MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
TAKVA ELBİSESİ İLE ŞAHSİYETİN İNŞASI
“Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi,
süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır.
Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.”
(Araf, 7/26.)
Şahsiyetin inşası insanın tüm ömrünü alan uzun ve zorlu bir süreçtir. Çocuklukta anne ve babadan aktarılan değerler, yetişkinlikte kişinin kendisine kattıklarıyla birlikte şekillenir ve onu diğer tüm insanlardan ayıran eşsiz bir yapıya dönüşür. Sağlam bir şahsiyet inşası için kişiye hem içsel hem de dışsal açıdan destek olacak bir değerler sistemine ihtiyaç vardır. Kur’an’da “takva elbisesi” metaforuyla anlatılan dinî, ahlaki değerler şahsiyetin yapılanmasında tartışmasız bir öneme sahiptir. Takva, İslam’ın temel kavramlarından biridir ve Allah’a karşı derin bir saygı, sevgi ve itaati ifade eder. O’nun emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak rızasını kazanmaya çalışmaktır. Aynı zamanda kulun Rabbine karşı sorumluluklarında azami hassasiyet göstererek günahlardan sakınması, korku ile ümit arasında bir ruh hâliyle dengede kalabilmesidir. Şahsiyet ise kişiyi başkalarından ayıran duygu, düşünce ve davranış özelliklerinin kendisine has bir şekilde yapılaşmış biçimidir. Kişilikle aynı anlama gelen şahsiyet, bireyin başkalarıyla olan etkileşim ve iletişim tarzında kendini gösterir.
Takva ile şahsiyet arasında doğrudan bir alaka vardır. Bu alakayı anlayabilmek için her iki kavrama da biraz daha yakından bakmak gerekir. Takva, İslam’ın inanç esaslarına bağlı kalarak farz olan ibadetleri yerine getirmek ve haramlardan uzak durmakla başlar. Temelinde tevhid akidesinin yer aldığı takva, aynı zamanda ihlas ve samimiyeti gerektirir. Bu da kişinin inanç, duygu, düşünce ve davranışlarında bütünlük, uyum ve tutarlılıkla mümkün olur. Şahsiyet kavramı da huy, ahlak, mizaç, alışkanlık, karakter, nefs gibi kavramlarla ilişkili olup hem doğuştan gelen hem de çevresel etmenlerle şekillenen tutarlı bir yapıyı ifade eder. Bu anlamda takva da şahsiyet gibi bir anda gerçekleşen ve statik bir hâl değil, bebeklikten yetişkinliğe doğru zaman içinde şekillenen ve sağlamlaşan dinamik bir yapıdır.
Takvanın şekillenmesine baktığımızda ilk olarak aklımıza Allah’ın Resulü’nün (s.a.s.) fıtrat hadisi gelir ki şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzerine doğar. Sonra, anne babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz, 92.) Buradan dinin temelinin doğuştan geldiği ama aile, toplum, kültür gibi çevresel faktörlerle şekillendiği anlaşılır. Kişilik de aynı şekilde anne ve babadan aktarılan genetik miras, biyolojik ve fiziksel özelliklerle birlikte çevresel faktörlerin etkisiyle oluşur. Her ikisi de gelişimsel bir seyir izler. Örneğin doğuştan inanmaya yatkın olan çocuğun sahip olduğu inanç tarzı başlangıçta taklide dayalı iken ergenliğe ulaşıp mümeyyiz olduğunda bir sorgulamadan geçer. Böylece genç kendi değerler sistemiyle bütünleşmiş sağlam bir takriri inanca ulaşabilir. Kişilik de doğumdan itibaren anne ve babayla kurulan duygusal yakınlıkla başlayıp zamanla onların otoritesi ve rol modelliğiyle şekillenir. Yine ergenlikten itibaren kendine özgü duygu, düşünce ve davranış stilleriyle kararlı bir hâl almaya başlar.
Takva ile şahsiyet ilişkisinin derinlemesine anlaşılması için Araf suresinin 26. ayetinde geçen “takva elbisesi” metaforuna bakmak yerinde olacaktır. İlgili ayet-i kerimede Yüce Allah (c.c.), “Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” buyurmaktadır. Buradan takvanın tıpkı bir elbisenin vücudu örtmesi, koruması ve süslemesi gibi kişiyi günahlardan ve kötülüklerden koruduğu, ahlakı güzelleştirdiği, içsel ve dışsal faktörleri uyumlu ve tutarlı hâle getirdiği anlaşılmaktadır. Ayrıca takvanın kişinin hayâ duygusuyla ilişkisine işaret edilmiş, elbise nasıl bedenin mahrem yerlerini örtüyorsa takvanın da nefsin olumsuz hasletlerini gizleyen, örten ve dizginleyen koruyucu bir örtü olduğu ifade edilmiştir. Aynı zamanda takva elbisesi, kişinin derin inanç ve bağlılığının dışa vurumu olarak kabul edilir. Yani bir kişi takva elbisesini giymişse bu onun Allah’a ve ahlaki değerlere olan bağlılığını gösterir. Bu metafor, kişinin iç dünyasında bulunan inanç, sabır, dürüstlük, merhamet gibi erdemleri dışa yansıtmasıyla ilişkilendirilir.
Takva ile şahsiyet/kişilik ilişkisine “elbise” metaforu ile bakmaya devam edelim. İnsanoğlu diğer canlılardan farklı olarak dünyaya çıplak bir şekilde gelir. Soğuktan, sıcaktan, tozdan, kirden vs. korunmak için giydirilir. Başlangıçta kendi varlığının bile farkında değilken büyüdükçe kendi tercihleri ve zevkleri doğrultusunda bir giyim tarzı edinir. Elbette seçimlerinde inancının ve toplumunun güçlü etkileri vardır. Kişinin dinî yaşantısı da buna benzer. Kişi doğuştan gelen bir ihtiyaç ve inanmaya olan yatkınlıkla beraber başlangıçta çevresinin, daha sonra kendi yönelim ve tercihlerinin etkisiyle bir yol belirler. Nasıl ki coğrafya, kültür, ailesel ve bireysel farklılıklar insanların giyim tarzlarını etkiliyorsa aynı dine mensup olmakla birlikte dünyanın dört bir yanında, farklı toplumlarda yaşayan Müslümanların da kendilerine mahsus bir dinî yaşantı tarzının olması, dolayısıyla bir takva anlayışının olması yadsınamaz. Elbette burada dinin özünde olan temel unsurları kastetmiyoruz. Bu çeşitliliğe en bariz şekilde umre ve hac ibadetleri sırasında şahit olabiliriz. Aynı inançla bir araya gelmiş onlarca farklı milletten Müslümanın giyim tarzları gibi dinî yaşantılarını süsleyen, kemale erdiren takva anlayışlarındaki farklılığı görürüz.
Giyinmek bir yandan da kişinin iç dünyasının dışa yansımasıdır. İlgiler, zevkler, eğilimler, erdemler ve zaaflar kişinin giyim tarzında kendini belli eder. Takva elbisesi benzetmesi de insanın manevi olgunluğunu ve ahlaki erdemlerini vurgularken aynı zamanda bu erdemlerin dış dünyada nasıl ifade edilebileceğini gösterir. Bu metafor, kişinin iç dönüşümünü ve Allah’a olan yakınlığını sembolize ederken toplumsal etkileşimlerde doğruluk, adil davranış ve merhamet gibi erdemlerin önemini vurgular. Takva elbisesi giymek, kişinin iç dünyasındaki erdemleri, Allah’a olan bağlılığını ve ahlaki değerlerini dış dünyaya yansıtması anlamına gelir. Bu elbise, kişinin dış görünüşünden çok karakterini ve davranışlarını temsil eder. Dolayısıyla takva elbisesi giymek, kişinin Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda ilerlemesini ve toplumda örnek bir figür olmasını sağlar.
Takva kavramını elbise metaforuyla açıklamak, ondaki derin manevi ve soyut anlamı anlamak için kullanışlı bir yoldur. Gelin dışsal ve somut bir şey olan elbise ile iç ve manevi bir yanımız olan takva arasındaki benzerliklere daha detaylı bakalım:
Takvanın fonksiyonu: Takva,
manevi bir elbise gibi düşünülebilir. Bir elbise, kişinin bedenini örter ve dış dünyada onu temsil eder. Benzer şekilde, takva da kişinin iç dünyasını örter ve dış dünyada onun manevi değerlerini, Allah’a olan bağlılığını temsil eder.
Takvanın kalitesi: Bir elbisenin kalitesi, onun kumaşı, işçiliği ve dayanıklılığıyla belirlenir. Takva da benzer şekilde, kişinin inançları, ahlaki değerleri ve Allah’a olan bağlılığıyla belirlenir. Takva, kişinin ruhsal sağlamlığına, ahlaki erdemlerine ve manevi bağlılığına dayanır.
Takvanın estetik değeri: Bir elbise, kişinin tarzını ve kişiliğini yansıtır. Takva da benzer şekilde, kişinin manevi karakterini ve ahlaki değerlerini yansıtır. Takva sahibi bir kişi, dürüstlük, adalet, sabır ve merhamet gibi erdemleri dışa vurur ve bu da onun manevi güzelliğini temsil eder.
Takvanın dinamiği: Bir elbise zamanla eskir ve yıpranır, ancak düzenli bakım ve ilgiyle uzun süre dayanabilir. Takva da benzer şekilde zamanla değişebilir veya sarsılabilir, ancak düzenli ibadet, manevi çaba ve Allah’a olan bağlılıkla güçlendirilebilir.
Takvanın toplumsal değeri: Bir elbise, kişinin dış dünyadaki izlenimini etkiler. Takva da benzer şekilde kişinin dış dünyadaki davranışlarını ve ilişkilerini etkiler. Takva sahibi bir kişi, dürüstlük, adalet ve merhamet gibi ahlaki değerlere bağlı kalır ve bu da onun toplum içinde daha olumlu bir etki yaratmasını sağlar.
Sonuç olarak, takva kavramını elbise metaforuyla açıklamak, manevi bir kavramı somut ve görsel bir şekilde anlamamıza yardımcı olur. Takva, kişinin iç dünyasını ve dış dünyadaki davranışlarını şekillendiren bir manevi elbise olarak kabul edilebilir. Bu benzerlikleri göz önünde bulundurarak takva elbisesinin şahsiyetin/kişiliğin inşasındaki rolünü de detaylı olarak inceleyebiliriz. Takva ve kişilik arasında derin bir bağlantı bulunmaktadır. İkisi de insanın iç dünyasını ve dış dünyadaki davranışlarını şekillendiren önemli unsurlardır.
Takva ve karakter gelişimi: Takva, kişinin karakter gelişiminde önemli bir rol oynar. İnanç, sabır, şükür gibi takva ile ilişkilendirilen özellikler, kişinin karakterinin temel taşlarını oluşturur. Bu da kişinin nasıl bir insan olduğunu ve nasıl davrandığını belirler.
Takva ve iç-dış tutarlılığı: Takva elbisesi, bir kişinin iç dünyasındaki inanç, sabır, merhamet gibi erdemleri dış dünyada temsil eder. İçsel bir gelişim sürecinin sonucu olarak giyilen bu elbise, kişinin Allah’a olan derin bağlılığını ve ahlaki değerlerini çevresine yansıtır. İç dünyasında güçlü bir inançla donanmış olan bu kişi, dış dünyadaki ilişkilerinde doğruluktan ve adil davranmaktan ödün vermez.
Takva ve olgunlaşma: Takva elbisesi giymek, kişinin kişisel gelişiminde ve olgunlaşmasında önemli bir rol oynar. İç dönüşüm sürecinin bir parçası olarak takva elbisesini giyen kişi, Allah’a olan bağlılığını güçlendirir ve ahlaki değerlerini daha derin bir şekilde yaşamaya başlar.
Takva ve ahlaki değerler: Takva, Allah’a karşı derin bir saygı ve itaati ifade ederken ahlaki değerler de doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt etmemize yardımcı olur. Bir kişi takva sahibi olduğunda, bu genellikle onun ahlaki değerlere bağlılığını da gösterir. Dolayısıyla takva, ahlaki kişiliği belirleyen önemli bir unsur olarak kabul edilebilir.
Takva ve rol modellik: Takva elbisesi giymiş bir kişi, toplum içinde dürüstlüğü, adaleti ve güvenilirliği temsil eder, etrafındaki insanlara örnek olur. İmanının gücüyle desteklenen bu kişi, etkili bir şekilde toplum içinde olumlu bir iz bırakır ve diğer insanlara manevi bakımdan rehberlik sunar.
Sonuç olarak, takva elbisesi ile kişiliğin inşası içsel bir gelişim sürecinin dışa yansıması olarak görülebilir. Bu metafor, kişinin iç dünyasındaki inanç, sabır ve erdemleri dış dünyada temsil etmesini ve topluma olumlu bir etki yapmasını vurgular. Takva elbisesi giymek, kişinin manevi değerlerini yaşaması ve Allah’a olan bağlılığını güçlendirmesi açısından önemlidir.
Diyanet Aylık Dergi
Dr. Sema YILMAZ
Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
“Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi,
süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır.
Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.”
(Araf, 7/26.)
Şahsiyetin inşası insanın tüm ömrünü alan uzun ve zorlu bir süreçtir. Çocuklukta anne ve babadan aktarılan değerler, yetişkinlikte kişinin kendisine kattıklarıyla birlikte şekillenir ve onu diğer tüm insanlardan ayıran eşsiz bir yapıya dönüşür. Sağlam bir şahsiyet inşası için kişiye hem içsel hem de dışsal açıdan destek olacak bir değerler sistemine ihtiyaç vardır. Kur’an’da “takva elbisesi” metaforuyla anlatılan dinî, ahlaki değerler şahsiyetin yapılanmasında tartışmasız bir öneme sahiptir. Takva, İslam’ın temel kavramlarından biridir ve Allah’a karşı derin bir saygı, sevgi ve itaati ifade eder. O’nun emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak rızasını kazanmaya çalışmaktır. Aynı zamanda kulun Rabbine karşı sorumluluklarında azami hassasiyet göstererek günahlardan sakınması, korku ile ümit arasında bir ruh hâliyle dengede kalabilmesidir. Şahsiyet ise kişiyi başkalarından ayıran duygu, düşünce ve davranış özelliklerinin kendisine has bir şekilde yapılaşmış biçimidir. Kişilikle aynı anlama gelen şahsiyet, bireyin başkalarıyla olan etkileşim ve iletişim tarzında kendini gösterir.
Takva ile şahsiyet arasında doğrudan bir alaka vardır. Bu alakayı anlayabilmek için her iki kavrama da biraz daha yakından bakmak gerekir. Takva, İslam’ın inanç esaslarına bağlı kalarak farz olan ibadetleri yerine getirmek ve haramlardan uzak durmakla başlar. Temelinde tevhid akidesinin yer aldığı takva, aynı zamanda ihlas ve samimiyeti gerektirir. Bu da kişinin inanç, duygu, düşünce ve davranışlarında bütünlük, uyum ve tutarlılıkla mümkün olur. Şahsiyet kavramı da huy, ahlak, mizaç, alışkanlık, karakter, nefs gibi kavramlarla ilişkili olup hem doğuştan gelen hem de çevresel etmenlerle şekillenen tutarlı bir yapıyı ifade eder. Bu anlamda takva da şahsiyet gibi bir anda gerçekleşen ve statik bir hâl değil, bebeklikten yetişkinliğe doğru zaman içinde şekillenen ve sağlamlaşan dinamik bir yapıdır.
Takvanın şekillenmesine baktığımızda ilk olarak aklımıza Allah’ın Resulü’nün (s.a.s.) fıtrat hadisi gelir ki şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzerine doğar. Sonra, anne babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz, 92.) Buradan dinin temelinin doğuştan geldiği ama aile, toplum, kültür gibi çevresel faktörlerle şekillendiği anlaşılır. Kişilik de aynı şekilde anne ve babadan aktarılan genetik miras, biyolojik ve fiziksel özelliklerle birlikte çevresel faktörlerin etkisiyle oluşur. Her ikisi de gelişimsel bir seyir izler. Örneğin doğuştan inanmaya yatkın olan çocuğun sahip olduğu inanç tarzı başlangıçta taklide dayalı iken ergenliğe ulaşıp mümeyyiz olduğunda bir sorgulamadan geçer. Böylece genç kendi değerler sistemiyle bütünleşmiş sağlam bir takriri inanca ulaşabilir. Kişilik de doğumdan itibaren anne ve babayla kurulan duygusal yakınlıkla başlayıp zamanla onların otoritesi ve rol modelliğiyle şekillenir. Yine ergenlikten itibaren kendine özgü duygu, düşünce ve davranış stilleriyle kararlı bir hâl almaya başlar.
Takva ile şahsiyet ilişkisinin derinlemesine anlaşılması için Araf suresinin 26. ayetinde geçen “takva elbisesi” metaforuna bakmak yerinde olacaktır. İlgili ayet-i kerimede Yüce Allah (c.c.), “Ey Âdemoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise yarattık. Takva elbisesi, işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” buyurmaktadır. Buradan takvanın tıpkı bir elbisenin vücudu örtmesi, koruması ve süslemesi gibi kişiyi günahlardan ve kötülüklerden koruduğu, ahlakı güzelleştirdiği, içsel ve dışsal faktörleri uyumlu ve tutarlı hâle getirdiği anlaşılmaktadır. Ayrıca takvanın kişinin hayâ duygusuyla ilişkisine işaret edilmiş, elbise nasıl bedenin mahrem yerlerini örtüyorsa takvanın da nefsin olumsuz hasletlerini gizleyen, örten ve dizginleyen koruyucu bir örtü olduğu ifade edilmiştir. Aynı zamanda takva elbisesi, kişinin derin inanç ve bağlılığının dışa vurumu olarak kabul edilir. Yani bir kişi takva elbisesini giymişse bu onun Allah’a ve ahlaki değerlere olan bağlılığını gösterir. Bu metafor, kişinin iç dünyasında bulunan inanç, sabır, dürüstlük, merhamet gibi erdemleri dışa yansıtmasıyla ilişkilendirilir.
Takva ile şahsiyet/kişilik ilişkisine “elbise” metaforu ile bakmaya devam edelim. İnsanoğlu diğer canlılardan farklı olarak dünyaya çıplak bir şekilde gelir. Soğuktan, sıcaktan, tozdan, kirden vs. korunmak için giydirilir. Başlangıçta kendi varlığının bile farkında değilken büyüdükçe kendi tercihleri ve zevkleri doğrultusunda bir giyim tarzı edinir. Elbette seçimlerinde inancının ve toplumunun güçlü etkileri vardır. Kişinin dinî yaşantısı da buna benzer. Kişi doğuştan gelen bir ihtiyaç ve inanmaya olan yatkınlıkla beraber başlangıçta çevresinin, daha sonra kendi yönelim ve tercihlerinin etkisiyle bir yol belirler. Nasıl ki coğrafya, kültür, ailesel ve bireysel farklılıklar insanların giyim tarzlarını etkiliyorsa aynı dine mensup olmakla birlikte dünyanın dört bir yanında, farklı toplumlarda yaşayan Müslümanların da kendilerine mahsus bir dinî yaşantı tarzının olması, dolayısıyla bir takva anlayışının olması yadsınamaz. Elbette burada dinin özünde olan temel unsurları kastetmiyoruz. Bu çeşitliliğe en bariz şekilde umre ve hac ibadetleri sırasında şahit olabiliriz. Aynı inançla bir araya gelmiş onlarca farklı milletten Müslümanın giyim tarzları gibi dinî yaşantılarını süsleyen, kemale erdiren takva anlayışlarındaki farklılığı görürüz.
Giyinmek bir yandan da kişinin iç dünyasının dışa yansımasıdır. İlgiler, zevkler, eğilimler, erdemler ve zaaflar kişinin giyim tarzında kendini belli eder. Takva elbisesi benzetmesi de insanın manevi olgunluğunu ve ahlaki erdemlerini vurgularken aynı zamanda bu erdemlerin dış dünyada nasıl ifade edilebileceğini gösterir. Bu metafor, kişinin iç dönüşümünü ve Allah’a olan yakınlığını sembolize ederken toplumsal etkileşimlerde doğruluk, adil davranış ve merhamet gibi erdemlerin önemini vurgular. Takva elbisesi giymek, kişinin iç dünyasındaki erdemleri, Allah’a olan bağlılığını ve ahlaki değerlerini dış dünyaya yansıtması anlamına gelir. Bu elbise, kişinin dış görünüşünden çok karakterini ve davranışlarını temsil eder. Dolayısıyla takva elbisesi giymek, kişinin Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda ilerlemesini ve toplumda örnek bir figür olmasını sağlar.
Takva kavramını elbise metaforuyla açıklamak, ondaki derin manevi ve soyut anlamı anlamak için kullanışlı bir yoldur. Gelin dışsal ve somut bir şey olan elbise ile iç ve manevi bir yanımız olan takva arasındaki benzerliklere daha detaylı bakalım:
Takvanın fonksiyonu: Takva,
manevi bir elbise gibi düşünülebilir. Bir elbise, kişinin bedenini örter ve dış dünyada onu temsil eder. Benzer şekilde, takva da kişinin iç dünyasını örter ve dış dünyada onun manevi değerlerini, Allah’a olan bağlılığını temsil eder.
Takvanın kalitesi: Bir elbisenin kalitesi, onun kumaşı, işçiliği ve dayanıklılığıyla belirlenir. Takva da benzer şekilde, kişinin inançları, ahlaki değerleri ve Allah’a olan bağlılığıyla belirlenir. Takva, kişinin ruhsal sağlamlığına, ahlaki erdemlerine ve manevi bağlılığına dayanır.
Takvanın estetik değeri: Bir elbise, kişinin tarzını ve kişiliğini yansıtır. Takva da benzer şekilde, kişinin manevi karakterini ve ahlaki değerlerini yansıtır. Takva sahibi bir kişi, dürüstlük, adalet, sabır ve merhamet gibi erdemleri dışa vurur ve bu da onun manevi güzelliğini temsil eder.
Takvanın dinamiği: Bir elbise zamanla eskir ve yıpranır, ancak düzenli bakım ve ilgiyle uzun süre dayanabilir. Takva da benzer şekilde zamanla değişebilir veya sarsılabilir, ancak düzenli ibadet, manevi çaba ve Allah’a olan bağlılıkla güçlendirilebilir.
Takvanın toplumsal değeri: Bir elbise, kişinin dış dünyadaki izlenimini etkiler. Takva da benzer şekilde kişinin dış dünyadaki davranışlarını ve ilişkilerini etkiler. Takva sahibi bir kişi, dürüstlük, adalet ve merhamet gibi ahlaki değerlere bağlı kalır ve bu da onun toplum içinde daha olumlu bir etki yaratmasını sağlar.
Sonuç olarak, takva kavramını elbise metaforuyla açıklamak, manevi bir kavramı somut ve görsel bir şekilde anlamamıza yardımcı olur. Takva, kişinin iç dünyasını ve dış dünyadaki davranışlarını şekillendiren bir manevi elbise olarak kabul edilebilir. Bu benzerlikleri göz önünde bulundurarak takva elbisesinin şahsiyetin/kişiliğin inşasındaki rolünü de detaylı olarak inceleyebiliriz. Takva ve kişilik arasında derin bir bağlantı bulunmaktadır. İkisi de insanın iç dünyasını ve dış dünyadaki davranışlarını şekillendiren önemli unsurlardır.
Takva ve karakter gelişimi: Takva, kişinin karakter gelişiminde önemli bir rol oynar. İnanç, sabır, şükür gibi takva ile ilişkilendirilen özellikler, kişinin karakterinin temel taşlarını oluşturur. Bu da kişinin nasıl bir insan olduğunu ve nasıl davrandığını belirler.
Takva ve iç-dış tutarlılığı: Takva elbisesi, bir kişinin iç dünyasındaki inanç, sabır, merhamet gibi erdemleri dış dünyada temsil eder. İçsel bir gelişim sürecinin sonucu olarak giyilen bu elbise, kişinin Allah’a olan derin bağlılığını ve ahlaki değerlerini çevresine yansıtır. İç dünyasında güçlü bir inançla donanmış olan bu kişi, dış dünyadaki ilişkilerinde doğruluktan ve adil davranmaktan ödün vermez.
Takva ve olgunlaşma: Takva elbisesi giymek, kişinin kişisel gelişiminde ve olgunlaşmasında önemli bir rol oynar. İç dönüşüm sürecinin bir parçası olarak takva elbisesini giyen kişi, Allah’a olan bağlılığını güçlendirir ve ahlaki değerlerini daha derin bir şekilde yaşamaya başlar.
Takva ve ahlaki değerler: Takva, Allah’a karşı derin bir saygı ve itaati ifade ederken ahlaki değerler de doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt etmemize yardımcı olur. Bir kişi takva sahibi olduğunda, bu genellikle onun ahlaki değerlere bağlılığını da gösterir. Dolayısıyla takva, ahlaki kişiliği belirleyen önemli bir unsur olarak kabul edilebilir.
Takva ve rol modellik: Takva elbisesi giymiş bir kişi, toplum içinde dürüstlüğü, adaleti ve güvenilirliği temsil eder, etrafındaki insanlara örnek olur. İmanının gücüyle desteklenen bu kişi, etkili bir şekilde toplum içinde olumlu bir iz bırakır ve diğer insanlara manevi bakımdan rehberlik sunar.
Sonuç olarak, takva elbisesi ile kişiliğin inşası içsel bir gelişim sürecinin dışa yansıması olarak görülebilir. Bu metafor, kişinin iç dünyasındaki inanç, sabır ve erdemleri dış dünyada temsil etmesini ve topluma olumlu bir etki yapmasını vurgular. Takva elbisesi giymek, kişinin manevi değerlerini yaşaması ve Allah’a olan bağlılığını güçlendirmesi açısından önemlidir.
Diyanet Aylık Dergi
Dr. Sema YILMAZ
Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
SUFİLERİN GÖZÜYLE TAKVA
Takva, Türkçeye sakınmak, korkmak veya Allah korkusu diye tercüme edilir. Oysa “Allah Teâlâ müminlerin dostudur.” (Bakara, 2/257.); ve “Allah müminleri sever, müminler de Allah’ı severler.” (Maide, 5/54.) O hâlde bu korku ve sakınma, âşık olan bir insanın sevgilisinin gözünden düşmemek için titizlenmesi, onun sevmeyeceği şeylerden sakınması olarak anlaşılmalıdır.
Tasavvuf kültüründe bazı sufiler takvayı dört aşamalı olarak ele almışlardır: 1. Şirkten sakınmak, 2. Haram ve günahtan sakınmak, 3. Şüpheli şeylerden sakınmak, 4. Bizi ilgilendirmeyen boş işlerden uzak durmak. (Abdülkerim Kuşeyri, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye [nşr. Enes M.A. eş-Şarfavi], Cidde 2017, s. 319-320.) Bunlardan ilk ikisi, yani şirk ve haramdan sakınıp uzak durmak zaten her Müslüman için farzdır. Bu sebeple birçok sufi takvayı ilk iki maddeyle değil, üç ve dördüncü maddelerle ilgili olarak görmüş, şüpheli olan şeylerden ve gereksiz işlerden uzak durmayı takva diye tarif etmişlerdir.
Nitekim ilk dönem mutasavvıflarından Ebu Hafs Haddad: “Takva, helalde olur.” demiştir. (Feridüddin Attar Nişaburi, Tezkiretü’l-evliya [nşr. M. R. Şefii Kedkeni], Tahran 1397 hş./2019, I, 409.) Ebu’l-Kasım Nasrabadi de: “Takva, gönlün masivadan uzaklaşmasıdır.” der. (Attar, age, I, s.856.) İbn Hafif Şirazi de aynı duygularla: “Takva, seni Hak Teâlâ’dan uzaklaştıracak her şeyden uzak durmandır.” demiştir. (Attar, age, I, s.629.)
Fetva ve takva ayrımı İslam kültüründe eskiden beri dillendirilen bir konudur. Kur’an-ı Kerim’deki: “Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine de sakınmaları onlar için daha hayırlıdır.” (Nur, 24/60.) ayetini tefsir eden İsmail Hakkı Bursevi, yaşlı kadınların dış elbise (pardösü) giymemelerine izin verildiğini, bu durumun işin fetva tarafı olduğunu ancak ayetin sonundaki “Sakınmaları onlar için daha hayırlıdır.” ifadesinin ise işin takva tarafı olduğunu belirtmiştir. (İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-beyan, İstanbul 1330, VI, s. 184.)
Tezkiretü’l-evliya’daki rivayete göre İmam-ı Azam Ebu Hanife bir keresinde pazardan geçerken üzerine tırnak kadar az bir çamur sıçramıştı. Gidip suyun kenarında elbisesini yıkadı. Kendisine: “Ya İmam! Sen elbise üzerinde bir dirhem miktarı çokça necasete bile ruhsat verip namaza mani olmadığını söylüyorsun ama kendin bu azıcık çamuru yıkıyorsun!” dedikleri zaman, “O fetvadır, bu ise takva…” diye cevap vermişti. (Attar, Tezkiretü’l-evliya, I, s.242.)
Bir başka örnek verecek olursak, koyunlarını merada otlatırken başkasına ait bir tarlanın sınırına kadar koyunları getirmek ve otlatmak fetva yönünden caizdir, ancak tarlaya çok yakın olan koyunların bir iki adımda o tarlaya girip ürüne zarar verme tehlikesi de olduğu için sürüyü daha uzakta otlatmak, sınıra fazla yaklaştırmamak, çoban açısından bir takvadır. Hakim Tirmizi: “Takva, kıyamette (hesap günü) kimsenin senin eteğini tutup hak talep etmemesidir.” der. (Attar, age, I, s.568.) Yani takvanın en önemli boyutlarından biri kul hakkından uzak durmaktır.
Bu konuda, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin babası Sabit ile ilgili meşhur bir “yarım elma” hikâyesi vardır. Dere üzerinde akıp gelen bir elmayı alıp yarısını yiyen Sabit, “Acaba kul hakkı oldu mu?” kaygısıyla dere kenarından yürür ve dalları dereye sarkmış bir elma ağacı görünce o bahçenin sahibinden helallik ister. Ancak adam: “Benim kör, sağır, topal, dilsiz bir kızım var, onunla evlenirsen hakkımı helal ederim” der. Böyle bir insanla bir ömür nasıl geçer diye düşünen Sabit, ahirette kul hakkının en zor imtihan olduğunu hatırlar ve teklifi kabul eder. Ancak eve girdiğinde gayet sağlam bir kız ile karşılaşır. Dışarı çıkıp kızın babasına durumu sorar. Adam: “Günaha doğru yürümez anlamında topal dedim, dedikodu dinlemez anlamında sağır dedim vs.” diyerek açıklama yapar. Bu evlilikten doğan çocuğa Numan ismi verilir ve bu çocuk büyüdüğünde İmam-ı Azam lakabını alır. Bu hikâyenin ana fikri kul hakkından sakınmak ve takva sahibi olmaktır. (Mustafa Sever, Hâkim Süleyman Ata: Hikmetler ve Kıssalar, Ankara 2017, s. 302-309.)
Kuşeyri’nin er-Risale isimli eserinde de şöyle bir hikâye anlatılır: Bayezid Bistami bir arkadaşı ile birlikte sahrada elbisesini yıkamıştı. Arkadaşı, “İzin verirseniz elbisenizi kurutmak için şu bahçenin duvarına asayım.” dedi. Bayezid, “Olmaz, başkasına ait duvara kazık çakılmaz.” dedi. Arkadaşı, “Peki, şu ağaca asayım.” dedi. Bayezid, “Olmaz, dalı kırılır.” dedi. Arkadaşı, “Şu otların üzerine sereyim.” dedi. Bayezid ise “Olmaz, otlar hayvanların hakkı ve gıdasıdır, üzerini örtmek doğru değildir.” diye cevap verdi. Sonra sırtını güneşe çevirdi, elbiseyi de sırtına serdi. Bir tarafı kuruyunca elbisenin diğer tarafını çevirdi ve o tarafı da kuruttu. (Abdülkerim Kuşeyri, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, s.322.) Bu hikâyede de takva sahibi bir Müslümanın kul hakkı hassasiyeti anlatılmakta ve okuyanların kıssadan hisse almaları beklenmektedir.
Bazen fetva yönüyle (yasal olarak) caiz olan bir mesele, takva yönüyle uygun ve ahlaki olmayabilir. Mesela ticarette iflas eden ve parasal yönden sıkıntıya düşen ya da mahkeme tarafından haczedilen evi satılığa çıkarılan öz kardeşinin evini değerinin çok altında (haraç mezat) satın almak fetva olarak caiz ve kanunlar açısından yasal olabilir ama takva açısından ahlaki değildir. Hatta kendi kardeşi olmasa bile bir insanın ekonomik yönden zor durumda kalmış olmasını fırsata çevirmek ve malını düşük fiyattan almak İslam ahlakı ile bağdaşmaz.
Öte yandan, takva ehli olacağım düşüncesiyle insanın kendini aşırı sıkıntıya sokması, ruhbanlığa veya vesveselere varan davranışlara yönelmesi İslamiyet’in tavsiye ettiği bir şey değildir. Nitekim ashab-ı kiramdan bazıları bir gün muhterem validelerimize sorarak Allah Resulü’nün (a.s.) ibadetlerini öğrenmek istemişlerdi. Onlar da gördüklerini anlattılar. Efendimizin itidal üzere yapmış olduğu ibadetlerini az gören bu kimseler kendi kendilerine:
“–Allah’ın Resulü nerede, biz neredeyiz? Onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır.” dediler. İçlerinden biri:
“–Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım.” dedi. Bir diğeri:
“–Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım, oruçsuz gün geçirmeyeceğim.” dedi. Üçüncü sahabi de:
“–Ben de sağ olduğum müddetçe kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim.” diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:
“–Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse, benden değildir.” (Buhari, Nikâh, 1.)
Ebu Nasr Serrac Tusi (ö. 378/988) el-Lüma’ isimli tasavvufi eserinde şöyle der:
“Ben bir topluluk gördüm. Nefislerini aza kanaate mahkûm etmişler, kuru ot yiyerek su içmeden yaşamaya çalışıyorlar ve fakat farzları kaçırıyorlardı. Çünkü nefislerine adaletle davranmamışlar ve eskilerden bu yola süluk etmiş kişilerin adabını benimsememişlerdi. Bir grup da uzleti ihtiyar edip mağaralara çekilmişler; böylece halktan kaçtıklarını ya da dağlarda ve sahralarda nefislerinin şerrinden emin olacaklarını sanmışlardı. Ya da Allah’ın halvet ve uzlet sayesinde, kendilerini veli kullarına verdiği güzel hâllere erdireceğini, bunun halk arasında iken gerçekleşemeyeceğine inanmışlardı. Bunlar da bu görüşlerinde yanılmışlardır… Yeni ortaya çıkan bir grup daha gördüm. Onlar da yemeyi azaltıp geceleri uyumadan devamlı Allah’ın zikriyle meşgul oluyorlar. Hatta içlerinden kimileri bazen bayılıyor ve bundan sonra kendisine iyi hizmet edilmeye ve günlerce şefkatle muamele edilmeye muhtaç oluyor. Ancak bu sâyede farz namazları kılmaya muktedir olabilmektedirler”. (Ebu Nasr Serrac Tusi, el-Lüma’ [nşr. Abdülhalim Mahmud- Taha Abdülbaki Sürur], Kahire 1960, s. 527-528.)
Yukarıdaki rivayetlerden anlaşıldığına göre zühd ve takva konusu asr-ı saadetten beri bazı yanlış anlamalara konu olmuştur. Asr-ı saadette bu konularda istikametten sapma eğilimi gösterenler Hz. Peygamber (a.s.) tarafından uyarıldığı gibi sonraki asırlarda sapma gösterenler de tasavvuf klasiklerini kaleme alan büyük mutasavvıflar ve âlimler tarafından uyarılmış, doğru yola ve istikâmete sevk edilmişlerdir.
XVIII. yüzyılda Hindistan’da yaşamış olan Nakşibendi meşayıhından Mazhar Can-ı Canan’ın (ö.1195/1781) takva konusundaki şu sözleri günümüze ışık tutması açısından oldukça manidardır: “Ruhsatla değil de azimetle amel etmek, takva yolunu tercih etmek bu zamanda çok zordur. Çünkü dünyevi işler dağılmış, dinî kurallara uygun amel etmek sanki durmuş gibidir. Eğer fıkıh kitaplarındaki bilgilerle, (takva ile değil de) fetvanın zahiri ile amel edilebilse ve bidatlerden kaçınılabilse bu bile büyük bir nimet ve ganimettir”. (Abdullah Dehlevi, Makamat-ı Mazhari [trc. Necdet Tosun], İstanbul 2024, s. 103.)
Netice olarak takva, hem Allah’ın yasaklarından hem de gönlümüzü meşgul eden lüzumsuz şeylerden uzak durmak anlamında mühim bir İslami fazilet ve ahlaki erdemdir. Sufilere göre takvaya konu olan önemli hususlardan biri de kul hakkından sakınmaktır. Ayrıca fetvaya göre caiz olan bazı durumlar, takvaya göre uygun ve ahlaki olmayabilir. Öte yandan takva ehli olmak arzusuyla İslamiyet’in tavsiye etmediği aşırılıklara gitmek de doğru değildir.
Diyanet Aylık Dergi
Prof. Dr. Necdet TOSUN
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Takva, Türkçeye sakınmak, korkmak veya Allah korkusu diye tercüme edilir. Oysa “Allah Teâlâ müminlerin dostudur.” (Bakara, 2/257.); ve “Allah müminleri sever, müminler de Allah’ı severler.” (Maide, 5/54.) O hâlde bu korku ve sakınma, âşık olan bir insanın sevgilisinin gözünden düşmemek için titizlenmesi, onun sevmeyeceği şeylerden sakınması olarak anlaşılmalıdır.
Tasavvuf kültüründe bazı sufiler takvayı dört aşamalı olarak ele almışlardır: 1. Şirkten sakınmak, 2. Haram ve günahtan sakınmak, 3. Şüpheli şeylerden sakınmak, 4. Bizi ilgilendirmeyen boş işlerden uzak durmak. (Abdülkerim Kuşeyri, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye [nşr. Enes M.A. eş-Şarfavi], Cidde 2017, s. 319-320.) Bunlardan ilk ikisi, yani şirk ve haramdan sakınıp uzak durmak zaten her Müslüman için farzdır. Bu sebeple birçok sufi takvayı ilk iki maddeyle değil, üç ve dördüncü maddelerle ilgili olarak görmüş, şüpheli olan şeylerden ve gereksiz işlerden uzak durmayı takva diye tarif etmişlerdir.
Nitekim ilk dönem mutasavvıflarından Ebu Hafs Haddad: “Takva, helalde olur.” demiştir. (Feridüddin Attar Nişaburi, Tezkiretü’l-evliya [nşr. M. R. Şefii Kedkeni], Tahran 1397 hş./2019, I, 409.) Ebu’l-Kasım Nasrabadi de: “Takva, gönlün masivadan uzaklaşmasıdır.” der. (Attar, age, I, s.856.) İbn Hafif Şirazi de aynı duygularla: “Takva, seni Hak Teâlâ’dan uzaklaştıracak her şeyden uzak durmandır.” demiştir. (Attar, age, I, s.629.)
Fetva ve takva ayrımı İslam kültüründe eskiden beri dillendirilen bir konudur. Kur’an-ı Kerim’deki: “Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların ziynetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine de sakınmaları onlar için daha hayırlıdır.” (Nur, 24/60.) ayetini tefsir eden İsmail Hakkı Bursevi, yaşlı kadınların dış elbise (pardösü) giymemelerine izin verildiğini, bu durumun işin fetva tarafı olduğunu ancak ayetin sonundaki “Sakınmaları onlar için daha hayırlıdır.” ifadesinin ise işin takva tarafı olduğunu belirtmiştir. (İsmail Hakkı Bursevi, Ruhu’l-beyan, İstanbul 1330, VI, s. 184.)
