MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Çatılarda Buzlanma ve Buz Sarkıtlarının Oluşum Sebepleri

Filmleri, dizileri, çizgi filmleri vb. Yansıtan bir kış klasiği. Bunlar buz sarkıtları. Bu, çatıların saçaklarına, ağaç dallarına, arazi çıkıntılarına ve peyzajın diğer birçok unsuruna zorlayan buz parçaları hakkındadır. Genellikle düşük sıcaklıklar ve yoğun kar yağışı nedeniyle kışın ortaya çıkarlar. Bazen kar yağmasına gerek kalmadan oluşturulabilir ve sonbaharda nüfus için ciddi sorunlara neden olabilirler.

Filmlerde, dizilerde, çizgi filmlerde, kartpostallarda ve pek çok yerde muhakkak ki buz sarkıtları gördük. Neye benzediklerini bilmek için onları şahsen görmüş olmanıza gerek yok. Daha soğuk kışların bir klasiğidir ve esas olarak su ile birlikte sürekli sıvı su damlaması nedeniyledir. yılın bu zamanında tipik güçlü donlar. Kış aylarında sıcaklıkların, özellikle geceleri önemli ölçüde düştüğünü biliyoruz. Bir yağmur vakası sırasında çatılardan sürekli olarak sıvı su damlaması, buz sarkıtlarının oluşmasına neden olur.

Sıcaklığın 0 derecenin altına ani düşüşünün bir sonucu olarak, bir saçağı oluşumu için ideal koşulları bulabiliriz. Yani, ortam sıcaklığı 0 derecenin altında olduğunda ve yağmur yağdığında veya yağmur yağdığında, Sıvı suyun sürekli damlamasıyla buz sarkıtları oluşabilir. Bunlar buz sarkıtları adı verilen karakteristik buz sarkıtlarıdır.

Buz sarkıtlarının oluşumu

Genellikle şehirlerde bir çatı saçağında buz sarkıtları oluşur. Daha önce taşımış olmanız gereklidir. Bu şekilde sıcaklığın çok düşük olmasını garanti etmiş olacağız. Su ayrıca çatılarda toplanma ve ardından buz sarkıtları oluşturma eğilimindedir. Günün merkezi saatlerinde meydana gelen kısmi kar erimesi beyaz kar örtüsünün altında çok sayıda küçük su akıntısına yol açar. Geceleri sıcaklıklar düştüğünde ve bu su hatları çatı saçaklarının kenarlarında sona erdiğinde, buz haline gelene kadar soğumaya başlar.

Akşam karanlığında dondurucu soğuk, çatıdaki karda bir buz kabuğu oluşmasına neden olur ve bu mantonun iç kısmı nehirden tamamen izole edilir. İç kısım alttan akmaya bu şekilde devam eder. Ortaya çıkan damlalar çözülür veya içinden geçer. hemen tekrar donana kadar saçak. Ve çok düşük sıcaklıkta olan dış hava ile temas ederler ve saatlerin geçmesiyle oluşurlar. Kışa özgü keskin buz iğneleri bu şekilde üretilir.

Çevre koşulları

Gün boyunca gökyüzünün açılabilmesi ve sıcaklığın hızlı bir şekilde hızlı bir şekilde açılabilmesi oldukça yaygındır. Böylelikle çatı saçaklarında oluşan buz iğnelerinin bir kısmı güneşle aydınlatıldığında veya ısı ile eridiğinde ayrılabilir. Bu, çatıların altından geçen insanlar için tehlike oluşturur. Bazı durumlarda, buz sarkıtları düştüğünde altından yürüyen insanlar buz sarkıtları nedeniyle ölüme neden oldu. Bu tür haberler, Rusya gibi çok soğuk ülkelerde genellikle çatılarda bu tür oluşumlar meydana getiren yoğun soğuğun hemen hemen her kışında ortaya çıkar.

