MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Fıkıh Ansiklopedisi O ve Ö Harfi İle Başlayanlar

ÖFKE İLE BOŞAMAK

Bir Müslüman karısına kızdığında "babanın evine git!" dese ve kalbinden bir şey düşünmeden bu sözü değişik zamanlarda üç defa tekrarlamış olsa durum ne olur?

Bize boşamanın Islâm Hukukundaki durumu sorulduğu için ona göre anlatmaya çalışacak ve başkalarının da bilgilenebileceği mülâhazasi ile meseleyi özetlemeyi deneyecegiz.

Islâmda karı ile kocanın birbirlerine üç itibarî bağla bağlıdırlar ve bu bağları koparma (boşama) yetkisi -bunu kendi isteği ile karısına vermemişse- erkeğe aittir. Her nasılsa boşanma gerektiğinde erkek bu bağları sözle de koparabilir ve aslolan (sünnî) bunları, cinsel ilişkide bulunulmamış üç ayrı temizlik içerisinde koparmak (boşamak) olmakla beraber, bid`at ve günah olsa dahî bir defada koparabilir. (Bunların niçini ve felsefesi sorulmadığından ona temas etmiyoruz.) Imdi erkek bu boşama yetkisini "sarıh" (açık) ve "kinaye" (üstü kapalı) olmak üzere iki tür beyanla kullanabilir. Arapça`daki "talâk" kelimesi ve Türkçe`deki "boşama" kelimesi bu konudaki açık ifadedir. Buna göre birisi karısına "sen boşsun"; "boş ol" "seni boşadım" gibi bu kökten türemiş bir irade beyanı kullanırsa, bununla neye niyyet etmiş olursa olsun, dış anlamı ile bu boşamadır, kocaya niyyeti sorulmaz. Ama aslında o, "sen boşsun" derken, aklın yoktur, hamile,değilsin, midende bir şey yok gibi birşeyi kastetmiş de olabilir. Bu durumda karısı kendisinden gerçekte (diyaneten, Allah indinde) boş değildir. Ama iş mahkemeye intikal ederse mahkeme açık bir beyanın bulunduğu böyle bir olayda kapalı olan niyyete itibar etmez. Ve ispatlanması halinde boşanmalarına karar verir. Buna da meselenin kazâî yönü (kazaen) denir.

Böyle açık bir ifade ile kullanılan "talâk" ya-da "boşama" o söz ile koca bir talâkı kastetmişse karısı bir ric`îi talâkla, üç talâkı kastetmişse üç talâkla boş olur; ikiyi kastetmiş olması halinde de bir ric`î talâkla boşanır. Çünkü bu sözün ikiye ihtimalı yoktur. Kayıtlanmamış boşama bir boşama demektir. Bu da ya bir tek olur veya bir bütün olur. Tesbiti için boşayanın niyyetine bakılır. "Ric`î talâk" yeni bir nikâha ihtiyâç olmadan erkeğin karısına dönebileceği talâktır. Açık (sarıh) ifadelerle bir ya da iki talâk verilmesi "ric`î" sayılır ve kaç talâk kalmışsa o kadar bağla koca karısına iddet süresi içerisinde istediği zaman dönebilir. Bu durumda kadının dönüşü kabul etmeme hakkıyoktur. Böyle açık (sarıh) boşama ifadeleriyle olan boşama, bir defada ya da ayrı ayrı üçe ulaşınca, kadın kocasından tamamen kopar (bâin talâk) ve normal şartlarda bir başka evlilik daha yaşamadıkça kocâsına ya da kocası, ona dönemez. Bu talâka "büyük kopma" anlamında, "beynûnet-i kübrâ" adı verilir. Kadına, az önce sözünü ettiğimiz gibi; bir "ric`î" talâk verilmesi ve iddet süresi içerisinde koca tarafından dönülmemesi (ric`at, yani müracaat edilmemesi) halinde, ric`î talâk bâin`e dönüşür ve artık yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan erkeğin dönebilme hakkı kalmaz. Buna da "küçük kopma" anlamında "beynûnet-i sugra" adı verilir. Üstü kapalı (kinayeli) boşama ifadelerine gelince, boşama ya da başka şeylere de ihtimalli bulunan ifadelerdir: "say bakalım!", "Rahmini ibra et", "sen bir teksin" gibi ifadelerle koca boşamayı kastetmişse, bir tek ric`î talâk olmuş olur. Çünkü bunlar tam kopmuş olmayı (beynûneti) açıkça anlatmayan kelimelerdir. Bunlarla olan talâkın ric`î olması bu yüzdendir. Bu üç ifadenin dışındaki kapalı ifadelerle talâk kastedilirse bâin talâk vakî olur. Bu ifadeler de; "sen kesin kopmuşsun, haramsın, ayrısın, yuların elindedir, kendi başına buyruksun, sülâlenin yanına!, Babanın evine git! Defol..:" gibi beyanlardır. Ister bir öncekiler, ister bunlar olsun, bunlarla ancak talâka niyyet edilmiş olursa talâk vâki olur. Bu sonuncularla bir talâka niyyet etmişse bir, üçe niyyet etmişse üç bâin talâk vâki olur. Yani bunlarla boşanan kadına koca yeni bir nikâh ve kadının rızası olmadan dönemez.

Bütün bunlar oldukça girift olan talâk meselelerinin bir özetinden ibarettir. Buna göre birinci soruda açık (sarıh) ifade ile karısına üç defa, hem de aynı anda "boş ol" demiş. Bu kişi, bir müftiye ya da hakime basvurmuş olsaydı ona sorulurdu: Ikinci ve üçüncü kez "boş ol" derken ayrı ayrı yani ikinci ve üçüncü talâka mı niyyet ettin, yoksa bunu, birinci defa "boş ol" sözünü tasdik ve te`kid için mi söyledin? Her bir defasında ayrı bir talâka niyyet etmiş ise, Hanefi Mezhebine göre kadın bir başka koca ile evlenmedikçe ona dönemez. Ancak böyle durumlarda başka mezheplerden yararlanmak Câiz olduğundan, bu kişiye nikâhı ile ilgili daha bir dizi sorular sorulur ve varsa diğer mezheplerden bir çıkış kapısı bulunur. Yok, eğer ikinci ve üçüncü sözleriyle birinci sözünü te`kid, takviye ve vurgulamayı kastetmişse karısını bir ric`î talâkla boşamış olur ve iddet süresi dolmadan doğrudan doğruya, dolduktan sonra ise bir yeni bir nikâh ve kadının rızası ile ona dönebilir. Fetva sorulan kişi, birinci sözündeki niyyetine bakmaz, çünkü "o boşama" anlamında açık bir ifadedir. Ikinci sorudaki, kapalı (kinâye) ifade kullanmış ve kalbinde boşamayı kastetmediğini söylemiştir. Buna müftü, hiçbir şeyin gerekmediğini söyler. Ancak müftüye değil de hakime gitmiş olsaydı hakim, bu sözü hangi münasebetle söylediğini sorar ve eğer karı koca kavgalaşırken ya da aralarında nikâh meselesini konuşurken söylediğini tesbit ederse, böyle bir durumda bu sözün başka bir maksatla söylenemeyeceğine hükmederek yine bâin bir talâkla karar verirdi. Gerçi haddi zatında bu, söyleyenin niyyetine bağlı bir sözdür.Bu sözle talâkı kastetmiş olması halinde, ilk söylediğinde karısı kendisinden boşanır. Artık ona nikâhsız denemez. Ikinciyi iddet süresi içinde söylemişse ikinci defa, üçüncüyü de ikinciden sonra iddet süresi içerisinde söylemişse üçüncü ve son defa boş olur. Birinciden sonra bir iddet süresi (üç hayız) geçmişse, artık diğer sözlerinin bir anlamı olmaz. Çünkü o tamamen yabancı bir kadındır.

OJELI PARMAKLA ALINAN ABDESTLE NAMAZ KILINIR MI?

Bilindiği gibi abdestin sahih olabilmesi için suyun, abdest azalarının dış kısmına, yani deriye ve tırnağa temas etmesi gerekir. Bu temasa mânî olan şey abdeste de mânidir. Kına yakmada âzada kalan şey sadece renktir, suyun temasına engel bir kalınlık (hacımli madde) yoktur. Oje ise, tırnağı balık pulu gibi kapatmakta ve suyun temasına engel olmaktadır. Öyleyse abdeste de engeldir. ( Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i Islâm 45) Nitekim balık pulunun abdeste engel olduğu fıkıh kitaplarımızda açıkça zikredilmektedir. ( Vehbe ez-Zuhaylî, el-fıkhu`I-Islâmî I/239)

KIRAATTE VE DUADA ÖLÇÜ

Ibn Abidîn`in şu ifadesinden, konumuzla ilgili bir ölçü ve kistas edinilmesi mümkündür : "Bazıları, okuyan belirli olursa ücret caizdir, değilse değildir, demişler. Zâhidî, bu da kiraata ücretin câiz olduğunu gösterir, diyor. Bunu nasıl anlayacağız denirse şöyle cevap veririz :

Bizim yerleşmiş bir kaidemiz vardır ki, şudur : Fıkhî meselelerin kaynağı, Kitap`tan, sünnet`ten ya da icmadan, meşhur ve malûm bir esas ise, artık bu, hiç kimse için tartışma konusu değildir. Yok eğer kaynak ictihada dayanan bir esas ise bakılır, nakleden, müctehit ise delilini aramâksızın uyulması gerekir. Nakleden değil de, kendisinden nakledilen müctehitse ve naklin ondan yapıldığı sabitse, durum yine aynıdır. Ama kendi görüşüyse, ya da bir başka mukallitden nakledilmişse veya mutlak zikredilmişse ve fakat şer`i bir delil de gösteriyorsa, buna da bir diyeceğimiz yoktur. Aksi halde bakılır; eğer belli temel kaidelere ve muteber kitaplara uyuyorsa, onunla amel câizdir, âlim için de delilini araştırması gerekir. Bütün bu zikredilenlere uymuyorsa nazar-ı itibara alınmaz."Hasan Basri merhum`un şu sözleri bu konuya ışık tutabilir :"Duada ciğerlerini parçalayacak ve dinleyenlerin kulak zarlarını patlatacak gibi bağırıp çağırmak, süslü olsun ve beğenilsin diye tumturaklı tasannu`lara, seci` ve kafiyelere yer vermek câiz değildir.Bu, niyaz ettiğimiz Allah`ı saymamaktır. "Na`ra kemter zen ki, nezdîkest Huda = Duada bağırma ki, Allah uzak değil, yakındır" (Hasan Basrî Çantay, Kur`ân-ı Hakîm ve Meal-i Kerîm. Ist.1969, I/248.)

Buraya kadar aktardığimiz naslar, ictihatlar ve tahlillerden anlaşılan şudur: Insanlarda, hak olsun, batıl olsun, din ile tatmin arayışı fıtridir. Kendisini Müslüman olarak bulmuş, fakat Islâmi sağlam temelleriyle bilmeyen insanların, hatim ve mevlit gibi dînî görünümlü uygulamalara başvurmaları, ya da sığınmaları, bu fıtri duygunun eksik bilgi ile bütünleşmesi sonucudur. Adetâ bir meslek olarak, para ile Kur`ân-ı Kerîm, ya da mevlit okuma, ekonomik değil, psikolojik ve itikadî kökenlidir ve hadiste sözü edilen, Yahudi ve Hristiyan din adamlarını taklit ve izleme cümlesinden sayılabilir. Buna zaruretlere binaen cevaz vermek de mümkün değildir. Konu üzerinde Hanefi mezhebinin görüşü, takdir ve tercihe sayandır. Çünkü mesele etraflıca sadece bu mezhepte ele alınmış, enine boyuna tedkik edilmiştir. Hattâ "es-Seyfu`s-sârim" ve "Şifa`u`1-alîl" gibi müstakil risaleler yazılmıştır.

ÖLENİN ELBİSESİ

Ölen bir kimsenin elbise ve diğer şahsi eşyasını vasiyeti olmaksızın fakirlere vermek caiz midir?

Vârislerinin rızası olursa câizdir. Rızalarının olmadığı biliniyorsa, ya da olmama ihtimalı varsa, câiz değildir. Ancak ölenin bu konuda vasiyyeti varsa ve elbisesinin değeri; bıraktığı malın üçte birini aşmıyorsa, varislerin rızasına bakılmaz ve vasiyyeti yerine getirilir.

ÖLMÜŞ OLAN KİMSEYİ ÖPMEK CAİZ MİDİR?

Ölmüş olan kimseyi öpmekte beis yoktur. Zira Hz. Peygamber /sav( ruhunu Mevlasına teslim etmiş olan Osman bin Maz`un`u öptü.

Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (ra) Refik-i A`laya intikal eden Hz. Peygamberi iki gözleri arasından öpüp: "Ey Peygamber, ey seçkin insan!” diyerek hasretini giderdi.

ÖLÜ GECELERİ

Günümüzde ölenin ardından okutulan "Kırk Hatmi" denen birşey var. Bunun aslı nedir?

Islâmda ölünün kırkıncı ya da elli ikinci gecesi diye bir şey yoktur. Bu tür inanışlar, müslümanların arasına başka bâtıl dinlerden girmiş olmalıdır: Kur`ân-ı Kerim okunup sevabı ölüye gönderilebilir; bunun bir zamanı ve mekânı yoktur.

ÖLÜLER HAYATTA OLANLARIN HALLERİNİ BİLİRLER Mİ?

Ölüler hayatta olan kimselerin yaptıklarını bilirler. Şayet iyi amel işlerse sevinirler, kötü amel işlerse üzülürler. Peygamber (sav) bir hadiste şöyle buyuruyor: "Amelleriniz, ölmüş akraba ve aşiretinize gösterilir. Ameliniz iyi olursa sevinirler, iyi olmazsa "Allah`ım onları hidayete erdirmeden ruhlarını alma” diyerek dua ederler".

ÖLÜLER ZİYARETLERİNE GELENLERİ TANIRLAR MI?

Ölüler ziyaretlerine gelenleri tanırlar. Bu hususta günler arasında fark yoktur. İbni Ebi ed-Dünya`nın rivayet ettiği bir hadiste, Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Herhangi bir kimse mü`min kardeşinin ziyaretine gider ve kabri yanında oturursa mutlaka ondan hoşlanır ve selamını alır”.

ÖLÜM DÖŞEĞİNDE BULUNAN KİMSENİN YANINDA YASİN-İ ŞERİF OKUNUR. BUNUN ASLI VAR MIDIR?

Ölüm döşeğinde bulunan kimsenin yanında Yasin-i Şerif okumak sünnettir. Peygamber (sav): "Ölülerinize Yasin okuyunuz” buyurmuştur. (Ebu Davud ve İbn Hibban rivayet etmişlerdir). İbn Hibban: Ölülerinize Yasin okuyunuz!” demekten maksat ölüm döşeğinde bulunan yani ölmek üzere olan kimseye Yasin-i Şerif okuyunuz demektir, der. Yalnız İbn er-Rif`a hadisi te`vil etmeden olduğu gibi kabul ediyor: "Yani ölmüş olan kimseler için Yasin-i Şerif okuyunuz”.

Peygamber (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: "Ölüm döşeğinde bulunan kimsenin yanında Yasin okunsa mutlaka Allah Teala ölümünü kolaylaştırır”.

ÖLÜM HALİNDE AVRET

Kocasının ölmesi halinde, ölümünün ardından, karısının "bâin talak"la boşanmış olmasını gerektiren bir durum bulunmamışsa, erkek yıkayıcı bulunmaması durumunda karı kocasını yıkayabilir; ama aynı durumda, koca karısını yıkayamaz. (Fetâvâ-yi Hindiyye, I/I25.)

ÖLÜM HASTASININ HİBEDE BULUNMA YETKİSİ.

Ölümle sonuçlanan ağır bir hastalığa yakalanan kimsenin kavlî tasarrufları bazı kayıt ve şartlarla geçerli olur. Bu yüzden onlar kısmen kısıtlı sayılırlar. Ezcümle; hasta iken yaptıkları vakıf, borç ikrarı ve hibe gibi yükümlülük doğuran tasarrufları, ancak mallarının I/3 ünden geçerli olur. Fazlası, vasiyette olduğu gibi tenkise tabi tutulur (es-Serahsî, XIII,101 vd.; Ali Haydar, a.g.e, II, 736, 740; Mecelle, mad., 1595).

ÖLÜNÜN HAFTASI, KIRKINCI, ELLİİKİNCİ... GECESİ:

Bu tür şeyler Islâm`da bulunmayan ve İslam`ın canlı dönemlerinde uygulanmayan bid`at davranışlardır. Buna benzer bid`atler, hep dini hayatın ve inançların zayıflamasıyla ortaya çıkar ve iki şeyi ispata yarar: Bir; demek ki insanlar inançsız yaşayamazlar. Eğer Allah`ın gönderdiği gerçek dini öğrenip ona uymazlarsa kendilerinin icat ettikleri Saçma dinleri uygularlar. Iki; dini bütün ve A1lah`ın gönderdiği dini bilinçle yaşayan insanlar, bu tür bid`atlara ihtiyaç duymazlar.

Ancak bazı işlerin ölüye yarar sağlayacağı ve bazı davranışların sevabının onlara ulaşacağı da bir gerçektir. Âlimlerin çoğu meselâ; ölen birisi için verilen sadakanın, şartlarına uygun olarak okunan Kur`ân-ı Kerîm`in, yapılan duâların ona ulaşacağını söylemişlerdir. (bk. Nevevî, Fetâvâ 92; Ibn Âbidîn, el-Ukâd l1/297.) Fakat ölenin mü`min olarak gitmiş olması, bunun birinci şartıdır. Mü`min olarak ölmeyenler için yapılan bağış dileklerinin aslâ kabul olunmayacağını, Allah (c.c.) Kur`ân`da haber vermektedir. (Tevbe (9) 80.) Hattâ Kur`ân`ın bazı âyetlerini de olsa kabul etmeden ölen birisi için duâ etmenin, duâ edeni de kâfir edeceğini söyleyenler vardır. Çünkü onun kâfir olduğu, Allah`ın indirdiğini kabullenmemesiyle belli olmuştur. Allah ise kâfiri bağışlamayacağını bildirmiştir. Buna rağmen onun bağışlanmasını istemek, Allah`a karşı çıkmak sayılmış ve insanı küfre sokacağı bildirilmiştir.

Böyle belirli gecelerde toplanıp ölen için birşeyler yapmaktansa, imkân bulunulan herhangi bir zamanda onun ruhuna göndermek üzere Kur`ân okumak, onun için hayırlar yapmak. sadaka vermek gerekir.

ORGAN NAKLİ CAİZ MİDİR?

Organ nakli mes`elesi bir çok yönüyle yeni bir mes`ele olmakla beraber, bazı yönleriyle de eskiden beri bilinmekte ve Islâm Fıkıhçıları tarafından bu yönüyle ele alınmış bulunmaktadır. Konu açısından en önemli nokta elbette insanın değeri ve konumu mes`elesidir. Herhangi bir makine gibi insanın bir parçasını söküp diğerine takma, ya da beğenmeyip değiştirme, herhalde onun "keramet"ine nakîsa getirmediği ölçüde yapılabilmeli, ya da yapılamamalıdır. Yahut bir başka deyişle, bir organ nakli ameliyatı yapılırken bilimsellik putunu tatmin amacıyla, yapılanın doğru olup olmadığına bakmadan, insanın neler yapabileceğini değil, insana neler yapılabileceğini hesap etmek gerekir. Bu girişten sonra: Islâm`da Allah`ın yarattığı en değerli varlığın insan olduğunu, onun "zübde-i âlem" bulunduğunu, diğer her şeyin onun için yaratıldığını, ayet-i kerimeler de, hadis-i şerifler de, bunlara bağlı olarak Islâm uleması da enine boyuna açıklamıştır. Insanın genel anlamda üstünlüğü ve kerameti yanında; şekil güzelliği, yer yüzünde Allah`ın halifesi olması, ilimle şeref kazanması, meleklerin ona secde etmesinin istenmesi, yiyecegi ve içecegi şeyler bakımından üstünlüğü.. gibi yönleriyle onun varlık aleminin odak noktası olduğu bildirilmiş, canının korunması, dinin ana hedeflerinden (maslahat) sayılmış, hayatî uzuvlarına tecavüz dahi canına tecavüz kabul edilmiş, haksız yere bir insanın öldürülmesi bütün insanların öldürülmesi, ölümden kurtarılması da bütün insanların diriltilmesi gibi görülmüştür. Hatta Rasulüllah (sav), "Bir kardeşine silâh çekene melekler lanet eder"(Müsned, N/256, 505) buyurarak onu korkutmanın dahi ne büyük günah olduğuna işaret etmiştir. Insanlara kendilerini tehlikeye atmamaları emredilmiş, hastalıklara çare ve tedavi aranması istenmiştir. Bu yüzden Islâm alimleri insanın tek tek uzuvlarının dahi mal kabul edilemeyecekleri için satılamayacağını, eşya gibi kullanılamayacağını, bağışlama yetkisinin bile insanın elinde olmadığını hükme bağlamışlardır. Hatta ikrah (ölümle tehdit) durumuyla karşılaşan birisi, öldürülme endişesiyle başkasının, değil canına, bir uzvuna dahi tecavüzde bulunamaz. Tek tek her insan mükerremdir. Bu hükümlerden bir insan olarak kâfirler dahi ayrı tutulmaz. Birinin hatırına diğerinin kerametine halel getirilemez. Hatta açlıktan ölme durumunda olan birisi, başka insanın etini yiyemeyeceği gibi, Şafiîlerden çok azı dışında bütün Islâm hukukçularına göre, kendinin bir uzvunu da kesip yiyemez. Çünkü insân kendisinin maliki değildir. Ayrıca bu onun tamamen ya da kısmen satılamamasının da bir sebebidir. Çünkü satılan şeyin mülk olması gerekir. Insanın bu değer ve şerefi ölmekle de kaybolmaz. Onun için Rasulüllah Efendimiz (sav), "ölünün kemiğini kırmak, onu diri iken kırmak gibidir" (Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenaiz 60; Ibn Mâce, Cenâiz 63; Müsned, VI658,100) buyurur. Buna göre doktorların sahipsiz cenazeler üzerinde yaptıkları deneyler, kadavra vs. ye cevaz bulmak mümkün değildir.

Bütün bu ve benzeri sebeplerden ötürü bir insandan bir başkasına herhangi bir uzuv aktarılamayacağını, diğeri zaruret içerisinde de olsa bunun caiz olamayacağını fıkıhçılar çeşitli ifadelerle ve hemen hemen ittifakla söylemişlerdir.(Nevevî, el-Mecü`1, IX/45; Mugni`l-Muhtâc, VNI/163; Mecmâ`ul-Emtiur, N/528) Insanın kendi vücudundan kopan bir parçasının yerine takılmasına ise caiz demişlerdir. Delil olarak Rasûlüllah Efendimiz (sav)`in Bedir harbinde gözü çıkan Katâde`nin gözünü kendi elleriyle yerine iade etmesini göstermişlerdir.(Zaman 19.2.87 (Dr. Muhammed Zeynelabidin Tarih`in doktora tezinden)) Yapay organlar ve domuz dışındaki kemik vs. lerini bu gaye ile kullanmakta da sakınca olmadığını söylemişlerdir.(Abdüsselam, Naki ve Ziraati A`zâil-Insan;125) Yenilerde de bu görüşleri savunan fıkıhçılar tedavinin bu yöne kaydırılması gerektiğini, insandaki rahatsızlıklar için başka insanları kullanmanın, İslam`ın "zarara zararla mukabele edilmez" esasına ters düştüğünü ve tıbbın şu anda ulaştığı noktanın sanki son aşama gibi görülüp, başka hal çareleri arama kapısını kapayacağını, dolayısıyla buna cevaz vermenin aslında meşru yoldan ilmin ilerlemesine de engel teşkil edeceğini söylemişlerdir. En ihtiyatli görülen bu izaha göre: Insanın tek hedefi, nasıl olursa olsun yaşamak değil, ne kadar yaşarsa yaşasın bir gün nasılsa ayrılacağı bu dünyadan, asıl dünyasını kazanarak ayrılmaktır. Halbuki, insanları bir makine gibi parçalarına ayırıp, diğerine monte etmek isteyen mantalite bunu, insana olan saygısından değil, her türlü gücün üstünde olan bilme merakını tatmin ve dünyayı ölümsüzleştirmek için yapmaktadır. Bu yüzden yetişilemeyip ölenlerin artık işi bitmiştir. Hiç olmazsa işe yarar parçaları bir başkasına takılmalıdır. Böylece belki onu ölümsüzleştirmek mümkün olabilir. Çünkü ölüm (ona göre) safi kayıp ve herşeyin bitmesi demektir. Iki-üç ay önce Mısır`da basılan ve Dr. Abdüsselam`a ait olan konuyla ilgili bir kitapta bu ihtiyatli görüşü benimsemiş görülmektedir.

Ama geçtiğimiz yıl yine Mısır`da tartışılıp kabul edilen doktora tezinde Dr. Muhammed Zeynelabidin ise bazı şartlarla, organ naklini caiz görmekte ve bunları: Zaruretin bulunması, iki zarardan hafif olanının alınması diye özetlemektedir. Bizce ancak adil tabiplerin de katılacağı bir heyet icmaının halledebileceği bu mes`elede son söz henüz söylenmemiştir. Ancak caiz olmadığını savunan görüşün delilleri daha güçlü, daha ihtiyatli daha insanî görülmektedir.

ORGAN NAKLİ VE İSLAM:

Organ naklı mes`elesinin henüz yirmi-otuz yıllık bir ömrü var. Bu bir bakıma çok kısa bir zaman dilimi, bir bakıma da bu mes`ele ile beraber doğan bir çocuğun şartlarının bulunduğu bir ortamda nemalanmış olması halinde müctehid olabileceği ve onu ve benzeri bir çok mes`eleyi halledebileceği kadar uzun bir süre... Ama teoride böyle olsa da bütün kompleks bir mes`ele, böyle karışık bir zamanda ancak "heyet ictihadı" ile hükme bağlanabilir. Çünkü mes`elenin; biyolojiyi, tıbbı, ahlâkı, hukuku, akideyi vb. ilgilendiren yönleri vardır. Şöyle ki:

1. Hangi organ kişinin hayatiyetinde ne derece fonksiyona sahiptir? Doku uyumu ve nakil başarısı açısından bu operasyonların başarı, ya da kâr ve zarar oranı nedir? Bir insanı oluşturan canlı hücrelerle diğer insanınkiler birbirine ne ölçüde benzer?

2. Ölen bir insanın teorik olarak bütün uzuvlarının bâşkalarına dağıtılması halinde o insan yakınlarına göre ne derece onlarındır? Ölüye ihtiramın sınırı nedir? Diğer yönden, önemli bir organını başkasından alarak yaşayan birisi kendi yakınları için ne derece kendisidir? Elinin nakil olduğunu düşünürsek; çocuğunu okşarken, hanımına dokunurken ne ölçüde bir baba ve bir koca olarak davranabilir, ya da karşısındaki tarafından öyle algılanabilir? Organ naklinin sınırı ne olmalıdır? Aynı mülâhazalarla (eğer bağışlanırsak) faraza, kendisine başkasının "zekeri" nakledilen kocanınhanımı karşısındaki durumu; ya da meselâ rahmi nakil olan bir kadının kocası ve çocuğu karşısındaki durumu ne olacaktır?

3. Böyle bir babadan olacağı varsayılan çocuğun nesebi şaibeli olacak mıdır? Vefat eden ve uzuv alınacak olan tarafın ölümü nasıl tespit edilecektir? Bu, tıbba mı yoksa hukuka mı havale edilecektir? Lütfi DOĞAN hocamızın da değindikleri gibi, komaya giren ve doktarlarca yaşamasından ümit kesildiği için kalbi, böbregi vb. alınmasına karar verilen ama haddizatında ölmeyen bir kimsenin, o sırada doğacak, ölecek ya da bir başkasıyla nikahlanacak eşi ve yakınlarıyla aralarında ne gibi veraset ve sihriyyet problemleri doğacaktır? Faraza kendisine Babasının eli takılan (aksi de düşünülebilir) çocuğun zevciyet ilişkilerindeki ten teması, "hurmet-i masahara"ya yol açacak mıdır. Nakledilecek organ için kimin yetkisine başvurulacaktır? Ölmeden önceki kendi beyanına mı? Velilerin mi? O ya da öbürleri bu yetkiye sahip midir?

Milyonlarca insanı ve bir o kadar da başka canlıyı bir anda öldürmenin tekniğini üreten teknolojinin, hasta bir insanın kısa bir süre daha yaşamasını bu yolla sağlamaya çalışması insanî bir çaba mı yoksa öbür dünyaya inanmamanın ve burada ebedî kalma çırpınışlarının tezahürü mü? Bu yılın başlarında Ingiltere`de yaşanan "böbrek satışı skandali" ve yine kısa bir süre önce Afrika`dan organları alınmak üzere Amerika`ya götürülen çocuklar olayı, çok daha büyük boyutlarda tezahürlerle insanlık önüne çıkmayacak mı? (1990 başları)

4. Hasrın cismanî olduğunu söyleyen ehli sünnet ulemasına göre nakledilen bir organ, meselâ kalb, tekrar dirilmede kimin organı olarak dirilecek? Mü`minden kâfire, kâfirden mü`mine organ nakli yapılabilecek mi? Diyelim bir kâfirin kalbinin mü`mine takılması onun imanına etki edebilecek mi? Ya da bir mü`minin hayatî bir organının bir kâfire takılması iman açısından caiz görülecek mi? Görülürse Akaid kitaplarımızda yer alan "kâfirin ömrünün uzun olmasına duâ edilmez" ve benzeri hükümler yeniden ele mi alınacak?

Bu ve benzeri ihtimallerin bir kısmı elbette çok teferruattır, hatta gülünç de görülebilir. Ama yine de düşünülüp bir heyetçe karara bağlanmaları gerekir. Bu ihtimallerin hepsine müsbet sonuç göstermek de organ naklinin cevazı için elbette şart değildir.

Bütün bu noktaları ve -bilebildiğimiz kadarıyla nasları göz önünde bulundurduğumuzda olur ya da olmaz sonucuna varmadan ve sırf o sonuca varma yolunda olanlara fikri katkıda bulunmak gayesi ile şu bulgulardan söz edebiliriz:

l. Organ nakli ve aynı kategorideki operasyonlar hakkında açık (ibaresi, işareti, delaleti ve iktizasiyla bilgi veren) nas bilinmemektedir. Bu da bu mes`elenin -en menfî ihtimalı alınsa bile- dinin temel esaslarını zedelemeyeceğini gösterir (mi?). Yine aynı itibarla Hanefîlerin "istihsan"ını ya da Malikîlerin "masalih-i mürsele"sini ilgilendirdiğinden maslahata uygun olan uygulamayı tespit, sözkonusu heyet için zor olmayacaktır.

2. "Ölünün kemiğini kırmak, günahta canlısını kırmak gibidir", diğer bir rivayette "... canlı iken kırmak gibidir"(Muvatta, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 45; Ebu Davud, Cenâiz 60; Ibn Mâce, Cenaiz 63; Müsned, VI/ 58,100,105,169, 200, 264. (Bazı rivayetlerde "mü`minin" ya da "müslimin" kemiğini, denmektedir)) anlamındaki hadis-i şerif, hiç bir surette organ naklinin olamayacağını göstermez. Çünkü çeşitli ameliyatların yapılabileceğini, kangren olmuş bir uzvun kesilebileceğini kabul etmeyen yoktur.

3. Fıkıh kitaplarımızda değişik mes`eleler için sarfedilen bazı ibareler konuya müsbet bazan da menfî yönde ışık tutar gibidir. Meselâ:

a. Başkasının olan bir malı yutan birisinin; bunun ödeneceği terikesi, ya da ödeyecek birisi bulunmaması halinde karnı yarılıp o mal çıkarılabilir.(Ibn Abidîn, NI/246)

b. Malıkîler ve Hanbelîler, yukarıda geçen hadise dayanarak ölen hamile bir kadının çocuğunu almak için karnının yarılamayacağını söylerler. Çünkü böyle bir çocuk adeten yaşamaz. Kesin olan bir saygına (hurmete) mevhum (olabilmesi vehimden ibaret) bir işi sebebiyle saygısızlık edilemez. Şafiîler ise hem bunun için hem de yuttugu mal için karnının yarılabileceğini söylerler.(Vehbe, NI/521. (3) agk.) Malıkîlerin; ölümünden önce başkasına ait çok bir malı (zekat nisabi), kaybından korkma ya da bir özür sebebiyle yutanın karnının yarılabileceğini, hatta bunu mirasçıları ondan mahrum etmek için yutmuşsa az da olsa yarılacağını düşünürsek(3), hamile ile alâkalı hükmün illetinin (dayanağının) kesin bilememe olduğunu anlarız. Eğer durum bugün bunun aksine ise hükmün de değişecegi ortaya çıkar.

c. Aç kalan bir insan, kanı masum bir insandan başka yiyecek bir şey bulamazsa, o mü`min olsun, kâfir olsun, onu öldürmesi, ya da bir organını telef etmesi helâl olmaz. Çünkü o da onun gibi bir insandır. Binaenaleyh, kendini yaşatmak için onu imha edemez. Bunda ihtilaf yoktur (Bu ifade bu konuda icmain bulunduğunu ve canlıdan canlıya organ naklinin caiz olamayacağını gösterir). Bulduğu kişi harbî ve mürted gibi kanı helâl birisi ise bazılarına (kâdi) göre öldürüp yiyebilir. Çünkü öldürülmesi helâldir. Şafiî "ashap" fıkıhçılar da bu görüştedir. Çünkü onun saygınlıgı yoktur ve yabaniler hükmündedir... Eğer masum birini ölmüş olarak bulursa Hanbelî "ashab" fıkıhçılara göre yenmesi helâl olmaz, Imam Şafiî ve bazı Hanefilere göre helal olur. Evla olan da budur. Çünkü dirinin saygınlığı daha büyüktür. (Hükümde birbirine denk görülemezler) (Ibn Kudâme, el-Mugni, VNI/601-602.). (Bu sonuncuların görüşüne göre ölümle karşı karşıya olan birisi bir ölüden organ alabilir).

d. Hanbelîlere göre, yiyecek birşey bulamayıp zor durumda kalan kimsenin, kendi bazı organlarını yemesi caiz değildir. Çünkü bir organını kesmesi belki de onun ölümüne sebep olur ve kendini öldürmüs sayılır.(age. VNI/601) Ama "el-Minhâc" da Nevevî`ye göre, daha sahih (esah) olan, hepsini değil ama organının bir kısmını kesmesinin caiz olmasıdır ve bunun iki şartı vardır:

l. Meyte ve benzerinin bulunamayışı. 2. Kesmedeki tehlike, yemeyi terketmedeki tehlikeden az olması. Tehlike eşit, ya da kesmeden daha fazla olursa kesinlikle haram olur. Ama insanın aynı durumda olan başkaları için organlarını kesmesi de kesinlikle caiz değildir. Çünkü bu, tamamı kurtarmak parçayı feda etmek gibi değildir.(Sirbînî, Mugni`l-Uhtâc, I/190; Vehbe, I/577)

e. Şafiîlere göre insanın kırılan kemiği, temizi bulunamadığı için pis bir madde ile bağlanırsa sahibi mazurdur ve zaruretten ötürü namazı sahihtir, onu çıkarması gerekmez.(Sirbînî, age I6190-191). Eğer isin ehli (uzman doktorlar), insan eti ancak köpek gibi bir şeyin kemiği ile bağlanırsa çabuk tutar derse bu, Esnevî`nin de dediği gibi, özür sayılır. Bağlamasının haramlığı ve çıkarmasının gerekip gerekmeyeceği konularında kendi dışındaki bir insanın (ifadeye göre mü`min olsun kâfir olsun) kemiği (vs.`si) de pis olan kemik hükmündedir. Bu ifadenin zahirine bakılırsa muhterem olan insanla olmayan arasında da bir fark yoktur.(Sirbînî, age I6190-191)

f. Gazalî aç kalan insanların, ölmemek için içlerinden birini yemelerinin "garip mürsel bir maslahat" olduğunu, binanaleyh, caiz olmayacağını söyler.(Bûtî, Davâbitu`1-Maslaha (Sifâu`1-Galîl`den), 222)

Sonuç: 1. Bu fıkıh ibarelerini naslar gibi bağlayıcı saymak zorunda olunmadığı gibi, bütünüyle gözardı etmek de mümkün değildir. Özellikle Ibn Kudâme`nin "ihtilaf yoktur" dediği mes`ele canlıdan canlıya organ naklinin olamayacağını göstermesi açısından önemlidir.

2. Organ naklinin bir kalemde caiz olduğunu söylemek, aynı zamanda alternatif çarelerin de önünü tıkamak ve insanî gibi görülen bir uygulamanın, daha insanî olana engel olması anlamına gelebilir. Nitekim yakınlarda dinlediğim bir radyo haberine göre ABD`inde kadavra görevi üstlenecek yapay bir vücut geliştirilmiştir.

ORUÇ

Oruç; İslam`ın beş ana temelinden biridir. Ve müslüman, ergin, akıllı ve sağlıklı olan herkese farzdır. Farz olan oruçla, yılda bir kez gelen Ramazan Ayı orucu kastedilir.

Oruç, ibadet kastıyla sahurdan akşama kadar yemeyi, içmeyi, yeme-içme sayılan şeyleri ve cinsel ilişkiyi terketmekle tutulmuş olur.

"Orucun sevabı Allah`tan başka kimsenin takdir edemeyeceği kadar büyüktür." (bk. el-Heytemî`, ez-Zevâcir, 1/156.) "Oruçlunun, acıkmaktan doğan ağız kokusu Allah için miskten daha güzeldir." (Mûslim, savm 161.) "Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır." (Müslim, savm 162-163.) "Oruçlu, duâsı geri çevrilmeyen üç gruptan biridir." (Beyhakî, Sünen NI/345, Tecrid NI/253. ) "Ramazan orucunu, -dünya ile ilgili faydalardan ötürü değil de- sadece Allah için tutanın geçmiş günahları bağışlanır." (Nesai, siyam 39; Tirmizî, savm 1.) "Özürsüz olarak tutulmayan bir günlük Ramazan orucunun kaçırılan sevabı bütün zaman süresini oruçlu geçirmekle dahi karşılanamaz." (Tirmizî, savm 27. )

Oruç insanın meleklik yönünü güçlendirir ve insanı meleklerden yüce yapar. Hayvanî duygularını köreltir. Nefsinin taşkınlığını önler. Insanı başıboş olmaktan kurtarır, ona Rabbini hatırlatır. Acıktıkça O`nun verdiği ‚ nimetlerin kadrini öğretir. Aç ve muhtaçların halini hatırlatır.

Oruç insana sabrı öğretir. Onu ilâhlaşmaktan ve zorbalıktan kurtarır. Vücudunu dinlendirir, sıhhatini artırır, psikolojisini ve sinirlerini düzeltir. Insana sırf midesi için yaratılmadığını hatırlatır.

Allah: "Oruç benim içindir, onun mükâfatını da ben veririm." (Müslim, savm 163. ) buyurur. Demek ki, diğer yararların hepsi bir yana, oruç, Allah`ın rızasını sağlar. Kur`ân-ı Kerîm`de de orucun farzediliş hikmeti olarak onun insanı takvaya götürdügü zikredilir." (K. Bakara (2) 183)

ORUC HAKKINDA ÇEŞİTLİ KONULAR

Oruçlu iken bir şeyin tadına bakmak, çiğnemek, kendine güveni olmayanın kucaklaşması ve öpmesi mekruhtur ancak orucu bozmaz.

Orucunu yemekte olan âdetlinin âdeti, ya da lohusanın âdeti gündüzleyin sona ererse, o günü akşama kadar oruçlu gibi geçirmeleri, ayrıca kaza etmeleri gerekir.

Oruçlunun iftarda acele etmesi, sahuru son anına kadar geciktimesi müstehaptır.

Ramazan orucunun keffaretinin aralıksız tutulması gerekir. Kadının âdet görmesi buna engel değildir.

Ramazan Bayramı`nın ikinci günü, Sevvâl`in altı gün orucuna başlanabilir.

Kadınlar, kocalarının izni ile evlerinde namaz için ayırdıkları odada itikâf yapabilirler.

Itikâfta bulunanın, cima yapması, öpmesi ve her türlü cinsel davranışı yasaktır. Unutarak da, gece de yapsa itikâfi bozulur.

ORUC HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Farz olan Ramazan orucundan başka, vacip, müstehap ve haram olan oruçlar da vardır.

Vacip olan oruç; Ramazan`da kasten bozulan orucun kefareti, Zihâr keffareti, hatâ ile adam öldürme keffareti, yemin keffareti, hacdaki hatâlardan doğacak keffaret, kaza edilen itikâf orucu, adak oruçları gibi oruçlardır.

Müstehap olan oruçlar; Muharrem Ayının dokuzuncu ve onuncu günleri orucu, her kameri ayın onüç, ondört ve onbeşinci günleri orucu, her Pazartesi ve Perşembe günleri tutulan oruç, gibileridir. Bunlara nafile oruç da denir.

Haram olan oruçlar ise; Kurban Bayramı`nin dört günü ile, Ramazan Bayramı`nın ilk günü tutulan oruçlardır.

Ramazan orucu, belirli bir güne adanmış adak oruç ve nafile oruca akşamdan, kaba kuşluğa kadar niyyet edilebilir. Orucun niyyeti, içinden oruç tutmaya karar vermiş olmaktan ibarettir.

Kaza, gün belirtilmeyen adak ve keffaret oruçları için sahur bitmeden önce niyyet etmek, yani içinden karar vermiş olmak gerekir.

Ramazan takvimle ve hesapla değil, Ramazan hilalinin görülmesiyle, ya da Şaban Ayı`nı otuza tamamlamakla başlar.

Ramazan`a başlarken Şaban`ın son günü mü, Ramazan`ın ilk günü mü diye, şüpheye düşülen gün, konuyu iyi bilmeyenlerin oruç tutmaması daha iyidir. Ancak Ramazan hilalinin görüldüğü ilan edilirse, o gün şüpheli olmaktan çıkar. Ramazan olduğu kesinleşir.

Bayram da yine takvimle değil, Şevval hilâlinin görülmesiyle başlar. Ancak bayram hilâlini en az iki adil şahidin görmüş olması gerekir.

Orucu Bozup Keffareti Gerektiren Şeyler:

l. Gıda ve ilaç türünden birşeyi kasten yeme ve içme,

2.Kasten cinsel ilişkide bulunma ve bulunulma,

3.Kan aldırıp ya da gıybet edip, orucu bozuldu sanarak yiyip içmek suretiyle kasten orucunu bozma.

Orucu Bozulup Sadece Kaza Etmesi Gerekenler

l. Âdetli ve lohusa,

2. Oruç tutmakla hastalığı artan hasta,

3.Körpe çocuk emziren anne ya da süt anne,

4.Yolcu,

5.Oruca niyyet etmeden yiyen kimse (Bir isyan olarak kasten yiyenlerin, niyyet etmemiş

olsalar bile keffaret tutmaları gerektiği söylenmiştir). .

6.Öpme, okşama ve el ile (masturbasyon) boşalan,

7.Güneş batmadığı halde battı sanarak iftar eden,

8.Ve şafak söktügü halde sökmediğini sanarak sahur yiyene keffaret gerekmez. Bunlar sadece kaza ile yetinir.

Şimdi sayacağımız şeylerden biri, kasten yapılmış olsa da, oruç bozulur; ancak keffaret gerekmez:

l. Sağ olan kadının önü ve arkası ile, erkeğin arkasından başka herhangi bir varlıga, ya da organa cima etme,

2. Yenilmesi arzu edilmeyen ve gıda özelliği taşımayan taş, demir ve çelik gibi şeyleri yutma,

3. Kendi isteği ile bilerek ağız dolusu kusma.

4. Burundan alınan sıvının boğaza ulaşması,

5. Hukne (lavman) kullanma (Arkadan aletle kalın barsağı temizleme),

6. Kulaga ilaç, yag, v.b. bir şey akıtma,

7. Derin yaraya, karın boşluğuna işleyecek özellikte ilâç koyma.

8. Baştaki yarığa ilaç akıtma,

9. Unutarak yedikten sonra, orucu bozuldu sanıp kasten yeme,

10. Uyurken birisinin boğazına su döküp midesine gitmesi,

11. Uyurken cima edilme,

12. Ramazan`a niyyet etmeden yeme ,

13. Yanılarak yeme,

14. Zorla yedirilme.

ORUÇLU İKEN GÖZE MERHEM SÜRMEK VEYA DAMLA DAMLATMAK CAİZ MİDİR?

Oruçlu olan kimse gözüne merhem sürebildiği gibi damla da damlatabilir. Bunun için hiç bir mani yoktur. Fakat buruna damla damlatmak, hiç şüphe yok ki orucu bozar.

ORUÇLU OLAN BIR PİLOT OKSİJEN TENEFFÜS EDEBİLİR Mİ?

Yükseklerde uçan pilot veya denizlere dalan bir dalgıç oruçlu olduğu halde oksijen teneffüs edebilir, orucuna bir halel gelmez. Çünkü oksijen ne yenir ne de içilir. Hatta duman gibi hacmi olmayan bir şey boğaza girerse yine oruç bozulmaz.

ORUÇLU OLAN KİMSENIN KULAĞINA İLAÇ VEYA SU AKITILSA ORUCU BOZULUR MU?

Oruçlu olan kimsenin kulağına ilaç veya su akıtılsa orucunun bozulup bozulmayacağı hususunda ihtilaf vardır. Şafii mezhebinde kuvvetli olan kavle göre ilaç ile su arasında fark olmaksızın her ikisi de kasden kulağa akıtılsa orucu bozulur. Yalnız kulağın dış tarafını yıkamak isterken içine girerse oruç bozulmaz.

Hanefi mezhebinde ise İmam-ı A`zam`a göre kulağa konulan ilaç orucu bozar. Su ise bozmaz. Müfta bih olan bu görüştür. İmameyn`e göre ise kulağa ne akıtılırsa akıtılsın orucu bozmaz.

ORUÇLU OLAN KİMSENIN, ABDEST ESNASINDA AĞZINA SU VERİRKEN BOĞAZINA SU KAÇARSA ORUCU BOZULUR MU?

Oruçlu olan kimsenin, abdest esnasında ağzına su verirken boğazına su kaçsa; oruçlu olduğunu hatırlamadan ağzına su almışsa ittifakla orucu bozulmaz. Oruçlu olduğunu hatırladığı takdirde ağzına su verirse Hanefi mezhebine göre orucu bozulur.Bilahare bir gün kaza etmek zorundadır.

Şafii mezhebine göre ise oruçlu olduğunu bildiği halde mübalağa yapmadan ağzına su almış ve boğazına kaçmışsa orucu bozulmaz. Amma mübalağa etmiş ise orucu bozulur. Yalnız abdest ve gusül gibi mecburi olan şeylerden başka bir maksat için ağzına su verirse mutlaka orucu bozulur.


ORUÇ KEFFARETİ NE ZAMAN GEREKİR?

Ramazan-ı şerifte oruç niyetini getirip özürsüz olarak kasden orucu bozmakla keffaret lazım gelir. Yani –varsa- bir köleyi hürriyete kavuşturmak, imkan yoksa ara vermeden iki ay oruç tutmak, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek yedirmektir. Ama niyet getirmeden orucu yemek kazadan başka bir şey gerektirmez.

Şafii mezhebinde Ramazan-ı Şerifte oruçlu olan kimse cinsi münasebette bulunduğu takdirde kendisine keffaret lazım gelir. Yemek yemek ve su içmekle keffaret söz konusu değildir. Sadece gününe gün kaza etmek lazım gelir.

Oruç tutmamayı meşru kılan özürler
İsa Sevgili
İsa Sevgili
Kurucu



Namaz Zamanı

    B2B Toptan Satış Pazaryeri

    Kral Yolu
    kralyolu.com
    Gusül (boy) abdesti nasıl alınır?
    Gusül abdesti yada boy abdesti nasıl alınır? Ayrıntılarıyla gusül abdestini öğrenin
    Namaz nasıl kılınır?
    Namaz nasıl kılınır? Namaz kılmayı öğrenmek hiç bu kadar kolay olmamıştı.
    Abdest nasıl alınır?
    Abdest nasıl alınır? Namaz kılmak için kadınlar ve erkekler nasıl abdest alırlar?
    İnşirah Suresi
    İnşirah suresi, İnşirah suresinin anlamı, tefsiri, yazılışı ve okunuşu videolu anlatım
    Yasin Suresi
    Yasin suresi, Yasin suresinin anlamı, tefsiri, yazılışı ve okunuşu ile videolu anlatım
    Çocuğunuz için namaz etkinlikleri
    Çocuğunuzun namazı sevmesi için neler yapmalısınız? Örnek etkinlikler
    Cenaze namazı nasıl kılınır? Cenaze namazı kılınışı
    Cenaze namazı nasıl kılınır? Cenaze namazı kılınışı, Özet maddeler halinde anlatım

ORUÇ TUTMAMAYI MEŞRU KILAN ÖZÜRLER

Beş kimse, imkân bulduğunda kaza etmek üzere Ramazan orucunu tutmayabilir, tutmakta ise bozabilir.

1. Oruçla hastalığının uzamasından ya da artmasından korkulan hasta.

2. Sefer süresi kadar yola çıkan yolcu,

3. Oruca güç yetiremeyen ihtiyar (Her gün için bir fitre verir. Sonradan güçlenirse ayrıca kaza eder),

4. Kendine ya da çocuğuna zarardan korkulan hamile kadın,

5. Kendine ya da çocuğuna zarardan korkulan emzikli kadın.


İhtilâm olmak ve cünüp olarak sabahlamak oruca mâni olur mu?

Oruçlu iken ihtilâm olmak (kendi kendine rüyalanmak) orucu bozmaz. Dokunma, oynaşma ve öpme olmadan, sadece bakmak ve düşlemekle boşalma da o orucu bozmaz. Bu durumlarda sadece yıkanır ve orucuna devam eder: Dokunma ve öpme ile boşalırsa, oruç bozulur; ama sadece kaza gerekir.(66 M. Zihnî 590, 597 )

Oruçlu olduğunu bilerek, ama elinde olmayarak boğazına su kaçsa, orucu bozulur sadece kaza gerekir. Gündüz ihtilâm olan oruçlunun namaz vakti geçmeyecek bir süre içerisinde yıkanması şarttır. Ancak yıkanmaması oruca engel değildir. Yani yıkanmazsa, namazı terk etmiş olacağı için büyük günah işlemiş olur; ama orucu oruçtur.

Cünüp olarak sâbahlamak oruca mâni olmaz. Gündüz yıkanması gerekir. Yıkanmayı iftardan sonraya bırakırsa, namazı terketmiş ve büyük günah işlemiş olur.

Iğne, diş Çektirme, Misvak ve Oruç

Diş çektirme, doldurtma, dişlerini misvakla ya da macunla yıkama, iğne yaptırma... orucu bozar mı, bozarsa kazâsı nedir?

Diş çekimi orucu bozmaz. Ancak dişin çıktığı yerden akan kan; tadı ağzın her tarafına dağılacak kadar çok olur, ya da karıştığı tükürüğün yarısından çok olur ve yutulursa orucu bozar, kaza gerekir.(67 Bilmen 289 (md.106)) Diş dolgusu konusu da vücudun herhangi bir yerindeki yarayâ ilâç koyma gibidir; Dolgu maddeleri sıvı olmayıp, dimağa ve karın boşluğuna ulaşamadıkları için orucu bozmazlar. Ancak kanala zerkedilen ilâç, ya da dolgu maddesi, sıvı olur ve beyne ulaşırsa, Imâm Ebû Hanîfe`ye göre oruç bozulur, diğer imamlara göre yine bozulmaz. Diş çekimi için uygulanan ve halk arasında morfin diye bilinen uyuşturucu (anestezik) etkili iğne de vücudun herhangi bir yerine yapılan iğne gibidir. Imam Ebû Hanîfe`ye göre orucu bozar. Ihtiyata uygun olduğu için kabul edilen görüş de budur. Ancak onun arkadaşları olan diğer imamlar, vücuda yarayışlı olmayan ve tabii yollarla vücuda girmeyen şeyler, orucu bozmaz görüşündedirler. Dolayısıyla onlara göre, yaralara her nasıl olursa olsun ilâç koymak, yine nasıl olursa olsun iğne yaptırmak, orucu bozmâz.(68 M. Zihnî 594, 599; Bilmen 293.) Buna göre durumları âcil olmayanların, diş çekimi ve iğne işini akşama bırakmaları tavsiye olunur. Ama bundan gecikmekle zarar görecek olanlar, oruçlu iken de iğnelerini yaptırır, dişlerini çektirir, ya da doldurturlar. Dolgu dışındakileri yaptıranların sonradan kaza etmeleri daha ihtiyatli olur.

Dişleri, özsuyunun tadı hissedilecek kadar taze bir misvakla temizlemek orucu bozmaz ama, mekruhtur. Bu tadı duyulmayan misvakla ya da firçalarla dişleri yıkamak oruca hiçbir zarar vermez. (69 M. Zihnî 610; Bilmen 287-88 `) Dişlerin macunla fırçalanması, ya da tuzlu su ile gargara yapılması hallerinde macunun ve tuzun tadı boğaza kadar ulaşmış olacağından oruç bozulur. Misvaktan kopan ve yutulân parçalar buğday tanesi kadar, yada daha fazla olursa orucu bozarlar. Dişlerin kendiliğinden kanaması halinde, kan tadı duyulacak kadar olur ve bilerek yutulursa oruç bozulur. Az olur ve farkına varmadan yutulursa bozulmaz. Bütün bu durumlarda orucun bozulması halinde sadece kaza gerekir.


ORUÇ, FARZİYETİ, HİKMETİ VE FAYDALARI

a. Farz Oluşu

Insanların ve cinlerin niçin yaratıldıklarını bizzat yaratıcı bildirir: "O`na ibadet etsinler, yani O`nu tanısınlar diye." (51/56) Ancak sınırlı bir akılla sınırsız bir varlığın tanınması zor, hattâ hakkıyla tanınması imkânsız olduğundan nasıl tanıyacağımızı ve nasıl kulluk edeceğimizi de biz yine O öğretmiş ve kullukla ilgili bazı fiilleri zorunlu (farz) kılmıştir.

