. Pupa olarak birkaç gün geçtikten sonra, başgöğüs kısmının sırt yüzeyi parçalanır ve ergin sivrisinek ortaya çıkar.

Yetişkin

Ergin dişi sinek 3-4 hafta yaşarken erkeklerin ömrü birkaç günle sınırlıdır.

Yumurtadan ergin hale gelmeye kadarki süreç türlere göre değişiklik göstermektedir ve çevre sıcaklığından fazlaca etkilenmektedirler. Sivrisinekler yumurtadan erişginliğe en az 5 günde ulaşırlar fakat tropikal ortamlarda bu süre 10-14 gün almaktadır.

Diğer sivrisineklerdeki gibi, ergin Anofel 3 bölümlü ince bir vücuda sahiptir: baş, göğüs, sırt.

Baş, duyusal bilgiler edinme ve beslenmeyi sağlayacak şekilde özlelleşmiştir. Baş, gözleri ve bir çift uzun, çok bölümlü duyargayı barındırır. Duyargalar dişilerin yumurtaları bıraktıkları beslenme alanlarının kokularını kolayca alabilmeleri açısından önemlidir. Ayrıca başta bir adet beslenmeye yardım eden ileri doğru uzanan hortum ve iki duyusal dokungaç bulunur.

Karın, hareketi sağlamak üzere özelleşmiştir. Üç çift ayak ve bir çift kanat göğüste bulunmaktadır.

Sırt kısmı yemeklerin sindirimi ve yumurtaların gelişimini sağlayacak şekilde yapılanmıştır. Bu bölmeli vücut kısmı dişi kanlı besin getirdiği zaman uzayarak genişlemektedir. Kan, yumurta üretimi için protein kaynağı sağlayacak şekilde zamanla sindirilir ve sırt kısmını doldurur.

Anofel sivrisinekleri dokungaçları, uzayabilen hortumları, kanatları üzerindeki yarı saydam siyah ve beyaz bölümlerin varlığıyla diğer sivrisineklerden ayırt edilebilirler. Ergin Anofel kendilerine has dinlenme konumlarıyla da fark edilebilirler: diğer sivrisinekler dinlenirken yüzeye paralel bir konum alırlarken, erkek ve dişi Anofeller karınlarıyla havaya dikilirler.

Ergin sivrisinekler genellikle pupa evresini geçtikten birkaç gün sonra çiftleşebilirler. Çoğu türlerde erkekler genellikle akşam karanlığında bir küme oluştururlar ve dişiler de çiftleşmek için bu kümenin etrafında uçuşurlar.

Erkekler, balözü ve diğer şeker kaynaklarıyla beslenerek yaklaşık bir hafta yaşarlar. Dişiler de enerji ihtiyaçlarını şeker kaynaklarından karşılarlar fakat onlar yumurtaların gelişimi için ayrıca kanlı yiyecekler de tüketmeleri gerekir. Gerekli kan ihtiyacını karşıladıktan sonra dişiler kanın sindirilmesi ve yumurtaların gelişimi için birkaç gün dinlenmeye çekilirler. Bu aşama sıcaklığa bağlıdır fakat tropikal bölgelerde genellikle 2-3 gün sürmektedir. Yumurtalar tamamen geliştiklerinde dişiler onları bırakırlar ve ev sahibi aramaya devam ederler.

Bu döngü, dişi ölene kadar devam eder. Dişiler kapalı ortamda bir aydan uzun bir süre yaşayabilmelerine rağmen, doğa da bu süre 1-2 hafta civarındadır. Ömürleri sıcaklığa, neme ve ayrıca dopal savunucalrla mücadele ederek kendilerine kan kaynakları sağlayabilme yeteneklerine bağlıdır.

Yaşam ortamı

Sıtma, tropikal bölgelerde sınırlandırılmış olsa da Sahra Altı Afrika'nın dışındaki çoğu bölgelerde hatta soğuk enlemlerde bile anofel türleri yaşamaktadır (bkz. harita). Gerçekten de, geçmiş zamanlarda bu soğuk bölgelerde sıtma salgınları yaşanmıştır, örneğin 1820'lerde Kanada'da Rideau Kanalının inşasında bu olaylar görülmüştür. O zamandan sonra Plasmodium asalağı (Anofel sivrisineği değil) birinci dünya ülkelerinde yok edilmiştir.

CDC'nin uyarılarına göre sıtmanın taşındığı "Anofel, yalnıca sıtmanın yaygın olduğu bölgelerde değil, aynı zamanda sıtmanın yok edildiği bölgelerde de görülebilmektedir. Sonraki bölgelerde de hastalığın görülme riski şimdiye değin bulunmaktadır."

Virüs Taşıyıcılığı

Bazı türler sıtmanın zayıf taşıyıcılarıdır çünkü parazitler onlarla birlikteyken fazla gelişemezler. Laboratuvar ortamında sıtma parazitlerinden kaynaklanan hastalıklara dayanıklı olmalarına göre soyların seçimleri yapılabilir. Bu dayanıklı soylar bir bağışıklık mekanizması içerirler ve sivrisineğin karın duvarına enjekte edildiklerinde parazitleri öldürürler. Bilim adamları bu genetik savunma mekanizması hakkında çalışmaktadırlar. Son günlerde umulmaktadır ki, sıtmaya karşı dayanıklı genetiği değiştirilmiş sivrisinekler vahşi olanlarıyla yer değiştirilip, sıtmanın yayılması sınırlandırılabilir veya yok edilebilir.
Sıtma yayılması ve kontrolü

Anofel sivrisineklerinin davranış ve biyolojilerinin bilinmesi sıtmanın nasıl iletildiğinin anlaşılması ve uygun kontrol stratejilerinin geliştirilmesine yardım edecektir. Bir sivrisineğin sıtmayı iletme kabiliyetindeki faktörler, doğuştan Plasmodium'a duyarlılığı, yuva seçimi ve uzun yaşamını içermektedir. Bir kontrol programı geliştirirken göze anlınması gerekekn faktörlerse; sıtmanın böcek öldürücülere olan duyarlılığı ve yetişkin sivrisineklerin tercih ettiği beslenme ve dinlenme alanları olmalıdırlar.

Larva döneminde anofelllerin ihtiyaç duyduğu küçük durgun su birikintilerinin yok edilmesi veya kapatılması sivrisinek yayılımını baskı altında tutar.

21 Aralık 2007 tarihinde PLoS Patojenleri'nde yayınlanan bir çalışmada bir deniz hıyarı olan Bay of Bengal Cucumaria echinata dan elde edilen hemolitik C-tipi lectin CEL-III'in A. stephensi transgenlerinde üretildiğinde sıtma parazitlerinin gelişimini engellediği ortaya çıkmıştır.[1] Bu potansiyel olarak kullanıldığında bir gün genetiği değiştirilmiş parazitlere dayanıklı sivrisineklerin yayılmasıyla sıtmayı kontrol etmek mümkün olacaktır, buna rağmen böyle bir kontrol yöntemi uygulanmadan önce yerine getirilmesi gereken birçok deneysel ve ahlaki konular vardır.

Beslenme tercihleri

Dişilerin yumurtalarını geliştirebilmeleri için mutlaka kana gereksinmeleri bulunmaktadır.

Bir önemli davranışsal faktör de hangi Anofel türlerinin insandan (antropofili) veya sığır gibi hayvanlardan (zoofili) beslenmeyi tercih etmeleridir. İnsandan beslenen Anofel çoğunlukla sıtma parazitlerinin bir insandan diğerine iletimini sağlarlar. Çoğu Anofel sivrisinekleri sırf insan veya hayvan ile beslenmezler. Fakat Afrika'daki birincil sıtma vektörleri olan A. gambiae ve A. funestus insancıldırlar ve bu iki tür dünyadaki en etkili sıtma taşıyıcılarıdır.

Sıtma parazitleri sivrisinek tarafından alındıklarında, insana bulaşmadan önce sivrisinekle beraber gelişimlerini tamamlamaları gerekmektedir. Sivrisinek üzerindeki gelişme süresi (katkılı kuluçka dönemi) parazit türüne ve sıcaklığa bağlı olarak 10-21 arasında değişmektedir. Eğer bir sivirisinek katkılı kuluçka döneminden uzun yaşamayamazsa, bu durumda hiçbir sıtma parazitini iletemeyecektir.

Doğada bir sivrisineğin yaşam döngüsünü tam olarak ölçmek mümkün değildir. Fakat birçok Anofel türü için dolaylı bir günlük hayatta kalma tahmini yapılmaktadır. Tanzanya'daki A. gambiae'nin günlük yaşam tahmini 0.77 ile 0.84 aralığında değişmektedir, yani bu demektir ki bir günün sonunda 77% ile 84% 'ü hayatta kalacaklardır.[2]

Ergin bir sivrisinek için bu yaşam süresinin sabit olduğunu varsayarsak, dişi A. gambiae'lardan 10%'undan daha azı 14 günlük kuluçka süresinden fazla bir sürede hayatta kalabilir. Günlük yaşam oranı 0.9'a yükselirse, sivrisineklerin 20% 'sinden fazlası katkılı kuluçka süresinden uzun yaşabileceklerdir. Böcek öldürücülere dayanan kontrol ölçümleri (İçmekan tortulu sprey) ergin sivrisineklerin nüfuslarından çok onların yaşam sürelerini etkilemektedirler.

Beslenme ve dinlenme tarzları

Çoğu Anofel sivrisinekleri alacakaranlıksal (akşam üstü veya şafakta aktif) veya noktürnal bir yaşam sürmektedirler (geceleri aktif). Bazı Anofel sivrisinekleri iç mekanlarda (endofajik) beslenirken, diğerleridış mekanları (ekzofajic) tercih edebiliyorlar. Biraz kan ile beslendikten sonra yine bazı sivrisinekler dinlenmek için iç mekanları (endofilik) seçerken, diğerleri dışarısını (ekzofilik) tercih ederler, bu farklılıklar yerel taşıyıcı tipine ve taşıyıcının kromozomsal dizilimine, özellikle de yerleşim tipi ve yerel iklim düzenine bağlı olarak değişmektedir. Noktürnal, endofajik Anofel sivrisinekleri tarafından ısırılmak, böcek öldürücü kullanımı veya evi sivrisineklerin içeri girişini engelleyecek biçimde düzenlemekle (pencere ağları) önemli derecede azaltılabilmektedir. Endofilik sivrisinekler evlerde kullanılan sinek kovucu spreylerle kolayca kontrol edilebilmektedir. Ekzofajik/ekzofilik taşıyıcılar ise ancak kaynak kurutma (beslenme alanlarının yok edilmesi) yolu ile kontrol edilebilirler.