Sadece buz sarkıtlarının adıyla bilinmekle kalmaz, aynı zamanda nerede bulunduğumuza da bağlıdır, başka isimlerle de bilinebilir. Nerede olduğunuza bağlı olarak, bulduğumuz isimlerin bir listesi vardır. sivri uçlar, chipiletes, pinganiles, candelizos, calambrizos, rencellos, suckers veya vantuzlar. Burada, İspanya'da Cantabria'nın iç kesimlerinde cangalitu veya cirriu, Roncal vadisinde ise churro olarak adlandırılır, ancak en garip kelime calamoco'dur. Burundan aşağı kayıyormuş gibi düşen bir mukusu ifade eder. Bu aynı zamanda, bu insanların burnundaki mukusun çok soğukken donduğu çizgi film serilerinde de çok tipiktir.

Olası tehlikeler

Buz sarkıtları sadece bir şehrin çatılarının bulunduğu bölgede oluşmaz, aynı zamanda doğada da üretilir. Bazı uçurumlarda, kayalarda, ağaç dallarında vb. Görebiliriz. Bu buz iğnelerinin nasıl oluştuğu. Sonunda, buz sarkıtlarından ancak şehirlerde üretilirse belirli bir derecede tehlike buluyoruz. Doğal ortamlarda, fotoğraflarla kurtarmaya değer güzel manzaraların oluşumuna sahibiz.

Ancak şehirlerde tehlike barındırabilirler. Çatılarda kar birikmesi ve ardından yukarıda bahsettiğimiz çözülme ile, düşük sıcaklıklar nedeniyle damlacıklar yeniden donar. Yine sıcaklıklarda bir artış olursa, bu buz iğneleri düşmeye başlar ve o zaman yayalar için tehlike oluştururlar. Ülkemizde, kışın genellikle bu kadar düşük sıcaklıklara sahip olmadığımız için bu, izole bir şekilde gerçekleşir. Ancak bu filomena yıl gibi bir kış fırtınasından sonra bu tehlikeler meydana gelebilir.

Rusya'da yılda yaklaşık 100 kişinin saç dökülmesinden öldüğü tahmin edilmektedir. Finlandiya gibi bazı ülkelerde, binaların üzerinde bu fenomenin varlığının tehlikesine karşı uyaran işaretler vardır. Bazı yerlerde ölüm saçağı olarak kabul edilir çünkü bir varyantı da vardır. Derin denizde ilginç bir fenomen meydana geldiğinde 1947'de bunun hakkında konuşmaya başladılar. Kuzey Kutbu veya Antarktik Okyanusu'nun sıcaklıkların -20 ° 30 ° 'ye kadar çıktığı çok soğuk sularda gerçekleşir. Yüzey suyu donduğu için denizin sıcaklığı daha yüksektir. Bu şekilde tuz bu işlemin dışında bırakılır ve yoğunluğu daha yüksek olduğu için suya batırılır. Çevreleyen su donar ve temas ettiği suyu donduran bir sarkıt oluşturulmuştur.

Yoluna çıkan her şeyi dondurduğu için buna ölüm saçağı denir. Yavaş hareket eden bir hayvanla karşılaşırsa, sonunda onu dondurur.
İSLAM'DAN ÇIKARTAN 10 MADDE ve ŞERHİ

Değerli müslüman ! Aşağıda okuyacağınız maddeler müslümanı ilmi delillerle tevhid ve şirk hakkında bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Okuyacağınız maddelere muhalif bir müslüman gördüğünüzde hemen ona sen kâfirsin, muşriksin diyemezsiniz. Zira hakkı bilmeyene, hakkı tebliğ etmek kuranın, sünnetin ve davet usulünün gereğindendir. Bu risale insanlara hükmetmek için hazırlanmadı. Bu risalenin amacı tevhidle şirk arasındaki farkı beyan etmektir..

1- ALLAH’A ŞİRK KOŞMAK İMANI BOZAR :

İslam dininden çıkaran ilk maddemiz Allah’a şirk koşmaktır. Şirk en büyük günahtır. Yeryüzüne gelen her peygamber şirkten sakındırmış ve kavimlerini şirke karşı bilinçlendirmiştir.