Yani Allah`ı (c.c.) tanımanın ve O`na kulluğun asgari şartı bu zorunlu ibadetlerdir. Oruç da bu ibadetlerden.biridir. Allah Resulü (s.a.v.), bir mübarek sözlerinde, bu temel ibadetleri bir arada anar ve buyurur ki: "Islam beş şey üzere kuruludur: Allah`ı birlemek (tevhid), namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve hac yapmak." (Müslim Iman 5) Tek başına bu hadis bile, orucun farz olduğunu bildirmeye yeter. Ancak bundan önce Kur`an-ı Kerim de orucun inananlar için bir farz olduğunu vurgulu bir ifade ile bildirmiştir: "Ey mü`minler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılınmıştır ki, sakınasınız."(2/183) Daha önceki semavî dinlerde de oruç bulunduğu için, Allah Resulü Efendimiz orucu biliyordu ve Medine-i Münevvere`ye hicret etmezden önce, Aşûre orucuna da devam ediyordu. Hicretten sonra, ikinci yıl Muharrem`in onunda, çocuklara varıncaya kadar bütün müslümanlara oruç tutturmuş ve aynı yıl Ramazan orucu farz kılınınca: "Aşûre günü dileyen oruç tutsun, dileyen terketsin." buyurmuşlardır. Yani Ramazan orucu ilk defa Hicretin ikinci yılı içerisinde farz kılınmıştır. Farz kılınışı büyük Bedir Harbinden bir ay ve birkaç gün önceye rastlar. Bedir Harbi ise, aynı yıl Ramazan`ın onyedinci Cuma günü vuku bulmuştur. Buna göre Ramazan orucunun farz kılınışı, Şaban ayı içerisinde olmuş olur. (Tâhir`ül-Mevlevî, Müslümanlıkta Ibadet Tarihi, l05-106; T`aberî, N/132; Suy`ûti, ed-Dürrü`l-Mensûr, I/176; Sabûnî, Ravâyi`/193) Allah Resûlü dokuz sene Ramazan ayı orucunu tuttuktan sonra vefat etmiştir. (Ibn Kayyim, Zâdü`l-mâed,152 (en-Nedvî, Dört Rükün, 205)) Bu, farz olan Ramazan orucudur. Bunun dışında vâcip, sünnet, müstehap, nâfile, mekruh ve haram olan oruçlar da vardır. (Bk. Tâhirü`l-Mevlevî, a.ge.112 )Farz olduğu, Kitap ve sünnetin kesin delilleriyle sâbit olduğu için, orucu inkâr küfürdür, insanı dinden çıkarır. Hafife ve alaya almanın da aynı olduğunu söylemişlerdir. Hatta, inanmakla beraber; ibadetleri yapmamak insanı dinden çıkarmasa bile, herkesin göreceği yerlerde açıkça oruç yemenin, orucu hafife alma anlamına geleceğinden, küfür olduğunu söyleyenler de vardır.Özürsüz olarak bozulan bir günlük Ramazan orucunun kaçırılan sevabı, bütün zaman sürecini oruçla geçirmekle dahi karşılanamaz. (Zehebî, Kitâbu`l-kebâir, 40-4l: el-Heytemî, ez-Zevâcir,I/195) Diğer yönden, tutulması halinde, "Orucun sevabı; Allah`tan başka kimsenin takdir edemeyeceği kadar büyüktür." "Her iyiligin karşılığı on ilâ yediyüz katıyla verileceği halde, orucun karşılığını ancak Allah bilir." "Oruçlunun acıkmaktan doğan ağız kokusu, Allah için miskten daha güzeldir.", "Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır. tutana Kıyamet günü şefaatçidir.", "Oruçlu, duası geri çevrilmeyen üç gruptan biridir.", "Ramazan orucunu dünya ile ilgili faydalardan ötürü değil de, sadece Allah için tutanın geçmiş günahları bağışlanır.", "Ramazanda yapılan nâfile bir ibadet, sevap bakımından diğer günlerdeki farzlara denktir. Farz ise, diğer günlerdeki yetmiş farza denktir." (Bu ve benzeri hadisler için bk. el-Heytemî, age. I/196-l98)

Hikmeti ve Faydaları

Orucun hikmetleri, aynı zamanda faydası sayılacağından, bu ikisini birlikte ele alıp, bazan fayda, bazan da hikmet diye açıklayacağız. Ancak anlaşılmasını kolaştırmak için, konuyu bir başka açıdan ikiye ayırarak isleyecegiz: a) Orucun keyfiyeti ile ilgili hikmetler, b) Dünya ve Ahirete yönelik faydaları.

Ancak burada çok önemli bir noktaya deginmek zorundayız: Orucun esas hikmeti -diğer ibadetlerde olduğu gibi- herşeyden önce "HAKİM" bir zat tarafından emredilmiş olmasıdır. Ya da onu emreden "Hakîm"dir, yani her yaptığı yerli yerindedir; bir hikmete dayalıdır, işlerin en yerinde olanıdır. Öyle ise oruç da böyledir. Bu yüzden oruç aklımızın kavrayacağı falan ya da filan faydalardan ötürü farz kılınmıştır demek çok hatalı olur. "Onlar ki, görmeden inanırlar." (2/3), "Görmedikleri halde RAHMAN`dan ve Rablerinden korkarlar." (36/1l, 67/12). Kaldı ki, ibadetler hikmetlere değil, illetlerine binaen farz olunurlar. Hikmetler çoğu zaman akılla kavranılsa bile, illetler, farz kılan (Şâri) açıklamadıkça kesin olarak kavranılamaz. Bu yüzden orucun illeti, ya da en büyük hikmeti, farz olduğunu bildiren ayette gösterilen hedef olmalıdır." "Allah`tan sakınasınız, yani takvâ sahibi olasınız diye:.." (2/183). Aynı ayetin "Ey iman edenler..." hitabı ile başlaması da, orucun maddî fayda ve hikmetlerinden ötürü değil, ancak imandan ötürü tutulabileceğini gösterir. Nitekim modern tıp, orucun bazı faydalarını tesbit etmiş olmakla beraber, inanmayanların hiçbirisi müslümanlar gibi oruç tutuyor değillerdir. A1lah Resûlü de makbul olan orucu, iman ve ihtisab (sadece Allah için yapma) şartına bağlamıştır. (Buhârî, Müslim.) Ancak aslolan bu olmakla beraber, orucun akılla kavranan birçok hikmetleri de yok değildir.

ORUCA NE ZAMAN NİYET EDİLİR?

Şafii mezhebine göre niyetin vakti oruç farz olursa gecedir. Gündüze bırakılmaz. Gece niyet getirilmediği takdirde bayramdan sonra gününe gün kaza etmek lazımdır.

Hanefi mezhebine göre ise kazaya kalmış Ramazan, nafile ve muayyen nezir oruçları için niyet gece vakti getirilebildiği gibi gündüz öğleden önce de getirilebilir. Bunun için İbn Hacer diyor ki: Şafii olan kimse Ramazan`da niyetini unutup gece vaktinde getirmeyen kimse Hanefi mezhebini takliden gündüz öğleden evvel niyet getirsin. Maliki mezhebine göre Ramazan-ı Şerifin başında bir niyet getirilirse kafidir. Her gece niyet getirmek gerekmez. Bunun için Şafii veya Hanefi olan kimse Ramazan-ı Şerifte "ben şu Ramazan-ı Şerif ayında oruç tutmağa niyet ettim" dese iyi olur. Çünkü bir günün niyetini unutacak olursa da Maliki mezhebine göre orucu sahih olur.

ORUCLUNUN KEYFİYETİ İLE İLGİLİ HİKMETLERİ

Oruç sıkıntılı Mekke döneminde değil, imkânların oldukça bollaştığı Medine döneminde farz kılınmıştır, tâ ki, oruç (En-Nedvî, Dört Rükûn ) iktisadî şartların zorlaması ile konulan bir farzdır, denmesin. Bundan, imkânları bollaşıp, karnı doyan insanın, gayesini unutabileceği anlamı da çıkarılabilir. Farz olan oruç ise panzehirdir. Ilacın fazlası zararlı, azı faydasızdır. (ed-Dihlevî, Huccetüllâhi`l-Bâliga )

Orucun bir ay oluşunda İslamın her şeyde orta yolu tuttuğunun işareti de vardır. Çünkü daha önceki dinlerde de oruç vardı, ancak bazısında çok uzun, bazında da çok kısa idi.

Oruç günün beli bir zamanı ile sınırlandırılabileceği gibi, yemeyi içmeyi azaltmakla da olabilirdi. Islam birinciyi seçti. Çünkü ikinciyi tayin ve uygulama zor olduğu gibi, insanların vücud yapıları ve ihtiyaçları değişik olduğundan, bunda adaletsizlik de söz konusu olurdu. (agk.)

Oruç herkesin kendisi için seçecegi bir ayda, ya da güneş yılına göre bir ayda değil de, senenin her mevsimini dolaşan Ramazan ayında farz kılındı. Böylece hem cemaat şuuru sağlandı. Çünkü bazı zor işler, topluca yapıldığında, zorluğu hissedilmeden kolaylıkla yapılır. -hem de dünyanın değişik bölgelerindeki insanların bir kısmının devamlı uzun ve sıcak günlerde, diğer kısmının da devamlı kısa ve serin günlerde oruç tutmaları gibi bir adeletsizlik önlendi.

Ayrıca; insana misyonunu öğreten, doğruyu yanlıştan ayıran Kur`an-ı Kerim, Ramazanda inmiş ve onu şereflendirmiştir. Oruç için bir ay seçilecekse, elbette ondan daha uygunu bulunamayacaktır.

Dünya ve Ahirete Yönelik Faydaları

Insan diğer varlıklara göre çok daha değişiktir ve o merkez durumundadır. Hayvanlarda sadece istiha (arzu, şehvet) vardır, akıl yoktur. Melekler ise sırf nurdan yaratılmışlardır, çeşitli arzulara (şehvetlere) sahip olmayan yüce varlıklardır. Insan bu iki konumdan da nasibi olan varlıktır. Akla, ruha ve şehvetlere birlikte sahiptir. Onun için melek, yüceliği; hayvan da aşağılıgı temsil eder. Ama meleklerinkini aşan yücelikler bulunduğu gibi, hayvanları çok yücelerde bırakan aşağılıklar da vardır. Işte insan, bu uçsuz bucaksız arenada, kendi yerini seçme hürriyetine sahip tek varlıktır. Arzularını aklının ve ruhunun emrine vermekle, yükseldikçe yükselecek, belki de melekleri bile aşacaktır. Zıddı ile, aklını ve ruhunu arzularının eline vermekle de "hayvanlardan da aşağı" olacaktır. Yaratıcısının istediği; onun, münker adına üzerinde bulunan ağırlıklarını atarak, olabildiğince yükselmesi ve Rabbini "Yakîn" ile bilmesidir. Bu vasıf meleklerin vasfıdır. Işte oruç, insanın meleklik yönünü güçlendiren ibadetlerin başında gelir. Çünkü onlar da yemezler ve içmezler. Yine çünkü aşırı yeme içme ve nefsî arzuları tatmin ile aşırı meşgul olma, hayvani nitelikleri geliştirir, nefsi besler ve güçlendirir. Nefis ise Allah`ın düşmanıdır ve "Işi gücü kötülükleri emretmektir." (12/53). Öyle ise ona yenilmemek ve başını ezmek gerekir. Bunun en kestirme yolu da açlıktır. Nitekim bir hadis-i şerifte, Allah`ın nefse: "Ben kimim, sen kimsin?" diye sorduğu, nefsin de: "Sen sensin, ben de benim" dediği, buna karşılık Allah`ın onu Cehenneme atmak gibi bir sürü eziyetlerle cezâlandırmasına rağmen onun, her seferinde sorulan bu soruya aynı cevabı verdiği, nihayet onu açlıkla deneyince, "Sen benim merhametli Rabbimsin, ben ise Senin âciz bir kulunum" dediği nakledilir. (Bedîuzzamân, Mektûbât, 373)

Oruç insanın gafletten uyanmasını, başıboş olmadığını anlamasını, ve Rabbini tanımasını sağlar.

Oruç, Allah`ın nimetlerini hatırlayarak O`na olan teşekkür borcunu ödemektir. Çünkü her zaman her istediğini yiyebilen insan, oruç tutmakla: "Bu nimetler benim mülküm değil, ben bunları yiyip içmekte hür değilim, başkasının malıdırlar, yemek için O`nun emrini bekliyorum" demiş ve manevî bir şükür yapmış olur.

Oruç zenginlere fakirlerin durumunu hatırlatmak; böylece sosyal dayanışmayı, yardımlaşmayı, sevişmeyi ve toplum düzenini kolaylaştırmak demektir. Zira başka yolla "zengin fakirin halinden bilmez." Bu yüzden Mısır`in kıtlık yıllarında, Hz. Yusuf un bütün zahire ve erzak ambarları elinde olduğu halde, üç günde bir yemek yediği ve sebebini soranlara; "Benim karnım tok olursa, zahire almaya gelen zavallılara acıyabilir miyim?" dediği nakledilir. (Risâle-i Hamidiyye,127; (Sifâ`dan nakil), Sabûnî, Ravâi` I/218)

Oruç, gücüne, kuvvetine, varlığına güvenip ululuk taslayanları, firavunlaşma ve karunlaşma istidadında olanları, açlığın kırbacıyla acıtıp onlara âciz olduklarını ve bir Kadîre muhtaç bulunduklarını hatırlatır. Zira: "Dünyada açlık kadar müessir ma`şeri bir vicdan oluşturan başka bir motif yoktur." (Mustafa Ateş, Diyanet gazetesi, sy. 327 s. 2) Yine "bu yolla insanın mayasında bulunan kibir, gururu, enaniyet ve üstünlük gibi şeytânî tekebbürü de mahviyet, tevazu ve teslimeyete dönüştürür." (Aynı kaynak.)

Oruç, maddî ve manevî bir perhiz ve bu itibarla önemli bir, ilaçtır. Nitekim Allah Resulü "Sıhhat bulmak için oruç tutun." buyurmuştur. (Orucun sindirim, dolaşım ve sinir sistemlerine ve özellikle karacığere, damar sertliğine, böbreklere, kan yapısına, strese olan olumlu tesirleri için bk. Dr. Halûk Nurbâkî, Diyanet Gaz. Sy. 327, s. 6) Oruç zor zamanlarda ve olağanüstü durumlarda, uzun süre açlığa tahammülü sağlayacak iyi bir eğitim ve cihad hazırlığıdır.

Oruç, vücutta bir fabrika durumunda olan mideye hizmetçi pozisyonundaki bir sürü organın, fabrika sanki yıllık bakıma alındığı için, onunla irtibatlarının kesilmesi, onların sırf mideye hizmet için yaratılmadığını, melekleşme yolunda da görevlerinin bulunduğunu hatırlatmaktır. "Ayrıca oruç, şehvânî arzuların doruk noktasında bulunan genci, sapık ilişkilere zorlayan hormon birikimini ta`dil eder: " .. Kimin evlenme masraflarına gücü yetmezse oruca sarılsın. Çünkü orucun şehveti kırıcı özelliği vardır." (Buhâri, Savm ) hadis-i şerif buna işaret eder. (Ateş, agm. s. 3)

Ramazan, özellikle Kur`an ayıdır ve Kur`an`la tam bir ilişkisi vardır; Kur`an-ı Kerim onda inmiştir. Kur`an bütün hayırları kendisinde toplar. Ramazan da öyledir. Kadir Gecesi ise Ramazan`ın özü ve lübbüdür. (Imâm Rabbânî, Mektûbât, No:162)

Ramazan, Ahiret yurdu için kârlı bir pazar, hasat için münbit bir zemin, amellerin gelişip yeşermesi için bahardaki nisan yağmuru, Mevlânın saltanatına karşı beşer kulluğunun resm-i geçiş yapması için en parlak ve kudsî bir bayram hikmetindedir. (Bediüzzamân, Mektûbât, 371) Bu ayda sâlih amellere muvaffak olanlar, bütün sene muvaffak olurlar. Bu ayda manevî hayırları kaçıranlar, bütün sene kaçırırlar. (Imâm Rabbânî, Mektûbât, No: 45) Her iyiliğin karşılığı 10 ilâ 700 katı ve fazlasıyla verileceği halde, Allah Teâlâ orucu diğerlerinden ayırmış ve "O benim içindir." buyurmuştur. Çünkü, oruç bir şeyi yapmak değil, yapmamak şeklinde bir ibadet olduğu için, görünen bir ibadet değildir. Bu yüzden sırf riya için yapılamayacak, belki de tek ibadettir. Sonra oruç Allah`ın düşmanları olan şeytanı, nefsi, dolayısıyla şehvetleri kahretmektedir. Bu yüzden ona nisbet edilmesi uygundur. (Mustafa M. Ammâra, et-Tergib, N/143 (Ihyâ`dan nakil)) Yeme, içme ve cinsî ilişki gibi dünyevî ihtiyaçları terketmekle, insanda Allah`ın bu vasıf larının tecelli etmesiyle de Oruç O`nun olmaya lâyıktır. Allah`dan başkasına yapılmayan tek ibadet oruç olduğundan, böyle buyurulmuştur da denmiştir. Ya da oruçta, oruçlunun nefsinin hiçbir payı olmadığı için böyle denmiştir denilebilir. (Bk. Ammâra,age. N/79)

Ancak bilmek gerekir ki, oruç için sayılan bu menfaatların çoğuna, iftar ve sahurda yemeği fazla kaçırıp letâif`i (rahmet alıcılarını) öldürmemekle ulaşılabilir. Yoksa normal öğün adedi zaten iki olduğundan, orucun sair zamanlardan bir farkı kalmayabilir. Nitekim nafaka ve fidyeler iki öğün hesabıyle verilir.

ORUÇLUNUN KOLONYA KULLANMASI, DİŞLERİNİ FIRÇA VE MACUN İLE YIKAMASI ORUCUNU BOZAR MI?

Kolonya az da olsa içinde alkol bulunduğu için Şafii mezhebine göre kullanılması haramdır ve necistir. Kullanılmasına asla cevaz verilmemiştir. Hanefi mezhebinde ise üzümden imal edilmiş şarap kesin olarak haramdır. Hakkında ihtilaf varid olmamıştır. Necaseti galize ile müteneccistir. Üzümden başka şeylerden işlenen alkollü madde hakkında üç çeşit görüş vardır.

1- Necaset-i muğallazadır.

2- Necaset-i muhallefedir.

3- Tahirdir.

Racih görüş, necaseti muğallaza olması görüşüdür. Kolonya ister muhaffefe olsun ister muğallaza olsun şayet necis olarak onu kabul edersek Ramazan-ı Şerifin içinde ve dışında kullanılmasında beis yoktur.

Dişleri macun ile fırçalamak meselesine gelince fırça misvak gibidir. Hatta fıkha göre misvak sayılır. Hanefi mezhebinde oruçlu olan kimse kuru olsun, yaş olsun, öğleden evvel olsun öğleden sonra olsun her zaman kullanılabilir. Ancak bazı rivayetlere göre Ebu Yusuf oruçlu olan kimsenin yaş misvakı kullanmasının mekruh olduğunu söylüyor. Şafii mezhebine göre öğleden evvel kullanılmasında beis yoktur. Öğleden sonra mekruhtur. Hülasa Hanefi mezhebinde müftabih olan kavle göre her zaman fırçanın kullanılması caizdir. Şafii mezhebinde öğleden evvel olursa beis yoktur. Öğleden sonra mekruhtur.

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

Uyurken rüyalanma (ihtilam), kan aldırma, bakmakla boşalma, macunsuz diş fırçası ve misvak kullanma, koku sürünme, sürme çekme, öpme, kendi isteğiyle olmaksızın kusma, kulağa su kaçma, unutarak yeme içme ve cima etme, kendi isteğiyle ağız dolusundan az kusma, boğazına toz, duman, sinek kaçma, dişleri arasında kalıp toplamı nohut tanesinden az yiyecek kalıntılarını yutma, (nohut tanesi kadar olursa kaza gerekir), kan aldırma, erkek kamışının deliğine yağ ve merhem akıtma, karnına ok, mızrak, kılıç girme, suya girme, yüzme, yemeğin tadına dili ile bakıp tükürme, çiğnenilmiş, renksiz ve tatsız sakız çiğneme (bu mekruhtur), yağlanma.

ÖŞRÜ –ZEKATI- ÇIKARILMAMIŞ MAHSÜLÜ SATMAK VEYA İPOTEK ETMEK CAİZ MİDİR?

Öşrü –zekatı- çıkarılmamış mahsulde alış-veriş gibi bir tasarrufta bulunmak Şafii mezhebine göre caiz değildir. Çünkü mutaç olan kimseler bu malda ortak sayılır.

Binaenlaleyh adı geçen malın zekat miktarında yapılan tasarrufu batıldır. Onu geri çevirmek icabeder.

Hanefi mezhebine göre de öşrü çıkarılmayan malda tasarruf etmek haramdır. Tasarruf edildiği takdirde öşür –zekat- miktarı, satanın zimmetine geçer, onu ödemesi gerekir.

ÖŞÜR

Ondalık; onda bir; toprak ürünlerinden veya diğer bazı kazançlardan alınan bir tür vergi anlamında bir Islâm hukuku terimi; vergilendirmede kullanılan ve müslüman vergi mükelleflerinden belirli sınıflar için, mahsulden alınan onda veya yirmide bir oranındaki verginin adı.

Bu kelimenin, Asurluların altın veya ayn olarak aldıkları "ışru-u" adlı vergiden veya Ibranice "ma`şer" denilen, tapınak yahut krallara verilen onda bir oranındaki verginin adından geldiği ileri sürülmüştür. Bu duruma göre öşür, etimoloji bakımından, İslam`ın çıkışından önceki bazı toplumların vergi statüsünü ifade etmektedir. Islâm, zekât yükümlülüğünü getirirken, bazı arazı mahsullerinden alınacak zekat miktarını da belirlemiş ve buna "öşür" adını vermiştir. Öşür vergisi daha sonra, mülk arazının bir çeşidine ad olmuş ve müslümanların elindeki öşre tâbi arazıye "öşür arazısi" denilmiştir (Ali Şafak, Islâm Arazı Hukuku, Istanbul 1977, s. 105).

Öşür vergisi Kitap, Sünnet ve Icmâ delillerine dayanır. Tahıl ve meyvelerde zekâtın gerekli olduğu, Kur`an-ı Kerim`de ifade edilmektedir. "Ey iman edenler, kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin" (el-Bakara, 2/267). Ayetteki; Kazandığınız şeylerden maksat ticaret malları olup, bunların zekâtı söz konusudur. Size yerden çıkardığımız şeylerden maksat ise tarım ürünleri olup, bunların da öşrü kastedilir (es-Serahsî, el-Mebsût, III, II). Başka bir ayette bazı ürünlerden şöyle söz edilir: "Çardaklı ve çardaksız bağları, tatları çeşitli ekin ve hurmaları, zeytin ve narı birbirine benzer ze benzemez şekilde yaratan O`dur. Ürün verdiği zaman ürününden yiyin. Devşirildiği ve biçildiği gün de hakkını verin" (el-En`âm, 6/141). Ibn Abbas (ö. 68/687) ve Enes b. Mâlik`e (ö. 91/717) göre buradaki "hak"tan maksat, farz olan zekât olup, bu da, onda bir veya yirmide bir nisbetinde alınır.

Hadislerde şöyle buyurulur: "Toprağın bitirdiği mahsulde onda bir zekat vardır" (es-Serahsî, a.g.e., III, 2).

"Nehirlerin ve yağmur sularının suladığı mahsullerde öşür (onda bir); hayvanla sulanan mahsullerde yarım öşür (yirmide bir) vardır" (Sahîh-i Müslim, terc. ve Şerh. A. Davudoğlu, Istanbul 1977, V, 280).

Öşür yükümlüsünün müslüman olması gerekir. Gayrı müslümlerden öşür vergisi alınmaz. Mümeyyiz ve gayrı mümeyyiz küçüklerle akıl hastalarının ürünleri de, arazı, öşür arazısi olunca öşre tabidir. Çünkü öşür bir ibadet olmaktan çok, nimetin külfeti kabılinden sayılmıştır. Halbuki öşür dışındaki diğer zekât yükümlülerinin âkıl ve bâliğ olmaları şarttır. Bu konuda ibadetle yükümlü olmayanların zekâtla da yükümlü olmayacakları prensibi benimsenmiştir (es-Serahsî, a.g.e., III, 4; Ibn Nüceym, el-Bahru`r-Râik, el-Matbaatül-Ilmiyye, (t.y), II, 254).

Öşür, nimetin külfeti ve verimli toprağın ürünü üzerinden alınan bir vergi olduğu için, Islâm devleti tarafından zorla alınıp mahalline sarfedilebilir.

Öşür için toprağın öşür arazısi statüsünde bulunması gerekir. Hz. Peygamber devrinde başlayıp giderek gelişen ve çeşitlenen arazı statüleri şunlardır: Mülk, mîrî, vakıf, metruk ve ölü (mevât) arazı. Bunlardan mülk arazı, mülkiyeti ve yararlanma hakkışahıslara ait olan arazıler olup, üçe ayrılır:

a. Süknâ ve tetimme-i süknâ denilen yerler: Evler, arsalar, meskûn mahaller, köy, kasaba ve şehir içindeki topraklardan ibarettir. Bunlar için öşür vergisi söz konusu olmaz. Islâm devleti başka vergi koyabilir.

b. Harac arazısi: Fetih sırasında, gayrı müslim olan eski sahiplerinin elinde bırakılan ve haraç vergisine tabi bulunan arazılerdir.

c. Öşür arazısi: Düşmanla, yapılan savaş neticesinde ele geçirilerek gazıler arasında paylaştırılan arazılerle, isteyerek Islâm`ı kabul eden toplum fertlerinin ellerinde bırakılan topraklardan ve müslümanlar tarafından imar ve ihyâ edilen yerlerden ibarettir.

Öşür arazısinin menşei ve meydana geliş yılları:

a. Silah zoruyla fethedilip sahiplerinden zorla alınan ve savaşçılara veya savaşa katılmayanlara dağıtılan topraklar. Buna Hayber toprakları örnek verilebilir. Hz. Peygamber`in Hayber`i fethetmesi üzerine, yahudilerle arazıler için ziraat ortakçılığı sözleşmesi yapılmış; Hz. Ömer devrinde yahudiler bu bölgeden sürgün edilince, arazıler beytülmâle ve gazılere intikal etmiştir (Ibn Hişam, es-Sîre, Mısır 1938, III, 255, 256).

b. Islâmı kendi istekleriyle kabul edenlerin ellerinde bırakılan arazıler. Yemen ve Bahreyn toprakları gibi... Hz. Peygamber devrinde Yemen halkı kendiliğinden Islâm`a girdiği için topraklarına dokunulmadı. Resulullah (s.a.s) onlara dinlerini öğretmek üzere Ebû Musa (ö. 44/664) ve Muaz b. Cebel (ö. 18/639)`i gönderdi ve dört çeşit üründen zekât alınmasını emretti. Bunlar; buğday, arpa, kuru hurma ve kuru üzümdür (es-Seyyid Sabık, Fıkhu`s-Sünne, Kahire 1368, I, 294).

c. Ölü (mevât) arazıden müslümanların ihyâ ettiği topraklar.

Sahipleri öşür arazısi üzerinde dilediği şekilde tasarruf edebilirler. Alınıp satılması, kiralanması, rehin, hibe veya âriyet olarak başkasına verilmesi mümkün ve caizdir. Öşür arazılerinden elde edilen mahsuller öşre tabi olur (Ebû Yusuf, Kitabül-Harâc, Mısır 1352, s. 62, 63).

Hangi çeşit toprak ürünlerine öşür gerekir?

Ebû Hanîfe`ye göre toprağın bitirdiği her çeşit ürüne onda bir veya insan eliyle sulama vb. masraf yapılmışsa yirmide bir zekât gerekir. Tahıl, sebze, meyve gibi... Bu konudaki ayet ve hadisler umum (genellik) bildirir. Ayette şöyle buyurulur: "Topraktan sizin için çıkardığımız mahsulden (zekât) veriniz" (el-Bakara, 2/267). Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

"Yağmur suyu ile sulanan yerden çıkan mahsulde öşür vardır" (Buhârî, Zekât, 55; Müslim, Zekât, 8; Ebû Dâvud, Zekât, 5,12; Tirmizî, Zekât,14).

Odun, kamış, ot ve saman gibi şeyler genellikle kendiliğinden yetiştiği veya ziraattan maksat bunları ekip biçmek olmadığı için öşre tabi bulunmazlar (es-Serahsî, el-Mebsût, III, 2). Ebû Hanîfe`nin her çeşit mahsulün öşre tabi olduğu görüşü, Ibrahim en-Nehaî, Mücahid, Hammad, Imam Züfer ve Ömer b. Abdülazîz`in benimsediği görüş olup, Ibn Abbas (r.anhümâ)`dan nakledilen bir rivayete dayanır (A. Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Terc., V, 281).

Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre, özel bakım gerektirmeden, bozulmaksızın bir yıl kalabilen ölçü veya tartı ile alınıp satılan mahsullerde öşür gerekir. Ancak dayanıklı olmayan ve uzunca süre bozulmadan kalamayan sebzelerle kavun, karpuz ve hıyar gibi ürünlerde öşür yoktur (es-Serahsî, a.g.e., III, 2-4).

Bir arazıden hem öşür, hem vergi veya harac birlikte alınmaz.

Imam Şâfiî`ye göre, topraktan çıkan, biriktirilebilen, gıda maddesi yapılan ve insan eliyle yetiştirilen buğday, arpa, pirinç, mercimek gibi tarım ürünlerinde öşür gerekir (es-Seyyid Sabık, a.g.e., I, 295, 296).

Hasan el-Basrî, (ö. 110/728) eş-Şa`bî (ö. 103/721) ve es-Sevrî`ye (ö. 161/777) göre tarım ürünlerinden yalnız haklarında nass bulunanlar zekâta tabidir. Hadiste sayılan maddeler ise şunlardır: Buğday, arpa, Mısır, hurma ve kuru üzüm.

Toprak ürünlerinin öşre tâbi olması için belirli bir nisap miktarı konulmuş mudur? Çok az miktarda çıkan ürünlerden de öşür vermek gerekir mi?

Ebû Hanîfe`ye göre; öşür toprağından çıkan ürün az olsun çok olsun, özel sulama yapılmamışsa, yani yağmur veya nehir suları ile sulanmışsa onda bir; dolap, su motoru, baraj ve benzeri teknik vasıtalarla sulanan toprak ürünlerinden ise yirmide bir nispetinde zekât alınır.

Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre, toprak mahsulleri beş vesk (bir ton)`a kadar zekâttan muaftır. Hadiste "Beş vesk`ten az olan mahsulde zekât yoktur" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, IV, 126,138; Buhârî, Tecrîd-i Sarıh (Terc.), V, 32, H. No: 692) buyurulur. Bir vesk 200 kg.lık bir ağırlık birimidir. Öşür, mâlî bir hak olup, Allah`ın teklif etmesiyle vacib olmuştur. Bu yüzden diğer zekât nisabında olduğu gibi burada da nisaba itibar edilir. Ebû Hanîfe ise öşrü, ziraat yapılabilen toprağın külfeti sayar ve bu yüzden nisabı gerekli görmez. Yukarıdaki beş vesk hadisini de ticaret mallarının zekâtı ile ilgili olarak kabul eder (es-Serahsî, a.g.e., III, 3).

Öşür, arazıden elde edilen ürünün tamamı üzerinden verilir. Ekip, biçme ve sulama masrafları, yükümlünün diğer borçları veya aslî ihtiyaçları dikkate alınmaz. Zaten masraflı bir tarım yapılmışsa -sulama, gübreleme gibi- zekât miktarı yirmide bir`e düşeceği için, masraf fazlalığı bu yolla giderilmiş olur. Bir yıl içinde birden fazla ürün elde edilirse, her ürün için ayrı ayrı öşür gerekir. Kısaca tarım ürünlerinin öşrü için yıllanma zorunluluğu yoktur (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 8-9; el-Fetâvâl-Hindiyye, I, 187).

Öşür, topraktan yararlanmanın bir karşılığı olduğu ve nimete karşılık bir külfet kabılinden sayıldığı için, bunun Islâm devleti aracılığı ile toplanması ve Tevbe Süresi 60 ncı ayette belirlenen yerlere sarfedilmesi asıldır. Zekâta tabi mallar bâtınî ve zahirî olmak üzere ikiye ayrılır. Nakit paralarla, altın, gümüş; evlerde veya mağazalarda bulunan ticaret malları bâtınî çeşidine girer. Bunların zekâtı İslam`ın ilk devirlerinde devlet tarafından toplanıp, gerekli yerlere sarfedilirken; Hz. Osman devrinden itibaren sahiplerinin diyânetine bırakılmıştır. Zekât yükümlüsü bunların zekâtını yoksullara bizzat verir. Ancak bu hükme uymadıkları ortaya çıkarsa, Islâm Devleti zekâtı zorla alıp, yoksul ve muhtaçlara dağıtabilir. Hz. Ebû Bekir, hilâfeti zamanında zekât vermek istemeyenlere karşı savaş açmıştır.

Sâime denilen hayvanlar, öşür ve memleket arazısinin ürünleri, madenler, yer altındaki hazıneler, gümrüklere uğrayan ticaret malları zahirî mal adını alır. Bunların zekâtını ve belirli oranlardaki vergilerini Islâm devleti, görevli memurları aracılığı ile tahsil ederek yerlerine sarfeder.

Sonuç olarak, insan eliyle yetiştirilen ve ekonomik değeri olan tüm tarım ürünlerinin prensip olarak onda bir veya yirmide bir oranında zekâta tâbi olması daha uygundur. Hadîs-i şeriflerde bazı tarım ürünü çeşitlerinin isim olarak belirtilmesi, "örnek kabılinden" sayılabilir. Amaç, toprakta insan emeğiyle yetiştirilen ürünlerin bir bölümünden yoksul kesimi yararlandırmak ve bu arazılerden yararlananlara bir vergi yükü getirmek olduğuna göre, bu prensibi tüm toprak mahsullerine uygulamak gerekir. Toprak sahibinin yoksulluk sınırını aşması için bir ton`luk nisap muâfiyetinden yararlandırılması da hakkanıyete uygun düşer.


Otobüste namaz

Genellikle otobüslerle yolculuk yapıyoruz. Vakit namazları içi bazısı duruyor, bazısı durmuyor. Biz durup kılmak istersek yolculardan itiraz edenler oluyor. Bu durumda namazlarımızı nasıl kılmalıyız?

Fıkıh kitaplarımızda "Binek (hayvan) üzerinde Namaz" diye bir başlıkvardır ve mes`elenin esası bu başlıkaltında incelenir. Özetlemeye çalışırsak şunları söyleyebiliriz:

Seferde binek üzerinde nafile namaz kilinabileceğine mezhepler ittifak halindedir. Çünkü Resûlüllah Efendimiz kendileri binek üzerinde nafile namaz kılmışlar ve ashabına da kılmalarını emretmişlerdir. Bununla ilgili rivayetler fıkıh kitaplarımızın âz sonra çeşitli vesilelerle atıfta bulunacağımız yerlerinde bolca bulunmaktadır. Bu meyanda Kenzü`1- Ummâl konuyla ilgili onüç kadar rivayeti bir araya getirmiştir.(el-Hindî, Kenzü`1-ûmmâl, VNI/38S-87) Bütün bu rivayetleri ve belki de daha başkalarını bir arada değerlendiren fıkıhçılarımız şu sonuçlara varmışlardır:

Şehir dışına çıktıktan sonra, sefer süresinden daha kısa bir yolda olsa dahi (en az diyenler bunu bir mile kadar indirir)(bk. E1-Inâye (F.Kadir ile birlikte), I/463) nafile namazlarını, bineği üzerinde, ima ederek kılabilir. Imayı, ruküda biraz, secdede daha fazla eğilmek suretiyle yapar. Çünkü nafileler için belli bir zaman yoktur. Nafile kılmak için bineğinden inmesini söylemek, nafile kılma azmini kırabilir ve yolculuğuna engel olabilir.(Serahsî, I/350) Binek üzerinde nafile kılmakla hiç bir zarar etmiş olmaz. Halbuki, kılarken sırf dilini koruması, kendini vesveseden ve kötü duygulardan muhafaza etmesi bile bir kazançtır.(Serahsî, I/349) Bu mûlâhazalarla nafilenin binek üzerinde her halükarda kılınabileceğine cevaz verilmiştir. Ne tarafa dönebilirse kıblesi o taraftır. Bineği üzerindeki pislik de ekseriyete göre namaza mani değildir.(Fethiu l-Kadîr, I/467) Atların çektigi araba da binek gibidir.(agy) Böyle nafile bir namaza yerde başlayıp bineğinde devam etmek namazı bozar ama, binekte başlayıp yerde bitirmek bozmaz.(Serahsi I/251; bu hüküm için gösterilen sebep ilginçtir. Hayvana binmek "amel-i yesîr=fazla bir iş", inmek ise "amel-i yesir=az bir iş" sayılmıştır. Buna göre günümüzde otobüslere inip binmeyi buna kıyaslama imkanı yoktur. Ya da binme halinde "kuvvetli zayıfâ" inme halinde ise "zayıf kuvvetliye" bina edilmiş olur. Ki, caiz olan ikincisidir denmiştir.) Mes`ele kıyasa muhalif bir mesele olduğu ve böyle durumlarda ona başkası kıyas edilemeyeceği için Imam Azam`a göre binek üzerinde iken şehir içinde nafile kılamaz. Ebu Yusuf ve Muhammed`e göre kılabilir ancak Muhammed bunun mekruh olacağını söyler.(Serahsî, I/250) Imam Azam vitiri de binek üzerinde kılamayacağını söylerken bu iki imam onu da kılabileceği görüşündedirler. Çünkü Resulüllah`ta bu uygulamanın örneği vardır.(Serahsî, I/25:-251) Kenzü`l-Ummâl da bu doğrultuda Abdurrezzâk ve Ibn Ebi Şeybe`den iki rivayet nakleder.(Kenzül-Ummâl, VNI/386)

Farzlara gelince: Genellikle fıkıhçılarımızın, özellikle de Hanefi fıkıhçılarının görüşü şudur: Sefer süresi yolda dahi olsa kişi, farz namazları, özrü (zaruret) olmaksızın binek üzerinde kılamaz. Çünkü farzların belli vakitleri vardır. O vakitlerde biraz durup namazı kılmak zor değildir. Arkadaşı varsa onlar da zaten ona destek olacak ve beraberinde kılacaklardır.(Serahsî, I/250; Ibn Hümâm, I/463; Ayrıca bk: Ali el-Kârî, Irsâdü`s-Sâri, 41) Cabir b. Abdillah hadisinde: "Resulüllah (sav) bineği üzerinde iken, kendisini ne tarafa çevirirse o tarafa doğru nafile kılardı. Farz kılmak istediğinde ise bineğinden iner ve kıbleye dönerek kılardı."(el-Hindî, kenzü`1-Ummal, VNI/385) denmektedir. Vitir için indigi rivayeti de vardır.(Serahsî, I/249) Sonra, daha önce de işaret ettiğimiz gibi, binek üzerinde nafilenin kılınması kıyasa rağmen nas ile sabittir. Öyleyse farz ona kıyas edilemez, netice itibari ile de zaruret (özür) bulunmadan binek üzerinde kılınamaz. Burada, eskilerin binek dedikleri ile, günümüzdeki ulaşım vasıtaları arasında bu konularda fark olmadığını da söyledikten sonra bu mesele için nelerin özür kabul edildiğini görelim: Yol arkadaşlarının inip kendisini beklememesi, inmesi halinde hırsız, yırtıcı hayvan, düşman korkusu bulunması, ortalığın yağmur ve çamur olması, ihtiyar olup, inip binmede yardımcısının bulunmaması, bineğinin huysuz olması... vb. şeyler özür olarak görülmüş ve böyle durumlarda farzların da binek üzerinde (otobüste) kılınabileceği söylenmiştir.(Serahsî agk.; Ibn Hümâm, agk.; el-Hindî Ibn Asakir`den Rasulüllah (sav)`in çok çamurlu bir hengamda bir merkep üzerinde farz kıldığını nakleder. VNI/387) Buna göre namaz vakitlerinde durmayan bir otobüs yolcusu koltugunda ima ile farzlarını kılabilecek ve bu, şehir dışı için bir ruhsat olmuş olacaktır. Ima ederken ön koltuga secde etme yerine, dönebildiği kadar kıbleye dönüp, rükü için biraz, secde için ise biraz daha fazla eğilerek kılacaktır. Oturduğu koltugun pis olması zarar vermez. Ama yolcu işin fetvasından önce azimeti deneyecek, şöförü güzellikle iknaya çalışacak, gerekirse yolculardan da destek arayacak, duraklarda namaz kılmayanları huzursuz edecek şekilde geç kalmayacak, diğerlerini namazdan ve namaz kılandan nefret ettirmeyecektir. Böyle bir endişe söz konusu ise bütün sünnetleri bırakıp sadece farzları kılacaktır. Ama şöföre hatırlatma işini her seferinde yapacak ve gerekirse tutumunu, ilerideki yolculuklarında firma seçimi için ölçü alacağını sezdirecek, ama kesinlikle çekişmeye ve tartışmaya girmeyecektir. Güzel bir ikazı nazarı itibara almayan şöför, huysuz bineğe fevkalade kıyas edilir ve bu, farzı arabada kılmak için bir özür sayılabilir. (Allah u a`lem).

OTUZ İKİ FARZ

"Otuziki Farz" terimi, özellikle yurdumuzda, dolayısı ile Hanefi mezhebinin hakim olduğu yerlerde Islamın önemli temel prensiplerinin, avam anlayışı ile bir araya getirilmesini anlatır ki şunlardır: Imanın şartları (6) Islamın Şartları (5), Namazın farzları (12) Abdestin farzları (4) ,Gusulün farzları (3), Teyemmümün farzları (2), toplam. (32) Bu otuz iki önemli farz "Elli Dört Farz"a göre daha tutarlı ve daha önemli sıralama olmakla beraber bu da ilmî bir temele oturmamaktadır ve genel olarak bütün müslümanların anlayışını yansıtmaz. Çünkü:1. Öncelikle en önemli farzlar bunlardan ibaret değildir. Cihad, anneye-babaya ihsan, yakınlarla iyi ilişkiler gibi bazı prensipler, Otuz iki Farz`da sayılanların bazılarından daha önemli olabilir. Binaenaleyh, böyle bir sınırlama, Islamı bu yolla öğrenen birisini dinin isteklerinin bunlardan ibaret olduğu vehmine düşürebilir.2. Bu prensiplerin tamamı ibadetlere, dolayısı ile ahiret alemine ait prensipler olması; Islamın dünya düzenine hiç yer vermediği tamamen Allah`la kul arasında bir din olduğu kanaati uyandırabilir. Nitekim bunların hiç birisi hukuki prensipler değildir. Oysa Islami prensiplerin pek çoğu dünyaya bakan hukukî düzenlemelerdir ve kanunla belirlenmiş müeyyidelere sahiptirler.3. Iman, Islam, namaz, abdest, gusül ve teyemmüm gibi esaslar bütün Islami mezheplerde bulunmakla beraber, bunların farzları ya da şartları herkese göre aynı sayıda değildir. Mesela abdestin farzları Hanefilere göre dört iken Şafiilere göre altıdır. Dolayısıyla onların otuz iki farzdan değil, otuz dört, belki de kırk farzdan sözetmeleri gerekir. Nitekim Hanefilerin de hepsi otuz iki farzdan sözetmezler. Bazıları bunun otuz üç farz olduğunu söylerler. Bu fark da teyemmümün farzlarının iki ya da üç.olarak sayılmasından kaynaklanır. Kısaca "iki darp (vuruş) bir niyet" ifadesiyle anlatılan bu farzlar, mahiyet olarak aynı olmakla beraber, iki vuruş (darp)un, vuruş olmalarına göre bir farz, yada iki ayrı vuruş olmalarına göre iki farz sayılması bu farkı doldurur. Nitekim şu anda Yugoslavya`da yaşayan müslümanlar arasında "Otuzüç farz" teriminin bulunduğu ve onların, "otuz iki" diyenlerin yanlışlık yaptıklarına hükmettiklerini öğreniyoruz.4. Otuz iki farz arasında bulunan "Islamın şartları"nın, aslında "kelime-i sehadet" dışındakiler Islamın şartı değil, Islamın rüknü ve hadisteki ifadesiyle; üzerlerine Islamın bina edildiği esaslardır. Şart, bulunmadığında meşrutun dahi bulunmadığı şeydir: Mesela abdest namazın şartıdır. Namaz meşruttur. Abdest olmasa namaz da olmaz. Oysa namazı, orucu, zekatı ve haccı bulunmayan, insan müslüman değildir denilemez. Demek ki bunlar Islamın şartı değillerdir. Belki rükünleridirler. Diğer yönden bir hadiste Islamın beş şey üzerine oturduğu söylenir ve bu rükunler sayılır ama başka Hadislerde daha değişik sayılarda ve daha değişik rükünlerden de söz edilir. Öyleyse Islamın rükünlerini dahi beşle sınırlamak doğru olmaz. Keza, iman esasları da altı maddeden ibaret değildir: Icmalen daha aza indirilebilecekleri gibi, tafsilen daha çoğa da çıkarılabilirler.5. "Otuz Iki Farz" sayılırken hem imanın şartlan hem de Islam`ın şartları sayılmış, ama bunların pek çoğunun kendi içindeki şartları ayrıca sayılmadığı halde, Islamın şartlarından gösterilen namazın ayrıca şartları sayılmış, hatta daha ileri gidilerek namazın şartlarından birinin (abdestin) şartları dahi bu sayıya dahil edilmiştir. Buna göre zekatın, haccın ve orucun; hatta haccın şartı olan Ihramın da şartları sayılabilir ve bu rakam çok daha kabarık olabilirdi. Bütün bunlar, bu rakamın hem sistematik, hem ilmi hem de Islami olmadığını gösterir. Binaenaleyh, en olumlu yaklaşımla nihayet şöyle söylenebilir: Farzları otuz iki ile sınırlandırmak, çocuklara ve avama en az bu sayıdaki önemli farzı bilme kolaylığı sağlar ve onlara bir son tayin ederek en azından bu kadarını öğrenmelerini kolaylaştırır. Yoksa Islamın farzları otuz ikiden ibaret değildir.


Havlu Nedir? Havlu'nun Tarihçesi

Havlu, vücudu veya yüzeyi kurutmak veya silmek için kullanılan emici kumaş veya kâğıt parçasıdır. Nemi doğrudan temas yoluyla çeker ve genellikle silme ya da ovma hareketiyle kullanılır. Evlerde el havlusu, banyo havlusu ve mutfak havlusu gibi çeşitli kumaş havlular kullanılır. Sıcak iklimlerde insanlar plaj havlusu da kullanabilirler. Kâğıt havlular, ticarî yerlerle ofislerin tuvaletlerinde el kurulaması için bulunur. Ayrıca, evlerde bir dizi silme, temizleme ve kurutma görevi için kullanılır.[1] Kumaş havlularda ağartıldıktan sonra havluya suyu emme gücü kazandırıldığı için genellikle pamuk tercih edilir.


Havlunun Tanımı

Havlu, buklesi belirli çözgü iplikleri ile elde edilen, yüzeyde havlar oluşturan çözgü yapılı bir kumaş çeşididir. Dokuma, örme ve tafting teknikleri kullanılarak hav/bukle yapılı kumaşlar üretilebilmektedir.

En yaygın havlu kumaş üretim yöntemi dokuma yöntemi ile elde edilen kumaşlar olup, bu tür kumaşlar bir adet atkı sistemi, zemin ve hav olmak üzere iki adet çözgü serisine sahip kumaşlardır. Hav ve zemin ayrı olarak, iplikler farklı gerilimli leventlere sarılır, zemin çözgüsü atkı ile beraber zemini oluştururken, hav iplikleri zemin yapısının arasından atılarak bukleleri oluşturur. Bukle yapısı tek yüzde veya iki yüzde olabilir. Hav ipliği çoğunlukla pamuk ipliği olmakla beraber nadiren keten gibi başka lif çeşitlerinden eğrilen iplikler de olabilmektedir. Havlu ürünler, geleneksel kullanım alanı olan kurulama amacı dışında paspas, yatak örtüsü, elbise, eldiven, otomotiv tekstili, vb. birçok alanda kullanım alanı bulmaktadır.

Havlu gibi insan vücudu ile doğrudan temas halinde olan kumaşlar yüksek sıkıştırılabilirlik ve yumuşaklık özelliklerine sahip olmalıdır. Bu özellikler, daha iyi mekanik konfor için gereklidir. Havlu kumaşlar da kurulama kabiliyeti mekanik konforun önemli bir parametresidir.

Günümüzde dünya piyasasında bir ürünün rağbet görmesi için tekstil için de geçerli olmak üzere, kalite en önemli kabul edilme şartıdır. Bu nedenle tekstil materyalleri son dönemde çok büyük dönüşümlere uğramıştır. Kumaş performansı iki farklı yönden değerlendirilebilir: Mukavemet, renk haslığı, çekmezlik gibi amaca uygun özellikler, ya da son tüketicinin görünüm ve konfor gibi üstün kalite özellikleridir. Amaca uygun çoğu özellik standart araçlar ve prosedürlerle test edilebilmektedir; ancak konfor ve fonksiyonel özelliklerin değerlendirilmesi çok daha zordur.

Havlu kumaşlar Şekil 1.1’de görülebileceği gibi başta ev tekstili olmak üzere çok farklı kullanım alanına sahiptir. Ev tekstili dışında, havlu kumaşların denizcilik, plaj malzemesi, spor aktiviteleri ve endüstriyel filtreleme vb. birçok uygulama alanı mevcuttur. Yüzeyine bukle adı verilen özel bir hav yapısının dâhil edilmesiyle oluşan bu çeşit kumaş, hav yapısıyla diğer tüm kumaşlardan ayrılır. Hem örme hem de dokuma makineleriyle üretilebilir, ancak tarihteki ilk yöntemi olan dokuma ile elde edilen ürünler daha yaygındır. Üretimde kullanılan iplikler, ipliğin nitelikleri, dokuma karakteri, hav yoğunluğu ve geometrisi, dokuma sonrası terbiye ve boya işlemleri diğer tekstil malzemeleri gibi havlu kumaşların da performansına etki eder.

Havlu bir kumaş, bukleli katman ve zemin katmanı olmak üzere iki bileşene ayrılabilir. İki yüzeyli bukleli olan havlu kumaş hem zemin hem de havlı yapıya sahip olduğundan dolayı kumaş karakteri hav ve zemin yüzeylerinin ilişkisi ile belirlenebilir. İnsan tenine temas etmesi nedeniyle bukleli yüzey performansı açısından daha yüksek öneme sahiptir. Hav sıklığı, hav boyu, hav oranı fonksiyonel ve estetik yönlerinden belirleyicidir. Bir havlu için en önemli özellik yüksek su emme kapasitesine sahip olmasıdır. Liflerin, ipliklerin ve dokuma yöntemlerinin hepsi havlu dokumada iyi bir su emme özelliği elde etmek için bir araya getirilir. Havlu üretiminde, özellikle hav/bukle ipliklerinde kullanılan lifler hidrofil olmalıdır.

Dokuma havlular boyutsal kararlılık, sıkıştırılabilirlik, yumuşaklık ve su emiciliği gibi üstün mekanik ve performans özelliklerinden dolayı örme ve tafting havlu çeşitlerine göre piyasada daha egemen durumdadır.

Havlunun Tarihi

    Havlu (terry) kelimesi, el ile yüzeyden çıkarılan Türk havlusundaki bukle yüzeyine işaret eden ve çıkarmak anlamındaki Fransızca “tirer” kelimesinden türemiştir. Kadife (velour) ise kesilmiş bukleli yapıya verilen isimdir; Latince “vellus” yani “tüy” kelimesinden türemiştir.

Manchester Tekstil Enstitüsü’ne göre havlu kumaş, dokuma makinesindeki yanlış mekanizma çalışması ile kazara ortaya çıkmıştır. İlk üretim yeri Türkiye ve çok büyük ihtimalle eski tekstil şehirlerinden Bursa’dır. Havlu, dokuma kumaşlar arasında diğer türlere göre çok sonradan evrimleşmiştir. Havlu kumaş hala “Türk Kumaşı”, “Türk Havlusu” olarak bilinmektedir.

Havluların Sınıflandırılması

Havlular ağırlıklarına, üretim yöntemlerine, son işlemlerine, her hav sırası için gerekli atkı sayısına, yüzeydeki hav durumuna ve kullanım yeri ve boyutuna göre sınıflandırılabilir.  Ağırlıklarına göre hafif, orta, ağır ve çok ağır olarak ayrılır.

    Havlular dokuma, atkılı örme, çözgülü örme ve tafting sistemleriyle üretilebilir. Günümüzde dokuma havlu üretimi en yaygın olan havlu üretim çeşididir.
    Farklı efektler elde etmek için havlulara çeşitli bitim işlemleri uygulanmaktadır. Diğer konfeksiyon ürünlerinde olduğu gibi baskı, nakış, aplike gibi görsel estetik kazandırmaya yönelik işlemler havlulara uygulanabilmektedir. Bir yüzdeki bukleleri tıraşlayarak kadife havlular üretilmektedir. Kadife işlemi görmüş havlular çok parlak yüzey görünümü sergilemekte, ancak su emme kabiliyeti bukleli havlulara göre daha düşük seviyede kalmaktadır.
    Havlular bir hav sırası oluşturmak için gerekli atkı sayısına göre 2 atkılı sistemden başlayarak daha fazla atkı sayısı ile üretilebilmektedir. 2 atkılı sistem buklelerin dayanıksızlığı nedeni ile önemini yitirmiştir. Beş ve daha yüksek atkılı sistemler ise her havın iki defa dövülmesi gerektiği için çok nadir kullanılmaktadır. 3 ve 4 atkılı sistem en yaygın olarak kullanılan sistemdir. Üretim kapasitesi yüksek olduğu için 3 atkılı sistem daha yaygın olarak kullanılmaktadır.
    Tek yüzlü havlular daha kısıtlı bir alanda kullanılmaktadır. Buklelerin tek bir yüzde olması kumaştaki hataların daha fazla ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.
    Havlular banyoda, el ve yüz temizlemede, mutfakta kullanılır. Sporda, plaj ve deniz aktivitelerinde, otellerde geniş çapta kullanım alanı bulur. Havluların detaylı sınıflandırılması Şekil 1.2’de yer almaktadır.

Havlunun Bölgeleri

Havlu terimi dokuma kumaş üretim tekniklerinden bir tanesi olarak kullanılabildiği gibi ürün adı olarak da kullanılmaktadır. Hav yapılı kumaş üretim tekniği olarak dokuma tezgâhında tam en genişliğinde düz kumaş olarak üretilen kumaşlar, havlu kumaşlar olarak adlandırılmaktadır. Bu kumaşlar bornoz, önlük, battaniye gibi konfeksiyon ürünleri için üretilmektedir. Kumaş halindeki havlu kumaşlarda bölge ayrımı kumaş kenar düz dokuması ve havlı bölge olarak iki bölgeye ayrılabilmektedir.

Havlu teriminin ürün adı olarak kullanıldığı tekstil ürünleri düz dokunmuş havlu kumaşlara göre farklı bölgeler içermektedir. Şekil 1.3’te işaretlenen hav bölgesi, kenar bezleri, baş ve uç bezleri (bazı özel tasarımlarda saçaklar) ve bordür terimleri havluların belli başlı bölgelerini tanımlamak için kullanılan terimlerdir. Bir havluda bu alanların hepsi bulunmayabilir, ancak hav bölgesi havlunun en temel yapısıdır ve tüm havlularda bulunur.

Hav bölgesi, su emiciliğinin yüksek olması için bir ya da iki yüzeyi bukleli olan bölgedir. Baş veya uç bezleri, havlu dokunurken havlı kısmın dağılmasını engellemek için buklesiz olarak dokunan kısımdır. Saçak, baş ve uç bezleri kenar dokusu oluşturmadan sadece zemin ve hav ipliklerinin uzun bırakılmasıyla elde edilen ve farklı düğümleme yöntemleriyle ya da düğüm olmadan bırakılan kısımdır.

Kenar bezi, havlunun boyu yönünde iki kenarı sağlamlaştırmak için bez yapısında dokunan bölgedir. Bordür, havlunun bir veya iki ucuna yakın, farklı örgülerle desenlendirilmiş kısımdır. Desene ilave olarak farklı renkli ve kalınlıkta polyester, şenil, indantren boyalı, merserize vb. iplikler kullanılarak bordür yapısı oluşturulabilir.