Tezkiretü’l-evliya’daki rivayete göre İmam-ı Azam Ebu Hanife bir keresinde pazardan geçerken üzerine tırnak kadar az bir çamur sıçramıştı. Gidip suyun kenarında elbisesini yıkadı. Kendisine: “Ya İmam! Sen elbise üzerinde bir dirhem miktarı çokça necasete bile ruhsat verip namaza mani olmadığını söylüyorsun ama kendin bu azıcık çamuru yıkıyorsun!” dedikleri zaman, “O fetvadır, bu ise takva…” diye cevap vermişti. (Attar, Tezkiretü’l-evliya, I, s.242.)
Bir başka örnek verecek olursak, koyunlarını merada otlatırken başkasına ait bir tarlanın sınırına kadar koyunları getirmek ve otlatmak fetva yönünden caizdir, ancak tarlaya çok yakın olan koyunların bir iki adımda o tarlaya girip ürüne zarar verme tehlikesi de olduğu için sürüyü daha uzakta otlatmak, sınıra fazla yaklaştırmamak, çoban açısından bir takvadır. Hakim Tirmizi: “Takva, kıyamette (hesap günü) kimsenin senin eteğini tutup hak talep etmemesidir.” der. (Attar, age, I, s.568.) Yani takvanın en önemli boyutlarından biri kul hakkından uzak durmaktır.
Bu konuda, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin babası Sabit ile ilgili meşhur bir “yarım elma” hikâyesi vardır. Dere üzerinde akıp gelen bir elmayı alıp yarısını yiyen Sabit, “Acaba kul hakkı oldu mu?” kaygısıyla dere kenarından yürür ve dalları dereye sarkmış bir elma ağacı görünce o bahçenin sahibinden helallik ister. Ancak adam: “Benim kör, sağır, topal, dilsiz bir kızım var, onunla evlenirsen hakkımı helal ederim” der. Böyle bir insanla bir ömür nasıl geçer diye düşünen Sabit, ahirette kul hakkının en zor imtihan olduğunu hatırlar ve teklifi kabul eder. Ancak eve girdiğinde gayet sağlam bir kız ile karşılaşır. Dışarı çıkıp kızın babasına durumu sorar. Adam: “Günaha doğru yürümez anlamında topal dedim, dedikodu dinlemez anlamında sağır dedim vs.” diyerek açıklama yapar. Bu evlilikten doğan çocuğa Numan ismi verilir ve bu çocuk büyüdüğünde İmam-ı Azam lakabını alır. Bu hikâyenin ana fikri kul hakkından sakınmak ve takva sahibi olmaktır. (Mustafa Sever, Hâkim Süleyman Ata: Hikmetler ve Kıssalar, Ankara 2017, s. 302-309.)
Kuşeyri’nin er-Risale isimli eserinde de şöyle bir hikâye anlatılır: Bayezid Bistami bir arkadaşı ile birlikte sahrada elbisesini yıkamıştı. Arkadaşı, “İzin verirseniz elbisenizi kurutmak için şu bahçenin duvarına asayım.” dedi. Bayezid, “Olmaz, başkasına ait duvara kazık çakılmaz.” dedi. Arkadaşı, “Peki, şu ağaca asayım.” dedi. Bayezid, “Olmaz, dalı kırılır.” dedi. Arkadaşı, “Şu otların üzerine sereyim.” dedi. Bayezid ise “Olmaz, otlar hayvanların hakkı ve gıdasıdır, üzerini örtmek doğru değildir.” diye cevap verdi. Sonra sırtını güneşe çevirdi, elbiseyi de sırtına serdi. Bir tarafı kuruyunca elbisenin diğer tarafını çevirdi ve o tarafı da kuruttu. (Abdülkerim Kuşeyri, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, s.322.) Bu hikâyede de takva sahibi bir Müslümanın kul hakkı hassasiyeti anlatılmakta ve okuyanların kıssadan hisse almaları beklenmektedir.
Bazen fetva yönüyle (yasal olarak) caiz olan bir mesele, takva yönüyle uygun ve ahlaki olmayabilir. Mesela ticarette iflas eden ve parasal yönden sıkıntıya düşen ya da mahkeme tarafından haczedilen evi satılığa çıkarılan öz kardeşinin evini değerinin çok altında (haraç mezat) satın almak fetva olarak caiz ve kanunlar açısından yasal olabilir ama takva açısından ahlaki değildir. Hatta kendi kardeşi olmasa bile bir insanın ekonomik yönden zor durumda kalmış olmasını fırsata çevirmek ve malını düşük fiyattan almak İslam ahlakı ile bağdaşmaz.
Öte yandan, takva ehli olacağım düşüncesiyle insanın kendini aşırı sıkıntıya sokması, ruhbanlığa veya vesveselere varan davranışlara yönelmesi İslamiyet’in tavsiye ettiği bir şey değildir. Nitekim ashab-ı kiramdan bazıları bir gün muhterem validelerimize sorarak Allah Resulü’nün (a.s.) ibadetlerini öğrenmek istemişlerdi. Onlar da gördüklerini anlattılar. Efendimizin itidal üzere yapmış olduğu ibadetlerini az gören bu kimseler kendi kendilerine:
“–Allah’ın Resulü nerede, biz neredeyiz? Onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır.” dediler. İçlerinden biri:
“–Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım.” dedi. Bir diğeri:
“–Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım, oruçsuz gün geçirmeyeceğim.” dedi. Üçüncü sahabi de:
“–Ben de sağ olduğum müddetçe kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim.” diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:
“–Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse, benden değildir.” (Buhari, Nikâh, 1.)
Ebu Nasr Serrac Tusi (ö. 378/988) el-Lüma’ isimli tasavvufi eserinde şöyle der:
“Ben bir topluluk gördüm. Nefislerini aza kanaate mahkûm etmişler, kuru ot yiyerek su içmeden yaşamaya çalışıyorlar ve fakat farzları kaçırıyorlardı. Çünkü nefislerine adaletle davranmamışlar ve eskilerden bu yola süluk etmiş kişilerin adabını benimsememişlerdi. Bir grup da uzleti ihtiyar edip mağaralara çekilmişler; böylece halktan kaçtıklarını ya da dağlarda ve sahralarda nefislerinin şerrinden emin olacaklarını sanmışlardı. Ya da Allah’ın halvet ve uzlet sayesinde, kendilerini veli kullarına verdiği güzel hâllere erdireceğini, bunun halk arasında iken gerçekleşemeyeceğine inanmışlardı. Bunlar da bu görüşlerinde yanılmışlardır… Yeni ortaya çıkan bir grup daha gördüm. Onlar da yemeyi azaltıp geceleri uyumadan devamlı Allah’ın zikriyle meşgul oluyorlar. Hatta içlerinden kimileri bazen bayılıyor ve bundan sonra kendisine iyi hizmet edilmeye ve günlerce şefkatle muamele edilmeye muhtaç oluyor. Ancak bu sâyede farz namazları kılmaya muktedir olabilmektedirler”. (Ebu Nasr Serrac Tusi, el-Lüma’ [nşr. Abdülhalim Mahmud- Taha Abdülbaki Sürur], Kahire 1960, s. 527-528.)
Yukarıdaki rivayetlerden anlaşıldığına göre zühd ve takva konusu asr-ı saadetten beri bazı yanlış anlamalara konu olmuştur. Asr-ı saadette bu konularda istikametten sapma eğilimi gösterenler Hz. Peygamber (a.s.) tarafından uyarıldığı gibi sonraki asırlarda sapma gösterenler de tasavvuf klasiklerini kaleme alan büyük mutasavvıflar ve âlimler tarafından uyarılmış, doğru yola ve istikâmete sevk edilmişlerdir.
XVIII. yüzyılda Hindistan’da yaşamış olan Nakşibendi meşayıhından Mazhar Can-ı Canan’ın (ö.1195/1781) takva konusundaki şu sözleri günümüze ışık tutması açısından oldukça manidardır: “Ruhsatla değil de azimetle amel etmek, takva yolunu tercih etmek bu zamanda çok zordur. Çünkü dünyevi işler dağılmış, dinî kurallara uygun amel etmek sanki durmuş gibidir. Eğer fıkıh kitaplarındaki bilgilerle, (takva ile değil de) fetvanın zahiri ile amel edilebilse ve bidatlerden kaçınılabilse bu bile büyük bir nimet ve ganimettir”. (Abdullah Dehlevi, Makamat-ı Mazhari [trc. Necdet Tosun], İstanbul 2024, s. 103.)
Netice olarak takva, hem Allah’ın yasaklarından hem de gönlümüzü meşgul eden lüzumsuz şeylerden uzak durmak anlamında mühim bir İslami fazilet ve ahlaki erdemdir. Sufilere göre takvaya konu olan önemli hususlardan biri de kul hakkından sakınmaktır. Ayrıca fetvaya göre caiz olan bazı durumlar, takvaya göre uygun ve ahlaki olmayabilir. Öte yandan takva ehli olmak arzusuyla İslamiyet’in tavsiye etmediği aşırılıklara gitmek de doğru değildir.
Diyanet Aylık Dergi
Prof. Dr. Necdet TOSUN
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
TAKVA: SEVGİNİN KORKUYLA BULUŞTUĞU YÜKSEK BİR BİLİNÇ VE FARKINDALIK HÂLİ
Takva kavramı, “korumak, sakınmak, saygı göstermek, korkmak, itaat etmek” anlamlarına gelen “vikaye” kökünden türemiştir. Takva ve aynı kökten türeyen “ittika” ve “müttaki” gibi kelimeler, sözlük itibarıyla korkmak, korunmak, sakınmak, tedbir almak anlamlarıyla bütünlük arz eden kavramlardır. Cahiliye döneminde takva kelimesi, bir şeyden korkmak ve korkulan şey ile kendisi arasına bir engel koyarak korktuğuna karşı tedbir almak şeklinde semantik bir yapıya sahiptir. Şiirlerde de bu yapı kendini göstermektedir. Örneğin, “Her şerefli saygın kişi, başkaları tarafından yerilmekten kendini ziyafetle korur” beytinde bu açık bir şekilde görülmektedir. Saygın kişi, başkaları tarafından kınanma ve kötülenme korkusuyla karşı karşıyadır; bunun karşısına ziyafeti yerleştirmek suretiyle kötülenmeden kendini korumaya alır. Burada düşmanından gelecek zarara kalkanıyla engel koyup kendini korunmaya çalıştı anlamı kastedilmektedir. Tebrizi, cahiliyedeki takvanın bu kullanımını şöyle formüle etmektedir: Seninle korktuğun şey arasına seni koruyacak bir engel koyarak kendini korumaya almandır. “İttika”nın cahiliye dönemindeki formu, yapısal olarak Kur’an’da ve sünnette de aynen korunmuştur. Örneğin Efendimizin, “Bir yarım hurma ile de olsa ateşten korununuz.” hadisi, insanın cehenneme karşı olan korkusunun karşısına yarım hurmayı sadaka vermeyi yerleştirerek kişinin kendisini korumaya almasını anlatmaktadır. Kur’an’da, “ittika” kelimesinin kullanıldığı yerlerin hemen hepsinin öncesinde kişinin imanına, ameline, ahlakına, hukukuna aykırı olan bir husustan söz edilip bunlara zarar verecek bu şeyi yapmamak ve o şeye önlem almak suretiyle ondan korunmayı emrettiği görülmektedir.
Dolayısıyla dilciler takvayı korkulan, çekinilen bir şey ile kendisi arasına engel koyarak o şeyin zararlarından korunma şeklinde tanımlamışlardır. Bir anlamda korkulan şey, her ne ise ondan gelecek zarar ve incitici şeylerle karşılaşmamak için tedbir almayı kastetmişlerdir. Dinî bağlamda tasvir edecek olursak kişi, Allah’ın azabından ve gazabından korktuğu için ilahi ceza ile kendisi arasına emirlere itaat, yasaklardan kaçınma farkındalığını bir engel olarak karşısına yerleştirmektedir. Dolayısıyla takva, istenmeyen şeylerden aşırı düzeyde uzak durma hassasiyetini ön plana çıkararak Allah’a kulluğa engel olan bütün unsurları bertaraf etmeyi anlatmaktadır. Bu ise kişinin Allah’a layık kul olması bağlamında yapması gereken şeyleri yüksek düzeyde yapması ve buna engel olacak şeylerden azami derecede uzak durmasını ifade eder. İslam’da bu kavram, Cahiliyedeki yapısını içerik itibarıyla biraz daha derinleştirerek dinî bir kimliğe bürünmüştür. Öncelikle ittikanın ve takvanın öncesinde kişi, mümin kimliğiyle olabildiği ölçüde ön plana çıkmaktadır. İyi bir kul olabilmek için çabalamakta ve çırpınmaktadır. İmanını saflaştırma, amelini salihleştirme, ahlakını güzelleştirme açısından belli bir düzeyi vardır. Bu anlamda takva aslında var olan bu yapıyı bir taraftan koruma, bir taraftan daha da mükemmelleştirme ameliyesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer taraftan kelimenin içeriğindeki “korku, endişe, kaygı” ifadeleri, Cahiliyede salt bir korkudan ibaret iken Kur’an’da bu kimlik değiştirilerek buradaki korkuyu kişinin bir yırtıcıdan korkması şeklinde değil, bir taraftan kendisine değer verdiği, sevdiği, önemsediği, saygı duyduğu, diğer taraftan kızdırmak, gazabını celbetmek, öfkelendirmek istemediği bir varlığı (Allah’ı) üzmekten, incitmekten, hatırını kırmaktan, küstürmekten; gazabını ve öfkesini çekmekten kaynaklanan bir korkuya dönüştürmüştür. Kişi, temelde kendisine kul olduğu, inandığı güvendiği ilahını üzmekten ve kırmaktan korkmaktadır. Aynı zamanda da istenmeyen o şeyleri yaptığı anda onun gazabını ve azabını celp etmekten endişe etmektedir. Bu yüzden de istenmeyen şeyler ile arasına mesafe koyarak ya da istenen şeyleri koyarak bu endişe ve korkuyu bertaraf etmektedir.
Bu yönüyle takva, kişinin mümin olma derecesini yükseltmede imanının, amelinin, ahlakının önündeki tüm tortuları ve engelleri ortadan kaldırarak müminliğini saflaştırma ve derecesini yükseltme ameliyesidir. Bir anlamda saf bir tevhid inancını gölgeleyecek her türlü şirk ve inkâr unsurlarından uzak durmayı, kendisine emredilen şeyleri yapıp yasaklardan da ateşten kaçar gibi kaçmak suretiyle oturaklı ve tutarlı bir kimlik oluşturmayı karşılamaktadır. Tabir yerinde ise takva, sürekli bir şekilde kendisini seven, değer veren; onun da onu sevdiği ve saydığı ilahına karşı mahcup olmamak, utanacak ve üzülecek bir konuma gelmemek için verilen canhıraş bir uğraş, bir farkındalık ve bilinç hâlidir.
İnsan, nihayetinde zayıf bir varlıktır; birçok zaafı mevcuttur. Nefsi, nefsani ve hayvani arzuları vardır. Bunun yanında kendisini yoldan çıkarmaya adamış olan şeytan adında bir düşmanı vardır. Hayatı boyunca iyi ve kötü arasında, vicdanı ve nefsi arasında bir mücadelenin içerisindedir. Beşerdir, şaşmaya meyillidir; kendisine güzel gösterilen ve fıtratına içirilen nefsani ve hayvani zevklerin baskısı altındadır. İşte bu savaş ve mücadelede kişiyi kötü işleri yapmaktan, kötüye meyletmekten koruyan şeylerin en başında Allah korkusu ve takva gelmektedir. Kötüye meylederse Allah’ı üzecektir; onu incitmiş olacaktır. Hele hele o kötü eylemi işleyecek olursa Allah’ı üzmenin ve incitmenin ötesinde onun öfkesini ve gazabını; azabını ve cezasını celp edecektir. Bu hassasiyet onu diri ve dinç tutar; o kötü fiili yapmanın önünde mükemmel bir kalkan görevi görür; nefsiyle ve şeytanıyla mücadelesinde kendisine manevi bir yardım ve destek sunar. Dünyada yaşam sonuçta dikenli bir yolda yürümek gibidir. İnsan her ne kadar dikensiz yerleri tercih etmeye çabalasa da dikenlerin batmasından korunmak için büyük bir çabaya girmesi gerektirmektedir.
Ömer b. Hattab ile Übey b. Ka’b arasındaki şu diyalog takvanın bu kimliğini yansıtması açısından önem arz eder. Hz. Ömer, Übey’e “Takva nedir?” diye sorar. Übey, “Dikenli bir yolda hiç yürümedin mi?” diye mukabele eder. Hz. Ömer “yürüdüm.” deyince “O zaman ne yaptın?” diye sorar. “Paçalarımı sıvadım, dikenlerin batmaması için gayret sarf ettim.” demesi üzerine Übey, “İşte takva budur ya Ömer!” der. Evet, takva tam anlamıyla işte budur. İslam yolunda yürürken karşılaşılan dikenlere, yasaklara, günahlara, hatalara karşı bir teyakkuz hâli… Kimliğimi zedeleyecek, imanıma zarar verecek, helakime sebep olacak, dünyada ceza çekmeme, ahirette azaba duçar olmama sebep olacak endişesiyle ve korkusuyla yüksek düzeyde bir duyarlılık hâli… Bir direniş, bir tahammül, bir mücadele, inadına bir karşı koyuş… Nefsine ve şeytanına başkaldırı… Allah’ın hoşnutluk ve rızasına halel getirmemek, ona duyulan sevgiyi ve saygıyı zedelememek için canhıraş bir çaba… Kızgınlığını, öfkesini ve azabını celp etmeme adına yüreğinde duyduğu derin korkunun ve endişenin gücüyle yanlışa düşmemek, günaha bulaşmamak, şeytana ve nefsine uymamak için verilen bilinçli, farkında bir gayret, bir sebat…
Kur’an’da takvaya bürünen kişinin adı müttaki diye konmuştur. Bu bilinci, bu duyarlılığı, bu direnişi, bu mücadeleyi, bu sebat ve gayreti yüklenen kişinin adı olmuştur müttaki. Kur’an’da Allah’ın kullarından deniz seviyesinde olanlar için kullanılan temel bir kavram vardır: Müslim. İslam’a giren mümin olmaya çabalayan insan demektir. İmanını derinleştirip olgunlaştırdıkça adı mümine döner. Temelde bu ikisi, ortalama bir kulun vasfı olarak sunulur. İşte bu noktada mümin kulun derecesi yükseldiğinde farklı isimler aldığı gibi derecesi düştüğünde de farklı isimlerle anılmaya başlar. Günah işlediğinde “asim”, isyan ettiğinde “asi”, haddi aşıp yanlışa düştüğünde “taği, baği”, emre itaatsizlik ettiğinde “fasık”, suç işlediğinde “mücrim” gibi onlarca sıfatla düştüğü derece anlamlandırılır. Müminin derecesi arttıkça adı da sıfatı da değişir; kimi zaman kendisinde olması gereken vasfı ön plana çıkarılır. Sabrı mükemmel yüklendiğinde “sabır”; teslimiyeti ve boyun eğmeyi mükemmel yaptığında “kanit”, layıkıyla infak ettiğinde “münfik”, Rabbine günahlarını bağışlaması için yalvardığında “müstağfir”, Rabbinin bütün nimetlerine karşı şükran borcunu ödediğinde “şakir”, sürekli Allah’ı hatırında tutup diline pelesenk yaptığında “zakir”, ırzını ve namusunu muhafaza için çırpındığında “hafız” gibi sıfatlarla anılır. Kimi zaman bu sıfatların hepsi veya birçoğu bir kişide toplandığında, derecesi yükseldiğinde de farklı adlarla anılır. Örneğin ismi “Muhsin” olur; artık o Allah’ı görür gibi kul olan bir mümin derecesine yükselmiştir. Sadece Allah’a samimi ve içtenlikle yöneldiğinde “muhlis” ismini alır. Sadece Allah’a güvenip ona dayandığında, “mütevekkil”; imanını saflaştırıp salih ameller işlediğinde “salih”, Allah’la yaptığı sözleşmeye sadık kalıp, sözünde ve eyleminde doğru olduğunda “sadık” isimlerini alacaktır. İşte müttaki kavramı, müminin yukarıda zikrettiğimiz derecelerinin hepsini bir arada bulunduran üst bir kavram; müminin en üst tabakası olarak Kur’an’da yerini alır. Müminlerin, müslimlerin, sadıkların, münfiklerin, müstağfirlerin, şakirlerin, hamidlerin, zakirlerin, salihlerin, mütevekkillerin, muhsinlerin, sadıkların, kısaca bütün bu sıfatların ve özelliklerin yoğun bir şekilde kendisinde yer ettiği Müslüman tiplemesinin adı müttaki olarak sunulur. Müttakilerin karşısında yer alan tiplemeler çoğunlukla suçlular (mücrim), azgınlar (ğavin, bağin), doğru yoldan çıkanlar (füccar), haddi aşanlar (tağin), büyüklenenler (müstekbirin), saldırganlar (mu’tedin), itaate karşı çıkanlar (fasikin), yalanlayanlar (mükezzibin), ortak koşanlar (müşrikin), ikiyüzlülük yapanlar (münafikun), inkâr edenler (kâfirin) ve nefislerine zulmedenler (zalimin) şeklinde anılırlar. Bir anlamda bu tiplemelerin düştüğü özellik ve yanlışlara düşmeyen kimseler olarak müttaki zıddıyla tam olarak billurlaşır ve netleşir.
Takvanın bütün parametrelerini yüklenen müttaki için Kur’an’da onlarca sıfat sıralanır. Öncelikle onlar, Allah’ı görmedikleri hâlde gıyabında ona iman eder; kayıtsız şartsız teslim olurlar. Peygamberlere ve onların getirdikleri kitaplara kayıtsız şartsız iman eder ve tabi olurlar. Meleklere iman ederler. Namaz, zekât, oruç ve hac başta olmak üzere bütün farz ve nafile ibadetlerini layıkıyla yerine getirirler. Öldükten sonra dirilmeye, hesaba çekilmeye, ahirete yakinen inanırlar. İhtiyaç hâsıl olduğunda hicret ederler; Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat ederler. Yakın akrabaya, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara, anne babaya iyilik eder, iyi davranırlar. Darlıkta ve bollukta infak ederler, öfkelerine hâkim olurlar, insanları affederler. Bir yanlışa ve günaha düştüklerinde hemen tövbe istiğfar ederler, asla günahlarında ısrarcı olmazlar. Verdikleri sözü tutarlar, emanete hıyanet etmezler, sözleriyle özleri birdir, her şartta doğruyu söylerler. Namuslarını ve ırzlarını korurlar. Boş şeylerden yüz çevirirler. Hakkı ve sabrı tavsiye ederler. İyiliği emredip kötülükten sakınır ve sakındırırlar. Allah anıldığında kalpleri ürperir. Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkmaya çalışırlar. Allah’tan, kıyamet gününden, Allah’ın azabından ve gazabından korkup çekinirler. Başlarına bir musibet geldiğinde sabrederler. Onlar Allah’ı severler; Allah da onları sever. Onlar Allah’ın hoşnutluğunu ve rızasını gözetirler. Allah’tan razı ve hoşnut olurlar. Kurtuluşa ererler, felaha ve feraha kavuşurlar; kendilerine cennet müjdelenip cennetle mükâfatlandırılırlar. Onlar Allah’ın azabından, cehennem ateşinden, kötülüklerden, günahlardan, hatalardan, fitne fücurdan, fesat ve ifsattan uzak dururlar. Hâsılı kelam, iman, amel ve ahlak boyutunda yapılması gereken her şeyi mükemmel yapmak için çırpınıp uzak durulması gereken şeylerden de uzak dururlar. Bunun sonucunda Allah, onları her daim doğru yola sevk eder, onlarla her daim beraber olur. Onlara her türlü yardımı ve lütfu esirgemez. Onları sever. Onları dostları olarak görür. Onlara değer verir. Düşmanlarına ve onların tuzaklarına karşı korur. Onların günahlarını ve yanlışlarını affeder, görmezden gelir. Merhametine ve lütfuna mazhar kılar.
Bir kısmını verdiğimiz bu özellikleriyle müttaki, kulluk şuuruna eren, üzerine düşeni yapan, Allah’ı seven, saygı duyan, değer veren; üzmemek ve incitmemek için elinden geleni yapan, Allah’ın beğenisi için çabalayan; nefsine ve şeytana uymamak için gayret sarf eden, yanlış, günah ve hata yapmamak için direnen; yaptığında da huzurunda yalvarıp tövbe ve istiğfarla af dilenen üst bir mümin kimliğini temsil etmektedir.
Diyanet Aylık Dergi
Prof. Dr. Ömer KARA
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Takva kavramı, “korumak, sakınmak, saygı göstermek, korkmak, itaat etmek” anlamlarına gelen “vikaye” kökünden türemiştir. Takva ve aynı kökten türeyen “ittika” ve “müttaki” gibi kelimeler, sözlük itibarıyla korkmak, korunmak, sakınmak, tedbir almak anlamlarıyla bütünlük arz eden kavramlardır. Cahiliye döneminde takva kelimesi, bir şeyden korkmak ve korkulan şey ile kendisi arasına bir engel koyarak korktuğuna karşı tedbir almak şeklinde semantik bir yapıya sahiptir. Şiirlerde de bu yapı kendini göstermektedir. Örneğin, “Her şerefli saygın kişi, başkaları tarafından yerilmekten kendini ziyafetle korur” beytinde bu açık bir şekilde görülmektedir. Saygın kişi, başkaları tarafından kınanma ve kötülenme korkusuyla karşı karşıyadır; bunun karşısına ziyafeti yerleştirmek suretiyle kötülenmeden kendini korumaya alır. Burada düşmanından gelecek zarara kalkanıyla engel koyup kendini korunmaya çalıştı anlamı kastedilmektedir. Tebrizi, cahiliyedeki takvanın bu kullanımını şöyle formüle etmektedir: Seninle korktuğun şey arasına seni koruyacak bir engel koyarak kendini korumaya almandır. “İttika”nın cahiliye dönemindeki formu, yapısal olarak Kur’an’da ve sünnette de aynen korunmuştur. Örneğin Efendimizin, “Bir yarım hurma ile de olsa ateşten korununuz.” hadisi, insanın cehenneme karşı olan korkusunun karşısına yarım hurmayı sadaka vermeyi yerleştirerek kişinin kendisini korumaya almasını anlatmaktadır. Kur’an’da, “ittika” kelimesinin kullanıldığı yerlerin hemen hepsinin öncesinde kişinin imanına, ameline, ahlakına, hukukuna aykırı olan bir husustan söz edilip bunlara zarar verecek bu şeyi yapmamak ve o şeye önlem almak suretiyle ondan korunmayı emrettiği görülmektedir.
Dolayısıyla dilciler takvayı korkulan, çekinilen bir şey ile kendisi arasına engel koyarak o şeyin zararlarından korunma şeklinde tanımlamışlardır. Bir anlamda korkulan şey, her ne ise ondan gelecek zarar ve incitici şeylerle karşılaşmamak için tedbir almayı kastetmişlerdir. Dinî bağlamda tasvir edecek olursak kişi, Allah’ın azabından ve gazabından korktuğu için ilahi ceza ile kendisi arasına emirlere itaat, yasaklardan kaçınma farkındalığını bir engel olarak karşısına yerleştirmektedir. Dolayısıyla takva, istenmeyen şeylerden aşırı düzeyde uzak durma hassasiyetini ön plana çıkararak Allah’a kulluğa engel olan bütün unsurları bertaraf etmeyi anlatmaktadır. Bu ise kişinin Allah’a layık kul olması bağlamında yapması gereken şeyleri yüksek düzeyde yapması ve buna engel olacak şeylerden azami derecede uzak durmasını ifade eder. İslam’da bu kavram, Cahiliyedeki yapısını içerik itibarıyla biraz daha derinleştirerek dinî bir kimliğe bürünmüştür. Öncelikle ittikanın ve takvanın öncesinde kişi, mümin kimliğiyle olabildiği ölçüde ön plana çıkmaktadır. İyi bir kul olabilmek için çabalamakta ve çırpınmaktadır. İmanını saflaştırma, amelini salihleştirme, ahlakını güzelleştirme açısından belli bir düzeyi vardır. Bu anlamda takva aslında var olan bu yapıyı bir taraftan koruma, bir taraftan daha da mükemmelleştirme ameliyesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer taraftan kelimenin içeriğindeki “korku, endişe, kaygı” ifadeleri, Cahiliyede salt bir korkudan ibaret iken Kur’an’da bu kimlik değiştirilerek buradaki korkuyu kişinin bir yırtıcıdan korkması şeklinde değil, bir taraftan kendisine değer verdiği, sevdiği, önemsediği, saygı duyduğu, diğer taraftan kızdırmak, gazabını celbetmek, öfkelendirmek istemediği bir varlığı (Allah’ı) üzmekten, incitmekten, hatırını kırmaktan, küstürmekten; gazabını ve öfkesini çekmekten kaynaklanan bir korkuya dönüştürmüştür. Kişi, temelde kendisine kul olduğu, inandığı güvendiği ilahını üzmekten ve kırmaktan korkmaktadır. Aynı zamanda da istenmeyen o şeyleri yaptığı anda onun gazabını ve azabını celp etmekten endişe etmektedir. Bu yüzden de istenmeyen şeyler ile arasına mesafe koyarak ya da istenen şeyleri koyarak bu endişe ve korkuyu bertaraf etmektedir.
Bu yönüyle takva, kişinin mümin olma derecesini yükseltmede imanının, amelinin, ahlakının önündeki tüm tortuları ve engelleri ortadan kaldırarak müminliğini saflaştırma ve derecesini yükseltme ameliyesidir. Bir anlamda saf bir tevhid inancını gölgeleyecek her türlü şirk ve inkâr unsurlarından uzak durmayı, kendisine emredilen şeyleri yapıp yasaklardan da ateşten kaçar gibi kaçmak suretiyle oturaklı ve tutarlı bir kimlik oluşturmayı karşılamaktadır. Tabir yerinde ise takva, sürekli bir şekilde kendisini seven, değer veren; onun da onu sevdiği ve saydığı ilahına karşı mahcup olmamak, utanacak ve üzülecek bir konuma gelmemek için verilen canhıraş bir uğraş, bir farkındalık ve bilinç hâlidir.
İnsan, nihayetinde zayıf bir varlıktır; birçok zaafı mevcuttur. Nefsi, nefsani ve hayvani arzuları vardır. Bunun yanında kendisini yoldan çıkarmaya adamış olan şeytan adında bir düşmanı vardır. Hayatı boyunca iyi ve kötü arasında, vicdanı ve nefsi arasında bir mücadelenin içerisindedir. Beşerdir, şaşmaya meyillidir; kendisine güzel gösterilen ve fıtratına içirilen nefsani ve hayvani zevklerin baskısı altındadır. İşte bu savaş ve mücadelede kişiyi kötü işleri yapmaktan, kötüye meyletmekten koruyan şeylerin en başında Allah korkusu ve takva gelmektedir. Kötüye meylederse Allah’ı üzecektir; onu incitmiş olacaktır. Hele hele o kötü eylemi işleyecek olursa Allah’ı üzmenin ve incitmenin ötesinde onun öfkesini ve gazabını; azabını ve cezasını celp edecektir. Bu hassasiyet onu diri ve dinç tutar; o kötü fiili yapmanın önünde mükemmel bir kalkan görevi görür; nefsiyle ve şeytanıyla mücadelesinde kendisine manevi bir yardım ve destek sunar. Dünyada yaşam sonuçta dikenli bir yolda yürümek gibidir. İnsan her ne kadar dikensiz yerleri tercih etmeye çabalasa da dikenlerin batmasından korunmak için büyük bir çabaya girmesi gerektirmektedir.
Ömer b. Hattab ile Übey b. Ka’b arasındaki şu diyalog takvanın bu kimliğini yansıtması açısından önem arz eder. Hz. Ömer, Übey’e “Takva nedir?” diye sorar. Übey, “Dikenli bir yolda hiç yürümedin mi?” diye mukabele eder. Hz. Ömer “yürüdüm.” deyince “O zaman ne yaptın?” diye sorar. “Paçalarımı sıvadım, dikenlerin batmaması için gayret sarf ettim.” demesi üzerine Übey, “İşte takva budur ya Ömer!” der. Evet, takva tam anlamıyla işte budur. İslam yolunda yürürken karşılaşılan dikenlere, yasaklara, günahlara, hatalara karşı bir teyakkuz hâli… Kimliğimi zedeleyecek, imanıma zarar verecek, helakime sebep olacak, dünyada ceza çekmeme, ahirette azaba duçar olmama sebep olacak endişesiyle ve korkusuyla yüksek düzeyde bir duyarlılık hâli… Bir direniş, bir tahammül, bir mücadele, inadına bir karşı koyuş… Nefsine ve şeytanına başkaldırı… Allah’ın hoşnutluk ve rızasına halel getirmemek, ona duyulan sevgiyi ve saygıyı zedelememek için canhıraş bir çaba… Kızgınlığını, öfkesini ve azabını celp etmeme adına yüreğinde duyduğu derin korkunun ve endişenin gücüyle yanlışa düşmemek, günaha bulaşmamak, şeytana ve nefsine uymamak için verilen bilinçli, farkında bir gayret, bir sebat…
Kur’an’da takvaya bürünen kişinin adı müttaki diye konmuştur. Bu bilinci, bu duyarlılığı, bu direnişi, bu mücadeleyi, bu sebat ve gayreti yüklenen kişinin adı olmuştur müttaki. Kur’an’da Allah’ın kullarından deniz seviyesinde olanlar için kullanılan temel bir kavram vardır: Müslim. İslam’a giren mümin olmaya çabalayan insan demektir. İmanını derinleştirip olgunlaştırdıkça adı mümine döner. Temelde bu ikisi, ortalama bir kulun vasfı olarak sunulur. İşte bu noktada mümin kulun derecesi yükseldiğinde farklı isimler aldığı gibi derecesi düştüğünde de farklı isimlerle anılmaya başlar. Günah işlediğinde “asim”, isyan ettiğinde “asi”, haddi aşıp yanlışa düştüğünde “taği, baği”, emre itaatsizlik ettiğinde “fasık”, suç işlediğinde “mücrim” gibi onlarca sıfatla düştüğü derece anlamlandırılır. Müminin derecesi arttıkça adı da sıfatı da değişir; kimi zaman kendisinde olması gereken vasfı ön plana çıkarılır. Sabrı mükemmel yüklendiğinde “sabır”; teslimiyeti ve boyun eğmeyi mükemmel yaptığında “kanit”, layıkıyla infak ettiğinde “münfik”, Rabbine günahlarını bağışlaması için yalvardığında “müstağfir”, Rabbinin bütün nimetlerine karşı şükran borcunu ödediğinde “şakir”, sürekli Allah’ı hatırında tutup diline pelesenk yaptığında “zakir”, ırzını ve namusunu muhafaza için çırpındığında “hafız” gibi sıfatlarla anılır. Kimi zaman bu sıfatların hepsi veya birçoğu bir kişide toplandığında, derecesi yükseldiğinde de farklı adlarla anılır. Örneğin ismi “Muhsin” olur; artık o Allah’ı görür gibi kul olan bir mümin derecesine yükselmiştir. Sadece Allah’a samimi ve içtenlikle yöneldiğinde “muhlis” ismini alır. Sadece Allah’a güvenip ona dayandığında, “mütevekkil”; imanını saflaştırıp salih ameller işlediğinde “salih”, Allah’la yaptığı sözleşmeye sadık kalıp, sözünde ve eyleminde doğru olduğunda “sadık” isimlerini alacaktır. İşte müttaki kavramı, müminin yukarıda zikrettiğimiz derecelerinin hepsini bir arada bulunduran üst bir kavram; müminin en üst tabakası olarak Kur’an’da yerini alır. Müminlerin, müslimlerin, sadıkların, münfiklerin, müstağfirlerin, şakirlerin, hamidlerin, zakirlerin, salihlerin, mütevekkillerin, muhsinlerin, sadıkların, kısaca bütün bu sıfatların ve özelliklerin yoğun bir şekilde kendisinde yer ettiği Müslüman tiplemesinin adı müttaki olarak sunulur. Müttakilerin karşısında yer alan tiplemeler çoğunlukla suçlular (mücrim), azgınlar (ğavin, bağin), doğru yoldan çıkanlar (füccar), haddi aşanlar (tağin), büyüklenenler (müstekbirin), saldırganlar (mu’tedin), itaate karşı çıkanlar (fasikin), yalanlayanlar (mükezzibin), ortak koşanlar (müşrikin), ikiyüzlülük yapanlar (münafikun), inkâr edenler (kâfirin) ve nefislerine zulmedenler (zalimin) şeklinde anılırlar. Bir anlamda bu tiplemelerin düştüğü özellik ve yanlışlara düşmeyen kimseler olarak müttaki zıddıyla tam olarak billurlaşır ve netleşir.
Takvanın bütün parametrelerini yüklenen müttaki için Kur’an’da onlarca sıfat sıralanır. Öncelikle onlar, Allah’ı görmedikleri hâlde gıyabında ona iman eder; kayıtsız şartsız teslim olurlar. Peygamberlere ve onların getirdikleri kitaplara kayıtsız şartsız iman eder ve tabi olurlar. Meleklere iman ederler. Namaz, zekât, oruç ve hac başta olmak üzere bütün farz ve nafile ibadetlerini layıkıyla yerine getirirler. Öldükten sonra dirilmeye, hesaba çekilmeye, ahirete yakinen inanırlar. İhtiyaç hâsıl olduğunda hicret ederler; Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat ederler. Yakın akrabaya, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara, anne babaya iyilik eder, iyi davranırlar. Darlıkta ve bollukta infak ederler, öfkelerine hâkim olurlar, insanları affederler. Bir yanlışa ve günaha düştüklerinde hemen tövbe istiğfar ederler, asla günahlarında ısrarcı olmazlar. Verdikleri sözü tutarlar, emanete hıyanet etmezler, sözleriyle özleri birdir, her şartta doğruyu söylerler. Namuslarını ve ırzlarını korurlar. Boş şeylerden yüz çevirirler. Hakkı ve sabrı tavsiye ederler. İyiliği emredip kötülükten sakınır ve sakındırırlar. Allah anıldığında kalpleri ürperir. Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkmaya çalışırlar. Allah’tan, kıyamet gününden, Allah’ın azabından ve gazabından korkup çekinirler. Başlarına bir musibet geldiğinde sabrederler. Onlar Allah’ı severler; Allah da onları sever. Onlar Allah’ın hoşnutluğunu ve rızasını gözetirler. Allah’tan razı ve hoşnut olurlar. Kurtuluşa ererler, felaha ve feraha kavuşurlar; kendilerine cennet müjdelenip cennetle mükâfatlandırılırlar. Onlar Allah’ın azabından, cehennem ateşinden, kötülüklerden, günahlardan, hatalardan, fitne fücurdan, fesat ve ifsattan uzak dururlar. Hâsılı kelam, iman, amel ve ahlak boyutunda yapılması gereken her şeyi mükemmel yapmak için çırpınıp uzak durulması gereken şeylerden de uzak dururlar. Bunun sonucunda Allah, onları her daim doğru yola sevk eder, onlarla her daim beraber olur. Onlara her türlü yardımı ve lütfu esirgemez. Onları sever. Onları dostları olarak görür. Onlara değer verir. Düşmanlarına ve onların tuzaklarına karşı korur. Onların günahlarını ve yanlışlarını affeder, görmezden gelir. Merhametine ve lütfuna mazhar kılar.