Şirk Luğatta; ortak olmak manasına gelir.
İslami terimde ise; Allah’ın Rububiyet’inde,[2] Uluhiyyetinde,[3] İsim ve Sıfatlarında[4]ortağı olduğuna inanmaktır.
Şirk, günümüzde pek bilinmeyen bir gerçektir. Bu sebeble şirk mutlaka bilinmesi gereken ilk emirdir. Her müslüman ilkin şirk ve çeşitlerini bilmelidir. İzin verirseniz şirkten sakındıran bir ayet okuyalım.

[وَاعْبُدُواْ اللّهَ وَلاَ تُشْرِكُواْ بِهِ شَيْئًا
1. Delil : "Allah'a ibadet edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın." (Nisa, 36)
Delil Cümlemiz : “……hiçbir şeyi ortak koşmayın."
Açıklama : Ayet, Allah’a kulluk etmeyi, yalnız onu birlemeyi ve şirk koşmamayı emretmektedir. İzin verirseniz Kur'an'da şirkle alakalı bir ayeti anlayalım :

[إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا
2. Delil :Hiç şubhe yok ki Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bunun dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar. Her kim, Allah’a ortak koşarsa, hiç şubhe yok ki büyük bir günah ile iftirâ etmiştir. ”(Nisâ 48)
Delil Cümlemiz : “…Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz…”
Açıklama : “Ayet; şirkin asla bağışlanmayacağını, en büyük günahın şirk olduğunu ve şirkin ebedi cehennemlik bir amel olarak beyan edildiğini öğreniyoruz. “

[تَاللَّهِ إِن كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ
3. Delil :Allah’a yemin olsun ki biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik. Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk (ona eş koşmuştuk) (Şuara, 97-98)
Delil Cümlemiz : ”…Çünkü sizi alemlerin Rabbi ile bir tutmuştuk (ona eş koşmuştuk) ”
Açıklama : Bu konuşmalar cehennem ehlinin dünyada taptıkları putlar (sistemler, liderler, sanatçılar…) arasında geçen konuşmalardır. Dünya hayatında Allah’a şirk koşmuş olan bu insanlar sapık bir yolda yaşadıklarını itiraf ediyorlar. Ayet içinde bildirilen şirk koşanlar, taptıkları putların rızık veren, hayat bağışlayan, yoktan var eden ve öldüren olduğuna inanmazlardı. Zira onlar bunları hak edenin Allah olduğunu bilirlerdi. Onlar putlara duydukları sevgide, onlara duydukları tutkuda, onlara her hususta itaatte şirk koşmuşlardı. Onlar, Allah ve peygamberlerinden gelen hükümleri hayatlarında tatbik etmeyip bilginlerini, atalarını Allah’a eş koşmuşlardı. Onlar yüceltmeleri gereken Allah’ı yüceltmeyip putları yüceltmişlerdi.[5] Bu yüzden şirke düşmüşlerdi. Allah’a şirk koşmak kişiyi ebedi cehenneme düşürür.

[الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَـئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ
4. Delil : İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık, zulûm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlaradır ve onlar doğru yolu bulanlardır. ” (En’am, 82) ayeti inince ashab “imanlarına herhangi bir haksızlık karıştırmayanlar ” (cümlesini) anlamakta zorlandılar ve Ey Allah Rasulu “Bizden kim nefsine zulmetmez” diye sordular ?
Rasulullah bu sizin sandığınız gibi değildir bu Lokman’ın (a.s.) “ Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur” sözü gibidir. (Buhari; Muslim; Ahmed bin Hanbel)
Delil Cümlemiz : ” Ey yavrucuğum muhakkak ki şirk büyük bir zulûmdur …”
Açıklama : Rasulullah nefse zulmetmenin şirk koşmak olduğunu Lukman’ın (a.s.) oğluna söylediği sözle açıklamıştır. Şirk koşmak, Allah’a karşı işlenen en büyük günahtır. Şirk asla afvolunmayan ve sahibini de ebediyen cehenneme sürükleyen bir ameldir.

5. Delil: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur : “ Kulların Allah üzerindeki hakkı, kendisine hiçbir şeyi şirk koşmayana azab etmemesidir. ” (İmam Buhari; Muslim)
Delil Cümlemiz: “………………şirk koşmayana azab etmemesidir.”
Açıklama : Rasulullah (s.a.v.) kulların Allah üzerinde hakkı olduğunu ve bu hakkın da kul şirk işlemediği takdirde azaba düşmemesi olarak açıklamaktadır. Hadis, Şirk işlendiği takdirde azabın hak olduğunu beyan etmektedir.