İlaçlara direnç

Böcek öldürücü-kaynaklı kontrol yöntemleri (iç mekan spreyleri) ısırmalara karşı sivrisinekleri öldürmede birincil yoldur. Fakat, birçok nesile aynı böcek öldürücüyle müdahale etmeyi sürdürmekle, sivrisinekler, tıpkı diğer böcekler gibi direnç mekanizmalarını geliştirerek ilaçlara karşı hayatta kalmayı başarabilirler. Sivrisinekler her yıl birçok soy ürettiklerinden dolayı, yüksek seviyeli bir direnci çok çabuk sağlayabilirler. Böcek ilaçları bulunduktan yalnızca birkaç yıl sonra sivrisineklerin bu ilaçlara karşı bağışıklık kazandıkları belgelenmiştir. Bir veya daha fazla ilaca karşı bağışıklık saptanan 125'in üzerinde sivrisinek türü vardır. İlaçlara karşı direncin gelişmesi "Global Sıtmayı Yok Etme Programı" önündeki en önemli engellerdendir. İlaçların bilinçli kullanımı direncin gelişimi ve yayılmasını sınırlandırabilmektedir. Fakat mevcut kullanım kültürü ve alışkanlıkları çoğunlukla sivrisinek popülasyonları içinde bu direncin artışını sağlamaktadır. Oysaki sivrisinekler arasında bu direncin artışını belirlemek mümkündür ve bu potansiyel probleme karşı kontrol programları gözlemler doğrultusunda yöneltilerek tavsiyede bulunulmalıdır.


Dişi Sivrisinek

bir rivayete göre kan emici sivri sinek, erkekleri kan emmezmiş, kesin bu da erkeklerin uydurmasıdır

bu sivri sinek cinsi (dişiler) sadece yumurta taşıdıkları dönem de (hamilelik) kan emer ve yine aynı dönem de erkek sivri sineklerin (ki çoktan ölmüş olmaları gerekir) seslerine tepki gösterirler. nerede duysalar kaçarlar. bu sesi veren radyo sistemleri dünyanın çoğu yerinde denenmiş ve başarıya ulaşmıştır. türkiyede de konya ilimizde denenmişti ama başarıya ulaşmışmıydı hiç hatırlamıyorum.. .
anne veya anne adayı sivrisineklerdir. bu kadarla kalsa iyi, bilinen 2500 çeşit sivrisineğin 400’ ü anofel familyasına aittir ve bunların 40’ ı sıtmayı bulaştıran cinstendir.
erkek sivrisinekler insanları ısırmazlarken bu anne sivrisinekler suya bıraktıkları yumurtalarını olgunlaştırmak için kan emici olarak hayatımıza girerler. sıtmadan tutun sarı humma, dang humması, ansefalit, filarya enfestasyonu ve fil hastalığı gibi yüzden fazla potansiyel ölümcül hastalığı bulaştıran küçük ölüm melekleridir bir nevi. asırlarca bu hastalıkların sebebinin bu ufacık vızlak sinek olduğunun bilinmemesi de milyarlarca cana mal olmuştur.
nem, süt, karbondioksit, vücut sıcaklığı ve hareket dişi sivrisinekleri hedeflerine yönelten pusula gibidir. bu sebeple terli insanların ve hamile kadınların ısırılma şansları(!) daha yüksektir.
dünyada yaklaşık üç bin civarında sivrisinek türü olduğu bilinmektedir. bunların bir çoğu insanlara saldırmaz. insanların kanlarını emerek yaşayan sivrisinek cinsinin de sadece dişileri kan emer. bu dişilerin kan emmelerinin nedeni de yumurtalarını üretebilmek için gerekli olan protein ihtiyacındandır. bir çok sivrisinek cinsinde dişi sivrisinekler ilk yumurtalarını kana ihtiyaç duymadan üretebilirler. ancak sonraki yumurtaları için mutlaka proteine, dolayısıyla kana ihtiyaçları vardır. bu dişi sivrisinekler bulabildikleri her canlının kanını emerler. hatta denizde yüzeye yakın balık bulurlar ise onların bile kanını emebilir.

dişi sivrisinekler, kanlarını emeceği avlarının yerini duyargaları ve üç çift olan bacaklarındaki duyargalar ile bulurlar. duyargalar ısıya karşı çok hassas olup, alıcıları da ter, nem ve ısı


Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia
eksisozluk
BAZEN BİR UN ÇUVALINA YENİLİR İNSAN…

Aslı var mıdır bilinmez, Osmanlı taşrasında evraklar arşivlenirken her ayın evrakı un çuvallarına konarak bir kenara kaldırılmaktadır, derler. Her çuvalın üzerine de o ayın adı, Recep, Şaban, Ramazan, Cemaziyülevvel, Cemaziyülahir, artık ay ne ise yazılırmış. Bir gün uyanık geçinen bir arşiv görevlisi Cemaziyülevvel torbasındaki evrakı arşivdeki sandığın içine boşaltıp kendine kimseler görmeden bu çuvaldan bir güzel kıyafet diktirmiş. Fakat ne yaptıysa kıyafetin bir yerindeki Cemaziyülevvel yazısını yok edememiş. Gel zaman git zaman yazıyı fark eden bir arkadaşı onun yaptığı hırsızlığı anlamış, evet anlamış anlamasına ama işlediği kabahati yüzüne vurmamak ve onu mahcup etmemek için olsa gerek bir şey söylememiş. Ne de olsa bir hırsızlık ve yüz kızartıcı suç olduğundan bu çirkin olayın üstünü örtmesinin uygun olacağını düşünmüş. Günler günleri kovalamış, yetim malı nedir bilmeyen, bu münasebetsiz eli uzun adam, emanete ehil olmadığını kimseler anlamadan onun amiri oluvermiş. Amir olunca hırsızlığına bir de kibrini eklemiş. Bir kere gücü eline geçiren Bay Cemaziyülevvel, arkadaşını her fırsatta ezmek ister, hakkı olmadığı hâlde onu rencide edermiş. Sonunda kendine reva görülen bu muameleye dayanamayan memur, eski dostuna, “Nedir bu yaptığın? Ben senin Cemaziyülevvelini bilirim.” diye çıkışmış. Böylece onun hiç de dürüst biri olmadığını ona hatırlatmak istemiş, belki yüzü kızarır da bu yaptıklarından vazgeçer diye... Adam iflah olmamış ama sonunda bu söz, onun yaptıkları ile beraber kulaktan kulağa yayılmış, artık geçmişte çirkin işler yapanlara söylenen bir mesel hâlini almış.
Kaderin garip cilvesine bakın ki bazen bir un çuvalı, kötü niyetli insanların kötülüklerini böyle ifşa eder ve yanlışta ısrar edenleri el içine çıkamaz hâle getirir. Kenafir gözlü, kara vicdanlı bu insanlar bazen bir un çuvalına yenik düşerler. Hicri ikinci yılda da birkaç un çuvalının şehadeti, putperest Mekke emirini gülünç duruma düşürmüştür. “Sevik Gazvesi” yahut daha Türkçesi ile “kavrulmuş un savaşı” adı verilen bu olayda birkaç un çuvalı, azametli ve kibirli Ebu Süfyan’ı Mekke’de sokağa çıkamayacak hâle getirmiştir. Ebu Süfyan, Medine’deki Müslümanlara karşı Yahudi Nadir oğullarından Sellam bin Mişkem ile iş birliği yaparak Medine’ye yakın bölgelerdeki Müslümanları taciz etmek istemiş, iki Müslümanı öldürmüş, evlerini ve hurmalıklarını ateşe vermiştir. Allah Resulü bunu haber alınca Medine’de kendi yerine Ebu Lubabe’yi vekil bırakarak iki yüz kişilik bir müfrezeyle onun üzerine yürümüştür. Allah Resulü’nün, kendisi üzerine geldiğini haber alan Ebu Süfyan, beraberindeki un çuvallarını atarak yükünü hafifletip korku içinde Mekke’ye dönmüştür. Mekkeli Müşrikler, gücünü her daim hissettirmek isteyen ve hava atmaya bayılan emirin, un çuvallarını atarak soluğu Mekke’de almasına pek eğlenmişler, ava giderken kendi av olan emir, bütün karizmasını yitirmiştir. (İbn Hibban, Kitabü’s-sikat, 1/211.)
Un çuvalının bir başka şehadeti, takvimler hicretin beşinci ya da altıncı yılını göstermekteyken gerçekleşmiştir. Olay yeri yine Medine’dir. Zafer oğullarından Tume bin Übeyrik, yanına oğulları Bişr, Mübeşşir ve Büşeyr’i alarak gizlice Sahabi Rifaa b. Zeyd’in evinin kilerine girmiş, içinde zırh ve silahların da bulunduğu unla dolu bir çuvalı sırtlanıp kaçmışlardır. Bu çeteye hırsız kardeşlerin kuzeni Üseyr b. Urve de yardım etmiştir. Üstelik bunlar sureta Müslüman görünmektedirler. Çuvalı götürürken onların fark edemedikleri ise çuvaldaki deliktir. Çuvalı evlerine götürürken delikten dökülen unu takip eden Rifaa’nın yeğeni Katade b. Numan, bu işe kimlerin karıştığını tespit etmiş bilahare Allah Resulü’nün huzuruna çıkarak amcası Rifaa adına Tume ve çetesinden şikâyetçi olmuştur. Ne var ki hırsızlardan ağzı iyi laf yapan Üseyr, Zafer oğullarının onurlu bir aile olduğunu ve iftiraya uğradıklarını dile getirerek Hz. Peygamber’i etkilemek istemiştir. Böylece Nebi (s.a.s.), müşteki Katade ve Rifaa’ya bir an kızacak gibi olmuştur. O sırada Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber’i ayetle ikaz ederek “Kendilerine hainlik edenleri savunma. Zira Allah, hiçbir haini, hiçbir günahkârı sevmez.” (Nisa, 4/107.) ayetini vahyetmiştir. Sonuçta iyice sıkışan çete, suçu Medine’deki Lebid b. Sehl adındaki bir Yahudi’ye yıkmak istemiştir. (Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, 4/55.) Bir dizi inen ayetle (Nisa, 4/108, 109, 112-114.) iyice foyaları ortaya çıkınca ne yapacaklarını şaşırmışlar, elebaşı Tume Mekke’ye kaçarak Sülafe bint Sa’d adında kötü bir kadının evine sığınmıştır. Hassan b. Sabit, Tume’yi şu sözlerle hicvetmiştir:
Sa’d’ın kızı, şu hırsız Tume’yi Mekke’de konuk etmiş bak hele!
[İki çıplak bir hamama yakışır] sabahı etmişler aynı yerde…
[Ah Sahtekârlar!] Yaptıklarınız hiç ortaya çıkmayacak sandınız herhâlde!
Unuttunuz tabii, vahyi alan Peygamber bizimle.
Bu şiir, kadının kulağına gelince “Bana hiçbir hayrın yok, bir de senin yüzünden Peygamber’in şairi Hassan b. Sabit’in diline düştük.” diyerek pılı pırtıyı toplayıp Tume’yi kapı dışarı etmiştir. Mekke’de kendine sığınacak yer bulamayan Tume oradan ayrılıp Hayber’e gitmiş, Yahudilere sığınmıştır. Fakat orada da rahat durmamış, hırsızlık yapmak niyetiyle girmeye çalıştığı bir evin duvarının, üzerine çökmesiyle tahtalıköyü boylamıştır. (Kurtubi, Tefsir, 5/375.)
Hayat böyledir işte… Bazen hak, bir un çuvalı ile tecelli eder ve hainlerin Cemaziyülevvelini ifşa eder. Tume olayında olduğu gibi bazı hainlerin ihaneti ise ayetle de tescil edilir. Dünyasını kaybettiği gibi ahiretini de kaybeden Tume misali… (Nisa, 4/115.)