Bir kısmını verdiğimiz bu özellikleriyle müttaki, kulluk şuuruna eren, üzerine düşeni yapan, Allah’ı seven, saygı duyan, değer veren; üzmemek ve incitmemek için elinden geleni yapan, Allah’ın beğenisi için çabalayan; nefsine ve şeytana uymamak için gayret sarf eden, yanlış, günah ve hata yapmamak için direnen; yaptığında da huzurunda yalvarıp tövbe ve istiğfarla af dilenen üst bir mümin kimliğini temsil etmektedir.
Diyanet Aylık Dergi
Prof. Dr. Ömer KARA
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Anksiyete Nedir? Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?
Kaygı, endişe ya da anksiyete, hoş olmayan bir iç çatışma durumu ile karakterize olan, sıklıkla ileri geri ilerleme gibi sinirsel davranışların eşlik ettiği bir duygudur.[1] Bu durum, beklenen olaylar karşısında öznel olarak hoş olmayan dehşet duygularıdır.[2][Alıntı gerek]
Kaygı, genellikle öznel olarak tehditkar görülen bir duruma aşırı tepki olarak genelleştirilmiş ve odaklanmamış bir huzursuzluk ve endişe hissidir.[3] Anksiyeteye genellikle kas gerginliği,[4] huzursuzluk, yorgunluk ve yoğunlaşma sorunları eşlik eder. Kaygı, algılanan bir ani tehdit cevabı olan korku ile yakından ilişkilidir. Anksiyeteyse gelecekteki tehdit beklentisini içerir.[4] Kaygıyla karşılaşan insanlar onlara karşı geçmişte kaygı uyandıran durumlardan kaçınabilir.[5]
Kaygı, canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp bireyin işlevselliğini aksattığında kaygı bozuklukları adı altında incelenirler. Terleme, titreme, çarpıntı gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.
Kaygı, genelde kavramsal, bedensel, duygusal ve davranışsal bileşenlere sahip olmak biçiminde tanımlanır (Seligman, Walker & Rosenhan, 2001). Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi işlevlerinin yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme, üşüme hissedilir. Ayrıca ağız kuruluğu, yutkunma zorluğu, mide bulantısı, ani tansiyon düşüşü, bayılma, ölecekmiş hissi gibi fiziksel belirtiler de görülmektedir.[6]
Duygusal açıdan ise korku ve panik hissine neden olur. Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi en alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise birey, anksiyetenin kaynağından kaçma eğilimi gösterir. Yine de kaygıdan sadece hastalıklı bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur. Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanların hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan birisidir.
Her insan zaman zaman herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın yaşamın olağan bir parçası olarak anksiyete yaşayabilir. Ancak yaşanan anksiyete bazen bedensel ya da psikiyatrik bir hastalığın belirtisi olarak da ortaya çıkabilmektedir.[7]
Anksiyete bir diğer adıyla kaygı bozukluğu , psikolojik bir rahatsızlıktır. Günlük hayatımızda ara sıra anksiyete yaşamak olağandır. Çünkü zaman içerisinde karşı karşıya kaldığımız olaylardan ötürü endişelenebilir ya da gelecek ile ilgili maddi-manevi anlamda kaygılar duyabiliriz. Günlük yaşamda kaygı duymak her ne kadar normal olsa da, dozunda bir aşırılık mevcutsa o zaman tıbbi bir hastalıktan söz edebiliriz.
Anksiyete bozukluğu olan kişilerde, yoğun, sürekli devam eden bir endişe hali ve günlük hayatta rastlanılan durumlara karşı korku vardır. Panik atak krizleriyle de kendini gösterebilir. Bu duyulan aşırı endişe, kaygı, panik durumu günlük aktivitelerin süregelmesini sekteye uğratır. Kontrol edilmesi ve yönetilmesi zor olduğu gibi, zaman öngörüsünde de bulunulamamaktadır. Bu halin belirtileri çocukluk, gençlik yıllarında başlayıp yetişkinliğe kadar devam edebilmektedir. Yetişkinlik döneminin ardından azalma eğilimindedir.
Anksiyete bozukluklarının kendi içinde; sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılık anksiyetesi, spesifik fobiler, genelleştirilmiş anksiyete gibi bölümleri de mevcuttur. Bu bağlamda sadece bir değil birden fazla anksiyete bozukluğundan muzdarip olabilirsiniz. Bazen tıbbi bir tedavi ile çözüme ulaşılması gerekebilir.
Anksiyete Nedir?
Kaygılar, günlük yaşamda karşılaştığınız sorunlar ile baş edebilmeniz için sizi hazırlayıp, daha hızlı karar verebilmenize ortam hazırlar. Kaygı aslında beyninizin strese tepki vermesi ve sizi ileride yaşayabileceğiniz potansiyel tehlikeler konusunda uyarma şeklidir.
Toplumun yaklaşık olarak %18’i kaygı bozukluğu probleminden muzdariptir ve problemin artış derecesi ile beraber hastalık seviyesinde seyredebilir. Anksiyetesi olan bir kişi, her zaman en kötü senaryoyu düşünür ve bu düşünceler kontrolü dahilinde gerçekleşmez.
Sürekli olarak kaygı, endişe yaşayan bir kişinin sosyal hayatı sekteye uğrayabilir, ruhsal sağlığı bozulabilir ve gündelik işlerde ki verimi azalabilir. Bu yüzden kaygı bozukluğu olan kişilerin hayat kalitesi oldukça düşmektedir.
Anksiyete Kimlerde Daha Sık Görülmektedir?
İstatistiklere göre, anksiyete bozuklukları kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Aşırı korumacı tavırla büyütülmüş çocuklarda, çevresinden hep olumsuz tepkiler alan ve sindirilmiş kişiliklerde anksiyeteye daha sık rastlanılmaktadır.
Çocukluk çağında yaşanılan olumsuzluklar, travmalar ve mutsuzluklar arttıkça anksiyete riski de eş zamanlı olarak artmaktadır. Bunun yanı sıra ailede ya da akrabalarda anksiyete görülmesi riski artırır. Çünkü genetik geçiş bu rahatsızlıkta mümkündür.
Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?
Anksiyete bozukluğunun birkaç türü mevcuttur:
Genelleştirilmiş Anksiyete Bozukluğu: Ortada bir neden olmadan duyulan aşırı endişe ve gerginlik hissiyatı.
Panik Atak: Ani ve yoğun korku, beraberinde panik atakları meydana getirebilir. Bu esnada göğsünüzde ağrı hissedebilir, vücudunuzda ter boşalması yaşayabilir, kalp atışlarınızda hızlanma gözlemleyebilirsiniz. Bazen süreç boğulduğunuzu ya da kalp krizi geçirdiğinizi düşünmenize sebep olacak kadar ağır seyredebilir. Bireysel ilişkilerinizde, başkalarının sizin yaptıklarınızı yargılaması, alay etmesine karşı endişe, stres duyma haline denir.
Belirli Fobiler: Yükseklik korkusu şeklinde kendini gösterebilir. Bu korkuya sahip olan kişiler uçağa binmek ya da yüksek katlı evlerde oturmaktan dolayı endişe duyabilir.
Agorafobi: Kalabalığın içinde, acil bir durum yaşandığında hareket kabiliyetiniz kısıtlı olduğu için korku, endişe duyabilirsiniz.
Ayrılık Kaygısı: Sevdiğiniz kişiler yanınızdan ayrıldığında çok endişe duyuyor ve her an gözünüzün önünde olsun istiyorsanız ayrılık kaygısı problemi yaşıyor olabilirsiniz.
Seçici Dilsizlik: Bazı çocuklar ailesiyle konuşarak iletişim kurabilirken, toplum içinde konuşamamaktadırlar. Bu sosyal kaygıya seçici dilsizlik denmektedir.
Anksiyete Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir?
Anksiyete bozukluklarının nedenleri kesin olarak anlaşılamamıştır. Fakat travmatik olaylar, çeşitli deneyimler, sağlık sorunları, kalıtsal faktörler gibi etmenlerin kaygı bozukluklarını tetikleyebildiği görülmektedir.
Genetik sebeplerden kaynaklı anksiyete bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden akrabalarınız arasında bu rahatsızlığa sahip olan varsa risk altındasınız demektir.
Beyninizde ki korku ve duyguları kontrol eden bölümlerin hatalı bağlanması kaygı bozukluklarına sebebiyet verebilir.
Çevresel yaşadığınız travmalardan (çocuklukta istismar edilme, çok sevdiğiniz birinin ölümü veya saldırıya uğraması gibi) ötürü anksiyete bozukluğu yaşayabilirsiniz.
Kalp , akciğer , tiroid , şeker gibi sağlık sorunları anksiyete bozukluklarına sebebiyet verebilir.
Kullanmış olduğunuz ilaçların bir yan etkisi de kaygı bozukluğu olabilir.
Aile ve akrabalarınız arasında kaygı bozukluğundan muzdarip biri yoksa, çocukken böyle bir şey yok ve yeni yeni ortaya çıkıyorsa, altında tıbbi bir sebep yatıyor olabilir. Hekim tarafından kontrol edilip ona göre yol haritası çizilmelidir.
Anksiyete Risk Faktörleri Nelerdir?
Bazı faktörler anksiyete bozukluğu yaşama riskinizi artırabilir.
Çocukluk döneminde, cinsel istismar ya da ihmal yaşanması anksiyete riskini oldukça artırmaktadır.
Travmatik olaylara maruz kalan bireylerin anksiyete bozukluğu yaşama oranı oldukça fazladır.
Depresyonda olmak, anksiyete riskinizi artırır.
Kendi sağlığınız ya da çevrenizdeki kişileri sağlığından duyulan endişe ve stres hali anksiyete bozukluklarını artırabilir.
Madde bağımlılığı anksiyete riskini artırır.
Çocuklukta yabancılardan çekinen, kendini geri çeken, iletişim kurmayan kişilerde risk fazladır.
Özgüven eksikliği, alay konusu olma gibi olumsuz düşünceler, algılar anksiyete bozukluğuna sebep olabilir.
Belirli kişilik tiplerindeki kişiler anksiyete bozukluklarına yatkındır.
Anksiyete Belirtileri Nelerdir?
Anksiyete hastalığının bazı belirtileri aşağıdaki gibidir.
Kendini gergin, huzursuz, panik halinde hissetmek
Nefes darlığı, ağız kuruluğu yaşamak,
Kötü bir şey olacakmış gibi endişeli hal
Kalp atışlarında yaşanan aşırı hızlanma
Aşırı terleme
Ellerde titreme hali
Odaklanma, konsantrasyon problemleri
Hazımsızlık sıkıntıları
Kaygı duymayı tetikleyecek etkilerden kaçınma hali
Uyku problemleri başlıca semptomlardan sayılabilir.
Anksiyete Tanı Yöntemleri Nelerdir?
Belirtilerin varlığından eminseniz, doktorunuz fiziki muayenenizi yapıp, ardından da tıbbi geçmişinize dair bilgilerle anamnezi dolduracaktır.
Tetikleyebilecek bazı sağlık koşullarını elimine edebilmek adına bazı testler yapılmasını isteyebilir. Laboratuvar testlerinin hiçbiri anksiyete bozukluklarını özel olarak teşhis edemez, o yüzden yapılan testler, tıbbi geçmiş ve muayene aşamalarının bütünü rahatsızlığın teşhisi için önem arz eder.
Doktorunuz ihtiyaç dahilinde sizi bir psikiyatriste , psikoloğa veya başka bir akıl sağlığı uzmanına yönlendirebilir. Bu uzmanlar, sizin anksiyete bozukluğunuz olup olmadığını anlamak için çeşitli sorular sorabilir, belli araçlar kullanabilir ya da bazı testler uygulayabilir.
Değerlendirme aşamasında ki bir önemli nokta da semptomlarınızın ne kadar süredir var olduğu ve ne kadar yoğun olduğudur. Kaygı, endişenizin günlük hayattan keyif almanızı engelleyecek düzeyde olup olmadığını doktorlara bildirmeniz teşhis için oldukça mühimdir.
Anksiyete Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Anksiyete bozukluğunun belirtilerini azaltmak ve rahatsızlığı yönetmek için birçok tedavi alternatifi mevcuttur. Fakat en yaygın iki tedavi psikoterapi ve ilaçlardır. Hangi tedavi yöntemine daha iyi cevap vereceğiniz, deneme-yanılma yoluyla saptanabilir.
Psikoterapi: Psikolojik danışmanlık ya da konuşma terapisi olarak bilinen psikoterapi, kaygı semptomlarınızı azaltmak için bir terapistle beraber süreci geçirmeyi içerir. Bu danışmanlık türünde duygularınızın, davranışlarınızı nasıl etkilediğine şahit olabilirsiniz. Psikoterapi, anksiyete bozukluğunuzu anlamanın ve yönetmenin yollarını öğrenmek için oldukça etkili bir tedavidir.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Bu psikoterapi türü size olumsuz ve sizde panik yaratan düşünceleri ve davranışları nasıl olumluya dönüştüreceğiniz kısmında size kılavuz olur. Sizde korku ve kaygı meydana getiren durumlara karşı endişe duymadan yaklaşmanın ve bunları yönetmenin yollarını öğreneceğiniz etkin bir tedavi yöntemidir.
İlaç Tedavisi: Doktorunuz anksiyete semptomlarını hafifletmek için çeşitli antidepresanlar, ilaçlar, yatıştırıcılar kullanılabilir. İlaçların asıl amacı kısa süreli rahatlamadır, uzun süreli kullanılması amaçlanmamaktadır. Ayrıca hangi ilacın size daha iyi geleceğine karar vermek ve artılarını eksilerini konuşmak adına doktorunuzla bir araya gelmeniz iyi olacaktır.
Ansiyete Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Anksiyete ne demek?
Anksiyete, kişinin hiçbir sebep olmaksızın duyduğu kaygı ve sıkıntı halidir. Kaygı bozukluğu olarak da bilinen anksiyete, kişide bir anda ortaya çıkan terleme, hızlı kalp atışı, terleme, hızlı nefes alıp verme gibi belirtilere sebep olabilir.
Anksiyete Olup Olmadığı Nasıl Anlaşılmaktadır?
Bir anda gelen panik, huzursuzluk ve hissi
Ani terleme
Kalp çarpıntısı
Hızlı nefes alıp vermek
Ruhsal değişimler
Konsantrasyon bozukluğu
Yorgunluk ve halsizlik
Baş ağrısı
Yukarıda sıralanan belirtilerin yaşanması anksiyete bozukluğu bulunduğu anlamına gelebilir.
Anksiyete Anında Nasıl Hissedilir?
Anksiyete atakları genellikle birkaç dakika süren kısa ataklardır. Anksiyete krizi belirtileri bir anda gelen kaygı, korku hisse, kalp çarpıntısı, hızlı nefes alışverişi, terlemek, titremek, boğulma hissi, göğüs ağrısı gibi belirtilerin birkaçının aynı anda yaşanmasıdır. Bu durum anksiyete krizi olarak adlandırılır.
Anksiyete Ne Kadar Yaygın?
Anksiyete bozukluğu oldukça yaygın psikolojik rahatsızlıktır. Birçok insanda çeşitli sebeplerden ötürü görülebilir. Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur.
Anksiyete Hangi Yaşlarda Görülür?
Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur. Bazı çocukluk travmalarının ya da diğer çevresel faktörlerin erişkinlik döneminde ortaya çıkması anksiyete riskini attıran faktörlerdendir.
Anksiyete Kilo Aldırır mı?
Anksiyete çoğu zaman yeme bozukluklarına sebep olabilir. Yoğun bir kaygı altında olmak fazla yeme ya da az yeme gibi belirtilere sebep olabilir. Bu durum kişinin kaygıyla başa çıkma durumuna göre değişkenlik gösterir.
Spor Anksiyeteye İyi Gelir mi?
Spor birçok konuda olduğu gibi ruhsal denge açısından da önemlidir. Birçok ruhsal faydası bulunan spor, özgüveni yükseltme açısından da başarılı bir yöntemdir. Anksiyetenin temelinde yatan problemlerden biri özgüven eksikliğidir. Spor yapan bireyler özgüven konusundan olumlu etkilenmekte ve ayrıca spor yapmanın stresi azaltma ve yok etme etkisi de bulunmaktadır.
Anksiyete Unutkanlık Oluşturur mu?
Anksiyete yoğun kaygı hissi ve kaygı hissinin kontrolünü sağlayamama durumunun yanı sıra gerginlik sinirlilik hali de yaratabilir. Unutkanlık hissi de anksiyete rahatsızlığı olan kişilerde rastlanan olgulardan biridir.
Anksiyete Neden Gece Olur?
Anksiyete atakları her an belli durumlar sonucunda gerçekleşebilir. Gündüz vakitlerinde beynin daha aktif olması ve insan hayatının işleyişi sebebiyle anksiyete atakları daha az görülür. Gece insan beyninin çalışma hızı artarak düşünme eğilimini arttırır. Özellikle uyku vakti düşünmenin en çok olduğu saatlerdir. Bu durum anksiyete ataklarının gerçekleşme durumunu arttırır.
Anksiyete Tik Oluşturur mu?
Anksiyete bozukluğu bazı fiziksel istemsiz hareketlere sebep olabilir. Bu hareketler genellikle anksiyete krizi belirtileri sırasında ortaya çıkar ve daha sonraki süreçlerde tik olarak kalmaya devam eder.
Kaynak
Wikipedia
Acibadem.com.tr
Kaygı, endişe ya da anksiyete, hoş olmayan bir iç çatışma durumu ile karakterize olan, sıklıkla ileri geri ilerleme gibi sinirsel davranışların eşlik ettiği bir duygudur.[1] Bu durum, beklenen olaylar karşısında öznel olarak hoş olmayan dehşet duygularıdır.[2][Alıntı gerek]
Kaygı, genellikle öznel olarak tehditkar görülen bir duruma aşırı tepki olarak genelleştirilmiş ve odaklanmamış bir huzursuzluk ve endişe hissidir.[3] Anksiyeteye genellikle kas gerginliği,[4] huzursuzluk, yorgunluk ve yoğunlaşma sorunları eşlik eder. Kaygı, algılanan bir ani tehdit cevabı olan korku ile yakından ilişkilidir. Anksiyeteyse gelecekteki tehdit beklentisini içerir.[4] Kaygıyla karşılaşan insanlar onlara karşı geçmişte kaygı uyandıran durumlardan kaçınabilir.[5]
Kaygı, canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Denetim dışına çıkıp bireyin işlevselliğini aksattığında kaygı bozuklukları adı altında incelenirler. Terleme, titreme, çarpıntı gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.
Kaygı, genelde kavramsal, bedensel, duygusal ve davranışsal bileşenlere sahip olmak biçiminde tanımlanır (Seligman, Walker & Rosenhan, 2001). Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi işlevlerinin yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme, üşüme hissedilir. Ayrıca ağız kuruluğu, yutkunma zorluğu, mide bulantısı, ani tansiyon düşüşü, bayılma, ölecekmiş hissi gibi fiziksel belirtiler de görülmektedir.[6]
Duygusal açıdan ise korku ve panik hissine neden olur. Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi en alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise birey, anksiyetenin kaynağından kaçma eğilimi gösterir. Yine de kaygıdan sadece hastalıklı bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur. Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanların hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan birisidir.
Her insan zaman zaman herhangi bir hastalık belirtisi olmaksızın yaşamın olağan bir parçası olarak anksiyete yaşayabilir. Ancak yaşanan anksiyete bazen bedensel ya da psikiyatrik bir hastalığın belirtisi olarak da ortaya çıkabilmektedir.[7]
Anksiyete bir diğer adıyla kaygı bozukluğu , psikolojik bir rahatsızlıktır. Günlük hayatımızda ara sıra anksiyete yaşamak olağandır. Çünkü zaman içerisinde karşı karşıya kaldığımız olaylardan ötürü endişelenebilir ya da gelecek ile ilgili maddi-manevi anlamda kaygılar duyabiliriz. Günlük yaşamda kaygı duymak her ne kadar normal olsa da, dozunda bir aşırılık mevcutsa o zaman tıbbi bir hastalıktan söz edebiliriz.
Anksiyete bozukluğu olan kişilerde, yoğun, sürekli devam eden bir endişe hali ve günlük hayatta rastlanılan durumlara karşı korku vardır. Panik atak krizleriyle de kendini gösterebilir. Bu duyulan aşırı endişe, kaygı, panik durumu günlük aktivitelerin süregelmesini sekteye uğratır. Kontrol edilmesi ve yönetilmesi zor olduğu gibi, zaman öngörüsünde de bulunulamamaktadır. Bu halin belirtileri çocukluk, gençlik yıllarında başlayıp yetişkinliğe kadar devam edebilmektedir. Yetişkinlik döneminin ardından azalma eğilimindedir.
Anksiyete bozukluklarının kendi içinde; sosyal anksiyete bozukluğu, ayrılık anksiyetesi, spesifik fobiler, genelleştirilmiş anksiyete gibi bölümleri de mevcuttur. Bu bağlamda sadece bir değil birden fazla anksiyete bozukluğundan muzdarip olabilirsiniz. Bazen tıbbi bir tedavi ile çözüme ulaşılması gerekebilir.
Anksiyete Nedir?
Kaygılar, günlük yaşamda karşılaştığınız sorunlar ile baş edebilmeniz için sizi hazırlayıp, daha hızlı karar verebilmenize ortam hazırlar. Kaygı aslında beyninizin strese tepki vermesi ve sizi ileride yaşayabileceğiniz potansiyel tehlikeler konusunda uyarma şeklidir.
Toplumun yaklaşık olarak %18’i kaygı bozukluğu probleminden muzdariptir ve problemin artış derecesi ile beraber hastalık seviyesinde seyredebilir. Anksiyetesi olan bir kişi, her zaman en kötü senaryoyu düşünür ve bu düşünceler kontrolü dahilinde gerçekleşmez.
Sürekli olarak kaygı, endişe yaşayan bir kişinin sosyal hayatı sekteye uğrayabilir, ruhsal sağlığı bozulabilir ve gündelik işlerde ki verimi azalabilir. Bu yüzden kaygı bozukluğu olan kişilerin hayat kalitesi oldukça düşmektedir.
Anksiyete Kimlerde Daha Sık Görülmektedir?
İstatistiklere göre, anksiyete bozuklukları kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmektedir. Aşırı korumacı tavırla büyütülmüş çocuklarda, çevresinden hep olumsuz tepkiler alan ve sindirilmiş kişiliklerde anksiyeteye daha sık rastlanılmaktadır.
Çocukluk çağında yaşanılan olumsuzluklar, travmalar ve mutsuzluklar arttıkça anksiyete riski de eş zamanlı olarak artmaktadır. Bunun yanı sıra ailede ya da akrabalarda anksiyete görülmesi riski artırır. Çünkü genetik geçiş bu rahatsızlıkta mümkündür.
Anksiyete Bozuklukları Nelerdir?
Anksiyete bozukluğunun birkaç türü mevcuttur:
Genelleştirilmiş Anksiyete Bozukluğu: Ortada bir neden olmadan duyulan aşırı endişe ve gerginlik hissiyatı.
Panik Atak: Ani ve yoğun korku, beraberinde panik atakları meydana getirebilir. Bu esnada göğsünüzde ağrı hissedebilir, vücudunuzda ter boşalması yaşayabilir, kalp atışlarınızda hızlanma gözlemleyebilirsiniz. Bazen süreç boğulduğunuzu ya da kalp krizi geçirdiğinizi düşünmenize sebep olacak kadar ağır seyredebilir. Bireysel ilişkilerinizde, başkalarının sizin yaptıklarınızı yargılaması, alay etmesine karşı endişe, stres duyma haline denir.
Belirli Fobiler: Yükseklik korkusu şeklinde kendini gösterebilir. Bu korkuya sahip olan kişiler uçağa binmek ya da yüksek katlı evlerde oturmaktan dolayı endişe duyabilir.
Agorafobi: Kalabalığın içinde, acil bir durum yaşandığında hareket kabiliyetiniz kısıtlı olduğu için korku, endişe duyabilirsiniz.
Ayrılık Kaygısı: Sevdiğiniz kişiler yanınızdan ayrıldığında çok endişe duyuyor ve her an gözünüzün önünde olsun istiyorsanız ayrılık kaygısı problemi yaşıyor olabilirsiniz.
Seçici Dilsizlik: Bazı çocuklar ailesiyle konuşarak iletişim kurabilirken, toplum içinde konuşamamaktadırlar. Bu sosyal kaygıya seçici dilsizlik denmektedir.
Anksiyete Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir?
Anksiyete bozukluklarının nedenleri kesin olarak anlaşılamamıştır. Fakat travmatik olaylar, çeşitli deneyimler, sağlık sorunları, kalıtsal faktörler gibi etmenlerin kaygı bozukluklarını tetikleyebildiği görülmektedir.
Genetik sebeplerden kaynaklı anksiyete bozuklukları ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden akrabalarınız arasında bu rahatsızlığa sahip olan varsa risk altındasınız demektir.
Beyninizde ki korku ve duyguları kontrol eden bölümlerin hatalı bağlanması kaygı bozukluklarına sebebiyet verebilir.
Çevresel yaşadığınız travmalardan (çocuklukta istismar edilme, çok sevdiğiniz birinin ölümü veya saldırıya uğraması gibi) ötürü anksiyete bozukluğu yaşayabilirsiniz.
Kalp , akciğer , tiroid , şeker gibi sağlık sorunları anksiyete bozukluklarına sebebiyet verebilir.
Kullanmış olduğunuz ilaçların bir yan etkisi de kaygı bozukluğu olabilir.
Aile ve akrabalarınız arasında kaygı bozukluğundan muzdarip biri yoksa, çocukken böyle bir şey yok ve yeni yeni ortaya çıkıyorsa, altında tıbbi bir sebep yatıyor olabilir. Hekim tarafından kontrol edilip ona göre yol haritası çizilmelidir.
Anksiyete Risk Faktörleri Nelerdir?
Bazı faktörler anksiyete bozukluğu yaşama riskinizi artırabilir.
Çocukluk döneminde, cinsel istismar ya da ihmal yaşanması anksiyete riskini oldukça artırmaktadır.
Travmatik olaylara maruz kalan bireylerin anksiyete bozukluğu yaşama oranı oldukça fazladır.
Depresyonda olmak, anksiyete riskinizi artırır.
Kendi sağlığınız ya da çevrenizdeki kişileri sağlığından duyulan endişe ve stres hali anksiyete bozukluklarını artırabilir.
Madde bağımlılığı anksiyete riskini artırır.
Çocuklukta yabancılardan çekinen, kendini geri çeken, iletişim kurmayan kişilerde risk fazladır.
Özgüven eksikliği, alay konusu olma gibi olumsuz düşünceler, algılar anksiyete bozukluğuna sebep olabilir.
Belirli kişilik tiplerindeki kişiler anksiyete bozukluklarına yatkındır.
Anksiyete Belirtileri Nelerdir?
Anksiyete hastalığının bazı belirtileri aşağıdaki gibidir.
Kendini gergin, huzursuz, panik halinde hissetmek
Nefes darlığı, ağız kuruluğu yaşamak,
Kötü bir şey olacakmış gibi endişeli hal
Kalp atışlarında yaşanan aşırı hızlanma
Aşırı terleme
Ellerde titreme hali
Odaklanma, konsantrasyon problemleri
Hazımsızlık sıkıntıları
Kaygı duymayı tetikleyecek etkilerden kaçınma hali
Uyku problemleri başlıca semptomlardan sayılabilir.
Anksiyete Tanı Yöntemleri Nelerdir?
Belirtilerin varlığından eminseniz, doktorunuz fiziki muayenenizi yapıp, ardından da tıbbi geçmişinize dair bilgilerle anamnezi dolduracaktır.
Tetikleyebilecek bazı sağlık koşullarını elimine edebilmek adına bazı testler yapılmasını isteyebilir. Laboratuvar testlerinin hiçbiri anksiyete bozukluklarını özel olarak teşhis edemez, o yüzden yapılan testler, tıbbi geçmiş ve muayene aşamalarının bütünü rahatsızlığın teşhisi için önem arz eder.
Doktorunuz ihtiyaç dahilinde sizi bir psikiyatriste , psikoloğa veya başka bir akıl sağlığı uzmanına yönlendirebilir. Bu uzmanlar, sizin anksiyete bozukluğunuz olup olmadığını anlamak için çeşitli sorular sorabilir, belli araçlar kullanabilir ya da bazı testler uygulayabilir.
Değerlendirme aşamasında ki bir önemli nokta da semptomlarınızın ne kadar süredir var olduğu ve ne kadar yoğun olduğudur. Kaygı, endişenizin günlük hayattan keyif almanızı engelleyecek düzeyde olup olmadığını doktorlara bildirmeniz teşhis için oldukça mühimdir.
Anksiyete Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Anksiyete bozukluğunun belirtilerini azaltmak ve rahatsızlığı yönetmek için birçok tedavi alternatifi mevcuttur. Fakat en yaygın iki tedavi psikoterapi ve ilaçlardır. Hangi tedavi yöntemine daha iyi cevap vereceğiniz, deneme-yanılma yoluyla saptanabilir.
Psikoterapi: Psikolojik danışmanlık ya da konuşma terapisi olarak bilinen psikoterapi, kaygı semptomlarınızı azaltmak için bir terapistle beraber süreci geçirmeyi içerir. Bu danışmanlık türünde duygularınızın, davranışlarınızı nasıl etkilediğine şahit olabilirsiniz. Psikoterapi, anksiyete bozukluğunuzu anlamanın ve yönetmenin yollarını öğrenmek için oldukça etkili bir tedavidir.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT): Bu psikoterapi türü size olumsuz ve sizde panik yaratan düşünceleri ve davranışları nasıl olumluya dönüştüreceğiniz kısmında size kılavuz olur. Sizde korku ve kaygı meydana getiren durumlara karşı endişe duymadan yaklaşmanın ve bunları yönetmenin yollarını öğreneceğiniz etkin bir tedavi yöntemidir.
İlaç Tedavisi: Doktorunuz anksiyete semptomlarını hafifletmek için çeşitli antidepresanlar, ilaçlar, yatıştırıcılar kullanılabilir. İlaçların asıl amacı kısa süreli rahatlamadır, uzun süreli kullanılması amaçlanmamaktadır. Ayrıca hangi ilacın size daha iyi geleceğine karar vermek ve artılarını eksilerini konuşmak adına doktorunuzla bir araya gelmeniz iyi olacaktır.
Ansiyete Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Anksiyete ne demek?
Anksiyete, kişinin hiçbir sebep olmaksızın duyduğu kaygı ve sıkıntı halidir. Kaygı bozukluğu olarak da bilinen anksiyete, kişide bir anda ortaya çıkan terleme, hızlı kalp atışı, terleme, hızlı nefes alıp verme gibi belirtilere sebep olabilir.
Anksiyete Olup Olmadığı Nasıl Anlaşılmaktadır?
Bir anda gelen panik, huzursuzluk ve hissi
Ani terleme
Kalp çarpıntısı
Hızlı nefes alıp vermek
Ruhsal değişimler
Konsantrasyon bozukluğu
Yorgunluk ve halsizlik
Baş ağrısı
Yukarıda sıralanan belirtilerin yaşanması anksiyete bozukluğu bulunduğu anlamına gelebilir.
Anksiyete Anında Nasıl Hissedilir?
Anksiyete atakları genellikle birkaç dakika süren kısa ataklardır. Anksiyete krizi belirtileri bir anda gelen kaygı, korku hisse, kalp çarpıntısı, hızlı nefes alışverişi, terlemek, titremek, boğulma hissi, göğüs ağrısı gibi belirtilerin birkaçının aynı anda yaşanmasıdır. Bu durum anksiyete krizi olarak adlandırılır.
Anksiyete Ne Kadar Yaygın?
Anksiyete bozukluğu oldukça yaygın psikolojik rahatsızlıktır. Birçok insanda çeşitli sebeplerden ötürü görülebilir. Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur.
Anksiyete Hangi Yaşlarda Görülür?
Anksiyete çocuklara oranla erişkin bireylerde daha sık görülen bir durumdur. Bazı çocukluk travmalarının ya da diğer çevresel faktörlerin erişkinlik döneminde ortaya çıkması anksiyete riskini attıran faktörlerdendir.
Anksiyete Kilo Aldırır mı?
Anksiyete çoğu zaman yeme bozukluklarına sebep olabilir. Yoğun bir kaygı altında olmak fazla yeme ya da az yeme gibi belirtilere sebep olabilir. Bu durum kişinin kaygıyla başa çıkma durumuna göre değişkenlik gösterir.
Spor Anksiyeteye İyi Gelir mi?
Spor birçok konuda olduğu gibi ruhsal denge açısından da önemlidir. Birçok ruhsal faydası bulunan spor, özgüveni yükseltme açısından da başarılı bir yöntemdir. Anksiyetenin temelinde yatan problemlerden biri özgüven eksikliğidir. Spor yapan bireyler özgüven konusundan olumlu etkilenmekte ve ayrıca spor yapmanın stresi azaltma ve yok etme etkisi de bulunmaktadır.
Anksiyete Unutkanlık Oluşturur mu?
Anksiyete yoğun kaygı hissi ve kaygı hissinin kontrolünü sağlayamama durumunun yanı sıra gerginlik sinirlilik hali de yaratabilir. Unutkanlık hissi de anksiyete rahatsızlığı olan kişilerde rastlanan olgulardan biridir.
Anksiyete Neden Gece Olur?
Anksiyete atakları her an belli durumlar sonucunda gerçekleşebilir. Gündüz vakitlerinde beynin daha aktif olması ve insan hayatının işleyişi sebebiyle anksiyete atakları daha az görülür. Gece insan beyninin çalışma hızı artarak düşünme eğilimini arttırır. Özellikle uyku vakti düşünmenin en çok olduğu saatlerdir. Bu durum anksiyete ataklarının gerçekleşme durumunu arttırır.
Anksiyete Tik Oluşturur mu?
Anksiyete bozukluğu bazı fiziksel istemsiz hareketlere sebep olabilir. Bu hareketler genellikle anksiyete krizi belirtileri sırasında ortaya çıkar ve daha sonraki süreçlerde tik olarak kalmaya devam eder.
Kaynak
Wikipedia
Acibadem.com.tr
Abdestin Farzları Abdestin Sünnetleri Abdestin Çeşitleri Abdesti Bozan ve Bozmayan Şeyler
V. ABDEST
A) Abdest ve Önemi
Abdestin Arapçası, “vudû”dur. Sözlükte, temizlik ve güzellik anlamına gelir. Terim olarak ise belirli organları yıkamak ve mesh etmek suretiyle yapılan bir temizliktir.
Namaz kılmak için abdest almak şarttır. Abdestsiz namaz sahih değildir.
Abdestle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِ
“Ey iman edenler, namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi ve başlarınıza mesh edip topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın.”78
Abdest, dış dünya ile daha çok temasta bulunan organlarımızın temizlenmesine, bu organlarla işlediğimiz günahların bağışlanmasına ve ahirette cennete girmemize vesile olur.79
Peygamberimiz abdestin fazileti hakkında şöyle buyuruyor:
مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ خَرَجَتْ خَطَايَاهُ مِنْ جَسَدِهِ حَتَّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتِ أَظْفَارِهِ
“Bir kimse güzelce abdest alırsa, tırnaklarının altına kadar vücudundan günahları dökülür.”80
Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:
إِنَّ أُمَّتِي يُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ غُرًّا مُحَجَّلِينَ مِنْ آثَارِ الْوُضُوءِ، فَمَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يُطِيلَ غُرَّتَهُ فَلْيَفْعَلْ
“Benim ümmetim kıyamet gününde abdest azaları, abdest nurunun parlaklığıyla geleceklerdir. Bu parlaklığı daha fazla uzatmak hanginizin elinden gelirse yapsın.”81
Konu ile ilgili olarak Ebû Hureyre’den (ra.) şöyle rivayet edilmiştir:
Peygamberimiz bir gün Medine kabristanına gelip:
—Ey Müminler yurdu, size selam olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Kardeşlerimi görmeyi isterdim, buyurdu. Ashab:
—Ya Resulallah, biz sizin kardeşleriniz değil miyiz, dediler. Peygamberimiz:
—Siz benim Ashabımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır, buyurdu. Ashab:
—Ey Allah’ın Resulü, henüz gelmemiş olan o kardeşlerinizi nasıl tanıyacaksınız, dediler. Peygamberimiz:
—Bir kimsenin, hepsi aynı renkte olan atlar arasında alnı ve üç ayağı ak bir atı bulunsa onu tanımaz mı, diye sordu. Ashab:
—Evet, tanır, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:
—Öyle ise kardeşlerimiz, yüz, el ve ayakları abdest nuru ile parlak olarak geleceklerdir. Ben de onlardan önce gidip Havuz başında onları bekleyeceğim, buyurdu.82
B) Abdestin Farzları
Kur’an-ı Kerim’de abdestle ilgili ayetten de açıkça anlaşıldığı üzere abdestin farzları dörttür. Bunlar:
1. Yüzü Bir Kere Yıkamak
Yüz, alnın en üst tarafında saç bittiği yerden çene altına kadar ve iki kulak yumuşakları arasında olan yerdir.
Sık olan sakalların yalnız üstünü yıkamak yeterlidir. Sakal seyrek ise altındaki cildin de yıkanması lazımdır. Bıyık ve kaşlar hakkındaki hüküm de böyledir.
Sakalın altındaki deri görülmüyorsa o sakal sıktır. Deri görülüyorsa seyrektir.
Yüzü yıkarken kirpikler ile göz pınarlarının da yıkanması gerekir. Gözün içini yıkamak gerekmez.
2. Elleri ve Kolları Dirseklerle Beraber Bir Kere Yıkamak
Dirseklerin daha yukarısının yıkanması gerekmez. Parmakların olduğu taraftan başlayıp dirseklere doğru yıkamak sünnettir. Dirseklerden başlayıp parmakların tarafına doğru yıkamak caiz ise de sünnete uygun değildir.
3. Başın Dörtte Birini Mesh Etmek
Mesh etmek, başka bir yerde kullanılmayan yaşlığı bir yere değdirmek demektir. Kolları yıkadıktan sonra ondan arta kalan yaşlıkla başın mesh edilmesi caiz olmaz. Çünkü bu su, kullanılmıştır. Başın mesh edilmesi için yeni su alınması lazımdır.
Başta mesh edilecek yer, iki kulağın üst tarafında kalan yerdir. Buranın dörtte birini mesh etmek yeterlidir. Kulaklardan aşağı sarkan saçların üzerine mesh edilmez. Böyle saçlar başın üstünde topuz yapılmış olsa bile yine mesh edilmez.
4. Ayakları Topukları ile Beraber Bir Kere Yıkamak83
Ayakların iki tarafında çıkıntı hâlinde bulunan kemiklere “Topuk” denir. Ayakları yıkarken topukları da yıkamak lazımdır. Bunların yukarısını yıkamak gerekmez.
Abdestte ayakları yıkamak farzdır. Çıplak ayaklara mesh etmek caiz değildir. Ayaklara çıplak olarak mesh edileceğini iddia edenler, abdestle ilgili ayette وَاَرْجُلَكُمْ kelimesini بِرُؤُ۫سِكُمْ kelimesine atfederek وَاَرْجُلَكُمْ’ün lâm’ını esre okumakta ve buna dayanarak da ayakların çıplak olarak mesh edilmesi gerektiğini söylemektedirler.
Hâlbuki وَاَرْجُلَكُمْ kelimesinin lâm harfi hem “üstün”, hem de “esre” olarak okunmaktadır. Yani her ikisi de kıraattir. “Üstün” okunduğu takdirde ayet,
“Ayaklarınızı da yıkayın”, “esre” okunduğu takdirde ise “ayaklarınızı da mesh edin” manalarını ifade eder.