İzin verirseniz gelin hep birlikte şirkin çeşitlerini öğrenelim :

Şirk : Büyük, Küçük, gizli olmak üzere üç türlüdür.

1- Büyük Şirk:
Bir kimsenin ibadetlerde işlemiş olduğu şirktir. Bu şirk, insanı dinden çıkarır. Misal : Kainatı yöneten düzenleyen olarak salihleri, efendileri, gavs azamları[6] bilmek, kabirlerden fayda-zarar- rızık ve şifa beklemek, kanun koyma hakkını beşeri düzenlere vermek, putların veya bir insanın önünde eğilmek, türbeler önünde mumlar yakarak zenginlik istemek…

Büyük şirk altı kısımdır.
a- Duada şirk:
Kişinin duada Allah'ın dışında birine yönelmesidir. Bir kimsenin yardımı, Allah’tan beklemeyip, istemeyip, ummayıp bir Peygamberden – salihten – veliden - yatan ölüden – alimden - istemesi durumunda gerçekleşen şirktir. Diyelim ki; “ Ey Abdulkadir Geylani derdime şifa ver, Ey Efendim sen sıkıntımı görüyorsun derdime derman ver, Ey filan hazretleri oğlumun rızkını genişlet, kızımın bahtını aç gibi sözlerle dua etmekle…”


[فَإِذَا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ إِذَا هُمْ يُشْرِكُونَ
1. Delil : " Gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar. Onları karaya (ulaştırmakla) kurtarınca da, bakarsın ki, onlar ortak koşarlar." (Ankebut, 65)
Delil Cümlemiz : “……dini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na yalvarırlar…………..”
Açıklama : Ayet, gemide bir boğulma tehlikesi geçirince hemen Allah’a dönen insanların halini beyan etmektedir. Bu insanlar ne zaman gemi içinde bir boğulma tehlikesi yaşasalar hemen Allah’a dönerler boğulma tehlikesinden kurtulunca da Allah’a şirk koşmaya başlarlardı. Ayet, sıkıntı anında duayı Allah’a yaptıklarını, sıkıntı bitince de duayı (ibadet) putlara doğru yaptıklarını belirtir.
Günümüzde bir çok insan bir kaza, mûsibet, deprem anında Allah diyerek dua eder sonra kurtulunca da Allah’a yine çeşitli varlıkları Allah’a şirk koşarlar.[7]

b- Niyet ve kasıtda şirk :

Kişinin, amelini Allah için ihlaslı kılmayıp, kişiler ve kurumlar adına yapması ve dünya çıkarlarını Allah’ın rıdasını kazanmaktan daha hoş görmesidir.
[مَن كَانَ يُرِيدُ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَالَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لاَ يُبْخَسُونَ أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الآخِرَةِ إِلاَّ النَّارُ وَحَبِطَ مَا صَنَعُواْ فِيهَا وَبَاطِلٌ مَّا كَانُواْ يَعْمَلُونَ
1. Delil : Kim (yalnız) dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar ahiratte ateşten başka hiçbir şeyleri olmayacak kimselerdir. Orada işledikleri şeyler boşa gitmiştir. Zaten yapa geldikleri de hep batıldır.” (Hud,15-16)
Delil Cümlemiz : “…………………..Kim (yalnız) dünya hayatını ve onun ziynetini istemekte ise,…………”
Açıklama : Bir kimse Allah için değil de bir başkası için bir amel işlerse o amelin sevabını Allah’tan alması mümkün değildir. Ameliyle dünya nimetlerini kazanmak amacında ise; Allah’ın rıdasını aramadığı kesindir. Bu ameliyle Allah rıdası aramadığı için şirk koşmuş olur. Zira ameller ancak Allah için yapılır.

c- İtaatte Şirk:
Bir kimsenin, Allah’ın emrine hükmüne bildirdiklerine itaat etmeyip kişilerin sistemlerin kurumların- patronların şıhların emrine uyması durumunda gerçekleşen şirktir. Allah ve Rasulunün ilkesine muhalif hüküm koyanlara itaat etmek bu şirk içine girer.