Diyanet Aylık Dergi

Doç. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi
ÖMÜR VE RIZKIN BEREKET KAYNAĞI: SILA-İ RAHİM


“…Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa akraba ilişkilerini sürdürsün...”

(Buhari, Edeb, 85 [6138].)


Sözlükte “bağ, ilişki” anlamına gelen “sıla” kelimesi ile “ana rahmi” anlamına gelen “rahim” kelimelerinden oluşan “sıla-i rahim” terim olarak “kan bağı ve evlenme yoluyla oluşan akrabalık bağlarını yaşatma, onlarla ilişkiyi sürdürme, onların haklarını gözetme, onlara ilgi gösterme, iyilik ve yardımda bulunma, ziyaret etme” şeklinde açıklanmaktadır. Akrabalar için “zü’l-erham, ulü’l-erham” tabirleri kullanılır. Akrabalık görevlerini ihmal etmek veya akrabalara kötü davranmak ise “kat‘-ı rahim” tabiriyle ifade edilmektedir. (Mustafa Çağrıcı, “Sıla-i Rahim”, TDV İslam Ansiklopedisi, 37/112-113.)
Rahim ile cenin arasında nasıl “kordon” diye bilinen maddi bir bağ var ise doğduktan sonra da akrabalar arasında manevi bir bağ söz konusudur. Cenin için kordonun ne kadar hayati önemi varsa Müslüman birey için de sıla-i rahim o denli önemlidir. (Hadislerle İslam, 4/193.) Buna göre akrabalık bağını kesen kişi, can çekişmeye başlayan bir “cenin” gibidir. Yüce Allah’ın en güzel isimlerinden olan “Rahman” ve “Rahim” (Fatiha, 1/2.) ile “rahmet” ve “rahim” aynı kökten gelir. Bu da Yüce Allah’ın merhametinin kuşatıcılığını ve sürekliliğini göstermektedir. Ayrıca Rabbimiz, “Rahim” ismini Sevgili Peygamberimizin, ümmetine olan şefkatini ifade etmek üzere ona verilen sıfatlardan birisi olarak kullanmıştır. (Tevbe, 9/128.) Bu da Hz. Peygamber’in, ümmetine olan şefkat ve düşkünlük derecesini ifade etmektedir. Yüce Allah bir kutsi hadiste şöyle buyurmaktadır: “Ben Allah’ım, ben Rahman’ım, rahmi (akrabalığı) ben yarattım, ona kendi ismimden türeyen bir isim verdim. Artık akrabalık ilişkisini sürdürenle ben de ilişkimi sürdürür, onunla ilişkiyi kesenle ben de ilişkimi keserim.” (Tirmizi, Birr, 9 [1907].)
Rahim kelimesi ağaç köklerinin birbirine sıkı bir şekilde sarılmasına da benzetilmiştir (Buhari, Edeb, 13 [5988].) Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde sıla-i rahim emredilmekte, bunun ihmal edilmesi ise yasaklanmaktadır. (Bakara, 2/27, 83, 177, 215; Nisa, 4/1, 36; Rad, 13/21, 25; Nahl, 16/90; İsra, 17/26; Nur, 24/22; Rum, 30/38; Muhammed, 47/22.) Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90.)
Bir adam Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek: “Bana, cennete girmemi sağlayacak ve beni cehennemden uzaklaştıracak bir amel/davranış söyle!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allah’a kulluk edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın; namazını dosdoğru kılar zekâtını verirsin ve akrabanı görüp gözetirsin.” buyurdu. Bu adam oradan ayrılıp gidince Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer bu emredilenlere uyarsa cennete girer.” (Müslim, İman, 14 [13]; Buhari, Zekât, 1 [1396]; Edeb, 10 [5983].)
İslam’da görev ve sorumluluklar, en yakından uzağa doğru genişler. (Şuara, 26/214; Buhari, Edeb, 2 [5971]; Müslim, Birr, 1 [2548].) Bu çerçevede ilk sırada anne baba, eş, çocuk ve torunlar, kardeşler, yakın ve uzak akraba ile komşular gelir. Yüce Rabbimiz “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya iyilik edin...” (Nisa, 4/36.) ayetiyle akrabalarımıza iyilik yapmamızı emrediyor. Başta aile fertlerimiz olmak üzere amcalarımız, halalarımız, dayılarımız, teyzelerimiz ve bunların çocukları yakın akrabamızdır. Onların her türlü ihtiyaçlarını karşılamak bizim görevimizdir. Onlara yapacağımız iyilik, onların ihtiyaç durumlarına, bizim de gücümüze göre değişir. Bu yardımların yanında zaman zaman kendilerini ziyaret etmek, telefonla da olsa hatırlarını sormak, sevinç ve kederlerine ortak olup onlar için dua etmek onlara karşı görevimizdir.
Akrabalarımız bize her zaman iyi davranmayabilir, yaptığımız iyiliklere karşı bazen aynı şekilde karşılık vermeyebilirler. Ancak bizler inancımızın gereği olarak onlara iyi davranmaya çalışmalıyız. Nitekim atalarımız; “İyilik yap denize at; balık bilmezse Halık (yaratıcı) bilir.” demişlerdir. Zira yapılan iyilikleri Rabbimiz kesinlikle karşılıksız bırakmayacaktır. (Hud, 11/115.)
Ashab-ı kiramdan biri Peygamberimize gelerek “Ya Resulallah! Benim akrabam var. Ben kendilerini ziyaret ediyorum, onlar bana gelip gitmiyorlar. Ben onlara iyilik ediyorum, onlar bana kötülük ediyorlar. Ben onlara anlayışlı davranıyorum, onlar ise bana kaba davranıyorlar.” dedi. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer dediğin gibi isen onlara (sanki) sıcak kül yutturmuş oluyorsun. Sen böyle davrandıkça Allah’ın yardımı seninle beraberdir.” (Müslim, Birr, 22 [2558].)
Akrabamızın kötülüğüne iyilikle, kabalığına incelik ve nezaketle cevap vermemiz en doğru davranıştır. Zira iyiliğe karşı iyilik her kişinin kârı, kötülüğe karşı iyilik ise er kişinin kârıdır. Bir ayette şöyle buyurulmaktadır: “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34.)
Akrabalarla iyi ilişkiler kurmakta maddi ve manevi birçok fayda vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Rızkının çoğalmasını ve ömrünün uzamasını (bereketlenmesini) isteyen kimse, akrabasını kollayıp gözetsin!” (Buhari, Edeb, 12 [5986]; Müslim, Birr, 20 [2557].) Sadaka vermek malı bereketlendirdiği gibi (Müslim, Birr, 69 [2588].) sıla-i rahim de ömrümüzü bereketlendirir.
Din farkı olsa bile akrabalarla ilişkiyi kesmemek gerekir. Nitekim Hz. Ebu Bekir’in hanımı henüz İslam’ı kabul etmemiş iken kızı Esma’yı ziyarete gitmişti. Hz. Esma da Peygamberimize gelerek “Ya Resulallah! Annem, Müslüman olmadığı hâlde beni ziyarete gelmiş. Ona ikramda bulunabilir miyim?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: “Evet, annene iyi davran!” (Buhari, Hibe, 29 [2620]; Müslim, Zekât, 50 [1003].) Akrabalık bağlarını korumak Allah’ın rızasını ve cenneti kazandırdığı gibi (Buhari, Zekât, 1 [1396]; Müslim, İman, 14 [13].) onlarla ilişkiyi kesmek cennetten mahrum bırakır. (Buhari, Edeb, 11 [5984]; Müslim, Birr, 18-19 [2556].)
Kişi, anne babasına iyilik yaptığı gibi onların dost ve akrabalarına da iyilik yapmalıdır. Zira onların yakınlarına ikramda bulunmak, onlara ikram anlamına gelmektedir. Bu durum onların vefatlarından sonra bile geçerlidir. (Ebu Davud, Edeb, 120 [5142].)
Yazımıza bir hadis mealiyle son vermek istiyorum: “Ey insanlar! Selamı yayın, yemek yedirin, akrabanızı görüp gözetin, herkes uyurken gece namaz kılın ki selametle cennete giresiniz.” (İbn Mace, Et’ime, 1 [3251].)

Diyanet Aylık Dergi

Dr. Ahmet OĞUZ
Suudi Arabistan Cidde Din Hizmetleri Ataşesi
ŞÜKÜR: KULLUĞUN İFADESİ

“Hani Rabbiniz, ‘Eğer şükrederseniz size (nimetimi) daha çok vereceğim, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım pek şiddetlidir!’ diye bildirmişti.”
(İbrahim, 14/7.)