Bu manalardan hangisi doğrudur? Fıkıh usûlünde belirtildiği üzere birden çok manaya ihtimali olan “nass”lar mücmeldir. Abdest ayetindeki وَاَرْجُلَكُمْ kelimesi de böyledir. Mücmel olan bu ayetten hangi mana kastedilmiştir? Yani, abdestte ayakların yıkanması mı, yoksa mesh edilmesi mi emredilmiştir.
Bunu açıklayan bir delilin bulunması lazımdır. Yoksa iki manaya gelen ayetin, bir delile dayanmadan ayakların yıkanmasını ifade eden manasını bırakarak diğer manasını tercih edip çıplak ayaklara mesh edilmesine hükmetmenin ilmî bir dayanağı olmaz.
Kur’an’dan sonra dinî hükümlerin dayandığı ikinci delil, hiç şüphesiz peygamberimizin sünnetidir. Bu sebeple abdestte ayakların yıkanması veya mesh edilmesi hususundaki hükmün, sünnetle açıklanması gerekmektedir.
Hem fiili, hem de kavli sünnete baktığımız zaman, Peygamberimizin abdestte ayaklarını yıkadığı tevatüren sabit olduğu hâlde, çıplak ayakları mesh ettiğine dair hiçbir sahih rivayetin bulunmadığı görülmektedir.84
Hatta Peygamberimiz, abdestte ayaklarını yıkarken bir kısmını kuru bırakan Sahabileri, “وَيْلٌ لِلْاَعْقَابِ مِنَ النَّارِ = Vay şu ökçelerin ateşten hâline”85 buyurarak uyarmış, abdest alan bir kimsenin ayağında tırnak kadar bir yeri ıslatmadığını görünce, “Dön abdestini güzel al” buyurmuş, o kişi de dönüp ayağının her tarafını iyice yıkadıktan sonra namazı kılmıştır.86
Peygamberimizin sözleri ve abdestte bizzat ayaklarını yıkamış olması, ayetten kastedilen hükmün, “abdestte ayakların yıkanması gerektiğini” açıkça göstermektedir. “Cerr” kıraatine dayanarak abdestte ayakların mesh edilmesi gerektiğini iddia etmenin hiçbir geçerliliği yoktur.
Kaldı ki abdest, daha önce Mekke’de “Vahy-i gayr-i metlüvv” (Kelimeler hâlinde okunmadan doğrudan doğruya peygamberin kalbine indirilme) ile farz kılınmış ve daha sonra Medine’de bu ayetle takrir edilmiştir.
Çünkü abdest, müstakil bir ibadet olmayıp namaza tabi olduğundan zamanla ihmal edilerek şartlarının gereği gibi yerine getirilmemesi ihtimaline karşı “vahy-i metlüvv” ile takrir ve tespit edilmiştir.87
Ayakların yıkanmasında اِلَى الْكَعْبَيْنِ kelimesi ile topuklarla sınırlandırılması da ayakların yıkanacağını göstermektedir. Çünkü meshte “şuraya kadar” diye bir sınırlama söz konusu olamaz.
Ayrıca en çok yıkanıp temizlenmesi gereken ayakların abdestte yıkanmaması, İslam’ın temizlik anlayışı ile bağdaşmadığı gibi, abdest ayetinin sonundaki “Allah size sıkıntı vermek istemez, ama sizi tertemiz yapmak ister” diye açıklanan temizlik hikmetine de tamamen aykırıdır.
Eğer ayetten ayakların mesh edilmesi kastedilseydi, başın meshinde yalnız بِرُؤُ۫سِكُمْ zikredildiği gibi, ayaklarda da sadece وَاَرْجُلَكُمْ demek yeterli olur, اِلَى الْكَعْبَيْنِ kaydına gerek kalmazdı.
Bütün bunlardan açıkça anlaşılıyor ki ayet-i kerime her ne kadar mücmel ise de ayakları yıkamanın farz olduğu hususunda muhkemdir.
Yalnız topuğu veya ayağının bir kısmı ile topuğu kalacak şekilde ayağı kesik olan kimsenin, kalan kısmı yıkaması gerekir.
Kolu kesik olan kimse de bu kolunu yıkamaz. Dirsek veya dirsekle beraber kolunun bir kısmı kalmışsa kalan yerlerin yıkanması lazımdır.
Abdestte yıkanması gereken organlarda suyun deriye ulaşmasına engel olan hamur, mum ve çapak gibi şeylerin giderilmesi gerekir. Suyun geçmesine mani olacak şekilde tabaka oluşturan oje, ve boya da aynı hükümdedir.
Suyun geçmesine engel olmayan kına ile boyacının tırnağında kalan boyalar, zarurete binaen abdeste mani değildir.
Parmaklar, aralarına suyu geçirmeyecek şekilde bitişik ise suyun, parmakların arasına ulaştırılması lazımdır.
Parmakta bulunan dar yüzüğün hareket ettirilerek suyun altına ulaşması sağlanmalıdır.
Abdest aldıktan sonra saçlar tıraş edilse başa yeniden mesh etmek gerekmediği gibi, abdest aldıktan sonra sakal, bıyık ve tırnakların kesilmesi durumunda da bunların tekrar yıkanması lazım gelmez.
Abdest organlarında bulunan yaranın yıkanması zararlı olursa ilaç üzerine su akıtılır. Bu da zarar verirse yara üzerine mesh edilir. mesh etmek de zararlı ise terk edilir.
Gözü hasta olan kimsenin gözüne suyun zarar vereceği kendi tecrübesiyle bilinir veya bunu uzman Müslüman bir doktor bildirirse, hastalığı devam ettiği sürece gözüne su değdirmez.
Abdestte vacib yoktur.
C) Abdestin Sünnetleri
Abdestin başlıca sünnetleri şunlardır:
1. Abdeste başlarken önce elleri bileklere kadar yıkamak.
Eller temiz ise yıkamak sünnettir. Temiz değil ise bunları önceden yıkayıp temizlemek farzdır. Böylece diğer organlar kirletilmemiş olur.
2. Abdeste “Eûzu” ve “Besmele” ile başlamak. Yani “Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmani’r-Rahim” demek.88
3. Niyet etmek.
Niyet, kalp ile olur. Dil ile “Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” demek müstehabdır.
4. Abdeste başlarken veya daha önce dişlerini fırçalamak. Misvak veya fırça yoksa dişlerini parmaklarıyla ovmak da yeterlidir.
Dişleri ve ağzı temizleyen misvak, sağlık yönünden faydalı olduğu gibi Allah’ın rızasının kazanılmasına da vesile olur.
Diş fırçası olarak kullanılan misvak, Arabistan’da yetişen Erak ağacının dallarından yapılır. Güzel kokusu ve hafif acılığıyla antiseptik (mikrop öldürücü) özellikleri olan misvakın diş hastalıklarına karşı da faydalı olduğu bilinmektedir.
Temiz maddelerden yapılan diş fırçaları ile de dişleri temizlemek misvak yerini tutar. Maksat dişlerin temizlenmesidir.
5. Ağzına üç kere su alıp her defasında boşaltmak. Ağza su almaya “Mazmaza” denir.
6. Burnuna üç defa su çekmek. Buna “İstinşak” denir.
7. Ağza ve buruna suyu iyice çekmek. Şöyle ki: Abdest alan kimse oruçlu değilse suyu ağzında çalkalar ve suyu burnuna iyice çeker. Eğer oruçlu ise boğazına su kaçıp orucun bozulma ihtimaline binaen ağzına ve burnuna su alırken mübalağa etmez.
8. Abdestte sıraya riayet etmek. Yani ayette bildirildiği gibi önce yüzü, sonra kolları yıkamak, sonra başı mesh etmek ve sonra da ayakları yıkamak.
9. Kollarını ve ayaklarını yıkarken önce sağdan başlamak. Bu, yıkanması gereken çift organlar hakkındadır. Yüz, tek organ olduğu için bunda sağdan başlama söz konusu değildir.
Ayaklara giyilen mestler mesh edilirken sünnet olan, ikisini birden mesh etmektir. Ancak ellerden birinin olmaması veya bir hastalık sebebiyle kullanılamayıp tek elle mesh edilmesi hâlinde sağdan başlanır.
10. Yıkanan her organı üç kere yıkamak.
Bu yıkayışların birincisi farz, diğer ikisi sünnettir. Üç defadan fazla yıkamak sünnete aykırı ise de sahihtir. Ancak abdest alan kimse bir kararsızlık içinde olduğu takdirde kalben mutmain olabilmek için üç defadan fazla da yıkayabilir. Suyun az olması hâlinde de üçten az yıkayabilir.
Mesh edilen organlar ise birden fazla mesh edilmez.
11. Elleri ve ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak.
12. Elleri ve ayakları yıkarken parmaklarını aralamak (hilallemek).
Ellerin parmaklarının aralanması, parmakları birbirine geçirmekle, ayak parmaklarının aralanması ise el parmaklarından birini ayak parmaklarının arasına sokmakla olur. Şöyle ki: Sol elin küçük parmağı ile sağ ayağın küçük parmağının arasından başlanıp sıra ile devam edilerek sol ayağın küçük parmağında bitirilmesi müstehabdır. Ayak parmaklarını akarsuya sokmak aralamak yerine geçer.
13. Yüzü üç kere yıkadıktan sonra (sakallı olan kimsenin) sık olan sakallarını parmakları ile aşağıdan yukarıya doğru aralaması.
14. Başın tamamını mesh etmek. Buna “kaplama mesh” denir.
Başın dörtte birini mesh etmek farzdır, tamamını mesh etmek ise sünnettir. Şöyle yapılır:
Eller su ile ıslatılır. İki elini parmakları ile beraber başın ön tarafına koyar ve arkaya doğru sıvayarak götürür. Kaplama meshin başka şekilleri varsa da en kolay olanı budur.
15. Kulakları mesh etmek.
Baş mesh edildikten sonra ellerin yaşlığı devam ediyorsa yeni bir su almadan kulaklar mesh edilir. Ancak eller yeniden ıslatıldıktan sonra kulakların mesh edilmesi daha güzeldir.
Ellerde yaşlık kalmamış ise sünnetin yerine getirilmesi, ellerin yeniden ıslatılmasına bağlıdır.
Kulakların içi şehadet parmakları ile dışı da baş parmaklar ile mesh edilir.
16. Boynu mesh etmek.
Baş ve kulaklar mesh edildikten sonra elleri yeniden ıslatmaya gerek olmadan iki elin arkası ile boyun mesh edilir, boğaz mesh edilmez.
17. Abdest organlarını yıkarken iyice ovmak.
18. Abdest organlarını ara vermeden yıkamak. Buna “Vilâ” denir. Yani bir organı yıkadıktan sonra o kurumadan diğerlerini yıkamak.
Havanın kuru ve sıcak olması gibi sebeplerle yıkanan organın çabuk kuruması durumunda ise sünnet terk edilmiş olmaz.
D) Abdestin Adabı
“Âdâb”, “edeb”in çoğuludur.
Buna “Müstehab” ve “Mendûb” da denir.
Mendub olan şeyi yapan sevab kazanır, yapmayan kınanmaz.
Abdestin başlıca edepleri şunlardır:
1. Abdest suyunun, üzerine sıçramaması için yüksekçe bir yerde durmak.
2. Abdest alırken kıbleye karşı durmak.
3. Abdestte başkasından yardım istememek.
Ancak bir özrü sebebiyle başkasından yardım istemesi veya başkasının kendi arzusu ile abdest suyunu hazırlaması, getirmesi ve dökmesi edebe aykırı değildir.
4. Bir ihtiyaç olmadıkça konuşmamak.
5. Ağza ve buruna suyu sağ el ile almak.
6. Sol el ile sümkürmek.
7. Özür sahipleri hariç, vakit girmeden önce abdest almak (Özür sahibi olanlar ise vakit girdikten sonra abdest almak zorundadır.).
8. Kalp ile yapılan niyeti dil ile de söylemek.
9. Her organı yıkarken ve mesh ederken besmele çekmek.
10. Her organı yıkarken veya mesh ederken dua okumak.
11. Geniş olan yüzüğü hareket ettirmek.
12. Kulaklarını mesh ederken ellerinin küçük parmaklarını kulaklarının içine sokmak.
13. Ayaklarını sol eliyle yıkamak.
14. Abdestin sonunda kelime-i şehadet getirmek.
15. Abdesten sonra (oruçlu değilse) artan sudan içmek.
16. Temiz bir yerde abdest almak.
17. Abdestten sonra “Kadr” suresini okumak.
18. Abdestte kullanılan su damlalarından elbisesini korumak.
19. Suyu yüzüne çarpmamak.
20. Suyu ne israf etmek ne de çok kıt kullanmak.
21. Yüzü yıkamaya üst taraftan başlamak.
E) Abdestin Çeşitleri
Üç çeşit abdest vardır:
1. Farz Olan Abdest: Abdesti olmayan kimsenin, namaz kılmak, tilavet secdesi yapmak ve Kur’an-ı Kerim’i tutmak için abdest alması farzdır.
2. Vacip Olan Abdest: Abdesti olmayan kimsenin Kâbe’yi tavaf etmek için abdest alması vacibdir.
3. Mendub Olan Abdest: Daima abdestli bulunmak, her namaz vakti için abdest almak, abdestli olarak uyumak, abdesti varken tekrar abdest almak mendubdur.
Kur’an okumak, dinî kitapları tutmak, hadis okumak, Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek, Arafat’ta vakfe, Safa ile Merve arasında sa’yetmek, ezan okumak, cenaze yıkamak için abdest almak mendub olduğu gibi bir hata yaptıktan, öfkelendikten, yalan söyledikten ve gıybet yaptıktan sonra da abdest almak mendubdur.
F) Abdest Nasıl Alınır?
Kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır. Mümkünse yüksekçe bir yerde durulur ve kıbleye karşı dönülür.
“Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” diye niyet edilir. “Eûzu billâhi mine’ş-şeytani’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmani’r-Rahîm” diyerek eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Eller yıkanırken parmak araları aralanır (hilallenir). Yüzük varsa yerinden hareket ettirilerek altının yıkanması sağlanır.
Sonra sağ avuç ile ağzına üç kere su alınıp her defasında iyice çalkalanır. Sonra yine sağ avuca su alınarak buruna üç kere çekilir ve her defasında sol el ile sümkürülerek burun temizlenir.
Sonra alnın üst tarafından başlanarak yüzün her tarafı üç kere yıkanır. Sakal varsa parmaklar ile aralanır. Sakal seyrek ise suyun deriye ulaşması sağlanır.
Bundan sonra sağ kol üç defa dirseklerle beraber yıkanır. Sonra aynı şekilde sol kol da üç kere dirseklerle beraber yıkanır.
Bundan sonra eller ıslatılır, sağ elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak mesh edilir. Yani elin iç tarafı ile başın dörtte biri sığanır. Bununla farz yerine getirilmiş olur.
Sünnete uyarak başın tamamını mesh etmek isteyen şöyle yapar: Islatılan iki elini parmakları ile beraber başın ön tarafına koyup arkaya doğru sığayarak götürür. Böylece başın tamamı mesh edilmiş olur.
Baş mesh edildikten sonra sağ elin şehadet parmağı ile sağ kulağın içi, başparmağı ile de kulağın dışı, sol elin şehadet parmağı ile sol kulağın içi, başparmağı ile de kulağın dışı mesh edilir.
Başını mesh ettikten sonra elinin ıslaklığı devam ediyorsa ellerini yeniden ıslatmaya gerek kalmadan onlarla kulaklarını mesh edebilir. Ellerinde ıslaklık kalmamış ise sünnetin yerine gelmesi için eller yeniden ıslatılır.
Sonra yeni bir suya ihtiyaç olmadan iki elin arkası ile boyun mesh edilir.
Bundan sonra evvela sağ ayak, sonra sol ayak topuklarla beraber üçer defa yıkanır.
Ayakların yıkanmasına parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir. Parmak aralarının temizlenmesine sağ ayağın küçük parmağından başlanarak sol ayağın küçük parmağında bitirilir.
Sonra kıbleye karşı Kelime-i Şahadet getirilir.
Böylece abdest usûlüne göre alınmış olur.
G) Abdest Duaları
Abdest alırken okunması mendub olan dualar vardır. Bunlar okunmadan da abdest tamamdır. Ancak bu duaları bilen kimsenin okuması güzeldir.
Abdest alınırken okunması mendub olan dualar şunlardır:
1. Abdeste başlarken “Eûzu” ve “Besmele” den sonra şu dua okunur.
اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُوراً وَجَعَلَ اْلإِسْلاَمَ نُورًا
Okunuşu: el-Hamdü lillâhillezî ceale’l-mâe tahûren ve ceale’l-islâme nûrâ.
Anlamı: “Suyu temizleyici ve İslam’ı nur kılan Allah’a hamdolsun.”
2. Ağza su alırken:
اَللّهُمَّ اسْقِنِي مِنْ حَوْضِ نَبِيِّكَ كَأْساً لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهُ أَبَداً
Okunuşu: Allâhümme’skınî min havzi nebiyyike ke’sen lâ ezmeu ba’dehu ebedâ.
Anlamı: “Allahım! Bana peygamberin havuzundan öyle bir kâse içir ki ondan sonra bir daha susamayayım.”
3. Buruna su alırken:
اَللّهُمَّ لَا تَحْرِمْنِي رَائِحَةَ نَعِيمِكَ وَجَنَّاتِكَ
Okunuşu: Allâhümme lâ tahrimnî râyihate naîmike ve cennâtik.
Anlamı: “Allahım! Beni nimetlerinin ve cennetlerinin kokusundan mahrum etme.”
4. Yüzü yıkarken:
اَللّهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِي بِنُورِكَ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهُ وَتَسْوَدُّ وُجُوهُ
Okunuşu: Allâhümme beyyid vechî binûrike yevme tebyeddu vucûhun ve tesveddu vucûh.
Anlamı: “Allahım! Bazı yüzlerin beyazlanacağı bazı yüzlerin de kararacağı günde benim yüzümü ak eyle.”
5. Sağ kolunu yıkarken:
اَللّهُمَّ أَعْطِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي وَحَاسِبْنِي حِسَابًا يَسِيرًا
Okunuşu: Allâhümme a’tinî kitabî biyeminî ve hâsibnî hisâben yesîrâ.
Anlamı: “Allahım! Bana kitabımı sağ tarafımdan ver ve hesabımı kolaylaştır.”
6. Sol kolunu yıkarken:
اَللّهُمَّ لاَ تُعْطِ كِتَابِي بِشِمَالِي وَلاَ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي وَلاَ تُحَاسِبْنِي حِسَابًا شَدِيدًا
Okunuşu: Allâhümme lâ tü’ti kitabî bişimalî ve lâ min verâi zahrî ve lâ tuhasibnî hisaben şedîdâ.
Anlamı: “Allahım! Bana kitabımı solumdan ve arka tarafımdan verme ve beni zor bir hesaba çekme.”
7. Başa mesh ederken:
اَللّهُمَّ غَشِّني بِرَحْمَتِكَ وَاَنْزِلْ عَلَىَّ مِنْ بَرَكاتِكَ
Okunuşu: Allâhümme ğaşşinî birahmetike ve enzil aleyye min berakâtik.
Anlamı: “Allahım! Beni rahmetinle ört ve üzerime bereketlerinden indir.”
8. Kulaklara mesh ederken:
اَللّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ
Okunuşu: Allâhümmec’alnî minellezîne yestemiûne’l-kavle fe yettebiûne ahseneh.
Anlamı: “Allahım! Beni, hak sözü işitip sözün en güzeline uyanlardan eyle.”
9. Boynuna mesh ederken:
اَللّهُمَّ أَعْطِقْ رَقَبَتِي مِنَ النَّارِ
Okunuşu: Allâhümme a’tık rekabetî minennâr.
Anlamı: “Allahım! Benim vücudumu cehennem ateşinden azâd eyle.”
10. Ayakları yıkarken:
اَللّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ اْلأَقْدَامُ
Okunuşu: Allâhümme sebbit kademeyye alessirâti yevme tezillü fihi’l-akdâm.
Anlamı: “Allahım! Ayakların kayacağı günde benim iki ayağımı sırat üzerinde sağlam tut.”
H) Abdestin Mekruhları
Abdestin başlıca mekruhları şunlardır:
1. Suyu israf etmek. Yani suyu gereğinden fazla kullanmak ve bir organı üç defadan çok yıkamak...
Peygamberimiz Ashabdan Sa’d’ı abdest alırken gördü ve:
—Bu israf nedir, ya Sa’d, dedi. Sa’d:
—Abdestte de israf olur mu, deyince, Peygamberimiz:
—Evet, bir akarsuyun kenarında olsan bile israf olur, buyurdu.89
2. Suyu gayet az kullanmak. Suyu mesh eder veya yağ sürer gibi az kullanmak veya üç kere yıkanması gereken organı üç defadan az yıkamak.
3. Suyu yüzüne ve diğer organlarına hızlı çarpmak.
4. Bir ihtiyaç olmadıkça konuşmak.
5. İhtiyacı yokken abdestte başkasından yardım istemek.
Bir özürden dolayı yardım istemek mekruh olmadığı gibi bir başkasının kendi isteğiyle abdest suyunu hazırlaması ve suyu dökmesi mekruh olmaz.
6. Temiz olmayan yerde abdest almak.
I)Abdesti Bozan Şeyler
Abdestli olan kimsede aşağıdaki hâllerden biri meydana gelirse abdesti bozulmuş olur:
1. Ön ve arkadan sidik ve pislik gelmesi ve arkadan yel çıkması.
2. Vücudun herhangi bir yerinden kan ve irin akması.90
Kan, ister kendiliğinden ister sıkılarak çıksın abdesti bozar.
Ağızdan gelen kan tükürüğe eşit veya daha fazla ise abdesti bozar. Tükürükten az ise bozmaz. Bu, tükürüğün renginden anlaşılır.
Yara ve çıbandan akan irin ve sarı su da abdesti bozar. Bir hastalıktan dolayı göz, kulak ve memelerden gelen akıntı da abdesti bozar.
3. Ağız dolusu kusmak.
Ağız dolusu su, yemek, safra ve kan pıhtısı kusmak abdesti bozduğu gibi aynı bulantı sebebiyle parça parça gelen kusuntunun toplamı ağız dolusu miktarı olursa yine abdesti bozar.
4. Yatarak, yaslanarak veya bir şeye dayanarak uyumak. Zira bu şekilde uyuyan kimseden “yel” çıkabilir.
Bir şeye dayanarak uyumanın abdesti bozması için dayanılan şey alındığı takdirde uyuyanın düşmesi lazımdır. Yaslanılan şeyin çekilmesi hâlinde uyuyan kimse düşmüyorsa böyle bir uyku abdesti bozmaz.
5. Bayılmak.
6. Delirmek, çıldırmak.
7. Sarhoş olmak.
8. Namazda gülmek. Cenaze namazı ile tilavet secdesinde gülmekle abdest bozulmaz, sadece cenaze namazı ile tilavet secdesi bozulmuş olur.
Yanındaki kimse işitecek derecede sesli gülerse hem abdesti hem de namazı bozulmuş olur. Kendi duyacağı kadar gülerse sadece namaz bozulur. Tebessüm etmek yani gülümsemek abdesti ve namazı bozmaz. Çocuğun namazda gülmesiyle sadece namazı bozulur, abdesti bozulmaz. Çünkü mükellef değildir.
9. Fahiş mübaşeret. Yani erkekle kadının arada bir şey olmadan tenasül organlarının birbirine dokunmasıdır. Bu durumda herhangi bir yaşlık meydana gelmese bile kadının da erkeğin de abdesti bozulmuş olur. Arada vücut sıcaklığının hissedilmesine mani olmayan ince bir şey bulunsa bile yine abdest bozulur.
İ) Abdesti Bozmayan Şeyler
1. Ön ve arka hariç, vücudun herhangi bir yerinden çıkıp olduğu yerde kalan, etrafa yayılmayan kan.
2. Bir yaradan, kan akmaksızın et parçası düşmesi.
3. Yaradan, burun ve kulaktan kurt düşmesi.
4. Ağız dolusundan az kusmak.
5. Balgam tükürmek.
6. Pıhtı hâlinde kan parçası kusmak.
7. Kullanılan diş fırçasında, dişler arasına sokulan kürdanda veya ısırılan bir şeyde görülen fakat akmayan kan.
8. Bir hastalık sebebiyle olmayıp, ağlamak ve çok gülmekten dolayı akan göz yaşı.
9. Mayasıl yaşlığı ve parmak aralarındaki pişinti.
10. Dizüstü veya bağdaş kurarak oturup uyumak.
11. Namazda uyumak, Çünkü 10. ve 11. maddelerde açıklanan durumlarda abdesti bozacak bir hâlin meydana gelmeyeceği kabul edilir. Şayet bu durumlarda yellenmek gibi abdesti bozan bir hâl meydana geldiği biliniyorsa abdest bozulmuş olur.
J) Abdestsiz Yapılmayan İşler
1. Namaz kılmak.
2. Kâbe’yi tavaf etmek. Kâbe’yi abdestli olarak tavaf etmek vacibdir.
3. Kur’an’a el sürmek. Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz el sürülmez. Fakat ayrı bir kap veya kılıf ile tutulabilir.
Abdestsiz bir kimse ezbere Kur’an okuyabilir. Üzerindeki elbise yeni ile Kur’an’a tutmak mekruhtur.
Çocuklar abdestsiz olarak Kur’an-ı Kerim’i tutabilirler. Çünkü mükellef değillerdir. Ancak Kur’an’ı abdestli olarak tutmaya alıştırılmaları iyi olur.
Abdestsiz olan çocuğun eline Kur’an-ı Kerim vermekte bir sakınca yoktur.
Müslüman olmayan bir kimseye isteği hâlinde hidayete ermesi ümidi ile Kur’an-ı Kerim ve dini bilgiler öğretilebilir.
Üzerinde Kur’an-ı Kerim’den bir parça veya Allah’ın isimlerinden biri yazılı olan parmağındaki yüzük ile helaya girmek mekruhtur. Üzerinde Kur’an yazılı olan şey cepte olur veya bir şeye sarılı bulunursa bununla helaya girmek mekruh olmaz.
Abdestsiz olan kimse kalem gibi bir şeyle Kur’an sayfalarını çevirebilir.
K) Mestler Üzerine Meshetmek
Mest: Ayakları topuklarıyla beraber örten ayakkabıdır.
Ayağa giyilen ve mest adı verilen ayakkabıların üzerine abdest alırken mesh etmek caizdir. Bu, dinimizin kolaylıklarından biridir. Peygamberimiz, hem mest üzerine mesh etmişler hem de yapılmasını söylemişlerdir.
Ayağa giyilen mestlere mesh edilebilmesi için yedi şeyin bulunması şarttır. Bunlar:
1. Mestler, ayaklar yıkanarak abdest alındıktan sonra giyilmiş olmalıdır.
2. Mestler, ayakları topuklarıyla beraber örtmüş bulunmalıdır.
3. Mestler, ayağa giyilmiş olarak normal yürüyüşle ve peş peşe bir fersah, yani, on iki bin adım veya daha fazla yol yürümeye dayanıklı olmalıdır.
4. Mestlerin her birinde ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak kadar delik, yırtık ve sökük bulunmamalıdır. Ancak iki mestteki yırtıkların toplamı üç parmak kadar olursa mani değildir.
5. Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek kadar kalın olmalıdır.
6. Mestler, suyu emerek ayağa geçirmeyecek özellikte olmalıdır.
7. Mest giyecek kimsenin her bir ayağının ön tarafında elin küçük parmağı ile en az üç parmak yer mevcut olmalıdır. Bir veya iki ayağının ön tarafını kaybetmiş ve en az üç parmak kadar bir yer kalmamış olan kimse, bu ayağına mesh edemeyeceği gibi, sağlam ayağına da mesh edemez. Bu takdirde, her ikisini de yıkaması gerekir. Çünkü ayaklarda mesh etmekle yıkamak bir arada olmaz. Yani, bir ayağı yıkayıp diğerini mesh etmek caiz olmaz.
Ancak, bir ayağı topuğun üst tarafına kadar kesik olan kimseden bu ayağını yıkamak sakıt olduğundan, diğer ayağı tam veya ön tarafında en az üç parmak kadarı mevcut ise o ayağındaki meste mesh edebilir.
1. Meshin Müddeti
Mukim, yani misafir olmayan kimse bir gün bir gece (24 saat), yolcu olan üç gün üç gece (72 saat) mesh edebilir. Süre, abdestin bozulmasından itibaren başlar.
Mesela bir kimse saat on ikide abdest alıp ayaklarını yıkamış olarak mestlerini giyse ve aldığı bu abdest saat 16.00’da bozulsa, meshin müddeti, abdest alıp mestlerini giydiği saat 12.00’den itibaren değil, abdestin bozulduğu saat 16.00’dan itibaren başlar ve yolcu olmayanlar için ertesi gün saat 16.00’ya kadar devam eder. Yolcu olanlar için ise bu süre, abdestin bozulduğu saatten itibaren 72 saattir.
Yolcu olmayan bir kimse, mestlerini giydikten sonra 24 saatlik süreyi doldurmadan yolculuğa çıksa mesh müddeti 72 saate kadar devam eder. 24 saatlik süre dolduktan sonra yolculuğa çıkacak olursa mukim iken mesh müddeti bittiği için ayaklarını yıkaması gerekir.
Yolcu olan bir kimsenin, 24 saat mest giydikten sonra misafirliği sona erse mesh müddeti bitmiş olur, 24 saat dolmadan misafirliği sona ererse 24 saati tamamlar.
2. Mestler Üzerine Mesih Nasıl Yapılır?
Abdest alırken sıra ayaklara gelince eller ıslatılarak, sağ elin parmakları sağ ayağın üstüne (ayak parmakları tarafına) sol elin parmakları da sol ayağın üstüne konulur. Parmaklar açık olarak ayakların ucundan başlanıp yukarı doğru ve topukları aşacak şekilde mestlerin üzerine bir kere mesh edilir.
Mestlerin altı mesh edilmez. Mestlerin yanlarına, ökçesine ve koncuna da mesh etmek sahih değildir.
3. Sargı Üzerine Mesh Etmek
Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulunduğu takdirde, bu sargı abdest organlarında ise abdest alırken, vücudun başka bir yerinde ise gusül yaparken sargı çözülüp altı yıkanır ve yaranın üstü mesh edilir. Sargıyı çözmek zararlı olursa çözülmeyip eller ıslatılarak sargının üzerine bir kere mesh edilir.
Bu gibi sargıların üzerine mesh etmenin belirli bir süresi yoktur. Yara iyileşinceye kadar devam eder. Sargı üzerine mesh edilebilmesi için sargının abdestli olarak bağlanmış olması şart değildir.
Sargıya mesh ettikten sonra bu sargı değiştirilirse meshi iade etmek gerekmez.
Yara iyileşmeden sargı düşerse mesh bozulmaz. Yaranın iyileşmesi sebebiyle sargının düşmesi hâlinde mesh bozulur. Yara iyileştiği hâlde sargı olsa bile mesh yine bozulur. Bu durumda yaraya zarar vermemek kaydıyla üzerindeki sargı çözülür.
Yara üzerinde ilaç bulunup da sargı yoksa bu yarayı yıkamak zarar vermediği takdirde üzerine su dökülerek yıkanır, zararlı olursa yıkanmaz, mesh edilir. Mesh etmek de zarar verirse o da terk edilir.
Yara üzerindeki sargı yara iyileşmeden namazda düşerse namaza devam edilir.
Yaranın iyileşmesi sonucu düşerse mesh edilen yer yıkanır ve namaz yeniden kılınır.
4. Meshi Bozan Şeyler
a) Abdesti bozan her şey meshi de bozar. Abdesti bozulan bir kimse yeniden abdest alırken mestlerin üzerine de mesh etmesi gerekir.
b) Mestlerden birinin ayaktan çıkarılması veya kendiliğinden çıkması ile de mesh bozulur.
Ayağın çoğunun mestin koncuna kadar çıkması hâlinde tamamen çıkmış sayılır.
Bu durumda abdesti varsa sadece ayaklarını yıkar.
Mestlerden biri çıkmış olsa bile her iki ayağın da yıkanması gerekir. Çünkü taharette iki ayak bir organ hükmünde olduğundan birinin yıkanması gerektiğinde ötekinin de yıkanması icap eder.
Mesh ettikten sonra mestlerden birinde üç parmak kadar bir yırtık meydana gelmesi hâlinde de yine mestler çıkarılır ve ayaklar yıkanır.
c) Meshin müddetinin sona ermesi.
Meshin müddeti bittiğinde abdestli olan kimsenin mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkaması yeterlidir.
Mesih müddeti namazda iken sona ererse, o namaz bozulur.
Başa giyilen, yüze çekilen örtü ve ele giyilen eldiven gibi şeylerin üzerine mesh edilemez.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
V. ABDEST
A) Abdest ve Önemi
Abdestin Arapçası, “vudû”dur. Sözlükte, temizlik ve güzellik anlamına gelir. Terim olarak ise belirli organları yıkamak ve mesh etmek suretiyle yapılan bir temizliktir.
Namaz kılmak için abdest almak şarttır. Abdestsiz namaz sahih değildir.
Abdestle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِ
“Ey iman edenler, namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi ve başlarınıza mesh edip topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın.”78
Abdest, dış dünya ile daha çok temasta bulunan organlarımızın temizlenmesine, bu organlarla işlediğimiz günahların bağışlanmasına ve ahirette cennete girmemize vesile olur.79
Peygamberimiz abdestin fazileti hakkında şöyle buyuruyor:
مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ خَرَجَتْ خَطَايَاهُ مِنْ جَسَدِهِ حَتَّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتِ أَظْفَارِهِ
“Bir kimse güzelce abdest alırsa, tırnaklarının altına kadar vücudundan günahları dökülür.”80
Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:
إِنَّ أُمَّتِي يُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ غُرًّا مُحَجَّلِينَ مِنْ آثَارِ الْوُضُوءِ، فَمَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يُطِيلَ غُرَّتَهُ فَلْيَفْعَلْ
“Benim ümmetim kıyamet gününde abdest azaları, abdest nurunun parlaklığıyla geleceklerdir. Bu parlaklığı daha fazla uzatmak hanginizin elinden gelirse yapsın.”81
Konu ile ilgili olarak Ebû Hureyre’den (ra.) şöyle rivayet edilmiştir:
Peygamberimiz bir gün Medine kabristanına gelip:
—Ey Müminler yurdu, size selam olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Kardeşlerimi görmeyi isterdim, buyurdu. Ashab:
—Ya Resulallah, biz sizin kardeşleriniz değil miyiz, dediler. Peygamberimiz:
—Siz benim Ashabımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır, buyurdu. Ashab:
—Ey Allah’ın Resulü, henüz gelmemiş olan o kardeşlerinizi nasıl tanıyacaksınız, dediler. Peygamberimiz:
—Bir kimsenin, hepsi aynı renkte olan atlar arasında alnı ve üç ayağı ak bir atı bulunsa onu tanımaz mı, diye sordu. Ashab:
—Evet, tanır, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:
—Öyle ise kardeşlerimiz, yüz, el ve ayakları abdest nuru ile parlak olarak geleceklerdir. Ben de onlardan önce gidip Havuz başında onları bekleyeceğim, buyurdu.82
B) Abdestin Farzları
Kur’an-ı Kerim’de abdestle ilgili ayetten de açıkça anlaşıldığı üzere abdestin farzları dörttür. Bunlar:
1. Yüzü Bir Kere Yıkamak
Yüz, alnın en üst tarafında saç bittiği yerden çene altına kadar ve iki kulak yumuşakları arasında olan yerdir.
Sık olan sakalların yalnız üstünü yıkamak yeterlidir. Sakal seyrek ise altındaki cildin de yıkanması lazımdır. Bıyık ve kaşlar hakkındaki hüküm de böyledir.
Sakalın altındaki deri görülmüyorsa o sakal sıktır. Deri görülüyorsa seyrektir.
Yüzü yıkarken kirpikler ile göz pınarlarının da yıkanması gerekir. Gözün içini yıkamak gerekmez.
2. Elleri ve Kolları Dirseklerle Beraber Bir Kere Yıkamak
Dirseklerin daha yukarısının yıkanması gerekmez. Parmakların olduğu taraftan başlayıp dirseklere doğru yıkamak sünnettir. Dirseklerden başlayıp parmakların tarafına doğru yıkamak caiz ise de sünnete uygun değildir.
3. Başın Dörtte Birini Mesh Etmek
Mesh etmek, başka bir yerde kullanılmayan yaşlığı bir yere değdirmek demektir. Kolları yıkadıktan sonra ondan arta kalan yaşlıkla başın mesh edilmesi caiz olmaz. Çünkü bu su, kullanılmıştır. Başın mesh edilmesi için yeni su alınması lazımdır.
Başta mesh edilecek yer, iki kulağın üst tarafında kalan yerdir. Buranın dörtte birini mesh etmek yeterlidir. Kulaklardan aşağı sarkan saçların üzerine mesh edilmez. Böyle saçlar başın üstünde topuz yapılmış olsa bile yine mesh edilmez.
4. Ayakları Topukları ile Beraber Bir Kere Yıkamak83
Ayakların iki tarafında çıkıntı hâlinde bulunan kemiklere “Topuk” denir. Ayakları yıkarken topukları da yıkamak lazımdır. Bunların yukarısını yıkamak gerekmez.
Abdestte ayakları yıkamak farzdır. Çıplak ayaklara mesh etmek caiz değildir. Ayaklara çıplak olarak mesh edileceğini iddia edenler, abdestle ilgili ayette وَاَرْجُلَكُمْ kelimesini بِرُؤُ۫سِكُمْ kelimesine atfederek وَاَرْجُلَكُمْ’ün lâm’ını esre okumakta ve buna dayanarak da ayakların çıplak olarak mesh edilmesi gerektiğini söylemektedirler.
Hâlbuki وَاَرْجُلَكُمْ kelimesinin lâm harfi hem “üstün”, hem de “esre” olarak okunmaktadır. Yani her ikisi de kıraattir. “Üstün” okunduğu takdirde ayet,
“Ayaklarınızı da yıkayın”, “esre” okunduğu takdirde ise “ayaklarınızı da mesh edin” manalarını ifade eder.
Bu manalardan hangisi doğrudur? Fıkıh usûlünde belirtildiği üzere birden çok manaya ihtimali olan “nass”lar mücmeldir. Abdest ayetindeki وَاَرْجُلَكُمْ kelimesi de böyledir. Mücmel olan bu ayetten hangi mana kastedilmiştir? Yani, abdestte ayakların yıkanması mı, yoksa mesh edilmesi mi emredilmiştir.
Bunu açıklayan bir delilin bulunması lazımdır. Yoksa iki manaya gelen ayetin, bir delile dayanmadan ayakların yıkanmasını ifade eden manasını bırakarak diğer manasını tercih edip çıplak ayaklara mesh edilmesine hükmetmenin ilmî bir dayanağı olmaz.
Kur’an’dan sonra dinî hükümlerin dayandığı ikinci delil, hiç şüphesiz peygamberimizin sünnetidir. Bu sebeple abdestte ayakların yıkanması veya mesh edilmesi hususundaki hükmün, sünnetle açıklanması gerekmektedir.
Hem fiili, hem de kavli sünnete baktığımız zaman, Peygamberimizin abdestte ayaklarını yıkadığı tevatüren sabit olduğu hâlde, çıplak ayakları mesh ettiğine dair hiçbir sahih rivayetin bulunmadığı görülmektedir.84
Hatta Peygamberimiz, abdestte ayaklarını yıkarken bir kısmını kuru bırakan Sahabileri, “وَيْلٌ لِلْاَعْقَابِ مِنَ النَّارِ = Vay şu ökçelerin ateşten hâline”85 buyurarak uyarmış, abdest alan bir kimsenin ayağında tırnak kadar bir yeri ıslatmadığını görünce, “Dön abdestini güzel al” buyurmuş, o kişi de dönüp ayağının her tarafını iyice yıkadıktan sonra namazı kılmıştır.86
Peygamberimizin sözleri ve abdestte bizzat ayaklarını yıkamış olması, ayetten kastedilen hükmün, “abdestte ayakların yıkanması gerektiğini” açıkça göstermektedir. “Cerr” kıraatine dayanarak abdestte ayakların mesh edilmesi gerektiğini iddia etmenin hiçbir geçerliliği yoktur.