[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُوا أَعْمَالَكُمْ
1. Delil : "Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin, işlerinizi boşa çıkarmayın " (Muhammed-33)
Delil Cümlemiz :“……Allah’a itaat edin,………”
Açıklama : Ayet itaatin ancak Allah ve Rasulune olması gerektiğini beyan eder. Bir kimse Allah’ın namaz kılma emrini hiçe sayarak bir patronun-müdürün-amirin emrini dinleyerek namaz kılmaz ise, bu Allah’a değil de emir verene kul olmuş ve Allah’a şirk koşmuş olur. Müslüman ancak Allah’ın emrini dinler ve ona itaat eder.


[اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ
2. Delil : "Onlar hahamlarını ve rahiplerini Rabb'ler edindiler." (Tevbe, 31)
Delil Cümlemiz : “…….Rabler edindiler."
Açıklama : Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah’ın emirlerine ve hükümlerine itaat etmeyip bilginlerine itaati seçince, Allah onların bilginlerini Rabb'ler (kanun belirleyenler-nizam koyanlar) edindiler buyurmuştur. Bir kimse Allah’ın emrini yerine getirmeyip bir insanın veya kurumun emrini yerine getirirse bu yaptığı şirk olur. Zira bu amelle Allah emrini küçük görüp uygulamamış ve emredenin hükmünü ise üstün görmüş olur.

d- Sevgide Şirk:
Kişinin, bir kimseyi -sistemi- kurumu- alimi- Şeyhi- takımı- partiyi- artisti- sanatçıyı- ideolojiyi Allah’tan daha çok düşünmesi ve sevmesidir. Kişinin, bu varlığı, Allah’tan daha çok düşünme ve sevme sebebi, bu varlığa Allah’tan daha çok değer vermesindendir.


[وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ
1. Delil : "İnsanlardan bazıları vardır ki Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler." (Bakara,165)
Delil Cümlemiz : “……Allah'tan başka ilahları Allah'ı sever gibi severler."
Açıklama : Ayet, bir kimseyi veya sistemi Allah’ı sever gibi sevmenin şirk olduğunu beyan eder. Bir insan Allah’ın emirlerine, hükmüne itaat etmek için hiçbir çaba harcamayıp, dünyanın çeşitli varlıklarını daha çok sevmeye çalışırsa bu amel kişiyi şirke düşürebilir. Zira bir kimse, birini Allah’dan daha çok düşünmesi, onu daha çok sevmesi, ona her emirde itaat etmesi onun kulu olduğunun delilidir.

e- Tasarrufta Şirk:
Allah’ın, Alemi düzenleme- oluşturma- yağmuru yağdırma- öldürme- diriltme- rızık verme hususlarda ki hakkını, Salihlerin ve velilerin hakkıdır, diyerek onlara vermek, onların güç sahibi olduğuna inanmaktır.

[وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ فَأَنَّى يُؤْفَكُونَ
1. Delil : "Eğer sen onlara Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir. O halde nasıl yüz çevirip döndürülüyorlar." (Ankebut, 61)
Delil Cümlemiz : “…….Göklerle yeri kim yarattı ve güneşi ve ay'ı kim emrinize verdi diye sorsan onlar elbette Allah diyeceklerdir……”
Açıklama : Yerde ve gökte düzenleyen, meydana getiren, yaratan sadece Allah’tır. Kim yerde ve gökte seyyidlerin, efendilerin, kutbu Azamların, ölülerin, şıhların düzenleyen, meydana getiren, yardım eden olduğunu kabul ederse tasarrufta şirk işlemiş olur. Zira Allah’ın yerdeki ve gökteki tasarruf hakkını bir insan vermiş olur ki buda Allah’a ortak koşmaktır.

f- Korkuda Şirk:

Kişinin; Allah dışında birilerinin, kendisine aleme fayda ve zarar verdiğine inanması-onlardan korkması ürkmesidir. Kişinin, Şirk sistemlerin baskısından-tehdidinden korkması. Allah korkusunu hiçe sayması, Rabb'inin hesab soruculuğunu hiçe sayarak beşerden ve sistemlerden korkması, ölülerin yaşayanlara zarar vereceğine inanılması, Şeyhlerin haram işlendiği takdirde çarpmasından korkulmasıdır.

[الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
1. Delil : " Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine "Düşmanlarınız olan insanlar size karşı bir ordu hazırladılar. O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların (mûminlerin) imanlarını artırdı. Ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" dediler." (Al-i İmran, 173)
Delil Cümlemiz : “…O halde onlardan korkun dediler de bu söz onların (mûminlerin) imanlarını artırdı…”
Açıklama : Müslüman ancak Allah’dan korkar. Eğer bir kimse ölülerden, efendilerden, cinlerden zarar gelecek diye onlardan korkup, Allah’dan korkmuyorsa bu insan şirk işlemiş olur. Diyelim ki cinlerin, şıhların beni çarpmasından korkuyorum demek caiz değildir. Zira zarar ve fayda veren ancak Allah’dır.


[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
2. Delil : "Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz." (Al-i İmran, 200)
Delil Cümlemiz : “….Allah'tan korkun ki……..”
Açıklama : Ayet Allah’dan korkmak gereğini beyan eder. Müslüman ancak Allah’dan korkmalıdır.

2- Küçük şirk: Bu şirk çeşidi, Tevhidin kemaline zarar verir. Küçük şirk, insanı dinden çıkarmayan şirk olub, büyük şirke taşıyan bir vesiledir. Misal: Namazda gösterişte bulunmak,

a- Sözlü şirk :
Kişinin, Allah adına değil de bir başkası adına yemin etmesi, (namusuma-şerefime-ulusumun üzerine…) veya Kur'an çarpsın -iki gözüm aksın-şeyhim çarpsın - ekmek çarpsın gibi sözlerle koşulan şirktir.

[قُلْ بَلَى وَرَبِّي لَتُبْعَثُنَّ ثُمَّ لَتُنَبَّؤُنَّ
1. Delil : "De ki Hayır, Rabbime Andolsun ki mutlaka diriltileceksiniz." (Tegabun, 7)
Delil Cümlemiz : “…Rabb'ime Andolsun……….”
Açıklama : Ayet, Allah üzerine yemin edilmesi gerektiğini açıkça beyan etmektedir. Yemin ancak Allah üzerine olur.

2. Delil : "Kim yemin edecekse ya Allah'a yemin etsin, ya sussun." (İmam Buhari; Muslim)
Delil Cümlemiz : “..ya Allah'a yemin etsin, ya sussun."
Açıklama : Hadis, yeminin ya Allah üzerine edilmesi gerektiğini ya da susmanın zorunluluğunu ispat eder. İnsanlar günümüze değişik varlıkların üzerine yemin ederek Allah’a şirk işlemekteler.

b- Fiili şirk:
Kişinin, insanı-kuşu-kediyi-yaşlı birini-şeyhi-at nalını-koç boynuzunu-mavi boncuğu uğurlu sayması ve şans getirdiğine inanması, -fala inanması-şeyh ekmeklerini bereketli sanması-ellerinden şifa beklemesi -yüzünden nurlar dökülerek kalbinde nur pınarlarının aktığına inanması- gibi farklı farklı akıl almaz, Şeriat kabul etmez, ayet emretmez, hadis bahsetmez, sapık ve hurafe akidelere inanmasıdır.

[وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدُيرٌ
1. Sem’i Delil : "Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur." (En'am, 17)
Delil Cümlemiz : “….Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur."
Açıklama :Ayet, zarar ve fayda verenin ancak Allah olduğunu, koç boynuzlarının – boncuklarının - uğur getirdiğine inanmanın batıl olduğunu beyan eder. Bize hayır ve bereket ancak Allah’dan gelir.

2. Delil :Uğura inanmak şirktir." (Muslim)
Delil Cümlemiz : Hadisin tümü delil cümlemizdir.
Açıklama : Uğur asla yoktur. Bir insandan, bir yerden, bir ağaçtan, bir boncuktan, asla uğur gelmez. Zira fayda ve zarar ancak Allah’dan gelir. Hadis çok açık bir şekilde uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder.