Kur’an’da en çok vurgulanan dinî kavramlardan biri olan şükür, insanın hem dili hem kalbi hem de hâl ve hareketleriyle Rabbiyle kurduğu bağını, O’na karşı minnet ve teslimiyetini ifade eden bir kavramdır. Sahip olunan imkânların değerini bilmek, bunları vereni ve asıl sahibini unutmamak ve bütün bu imkânları gereğince kullanmak şükür kavramının anlam alanına dâhildir.
Günlük dilde kullandığımız “elhamdülillah”, “çok şükür” gibi ifadeler, şükrün en yalın ifadeleri olarak tavsif edilebilir. Güzel bir haber aldığımızda veya nasıl olduğumuz sorulduğunda söylediğimiz bu tür ifadeler bazen bilinçli olarak bazen de alışkanlık gereği dökülüverir dilimizden. Kötü bir hâlde olduğumuz ve karşımızdakinin haberdar olmasını istemediğimiz zamanlarda da ifade ettiğimiz bu sözler, içinde bulunduğumuz olumsuz duruma rağmen bilinçli olarak söyleniyorsa şükrümüzün ifadesi olarak son derece anlamlıdır. Zira bu, her hâl ve şartta Allah’a hamdolsun diyebilmenin, sadece varlıkta değil yoklukta da gösterilecek bir teslimiyetin ifadesi olacaktır.
Allah’a karşı şükrümüzü ifade edebilmenin pek çok yolu vardır. Bu anlamda şükür, hayatın her yönünü kuşatan, her hâlimizle ilişkisi olan bir kavramdır aslında. Örneğin şükür, sabırla da bağlantılı bir erdemdir aynı zamanda. Hayatın farklı yönleriyle sınanan insan, varlık yanında yoklukla da yüzleşebilmektedir. Bu durumlarda gösterilecek direnç ve teslimiyet bir sabır ifadesi olacaktır. Başa gelen sıkıntı ve dertler karşısında dik durabilmenin bir adım ötesi ise bu hâl ve şartlar altında da şükredebilmektir. Zira içinde bulunduğumuz kötü şartlardan daha kötüsü de başımıza gelebilirdi veya bizden daha kötü durumda olan insanlar da vardır elbette. Bu yönüyle hayat, sabır ile şükrün bir arada bulunmasını gerektirecek farklı yönleriyle karşılayabilmektedir bizi.
Şükrün ilişkili olduğu önemli kavramlardan biri de kanaattir. Zira kanaat, elindeki imkânlar sınırlı olsa da insanın, sahip olduklarının kıymetini bilmesi, bunları yeterli ve değerli görüp şükredebilmesi, Allah’ın verdiği nimetlere nankörlük etmemesi gibi erdemleri ifade eder. Kişinin, kendisinden daha iyi durumda olanlara bakarak mutsuz ve şükürsüz olmasını değil, az da olsa sahip olduğu helal nimetlere şükredebilmesini ifade eder. Hz. Peygamber’in, “Zenginlik, mal çokluğu değil gönül tokluğudur.” şeklindeki beyanı (Buhari, Rikak, 15.), kanaatkârlığın güzel bir ifadesidir. Hakiki anlamda kanaatkârlık ve şükür, eldeki imkânların değerini bilmeyi, sahip olduklarımız ne kadar çok olsa da harcarken itidalli olmayı; gösteriş, lüks ve israftan kaçınmayı gerektirir. (Cafer Sadık Yaran, Müslümanın Edinmesi Gereken Ahlaki Erdemler, Ankara: DİB Yayınları, 2018, s. 189-190.) Bu anlamda; sürekli moda peşinde koşmak, marka ve model bağımlısı olmak, ihtiyaç olmadığı hâlde sürekli yenisiyle değiştirme takıntısına kapılmak doyumsuzluğun ve şükürsüzlüğün göstergesidir ne yazık ki! Ve ne yazık ki az veya çok, çoğumuzun müptela olduğu hastalıklardır bunlar.
Şükrün sıkı sıkıya ilişkili olduğu diğer kavramlar ise ibadet ve kulluktur. Zira verdiği nimetlerden dolayı kulun Allah’a minnettarlık duyması, bunu sözleri ve amelleriyle göstermesi anlamında şükür Kur’an’da, kulluğun bir gereği olarak değerlendirilmiştir. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, 3/305.) Bizlere verilen fakat saymaya kalksak sayamayacağımız kadar çok olan nimetlerin (Nahl, 16/18.) şükrü için sadece sözlü ifade yeterli olmayacaktır elbette. Allah’a kulluk ve ibadet için yaratılışımızın gereği olarak O’nun rızasına uygun yaşamak; namaz, oruç, zekât ve hac gibi farzlar yanında, infak, sadaka ve diğer nafile ibadetlerle de hemhâl olabilmek şükrümüzün gereğidir. Çok ibadet etmesini Allah’a şükreden bir kul olma arzusuyla açıklayan Hz. Peygamber’in bu tutumu, şükür ve ibadet ilişkisinin somut bir örneğidir. (Buhari, Teheccüd, 6.)
Toprağa ektiğimiz tohumun yeşerip ürün vermesinde, içebileceğimiz tatlı suyun gökyüzünden inmesinde, ateşin kaynağı olan ağaçların yetişmesinde ve daha sayamadığımız nice nimetlerde bütün bunların sahibi olan Yüce Allah’ı anmayı ve O’na şükretmeyi gerektiren deliller vardır. (Vakıa, 56/63-74.) O hâlde bizler: “Artık siz beni anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin!” (Bakara, 2/152.) buyrulduğu üzere her daim şükür hâlinde olabilmenin; “Eğer siz şükreder ve iman ederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir.” (Nisa, 4/147.) buyruğu gereği iman ve şükürle korunmanın gayretinde olmalıyız. Bu sayede Yüce Allah’ın, yaptığımız az amele çok karşılık vermesi (Nesefi, Medariku’t-tenzil, 1/409.), işlerimizi bereketlendirmesi ve ihsanını artırması suretiyle şükrümüzün karşılığını vereceğine gönülden inanmalıyız.
Maddi imkânlar itibarıyla bizden iyi durumda olanlara bakmak bizi mutsuz ve şükürsüz yapacağı gibi bizden daha kötü durumda olanlara bakmak da elimizdekilerin değerini bilmeye ve şükretmeye vesile olacaktır. (Müslim, Zühd, 9.) Aslında şükretmeyi sadece maddi imkânlar ve konfor açısından değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Zira maddi anlamda hiçbir şeye sahip olmasa bile imanla şereflenmiş olması, sağlığının yerinde olması, aldığı nefesi huzurla alabilmesi dahi başlı başına şükür sebebidir değerini bilen için. Gözleri görmeyene kıyasla gören bir göze sahip olmak, aklı yerinde olmayana kıyasla akıl sahibi olmak, bir tırnağımıza dahi değer biçememek şükredecek ne kadar çok şeye sahip olduğumuzun ifadesi değil midir? O hâlde, kulluğumuzun gereği olan şükür zırhını kuşanmak, bizi küfran-ı nimetten koruyacak; kanaatkârlık, infak ve cömertlik gibi erdemlerle kucaklaştıracak vazgeçilmez bir değerdir. Sözlü olarak ifade etmek yanında kalbimizle teslimiyet göstermek ve fiillerimizle de kulluk görevlerimizi yerine getirmek, şükreden bir mümin olmanın gerekleridir. Bütün bunları yapabildiğimizde ve bunları sabır, tevekkül, kanaat gibi erdemlerle birleştirebildiğimizde şükrümüz anlamlı hâle gelecek, bu ise bizi Allah’ın sevgisine ulaştıracak, şükrümüzün karşılığını almamıza vesile olacaktır.