Kaldı ki abdest, daha önce Mekke’de “Vahy-i gayr-i metlüvv” (Kelimeler hâlinde okunmadan doğrudan doğruya peygamberin kalbine indirilme) ile farz kılınmış ve daha sonra Medine’de bu ayetle takrir edilmiştir.
Çünkü abdest, müstakil bir ibadet olmayıp namaza tabi olduğundan zamanla ihmal edilerek şartlarının gereği gibi yerine getirilmemesi ihtimaline karşı “vahy-i metlüvv” ile takrir ve tespit edilmiştir.87
Ayakların yıkanmasında اِلَى الْكَعْبَيْنِ kelimesi ile topuklarla sınırlandırılması da ayakların yıkanacağını göstermektedir. Çünkü meshte “şuraya kadar” diye bir sınırlama söz konusu olamaz.
Ayrıca en çok yıkanıp temizlenmesi gereken ayakların abdestte yıkanmaması, İslam’ın temizlik anlayışı ile bağdaşmadığı gibi, abdest ayetinin sonundaki “Allah size sıkıntı vermek istemez, ama sizi tertemiz yapmak ister” diye açıklanan temizlik hikmetine de tamamen aykırıdır.
Eğer ayetten ayakların mesh edilmesi kastedilseydi, başın meshinde yalnız بِرُؤُ۫سِكُمْ zikredildiği gibi, ayaklarda da sadece وَاَرْجُلَكُمْ demek yeterli olur, اِلَى الْكَعْبَيْنِ kaydına gerek kalmazdı.
Bütün bunlardan açıkça anlaşılıyor ki ayet-i kerime her ne kadar mücmel ise de ayakları yıkamanın farz olduğu hususunda muhkemdir.
Yalnız topuğu veya ayağının bir kısmı ile topuğu kalacak şekilde ayağı kesik olan kimsenin, kalan kısmı yıkaması gerekir.
Kolu kesik olan kimse de bu kolunu yıkamaz. Dirsek veya dirsekle beraber kolunun bir kısmı kalmışsa kalan yerlerin yıkanması lazımdır.
Abdestte yıkanması gereken organlarda suyun deriye ulaşmasına engel olan hamur, mum ve çapak gibi şeylerin giderilmesi gerekir. Suyun geçmesine mani olacak şekilde tabaka oluşturan oje, ve boya da aynı hükümdedir.
Suyun geçmesine engel olmayan kına ile boyacının tırnağında kalan boyalar, zarurete binaen abdeste mani değildir.
Parmaklar, aralarına suyu geçirmeyecek şekilde bitişik ise suyun, parmakların arasına ulaştırılması lazımdır.
Parmakta bulunan dar yüzüğün hareket ettirilerek suyun altına ulaşması sağlanmalıdır.
Abdest aldıktan sonra saçlar tıraş edilse başa yeniden mesh etmek gerekmediği gibi, abdest aldıktan sonra sakal, bıyık ve tırnakların kesilmesi durumunda da bunların tekrar yıkanması lazım gelmez.
Abdest organlarında bulunan yaranın yıkanması zararlı olursa ilaç üzerine su akıtılır. Bu da zarar verirse yara üzerine mesh edilir. mesh etmek de zararlı ise terk edilir.
Gözü hasta olan kimsenin gözüne suyun zarar vereceği kendi tecrübesiyle bilinir veya bunu uzman Müslüman bir doktor bildirirse, hastalığı devam ettiği sürece gözüne su değdirmez.
Abdestte vacib yoktur.
C) Abdestin Sünnetleri
Abdestin başlıca sünnetleri şunlardır:
1. Abdeste başlarken önce elleri bileklere kadar yıkamak.
Eller temiz ise yıkamak sünnettir. Temiz değil ise bunları önceden yıkayıp temizlemek farzdır. Böylece diğer organlar kirletilmemiş olur.
2. Abdeste “Eûzu” ve “Besmele” ile başlamak. Yani “Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmani’r-Rahim” demek.88
3. Niyet etmek.
Niyet, kalp ile olur. Dil ile “Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” demek müstehabdır.
4. Abdeste başlarken veya daha önce dişlerini fırçalamak. Misvak veya fırça yoksa dişlerini parmaklarıyla ovmak da yeterlidir.
Dişleri ve ağzı temizleyen misvak, sağlık yönünden faydalı olduğu gibi Allah’ın rızasının kazanılmasına da vesile olur.
Diş fırçası olarak kullanılan misvak, Arabistan’da yetişen Erak ağacının dallarından yapılır. Güzel kokusu ve hafif acılığıyla antiseptik (mikrop öldürücü) özellikleri olan misvakın diş hastalıklarına karşı da faydalı olduğu bilinmektedir.
Temiz maddelerden yapılan diş fırçaları ile de dişleri temizlemek misvak yerini tutar. Maksat dişlerin temizlenmesidir.
5. Ağzına üç kere su alıp her defasında boşaltmak. Ağza su almaya “Mazmaza” denir.
6. Burnuna üç defa su çekmek. Buna “İstinşak” denir.
7. Ağza ve buruna suyu iyice çekmek. Şöyle ki: Abdest alan kimse oruçlu değilse suyu ağzında çalkalar ve suyu burnuna iyice çeker. Eğer oruçlu ise boğazına su kaçıp orucun bozulma ihtimaline binaen ağzına ve burnuna su alırken mübalağa etmez.
8. Abdestte sıraya riayet etmek. Yani ayette bildirildiği gibi önce yüzü, sonra kolları yıkamak, sonra başı mesh etmek ve sonra da ayakları yıkamak.
9. Kollarını ve ayaklarını yıkarken önce sağdan başlamak. Bu, yıkanması gereken çift organlar hakkındadır. Yüz, tek organ olduğu için bunda sağdan başlama söz konusu değildir.
Ayaklara giyilen mestler mesh edilirken sünnet olan, ikisini birden mesh etmektir. Ancak ellerden birinin olmaması veya bir hastalık sebebiyle kullanılamayıp tek elle mesh edilmesi hâlinde sağdan başlanır.
10. Yıkanan her organı üç kere yıkamak.
Bu yıkayışların birincisi farz, diğer ikisi sünnettir. Üç defadan fazla yıkamak sünnete aykırı ise de sahihtir. Ancak abdest alan kimse bir kararsızlık içinde olduğu takdirde kalben mutmain olabilmek için üç defadan fazla da yıkayabilir. Suyun az olması hâlinde de üçten az yıkayabilir.
Mesh edilen organlar ise birden fazla mesh edilmez.
11. Elleri ve ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak.
12. Elleri ve ayakları yıkarken parmaklarını aralamak (hilallemek).
Ellerin parmaklarının aralanması, parmakları birbirine geçirmekle, ayak parmaklarının aralanması ise el parmaklarından birini ayak parmaklarının arasına sokmakla olur. Şöyle ki: Sol elin küçük parmağı ile sağ ayağın küçük parmağının arasından başlanıp sıra ile devam edilerek sol ayağın küçük parmağında bitirilmesi müstehabdır. Ayak parmaklarını akarsuya sokmak aralamak yerine geçer.
13. Yüzü üç kere yıkadıktan sonra (sakallı olan kimsenin) sık olan sakallarını parmakları ile aşağıdan yukarıya doğru aralaması.
14. Başın tamamını mesh etmek. Buna “kaplama mesh” denir.
Başın dörtte birini mesh etmek farzdır, tamamını mesh etmek ise sünnettir. Şöyle yapılır:
Eller su ile ıslatılır. İki elini parmakları ile beraber başın ön tarafına koyar ve arkaya doğru sıvayarak götürür. Kaplama meshin başka şekilleri varsa da en kolay olanı budur.
15. Kulakları mesh etmek.
Baş mesh edildikten sonra ellerin yaşlığı devam ediyorsa yeni bir su almadan kulaklar mesh edilir. Ancak eller yeniden ıslatıldıktan sonra kulakların mesh edilmesi daha güzeldir.
Ellerde yaşlık kalmamış ise sünnetin yerine getirilmesi, ellerin yeniden ıslatılmasına bağlıdır.
Kulakların içi şehadet parmakları ile dışı da baş parmaklar ile mesh edilir.
16. Boynu mesh etmek.
Baş ve kulaklar mesh edildikten sonra elleri yeniden ıslatmaya gerek olmadan iki elin arkası ile boyun mesh edilir, boğaz mesh edilmez.
17. Abdest organlarını yıkarken iyice ovmak.
18. Abdest organlarını ara vermeden yıkamak. Buna “Vilâ” denir. Yani bir organı yıkadıktan sonra o kurumadan diğerlerini yıkamak.
Havanın kuru ve sıcak olması gibi sebeplerle yıkanan organın çabuk kuruması durumunda ise sünnet terk edilmiş olmaz.
D) Abdestin Adabı
“Âdâb”, “edeb”in çoğuludur.
Buna “Müstehab” ve “Mendûb” da denir.
Mendub olan şeyi yapan sevab kazanır, yapmayan kınanmaz.
Abdestin başlıca edepleri şunlardır:
1. Abdest suyunun, üzerine sıçramaması için yüksekçe bir yerde durmak.
2. Abdest alırken kıbleye karşı durmak.
3. Abdestte başkasından yardım istememek.
Ancak bir özrü sebebiyle başkasından yardım istemesi veya başkasının kendi arzusu ile abdest suyunu hazırlaması, getirmesi ve dökmesi edebe aykırı değildir.
4. Bir ihtiyaç olmadıkça konuşmamak.
5. Ağza ve buruna suyu sağ el ile almak.
6. Sol el ile sümkürmek.
7. Özür sahipleri hariç, vakit girmeden önce abdest almak (Özür sahibi olanlar ise vakit girdikten sonra abdest almak zorundadır.).
8. Kalp ile yapılan niyeti dil ile de söylemek.
9. Her organı yıkarken ve mesh ederken besmele çekmek.
10. Her organı yıkarken veya mesh ederken dua okumak.
11. Geniş olan yüzüğü hareket ettirmek.
12. Kulaklarını mesh ederken ellerinin küçük parmaklarını kulaklarının içine sokmak.
13. Ayaklarını sol eliyle yıkamak.
14. Abdestin sonunda kelime-i şehadet getirmek.
15. Abdesten sonra (oruçlu değilse) artan sudan içmek.
16. Temiz bir yerde abdest almak.
17. Abdestten sonra “Kadr” suresini okumak.
18. Abdestte kullanılan su damlalarından elbisesini korumak.
19. Suyu yüzüne çarpmamak.
20. Suyu ne israf etmek ne de çok kıt kullanmak.
21. Yüzü yıkamaya üst taraftan başlamak.
E) Abdestin Çeşitleri
Üç çeşit abdest vardır:
1. Farz Olan Abdest: Abdesti olmayan kimsenin, namaz kılmak, tilavet secdesi yapmak ve Kur’an-ı Kerim’i tutmak için abdest alması farzdır.
2. Vacip Olan Abdest: Abdesti olmayan kimsenin Kâbe’yi tavaf etmek için abdest alması vacibdir.
3. Mendub Olan Abdest: Daima abdestli bulunmak, her namaz vakti için abdest almak, abdestli olarak uyumak, abdesti varken tekrar abdest almak mendubdur.
Kur’an okumak, dinî kitapları tutmak, hadis okumak, Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek, Arafat’ta vakfe, Safa ile Merve arasında sa’yetmek, ezan okumak, cenaze yıkamak için abdest almak mendub olduğu gibi bir hata yaptıktan, öfkelendikten, yalan söyledikten ve gıybet yaptıktan sonra da abdest almak mendubdur.
F) Abdest Nasıl Alınır?
Kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır. Mümkünse yüksekçe bir yerde durulur ve kıbleye karşı dönülür.
“Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” diye niyet edilir. “Eûzu billâhi mine’ş-şeytani’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmani’r-Rahîm” diyerek eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Eller yıkanırken parmak araları aralanır (hilallenir). Yüzük varsa yerinden hareket ettirilerek altının yıkanması sağlanır.
Sonra sağ avuç ile ağzına üç kere su alınıp her defasında iyice çalkalanır. Sonra yine sağ avuca su alınarak buruna üç kere çekilir ve her defasında sol el ile sümkürülerek burun temizlenir.
Sonra alnın üst tarafından başlanarak yüzün her tarafı üç kere yıkanır. Sakal varsa parmaklar ile aralanır. Sakal seyrek ise suyun deriye ulaşması sağlanır.
Bundan sonra sağ kol üç defa dirseklerle beraber yıkanır. Sonra aynı şekilde sol kol da üç kere dirseklerle beraber yıkanır.
Bundan sonra eller ıslatılır, sağ elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak mesh edilir. Yani elin iç tarafı ile başın dörtte biri sığanır. Bununla farz yerine getirilmiş olur.
Sünnete uyarak başın tamamını mesh etmek isteyen şöyle yapar: Islatılan iki elini parmakları ile beraber başın ön tarafına koyup arkaya doğru sığayarak götürür. Böylece başın tamamı mesh edilmiş olur.
Baş mesh edildikten sonra sağ elin şehadet parmağı ile sağ kulağın içi, başparmağı ile de kulağın dışı, sol elin şehadet parmağı ile sol kulağın içi, başparmağı ile de kulağın dışı mesh edilir.
Başını mesh ettikten sonra elinin ıslaklığı devam ediyorsa ellerini yeniden ıslatmaya gerek kalmadan onlarla kulaklarını mesh edebilir. Ellerinde ıslaklık kalmamış ise sünnetin yerine gelmesi için eller yeniden ıslatılır.
Sonra yeni bir suya ihtiyaç olmadan iki elin arkası ile boyun mesh edilir.
Bundan sonra evvela sağ ayak, sonra sol ayak topuklarla beraber üçer defa yıkanır.
Ayakların yıkanmasına parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir. Parmak aralarının temizlenmesine sağ ayağın küçük parmağından başlanarak sol ayağın küçük parmağında bitirilir.
Sonra kıbleye karşı Kelime-i Şahadet getirilir.
Böylece abdest usûlüne göre alınmış olur.
G) Abdest Duaları
Abdest alırken okunması mendub olan dualar vardır. Bunlar okunmadan da abdest tamamdır. Ancak bu duaları bilen kimsenin okuması güzeldir.
Abdest alınırken okunması mendub olan dualar şunlardır:
1. Abdeste başlarken “Eûzu” ve “Besmele” den sonra şu dua okunur.
اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُوراً وَجَعَلَ اْلإِسْلاَمَ نُورًا
Okunuşu: el-Hamdü lillâhillezî ceale’l-mâe tahûren ve ceale’l-islâme nûrâ.
Anlamı: “Suyu temizleyici ve İslam’ı nur kılan Allah’a hamdolsun.”
2. Ağza su alırken:
اَللّهُمَّ اسْقِنِي مِنْ حَوْضِ نَبِيِّكَ كَأْساً لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهُ أَبَداً
Okunuşu: Allâhümme’skınî min havzi nebiyyike ke’sen lâ ezmeu ba’dehu ebedâ.
Anlamı: “Allahım! Bana peygamberin havuzundan öyle bir kâse içir ki ondan sonra bir daha susamayayım.”
3. Buruna su alırken:
اَللّهُمَّ لَا تَحْرِمْنِي رَائِحَةَ نَعِيمِكَ وَجَنَّاتِكَ
Okunuşu: Allâhümme lâ tahrimnî râyihate naîmike ve cennâtik.
Anlamı: “Allahım! Beni nimetlerinin ve cennetlerinin kokusundan mahrum etme.”
4. Yüzü yıkarken:
اَللّهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِي بِنُورِكَ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهُ وَتَسْوَدُّ وُجُوهُ
Okunuşu: Allâhümme beyyid vechî binûrike yevme tebyeddu vucûhun ve tesveddu vucûh.
Anlamı: “Allahım! Bazı yüzlerin beyazlanacağı bazı yüzlerin de kararacağı günde benim yüzümü ak eyle.”
5. Sağ kolunu yıkarken:
اَللّهُمَّ أَعْطِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي وَحَاسِبْنِي حِسَابًا يَسِيرًا
Okunuşu: Allâhümme a’tinî kitabî biyeminî ve hâsibnî hisâben yesîrâ.
Anlamı: “Allahım! Bana kitabımı sağ tarafımdan ver ve hesabımı kolaylaştır.”
6. Sol kolunu yıkarken:
اَللّهُمَّ لاَ تُعْطِ كِتَابِي بِشِمَالِي وَلاَ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي وَلاَ تُحَاسِبْنِي حِسَابًا شَدِيدًا
Okunuşu: Allâhümme lâ tü’ti kitabî bişimalî ve lâ min verâi zahrî ve lâ tuhasibnî hisaben şedîdâ.
Anlamı: “Allahım! Bana kitabımı solumdan ve arka tarafımdan verme ve beni zor bir hesaba çekme.”
7. Başa mesh ederken:
اَللّهُمَّ غَشِّني بِرَحْمَتِكَ وَاَنْزِلْ عَلَىَّ مِنْ بَرَكاتِكَ
Okunuşu: Allâhümme ğaşşinî birahmetike ve enzil aleyye min berakâtik.
Anlamı: “Allahım! Beni rahmetinle ört ve üzerime bereketlerinden indir.”
8. Kulaklara mesh ederken:
اَللّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ
Okunuşu: Allâhümmec’alnî minellezîne yestemiûne’l-kavle fe yettebiûne ahseneh.
Anlamı: “Allahım! Beni, hak sözü işitip sözün en güzeline uyanlardan eyle.”
9. Boynuna mesh ederken:
اَللّهُمَّ أَعْطِقْ رَقَبَتِي مِنَ النَّارِ
Okunuşu: Allâhümme a’tık rekabetî minennâr.
Anlamı: “Allahım! Benim vücudumu cehennem ateşinden azâd eyle.”
10. Ayakları yıkarken:
اَللّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ اْلأَقْدَامُ
Okunuşu: Allâhümme sebbit kademeyye alessirâti yevme tezillü fihi’l-akdâm.
Anlamı: “Allahım! Ayakların kayacağı günde benim iki ayağımı sırat üzerinde sağlam tut.”
H) Abdestin Mekruhları
Abdestin başlıca mekruhları şunlardır:
1. Suyu israf etmek. Yani suyu gereğinden fazla kullanmak ve bir organı üç defadan çok yıkamak...
Peygamberimiz Ashabdan Sa’d’ı abdest alırken gördü ve:
—Bu israf nedir, ya Sa’d, dedi. Sa’d:
—Abdestte de israf olur mu, deyince, Peygamberimiz:
—Evet, bir akarsuyun kenarında olsan bile israf olur, buyurdu.89
2. Suyu gayet az kullanmak. Suyu mesh eder veya yağ sürer gibi az kullanmak veya üç kere yıkanması gereken organı üç defadan az yıkamak.
3. Suyu yüzüne ve diğer organlarına hızlı çarpmak.
4. Bir ihtiyaç olmadıkça konuşmak.
5. İhtiyacı yokken abdestte başkasından yardım istemek.
Bir özürden dolayı yardım istemek mekruh olmadığı gibi bir başkasının kendi isteğiyle abdest suyunu hazırlaması ve suyu dökmesi mekruh olmaz.
6. Temiz olmayan yerde abdest almak.
I)Abdesti Bozan Şeyler
Abdestli olan kimsede aşağıdaki hâllerden biri meydana gelirse abdesti bozulmuş olur:
1. Ön ve arkadan sidik ve pislik gelmesi ve arkadan yel çıkması.
2. Vücudun herhangi bir yerinden kan ve irin akması.90
Kan, ister kendiliğinden ister sıkılarak çıksın abdesti bozar.
Ağızdan gelen kan tükürüğe eşit veya daha fazla ise abdesti bozar. Tükürükten az ise bozmaz. Bu, tükürüğün renginden anlaşılır.
Yara ve çıbandan akan irin ve sarı su da abdesti bozar. Bir hastalıktan dolayı göz, kulak ve memelerden gelen akıntı da abdesti bozar.
3. Ağız dolusu kusmak.
Ağız dolusu su, yemek, safra ve kan pıhtısı kusmak abdesti bozduğu gibi aynı bulantı sebebiyle parça parça gelen kusuntunun toplamı ağız dolusu miktarı olursa yine abdesti bozar.
4. Yatarak, yaslanarak veya bir şeye dayanarak uyumak. Zira bu şekilde uyuyan kimseden “yel” çıkabilir.
Bir şeye dayanarak uyumanın abdesti bozması için dayanılan şey alındığı takdirde uyuyanın düşmesi lazımdır. Yaslanılan şeyin çekilmesi hâlinde uyuyan kimse düşmüyorsa böyle bir uyku abdesti bozmaz.
5. Bayılmak.
6. Delirmek, çıldırmak.
7. Sarhoş olmak.
8. Namazda gülmek. Cenaze namazı ile tilavet secdesinde gülmekle abdest bozulmaz, sadece cenaze namazı ile tilavet secdesi bozulmuş olur.
Yanındaki kimse işitecek derecede sesli gülerse hem abdesti hem de namazı bozulmuş olur. Kendi duyacağı kadar gülerse sadece namaz bozulur. Tebessüm etmek yani gülümsemek abdesti ve namazı bozmaz. Çocuğun namazda gülmesiyle sadece namazı bozulur, abdesti bozulmaz. Çünkü mükellef değildir.
9. Fahiş mübaşeret. Yani erkekle kadının arada bir şey olmadan tenasül organlarının birbirine dokunmasıdır. Bu durumda herhangi bir yaşlık meydana gelmese bile kadının da erkeğin de abdesti bozulmuş olur. Arada vücut sıcaklığının hissedilmesine mani olmayan ince bir şey bulunsa bile yine abdest bozulur.
İ) Abdesti Bozmayan Şeyler
1. Ön ve arka hariç, vücudun herhangi bir yerinden çıkıp olduğu yerde kalan, etrafa yayılmayan kan.
2. Bir yaradan, kan akmaksızın et parçası düşmesi.
3. Yaradan, burun ve kulaktan kurt düşmesi.
4. Ağız dolusundan az kusmak.
5. Balgam tükürmek.
6. Pıhtı hâlinde kan parçası kusmak.
7. Kullanılan diş fırçasında, dişler arasına sokulan kürdanda veya ısırılan bir şeyde görülen fakat akmayan kan.
8. Bir hastalık sebebiyle olmayıp, ağlamak ve çok gülmekten dolayı akan göz yaşı.
9. Mayasıl yaşlığı ve parmak aralarındaki pişinti.
10. Dizüstü veya bağdaş kurarak oturup uyumak.
11. Namazda uyumak, Çünkü 10. ve 11. maddelerde açıklanan durumlarda abdesti bozacak bir hâlin meydana gelmeyeceği kabul edilir. Şayet bu durumlarda yellenmek gibi abdesti bozan bir hâl meydana geldiği biliniyorsa abdest bozulmuş olur.
J) Abdestsiz Yapılmayan İşler
1. Namaz kılmak.
2. Kâbe’yi tavaf etmek. Kâbe’yi abdestli olarak tavaf etmek vacibdir.
3. Kur’an’a el sürmek. Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz el sürülmez. Fakat ayrı bir kap veya kılıf ile tutulabilir.
Abdestsiz bir kimse ezbere Kur’an okuyabilir. Üzerindeki elbise yeni ile Kur’an’a tutmak mekruhtur.
Çocuklar abdestsiz olarak Kur’an-ı Kerim’i tutabilirler. Çünkü mükellef değillerdir. Ancak Kur’an’ı abdestli olarak tutmaya alıştırılmaları iyi olur.
Abdestsiz olan çocuğun eline Kur’an-ı Kerim vermekte bir sakınca yoktur.
Müslüman olmayan bir kimseye isteği hâlinde hidayete ermesi ümidi ile Kur’an-ı Kerim ve dini bilgiler öğretilebilir.
Üzerinde Kur’an-ı Kerim’den bir parça veya Allah’ın isimlerinden biri yazılı olan parmağındaki yüzük ile helaya girmek mekruhtur. Üzerinde Kur’an yazılı olan şey cepte olur veya bir şeye sarılı bulunursa bununla helaya girmek mekruh olmaz.
Abdestsiz olan kimse kalem gibi bir şeyle Kur’an sayfalarını çevirebilir.
K) Mestler Üzerine Meshetmek
Mest: Ayakları topuklarıyla beraber örten ayakkabıdır.
Ayağa giyilen ve mest adı verilen ayakkabıların üzerine abdest alırken mesh etmek caizdir. Bu, dinimizin kolaylıklarından biridir. Peygamberimiz, hem mest üzerine mesh etmişler hem de yapılmasını söylemişlerdir.
Ayağa giyilen mestlere mesh edilebilmesi için yedi şeyin bulunması şarttır. Bunlar:
1. Mestler, ayaklar yıkanarak abdest alındıktan sonra giyilmiş olmalıdır.
2. Mestler, ayakları topuklarıyla beraber örtmüş bulunmalıdır.
3. Mestler, ayağa giyilmiş olarak normal yürüyüşle ve peş peşe bir fersah, yani, on iki bin adım veya daha fazla yol yürümeye dayanıklı olmalıdır.
4. Mestlerin her birinde ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak kadar delik, yırtık ve sökük bulunmamalıdır. Ancak iki mestteki yırtıkların toplamı üç parmak kadar olursa mani değildir.
5. Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek kadar kalın olmalıdır.
6. Mestler, suyu emerek ayağa geçirmeyecek özellikte olmalıdır.
7. Mest giyecek kimsenin her bir ayağının ön tarafında elin küçük parmağı ile en az üç parmak yer mevcut olmalıdır. Bir veya iki ayağının ön tarafını kaybetmiş ve en az üç parmak kadar bir yer kalmamış olan kimse, bu ayağına mesh edemeyeceği gibi, sağlam ayağına da mesh edemez. Bu takdirde, her ikisini de yıkaması gerekir. Çünkü ayaklarda mesh etmekle yıkamak bir arada olmaz. Yani, bir ayağı yıkayıp diğerini mesh etmek caiz olmaz.
Ancak, bir ayağı topuğun üst tarafına kadar kesik olan kimseden bu ayağını yıkamak sakıt olduğundan, diğer ayağı tam veya ön tarafında en az üç parmak kadarı mevcut ise o ayağındaki meste mesh edebilir.
1. Meshin Müddeti
Mukim, yani misafir olmayan kimse bir gün bir gece (24 saat), yolcu olan üç gün üç gece (72 saat) mesh edebilir. Süre, abdestin bozulmasından itibaren başlar.
Mesela bir kimse saat on ikide abdest alıp ayaklarını yıkamış olarak mestlerini giyse ve aldığı bu abdest saat 16.00’da bozulsa, meshin müddeti, abdest alıp mestlerini giydiği saat 12.00’den itibaren değil, abdestin bozulduğu saat 16.00’dan itibaren başlar ve yolcu olmayanlar için ertesi gün saat 16.00’ya kadar devam eder. Yolcu olanlar için ise bu süre, abdestin bozulduğu saatten itibaren 72 saattir.
Yolcu olmayan bir kimse, mestlerini giydikten sonra 24 saatlik süreyi doldurmadan yolculuğa çıksa mesh müddeti 72 saate kadar devam eder. 24 saatlik süre dolduktan sonra yolculuğa çıkacak olursa mukim iken mesh müddeti bittiği için ayaklarını yıkaması gerekir.
Yolcu olan bir kimsenin, 24 saat mest giydikten sonra misafirliği sona erse mesh müddeti bitmiş olur, 24 saat dolmadan misafirliği sona ererse 24 saati tamamlar.
2. Mestler Üzerine Mesih Nasıl Yapılır?
Abdest alırken sıra ayaklara gelince eller ıslatılarak, sağ elin parmakları sağ ayağın üstüne (ayak parmakları tarafına) sol elin parmakları da sol ayağın üstüne konulur. Parmaklar açık olarak ayakların ucundan başlanıp yukarı doğru ve topukları aşacak şekilde mestlerin üzerine bir kere mesh edilir.
Mestlerin altı mesh edilmez. Mestlerin yanlarına, ökçesine ve koncuna da mesh etmek sahih değildir.
3. Sargı Üzerine Mesh Etmek
Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulunduğu takdirde, bu sargı abdest organlarında ise abdest alırken, vücudun başka bir yerinde ise gusül yaparken sargı çözülüp altı yıkanır ve yaranın üstü mesh edilir. Sargıyı çözmek zararlı olursa çözülmeyip eller ıslatılarak sargının üzerine bir kere mesh edilir.
Bu gibi sargıların üzerine mesh etmenin belirli bir süresi yoktur. Yara iyileşinceye kadar devam eder. Sargı üzerine mesh edilebilmesi için sargının abdestli olarak bağlanmış olması şart değildir.
Sargıya mesh ettikten sonra bu sargı değiştirilirse meshi iade etmek gerekmez.
Yara iyileşmeden sargı düşerse mesh bozulmaz. Yaranın iyileşmesi sebebiyle sargının düşmesi hâlinde mesh bozulur. Yara iyileştiği hâlde sargı olsa bile mesh yine bozulur. Bu durumda yaraya zarar vermemek kaydıyla üzerindeki sargı çözülür.
Yara üzerinde ilaç bulunup da sargı yoksa bu yarayı yıkamak zarar vermediği takdirde üzerine su dökülerek yıkanır, zararlı olursa yıkanmaz, mesh edilir. Mesh etmek de zarar verirse o da terk edilir.
Yara üzerindeki sargı yara iyileşmeden namazda düşerse namaza devam edilir.
Yaranın iyileşmesi sonucu düşerse mesh edilen yer yıkanır ve namaz yeniden kılınır.
4. Meshi Bozan Şeyler
a) Abdesti bozan her şey meshi de bozar. Abdesti bozulan bir kimse yeniden abdest alırken mestlerin üzerine de mesh etmesi gerekir.
b) Mestlerden birinin ayaktan çıkarılması veya kendiliğinden çıkması ile de mesh bozulur.
Ayağın çoğunun mestin koncuna kadar çıkması hâlinde tamamen çıkmış sayılır.
Bu durumda abdesti varsa sadece ayaklarını yıkar.
Mestlerden biri çıkmış olsa bile her iki ayağın da yıkanması gerekir. Çünkü taharette iki ayak bir organ hükmünde olduğundan birinin yıkanması gerektiğinde ötekinin de yıkanması icap eder.
Mesh ettikten sonra mestlerden birinde üç parmak kadar bir yırtık meydana gelmesi hâlinde de yine mestler çıkarılır ve ayaklar yıkanır.
c) Meshin müddetinin sona ermesi.
Meshin müddeti bittiğinde abdestli olan kimsenin mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkaması yeterlidir.
Mesih müddeti namazda iken sona ererse, o namaz bozulur.
Başa giyilen, yüze çekilen örtü ve ele giyilen eldiven gibi şeylerin üzerine mesh edilemez.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
Temizliğin Önemi Temizliğin Çeşitleri Mutlak Sular Artık Sular
III. TEMİZLİK
A) Temizliğin Önemi
İslam dininin çok önem verdiği konulardan biri de temizliktir.
Kur’an-ı Kerim’de, temizliğe riayet eden Müslümanlar övülmekte ve Allah’ın sevgisini kazanacakları bildirilmektedir.
Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:
فٖيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرٖينَ
“Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.”71
Peygamberimiz de
بُنِىَ الدِّينُ عَلَى النَّظَافَةِ. الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيمَانِ
“Din temizlik üzerine kurulmuştur.”,72 “Temizlik imanın yarısıdır.”73 buyurarak, temizliğin dinimizde ne kadar büyük önem taşıdığını belirtmiştir.
Namazın sahih olabilmesi için de beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şart koşulmuştur.
Görülüyor ki Müslüman, bedenini, elbisesini, evini ve oturup kalktığı yeri her zaman temiz tutmak zorundadır.
Çevremizi kirletmemek, daima temiz tutmak da dinî görevlerimiz arasındadır. Peygamber Efendimiz, “Çevrenizi temizleyiniz”74 buyurarak çevrenin de temiz tutulmasını istemiştir.
Namaz kılan kimsenin abdest alması farzdır. Abdest almak ise günde birkaç defa temizlenmek demektir. Allah’ın her emrinde olduğu gibi gusül ve abdestle ilgili emirlerinde de nice hikmetler, sağlık açısından da pek çok faydalar olduğu bilinen bir gerçektir.
Dinimiz, dış temizliği gibi iç temizliğine de özen gösterilmesini emretmiştir. Müslümanın dışı temiz olacağı gibi kalbi ve ruhu da temiz olacaktır.
Organlarımız, maddi kirlerden temizlenirken aynı zamanda günahlardan da temiz tutulmalı, kalbimiz ve ruhumuz da her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırılmalıdır.
İmam Gazâlî İhyâu ulûmi’d-dîn adlı ünlü eserinde temizliğin dört derecesi olduğunu bildiriyor:
1. Dışını her türlü kir ve pisliklerden,
2. Organlarını günahlardan,
3. Kalbini kötü huylardan,
4. Gönlünü Allah’tan başka her şeyden, temizlemektir.75
Özet olarak: Müslüman, dışını maddi ve manevi kirlerden, içini her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırmalıdır ki Allah’ın sevgisini kazansın ve cennetine girmeyi hak etmiş olsun.
Diş temizliği de, peygamberimizin üzerinde ısrarla durduğu temizlik konularından biridir.
Peygamberimiz her fırsatta dişlerini temizler ve
السِّوَاكُ مَطْهَرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ
“Misvak hem ağzı temizler, hem de Hakk’ın rızasını kazandırır.”76 buyururdu.
Dişlerini temizlemeyenleri gördüğünde de,
مَا لَكُمْ تَدْخُلُونَ عَلَىَّ قُلْحًا اِسْتَاكُوا
“Size ne oluyor da dişleriniz sararmış olduğu hâlde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız.”77 diyerek uyarırdı.
B) Temizliğin Çeşitleri
Temizlik iki türlüdür:
1. Hadesten Taharet
Bazı ibadetlerin yapılmasına mani olan hükmi pisliğe “Hades”, bundan temizlenmeye de “Hadesten Taharet” denir.
Hades, biri küçük, diğeri büyük olmak üzere ikiye ayrılır. Küçük hadesten temizlenmeye “Taharet-i Suğra” denir. Bu, abdestsizliği gideren temizliktir, yani abdest almak demektir.
Büyük hadesi gideren temizliğe de “Taharet-i Kübra” denir. Cünüplükten, hayız ve nifas hâllerinden temizlenmektir ki buna gusül denir.
Abdest almak veya gusletmek mümkün olmadığı hâllerde bunların yerine teyemmüm edilir.
2. Necasetten Taharet
Pis olan şeye “Necaset”, bundan temizlenmeye de “Necasetten Taharet” denir.
Namazın sahih olabilmesi için beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şarttır.
Namazın sahih olmasına mani olup olmaması bakımından necasetler ikiye ayrılır:
a) Necaset-i Galize
Hafif olmayan ağır necaset demektir.
Bunlar, İnsanlara ait (emzikli çocuğunki de dâhil) dışkı, sidik, vücudun herhangi bir yerinden akan kan, irin, ağız dolusu kusuntu, meni, kadınlardan adet, lohusalık ve istihaze hâllerinde gelen akıntılardır.
Eti yenmeyen hayvanların dışkı, sidik ve salyaları, eti yenilen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin pislikleri, akan kan, karada yaşayıp usûlüne göre kesilmeden ölen hayvanların leşleri ile şarap da bu bölüme girer.
Namaz kılan kimsenin vücut, elbise ve namaz kılacağı yerin bu pisliklerden temizlenmiş olması lazımdır. Ancak bu pisliklerin katı durumunda olanlarından bir dirhemden (2.08 gr.) fazla bulunması, mayi ve akıcı olanlarından el ayasından (yani parmak diplerine kadar olan avuç içi genişliğinden) fazla bir sahayı kaplaması hâlinde namaz sahih olmaz. Bu miktarlardan az olan pislikler ise namaza mani değildir, fakat mekruhtur.
b) Necaset-i Hafife
Hafif olan, galiz olmayan necaset demektir.
Bunlar, Atın dışkı ve sidiği, eti yenen ehlî hayvanlardan koyun, keçi, sığır, manda ve devenin dışkısı ve sidiği. Eti yenmeyen kuşların pislikleri de bu bölüme girer.
Bu bölüme giren pisliklerden beden veya elbiseye bulaşan miktar, beden veya elbisenin dörtte birinden fazla ise namaz sahih olmaz. Bu miktardan azı ise namazın sahih olmasına mani değildir, fakat mekruhtur.
İğne ucu gibi idrar serpintileri ile yollardan sıçrayan çamurlardan sakınmak çoğu zaman mümkün olmadığından bunlar bağışlanmıştır. Ancak bu pislikler suya karıştığı takdirde suyu kirletirler.
Yollardan sıçrayan şeyin pislik olduğu belli olursa namaz yine sahih olmaz.
Pis olan kan, gerek insandan gerekse hayvandan akan kandır. Usûlüne uygun olarak kesilen hayvanın damarlarında ve etlerindeki kan, ciğer, dalak ve yürek kanları ile çekirge ve balık kanı, pire, tahtakurusu gibi korunulması zor olan şeylerin kanları namaza mani değildir, bunlar bağışlanmıştır.
İnsanın bedeninde, elbisesinde veya namaz kılacağı yerde namaza mani olmayacak kadar az pislik bulunmasıyla namaz sahihtir diye temizliği ihmal etmek yanlıştır. Bu pislikleri tamamen temizlemek mümkün iken bunlarla namaz kılmak mekruhtur.
Bu sebeple Müslüman, beden, elbise ve namaz kılacağı yerin temizliğine son derece dikkat etmelidir.
IV. SULAR
Hades denilen hükmi pisliğin giderilmesi ve necaset denilen hakiki pisliklerin temizlenmesi genellikle su ile olur. Ancak her su ile temizlik yapılmaz. Temizliğin hangi sularla yapılıp yapılamayacağının bilinmesi gerekir. Bu itibarla sular “mutlak ve mukayyed” su olarak ikiye ayrılır:
1. Mutlak Sular
Bunlar, yağmur, dolu, kar, pınar, dere, ırmak, nehir, kuyu, göl ve deniz sularıdır. Su denilince de bunlar akla gelir.
2. Mukayyed Sular
Bunlar, kavun, karpuz, üzüm ve gül suyu gibi sularla, aslında mutlak su olduğu hâlde içine başka şeylerin karışması ile incelik ve akıcılığını kaybederek bozulan sulardır.
Böyle sularla abdest alınmaz, gusül yapılmaz.
Hadesten taharette, hükmi pisliği izaleye elverişli olup olmaması yönünden mutlak sular beş kısımdır.
a) Hem temiz, hem de temizleyici olup kullanılması mekruh olmayan sular: Bunlar, rengi, kokusu, tadı bozulmamış, aslı değişmemiş ve kullanılmamış olan sulardır. Böyle sularla her türlü temizlik yapılır, abdest alınır, gusledilir. Bu sular hem içilir, hem de yemeklerde kullanılır.
b) Hem temiz hem de temizleyici olmakla beraber kullanılması mekruh olan sular: Bunlar, kedi, tavuk gibi evcil hayvanlarla, atmaca, şahin gibi yırtıcı kuşların artığı olan sulardır. Başka su varken bu türlü sularla abdest almak, gusül yapmak mekruhtur.
Başka temiz su olmaması hâlinde bu gibi suların kullanılmasında bir sakınca yoktur.
c) Kendisi temiz olduğu hâlde hükmi necaseti temizlemeyen sular:
Bunlar, abdest ve gusülde kullanılmış olan sulardır.