Eser delil : " Şansa ve uğura inanmak şirktir." (İmam İbn Kayyim)
Delil Cümlemiz : İbn Kayyım’ın tüm sözü delil cümlemizdir.
Açıklama : İbn kayyım’ın sözü çok açık bir şekilde şansa ve uğura inanmanın şirk olduğunu beyan eder. Günümüzde insanlar şansım yok gibi tabirleri çok kullanırlar, bu tabirler ise asla caiz değildir.

c- Kalbi Şirk:
Kişinin, kendini insanlara-kurumlara-patronlara sevdirmek için gösterişte bulunması. Riyakar amellerle insan takdiri toplamak bu çeşit şirktir.


[إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ
1.Delil :Allah ancak takva sahiblerinden kabul eder.” (Maide-27)
Delil Cümlemiz : Ayetin tümü delil cümlemizdir.
Açıklama : Allah ancak amellerini sırf kendi rıdasını kazanmak için yapanlardan kabul eder. Allah riyakar olarak yapılan ameli asla kabul etmez. Radı edilemeye bir insan veya kurum değil de Allah’dır. Kim Allah’ı değil de bir başkasını radı etmek için amel edilirse bu amel Allah’a kalbi boyutta işlene şirktir.

2. Delil : Rasulullah (s.a.v.) “Her kim ki Allah için yaptığı bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin. Allah, kendisine ortak koşulan şeylerden munezzehtir.” (Ahmed İbn Hanbel)
Delil Cümlemiz : “…bir amele başkasını da ortak koşmuş ise; o amelin sevabını gidip ortak koştuğu kimseden istesin…”
Açıklama : Hadis, amellerin ancak Allah için olması gerektiğini ve bir başkası için yapılan amelin sevabının alınmayacağını, beyan eder.

3. Delil : Rasulullah (s.a.v.) “ Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.” buyurdu.
Ya Rasulullah “küçük şirk nedir ?” diye sorduklarında şu cevabı verdi. "Riyadır." (Ahmed İbn Hanbel)
Delil Cümlemiz : “……“küçük şirk nedir ? ”
Açıklama : Bir ameli Allah için değil de bir başkasının rızasını kazanmak için yaparsak bu amel küçük şirk olur ki bu amelin sevabı olmaz.

3- Gizli şirk:

Kişinin, Allah ve sen dilersen diye konuşması ve o kişiyi Allah’a farkında olmadan denk koşması ki, tehlikeli bir sözdür. Kişi “ senin sayende- sen olmasaydın- sen el atmasaydın- sen dilersen olur ” gibi sözlerle kişiyi "her işi o yapanmış" gibi Allah’a denk koşmasıdır.

[قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَى إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَدًا
1. Delil :De ki Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana ilahınızın ancak tek bir ilah olduğu vahy ediliyor. Artık kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın." (Kehf, 110)
Delil Cümlemiz : “..kim Rabb'ine kavuşmayı ümit ediyorsa; Salih bir amel işlesin ve Rabb'ine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın."
Açıklama : Müslüman bir işe başlarken ilkin Allah dilerse sonra da filan veya sen dilersen demelidir. Aksi halde ameline şirk katmış olur. Müslüman bilmeli ki Allah diledikten sonra kimse Allah’ın dilemesini ortadan kaldıramaz. Allah bir şeyi diledi mi o oluverir.

2-İNSANIN ALLAH İLE KENDİ ARASINDA yardım DİLEDİĞİ, TEVEKKÜL ETTİĞİ, DUADA YÖNELDİĞİ VASITALAR [b][u][8] KILMASI İMANI BOZAR :[/u][/b]

İnsanın, Allah dışında birilerini vasıta kılmasıdır. Günümüz insanın en çok yaptığı ameldir. Bu dua şekli iki şekildedir.