Diyanet Aylık Dergi

Doç. Dr. Bayram KÖSEOĞLU
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
EŞYANIN HAKİKATİ: NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Türkçeye de geçmiş olan Arapça kökenli “şey” kelimesinin çoğulu “eşya”, her türlü varlık için kullanılan ortak bir tabirdir. Eşyanın hakikati bahsinde felsefe ve tasavvufta birçok farklı yaklaşımla karşılaşmak mümkün. Biz eşyanın hakikatine, her varlığın yaratılış amacı, varoluş sebebi, niyet ve hikmet pencerelerinden bakmaya çalışacağız. Rakımı farklı dağlardan derlenmiş hakikat çiçeklerinden bir buket sunabilirsek ne mutlu.
Eşyanın hakikatini öğrenmek için soracağı “Nedir? Ne değildir?” sorularıyla insan, hayatına anlam kazandırmaya çalışır. Hayatın anlamsız olduğunu düşünmenin yegâne sebebi, varlıklara giydirilen naylondan, biçimsiz elbiselerdir. Görmek, duymak, koku alabilmek için nasıl sağlıklı kanallar gerekiyorsa eşyanın hakikatini anlayabilmek için de akl-ı selim ve kalb-i selim gerekir. Yani fiziksel, zihinsel ve ruhsal tüm hastalıklardan uzakta, fıtratını korumuş, onu yaratana dikkat kesilmiş bir akıl ve kalp… Evet, ilk ilahi emirdir “Oku!” ancak ayetin devamındaki okumanın nasıl yapılacağı bilgisi de bu emre dâhildir: “Yaratan Rabbinin adıyla…”
İnsan, hakikat pınarını arayan bir yolcu. Hakikate âşık. O yüzden yorulmak nedir bilmeden arar eşyanın hakikatini. Zira insan, Allah’ın kuludur ama bir robot değildir. Robotlar gibi sorgusuz, sualsiz, meraksız, arayışsız var olamaz. Teknolojik aletler bile bazen “Ben robot değilim.” kutucuğunu işaretlememizi ister. Yoksa işleme devam etmemize izin vermez. Neyi neden yaptığının farkında olan insanı muhatap alır. İnsan olmak, tercih yapıp bu tercihin mükâfatına ya da cezasına razı olmaktır. Onu insan yapan, akıl terazisidir. Hâl böyle iken eşyanın hakikatini anlamak âdeta bir insanlık ödevine dönüşür. Ancak ulaştığımız sonuçlar her zaman aynı netlikte olmaz. Bazı hakikatler su gibi şeffaf iken diğerlerinin rengine her an yeni bir ton daha eklenebilir. Bazen de hakikati gösteren aynalarımız buğulanır. Gördüğümüz noktaları birleştirip yanlış bir şekil ortaya çıkarırız. Olayların sıcaklığı azalıp dumanı tütmez olunca henüz görmediğimiz noktalar da belirir. Böylece şeklin aslı netlik kazanır; künhüne vâkıf oluruz. Malum, gölge de varlığa aittir ama varlığın hakikati değildir. Bu sebeple insan, hakikati gördüğünden, kör nokta kalmadığından emin olmalıdır. Yoksa şer bildiklerimizin ardı hayır; hayır bildiklerimizin ardı şer çıkabilir. (Bakara, 2/216.)
Cenab-ı Hak, yeryüzünde bir halife yaratacağını bildirdiğinde meleklerin buna hayret etmeleri haklıydı ama eksikti; tek taraflı bir yaklaşımdı. Nihayetinde insan, meleklerin söylediği gibi yeryüzünde kan dökse de bundan başka işe yaramayan bir varlık değildi. Bu sebeple Yüce Allah, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim.” buyurarak yaratılış hikmetine uygun bir hayat süren insanların da var olacağını onlara hatırlatmıştır. (Bakara, 2/30-34.)
Yaratılış amaçlarına uygun bir şekilde yaşayabilmeleri için kâinat sakinlerini Allah adına gözetmek de insana düşer. Bunu yapabilmek için kendisini, kâinatı ve onun sakinlerini yakından tanıması ve onların varoluş hikmetlerini keşfetmesi, insan için kaçınılmazdır. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’de, uçan kuşlara, deveye, göğe, dağlara, yeryüzüne bakıp onların yaratılış hikmetleri üzerinde bilgi ve bilincin artırılması istenmektedir. (Mülk, 67/19; Gaşiye, 88/17-20.) Çünkü yüce âleme ait bir ruh ve süfli âleme ait bedeniyle insan, her türlü iyi ve kötü varlığı tanıyıp anlayabilecek, yönetebilecek bir özelliğe sahiptir. (Gürbüz Deniz, Anlam ve Varlık Boyutuyla İnsan, s. 28.)
İnsan, Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır. (Zariyat, 51/56.) Hâlbuki Cenab-ı Hakk’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Asıl ihtiyaç sahipleri insanlardır. Ancak nefsin tesiri altında kalan insan her zaman gerçek ihtiyacını göremez. Yaratılış hakikatini görmeyenler, dünyada serseri mayın gibi dolaşır, kendisini yaratanı bile tanımazdan gelir. O’nun emir, yasak ve tavsiyelerinin hakikatini görmez. Hakikat miyopudur. “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarma, insanları öldürme, ekini ve nesli bozma!” diye uyarıldığı hâlde, “Biz ıslah edicilerin ta kendileriyiz!” kalkanının ardına gizlenir. (Bakara, 2/11, 205; Nisa, 4/93.)
İnkârın tek bir şekli yoktur. Ancak ortak nokta; inkârın şekline, dile ve davranışa dökülme biçimine göre bozulmuş insan formlarıdır. Yüce Allah’ı yaratıcı olarak kabul etme ve O’nun huzuruna çıkıp hesap verme bilinci zayıflayan insan, nankörlük (Nahl, 16/112-113; Ankebut, 19/67.), cimrilik ve bencillik etmeye (Kalem, 68/21-25.), kibirli davranmaya (Kehf, 18/34-36.), yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, sözünde durmamaya, yalan söylemeye, başkalarının malına ve canına kastetmeye, iffetsiz bir yaşam sürmeye açık hâle gelir. Bazı kişisel tercihleri, insani hasletlerle uyumluymuş gibi gözükse de bu durum, bozuk saatin günde iki kez doğruyu göstermesinden ibarettir ya da menfaati gereğidir. (Bakara, 2/267; Hac, 22/11; Ankebut, 29/10.)
Eşyanın hakikatini görebilmek, adaleti de kaçınılmaz kılar. Adalet, verilen hükümlerdedir. Hüküm evi, muhkem ve hikmetli olmalıdır. Zemin ve iklim hesaplamaları yaparak uzmanı tarafından sağlam bir şekilde inşa edilen hükümler sarsılmaz, yıkılmaz, içinde insanlar zarar görmez. Kapısı çatıda değil yerde; penceresi yerde değil duvarda olan hükümler insanın yaşamasına elverişlidir. Aksi durumlarda verilen hükümler ya enkaz ya da metruk hâle gelir. Muhkem ve hikmetle inşa edilen evler, adalet iskânı almayı hak eder.
“Adaleti titizlikle ayakta tutun.” buyurur Yüce Rabbimiz. “Kendiniz, anne babanız ve akrabanız aleyhine de olsa…” (Nisa, 4/135.) Eşyanın hakikatini bilen Allah Resulü, sağlığında çocuklarına eşit mal mülk vermeyen babaya, “Beni adaletsizliğine şahit tutma!” der. (Müslim, Hibe, 14.) Çünkü adalet, kendimizden ve en kıymetlilerimizden daha değerlidir. İnsanın olduğu ama adaletin olmadığı bir dünyada insan kalmak zordur. Adaletin zıddı olan zulüm ise hüküm evini inşa ederken malzemeden çalmak, insanın insan gibi yaşayamayacağı bir plan projeyi uygulamaktır. Bu yüzden Allah’ı inkâr edenlerin evleri, örümceklerin ağları kadar zayıftır. (Ankebut, 29/41.) Çünkü Allah’ı inkâr etmek ve Allah hakkında yalan söylemek, en büyük zulümdür. (Yunus, 10/17.) Diğer konularda yalan söylemek de inkârcı üretme potansiyelinden dolayı büyük günahlardandır.
Kur’an-ı Kerim’de kendisine hikmet verilen kimsenin büyük bir hayra sahip olduğu müjdelenir. Ancak Yüce Allah, hikmeti dilediğine dilediği kadar verir. (Bakara, 2/269.) Hikmet incisi elbette önce kâmil insan olan peygamberlere verilmiş ve onlardan, gönderilmiş oldukları toplumlara onu öğretmeleri istenmiştir. (Bakara, 2/129, 151, 251; Âl-i İmran, 3/48, 81; Nisa, 4/54.) Bu uğurda her insan, kendi imkânlarıyla hikmet seferine çıkar. Kimi atlı kimi piyade. Şair, şiiriyle… “Göster hakikatini bana eşyanın Rabbim!” diye seslenir Necip Fazıl; “Olduğu gibi göster! Söksün esrarı kalbim!”. Okuma yazmayı söker gibi… Bir kazağın nasıl örüldüğünü anlamak için ilmek ilmek söker gibi…
Hakikatin bilgisi, hayatın karanlık köşelerinde gece görüş gözlüğü gibi güvende hissettirir insanı. Nuh peygamber eşyanın hakikatini bilmeseydi nasıl dayanabilirdi oğlu uzattığı elini tutmayıp iman gemisine binmediğinde. Hz. Yusuf, önce su kuyusuna sonra iftira kuyusuna, ardından zindana atılıp da “Allah güzel davrananların mükâfatını zayi etmez.” (Yusuf, 12/90.) diyebiliyorsa eğer sultanlık ve vuslat hakikatini görebildiği içindi. Eyyüb peygamberin varını yoğunu kaybetmesinin ardında, onun ne kadar sabırlı bir kul olduğunu ilan etmek vardı. Hz. Musa’nın peşine düştüğü kor, ilahi rehberliğin nuru; ortasında yürüdüğü deniz, kurtuluştu.
Söz ve davranışların hakikati olan niyet, davranışları ibadete dönüştüren bir iksirdir. İbadetlerin hikmetlerini bilmek; kabuğa gösterilen ihtimamın, onun içindeki özü korumaktan kaynaklandığı gerçeğiyle yakından ilgilidir. Suyla temizlenmek, abdestin hakikati/hikmeti olsaydı teyemmüm meşru kılınmazdı. Namazın hakikati ayakta durup sonra biraz eğilmek sonra da yere kapanmak olsaydı münafıkların namazı için “Vay o namaz kılanların hâline!” denilir miydi? (Maun, 107/4.) İmsaktan iftara kadar aç ve susuz kalan herkes oruç tutmuş olur mu? Tohumun hakikati gizlemek; budamanın hakikati eksiltmek olmadığı gibi zekât da kazandığını azaltmak değil arındırmaktır. Kurbanın hakikati eti kemiği olsaydı eğer kurbanı kesen ondan faydalanabilir miydi? Hac ve umrenin hakikati, mecburi turistik gezi değildi. Müslümanların her türlü dünyevi çizgiden sıyrılıp İslam’ın ilk neşvünema bulduğu yerlerde birlenerek ibadet ve istişare etmesiydi.
Bir kapı, ardındakilerin hakikatini göstermez her zaman; bilakis hakikati saklayan bir engel olabilir. Eşyanın hakikatini bilmek, kapının ardını görebilmektir. Süslü bir kapının ardında hıçkırıklar; kırık dökük bir kapının ardında şen kahkahalar olabilir. Cevizin hakikati, kabuğu değil; suyun hakikati köpüğü değildir. Kısasın hakikati; hayattır. (Bakara, 2/179.) Savaşa hazırlıklı olmanın hakikati; barış. Güneşin ve ayın hakikati; mevsimler ve takvimlerdir. (Enam, 6/96.) “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver sen onu / Bana seni gerek seni” dizelerinde Yunus Emre, cennetin hakikatini mısralarla resmeder.
Bazı zamanlar hakikat bilmecesini çözmek, ilave bir özen ister. Denklemin iki tarafı ortaya çıkınca insan da şaşırır. Bir kahve içmenin hakikati, kırmızı kefenden kundaklara sarılı bebekler olabilir. İyi bir temizliğin, kaliteli bir makyajın hakikati, toza toprağa kana bulanmış yüzler olabilir. Zulmün yaşandığı karanlık günlerde hakikati görebilmek için gece görüşlü gözleri olmalı insanın.
Şehitliğin hakikati ölüm değildir. İzzettir, namustur, şereftir, vatandır.