Böyle sulara “Mâ-i Müsta’mel = Kullanılmış Su” denir. Bu sularla tekrar abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Ancak bu kullanılmış su pis olmadığından isabet ettiği yeri kirletmiş sayılmaz. Bununla beraber abdest alan kimse bu gibi suların üzerine sıçramasından da sakınmalıdır.
d) Temiz Olmayan Sular: Bunlar, içine pislik karışan ve akar olmayan az sulardır. Akar veya büyük sulara pis bir şey düşer veya pislik karışır da bu pisliğin rengi veya tadı yahut kokusu suda hissedilirse böyle sular da temiz değildir.
e) Şüpheli Sular: Bunlar, temiz olup olmadıkları şüpheli olan sulardır. Ehlî olan eşek ile katırın artığı olan sular böyledir. Bu gibi sularla pislik yıkanır. Ancak başka temiz su varken böyle bir su ile abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Başka temiz su bulunmadığı takdirde ise bu su ile abdest alınır, gusül yapılır ve ihtiyaten de teyemmüm edilir.
A) Artık Sular
İnsan ve hayvanın içtikten sonra geriye bıraktığı suya “Artık Su” denir.
Artık sularla ilgili hükümler dört kısımdır:
1. Temiz ve temizleyici olup kullanılması mekruh olmayan artıklar: Bunlar, ağızları temiz olmak kaydıyla insanın, at, koyun, sığır ve deve gibi etleri yenen ehlî ve vahşi hayvanların ve kuşların artıklarıdır.
Bu artıklar hem temiz, hem temizleyicidir. Her türlü temizlikte kullanılabilir.
Ağızları temiz olmayanların artıkları ise temiz değildir. Şarap içen veya ağız dolusu kusan bir kimse bunun peşinden su içerse, artığı temiz olmaz.
2. Pis olan artıklar: Bunlar, domuz, köpek, kurt, aslan gibi hayvanların artıklarıdır. Bunların artıkları temizlikte kullanılmaz ve içilmez.
3. Kullanılmaları mekruh olan artıklar: Bunlar, kedinin, sokaklarda gezip dolaşan tavuğun, atmaca, şahin ve doğan gibi yırtıcı kuşların artıklarıdır.
Başka su varken bunların artıklarının temizlikte kullanılması mekruhtur. Ancak başka su bulunmazsa bunlarla temizlik yapılabilir.
4. Şüpheli artıklar: Bunlar, eşek ve katırın artıkları olan sulardır. Bu artıkların kendileri temizdir fakat temizleyici olup olmadıkları şüphelidir. Başka su bulunmadığı takdirde bu sularla abdest alınır ve ihtiyaten de teyemmüm edilir.
B) Kuyuların Temizlenmesi
Yüzeyi yüz arşın (=68 m2) genişliğinden az olan kuyu, —suyu ne kadar çok olursa olsun— “küçük havuz” sayılır.
Böyle bir kuyunun içine kan, sidik gibi sıvı bir pislik yahut insan pisliği, kedi ve köpek gibi eti yenmeyen, tavuk, kaz ve ördek gibi eti yenen hayvanların pislikleri karışırsa veyahut kuyuya domuz düşerse —domuz ölmeden ve ağzı suya değmeden çıkarılsa bile— kuyunun suyu pislenmiş olur ve suyunun tamamen boşaltılması gerekir.
Kuyuya insan veya koyun ve keçi gibi büyük cüsseli bir hayvan düşüp ölürse veya serçe ve fare gibi küçük hayvanlar düşüp öldükten sonra şişer veya dağılır yahut da tüyleri dökülürse, yine kuyudaki suyun tamamen boşaltılması lazımdır.
Bu saydıklarımız, başka bir yerde öldükten sonra kuyuya atılmış olurlarsa hüküm yine aynıdır.
Bir kuyuda bir pislik, görüldüğü vakitten itibaren kuyu pislenmiş sayılır. Eğer kuyuda bir hayvan ölüsü görülür ve düştüğü vakit biliniyorsa o vakitten itibaren pislenmiş olur. Eğer hayvan ölüsünün kuyuya ne zaman düştüğü bilinmiyor ve şişmemiş ise ihtiyaten bir tam gün önce, şişmiş ise üç tam gün önce düşmüş kabul edilir.
O müddet zarfında böyle bir sudan abdest alanlar abdestlerini, gusül yapmış olanlar da gusüllerini ve kıldıkları namazları iade etmeleri gerekir.
Böyle bir su ile yıkanmış olan elbiselerin de tekrar yıkanması icap eder.
Modern usûllerle suyun temiz olup olmadığının belirlenmesi daha sağlıklı bir yoldur. Elbette ki temizlik temeli üzerine kurulan yüce bir dinin mensubu olan Müslümanların bu usûllerden mümkün olduğunca yararlanması lazımdır. Ancak bunun her yerde yapılması mümkün değildir.
C) Temizlik Nelerle Yapılır?
Pislik bulaşan şeyleri temizlemenin birçok yolu vardır.
Başlıcaları şunlardır:
1. Su İle Yıkayarak Temizleme
“Hades” denilen ve hükmi pislik olarak nitelenen abdestsizlik, cünüplük, âdet ve lohusalık hâlleri temiz olan “Mutlak su”lar ile abdest almak ve gusül yapmak suretiyle giderilir. Su bulunmadığı takdirde bunların yerine teyemmüm edilir.
“Necaset-i Hakikiyye” denilen maddi pislikler de temiz olan sularla giderilir.
Pislikler, a) Görünen pislik, b) Görünmeyen pislik olmak üzere ikiye ayrılır.
Görünen pislik ile kirlenen bir şey, su ile veya temiz bir mayi ile yıkanıp pislik giderilince temizlenmiş olur.
Görünmeyen pislik (sidik gibi) ile kirlenen bir şey, üç defa yıkanıp her defasında sıkmakla temiz olur. Üçüncü kere sıkılmada hiç su damlamayacak şekilde sıkılması gerekir.
Eğer yıkanan şey, halı, kilim, keçe gibi sıkılamayan bir şey ise her yıkayışta su damlaları kesilinceye kadar bırakılır ve böylece temizlenmiş olur. Tamamen kurumasına gerek kalmaz. Böyle bir şey, akarsu içinde bırakılır veya üzerine çok su dökülerek yıkanırsa pislikten iz kalmayınca temizlenmiş olur. Ayrıca, bunun sıkılmasına ve kurutulmasına ve suya tekrar sokulmasına gerek yoktur.
Porselen olmayan ve üzerinde sırça bulunmayan, yani içine su çeken topraktan yapılıp ateşte pişirilmiş olan kaplar pislenince üç kere yıkanır ve her yıkayışta damlalar kesilmek üzere beklenir. Pisliğin kokusu tamamen giderilince kaplar temizlenmiş olur.
2. Silerek Temizleme:
Bıçak, cam, ayna, düz mermer, porselen ve madeni tepsi gibi şeyler pislenirse bu gibi şeyler, içine pislik emmediğinden bez veya toprakla silinmek suretiyle temizlenmiş olur.
3. Ateşle Yakarak Temizleme:
Bazı pis şeyler ateşle yakılınca temizlenir. Mesela, tezek yanıp kül hâline gelirse temiz olur. Bazı şeyler de su ile kaynatılarak, bazı maddeler de kazımak suretiyle temizlenir.
Ayrıca günümüzde pek çok temizleme cihazı geliştirilmiş ve çeşitli temizlik maddeleri üretilmiştir. Bu sebeple kir ve pisliklerin giderilmesi kolay hâle geldiğinden temizliğin daha iyi bir şekilde yapılabilmesi için bunlardan imkânlar ölçüsünde yararlanılması gerekir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
III. TEMİZLİK
A) Temizliğin Önemi
İslam dininin çok önem verdiği konulardan biri de temizliktir.
Kur’an-ı Kerim’de, temizliğe riayet eden Müslümanlar övülmekte ve Allah’ın sevgisini kazanacakları bildirilmektedir.
Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:
فٖيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرٖينَ
“Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.”71
Peygamberimiz de
بُنِىَ الدِّينُ عَلَى النَّظَافَةِ. الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيمَانِ
“Din temizlik üzerine kurulmuştur.”,72 “Temizlik imanın yarısıdır.”73 buyurarak, temizliğin dinimizde ne kadar büyük önem taşıdığını belirtmiştir.
Namazın sahih olabilmesi için de beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şart koşulmuştur.
Görülüyor ki Müslüman, bedenini, elbisesini, evini ve oturup kalktığı yeri her zaman temiz tutmak zorundadır.
Çevremizi kirletmemek, daima temiz tutmak da dinî görevlerimiz arasındadır. Peygamber Efendimiz, “Çevrenizi temizleyiniz”74 buyurarak çevrenin de temiz tutulmasını istemiştir.
Namaz kılan kimsenin abdest alması farzdır. Abdest almak ise günde birkaç defa temizlenmek demektir. Allah’ın her emrinde olduğu gibi gusül ve abdestle ilgili emirlerinde de nice hikmetler, sağlık açısından da pek çok faydalar olduğu bilinen bir gerçektir.
Dinimiz, dış temizliği gibi iç temizliğine de özen gösterilmesini emretmiştir. Müslümanın dışı temiz olacağı gibi kalbi ve ruhu da temiz olacaktır.
Organlarımız, maddi kirlerden temizlenirken aynı zamanda günahlardan da temiz tutulmalı, kalbimiz ve ruhumuz da her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırılmalıdır.
İmam Gazâlî İhyâu ulûmi’d-dîn adlı ünlü eserinde temizliğin dört derecesi olduğunu bildiriyor:
1. Dışını her türlü kir ve pisliklerden,
2. Organlarını günahlardan,
3. Kalbini kötü huylardan,
4. Gönlünü Allah’tan başka her şeyden, temizlemektir.75
Özet olarak: Müslüman, dışını maddi ve manevi kirlerden, içini her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırmalıdır ki Allah’ın sevgisini kazansın ve cennetine girmeyi hak etmiş olsun.
Diş temizliği de, peygamberimizin üzerinde ısrarla durduğu temizlik konularından biridir.
Peygamberimiz her fırsatta dişlerini temizler ve
السِّوَاكُ مَطْهَرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ
“Misvak hem ağzı temizler, hem de Hakk’ın rızasını kazandırır.”76 buyururdu.
Dişlerini temizlemeyenleri gördüğünde de,
مَا لَكُمْ تَدْخُلُونَ عَلَىَّ قُلْحًا اِسْتَاكُوا
“Size ne oluyor da dişleriniz sararmış olduğu hâlde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız.”77 diyerek uyarırdı.
B) Temizliğin Çeşitleri
Temizlik iki türlüdür:
1. Hadesten Taharet
Bazı ibadetlerin yapılmasına mani olan hükmi pisliğe “Hades”, bundan temizlenmeye de “Hadesten Taharet” denir.
Hades, biri küçük, diğeri büyük olmak üzere ikiye ayrılır. Küçük hadesten temizlenmeye “Taharet-i Suğra” denir. Bu, abdestsizliği gideren temizliktir, yani abdest almak demektir.
Büyük hadesi gideren temizliğe de “Taharet-i Kübra” denir. Cünüplükten, hayız ve nifas hâllerinden temizlenmektir ki buna gusül denir.
Abdest almak veya gusletmek mümkün olmadığı hâllerde bunların yerine teyemmüm edilir.
2. Necasetten Taharet
Pis olan şeye “Necaset”, bundan temizlenmeye de “Necasetten Taharet” denir.
Namazın sahih olabilmesi için beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şarttır.
Namazın sahih olmasına mani olup olmaması bakımından necasetler ikiye ayrılır:
a) Necaset-i Galize
Hafif olmayan ağır necaset demektir.
Bunlar, İnsanlara ait (emzikli çocuğunki de dâhil) dışkı, sidik, vücudun herhangi bir yerinden akan kan, irin, ağız dolusu kusuntu, meni, kadınlardan adet, lohusalık ve istihaze hâllerinde gelen akıntılardır.
Eti yenmeyen hayvanların dışkı, sidik ve salyaları, eti yenilen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin pislikleri, akan kan, karada yaşayıp usûlüne göre kesilmeden ölen hayvanların leşleri ile şarap da bu bölüme girer.
Namaz kılan kimsenin vücut, elbise ve namaz kılacağı yerin bu pisliklerden temizlenmiş olması lazımdır. Ancak bu pisliklerin katı durumunda olanlarından bir dirhemden (2.08 gr.) fazla bulunması, mayi ve akıcı olanlarından el ayasından (yani parmak diplerine kadar olan avuç içi genişliğinden) fazla bir sahayı kaplaması hâlinde namaz sahih olmaz. Bu miktarlardan az olan pislikler ise namaza mani değildir, fakat mekruhtur.
b) Necaset-i Hafife
Hafif olan, galiz olmayan necaset demektir.
Bunlar, Atın dışkı ve sidiği, eti yenen ehlî hayvanlardan koyun, keçi, sığır, manda ve devenin dışkısı ve sidiği. Eti yenmeyen kuşların pislikleri de bu bölüme girer.
Bu bölüme giren pisliklerden beden veya elbiseye bulaşan miktar, beden veya elbisenin dörtte birinden fazla ise namaz sahih olmaz. Bu miktardan azı ise namazın sahih olmasına mani değildir, fakat mekruhtur.
İğne ucu gibi idrar serpintileri ile yollardan sıçrayan çamurlardan sakınmak çoğu zaman mümkün olmadığından bunlar bağışlanmıştır. Ancak bu pislikler suya karıştığı takdirde suyu kirletirler.
Yollardan sıçrayan şeyin pislik olduğu belli olursa namaz yine sahih olmaz.
Pis olan kan, gerek insandan gerekse hayvandan akan kandır. Usûlüne uygun olarak kesilen hayvanın damarlarında ve etlerindeki kan, ciğer, dalak ve yürek kanları ile çekirge ve balık kanı, pire, tahtakurusu gibi korunulması zor olan şeylerin kanları namaza mani değildir, bunlar bağışlanmıştır.
İnsanın bedeninde, elbisesinde veya namaz kılacağı yerde namaza mani olmayacak kadar az pislik bulunmasıyla namaz sahihtir diye temizliği ihmal etmek yanlıştır. Bu pislikleri tamamen temizlemek mümkün iken bunlarla namaz kılmak mekruhtur.
Bu sebeple Müslüman, beden, elbise ve namaz kılacağı yerin temizliğine son derece dikkat etmelidir.
IV. SULAR
Hades denilen hükmi pisliğin giderilmesi ve necaset denilen hakiki pisliklerin temizlenmesi genellikle su ile olur. Ancak her su ile temizlik yapılmaz. Temizliğin hangi sularla yapılıp yapılamayacağının bilinmesi gerekir. Bu itibarla sular “mutlak ve mukayyed” su olarak ikiye ayrılır:
1. Mutlak Sular
Bunlar, yağmur, dolu, kar, pınar, dere, ırmak, nehir, kuyu, göl ve deniz sularıdır. Su denilince de bunlar akla gelir.
2. Mukayyed Sular
Bunlar, kavun, karpuz, üzüm ve gül suyu gibi sularla, aslında mutlak su olduğu hâlde içine başka şeylerin karışması ile incelik ve akıcılığını kaybederek bozulan sulardır.
Böyle sularla abdest alınmaz, gusül yapılmaz.
Hadesten taharette, hükmi pisliği izaleye elverişli olup olmaması yönünden mutlak sular beş kısımdır.
a) Hem temiz, hem de temizleyici olup kullanılması mekruh olmayan sular: Bunlar, rengi, kokusu, tadı bozulmamış, aslı değişmemiş ve kullanılmamış olan sulardır. Böyle sularla her türlü temizlik yapılır, abdest alınır, gusledilir. Bu sular hem içilir, hem de yemeklerde kullanılır.
b) Hem temiz hem de temizleyici olmakla beraber kullanılması mekruh olan sular: Bunlar, kedi, tavuk gibi evcil hayvanlarla, atmaca, şahin gibi yırtıcı kuşların artığı olan sulardır. Başka su varken bu türlü sularla abdest almak, gusül yapmak mekruhtur.
Başka temiz su olmaması hâlinde bu gibi suların kullanılmasında bir sakınca yoktur.
c) Kendisi temiz olduğu hâlde hükmi necaseti temizlemeyen sular:
Bunlar, abdest ve gusülde kullanılmış olan sulardır.
Böyle sulara “Mâ-i Müsta’mel = Kullanılmış Su” denir. Bu sularla tekrar abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Ancak bu kullanılmış su pis olmadığından isabet ettiği yeri kirletmiş sayılmaz. Bununla beraber abdest alan kimse bu gibi suların üzerine sıçramasından da sakınmalıdır.
d) Temiz Olmayan Sular: Bunlar, içine pislik karışan ve akar olmayan az sulardır. Akar veya büyük sulara pis bir şey düşer veya pislik karışır da bu pisliğin rengi veya tadı yahut kokusu suda hissedilirse böyle sular da temiz değildir.
e) Şüpheli Sular: Bunlar, temiz olup olmadıkları şüpheli olan sulardır. Ehlî olan eşek ile katırın artığı olan sular böyledir. Bu gibi sularla pislik yıkanır. Ancak başka temiz su varken böyle bir su ile abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Başka temiz su bulunmadığı takdirde ise bu su ile abdest alınır, gusül yapılır ve ihtiyaten de teyemmüm edilir.
A) Artık Sular
İnsan ve hayvanın içtikten sonra geriye bıraktığı suya “Artık Su” denir.
Artık sularla ilgili hükümler dört kısımdır:
1. Temiz ve temizleyici olup kullanılması mekruh olmayan artıklar: Bunlar, ağızları temiz olmak kaydıyla insanın, at, koyun, sığır ve deve gibi etleri yenen ehlî ve vahşi hayvanların ve kuşların artıklarıdır.
Bu artıklar hem temiz, hem temizleyicidir. Her türlü temizlikte kullanılabilir.
Ağızları temiz olmayanların artıkları ise temiz değildir. Şarap içen veya ağız dolusu kusan bir kimse bunun peşinden su içerse, artığı temiz olmaz.
2. Pis olan artıklar: Bunlar, domuz, köpek, kurt, aslan gibi hayvanların artıklarıdır. Bunların artıkları temizlikte kullanılmaz ve içilmez.
3. Kullanılmaları mekruh olan artıklar: Bunlar, kedinin, sokaklarda gezip dolaşan tavuğun, atmaca, şahin ve doğan gibi yırtıcı kuşların artıklarıdır.
Başka su varken bunların artıklarının temizlikte kullanılması mekruhtur. Ancak başka su bulunmazsa bunlarla temizlik yapılabilir.
4. Şüpheli artıklar: Bunlar, eşek ve katırın artıkları olan sulardır. Bu artıkların kendileri temizdir fakat temizleyici olup olmadıkları şüphelidir. Başka su bulunmadığı takdirde bu sularla abdest alınır ve ihtiyaten de teyemmüm edilir.
B) Kuyuların Temizlenmesi
Yüzeyi yüz arşın (=68 m2) genişliğinden az olan kuyu, —suyu ne kadar çok olursa olsun— “küçük havuz” sayılır.
Böyle bir kuyunun içine kan, sidik gibi sıvı bir pislik yahut insan pisliği, kedi ve köpek gibi eti yenmeyen, tavuk, kaz ve ördek gibi eti yenen hayvanların pislikleri karışırsa veyahut kuyuya domuz düşerse —domuz ölmeden ve ağzı suya değmeden çıkarılsa bile— kuyunun suyu pislenmiş olur ve suyunun tamamen boşaltılması gerekir.
Kuyuya insan veya koyun ve keçi gibi büyük cüsseli bir hayvan düşüp ölürse veya serçe ve fare gibi küçük hayvanlar düşüp öldükten sonra şişer veya dağılır yahut da tüyleri dökülürse, yine kuyudaki suyun tamamen boşaltılması lazımdır.
Bu saydıklarımız, başka bir yerde öldükten sonra kuyuya atılmış olurlarsa hüküm yine aynıdır.
Bir kuyuda bir pislik, görüldüğü vakitten itibaren kuyu pislenmiş sayılır. Eğer kuyuda bir hayvan ölüsü görülür ve düştüğü vakit biliniyorsa o vakitten itibaren pislenmiş olur. Eğer hayvan ölüsünün kuyuya ne zaman düştüğü bilinmiyor ve şişmemiş ise ihtiyaten bir tam gün önce, şişmiş ise üç tam gün önce düşmüş kabul edilir.
O müddet zarfında böyle bir sudan abdest alanlar abdestlerini, gusül yapmış olanlar da gusüllerini ve kıldıkları namazları iade etmeleri gerekir.
Böyle bir su ile yıkanmış olan elbiselerin de tekrar yıkanması icap eder.
Modern usûllerle suyun temiz olup olmadığının belirlenmesi daha sağlıklı bir yoldur. Elbette ki temizlik temeli üzerine kurulan yüce bir dinin mensubu olan Müslümanların bu usûllerden mümkün olduğunca yararlanması lazımdır. Ancak bunun her yerde yapılması mümkün değildir.
C) Temizlik Nelerle Yapılır?
Pislik bulaşan şeyleri temizlemenin birçok yolu vardır.
Başlıcaları şunlardır:
1. Su İle Yıkayarak Temizleme
“Hades” denilen ve hükmi pislik olarak nitelenen abdestsizlik, cünüplük, âdet ve lohusalık hâlleri temiz olan “Mutlak su”lar ile abdest almak ve gusül yapmak suretiyle giderilir. Su bulunmadığı takdirde bunların yerine teyemmüm edilir.
“Necaset-i Hakikiyye” denilen maddi pislikler de temiz olan sularla giderilir.
Pislikler, a) Görünen pislik, b) Görünmeyen pislik olmak üzere ikiye ayrılır.
Görünen pislik ile kirlenen bir şey, su ile veya temiz bir mayi ile yıkanıp pislik giderilince temizlenmiş olur.
Görünmeyen pislik (sidik gibi) ile kirlenen bir şey, üç defa yıkanıp her defasında sıkmakla temiz olur. Üçüncü kere sıkılmada hiç su damlamayacak şekilde sıkılması gerekir.
Eğer yıkanan şey, halı, kilim, keçe gibi sıkılamayan bir şey ise her yıkayışta su damlaları kesilinceye kadar bırakılır ve böylece temizlenmiş olur. Tamamen kurumasına gerek kalmaz. Böyle bir şey, akarsu içinde bırakılır veya üzerine çok su dökülerek yıkanırsa pislikten iz kalmayınca temizlenmiş olur. Ayrıca, bunun sıkılmasına ve kurutulmasına ve suya tekrar sokulmasına gerek yoktur.
Porselen olmayan ve üzerinde sırça bulunmayan, yani içine su çeken topraktan yapılıp ateşte pişirilmiş olan kaplar pislenince üç kere yıkanır ve her yıkayışta damlalar kesilmek üzere beklenir. Pisliğin kokusu tamamen giderilince kaplar temizlenmiş olur.
2. Silerek Temizleme:
Bıçak, cam, ayna, düz mermer, porselen ve madeni tepsi gibi şeyler pislenirse bu gibi şeyler, içine pislik emmediğinden bez veya toprakla silinmek suretiyle temizlenmiş olur.
3. Ateşle Yakarak Temizleme:
Bazı pis şeyler ateşle yakılınca temizlenir. Mesela, tezek yanıp kül hâline gelirse temiz olur. Bazı şeyler de su ile kaynatılarak, bazı maddeler de kazımak suretiyle temizlenir.
Ayrıca günümüzde pek çok temizleme cihazı geliştirilmiş ve çeşitli temizlik maddeleri üretilmiştir. Bu sebeple kir ve pisliklerin giderilmesi kolay hâle geldiğinden temizliğin daha iyi bir şekilde yapılabilmesi için bunlardan imkânlar ölçüsünde yararlanılması gerekir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
[attachment=142936]
Teksir Ne Demek? Teksir Makinesi Nedir? Teksir Kâğıdı Ne Demek? ispirtolu Kâğıt Nedir?
Teksir Ne Demek? Teksir Kelimesinin Güncel TDK Sözlük Anlamı Ne Demektir?
Cevap: Çoğaltma
Teksir Kelimesi Nasıl Yazılır? Teksir Kelimesinin Doğru Yazımı Nedir?
Cevap: Teksir
Teksir Kâğıdı Ne Demek? Teksir Kâğıdı Kelimesinin Güncel TDK Sözlük Anlamı Ne Demektir?
Cevap: Saman Kâğıdı
Çoğaltma Makinesinde Kullanılan Baskı Kâğıdı
Teksir Kâğıdı Kelimesi Nasıl Yazılır? Teksir Kâğıdı Kelimesinin Doğru Yazımı Nedir?
Cevap: Teksir Kâğıdı
ispirtolu Kâğıt Nedir?
Modern teknoloji artık bilgisayarınız ve yazıcınız aracılığıyla sınırsız sayıda belge kopyası basmanıza izin verir. Hatta yakınlarda bir bilgisayar veya yazıcı yoksa, bu da sorun değil. Çünkü bu durumda da tek yapmanız gereken, kopyasını almak istediğiniz belgeyi bir fotokopi makinesi yardımı ile çoğaltmak. Fakat uzun zaman önce durum böyle değildi.
İşletmeler, önemli belgelerin kopyalarını çıkarmak için tekrar tekrar aynı metni yazıyordu. Elle aynı belgeyi kopyalamak da tahmin edebileceğiniz gibi çok zaman alıyordu. Fakat zamanla bu sorunu çözmek için birçok iyileştirme yapıldı ve sonunda bir kopyalama çözümü geliştirildi. Bu çözümün adı karbon kağıdıydı.
Evet, karbon kağıdı, fotokopi makineleri ve bilgisayar yazıcılarının gelişmesiyle birlikte bugün yıllar önce olduğu kadar popüler olmasa da, hala birkaç özel kullanım için popüler olmaya devam ediyor.
Karbon Kağıdı Nedir?
Karbon kağıdı, bir tarafı karbon veya siyah mürekkep tabakasıyla kaplanmış ince bir kağıttır. Bir belgenin ya da metnin kopyasını oluşturmak istediğinizde, karbon kağıdını orijinal metin ile boş bir kağıt arasına yerleştirerek bir kopya oluşturabilirsiniz. Orijinal metne yazma veya daktilo ile basınç uyguladığınızda, karbon kağıdı üzerindeki mürekkebi alttaki tabakaya aktararak orijinal belgenin bir kopyasını oluşturur.
Karbon kağıdı, fotokopi makinelerinin ve diğer elektronik belge çoğaltma yöntemlerinin ortaya çıkmasından önce geçmişte iş mektuplarının, faturaların ve diğer belgelerin kopyalarını çıkarmak için yaygın olarak kullanılıyordu. Günümüzde daha az kullanılsa da, sanat eseri oluşturmak veya birden çok kopya gerektiren belgelerin manuel olarak hazırlanması gibi bazı amaçlar için hala kullanılmaktadır.
İlk yaprağın arka yüzüne aktarılan mum mürekkebi içerdiğinden ispirto çoğaltmada ayrı bir mürekkep kullanılmaz. Yazdırılacak kağıt yazıcıda hareket ettikçe solvent, emici bir fitil ile her yaprağa yayılır. Solvent emdirilmiş kağıt, birinci yaprağın arka yüzü ile temas ettiğinde, baskı tamburunun altına girerken kağıda görüntüyü basmak için pigmentli mumu ancak yeterince çözer. Bir usta 40 kadar iyi kopya üretebilir; bundan sonra, renkli mum tükendikçe kopyalar yavaş yavaş soluklaşır.[5]
Alışılmış mum rengi, iyi bir kontrast sağlayan ucuz, orta derecede dayanıklı bir pigment olan anilin moru (leylak rengi) idi, ancak ana boyalar ayrıca kırmızı, yeşil, mavi ve siyahın yanı sıra bulunması zor turuncu, sarı olarak da üretildi. Ve kahverengi. Siyah hariç tümü pastel tonlarda da mevcut idi: pembe, nane, gök mavisi vb.
Teksir Makinesi Nedir? İspirtolu çoğaltıcı
Ruh kopyalayıcı (Kuzey Amerika'da Rexograph veya Ditto makinesi, Birleşik Krallık'ta Banda makinesi, Avustralya'da Gestetner makinesi olarak da anılır), 1923'te Wilhelm Ritzerfeld tarafından icat edilen ve 20. yüzyılın geri kalanında yaygın olarak kullanılan bir baskı yöntemidir. yüzyıl. "Ruh kopyalayıcı" terimi, bu makinelerde "mürekkep" olarak kullanılan çözücülerin ana bileşeni olan alkollere atıfta bulunur.[1][2][3] Cihaz, teksir makinesi ile aynı çağda mevcuttu.
İspirtolu çoğaltıcılar, bir asıldan yapılabilecek sınırlı sayıda kopya ve düşük maliyet (ve buna karşılık gelen düşük kalite) nedeniyle, esas olarak okullar, kiliseler, kulüpler ve fanzin üretimi gibi az sayıda çoğaltım yapan diğer küçük kuruluşlar tarafından kullanılıyordu.
Tarih
İspirtolu çoğaltıcı, 1923'te Wilhelm Ritzerfeld tarafından icat edildi. Amerika Birleşik Devletleri'nde ve dünyada en iyi bilinen üretici Ditto Corporation of Illinois idi. Birleşik Krallık'taki ispirtolu çoğaltıcılar çoğunlukla Block & Anderson şirketi için bilgisayar üreticileri Elliott-Automation Ltd'nin bir yan kuruluşu olan Willesden, London NW10'daki Associated Automation Ltd tarafından "Banda" markası altında üretildi. Her iki durumda da ticari marka, ilgili pazarlarda hem çoğaltıcılar hem de süreç için genel bir ad haline geldi.
Çoğaltıcıdan yeni çıkmış sayfaların hafif tatlı aroması, ispirtolu çoğaltıcı çağında okul yaşamının bir özelliğiydi.[4]
Tasarım
Çoğaltıcı, "ispirto asılları" olarak da adlandırılan iki katlı asıllar kullanır. İlk sayfa daktilo edilebilir, çizilebilir veya elle yazılabilir. İkinci tabaka, çeşitli renklendiricilerden birinin emdirilmiş olduğu bir mum tabakası ile kaplanır. İlk sayfaya yazmanın oluşturduğu baskı kuvveti, renkli mumu ikinci sayfadan birinci sayfanın parlak/kaplanmış arka tarafına aktararak bir ayna görüntüsü oluşturur. Bu, geriye doğru konan bir karbon kopya yaprağıyla aynı sonucu verir. Daha sonra iki sayfa ayrılır ve ilk sayfa, arka tarafı dışarı bakacak şekilde makinenin tamburuna bir baskı plakası görevi görecek şekilde sabitlenir.
İlk yaprağın arka yüzüne aktarılan mum mürekkebi içerdiğinden ispirto çoğaltmada ayrı bir mürekkep kullanılmaz. Yazdırılacak kağıt yazıcıda hareket ettikçe solvent, emici bir fitil ile her yaprağa yayılır. Solvent emdirilmiş kağıt, birinci yaprağın arka yüzü ile temas ettiğinde, baskı tamburunun altına girerken kağıda görüntüyü basmak için pigmentli mumu ancak yeterince çözer. Bir usta 40 kadar iyi kopya üretebilir; bundan sonra, renkli mum tükendikçe kopyalar yavaş yavaş soluklaşır.[5]
Alışılmış mum rengi, iyi bir kontrast sağlayan ucuz, orta derecede dayanıklı bir pigment olan anilin moru (leylak rengi) idi, ancak ana boyalar ayrıca kırmızı, yeşil, mavi ve siyahın yanı sıra bulunması zor turuncu, sarı olarak da üretildi. Ve kahverengi. Siyah hariç tümü pastel tonlarda da mevcut idi: pembe, nane, gök mavisi vb.
İspirtolu çoğaltıcılar, onları karikatüristler arasında popüler yapan tek bir geçişte birden çok rengi basma konusunda yararlı bir yeteneğe sahipti. Mumlu ikinci tabakalar değiştirilerek çok renkli tasarımlar yapılabilir; örneğin, üst sayfa kırmızı mumlu ikinci bir sayfanın üzerine yerleştirilirken bir resmin yalnızca kırmızı kısmında gölgelendirme. Böyle bir şey ancak çoğaltma sıvısının mürekkep değil, berrak bir çözücü olması nedeniyle mümkündü.
Kopyalama sıvısı tipik olarak 50/50 izopropanol ve metanol karışımından oluşuyordu, bunların her ikisi de ucuzdu, miktar olarak kolayca bulunabiliyordu, hızla buharlaşıyordu ve kağıdı buruşturmuyordu.
1938'de[6] Johan Björksten tarafından saf metil/etil alkolün tutuşabilirliği endişesi olmadan elektrikle çalışan makinelerin kullanılmasına olanak sağlamak için yanmaz bir solvent icat edildi. "%10 triklorofluorometan ve %90 oranında %50 metil alkol, %40 etil alkol, %5 su ve %5 etilen glikol mono-etil eter karışımından oluşan bir bileşim. Bu solvent karışımı rezervuarın kapalı alanında alev almaz ve tamamen havaya maruz kaldığında parlama noktası 38°C'dir. Çözücü karışımı hoş bir kokuya, düşük zehirleyici etkiye sahiptir ve en az trikloroflorometan eklenmeden önceki çoğaltma sıvısı kadar iyi kopyalar verir. Bir alev azaltıcı madde olarak trikloroflorometan'ın yüksek etkinliğinin, kaynama noktasının, yeterince yüksek kaynama ile organik çözücünün yüzeyinde yanıcı olmayan bir buhar filminin oluşmasına neden olacak kadar düşük, yazın sıcağında solventlerce korunacak ölçüde yüksek olmasından kaynaklandığına inanılmaktadır."
Dayanım
İspirto makinesinden çıkan kopyalar, tarihi belge ve sanatsal korumadan sorumlu arşivciler için artık ciddi bir zorluk teşkil ediyor. Bu tür baskılar, ultraviyole ışığa maruz kaldıklarında yavaş yavaş solarak, kalıcı etiketler ve tabelalar için kullanılabilirliklerini sınırlar. Floresan aydınlatma az miktarda ultraviyole ışık yayar. Aynen kopyalar doğrudan güneş ışığına maruz kaldıklarında bir aydan daha kısa bir süre içinde solarak okunamaz hale gelebilir. Sıklıkla kullanılan düşük kaliteli kağıt, işlenmemiş kağıt hamurundaki artık asit nedeniyle sararır ve bozulur. En kötü durumda, eski kopyalar ele alındığında ufalanıp küçük parçacıklara dönüşebilir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipeida
internet
avansas
[attachment=142936]
[attachment=142937]
[attachment=142938]
[attachment=142939]
[attachment=142940]
Teksir Ne Demek? Teksir Makinesi Nedir? Teksir Kâğıdı Ne Demek? ispirtolu Kâğıt Nedir?
Teksir Ne Demek? Teksir Kelimesinin Güncel TDK Sözlük Anlamı Ne Demektir?
Cevap: Çoğaltma
Teksir Kelimesi Nasıl Yazılır? Teksir Kelimesinin Doğru Yazımı Nedir?
Cevap: Teksir
Teksir Kâğıdı Ne Demek? Teksir Kâğıdı Kelimesinin Güncel TDK Sözlük Anlamı Ne Demektir?
Cevap: Saman Kâğıdı
Çoğaltma Makinesinde Kullanılan Baskı Kâğıdı
Teksir Kâğıdı Kelimesi Nasıl Yazılır? Teksir Kâğıdı Kelimesinin Doğru Yazımı Nedir?
Cevap: Teksir Kâğıdı
ispirtolu Kâğıt Nedir?
Modern teknoloji artık bilgisayarınız ve yazıcınız aracılığıyla sınırsız sayıda belge kopyası basmanıza izin verir. Hatta yakınlarda bir bilgisayar veya yazıcı yoksa, bu da sorun değil. Çünkü bu durumda da tek yapmanız gereken, kopyasını almak istediğiniz belgeyi bir fotokopi makinesi yardımı ile çoğaltmak. Fakat uzun zaman önce durum böyle değildi.
İşletmeler, önemli belgelerin kopyalarını çıkarmak için tekrar tekrar aynı metni yazıyordu. Elle aynı belgeyi kopyalamak da tahmin edebileceğiniz gibi çok zaman alıyordu. Fakat zamanla bu sorunu çözmek için birçok iyileştirme yapıldı ve sonunda bir kopyalama çözümü geliştirildi. Bu çözümün adı karbon kağıdıydı.
Evet, karbon kağıdı, fotokopi makineleri ve bilgisayar yazıcılarının gelişmesiyle birlikte bugün yıllar önce olduğu kadar popüler olmasa da, hala birkaç özel kullanım için popüler olmaya devam ediyor.
Karbon Kağıdı Nedir?
Karbon kağıdı, bir tarafı karbon veya siyah mürekkep tabakasıyla kaplanmış ince bir kağıttır. Bir belgenin ya da metnin kopyasını oluşturmak istediğinizde, karbon kağıdını orijinal metin ile boş bir kağıt arasına yerleştirerek bir kopya oluşturabilirsiniz. Orijinal metne yazma veya daktilo ile basınç uyguladığınızda, karbon kağıdı üzerindeki mürekkebi alttaki tabakaya aktararak orijinal belgenin bir kopyasını oluşturur.
Karbon kağıdı, fotokopi makinelerinin ve diğer elektronik belge çoğaltma yöntemlerinin ortaya çıkmasından önce geçmişte iş mektuplarının, faturaların ve diğer belgelerin kopyalarını çıkarmak için yaygın olarak kullanılıyordu. Günümüzde daha az kullanılsa da, sanat eseri oluşturmak veya birden çok kopya gerektiren belgelerin manuel olarak hazırlanması gibi bazı amaçlar için hala kullanılmaktadır.
İlk yaprağın arka yüzüne aktarılan mum mürekkebi içerdiğinden ispirto çoğaltmada ayrı bir mürekkep kullanılmaz. Yazdırılacak kağıt yazıcıda hareket ettikçe solvent, emici bir fitil ile her yaprağa yayılır. Solvent emdirilmiş kağıt, birinci yaprağın arka yüzü ile temas ettiğinde, baskı tamburunun altına girerken kağıda görüntüyü basmak için pigmentli mumu ancak yeterince çözer. Bir usta 40 kadar iyi kopya üretebilir; bundan sonra, renkli mum tükendikçe kopyalar yavaş yavaş soluklaşır.[5]
Alışılmış mum rengi, iyi bir kontrast sağlayan ucuz, orta derecede dayanıklı bir pigment olan anilin moru (leylak rengi) idi, ancak ana boyalar ayrıca kırmızı, yeşil, mavi ve siyahın yanı sıra bulunması zor turuncu, sarı olarak da üretildi. Ve kahverengi. Siyah hariç tümü pastel tonlarda da mevcut idi: pembe, nane, gök mavisi vb.
Teksir Makinesi Nedir? İspirtolu çoğaltıcı
Ruh kopyalayıcı (Kuzey Amerika'da Rexograph veya Ditto makinesi, Birleşik Krallık'ta Banda makinesi, Avustralya'da Gestetner makinesi olarak da anılır), 1923'te Wilhelm Ritzerfeld tarafından icat edilen ve 20. yüzyılın geri kalanında yaygın olarak kullanılan bir baskı yöntemidir. yüzyıl. "Ruh kopyalayıcı" terimi, bu makinelerde "mürekkep" olarak kullanılan çözücülerin ana bileşeni olan alkollere atıfta bulunur.[1][2][3] Cihaz, teksir makinesi ile aynı çağda mevcuttu.
İspirtolu çoğaltıcılar, bir asıldan yapılabilecek sınırlı sayıda kopya ve düşük maliyet (ve buna karşılık gelen düşük kalite) nedeniyle, esas olarak okullar, kiliseler, kulüpler ve fanzin üretimi gibi az sayıda çoğaltım yapan diğer küçük kuruluşlar tarafından kullanılıyordu.