Türk Havlusu

Tekstil alanında Dünya çapında yeri olan ülkemizin bu alanda yine çok ünlü olan bir ürünü de hiç kuşkusuz, havlu. Türklerin geleneğinde olan alışkanlıklarla Anadolu coğrafyasının üretim olanaklarının birleşimi sonucu ortaya çıkan havlu kültürü, bugün çeşitleri ve kalitesi ile hem günlük hayatta hem de endüstriyel anlamda önemli bir yer tutuyor. Havlu üretimi, Türklerin dokumacılık anlamındaki geçmişine dayanıyor ve buna bağlı olarak özelleşmiş durumda bulunuyor. Gelin, Türk havlusunun hem tarihine, üretildiği yerlere ve bugünkü durumuna beraber bakalım. Havlu kelimesi köken olarak “hav” kelimesine dayanmakta. Hav kelimesi, Ermenice ve Kürtçe kaynaklarda kumaş yüzündeki kıl ya da tüylenme anlamına geliyor. Türkçe kullanım tipleri ile beraber kelime tüylü kumaş anlamında havlu kullanımını almış. Bornoz kelimesinin de Arapça’da “şapkalı cüppe” anlamına gelen “Burnus” kelimesinden türeyerek, Türkçeye ilk olarak Bürnaz şeklinde girdiği ve daha sonra bornoz olarak geldiği tahmin ediliyor.

Kullanım tipine göre, el – yüz – baş havlusu, banyo havlusu, plaj havlusu ve bornoz gibi alanlara göre ayrılır. Üretiminde havlu kumaş adı verilen kumaş tipi kullanılır. Havlu kumaş,  genel olarak pamuk ve keten dokuma olarak elde edilir. Havlu kumaş yapısı klasik manada, kumaşın bir yüzünün veya her iki yüzünün ilmekli olduğu bir tiptir. Bu tip kumaşın özelliği yıkanabilir, boyanmaya ve yaşa dayanıklı olmakla birlikte, yumuşak bir dokuya da sahip olmasıdır.  Havlu dokumada kullanılan ve diğer tekstil ürünlerinden havluyu ayıran iplik biçimi ise hav ipliği ve bu isimden türeyen hav ilmekleridir. Bu ilmekler havlunun dokuma kalitesini belirler. Pamuk iplikli dokumaya ilave,  başka tarz iplikler de kullanım durumuna bağlı olarak havlu üretiminde pamukla beraber kullanılmaktadır. Esasen Türk havlusunun tarihi 1600 yıllık bir geçmişe sahip. Türk kültüründe yer alan Türk Hamamı, beraberinde havlu ihtiyacını da getirmiş ve adeta bir iç kültürel etkileşim olarak havlu da kendini ortaya çıkarmış. Havlu üretiminde ülkemizde özellikle iki şehir Bursa ve Denizli ön plana çıkıyor. Tekstil sektöründeki üretimleriyle tanınan bu şehirlerimiz, havlu üretiminde ve markalaşmada çok ileri noktalarda bulunuyor. Araştırmalara göre Anadolu’daki ilk dokuma atölyesi 15. Yüzyılda Bursa’da bir tekkede kurulmuş. İpekböcekçiliği ve buna bağlı olarak ipek dokuma konusunda ön planda olan Bursa ili, havlunun da ilk üretildiği yer olarak kabul ediliyor. Bursa gibi Denizli’de havlu ve bornoz üretiminde köklü bir geçmişe sahip ve bugün patent, markalaşma ve üretim hacmi anlamında zirvede yer alıyor. 

İstanbul’un Osmanlı tarafından fethi sonrasında, başta İstanbul’da olmak üzere ülkenin dört bir yanında hamamlar inşa edilmiş ve Türk hamamı kültürü böyle oluşmuş. Temizlik konusunda titiz olan Türkler, bu gelenekleriyle beraber havlu kullanımını da geliştirmişler. Dokumada olduğu gibi işleme sanatının da yaşadığı bu topraklarda, havlu işleme de ayrı bir değer olarak ortaya çıkmış. Halen birçok evde kenarlarında işlemeler bulunan havlular bulunurken endüstriyel üretimde de ev havlusu olarak anılan el –yüz havluları işlemeli, desenli olarak üretilmektedir. Türk havlusunu ve dolayısıyla Türk hamamını ele aldığımızda kuşkusuz peştamali de hatırlamak gerekiyor. Hamamlarda kullanılmakla birlikte, yine Bursa, Denizli şehirlerinin yanı sıra Karadeniz ve İç Anadolu bölgesinde de üretilen peştamal aynı zamanda giyimde de kullanılan bir aksesuardır. Bu özelliğinden dolayı üzerinde işlemeler yer alır ve Türklerin havlu kullanımında üzerine işleme alışkanlığı biraz da bu ortaklıktan ötürü gelmektedir. Türk havlusu, 1600 yıllık geçmişi ve bugün geldiği endüstriyel üretim hacmiyle Türkiye’den en yüksek miktarda ihraç edilen ürünlerdendir. Öyle ki bugün Türkiye’de üretilen havlu ve bornoz tam 186 ülkeye ihraç edilmekte ve yıllık ortalama 600 milyon dolar gibi ihracat rakamlarına ulaşmaktadır. Bu da Türk havlusunun dünyaya tanıtılması yönünde oldukça kalıcı bir durum yaratmakla birlikte ülke ekonomisine önemli katkı sağlamaktadır.  Havlu ile beraber bornoz üretimini de geliştiren Türkiye, “Turkish Towel” ( Türk Havlusu) adıyla bir marka oluşturmuş ve ekonomik kalkınma desteği “Turquality” yoluyla bu markayı dünya çapında tescillemiştir. Son olarak İstanbul’da gerçekleştirilen Avrupa Ligi “Euroleauge” Dörtlü Finali’nde yer alan 4 takımın da kullandığı havlular, Denizli’de “Turkish Towels”  ( Türk Havluları) markasıyla üretilen havlular olmuş ve böylece hem ülke hem de havlu tanıtımı anlamında önemli bir adım daha atılmıştır. Denizli şehri, Türkiye’nin havlu ihracatının %70’i gibi önemli bir paya sahiptir. Ayrıca 6 Mart tarihi, 2012 yılından beri Dünya Türk Havlu ve Bornoz günü olarak kutlanıyor. Bu kapsamda her yıl Denizli Tekstil ve Giyim Sanayicileri Derneği (DETGİS) tarafından Denizli’de Dünya Türk Havlu ve Bornoz Festivali düzenlenirken, İstanbul başta çeşitli kentlerde bu günün haftasında etkinlikler ve kutlamalar düzenlenerek yenilikler tanıtılmaktadır. Yine bu tarz festival ve etkinliklerde ihtiyaç sahiplerine çeşitli havlu ve bornoz hediyeleri verilmektedir.

Türk havlusunun tanıtımı elbette çeşitli yansımalara da yol açıyor. Örneğin, Brad Pitt’in başrolünde olduğu Truva filminde kullanılan tüm havlu ve bornozlar, Denizli’de üretilmiş.  İngiltere'de Prens William ile Catherine Middleton'un düğününde düğün davetiyesi olarak 40 bin altın işlemeli havlu tasarlanmışlar ve bu havlular da yine Denizli'de üretilmiş. Türk havluları, tıpkı İstanbul’daki basketbol dörtlü final organizasyonunda olduğu gibi, uluslararası saygın tenis turnuvaları ile olimpiyatlarda da tercih edilirken ülkemize gelen turistlerin de hem konakladığı otellerdeki kullanım deneyimleri hem de çarşılarda görerek satın almalarıyla dünya çapındaki şöhretini sürekli arttırmaktadır. Geleneğin gücü ve kullanımının vazgeçilmezliğine bugün endüstriyel teknolojinin eklendiği Türk havlusu, bu toprakların kültürünün yarattığı bir değer ve biriciklik olmaya devam ediyor. Türk havlusunun geniş dünyasına başta Denizli ve Bursa gibi kentlerin yanı sıra Antalya’nın turistik tesislerinde ve tarihi temalı çarşılarında şahitlik edebilirsiniz.

Havlu Nedir: Havlu her iki yüzünde yumuşak tüyleri olan bezdir. Vücudun ıslak olan yerlerini kurutmaya yarar. Üretim için genellikle pamuk tercih edilir, çünkü ağartıldıktan sonra havluya suyu emme gücü kazandırır. Günlük yaşantımızda en basitinden ellerimizi yıkadığımızda ya da  duştan çıktığımızda bornoz yoksa havlu kullanırız. Kullanımı oldukça yaygındır ve her havlu sağlıklı değildir. O yüzden havlu seçerken suyu emme gücü ve yumuşaklık derecesi kontrol edilmeli. Ayrıca bambu ve modal olan doğal lif olmasına özen gösterilmeli. Bunların dışında önemli olan diğer bir faktör ise dikişlerinin kalite seviyesidir.

Havlu üretimi 100 yıla yakın bir tarihe dayanan olgudur. Son yıllarda havlu, dokuma ve örme teknolojilerine önem veriliyor.  Bu da beraberinde farklı tür ve kalitelerde karşımıza çıkıyor.

Havlu yapımında öncelikle iplikler iş makinelerinde sarılır ve arkasından boyanma işlemi gerçekleşir. Sıradaki adım, asıl adımdır; dokuma. Son olarak ise dikim işlemi gerçekleşir. Bir kaç cümle ile havlunun nasıl yapıldığını ve yapım aşamalarını basitce anlatmış olduk. Havlular ülkemizde tüketici firmalar tarafından yukarda saydığımız işlemler doğrultusunda üretilip son hali ile karşımıza çıkartılıyor. Havlu yapımında kullanılan hammadde olarak pamuk kullanılıyor. Çünkü pamuk, havlunun kalitesini arttırmada ve havlunun su emme gücünün arttırılmasında çok önemli bir rol oynuyor. Pamuğun yanında az bir miktarda keten, mısır, modal, lyocell ve deniz yosunu da kullanılıyor.

Mikrofilament polyester son yıllarda pamuk ile karıştırılıp birlikte üretilmeye başlanılmıştır. Söz konusu olan mikrofilament polyester lifi pamuk ile karşılaştırıldığında pamuktan kat kat daha yumuşak, renk parlaklığı, renk aslığı ve bakım kolaylığı açısından incelendiğinde oldukca üstün bir yapıya sahiptir.

Değişik konstrüksiyonlarda kullanım amaçlarına göre havlu kumaşlar üretilmektedir. Havlu kumaş üretiminde ki en önemli faktör atkı sıklığının 12-25 atkı/cm ve aynı şekilde çözgü sıklığının 18-30 çözgü/cm periyotlarında olmasıdır. Havlu kumaşlar üretiminde en sık olarak kullanılan yöntemler arasında doku oluşturma yöntemi vardır.  Havlu dokuma işlemi yapılırken mümkün olduğunca hav yükseliği homojenliğini korumak vasıtasıyla çözgü ipliklerin az engelli bir şekilde işlenmesini sağlar. Havlu kumaşlarda tasarım göz önünde bulundurulduğunda bir takım bölgenin havsız dokunulması ve bordür ve ya kenar yapılması da istenilen durumlar arasındadır. Havlu dokuma makinelerine bir göz attığımızda son yıllarda gerçek anlamda teknolojik gelişmelerin olduğunu görebilmekteyiz. Hav oluşumu tarafın periyoduk yolda olmayan tarzda yapması kam mekanizmaları aracılığı ile sağlanılabilmektedir. Tabi ki bu durumla birlikte yanında olumsuzluklara davetiye çıkartmış oluyor. Bu durumu çözmek maksadıyla ortaya çıkarılan servomotor tahrikli hav oluşturma mekanizmaları geliştirilmiştir. Servomotor atkı boyunca hav yüksekliğinin her iki farklı şekilde çalışmasına olanak sağlama özelliğine sahiptir. Havlu dokuma makineleri üç gruplu havlu dokumadan bir seviye üstündeki gruplu dokumak mümkün olmuyor. Artık bir havlunun ne olduğunu ve nasıl yapıldığını biliyoruz, maksadına göre doğru havlu almamız gerektiğini de unutmamalıyız.

Tekstil

Tekstil veya dokumacılık, hayvansal, bitkisel veya kimyasal lifli kullanım ürünleridir. Giyilebilen her şey ve bazı dekorasyon ürünlerini de içine alan üretim sektörüdür.[1]

Dokumacılık; kullanılıcak malzemenin elde edilmesinden (pamuk, keten, jut, sisal vb tarladan, ipek, yün veya kıl ise hayvandan, sentetik ise üretimden) kullanıma hazır hale gelene kadar (kumaş, dikili mamul ya da ev tekstili) geçirdiği sürecin tamamına verilen addır.[2]

Fransızca textile "dokuma, kumaş" sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince textilis "dokuma" sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük Latince texere, text- "dokumak, örmek" fiilinden türetilmiştir[3] Aslında batı dillerinden gelen tekstil kelimesi, sadece "kumaş" demek iken, Türkçede bu terim çok daha geniş anlamlara kavuşmuştur.

Dokumacılık sektörü 2 ana başlığa ayrılmaktadır.

    Hazır giyim
    Ev Dokumacılığı

Hazır giyim

Standart ölçülere göre seri olarak hazırlanmış ve satışa sunulmuş giyim eşyası ve bu bağlamda üretim yapan sektöre verilen isim.
Ev Dokumacılığı

Ev içinde kullanılan dokumacılık ürünlerinin üretimiyle ilgilenen bölümüdür. Bu ürünler perde, çarşaf, nevresim, her çeşit örtüler ve havlu gibi ürünlerden oluşmaktadır.
Otel Dokumacılığı

Geçmiş yıllarda otel, motel ve pansiyonlar dokumacılık gereksinimlerini yerel terzilerden ve tekstil firmalarından karşılamakta idiler. 1970'li yıllardan sonra yapılan turizm yatırımlarının ardından hızla gelişen turizm sektörünün dokumacılık gereksinimlerini karşılamak için dokumacılık firmaları otel kullanımına uygun şekilde eniyileştirilmiş ürünler sunmaya başladılar. Artan istek aşamasında tamamen veya kısmen otellere yönelik dokumacılık çözümleri ve ürünleri sunan firmalar kurulmuştur.

Oteller, gerekli temizliği sağlamak için ağır ve günlük yıkama koşullarına dayanıklı dokumacılık malzemeleri kullanmalıdırlar. Otel dokumacılığı firmaları, otel kullanımı için dayanıklılığı artırılmış masa örtüsü, yatak örtüsü, çarşaf, yastık, yorgan ve diğer dokumacılık ürünlerini üretirler.[4]

Bursa Havlusu - Bursa

Bursa’da havlu 18. yüzyıl başlarından itibaren el tezgâhlarında dokunmaya başlanmıştır. Bursa havlularının dokuma yöntemleri 15. yüzyılda Osmanlı ve dünya saraylarına dokunan Bursa kadifelerinden alınmıştır. Geleneksel tezgâhlarda dokunan jakarlı, işlemeli ucu püsküllü havlular kullanım alanlarına göre çeşitlilik göstermektedir. Hamam havlusu, el havlusu, baş havlusu gibi çeşitleri olduğu gibi, günlük olarak kullanılan ile özel günlerde, düğün ve gelin hamamlarında, hediyelik olarak işlemeli veya sade püsküllü püskülsüz olarak yapılmaktadır. Bursa’da Kapalı Çarşı ve Hanlar bölgesinde sadece havlu ve hamam malzemelerinin satıldığı havlucular çarşısında geleneksel yöntemlerle dokunan havlular dışında fabrikalarda tasarlanarak dokunan havlular satılmaktadır. 1941 yılında kurulan Havluculuk Kooperatifi ile modern havlu dokuma tesislerinin kurulduğu Bursa günümüzde dünya havlu üretiminde önemli bir yerde bulunmaktadır. 


Dipnot ve Kaynaklar

Wikipedia
delphinhotel
kulturportal
tekstilbilgi net
zoreltekstil
Fıkıh Ansiklopedisi N Harfi İle Başlayanlar

NAFAKA

İnfak edilen şey, azık, yiyecek, ev reisinin sağlamak zorunda olduğu yiyecek, giyecek, mesken ve benzeri şeyler. "Nafaka" kökünden infâk; hayır yolunda mal sarfetmek demektir. Nafakanın çoğulu "nafakât"tır. Bir terim olarak yiyecek, giyecek ve meskenden kişiye yetecek miktarı ifade eder.

Nafaka genel olarak ikiye ayrılır: 1. Kişinin kendisine gerekli olan nafaka. Bu, başkasına vereceği nafakadan önde gelir. Çünkü Hz. Peygamber; "Önce kendi nefsine, sonra nafakası sana gerekli olan kimselere tasadduk et" buyurmuştur (Müslim, Zekât, 95, 97, 106; Ebû Dâvud, Zekât, 39, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 94).

2. Kişinin başkalarına vermesi gereken nafaka. Bu çeşit nafakanın üç sebebi vardır. Evlilik, hısımlık ve mülkiyet bağı.

Islâm`da aile reisi olarak kadının ve çocukların geçimini sağlamak görevi erkeğe verilmiştir. Ayrıca, anne, baba, kardeşler ve diğer hısımlar bakıma muhtaç duruma düşünce, "geçimi sağlama yükümlülüğü" onları da kapsamına alır. Hattâ Islâm`da mâlik veya zilyed olunan hayvanların bile yedirilip içirilmesi görevi aile reisinindir (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi, IV, 40). Hayvanın açlık veya susuzluk nedeniyle ölümüne sebep olmak sorumluluğu gerektirir. Nitekim Allah`ın Rasûlü bir kedinin ölümüne sebep olan bir kadın için şöyle buyurmuştur: "Açlıktan ölünceye kadar hapsettiği bir kedi için bir kadın azap olundu. Ona kendisi yedirmediği gibi, toprak haşaratın yiyebilmesi için serbest de bırakmadı" (Buhârî, Enbiyâ, 54; Şirb, 9; Müslim, Selâm, 151, 152; Birr, 133, 134; Küsûf, 9; Nesâî, Küsûf, 14, 20; Ahmed b. Hanbel, II, 159, 188, 286, 424).

Hayvana gücünün yetmeyeceği yükün taşıtılması haramdır. Köleye de böyle yük yükletilemez. Mâlik, hayvana infaktan kaçınırsa, çoğunluğa göre kazâen ve diyâneten buna zorlanır. Hanefilere göre ise buna kaza yoluyla zorlanamaz (el-Kâsânî, â.g.e., IV, 40; eş-Şîrâzî, el-Muhezzeb, II,168 vd.; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, VII, 763, 764).

Insanlardan nafaka hakkı sahipleri sırasıyla şöyledir:

NÂFİLE

Bağış, hibe, ganimet malı, zorunlu olmaksızın yapılan iş. Farz veya vacib namazlar dışında kalan ve Resûlullah (s.a.s)`ın kıldığına dair rivayet bulunan namazlar demektir. Bunlar da sünnet olan nâfileler ve mendup olan nafileler olmak üzere ikiye ayrılır. Sünnet olan nâfile, Allah elçisinin yapmağa devam ettiği ve ancak nâdir olarak yapmadığı kuvvetli işlerdir. Kimi zaman bu işleri yapmamasının sebebi insanlara farz olmadığını göstermektir. Mendup olan nâfile ise, Hz. Peygamber`in bazan yapıp, bazan yapmadığı, kuvvetli olmayan sünnetlerdir. Menduba müstehap da denir.

Fıkıh usûlünde nâfile, sünnet, tatavvu, müstehap ve ihsan terimleri "mendup"la eş anlamda kullanılır. Nâfile ibadetleri aşağıdaki şekilde tasnif etmek mümkündür:

Müekked olan sünnetler:

Beş vakit namaza ve cuma namazına bağlı olarak kılınan namazların bir bölümü müekked sünnettir. Bir hadiste bu nitelikteki sünnetler şöyle belirlenmiştir: "Her kim bir gün ve gecede, farz namazlar dışında on iki rekat namaz kılarsa, Allah Teâlâ ona cennette bir ev bina edecektir. Bunlar şu namazlardır: Sabah namazından önce iki rekat, öğleden önce dört rekat, öğleden sonra iki rekat, akşamdan sonra iki rekat ve yatsıdan sonra iki rekat" (Tirmizi; Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; Ibn Mâce, Ikâme, 100).

Namazlara bağlı olan müekked sünnetleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Sabah namazının farzından önce kılınan iki rekatlık sünnet: Bu namaz en kuvvetli bir sünnettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizi atlar kovalasa da sabah namazının iki rekat sünnetini terketmeyin" (Ahmed b. Hanbel, II, 405). "Sabah namazının iki rekatısünneti dünyadan ve dünyada bulunan herşeyden daha hayırlıdır" (Müslim, MiŞâfirîn, 96, 97; Tirmizî, Salât, 190). Hz. Âişe şöyle demiştir: "Hz. Peygamber, sabah namazının iki rekatıgibi başka hiç bir nâfile namaza devam etmemiştir" (Buhâri, Teheccüd, 27; Müslim, MiŞâfirîn, 94; Ebû Dâvûd, Tatavvu`, 2; Ahmed b. Hanbel, VI, 43, 54, 170).

Başka bir sünnet kaza edilmezken, yukarıdaki hadisler sebebiyle, sabah namazını kılamayan kişi aynı gün zevalden önce onu kaza ederken sünnetini de birlikte kılar. Diğer yandan ikinci rekatta bile imama yetişebileceğini anlayan kimse önce sünneti kılar, daha sonra imama uyar.

2. Öğle veya cuma namazından önce kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe şöyle demiştir: "Resûlullah (s.a.s) öğleden önce dört, sabah namazından önce de iki rekat namaz kılmayı terketmezdi" (Nesâî, Kıyâmü`l-Leyl, 56).

3. Öğle namazından sonraki iki rekât namaz. Bu iki rekat, müekked sünnet olup, bunun dörde tamamlanması ise menduptur. Cuma namazından sonra tek selâmla kılınan dört rekat nâfile namaz da müekked sünnetlerdendir. Hadiste şöyle buyurulur:

"Hz. Peygamber cuma namazından önce dört, cuma namazından sonra dört rekat namaz kılar, rekatlar arasını selâm ile ayırmazdı" (Zeylaî, Nasbur-Râve, II, 206).

4. Akşam namazından sonra iki rekât. Bu da Allah elçisinin devam ettiği sünnetlerdendir.

5. Yatsı namazından sonra iki rekat. Bunun delili; Gün ve gecede on iki rekat nâfile namaza devam eden için Allah Teâlâ`nın cennette bir köşk bina edeceğini bildiren hadistir (Tirmizî, Salât, 189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; Ibn Mâce, Ikâme, 100).

6. Terâvih namazı: Bu namaz erkek ve kadın için müekked sünnettir. Çünkü terâvih namazına hem Hz. Peygamber, hem de ondan sonra raşid halîfeler ve ashab-ı kirâm devam etmişlerdir. Terâvih namazını cemaatle kılmak sünnettir. Çünkü Resûlullah (s.a.s), Ramazanın üçüncü, beşinci, yedinci ve yirminci gecelerinde bu namazı mescitte cemaatle kılmıştır. Sonra müminlere farz olur endişesiyle mescide çıkıp kıldırmamıştır (Zeylaî, a.g.e., II, 152; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, III, 50 vd.; ez-Zühayli, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, II, 43).

Terâvih namazı Ramazan ayına mahsus olup, yatsı namazından sonra ve vitirden önce kılınır. Bu namazın gece yarısından veya gecenin üçte birinden sonraya bırakılması müstehaptır. Terâvih namazı tek başına kılınabilir, fakat cemaatle kılınması daha faziletlıdır.

Hanefilere göre, terâvih namazının rekat sayısı yirmi olup bu sayı Hz. Ömer`in uygulamasına dayanır. Çünkü Hz. Ömer halîfeliğinin sonuna doğru bu namazı Mescid-i Nebevî`de Devlet başkanı olarak yirmi rekat kıldırmıştır. Bu miktara sahabeden karşı çıkan olmamıştır. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Benden sonra, benim sünnetimden ve raşid halîfelerimin yolundan ayrılmayın" (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, Ilim, 16; Ibn Mâce, Mukaddime, 6; Dârimî, Mukaddime, 16). Ebû Hanîfe`ye, Hz. Ömer`in yaptığı uygulama sorulunca şöyle demiştir:

"Teravih kuvvetli bir sünnettir. Hz. Ömer onu kendiliğinden çıkarmış değildir. O, bu konuda yeni bir şey de icad etmedi. O, bunu ancak kendi bildiği bir delile dayanarak yapmıştır. Resulullah (s.a.s)`den bir ahid olarak yapmıştır" (ez-Zühaylî, a.g.e., II, 44).

Bazı hadis bilginleri ise Allah el-çisinin Ramazanda terâvihi sekiz rekat olarak kıldığını tesbit etmişlerdir. Bunun delili, Buhârî`nin ve başkalarının Hz. Âişe`den naklettikleri şu hadistir:

"Hz. Peygamber ne Ramazanda ve ne de Ramazan dışında on bir rekattan fazla nâfile namaz kılmamıştır" (Buhârî, Teheccüd, 16; Terâvih, 1; Müslim, MiŞâfirîn, 125; Tirmizî, Mevâkît, 208). Yine Ibn Hibbân, Sahîh`inde Câbir (r.a)`den şu hadisi rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber kendilerine sekizrekat namaz kıldırdıktan sonra vitir namazını kıldırmıştır" (eş-Şevkânî, a.g.e., III, 53). Bu duruma göre, terâvih namazının sekizrekatının müekked sünnet olduğunda şüphe yoktur. Ibnül-Hümâm gibi bazı bilginler ise sekizrekattan fazlasının müstehap olduğunu söylemişlerdir. Bu durum yatsı namazının farzından sonra dört rekat nâfile namaz kılmaya benzer ki, bunun da ilk rekatımüekked sünnet, iki rekatıda müstehap olur (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, Mısır 1316/1898, I, 333, 334).

Gayrı Müekked Sünnetler:

Hz. Peygamber`in kesintisiz devam etmediği ve bazan terkettiği sünnetler olup bunlara mendup da denir. Bu namazlar şunlardır:

1. Ikindi namazından önce tek selamla kılınan dört rekat namaz. Resulullah (s.a.s) bu namaz hakkında şöyle buyurmuştur: "Ikindi namazından önce dört rekat namaz kılan kimseye Allah rahmet etsin" (Tirmizî, Salât, 301).

2. Yatsı: namazından önce kılınan dört rekat namaz. Hz. Âişe (r.anha)`den şöyle dediği nakledilmiştir:

"Hz. Peygamber, yatsıdan önce dört rekat namaz kılardı" (Zeylaî, a.g.e., II, 145 vd.; eş-Şevkânî, a.g.e., III, 18).

3. Evvâbîn namazı: Evvâbîn, evvâb kelimesinin çoğulu olup, Allah Teâlâ`ya çokça yönelen kişi anlamına gelir. Iki ilâ altı rekata kadar kılınabilir. Bir, iki veya üç selâmla kılmak mümkündür. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat namaz kılınan evvâbînden sayılacağını bildirmiş ve arkasından şu ayeti okumuştur: "Eğer siz iyi olursanız, şunu iyi bilin ki Allah kötülükten yüz çevirerek tevbeye yönelenleri (evvâbîn) son derece bağışlayıcıdır" (el-Isrâ,17/25; Ibn Kesîr, Tefsîr; Istanbul 1985, V, 64, 65; eş-Şürünbülâlî, Merâkıl-Felâh, Istanbul 1984, s. 74).

Bunlar farz namazlara tabi olan nafile namazlardır.

Bağımsız Nâfile (Mendup) Namazlar:

Beş vakitteki farz namazların sünnetlerinden başka bir takım nâfile namazlar daha vardır ki bunlar, müstehap, mendup veya tatavvu` adı verilen nâfilelerdir:

1. Kuşluk namazı

En az iki rekat olup, sağlam görüşe göre, dört veya sekize kadar kılınabilir. Mendup bir namazdır. Vakti, güneşin bir mızrak boyu yükselmesi ile başlayıp, zeval vaktine yirmi dakika veya yarım saat kalıncaya kadar devam eder. Hz. Âişe`den şöyle dediği nakledilmiştir: "Resulullah (s.a.s) kuşluk namazını ikiser ikiser, dört rekat olarak kılar, birinci selâmdan sonra dünya sözleri konuşmazdı" (es-San`ânî, Sübülü`s-Selâm, Kahire 1950, II, 16). Müslim`in rivayeti ise şöyledir: "Hz. Peygamber kuşluk namazını dört rekat olarak ve Allah`ın dilediği kadar ilâvede bulunarak kılardı".

2. Teheccüd namazı

Yatsı namazından sonra daha uyumadan veya kısa bir uykudan sonra kalkıp kılınacak nâfile namaza "gece namazı (salatül-leyl)" denir. Bir süre uyuduktan sonra, gecenin yarısından imsak vaktine kadar kalkılıp kılınırsa "teheccüd" adını alır. Teheccüd namazı iki rekattan sekizrekata kadardır. Her iki rekatta bir selam verilmesi daha faziletlidır.

Teheccüd namazı Hz. Peygamber`e farzdır. Kur`an-ı Kerim`de şöyle buyurulur: "Ey Muhammed! Gecenin bir bölümünde uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere, Kur`an`la gece namazı kıl. Rabbinin seni Makam-ı Mahmuda erdireceğini umabilirsin" (el-Isrâ,17/79). Bu namaz diğer müslümanlara sünnet veya müstehap derecesindedir.

Teheccüd namazına diğer müminleri de teşvik eden ayet (bk. el-Müzzemmil, 73/20; es-Secde, 32/16; el-Furkân, 25/63, 64; ez-Zâriyât, 51/17, 18; Âli Imrân, 3/16, 17) ve hadisler vardır. Abdullah b. Ömer (r.a)`nın kendisini rüyada cehennemde görmesi ve bir meleğin yaklaşarak "korkma" demesini Resulullah (s.a.s)`a anlatması üzerine, Allah elçisi şöyle buyurmuştur:" Abdullah ne iyi adamdır. Fakat kalkıp gece namazı kılmayı âdet edinseydi ne iyi olurdu ". Abdullah b. Ömer, bundan sonra gece uykusunu azaltmıştır. Buradan teheccüd namazına devam eden her ferdin iyi olarak anılmaya lâyık olduğu anlaşılır (ez-Zebîdî, Sahîh-ı Buhârî Muhtaşarı Tecrid-i Sarıh Tercemesi, Ankara 1982, IV, 29, 30, H. No: 576). Başka bir hadiste şöyle buyurulur:

"Gece namazına devam edin. Çünkü gece namazı kılmak sizden önceki salih kulların âdetidir. Rabbinize karşı bir taattır, kötülükleri örtücü ve günah işlemekten alıkoyucudur" (Tirmizî, Deavât, 101).

3. Abdest namazı

Abdestten veya gusül abdestinden sonra vakit elverişli ise, yaşlık kuruyacak kadar bir süre geçmeden iki rekat namaz kılınması menduptur. Hadiste şöyle buyurulmuştur:" Her kim abdest alır, abdesti güzel yapar, sonra kalkıp iki rekat namaz kılarsa ve bu iki rekata kalbiyle yönelirse, o kimseye cennet vacib olur" (Buhârî, Vüdû, 24; Müslim, Tahâre, 5, 6,17; Ebû Dâvûd, Tahare, 65).

4. Tahiyyetül-Mescid namazı Tahiyye, selâm vermek demektir. Tahiyyetül-Mescid de; mescide selâm vermek anlamına gelir. Mescide ilk giren kimsenin, Mescidin Rabbine selâm vermek ve O`nu yüceltmek amacıyla iki rekat namaz kılması menduptur. Bir günde, ta`lim, teallüm vb. sebeplerle bir kaç kere mescide girmek zorunda olan kimselerin bu namazı ilk girişte bir kere kılması yeterlidir.

Hadiste şöyle buyurulur: "Sizden her kim mescide girerse iki rekat namaz kılmadan oturmasın" (Buhârî, Salât, 60, Teheccüd, 35; Müslim, MiŞâfirîn, 69, 70; Tirmizî, Salât, 118).

Bir mescide girip meşguliyetinden veya vaktin darlığından ya da kerahetinden ötürü tahiyyetül-mescid yapamayacak kimse şu duayı okumayı yeterli ve müstehap görülmüştür:

Sübhânellah vel-Hamdûlillah ve la ilahe illallahü vellahu ekber"

Anlamı: "Allahı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah`a mahsustur. Allah`tan başka hiç bir ilah yoktur. Allah herşeyden yücedir". Diğer yandan, bir mescidde her hangi bir namazı kılmak veya orada bir farzı kılmak için imama uymak niyetiyle girmek de tahiyyetül-mescid yerine geçer.

5. Istihare namazı

Istihâre; bir şeyin hayırlı olanını istemek demektir. Istihâre namazı, nasıl hareket edileceği bilinemeyen mübah işlerde manevi bir işarete nail olmak için kılınan iki rekatlık bir namazdır. Cabir b. Abdullah (r.a) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber bütün işlerde bize Kur`an`dan bir sûre öğretir gibi istihâreyi öğretir ve şöyle buyururdu: "Sizden biri bir iş yapmak istediği vakit, farz dışında iki rekat namaz kılsın ve istihâre duasını okusun" (bk. Buhârî, Teheccüd, 25; Deavât, 49; Tevhîd,10; Tirmizî, Vitr, 18; Ibn Mâce, Ikâme, I, 18; Ahmed b. Hanbel, III, 344).

Istihâre duasından sonra kıbleye yönelerek yatılır, (Dua için bk. "istihare" maddesi; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, 350, 351).

6. Tesbih namazı

Dört rekatlı bir namaz olup her rekatta Fâtiha ve bir sûre okunur. Bir veya iki selâmla tamamlanır. Bu namazda üç yüz kere şu tesbih duası okunur: "Sübhanallahi vel-hamdü Lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellahü ekber ve !â havle velâ kuvvete illâ billâhil-aliyyıl-azîm "

Anlamı: "Allahı her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim. Hamd Allah`a mahsustur. Allah`dan başka hiç bir ilâh yoktur. Allah herşeyden yücedir. Büyük ve yüce olan Allah`dan başka hiç bir güç ve kudret sahibi yoktur ".

Hz. Peygamber amcası Abbas (r.a)`a kendisini Allah`a yaklaştıracak bir ameli bildirmek için tesbih namazını talim buyurmuş ve eğer bu namazı kılarsa, günahları kum yığınları kadar çok olsa bile Allah`ın bunları mağfiret edeceğini bildirmiştir. Bu namazı her gün, bu olmazsa cuma günü, bu olmazsa ayda veya yılda bir kere, başka rivayette, ömründe bir defa kılmasını tavsiye etmiştir (Tirmizî, Vitr,19; Ibn Mâce, Ikame,190; Ebû Dâvûd, Tatavvu`, 14 ve "Namaz" maddesi).

7. Hâcet namazı

Dünyevî ve uhrevî isteği olan kimse abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rekat, başka bir görüşe göre on iki rekat namaz kılar, sonra Allah Teâlâ`ya senâda ve Hz. Peygambere salatü selâmda bulunur, bundan sonra hâcet duasını okuyup, isteğinin gerçekleşmesini Yüce Allah`dan ister.

Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a)`dan nakledildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Her kimin Allah`dan bir dileği olursa veya insanlardan bir isteği olursa, önce abdest alıp iki rekat namaz kılsın, sonra Allaha hamd ve senada bulunsun ve Hz. Peygambere salatü selâm getirsin. Sonra şu duayı okusun: "Lâ ilâhe illallahul-halîmül-kerîm. Sübhânellahi Rabbil-arşil-azîm. el-Hamdü lillâhi Rabbil-âlemin, nes`elüke mûcibâti rahmetike ve azâime mağfiretike vel-ganîmete min külli birrin ve`s-selâmete min külli ismin. Lâ teda`lî zenben illâ gafertehû ve lâ hemmen illâ mezahtehû ve lâ hâcete hiye leke rızan illâ kadaytehâ yâ erhamerrâhimîn ".

Anlamı: "Halîm ve kerîm olan Allah`dan başka ilâh yoktur. Yüce arşın Rabbi olan Allah`ı tesbih ederim. Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah`a mahsustur. Allah`ım! Rahmetini gerektiren şeyleri, kesin affını, her iyıliği elde etmeyi, her günahtan uzak olmayı senden dilerim. Affetmediğin hiç bir günah, feraha çıkarmadığın hiç bir tasa, senin rızana uygun olan hiç bir ihtiyacı da karşılamadan bırakma. Ey merhametlilerin en merhametlisi olan Allahım" (Tirmizî, Vitr,17; Ibn Mâce, 189; Hamdi Döndüren, a.g.e., s. 352, 353).

8. Yolculuk namazı

Bir müslümanın yola çıkacağı veya yoldan döndüğü zaman iki rekat namaz kılması menduptur. Hz. Peygamber yolculuktan gündüz kuşluk vakti döner, Mescid-i Nebevî`ye giderek iki rekat namaz kılar, orada bir süre otururdu" (bk. Buhârî, Salât, 59; Cihâd, 198).

9. İstiska (Yağmur İsteme) namazı

Şiddetli kuraklık hüküm süren zamanlarda yağmur duası yapılır. Çünkü Kur`an`da Nûh, Mûsâ ve Hûd peygamberlerin kavimlerine su verilmesi için yaptıkları dualardan söz edilir (bk. Nûh, 71/10-12;.el Bakara, 2/60).

Enes b. Malık (r.a)ten rivayete göre, Allah Rasûlü cuma hutbesi irad ederken, şiddetli kuraklığın hüküm sürdüğünü, ürünün ve hayvanların telef olduğunu söyleyen bir adamın isteği üzerine; Allahım bize su ver, Allah`ım bize su ver" diye dua etmiştir. Bunun üzerine gökte hiç bulut yokken, birden bulutlar belirmiş ve yağmur yağmaya başlamıştır. Bir hafta süren yağmurlar âfet halini almaya başlayınca, ertesi hafta aynı adamın yağmurun kesilmesini istemesi üzerine Allah`ın Resulü şöyle dua etmiştir: Allah`ım! Yağmuru üzerimize değil, çevremize, dağlara, tepelere, vadilere ve ağaçlı yerlere ver". Bu dua ile yağmur kesilmiştir (Buhârî, Istiskâ, 6; Müslim, Istiskâ, 8).

Ebû Hanîfe`ye göre istiska; dua ve istiğfardan ibarettir. Bu yüzden bu dua özel bir namaz kılmadan ve hutbe okumadan yerine getirilebilir. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed`e göre ise, yağmur duası namazının, ihtiyaç varsa, hazarda veya seferde kılınması menduptur. Yağmur gecikirse bu dua günler boyu tekrarlanır. Çünkü Allah Teâlâ duada ısrarlı olanları sever (bk. el-Kasânî, el-Bedâyi`, I, 282; Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 437; Ibn Abidîn, Reddül-Muhtar, I, 790 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Ilmihali, Istanbul 1991, s. 353 vd.).

10. Küsûf namazı Güneş tutulmasına "küsûf", ay tutulmasına "husûf" denir. Güneş tutulduğu zaman, bir beldede cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve kametsiz olarak en az iki rekat namaz kıldırır. Ebû Hanife`ye göre bu namaz gizli, Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre açıktan kıraatla kılınır.

Hz. Peygamber güneş tutulduğu zaman iki rekat namaz kıldırmış ve arkasından şöyle buyurmuştur: "Bu olaylar Allah`ın büyüklüğünü gösteren delillerdir. Allah Teâlâ bunlarla kullarını korkutmak istiyor. Bunları gördüğünüz zaman, en son kıldığınız farz namaz gibi namaz kılın " (Buhârî, Küsûf, 1,17; Ebû Dâvûd, Istiskâ, 4, 9, Sünnet, 9; Nesâî, Küsûf, 5, 12, 14, 16, 24).

11. Husüf namazı Ay tutulduğu zaman müslümanların evlerinde teker teker bir halde ve küsûf namazı gibi gizli veya açıktan iki ya da dört rekat namaz kılmaları menduptur. Ebû Hanîfe`ye göre, bu namazın camide cemaatle kılınması sünnette yoktur. Imam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel ile bazı hadis bilginlerine göre, cemaatle kılınır.

Ay tutulması gece olabileceği için cemaatin camide toplanıp toplu namaz kılmasında güçlük vardır (el-Kâsânî, a.g.e., I, 282; eş-Şürünbülâlî, Merâkı`f-Felâh, 92).

Nâfile veya mendup sayılan amellerin amacını eş-Şatıbî şöyle açıklar:

1. Hz. Peygamber`den sünnet olarak gelen her mendup, farz ve vacib ibadetlerin ikmali ve korunması için yardımcıdır. Çünkü nâfile ibadetler insanı farzları edaya hazırlar. Nâfile ibadetleri ihmal eden farzları da ihmale maruz kalır. Bazı mendupların kendi cinsinden farklı ibadet vardır. Beş vakit namazın sünnetleri, nâfile oruç, nâfile hac ve sadakalar gibi. Bazılarının da benzeri ibadet bulunmaz. Namaz için güzel elbise giyinmek, iftarı acele yapmak, sahuru geciktirmek gibi. Bunların da farz ibadeti desteklediği görülür. Sözgelimi, iftarı acele yapmak, sahuru geciktirmek orucu kolaylaştırır ve şahsın bu ibadeti sürekli olarak yapmasını sağlar. Allah katında, az da olsa, ibadetin sürekli olanı makbuldür.

2. Mendup tek tek değil, bütünüyle yapılması gereken bir sünnettir. Nitekim sünnet-i müekkedeleri Hz. Peygamber ara sıra terketmiştir. Bu yüzden insan bazı darlık zamanlarında terkedebilir. Kaza edilmemeleri de bunu gösterir. Ancak toptan terkedemez. Meselâ; ezanı sürekli olarak terketmek caiz değildir. Bir ülkenin insanları ezanı sürekli olarak bırakmışlarsa, onlara bunu zorla okutmak gerekir. Yine bir kimse tamamen cemaati terkedemez. Çünkü Hz. Peygamber; "Bir kimse üç günden fazla cemaati terk ederse kalbi mühürlenir" (Ibn Mâce, Mesâcid, 17) buyurmuştur. Evlenme de böyledir... Bazı hallerde fertler evlenmeyebilir, ancak toplum olarak bunu bırakamazlar, aksi takdirde toplum yok olur (eş-Şâtıbî, el-Muvâfakât, Ticariye baskısı, Kahire, t.y., I, 132, 133, 151; M. Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, t.y., 40 vd.).

NÂFİLE NAMAZDA BİRDEN ÇOK MAKSAT

Kuşluk namazı vaktinde abdest alan birisi, iki rekât "Abdest şükür namazı`na, aynı anda kuşluk namazı olarak niyyet etse, ikisini birden kılmış olur mu?

Fıkıh kitaplarındaki ifadelere göre, niyyet edilmiş olması halinde; bir nâfile namaz, birden çok nâfile namaz yerine geçebilir: Nûru`l îzâh serhinde; mescidi selâmlama namazı (tahiyyatü`l-mescid) oturmadan kılacağı bir farz namazla, hattâ Zeylanî ve Kasânînin dediğine göre herhangi bir namazla yerine getirilmiş olur. (58 Tahtavı 320; Molla Hüsrev, Dürer I/116 (Surunbil0lî hâsiyesi);Nemenkânî I/146) Tahtâvî Miskât şerhinden naklen; abdestin arkasından bir farz kılmış olsa, bununla "abdest sükrü namazı" da yerine getirilmiş olur, der. (59 Tahtavî 321; M. Zihni Efendi 404) Nafilenin yerine geçecek namazın farz olması da şart değildir. (60 Abdülhalım (Durer hâsiyesi) I/79; Konu hakkında daha geniş bilgi için bk. Âbidin N/18-19) Buna göre işrak vakti abdest alan birisi, abdestin arkasından kılacağı iki rekât namaza, aynı anda hem abdest şükrü için, hem işrak namazı için, hem de meselâ hacet namazı için niyet etse, hepsi yerine gelmiş olur. Imam es-Sindî hac için ihrama girildiğinde sünnet olan iki rekat namazın, o ana rastlayan bir farzla da karşılanmış olacağını söylerken Aliyyu`I-Kârî bu konuda tereddüdünü bildirir. Ona göre: Ihram namazı, istihare ve benzerî namazlar gibi müstakil bir sünnettir, binaenaleyh, bir başka namaz zimminda ödenmiş olmaz. "Tahiyyetü`1-mescid` ve "Abdest şükür" namazı ise başlı başına bir namaz olmadıklarından her hangi bir namaz onların yerine geçmiş olabilir.

Hasiye sahibi el-Mekkî ise; bu tereddüde yer olmadığını, "el-Bahru`r-râik" gibi mezhebini önemli kaynakların çoğunda, durumun Sindî`nin dediği gibi olduğunu, bir farzın dahi o sünnetten müstagnî kılınacağını söyler. (60a)

Ibn Nüceym de niyyet bahsini işlerken, iki nafileye birden niyet edilirse, ikisinin birden ödenmiş olacağını söyler. (60b )

NAKID

Akçe, madenî para, para olarak bulunan servet, peşin para, altın ve gümüş için kullanılan bir Islâm hukuku terimi. Çoğulu nukud gelir. Vezni ve ayarı düzgün, gerekli özellikleri taşıyan paraya da nakid denir. Bir mastar olarak, paranın züyûfunu hâlisinden, sahtesini hakikisinden ayırma anlamında da kullanılır. Bir islâm hukuku terimi olarak altın ve gümüşü ve bunların madrûb ve meskûkünü ifade eder. Diğer yandan Islâm hukukçuları altın ile gümüşten başka madenden basılıp kabul edilen fels ve kâğıt paralara, ancak kıyas ve benzetme yoluyla nakid tabirini kullanırlar.

İktisatçılar, alış-verişlerde mübâdele aracı olan her şeyi gerçek anlamda nakid saymışlardır. İslâm hukukçularına göre ise, satış bedelinin (semen) geçerli olması için, onun şer`an kullanımının caiz ve helâl olan eşyadan bulunması şarttır. Bu yüzden rakı, şarap gibi sarhoş edici şeylerin ve domuz etinin nakid yerinde mübâdele vâsıtası olarak kullanılması caiz değildir. Fakat ekonomi ilmi kendisini dinî bir kayıtla bağlı saymadığı takdirde eşyanın helal veya haramlığını dikkate almaz. Ancak islâm`la, çağdaş egemen ekonominin birleştiği nokta şudur: Piyasada satış bedeli ve mübâdele aracı olarak kullanılan, toplum tarafından ittifakla kabul ve itibar olunan her şey altın ve gümüş gibi mübâdele aracı sayılır. Çünkü Islâmî açıdan ölçü, tartı veya standard olup sayı ile alınıp satılan şeylerin (misliyât) satış bedeli (semen) yapılması mümkün ve câizdir. Bir ton buğday karşılığında on tane koyun satın almak gibi (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sânayı`, V, 234; Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadir, V, 368; el-Fetâvâ`l-Hindiyye, IV,12,13; K. Miras, Sahih-i Buhari Tecridi Sarîh Tercemesi, Ankara 1978, V, 71, 72).

İslâm fıkhı kaynaklarında kullanılan nakdeyn (iki nakid) tabiri altın ve gümüş parayı ifade eder. Çünkü gerek Hz. Peygamber ve Râşid halîfeler ve gerekse büyük müctehidler dönemlerinde tedavülde bulunan para, altın ve gümüşten ibarettir. Islâm`dan önce kullanılan İran, Roma, Bizans ve Yemen sikkeleri Emevî hükümdarı Abdülmelik b. Mervan`ın H. 75 tarihindeki para basımına kadar piyasaya hâkim olmuştur. Hz. Ömer`den itibaren, Hz. Osman (Ö. 35/655), Muaviye (Ö. 60/679) ve Abdullah b. Zübeyr (Ö. 72/691) para basmışlarsa da bu paralar mevziî kalmış ve ülke çapında yayılmamıştır. Hz. Ömer, gümüş para birimi olan dirhemle, altın para birimi olan miskal (dinar) arasında standard bir oran tesis etmiştir. Hz. Peygamber devrinde ağırlık bakımından 10 dirhem (10 miskal), 10 dirhem (6 miskal), 10 dirhem (5 miskal) olmak üzere üç çeşit dirhem vardı. Hz. Ömer`in kurduğu para komisyonu, standardızasyon çalışması sonunda üç çeşit dirhemi toplayarak, çıkan ayı üçe böldü. Bu duruma göre, 10 dirhem (7 miskal) ağırlığı esas alındı. 1 Şer`î dirhem 2,8 gr.; 1 dinar (miskal) yaklaşık 4 gr. olunca,10 dirhem gümüş 28 gr.; 7 dinar altın da 28 gr. olur. Bu oran, daha sonraki devirlerde de genellikle korunmuştur (Ibnül-Hümâm, a.g.e., II, 522; el-Mâverdî, Ahkâmûs-Sultâniyye, Kahire 1298, s. 148; K. Miras, a.g.e., V, 40, 48, 49; Ö. Nasuhî Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1967, 120, 121, 124; I. Artuk, "Sikke", I.A. X, 622; Hamdi Döndüren, İslâm Hukukuna Göre Alım Satımda Kâr Hadleri, Balıkesir 1984, s. 62, 68; çağdaş Ekonomik Problemlere İslâmî Yaklaşımlar, Istanbul 1988, s. 24, 46).

NAKL-I KUBÛR(KABİRLERİ BAŞKA YERE NAKLETME MESELESİ)

Kabırleri başka yere nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkça caiz görülmemiştir. Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü İslâm`da, ölülerin hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.

Ancak su basması, yol geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere nakletmek caizdir.

Cenaze, kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah`a teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf`a yoluyla mâlik olması, zaruret hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği üzerine kabır açılır. Elbise alınınca kabır kapatılır, ya da cenaze bu mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini alabilir.

Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb. şeyler engel olarak doldurulur ve kabır kapatılır.

Zaruret bulunmadıkça iki ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah`tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr İbnü`l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım. Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".

İslâm ülkesinde bulunan zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabırleri de, müslüman kabırleri gibi koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi, ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde, ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri açmak, kemiklerini kaldırıp, burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü`l-Muhtâr, İstanbul 1984, II 233-246; el-Fetevâ`l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).

Nakl-i kubûr: Kabirleri başka yere taşımak
İsa Sevgili
İsa Sevgili
Kurucu



Namaz Zamanı

B2B Toptan Satış Pazaryeri

Kral Yolu
kralyolu.com
Gusül (boy) abdesti nasıl alınır?
Gusül abdesti yada boy abdesti nasıl alınır? Ayrıntılarıyla gusül abdestini öğrenin
Namaz nasıl kılınır?
Namaz nasıl kılınır? Namaz kılmayı öğrenmek hiç bu kadar kolay olmamıştı.
Abdest nasıl alınır?
Abdest nasıl alınır? Namaz kılmak için kadınlar ve erkekler nasıl abdest alırlar?
İhlas Suresi
İhlas suresi, İhlas suresinin anlamı, tefsiri, yazılışı ve okunuşu videolu anlatım
İhlas Suresi
Hüvallahüllezi: Haşr Suresi 22, 23 ve 24 ayetlerin yazılışı, okunuşu ve anlamı
Çocuğunuz için namaz etkinlikleri
Çocuğunuzun namazı sevmesi için neler yapmalısınız? Örnek etkinlikler
Cenaze namazı nasıl kılınır? Cenaze namazı kılınışı
Cenaze namazı nasıl kılınır? Cenaze namazı kılınışı, Resimli ve Özet maddeler halinde anlatım

Kabirleri başka yere nakletmek, önemli bir sebep bulunmadıkca caiz görülmemiştir. Bir kabristan ne kadar eski olursa olsun, artık kendisine ihtiyaç kalmamış olsa bile yine bunun kabristan olarak korunması asıldır. Burasının satılarak veya üzerine binalar yapılarak, ölü kemiklerinin başka bir kabristana nakli, ölülerin hakkını çiğnemek olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Islâm`da, ölülerin hakları dirilerin hakları kadar koruma altına alınmıştır.

Ancak su basması, yol geçmesi veya düşman tarafında kalması gibi nedenlerle kabristanı başka yere nakletmek caizdir.

Cenaze, kabre konulup üzerine toprak atıldıktan sonra, artık cemaatın elinden çıkmış, yüce Allah`a teslim edilmiş sayılır. Artık zaruret bulunmadıkça kabrin açılmaması gerekir. Cenazenin gasbedilmiş yere veya gasbedilmiş bir elbise ile gömülmesi veya bu yere başkasının sonra şûf`a yoluyla mâlik olması, zaruret hallerine örnek verilebilir. Bu takdirde, arazi veya elbise sahibinin isteği üzerine kabir açılır. Elbise alınınca kabir kapatılır, ya da cenaze bu mülkten başka yere nakledilir. Bu yapılmadığı takdirde mülk sahibi toprağı düzelterek ekim yapabilir. Elbise sahibi de isterse elbisenin kıymetini alabilir.

Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça kabri açılarak yerine başkası defnedilemez. Ancak cenazeyi defin için başka bir yer kalmamışsa bu taktirde kemikleri toplanır, kendisiyle, yeni gömülecek olan ölü arasına toprak vb. şeyler engel olarak doldurulur ve kabır kapatılır.

Zaruret bulunmadıkça iki ve daha fazla cenaze bir kabre gömülmez. Zaruret olursa, aralarına toprak gibi bir engel konularak toplu mezar kullanımı caiz olur. Nitekim Uhud şehitleri için uygulama böyle olmuştur. Cabir b. Abdullah`tan şöyle dediği nakledilmiştir: "Uhud savaşında şehit düşen babam, başka bir şehit olan Amr Ibnü`l-Cümûh ile birlikte bir kabre gömülmüştü. Babamı bu şekilde başkası ile bir kabırde bırakmaya gönlüm razı olmadı. Altı ay sonra kabri açtım. Babamı, kulağından başka, hemen hemen kabre koyduğum gündeki gibi taze bir halde buldum; çıkardım ve başka bir kabre yalnız başına gömdüm ".

İslâm ülkesinde bulunan zimmîlerin (hristiyan ve yahudiler) kabirleri de, müslüman kabirleri gibi koruma altındadır. Onlara hayatlarında eziyet edilmesi haram olduğu gibi, ölümlerinden sonra da kemiklerinin kırılması, kabırlerinin dümdüz edilmesi yasaklanmıştır. Ancak, müslümanların yeni ele geçirdikleri bir yerde, ihtiyaç görülürse, düşmana ait kabırleri açmak, kemiklerini kaldırıp, burasını müslüman kabristanlığı veya mescid yapmak gibi başka bir amaçla kullanmak mümkün ve caizdir (İbn Âbidin, Reddü`l-Muhtâr, Istanbul 1984, II 233-246; el-Fetevâ`l-Hindiyye, Beyrut 1400/1980 I, 165-167; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, İstanbul 1985, s. 259-267).

NAMAZ

Namaz, tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan, belli fiil ve sözleri içine alan bir ibadettir. Allah`a karşı tesbîh, ta`zîm ve şükrün ifadesidir.

Namaz, Kur`an`da doksandan fazla ayette zikredilir. Önceki şeriatlerde beş vakit namaz yoktu. Ancak vakitleri belirsiz genel anlamda namaz vardı. Namaz, hicretten bir buçuk yıl kadar önce Mi`rac (Isrâ) gecesinde farz kılınmıştır. Enes b. Mâlik`ten rivâyete göre özet olarak şöyle demiştir:

"Hz. Peygamber (s.a.s)`e İsrâ gecesi, namaz elli vakit olarak farz kılındı. Sonra azaltıldı ve beş vakte düşürüldü. Sonra şöyle seslenildi: Ey Muhammed, şüphesiz bizim nezdimizdeki söz bir değişikliğe uğramaz. Senin için bu beş vakit namaz, elli vakit namazın karşılığıdır" (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, Iman, 263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Her güzel amele on katıecir verileceği şu ayetle sabittir: "Kim bir iyilik yaparsa, ona bunun on katı ecir vardır" (el Enam, 6/160; ayrıca bk. en-Neml, 27/89; el-Kasas, 28/84). Beş vakit namaz farz kılınmadan önce, Hz. Peygamber`in ibadet tarzı Cenâb-ı Hakk`ın yaratıklarını düşünmek, Allah`ın yüceliğini tefekkür etmek şeklinde idi. Sabah ve akşam ikişer rekat hâlinde namaz kıldığı da nakledilir. Daha önceki ümmetlerin de namaz ibadeti vardır. Kur`an-ı Kerim`de Lokman aleyhisselâmın oğluna namazı emretmesi (Lokman, 31/17), Hz. Ibrahim`in Hicaz`ın güvenliği için dua ederken namazdan söz etmesi (Ibrâhim,14/37), Yüce Allâh`ın, Tur dağında ilk vahiy sırasında Hz. Mûsa`dan namaz kılmasını istemesi (Tahâ, 20/14) örnek verilebilir.