Diyanet Aylık Dergi

Gülsüm SOYDAN
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı
YARININ DÜNYASINDA İTALYA PENCERESİNDEN DİN

Hamuru Eski Roma, Hristiyanlık ve Rönesans sanatı ile yoğrulmuş; toplumsal, siyasal düzen ve asayişi saray, kilise ve zenginler arasındaki sıkı ittifaklarla kurulmuş bir İtalya var karşımızda. Eski ile yeniyi harmanlayan tarihî şehirleri âdeta birer açık hava müzesi. Baskın Katolik din yorumu, uygulaması, görkemli kiliseleri ve zengin din sembolizmi ile İtalya, geri dönülmez bir sosyal ve kültürel çeşitliliğe ev sahipliği yapıyor. Geleneksel dinsel ve kültürel homojenlik artık yok. Katolik Kilisesi modeli üzerine oturmuş geleneksel Hristiyan inanca meydan okuyan, küresel göç dalgasının sebep olduğu geniş bir inanç/din yelpazesi var. Nüfusun % 5,8’ine denk gelen yaklaşık 4 milyonluk “Ben dinsizim!” diyenler ordusu da unutulmamalı. Yaklaşık 59 milyon nüfus var; 53,5 milyonu Hristiyan ve bunun 51 milyonu Katolik. Her yerde aşikâr, yoğun, hissedilir bir Katolik tarzı ve yorumu hâkim.
Dünün İtalya’sında din, hayatın ana temasıydı ama bugün için bunu söylemek pek mümkün değil. Papalığın, başpiskoposların şehirlerin sosyal, siyasi ve ekonomik hayatına doğrudan müdahil olduğu orta çağlardan çok farklı bir İtalya var karşımızda. İnsani gelişme ve mükemmelliği temel alan klasik hümanist Rönesans kültürüyle mayalanan büyük tarihî şehirlerin kapitalizmin yoz, baskın, bozguncu ve tahakkümcü modern kültüründen fazlasıyla nasiplendiği aşikâr. İtalya, Papalığın merkez üssü Vatikan sayesinde Hristiyanlığın özgün Katolik yorumlarını üretme tekelini elinde tutuyor. Asırlar önce gotik ya da barok mimariyle inşa edilen katedraller, kiliseler doğanın yıpratıcı, savaşların imha edici gücüne direnerek ayakta kalabilmişler. Hepsi günümüz modern İtalya şehirlerinin hâlâ en şaşaalı ve en muhkem yapıları olma özelliğini koruyorlar.
İtalya’nın Hristiyan geçmişinin dilsiz şahitleri olan bu mabetlerin büyük bir kısmı bugün birer müze hüviyeti taşıyor. Dün bu görkemli yapılara maddi destek, azizlerle aralarını iyi tutabilmek, cennetteki yerlerini sağlamlaştırabilmek için cömert bağışlar yapan krallardan, soylulardan ve zenginlerden geliyordu; bugün ise devletten ve turistlerin giriş ücretlerinden geliyor. Byung-Chul Han, tam da bu noktada kapitalizm ve dinin artık denkleştiğini, ibadet için gelenle gezmek için gelenin aynı düzlemde buluştuğunu söyler. İnanan nezdinde anlam yüklü mabet, turist için artık “anlamca içi boşalmış” bir yerdir. (Byung-Chul Han, Ritüellerin Yok Oluşuna Dair, çev. Çağlar Tanyeri, İnka Yay., İstanbul 2022, 53.) Doğrusu, kilise ziyaretçilerinin aradığı şey, göze hitap edecek ihtişam ve şatafattır; bir ibadet ya da ritüelin ruhları okşayan, alıp götüren büyüsü değildir.
İtalyan anayasası, devleti ve kiliseyi bağımsız ama birbirleriyle karşılıklı bağımlılık ilişkisi esası üzerine konumlandırmış. İtalyan devleti kâğıt üzerinde “seküler” olsa da Katolik Kilisesi bireyin din ve kilise ile olan ilişkilerinin düzenlenmesinde öncü rolüne sahip. İtalyan toplumunun tarihî ve kültürel kimliği ile değer, anlam ve ufuk haznesini muhafaza etmede, yeni durum ve şartlara göre tazelemede devlet ve kilise arasında karşılıklı bir uyum ve dayanışma var. Hz. İsa’nın yeryüzündeki tek meşru vekili olduğunu iddia eden ve dolayısıyla dünyadaki bütün Hristiyan topluluklar üzerinde hâkimiyet iddiası taşıyan Papalığın İtalya üzerinde de bariz bir etkisi var.
Bugün İtalyan halkı geçmişteki atalarından daha mı az dindar, daha mı az ahlaklı, değerlerine daha mı az düşkün, bu elbette tartışma götürür. İnsanı, ahlakını, inancını ve değerlerini sömüren devirler dün vardı, bugün de var, yarın da var olacak. Dindar ya da ahlaklı olup olmama bir tarafa, Katolik inancı İtalyan halkının zihniyet yapısını, değerler skalasını, insan ve kâinat algısını, hayat felsefesini, eylem, düşünce ve semboller dünyasını şekillendiren en güçlü unsur olma özelliğini hâlâ koruyor. Bu durum güney İtalya’da kuzeye nispetle çok daha görünür ve belirgin. Dolayısıyla olumlu ya da olumsuz bir genellemede bulunmak hatalı olur. Dünün ve bugünün İtalya’sında ritüelleri, sembolleri ve söylemleri ile yalnızca kültüre değil, aynı zamanda hayata da nüfuz eden köklü, geleneksel, tarihî bir dinsel nizam var ve bu da Katoliklik. Üzerinde ihtilaf olsa da İtalyan bayrağındaki yeşil, ümidi; beyaz, inancı; kırmızı ise yardımlaşmayı, iyiliği temsil etmektedir. Kayalara oyulan kovuklara, evlerin, apartmanların köşelerine, kapı girişlerine, mahalle aralarına yerleştirilen Meryem, İsa ve azizlerin figürleri ve heykelleri, yakılan mumlar taşıyla, toprağıyla, havasıyla İtalya’nın koyu Katolik rengini ziyadesiyle ele veriyor.
Diğer taraftan, derinliğe, hakikate ve anlama duyulan özlemi yok etme, önüne çıkan her şeyi düzleştirme emeliyle yanıp tutuşan neoliberal kapitalizmin boğucu ikliminde dinlerin kültürü besleme, ruhları titreten sembol, söylem ve metotlar üretme kabiliyetleri günbegün köreliyor. Dinsel kimliklerde, dine ve kurumlarına bakışta başlayan köklü dönüşüm toplumların parçalanma sürecine girdiğini haber veriyor. Nesiller kendi kültürlerinden, dinlerinden ve toplumlarından adım adım uzaklaşıyorlar. (Ali Köse, Dinin Geleceği, Nobel Yay., Ankara 2023, vii-xii.) İnanmak, adanmak, bağlanmak, ait olmak gibi derin anlam yüklü değerler onlar için artık pek bir kıymet ifade etmiyor. Neoliberal rejimin küresel dayatmalarından dünyanın her ülkesi gibi yeterince nasiplenen İtalya, yavaş yavaş Katoliğin dinin çekim alanının dışına kayıyor. Tüm görünür sembollerine ve güçlü kurumlarına rağmen İtalya’da din, yarının dünyasında toplumun marjinlerine itilme kaderiyle yüz yüze. Bununla nasıl baş edeceğini zaman gösterecek.
Dünkü İtalya’nın bugünkü İtalya’dan daha dindar olduğunu söylemek bir genelleme olur. Rönesans uzmanı Ross King 1300’lü yılların Roma’sında silahlı insanların birbirlerine ok fırlattığından, kiliselerin renkli camlarının taşlandığından bahseder. Roma’da evler basılmakta, duvarlar yıkılmakta, kiliseler çökmekte, kutsal emanetler çalınmakta, yasalar çiğnenmektedir. O günlerin İtalyan hümanist şairi Petrarch, “Barış sürgünde” der. (Ross King, Floransa Kitapçısı, E Yay., İstanbul 2023, 36.) XVI ve XVII. asırlarda, halk dinin emir ve kurallarından habersizdir. Napoli’nin yanı başındaki Sorrento piskoposluğu, insanların dini umursamayışlarından, ayinlere ve vaftiz törenlerine katılmayışlarından şikâyetçi olur ve Kilise’yi tedbir alması için uyarır. Avrupa milletlerinin karakter ve psikolojilerini kaleme alan Fransız tarihçi Alfred Fouillée de Rönesans’ın İtalya’ya dinsizlik ve ahlaksızlık aşıladığını, Kilise’nin baskı ve yasaklarından usanan halkın dinden uzaklaşıp bencilliğe saplandığını ifade eder. Ona göre, Rönesans, İtalya’nın büyük bir millî ahlak buhranı yaşadığı dönemdir. (Alfred Fouillée, Avrupa Milletlerinin Karakter ve Psikolojileri, İdil Yay., İstanbul 2021, 54.)
Elbette bu tasvirleri herhangi bir İtalyan şehrinin ortaçağlardaki genel manzarası olarak görmek yanlış olur. Kesin olan şu ki kilise, doğal dünyayı anlama ve yorumlama çabasında halkın yegâne rehberiydi. Hristiyan inancı ile doğal dünya arasında bir uyuma vurgu yapan ve bunu yaratıcı bir Tanrı’nın varlığına bağlayan kilise, bu inancı resim, müzik, heykel ve mimari eşliğinde kilisenin iç ve dış mimarisine, tasarımına yansıtmaktaydı. Dinin öğretilerinden habersiz olan halk, azizlere ve onların tapınaklarına büyük saygı duyuyordu. Bu tutum literatürde “Barok dindarlığı” olarak geçer. XVII. asrın sonlarından itibaren kiliselerde, sokak köşelerinde, binalarda ve tapınaklarda sergilenmeye başlayan Barok sanatı, dine duyulan saygının ve sanatçının hünerinin bir ifadesiydi, ancak daha önemlisi, Katolik Kilisesi’nin güç ve otoritesini simgeliyordu.
2021 yılında ölen İtalyanların 21 bini kendilerini yaktırmış. (www.funerali.org) 2001-2022 yılları arasında 14-24 yaş grubunda kilise ritüellerine katılım üçte iki, yetişkinler arasında ise düzenli kilise müdavimi olanlar yüzde elli azalmış durumda (www.settimanenews.it) Gençlerin önemli bir kısmı kilise ayinlerini ve ritüellerini anlamsız ve tuhaf birtakım eylemler silsilesinden ibaret görüyor. Ülkede gençler arasında alkol ve uyuşturucu bağımlılığı her geçen gün biraz daha artıyor. Bu durum neoliberal çağda Katolik Kilisesi’ne yönelik en ciddi meydan okumanın İtalyan gençliğinden geleceğini gösteriyor. Bir kısmı din ile bağını tamamen kesen, bir kısmı pamuk ipliği ile bağlı olan gençlerin kültürel aidiyet kodları giderek silikleşiyor. Kiliseye gidip gitmediğini sorduğum bir İtalyan gencinin cevabı bu minvalde yeterince açıktır sanırım: “Kalbim temiz olduğu sürece dine ihtiyacım yok!”
Bu gençlerin özgürlük taleplerinin bir kısmı toplumun ahlak normları ile bir kısmı da kilisenin inanç esasları ile doğrudan çelişirken bu talepler karşısında Katolik Kilisesi içinden de farklı sesler yükseliyor. Mesela, eşcinsellere karşı izlenecek politika konusunda Kilise içindeki otoritelerin bir kısmı daha kuşatıcı olma, bir kısmı ise asla müsamaha gösterilmemesi taraftarı. Yırtıcı dijital kapitalizmi de arkasına almış seküler kültürün Hristiyanlığın inanç esaslarını ve ahlak duvarını yıkmak için önüne çıkan fırsat ve imkânları geri çevirmediğini gayet iyi bilen Roma Katolik Kilisesi, seküler İtalya devlet güvencesini anayasal teminat ile sağlama almış olsa da yarının dünyasında bu saldırılar ve tacizler karşısında epey zorlanacak gibi gözüküyor.
Ulusal düzeyde İslam ise henüz bir din statüsü tanınmayan İtalya’da din, hemen her ülkede olduğu gibi neoliberalizmin piyasa/pazar rekabetinden ve kuşatıcı ideolojisinden payına düşeni fazlasıyla almış ve almaya devam ediyor. Dinsel ve kültürel kimlikler söz konusu ideolojinin aşındırıcı ve yıpratıcı etkilerinden korunabilmiş değiller. Kilise gerek kendi bağlılarına gerekse kendi dışındakilere ulaşabilmek için neoliberal rekabetçiliğin izin verdiği çerçevede stratejiler ve projeler geliştirme peşinde olsa da metalaşma riskini nasıl bertaraf edeceği müphemliğini koruyor. Hızlı değişime ayak uydurma mücadelesi veren her din ya da mezhep gibi Roma Katolik Hristiyanlığı da hummalı bir biçimde yeni kavramsal çerçeveler ve kuramsal araçlar üretme arayışı içinde. Aksi takdirde yarının dünyasında hareket ve nüfuz alanı onun için çok ama çok daralmış olacak.
Bu bir kehanet değil, görünen köy kılavuz istemez… Rengi, tonu, teolojisi ne olursa olsun, bu her din için geçerli. İngiliz sosyolog Mathew Guest’in “neoliberal din” adını verdiği nevzuhur olgu, geleneksel dinlerin nüfuz alanlarını gasp etmek için dijital kapitalizm rüzgârını da arkasına alıp âdeta tırısa kalkmıştır. Dini ve milliyeti ne olursa olsun, gençlere, kıyamet sonrasında değil, bizzat bu dünyada bir yeryüzü cenneti vadetmektedir.
Yarının dünyasında gençliği bekleyen tehlike büyük ve amansız; kural tanımaz ve pervasız!