Tarih
İspirtolu çoğaltıcı, 1923'te Wilhelm Ritzerfeld tarafından icat edildi. Amerika Birleşik Devletleri'nde ve dünyada en iyi bilinen üretici Ditto Corporation of Illinois idi. Birleşik Krallık'taki ispirtolu çoğaltıcılar çoğunlukla Block & Anderson şirketi için bilgisayar üreticileri Elliott-Automation Ltd'nin bir yan kuruluşu olan Willesden, London NW10'daki Associated Automation Ltd tarafından "Banda" markası altında üretildi. Her iki durumda da ticari marka, ilgili pazarlarda hem çoğaltıcılar hem de süreç için genel bir ad haline geldi.
Çoğaltıcıdan yeni çıkmış sayfaların hafif tatlı aroması, ispirtolu çoğaltıcı çağında okul yaşamının bir özelliğiydi.[4]
Tasarım
Çoğaltıcı, "ispirto asılları" olarak da adlandırılan iki katlı asıllar kullanır. İlk sayfa daktilo edilebilir, çizilebilir veya elle yazılabilir. İkinci tabaka, çeşitli renklendiricilerden birinin emdirilmiş olduğu bir mum tabakası ile kaplanır. İlk sayfaya yazmanın oluşturduğu baskı kuvveti, renkli mumu ikinci sayfadan birinci sayfanın parlak/kaplanmış arka tarafına aktararak bir ayna görüntüsü oluşturur. Bu, geriye doğru konan bir karbon kopya yaprağıyla aynı sonucu verir. Daha sonra iki sayfa ayrılır ve ilk sayfa, arka tarafı dışarı bakacak şekilde makinenin tamburuna bir baskı plakası görevi görecek şekilde sabitlenir.
İlk yaprağın arka yüzüne aktarılan mum mürekkebi içerdiğinden ispirto çoğaltmada ayrı bir mürekkep kullanılmaz. Yazdırılacak kağıt yazıcıda hareket ettikçe solvent, emici bir fitil ile her yaprağa yayılır. Solvent emdirilmiş kağıt, birinci yaprağın arka yüzü ile temas ettiğinde, baskı tamburunun altına girerken kağıda görüntüyü basmak için pigmentli mumu ancak yeterince çözer. Bir usta 40 kadar iyi kopya üretebilir; bundan sonra, renkli mum tükendikçe kopyalar yavaş yavaş soluklaşır.[5]
Alışılmış mum rengi, iyi bir kontrast sağlayan ucuz, orta derecede dayanıklı bir pigment olan anilin moru (leylak rengi) idi, ancak ana boyalar ayrıca kırmızı, yeşil, mavi ve siyahın yanı sıra bulunması zor turuncu, sarı olarak da üretildi. Ve kahverengi. Siyah hariç tümü pastel tonlarda da mevcut idi: pembe, nane, gök mavisi vb.
İspirtolu çoğaltıcılar, onları karikatüristler arasında popüler yapan tek bir geçişte birden çok rengi basma konusunda yararlı bir yeteneğe sahipti. Mumlu ikinci tabakalar değiştirilerek çok renkli tasarımlar yapılabilir; örneğin, üst sayfa kırmızı mumlu ikinci bir sayfanın üzerine yerleştirilirken bir resmin yalnızca kırmızı kısmında gölgelendirme. Böyle bir şey ancak çoğaltma sıvısının mürekkep değil, berrak bir çözücü olması nedeniyle mümkündü.
Kopyalama sıvısı tipik olarak 50/50 izopropanol ve metanol karışımından oluşuyordu, bunların her ikisi de ucuzdu, miktar olarak kolayca bulunabiliyordu, hızla buharlaşıyordu ve kağıdı buruşturmuyordu.
1938'de[6] Johan Björksten tarafından saf metil/etil alkolün tutuşabilirliği endişesi olmadan elektrikle çalışan makinelerin kullanılmasına olanak sağlamak için yanmaz bir solvent icat edildi. "%10 triklorofluorometan ve %90 oranında %50 metil alkol, %40 etil alkol, %5 su ve %5 etilen glikol mono-etil eter karışımından oluşan bir bileşim. Bu solvent karışımı rezervuarın kapalı alanında alev almaz ve tamamen havaya maruz kaldığında parlama noktası 38°C'dir. Çözücü karışımı hoş bir kokuya, düşük zehirleyici etkiye sahiptir ve en az trikloroflorometan eklenmeden önceki çoğaltma sıvısı kadar iyi kopyalar verir. Bir alev azaltıcı madde olarak trikloroflorometan'ın yüksek etkinliğinin, kaynama noktasının, yeterince yüksek kaynama ile organik çözücünün yüzeyinde yanıcı olmayan bir buhar filminin oluşmasına neden olacak kadar düşük, yazın sıcağında solventlerce korunacak ölçüde yüksek olmasından kaynaklandığına inanılmaktadır."
Dayanım
İspirto makinesinden çıkan kopyalar, tarihi belge ve sanatsal korumadan sorumlu arşivciler için artık ciddi bir zorluk teşkil ediyor. Bu tür baskılar, ultraviyole ışığa maruz kaldıklarında yavaş yavaş solarak, kalıcı etiketler ve tabelalar için kullanılabilirliklerini sınırlar. Floresan aydınlatma az miktarda ultraviyole ışık yayar. Aynen kopyalar doğrudan güneş ışığına maruz kaldıklarında bir aydan daha kısa bir süre içinde solarak okunamaz hale gelebilir. Sıklıkla kullanılan düşük kaliteli kağıt, işlenmemiş kağıt hamurundaki artık asit nedeniyle sararır ve bozulur. En kötü durumda, eski kopyalar ele alındığında ufalanıp küçük parçacıklara dönüşebilir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipeida
internet
avansas
[attachment=142936]
[attachment=142937]
[attachment=142938]
[attachment=142939]
[attachment=142940]
[attachment=139668]
Pekmez ve Üzüm Pekmezi Faydaları Nelerdir?
Pekmez üzüm, kuşburnu, incir, keçiboynuzu (harnup) veya dut gibi tatlı meyvelerin ya da şeker pancarı, ardıç meyvesi gibi şekere dönüşebilecek tarım ürünlerinin ezilerek kaynatılması ile üretilen, yoğun ve tatlı bir şuruptur.
Etimoloji
Pekmez etimolojik olarak Oğuz Türkçesi kökenlidir ve geçmişte “bekmes” olarak anılırdı. Kelimenin en eski yazılı anlatımı Kâşgarlı Mahmud tarafından 1073 Dîvânu Lugâti't-Türk sözlüğünde kayıtlıdır.[1][2]
Tarihçe
Meyve pekmezi defrutum, klasik döneme kadar gider.[3]
Bizans döneminde, Trapezus bölgesinde (bugünkü Trabzon) ipekböcekleri için dut ağaçları yetişirilirdi. Yerli Ermeniler dutları, Farsça “petmez” veya “pekmez” denilen tatlı bir şurup yapmak için kullanırlardı.
Yunanlar ise siraios (σιραίος) adlı üzüm şurubu yaparlardı.
Üretimi
Pekmezlik üzümler, çiğneme, havan ve pres gibi çeşitli şekillerde sıkılır ve üzümlerin suları elde edilir. Ekşi olan bu şıra 50-60 derecede 10-15 dakika kaynatılıp içine pekmez toprağı eklenir. Beyaz renkli olan bu toprak üzümler daha ezilmeden işleme dahil edilmelidir. Bu işleme kestirme adı verilir. Toprak katma işlemiyle şıranın durulması, çökelti oluşturması ve üzümden gelen ekşiliğin alınması sağlanır. Toprak katılmayan pekmez ekşi ve bulanık görünümlü olur. Tarım ve Orman Bakanlığı 100 kg üzüm şırasına 1–5 kg pekmez toprağı katılmasını öngörmektedir. Pekmez kaynatılırken oluşan köpüklerin alınması berrak görünümlü pekmez elde etmeyi sağlar. Bu şekilde daha lezzetli bir pekmez elde edilmiş olur. Kestirilen şıra dinlendirme kaplarında en az 45-55 saat bekletilir. Bu dinlenme sırasında kabın dibine eklenen toprak ve üzüm şırasının içindeki belli parçacıkların oluşturduğu tortu çöker. Şıranın üstte kalan berrak kısmı tortudan ayrılır, tortu atılır. Ayrılan berrak şıra kaynatma kazanlarına aktarılır.
Pekmeze koyu rengini ve kıvamını veren işlem kaynatmadır. Kaynatma işlemi sırasında kestirilen şıranın içindeki şekerler karamelize olup kararır. Suyun kaynama süresince azalmasıyla karışım koyu bir kıvam alır. Pekmez kaynatılırken şıra bir seferde kaynatılarak pekmez haline gelmelidir. Şıra kaynatıldığında kaptaki eksilme yeni şıra ile doldurulmamalıdır. Bu pekmezin kalitesini bozar. Karışımın göz göz kaynaması ve pekmez kokusu yayması pekmezin kıvama geldiğinin göstergesidir. Kaynatma üstü açık geniş kaplarda yapıldığı gibi, vakumlu ortamda daha düşük ısılarda açık renkli pekmez üretilebilir.
Yapımı anlatılan bu ürün türüne "tatlı cıvık pekmez" denir. "Günbalı" denen pekmez türü şıranın geniş kaplarda, güneş altında suyunun uçurulmasıyla elde edilir.
"Katı pekmez" tatlı cıvık pekmeze maya katılarak, hava emdirilip ağartılmış pekmezdir. Tarım ve Orman Bakanlığı 25 kg pekmez için 5 yumurta akı, 500 g pudra şekeri ve 500 g eski pekmezden oluşan bir maya önermiştir. Maya eklenip sürekli karıştırılan pekmez bir gün bekletilir, ertesi gün tekrar iyice karıştırılır ve paketlenir.
Besin değeri
Pekmezin besin değerleri, yapıldığı meyveye göre değişkenlik göstermekle birlikte, yüksek şeker, dolayısıyla karbonhidrat içeriği dolayısıyla iyi bir enerji kaynağıdır (1,276kJ / 305 kcal). B1, B2 vitaminleri ve çeşitli mineral maddeler içerir. İçermiş olduğu %80'e yakın karbonhidratın tümünün glikoz ve fruktoz halinde olması sindirim sisteminde parçalanmaya gerek kalmadan kolayca kana geçmesini sağlar.[kaynak belirtilmeli]
Ayrıca, mineralleri yoğun olarak içermektedir. Pekmez özellikle günlük kalsiyum, potasyum ve magnezyum gereksiniminin büyük bir kısmını karşılamaktadır. Mineral miktarının fazla ve emilim oranlarının yüksek olması nedeniyle hamile ve emziklilerin, veremli hastaların, iyileşme dönemindeki kişilerin beslenmesinde yer alması önerilmektedir. Pekmezin çok iyi kaynak olduğu besin öğelerinden biri de kromdur. Araştırmalar pekmezin thiamin, riboflavin açısından baldan daha zengin olduğunu ortaya koymaktadır.[kaynak belirtilmeli]
Çeşitleri
Üzüm pekmezi
Üzümden elde edilen pekmez türüdür. Enerji vermesi, iştah açması belirgin özelliklerindendir. Gebelikte bebek gelişimi ve anne adayları için çok faydalıdır. Ayrıca mide, bağırsak ve böbrekler üzerine olumlu etkileri vardır. Damar sertliğine iyi gelir ve kan dolaşımını kolaylaştırır.
Yapılışı
Üzüm pekmezi olgunlaşan üzümlerden yapılır. Beyaz, siyah fark etmez fakat siyah üzüm pekmezi çok aranan bir pekmez dir.toplanan üzümler sıkılmak için betondan yapılan veya içi oyulan taş salk(üzüm sıkma yeri)denilen yerde de torbalara koyularak ayakta çizme ile sıkılıp veya basınçlı sıkma makinaları ile sıkılıp şırası (suyu) çıkarılır. Çıkarılan şıra süzüldükten sonra kazanlara koyularak kaynatılır. İyice kaynatılan şıra süzülüp dinlenmesi için geniş kaplara konulur ve üzeri güneş alacak şekilde örtülerek güneşte birkaç gün bekletilir ve olgunlaşan pekmez süzülerek kaplara konur ve yenilecek duruma getirilir.
Dut pekmezi
Duttan elde edilen pekmez türüdür. Özellikle mide hastalıkları, ülsere iyi gelir. Astım ve bronşit hastalıklarında, soğuğa karşı vücut direncinin arttırılmasında kullanılır. Sporcular için enerji deposudur. Bebeklerin ve çocukların zeka ve bedensel gelişimine yardımcı olur. Gargara halinde ağız ve boğaz hastalıklarında da etkilidir. Çocuklarda sıklıkla rastlanan pamukçukta da tedavi edici olarak kullanılır.
Yapılışı
Olgunlaşan dutlar dört kişi tarafından köşelerinden tutulan hasavan (bez) üzerine ağaçtan silkelenerek (Ağaçtan Dökülerek) kazanlara konur. Kazana dutları kapatacak kadar su konur ve çekirdeklerinden ayrılıncaya kadar kaynatılr. Kaynayan pekmez süzülüp dinlendirilikten sonra tekrar kazana konup birkaç kaynar gelinceye kadar kaynatılır ve geniş tabanlı kaplara konulur ve birkaç gün güneşte bırakılır. Güneşlendirmenin ardından tekrar süzülerek saklanacağı kaplara alınır.
Harnup(Keçiboynuzu) pekmezi
Keçiboynuzundan elde edilen pekmez türüdür. Ege ve Akdeniz yöresine has bir pekmez türüdür. En faydalı pekmez türlerinden biridir. Doğal ve katkısız olanını tüketmek gerekir.Glikoz katkılı olanlar fayda yerine zarar vermektedir.
Nefes darlığına karşı oldukça etkilidir (alerjik nefes darlığı bulunan hastalara keçi boynuzu pekmezi önerilir). Kolestrolün düşürülmesinde, tansiyonun dengelenmesinde yardımcıdır. Kalbe faydalıdır, kalp çarpıntısını önler. Cinsel gücü ve sperm sayısını artırır. Vücudu güçlendirip, yeniler. Ayrıca dişleri ve kemikleri güçlendirici etikisi de vardır. Bağırsakları hareketlendirir. İyi beslenmesi gereken çocuklar ve gebeler için oldukça faydalı bir besin kaynağıdır. Yüksek oranda içerdiği mineraller (potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, demir, bakır, çinko vb.) ve vitaminler sayesinde tansiyon, karaciğer ve akciğer üzerine ve daha başka birçok dokuda çok yararlı etkileri bulunmaktadır. Kalsiyum, sodyum ve potasyum içeriği yüksektir. Bu sayede kandaki zehirli maddeleri temizler. Yüksek ham selüloz etkisi ile bağırsak rahatsızlıklarına karşı ve sindirim sistemi üzerine etkilidir. Bağırsak kurdu, tenya, solucan gibi bağırsak parazitlerini temizler. İçerdiği A, B, B2, B3, D vb. vitaminler dolayısıyla doğal güç ve besin kaynağıdır.
Andız (ardıç) pekmezi
Andız ağacının meyvelerinden elde edilen pekmez türüdür. Andız kozalaklarından elde edilen "andız özü"yle pekmez yapılır.Harnup pekmezi gibi buda Mersin ve çevresinde sık yapılan bir pekmez türüdür. Bronşit, öksürük, sarılık, kaşıntı, egzama, mide bulantısı, akciğer, karaciğere faydalı bir pekmezdir. Bütün pekmez cinslerinde olduğu gibi kan yapıcıdır ve enerji verir.Tadı değişiktir. biraz acımsıdır.
Pancar Pekmezi
Şeker pancarı köklerinden elde edilen pekmez türüdür. Özellikle Kırklareli ilinin Poyralı köyünde ve Amasya'da iyi bilinen bu pekmez çeşidi soyulmuş ve kıyılmış taze beyaz şeker pancarının kaynatılması sonucu elde edilir. 7-8 saat kaynama sonucunda soğuduğunda macun kıvamını alan bu pekmez rumeli kültüründe önemli bir yere sahiptir.
Zayıflık ve halsizlikten yakınan kişiler için mükemmel bir şifa kaynağı. Kemik erimesinin, öksürüğün, iştahsızlığın organik ilacı. 30-40 dakikada kana karışması nedeniyle en hızlı ve doğal enerji dopinglerinden biri. Anemiden kas yorgunluğuna kadar pek çok sağlık sorununa karşı vücudun direncini arttıran ve çözüm sunan bir besin maddesidir. Yüksek tansiyonu düşürür. Vücut performansını arttırıcı, kuvvet verici ve besleyicidir. Hazmı kolaylaştırır, mide ve bağırsak rahatsızlıklarına iyi gelir. Karaciğer ve böbrekleri çalıştırır. Cilt hastalıklarına karşı şifa sunar. İçeriğindeki yüksek Tiamin oranıyla sinirleri yatıştırır, depresyonu engeller. 1 kaşık pekmez bir insanın günlük demir, kalsiyum, potasyum ve magnezyum ihtiyacını içerir.
Tüketimi
Pekmez, yoğun tadı dolayısıyla genellikle tek başına tüketilmez. Geleneksel tıbbi uygulamalarda kaşıkla içilebileceği gibi, tahin ile karıştırılarak da sofrada gıda olarak tüketilebilir. Karsambaç da pekmezin üzerine ekilebilecek malzemelerden biridir.
Yörelere Göre Çeşitleri
Antep pekmezi / Gaziantep pekmezi
Antep Pekmezi / Gaziantep Pekmezi 24.07.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[4]
Belen Kömürçukuru pekmezi
Hatay Belen Kömürçukuru Pekmezi 28.07.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[5]
Düzce şeker kamışı pekmezi
Düzce Şeker Kamışı Pekmezi 24.05.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[6]
Gürün dut pekmezi
Sivas Gürün Dut Pekmezi 30.09.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[7]
Karnavas dut pekmezi
Erzurum Karnavas Dut Pekmezi 09.06.2009 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[8]
Sivan dut pekmezi
Bingöl Sivan Dut Pekmezi 27.01.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[9]
Zile pekmezi
Tokat Zile Pekmezi 17.11.2009 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[10]
Senirkent üzüm pekmezi
Senirkent üzüm pekmezi 17.03.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[11]
Şiran kök pekmezi
Şeker pancarının kökleri kullanılarak yapılır. Şiran kök pekmezi 11.03.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Gümüşhane adına coğrafi işaret almıştır.[12]
Üzüm Pekmezi Faydaları Nelerdir?
Üzüm pekmezi faydaları, pek çok sağlık sorununun giderilmesine yardımcı olur. Depresyondan kemik erimesine, kanserden cilt deformasyonlarına karşı çok sayıda rahatsızlığa karşı etkili olan üzüm pekmezi, içerdiği yüksek besin değerleri sayesinde bağışıklığı da güçlendirir.
Doktor tavsiyesiyle yediden yetmişe herkesin tüketebildiği üzüm pekmezi, içerdiği zengin vitamin ve minerallerle metabolizmayı da destekler.
Üzüm pekmezi faydaları, içeriğinde A vitamini, C vitamini, kalsiyum, magnezyum, potasyum, karbonhidrat gibi bileşenlerin etkisinden kaynaklanır.
Bu sayede metabolizmayı ve bağışıklık sistemini güçlü bir şekilde destekleyen gıda, düzenli olarak kullanılması durumunda çok sayıda hastalığa karşı olumlu etkide bulunur.
Peki üzüm pekmezi faydaları nelerdir ve bu besleyici gıda, hangi hastalıklara iyi gelir? Bu soruların yanıtı kısaca şöyledir:
Üzüm pekmezi, yoğun şekilde magnezyum içermesi sayesinde serotonin salgılanmasını hızlandırarak sinirsel bozuklukların giderilmesini kolaylaştırır. Depresyon, kaygı bozukluğu, tükenmişlik sendromu gibi psikolojik sorunların tedavisine destek veren üzüm pekmezi, bu rahatsızlıkların tedavisinde doktor önerisiyle kullanılabilir. Pekmezin sinirsel hastalık tedavisinde kullanılması, antidepresan zararları ile karşılaşma riskinizi de azaltır.
Üzümden elde edilen pekmezin kemik ve dişlere de olumlu etkileri bulunur. Güçlü bir kalsiyum kaynağı olan üzüm pekmezi, içerdiği kalsiyumla kemikleri güçlendirir. Kemiklerin daha sağlıklı olmasını sağlayan pekmez, dişlerde çürük oluşumunu da azaltır.
İçeriğinde önemli oranda lif bulunan üzüm pekmezi, sindirim sisteminin sağlıklı bir şekilde çalışmasına da yardımcı olur. Katı üzüm pekmezi faydaları arasında bulunan sindirimi rahatlatma özelliği, özellikle hamileler için önemli bir avantaj sağlar. Hamile kadınların sindirim sorunlarını gidermek için doktorlar tarafından sıklıkla önerilen pekmez, gebelikte beslenme programlarında değerlendirilebilir.
Katı üzüm pekmezi faydaları arasında, kanser oluşumunu engelleme özelliği de bulunur. Üzüm pekmezi, yoğun oranda antioksidan içerir. Vücuttaki serbest radikalleri dengeleyen ve bu radikallerin kanserli hücreye dönüşmesinin önüne geçen antioksidan, aynı zamanda kanser tedavisinde de etkilidir. Doktorların kanserden korunmak için önerdiği üzüm pekmezi, beyaz kan düşüklüğü gibi sorunlara karşı da etkili olabilir.
Cilt sağlığı da üzüm pekmezinin fayda sağladığı konular arasındadır. Üzüm pekmezinin içeriğindeki antioksidanlar, ciltteki serbest radikalleri de düzenler. Bu sayede cildin yaşlanma belirtileri gösterme oranını düşüren üzüm pekmezi, daha genç bir görünüm sergilemenize yardımcı olur.
Üzüm pekmezi, kalp sağlığını koruma konusunda da faydalıdır. İçerdiği potasyumla vücuttaki sodyum oranını azaltan üzüm pekmezi, bu sayede sizi yüksek tansiyon sorununa ve tansiyona bağlı kalp problemlerine karşı koruyabilir.
Doğal bir iltihap giderici olan üzüm pekmezi, iltihaplı romatizma ve peritonit üzerinde de etkilidir. Antioksidan içeriği sayesinde vücuttaki iltihapların temizlenmesine yardımcı olan pekmez, iltihaba bağlı olarak gelişen hastalıkların tedavisine destek olabilir.
Üzüm pekmeziyle sağlığınızı güçlendirmeniz için, mutlaka doktor tavsiyesi almanız gerekir.
Yoğun bileşenler içeren üzüm pekmezi, bilinçli ve ölçülü bir şekilde kullanılmaması durumunda sağlığınızda olumsuz etki bırakabilir. Bu riskten korunmak için pekmez kullanımı öncesinde doktorunuza danışmanızda yarar bulunur.
Üzüm Pekmezi Günde Ne Kadar Tüketilmeli?
Çok sayıda kişi tarafından merak edilen üzüm pekmezi faydaları, pekmezin ölçülü bir şekilde kullanılmasına bağlıdır.
Aşırı seviyede tüketilmesi durumunda karaciğerinizi, bağırsaklarınızı ya da kalbinizi yorabilir.
Yetişkinler, günde 1 ila 2 yemek kaşığı üzüm pekmezi yiyebilir. Çocuklar ise 1 ila 2 tatlı kaşığı üzüm pekmezi tüketebilir. Bu ölçüler, sağlığınızdaki özel koşullara, alerji durumunuza ve çeşitli rahatsızlıklarınıza göre değişiklik gösterebilir. Bu sebeple sizin için ideal pekmez ölçüsünü doktorunuza sormanız önerilir.
Üzüm Pekmezi Ne Zaman İçilmeli?
Üzüm pekmezi faydaları, tüketimden kısa bir süre sonra hissedilebilir. Pekmezi içtikten yaklaşık bir saat sonra kendinizi daha enerjik ve güçlü hissetmeye başlayabilirsiniz.
Bu sebeple pekmezi gece saatlerinde tüketmeniz, uykunuzun açılmasına yol açabilir. Pekmezi sabah saatlerinde tüketerek enerjinizin güne yayılmasını sağlayabilirsiniz.
Pekmezin Zararları Nelerdir?
Pekmezin sağlığı hızlı bir şekilde etkilemesi, doğru şekilde kullanılmaması durumunda üzüm pekmezi faydaları yerine sağlık sorunlarıyla karşılaşmanıza yol açabilir. Bunlardan ilki, elektrolit dengesizliğidir.
Vücuttaki sodyum oranını azaltan üzüm pekmezi, aşırı seviyede tüketilmesi durumunda sodyum oranınızın ihtiyaç duyduğunuz seviyenin altına düşmesine yol açarak elektrolit dengesizliği sorunuyla karşılaşmanıza sebep olabilir.
Yanlış ya da aşırı düzeyde üzüm pekmezi tüketmenin sebep olabileceği bir diğer sağlık sorunu da vücuttaki laktik asit oranının artmasıdır.
Üzüm pekmezi, vücudu yoracak seviyede tüketilmesi durumunda laksit asit üretimini hızlandırabilir. Vücutta biriken laktik asit ise yorgunluk, halsizlik gibi çeşitli sağlık sorunlarını beraberinde getirebilir.
Doktorunuzun önerdiğinden daha fazla üzüm pekmezi tüketmeniz, karaciğerinize de yük bindirebilir. Karaciğerinizin gereğinden fazla yorulması ise vücut dengesini olumsuz yönde etkileyerek organlarınızda ve cildinizde çeşitli sorunlar oluşmasını tetikleyebilir.
Üzüm pekmezi, yoğun seviyede şeker içerir. Bu sebeple de pekmezin yüksek miktarda tüketilmesi risklidir.
Aşırı pekmez tüketimi, diyabet hastalarının kan şekerini yükseltebilir ve ciddi sağlık risklerini beraberinde getirebilir. Bununla birlikte pekmezin içeriğindeki şeker, kilo alımına ve dişlerin zarar görmesine de yol açabilir.
Pekmez, hassas bir mideye sahip olan kişiler için sindirimi zor bir gıda olabilir. Midesi hassas olan kişiler, doktor önerisinden daha fazla pekmez tüketmeleri durumunda reflü, mide ekşimesi, ishal, mide ağrısı gibi sağlık problemleriyle karşılaşabilir.
Pekmezin yoğun seviyede tüketilmesi, aynı zamanda vitamin ve mineral dengenizde de bozulmalara sebep olabilir.
Üzüm Pekmezi Faydaları Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Hangi Üzüm Pekmezi Daha Faydalıdır?
Üzüm pekmezi, yeşil ve kara üzümden elde edilir. Bu sebeple yeşil ve kara üzüm pekmezi faydaları arasındaki farkı pek çok kişi merak eder. Kara üzüm, kan değerlerini düzenleme konusunda yeşil üzüme göre daha etkilidir. Ayrıca kara üzüm, daha güçlü antioksidan bileşenler içererek sağlık üzerinde daha fazla etkide bulunur. Bu sebeple kara üzüm pekmezi faydaları, yeşil üzümden elde edilen pekmezin faydalarından daha yüksek bulunur.
Siyah Üzüm Pekmezi Nasıl Tüketilmeli?
Siyah üzüm pekmezi de tıpkı yeşil üzüm pekmezi gibi günde bir kez tüketilmesi önerilen bir gıdadır. Siyah üzüm pekmezini sabah saatlerinde bir ya da iki kaşık olacak şekilde tüketebilirsiniz. Bu düzenin size fayda sağlaması için, kara üzüm pekmezinin sağlığınıza herhangi bir zararı olmaması gerekir. Bu sebeple pekmez kullanımından önce doktorunuza danışabilirsiniz.
En İyi Üzüm Pekmezi Nerenin Üzümünden Elde Edilir?
Üzüm pekmezi seçerken, üzümlerin yetiştirildiği bölgelerden çok yetiştirilme şekillerine bakmanızda yarar bulunur. Tarım ilacı, GDO gibi maddeler kullanılmadan elde edilmiş üzümler, pekmezin kalitesini de artırır. Zararlı madde içermeyen üzümlerden yapılan pekmez, sağlığınızı korumanıza da yardımcı olur. Pekmezin üretilme koşulları da dikkat etmeniz gereken noktalar arasındadır. Pekmezin de herhangi bir katkı madde içermemesi, sağlığınız açısından önemlidir.
Üzüm Pekmezi mi Dut Pekmezi mi Daha Faydalıdır?
Güçlü bir gıda olan dut pekmezi, üzüm pekmezinden daha farklı bir içeriğe sahiptir. Bu sebeple iki pekmez türünün sağlığa olan etkileri de farklıdır. Üzüm ve dut pekmezleri arasında tercihte bulunurken iki pekmezin içeriklerini, etkilerini ve faydalarını incelemeniz ve ihtiyacınızı karşılayan pekmezi seçmeniz gerekir. Vücudunuzun hangi pekmeze daha çok ihtiyaç duyduğunu öğrenmek için doktorunuza da danışabilirsiniz.
Kaynak
Wikipedia
medicalpark
Resim Kaynak
Frepik Pikaso AI
Pekmez ve Üzüm Pekmezi Faydaları Nelerdir?
Pekmez üzüm, kuşburnu, incir, keçiboynuzu (harnup) veya dut gibi tatlı meyvelerin ya da şeker pancarı, ardıç meyvesi gibi şekere dönüşebilecek tarım ürünlerinin ezilerek kaynatılması ile üretilen, yoğun ve tatlı bir şuruptur.
Etimoloji
Pekmez etimolojik olarak Oğuz Türkçesi kökenlidir ve geçmişte “bekmes” olarak anılırdı. Kelimenin en eski yazılı anlatımı Kâşgarlı Mahmud tarafından 1073 Dîvânu Lugâti't-Türk sözlüğünde kayıtlıdır.[1][2]
Tarihçe
Meyve pekmezi defrutum, klasik döneme kadar gider.[3]
Bizans döneminde, Trapezus bölgesinde (bugünkü Trabzon) ipekböcekleri için dut ağaçları yetişirilirdi. Yerli Ermeniler dutları, Farsça “petmez” veya “pekmez” denilen tatlı bir şurup yapmak için kullanırlardı.
Yunanlar ise siraios (σιραίος) adlı üzüm şurubu yaparlardı.
Üretimi
Pekmezlik üzümler, çiğneme, havan ve pres gibi çeşitli şekillerde sıkılır ve üzümlerin suları elde edilir. Ekşi olan bu şıra 50-60 derecede 10-15 dakika kaynatılıp içine pekmez toprağı eklenir. Beyaz renkli olan bu toprak üzümler daha ezilmeden işleme dahil edilmelidir. Bu işleme kestirme adı verilir. Toprak katma işlemiyle şıranın durulması, çökelti oluşturması ve üzümden gelen ekşiliğin alınması sağlanır. Toprak katılmayan pekmez ekşi ve bulanık görünümlü olur. Tarım ve Orman Bakanlığı 100 kg üzüm şırasına 1–5 kg pekmez toprağı katılmasını öngörmektedir. Pekmez kaynatılırken oluşan köpüklerin alınması berrak görünümlü pekmez elde etmeyi sağlar. Bu şekilde daha lezzetli bir pekmez elde edilmiş olur. Kestirilen şıra dinlendirme kaplarında en az 45-55 saat bekletilir. Bu dinlenme sırasında kabın dibine eklenen toprak ve üzüm şırasının içindeki belli parçacıkların oluşturduğu tortu çöker. Şıranın üstte kalan berrak kısmı tortudan ayrılır, tortu atılır. Ayrılan berrak şıra kaynatma kazanlarına aktarılır.
Pekmeze koyu rengini ve kıvamını veren işlem kaynatmadır. Kaynatma işlemi sırasında kestirilen şıranın içindeki şekerler karamelize olup kararır. Suyun kaynama süresince azalmasıyla karışım koyu bir kıvam alır. Pekmez kaynatılırken şıra bir seferde kaynatılarak pekmez haline gelmelidir. Şıra kaynatıldığında kaptaki eksilme yeni şıra ile doldurulmamalıdır. Bu pekmezin kalitesini bozar. Karışımın göz göz kaynaması ve pekmez kokusu yayması pekmezin kıvama geldiğinin göstergesidir. Kaynatma üstü açık geniş kaplarda yapıldığı gibi, vakumlu ortamda daha düşük ısılarda açık renkli pekmez üretilebilir.
Yapımı anlatılan bu ürün türüne "tatlı cıvık pekmez" denir. "Günbalı" denen pekmez türü şıranın geniş kaplarda, güneş altında suyunun uçurulmasıyla elde edilir.
"Katı pekmez" tatlı cıvık pekmeze maya katılarak, hava emdirilip ağartılmış pekmezdir. Tarım ve Orman Bakanlığı 25 kg pekmez için 5 yumurta akı, 500 g pudra şekeri ve 500 g eski pekmezden oluşan bir maya önermiştir. Maya eklenip sürekli karıştırılan pekmez bir gün bekletilir, ertesi gün tekrar iyice karıştırılır ve paketlenir.
Besin değeri
Pekmezin besin değerleri, yapıldığı meyveye göre değişkenlik göstermekle birlikte, yüksek şeker, dolayısıyla karbonhidrat içeriği dolayısıyla iyi bir enerji kaynağıdır (1,276kJ / 305 kcal). B1, B2 vitaminleri ve çeşitli mineral maddeler içerir. İçermiş olduğu %80'e yakın karbonhidratın tümünün glikoz ve fruktoz halinde olması sindirim sisteminde parçalanmaya gerek kalmadan kolayca kana geçmesini sağlar.[kaynak belirtilmeli]
Ayrıca, mineralleri yoğun olarak içermektedir. Pekmez özellikle günlük kalsiyum, potasyum ve magnezyum gereksiniminin büyük bir kısmını karşılamaktadır. Mineral miktarının fazla ve emilim oranlarının yüksek olması nedeniyle hamile ve emziklilerin, veremli hastaların, iyileşme dönemindeki kişilerin beslenmesinde yer alması önerilmektedir. Pekmezin çok iyi kaynak olduğu besin öğelerinden biri de kromdur. Araştırmalar pekmezin thiamin, riboflavin açısından baldan daha zengin olduğunu ortaya koymaktadır.[kaynak belirtilmeli]
Çeşitleri
Üzüm pekmezi
Üzümden elde edilen pekmez türüdür. Enerji vermesi, iştah açması belirgin özelliklerindendir. Gebelikte bebek gelişimi ve anne adayları için çok faydalıdır. Ayrıca mide, bağırsak ve böbrekler üzerine olumlu etkileri vardır. Damar sertliğine iyi gelir ve kan dolaşımını kolaylaştırır.
Yapılışı
Üzüm pekmezi olgunlaşan üzümlerden yapılır. Beyaz, siyah fark etmez fakat siyah üzüm pekmezi çok aranan bir pekmez dir.toplanan üzümler sıkılmak için betondan yapılan veya içi oyulan taş salk(üzüm sıkma yeri)denilen yerde de torbalara koyularak ayakta çizme ile sıkılıp veya basınçlı sıkma makinaları ile sıkılıp şırası (suyu) çıkarılır. Çıkarılan şıra süzüldükten sonra kazanlara koyularak kaynatılır. İyice kaynatılan şıra süzülüp dinlenmesi için geniş kaplara konulur ve üzeri güneş alacak şekilde örtülerek güneşte birkaç gün bekletilir ve olgunlaşan pekmez süzülerek kaplara konur ve yenilecek duruma getirilir.
Dut pekmezi
Duttan elde edilen pekmez türüdür. Özellikle mide hastalıkları, ülsere iyi gelir. Astım ve bronşit hastalıklarında, soğuğa karşı vücut direncinin arttırılmasında kullanılır. Sporcular için enerji deposudur. Bebeklerin ve çocukların zeka ve bedensel gelişimine yardımcı olur. Gargara halinde ağız ve boğaz hastalıklarında da etkilidir. Çocuklarda sıklıkla rastlanan pamukçukta da tedavi edici olarak kullanılır.
Yapılışı
Olgunlaşan dutlar dört kişi tarafından köşelerinden tutulan hasavan (bez) üzerine ağaçtan silkelenerek (Ağaçtan Dökülerek) kazanlara konur. Kazana dutları kapatacak kadar su konur ve çekirdeklerinden ayrılıncaya kadar kaynatılr. Kaynayan pekmez süzülüp dinlendirilikten sonra tekrar kazana konup birkaç kaynar gelinceye kadar kaynatılır ve geniş tabanlı kaplara konulur ve birkaç gün güneşte bırakılır. Güneşlendirmenin ardından tekrar süzülerek saklanacağı kaplara alınır.
Harnup(Keçiboynuzu) pekmezi
Keçiboynuzundan elde edilen pekmez türüdür. Ege ve Akdeniz yöresine has bir pekmez türüdür. En faydalı pekmez türlerinden biridir. Doğal ve katkısız olanını tüketmek gerekir.Glikoz katkılı olanlar fayda yerine zarar vermektedir.
Nefes darlığına karşı oldukça etkilidir (alerjik nefes darlığı bulunan hastalara keçi boynuzu pekmezi önerilir). Kolestrolün düşürülmesinde, tansiyonun dengelenmesinde yardımcıdır. Kalbe faydalıdır, kalp çarpıntısını önler. Cinsel gücü ve sperm sayısını artırır. Vücudu güçlendirip, yeniler. Ayrıca dişleri ve kemikleri güçlendirici etikisi de vardır. Bağırsakları hareketlendirir. İyi beslenmesi gereken çocuklar ve gebeler için oldukça faydalı bir besin kaynağıdır. Yüksek oranda içerdiği mineraller (potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, demir, bakır, çinko vb.) ve vitaminler sayesinde tansiyon, karaciğer ve akciğer üzerine ve daha başka birçok dokuda çok yararlı etkileri bulunmaktadır. Kalsiyum, sodyum ve potasyum içeriği yüksektir. Bu sayede kandaki zehirli maddeleri temizler. Yüksek ham selüloz etkisi ile bağırsak rahatsızlıklarına karşı ve sindirim sistemi üzerine etkilidir. Bağırsak kurdu, tenya, solucan gibi bağırsak parazitlerini temizler. İçerdiği A, B, B2, B3, D vb. vitaminler dolayısıyla doğal güç ve besin kaynağıdır.
Andız (ardıç) pekmezi
Andız ağacının meyvelerinden elde edilen pekmez türüdür. Andız kozalaklarından elde edilen "andız özü"yle pekmez yapılır.Harnup pekmezi gibi buda Mersin ve çevresinde sık yapılan bir pekmez türüdür. Bronşit, öksürük, sarılık, kaşıntı, egzama, mide bulantısı, akciğer, karaciğere faydalı bir pekmezdir. Bütün pekmez cinslerinde olduğu gibi kan yapıcıdır ve enerji verir.Tadı değişiktir. biraz acımsıdır.
Pancar Pekmezi
Şeker pancarı köklerinden elde edilen pekmez türüdür. Özellikle Kırklareli ilinin Poyralı köyünde ve Amasya'da iyi bilinen bu pekmez çeşidi soyulmuş ve kıyılmış taze beyaz şeker pancarının kaynatılması sonucu elde edilir. 7-8 saat kaynama sonucunda soğuduğunda macun kıvamını alan bu pekmez rumeli kültüründe önemli bir yere sahiptir.