İslâmda namazın meşrûluğu Kitap, Sünnet ve İcmâ`ya dayanır.

Kur`an-ı Kerim`in birçok yerinde; namazı kılınız ve zekâtı veriniz" buyurulur. "Bütün namazları ve orta namazı muhafaza edin" (el-Bakara, 2/238). "Şüphesiz namaz, müminlere, vakitle belirlenmiş olarak farz kılınmıştır" (en-Nisa, 4/103).

"Oysa onlar, tevhid inancına yönelerek, dini yalnız Allah`a tahsis ederek O`na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekatı vermekle emr olunmuşlardır. Işte doğru din budur" (el-Beyyine, 98/5). "Namazı kılın, zekâtı verin ve Allah`a samimiyetle bağlanın. O, sizin mevlânızdır. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır" (el-Hacc, 22/78).

Sünnetten delil: Bu konuda rivâyet edilmiş çok sayıda hadis vardır. Bu Hadislerden bazıları şunlardır: "Ibn Ömer (r.a)`den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Islâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah`tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed`in Allah`ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır" (Buhârî, Iman,1, 2; Müslim, Imân, 19-22).

Hz. Peygamber (s.a.s), Muaz b. Cebel (r.a)`i Yemen`e gönderirken ona şöyle buyurmuştur: "Sen ehli kitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları ilk önce Allah`a kulluk etmeğe çağır. Allah`ı tanırlarsa, Allah`ın onlara gecede ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını söyle. Namazı kılarlarsa; Allahın onlara, zenginlerinden alınıp yoksullara verilmek üzere zekâtı farz kıldığını söyle. İtaat ederlerse, bunu onlardan al, insanların mallarının en iyisini alma, mazlumun bedduasından sakın. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur" (Buhârî, Zekât, 41, 63, Meğâzî, 60, Tevhîd, 1; Nesâî, Zekât, 1; Dârimî, Zekât, I ).

Diğer yandan İslâm ümmeti, bir gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğu konusunda görüş birliği içindedir.

Namaz ergenlik çağına gelmiş, akıllı her müslümanın üzerine farzdır. Fakat yedi yaşına gelmiş olan çocuklar da namaz kılmakla emredilir. On yaşına geldikleri halde namaz kılmazlarsa el ile hafifçe dövülebilirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emredin, on yaşına girince bundan dolayı dövün ve o yaşda yataklarını ayırın" (Ebû Dâvûd Salât, 26; Ahmed b. Hanbel, II, 180, 187).

Bir günle gece içinde farz olan namazların sayısı beştir. Yalnızca, vitir veya bayram namazları vacib hükmündedir. Bir bedevi ile ilgili olarak rivayet edilen şu hadis beş vakit farz namaza delildir: "Bir gün bir gecede farz olan namazlar beştir " Bedevî; "Benim üzerimde bundan başka bir borç var mıdır?" diye sorunca, Allah`ın Resulu şöyle cevap vermiştir:

"Hayır kendiliğinden nafile olarak kılarsan bu müstesnadır". Bunun üzerine bedevî: "Seni hak olarak gönderen Allah`a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: "Eğer doğru söylüyorsa bu adam kurtulmuştur" (Buhârî, Imân, 34, Şehâdât, 26; Müslim, Imân, 8,10,15,17,18; Ebû Dâvûd, Salât, 1).

NAMAZ ÇEŞİTLERİ: NAMAZ DÖRT KISMA AYRILIR.

1. Farz-ı ayn olan namazlar. Beş vakit namaz ve cuma namazı gibi. Bunların her yükümlü için bizzat yerine getirilmesi gerekir.

2. Farz-ı kifâye olan namaz. Cenâze namazı gibi. Bu, topluluk tarafından yapılması istenilen bir emirdir. Topluluktan bir kısmı bunu yerine getirince, diğerlerinden sorumluluk kalkar. Eğer bunu hiç kimse yerine getirmezse hepsi günahkâr olur. Allah yolunda cihad, iyıliği emir kötülüğü yasak etme, müslümanlar arasında bir halife seçme de bu çeşit farzlardandır (Şâfiî, er-Risâle, Kahire 1960, s. 54, 55, 363, 364; Ebû Zehra, Usûlül-Fıkh, Terc. AbdulKadir Şener, Ankara 1986, s. 37-39).

3. Vacib olan namazlar. Vitir namazı, bayram namazları gibi. Sübut yönünden kesin, fakat delâlet bakımından zannî olan delile dayalı emirler vâcib hükmündedir. Bu, Hanefilerin benimsediği bir prensiptir. Diğer mezheplerde farz ile vacib aynı anlamda kullanılır. Onlara göre bir şey farz değilse sünnettir. Vacibin işlenmesine sevap, terkine azap vardır. Ancak vacibi inkâr eden dinden çıkmaz.

4. Nâfile namazlar. Farz ve vacipten fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Cenâb-ı Hakk`ın rızasını kazanmak, amacıyla kendiliğinden kılındığı için bunlara "tatavvu"da denir. Sünnetler de nâfile içine girer. Her sünnet nâfiledir, fakat her nafile sünnet değildir. Peygamberimizin kıldığı nâfile namazlar sünnettir.

Namazların Rekâtları:

Namazların rekatlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Sabah namazının iki rek`at sünneti, iki rek`at da farzı vardır. Öğle namazının dört rek`at ilk sünneti, dört rek`at farzı, iki rek`at da son sünneti vardır. Ikindi namazının dört rek`at sünneti, dört rek`at da farz vardır. Akşam namazının üç rek`at farzı, iki rek`at da sünneti vardır.

Yatsı namazının dört rekat ilk sünneti, dört rekat farzı, iki rekat da vaktin sünneti adıyla başka bir sünnet vardır.

Vitir namazı üç rekattır. Bayram namazları ise ikişer rekattan ibarettir. Teravih namazı yirmi rekattır. Diğer nafile namazlar da en az ikişer rekat olur.

Namazın şartları:

Namazın geçerli olması için bazı şartların ve rükünlerin bulunması gereklidır. Şart, sözlükte alâmet demektir. Bir terim olarak şart; varlığı kendisinin varlığına bağlı bulunan, fakat onun gerçek varlığından ve mâhiyetinden ayrı olan şeydir. Rükün ise, sözlükte; en kuvvetli taraf demektir. Bir terim olarak rükün; bir şeyin varlığı kendisine bağlı bulunan ve o şeyin esas unsur ve parçalarını teşkil eden esaslardır. Şer`i hüküm olarak şart ve rükne farz vasfı verilir. Bunların her ikisi de farzdır. Bu yüzden bazı fakihler bu konuya "namazın farzları" başlığını koymuşlardır. Bir de namazın farz olmasının şartları vardır. Bunlar müslüman olmak, büluğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir (Şürünbülâlî, Merakul-Felah, s. 28; eş-Şirazî, el-Muhezzeb, 1, 53; Ibn Kudâme, el-Muğni, I, 396-401; ez-Zühâylî, el-Fıkhuul-Islâmî ve Edilletüh, Dimaşk 1405/1985, I, 563 vd)

Namazın farzları on ikidir. Bunlardan altısı daha namaza başlamadan bulunması gereken farzlar olup şunlardır:

1) Hadesten temizlenme 2) Necasetten temizlenme, 3) Avret yerini örtmek, 4) Kıbleye yönelmek, 5) Vakit, 6) Niyet. Bunlara, "namazın şartları" denir.

Diğer altısı da namaza başladıktan sonra bulunması gereken farzlar olup şunlardır: 1) Iftitah tekbiri, 2) Kıyam, 3) Kıraat, 4) Rükû, 5) Sücûd, 6) Son oturuşta "et-Tehiyyâtü"yü okuyacak kadar bir süre oturmak. Bunlara da "namazın rükünleri" denir. Bunlardan başka ta`dîl-i erkân ve namazdan kendi isteği ile çıkmak gibi başka rükünler de vardır. İleride bunları açıklayacağız.

Burada, önce namazın şartları üzerinde duracağız:

1) Hadesten Temizlenme: Abdestsizlik, cünüplük, hayız veya lohusa hallerinde bulunmaya "hades hâli" denir. Abdestsizlik küçük hades, diğerleri büyük hadestir. Küçük veya büyük hadeslerden temizlenmek abdest almak, yıkanmak veya teyemmüm etmekle olur. Allah`ü Teâlâ şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınızın bir bölümünü meshedin. Topuklarla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın) Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin " (el-Maide, 5/6).

Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: Abdest bozan kimse, abdest almadıkça Allah Teâlâ sizden birinizin namazını kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 2; Ahmed b. Hanbel, II, 308). Allah Teâlâ temizlenilmeksizin hiç bir namazı kabul etmez" (Buhârî, Vüdû ; 2; Müslim, Tahâre, 1; Tirmizî, Tahâre, 1; Darimî, Vüdû`, 21; Ahmed Ibn Hanbel, II, 39).

Farz, vacib, sünnet veya nâfile tam namaz veya tilâvet yahut şükür secdesi gibi eksik namaz için hadesten temizlenmiş olmak şarttır. Abdestsiz kılınacak bir namaz sahih olmaz.

Namaz kılarken herhangi bir sebeple abdest bozulsa, namaz da bozulmuş olur. Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Sizden birisi, namazda yellendiği zaman, namazdan ayrılıp abdest alsın ve namazını iade etsin " (Ebû Dâvûd, Tahâre, 81, Salât, 187; Tirmizî, Racıâ, 12).

Hadesten temizlenme, namazın diğer şartları gibi sıhhat şartlarındandır (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyî`, I, 114 vd.; Ibnül-Hümam, Fethul-Kadîr, I, 179 vd.).

2) Necasetten Temizlenme: Namazdan önce bedende, elbisede veya namaz kılınacak yerde bulunan pisliği temizlemek gerekir. Bu temizlik namazın geçerli olması için ön şarttır. Elbisede ve namaz kılınan yerde, ayak, el ve dizler ile sağlam görüşe göre alnın konulacağı yerde dört gramdan (1 miskal) fazla insan dışkısı gibi katıyahut avuç içinden daha geniş alana yayılan insan sidiği veya şarap gibi sıvı pisliğin bulunması namazın sıhhatine engel teşkil eder. Eti yenen hayvanların veya atların sidiği ve dışkısı ise bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir bölümünden az miktarı namaza engel olmaz, affedilmiş sayılır. Bundan fazlasınıise, temizlemeye güç yetince namazın sıhhatine engel olur.

Allah Teâlâ; "Elbiseni temizle" (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. Ibn Sîrin, bu temizlemenin elbisedeki pisliğin su ile temizlemek olduğunu söylemiştir. Hz. Peygamber Fâtıma binti Ebî Hubeyş (r.anhâ)`nın özür kanının (istihâza) hükmünü sorması üzerine şu cevabı vermiştir: "Bu, kanama yapan bir damardır. Ay başı değildir. Âdet zamanın geldiğinde, namazı bırak. Âdetin kadar bir süre geçtikten sonra kanını yıka, guslet ve namaz kıl" (Buhârî, Vüdû`, 63; Hayz, 24; Müslim, Hayz, 62, 63; Ebû Dâvud, Tahâre, 107). Mescidin içinde küçük abdest bozan bedevî için Resulullah (s.a.s); "Bu bedevinin işediği yere kova ile su dökün " (Buhârı, Vüdû`, 58, Edeb, 35, 80; Müslim, Tahâre, 98-100) buyurmuştur. Yukarıdaki ayet elbiseyi temizlemenin, ilk hadis bedeni, ikinci hadis ise namaz kılınacak yeri temizlemenin farz olduğuna delâlet eder.

3) Avret Yerini Örtmek:

Avret sözlükte; eksiklik, kusur, düşmanın sızmasından korkulan zayıf mevzi, örtülmesi gereken yer ve kadın gibi anlamlara gelir. Şer`î bir terim olarak; bakılması haram olup, örtülmesi farı bulunan uzuvlara "avret yeri" denir. Hanefîlere göre, insanların huzurunda avret yerinin örtülmesi icma ile farzdır. Sağlam olan görüşe göre, tenhada örtmek de farzdır. Bir kimse karanlık bir evde bile olsa, temiz elbisesi bulunduğu halde çıplak olarak namaz kılsa, bu namaz sahih olmaz (Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 375).

Yıkanma, tabiî ihtiyaç, taharetlenme gibi ihtiyaçlar dışında, tenha bir yerde de bulunulsa, namazda veya namaz dışında avret yerlerinin örtülmesi farzdır. Bunun delili Kitap ve Sünnettir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: Ey Âdemoğulları! Her mescide gelişinizde güzel elbiselerinizi giyerek gelin" (el-A`râf, 7/31). Ibn Abbas (r.a)`a göre; bundan kastedilen namazda giyilen temiz elbiselerdir.

Hz. Peygamber şöyle buyurur:

"Allah Teâlâ büluğa ermiş kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre,132; Tirmizî, Salât, 160; Ahmed b. Hanbel, VI,151, 218, 259). Ey Esma! Kadın büluğ çağına ulaşınca, onun şu ve şu uzuvlarından başkasının görünmesi helâl ve caiz olmaz". Hz. Peygamber bu sözleri söylerken, elleri ile yüzünü işaret etmişti" (Ebû Dâvûd, Libâs, 31).

Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları; göbekleri altından dizleri altına kadar olan kısımdır. Sağlam görüşe göre diz kapağı da uyluktan olup avret yeri sayılır. Delil, Hz. Peygamber`in şu hadisidir: "Erkeğin avret yeri, göbeği ile diz kapağı arasıdır", "Göbeğinden aşağısı diz kapaklarını geçinceye kadar olan kısımdır" (Ahmed b. Hanbel, II, 187). Başka bir delil de Darekutnî`den rivayet edilen, Diz kapağı avret yerlerindendir" (Zeylâi, Nasbur-Râye, I, 297) anlamındaki zayıf hadistir.

Hür kadınların yüzleriyle ellerinden başka, sarkan saçları dahil bütün bedenleri avrettir. Yüzleriyle elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Ayakları konusunda ise görüş ayrılığı vardır. Daha sağlam görülen görüşe göre, ayakları da avret değildir. Çünkü ayaklarla yolda yürüme zarûreti vardır. Özellikle bunları örtmek yoksullar için güçtür. Başka bir görüşe göre, bir kadının namazı, ayağının dörtte biri nisbetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre ise, ayakları namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz dışında avret yeri sayılır. Bu görüş ayrılığından kurtulmak için ayakların örtülmesi daha uygun görülmüştür. Sağlam görüşe göre, hür kadınların kolları ile kulakları ve salıverilmiş saçları da avrettir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Kadınlar, kendiliğinden görünen dışında, ziynetlerini göstermesinler" (en-Nûr, 24/31). Bundan kastedilen ziynetlerin takıldığı yerlerdir. Kadının kendiliğinden görünen yerleri ise elleri ile yüzdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kadın avrettir. Dışarı çıktığı zaman şeytan ona gözünü diker" (Tirmizî, Radâ`, 18). Diğer yandan Allah elçisi, Esmâ (r.anhâ)`ya büluğ çağından sonra el ile yüz ve avuçlarına işaret ederek, bu yerlerin dışındaki kısımların örtülmesini bildirmiştir (Ebû Dâvud Libâs, 31). Hz. Âişe`den nakledilen; "Allah Teâlâ büluğ çağına ulaşan kadının namazını başörtüsüz kabul etmez" (Ibn Mâce, Tahâre, 132; Tirmizî, Salât,160) hadisi de, saçları örtünme kapsamına almaktadır.

Müstehcen avret yerleri olan ön ve arka uzuvlar ile hafif avret yeri sayılan, bu iki yer dışındaki uzuvlardan birinin tamamı veya en az dörtte biri açık bulunur ve bu durum kasıtsız olarak iki rükün eda edecek kadar devam ederse namaz bozulur. Çünkü bir şeyin dörtte biri tamamı hükmündedir.

Cildin rengini gösterecek derecede ince olan elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu yüzden derinin rengini belli edecek şekilde bulunan, dolayısıyla derinin beyazlığı veya kırmızılığı belli olan elbise ile namaz sahih olmaz. Çünkü bununla örtünme gerçekleşmemektedir. Eğer elbise kalın olmakla birlikte uzvu belli ederse ve hacmi ortaya koyarsa bu, zemmedilmiş olmakla birlikte namaz sahih olur. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e, I, 375 vd.; Zeylaî, Tebyînül-Hakâik, I, 95 vd.; Ibn Kudame, el-Muğnî, I, 599; Ibn Rüşd Bidâyetül-Müctehid I,111; Bilmen, B. Islâm Ilmihali,109).

4) Kıbleye Yönelmek: Namazı kıbleye doğru yönelerek kılmak şarttır. Mekke döneminde ve Medine döneminin ilk günlerinde müslümanların kıblesi Kudüsteki Mescid-i Aksa idi. Medine döneminde inen şu ayet-i kerime ilk kıble, Mekke`deki Ka`be-i Muazzama`ya çevrildi: "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. Siz de olduğunuz yerde, yüzünüzü onun tarafına döndürünüz" (el-Bakara" 2/144). Kâbe, Mekke`deki bilinen binadan ibaret değildir. Ancak bu binanın yerini ifade eder. Nitekim bu kutsal yerin göklere kadar üst tarafı ve toprağın derinliklerine kadar alt tarafı kıble yönüdür. Bu yüzden Kâbe-i Muazzamanın yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Cemaatle namazda imamın önüne geçmemek şartıyla, cemaat Kâbe`nin çevresinde halka olur ve hepsi imamla birlikte namaz kılarlar.

Hz. Peygamber (s.a.s)`in Mekke fethedildiği gün, Kâbe`ye bir kere girip içinde namaz kıldığı nakledilir. Abdullah b. Ömer, Bilâl (r.a)`e, Allah elçisinin Kâbe`ye girdiği zaman namaz kılıp kılmadığını sormuş, Bilâl şu cevabı vermiştir: "Evet Kâbe`ye girince sol taraftaki iki direk arasında namaz kıldıktan sonra çıktı ve Kâbe`nin yönüne doğru iki rek`at namaz kıldı" (Buhârî, Salât, 30; Nesâî, Menâsik, 127; Dârimî, Menâsik, 43; Ahmed Ibn Hanbel, II, 75, III, 410, VI, 12, 13, 14).

Kâbe-i Muazzamadan uzakta bulunanların tam Kâbe`ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir, Kâbe tarafına yönelmeleri farz olup, bu yeterlidir (bk. Ibn Âbidîn, a.g.e., I, 397 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 67; eş-Şürünbülâlî, a.g.e., s. 34; Zeylaî, Tebyinül-Hakâik, I,100 vd.; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 431 vd.). Hz. Peygamber (s.a.s); "Doğu ile batı orası kıbledir"` (Tirmizî, Salât; 139; Nesâî, Sıyâm, 43; Ibn Mâce, Ikâme, 56) buyurmuştur. Eğer kıblede Kâbe`nin kendisine isabet ettirmek farz olsaydı, bir mescidde uzun bir safın sadece Kâbe`nin hizasına rastlayan kısımdaki cemaatin namazlarının sahih olması, diğerlerinin ise sahih olmaması gerekirdi.

NAMAZ KILMAYAN KİMSE DİNEN MÜSLÜMAN SAYILIR MI?

Namaz, imandan sonra İslam`ın en mühim rüknüdür, terkine asla göz yumulmaz. Dinen kesinlikle sabit olmuş olan bir hükmü inkar etmek küfr olduğu gibi, namazın farziyetini inkar etmek de küfürdür. Binaenaleyh namaza inanmayan kimse müslüman değildir. Onunla evlenmek caiz olmadığı gibi kestiğini de yemek caiz değildir. Fakat namazın farziyetini inkar etmez, ancak tenbellikten dolayı namaz kılmazsa günahkar olsa bile müslüman sayılır. İslam hukukuna göre suçlu olduğundan cezaya müstahaktır. Hanefi mezhebine, tevbe edip namaza başlayıncaya kadar hapse mahkum edilir. Şafii mezhebinde ise, terkde ısrar eder ve tevbe etmezse idama mahkum olur.

Ömründe bir kez olsun camiye gelmeyen kişinin cenaze namazı kılınır mı? Eğer kılınmazsa, kıldırmış olanın kıldırmaktan dolayı sorumluluğu İslâm`a göre nedir? Kılanların da bir sorumluluğu var mıdır?

Fıkıh kitaplarımızda bir ölüye cenaze namazı kılınabilmesinin şartları sayılırken birinci olarak müslüman olması zikredilir. (Tahtavî, 479; M.Zihni, Nimet-i İslâm, 532) Bize göre "amel imandan bir cüz olmadığından." yani ibadet ve hayır adına hiç birşey yapmayan birisi dahi Allah`a ve Rasulüne eksiksiz inanmakla müslüman olacağından, ölünce namazı kılınır ve müslümanca defnedilir. Yeter ki, müslüman olduğu bilinsin. Bu da üç yolla olur: Müslüman olduğu ya kendisinden duyulmuş olur, ya ebeveyninden biri müslüman olmuş olur, ya da bir müslüman ülkesinde (halkının kahir ekseriyeti müslüman bir ülkede) bulunmuş olur. Bunların hiçbirisi bilinmese ve mükellef yaşa gelmiş bir gence İslam`ın ne olduğu sorulduğuna birşey söyleyemese ve bu durumda ölüverse, namazı kılınmaz (agk.; Namazı kılınmayanlar konusunda geniş bilgi için bk. Ibrahim el-Halebî, Haleb-i Kebir; 590 vd.; Kâsânî. Bedâyi, I/313). Çünkü ölünün üzerine namaz kılmak, onun için Allah`tan mağfiret ve şefaat dilemek demektir. Halbuki, Allah "yetmiş defa mağfiret dilense dahi onları bağışlamayacağını" (Tevbe (9) 80) söylemektedir. Ayrıca "Onlardan ölen kimsenin üzerine sakın namaz kılma" (Tevbe (9) 80) demektedir. Bu yüzden Ibn Abidîn, Karafi`den naklen, kâfir olarak öldügü bilinen birisi için "mağfiret" duasında bulunmanın küfür olduğunu söyler. Çünkü Allah "bağışlamayacağım" derken, onun hâlâ bağışlama dilemesi, sanki Allah`a "sen iyi yapmıyorsun, gel bu fikrinden vazgeç" demek, dolayısı ile ona eksiklik isnad etmek(Ibn Abidin, Dürrü`l-Muhtâr, I/522-23; Kafire dua ve kafirin duası konularında ayrıca bk. Fetâvây-i Hindiye, V/319, 348; Fetâvâyi Bezzâziye, VI/355, 360) demektir.

Ayrıca ırk üstünlüğüne dayalı kavgalarda ölenin namazı da yıkansa dahi kılınmaz. Ebu Yusuf'a göre, birisinin malını çalarken ya da aşırırken ölenin ve kendini öldürenin (intihar edenin) namazı da kılınmaz. Diğer imamlar, intihar, dayanılmaz bir ağrıdan (ya da müslümanlar aleyhine sır vermemek için) ise namazı kılınır derler. Çünkü bu mü`mindir, olsa olsa günahkâr olmuş olur. (Sır vermemek için intihar eden belki ecir de alır). Ebeveyninden birini kasten öldürenin, meşru idareye isyan halinde öldürülen bâgînin (teröristin), bu suçu işlemekte olduğu halde yol kesicinin, müslümanları pusu kurup öldürenin de namazları kılınmaz. (Tahtâvi, 497-98; M. Zihnî, 541-42; Fetâvây-i Hindiye, I/163)

NAMAZ VAKİTLERI:

Farz namazlar ile bunların sünnetleri, vitr, teravih ve bayram namazları için vakit şarttır. Farz namazlar; sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından ibarettir. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Namazın yükümlüye gerekli olması ve kılındığında da geçerli sayılması kendisine bağlı olan "namaz vakitleri"ni bilmeyi gerektirir. Bu vakitler Kitap ve Sünnetle belirlenmiştir:

1) Sabah Namazının Vakti:

Ikinci fecrin doğmasından güneşin doğmasına kadar olan süre, sabah namazının vaktidir. Ikinci fecir; sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan bir aydınlıktan ibarettir. Bununla sabah vakti girmiş, yatsı namazının vakti çıkmış ve oruç tutacaklar için bu ibadet başlamış olur. Bu yüzden buna "fecr-i sadık" denir. Bunun karşıtı, birinci fecirdir. Bu, doğu ufkunun ortasında yükseklere doğru, iki tarafı karanlık ve uzunlamasına bir hat şeklinde yayılan bir beyazlıktır. Bu beyazlık kısa bir süre sonra kaybolur ve kendisini bir karanlık izler. Bundan sonra ikinci fecir doğar. Bu birinci fecre, sabahın gerçekten girdiğini göstermemesi ve yalancı bir aydınlık olması yüzünden "fecr-i kâzib" adı verilmiştir. Bu fecir gece hükmündedir. Bununla ne yatsı namazı çıkmış ve ne de sabah namazı vakti girmiş olmaz. Oruç tutacakların bu süre içinde yiyip içmeleri de caizdir.

Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: Fecir (şafak) iki tanedir. Birincisi yemeyi içmeyi haram kılan ve kendisinde namaz kılmayı helal kılan fecirdir. Ikincisi ise, sabah namazını kılmak caiz olmayan, fakat yemek içmek helal olan fecr-i kâzibtir" (es-San`ânî, Sübülüs-Selâm, 2. baskı, t.y., I,115). "Sabah namazının vakti ikinci fecrin doğmasından, güneşin doğuşuna kadardır" (Buhârî, Mevâkît, 27; Ebû Dâvûd Salât, 2; Ibn Mâce, Salât, 2; Nesâî, Mevâkît,15; Ahmed Ibn Hanbel, II, 210, 213, 223).

2) Öğle Namazının Vakti: Öğle vakti, güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru meyletmesiyle başlar ve her şeyin gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam eder. Cisimlerin, güneş tam tepe noktada iken yere düşen gölgesi (fey-i zeval), bunun dışındadır. Öğlenin bu vaktine "asr-ı evvel" denir. Bu, Ebû Yusuf, Imam Muhammed, Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel`in görüşüdür. Ebû Hanîfe`ye göre ise, öğlenin vakti, fey-i zeval dışında, cisimlerin gölgesi, iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Bununla öğle namazı vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur. Buna "asr-ı sânî" denir.

Hac farızasını yerine getirmek için dünyanın her tarafından Mekke ye gelen müslümanlar, namazlarını Harem-i Şerifte kılmaya özen gösterirler.

Cisimlerin gölgesinin mislini hesaplamada, zeval vaktinde bu cisimlerin sahip oldukları gölge, uzunluğu itibar etmede uzayan gölgeye ilâve edilir.

Çoğunluk fakihlerin delili şu hadistir: Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber`e namaz vakitlerini öğretirken, ikinci gün her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman öğle namazını kıldırmıştır (Ebû Dâvûd, Salât, 2; Tirmizî, Mevâkît,1; Nesâî, Mevâkît, 6, 10,15; Ibn Hanbel, I, 383, III, 330; Mâlik, Muvatta`, Salât, 9).

Ebû Hanîfe`nin delili ise, Hz. Peygamber`in şu hadisidir: "Öğle namazını hava serinlediği zaman kılınız. Çünkü öğle vaktindeki sıcaklığın şiddeti, cehennemin sıcaklığını andırır" (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Ezân, 18). Arabistan yöresinde sıcağın en şiddetli olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır. Bu yüzden öğleyi yazın serine bırakmak (ibrâd) müstehap sayılmıştır (el-Mevsilî, el-Ihtiyâr, I, 38, 39; Zühaylî, a.g.e., I, 508).

Cuma namazının vakti de, tam öğle namazının vakti gibidir.

3) Ikindi Namazının Vakti: Ikindi vakti, öğle vaktinin çıktığı andan itibaren başlar ve güneşin batması ile son bulur. Ikindi vakti; çoğunluk müctehidlere göre, her şeyin gölgesinin bir misli, Ebû Hanîfe`ye göre ise, iki misli olduğu andan itibaren başlar ve ittifakla güneşin battığı zamana kadar devam eder. Zira Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Güneş batmadan önce, ikindi namazından bir rekata yetişen kimse, ikindi namazına yetişmiştir" (Malık, Muvatta`, Vükût, 5; Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Mâce, Salât, 2; Ibn Hanbel, II, 236, 254).

Çoğunluk müctehidlere göre, ikindi namazını güneşin sararma vaktine kadar geciktirmek mekruhtur. Çünkü Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu vakitte kılınan namaz münafıkların namazıdır. Münafık oturup güneşi bekler. Güneş şeytanın iki boynuzu arasına girdiği (batmaya yüz tuttuğu) zaman, çabuk olarak ikindiyi dört rekat kılar, Allah`ı çok az anar" (Mâlik, Muvatta`, Kurân, 46).

Islâm âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre Kur`an-ı Kerim`de sözü edilen "orta namaz", ikindi namazıdır. Delil, Hz. Âişe (r.anhâ)`nin naklettiği şu hadistir: "Hz. Peygamber (s.a.s); "Namazlara devam edin, orta namaza da devam edin" (el-Bakara, 2/238) ayetini okudu. "orta namaz ise ikindi namazıdır" buyurdu (Ebû Dâvûd Salât, 5; Ibn Hanbel, V, 8; Ibn Kesîr, Muhtaşaru Tefsirî Ibn Kesîr. thk. M. Ali es-Sâbûnî, Beyrut 1981, I, 218). Ikindi namazına "orta namaz" denmesi iki adet geceye ait, iki adet de gündüze ait namazın arasında bulunması yüzündendir.

4) Akşam Namazının Vakti: Akşam namazının vakti, güneş yuvarlağının tam olarak batmasıyla başlar ve şafağın kaybolması ile sona erer. Ebû Hanîfe`ye göre, şafak, akşamleyin batı ufkundaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktır. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler dışındaki diğer üç mezhep ile Ebû Hanîfe`den başka bir rivayete göre ise şafak, ufukta meydana gelen kızıllıktan ibarettir. Bu kızıllık gidince, akşam namazının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer`in; "Şafak, ufuktaki kırmızılıktır" (es-San`ânî, Sûbûtüs-Selâm, I, 106) sözüdür. Hanefilerde fetvaya esas olan görüş Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`in görüşüdür.

5) Yatsı Namazının Vakti:

Yatsının vakti, kırmızı şafağın kaybolduğu andan itibaren başlar ve ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder. Ikinci fecir doğunca yatsının vakti çıkmış olur. Delil, Ibn Ömer (r.a)`den rivayet edilen şu hadistir: "Şafak kırmızılıktır. Şafak kaybolunca namaz kılmak farz olur" (es-Sanânî, a.g.e., I,114). Başka bir delil, Ebû Katade hadisidir: "Uyku halinde kusur yoktur. Kusur ancak, diğer namazın vakti gelinceye kadar namazı kılmayandadır" (Müslim, Mesâcid, 311).

Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar geciktirmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar geciktirmek mübah, bir özür bulunmadıkça ikinci fecre kadar geciktirmek ise mekruhtur. Çünkü bu durumda namazı kaçırmaktan korkulur.

Vitir namazının vaktinin başlangıcı, yatsı namazından sonradır. Vitrin sonu ise, ikinci fecrin doğmasından biraz önceye kadardır.

Vitir namazını, uyanacağından emin olmayan kimse için uyumadan önce kılmak, uyanacağından emin olan kimse için ise, gecenin sonuna kadar geciktirmek daha faziletlidir.

Teravih namazının vakti, tercih edilen görüşe göre, yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder. Teravih, vitir namazından önce de, sonra da kılınabilir. Ancak yatsı namazı kılınmadan önce teravih namazı kılınsa, iadesi gerekir. Bayram namazlarının vakti, güneş doğup, kerahet vakti çıktıktan sonra başlar, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya çıkışına (istivâ) kadar devam eder. Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebiyle birinci gün istivâ zamanından önce kılınamazsa, ikinci gün istivâ zamanına kadar kılınır, artık özür bulunmasa da üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı namazı ise, bir özür sebebiyle, birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır. Ikinci gün de bir özür sebebiyle kılınamazsa üçüncü gün istivâ zamanına kadar kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya üçüncü güne bırakmak ise çirkin bir ameldir. Bu bayram namazları, istivâ zamanından veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kılınamaz. Kazaları da caiz değildir (namaz vakitleri için bk. Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 151-160; Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, I, 321-342; el-Meydânî, el-Lübâb, I, 59-62; eş-Şîrâzî, el-Mûhezzeb, I, 51-54; Ibn Kudâme, el-Muğnî, I, 370-395; ez-Zühaylî, a.g.e., I, 506 vd.).

NAMAZ VE MÜZİK

Alt katta müzik çalınırken yukarıda namaz kılınır mı?

Aşağıda ya da yukarıda müzik gibi bir gürültünün olması, namazın sahih olmasına engel değildir. Ancak bu, dikkatı dağıttığı ölçüde, namazın sevabını azaltır. Çünkü Allah (c.c,); "Namazı, .beni anmak için kıl" (57 Ta-hâ (20) 14) buyurur. Rasûlüllah Efendimiz de (s.a.v.); düşünerek kılınamayacağından ötürü uykulu iken namaz kılınmamasını emretmiştir. Yani namaz bir bakıma Allah`la (c.c.) irtibata geçme ve O`nunla konuşma demektir. Bu irtibatı koparân, ya da zayıflatan herşeyden sakınarak ve O`nu görüyor gibi ibadet etmek gerekir.


NAMAZDA AÇIKTAN OKUMAK

Yeni yetişen kızların namazı ve namaz surelerini öğrenmelerini sağlamak için kadınların namaz kılarken sûre başlarını biraz sesli okumaları halinde, her iki tarafın namazlarına zarar gelmiş olur mu?

Imamdan başkasının namaz kılarken gizli okuması vâciptir. Ancak. tek başına kılan erkekler de, açıktan okunan farzlarda, isterlerse fâtiha ve zam-mı sûreyi açıktan okuyabilirler. Kadınlar her hâlükârda içinden okumalıdırlar. Açıktan okumanın en az sınırı okuduğunu en yakınındaki bir iki kişinin duymasıdır. Fakat konuşanı ikaz etmek veya kelimeyi iyi çıkarmak, ya da uykusunu kaçırmak gibi bir özürden dolayı, bazı kelimeleri açıktan okumak namaza zarar vermez denmiştir. Çünkü Rasûlüllah Efendimiz`in gizli okuyuşunun da bazen duyulacak kadar olduğu olmuştur. Buna göre yanında namaz kılana bazı yerleri duyuracak kadar sesli okumak namaza engel değildir; ancak öğretmeyi namaz dışında yapmak daha iyidir. (Bk. Tahtavî, 204-205)

NAMAZDAN SONRAKİ ZİKİR VE DUA NASIL YAPILMALIDIR. YANİ YÜKSEK SESLE Mİ YOKSA GİZLİCE Mİ YAPILIR?

Yapılan zikir ve duanın sessizce yapılması sünnettir. Çünkü seadet asrında ve Hulefa-yı Raşidin zamanında zikir ve dua sesli olarak yapılmazdı. Ancak cemaat cahil olursa öğreninceye kadar seslice, öğrendikten sonra gizlice yapılmalıdır.

Bu zamanda zikir ve dua yapmasını bilmeyen yeni kimseler cemaata katıldıkları için zikir ve duanın müezzin tarafından seslice yapılması daha uygundur.

NAMAZDA İKEN OKUYUŞUN DUYULMASI

Namazlarda gizli okumamız gereken yerde sesimizi başkası duyarsa, ya da namazda iken tebessüm edersek namazımız bozulur mu? Namazda okumamız gereken duaları terkedersek namazımız ne olur?

Imam olan kimsenin Sabah, Akşam ve Yatsı namazlarının farzlarının ilk iki rekatlarında Fatiha ve Zamm-ı Sûreyi açıktan okuması, Cuma ve Bayram dışında, diğer bütün namazlarda imamın da, cemaatin de, tek başına kılanın da gizli okuması vaciptir. Vaciplerin terkedilmesiyle namaz bâtıl olmaz. Terketme unutarak olmuşsa "sehiv secdesi" ile tel`afi edilir. Kasten olmuşsa kötü bir iş yapılmış ve günaha girilmiş olur. Ama namaz yine tamamdır. Namaz kılanın, yanındaki bir-iki kişinin duyacağı kadar fısıldaması açık değil gizlidir. Açık okumak -Ibn Abidîn`e göre- meselâ birinci saftakilerin hepsine duyurmakla olur.(Mehmet Zahni Efendi, 250) Ya da fısıldama gizli okuma, ses çıkararak okuma da açık okumadır, denebilir. Namazda sessizce tebessüm etme; dudaklar oynamasa da namazı bozmaz. Titreme olur ve kendi işitecek kadar da olsa gülme bulunursa namazı bozulur. Sesli (kahkaha) ile gülerse hem namazı, hem de abdesti bozulur. Dualardan maksat Fatiha ve Zamm-ı Sure ise terkedilmeleri halinde sehiv secdesi yapılır ve namaz tamam olur. Çünkü bunları okumak vaciptir. Sübhaneke, tesbihler ve "salli" ve "barikler" ve ara rekâtlardaki tahiyyat ise, sünnet olduklarından, terkedilmeleriyle sehiv secdesi gerekmez.

NAMAZDA KADININ AYRICALIĞI

Namazda kadının ayakları bitişik mi yoksa açık mı tutul malıdır?

Bazı fıkıh ve ilmihal kitaplarında kadınların namazın bazı noktalarında erkeklerden ayrıldıkları yazılıdır. Ancak bunlar farz, vâcip, ya da sünnet derecesinde ayrılıklar değildirler. Yani kapatılacak avret ve saf düzeni dışında, kadınların namazı da erkeklerin namazı gibidir, denebilir. Meselâ, kadınlar tekbirde ellerini kulaklarına kadar değil, omuzlarına kadar kaldırırlar. Bu konuda bir hadîs-i şerif de vardır. (43 Nemenkânî, I/251) Ancak Rasûlüllah Efendimizin bizzat kendilerinin de tekbirde ellerini omuzlarına kadar kaldırdıkları vâkidir. (44 Aynî, V/10; Ibn Hacer, Fethû`I-Bûrî NJ2l B vd. ) Kadınlar kıyamda ellerini göğüslerinin üzerine koyarlar. Rükûda doksan derece, dümdüz eğilmeyip, dizlerini kırar ve biraz meyilli dururlar. Secdede kollarını açmayıp uyluklarına yapıştırırlar... vs. Ancak bunların hepsi, bu şekli tesettüre daha uygun olacağı için söylenmiştir. Meselâ rükûda yarıyı geçinceye kadar (kırkbeş dereceden fazla) eğilmedikçe rükûun kadın için de sahih olmayacağı söylenmiştir. Çünkü cemaatle namazda tam eğilmenin yarısının üzerinde imama yetişen, o rek`ata yetişmemiş sayılır. Bu, kadın için de böyle olacağına göre, kadının da rükûda en az yarıyı (kırkbeş dereceyi) geçecek şekilde eğilmesi gerekir. Zaten kadınlar için dizlerini tutmadan ellerini dizlerinin üzerine koyarlar denmektedir. Eli, avuç içi dizleri tam ortalayacak kadar indirmekle, rukû sahih olacak kadar eğilinmiş olur. Ancak bir çok kadın bunu yapmamakta ve belki de rükû`larının sıhhatine zarar vermektedirler. Kadının ayaklarının durumunda da, oturuş biçimi dışında erkeğinkilerden ayrı bir durumâ şahit olunmuş değildir. Erkeğin ayak topuklarını rükûda iken birleştireceğine dair bir görüş vardır.(45 Nemenkânî I/186-87) Ihtimal ki, tesettüre daha uygun olacağı için kadınların namaz boyunca ayaklarını birleştirecekleri söylenmiştir. Ama erkekler hakkındaki bu görüşün bir yanlış anlama sonucu beyan edildiği söylenmiştir. Rükû`da herkesin kendi topuklarını birbirine değil, yanındakinin topuklarına birleştirdigi rivayeti vardır. Bunu yanlış anlayanlar topukların rükû da birleştirileceğini söylemişler (46 age. I/186 )ve ihtimal ki, bunun kadınlar için sürekli yapılmasının uygun olacağı kanaatine varmışlardır. Halbuki, bu erkekler için olmayınca kadınlar için de olmayacaktır.

NAMAZI BOZAN ŞEYLER

Namazı bozan şeyler:

l. Unutarak da olsa konuşmak,

2.Peygamberimizden nakledilmeyen ve insanların sözlerine benzeyen duâlarla duâ etmek,

3.Ah! Oh! Üf! gibi ünlemler kullanmak ,

4.Cennet ve Cehennemi düşünmek gibi şeyler dışında, mesela bir yerinin acımasından ağlamak,

5.Özürsüz yere boğazını temizlemek,

6.Aksiran kimseye karşılık olarak "Yerhamükellah" ya da benzeri bir şey demek

7.Şaşırtıcı bir habere "Sübhanellah" gibi bir ünlemle karşılık vermek;

8.Birisinin ölüm haberine "istirca"da bulunmak, yani "innâ lillahi ve innâ ileyhi râciun" demek

9.Sevinçli bir habere "elhamdülillah" demek ,

10.Allah`tan başka ilah var mıdır? Sorusuna "Lâilâhe illallah" demek ,

11.Canını sıkan bir söze "lâhavle velâ kuvvete..." demek, (Bu altı maddedeki cümleleri, namazda olduğunu duyurmak için söylerse namazı bozulmaz),

12.Imamından başkasının yanlışını düzeltmek,

13.Selâm vermek, selâm almak,

14.Mushafı yüzünden okumak, (yazıya bakıp ta anlamını kavramak bozmaz),

15.Yemek, içmek (ağzında kalan nohuttan küçük şeyi yutmak bozmaz),

16.Pis yere secde etmek,

17.Dışarıdaki kimseyi namazda olup olmadığı konusunda şüpheye düşürecek ölçüde hareket ve davranışta bulunmak (Amel-i kesîr),

18.Bir namazda iken diğerine başlamak.

Namazla Ilgili Diğer Bazı Konular

Nafile namazlarda kıyamı, yani "Fâtiha"dan sonra okunan sureyi uzatmak, rekatleri çogaltmaktan iyidir.

Nafile kılan, namazını bitirmeden bozsa, onu kaza etmesi vacip olur.

Oturduğu yerde nafile namaz kılmak caizdir, mekruh değildir.

Dört namazı özrü olmaksızın oturarak kılmak câiz değildir:

1. Farzı,

2. Vacibi,

3. Adağı,

4. Sabah namazının sünnetini.

Sabah namazı vaktinde kılınamazsa, o günün öglesine kadar sünnetiyle beraber kılınır.

Geçmiş namazların farz ve vaciplerini kaza etmek gerekir.

Namazda yanılma secdesini gerektiren birden çok yanılmaya, bir secde yeterlidir.

Namazı ayakta kılmaya güç yetiremeyen, oturarak kılar, ona da güç yetiremeyen, yüzü kıbleye gelmek üzere başı ile ima ederek kılar. Onu da yapamayan namazlarını sonraya bırakır, gözü ve kaşı ile ima etmez.

Kur`ân-ı Kerim`de ondört yerde geçen secde âyetlerinden birini okuyan ya da dinleyen, namazın bir tek secdesi gibi bir secde yapar.

Sefer müddeti yolculuğa çıkanlar, dört rekâtli farz namazlarını iki rekât olarak kılarlar. Üç rekât olanlar ise yine üç rekât olarak kılınır.

NAMAZI HIZLI KILMAK

Namazda hızlı okumak namazı bozar mı?

Önce genellikle "işlerin ortasının daha hayırlı olduğunu" (54 Suyûtî, el-Câimi`us-sağîr (bk. Feyzu`I-Kadîr IV/385) bilmek gerekir. Namazda aslolan, düşünerek, huşû ile kılmaktır. Söylediklerini düşünmeye zaman kalmayacak kadar hızlı kılmak, namazı namaz olmaktan çıkarır. Allah; "Namazı beni hatırlamak için kıl" (55 Tâ-hâ (20) 14) buyurur. Cemaatle kılındığı takdirde imamın uzatması ile, cemaati bıktırabilir. Bu durumda orta yolu izlemek gerekir. Kişi yalnız başına kılıyorsa, bitkin hale gelmeyecek kadar uzatabilir. Bu durumda orta yol da, kişinin kendini usandırmayacak kadar uzatmasıdır. Öyle ise duruma göre davranmak gerekir.


"Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır - Ameller Niyetlere Göredir"

Peygamberimiz Buyurdular

"Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır."

(Mecmau'z-Zevâid, I/61,109)

"Ameller niyetlere göredir." hadisi

İnneme’l-a’mâlü bi’n-niyyât

إِنَّمَا الأَعْمَالُ بِالنِّيَّةِ

Ameller Niyetlere Göredir

( Hadis-i Şerif , Buhari, Kitab’u Bedu’l Vahyi, s. 65,  h. 1/1; Müslim, Kitabu’l İmara, c. 7, s. 61, h. 155; Ebu Davud Kitabu’t Talak, c. 2, s. 945, h. 2201. Tirmizî, Kitabu Fazaili’l Cihad, c. 3, s. 577, h. 1647)

Buhâri, Müslim ve Ebu Davud, Hz. Ömer’den naklediyor:

“Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir; herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti, Allah ve Resûlü (rızası ve hoşnutlukları) için ise, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne müteveccih sayılır. Kim de nâil olacağı bir dünya veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.”

(Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, İmare, 155; Ebu Davud, Talak, 11)

Niyet et normal günlük yaptığınn bir amelin (WC ye gitmek veya karın kocan eşin ile sevişmek cima etmek bile) ibadete dönsün, ramazanda oruca niyet etme ama akşama kadar aç dur, oruc olmaz, samanı verilmemiş öküz olursun vesselam


Dinimizde Niyet Farzdır
Peygamberimizde buyurmuş
"Ameller Niyete göredir"
Atalarımız da demiş
"Niyet Hayır ise, akibet de hayırdır"

"Niyet et, Sıçmak ibadet olsun, oruca niyet etme akşama kadar aç dur, samanı verilmemiş öküz olursun"

Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Sözü
Schrems, 05.09.2021


Afedersiniz tuvalete girmeden önce, önünde dua okuyunca, hacetini görmek bile ibadet oluyorsa, o zaman bizim Tarikatımızda, Yağmur yağdırmak ve kar yağdırmak için, su ve süt içerken, önünden dua okuyupda, birde niyet ile su içmek, neden kar yağmasına sebep olmasın, Neden Yağmur yağmasına sebep olmasın, sadece ahmak olan insanlar bunu anlamaz. ve yine Eğer alalade  bir hareket bile, niyet ile ibadet haline dönebiliyorsa, ve ben bunu fiziki halede döndürebilirim, ve bilindiği gibi yağmur duası, yağmur duası ile yani dua ve niyet ile bulutlardan yağmur yağdırma hikmeti, Peki bu böyle oluyorsa, ben bu tarikatı kurdum, Benim diyeceğim Allah bize kurmak nasip etti, Allah bize nasip etti bunun bilgisini ve ilimini, ve bu Tarikatı  bugün yalanlayan, ya da kendilerininkini tarikat kabul edipte, Bizimkini  kabul etmeyen ahmaklara ben ne diyeyim. Allah bir Tarikat da bize  ihsan etti, ve Böylece bizde belli bir duanın sonunda, niyet ile su ve süt içerek ten, kar gerekiyorsa kar, yağmur gerekirse yağmur yağmasını sağlıyoruz Allah'ın izniyle. bu Allah'ın izniyle yani dua ile yağmur yağıyorsa, Benimki dua değil de ne, ben de niyet ile dua ediyorum, Benimkinin ondan farkını ne, benim ki niye olmasın, Niye ya,  güzel adam.

Peki bu böyle oluyorsa, benim Tarikattada, Yani bizim raşidi tarikatında da,  o zaman belli bir duadan sonra niyet ile su içmek, ve niyet ile süt içmek, neden kar  ve veya yağmur yağmasına sebep olmasın, bilindiği gibi bir hadisi şerif daha vardır ki, savaşın birisinde askerler susar, fakat içecek bir yudum suları kalmaz, sadece birinin su kabında birazcık su kalmıştır, Peygamberimiz der ki, alın gelin o suyu bana, Ben sizi suya kandıracağım der.  o alır su kabındaki suyu, parmaklarini açar, ve parmaklarınin üzerinden su döker, döktükçe parmaklarından Beşpınar fışkırıyor, Bütün askerler  içerler ve su kablarınada doldururlar.

Peygamberimiz´in Mübarek Parmakları Arasından Suyun Akması Mucizesi

Rivayet 1

Hazreti Enes şöyle anlatıyor:

“Zevra ismi verilen bir yerde, üç yüz kişi kadar, Allah Resulü ile beraber bulunuyorduk. İkindi namazı için abdest almamızı emretti, fakat su bulamadık. Yalnız az bir parça su bulmamızı emretti; bulup getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra, orada bulunan üç yüz kişinin tamamı gelip o sudan hem abdest aldılar, hem de su ihtiyaçlarını giderdiler.”
Bu mucizeyi, Hazreti Enes, üç yüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üç yüz kişi, şu haberi tasdik etmesinler? Hem eğer tasdik etmeseler, yalanlamamaları mümkün müdür?

( Hadis-i Şerif , Buhârî, Vudû’: 32, 46, Menâkıb: 25; Müslim, Fedâil: 45, 6; Nesâî, Tahâret: 60; Ebû Dâvud, Mukaddime: 5; Tirmizî, Menâkıb: 6; Muvatta, Tahâret: 32; Müsned, 3:132, 147, 170, 215, 289; İbni Hibban, Sahih, 8:171; Tirmizî (Ahmed Şâkir), no. 3635.)

Rivayet 2

Hazreti Cabir bin Abdullah anlatıyor:

Hudeybiye günü halk susuz kalmış, Resûlullah’ın (asm) önünde bulunan su ibriğinden abdest aldığı sırada O’na (asm) doğru varmışlardı. Resûlullah Aleyhisselam, onlara:

"Size ne oluyor!" diye sordu.

"Mahvolduk ey Allah’ın Resulü! Mahvolduk ey Allah’ın Resulü!" dediler.

Peygamberimiz (asm):

"Ben sizin aranızda iken, siz mahvolmayacaksınız!" buyurdu.

"Yâ Rasûlallah! Yanımızda, senin ibriğindekinden başka, ne abdest alacağımız, ne de içeceğimiz su var!" dediler.

Bunun üzerine, Allah Resulü (asm) elini ibriğin üzerine koydu ve

"Alınız, Bismillah" buyurdu. Kaynaklardan kaynar gibi, hemen parmaklarının arasından su akmaya başladı! Müslümanlar, ondan hem su içtiler, hem de abdest aldılar.

Cabir b. Abdullah'a:

"O zaman siz kaç kişi idiniz?" diye soruldu.

Cabir:

"On beş yüz kişi (yani bin beş yüz) idik!" dedi.

( Hadis-i Şerif , Buhârî, Menâkıb: 25; Mağâzî: 35; Tefsir: Fetih Sûresi, 5; Eşribe: 31; Müslim, İmâra: 72, 73; Müsned, 3:329; İbni Hibban, Sahih, 8:110.)


“Ameller niyetlere göredir”

yani hatta dile bile gelmemiş olan, niyetimiz, amellerimizi teşkil ediyormuş, yani öyle olunca, işde devreye quantum fizigi giriyor, duyular ve duygular, yani sesden bile ötesi de keşfedilmek üzre. ve zikir eger nakşilerdeki kalp ile olursa, işde onun enerjisi aynen duygular ve halis niyetler gibidir, eger Hz Ali efendimizin yolu olan, cehri ise, dil ile söyleyerek ise, bu sefer frekans bazinda olan bir enerjyi temsil eder, onuda işde o japon bilim adami zaten keşfetmiş, yani sözün gücü zamanindayiz, yani o Hz musanin duasi niyazi olan, duasindaki anlattigi "yefkahu gavli" zamani, sözün gücünün anlaşildigi zaman yani. ve zikir işde sözün gücüdür, ve Allah diyorki yasin suresinde "O ol dedi, oldu" öyleyse, öyle bir güc varki, bu sözde, Allah "kün" "ol" deyince olduran bir güc varmiş yani işde.

ve yine yukardaki sözlerimize atfen, yine bakara suresi, kuranin ikinci suresi, yeni senenin ikinci ayini temsil eder, ve öyle olunca, bakara veya inek, verimli hayvan, etinden sütünden,.... öyle olunca muhammede boga burcu diyorlar, yani muhamedin ömer oldugu hali ile, o dögüşken kavgadan yilmayan cesur boga olur, yani savaşci ruh, ve yine habil gibi biride yaratilmiş, savaş kavga sevmeyen bir cibillyat, "sen vursanda, ben vurman." diyen bir zihniyet ve cibiliyattaki varliklar, ve aynen cuma namazi sadece cuma günü ve vaktinde kilindigi gibi, habilin yaratildigi bir gün ve ona tahsis edilmiş bir takvim var, o takvime uyan kimseler, habil tabiatli oluyor, ömer takvimine uyanlar, ömer tabiatli oluyor, ve buna astrologlar, burc ilmi diyorlar. ve onlar ise gökteki 12 gezegenin hareketleri ile sonuc verdigini tesbit etmişler, ve hani firinci amcanin börek pişirmeye ayirdig bir gün vardir, yahut hani ramazanda, ramazan pidesi pişirmek gibi işde, kainattada ömer gibi olcaklarin hamurunun bir takvimi ayi günü saati var, yine yezid gibi, firavun gibi olcaklarinda, bir günü, ayi saati var, işde safer için alimler, o ayde o sene dünyada olacak olan 320 000 bela iner, ve sonra, bütün seneye dagitilir diye yormuşlar, ve bu belalardan korunmak için, bizim raşidi zikirimizde yer alan "vedfea" yani bizden uzak eyle, def eyle, yani müdefea, yani savunma, def eyleme, uzaklaştırma duası, yine niyet ile okunmalı daha doğrusu manası bilnmeli ki ne dua ettiğini bilmeli ki niyet ve vuslat hasıl olsun vesselam, zikirlerimizin manası bilnmeli ki ne dua ettiğini bilmeli ki niyet ve vuslat hasıl olsun, manasını bilerek dua edenler niyet etmiş gibidir.

o yüzden kuran okurkende ne niyete okudun o önemli


Kuran-ı Kerimden Bazı Önemli Surelerin Kat Sayı Değerleri Bunlardır:

Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk

Üç ihlas  bir fatiha okumak bir hatim sevabı

Ebu Said (ra) anlatıyor: "Resulullah (as) bir gün ashabına:

    "Sizden biri bir gecede Kur'an-ı Kerim'in üçte birini okumaktan aciz midir?" diye sordu.

    "Buna hangimiz güç yetirebilir?" dediler. Resulullah (asm):

    "Allahu Ahad, Allahus Samed (İhlas suresi) Kur'an'ın üçte biridir." buyurdu.

(Buhari, Fedailul Kur'an 13, Tevhid 1)

“Yasin Sûresi okuyunuz. Çünkü onda on türlü bereket vardır;

Yasin ne niyet için okunursa, o şey meydana gelir.

1- Aç kimse okursa doyar.