Diyanet Aylık Dergi

Prof. Dr. Adnan Bülent BALOĞLU
İtalya Milano Din Hizmetleri Ataşesi
“İnsanın değeri takvası nispetindedir. Dinimizin asıl değer ölçüsü cinsiyet, renk, şekil, servet, makam, mevki değil, takvadır.”
Ali Rıza TEMEL:


Seyyid Şerif el-Cürcani tarafından “Allah’a itaat ederek azabından sakınma” olarak ifade edilen takvayı ve onun Müslümanlar açısından önemini Kur’an ve hadisler çerçevesinde kısaca anlatabilir misiniz?
Belirttiğiniz gibi Seyyid Şerif Cürcani, takvayı “Allah’a itaat ederek azabından sakınmaktır. Bu da ceza almayı gerektiren davranışlardan nefsi korumak suretiyle gerçekleşir.” şeklinde tarif eder. Takva, “vikaye” mastarından türeyen bir kelimedir. Vikaye ise korumak anlamına gelir. Buna göre takvayı bir şeyi kötü, zararlı ve tehlikeli şeylerden korumak şeklinde anlayabiliriz. Müttaki de kendisini günahlara, zararlı ve tehlikeli şeylere karşı koruyan, titizlik gösteren kimse demektir. Allah’tan korkmak şeklinde vurgulanan takva aslında O’nun sevgi ve rızasını kaybetme endişesi taşımak, bu hususta titizlik göstermek demektir. Bu, sırf korkudan ziyade saygı ve hürmet ağırlıklı bir hassasiyeti ifade eder. İnsan doğuştan temiz ve günahsız olarak dünyaya gelir. Onun görevi bu temizliği korumak, fıtrata uygun yaşamaya çalışmaktır. Bedeni ve çevreyi maddi kirlerden korumak ne kadar önemli ise ruhu da inkâr, fitne, nifak, kibir, haset, cimrilik gibi manevi kirlere karşı korumak aynı şekilde önemlidir. Bu manevi kirlerden korunan kişi zaten çevreyi de kirletmez. Takva, maddi ve manevi olarak sağlıklı yaşamanın en önemli unsurudur.
Sağlık alanında koruyucu hekimlik, tedavi hekimliğinden daha önemlidir. Çünkü aslolan hasta olmamaktır. Hasta olmamak için de sağlığa zararlı hareket ve ortamlardan uzak durmak gerekir. Bu hususta titizlik gösterilmezse tedavi fayda sağlamaz. Manevi hayatın da sağlıklı olması, kötülük ve günahlara karşı titizlik gösterilmesine bağlıdır. Kötülük ve günahların yayılma hızı iyilik ve sevapların yayılma hızından daha fazladır. Yakın zamanda dünya genelinde yaşanan salgının ne kadar fazla yayıldığını, korunmak için ne kadar tedbirler alındığını, temizlik, maske ve aşı seferberliğine girişildiğini hep birlikte görüp yaşadık. Mikroplar gibi hızlı yayılan kötülük ve günahlara karşı da manevi korunma tedbirlerine başvurmak şarttır. Bu korunmanın adı da takvadır.
Günah ve haramların rahat işlendiği ortamda yaşayanlar, bu ortamdan mutlaka etkilenirler. Başta devletin etkili ve yetkili kurum ve kuruluşların maddi ve manevi anlamda temiz ve sağlıklı bir ortam oluşturmaları en önemli görevleri arasındadır. Eğitimin bir önceliği de bu olmalıdır. Korunmak ve titizlik göstermek anlamına gelen takvanın fert ve toplum hayatındaki önemi ise tartışılmazdır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in de asıl hedefi takva sahibi kimseler yetiştirmektir. “Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.” (Bakara, 2/2.) devamındaki ayetlerde takva sahiplerinin vasıfları belirtilmektedir.
İnsanın değeri takvası nispetindedir. Cinsiyet, renk, şekil, servet, makam, mevki asıl değer ölçüsü değildir. Allah Resulü, veda hutbesinde Arap’ın Arap olmayana, beyazın siyaha üstün olmadığını belirtmiş. “Sizin Allah katında en değerliniz Allah’a karşı en takvalı olanınızdır.” buyurmuştur. En takvalı olmak Allah’a karşı en saygılı ve titiz olmak anlamındadır.
Cenab-ı Allah, “Allah’a karşı gelmekten sakının!” emrini Kur’an-ı Kerim’de 50’den fazla yerde kullanmıştır. İnsanların takva sahibi olmalarının gerekliliğinin çokça zikredilmesine, insanın hem Allah ile ilişkisine hem de kendi iç dünyasına yönelik tekâmülüne dair neler söylemek istersiniz?
Takva her şeyi gören, bilen, işiten ve bütün gizliliklere vâkıf olan bir yaratıcıya iman etmenin doğal sonucudur. Hangi durum ve konumda olursa olsun, devamlı Cenab-ı Hakk’ın gözetiminde olduğunu bilen bir müminin bilerek günah işlemesi ve günahta ısrar etmesi olası değildir. Bu duyarlılık içinde bulunan bir müminden kimseye zarar gelmez.
Cenab-ı Hak, “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Hadid, 57/4.) buyuruyor. Bu durumun farkında olan kul, her an huzurda olduğunu, gözetildiğini bilerek hassas davranır. Allah’a karşı saygısızlık yapmaktan utanır. Bir büyüğünün karşısında edepli davranan kimse, büyükler büyüğü Allah karşısında saygısızlık yapmaya nasıl cesaret edebilir?
Allah’a karşı saygılı ve titiz davranmayan insanlar tehlikeli ve zararlı kimselerdir. Haram-helal, günah-sevap duygu ve inancına sahip olmayanlardan her fenalık beklenir. Bu durum, “Kork, Allah’tan korkmayandan.” atasözü ile veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Kulun Allah katında değer kazanması, manen tekâmül etmesi takvaya bağlıdır. Fert ve toplum hayatında takvanın yerini hiçbir şey dolduramaz. Kötülük ve suçlar sadece kanunlar ve polisiye tedbirlerle önlenemez. Kanunları uygulayacak olan da
insandır. İnsan; iman, takva, ahlak ve erdem gibi meziyetlere sahip olmazsa günah ve kötülüklere karşı bütün bariyerlerden yoksun hâle gelmiştir. Merhum Mehmet Akif ne güzel söylemiş:
“Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır.
Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdan’ın.
Ne irfanın kalır tesiri katiyyen ne vicdanın.”
Allah’ın “Ne hayır işleseniz Allah onu bilir. Azık edinin; kuşkusuz azığın en hayırlısı takvadır.” (Bakara, 2/197.) buyurduğu üzere insanlar bu en hayırlı azığa ulaşmak, onu biriktirmek adına neler yapmalı ve nelerden sakınmalıdır?
Azık, yiyecek içecek gibi insanın muhtaç olduğu zaruri şeyleri ifade eder ve beden için bunlar vazgeçilmezdir. Bedenin maddi gıdaya ihtiyacı olduğu gibi ruhun da manevi gıdaya ihtiyacı vardır. Manevi açlık, maddi açlıktan daha tehlikelidir. Bedenin ihtiyaçları geçici ve sınırlıdır, ruhunki ise daimidir, onun daimi gıdaya ihtiyacı vardır. Ayette belirtilen takva azığı; salih amel, ahiret için biriktirilen hayır ve iyiliklerdir. Dünya malı ve çocuklar dünya hayatının ziynetidir. Baki kalacak salih ameller ise Rabbinin katında hem sevap bakımından hem de ümit bakımından daha hayırlıdır. Allah (c.c.): “Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan iyi davranışlar ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” (Kehf, 18/46.); “Sizde bulunanlar tükenip gider ama Allah’ın katındakiler kalıcıdır. Asla kuşkunuz olmasın ki, güçlüklere göğüs gerenlerin ecirlerini, yapmış olduklarının daha da güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 16/96.) ayetlerinde kalıcı olan takva azığına dikkat çekmiştir. Takva azığı da kalıcı ve korunmuş olduğu için geçici azıklardan daha hayırlıdır. Takva, koruma ve korunmayı ifade ettiği için takva sahipleri kazandıklarını koruma hususunda daha titizdirler.
Allah’ın (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de çokça zikrettiği takvanın derecelerinden ve takva elbisesi giyinen müminlerin özelliklerinden söz edebilir misiniz?