Zayıflık ve halsizlikten yakınan kişiler için mükemmel bir şifa kaynağı. Kemik erimesinin, öksürüğün, iştahsızlığın organik ilacı. 30-40 dakikada kana karışması nedeniyle en hızlı ve doğal enerji dopinglerinden biri. Anemiden kas yorgunluğuna kadar pek çok sağlık sorununa karşı vücudun direncini arttıran ve çözüm sunan bir besin maddesidir. Yüksek tansiyonu düşürür. Vücut performansını arttırıcı, kuvvet verici ve besleyicidir. Hazmı kolaylaştırır, mide ve bağırsak rahatsızlıklarına iyi gelir. Karaciğer ve böbrekleri çalıştırır. Cilt hastalıklarına karşı şifa sunar. İçeriğindeki yüksek Tiamin oranıyla sinirleri yatıştırır, depresyonu engeller. 1 kaşık pekmez bir insanın günlük demir, kalsiyum, potasyum ve magnezyum ihtiyacını içerir.
Tüketimi
Pekmez, yoğun tadı dolayısıyla genellikle tek başına tüketilmez. Geleneksel tıbbi uygulamalarda kaşıkla içilebileceği gibi, tahin ile karıştırılarak da sofrada gıda olarak tüketilebilir. Karsambaç da pekmezin üzerine ekilebilecek malzemelerden biridir.
Yörelere Göre Çeşitleri
Antep pekmezi / Gaziantep pekmezi
Antep Pekmezi / Gaziantep Pekmezi 24.07.2020 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[4]
Belen Kömürçukuru pekmezi
Hatay Belen Kömürçukuru Pekmezi 28.07.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[5]
Düzce şeker kamışı pekmezi
Düzce Şeker Kamışı Pekmezi 24.05.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[6]
Gürün dut pekmezi
Sivas Gürün Dut Pekmezi 30.09.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[7]
Karnavas dut pekmezi
Erzurum Karnavas Dut Pekmezi 09.06.2009 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[8]
Sivan dut pekmezi
Bingöl Sivan Dut Pekmezi 27.01.2021 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[9]
Zile pekmezi
Tokat Zile Pekmezi 17.11.2009 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[10]
Senirkent üzüm pekmezi
Senirkent üzüm pekmezi 17.03.2022 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almıştır.[11]
Şiran kök pekmezi
Şeker pancarının kökleri kullanılarak yapılır. Şiran kök pekmezi 11.03.2024 tarihinde Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve Gümüşhane adına coğrafi işaret almıştır.[12]
Üzüm Pekmezi Faydaları Nelerdir?
Üzüm pekmezi faydaları, pek çok sağlık sorununun giderilmesine yardımcı olur. Depresyondan kemik erimesine, kanserden cilt deformasyonlarına karşı çok sayıda rahatsızlığa karşı etkili olan üzüm pekmezi, içerdiği yüksek besin değerleri sayesinde bağışıklığı da güçlendirir.
Doktor tavsiyesiyle yediden yetmişe herkesin tüketebildiği üzüm pekmezi, içerdiği zengin vitamin ve minerallerle metabolizmayı da destekler.
Üzüm pekmezi faydaları, içeriğinde A vitamini, C vitamini, kalsiyum, magnezyum, potasyum, karbonhidrat gibi bileşenlerin etkisinden kaynaklanır.
Bu sayede metabolizmayı ve bağışıklık sistemini güçlü bir şekilde destekleyen gıda, düzenli olarak kullanılması durumunda çok sayıda hastalığa karşı olumlu etkide bulunur.
Peki üzüm pekmezi faydaları nelerdir ve bu besleyici gıda, hangi hastalıklara iyi gelir? Bu soruların yanıtı kısaca şöyledir:
Üzüm pekmezi, yoğun şekilde magnezyum içermesi sayesinde serotonin salgılanmasını hızlandırarak sinirsel bozuklukların giderilmesini kolaylaştırır. Depresyon, kaygı bozukluğu, tükenmişlik sendromu gibi psikolojik sorunların tedavisine destek veren üzüm pekmezi, bu rahatsızlıkların tedavisinde doktor önerisiyle kullanılabilir. Pekmezin sinirsel hastalık tedavisinde kullanılması, antidepresan zararları ile karşılaşma riskinizi de azaltır.
Üzümden elde edilen pekmezin kemik ve dişlere de olumlu etkileri bulunur. Güçlü bir kalsiyum kaynağı olan üzüm pekmezi, içerdiği kalsiyumla kemikleri güçlendirir. Kemiklerin daha sağlıklı olmasını sağlayan pekmez, dişlerde çürük oluşumunu da azaltır.
İçeriğinde önemli oranda lif bulunan üzüm pekmezi, sindirim sisteminin sağlıklı bir şekilde çalışmasına da yardımcı olur. Katı üzüm pekmezi faydaları arasında bulunan sindirimi rahatlatma özelliği, özellikle hamileler için önemli bir avantaj sağlar. Hamile kadınların sindirim sorunlarını gidermek için doktorlar tarafından sıklıkla önerilen pekmez, gebelikte beslenme programlarında değerlendirilebilir.
Katı üzüm pekmezi faydaları arasında, kanser oluşumunu engelleme özelliği de bulunur. Üzüm pekmezi, yoğun oranda antioksidan içerir. Vücuttaki serbest radikalleri dengeleyen ve bu radikallerin kanserli hücreye dönüşmesinin önüne geçen antioksidan, aynı zamanda kanser tedavisinde de etkilidir. Doktorların kanserden korunmak için önerdiği üzüm pekmezi, beyaz kan düşüklüğü gibi sorunlara karşı da etkili olabilir.
Cilt sağlığı da üzüm pekmezinin fayda sağladığı konular arasındadır. Üzüm pekmezinin içeriğindeki antioksidanlar, ciltteki serbest radikalleri de düzenler. Bu sayede cildin yaşlanma belirtileri gösterme oranını düşüren üzüm pekmezi, daha genç bir görünüm sergilemenize yardımcı olur.
Üzüm pekmezi, kalp sağlığını koruma konusunda da faydalıdır. İçerdiği potasyumla vücuttaki sodyum oranını azaltan üzüm pekmezi, bu sayede sizi yüksek tansiyon sorununa ve tansiyona bağlı kalp problemlerine karşı koruyabilir.
Doğal bir iltihap giderici olan üzüm pekmezi, iltihaplı romatizma ve peritonit üzerinde de etkilidir. Antioksidan içeriği sayesinde vücuttaki iltihapların temizlenmesine yardımcı olan pekmez, iltihaba bağlı olarak gelişen hastalıkların tedavisine destek olabilir.
Üzüm pekmeziyle sağlığınızı güçlendirmeniz için, mutlaka doktor tavsiyesi almanız gerekir.
Yoğun bileşenler içeren üzüm pekmezi, bilinçli ve ölçülü bir şekilde kullanılmaması durumunda sağlığınızda olumsuz etki bırakabilir. Bu riskten korunmak için pekmez kullanımı öncesinde doktorunuza danışmanızda yarar bulunur.
Üzüm Pekmezi Günde Ne Kadar Tüketilmeli?
Çok sayıda kişi tarafından merak edilen üzüm pekmezi faydaları, pekmezin ölçülü bir şekilde kullanılmasına bağlıdır.
Aşırı seviyede tüketilmesi durumunda karaciğerinizi, bağırsaklarınızı ya da kalbinizi yorabilir.
Yetişkinler, günde 1 ila 2 yemek kaşığı üzüm pekmezi yiyebilir. Çocuklar ise 1 ila 2 tatlı kaşığı üzüm pekmezi tüketebilir. Bu ölçüler, sağlığınızdaki özel koşullara, alerji durumunuza ve çeşitli rahatsızlıklarınıza göre değişiklik gösterebilir. Bu sebeple sizin için ideal pekmez ölçüsünü doktorunuza sormanız önerilir.
Üzüm Pekmezi Ne Zaman İçilmeli?
Üzüm pekmezi faydaları, tüketimden kısa bir süre sonra hissedilebilir. Pekmezi içtikten yaklaşık bir saat sonra kendinizi daha enerjik ve güçlü hissetmeye başlayabilirsiniz.
Bu sebeple pekmezi gece saatlerinde tüketmeniz, uykunuzun açılmasına yol açabilir. Pekmezi sabah saatlerinde tüketerek enerjinizin güne yayılmasını sağlayabilirsiniz.
Pekmezin Zararları Nelerdir?
Pekmezin sağlığı hızlı bir şekilde etkilemesi, doğru şekilde kullanılmaması durumunda üzüm pekmezi faydaları yerine sağlık sorunlarıyla karşılaşmanıza yol açabilir. Bunlardan ilki, elektrolit dengesizliğidir.
Vücuttaki sodyum oranını azaltan üzüm pekmezi, aşırı seviyede tüketilmesi durumunda sodyum oranınızın ihtiyaç duyduğunuz seviyenin altına düşmesine yol açarak elektrolit dengesizliği sorunuyla karşılaşmanıza sebep olabilir.
Yanlış ya da aşırı düzeyde üzüm pekmezi tüketmenin sebep olabileceği bir diğer sağlık sorunu da vücuttaki laktik asit oranının artmasıdır.
Üzüm pekmezi, vücudu yoracak seviyede tüketilmesi durumunda laksit asit üretimini hızlandırabilir. Vücutta biriken laktik asit ise yorgunluk, halsizlik gibi çeşitli sağlık sorunlarını beraberinde getirebilir.
Doktorunuzun önerdiğinden daha fazla üzüm pekmezi tüketmeniz, karaciğerinize de yük bindirebilir. Karaciğerinizin gereğinden fazla yorulması ise vücut dengesini olumsuz yönde etkileyerek organlarınızda ve cildinizde çeşitli sorunlar oluşmasını tetikleyebilir.
Üzüm pekmezi, yoğun seviyede şeker içerir. Bu sebeple de pekmezin yüksek miktarda tüketilmesi risklidir.
Aşırı pekmez tüketimi, diyabet hastalarının kan şekerini yükseltebilir ve ciddi sağlık risklerini beraberinde getirebilir. Bununla birlikte pekmezin içeriğindeki şeker, kilo alımına ve dişlerin zarar görmesine de yol açabilir.
Pekmez, hassas bir mideye sahip olan kişiler için sindirimi zor bir gıda olabilir. Midesi hassas olan kişiler, doktor önerisinden daha fazla pekmez tüketmeleri durumunda reflü, mide ekşimesi, ishal, mide ağrısı gibi sağlık problemleriyle karşılaşabilir.
Pekmezin yoğun seviyede tüketilmesi, aynı zamanda vitamin ve mineral dengenizde de bozulmalara sebep olabilir.
Üzüm Pekmezi Faydaları Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Hangi Üzüm Pekmezi Daha Faydalıdır?
Üzüm pekmezi, yeşil ve kara üzümden elde edilir. Bu sebeple yeşil ve kara üzüm pekmezi faydaları arasındaki farkı pek çok kişi merak eder. Kara üzüm, kan değerlerini düzenleme konusunda yeşil üzüme göre daha etkilidir. Ayrıca kara üzüm, daha güçlü antioksidan bileşenler içererek sağlık üzerinde daha fazla etkide bulunur. Bu sebeple kara üzüm pekmezi faydaları, yeşil üzümden elde edilen pekmezin faydalarından daha yüksek bulunur.
Siyah Üzüm Pekmezi Nasıl Tüketilmeli?
Siyah üzüm pekmezi de tıpkı yeşil üzüm pekmezi gibi günde bir kez tüketilmesi önerilen bir gıdadır. Siyah üzüm pekmezini sabah saatlerinde bir ya da iki kaşık olacak şekilde tüketebilirsiniz. Bu düzenin size fayda sağlaması için, kara üzüm pekmezinin sağlığınıza herhangi bir zararı olmaması gerekir. Bu sebeple pekmez kullanımından önce doktorunuza danışabilirsiniz.
En İyi Üzüm Pekmezi Nerenin Üzümünden Elde Edilir?
Üzüm pekmezi seçerken, üzümlerin yetiştirildiği bölgelerden çok yetiştirilme şekillerine bakmanızda yarar bulunur. Tarım ilacı, GDO gibi maddeler kullanılmadan elde edilmiş üzümler, pekmezin kalitesini de artırır. Zararlı madde içermeyen üzümlerden yapılan pekmez, sağlığınızı korumanıza da yardımcı olur. Pekmezin üretilme koşulları da dikkat etmeniz gereken noktalar arasındadır. Pekmezin de herhangi bir katkı madde içermemesi, sağlığınız açısından önemlidir.
Üzüm Pekmezi mi Dut Pekmezi mi Daha Faydalıdır?
Güçlü bir gıda olan dut pekmezi, üzüm pekmezinden daha farklı bir içeriğe sahiptir. Bu sebeple iki pekmez türünün sağlığa olan etkileri de farklıdır. Üzüm ve dut pekmezleri arasında tercihte bulunurken iki pekmezin içeriklerini, etkilerini ve faydalarını incelemeniz ve ihtiyacınızı karşılayan pekmezi seçmeniz gerekir. Vücudunuzun hangi pekmeze daha çok ihtiyaç duyduğunu öğrenmek için doktorunuza da danışabilirsiniz.
Kaynak
Wikipedia
medicalpark
Resim Kaynak
Frepik Pikaso AI
[attachment=139666]
Kuru üzüm ve Kuru Üzümün Faydaları Nelerdir?
Kuru üzüm, bir kurutulmuş meyve türüdür. Üzümün kurusudur ve kuruyemiş olarak kabul edilmese de onun gibi çiğ tüketildiği gibi, üzüm hoşafı olarak ya da üzümlü ekmek ve üzümlü keklerde de kullanılır. Rengine göre beyaz kuru üzüm ve siyah kuru üzüm olmak üzere iki temel gruba ayrılır. Halk dilinde kişmiş de denir.[1]
Besin değeri
Ağırlığına bağlı olarak % 67 ilâ % 72 si fruktoz ve glukoz şekerinden oluşur.[2] Ayrıca, % 3 protein ve % 3.5 diyet lifi bulunur.[3] Diğer kuru meyveler (kuru erik, kuru kayısı) gibi kuru üzüm de antioksidan özelliklere sahip, fakat C vitamini açısından fakirdir. Sodyum oranı düşüktür ve kolesterol içermez.[4]
Yeni verilere göre, kan basıncında hafif artışlar görülen kimselerde uzun süreli rutin (günde üç kez) kuru üzüm tüketimi kan basıncını düşürebilir.[5]
Üretim
Kuru üzüm ticari olarak hasat edilen üzüm tanelerinin kurutulmasıyla üretilir. Bir üzüm tanesinin kuruması için, üzümün içindeki suyun hücrelerin iç kısmından, su damlacıklarının buharlaşabileceği üzüm yüzeyine tamamen çıkarılması gerekir. Ancak bu difüzyon işlemi çok zordur, çünkü üzüm kabuğunun kütikülünde suyun geçmesini engelleyen balmumu bulunur.[6] Ayrıca üzümün dış katmanlarında yer alan fiziksel ve kimyasal mekanizmalar da su kaybını önleyecek şekilde uyarlanmıştır. Ticari kuru üzüm üretiminin üç adımı ön işlem, kurutma ve kurutma sonrası işlemleri içerir.
Ön arıtma
Ön arıtma, kurutma işlemi sırasında artan su çıkarma oranını sağlamak için kuru üzüm üretiminde gerekli bir adımdır. Daha hızlı su çıkarma oranı, esmerleşme oranını azaltır ve daha arzu edilen kuru üzümlerin üretilmesine yardımcı olur. Bu süreci tamamlamanın tarihsel yöntemi Akdeniz ve Küçük Asya bölgelerinde geliştirilmiştir. Potasyum karbonat ve yağ asitlerinin etil esterlerinden yapılmış kuru bir emülsiyon soğuk daldırma kullanıldı. Son zamanlarda üzümleri yağ emülsiyonlarına veya seyreltik alkali çözeltilere maruz bırakmak gibi yeni yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemler, üzümün dış yüzeyine su transferini teşvik edebilir ve bu da kurutma işleminin verimliliğini artırmaya yardımcı olur.
Kurutma
Üç tür gıda kurutma yöntemi bulunmaktadır: güneşte kurutma, gölgede kurutma ve mekanik kurutma. Güneşte kurutma ucuz bir süreçtir; bununla birlikte, çevresel kirlenme, böcek enfeksiyonları ve mikrobiyal bozulma meydana gelebilir ve sonuçta ortaya çıkan kuru üzümler genellikle düşük kalitededir. Ek olarak, güneşte kurutma çok yavaş bir işlemdir ve en çok arzu edilen kuru üzümleri üretmeyebilir.[7] Mekanik kurutma, hızlı kurumanın garanti edildiği daha güvenli ve daha kontrollü bir ortamda yapılabilir. Bir tür mekanik kurutma, mikrodalga ısıtma kullanmaktır. Üzümdeki su molekülleri, mikrodalga enerjisini emerek hızlı buharlaşmaya neden olur. Mikrodalga ısıtma genellikle kabarık kuru üzüm üretir.
Kurutma sonrası işlemler
Kurutma işlemi tamamlandıktan sonra kuru üzümler, kurutma işlemi sırasında gömülmüş olabilecek yabancı cisimleri gidermek için su ile temizlendiği işleme tesislerine gönderilir. Saplar ve kalitesiz kuru üzümler de çıkarılır. Yıkama işlemi rehidrasyona neden olabilir, bu nedenle eklenen nemin giderildiğinden emin olmak için yıkamadan sonra başka bir kurutma aşaması tamamlanır. Kuru üzüm üretimindeki tüm aşamalar, kuru üzümün kalitesinin belirlenmesinde oldukça önemlidir.[8] Bazen, polifenol oksidaz ve fenolik bileşikler arasındaki reaksiyonun neden olduğu esmerleşme oranını azaltmak için ön işlem aşamasından sonra ve kurutmadan önce kuru üzümlere kükürt dioksit uygulanır. Kükürt dioksit ayrıca lezzetin korunmasına ve kurutma işlemi sırasında bazı vitaminlerin kaybolmasının önlenmesine yardımcı olur.
İhracat
Dünyada yılda 1,2 milyon tona yakın kuru üzüm üretilmektedir. En fazla çekirdeksiz kuru üzüm üretiminde bazı yıllar Türkiye bazı yıllar da Amerika Birleşik Devletleri birincidir ve bunları üçüncü olarak İran takip eder. Diğer üretici ülkeler arasında Yunanistan, Şili, Arjantin, Avustralya ve Güney Afrika Cumhuriyeti sayılır.[9][10]
Türkiye’nin kuru üzüm ihracatının hemen hemen tamamını çekirdeksiz kuru üzümler oluşturmaktadır. 2010 yılı kuru üzüm ihracatı 417 milyon dolar olarak gerçekleşmiş olup, 2011 yılında ise bir önceki yıla oranla % 21’lik artış ile bu rakam 506 milyon dolara yükselmiştir. Türkiye'den kuru üzüm ithal eden ülkeler İngiltere, Almanya, Hollanda ve İtalya başta olmak üzere Avrupa Birliği ülkelerdir.[9]
İthalat
En çok ithalat yapan ülkeler arasında ilk sırayı Büyük Britanya (% 24,5) alır ve bunu Almanya (% 9,5), Rusya (% 8) ve Hollanda (% 6,5) takip eder. bu dört ülkenin itahalatı dünya ithalatının yaklaşık yarısını oluşturur.[9]
Köpeklerde zehirlenme
Kuru üzüm köpeklerde böbrek yetmezliğine yol açar. Bunun sebebi bilinmiyor[11]
Kuru Üzüm Kaç Kalori?
Üzümün kurutulmuş hali olan kuru üzüm, besin değerleri, faydaları ve aynı zamanda kalorisiyle dikkat çeken bir besindir. Genellikle diyetlerde ara öğün olarak önerilen 1 avuç kuru üzümün kalorisi yaklaşık 120 gr olarak kabul edilir. Ancak fazla tüketilirse kalorisi dikkate alındığında kilo alımına sebep olabilir.
Kuru Üzüm Besin Değeri Nedir?
Kansızlığa iyi gelen, kişiye enerji veren, vücudun serbest radikallerle mücadelesine destek olan antioksidanlar içeren kuru üzüm aynı zamanda birçok vitamin ve minerali bünyesinde barındırır. Bunların başında potasyum, bakır ve manganez gelir.
Kuru üzüm, genel olarak şu besin değerleriyle açıklanır:
Kalori: 120
Protein: 1 gram
Yağ: -
Karbonhidratlar: 32 gram
Lif: 2 gram
Şeker: 26 gram
Kalsiyum: 25 miligram
Demir: 1 miligram
Yukarıda yer alan değerler, kuru üzümün miktarı arttıkça aynı oranda artar. Belirtilen değerler yaklaşık 1 avuç kuru üzümün besin değerleridir.
Aynı zamanda kuru üzümde üzümden daha fazla kalori, şeker ve karbonhidrat bulunur ancak diğer yandan daha fazla lif, potasyum ve demir de yer alır. Yüksek şeker seviyelerine rağmen kuru üzümün orta seviyeye yakın bir glisemik indeksi söz konusudur. Özetle kan şekerinizi diğer tatlı ve şekerli gıdalar kadar yükseltmezler.
Kuru Üzüm Faydaları Nelerdir?
Sağlıklı bir atıştırmalık ve ara öğün olarak kabul edilen kuru üzüm, kansızlığa iyi gelir, enerji seviyesini yükseltir, kalp sağlığını destekler, serbest radikallerle mücadele eder, sindirime yardımcı olur ve diş çürümelerine karşı etkili bir besindir.
Potasyum kaynağı olan kuru üzümün faydaları şunlardır:
Kuru üzüm vücut için demir kaynağıdır
Kemik sağlığını destekler
Kansızlığa iyi gelir
Enerji seviyesini artırır
Kuru üzüm kalp sağlığını destekler
Serbest radikallerle mücadele eder, hücre hasarını önler
Sindirime yardımcı olur
Bağırsak sağlığını destekleyecek düzeyde lif içerir
Cildin genç, esnek ve yumuşak görünmesini sağlayan E vitamini içerir
Kuru üzüm aynı zamanda diş çürümelerine karşı etkilidir
Vitamin ve mineral açısından zengindir
Kronik hastalık riskini azaltır
Kuru üzümün vücuda sağladığı faydalar detaylı olarak şu şekilde açıklanabilir:
Kuru üzüm kansızlığa iyi gelir
Güçlü bir demir kaynağı olan kuru üzüm, bu sayede sağlıklı kırmızı kan üretimine destek olarak kansızlığa iyi gelir, demir seviyesini yükseltir ve kansızlığın meydana getirdiği yorgunluğu giderir.
Enerji seviyesini artırır
Kuru üzüm aynı zamanda yorgunluk, halsizlik ve enerji düşüklüğüne karşı da güçlü bir kaynaktır. Günlük bir avuç kuru üzüm tükettiğinizde enerji seviyenizin yükseldiğini fark edebilirsiniz.
Kuru üzüm kalp sağlığını destekler
Kan basıncını, kan şekerini ve kötü kolesterol olarak bilinen LDL seviyelerini düşürücü etki yapan kuru üzüm, kalpteki gerilimi azaltarak kalp sağlığını destekler ve kalp hastalıklarını riskini düşürür.
Serbest radikallerle mücadele eder
Kuru üzüm, içerdiği antioksidan özelliğiyle vücudun serbest radikallerle mücadele etmesine destek olur.
Sindirime yardımcı olur
Gastrointestinal sağlığın korunması noktasında da önemli bir besin olan kuru üzüm, sindirime yardımcı olan ve mide problemlerini azaltan iyi bir çözünür lif kaynağı olarak öne çıkar.
Bağırsak sağlığını destekleyecek düzeyde lif içerir
Kuru üzümün içeriğinde yer alan lif, bağırsak sağlığını olumlu yönde etkiler.
Kuru üzüm aynı zamanda diş çürümelerine karşı etkilidir
Kuru üzümde bulunan oleanolik ve linoleik asidin antibakteriyel bir güce sahip olduğu değerlendirilir. Bu da dişte meydana gelen çürümelere karşı güçlü bir destekçidir.
Vitamin ve mineral açısından zengindir
Demir, potasyum, kalsiyum, bakır ve manganez açısından zengin bir besin olan kuru üzüm aynı zamanda güçlü de bir lif kaynağıdır.
Kronik hastalık riskini azaltır
Antioksidan özelliğiyle dikkat çeken kuru üzüm, bu doğrultuda vücutta meydana gelebilecek kronik hastalık risklerini olabildiğince azaltır.
Kemik sağlığını güçlendirir
Kas sisteminin fonksiyonlarında önemli bir oynayan kalsiyum içeriğine sahip olan kuru üzüm, kemiklerin güçlenmesine yardımcı olan bir besindir.
Kuru Üzümün Zararları Var mı?
Sağlık faydalarıyla öne çıkan kuru üzüm fazla tüketildiğinde olası yan etkilere yol açabilir. Bunların başında da kilo alımı gelir. Kuru üzüm, tüketilmesi gereken miktarın üstüne çıktığında şeker oranı dikkate alındığında kilo aldırabilir. Ayrıca kuru üzüm, irritabl bağırsak sendromu olan bazı kişilerde gaz oluşumuna da yol açabilir.
Kuru Üzüm Hakkında Sık Sorulan Sorular
Kuru üzüm nasıl yenir?
Güçlü bir besin kaynağı olan kuru üzüm genellikle ara öğünlerde atıştırmalık olarak tercih edilir. Kuru üzümün diğer kullanım alanları arasında ise tatlıların ve salataların içine karıştırılması yer alır.
Kuru üzüm ne kadar tüketilmelidir?
Kuru üzümün genellikle günde 1 avuç yenmesi tavsiye edilir.
Her gün kuru üzüm yersek ne olur?
Her gün kuru üzüm tüketimi dozuna bağlı olarak kilo alımına sebebiyet verebilir. Ayrıca hassas mideye sahip olanlarda sindirim problemleri ve ishale yol açabildiği de görülmüştür.
Kuru üzüm kilo aldırır mı?
Kuru üzüm, önerildiği gibi bir avuçtan daha fazla tüketildiği takdirde kilo aldırabilir. Bunun için diğer birçok besinde olduğu gibi kuru üzümü de dikkatli tüketmek önemlidir.
Aç karnına kuru üzüm yemenin faydaları nelerdir?
Aç karnına kuru üzüm yemek, sindirim sistemini desteklemekle birlikte bağırsak sağlığına iyi gelir ve gün içinde daha enerjik olmanızı sağlar.
Kuru üzüm kilo verdirir mi?
Kuru üzümün kilo verdirdiğine dair bir bilgi söz konusu değildir.
Kaynak
Wikipedia
memorial
Resim Kaynak
Microsoft AI
[attachment=139666]
[attachment=139667]
Kuru üzüm ve Kuru Üzümün Faydaları Nelerdir?
Kuru üzüm, bir kurutulmuş meyve türüdür. Üzümün kurusudur ve kuruyemiş olarak kabul edilmese de onun gibi çiğ tüketildiği gibi, üzüm hoşafı olarak ya da üzümlü ekmek ve üzümlü keklerde de kullanılır. Rengine göre beyaz kuru üzüm ve siyah kuru üzüm olmak üzere iki temel gruba ayrılır. Halk dilinde kişmiş de denir.[1]
Besin değeri
Ağırlığına bağlı olarak % 67 ilâ % 72 si fruktoz ve glukoz şekerinden oluşur.[2] Ayrıca, % 3 protein ve % 3.5 diyet lifi bulunur.[3] Diğer kuru meyveler (kuru erik, kuru kayısı) gibi kuru üzüm de antioksidan özelliklere sahip, fakat C vitamini açısından fakirdir. Sodyum oranı düşüktür ve kolesterol içermez.[4]
Yeni verilere göre, kan basıncında hafif artışlar görülen kimselerde uzun süreli rutin (günde üç kez) kuru üzüm tüketimi kan basıncını düşürebilir.[5]
Üretim
Kuru üzüm ticari olarak hasat edilen üzüm tanelerinin kurutulmasıyla üretilir. Bir üzüm tanesinin kuruması için, üzümün içindeki suyun hücrelerin iç kısmından, su damlacıklarının buharlaşabileceği üzüm yüzeyine tamamen çıkarılması gerekir. Ancak bu difüzyon işlemi çok zordur, çünkü üzüm kabuğunun kütikülünde suyun geçmesini engelleyen balmumu bulunur.[6] Ayrıca üzümün dış katmanlarında yer alan fiziksel ve kimyasal mekanizmalar da su kaybını önleyecek şekilde uyarlanmıştır. Ticari kuru üzüm üretiminin üç adımı ön işlem, kurutma ve kurutma sonrası işlemleri içerir.
Ön arıtma
Ön arıtma, kurutma işlemi sırasında artan su çıkarma oranını sağlamak için kuru üzüm üretiminde gerekli bir adımdır. Daha hızlı su çıkarma oranı, esmerleşme oranını azaltır ve daha arzu edilen kuru üzümlerin üretilmesine yardımcı olur. Bu süreci tamamlamanın tarihsel yöntemi Akdeniz ve Küçük Asya bölgelerinde geliştirilmiştir. Potasyum karbonat ve yağ asitlerinin etil esterlerinden yapılmış kuru bir emülsiyon soğuk daldırma kullanıldı. Son zamanlarda üzümleri yağ emülsiyonlarına veya seyreltik alkali çözeltilere maruz bırakmak gibi yeni yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemler, üzümün dış yüzeyine su transferini teşvik edebilir ve bu da kurutma işleminin verimliliğini artırmaya yardımcı olur.
Kurutma
Üç tür gıda kurutma yöntemi bulunmaktadır: güneşte kurutma, gölgede kurutma ve mekanik kurutma. Güneşte kurutma ucuz bir süreçtir; bununla birlikte, çevresel kirlenme, böcek enfeksiyonları ve mikrobiyal bozulma meydana gelebilir ve sonuçta ortaya çıkan kuru üzümler genellikle düşük kalitededir. Ek olarak, güneşte kurutma çok yavaş bir işlemdir ve en çok arzu edilen kuru üzümleri üretmeyebilir.[7] Mekanik kurutma, hızlı kurumanın garanti edildiği daha güvenli ve daha kontrollü bir ortamda yapılabilir. Bir tür mekanik kurutma, mikrodalga ısıtma kullanmaktır. Üzümdeki su molekülleri, mikrodalga enerjisini emerek hızlı buharlaşmaya neden olur. Mikrodalga ısıtma genellikle kabarık kuru üzüm üretir.
Kurutma sonrası işlemler
Kurutma işlemi tamamlandıktan sonra kuru üzümler, kurutma işlemi sırasında gömülmüş olabilecek yabancı cisimleri gidermek için su ile temizlendiği işleme tesislerine gönderilir. Saplar ve kalitesiz kuru üzümler de çıkarılır. Yıkama işlemi rehidrasyona neden olabilir, bu nedenle eklenen nemin giderildiğinden emin olmak için yıkamadan sonra başka bir kurutma aşaması tamamlanır. Kuru üzüm üretimindeki tüm aşamalar, kuru üzümün kalitesinin belirlenmesinde oldukça önemlidir.[8] Bazen, polifenol oksidaz ve fenolik bileşikler arasındaki reaksiyonun neden olduğu esmerleşme oranını azaltmak için ön işlem aşamasından sonra ve kurutmadan önce kuru üzümlere kükürt dioksit uygulanır. Kükürt dioksit ayrıca lezzetin korunmasına ve kurutma işlemi sırasında bazı vitaminlerin kaybolmasının önlenmesine yardımcı olur.
İhracat
Dünyada yılda 1,2 milyon tona yakın kuru üzüm üretilmektedir. En fazla çekirdeksiz kuru üzüm üretiminde bazı yıllar Türkiye bazı yıllar da Amerika Birleşik Devletleri birincidir ve bunları üçüncü olarak İran takip eder. Diğer üretici ülkeler arasında Yunanistan, Şili, Arjantin, Avustralya ve Güney Afrika Cumhuriyeti sayılır.[9][10]
Türkiye’nin kuru üzüm ihracatının hemen hemen tamamını çekirdeksiz kuru üzümler oluşturmaktadır. 2010 yılı kuru üzüm ihracatı 417 milyon dolar olarak gerçekleşmiş olup, 2011 yılında ise bir önceki yıla oranla % 21’lik artış ile bu rakam 506 milyon dolara yükselmiştir. Türkiye'den kuru üzüm ithal eden ülkeler İngiltere, Almanya, Hollanda ve İtalya başta olmak üzere Avrupa Birliği ülkelerdir.[9]
İthalat
En çok ithalat yapan ülkeler arasında ilk sırayı Büyük Britanya (% 24,5) alır ve bunu Almanya (% 9,5), Rusya (% 8) ve Hollanda (% 6,5) takip eder. bu dört ülkenin itahalatı dünya ithalatının yaklaşık yarısını oluşturur.[9]
Köpeklerde zehirlenme
Kuru üzüm köpeklerde böbrek yetmezliğine yol açar. Bunun sebebi bilinmiyor[11]
Kuru Üzüm Kaç Kalori?
Üzümün kurutulmuş hali olan kuru üzüm, besin değerleri, faydaları ve aynı zamanda kalorisiyle dikkat çeken bir besindir. Genellikle diyetlerde ara öğün olarak önerilen 1 avuç kuru üzümün kalorisi yaklaşık 120 gr olarak kabul edilir. Ancak fazla tüketilirse kalorisi dikkate alındığında kilo alımına sebep olabilir.
Kuru Üzüm Besin Değeri Nedir?
Kansızlığa iyi gelen, kişiye enerji veren, vücudun serbest radikallerle mücadelesine destek olan antioksidanlar içeren kuru üzüm aynı zamanda birçok vitamin ve minerali bünyesinde barındırır. Bunların başında potasyum, bakır ve manganez gelir.
Kuru üzüm, genel olarak şu besin değerleriyle açıklanır:
Kalori: 120
Protein: 1 gram
Yağ: -
Karbonhidratlar: 32 gram
Lif: 2 gram
Şeker: 26 gram
Kalsiyum: 25 miligram
Demir: 1 miligram
Yukarıda yer alan değerler, kuru üzümün miktarı arttıkça aynı oranda artar. Belirtilen değerler yaklaşık 1 avuç kuru üzümün besin değerleridir.
Aynı zamanda kuru üzümde üzümden daha fazla kalori, şeker ve karbonhidrat bulunur ancak diğer yandan daha fazla lif, potasyum ve demir de yer alır. Yüksek şeker seviyelerine rağmen kuru üzümün orta seviyeye yakın bir glisemik indeksi söz konusudur. Özetle kan şekerinizi diğer tatlı ve şekerli gıdalar kadar yükseltmezler.
Kuru Üzüm Faydaları Nelerdir?
Sağlıklı bir atıştırmalık ve ara öğün olarak kabul edilen kuru üzüm, kansızlığa iyi gelir, enerji seviyesini yükseltir, kalp sağlığını destekler, serbest radikallerle mücadele eder, sindirime yardımcı olur ve diş çürümelerine karşı etkili bir besindir.
Potasyum kaynağı olan kuru üzümün faydaları şunlardır:
Kuru üzüm vücut için demir kaynağıdır
Kemik sağlığını destekler
Kansızlığa iyi gelir
Enerji seviyesini artırır
Kuru üzüm kalp sağlığını destekler
Serbest radikallerle mücadele eder, hücre hasarını önler
Sindirime yardımcı olur
Bağırsak sağlığını destekleyecek düzeyde lif içerir
Cildin genç, esnek ve yumuşak görünmesini sağlayan E vitamini içerir
Kuru üzüm aynı zamanda diş çürümelerine karşı etkilidir
Vitamin ve mineral açısından zengindir
Kronik hastalık riskini azaltır
Kuru üzümün vücuda sağladığı faydalar detaylı olarak şu şekilde açıklanabilir:
Kuru üzüm kansızlığa iyi gelir
Güçlü bir demir kaynağı olan kuru üzüm, bu sayede sağlıklı kırmızı kan üretimine destek olarak kansızlığa iyi gelir, demir seviyesini yükseltir ve kansızlığın meydana getirdiği yorgunluğu giderir.
Enerji seviyesini artırır
Kuru üzüm aynı zamanda yorgunluk, halsizlik ve enerji düşüklüğüne karşı da güçlü bir kaynaktır. Günlük bir avuç kuru üzüm tükettiğinizde enerji seviyenizin yükseldiğini fark edebilirsiniz.
Kuru üzüm kalp sağlığını destekler
Kan basıncını, kan şekerini ve kötü kolesterol olarak bilinen LDL seviyelerini düşürücü etki yapan kuru üzüm, kalpteki gerilimi azaltarak kalp sağlığını destekler ve kalp hastalıklarını riskini düşürür.
Serbest radikallerle mücadele eder
Kuru üzüm, içerdiği antioksidan özelliğiyle vücudun serbest radikallerle mücadele etmesine destek olur.
Sindirime yardımcı olur
Gastrointestinal sağlığın korunması noktasında da önemli bir besin olan kuru üzüm, sindirime yardımcı olan ve mide problemlerini azaltan iyi bir çözünür lif kaynağı olarak öne çıkar.
Bağırsak sağlığını destekleyecek düzeyde lif içerir
Kuru üzümün içeriğinde yer alan lif, bağırsak sağlığını olumlu yönde etkiler.
Kuru üzüm aynı zamanda diş çürümelerine karşı etkilidir
Kuru üzümde bulunan oleanolik ve linoleik asidin antibakteriyel bir güce sahip olduğu değerlendirilir. Bu da dişte meydana gelen çürümelere karşı güçlü bir destekçidir.
Vitamin ve mineral açısından zengindir
Demir, potasyum, kalsiyum, bakır ve manganez açısından zengin bir besin olan kuru üzüm aynı zamanda güçlü de bir lif kaynağıdır.
Kronik hastalık riskini azaltır
Antioksidan özelliğiyle dikkat çeken kuru üzüm, bu doğrultuda vücutta meydana gelebilecek kronik hastalık risklerini olabildiğince azaltır.
Kemik sağlığını güçlendirir
Kas sisteminin fonksiyonlarında önemli bir oynayan kalsiyum içeriğine sahip olan kuru üzüm, kemiklerin güçlenmesine yardımcı olan bir besindir.
Kuru Üzümün Zararları Var mı?
Sağlık faydalarıyla öne çıkan kuru üzüm fazla tüketildiğinde olası yan etkilere yol açabilir. Bunların başında da kilo alımı gelir. Kuru üzüm, tüketilmesi gereken miktarın üstüne çıktığında şeker oranı dikkate alındığında kilo aldırabilir. Ayrıca kuru üzüm, irritabl bağırsak sendromu olan bazı kişilerde gaz oluşumuna da yol açabilir.
Kuru Üzüm Hakkında Sık Sorulan Sorular
Kuru üzüm nasıl yenir?
Güçlü bir besin kaynağı olan kuru üzüm genellikle ara öğünlerde atıştırmalık olarak tercih edilir. Kuru üzümün diğer kullanım alanları arasında ise tatlıların ve salataların içine karıştırılması yer alır.
Kuru üzüm ne kadar tüketilmelidir?
Kuru üzümün genellikle günde 1 avuç yenmesi tavsiye edilir.
Her gün kuru üzüm yersek ne olur?
Her gün kuru üzüm tüketimi dozuna bağlı olarak kilo alımına sebebiyet verebilir. Ayrıca hassas mideye sahip olanlarda sindirim problemleri ve ishale yol açabildiği de görülmüştür.
Kuru üzüm kilo aldırır mı?
Kuru üzüm, önerildiği gibi bir avuçtan daha fazla tüketildiği takdirde kilo aldırabilir. Bunun için diğer birçok besinde olduğu gibi kuru üzümü de dikkatli tüketmek önemlidir.
Aç karnına kuru üzüm yemenin faydaları nelerdir?
Aç karnına kuru üzüm yemek, sindirim sistemini desteklemekle birlikte bağırsak sağlığına iyi gelir ve gün içinde daha enerjik olmanızı sağlar.
Kuru üzüm kilo verdirir mi?
Kuru üzümün kilo verdirdiğine dair bir bilgi söz konusu değildir.
Kaynak
Wikipedia
memorial
Resim Kaynak
Microsoft AI
[attachment=139666]
[attachment=139667]
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