2- Çıplak bir kimse okursa giyinir.

3- Bekâr okursa evlenir.

4- Korku içindeki okursa emniyyete kavuşur.

5- Mahzun okursa ferahlar.

6- Sefere çıkan bir kimse okursa seferinde Allah’ın yardımına mazhar olur.

7- Bir şeyi kaybolan kimse okursa kaybettiğini bulur.

8- Meyyite okunursa azâbı hafifler.

9- Susuz kalan okursa susuzluğu gider.

10- Hasta okursa şifâ bulur.

Fakat bunlara niyyet ederek ve inanarak okumak lazımdır.

İmâm-ı Şa’rânî buyuruyor ki:

“Hastam iyi olursa veya şu işim hasıl olursa, sevâbı Seyyidet Nefîse hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasîn okumak veya bir koyun kesmek nezrim olsun derse, bu dileğinin kabul olduğu çok tecrübe edilmiştir.”

Malik bin Yesar (ra)’ dan rivayet edilmiştir: Peygamber (sav); “Kur’an’ın kalbi Yasin-i Şerif’tir. Kim onu Allah rızasını talep ederek ve ahiret sevabı için okursa, Allah onun günahlarını magfiret eder. Onu ölülerinizin üzerine okuyunuz.” buyurdu.

-Ebu Hureyre (ra)’ dan rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) şöyle buyurdu; “Kim bir gecede, Allah rızası için Yasin’i okursa günahları af olunur.”

-Enes (ra)’ dan rivayet edilmiştir: dedi ki; Rasulullah (sav) buyurdu: “Herşeyin bir kalbi vardır ve Kur’an’ın kalbi de Yasin’dir. Her kim Sure-i Yasin’i okursa Allah ona bu sureyi okuması sebebiyle Kur’an’ı on kere okumuş kadar sevap ihsan eder.”

-Hz. Ali (ra)’ den rivayet edildigine göre Rasulullah (sav) kendilerine şöyle demiştir: “Ya Ali! Yasin Suresini oku, zira Yasin Suresinde on bereket vardır;

    Yitigi olan okursa yitigine kavuşur,
    Mahkum okursa hapisten kurtulur,
    Çıplak okursa giydirilir,
    Onu okuyan aç doyar,
    Bekar okursa evlendirilir,
    Yolcu okursa yolculuğunda yardım görür,
    Susuz okursa suya kanar,
    Hasta okursa afiyet bulup iyileşir,
    Korku içinde olan okursa korktuğundan emin olur,
    Ölümcül hastanın yanında okunsa elem ve ızdırabı hafifler.

-Aişe (ra)’ dan; “Muhakkak ki Kur’an’da bir sure vardır. Kendisini çok okuyana şefaat eder. Dinleyen ise magfiret olunur. O, Sure-i Yasindir.

YASİN SURESİ İLE İLGİLİ HADİSLER

“…Yâsin, Kur’ân’ın kalbidir. Bir kimse onu Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu talep ederek okursa, muhakkak günahları bağışlanır. Ölülerinize de Yâsin Sûresi’ni okuyunuz.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 26)

YASİN SURESİ İLE İLGİLİ BAZI RİVAYETLER

“Ağrıyan dişinin üzerine şehâdet parmmağını koyup Yâsin-i şerîfin son tarafını nihhayete kadar oku, biiznillah teâlâ şifâ bullur.” (Suyûtî, el-Câmi’us-Sağîr, no: 5218)

“Ölüm alâmetleri zuhur eden hastalarınnız üzerine Yâsin-i Şerîfi kıraat ediniz.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 19-20)

“Her gece Yâsin-i Şerîfi okuyan mü’mminmağfiret olunur.” (Beyhakî, Şuab, II, 480)

“Yasin-ı şerîfi her gece okumaya devvam eden kimse vefât ederken şehîd olarak vefât eder.” (Heysemî, VII, 218)


"Hurma da Yasin gibidir, Yemeden önce "falanca derdime şifa et ya rab" diye niyet edilerek yenirse, her derde devadır."

Minvalinde hadis vardi aradim bulamadim

Hangi Sure Kaç Defa Ne İçin Okunursa Hangi Tesirde Bulunur?

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de 114 tane sure bulunmaktadır. Bir musibet, bela, hastalık veya dilek, istek ve niyazlarımız için bu sureler belli sayıda okunursa musibetten veya beladan kurtulunur, hastalık için okunursa şifa bulunur veya dilek, istek veya niyaz için okunursa o istek Allah (c.c) izni ile gerçekleşir. Biz kullar olarak Allah (c.c) ibadet etmek, salih amel işlemek için bol bol ibadet etmeli musibet, hastalık veya beladan kurtulmak için veya herhangi bir dilek, istek veya niyazımız için bol bol dua etmeliyiz. Dualarımızda samimi olmalıyız. Allah (c.c) yapmış olduğumuz ibadetlerimizi kabul eylesin. Amin…

Hangi Sure Kaç Defa Okunursa Hangi Tesirde Bulunur?

Fatiha Suresi Ne İçin Okunur?
-Fatiha-i Şerife’yi yatarken okuyan kimse, ölümden başka her türlü kötülükten korunur.
-40 defa yazılarak, sula silinerek içilir, hastanın yüzü ve elleri de aynı su ile silinirse, Allah (c.c) izni ile şifa bulur.
– Tehlike anlarında 10 defa okunur.
-Cuma günü yazılarak üzerinde taşınırsa, cinlerin şerrinden korunur.
– Fatiha suresi yazılır, yağmur suyu ile silinerek içilirse, kalp çarpıntısından ve korkudan Allah (c.c) izni ile şifa bulunur.
-Her kim Fatiha Suresini ” iyyâke nesteıyn” kısmına kadar, Ardından İhlas Suresini sonuna kadar okuduktan sonra  ” Allâhümmecma’beynî ve sıfâtike yâ zel beyne hâcetî kemâ cema’te beyne esmaîke ve sıfâtike yâ zel celâli vel ikrâm” duasını 3 defa okursa , Allah (c.c)’ın izni ile dile yerine gelir ve bu kişinin duası da makbul olur.
-Farz namazlarından sonra her gün Fatiha-ı Şerife’yi 18 defa, yatsı namazından sonra ise 28 defa okuyanın rızkı çoğalır.
-Temiz bir tabağa yazılır. Yazı, gül suyu ile silinir, kulağa damlatılırsa Allah (c.c) izni ile ağrısına şifa olur.
-İki rekatlık namazın her rekatında 7’şer defa Fatiha Suresi 3’er defa İhlas Suresi okuyarak namaz kılan kimsenin dileği Allah (c.c)’ın izni ile gerçekleşir.
Bakara Suresi Ne İçin Okunur?
– Tehlike anında ve duanın kabul olması için elif, lâm, mim ayeti okunur.
-Ruhi bunalıma karşı gün aşırı 3 defa okunur.
Ali İmran Suresi Ne İçin Okunur?
Borçtan kurtulmak için ve zengin olmak için gün aşırı 3’er defa okunur.
Nisa Suresi Ne İçin Okunur?
Akrabalar arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırmak için okunur.
Maide Suresi Ne İçin Okunur?
Her Türlü zarardan korunmak için gün aşırı 7 defa okunur.
En’am Suresi Ne İçin Okunur?
İstek ve dileğin kabul olması için gün aşırı 7 defa okunur.
A’raf Suresi Ne İçin Okunur?
Dünya ve ahiret mutluluğu için okunur.
Enfal Suresi Ne İçin Okunur?
Zindandan, iftira ve musibetten kurtulmak için gün aşırı 7 defa okunur.
Tevbe Suresi Ne İçin Okunur?
-Her türlü şerden kurtulmak için gün aşırı 7 defa okunur,
-7 defa yazılır ve asılırsa o yere hırsız giremez.
Yunus Suresi Ne İçin Okunur?
Yunus Suresini yazıp taşıyan kimsenin düşmanı hezimete uğrar
Hud Suresi Ne İçin Okunur?
Zalime karşı galip olmak almak için gün aşırı 3 defa okunur.
Yusuf Suresi Ne İçin Okunur?
İzzet ve saadete nail olup, bahtın açılması için okunur.
Ra’d Suresi Ne İçin Okunur?
Düşmanın kahrı için okunur.
İbrahim Suresi Ne İçin Okunur?
Ahlakın güzelleşmesi için gün aşırı 10 defa okunur.
Hicr Suresi Ne İçin Okunur?
Ticaretin kazançlı olması için gün aşırı 3 defa okunur.
Nahl Suresi Ne İçin Okunur?
Azgınlığın ve fesadın kaldırılması için gün aşırı 10 defa okunur.
İsra Suresi Ne İçin Okunur?
-Hilecilerin şerrinden korunmak için okunur,
-Misk ve safranla yazılarak dili tutulanlara içilirse Allah (c.c)’ın izni ile şifa bulur.
Kehf Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse her türlü fitne ve musibetten korunur.
Meryem Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı 41 defa okuyan kimse fakirlikten kurtulur.
Taha Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı 21 defa okuyan kimsenin kısmeti açılır.
Enbiya Suresi Ne İçin Okunur?
Her türlü tehlikeye karşı okunur.
Hac Suresi Ne İçin Okunur?
Mahşerin dehşetinden emin olmak için okunur.
Mü’minun Suresi Ne İçin Okunur?
Her gün okuyan kimsenin, imani ve itikadi yönden düzelir, imanın kemaline erer.
Nur Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse vesveseden kurtulur, kemali imane ve yakine erer.
Furkan Suresi Ne İçin Okunur?
Düşmanın pişman olması için okunur.
Şuara Suresi Ne İçin Okunur?
Zarardan korunmak için gün aşırı okunur.
Neml Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse düşmanlarının şerrinden korunur.
Kasas Suresi Ne İçin Okunur?
Azap ve esaretten korunmak için okunur.
Ankebut Suresi Ne İçin Okunur?
Aklı yükselen kimselere okunursa Allah (c.c)’în izni ile şifa bulur.
Rum Suresi Ne İçin Okunur?
Düşmana karşı galip olmak için okunur.
Lokman Suresi Ne İçin Okunur?
Dahili hastalıkala karşı gün aşırı 7 defa okunur.
Secde Suresi Ne İçin Okunur?
Yazılarak bir şişe içerisine konur, evin bir kenarında saklanırsa, her türlü afattan emin olunur.
Ahzap Suresi Ne İçin Okunur?
Nasip ve kısmetin açılması için gün aşırı 7 defa okunur.
Sebe’ Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan kimse cin şerrinden korunur.
Fatır Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan kimse mahlukat tarafından sevilir.
Yasin Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi 70 defa okuyan kimse her muradına erer.
Saffat Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sereyi gün aşırı okuyan kimsenin rızkı çoğalır, darlık çekmez.
Sad Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse zarar verici hayvanların şerrinden emin olur.
Zümer Suresi Ne İçin Okunur?
Halk içerisinde aziz ve muhterem bir kişi olmak için gün aşırı okunur.
Mü’min Suresi Ne İçin Okunur?
Kötü insanın şerrinden emin olmak için gün aşırı 7 defa okunur.
Fussilet Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi okuyan kimse yolculuktaki her türlü tehlikeden emin olur.
Şura Süresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan kimse hasmını mağlup eder.
Zuhruf Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı 7 defa okuyan kimse muradına erer.
Duhan Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı 3 defa okuyan kimse dileğine erer.
Casiye Suresi Ne İçin Okunur?
İftiradan kurtulmak için okunur.
Ahkaf Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan kimse cin şerrinden korunur.
Muhammed Suresi Ne İçin Okunur?
Zarardan kurtulup, saadete ermek için gün aşırı okunur.
Fetih Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı 7 defa okuyan kimse, her müşkülünü halledip, her muradına nail olur.
Hucurat Suresi Ne İçin Okunur?
Hastalığın şifa bulması için 7 defa okunur.
Kaf Suresi Ne İçin Okunur?
Cuma geceleri okuyan ahiret saadetine nail olur.
Zariyat Suresi Ne İçin Okunur?
70 defa okuyan kıtlık yüzü görmez.
Tur Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyan hakka yaklaşır, dertlerden kurtulur.
Necm Suresi Ne İçin Okunur?
21 defa okuyan her muradına nail olur.
Kamer Suresi Ne İçin Okunur?
70 defa okuyan kimse zalimin şerrinden emin olur.
Rahman Suresi Ne İçin Okunur?
Hayır kapılarının açılması için 70 defa okunur.
Vakıa Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi 41 defa okuyan fakirlik çekmez, kazancı bereketli olur.
Hadid Suresi Ne İçin Okunur?
Ruhi bunalımdan kurtulmak için 75 defa okunur.
Mücadele Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sure 1 avuç toprağa 3 defa okunarak düşman tarafına savrulursa, düşman hezimete uğrar.
Haşır Suresi Ne İçin Okunur?
40 gün boyunca 40’ar defa okunursa her türlü muradına erer.
Mümtehıne Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı okuyan kimse, haramdan korunur. Borçlu ise borcunu kolaylıkla öder.
Saf Suresi Ne İçin Okunur?
70 defa okuyan kimse aile huzursuzluğundan kurtulur.
Cuma Suresi Ne İçin Okunur?
Helalinden evlenmek isteyen kimse 18 defa okursa nasibi açılır.
Münafıkun Suresi Ne İçin Okunur?
Nifaktan kurtulmak, şerre hedef olmak için 7 defa okunur.
Teğabün Suresi Ne İçin Okunur?
Nefes darlığına karşı suya 7 defa okunarak içilmeli.
Talak Suresi Ne İçin Okunur?
Gün aşırı 3 defa okuyan refikası ile güzel geçinir.
Tahrim Suresi Ne İçin Okunur?
21 defa okuyanın düşmanı dost olur.
Mülk Suresi Ne İçin Okunur?
44 Defa okuyan kimse her beladan kurtulur. Kabir azabı çekmez.
Kalem Suresi Ne İçin Okunur?
Şerden kurtulmak ve her muradına ermek için 71 defa okunur.
Elhakka Suresi Ne İçin Okunur?
Ahiret mutluluğuna ermek için 71 defa okunur.
Mearic Suresi Ne İçin Okunur?
Zafere ermek için 180 defa okunur.
Nuh Suresi Ne İçin Okunur?
1000 defa okuyan kimse düşmanını kahreder.
Cin Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi 7 defa okuyan kimse nazardan, sara hastalığından ve evhamdan Allah (c.c)’în izni ile şifa bulur.
Müzemmil Suresi Ne İçin Okunur?
40 defa okuyan kimsenin rızkı ummadığı yerden gelir.
Müddessir Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi gün aşırı okuyanın nefsi emmarenin sultasından kurtulur.
Kıyame Suresi Ne İçin Okunur?
Cuma geceleri okuyan kimse ahiret saadetine nail olur.
İnsan Suresi Ne İçin Okunur?
70 defa okuyan kimse kötü ahlaktan kurtulur. Hak dostlarının zümresine nail olur.
Mürselat Suresi Ne İçin Okunur?
7 defa okuyan kimse göz hastalığına yakalanmaz.
Nebe Suresi Ne İçin Okunur?
İkindiden sonra okuyan dünya ve ahiret saadetine nail olur.
Naziat Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi her gece okuyan kimse son nefesini Kelim-i Tevhid ile kapar.
Abese Suresi Ne İçin Okunur?
Yakıne ermek için 7 defa okunur.
Tekvir Suresi Ne İçin Okunur?
Müşküllerin hali için 7 defa okunmalıdır.
İnfitar Suresi Ne İçin Okunur?
Her murada ermek için 21 defa okunur.
Mutaffifin Suresi Ne İçin Okunur?
Ağlayan çocuğu susturmak için 5 defa okunur.
İnşikak Suresi Ne İçin Okunur?
Doğumun kolay olması için 7 defa okunur.
Buruc Suresi Ne İçin Okunur?
Fitneci ve fesatların şerrinden kurtulmak için 10 defa okunur.
Tarık Suresi Ne İçin Okunur?
Cinlerin şerrinden kurtulmak için 3 defa okunur.
A’la Suresi Ne İçin Okunur?
3 defa okuyan kimse seferden selametle evine döner.
Ğaşiye Suresi Ne İçin Okunur?
Vücuttaki her türlü yelin izalesi için 3 defa okunur.
Fecir Suresi Ne İçin Okunur?
Belanın uzaklaştırılması için 7 defa okunur.
Beled Suresi Ne İçin Okunur?
Kıyamette hesabın kolay geçmesi için 7 defa okunur.
Şems Suresi Ne İçin Okunur?
Her türlü beladan korunmak için 41 defa okunur.
Leyl Suresi Ne İçin Okunur?
180 defa okuyan fakirlikten kurtulur.
Duha Suresi Ne İçin Okunur?
Okumaya devam edenler ruhi bunalım ve sıkıntıdan kurtulur.
İnşirah Suresi Ne İçin Okunur?
Okumaya devam edenler ruhi bunalım ve sıkıntdan kurtulur.
Tin Suresi Ne İçin Okunur?
7’şer defa okuyan kimse kötü ahlaktan kurtulur.
Alak Suresi Ne İçin Okunur?
7’şer defa okuyan kimsenin sözü geçerli olur.
Kadir Suresi Ne İçin Okunur?
Her müşkülün hali için 21 defa okunur.
Beyyine Suresi Ne İçin Okunur?
Bu sureyi vidr edinerek devamlı okuyanlar kamil insanların makamına erer.
Zilzal Suresi Ne İçin Okunur?
40000 defa okuyan kimse düşmanını helak eder.
Adiyat Suresi Ne İçin Okunur?
3 defa okuyan nazardan korunur.
Karia Suresi Ne İçin Okunur?
Her işin intizamı için 100 defa okunur.
Tekasür Suresi Ne İçin Okunur?
Dünyevi ve uhrevi musibetlerden kurtulmak için gün aşırı 3 defa okunur.
Asr Suresi Ne İçin Okunur?
İç hastalıkların tedavisi için yazılarak suyu içilir. 70 defa da okunur.
Hümeze Suresi Ne İçin Okunur?
İnsanların zemminden ve iftirasından kurtulmak için 21 defa okunur.
Fil Suresi Ne İçin Okunur?
Akşamla yatsı arasında 1000 defa okuyan kimse her türlü muradına nail olur.
Kureyş Suresi Ne İçin Okunur?
Zengin ve güzel ahlaka sahip olmak ve müsibetlerden emin olmak için 7 defa okunur.
Maun Suresi Ne İçin Okunur?
41 Defa okuyan kimse Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi rüyasında görür.
Kevser Suresi Ne İçin Okunur?
100 defa okuyan kimse muradına nail olur. Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi rüyasında görür.
Kafirun Suresi Ne İçin Okunur?
Yatarken okuyan kimse imanını şeytandan korumuş olur.
Nasr Suresi Ne İçin Okunur?
Her muradın hali için 1000 defa okunur.
Tebbet Suresi Ne İçin Okunur?
Düşmanın helakı için 1000 defa okunur.
İhlas Suresi Ne İçin Okunur?
-100 defa okuyan kamil bir imana erer,
10 defa okuyan kimsenin amel defterine günah yazılmaz,
-1000 defa okuyanın vücudu kabirde çürümez,
-10000 defa okuyan her muradına nail olur.
Felak Suresi Ne İçin Okunur?
Sihri tesirsiz hale getirmek ve şeytandan korunmak için 41 defa okunur.
Nas Suresi Ne İçin Okunur?
Cin şerrinden ve evhamdan korunmak için 21 defa okunur.


Karoglan Raşit Tunca Makalesi

Raşit Tunca
Schrems, 25.11.2023
Kuran-ı Kerimden Bazı Önemli Surelerin Kat Sayı Değerleri Bunlardır:

Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk


Kur’anKuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Zilzal Suresi

Zilzal suresi; Kur’anKuran-ı Kerim’in 99. suresidir. 8 ayetten oluşur.Medine’de nazil olmuştur. Sure adını birinci ayette geçen fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmektedir. Kıyametten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap vereceklerinden bahseder.

ZİLZAL SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

İza zülziletil erdu zilzaleha Ve ahracetilerdu eskaleha Ve kalel insanü ma leha Yevmeizin tühaddisü ahbaraha Bienne rabbeke evha leha Yevmeiziy yasdürun nasü eştatel li yürav a’malehüm Fe mey ya’mel miskale zerratin hayray yerah Ve mey ya’mel miskale zerratin şerray yerah.


ZİLZAL SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. O gün yer, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.

ZİLZAL SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?

Kâfirler kıyametten ve hesap gününden çokça soruyorlardı.
“Kıyamet günü ne zamandır?” (Kıyame, 75/6),
“Doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne zamandır?” (Mülk, 67/25)
“Bu fetih ne zaman?” (Secde,32/28)
Yani bu bize vaad ettiğiniz, Allah’ın kulları arasında hükmedeceği dirilme günü ne zamandır? gibi sorular soruyorlardı. Onun bilgisinin Allah katında olduğunu, hesap ve ceza günü olan vakti aktini tayinin mümkün olmadığını bilsinler diye bu sürede sadece kıyametin alâmetlerini açıklanmıştır.

Kuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Adiyat Suresi

Adiyat suresi

Kur’anKuran-ı Kerim’in 100. suresidir. 11 ayetten oluşur.Mekke’de nazil olmuştur. Adiyat suresi adını ilk ayetinde geçen ve “koşan atlar” mânasına gelen el-Âdiyat kelimesinden almıştır.

İnsanlarda yaygın bazı karakterler vurgulanarak, sinelerde saklı olan şeylerin bile açığa çıkarılacağı mahşer günü hatırlatılır, insanın o güne göre kendisini ayarlaması ders verilir.

Adiyat suresinde, İnsanoğlunun nankörlüğü ve mala düşkünlüğü, ahiret hayatı için harcama yapmaması ve bu yüzden onu kötü bir sonucun beklediği söz konusu edilmektedir.

ADİYAT SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1- Vel adiyati dabha 2- Fel muriyati kadha 3- Fel muğırati subha 4- Fe eserne bihı nak’a 5- Fe vesatne bihı cem’a 6- İnnelinsane li rabbihı le kenud 7- Ve innehu ala zalike le şehıd 8- Ve innehu li hubbil hayri le şedıd 9- E fe la ya’lemü iza bu’sira ma fil kubur 10- Ve hussıle ma fis sudur 11- İnne rabbehüm bihim yevmeizin le habir.

ADİYAT SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1-  O harıl harıl (savaşa) koşanlara,
2-  (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,
3-  Sabahleyin akın edenlere,
4-  Tozu dumana karıştıranlara,
5-  Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki, 6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.
7-      Ve kendisi de buna şahittir.
8-      Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.
9-      Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.
10-  Ve sinelerin içindekiler derlenecek.
11-  O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır.

ADİYAT SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim’in İbn Abbas (ra)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (asm) Efendimiz bir kaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. (Süyûti, Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122) Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre:
Resûlüllah (asm) Efendimiz, Beni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin başında ise, Ansar’dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip etrafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müf

Kuran-ı Kerim’in 3/1 Denk Gelen İhlas Suresi

İhlas suresi, Mekke’de indirilmiş, Kur’anKuran-ı Kerim’in 112. suresidir. 4 ayetten oluşur. bir sure-i celildir. İhlas kelime olarak, bir insanın samimi olması, dine içtenlik ile bağlanması ve dinin esaslarını Allah’ın rızası için yapması anlamlarına gelmektedir. İhlas suresi, Allah’ın birliğini, yüceliğini ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu gösteren Tevhid suredir.

İhlas suresinde, üçlü inanç (teslis) iddiasında bulunan Hristiyanlara ve Allah ile beraber diğer ilâhlara da tapan müşriklere reddiye bulunmaktadır. İşte bu nedenle tevhid inancı açısından ihlas suresinin büyük bir önem taşıdığı yadsınamaz.

İHLAS SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Kul hüvellâhü ehad Allâhüssamed Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün lehû küfüven ehad.

İHLAS SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

De ki: O Allah tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.

İHLAS SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

İhlas suresinin iniş sebebi hakkında Ebu Aliye Şabi ve İkrime şöyle söylemiştir;

Aralarında Amr bin Feyt ve Zeyd bin Kaysın da bulunduğu Mekke müşriklerinden bir grup Peygamber efendimizin(sav) yanına gelerek “Ey Muhammed(sav) bize rabbinin sıfatlarından bahset.O altın, gümüş, demir veya bakırdan bir şey mi? Zira bizim ilahlarımız bu gibi şeylerdendir.” diye sorarlar. Rasulullah(sav) onlara “Benim Rabbim, hiçbir şeyden meydana gelmedi. O, her şeyin yaratıcısıdır.” buyurdu. Bu hadise üzerine Allah-u Teala ihlas suresini indirdi.

               
Kuran-ı Kerim’in 1/3 Denk Gelen Fatiha Suresi

Fatiha suresi Kur’anKuran-ı Kerim’in 1. suresidir. 7 ayetten oluşur.Fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir ve Kur’anKuran-ı Kerim’in ilk suresi olduğundan dolayı açmak-başlamak anlamına gelen Fatiha adını almıştır.

FATİHA SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Elhamdulillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budu.Ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtal mustakîm. Sirâtallezine en’amte aleyhim. Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.

FATİHA SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

Hamd, Alemlerin Rabbi

Rahman, Rahim

Hesap ve ceza gününün maliki Allah’a mahsustur.

Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

Bizi doğru yola,

Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapkınlarınkine değil.

FATİHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

“Rasulullah (sav) ortaya çıktığında kendisine ‘Ya Muhammed” diye nida eden bir münadiyi işitti. Sesi işitince korka korka yürüdü. Varaka b. Nevfel de kendisine dedi ki: -“Nida eden sesi işittiğinde sana ne dediğini işitinceye kadar sağlamca dur.” Yine Rasulullah (sav) görünce -“Ya Muhammed” diye aynı sesi duydu ve -“emrine hazırım” buyurdu. Seslenen dedi ki: -“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederim de.” Sonra aynı ses O’na Fatiha suresini sonuna kadar okudu.

Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Nasr Suresi

Nasr suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 110. suresidir. 3 ayetten oluşur. Medine’de nazil olmuş bir suredir. Nasr sözcüğünün dilimizdeki anlamı ise yardım etmek ve zafer anlamına gelmektedir. Bu sûreye Nasr denilmesinin sebebi; Allah-u Teala’nın, Resûl-i Ekrem’i, ilâhî zafere ulaştırmayı müjdelediği ve bu yol da yardım ettiğini göstermesidir. Bu sûrenin başka bir ismi de mevcuttur. Tevdi olarak da isimlendirilen Nasr sûresine bu ismin verilmesinin sebebi ise Hz. Peygamber (sav)’in vefatına ima edilmesidir. Tevdi isminin yanı sıra “İza-cae” ve “ Fetih” isimleri de herkes tarafından sıkça kullanılan Nasr sûresinin diğer adlarıdır.

Nasr suresi, islami zaferi ifade eden mukaddes bir suredir. İbn Ömer’de gelen rivayete göre Nasr suresi nazil olduktan 80 gün sonra Peygamber Efendimiz Hz Muhammed(sav) vefat etmiştir.

NASR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmânirrahîm.

İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh, İnnehû kâne tevvâbâ.

NASR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,

İnsanları bölük, bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.

Artık Rabbini hamd ile tesbih et ve bağışlamasını dile! Muhakkak ki, O, çok bağışlayandır!

NASR SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?

Allah Teâlâ, Resulullah’a, Arabistan’da Islâm’in zaferi kemale erdikten sonra ve insanlar grup grup dine girdiklerinde, bunun anlaminin, bu dünyadaki misyonunun sona ermesi oldugunu bildirmistir. Ondan sonra Resulullaha, hamd ve Allah’i tesbih ile mesgul olmasi emredilmistir.

Müfessirler sûrede zikredilen fethin Mekke fethi oldugunu belirtirler. Çünkü Arap kabileleri müslüman olmak için önce Kureys’in (Mekke halkinin) müslüman olmasini bekliyorlardi ve; “Onu kavmiyle bas basa birakin, eger kavmini yenerse gerçekten o hak peygamberdir” diyorlardi. Allah vaadini gerçeklestirip, Mekke’nin fethini ona müyesser kilinca, diger Arap kabileleri Medine’ye elçiler göndererek akin akin Allah’in dinine girdiler. Fetih üzerinden daha iki yil geçmeden yarimada bütünüyle müslüman oldu, Islâm’i kabul etmeyen kalmadi.

Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kafirun Suresi

Kafirun Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 109. suresidir. 6 ayetten oluşur. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de bulunmaktadır. Sure adını ilk ayetinde geçen ve inkarcılar anlamına gelen kafirun kelimesinden almıştır. Kafirun suresinde iman ile şirkin bir arada olamayacağı, inancın şirkten uzak tutulması gerektiği kesin bir uslupla ifade edilmiştir.

Tevhid ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen Kafirun sûresinde Mekke’li müşriklerin şahsında bütün putperestlere ilân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının, iki inanç arasında bir uzlaşmaya gidilmesinin mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.

KAFİRUN SURESİ OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim,

Kul yâ eyyühel kâfirûn Lâ a’büdü mâ ta’büdûn Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Leküm dînüküm veliye dîn.

KAFİRUN SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Deki: ey kâfirler! Tapmam o tapdıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dîniniz size, benim dînim de bana.

KAFİRUN SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber (sav)’den bir sene kendi ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun ilâhına tapmalarını istemişler. Hz. Peygamber (sav) de “Allah’a bir şeyi ortak koşmaktan yine O’na sığınırım!” demiş; bu defa Kureyşliler, “Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim” demişler. Bunun üzerine Kâfirûn sûresi inmiştir.
               
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kadir Suresi

Kadir Suresi, Kur’an’ın 97. suresidir. 5 ayetten oluşur. Abese sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. Mekke devrinde nazil olan Kadir Sûresi’nde, Kadir Gecesi‘nden bahsedilir. Kadr, “azamet” ve “şeref” demektir.

Kadir Sûresi’nde; Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde indirildiğine, Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı olduğuna ve Kadir Gecesi’nin rahmet ve berekete vesile olduğuna yer verilir. Aynı zamanda surede Kadir gecesinin faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden söz edilir.

KADİR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmânirrahîm…

İnna enzelnahü fiy leyletilkadr

Ve ma edrake ma leyletülkadr

Leyletülkadri hayrüm min elfi şehr

Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr

Selamün hiye hatta matle’ılfecr.


KADİR SURESİNİN ANLAMI

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Biz o (Kur’ân)nu Kadir gecesinde indirdik.

Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.

O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.
             
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Ayet-el Kürsi Suresi

Ayet-el Kürsi, Bakara suresinin 255. Ayet-i Kerimesidir.İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’lkürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l kürsî de bu özelliği taşımaktadır.

Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir ve çok derin anlamlar taşır. Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi, Efendimiz (sav), Zeyd’i (ra) çağırarak yazdırmıştır. Ayet-el Kûrsi indiğinde, dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş, başlarındaki taçları yuvarlanmıştır. Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp, iblis’in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.

Ayet-el Kûrsi’de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime’de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere 17 yerde Allah’u Teâlâ’nın ismi geçmektedir.

AYET-EL KÜRSİ OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm,

lehu mâ fissemâvâti ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi’iznih,

ya’lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm,

velâ yü-hîtûne bi’şey’in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard,

velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.

AYET-EL KÜRSİ’NİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

AYET-EL KÜRSİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir.


Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.

Efendimiz(sav) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan Allah’a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan Allah’u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O’na Tazimde bulunur.)” (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)
         

Tekasür Suresini 1 Kere Okuyan Kuran-ı Kerim’in 1000 Ayetini Okumaya Denk


Tekasür Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 102. suresidir. 8 ayetten oluşur. Takasür suresi, Kevser Sûresi’nden sonra, Mâûn Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Sure adını 1. âyette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme” anlamlarına gelen tekâsür kelimesinden almıştır. “Elhâküm” ve “Makbûre” isimleriyle de anılmaktadır. Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir.

Bu sûrede mal-servet-saman, çoluk çocuk, şöhret âile efradı akraba gibi maddî şeylerle öğünen kimselerin Cehennem ateşini görecekleri ve ona yaslanıp girecekleri bildiriliyor. İnsanoğlunun bütün elindeki ni”metlerden hesap vereceği duyuruluyor. Sûrenin meâlinden de anlaşıldığı üzre, bütün gerçekleri en keskin bir şekilde, insanın kendi diliyle tasdik edeceği bir tarzda gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Akıllı insanlar, mal-mülk, evlâdü ıyâl-hısım akraba çokluğuyla boş yere oyalanamaz. Akıllı kimseler, Allâh’a yarayacak hayırlı, elverişli işler peşinde koşarlar. Aksi halde kabire girer. Öyle girer ki eli boş girer. Kabirlere ziyâret demek bu demektir.

TEKASÜR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1- Elhakümüt tekasür 2- Hatta zürtümülmekabir 3- Kella sevfe ta’lemun 4- Sümme kella sevfe ta’lemun 5- Kella lev ta’lemune ılmel yekıyn 6- Le teravünnelcehıym 7- Sümme leteravünneha aynelyakıyn 8- Sümme le tüs’elünne yevmeizin anin neıym.

TEKASÜR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1- O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2- Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3- Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4- Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5- Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!

               
Secde Suresini 1 Kere Okuyan Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir


Secde Suresi Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir. Sûre adını, mü’minlerin Allah’a secde etmelerinden bahseden 15. âyetten almıştır. Sûrede ayrıca Allah’ın kudretinden, ahiret gününden, kitaplardan, peygamberlerden ve insanın yaratılışından söz edilmektedir.

Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)

Secde Suresi Türkçe Oku


Secde Suresi Türkçe 1. Sayfa

Bismillahir rahmanir rahim.
Elif lam mim.
Tenzilul kitabi la reybe fihi min rabbil alemin.
Em yekulunefterah, bel huvel hakku min rabbike li tunzire kavmen ma etahum min nezirin min kablike leallehum yehtedun.
Allahullezi halakas semavati vel arda ve ma beynehuma fi sitteti eyyamin summesteva alel arş, ma lekum min dunihi min veliyyin ve la şefii, e fe la tetezekkerun.
Yudebbirul emre mines semai ilel ardı summe ya’rucu ileyhi fi yevmin kane mıkdaruhu elfe senetin mimma teuddun.
Zalike alimul gaybi veş şehadetil azizur rahim.
Ellezi ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halkal insani min tin.
Summe ceale neslehu min sulaletin min main mehin.
Summe sevvahu ve nefeha fihi min ruhihi ve ceale lekumus sem’a vel ebsare vel ef’ideh, kalilen ma teşkurun.
Ve kalu e iza dalelna fil ardı e inna le fi halkın cedid, bel hum bi likai rabbihim kafirun.
Kul yeteveffakum melekul mevtillezi vukkile bikum summe ila rabbikum turceun.
Secde Suresi Türkçe 2. Sayfa
Ve lev tera izil mucrimune nakısu ruusihim inde rabbihim, rabbena ebsarna ve semi’na ferci’na na’mel salihan inna mukinun.
Ve lev şi’na le ateyna kulle nefsin hudaha ve lakin hakkal kavlu minni le emleenne cehenneme minel cinneti ven nasi ecmain.
Fe zuku bi ma nesitum likae yevmikum haza, inna nesinakum ve zuku azabel huldi bi ma kuntum ta’melun.
İnnema yu’minu bi ayatinellezine iza zukkiru biha harru succeden ve sebbehu bi hamdi rabbihim ve hum la yestekbirun.
Tetecafa cunubuhum anil medacıi yed’une rabbehum havfen ve tamaan ve mimma razaknahum yunfikun.
Fe la ta’lemu nefsun ma uhfiye lehum min kurreti a’yun, cezaen bi ma kanu ya’melun.
E fe men kane mu’minen kemen kane fasika, la yestevun.
Emmellezine amenu ve amilus salihati fe lehum cennatul me’va nuzulen bi ma kanu ya’melun. Ve emmellezine feseku fe me’vahumun nar, kulle ma eradu en yahrucu minha uidu fiha, ve kile lehum zuku azaben narillezi kuntum bihi tukezzibun. Secde Suresi Türkçe 3. Sayfa
Ve le nuzikannehum minel azabil edna dunel azabil ekberi leallehum yerciun.
Ve men azlemu mimmen zukkire bi ayati rabbihi summe a’rada anha, inna minel mucrimine muntekimun.
Ve lekad ateyna musel kitabe fe la tekun fi miryetin min likaihi ve cealnahu huden li beni israil.
Ve cealna minhum eimmeten yehdune bi emrina lemma saberu ve kanu bi ayatina yukınun.
İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevmel kıyameti fima kanu fihi yahtelifun.
E ve lem yehdi lehum kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fi mesakinihim, inne fi zalike le ayat, e fe la yesmeun.
E ve lem yerev enna nesukul mae ilel ardıl curuzi fe nuhricu bihi zar’an te’kulu minhu en’amuhum ve enfusuhum e fe la yubsirun.
Ve yekulune meta hazel fethu in kuntum sadikin.
Kul yevmel fethi la yenfeullezine keferu imanuhum ve la hum yunzarun. Fe a’rıd anhum ventezır innehum muntezırun.

Secde Suresi Türkçe Anlamı

1. Elif Lâm Mîm. 2. Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. 3. Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir. 4. Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5. Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde ona yükselir. 6. İşte Allah gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 7. O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı. 8. Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. 9. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! 10. Kâfirler dediler ki : “Biz toprakta yok olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacakmışız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler. 11. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 12. Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! 13. Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir. 14. Onlara şöyle denilecek : “O halde bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.” 15. Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar. 16. Onlar, korkarak ve ümid ederek
Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. 17. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez. 18. Hiç mü’min fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar. 19. İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükafat olarak Me’vâ cennetleri vardır. 20. Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir. 21. Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız. 22. Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız. 23. Andolsun, biz Mûsâ’ya
Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık 24. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık. 25. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir. 26. Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? 27. Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi? 28. “Eğer doğru söyleyenler iseniz şu fetih ne zamanmış?” diyorlar. 29. De ki, “Fetih (Kıyamet) günü, inkar edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.” 30. Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.
             

Mülk Suresini 1 Kere Okuyan diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir


“Mülk” kelimesi, Arapça’da “iktidar” anlamına gelir. Sure, ilk ayette geçen “mülk” kelimesinden dolayı, Mülk suresi adını almıştır. Sure, Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. “Tebâreke” kelimesiyle başladığı için, Tebâreke suresi diye de isimlendirilmiştir. Ayrıca sure, kendisini okuyanları kabir azabından koruduğu yönündeki bir rivayete dayalı olarak “Vâkiye, Münciye, Mâni’a ve Mücâdile” isimleriyle de anılmıştır. Mushafın bu sureyle başlayan ve 29. cüzünü meydana getiren 11 surenin yer aldığı kısım “Tebâreke cüzü” diye anılır. Mülk Suresi 30 ayettir. Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 67., nüzul sırasına göre ise 77. suredir.

Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)

MÜLK SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1.      Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
2.      Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelen ve huvel’aziyzulğafuru.
3.      Elleziy haleka seb’a semavatin tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavutin ferci’ılbasare hel tera min futurin.
4.      Summerci’ılbasare kerreteyni yenkalib ileykelbesaru hasien ve huve hasiyrun.
5.      Ve lekad zeyyennessemaeddunya bimesabiyha ve ce’alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a’tedna lehum ‘azabesse’ıyri.
6.      Ve lilleziyne keferu birabbihim ‘azabu cehenneme ve bi’selmasıyru.
7.      İza ulku fiyha semi’u leha şehiykan ve hiye tefuru.
8.      Tekadu temeyyezu minelğayzı kullema ulkıye fiyha fevcun seelehum hazenetuha elem yet’kum neziyrun.
9.      Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min şey’in in entüm illa fiy dalalin kebiyrin.
10.  Ve kalu lev kunna nesme’u ev na’kılu ma kunna fiy ashabisse’ıyri.
11.  Fa’teref’u bizenbihim fesuhkan liashabisse’ıyri.
12.  İnnelleziyne yahşevne rabbehum bilğaybi lehum mağfiretun ve ecrun kebiyrun.
13.  Ve esirru kavlekum evicheru bihi innehu ‘aliymun bizatissuduri.
14.  Ela ya’lemu men haleka ve huvelletıyfulhabiyru.
15.  Huvelleziy ce’ale lekumul’arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kulu min rizkıhi ve ileyhinnuşuru.
16.  Eemintum men fiyssemai en yahsife bikumul’arda feiza hiye temuru.
17.  Em emintum men fiyssemai en yursile ‘aleykum hasıben feseta’lemune keyfe neziyri.
18.  Ve lekad kezzebilleziyne min kablihim fekeyfe kane nekiyri.
19.  Evelem yerev ilettayri fevkahum saffatin ve yakbıdne ma yumsikuhunne illerrahmanu innehu bikulli şey’in basıyrun.
20.  Emmen hazelleziy huve cundun lekum yansurukum min dunirrahmani inilkafirune illa fiy ğururin.
21.  Emmen hazelleziy yerzukukum in emseke rizkahu bel leccu fiy ‘utuvvin ve nufurin.
22.  Efemen yemşiy mukibben ‘ala vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen ‘ala sıratın mustekıymin.
23.  Kul huvelleziy enşeekum ve ce’ale lekumussem’a vel’ebsare vel’ef’idete kaliylen ma teşkurune.
24.  Kul huvelleziy zereekum fiyl’ardı ve ileyhi tuhşerune.
25.  Ve yekulune meta hazelva’du in kuntum sadikıyne.
26.  Kul innemel’ılmu ‘ındallahi ve innema ene neziyrun mubiynun.
27.  Felemma reevhu zulfeten siy-et vucuhulleziyne keferu ve kıyle hazelleziy kuntum bihi tedde’une.
28.  Kul ereeytum in ehlekeniyallahu ve men me’ıye ev rahımena femen yuciyrulkafiriyne min ‘azabin eliymin.
29.  Kul huverrahmanu amenna bihi ve ‘aleyhi tevekkelna feseta’lemune men huve fiy dalalin mubiynin.
30.  Kul ereeytum in asbeha maukum ğavren femen ye’tiykum bimain me’ıynin.
               

Yasin Suresini 1 Kere Okuyana 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir


Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı suresi. Seksen üç âyet, yediyüz yirmi yedi kelime ve üçbin harftir. Fasılası nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup Cin sûresinden sonra nazil olmuştur.

On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine’de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır.Yasin sûresinin ilk ve en önemli hedef, İslâm inancının esaslarını kurmaktır. Onun için sûrenin ilk âyetlerinde peygamberlik ve Kur’n’ın önemi işlenmiştir

Yasin suresi, üç ana konuyu kapsamaktadır. Bunlar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve ÂlemIerin Rabbi’nin birliğini gösteren kesin delillerdir ve Kuran-ı Kerimin en büyük suresi olarak kabul edilir.
Yasin suresini okumanın faydaları şunlardır:

Aç oIanın karnı, tok oIur ummadığı yerden rızk geIir, Susuz oIduğu haIde kanıncaya dek su buIur.
Kıyafeti oImayan kıyafet buIur,
Hastanın eceIi geImemişse şifa buIur,
EceIi geImiş hasta öIüm acısını duymaz,
ÖIdüğü esnada, Cennet meIekIerini görür,
İnsan korkusundan emin oIur,
Misafir ve garip yardımcı buIur,
BekarIarın eş buIup evIenmesi koIay oIur, Gayb oIan şey buIunur.

Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.

YASiN SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1.      Yasin
2.      Vel kur’anil hakiym
3.      İnneke le minel murseliyn
4.      Ala sıratım müstekıym
5.      Tenziylel aziyzir rahıym
6.      Li tünzira kavmem ma ünzira abaühüm fehüm ğafilun
7.      Le kad hakkal kavlü ala ekserihim fehüm la yü’minun
8.      İnna cealna fı a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun
9.      Ve cealna mim beyni eydihim seddev ve min halfihim sedden fe ağşeynahüm fehüm la yübsırun
10.  Ve sevaün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun
11.  İnnema tünziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmane bil ğayb* fe beşşirhü bi mağfirativ ve ecrin kerım
12.  İnna nahnü nuhyil mevta ve nektübü ma kaddemu ve asarahüm* ve külle şey’in ahsaynahü fı imamim mübiyn
13.  Vadrib lehüm meselen ashabel karyeh* iz caehel murselun
14.  İz erselna ileyhimüsneyni fe kezzebuhüma fe azzezna bi salisin fe kalu inna ileyküm murselun
15.  Kalu ma entüm illa beşerum mislüna ve ma enzeler rahmanü min şey’in in entüm illa tekzibun
16.  Kalu rabbüna ya’lemü inna ileyküm le murselun
17.  Ve ma aleyna illel belağul mübın
18.  Kalu inna tetayyarna biküm* leil lem tentehu le nercümenneküm ve le yemessenneküm minna azabün eliym
19.  Kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm* bel entüm kavmüm müsrifun
20.  Ve cae min aksal medıneti racülüy yes’a kale ya kavmittebiul murseliyn
21.  İttebiu mel la yes’elüküm ecrav vehüm mühtedun
22.  Ve ma liye la a’büdüllezı fetaranı ve ileyhi türceun
23.  E ettehızü min dunihı aliheten iy yüridnir rahmanü bi durril la tuğni annı şefaatühüm şey’ev ve la yünkızun
24.  İnnı izel le fı dalalim mübın
25.  İnnı amentü bi rabbiküm fesmeun
26.  Kıyledhulil cenneh* kale ya leyte kavmı ya’lemun
27.  Bima ğafera lı rabbı ve cealenı minel mükramiyn
28.  Ve ma enzelna ala kavmihı mim ba’dihı min cündim mines semai ve ma künna münziliyn
29.  İn kanet illa sayhatev vahıdeten fe iza hüm hamidun
30.  Ya hasraten alel ıbad* ma yetiyhim mir rasulin illa kanu bihı yestehziun
31.  Elem yerav kem ehlekna kablehüm minel kuruni ennehüm ileyhim hla yarciun
32.  Ve in küllül lemma cemiy’ul ledeyna muhdarun
33.  Ve ayetül lehümül erdul meyteh* ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye’külun
34.  Ve cealna fiyha cennatim min nahıyliv ve a’nabiv ve feccerna fiyha minel uyun
35.  Li ye’külu min semerihı ve ma amilethü eydiyhim* efela yeşkürun
36.  Sübhanellezı halekal ezvace külleha mimma tümbitül erdu ve min enfüsihim ve mimma la ya’lemun
37.  Ve ayetül lehümül leyl* neslehu minhün nehara fe iza hüm muslimun
38.  Veş şemsü tecrı li müstekarril leha* zalike katdiyrul aziyzil aliym
39.  Vel kamera kaddernahü menazile hatta ade kel urcunil kadiym
40.  Leşşemsü yembeğıy leha en tüdrikel kamera velel leylü sabirun nehar* ve küllün fı felekiy yesbehun
41.  Ve ayetül lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fil fülkil meşhun
42.  Ve halakna lehüm mim mislihı ma yarkebun
43.  Ve in neşe’ nuğrıkküm fela sariyha lehüm velahüm yünkazun
44.  İlla rahmetem minna ve metean ila hıyn
45.  Ve iza kıyle lehümütteku ma beyne eydıküm ve ma halfeküm lealleküm türhamun
46.  Ve ma te’tiyhim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridıyn
47.  Ve iza kıyle lehüm enfiku mimma razekakümüllahü kalelleziyne keferu lilleziyne amenu e nut’ımü mel lev yeşaüllahü at’amehu in entüm illa fı dalalim mübın
48.  Ve yekulune mete hazel va’dü in küntüm sadikıyn
49.  Ma yenzurune illa sayhatev vahıdeten te’huzühüm vehüm yehıssımun
50.  Fela yestetıy’une tevsıyetev ve la ila ehlihim yarciun
51.  Ve nüfiha fis suri fe iza hüm minel ecdasi ila rabbihim yensilun
52.  Kalu ya veylena mem beasena mim merkadina* haza ma veader rahmanü ve sadekal mursilun
53.  İn kanet illa sayhatev vahıdeten feiza hüm cemiy’ul ledeyna muhdarun
54.  Fel yevme la tuzlemü nefsün şey’ev vela tüczevne illa ma küntüm ta’melun
55.  İnne ashabel cennetil yevme fı şüğulin fakihun
56.  Hüm ve ezvacühüm fı zılalın alel eraiki müttekiun
57.  Lehüm fiyha fakihetüv ve lehüm ma yeddeun
58.  Selamün kavlem mir rabbir rahıym
59.  Vemtazül yevme eyyühel mücrimun
60.  Elem a’hed ileyküm ya benı ademe el la ta’büdüş şeytan* innehu leküm adüvvüm mübiyn
61.  Ve enı’büduni* haza sıratum müstekıym
62.  Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekunu ta’kılun
63.  Hazihı cehennemülletı küntüm tuadun
64.  Islevhel yevme bima küntüm tekfürun
65.  El yevme nahtimü ala efvahihim ve tükellimüna eydıhim ve teşhedü ercülühüm bima kanu yeksibun
66.  Velev neşaü letamesna ala a’yünihim festebekus sırata fe enna yübsırun
67.  Velev neşaü le mesahnahüm ala mekanetihim femestetau mudiyyev ve la yarciun
68.  Ve men nüammirhü nünekkishü fil halk* efela ya’kılun
69.  Ve ma alemnahüş şı’ra ve ma yembeğıy leh* in hüve illa zikruv ve kur’anüm mübiyn
70.  Li yünzira men kane hayyve ve yehıkkal kavlü alel kafirın
71.  E ve lem yerav enna halakna lehüm mimma amilet eydına en’amen fehüm leha malikun
72.  Ve zellelnaha lehüm fe minha rakubühüm ve minha ye’külun
73.  Ve lehüm fiyha menafiu ve meşarib* efela yeşkürun
74.  Vettehazu min dunillahi alihetel leallehüm yünsarun
75.  La yestetıy’une nasrahüm vehüm lehüm cündüm muhdarun
76.  Fela yahzünke kalühüm* inna na’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun
77.  Evelem yeral insanü enna halaknahü min nutfetin fe iza hüve hasıymün mübın
78.  Ve darabe lena meselev ve nesiye halkah* kale mey yuhyil ızame ve hiye ramım
79.  Kul yuhyıhellezı enşeeha evvele merrah* ve hüve bi külli halkın alım
80.  Ellezı ceale leküm mineş şeceril ahdari naran fe iza entüm minhü tukıdun
81.  Eveleysellezı halekas semavati vel erda bi kadirin ala ey yahlüka mislehüm* bela ve hüvel hallakul alım
82.  İnnema emruhu iza erade şey’en ey yekule lehu kün fe yekun
83.  Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun

               
Hadid Suresini 1 Kere Okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır


HADİD SÛRESİ; Kur’ân-ı Kerîm’in elli yedinci sûresidir. Yirmi dokuz âyet, beş yüz kırk dört kelime, bin dört yüz yetmiş dört harften meydana gelir. Fâsılası, be, dal, ra, ze, mim ve nun harfleridir.

Sure adını, 25 ayetinde geçen “hadid” kelimesinden almıştır. “Hadid” kelimesi demir anlamına gelmektedir. Hadid suresi, “sebbeha” ve “yüsebbihu” kelimeleriyle başlayan ve “Müsebbihat” olarak tanımlanan surelerin ilkidir. Diğer Müsebbihat sureleri Haşr, Saff, Cuma ve Tegâbün’dür. 29 ayetten oluşan Hadid Suresi, Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 57., iniş sırasına göre 112. suredir.

Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk

HADİD SURESi LATiNCE

Bismillahirrahmanirrahim


1. Sebbeha lillahi ma fiyssemavati velardı ve huvel'aziyzulhakiymu.
2. Lehu mulkussemavati vel'ardı yuhyiy ve yumiytu ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
3. Huvel'evvelu vel'ahıru vezzahiru velbatınu ve huve bikulli şey'in 'aliymun.
4. Huvelleziy halekassemavati vel'arda fiy sitteti eyyamin summesteva 'alel'arşi ya'lemu ma yelicu fiylardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minessemai ve ma ya'rucu fiyha ve huve me'akum eyne ma kuntum vallahu bima ta'melune besıyrun.
5. Lehu mulkussemavati vel'ardı ve ilellahi turce'ul'umuru.
6. Yuliculleyle fiynnehari ve yulicunnehare fiylleyli ve huve 'aleymun bizatissuduri.
7. Aminu billahi ve resulihi ve enfiku mimma ce'alekum mustahlefiyne fiyhi felleziyne amenu minkum ve enfeku lehum ecrun kebiyrun.
8. Ve ma lekum la tu'minune billahi verresulu yed'ukum litu'minu birabbikum ve kad ehaze miysakakum in kuntum mu'miniyne.
9. Huvelleziy yunezzilu 'ala 'abdihi ayiten beyyinatin liyuhricekum minezzilimati ilennuri ve innallahe bikum lereufun rahıymun.
10. Ve malekum ella tunfiku fiy sebiylellahi ve lillahi miyrasussemavati vel'ardı la yesteviy minkum men enfeka min kablilfethı ve katele ulaike a'zamu dereceten minelleziyne enfeku min ba'du ve katelu ve kullen ve'adallahulhusna vallahu bima ta'melune habiyrun.
11. Men zelleziy yukridullahe kardan hasenen feyuda'ıfehu lehu ve lehu ecrun keriymun.
12. Yevme terelmu'miniyne velmu'minati yes'a nuruhum beyne eydiyhim ve bieymanihim buşrakumulyevme cennatun tecriy min tahtihel'enharu haliduyne fiyha zalike huvelfevzul'azıymu.
13. Yevme yekululmunafikune velmunafikatu lilleziyne amenunzurna naktebis min nurikum kıylerci'u veraekum feltemisu nuren feduribe beynehum bisurin lehu babun batınuhu fiyhirrahmetu ve zahiruhu min kıbelihul'azabu.
14. Yunadunehum elem nekun me'akum kalu bela ve lakinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ğarretkumul'emaniyyu hatta cae emrullahi ve ğarrekum billahilğaruru.
15. Felyevme la yu'hazu minkum fidyetun ve la minelleziyne keferu me'vakumunnaru hiye mevlakum ve bi'selmesıyru.
16. Elem ye'ni lilleziyne amenu en tahşe'a kulubuhum lizikrillahi ve ma nezele minelhakkı vela yekunu kelleziyne utulkitabe min kablu fetale 'aleyhimul'emedu fekaset kulubuhum ve kesiyrun minhum fasikune.
17. İ'lemu ennallahe yuhyiyl'arda ba'de mevtiha kado beyyenna lekumul'ayati le'allekum ta'kılune.
18. İnnelmusaddikıyne velmusaddikati ve akredullahe kardan hasenen yuda'afu lehum ve lehum ecrun keruymun.
19. Velleziyne amenu billahi ve rusulihi ulaik humussıddiykune veşşuhedau'ınde rabbihim lehum ecruhum ve nuruhum velleziyne keferu ve kezzebu biayatina ulaik ashabulcahıymi.
20. I'lemu ennemelhayatuddnuya le'ıbun ve lehvun ve ziynetun ve tefahurun beynekum ve ziynetun ve tefahurun biynekum ve tekasurun fiyl'emvali vel'evladi kemeseli ğaysin a'cebelkuffare nebatuhu summe yekunu hutamen ve fiyl'ahıreti 'azabun şeduydun ve mağfiretun minallahi ve rıdvanun ve melhayatuddunya illa ****'ulğururi.
21. Sabiku ila mağfiretin min rabbikum ve cennetin 'arduha ke'ardissemai vel'ardı u'ıddet lilleziyne amenu billahi ve rusulihi zalike fadlullahi yu'tiyhi men yeşa'u vallahu zulfadlil'azıymi.
22. Ma esabe min musıybetin fiyl'ardı ve la fiy enfusikum illa fiy kitabin min kabli en nebreeha inne zalike 'alellahi yesiyrun.
23. Likeyla te'sev 'ala ma fatekum ve la tefrahu bima atakum vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehurin.
24. Elleziyne yebhalune ve ye'murunennase bilbuhli ve men yetevelle feinnallahe huvelğaniyyulhamiydu.
25. Lekad erselna rusulena bilbeyyinati ve enzelna me'ahumulkitabe velmiyzane liyekumennasu bilkıstı ve enzelnelhadiyde fiyhi be'sun şediydun ve menafi'u linnasi ve liya'lemallahu men yensuruhu ve rusulehu bilğaybi innallahe kaviyyun 'aziyzun.
26. Ve lekad erselna nuhan ve ibrahiyme ve ce'alna fiy zurriyyetihimennubuvvete velkitabe feminhum muhtedin ve kesiyrun minhum fasikune.
27. Summe kaffeyna 'ala asarihim birusulina ve kaffeyna bi'ıysebni meryeme ve ateynahul'inciyle ve ce'alna fiy kulubilleziynettebe'uhu re'feten ve ramheten ve rehbaniyyetenibtede'uha ma ketebnaha 'aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema re'avha hakka ri'ayetiha feateynelleziyne amenu minhum ecrehum ve kesiyrun minhum fasikune.
28. Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe ve aminu biresulihi yu'tikum kifleyni min rahmetihi ve yec'al lekum nuren temşune bihi ve yağfir lekum vallahu ğafurun rahıymun.
29. Liella ya'leme ehlulkitabi ella yakdirune 'ala şey'in min fadlillahi ve ennelfadle biyedillahi yu't'yhi men yeşa'u'vallahu zulfadlil'azıymi.
           