Her şey farklı ve dereceli olduğu gibi takvanın da dereceleri vardır. Takvaca en üstün olanlar başta Hz. Peygamber olmak üzere diğer peygamberlerdir. Çünkü peygamberler “ismet” yani korunmuşluk sıfatına sahiptirler. Özellikle ilk zahid ve sufiler Allah’tan korkmaya, Allah’a sığınmaya ve şüpheli şeylerden kaçınmaya büyük önem vermişlerdir. Onlara göre helalliği şüpheli olan şeylerden sakınmak da avamın takvasıdır. Havasın takvası ise helal olan şeylerin ihtiyaçtan fazla olanını terk etmektir. Ariflere göre takva, kulun Allah’tan başka her şeyden korunması ve gönlünde sadece O’na yer vermesidir. Harama düşmek korkusuyla bazı helaller konusunda bile hassasiyet göstermek takva gereğidir. Nitekim Allah’ın Resulü, “Bir kul günaha girerim korkusuyla yapılması sakıncalı olmayan bazı şeylerden bile uzak durmadıkça müttakiler derecesine çıkamaz.” (Tirmizi, Kıyamet, 19.) buyurur.
Bunlarla birlikte takvayı erişilmez bir dindarlık gibi görüp fetva ile takva arasında ayrım yapıldığına şahit olmaktayız. Fetva, olması gerekeni dine uygun olanı ifade eder. Takva ise bu konuda fazlaca titizlik göstermektir. Bu titizlikte aşırı gitmek, dindarlığı çekilmez bir yük hâline getirmek doğru değildir. Din, ölçü ve dengeyi esas alır. Allah Resulü de “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.” buyurmuştur. Rabbimiz de bizim sıkıntı çekmemizi istememiş ve “Allah sizin için kolaylık istiyor, güçlük çekmenizi istemiyor.” (Bakara, 2/185.) buyurmuştur.
Allah’ın (c.c.), “Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” (Araf, 7/26.) buyurduğu üzere insanın bedenini elbise, ruhunu ise takva elbisesi korur. Bedenler pahalı ve gösterişli elbiseler, altın, gümüş, pırlanta gibi değerli madenlerle süslenir. Ruhlar ise iman, ahlak, sabır, cömertlik, ihlas, kanaat, tevekkül gibi manevi ziynetlerle süslenir. Dışı mamur içi harap olanları, Hz. İsa süslü mezarlara benzetmiştir: “Siz badanalı kabirlere benzersiniz. O kabirler dıştan güzel görünürler fakat içten ölü kemikleri ve her türlü murdarlıkla doludurlar.” (Matta, 23-27.) Bunları söylerken pejmürdeliği ve dış güzelliği ihmal etmeyi savunuyor değiliz. Bir Müslümanın avret mahallerini örtmesi ve ibadethanelere toplu yerlere giderken temiz ve güzel elbiseler giyinmesi esastır.
Ayrıca utanma duygusu, takvanın en önemli göstergesidir. Takva ehli olanlar ar ve hayâ sahibidirler. Utanma hissini kaybedenlerin günahlardan sakınma gibi bir hassasiyetleri yoktur. Hayâ imandandır ve müminin en güzel vasıflarındandır; hayâsız insan pervasızca her kötülüğü işler. Peygamberlerin ilk söyledikleri sözlerden birisi de şudur: “Utanmazsan dilediğini yap!” (Buhari, Edeb, 78; Ebu Davud, Edeb, 6.)
Yüce Allah (c.c.) “Dünya ve ahirette müttakilere müjdeler vardır.” (Yunus, 10/63-64.) buyurarak takva sahibi müminlerin hem ahirette hem de dünyada elde edecekleri faydadan söz eder. Müttaki olmanın ahiret ve dünya hayatında sağlayacağı yararlar nelerdir?
Belirttiğiniz ayetlerde müttakilerin Allah’ın dostları, evliyası oldukları, onlar için hiçbir korku ve üzüntünün söz konusu olmadığı, iman ettikleri, kötülük ve günahlara karşı kendilerini korumaları sebebiyle dünya ve ahirette daima hayırlı sonuçlarla müjdelendikleri belirtilmektedir. Allah’ın dostluğunu kazanmak en büyük kazançtır. Bu dostluğu kazanmanın iki önemli şartının birincisi iman, ikincisi ise takvadır. Onların dünya ve ahirete ait müjdeleri hususunda İsmail Hakkı Bursevi şunları söylemektedir: “Burada geçen müjde; yardım, zafer, ganimet gibi dünya nimetlerinden ve açıklanması kelimelere sığmayan ahiret nimetlerinden meydana gelen müjdelerdir. Güzel övgü, hayırla anılma, insanların sevgisi, salih rüya görme dünyadaki müjdeleridir. Âlimlerden birisi onlar için dünyadaki müjdeleri, meleklerin ölüm anında onlara müjde ile gelmeleri, ahirette ise onlara selam vererek kurtuluş ve cennet nimetlerini müjdeleyerek onları karşılamaları, yüzlerin nurlanması, amel defterlerinin sağ taraftan verilmesi şeklinde açıklamıştır.” Başka pek çok ayette genişliği gökle yer arası kadar olan cennetin müttakiler için hazırlandığı (Âl-i İmran, 3/133.), cennetin müttakilere yaklaştırıldığı (Şuara, 26/90.), müttakilerin gruplar hâlinde cennete sevk edilecekleri (Zümer, 39/73.) belirtilmiştir. Yüce Rabbimiz yeryüzünü salih ve müttaki kullarına vâris kılacağını belirtmiştir. (Araf, 7/128; Enbiya, 21/105.)
Bütün bu ayetlerden anlaşılacağı üzere dünya ve ahiret sadece gerçek anlamda müttakilere aittir. Çünkü onlar, iki cihan saadetine vesile olacak bütün meziyetleri kuşanmış kimselerdir.
Nasıl müttaki olunacağını, peygamberlerin ve Hz. Peygamber’in hayatından öğreniyoruz. Hz. Peygamber’in takvayı bir yaşam biçimi hâline dönüştürmesinden ve bizim buradan almamız gereken derslerden söz edebilir misiniz?
Bizim için her konuda en güzel model olan Hz. Peygamber, takva hususunda da en güzel örnektir. Onun hayatı takvadan ibarettir, denilebilir. Onun hem kendisi hem de müminler için istediği şey takvaya ulaşmaktır. “Allah’ım senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.” diye dua etmiş. Çocukluğundan itibaren tertemiz, nezih bir hayat yaşadığı ve kirlenmemek için titizlik gösterdiğinden daima “emin” olarak bilinmiştir. Azmi, imanı, gayreti, tevekkülü, takvası ve ihlası sebebiyle ve Mevla’nın da yardımıyla dünyada en muazzam inkılabı gerçekleştirmiştir. Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibi bizlerin en hayırlı, dengeli ve şahit bir ümmet olabilmesi için Allah Resulü’nün takva üzere bina edilmiş hayatını örnek alması gerekiyor. Allah’a layık kul, Resulü’ne layık ümmet olmanın başka yolu yoktur. O bizi, sonucu ateş olan günah ve kötülüklerden korumak için hayatını vakfetmiş, bize düşkünlüğünü sonsuz merhamet gibi biraz da sitemini şöyle belirtmiştir: “Benimle sizin misaliniz ateş yakan bir adamın durumuna benziyor. O kişi ateş yakıp ateş etrafı aydınlatınca kelebekler ve bazı böcekler bu ateşe düşmeye başlar. Adamcağız ondan kurtarmaya çalışır ancak o kelebek ve böcekler adama aldırmadan ateşe düşmeye devam eder. Ben tıpkı o adam gibi ateşe düşmemeniz için belinizden yakalıyorum, siz ise ateşe koşuyorsunuz.” (Buhari, Rikak, 26.)
Sonuç olarak takva; Allah ve Resulü’nün hoşnutluğunu kazanmanın ölçüsü, müttaki ise bu hoşnutluğu kazanmış kişidir. Takva, insanın her hâlinde Allah’a saygılı olması, O’na itaatsizlikten sakınması, kötülük ve günahlara bulaşmamak için titizlik göstermesidir. Takva elbisesini giyen, takva azığı biriktiren mümin hem dünyada hem ahirette mesut ve bahtiyar olur. Mevla’nın da buyurduğu gibi güzel sonuç müttakilerindir.


Öz Geçmiş
Ali Rıza Temel, 1946 yılında Manisa Demirci’de doğdu. 1967’de Balıkesir İmam Hatip Okulunu, 1971’de İzmir Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. 1967-1975 yılları arasında vaizlik yaptı. 1976’da Haseki Eğitim Merkezine kursiyer olarak katıldı. Kurs sonunda aynı merkezde asistan olarak görevlendirildi. 1982-1987 yılları arasında Brüksel İslam Kültür Merkezinde Türk temsilcisi olarak görev yaptı. Aynı merkezdeki İslam Enstitüsünde ulumu’l-Kur’an dersleri okuttu. Haseki Eğitim Merkezi’nde Arapça ve tefsir dersleri okutmuş ve emekli olmasına rağmen hâlen ilmî çalışmalarına devam eden Ali Rıza Temel’in tercüme ettiği birçok eserin yanı sıra “İslam Davası ve Münafıklar”, “İslam’da Dış Politika ve Diplomasi”, “İslam’da ve Batı’da İnsan Hak ve Hürriyetleri”, “Ayet ve Hadisler Işığında Dini ve Sosyal Hayatımız”, “Mutlu Bir Yuva Nasıl Kurulur?” adlı eserleri vardır. Temel, evli ve iki çocuk babasıdır.

Diyanet Aylık Dergi

Mahir KILINÇ

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)