Haşr Suresini 1 Kere Okuyan - Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk

Medine döneminde inmiştir. 24 âyettir. Sûre, adını ikinci ayette geçen “elHaşr” kelimesinden almıştır. Haşr, toplamak demektir. Sûrede başlıca,Medine’de yaşamakta olan ve Hz.Peygamberle yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek İslâm toplumunu ortadan kaldırmak üzere Mekkeli müşriklerle ittifak yapan Nadîroğulları’nın Medine’den topluca sürülmesi hadisesi ile Yahudilerle antlaşma yapan münafıklar konu edilmektedir.

Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk

Haşr Suresinin son 3 ayetinin Türkçe Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim

22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.

Haşr Suresinin TAMAMI Türkçe Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim


1.Sebbeha lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl’arardı ve huvel’aziyzulhakiymu.
2.Huvelleziy ahrecelleziyne keferu min ehlilkitabi min diyarihim lievvelil haşri ma zanantum en yahrucu ve zannu ennehum mani’atuhum husunuhum minallahi feetahumullahu min haysu lem yahtesibu ve kazefe fiy kulubihimurru’be yuhribune buyutehum bieydiyhim ve eydiylmu’miniyne fa’tebiru ya ulil’ebsari.
3.Ve lev la en keteballahu ‘aleyhimulcelae le’azzebehum fiyddunya ve lehum fiyl’ahıreti ‘azabunnari.
4.Zalike biennehum şakkullahe ve resulehu ve men yuşakkıllahe feinnallahe şediydul’ıkabi.
5.Ma kata’tum min liynetin ev terektumuha kaimeten ‘ala usuliha febiiznillahi ve liyuhziyelfasikıyne.
6.Ve ma efaalahu ‘ala resulihi minhum fema evceftum ‘aleyhi min haylin ve la rikabin ve lakinnallahe yusellitu rusulehu ‘ala men yeşa’u vallahu ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
7.Ma efaallahu ‘ala resulihi min ehlilkura felillahi ve lirresuli ve liziylkurba velyetama velmesakiyni vebnissebiyli key la yekune duleten beynel’ağniyai minkum ve ma atakumurresulu fehuzuhu ve ma nehakum ‘anhu fentehu vettekullahe innallahe şediydul’ıkabi.
8.Lelfukarailmuhaciriyn-elleziyne uhricu min diyarihim ve emvalihim yebteğune fadlen minallahi ve rıdvanen ve yensurunallahe ve resulehu ulaike humussadikune.
9.Velleziyne tebevveuddare vel’iymane min kablihim yuhıbbune men hacere ileyhim ve la yecidune fiy sudurihim haceten mimma utu ve yu’sirune ‘ala enfusihim ve lev kane bihim hasasatun ve men yuka şuhha nefsihi feulaike humulmuflihune.
10.Velleziyne cau min ba’dihim yekulune rabbenağfir lena ve liıhvaninelleziyne sebekuna bil’iymani ve la tec’al fiy kulubina ğullen lilleziyne amenu rabbena inneke raufun rahıymun.
11.Elem tere ilelleziyne nafeku yekulune liıhvanihimulleziyne keferu min ehlilkitabi lein uhrictum lenahrucenne me’akum ve la nutıy’u fiykum ehaden ebeden ve in kutiltum lenensurennekum vallahu yeşhedu innehum lekazibune.
12.Lein uhricu la yahrucune me’ahum ve lein kutilu la yensurunehum ve lein nesaruhum leyuvellunel’edbare summe la yunsarune.
13.Leentum eşeddu rehbeten fiy sudurihim minallahi zalike biennehum kavmun la yefkahune.
14.La yukatilunekum cemiy’an illa iy kuran muhassenetin ev min verai cudurin be’suhum beynehum şediydun tahsebuhum cemiy’an ve kulubuhum şetta zalike biennehum kavmun la ya’kılune.
15.Kemeselilleziyne min kablihim kariyben zaku vebule emrihim ve lehum ‘azabun eliymun.
16.Kemeselişşeytani iz kale lil’insanikfur felemma kefere kale inniy beriy’un minke inniy ehafullahe rabbel’alemiyne.
17.Fekane ‘akıbetehuma ennehuma fiynari halideyni fiyha ve zalike cezauzzalimiyne.
18.Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta’melune.
19.Ve la tekunu kelleziyne nesullahe feensahum enfusehum ulaike humulfasikune.
20.La yesteviy ashabunnari ve ashabulcenneti ashabulcenneti humulfaizune.
21.Lev enzelna hazelkur’ane ‘ala cebelin lereeytehu haşi’an mutesaddi ‘an min haşyetillahi ve tilkel’emsalu nadribuha linnasi le’allehum yetefekkerune.
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Kuran-ı Kerimden Bazı Önemli Surelerin Kat Sayı Değerleri Bunlardır:

Tekasür Suresi: 1 kere okumak 1000 ayet okumaya denktir
İhlas Felak Nas Sureleri: Okuyan Resulallah’a indirilenin tamamını okumuş olur (Metalip)
Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)
Kadir Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Zilzal Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Adiyat Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in yarısına denk
Kafirun Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Nasr Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
İhlas Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Fatiha Suresi: Kur’anKuran-ı Kerim’in 3’te birine denk
Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.
Ayetel Kürsü: Kur’anKuran-ı Kerim’in 4’te birine denk
Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk


Kur’anKuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Zilzal Suresi

Zilzal suresi; Kur’anKuran-ı Kerim’in 99. suresidir. 8 ayetten oluşur.Medine’de nazil olmuştur. Sure adını birinci ayette geçen fiilin mastarından almıştır. “Deprem” mânasına gelmektedir. Kıyametten hemen önce gelecek olan şiddetli depremden, daha sonra bütün ölülerin kabirlerinden çıkıp hesap vereceklerinden bahseder.

ZİLZAL SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

İza zülziletil erdu zilzaleha Ve ahracetilerdu eskaleha Ve kalel insanü ma leha Yevmeizin tühaddisü ahbaraha Bienne rabbeke evha leha Yevmeiziy yasdürun nasü eştatel li yürav a’malehüm Fe mey ya’mel miskale zerratin hayray yerah Ve mey ya’mel miskale zerratin şerray yerah.


ZİLZAL SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. O gün yer, bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.

ZİLZAL SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?

Kâfirler kıyametten ve hesap gününden çokça soruyorlardı.
“Kıyamet günü ne zamandır?” (Kıyame, 75/6),
“Doğru söyleyenlerden iseniz, bu vaad ne zamandır?” (Mülk, 67/25)
“Bu fetih ne zaman?” (Secde,32/28)
Yani bu bize vaad ettiğiniz, Allah’ın kulları arasında hükmedeceği dirilme günü ne zamandır? gibi sorular soruyorlardı. Onun bilgisinin Allah katında olduğunu, hesap ve ceza günü olan vakti aktini tayinin mümkün olmadığını bilsinler diye bu sürede sadece kıyametin alâmetlerini açıklanmıştır.

Kuran-ı Kerim’in Yarısına Denk Gelen Adiyat Suresi

Adiyat suresi

Kur’anKuran-ı Kerim’in 100. suresidir. 11 ayetten oluşur.Mekke’de nazil olmuştur. Adiyat suresi adını ilk ayetinde geçen ve “koşan atlar” mânasına gelen el-Âdiyat kelimesinden almıştır.

İnsanlarda yaygın bazı karakterler vurgulanarak, sinelerde saklı olan şeylerin bile açığa çıkarılacağı mahşer günü hatırlatılır, insanın o güne göre kendisini ayarlaması ders verilir.

Adiyat suresinde, İnsanoğlunun nankörlüğü ve mala düşkünlüğü, ahiret hayatı için harcama yapmaması ve bu yüzden onu kötü bir sonucun beklediği söz konusu edilmektedir.

ADİYAT SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1- Vel adiyati dabha 2- Fel muriyati kadha 3- Fel muğırati subha 4- Fe eserne bihı nak’a 5- Fe vesatne bihı cem’a 6- İnnelinsane li rabbihı le kenud 7- Ve innehu ala zalike le şehıd 8- Ve innehu li hubbil hayri le şedıd 9- E fe la ya’lemü iza bu’sira ma fil kubur 10- Ve hussıle ma fis sudur 11- İnne rabbehüm bihim yevmeizin le habir.

ADİYAT SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1-  O harıl harıl (savaşa) koşanlara,
2-  (Tırnaklarıyla yerden) ateş çıkaranlara,
3-  Sabahleyin akın edenlere,
4-  Tozu dumana karıştıranlara,
5-  Derken bir topluluğun ortasına dalanlara yemin ederim ki, 6- Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.
7-      Ve kendisi de buna şahittir.
8-      Gerçekten o dünya malını çok sevdiği için katıdır.
9-      Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak.
10-  Ve sinelerin içindekiler derlenecek.
11-  O gün Rableri onların bütün yaptıklarından haberdardır.

ADİYAT SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Hafız Bezzar, İbn Ebî Hatim ve Hâkim’in İbn Abbas (ra)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (asm) Efendimiz bir kaç atlıyı bir yana göndermiş bulunuyordu. Aradan bir ay geçmesine rağmen onlardan bir haber gelmedi. Bunun üzerine Âdiyat Sûresi indi. (Süyûti, Esbabu Nüzûli’l-Kur’ân: 122) Müfessir Kurtubî’nin tesbitine göre:
Resûlüllah (asm) Efendimiz, Beni Kinâne Kabilesine bir süvari müfrezesi gönderdi. Ancak aradan hayli zaman geçmesine rağmen onlardan bir haber çıkmadı. Müfrezenin başında ise, Ansar’dan Münzir b. Amr bulunuyordu ki, bu zat nakiplerden biri idi. Münafıklar, gönderilen bu müfrezenin öldürüldüklerini iddia edip etrafa yaymaya ve kargaşa çıkartmaya başladılar. Bunun üzerine müf

Kuran-ı Kerim’in 3/1 Denk Gelen İhlas Suresi

İhlas suresi, Mekke’de indirilmiş, Kur’anKuran-ı Kerim’in 112. suresidir. 4 ayetten oluşur. bir sure-i celildir. İhlas kelime olarak, bir insanın samimi olması, dine içtenlik ile bağlanması ve dinin esaslarını Allah’ın rızası için yapması anlamlarına gelmektedir. İhlas suresi, Allah’ın birliğini, yüceliğini ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu gösteren Tevhid suredir.

İhlas suresinde, üçlü inanç (teslis) iddiasında bulunan Hristiyanlara ve Allah ile beraber diğer ilâhlara da tapan müşriklere reddiye bulunmaktadır. İşte bu nedenle tevhid inancı açısından ihlas suresinin büyük bir önem taşıdığı yadsınamaz.

İHLAS SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Kul hüvellâhü ehad Allâhüssamed Lem yelid ve lem yûled Ve lem yekün lehû küfüven ehad.

İHLAS SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

De ki: O Allah tektir. Allah her şeyden müstağni ve her şey O’na muhtaçtır. O doğmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir şey O’na denk değildir.

İHLAS SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

İhlas suresinin iniş sebebi hakkında Ebu Aliye Şabi ve İkrime şöyle söylemiştir;

Aralarında Amr bin Feyt ve Zeyd bin Kaysın da bulunduğu Mekke müşriklerinden bir grup Peygamber efendimizin(sav) yanına gelerek “Ey Muhammed(sav) bize rabbinin sıfatlarından bahset.O altın, gümüş, demir veya bakırdan bir şey mi? Zira bizim ilahlarımız bu gibi şeylerdendir.” diye sorarlar. Rasulullah(sav) onlara “Benim Rabbim, hiçbir şeyden meydana gelmedi. O, her şeyin yaratıcısıdır.” buyurdu. Bu hadise üzerine Allah-u Teala ihlas suresini indirdi.

               
Kuran-ı Kerim’in 1/3 Denk Gelen Fatiha Suresi

Fatiha suresi Kur’anKuran-ı Kerim’in 1. suresidir. 7 ayetten oluşur.Fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir ve Kur’anKuran-ı Kerim’in ilk suresi olduğundan dolayı açmak-başlamak anlamına gelen Fatiha adını almıştır.

FATİHA SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Elhamdulillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budu.Ve iyyâke neste’în. İhdinessirâtal mustakîm. Sirâtallezine en’amte aleyhim. Ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.

FATİHA SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla;

Hamd, Alemlerin Rabbi

Rahman, Rahim

Hesap ve ceza gününün maliki Allah’a mahsustur.

Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.

Bizi doğru yola,

Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet, gazaba uğrayanlarınkine ve sapkınlarınkine değil.

FATİHA SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

“Rasulullah (sav) ortaya çıktığında kendisine ‘Ya Muhammed” diye nida eden bir münadiyi işitti. Sesi işitince korka korka yürüdü. Varaka b. Nevfel de kendisine dedi ki: -“Nida eden sesi işittiğinde sana ne dediğini işitinceye kadar sağlamca dur.” Yine Rasulullah (sav) görünce -“Ya Muhammed” diye aynı sesi duydu ve -“emrine hazırım” buyurdu. Seslenen dedi ki: -“Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederim de.” Sonra aynı ses O’na Fatiha suresini sonuna kadar okudu.

Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Nasr Suresi

Nasr suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 110. suresidir. 3 ayetten oluşur. Medine’de nazil olmuş bir suredir. Nasr sözcüğünün dilimizdeki anlamı ise yardım etmek ve zafer anlamına gelmektedir. Bu sûreye Nasr denilmesinin sebebi; Allah-u Teala’nın, Resûl-i Ekrem’i, ilâhî zafere ulaştırmayı müjdelediği ve bu yol da yardım ettiğini göstermesidir. Bu sûrenin başka bir ismi de mevcuttur. Tevdi olarak da isimlendirilen Nasr sûresine bu ismin verilmesinin sebebi ise Hz. Peygamber (sav)’in vefatına ima edilmesidir. Tevdi isminin yanı sıra “İza-cae” ve “ Fetih” isimleri de herkes tarafından sıkça kullanılan Nasr sûresinin diğer adlarıdır.

Nasr suresi, islami zaferi ifade eden mukaddes bir suredir. İbn Ömer’de gelen rivayete göre Nasr suresi nazil olduktan 80 gün sonra Peygamber Efendimiz Hz Muhammed(sav) vefat etmiştir.

NASR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmânirrahîm.

İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh, İnnehû kâne tevvâbâ.

NASR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,

İnsanları bölük, bölük Allah’ın dinine girerlerken gördüğünde.

Artık Rabbini hamd ile tesbih et ve bağışlamasını dile! Muhakkak ki, O, çok bağışlayandır!

NASR SURESİ NEDEN İNDİRİLDİ?

Allah Teâlâ, Resulullah’a, Arabistan’da Islâm’in zaferi kemale erdikten sonra ve insanlar grup grup dine girdiklerinde, bunun anlaminin, bu dünyadaki misyonunun sona ermesi oldugunu bildirmistir. Ondan sonra Resulullaha, hamd ve Allah’i tesbih ile mesgul olmasi emredilmistir.

Müfessirler sûrede zikredilen fethin Mekke fethi oldugunu belirtirler. Çünkü Arap kabileleri müslüman olmak için önce Kureys’in (Mekke halkinin) müslüman olmasini bekliyorlardi ve; “Onu kavmiyle bas basa birakin, eger kavmini yenerse gerçekten o hak peygamberdir” diyorlardi. Allah vaadini gerçeklestirip, Mekke’nin fethini ona müyesser kilinca, diger Arap kabileleri Medine’ye elçiler göndererek akin akin Allah’in dinine girdiler. Fetih üzerinden daha iki yil geçmeden yarimada bütünüyle müslüman oldu, Islâm’i kabul etmeyen kalmadi.

Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kafirun Suresi

Kafirun Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 109. suresidir. 6 ayetten oluşur. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de bulunmaktadır. Sure adını ilk ayetinde geçen ve inkarcılar anlamına gelen kafirun kelimesinden almıştır. Kafirun suresinde iman ile şirkin bir arada olamayacağı, inancın şirkten uzak tutulması gerektiği kesin bir uslupla ifade edilmiştir.

Tevhid ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen Kafirun sûresinde Mekke’li müşriklerin şahsında bütün putperestlere ilân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dolayısıyla ikisinin birlikte bulunmasının, iki inanç arasında bir uzlaşmaya gidilmesinin mümkün olmadığı kesin olarak ifade edilmiştir.

KAFİRUN SURESİ OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim,

Kul yâ eyyühel kâfirûn Lâ a’büdü mâ ta’büdûn Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd Leküm dînüküm veliye dîn.

KAFİRUN SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Deki: ey kâfirler! Tapmam o tapdıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mabuduma. Sizin dîniniz size, benim dînim de bana.

KAFİRUN SURESİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber (sav)’den bir sene kendi ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun ilâhına tapmalarını istemişler. Hz. Peygamber (sav) de “Allah’a bir şeyi ortak koşmaktan yine O’na sığınırım!” demiş; bu defa Kureyşliler, “Bizim ilâhlarımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim” demişler. Bunun üzerine Kâfirûn sûresi inmiştir.
               
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Kadir Suresi

Kadir Suresi, Kur’an’ın 97. suresidir. 5 ayetten oluşur. Abese sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. Mekke devrinde nazil olan Kadir Sûresi’nde, Kadir Gecesi‘nden bahsedilir. Kadr, “azamet” ve “şeref” demektir.

Kadir Sûresi’nde; Kur’an’ın Kadir Gecesi’nde indirildiğine, Kadir Gecesi’nin bin aydan daha hayırlı olduğuna ve Kadir Gecesi’nin rahmet ve berekete vesile olduğuna yer verilir. Aynı zamanda surede Kadir gecesinin faziletinden, o gecede meleklerin yeryüzüne inişinden söz edilir.

KADİR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmânirrahîm…

İnna enzelnahü fiy leyletilkadr

Ve ma edrake ma leyletülkadr

Leyletülkadri hayrüm min elfi şehr

Tenezzelülmelaiketü verruhu fiyha biizni rabbihim min külli emr

Selamün hiye hatta matle’ılfecr.


KADİR SURESİNİN ANLAMI

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…

Biz o (Kur’ân)nu Kadir gecesinde indirdik.

Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin?

Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

Melekler ve Ruh (Cebrail veya Ruh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler.

O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.
             
Kuran-ı Kerim’in 1/4 Denk Gelen Ayet-el Kürsi Suresi

Ayet-el Kürsi, Bakara suresinin 255. Ayet-i Kerimesidir.İçinde Allah’ın kürsüsü zikredildiği için “Âyetü’lkürsî” adıyla anılan bu âyet hem muhtevası hem de üstün özellikleri sebebiyle dikkat çekmiş, hakkında hadisler vârit olmuş, çok okunmuş, şifa ve korunmaya vesile kılınmıştır. Kelime-i şehâdet ve İhlâs sûreleri nasıl İslâm inancının özünü ihtiva ediyor ve insanlara Allah Teâlâ’yı tanıtıyorsa Âyetü’l kürsî de bu özelliği taşımaktadır.

Tevhid ilmiyle alakalı en büyük Ayet-i Kerimedir ve çok derin anlamlar taşır. Geceleyin inmiş olan bu Ayet-i Kerimeyi, Efendimiz (sav), Zeyd’i (ra) çağırarak yazdırmıştır. Ayet-el Kûrsi indiğinde, dünyadaki bütün putlar ve krallar yere düşmüş, başlarındaki taçları yuvarlanmıştır. Şeytanlar birbirleriyle çarpışarak kaçıp, iblis’in yanına toplanmışlar ve ona bu karışıklığı haber vermişlerdir.

Ayet-el Kûrsi’de bulunan Esma-i İlahiye hiçbir Ayet-i Kerimede yoktur. Çünkü bu Ayet-i Kerime’de, bazısı açık, bazısı gizli olmak üzere 17 yerde Allah’u Teâlâ’nın ismi geçmektedir.

AYET-EL KÜRSİ OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

Allâhü lâ ilâhe illâ hüvel hayyül kayyûm, lâ te’huzühu sinetün velâ nevm,

lehu mâ fissemâvâti ve ma fil’ard, men zellezi yeşfeu indehu illâ bi’iznih,

ya’lemü mâ beyne eydiyhim vemâ halfehüm,

velâ yü-hîtûne bi’şey’in min ilmihî illâ bima şâe vesia kürsiyyühüssemâvâti vel’ard,

velâ yeûdühû hıfzuhümâ ve hüvel aliyyül azim.

AYET-EL KÜRSİ’NİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey onundur. İzni olmaksızın onun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kulların önlerindekileri ve arkalarındakileri (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar onun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. (O, göklere, yere, bütün evrene hükmetmektedir.) Gökleri ve yeri koruyup gözetmek ona güç gelmez. O, yücedir, büyüktür.

AYET-EL KÜRSİ NEDEN İNDİRİLMİŞTİR?

Ayet-el Kûrsi, cinlere karşı kendisinden yardım alınacak duaların en büyüğüdür. Ayet-el Kûrsi’nin insandan şeytanları kovmakta çok tesirli olduğunu söylemişler, ayrıca saralı kişiye, şeytanın kendisine yardım ettiği sahir(büyücü), kâhin, falcı, nefis ve şehvet ehli, zulüm ve gazab erbabı üzerine sadakatle okunulduğunda onların şeytanlarını etkisiz hale getirmekte de büyük gücü olduğunu denemişlerdir.


Ancak sadakatle okunması şartı koşulmuştur.

Efendimiz(sav) buyurdu ki; “İlim sana olsun ey Eba Münzir, Canım Kabza-i Kudretinde olan Allah’a C.C. yemin ederim ki, muhakkak Ayet-el Kûrsi’nin bir dili ve ikide dudağı vardır ki, Arş’ın direğinin yanında Melik-i (Müteâl olan Allah’u Teâlâ Hazretlerini) takdis eder(O’na Tazimde bulunur.)” (Ebû Dâvud, Ahmed İbni Hambel)
         

Tekasür Suresini 1 Kere Okuyan Kuran-ı Kerim’in 1000 Ayetini Okumaya Denk


Tekasür Suresi, Kur’anKuran-ı Kerim’in 102. suresidir. 8 ayetten oluşur. Takasür suresi, Kevser Sûresi’nden sonra, Mâûn Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Sure adını 1. âyette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme” anlamlarına gelen tekâsür kelimesinden almıştır. “Elhâküm” ve “Makbûre” isimleriyle de anılmaktadır. Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir.

Bu sûrede mal-servet-saman, çoluk çocuk, şöhret âile efradı akraba gibi maddî şeylerle öğünen kimselerin Cehennem ateşini görecekleri ve ona yaslanıp girecekleri bildiriliyor. İnsanoğlunun bütün elindeki ni”metlerden hesap vereceği duyuruluyor. Sûrenin meâlinden de anlaşıldığı üzre, bütün gerçekleri en keskin bir şekilde, insanın kendi diliyle tasdik edeceği bir tarzda gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Akıllı insanlar, mal-mülk, evlâdü ıyâl-hısım akraba çokluğuyla boş yere oyalanamaz. Akıllı kimseler, Allâh’a yarayacak hayırlı, elverişli işler peşinde koşarlar. Aksi halde kabire girer. Öyle girer ki eli boş girer. Kabirlere ziyâret demek bu demektir.

TEKASÜR SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1- Elhakümüt tekasür 2- Hatta zürtümülmekabir 3- Kella sevfe ta’lemun 4- Sümme kella sevfe ta’lemun 5- Kella lev ta’lemune ılmel yekıyn 6- Le teravünnelcehıym 7- Sümme leteravünneha aynelyakıyn 8- Sümme le tüs’elünne yevmeizin anin neıym.

TEKASÜR SURESİNİN TÜRKÇE MEALİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

1- O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2- Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3- Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4- Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5- Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!

               
Secde Suresini 1 Kere Okuyan Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir


Secde Suresi Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir. Sûre adını, mü’minlerin Allah’a secde etmelerinden bahseden 15. âyetten almıştır. Sûrede ayrıca Allah’ın kudretinden, ahiret gününden, kitaplardan, peygamberlerden ve insanın yaratılışından söz edilmektedir.

Secde Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)

Secde Suresi Türkçe Oku


Secde Suresi Türkçe 1. Sayfa

Bismillahir rahmanir rahim.
Elif lam mim.
Tenzilul kitabi la reybe fihi min rabbil alemin.
Em yekulunefterah, bel huvel hakku min rabbike li tunzire kavmen ma etahum min nezirin min kablike leallehum yehtedun.
Allahullezi halakas semavati vel arda ve ma beynehuma fi sitteti eyyamin summesteva alel arş, ma lekum min dunihi min veliyyin ve la şefii, e fe la tetezekkerun.
Yudebbirul emre mines semai ilel ardı summe ya’rucu ileyhi fi yevmin kane mıkdaruhu elfe senetin mimma teuddun.
Zalike alimul gaybi veş şehadetil azizur rahim.
Ellezi ahsene kulle şey’in halakahu ve bedee halkal insani min tin.
Summe ceale neslehu min sulaletin min main mehin.
Summe sevvahu ve nefeha fihi min ruhihi ve ceale lekumus sem’a vel ebsare vel ef’ideh, kalilen ma teşkurun.
Ve kalu e iza dalelna fil ardı e inna le fi halkın cedid, bel hum bi likai rabbihim kafirun.
Kul yeteveffakum melekul mevtillezi vukkile bikum summe ila rabbikum turceun.
Secde Suresi Türkçe 2. Sayfa
Ve lev tera izil mucrimune nakısu ruusihim inde rabbihim, rabbena ebsarna ve semi’na ferci’na na’mel salihan inna mukinun.
Ve lev şi’na le ateyna kulle nefsin hudaha ve lakin hakkal kavlu minni le emleenne cehenneme minel cinneti ven nasi ecmain.
Fe zuku bi ma nesitum likae yevmikum haza, inna nesinakum ve zuku azabel huldi bi ma kuntum ta’melun.
İnnema yu’minu bi ayatinellezine iza zukkiru biha harru succeden ve sebbehu bi hamdi rabbihim ve hum la yestekbirun.
Tetecafa cunubuhum anil medacıi yed’une rabbehum havfen ve tamaan ve mimma razaknahum yunfikun.
Fe la ta’lemu nefsun ma uhfiye lehum min kurreti a’yun, cezaen bi ma kanu ya’melun.
E fe men kane mu’minen kemen kane fasika, la yestevun.
Emmellezine amenu ve amilus salihati fe lehum cennatul me’va nuzulen bi ma kanu ya’melun. Ve emmellezine feseku fe me’vahumun nar, kulle ma eradu en yahrucu minha uidu fiha, ve kile lehum zuku azaben narillezi kuntum bihi tukezzibun. Secde Suresi Türkçe 3. Sayfa
Ve le nuzikannehum minel azabil edna dunel azabil ekberi leallehum yerciun.
Ve men azlemu mimmen zukkire bi ayati rabbihi summe a’rada anha, inna minel mucrimine muntekimun.
Ve lekad ateyna musel kitabe fe la tekun fi miryetin min likaihi ve cealnahu huden li beni israil.
Ve cealna minhum eimmeten yehdune bi emrina lemma saberu ve kanu bi ayatina yukınun.
İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevmel kıyameti fima kanu fihi yahtelifun.
E ve lem yehdi lehum kem ehlekna min kablihim minel kuruni yemşune fi mesakinihim, inne fi zalike le ayat, e fe la yesmeun.
E ve lem yerev enna nesukul mae ilel ardıl curuzi fe nuhricu bihi zar’an te’kulu minhu en’amuhum ve enfusuhum e fe la yubsirun.
Ve yekulune meta hazel fethu in kuntum sadikin.
Kul yevmel fethi la yenfeullezine keferu imanuhum ve la hum yunzarun. Fe a’rıd anhum ventezır innehum muntezırun.

Secde Suresi Türkçe Anlamı

1. Elif Lâm Mîm. 2. Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan bu Kitab’ın indirilişi, âlemlerin Rabbi tarafındandır. 3. Yoksa “Onu Muhammed uydurdu” mu diyorlar? Hayır o, kendilerine senden önce hiçbir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için, doğru yolu bulsunlar diye Rabbin tarafından indirilmiş gerçektir. 4. Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı gün içinde (altı evrede) yaratan sonra da Arş’a kurulandır. Sizin için ondan başka hiçbir dost, hiçbir şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? 5. Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde ona yükselir. 6. İşte Allah gaybı da görünen âlemi de bilendir, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir. 7. O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı. İnsanı yaratmaya da çamurdan başladı. 8. Sonra onun neslini bir öz sudan, değersiz bir sudan yarattı. 9. Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı. Ne kadar az şükrediyorsunuz! 10. Kâfirler dediler ki : “Biz toprakta yok olduktan sonra mı, biz mi yeniden yaratılacakmışız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkar etmektedirler. 11. De ki: “Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” 12. Suçlular Rablerinin huzurunda boyunlarını büküp, “Rabbimiz! (Gerçeği) gördük ve işittik. Artık şimdi bizi (dünyaya) döndür ki, salih amel işleyelim. Biz artık kesin olarak inanmaktayız” dedikleri vakit, (onları) bir görsen! 13. Eğer dileseydik herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir. 14. Onlara şöyle denilecek : “O halde bu gününüze kavuşmayı unutmanıza karşılık azabı tadın. Biz de sizi unuttuk. Yapmakta olduklarınıza karşılık ebedi azabı tadın.” 15. Bizim âyetlerimize ancak, kendilerine bu âyetlerle öğüt verildiği zaman secdeye kapanan, kibirlenmeksizin Rablerine hamd ederek tespih edenler inanırlar. 16. Onlar, korkarak ve ümid ederek
Rablerine ibadet etmek için yataklarından kalkarlar. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de Allah için harcarlar. 17. Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez. 18. Hiç mü’min fasık gibi olur mu? Bunlar (elbette) eşit olmazlar. 19. İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için, yapmakta olduklarına karşılık bir mükafat olarak Me’vâ cennetleri vardır. 20. Fasıklık edenlere gelince, onların barınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya döndürülürler ve onlara, “Yalanlamakta olduğunuz ateş azabını tadın” denir. 21. Andolsun, dönsünler diye biz onlara (ahiretteki) en büyük azaptan önce (dünyadaki) yakın azabı elbette tattıracağız. 22. Kim, Rabbinin âyetleri kendisine hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalimdir? Şüphesiz ki biz suçlulardan intikam alıcıyız. 23. Andolsun, biz Mûsâ’ya
Kitab’ı (Tevrat’ı) vermiştik. Sen de kitaba (Kur’an’a) kavuşma konusunda sakın şüphe içinde olma. Onu İsrailoğullarına bir yol gösterici kılmıştık 24. Sabredip âyetlerimize kesin olarak inandıkları zaman içlerinden emrimizle doğru yola ileten önderler çıkardık. 25. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, üzerinde ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda onlar arasında hüküm verecektir. 26. Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri helak etmiş olmamız onlar için yol gösterici olmadı mı? Şüphesiz bunda ibretler vardır. Hâlâ duymayacaklar mı? 27. Görmediler mi ki, biz yağmuru kupkuru yere gönderip onunla hayvanlarının ve kendilerinin yiyeceği ekinler çıkarırız. Hâlâ görmeyecekler mi? 28. “Eğer doğru söyleyenler iseniz şu fetih ne zamanmış?” diyorlar. 29. De ki, “Fetih (Kıyamet) günü, inkar edenlere iman etmeleri fayda vermeyecektir. Onlara göz de açtırılmayacaktır.” 30. Şimdi sen onlardan yüz çevir ve bekle. Şüphesiz onlar da bekliyorlar.
             

Mülk Suresini 1 Kere Okuyan diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir


“Mülk” kelimesi, Arapça’da “iktidar” anlamına gelir. Sure, ilk ayette geçen “mülk” kelimesinden dolayı, Mülk suresi adını almıştır. Sure, Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili kaynaklarda yaygın olarak bu isimle anılmaktadır. “Tebâreke” kelimesiyle başladığı için, Tebâreke suresi diye de isimlendirilmiştir. Ayrıca sure, kendisini okuyanları kabir azabından koruduğu yönündeki bir rivayete dayalı olarak “Vâkiye, Münciye, Mâni’a ve Mücâdile” isimleriyle de anılmıştır. Mushafın bu sureyle başlayan ve 29. cüzünü meydana getiren 11 surenin yer aldığı kısım “Tebâreke cüzü” diye anılır. Mülk Suresi 30 ayettir. Mekke’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 67., nüzul sırasına göre ise 77. suredir.

Mülk Suresi: Her Ayet’i diğer Sureler’in 70 Ayetine bedeldir (Tirmizi)

MÜLK SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillâhirrahmânirrahîm.

1.      Tebarekelleziy biyedihilmulku ve huve ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
2.      Elleziy halekalmevte velhayate liyebluvekum eyyukum ahsenu ‘amelen ve huvel’aziyzulğafuru.
3.      Elleziy haleka seb’a semavatin tıbakan ma tera fiy halkırrahmani min tefavutin ferci’ılbasare hel tera min futurin.
4.      Summerci’ılbasare kerreteyni yenkalib ileykelbesaru hasien ve huve hasiyrun.
5.      Ve lekad zeyyennessemaeddunya bimesabiyha ve ce’alnaha rucumen lişşeyatıyni ve a’tedna lehum ‘azabesse’ıyri.
6.      Ve lilleziyne keferu birabbihim ‘azabu cehenneme ve bi’selmasıyru.
7.      İza ulku fiyha semi’u leha şehiykan ve hiye tefuru.
8.      Tekadu temeyyezu minelğayzı kullema ulkıye fiyha fevcun seelehum hazenetuha elem yet’kum neziyrun.
9.      Kalu bela kad caena neziyrun fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min şey’in in entüm illa fiy dalalin kebiyrin.
10.  Ve kalu lev kunna nesme’u ev na’kılu ma kunna fiy ashabisse’ıyri.
11.  Fa’teref’u bizenbihim fesuhkan liashabisse’ıyri.
12.  İnnelleziyne yahşevne rabbehum bilğaybi lehum mağfiretun ve ecrun kebiyrun.
13.  Ve esirru kavlekum evicheru bihi innehu ‘aliymun bizatissuduri.
14.  Ela ya’lemu men haleka ve huvelletıyfulhabiyru.
15.  Huvelleziy ce’ale lekumul’arda zelulen femşu fiy menakibiha ve kulu min rizkıhi ve ileyhinnuşuru.
16.  Eemintum men fiyssemai en yahsife bikumul’arda feiza hiye temuru.
17.  Em emintum men fiyssemai en yursile ‘aleykum hasıben feseta’lemune keyfe neziyri.
18.  Ve lekad kezzebilleziyne min kablihim fekeyfe kane nekiyri.
19.  Evelem yerev ilettayri fevkahum saffatin ve yakbıdne ma yumsikuhunne illerrahmanu innehu bikulli şey’in basıyrun.
20.  Emmen hazelleziy huve cundun lekum yansurukum min dunirrahmani inilkafirune illa fiy ğururin.
21.  Emmen hazelleziy yerzukukum in emseke rizkahu bel leccu fiy ‘utuvvin ve nufurin.
22.  Efemen yemşiy mukibben ‘ala vechihi ehda emmen yemşiy seviyyen ‘ala sıratın mustekıymin.
23.  Kul huvelleziy enşeekum ve ce’ale lekumussem’a vel’ebsare vel’ef’idete kaliylen ma teşkurune.
24.  Kul huvelleziy zereekum fiyl’ardı ve ileyhi tuhşerune.
25.  Ve yekulune meta hazelva’du in kuntum sadikıyne.
26.  Kul innemel’ılmu ‘ındallahi ve innema ene neziyrun mubiynun.
27.  Felemma reevhu zulfeten siy-et vucuhulleziyne keferu ve kıyle hazelleziy kuntum bihi tedde’une.
28.  Kul ereeytum in ehlekeniyallahu ve men me’ıye ev rahımena femen yuciyrulkafiriyne min ‘azabin eliymin.
29.  Kul huverrahmanu amenna bihi ve ‘aleyhi tevekkelna feseta’lemune men huve fiy dalalin mubiynin.
30.  Kul ereeytum in asbeha maukum ğavren femen ye’tiykum bimain me’ıynin.
               

Yasin Suresini 1 Kere Okuyana 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir


Kur’ân-ı Kerîm’in otuz altıncı suresi. Seksen üç âyet, yediyüz yirmi yedi kelime ve üçbin harftir. Fasılası nun ve mim harfleridir. Mekkî surelerden olup Cin sûresinden sonra nazil olmuştur.

On iki ve kırk beşinci âyetlerinin Medine’de nazil olduğuna dair rivâyetler vardır.Yasin sûresinin ilk ve en önemli hedef, İslâm inancının esaslarını kurmaktır. Onun için sûrenin ilk âyetlerinde peygamberlik ve Kur’n’ın önemi işlenmiştir

Yasin suresi, üç ana konuyu kapsamaktadır. Bunlar, Öldükten sonra dirilme ve haşre iman, belde halkının kıssası ve ÂlemIerin Rabbi’nin birliğini gösteren kesin delillerdir ve Kuran-ı Kerimin en büyük suresi olarak kabul edilir.
Yasin suresini okumanın faydaları şunlardır:

Aç oIanın karnı, tok oIur ummadığı yerden rızk geIir, Susuz oIduğu haIde kanıncaya dek su buIur.
Kıyafeti oImayan kıyafet buIur,
Hastanın eceIi geImemişse şifa buIur,
EceIi geImiş hasta öIüm acısını duymaz,
ÖIdüğü esnada, Cennet meIekIerini görür,
İnsan korkusundan emin oIur,
Misafir ve garip yardımcı buIur,
BekarIarın eş buIup evIenmesi koIay oIur, Gayb oIan şey buIunur.

Yasin Suresi: 1 defa okuyan 10 defa kur’an okumuş sevabı verilir (Kur’an’ın Kalbi) Yasin Suresi; 1 defa okuyan 23 defa kur’an okumuş sevabı verilir de denmiştir.

YASiN SURESİNİN OKUNUŞU

Bismillahirrahmanirrahim

1.      Yasin
2.      Vel kur’anil hakiym
3.      İnneke le minel murseliyn
4.      Ala sıratım müstekıym
5.      Tenziylel aziyzir rahıym
6.      Li tünzira kavmem ma ünzira abaühüm fehüm ğafilun
7.      Le kad hakkal kavlü ala ekserihim fehüm la yü’minun
8.      İnna cealna fı a’nakıhim ağlalen fe hiye ilel ezkani fehüm mukmehun
9.      Ve cealna mim beyni eydihim seddev ve min halfihim sedden fe ağşeynahüm fehüm la yübsırun
10.  Ve sevaün aleyhim e enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun
11.  İnnema tünziru menittebeaz zikra ve haşiyer rahmane bil ğayb* fe beşşirhü bi mağfirativ ve ecrin kerım
12.  İnna nahnü nuhyil mevta ve nektübü ma kaddemu ve asarahüm* ve külle şey’in ahsaynahü fı imamim mübiyn
13.  Vadrib lehüm meselen ashabel karyeh* iz caehel murselun
14.  İz erselna ileyhimüsneyni fe kezzebuhüma fe azzezna bi salisin fe kalu inna ileyküm murselun
15.  Kalu ma entüm illa beşerum mislüna ve ma enzeler rahmanü min şey’in in entüm illa tekzibun
16.  Kalu rabbüna ya’lemü inna ileyküm le murselun
17.  Ve ma aleyna illel belağul mübın
18.  Kalu inna tetayyarna biküm* leil lem tentehu le nercümenneküm ve le yemessenneküm minna azabün eliym
19.  Kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm* bel entüm kavmüm müsrifun
20.  Ve cae min aksal medıneti racülüy yes’a kale ya kavmittebiul murseliyn
21.  İttebiu mel la yes’elüküm ecrav vehüm mühtedun
22.  Ve ma liye la a’büdüllezı fetaranı ve ileyhi türceun
23.  E ettehızü min dunihı aliheten iy yüridnir rahmanü bi durril la tuğni annı şefaatühüm şey’ev ve la yünkızun
24.  İnnı izel le fı dalalim mübın
25.  İnnı amentü bi rabbiküm fesmeun
26.  Kıyledhulil cenneh* kale ya leyte kavmı ya’lemun
27.  Bima ğafera lı rabbı ve cealenı minel mükramiyn
28.  Ve ma enzelna ala kavmihı mim ba’dihı min cündim mines semai ve ma künna münziliyn
29.  İn kanet illa sayhatev vahıdeten fe iza hüm hamidun
30.  Ya hasraten alel ıbad* ma yetiyhim mir rasulin illa kanu bihı yestehziun
31.  Elem yerav kem ehlekna kablehüm minel kuruni ennehüm ileyhim hla yarciun
32.  Ve in küllül lemma cemiy’ul ledeyna muhdarun
33.  Ve ayetül lehümül erdul meyteh* ahyeynaha ve ahracna minha habben feminhü ye’külun
34.  Ve cealna fiyha cennatim min nahıyliv ve a’nabiv ve feccerna fiyha minel uyun
35.  Li ye’külu min semerihı ve ma amilethü eydiyhim* efela yeşkürun
36.  Sübhanellezı halekal ezvace külleha mimma tümbitül erdu ve min enfüsihim ve mimma la ya’lemun
37.  Ve ayetül lehümül leyl* neslehu minhün nehara fe iza hüm muslimun
38.  Veş şemsü tecrı li müstekarril leha* zalike katdiyrul aziyzil aliym
39.  Vel kamera kaddernahü menazile hatta ade kel urcunil kadiym
40.  Leşşemsü yembeğıy leha en tüdrikel kamera velel leylü sabirun nehar* ve küllün fı felekiy yesbehun
41.  Ve ayetül lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fil fülkil meşhun
42.  Ve halakna lehüm mim mislihı ma yarkebun
43.  Ve in neşe’ nuğrıkküm fela sariyha lehüm velahüm yünkazun
44.  İlla rahmetem minna ve metean ila hıyn
45.  Ve iza kıyle lehümütteku ma beyne eydıküm ve ma halfeküm lealleküm türhamun
46.  Ve ma te’tiyhim min ayetim min ayati rabbihim illa kanu anha mu’ridıyn
47.  Ve iza kıyle lehüm enfiku mimma razekakümüllahü kalelleziyne keferu lilleziyne amenu e nut’ımü mel lev yeşaüllahü at’amehu in entüm illa fı dalalim mübın
48.  Ve yekulune mete hazel va’dü in küntüm sadikıyn
49.  Ma yenzurune illa sayhatev vahıdeten te’huzühüm vehüm yehıssımun
50.  Fela yestetıy’une tevsıyetev ve la ila ehlihim yarciun
51.  Ve nüfiha fis suri fe iza hüm minel ecdasi ila rabbihim yensilun
52.  Kalu ya veylena mem beasena mim merkadina* haza ma veader rahmanü ve sadekal mursilun
53.  İn kanet illa sayhatev vahıdeten feiza hüm cemiy’ul ledeyna muhdarun
54.  Fel yevme la tuzlemü nefsün şey’ev vela tüczevne illa ma küntüm ta’melun
55.  İnne ashabel cennetil yevme fı şüğulin fakihun
56.  Hüm ve ezvacühüm fı zılalın alel eraiki müttekiun
57.  Lehüm fiyha fakihetüv ve lehüm ma yeddeun
58.  Selamün kavlem mir rabbir rahıym
59.  Vemtazül yevme eyyühel mücrimun
60.  Elem a’hed ileyküm ya benı ademe el la ta’büdüş şeytan* innehu leküm adüvvüm mübiyn
61.  Ve enı’büduni* haza sıratum müstekıym
62.  Ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekunu ta’kılun
63.  Hazihı cehennemülletı küntüm tuadun
64.  Islevhel yevme bima küntüm tekfürun
65.  El yevme nahtimü ala efvahihim ve tükellimüna eydıhim ve teşhedü ercülühüm bima kanu yeksibun
66.  Velev neşaü letamesna ala a’yünihim festebekus sırata fe enna yübsırun
67.  Velev neşaü le mesahnahüm ala mekanetihim femestetau mudiyyev ve la yarciun
68.  Ve men nüammirhü nünekkishü fil halk* efela ya’kılun
69.  Ve ma alemnahüş şı’ra ve ma yembeğıy leh* in hüve illa zikruv ve kur’anüm mübiyn
70.  Li yünzira men kane hayyve ve yehıkkal kavlü alel kafirın
71.  E ve lem yerav enna halakna lehüm mimma amilet eydına en’amen fehüm leha malikun
72.  Ve zellelnaha lehüm fe minha rakubühüm ve minha ye’külun
73.  Ve lehüm fiyha menafiu ve meşarib* efela yeşkürun
74.  Vettehazu min dunillahi alihetel leallehüm yünsarun
75.  La yestetıy’une nasrahüm vehüm lehüm cündüm muhdarun
76.  Fela yahzünke kalühüm* inna na’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun
77.  Evelem yeral insanü enna halaknahü min nutfetin fe iza hüve hasıymün mübın
78.  Ve darabe lena meselev ve nesiye halkah* kale mey yuhyil ızame ve hiye ramım
79.  Kul yuhyıhellezı enşeeha evvele merrah* ve hüve bi külli halkın alım
80.  Ellezı ceale leküm mineş şeceril ahdari naran fe iza entüm minhü tukıdun
81.  Eveleysellezı halekas semavati vel erda bi kadirin ala ey yahlüka mislehüm* bela ve hüvel hallakul alım
82.  İnnema emruhu iza erade şey’en ey yekule lehu kün fe yekun
83.  Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun

               
Hadid Suresini 1 Kere Okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır


HADİD SÛRESİ; Kur’ân-ı Kerîm’in elli yedinci sûresidir. Yirmi dokuz âyet, beş yüz kırk dört kelime, bin dört yüz yetmiş dört harften meydana gelir. Fâsılası, be, dal, ra, ze, mim ve nun harfleridir.

Sure adını, 25 ayetinde geçen “hadid” kelimesinden almıştır. “Hadid” kelimesi demir anlamına gelmektedir. Hadid suresi, “sebbeha” ve “yüsebbihu” kelimeleriyle başlayan ve “Müsebbihat” olarak tanımlanan surelerin ilkidir. Diğer Müsebbihat sureleri Haşr, Saff, Cuma ve Tegâbün’dür. 29 ayetten oluşan Hadid Suresi, Medine’de inmiştir. Mushaftaki sıralamada 57., iniş sırasına göre 112. suredir.

Hadid Suresi: ilk 3. ayeti kerimesinin fazileti çok büyüktür, 1 defa okuyan bin (1000) ayet okumuş sayılır..
Hadid Suresinin ilk 10 ayeti 1000 ayete denk

HADİD SURESi LATiNCE

Bismillahirrahmanirrahim


1. Sebbeha lillahi ma fiyssemavati velardı ve huvel'aziyzulhakiymu.
2. Lehu mulkussemavati vel'ardı yuhyiy ve yumiytu ve huve 'ala kulli şey'in kadiyrun.
3. Huvel'evvelu vel'ahıru vezzahiru velbatınu ve huve bikulli şey'in 'aliymun.
4. Huvelleziy halekassemavati vel'arda fiy sitteti eyyamin summesteva 'alel'arşi ya'lemu ma yelicu fiylardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minessemai ve ma ya'rucu fiyha ve huve me'akum eyne ma kuntum vallahu bima ta'melune besıyrun.
5. Lehu mulkussemavati vel'ardı ve ilellahi turce'ul'umuru.
6. Yuliculleyle fiynnehari ve yulicunnehare fiylleyli ve huve 'aleymun bizatissuduri.
7. Aminu billahi ve resulihi ve enfiku mimma ce'alekum mustahlefiyne fiyhi felleziyne amenu minkum ve enfeku lehum ecrun kebiyrun.
8. Ve ma lekum la tu'minune billahi verresulu yed'ukum litu'minu birabbikum ve kad ehaze miysakakum in kuntum mu'miniyne.
9. Huvelleziy yunezzilu 'ala 'abdihi ayiten beyyinatin liyuhricekum minezzilimati ilennuri ve innallahe bikum lereufun rahıymun.
10. Ve malekum ella tunfiku fiy sebiylellahi ve lillahi miyrasussemavati vel'ardı la yesteviy minkum men enfeka min kablilfethı ve katele ulaike a'zamu dereceten minelleziyne enfeku min ba'du ve katelu ve kullen ve'adallahulhusna vallahu bima ta'melune habiyrun.
11. Men zelleziy yukridullahe kardan hasenen feyuda'ıfehu lehu ve lehu ecrun keriymun.
12. Yevme terelmu'miniyne velmu'minati yes'a nuruhum beyne eydiyhim ve bieymanihim buşrakumulyevme cennatun tecriy min tahtihel'enharu haliduyne fiyha zalike huvelfevzul'azıymu.
13. Yevme yekululmunafikune velmunafikatu lilleziyne amenunzurna naktebis min nurikum kıylerci'u veraekum feltemisu nuren feduribe beynehum bisurin lehu babun batınuhu fiyhirrahmetu ve zahiruhu min kıbelihul'azabu.
14. Yunadunehum elem nekun me'akum kalu bela ve lakinnekum fetentum enfusekum ve terabbastum vertebtum ve ğarretkumul'emaniyyu hatta cae emrullahi ve ğarrekum billahilğaruru.
15. Felyevme la yu'hazu minkum fidyetun ve la minelleziyne keferu me'vakumunnaru hiye mevlakum ve bi'selmesıyru.
16. Elem ye'ni lilleziyne amenu en tahşe'a kulubuhum lizikrillahi ve ma nezele minelhakkı vela yekunu kelleziyne utulkitabe min kablu fetale 'aleyhimul'emedu fekaset kulubuhum ve kesiyrun minhum fasikune.
17. İ'lemu ennallahe yuhyiyl'arda ba'de mevtiha kado beyyenna lekumul'ayati le'allekum ta'kılune.
18. İnnelmusaddikıyne velmusaddikati ve akredullahe kardan hasenen yuda'afu lehum ve lehum ecrun keruymun.
19. Velleziyne amenu billahi ve rusulihi ulaik humussıddiykune veşşuhedau'ınde rabbihim lehum ecruhum ve nuruhum velleziyne keferu ve kezzebu biayatina ulaik ashabulcahıymi.
20. I'lemu ennemelhayatuddnuya le'ıbun ve lehvun ve ziynetun ve tefahurun beynekum ve ziynetun ve tefahurun biynekum ve tekasurun fiyl'emvali vel'evladi kemeseli ğaysin a'cebelkuffare nebatuhu summe yekunu hutamen ve fiyl'ahıreti 'azabun şeduydun ve mağfiretun minallahi ve rıdvanun ve melhayatuddunya illa ****'ulğururi.
21. Sabiku ila mağfiretin min rabbikum ve cennetin 'arduha ke'ardissemai vel'ardı u'ıddet lilleziyne amenu billahi ve rusulihi zalike fadlullahi yu'tiyhi men yeşa'u vallahu zulfadlil'azıymi.
22. Ma esabe min musıybetin fiyl'ardı ve la fiy enfusikum illa fiy kitabin min kabli en nebreeha inne zalike 'alellahi yesiyrun.
23. Likeyla te'sev 'ala ma fatekum ve la tefrahu bima atakum vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehurin.
24. Elleziyne yebhalune ve ye'murunennase bilbuhli ve men yetevelle feinnallahe huvelğaniyyulhamiydu.
25. Lekad erselna rusulena bilbeyyinati ve enzelna me'ahumulkitabe velmiyzane liyekumennasu bilkıstı ve enzelnelhadiyde fiyhi be'sun şediydun ve menafi'u linnasi ve liya'lemallahu men yensuruhu ve rusulehu bilğaybi innallahe kaviyyun 'aziyzun.
26. Ve lekad erselna nuhan ve ibrahiyme ve ce'alna fiy zurriyyetihimennubuvvete velkitabe feminhum muhtedin ve kesiyrun minhum fasikune.
27. Summe kaffeyna 'ala asarihim birusulina ve kaffeyna bi'ıysebni meryeme ve ateynahul'inciyle ve ce'alna fiy kulubilleziynettebe'uhu re'feten ve ramheten ve rehbaniyyetenibtede'uha ma ketebnaha 'aleyhim illebtiğae rıdvanillahi fema re'avha hakka ri'ayetiha feateynelleziyne amenu minhum ecrehum ve kesiyrun minhum fasikune.
28. Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe ve aminu biresulihi yu'tikum kifleyni min rahmetihi ve yec'al lekum nuren temşune bihi ve yağfir lekum vallahu ğafurun rahıymun.
29. Liella ya'leme ehlulkitabi ella yakdirune 'ala şey'in min fadlillahi ve ennelfadle biyedillahi yu't'yhi men yeşa'u'vallahu zulfadlil'azıymi.
           

Haşr Suresini 1 Kere Okuyan - Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk

Medine döneminde inmiştir. 24 âyettir. Sûre, adını ikinci ayette geçen “elHaşr” kelimesinden almıştır. Haşr, toplamak demektir. Sûrede başlıca,Medine’de yaşamakta olan ve Hz.Peygamberle yaptıkları antlaşmaya ihanet ederek İslâm toplumunu ortadan kaldırmak üzere Mekkeli müşriklerle ittifak yapan Nadîroğulları’nın Medine’den topluca sürülmesi hadisesi ile Yahudilerle antlaşma yapan münafıklar konu edilmektedir.

Haşr Suresinin son 3 ayeti 1000 ayete denk

Haşr Suresinin son 3 ayetinin Türkçe Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim

22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.

Haşr Suresinin TAMAMI Türkçe Okunuşu

Bismillahirrahmanirrahim


1.Sebbeha lillahi ma fiyssemavati ve ma fiyl’arardı ve huvel’aziyzulhakiymu.
2.Huvelleziy ahrecelleziyne keferu min ehlilkitabi min diyarihim lievvelil haşri ma zanantum en yahrucu ve zannu ennehum mani’atuhum husunuhum minallahi feetahumullahu min haysu lem yahtesibu ve kazefe fiy kulubihimurru’be yuhribune buyutehum bieydiyhim ve eydiylmu’miniyne fa’tebiru ya ulil’ebsari.
3.Ve lev la en keteballahu ‘aleyhimulcelae le’azzebehum fiyddunya ve lehum fiyl’ahıreti ‘azabunnari.
4.Zalike biennehum şakkullahe ve resulehu ve men yuşakkıllahe feinnallahe şediydul’ıkabi.
5.Ma kata’tum min liynetin ev terektumuha kaimeten ‘ala usuliha febiiznillahi ve liyuhziyelfasikıyne.
6.Ve ma efaalahu ‘ala resulihi minhum fema evceftum ‘aleyhi min haylin ve la rikabin ve lakinnallahe yusellitu rusulehu ‘ala men yeşa’u vallahu ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
7.Ma efaallahu ‘ala resulihi min ehlilkura felillahi ve lirresuli ve liziylkurba velyetama velmesakiyni vebnissebiyli key la yekune duleten beynel’ağniyai minkum ve ma atakumurresulu fehuzuhu ve ma nehakum ‘anhu fentehu vettekullahe innallahe şediydul’ıkabi.
8.Lelfukarailmuhaciriyn-elleziyne uhricu min diyarihim ve emvalihim yebteğune fadlen minallahi ve rıdvanen ve yensurunallahe ve resulehu ulaike humussadikune.
9.Velleziyne tebevveuddare vel’iymane min kablihim yuhıbbune men hacere ileyhim ve la yecidune fiy sudurihim haceten mimma utu ve yu’sirune ‘ala enfusihim ve lev kane bihim hasasatun ve men yuka şuhha nefsihi feulaike humulmuflihune.
10.Velleziyne cau min ba’dihim yekulune rabbenağfir lena ve liıhvaninelleziyne sebekuna bil’iymani ve la tec’al fiy kulubina ğullen lilleziyne amenu rabbena inneke raufun rahıymun.
11.Elem tere ilelleziyne nafeku yekulune liıhvanihimulleziyne keferu min ehlilkitabi lein uhrictum lenahrucenne me’akum ve la nutıy’u fiykum ehaden ebeden ve in kutiltum lenensurennekum vallahu yeşhedu innehum lekazibune.
12.Lein uhricu la yahrucune me’ahum ve lein kutilu la yensurunehum ve lein nesaruhum leyuvellunel’edbare summe la yunsarune.
13.Leentum eşeddu rehbeten fiy sudurihim minallahi zalike biennehum kavmun la yefkahune.
14.La yukatilunekum cemiy’an illa iy kuran muhassenetin ev min verai cudurin be’suhum beynehum şediydun tahsebuhum cemiy’an ve kulubuhum şetta zalike biennehum kavmun la ya’kılune.
15.Kemeselilleziyne min kablihim kariyben zaku vebule emrihim ve lehum ‘azabun eliymun.
16.Kemeselişşeytani iz kale lil’insanikfur felemma kefere kale inniy beriy’un minke inniy ehafullahe rabbel’alemiyne.
17.Fekane ‘akıbetehuma ennehuma fiynari halideyni fiyha ve zalike cezauzzalimiyne.
18.Ya eyyuhelleziyne amenuttekullahe veltenzur nefsun ma kaddemet liğadin vettekullahe innallahe habiyrun bima ta’melune.
19.Ve la tekunu kelleziyne nesullahe feensahum enfusehum ulaike humulfasikune.
20.La yesteviy ashabunnari ve ashabulcenneti ashabulcenneti humulfaizune.
21.Lev enzelna hazelkur’ane ‘ala cebelin lereeytehu haşi’an mutesaddi ‘an min haşyetillahi ve tilkel’emsalu nadribuha linnasi le’allehum yetefekkerune.
22.Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23.Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24.Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.
Fıkıh Ansiklopedisi M Harfi İle Başlayanlar

MÂ-İ MUKAYYED(MUTLAK SULAR)

İçilmesi veya temizlik için kullanılması kayıt altına alınmış su. İslâm fıkhında su denildiği zaman, içilmesi veya temizlikte kullanılması caiz olan temiz sıvı kastedilir ki, buna "mutlak su" denir. Yaratıldıkları vasıf üzere bulunan yağmur, kar, dolu, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu suları bu niteliktedir.

Kur`ân-ı Kerim`de bütün suların ilk kaynağı olan yağmur suyunun temizliğine şöyle işaret edilir: "Biz gökten tertemiz bir su indirdik" (el-Furkan, 25/48). Yeryüzünde canlıların ihtiyacını karşılayacak ölçüde suyun bulunduğu ayetlerde şöyle belirlenir: "Biz gökten belli ölçüde su indirdik de onu yeryüzünde durdurduk. Şüphesiz biz onu gidermeye de kadiriz" (el-Mü`minûn, 23/18). "(Biz gökten suyu), ölü bir yere hayat verelim ve yarattığımız nice hayvanları ve insanları sulayalım, diye (indirdik)" (el-Furkan, 25/49). Hz. Peygamber, Medîne kuyularının suyu ile abdest almış ve su hakkında şöyle buyurmuştur: "Su temizleyicidir. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren birşey kendisine karışmadıkça, hiç bir şey suyu pis hale getirmez" (Ebû Dâvud, Tahâre, 34; Tirmizî, Tahâre, 49; Nesaî, Miyâh,1, 2; İbn Mâce, Tahâre, 76; Ahmed b. Hanbel, I, 235, 284, 308, III, 16, 31, 86, VI, 172, 330;.el-Mevsılî, el-İhtiyâr, y. ve t.y., I, 14).

Mutlak su, dışarıdan katı veya sıvı bir maddenin karışmasıyla, yaratılmış olduğu özelliğini kaybederek, mukayyed su halini alır. Bunlar, kendilerine karışan maddeye göre bir sıfat eklenerek yeni bir ad alırlar. Gül suyu, çiçek suyu, üzüm, erik ve et suları gibi...

Mukayyed sular da ikiye ayrılır:

1) Aslî olanlar: Kavun, karpuz, asma, gül suları ve benzeri.

2) Gayri aslî olanlar: Aslında mutlak su iken bir arızadan dolayı mukayyed olan sulardır. İçine düşen yaprakların çürümesi ile tabiatı olan incelik ve akıcılık özelliğini kaybederek bozulan su gibi... İçinde nohut, mercimek gibi temiz bir şeyin pişmesiyle incelik ve akıcılığını kaybetmiş bulunan su da mukayyed su sayılır (M. Zihni,Nimeti İslâm, I, 13).

İçine karışan mukayyed bir su ile üç özellikten, yani renk, koku ve tadından birini veya ikisini kaybeden mutlak bir su da mukayyed sayılır. Şöyle ki; mutlak bir suya süt gibi renk ve taddan ibaret iki vasfı olan veya karpuz suyu gibi taddan ibaret bir vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız birisi ortaya çıksa veya sirke gibi renk, tad ve koku olarak üç vasfı bulunan bir sıvı karışıp da bu vasıflardan ikisi belirse, artık böyle bir mutlak su mukayyed hale gelmiş olur.

Bir mutlak su yosun tutsa veya uzun süre geçmesiyle özelliği bozulsa veya içine, tadını değiştirmeyecek miktarda sabun, zağferan, toprak veya toprak gibi temiz ve katı şeyler düşse veya içinde mısır, nohut gibi şeyler ıslatılsa mutlak olmaktan çıkmaz; isterse rengi, kokusu ve lezzeti bozulmuş olsun. Ancak böyle bir sebeple tabiatını kaybetmiş, yani inceliği ve akıcılığı kalmamış olursa artık bir mukayyed su halini alır (M. Zihni, a.g.e., s., 14).

Mukayyed suların hükümlerine gelince; bu sularla abdest ve gusül alınamaz. Yani bunlarla hükmî necaset giderilemez. Çünkü İslâm`da bu çeşit temizlikler için mutlak su kullanılması gerekli kılınmıştır.

Mukayyed suların bir kısmı içilebilir ve yemeklerde kullanılabilir. Bunların yağlı ve yapışkan olmayan, sıkmakla akıp gidecek halde bulunan kısmıyla hakikî pislikler yıkanıp giderilebilir. Meselâ, maddî, necaset; yağmur, dere, deniz, pınar, kuyu sularıyla giderilebileceği gibi, çiçek sularıyla, meyve ve sebzelerden çıkarılan sularla, içinde nohut, mercimek gibi şeyler ıslatılmış olan sularla da giderilebilir. Fakat temiz olmayan sularla, yağlı ve yapışkan sıvılarla veya içine karışan herhangi bir şeyden dolayı incelik ve akıcılığını kaybetmiş sularla pislik giderilemez.

Mutlak sular gibi mukayyed sular da içlerine düşecek pis şeylerden dolayı temizliklerini kaybederler. Bu durumdaki mukayyed bir su ne hükmî; ne de hakikî bir pisliği gideremez (Semerkandî, Tuhfetü`l-Fukahâ, I, 111; el-Mergınâni, el-Hidâye, I,17,19; el-Fetâvâ`l-Hindiyye, İstanbul 1393/1973, I, 16-21, 41-45; el-Fetâvâ`l-Hâniyye (Hindiyye kenarında), İstanbul 1393/1973, I, 3-5, 18 vd),

MÂ-İ MÜSTA`MEL(ÖZELLİĞİNİ KAYBETMİŞ SULAR)

İslâm hukuku açısından sular; biri mutlak, diğeri mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır. Mutlak su, aslî özelliğini kaybetmemiş olan yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar ve kuyu sularıdır. Bunlardan her birine "mutlak su" denir. Mukayyed su ise; kendisine herhangi bir maddenin karışmasıyla renk, koku, tad gibi aslî özelliklerinden birini veya bir kaçını kaybetmiş ve hususî bir ad almış olan sulardır. Gül suyu, çiçek suyu, meyva suyu, et suyu gibi... Bunlardan her birine de "mukayyed su" denir.

Mutlak sular, hem temiz hem de temizleyici olup olmama yönünden beş kısma ayrılmıştır. İşte bunlardan biri de, sözlük anlamı itibâriyle kullanılmış su demek olan "mâ-i müsta`mel`dir. Abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek, herhangi bir farzı yerine getirmek veya sevap kazanmak niyetiyle insan bedeninde veya bir uzvunda kullanılan sular, kullanılmış su hükmündedir. Keza abdesti olan bir kimsenin sırf sevap kazanmak amacıyla başka bir mecliste veya bir ibadet yaptıktan sonra aynı mecliste tekrar abdest aldığı su da böyledir. Aynı şekilde, yemeklerden önce ve sonra Hz. Peygamber`in sünnetine riayet etmek amacıyla elleri yıkamada kullanılan su da bu gruba girer.

Kullanılmış su, İslâm hukuku açısından temiz olup maddi pislikleri gidermede kullanılırsa da; abdest almada, gusülde ve diğer mânevi kirleri gidermede kullanılamaz. Buna göre, abdest alırken veya guslederken insan bedenine dokunarak akan suları biriktirip de onunla tekrar abdest almak veya gusletmek caiz değildir. Yine, bu tür suları içmek, hamurlu işlerde vs. kullanmak tenzihen mekruhtur. Ancak, bedenden sıçrayan bu sular, dokundukları şeyleri veya abdestten sonra kurulanmak için kullanılan havluyu pisletmezler. Buna rağmen, abdest alırken sıçrayan sulardan sakınmak, kalb huzuru ve gönül rahatlığı açısından daha iyidir.

Kullanılmış suyun temiz olup temizleyici olmaması İmam Muhammed`e göredir. İmam A`zam ile İmam Ebu Yusuf`a göre bu çeşit sular pis sayılır. İmam Mâlik ile İmam Şafiînin bir görüşüne göre de kullanılmış su, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat tekrar kullanılması mekruhtur (bk. es-Serahsî, Kitâbü`l-Mebsût, 1, 52-53; el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyî, I, 83; Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihali, s. 49-50; Mehmed Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 12).

MAĞSÛBUN MİNH(MALI ELİNDEN ZOR KULLANILARAK ALINAN KİMSE)

Elinde veya tasarrufunda bulunan bir malı başkası tarafından zor kullanılarak açıkça alınan kimse.

Kur`an`da konuya ilişkin şu görüşlere yer verilmiştir: Bir de aranızda mallarınızı haksız sebeplerle yemeyin, halkın mallarından bir kısmını bile bile günahı mucip (gerektiren) suretlerle yemek için o malları hâkimlere rüşvet olarak vermeyin " (el-Bakara, 2/188).

Bir başka âyette ise; "Ey iman edenler! Mallarınızı haksız ve bâtıl sebeplerle aranızda yemeyiniz. Ancak aranızda gönül hoşluğu ile yaptığınız ticarî anlaşmalar başka. Bir de (haram yiyerek) kendi kendinizi mahvetmeyiniz. Hiç şüphesiz Allah sizi çok esirgeyicidir" (en-Nisâ, 4/29).

Islâm dini batıl ve haksız yollarla kazanç sağlamayı tarafların karşılıklı rızasına dayalı olsa bile meşrû kabul etmez. Islâm mal kazanma, ticaret yapına ve servet biriktirme hususunda insanlığın yararına olmak üzere belli ölçü ve sınırlar getirmiştir.

Hatta Hz. Peygamber (s.a.s), Veda Haccı hutbesinde: "Ey insanlar! Müminler ancak kardeştirler, kişiye kardeşinin malı ancak gönül hoşluğu ile helâl olur" buyurmak suretiyle İslamın bu konudaki tavrını ortaya koymuştur.

Islâm hukuku malı elinden güç kullanarak alınan kişi ile ilgili olmak üzere şu hükümleri getirmiştir:

1- Mağsûbun minhin elinde iken hasıl olan artışlar, gasptan sonra tazmin ettirilir. Binaenaleyh bunlar gâsıbın haksız fiili ve kusuru olmaksızın bite telef (yok) olunca gasbedenin bunların değerini tazmin etmesi gerekir.

Meselâ; bir kimse üzümleri olgunlaşmış bir bağı üzümleriyle birlikte gasbetse, bu üzümler hakkında da gasp hükmü cereyan etmiş sayılır.

2. Mağsûbun minh, telef olan veya telef edilen malın bir kısmını gasıba, bir kısmını da ikinci gasıba tazmin ettirebilir. Bu konuda seçimlik hakka sahiptir. Gasbedilen bir malı mağsûbun minhe vermek üzere gasıbın elinden zor ve şiddete baş vurmak suretiyle alan şahıs da gasbeden hükmündedir.

3. Mağsûbun minh temyiz gücüne sahip bir çocuksa, malın ona geri verilmesi halinde, malı koruyabilecek durumda olması gerekir. Aksi halde bu geri verme geçerli olmaz. Gayrı mümeyyiz çocuğa yapılacak geri verme Islâmî ise, gasbedeni tazminat yükümlülüğünden kurtaramaz.

4. Gasbedilenin geri verilmesi ile ilgili tüm masraflar gasıba aittir.

5. Gasbedilen malın malıki ortada bulunmadığı için, gasbeden kimse malı hâkime teslim etmek istese, hâkim malın kaybolacağından korkarsa gerekli tedbirleri alır(Ö. Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, VII, 345 vd. Ayrıca bk. "Gasb" maddesi).

MAHKEME

Islâm`da mahkemelerin ortaya çıkışı, Medine`ye hicret ile başlamaktadır. Mekke döneminde müslümanlar, siyasî bir otoriteye sahip olmadıklarından, bu dönemde bir yargı kurumundan söz etmek mümkün değildir. Adlî düzenin kurulabilmesi için kaçınılmaz olan maddî iktidar, Medine`ye hicretten sonra bir Islâm devletinin kurulmasıyla elde edilmişti. Medine`de devlet başkanı, aynı zamanda kaza organının da başı olan Resulullah ilk zamanlar, kaza fonksiyonunu bizzat yerine getiriyor; her türlü ihtilâf ve davalar onun tarafından çözüme kavuşturuluyordu. Resulullah (s.a.s), toplum düzeninin sağlanması ve haksızlıkların giderilmesi için, hükümler verirken aynı zamanda, yargılama usulü hakkındaki temel prensipleri de ortaya koyuyordu.

Islâm devletinin toprakları genişleyince Resulullah (s.a.s), sahabilerden bir kısmını kadı tayın ederek ihtiyaç olan bölgelere gönderdi. Medine`de de kazaî ve adlî işlerin artmasıyla birlikte Resulullah (s.a.s), hâkimlik yetkilerinden bir kısmını başkalarına devretmek zorunda kaldı. Kendisi sadece temyiz makamı olarak yetki kullanmakla yetindi.

Islâm hukukunda mahkemeler, tek hâkim sistemi ile çalıştıklarından dolayı hâkimlerin görevleri oldukça ağırdır. Bunun için, kadılar davaları çözüme kavuştururken müftî ve âlimlerden istifade ederlerdi. Ancak bilgi ve görüşüne başvurulan kimselerin önerdikleri çözümün bir bağlayıcılığı yoktu.

Islâm`da mahkemeler, tek dereceli olarak faaliyet gösterdiklerinden, verdikleri kararlar kesindir ve bir üst mahkemece bozulması veya yeniden görüşülmesi söz konusu değildir. Temyiz makamı alt mahkemenin verdiği kararları sadece şekil yönünden tetkik edebilir. Davanın görülmesinde usul yönünden bir eksiklik mevcut değilse, kararı aynen onaylamak durumundadır. Resulullah (s.a.s), verilen kararları sadece bu açıdan incelediği gibi, Raşid Halifeler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Osman (r.a), hilâfetleri sırasında her hac mevsimi Mekke`de bir temyiz mahkemesi kurarlar ve ülkenin her tarafında kadıların verdiği kazaî kararlara yapılan itirazları temyizen incelerlerdi. Hz. Ömer (r.a), ölüm kararlarını bizzat tetkik etmeden infaz ettirmiyordu.

Peygamber (s.a.s) zamanında duruşmaların yapıldığı özel bir mekan yoktu. O, camide, pazarda, evde, veya o anda bulunduğu herhangi bir yerde tarafları dinler ve meseleyi çözüme kavuşturarak verdiği kararları infaz ettirirdi. Ancak sonraki devirlerde, kaza fonksiyonunun yerine getirilmesi için özel binalar inşa edildi ve davalar buralarda görülmeye başlandı. Emeviler zamanına kadar davalara bakmak için belirli gün ve saat tayın etme âdeti de yoktu. Mahkemeler, haftanın her gününde ve her saatinde gelen davalara bakardı.

Peygamber (s.a.s) zamanında vilayet kadıları için yetki açısından bir sınırlama mevcut değildi. Kadılar bölgeleri dahilinde hukuk ve ceza davalarının tamamının muhatabı idiler. Ancak, görev sahaları belirli sınırlarla tahdit edilmişti. Bir kadı yalnızca kendi yetki bölgesinde faaliyet gösterebilir ve atandıkları bölge dışında kalan bir yerdeki adlî meselelerle ilgilenemezdi. Aynı zamanda bir şehre aynı tür davalara bakmak üzere birden fazla kadı görevlendirilemezdi. Bazı hukukçular, görev sahaları belirlenmek şartıyla, bunun sahih olacağı görüşünü benimsemişlerdir.

Hz. Ömer (r.a), kadılık bölgelerinde, bakacakları dava çeşitlerini belirtip birden fazla kadı tayın ederek bir taksim yapmış ve böylece kadıların yüklerini hafifletme yoluna gitmişti. Dava türlerinin ayırımı Emeviler zamanında daha belirgin hale gelmiştir.

Islâm toprakları dahilinde, gayrımüslimlerle müslümanlar arasındaki ihtilâfları çözmek ve davalara bakmak selâhiyeti Islâm mahkemelerine aittir. Gayrımüslimler, müslümanları ilgilendirmeyen meselelerini, kendi aralarında çözebilirler. Ancak kendi rızaları ile Islâm mahkemelerine müracaat ettiklerinde dava Islâm mahkemeşinin yetki alanı içine girer ve verdiği kararlar bağlayıcı olur.

Islâm mahkemelerinde yargılamalar, muayyen prensipler çerçevesinde olur. Bu kurallar adaletin gerçekleşmesi ve hakların sahiplerine verilebilmesi için Hz. Peygamber`in sünnetinde net bir şekilde gösterilmiştir.

Buna göre davacı mahkemede iddiasını delillerle ispat etmek zorundadır. Davalıya da yemin ettirilir (Tirmizi, Ahkâm, 12; Müslim Akdiye, 1).

Hâkimler davayı, davacının getirdiği deliller çerçevesinde neticelendirmek zorundadırlar. Hâkimin dava hakkındaki şahsî bilgisi ve kanaati vereceği hükme bir mesned teşkil etmez.

Hâkim, muhakeme esnasında taraflara eşit davranmak zorundadır. Rasulullah (s.a.s), tarafların hiç bir tesir altında kalmadan kendilerini savunabilmeleri ve delillerini ortaya koyabilmeleri için hâkimlerin taraflara bakışında, konuşmasında ve her çeşit hal ve hareketinde eşit davranılması gerektiğini bildirmiştir. Resulullah (s.a.s), yargılama esnasında tarafları, rahat davranabilmeleri için yere oturturdu (Ebu Davud, Akdiye, 8).

Hâkimin, yalnızca bir tarafın delillerini dinleyip, diğer tarafın kendini savunmasına fırsat vermeden hüküm vermesi yasaktır. Bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Şayet hâkimler, insanlara, tek taraflı beyan ve iddialara dayanarak hak tevzi edecek olsalar, kan (ceza davaları) ve şahısların Malları (hukuk davaları) üzerinde, doğru ve adıl olmayan hükümler verilirdi" (Ahmed Ibn Hanbel, Müsned, Nşr. A. Muhammed Şakir, Mısır 1958 No. 3188, 3292). Diğer bir hadiste de Hz. Ali (r.a) den yargılamanın şekli hakkında Resulullah (s.a.s)`in şöyle söylediği rivayet edilmektedir: "Iki taraf senin karşında yer alınca, birini olduğu gibi diğer tarafı da dinlemeden aralarında hükmetme! Bu, ne şekilde hüküm vermen gerektiğini sana gösteren bir yol olacaktır" (Tirmizi, Ahkâm, 5; Ebu Davud, Akdiye, 6).

Davacının iddiasının dikkate alınabilmesi için en az iki şahit getirmesi gereklidır: "Erkeklerinizden iki de şahit tutun. Eğer iki erkek bulunmazsa, şahidlerden kendine güvendığınız bir erkek ve iki kadın yeter" (el-Bakara, 2/282). Ancak Resulullah (s.a.s), iddia sahibinin yemini ile tek şahidin şehadetine dayanarak da hüküm vermiştir (Müslim, Akdiye; Ebû Davud, Akdiye, 21; Tirmizi, Ahkâm, 13). Buna göre iddia sahibi iki şahit getiremezse, yemin ile birlikte tek şahitle hüküm verilir.

Şahitlerin şehadetlerinin geçerli olabilmesi için namuslu ve adıl olmaları şart koşulmuştur: Içinizden adâlet sahibi iki kişiyi yaptıklarınıza şahit tutun" (et-Talâk, 65/2).

Davalarda şahitlikte bulunanların durumları, mahkemece tahkik edilip güvenilirlik ve adıllikleri komşularından soruşturularak, tesbit edilir. Istilahta buna tezkiye denmektedir (bk. Tezkiye mad.). Ilk zamanlarda hakimler bu soruşturmayı açıktan açığa yapmakta idiler. Ancak kadı Şureyh, bu soruşturmayı gizlice yaptıran ilk kimse olmuştur. Ayrıca şahitlerin birbirinin verdiği ifadelerden etkilenip şehadette bulunacakları şey hakkında birbirlerinin ağzından bir şey almamaları için de ilk defa şahitlerden ayrı ayrı ifade alma usulu Hz. Ali (r.a) tarafından getirilmiştir.

Kadı, mahkemede, görülecek davanın usul yönünden bütün unsurlarını bir araya getirdikten sonra davayı şu kaynaklar çerçevesinde hükme bağlar: a) Kur`an b) Sünnet c) Bu ikisinde de bir hüküm bulamazsa ictihad eder (Ebu Davud, Akdiye, 11). Buna sonraki devirlerde icma ve kıyas eklenmiştir.

eş-Şa`bî, Hz. Ömer`in hilâfeti zamanında kadılık yapan Şureyh`den, kendisine Hz. Ömer (r.a)`ın şöyle talımat verdiği nakletmektedir: "Allah`ın Kitabı`nda bulduğun şey ile hükmet! Allah`ın Kitabı`nın tamamında bir şey bulamazsan bu halde Allah`ın Resulünün kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet Resulullah`ın kararlarının tamamında bir şey bulamazsan, müminlerin imamlarının kararlarında bulduğun şey ile hükmet! Şayet onlarda da bir şey bulamazsan, kendi reyinle doğruyu bulmak için ictihad et ve zühd ve ilim ehline danış" (Ibn Kayyım el-Cevzî, I`lamul-Muvekkı`in, Mısır, t.y., I, 97).

Hukuk davalarında, hakkıihlâl edilen kimse şikayette bulunmadıkça, olay başkaları tarafından bildirilse bile mahkeme harekete geçmez ve hakkıçiğnenen kimse dava açmaya zorlanmaz. Ceza davalarında ise durum farklıdır. Hakkıihlâl edilen kimse dava açmasa bile, olaydan haberdar edilmesi durumunda mahkeme, hemen olaya el koyarak amme davası açar.

Had gerektiren olayların dışında kalan davalar, hak sahibinin affetmesi ve davadan dönmesi halinde düşer. Bir takım suçlar, şahısları ilgilendirse bile, esas olarak Islâm toplum düzenine karşı işlenmiş olduklarından, bu suçların cezaları her halükarda infaz edilir. Zina, hırsızlık, içki vs. suçlar bu kabıldendir.

Islâm hukukunda genel anlamda bir af söz konusu olmadığı gibi, devlet de hakkıihlâl edilen kimseye rağmen suçlan affetme salâhiyetine sahip değildir.

Verilen kararların infaz edilmesi, mahkemelerin en önemli görevlerinden birisidir. Davayı kaybeden tarafın karşı tarafa hakkını vermekten kaçınması durumunda, hâkim, kararı bizzat icra ederek hakkı hak sahibine verir.

Taraflar davayı mahkemeye götürmeden, resmi sıfatı ve kazaî salâhiyeti olmayan bir kimseye giderek davalarını çözümlettirebilirler. Islâm hukuk ıstılahında bu yönteme "tahkim" (hakem tayın etme) denilmektedir.

Peygamber (s.a.s), harp esirlerini, katılleri, cinayet zanlılarını ve borçlarını ödemeyenleri hapsediyordu. Ancak, hapishane olarak kullanılmak üzere özel bir yapı yoktu. Hapsedilmesi gereken suçlular, muhtelif yerlerde hapsediliyorlardı. Ilk defa, hapishane olarak kullanılmak üzere hususi bir bina yaptıran Hz. Ali (r.a) olmuştur. Islâm hukukunda hapis cezası olmadığı için, bugünkü anlamda bir hapishanenin varlığı hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Islâm`da hapishaneler, hakların sahiplerine verilmesine ve suçluların yargılanıp cezaların infaz edilmesine kadar, tutukluların kaçmalarını önlemek için kullanılmaktadır.

MAKYAJ (SÜSLENME VE KOKULANMA):

1- Süslenme

Güzel olanı sevme ve güzel görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında, yaratılış hamurunda bulunan doğal bir durumdur. İslâm ise fıtrat dinidir. Fitrat dininin, fıtratta bulunan duyguları yasaklaması ve köreltmesi değil, fıtrata uygun biçim de ayarlaması ve düzenlemesi beklenir. Öyleyse süslenmenin fıtrata uygun olanı normal, fıtratı bozanı, ya da gayesinden uzaklaştıranı anormaldır. Ya da biri helâl, öbürü haramdır.

Başta da söylediğimiz gibi, tabiatta herşey çift olarak yaratılmıştır. Allah`tan başka herşey çifttir. Çiftler ise bir bütünün yarım parçaları demektir. Bir araya gelince bütünü oluştururlar. Artı ve eksi elektrik taşıyan kablolar birleşince enerji oluşur, lamba yanar; ütü ısınır. Kadın ile erkek normal yollarla bir araya gelince birbirlerini tamamlarlar. Huzur ve sükun oluşur. Elektrikte olduğu gibi meyva ve sonuç doğar. Demek ki, bu bütünün oluşması istenen bir şeydir. İstenen bir şey için gerekli olan şeyler de istenmiş demektir. İste normal ölçüleriyle süslenme ve kokulanma, bu bütünün tutmasını sağlayan ara yapıştırıcılardandır ve tabiî ölçülerinde kaldığı sürece tabiîdir.

Yalnız kadın süsünü yabancılara göstermemekle emrolunmustur. (Nûr (24) 31.) Öyleyse süslenecegi yer evidir.

Kadının tabiî güzelliklerini koruması, pasaklı olmaması süslenmede ilk ve tabiî olan görevidir. Çünkü kadının süslenmemesine ihtiyaç olmayabilir ama pasaklı olmaması sürekli bir ihtiyaçtır. Bu, kocasını haramdan korumanın birinci şartıdır. Konuyu biraz daha açmaya çalışalım:

Kadını süslenmeye iten iki ana sebep vardır:

1. Kadının yaratılışında olan süslenme tutkusu,

2. Kendisi dışında onu süslenmeye zorlayan güçler.

Kadınlar bakmaktan çok bakılmayı seven edilgen varlıklar oldukları için, onların büyük bir ekseriyeti cicilibicili giymeyi, süslenip-püslenmeyi sever. Böyle olan, kadınların süslenmesine engel olmak, onlara vücutlarının ihtiyacı olan, meselâ C vitaminini vermemek gibi olur. Böyle olan bir kadına süslenmenin değil, süsünü yabancılara göstermesinin anlamsızlığını ve zararlarını öğretmek gerekir. Bunu dışarıya taşıran duygunun marazî ve psikolojik bir yetersizlik olduğunu anlatmak gerekir. Böyle olan kadının kocası da süslenmesini istiyorsa ne âlâ, bu tutkusunu kocasına karşı gerçekleştiriverir. Kocası süslenmesinden hiçbir zevk almıyorsa, onun süslenmesine bütün bütün engel olmak değil, yabancılara göstermemesini sağlamakla yetinmelidir. Unutmamalıdır ki, Allah kadınlara hitaben: "Süslerini göstermesinler... gizlediklerinin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar... Kalplerinde hastalık olanların hastalığın depreştirmemek için seslerini kadınsı kadınsı inceltmesinler... Cahiliyyet dönemi kadınları gibi, süslü-püslü, kırıladöküle gezmesinler... buyurur. (Ahzâb (33) 32.) Bu âyetler bir yönüyle, kadının tabiî olarak süslenmiş olduğunu anlatır. Çünkü varolan bir şeyin gösterilmemesi istenir. Ama bir yönden de insan için Mevlâsının emirlerine uyarak arzularına sınır getirmesi ona her türlü zevkten daha aziz gelmelidir. Peygamberimiz de, "erkeklerin görecegi şekilde süslenerek ve koku sürünerek çıkan kadının, evine dönünceye kadar Allah`ın gazabı altında olduğunu" haber verir. (Bu konudaki hadîsler için bk. Hindî age XVI/381 vd.)

Kadının süslenmesi kendi arzusundan değil de, bir dış isteğe dayanırsa, bu da helâl, ya da haram olabilir. Süslenmesini kocasından başka birisi istiyorsa bu anlamsızdır ve haramdır. Eğer kocası istiyorsa meşru çerçeve içerisinde bu, helâl olması bir yana, aynı zamanda bir görev ve zorunluluktur. Kocanın, karısının süsleninesini istemesi, cinsel arzu ve dikkatlerini onda toplaması ve harama bakmak istememesi anlamına geldiğinden, bu iyi bir davranıştır, kadının da bunu fırsat bilmesi ve kocasının gözüne girmesi gerekir. Onun bunu, iyi duygularla yapması kendisine ibadet sevabı kazandıracaktır. Hattâ bu noktada bazı islâm bilginleri, kocası süslenmesini isterken, süslenmemekte ısrar eden kadının kocasının, başka yolla ikna edememesi halinde dövmesinin câiz olduğunu bile söylemişlerdir. (Halebî, Münyetü`I-musallî 395.) Ancak bu, kadını dövmeyi yasaklayan hadislere zittir.

Ama eğer kocası, kendisi için değil de, kârısının başkaları için ve sokağa çıkarken süslenmesini istiyorsa bu, kendi erkekliğini yeterli bulmama biçiminde, psikolojik cinsel bir hastalıktir, marazî bir tatmin arama yoludur ve haramdır. Maddî bir tedavi yolu da yoktur. Acı da olsa İslam`ın ilâçlarını kullanması ve haramlara karşı perhiz uygulaması gerekir.

MAKYAJ

Sadece kocasına göstermek üzere kadının makyaj yapması, bir müddet sonra da yüzünü yıkayıp temizlenmesi halinde ne derece günaha girmiş olur?

Namahreme göstermemek şartıyla süslenmenin günahı değil sevabı vardır. Çünkü kadının görevlerinden biri de kocası için süslenmektir.

MAKYAJ VE KOZMETİKLER

Islâm`da "Gaye, vasıtayı meşru kılmaz" şeklinde bir kural vardır. Yani varmak istediğimiz meşru bir hedefe, hangi yolla olursa olsun değil, yine meşru bir yolla gitmek zorundayız. Kadın için süslenme eğer meşru ise, bunu hem meşru araçlarla, hem meşru biçimde yapacak, hem de meşru biçimde kullanacaktır.Süslenmeyi kocası için yapacaksa ve kullanacağı kozmetik ilaçlarda haram madde katkısı yoksa bu mübah hatta kocasının gönlünü yaptığı için sevaptır.Ama makyaj ve süslenmeyi başkaları adına yaparsa bu yanlış bir hareket olacaktır.Ve caiz değildir.


MÂL-İ DIMÂR(SAHİBİNİN GERİ ALAMIYACAĞI MALLAR)

İnsan tabiatının kendisine meylettiği ve ihtiyaç zamanı için biriktirdiği şeylere "mal" denir. Bunlar toplanıp saklanabilen şeyler olup, menkul ve gayrimenkul, mütekavvim ve gayri mütekavvim gibi kısımlara ayrılır. Dımâr sözlükte; kayıp olan şey, yerine getirilmeyen va`d, vadesi belirsiz alacak, ödenmesi umulmayan alacak anlamlarına gelir. Mâl-i dımâr bir fıkıh terimi olarak; bir kimsenin mâlik olduğu halde yararlanması mümkün olmayan, başka bir deyimle elinden çıkıp, dış görünüş bakımından, artık geri dönmesi umulmayan mal, demektir. Bu gibi mallara zekât gerekmez. Bunlar bu durumda "nâmî" sayılmadıkları için zekâta tabi olmazlar. İnkâr edilen ve ispatı mümkün olmayan para alacakları, gaspedilmiş olup geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar, toprağa gömülüp yeri unutulan nakitler ve kaybolmuş olan benzeri mallar bu niteliktedir. Bu kabılden bir mal daha sonra ele geçse, nisap miktarına ulaşırsa ve zekâta tabi mallardan ise, elde edildiği tarihten itibaren bir yıl sonunda zekâtları gerekli olur.

Meselâ, yıllarca inkâr edildiği ve bir belge ile ispat edilemediği için alınamayan bir alacak, daha sonra ikrar veya bir delil ile sabit olup tahsil edilse, geçmiş yıllar için zekât gerekmez. Tahsil edildiği tarihte bu kimsenin başka malı varsa ona eklenerek değerlendirilir. Aksi halde zekât yükümlülüğü bir yıl geçince söz konusu olur. İmam Züfer ve İmam Şafiî`ye göre bu gibi mallara, mülkiyet devam ettiği için geçmiş yılların zekâtı da gerekir.


MALİKİLERE GÖRE AVRET

1-Namazda: Kadına göre de, erkeğe göre de namaz için avret, kaba ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır. Her birinin hükmü de değişiktir: Erkeğe göre kaba (mugallaza) avret, sadece ön ve arka uzuvlardır. Hafif avret ise, bunların dışında göbekle diz kapağı arasında kalan yerlerdir.

Hür kadına göre kaba avret, baş, kol ve bacaklarla göğüs hariç bütün bedenidir. Hafif avret ise göğüs, göğüsün arka hizası, boyun, baş, ayakların dizlerden aşağısıdır. Yüz ve eller ise, hiçbir halde avret değildir.

Buna göre, örtebilme imkânı varken, kaba avretinden birazı bile açık olarak namaz kılanın namazı bâtıl olur. Hafif avreti açık olduğunda kılınan namazı ise,-her ne kadar buraları açmak haram ise de- bâtıl olmaz, fakat iâdesi müstehaptır.

Örtünün ilk bakışta cildi göstermemesi şarttır. Ancak dikkatli bakma halinde gösteriyorsa onunla namaz kılmak mekruhtur. Vakit içinde iâdesi menduptur. Fakat rüzgârın yapıştırması, ya da ıslaklık sebebiyle vücudu belli ediyorsa, zarar vermez.

Başka elbise bulamadığı zaman, karanlığı elbise sayıp, karanlıkta namaz kılması vâciptir.

2- Namaz dışında: Kadının, mahremi olan erkeklere göre avreti, baş, boyun, eller ve ayaklar dışındaki bütün bedenidir. Dolayısıyla kadın, mahremine dahi memelerini, göğsünü ve bacaklarını gösteremez. (el-Harasî, Âlâ Muhtasar-i Seydî Halil, I/248.)

Kadının yâbancı erkeğe karşı avreti, elleri ve yüzü dışında bütün bedenidir. Ancak evlâ olan, ta`mimdir (her yerini kapatmasıdır). Kâfir gelince, ona müslüman kadın, yüzü ve elleri dahil hiç bir yerine gösteremez. (Hâsiyetü`s-Şeyh Ali el-Adevî Âle`l-Harasî, (Harasî serhiyle beraber) I/347.)

Kâfir kadınlara ise, hür ve müslüman kadın, sadece yüzünü ve iki elini gösterebilir. Kendi câriyesine karşı avreti ise, müslüman kadına karşı olduğu gibi, diz kapağı ile göbeği arasında kalan kısmıdır. Malıkî imamlarının çoğunluğunun görüşü budur. Fakat şöyle söylemek daha güzeldir: Müslüman kadının kâfir kadına karşı avreti de, müslüman kadına karşı avreti gibidir. Ancak onun yanında yüzünden ve ellerinden fazlasını açamaz. Çünkü açmasının haram olması, oranın avret olmasını gerektirmez. (Aynı kaynak.) Kadının namaz dışında ve yalnız başına iken de mugallaza (kaba) avretini örtmesi -meleklerden ötürü- müstehaptır; ihtiyaç olmaksızın açmak mekruhtur. (Narasî, I/248)Imam Mâlik: "Kadın, mahremi olmayan erkekler ve uşağıyla beraber yemek yiyebilir. Kocasıyla beraber iken kocasının yemek yediği kimselerle yemek yiyebilir"der. (Narasî, I/347.)Erkeğin yabancı kadınlara göre avreti, baş, eller ve ayaklar dışındaki yerlerdir. Kadının, yabancı erkeğin göğsüne, yanına (cenbine), sırtına, bacağına, lezzet korkusu olmasa bile bakması caiz değildir. (Buğyetü`s-Sâlik I/99, 100.) Erkeğin erkeklere göre avreti ise, bazılarına göre ön ve arkadan ibarettir. (Ibn Abidin, Reddü`l-Muhtâr, I/404, Mısır.) Hayatta iken kopan bir avret parçaya bakmak câizdir. Öldükten sonra kopana bakmak ise, haramdır.Çocuğun namaz dışındaki avreti, hallere göre değişir. Erkek için 8 yaşın altındakilerin avreti yoktur. Meselâ kadın onları çıplak yıkayabilir. 9-12 yaş arasındakilerin (bakma olarak) her tarafına bakabılir, ama yıkayamaz.13 yaştan yukarı olanlar, erkek hükmündedir. Kızlar için 2 yaş 8 ayın altında olanlar için avret yoktur. Üçten dört yaşa kadar olanların bakma açısından yine avreti yoktur. Dokunma açısından kadın gibidirler. 6 yaşındakiler yani müstehat olanlar ise, kadın hükmünü alır.Namaz içinde erkek çocuğun avreti, ön ve arka ile uylukları, kız çocuğun avreti ise, göbekle diz kapağı arasıdır. Ancak ebeveynin onlara örtünmelerini emretmeleri vâciptir.

MARAZ-I MEVT (ÖLÜMCÜL HASTALIK)

İnsanın ölümüne sebep olan hastalık. Böyle bir hastalık insanı zayıflatır, ona ölüm korkusu verir ve ölümüne sebep olur. Maraz-ı mevte tutulan bir insanın hastalığıyla ölümü arasında sıhhat halinin olmaması lâzımdır. Eğer hasta sıhhata kavuşursa, hastalığı maraz-ı mevt olmaktan çıkar. Maraz-ı mevt`te olan kimsenin kendine ait bazı hukukî durumları vardır.

Hasta, kendisinde sürekli olarak ölüm korkusunu hissetmelidir. Bu hastalığın kabre götüreceği kanaati kendisinde hakim olmalıdır. Maraz-ı mevt halinde bulunan bir hastanın bir yıl içinde vefat etmesi lâzımdır. Böyle bir hastalığa mübtela olan erkekler dış işlerini, kadınlar iç işlerini yürütmekten aciz olmalıdırlar (Mecelle).

Böyle bir hastalığa tutulan, maraz-ı mevt halinde bulunan kimsenin hastalığını yatakta geçirmesiyle, ayakta geçirmesi arasında fark yoktur.

Bu şartlara göre; yerinden kalkmakta güçlük çeken, oturarak namaz kılması mazur görülen zayıf hastanın hastalığı maraz-ı mevttir. Hastalığın artması ve eksilmesi arasında bir fark yoktur. Böyle bir hasta bir yıl içinde vefat ederse maraz-ı mevt sayılır. Ölüm korkusu galib bir halde bulunan kimse maraz-ı mevt durumundadır. Denizin şiddetli dalgaları arasında kalan, savaş halinde kendisini düşmanların ortasında bulunan bir kimse maraz-ı mevt kabul edilir.

Hanbelilere göre; kısas için ölüme sevkedilenler, öldürülmesi âdet haline gelen esir ve mahpuslar, tauna tutulan hastalar, şiddetli deniz dalgaları arasında kalanlar, birbirine müsâvî iki topluluktan savaşa tutuşan kimseler maraz-ı mevt durumundadırlar.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir kimse malının tamamını vakf ve hibe edebilir. Bu durum mirasçısının olmaması halindedir. Eğer mirasçı varsa, malının ancak üçte birini vakf ve hibe edebilir.

Maraz-ı mevte mübtela olan insanın, kendi varislerinden birisine malını satabilmesi için, diğer varislerin buna rıza göstermesi gerekir.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insanın nikâhı ve ikrar edilen mehri muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki boşamalar da muteberdir. Maraz-ı mevt halindeki bir insan bir şeyinin olmadığını ikrar etse, ölümünden sonra başka bir insanda malının bulunduğu anlaşılsa mirasçılar bu mala sahip olmak için dava açabilirler.

Maraz-ı mevt halinde bulunan bir insan mirasçısı olmaması halinde malının tamamını başka birine hibe edebilir. Maraz-ı mevt halindeki bir kadının ikrar yoluyla bütün malını kocasına, kocanın da bütün malını karısına vermesi halinde Beytü`l-mal bu malda hiçbir hak iddia edemez. Mal kime verilmişse malın sahibi odur. Sıhhat halinde, malının hepsini bir yabancıya satan ve parasını alan kimse bu durumu maraz-ı mevt halinde ikrar etse ve açıklasa satış muteber olur.

MARGARİNLERDE VE ÖZELLİKLE DE SANA YAĞINDA DOMUZ YAĞI OLDUĞU SÖYLENİYOR. NE YAPMALIYIZ?

Allah`ın her haramında ve helâlinda hikmetler vardır. Biz bunların bazısını anlayabiliriz; bazısını ise anlayamayız. Bu yüzden özellikle gıdaların haram ve şüpheli olanlarından kaçınmak gerekir. Çünkü alınan besinler insanların ruh yapılarına, manevi varlıklarına ve içalıcıları olan "Letâifine" iyi ya da kötü etki ederler, manevî duyarlılığının artmasına, ya da körelmesine sebep olurlar.

Margarinler, asılları itibari ile sıvı nebâti (bitkisel) yağların bazı ameliyelerden geçirilerek dondurulmuş halleri olmakla pis, ya da yenilmesi câiz olmayan maddeler değillerdir. Ancak özellikle Sana yağı konusunda ciddi şüpheler vardır. Katkısında bol miktarda domuz yağı bulunduğuna dair yayınlar yapıldı ama, onu üretenlerin bunu yalanladıklarını görmedik. Doğrusu öyle olduğunu da biz kesin bilemiyoruz: Ancak şüpheler bir hayli yüksek olduğu için de, biz özellikle sana yağı yemiyoruz. Onlar tüketici olan bizlere bir saygı ifadesi olarak, inandırıcı bir yolla bu yağın katkı maddelerini açıklarlarsa, biz de temiz olduğuna kanaat edersek o zaman düşünürüz. Vita yağı hakkında da aynı şeyleri söyleyebiliriz. Diğer margarinlere gelince, onlar hakkındaki şüpheler, belki yenmemelerini gerektirecek kadar değil, ama onların da temiz olduklarını - şahsen biz- kesin olarak bilemiyoruz. Ama temiz olup olmamaları bir yana, bütün margarinlerin vücuda zararlı olduklarını tabipler söylüyorlar. Zararlı olmalarının bir sebebi vücut ısısında erimemeleri (47oC) ve mideyi yormaları. Tereyağı bulamayanlar için en iyisi zeytinyağı yemek. O da olmazsa çiçek yağıyla idare ederiz. Rasulüllah Efendimiz (s.a.s.) "Zeytinin yagını yiyin ve onunla yağlanın."(Tirmizî, at`ime 43; Ibn Mâce, at`ime 34; Dârimi, at`ime 20; Müsned NI/497) buyurmuşlardır. Hem iç bünyeye hem de cilde faydalı olduğunu yine tabipler söylüyorlar.

MA`RUF/MÜNKER:

"Ma`ruf", tanımak, anlamına gelen "marifet" kökünden bir kelimedir. Vicdanın, sağlam akılların ve şeriatın iyi dediği tanıdığı ve güzel kabul ettiği şeylere "ma`ruf" denir. "Örf" kelimesi de buradan gelir ve âdet ve gelenekten bu noktada ayrılır. Yani örf, şerîate uygun olarak alışıla gelen yaşayış tarzı demektir âdet ve gelenekler ise şeriata uygun olamayabilir."Münker" ise ma`rufun zıddıdır. Şeriatın hoş bulmadığı ve tanımadığı şeyler demektir. Bütün müslümanlar ma`rufu yaymak ve münkere engel olmakla görevlidirler.

Hidâyet/Dalâlet: "Hidâyet" kelimesinin "Hediye" kelimesiyle akrabalığı vardır ve doğru yolu bulmak anlamındaki "he-dâ" fiilinden gelir. Insanlar akıllarıyla, Allah`ın hediyesi olan doğru yolu düşünür ve iradelerini ona yönelme doğrultusunda kullanırlarsa, Allah da onlar için "Hidayet" i yani doğru yolda olma ve doğruya varma sonucunu yaratır. Kur`ân-ı Kerîm`de "Hidâyet", biri, doğruya giden yolu gösterme, diğeri doğruya bizzat götürme ve ulaştırma olmak üzere iki anlamda kullanılmıştır. Birinci anlamda insana, insan da hidayet edebilir. Ikinci anlamda hidayet ise, sadece Allah`a aittir.

"Dalâlet" ise hidâyetin tam zıddı olarak, yolunu şaşırma, yoldan çıkma, doğruyu bulamama anlamlarına gelir. Insanlar Allah`ın hediyesi olan, yolundan yüz çevirir iradelerini yanlış yollara yöneltirlerse Allah da onlara gittikleri yolun meyvasını, yani dalâleti verir. Kısaca hidâyeti de dalâleti de isteyen insan, fakat yaratan Allah`tır.
Fıkıh Ansiklopedisi L Harfi İle Başlayanlar

LAFIZ

Kur`ân-ı Kerîm`de lafzın sözlük anlamı şöyle ifade edilir: "Hatırla ki insanın hem sağlında, hem solunda oturan onun amellerini tesbit etmekte olan iki de melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka yanında hazır bir gözcü vardır" (Kâf, 50/17-18).

Kur`an ve Sünnet`ten hüküm çıkarma metotları ikiye ayrılır. 1. Mânevî metotlar: Bunlar kıyas, istihsan, maslahat ve zerâyi gibi sözlük niteliğinde olmayan delillerden hüküm çıkarma yollarıdır. 2. Lafzi metotlar. Âyet ve hadislerin lafızlarını, bunların delâlet ettiği umum, husus, mutlak, mukayyed, emir, nehiy gibi özelliklerini, lafızlardan anlaşılan şey, ibare ile midir, yoksa işaret yoluyla mıdır? Bütün bunlar lafzî hüküm çıkarma metotlarının esasını teşkil eder. Usûl bilginleri bu metotları "Lafza ilişkin Konular" başlığı altında incelemişlerdir.

Islâmî nasslar arapça olduğu için, âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için, Arapçayı incelikleriyle bilmek gerekir. Bu, Kur`an ve sünneti sözlük bakımından anlamayı sağlar. Ancak Hz. Peygamber`in, Kur`an hükümlerini açıklamak için koymuş olduğu usûl ve nassların hükümlerini açıklayan Sünnet`in toplamını bilmek de, Kur`an lafızlarını şeriat çerçevesinde anlaşılır hale getirir.

Bu metot mantık ilminde de başvurulan bir yoldur. Nitekim Aristo, mantık ilmini tedvin ederken burhan ve şekillerine, burhanın doğru olması için lafızları tesbite önem vermiştir. Tasavvur, tasdik, tarif, had ve burhanın anlamı üzerinde durmuş, sonra kıyas ve şekillerini ele almıştır ki, bütün bunlar lafza ilişkin metotlardır. Çünkü maksatları tesbit, daima lafızları ve bunların delâlet sınırlarını tayıne bağlıdır.

Islâm hukuk usûlünün üzerinde durduğu lafza ilişkin kurallar, şu dört hususa yönelir:

1. Açıklık ve maksada delâlet kuvveti bakımından lafızlar, açık ve kapalı olmak üzere ikiye ayrılır.

Anlamı açık lafızlar; açık anlamlıdan en açık anlamlısına doğru zâhir, nass, müfesser ve muhkem çeşitlerine ayrılır. Zâhir, delâlet kuvveti bakımından en aşağı derecede olup, manasının anlaşılması için, dış bir karîneye ihtiyaç duyurmayacak şekilde bu mânaya açık olarak delâlet eden, fakat te`vil ve tahsis ihtimalıne açık bulunan ve kendisinden çıkarılan hüküm, sevk sebebi olmayan lafızlardır. "Allah alış-verişi helâl, ribayı ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275) âyetinin sevk sebebi faizle, alış-veriş arasında fark bulunduğunu belirtmektir. Yoksa, alış-verişin hükmünü bildirmek değildir. Çünkü alış-verişle ilgili hükümleri belirleyen başka âyet ve hadisler vardır.

Nass; anlamı açık olarak anlaşılan,kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk sebebini teşkil eden, bununla birlikte te`vil ve tahsis ihtimalıne de açık bulunan lâfızdır. Yukarıdaki âyette, alış-verişle ribanın farklı muameleler olduğunun bildirilmesi ve âyetin sevk sebebinin bu olması lâfzın nass oluşunun niteliklerindendir.

Müfesser; hükme açık bir şekilde delâlet eden, te`vil ve tahsis ihtimalıne kapalı bulunan lafızdır. Namaz, oruç, hac gibi mücmel lafızlar ilgili âyet ve hadislerle açıklığa kavuşturulunca "müfesser" hale gelir. Çünkü bu terimlerin sözlük anlamından, ibadetin yapılış şekillerini, bütününü anlamak mümkün olmaz.

Muhkem; hükme delâleti açık olan, te`vil, tahsis ve nesha ihtimalı bulunmayan lafızdır. Hz. Peygamberin,

"Cihâd kıyamete kadar devanı edecektir" (Ebu Dâvud, Cihâd, 33) hadisi bu niteliktedir (bk. Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, y.y., 1377/1958, s. 116 vd.; Zekiyüddin Şa`ban, Islâm Hukuk Ilminin Esasları, Terc, Ibrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s.313 vd).

Anlamı kapalı olan lafızlar; hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih olmak üzere dört tanedir.

Hafi; kapsamında bir çok fert bulunup da, dış bir engelden dolayı bu fertlerden bir bölümüne delâleti kapalı bulunan ve bu kapalılığı gidermek için inceleme ve ictihada ihtiyaç olan lafızdır. Meselâ; Kur`an`daki hırsızlık cezasının (el-Mâide, 5/38) yankesiciyi (tarrâr) ve kefen soyucuya (nebbâş)da kapsayıp kapsamadığı konusunda kapalılık vardır.

Müşkil; bizzat lafzında bulunan bir sebepten veya başka bir nassla çatışmasından dolayı anlamı kapalı olan bir ifadedir. Birden fazla anlamı bulunan müşterek lafızlar bu niteliktedir. Ayn sözcüğünün; göz, pınar ve casus vb. anlamlara gelmesi gibi.

Mücmel; sözün sahibi tarafından anlamı açıklanmaksızın ne kastedildiği anlaşılamayan sözcüktür. Namaz, oruç, hac sözcükleri böyledir.

Müteşâbih; anlamı kapalı olan, anlaşılması için akılca bir yol bulunamayan, Kitap ve Sünnet`te tefsirine rastlanılmayan ve anlamı Allah`a havâle edilen nasstır. Müteşâbih, ancak hüküm âyet ve hadisleri dışındaki nasslarda söz konusu olur. Bazı Kur`an sûrelerinin başında bulunan "Hâmîm", "Ayın, Sîn, Kâf" "Yâsîn" gibi harflerle, yüce Allah`a izafe edilen "el", "yüz", "göz" gibi sıfatlar bu niteliktedir (bk. el-Feth, 48/10; Hûd, 11/37; er-Rahmân, 55/27; el-Fecr, 89/22).

2. Lafızların delâlet yoldan: Bu delâlet yolları dört tanedir: a) Ibarenin delâleti; bu, lafızdan anlaşılan anlamdır. "Necis olan putlardan kaçının ve yalan sözlerden çekinin" (el-Hacc, 22/30) âyetinden, putlara tapmanın ve yalancı şahitlik yapmanın yasaklandığının açıkça anlaşılması bu niteliktedir. b) Nassın işareti; bu, lafzın ibareşinin dışında delâlet ettiği anlamdır. "Onların işleri, aralarında şûrâ (danışma) iledir" (eş-Şûrâ, 42/38) âyeti, işaret yoluyla Islâm devletinde üst otoriteyi kontrol edecek ve devlet işlerini düzenlemede ona katılacak bir topluluğu seçip iş başına getirmenin Islâm toplumuna yükletildiğine delâlet etmektedir. c) Nassın delâleti; nassın delâlet ettiği hüküm, başka bir olayı da öncelikle kapsamına alıyorsa buna nassın delâleti, delâlet-i evlâ, mefhûm-ı muvâfakat veya celî kıyas gibi adlar verilir. Meselâ "Ana-babaya öf bile deme" (el-Isrâ, 17/23) âyetine göre, "öf" bile demek haram olunca, onlara sövmek veya vurmak gibi daha ağır hakaret ve eziyet sayılan davranışlar öncelikle haram olur. d) Iktizanın delâleti; bu, lafzın kendi anlamı dışında başka bir anlamı ifade etmesi olup, bu anlam hesaba katılmazsa, maksat doğru olarak anlaşılmaz. Meselâ; "Ümmetimden yanılma, unutma ve zor karşısında yaptıkları şeyler affedilmiştir" (Ibn Mâce, Talâk, 16) hadisinde, yanılma meydana gelmişse, affedilen bu yanılmanın kendisi değil, doğurduğu günahtır (bk. es-Serahsi, Usûl, I, 237 vd.; Ebû Zehra, a.g.e., s. 139 vd., Zekiyüddin Şa`ban, a.g.e., s. 333-349).

3. Lafızların kapsamı, umum husus, mutlak ve mukayyed gibi delâlet sınırları ile ilgili şeyler de lafzî konulardandır. Tek vaz` ile tek bir anlam ifade etmek üzere konmuş bulunan ve belirli bir sayıyla sınırlı olmaksızın bu anlamın kendisinde gerçekleştiği bütün fertleri kapsayan lafza "âmm" veya "umum ifade eden lafız" denir. Kim Ramazan ayına yetişirse, onda oruç tutsun" (el-Bakara, 2/185) âyetindeki "kim (men)" şart isim, Ramazan ayına yetişen tüm yükümlülerin oruç tutması gerektiğini ifade eden âmm bir lafızdır. Tek anlama özgü kılınan lafza "hâss" veya "husus ifade eden lafız" denir. Meselâ; "Beş vesaktan (bir ton) az olan üründe zekât yoktur" (Buhârî, Zekât, 56; Müslim, Zekât, 1,3) hadisi beş vesaktan az olan toprak ürünlerini kapsamına almadığı için "hâss" bir sözcüktür.

Mutlak lafız, yalnız niteliğe delâlet eden lafız olup, teklik, çokluk gibi bir kayda bağlı olmayan sözcüktür. Mukayyed de bir kayda bağlanmış olan lafızdır. "Murdar, ölmüş hayvan eti, kan ve domuz eti... size haram kılındı" (el-Mâide, 5/3) âyetinde "kan" mutlak bir sözcük iken, başka bir âyette, haram kılınanın "akmış durumdaki kan" olduğunun belirtilmesi (el-En`âm, 6/145) bu lafzı mukayyed hale getirmektedir.

4. Teklif sıygaları: Emir ve nehiy bu sıyganın özelliklerini belirler. Emir; fiilin ileride yerine getirilmesi talebine delâlet eden sözcüktür. "Namazı kılınız, zekâtı veriniz" (el-Bakara, 2/43) âyetindeki emir sıygaları gibi, Nehiy ise; fiilin yapılmasını istemektir. Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin" (el-Bakara, 2/188) âyetindeki yasaklama gibi. Emir ve nehiy başka sıyga veya üsluplarla da ifade edilmiş olabilir. Anneler çocuklarını emzirirler" (el-Bakara, 2/185) âyetinde geniş zaman kipinin "emzirsinler" anlamında istek bildirmesi ile, Alış-verişi bırakın" (el-Cuma, 62/9) âyetindeki emir sıygasının gerçekte nehiy ifade etmesi buna örnek gösterilebilir.

Sonuç olarak, Islâm hukuk usûlünde lafzın nitelikleri ve ona ilişkin önemli kullanım alanları kısaca bunlardır. Âyet ve Hadislerden hüküm çıkarabilmek için lafızların bu özelliklerini bilmek gerekir. Diğer yandan terim niteliğindeki lafızları tanımak için Arap dilini ve inceliklerini iyi bilmenin yanında fıkıh usulü kaidelerini tanımak ve nasslar üzerinde uygulamak da gereklidır.

LÂHİK

Namaza imam ile beraber başladığı halde kendisine gaflet, uyku veya cemaatin çokluğundan dolayı bir zahmet arız olup veya abdesti bozan bir durum ile karşılaşıp da namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimse.

Namazın başından sonuna kadar, aralıksız olarak imama uyan, bütün rek`atleri imam ile beraber kılan kimseye "müdrik", imama birinci rek`atın rükûundan sonra, imam selâm verinceye kadar, arada uyan kimseye de "mesbûk" adı verilir. Lâhik, imamla birlikte kılamadığı kısım için, imama uyan kimse gibidir. Bu yüzden kaçırdığı rek`atleri kaza ederken, Kur`ân-ı Kerim okumaz ve kendi başına kıldığı rek`atlerdeki yanılmasından dolayı "sehiv secdesi" yapması gerekmez. Çünkü imamın arkasında namaz kılan cemaat kendi yanılmasından dolayı sehiv secdesi yapmaz.

İmama uyan cemaatten birisinin, namaz içinde abdesti bozulsa, meselâ, burnu kanasa, saftan ayrılır, namaza aykırı bir şeyle uğraşmaksızın hemen abdest alır, tekrar cemaate dönerek yetiştiği yerden imama uyar. Mümkün ise önce kaçırdığı rek`âtleri veya rükünleri kaza eder, sonra imama tabi olarak onunla selâm verir. Bir kimse, birinci rek`atın kıyamında uyuyup da imam secdeye vardığı anda uyansa, hemen rükûa varır, sonra secdeye vararak imama tabi olur. Bir yere dayanmaksızın vuku bulan, uyku hali gerçek uyku sayılmadığı için abdeste ve dolayısıyla namaza zarar vermez.

Lâhik, imama yetişemeyeceğini anlarsa, hemen imama tabi olur, imam namazdan çıkınca kendisi kaçırmış olduğu rek`atleri veya rükünleri kaza eder. Ancak hükmen imamın arkasında namaz kılmakta olduğu kabul edilerek bir şey okumaksızın eksik kalan rek`atleri tamamlar.

İmama ikinci rek`atte uyan bir kimse (mesbûk) abdesti bozulduğu için, bir veya daha fazla rek`atı kaçırsa, imam selâm verdikten sonra kaza edeceği ilk rek`atte kırâatte bulunması gerekir.

İmam sehiv secdeleri yapsa, Lâhik namazını henüz tamamlamamış ise, onunla beraber bu secdeleri yapmaz. Önce namazı tamamlar, ondan sonra bu sehiv secdelerini yapar (İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, I, 277 vd.; ez-Zeylaî, Tebyînul-Hakaik, el-Emîriyye, III,137 vd.; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr,Mısır, t.y., I, 500-560; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1980, II, 209, 210).

Korku namazında, namazı imama uyarak kılmaya başlayan ve iki rek`atlı namazda ilk rek`atı, üç veya dört rek`atlı namazda ise, ilk iki rek`atı imam ile beraber kılan birinci grup, ikinci secdeden veya birinci oturuşta "tahiyyât"tan sonra düşman cephesine gider, ikinci grup gelerek, imam ile geri kalan re`katleri kılar, yeniden düşman karşısına gider. İmam kendi başına selâm verir. Birinci grup, döner gelir, namazını kıraatsız olarak tamamlar, selâm verir.

İşte bu grup "lâhik" hükmündedir. İkinci grup namazlarını imamdan sonra kıraatle tamamlayıp düşman cephesine yeniden gider (bk. "Korku Namazı"). Bu ikinci grup ise "mesbûk" hükmünde olduğu için namazını kıraatla tamamlar.

Ancak her lâhikin yukarıda açıklandığı şekilde namazı tamamlaması güç olduğu için, lâhiklerin eksik kalan namazlarına yeniden başlamaları daha uygun görülmüştür.

LAHN (KUR`AN OKURKEN YAPILAN HATA)

Ezgili sesle Kur`ân-ı Kerim okurken yapılan hata. Bu hatalar harflerde, harekelerde veya harflerin sıfatlarında olabilir. Sahabe döneminden sonra sahih olan kıraatların karşısında şaz rivâyetler, ortaya çıkmıştır. Dalâlet ve ilhad erbabının türemesinden sonra şaz kıraatlar artmış ve çoğalmıştır. Bu hususta ileri giden bid`atçıların en meşhurları İbn Şenebuz (ö. 328/940) ve Ebû Bekr Attar (ö. 354/965)`dır. Bu şahıslar şaz kıraat ortaya çıkarmaya çalışan bid`atçıların sonuncularıdır. Şaz kıraatlar devri geçtikten sonra kıraatta lâhin yapılarak teganni ile okuma bid`atı ortaya çıkmıştır. Bu dönemdeki bid`atçılar çeşitli şekillerde lahin yapmışlardır. Bunlar da dört gruptur:

1. Ter`îd; soğuktan titrer gibi sesi titretmek. 2. Terkîs; sakinden harekeye zıplar gibi hızla atlayıp geçmek. 3. Tartîb; medleri uzatarak terennüm ve teganni etmek. 4. Tahzîn; sese ağlar gibi hazin bir edâ vermek.

İlk lâhin yapan Ubeydullah b. Ebî Bekre`dir. Hazin bir ses ile Kur`ân okuyarak, lâhin yapan bu şahıstan sonra torunu Abdullah b. Ömer b. Ubeydullah b. Ebî Bekre ondan bu tarz kıraatı öğrenmiştir. Ondan Ebâzî, Ebâzî`den de Sa`d b. Allâf bu kıraat tarzını öğrenmişlerdir. Sa`d b. Allâf, Harun Reşid`in ilgisini çekmiş ve onun yanında bulunarak onun hususi kâri`î olmuştur. Hatta "emirul mü`minin" kari`î olmuştur. Daha sonra Heyşem, Ebân ve İbn A`yen gibi kâriler ortaya çıkmış ve kıraatta lâhin yapmayı yaygınlaştırmışlardır. Sahâbî ve Tabiîn döneminde bu tür bir kıraat yoktur.

Lahn, lahn-i celî ve lahn-i hafi olmak üzere iki kısımdır. Lahn-i celî; açıktan belli olan hata anlamındadır. Gerek Kur`ân ve kıraat ilmi mütehassıslarının, gerekse Kur`ân okumayı bilen hemen herkesin farkedip anlayabileceği hatalı okuyuşlardır. Harflerin aslî sıfatları ve mahreçleri üzerinde, harekelerde ve sükûnlarda yapılan hatalar bunlardandır. Bu hatalar çoğu zaman namazı bozabilir. Lahn-i hafi; gizli hata anlamındadır. Kur`ân okunurken yalnız Kur`ân ve kıraat ilmi konusunda ehil olan kişilerin farkedebileceği hatalara lahn-i hafi denir. Tecvid kurallarına uyulmaması halinde meydana gelen hatalar bu çeşit hatalardandır. Lahn-i hafi namazı bozmaz.

LÂKAB(İSİM TAKMA)

Bir insanın adının benzerlerinden ayrılması için daha sonra ona verilen isim veya sıfat, çoğulu "elkâb``dır. Gerek yazı dilinde, gerekse konuşma dilinde karşıdaki şahsın rütbe ve ünvanı göz önüne alınarak söylenen sözler de lâkab kategorisi içine girer. Devletli, izzetli, saadetli gibi.

Lâkab kelimesi hem övgüyü, hem de yergiyi ifade etmek için kullanılır. Kur`ân-ı Kerim`de bu konuya açıklık getirilmekte, "Birbirinizi kötü lakablarla çağırmayınız" (el-Hucurat, 49/11) denilmektedir.

"Ne-be-ze" fiilinden türetilen "Tenâbezû" kötü lâkab takmak, kötü adla çağırmak anlamlarını ifade etmektedir. İnsanı, utanacağı bir adla veya unvanla çağırmanın yasaklanması da bu sebebledir.

Ayette zikredilen fiil çoğul olarak kullanılmakta ve bununla bütün müslümanlara hitabedilmektedir.

Müslümanlar arasında birliğin, beraberliğin, sevginin egemen olması için bu tür hareketle;den uzak kalmak gerekmektedir. İman eden bir müminin başka bir mümini kötü adla anması "fâsıklık" olarak nitelenmekte bu kötü fiili işledikten sonra pişman olmayan, tevbe etmeyen insan da zalim olarak zikredilmektedir (el-Hucurât, 49/11).

Müslümanlar hakkında övgü ve saygı ifade eden lâkablar yasaklanmamıştır. Bu tip isimler ve sıfatlar insanların birbirlerini sevmesine, saymasına sebep olur. İnsanların birbiriyle olan münasebetlerini iyi yönde etkiler.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)`den rivayet edilen bir hadiste: "Müminin mümin kardeşi üzerindeki hakkından birisi de onu en çok sevdiği ismiyle çağırmasıdır" buyurulmaktadır. Bu hadisin ifadesine göre müslümanları sevdikleri adlarla çağırmak hem sünnettir, hem de örfe uygundur. İnsanları güzel buldukları adlarıyla çağırmakta bir sakınca yoktur. Hatta Hz. Ömer künyelerin yaşatılması fikrinde ısrar etmektedir.

İslâm tarihine göz attığımızda Hz. Ebu Bekir`in Sıddık; Hz. Ömer`in Fârûk; Hz. Osman`ın Zinnûreyn; Hamza`nın Esedullah; Hâlid b. Velid`in Seyfullah; Hz. Ali`nin Ebu Türab; Umeyr`in Ebu Hureyre adlarıyla anıldıklarını görürüz. Bu da Müslümanları bu tip adlarla çağırmanın teşvik edildiğini göstermektedir.

Peygamberimiz (s.a.s.), Medine`ye hicret ettiğinde Ensar`dan bazılarının iki, üç adla çağrıldıklarını gördü. Onlar, bu adlardan bazılarıyla çağırıldıkları zaman rahatsız oluyorlar, inciniyorlardı. İşte bu ayeti kerime hem bu konuya açıklık getirdi, hem de müslümanların sevmedikleri adlarla çağırılmalarını yasakladı.

Hz. Peygamber yeni müslüman olanları huzuruna kabul ettiğinde onların adlarını sorar; hoşuna gitmeyen, insanlar arasında hoş karşılanmayan, bir anlam ifade etmeyen bazı isimleri değiştirir, yerine daha güzel, daha uygun adlar verirdi.

LAKÎT(ATILMIŞ VEYA KAYBOLMUŞ ÇOCUĞUN BULUNMASI)

Atılmış ve kaybolmuş olup da bulunan çocuk hakkında kullanılan bir fıkıh ıstılahı.

Lakît lügatta yerden kaldırıp alınan şey anlamında kullanılır (Feyyûmî, el-Misbâhu`l-Münîr, Bulak 1316, II, 95). Fıkıh ıstılahında ise ailesi tarafından fakirlik korkusu, zina töhmetinden kurtulmak vb. sebeplerle sokağa atılmış veya kaybolmuş çocuğa verilen isimdir (Serahsî, el-Mebsüt, Kahire 1324-31, X, 209; Kâsânî, Bedâyiü`s Sanâyi, Kahire 1327-28/1910, VI, 197; İbnü`l-Hümâm, Fethul-Kadir, Kahire 1389/1970,VI, 110). Tariften anlaşıldığına göre lakît, doğumun peşinden sokağa atılmış çocuk veya mümeyyiz olmayan sabidir. Şafiiler gözetilmeye ihtiyaçları bulunduğundan Mümeyyiz sabî ve deliyi lakît kapsamına dahil etmektedirler (Şirbînî, Muğni`l-Muhtâc, Kahire 1379/195960, II, 418). Herhangi bir sebepten dolayı sokağa terkedilmiş çocuk ölüm tehlikesi içindedir. Böyle bir çocuğu alıp helâkini önlemek, bir insanlık vazifesi olduğu gibi, dinen de emredilen bir husustur. Çünkü canı muhafaza, İslâmın emrettiği hususlardandır. Ayrıca bir nefsi helâkten kurtaran ve ihyâ eden kişi Kurân-ı Kerim`de övülmüş ve onun bu hareketi bütün insanlığın ihyâsı olarak kabul edilmiştir (el-Maide, 5/32).

Terkedilmiş vaziyette bulunan çocuğun alınması Hanefilere göre mendûb ve müstehabtır. Kaldırılmadığı takdirde helâk olacağından korkulan çocuğun alınması farz-ı kifaye; görenden başkası bu çocuğu bilmiyorsa almak farz-ı ayndır. Diğer üç mezhebe göre bulunmuş çocuğu almak farz-ı kifaye, helâkinden korkuluyorsa farz-ı ayn`dır (Kâsânî, a.g.e., VI, 198; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, 110; İbn Kudâme, el-Kâfi, Beyrut 1402/1982, II, 363; İbn Rüşd, Bidâyetü`l-Müctehid, İstanbul 1985, II, 259; Şirbînî, a.g.e., II, 418; M. Şeltüt, el-Fetâvâ, Beyrut 1403/1983. s. 219; Mustafa Şelebi, Ahkâmul- Üsre, Beyrut 1397/1977, s. 709). Ancak lakît`i bulup alan kişi akıllı, bulûğa ermiş, hıfza muktedir ve ahlâkı düzgün olmalıdır. Hâkim, ahlâkı düzgün olmayan kişilerin kaldırdığı lakitleri onlardan alarak emîn birisine verir. Çünkü böyle bir kişi bulup aldığı lakîti maddeten helâkten kurtarsa bile onu manen helâk etmektedir (Serahsî, a.g.e., X, 217, 218; Kâsânî, a.g.e., VI, 197; el-Fetâval-Hindiyye, Bulak 1310, II. 287-288). Şafiîler ise lakîti alanın mükellef, hür, reşîd, müslüman, âdil, fısktan arî olmasını şart koşarlar. Sefih, fâsık, gayr-ı müslimlerin kaldırdıkları lakîtler ellerinden alınır (Şirbînî, a.g.e., II, 418). Lakîti yerden alıp kaldıranlar birden fazla olduğu takdirde kendisine hangisi daha faydalı ise ona teslim edilir. Bu konuda eşit iseler tercih hakkı hâkimindir. Hanbelî ve Şafiîlere göre ise aralarında kura çekilir (Serahsî, a.g.e., X, 217; Şirbini, a.g.e., II, 419; İbn Kudame, a.g.e., II, 366; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 709-710; M. Ebû Zehre, el-Ahvâlüş-Şahsıyye, Kahire, 401).

LAKÎT`IN İSLÂM HUKUKUNDA KENDİNE ÖZGÜ ÖZEL DURUMLARI VARDIR:

1. Hürriyeti: Lakît zahiri hale göre hür sayılır Çünkü insanda aslolan hürriyettir. İnsanlar hür olan Hz. Adem ile Hz. Havva`nın çocuklarıdırlar. Kölelik durumu ise arızîdir. Binâenaleyh hilâfına delil bulunmadıkça asl ile amel etmek gerekir. Kölelik iddiasında bulunulması halinde bunun delil ile isbâtı şartı vardır. Çünkü mücerred dava ile, sabit olan bir hak iptal edilemez (Serahsî, a.g.e., X, 209-210; Kâsânî, a.g.e., VI, 197-198; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; M. Ebû Zehre, a.g.e., s. 401). Lakîtin delil ile köleliği isbat edilirse o zamana kadar yaptığı tasarrufları geçerlidir.

2. Dini: Hanefîlere göre bulunan çocuğun dini bulunduğu yere tabidir. İslâm ülkesinde bulunan çocuk müslüman, müslümanların bulunmadığı beldede bulunan çocuk ise gayr-ı müslim sayılır. Şafiî ve Hanbelîlere göre ise darul-İslâm`da bulunan her çocuk müslüman sayılır. Gayr-i müslimler tarafından işgal edilen beldede bulunan bir çocuk hilâfına delil olmadıkça orada bir müslüman bile bulunsa müslüman olduğuna hükmedilir. Gayr-i müslim beldesinde bulunan çocuk ise kâfirdir. Mâlikîlere göre ise müslümanların bölgesinde bulunan çocuk müslüman, zimmîlerin bölgesinde bulunan çocuk ise zimmî sayılır (Serahsî a.g.e., X, 214-215; Kâsânî, a.g.e., VI,198; Şirbînî, a.g.e., II, 422; İbn Kudame, a.g.e., II, 363; İbnü`l-Kayyîm el-; Cevziyye, Ahkâmu Ehli`z-Zimme, Beyrut 1983, II, 518).

3. Nesebi: Nesebi meçhuldür. Kim çocuğu olduğunu iddia ederse delil istenmeksizin istihsânen neseb ondan sabit olur. Çocuk ölü ise delil getirmek şarttır. İkiden fazla kişi lakîtin kendi çocuğu olduğunu iddia ederse İmam Azam`a göre lakîtin nesebi beş kişiye kadar her dava edenden sabit olur. Eşit durumdaki iki kişi neseb iddiasında bulunurlarsa, sonra iddia edenin şahit getirmesi istenir. Evli bir kadın çocuğun kendisinin olduğunu iddia ederse kocasının tasdiki veya ebe yahut bir erkekle iki kadının şehadeti gerekir (Kâsânî,.a.g.e, VI,198; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, 112; İbn Kudâme, a.g.e., II, 367; İbn Abidin, Reddül-Muhtar, Kahire 1386-89/1966-69, IV, 271-272; Mustafa Şelebî, a.g.e., s. 711).

4. Nafakası: Yiyecek, içecek, giyecek vb. ihtiyaçları kendisine ait özel malından veya umumî olarak lakîtlere tahsis edilmiş mallar bulunduğunda ihtiyaçlarının bu mallardan karşılanacağına dair fukaha arasında ittifak vardır. Özel malları, üzerinde bulunan paralar, elbiseler, kendisine hibe edilmiş mallar vb. dir. Umumî mallar ise lakîtlere tahsis edilmiş vakıflar, kendilerine vasiyette bulunulan mallardır. Böyle bir mal yoksa nafaka Beytü`l-mâl`dan karşılanır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199; Şirbini, a.g.e., II, 420; İbn Hazm el-Muhallâ, Kahire t.y., VIII, 276; M. Ebu Zehre, a.g.e., s. 401).

5. Malı: Üzerinde veya altında bulunan elbiseler, cebinde bulunan paralar, giyeceklerine bağlı olanlar veya elinde bulunanlar, üzerinde bulunduğu binek, yanına bırakılmış serîr, vb. bütün bunlar Lakîte aittir ve onun malıdır (Kâsânî, a.g.e., VI,198-199; İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; İbn Kudame, II, 363).

6. Mirası: Nesebi meçhul olduğu için mirası Beytü`l-mâl`a kalır. Çünkü Beytü`l-mâl vârisi olmayanın vârisidir (İbn Abidin, a.g.e., VI, 270),

7. Başka Bir Yere Nakli: Bulunan çocuğun günlük hayat bakımından daha düşük seviyedeki bir yere nakli uygun değildir. Meselâ şehirden köye nakline engel olunur. Çünkü şehirlerde eğitim, öğretim, hayatın çeşitli nimetlerinden faydalanma daha fazladır. Ayrıca çocuğun bulunduğu yerde bırakılması, nesebinin, aileşinin ortaya çıkmasına vesile olabilir (İbn Kudame, a.g.e., II, 419-420; İbn Abidin, a.g.e., VI, 274).

8. Lakîte Velâyet: Nefsi ve malı üzerindeki Velâyet sultana aittir. Onun hıfzedilmesi, terbiyesi, malındaki tasarrufları, evliliği, eğitim-öğretimi yönetici tarafından idare edilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s): İslâm devletinin yöneticisi, velisi olmayanın velisidir" buyurmuştur (Ebu Davud Nikah, 19; Tirmizi, Nikâh, 15; İbn Mâce, Nikâh,15; Dârimî, Nikâh, 11; Müsned, I, 250; VI, 47, 66, 166, 260). Multakitin hakimin izni olmaksızın lakît üzerinde velâyet hakkı yoktur (İbn Abidin, a.g.e., IV, 274; Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıkhu`l-İslâmî, Dımaşk 1405/1985, V, 765-766).

9. İşlediği Suçlar: Tazmini gerektiren bir fiil ika ettiğinde bunu devlet öder. Devlet diyeti ödemekle Âkıle`nin, mevlânın yerine geçer ve lakît başka birisini seçemez (Serahsî, a.g.e., X, 210; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., VI, III).

10. Kendisine Karşı İşlenen Suçlar: Lakîte karşı diyeti gerektirecek bir suç işlendiğinde diyeti Beytü`l-mâl alır. Cinayet kısası gerektiren kasttan ibaret ise imam kısasla af arasında muhayyerdir (Serahsî, a.g.e., X, 218-2I9; Kâsânî, a.g.e., VI, 199).

Görüldüğü gibi lakît ile ilgili konularda onun lehine hükümler getirilmiştir (İslâm hukukunda lakît konusunda klasik eserler dışında bk. Abdülkerim Zeydan, Ahkâmü-lakît fi`ş-Şerî`ati`l-İslâmiyye, Mecmü`a Buhûs Fıkhiyye içinde Bağdad 1407/1986, s. 351-374; E. Pritsch -O. Spies, İslâm Hukukunda Kâsânî`ye Göre Bulunmuş Çocuk, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi I-II, Ankara 1955, s.13-15; Saffet Köse, İslâm Hukukunda Bulunmuş Mal ve Çocuk, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 1988).

LÂNET-LANET ETMEK

Uzaklaştırma beddua, hakaret, sövüp sayma, azab, Allah`ın rahmetinden uzaklaşma, gazab etme, beddua etme, buğz etme, uzak durma, muhalefet etme.

Lânet, Kur`ân`da birçok kez ve tüm anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim" ...Her ümmet (ateşe) girdikçe yoldaşına lânet etti..." (el-A`râf 7/38) âyetinde hakaret, sövüp sayma anlamında Israiloğullarından inkâr edenlere Davud ve Meryem oğlu Isa diliyle lânet edilmiştir... " (el-Maide 5/78),

"..Işte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edebilenler lânet eder" (el-Bakara, 2/159) ayetlerinde beddua. Kalplerimiz perdelıdır dediler. Hayır, ama inkârlarından dolayı Allah onları lânetlemiştir" (el-Bakara, 2/88) âyetinde Allah`ın rahmetinden uzaklaştırma ve gazab etme anlamlarını dile getirmek üzere kullanılmıştır. Şeytan`a "mel`un" (lânetlenmiş) denilmesi de Allah`ın rahmetinden kovulması, gazabına uğraması nedeniyledir.

Bu tür kullanımlardan ayrı olarak Kur`an`ın iki yerinde iki karşılıklı lânetleşmeden söz edilir. Bunların ilkinde Hz. Peygamber (s.a.s)`e şöyle buyurulur: "Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua edelim, yalan söyleyenlere Allah`ın lânetini dileyelim" (Âl-i Imran, 3/61).Bu ayet uyarınca Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Isâ (a.s) hakkında kendisiyle tartışan Necran Hristiyanlarını lânetleşmeye çağırmıştı. Ancak, "mübahele olayı" olarak bilinen bu olayda Hristiyanlar lânetleşmeye yanaşmamışlardı.

Ikincisinde ise karı ile kocanın karşılıklı, ama lâneti kendilerine dileme biçiminde lânetleşmesi söz konusu edilir. Islâm hukukunda Lian* olarak adlandırılan bu olayda eşine zina isnat eden, ancak başka bir şahid getiremeyen kocanın doğruluğuna dört kez Allah`ı şahit tutması ve sonra da eğer yalan söylüyorsa Allah`ın kendisini lânetlemesini dilemesi öngörülür. Bu itham karşısında kadınında kocasının yalan söylediğine dört kez yemin etmesi ve arkasından da yalan söylüyorsa Allah`ın gazabına uğramayı dilemesi gerekir (en-Nur, 24/6-9). Karşılıklı yapılan bu yeminleşme ve lânetleşmeden sonra kadın zina cezasından kurtulur, ancak karı-koca arasında evlilik bağı kesin bir biçimde sona erer.

Hz. Peygamber (s.a.s)`de lânet kelimesini beddua, buğz, hakaret gibi anlamlarda kullanmıştır. Rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.s)`in Bi`r-i Maûne olayında şehid edilen müslümanlar nedeniyle Rıl, Zekvan, Lıhyan ve Usayya oğulları aleyhinde kırk sabah lânet okuyarak beddua ettiği bildirilir (Buhari, Cihad 17). Buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.s), müslümanları rastgele lânet etmekten menetmiş, özellikle ashabının birbirine ve tabiat kuvvetlerine lânet etmelerini yasaklamıştır (Ebu Davud Edeb, 4908; Müslim, Birr, 80-87).

Islâm bilginleri arasında kimlere lânet edilip kimlere edilmeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır. Bilginlerin bir bölümü müslümanlara hiç bir şekilde lânet edilemeyeceği görüşündedir. Bilginlerin diğer bir bölümü ise fasık olan müslümanlara lânet edilebileceğini kabul ederler. Kâfirlere lânet edip edilemeyeceği de tartışma konusu olmuştur. Bazı bilginler, kâfirlere kayıtsız şartsız lânet edilebileceğini kabul ederken bazıları da bunun vacib olmadığını, onlara lânet edilebilmekle birlikte lânet etmemenin daha güzel ve yararlı olacağını savunmuşlardır (Fahruddin er-Razı, Tefsir-i Kebir Ter. III,188; Ibn Mace, Tercüme ve Şerh, X, 148).

LEBEN-İ FAHL(SÜT BABA)

Sözlükte leben, süt; fahl de erkek yani cinsel ilişkisi sonucu kadında süt meydana getiren kocadır. Leben-i fahl ise bir erkeğin yaklaşması sonucu kadında meydana gelen süt demektir. Buna göre küçük bir çocuk kendi annesinden başka bir kadının sütünü emecek olursa bu kadın onun süt annesi olur. Emdiği kadının bu sütü hangi erkeğin ilişkisi sonucu meydana gelmişse o erkek de bu çocuğun süt babasıdır. Başka bir deyişle süt emen çocuk hem kadın hem de erkeğin ortak süt çocuklarıdır. İki çocuğun aynı zamanda veya değişik zamanlarda emdikleri sütler bir erkekle bir kadından ise bunlar ana-baba bir süt kardeş olurlar. Eğer süt bir erkekten olmaz ve çocuklardan biri bu kadının ilk kocasından, diğeri ikinci kocasından meydana gelen sütü emmişse bunlar ana bir, baba ayrı süt kardeş olurlar.

LEVH-İ MAHFUZ

Arapça`da korunmuş levha demektir. İslâm`da olmuş ve olacak her şeyin yazılmış olduğu manevî levhayı dile getirir. Olmuş ve olacak şeyler Allah`ın bilgisine bağlı olduğundan Levh-i Mahfuz doğrudan Allah`ın ilim sıfatı ile ilgilidir. Korunmuş (mahfuz) olarak nitelenmeşinin nedeni, burada yazılı olan şeylerin herhangi bir müdahale ile değiştirilmekten, bozulmaktan uzak olmasıdır. Kur`an`da Ümmü`l-Kitap (Kitapların Anası, Ana Kitap), Kitabun Hafîz (Koruyan Kitap), Kitabun Mübin (Apaçık Kitap), Kitabın Meknun (Saklanmış Kitap), İmamun Mubin (Apaçık İnen Kitap) ve sadece kitap olarak da anılır. İnsanların başlarına gelecek şeyleri de ihtiva ettiği için Kitabul-Kader (Kader Kitabı) da denir.

Levh-i Mahfuz adı Kur`an`da yalnız bir ayette geçer. Bu ayette Kur`an`ın Levh-i Mahfuz`da bulunduğu bildirilir (el-Buruc, 88/22), ancak hiçbir tanım getirilmez. Buna karşılık birçok ayette nitelikleri belirtilerek tanımlanır. Buna göre Levh-i Mahfuz içinde hiçbir şeyin eksik bırakılmadığı (el-En`âm, 6/59), olacak şeylere ait bilgileri saklayan (Kaf, 50/4), yeryüzüne ve insanlara gelecek tüm belaların yazılı bulunduğu (el-Hadid, 57/22) her şeyin sayılıp tesbit edildiği (Yasin, 36/12), gökte ve yerdeki tüm gizliliklerin açıkça belirtildiği (en-Neml, 27/75), temiz yaratılan meleklerden başka kimsenin dokunamayacağı apaçık, korunmuş, koruyan, saklanmış ve ana kitap`tır.

Bazı zayıf Hadislerde Levh-i Mahfuz`un yaratılışına ilişkin bilgiler vardır. İbn Abbas`tan rivayet edildiğine göre Allah Levh-i Mahfuz`u beyaz inciden, kenarlarını da kırmızı yakuttan yarattı, kalemi de, yazısı da nurdur. Aynı konuda Enes bin Mâlik`ten yapılan bir rivayete göre de Levh-i Mahfuz`un bir yüzü yakut bir yüzü yeşil zümrüt ve kalemi de nurdur. Allah buraya yaratacağı, rızıklandıracağı, yaşatacağı, öldüreceği, izzetlendireceği ve dilediği şeylerden yapacağı herşeyi o nurdan kalemle yazdırmıştır. Bu yazma işlemi her gün ve gece sürmektedir. İbn Abbas`tan gelen zayıf bir rivayete göre Allah Levh-i Mahfuz`a ilk olarak şu sözü yazdırmıştır:

"Muhakkak ki ben Allahım. Benden başka ilah yoktur. Rahmetim gazabımı geçmiştir. Kim ki Allah`tan başka ilâh olmadığına ve Muhammedin O`nun kulu ve resulü olduğuna şehadet ederse, ona cennet vardır" Yine İbn Abbas`tan gelen diğer bir rivayete göre ise Levh-i Mahfuz`a ilk olarak "Bismillahirrahmanirrahim, kazâma teslim olan ve hükmüme ram olan ve belâma da sabredeni kıyamet gününde sıddıklarla birlikte diriltirim" sözü yazılmıştır.

LİÂN(ZİNA SEBEBİYLE EVLİLİĞİ SONA ERDİRME)

Liân ve eş anlamlısı mulâane, La`n kökünden "La.a.ne"nin mastarı; Allah`ın rahmetinden kovulma ve uzaklaştırılma; kocanın karısını zina ile suçlaması ve bunu dört şahitle ispat edememesi halinde, hâkim önünde özel şekilde ve karşılıklı olarak yeminleşme anlamında bir İslâm hukuku terimi. Hanefî ve Hanbelilerin ortak tarifine göre, liân; koca tarafından yalan söylüyorsa Allah`ın lâneti kendi üzerine çekilerek, yeminlerle güçlendirilmiş şehadetlerdir. Kadın da, eğer yalan söylüyorsa, Allah`ın gazabını üzerine çeker. Bu yeminleşme koca için "kazf" cezası ve kadın için zina cezası yerine geçer, Liân, evliliği sona erdiren bir boşanma yoludur.

Liânı doğuran sebep şudur. Bir erkek yabancı bir kadına zina ithamında bulunursa, bunu dört şahitle ispat etmesi gerekir. Aksi halde zina iftirası yapmış sayılır ve kendisine seksen değnek dayak vurulur (en-Nûr, 24/4). Kazif cezası, önceleri, eşine zina isnadında bulunan ve bunu dört şahitle ispat edemeyen koca için de uygulanıyordu. Nitekim Ashab-ı kiramdan Hilâl b. Ümeyye (r.a), hanımına zina isnadında bulununca Resulüllah (s.a.s); dört şahitle bunu ispat etmesini, aksi halde zina iftirası cezası (kazif) uygulanacağını bildirdi. Bunu bir kaç defa daha tekrar etti. Hilâl b. Ümeyye şöyle dedi: "Ey Allah`ın Resulü; bizden birimiz karısını bir erkekle zina halinde görüyor; delil istiyorsunuz. Seni hak olarak gönderen Allah`a yemin ederim ki, ben doğru söylüyorum. Şuna inanıyorum ki, Allah, benim sırtımı bu dayaktan kurtaracak şeyi sana indirecektir" (Buhârî, Şehâdât, 21, Tefsîru Sûre 24/3, Talâk, 28; Müslim, Liân, II; Ebû Dâvud, Talâk, 27; Ahmet b. Hanbel, Müsned, I, 273, III, 142). Bu olay üzerine aşağıdaki "mulâane ayeti" indi.

"Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah`ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah`ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Kadının da kocasının yalancılardan olduğuna dair, Allah`ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında; kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah`ın gazabının kendi üzerine olmasını diler" (en-Nûr, 24/6-9).

Ayetin ilk uygulaması Hilâl ailesi üzerinde oldu. Hz. Peygamber, Hilâl`i çağırdı. Hilâl, doğru söylediğine dair, dört defa Allah`ı şahit tutup, beşincide, eğer yalan söylüyorsa, Allah`ın lânetinin kendi üzerine olmasını istedi. Sonra karısı getirtilerek, o da aynı şekilde yemin etti. Beşincide, eğer kocası doğru söylüyorsa, Allah`ın gazabının kendi üzerine olmasını diledi. Allah`ın elçisi sonra onların arasını ayırdı (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, 1250 H, y.y., VI, 268). Liân ayetinin Uveymir el-Aclânî ve zina isnadında bulunduğu hanımı hakkında indiği de rivayet edilmiştir. Ayetin hükmünün, önce Hilâl ailesine ikinci olarak da Uveymir ailesine uygulandığı görüşü daha sağlam görünmektedir (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 268).

Liânın sebebi ikidir. Birincisi; bir erkeğin karısına, yabancı bir kadına isnat edildiği zaman zina cezası uygulamasını gerektiren zina isnadında bulunması. İkincisi; babanın henüz doğmamış olan veya doğmuş bulunan çocuğun nesebini reddetmesi.

Ebû Hanîfe`ye göre, çocuğun nesebini reddetmek, hemen doğumun arkasından veya normal olarak en geç bir hafta içinde olmalıdır. Koca, karısının doğurduğu çocuğun nesebini kabul etmemekle, ona zina isnadında bulunmuş olur ve mulâane yoluna gidilir. Bu süre geçtikten sonra, çocuğun nesebi, susma sebebiyle sabit olur. Ebû Yusuf ve İmam Muhammed`e göre ise, nifas sonuna kadar, çocuğun nesebini reddetmek mümkündür (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi, Beyrut 1328/1910, III, ?39; İbnü`l-Hümâm, Fethu`l-Kadîr, Kahire, t.y., III, 260 vd.; el-Meydânî, el-Lübâb, III, 79). Nifas müddeti doğumdan itibaren kırk gündür.

Liânın rüknü; yeminle birlikte Allah`ı şahit gösterme ve her iki eşin lâneti üzerine çekmesidir.

Liânın Şartları üçtür.

1. Eşler arasında evliliğin devam etmekte olması gerekir. Eşlerin daha önce cinsel temasta bulunmamış olması hükmü değiştirmez. Evli olmayanlar arasında veya yabancı bir kadına zina isnadında bulunulması halinde mulâane yoluna gidilemez. Bir erkek, yabancı bir kadına zina isnadında bulunduktan sonra onunla evlense, kendisine yalnız kazif cezası gerekir, Liân uygulanmaz.

2. Nikâh akdinin sahih olması gerekir. Meselâ, şahitsiz evlenen ve bu sebeple nikâhı fasit olan eşe mulâane uygulanmaz.

3. Kocanın şahitlik yapma ehliyetine sahip olması. Bu durum; eşlerin akıl, bâliğ ve müslüman olmasını ve kazif suçundan dolayı had cezasına çarptırılmamış bulunmasını gerektirir. Eşlerin âmâ veya fâsık olması sonucu etkilemez (el-Kâsânî, a.g.e., III, 24; İbnü`l-Hümâm, a.g.e, III, 259; el-Meydânî, a.g.e., III, 75,78; İbn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Mısır, t.y., II, 805 vd.).

Çocuğun nesebini red edebilmek için bazı şartların bulunması gerekir:

1. Hâkimin eşler arasında tefrika (ayrılık) kararı vermesi. Çünkü ayrılığa hüküm verilmeden önce, nesebi red gerekmez.

2. Nesebin, Ebû Hanîfe`ye göre, en geç bir hafta içinde, Ebû Yusuf ve Muhammed`e göre nifas müddeti içinde reddedilmesi gerekir. Çoğunluğa göre, neseb reddinin en kısa sürede (fevrî) yapılması gereklidir.

3. Nesebin kabulü anlamına gelen bir işlemin yapılmaması gerekir.

4.Tefrik sırasında çocuğun hayatta olması şarttır (el-Kâsânî, a.g.e, III, 246-248; el-Meydânî, a.g.e; III, 79; İbn Âbidîn, a.g.e, II, 811).

Mulâane sırasında yeminden kaçınma veya liândan dönme halinde; Hanefîlere göre liândan kaçınan koca ise, yemin edinceye veya yalan söylediğini itiraf edinceye kadar hapsedilir. Hapis cezasının bir yarar sağlamayacağı belli olursa, kazif cezası uygulanır. Yeminden kaçınan kadınsa, mulâane yapması ve kocasını tasdik etmesi için hapsedilir. Kocasını doğrularsa serbest bırakılır. "Yemin etmesi, kadından azabı kaldırır" (en-Nûr, 24/8) ayetinde belirtildiği gibi Hanefiler dışındaki çoğunluk İslâm hukukçularına göre, liândan kaçınanlara zina cezası uygulanır. Çünkü liân, zina cezasının yerine geçmiştir.

Koca, hâkim önünde yapılan liân işleminden sonra, yemininden dönerse kendisine kazif cezası verilir (el-Kâsânî, a.g.e., III, 238; el-Meydânî, a.g.e., II, 808; İbn Âbidin a.g.e., II, 808).

Liânın hükümleri:

Eşin zinası sebebiyle hâkim önünde vuku bulan mulâane sonunda aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkar.

1. Kocadan kazif veya tâzir cezası düşer. Kadın da zina cezasından kurtulur.

2. Mulâaneden sonra, eşlerin cinsel temasta bulunması haram olur. Hz. Peygamber bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Mulâane yapanlar artık sonsuza kadar bir araya gelemez" (eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VI, 271).

3. Eşler, mulâane sonunda hâkim kararı ile birbirinden ayrılmış olurlar. Delil; Hz. Peygamber`in Hilâl b. Ümeyye ile eşini ayırmasıdır (eş-Şevkânî, a.g.e., VI, 274). Burada, hâkimin ayırma hükmü, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed`e göre "bâin talâk * " niteliğindedir. Çünkü prensip olarak hâkim kararı ile gerçekleşen boşama bâin talâk sayılır. Koca, daha sonra, yalan söylediğini ikrar eder veya şahitlik yapma ehliyetini kaybederse karısı kendisine helâl, çoğunluk İslâm hukukçularına göre ise, Liân sonucu gerçekleşen ayrılık, süt hısımlığı yüzünden ayrılıkta olduğu gibi "nikâh akdini fesih" niteliğindedir; ebedî haramlığı gerektirir ve artık bu iki eşin yeniden evlenmesi mümkün olmaz.

4. Zina fiiline bağlı olarak doğan veya doğacak olan çocuğun nesebi baba yönünden reddedilmiş sayılır. Artık bu koca ile çocuk arasında miras ve nafaka hukuku cereyan etmez (bk. el-Kâsânî, a.g.e., III, 244-248; İbnü`l-Hümâm, a.g.e., III, 253 vd.; el-Meydânî, a.g.e., III, 77-78; İbnRuşd, Bidâyetü` l-Müctehid, Mısır, t.y., II, 120 vd.; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire, t.y., VII, 410-416; Abdurrahman es-Sabünî, Medâ Hürriyeti`z-Zevceyn fi`t-Talâk, Beyrut 1968, II, 896 vd.).
CÖMERTLİK GÖNÜLDEN VERMEK

:s ِ قَال َ رَسُول ُ اللَّه َأبِى هُرَيْرَة َ قَالَ:ا ْ عَن َّ
إِذَا هَما “مَثَل ُ الْبَخِيل ِ وَالْمُتَصَدِّق ِ مَثَل ُ رَجُلَيْن ِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَان ِ مِن ْ حَدِيدٍ، ٍ
إِذَا هَم َّ الْبَخِيل ُ بِصَدَقَةاَأثَرَهُ، وَا َ الْمُتَصَدِّق ُ بِصَدَقَة ٍ اتَّسَعَت ْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّي
إِلَى صَاحِبَتِهَا.”ا ٍ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَت ْ كُل ُّ حَلْقَةا ُ تَقَلَّصَت ْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّت ْ يَدَاه

Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden
birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda
bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden
kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise
(âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi
sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”
(M2361 Müslim, Zekât, 77
Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle
buyurmuştur: “Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner.
Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı
malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım, malını (hayır yollarında
harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et.’ der.”
(B1442 Buhârî, Zekât, 27)
Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
“...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”
(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)
Câbir b. Abdullah’tan nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle
buyurmuştur: “...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri
birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk
ederek helâk etti.”
(M6576 Müslim, Birr, 56)
Ebû Bekir es-Sıddîk’tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sav)
şöyle buyurmuştur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan
kimse cennete giremez.”
Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyor-
muş. Aniden gökyüzünden, “Filânın bahçesini sula!” diye bir ses işitmiş.
Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan
geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başla-
mış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir
derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve
önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya
buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yak-
laşarak, “Arkadaş, adın ne?” diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun
buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, “Adımı niçin soruyorsun?” demiş.
O da, “Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya...” diyerek anlatmaya
başlamış: “Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, ‘Filânın bah-
çesini sula!’ dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar
geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle
böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?” deyince bahçe sahibi, “Madem merak
ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap ya-
parım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim.
Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir.”
diye karşılık vermiş.1
Peygamber Efendimizin anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde
ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir
oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka
bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır.
Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahra-
manı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber tarafından
bir örnek olarak aktarılmıştır.
Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü, bizzat ya-
şantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz
örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla o, esen rüzgârdan daha cömert
idi.2 Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise
onu mutlaka verir,3 asla yok demezdi.4 Kısacası o, insanların en cömerdi
idi.5 Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla
bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördü-
ğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e vermiş ve “Bunu, giyesin diye ör-
düm.” demişti. Peygamber Efendimiz hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip
ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün üzerindeki hırkayı gören bir
sahâbî, “Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz.” demişti. İnsanların
en cömerdi olan Resûl-i Ekrem, “Peki.” deyip orada biraz oturduktan sonra
evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti.6 Bir
başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Ya-
hudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla
terennüm etmekten kendini alamamıştı.7
Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, ser-
veti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir?
Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan ötürü hürmet etmeyen kişi,
kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı
istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir
erdemdir ki Yaratan’ın ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir
lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.
En Sevgili’nin Medineli ashâbından Sâbit b. Kays ve eşi emsalsiz bir
cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yü-
rekleri özveriye açan bir örnektir:
Bir gün Peygamber Efendimize bir adam gelerek, “Yâ Resûlallah! Aç-
lıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım.” der. Resûlullah onu doyurmaları için
hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiç-
bir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah, “Bu gece şu adamı konuk edip
yemek yedirerek Allah’ın merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?” bu-
yurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve “Ben varım, yâ Resûlallah!”
diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır.8 Akabinde o adamı alıp evine gö-
türür. Hanımına hitaben, “İşte bu kişi Allah Resûlü’nün konuğudur. Evde
ne varsa ona ikram edelim.” der. Evin hanımı, “vallahi evimizde çocukla-
rımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok.” diyerek karşılık verir. Eşinden
bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: “O hâlde çocuklar akşam
yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece
karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim.”
Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır
ama Allah Resûlü’nün emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca
misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve
izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın huzuru-
na varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah
Resûlü, “Bu gece Allah sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur.” buyurur.9
Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine
ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih
etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan “îsâr ahlâkı”nın na-
dide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak da bu tür bir dav-
ranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem
bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir:
“Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gö-
nüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara
verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ih-
tiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri-
liğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.”10
Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. verilen şeyden karşılık bek-
lenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda
anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini
dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi
olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olma-
dığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce
Yaratıcı’nın rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun
için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm ina-
nanlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: “Onlar, yiyeceği, yok-
sula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası
için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık
suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz.’
Allah da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine
bir sevinç verir.”11
Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok
olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bi-
lakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla
âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün evinde bir koyun kesi-
lir. Âişe annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına da-
ğıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, “Koyundan ne kadar kaldı?” diye
sorar. Âişe validemiz ona der ki: “Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kal-
madı.” Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin verdiği cevap çok
anlamlıdır: “(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!”12
Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü, bütün hayatı malından
mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dün-
yalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır.13 Bu çerçevede o (sav), kişinin
gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdik-
leri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip
sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu14 ifade etmiştir.
Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duy-
gularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendiri-
lemez. Nitekim Hz. Peygamber gösteriş için yapılan deve kesme yarışında
boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır.15 Bu tür
duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa
olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz, Allah rızası gözetmeksizin, gösteriş
için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır:
“Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah, ona verdiği
nimetleri hatırlatacak. O da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek.
Sonra Cenâb-ı Hak soracak: ‘Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?’ O kişi,
‘Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya
harcadım.’ diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, ‘Yalan söylüyorsun. Sen,
malını, ‘Ne cömert adam!’ desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, ‘Ne cömert
adam!’ denildi.’ şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü
sürüklenerek cehenneme atılacak.”16
Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır.
Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir.17 Ancak cömert-
lik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah rızasından başka hiçbir
karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu ze-
deleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa
kakmamalıdır.18 Nitekim Allah Resûlü de insanlara mal verirken, onları
incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.19
Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmak-
tan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemek-
ten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma iste-
ğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz
tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir
zırha benzetilmiştir: “Cimri ile Allah yolunda harcama yapan kimsenin hâli,
üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan,
bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar
hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde
ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve
zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır.”20
Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın rızasını kaza-
nır. Hz. Peygamber’in bildirdiğine göre, “Kulların sabaha eriştiği her gün
(yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, ‘Allah’ım, malını hayır yolunda
harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver.’ der. Diğeri de, ‘Allah’ım,
malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin ma-
lını telef et.’ der.”21 Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum
ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın hoşnutluğuna, meleklerin duasına
nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını
kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber
bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: “Yalnızca iki kişiye gıpta edilir:
Allah tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye,
Allah tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına
öğreten kimseye.”22
Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Al-
lah cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde teza-
hür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu
âyet-i kerîmede ifade etmiştir: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimri-
lik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”23 Nitekim Peygamberimiz
de cömertliğin ölçüsünü, “İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden
yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” buyurarak24 belirlemektedir. Bu
çerçevede Allah Resûlü kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak
başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin
tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i, “Malının bir kısmını kendine
ayır, bu senin için daha hayırlıdır.”25 diyerek uyarmış; malının tamamını
vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû vakkâs’a da, yalnız üçte birini vasiyet
etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, “Vârislerini
zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır.”
buyurmuştur.26 Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin ge-
reği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nite-
lendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım
talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ise
malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.27

Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasö-
zünde ifade edildiği gibi, “Cömertlik, mevcut olandadır.” Yarım hurma da
olsa28 herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır.
Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması
dahi cömertliktir.29 Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları
satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır.
Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmaması-
dır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimrili-
ğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.
Allah Resûlü, ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin
verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu ör-
nekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti.
Hz. Âişe ona, “Şunu al.” dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak
ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü, “Evine senin ha-
berin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?” dedi. Hz.
Âişe de, “Evet.” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Ey Âişe,
yavaş ol! Sayma ve sayarak verme! Yoksa Allah da sana sayarak verir.”30 buyu-
rarak onu uyardı.
Bu bağlamda, Allah Resûlü müminlere şöyle seslenmektedir: “Pinti-
likten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik
onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabala-
rıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar.”31 Müminleri cimrilik
ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran
Peygamber Efendimiz, cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü
olduğunu32 söylemiş, cimriliği “hastalık” olarak nitelendirmiş,33 kendi-
sinin kesinlikle cimri olmadığını34 özellikle ifade etmiş, dualarında da,
“Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike
en erudde ilâ erzeli’l-umuri.” (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan
sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.)35 şeklinde
tazarruda bulunmuştur.
Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme,
egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe,
sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri,
egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi har-
cayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru
ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa

taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına
ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendi-
rir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan
vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kal-
binde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar
basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı bu kişilere şöyle seslenir: “De ki: Rab-
bimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik
yapardınız.”36 Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak cimrideki hasta ruh hâlini en veciz
şekilde ortaya koymaktadır.
Mümin her şeyden önce Allah’ın rızasını arayan, her şeyden çok
Allah’a güvenen ve sadece O’na boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden
ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağ-
ni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a bile ihtiyacının
kalmadığını zanneder.37 Malını mabut edinir. “Malım, malım!” der durur.
Halbuki Peygamberimizin ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği
ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gön-
derdiğinden başka malı mı vardır?38 Ne yazık ki cimri insan bu durumun
farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a güven duygusunu, dola-
yısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, “...Bir insanın kalbinde
cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz.”39 buyurmuştur.
Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığı-
nın yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hat-
ta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama kor-
kaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi
ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan
şeytan tarafından fısıldanmaktadır.40
Cimrilik, insanı Allah’ın sevgisinden mahrum bırakmakta41 ve top-
lum içinde huzurun bozulmasına42 yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip
etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tı-
kayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül eden bir toplumun
huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pin-
tileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan
müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktir-
mek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vu-
rulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu
mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah

Resûlü bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: “...Cimrilikten
sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendi-
lerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti.”43
Dünyada Yaratan’ın ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimri-
nin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır.44 Ebû
Bekir es-Sıddîk’ın naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuş-
tur: “Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez.”45
Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah şöyle hitap etmektedir: “Allah’ın lüt-
fundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için
hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey,
kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır.”46
Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diye-
biliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaş-
ma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını
emretmiştir.
Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah47 ol-
duğunu, O’nun mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını48
hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli,
cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın, “Elini boynu-
na bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur
açıkta kalırsın.”49 âyeti ve Hz. Peygamber’in şu tasviri bu konuda ona reh-
ber olmalıdır:
“Cömert, Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennem-
den uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama
cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah katında cimri âbidden daha
sevimlidir.”50


Dipnotlar

(M2361 Müslim, Zekât, 77
(T1963 Tirmizî, Birr, 41)
M7473 Müslim, Zühd, 45.1
B6 Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1.2
HM3012 İbn Hanbel, I,3

M6018 Müslim, Fedâil, 56.4
M6009 Müslim, Fedâil, 50.5

İM3555 İbn Mâce, Libâs, 1.6
HM14301 İbn Hanbel, III,7
303.
İF7/119, İbn Hacer,8 Fethu’l-
bâri, vII, 119.


B3798 Buhârî, Menâkıbü’l-9
ensâr, 10.
Haşr, 59/9.10
İnsân, 76/8-11.11

T2470 Tirmizî, Sıfatü’l-12
kıyâme, 33.
M7420 Müslim, Zühd, 3.13
B6442 Buhârî, Rikâk, 12.14
D2820 Ebû Dâvûd,15
Dahâyâ, 13-14.
M4923 Müslim, İmâre,16
152.
B73 Buhârî, İlim, 15.17
Bakara, 2/262.18
B3114 Buhârî, Farzu’l-19
humus, 7.
M2361 Müslim, Zekât, 77;20
B5299 Buhârî, Talâk, 24.
B1442 Buhârî, Zekât, 27.21
B73 Buhârî, İlim, 15.22
Furkân, 25/67.23
N2560 Nesâî, Zekât, 66;24
İM3605 İbn Mâce, Libâs, 23.
B2757 Buhârî, vesâyâ, 16.25
B2742 Buhârî, vesâyâ, 2.26
T3675 Tirmizî,27
Menâkıb,16; D1678 Ebû
Dâvûd, Zekât, 40.


M2350 Müslim, Zekât, 68.28
T2325 Tirmizî, Zühd, 17.29
N2550 Nesâî, Zekât, 62.30
D1698 Ebû Dâvûd, Zekât,31
46.
D2511 Ebû Dâvûd, Cihâd,32
21.
EM296 Buhârî,33 el-Edebü’l-
müfred, 111.
M2428 Müslim, Zekât,34
127.
B6365 Buhârî, Deavât, 37.35

İsrâ, 17/100.36
Leyl, 92/8.37
M7420 Müslim, Zühd, 3.38
N3112 Nesâî, Cihâd, 8.39
Bakara, 2/268.40
T1961 Tirmizî, Birr, 40.41
M6576 Müslim, Birr, 56.42

M6576 Müslim, Birr, 56.43
T1961 Tirmizî, Birr, 40.44
T1963 Tirmizî, Birr, 41.45
Âl-i İmrân, 3/180.46
Âl-i İmrân, 3/180; Hadîd,47
57/10.
Âl-i İmrân, 3/26.48
İsrâ, 17/29.49
T1961 Tirmizî, Birr, 40.50

Kaynak

Diyanet Vakfi Yayinlari
Hadislerle islam

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)