a- Allah’a yönelerek dua etmeyip direk peygamberlere, nebilere, salihlere, velilere, seyyidlere, ölülere, türbelerde yatırlara doğru duada yönelerek şirk işlemektir.
Örnek, “Ya Muhammed şifa ver, sıkıntımı gider, rızkımı gönder. Ya seyyidim dertlerime derman ver, başımdaki şu sıkıntımı al. Ya Abdulkadir Geylani şu şu işimi hayra çevir. Ey yüce gök kurtar beni, ey yüce güç sen yardımcımsın ” gibi dualarla dua etmektir. Bu dua şekli şirki duadır ve icma ile küfürdür.[9] Bu amel ebedi cehennem getiren bir ameldir.

b- Bir peygamberin, nebinin, seyyidin, efendinin, Allah katında faziletli olduğunu düşünerek ihtiyaçları, sıkıntıları, dertleri, Allah katında gideren defeden olarak onu görmekle işlenen şirktir.
Örnek, “Ey Seyyidim, Ey Efendim, Ey Abdulkadir Geylani hazretleri bana Allah katında yardım et, şifa ver, beni azabdan koru ” gibi dualarla Allah ile kendi arasında vasıta (aracı) kılmakla meydana gelen şirktir. Bu duayı (ibadeti) başkasına yapmaktır ki bu şirktir ve icma ile küfürdür. Çünkü kişi Allah dışında birinin duayı işittiğine ve duasına icabet ettiğine inandığı takdirde onu ilah konumuna koymuş olur ki bunun şirk olduğunda ihtilaf yoktur.[10]

[له دَعْوَةُ الْحَقِّ وَالَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَجِيبُونَ لَهُم بِشَيْءٍ
1.Delil :Hak olan davet yalnız O’nadır. O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezler.”(Rad 14)
Delil Cümlemiz : “…………O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevab veremezler.”
Açıklama : “Ayetten, Allah dışında duaya layık görülen, ibadet edilen kim varsa asla fayda ve zarar veremediklerini, fayda ve zarar verenin ancak Allah olduğunu, Allah ile kul arasında duada asla kimsenin olamayacağını öğreniyoruz.”

[وَلاَ تَدْعُ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَنفَعُكَ وَلاَ يَضُرُّكَ فَإِن فَعَلْتَ فَإِنَّكَ إِذًا مِّنَ الظَّالِمِينَ
2.Delil :Allah’tan başka (zatlara ölülere seyyidlere) sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme. Eğer böyle yaparsan, o takdirde şubhesiz ki sen zalimlerden olursun.” (Yunus, 106)
Delil Cümlemiz : “Allah’tan başka (zatlara-ölülere-seyyidlere) sana fayda ve zarar vermeyen şeylere de ibadet etme............”
Açıklama : Ayet açık bir ifade ile Allah dışında kime yönelerek dua (ibadet) edilirse bunun fayda ve zarar vermediğini, bunun da şirk olduğunu beyan eder.

[فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ
3.Delil :Allah ile birlikte başka bir İlah dua etme. O takdirde azab edilenlerden olursun.” (Şuara, 213)
Delil Cümlemiz : Ayetin tümü delil cümlemizdir.
Açıklama : Allah ayetinde, Allah dışında birine dua edildiği takdirde bu duanın şirk olduğunu beyan eder.[11]

3-MUŞRİKLERİ ŞİRK EHLİ GÖRMEMEK, ŞİRKLERİNDE ŞUBHEYE DÜŞMEK VEYA YOLLARINI DOĞRULAMAK İMANI BOZAR.[b][12][/b]

Muşrikleri ve akidelerini [13] şirk saymamak ve şirklerinde tereddüt etmek, gittikleri yolu desteklemek insanı muşrik eder. Yahudilerin, Hıristiyanların, Allah’ın şeriatı ile hükmetmeyenlerin, küfründe şubhe duymak onları doğrulamak küfürdür. Onların belirledikleri sistemleri, menhecleri, yolları benimsemek, desteklemek küfürdür.

[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
1.Delil:Ey İman edenler, Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar.” (Maide 51)
Delil Cümlemiz : “………………….Yahudileri de Hıristiyanları da dostlar edinmeyin.”
Açıklama : “Ayet, Yahudilerin, Hıristiyanların, muşriklerin, asla dost-sevilen-desteklenen olmaması gerektiğini beyan eder. ”


[فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا
2. Delil :Kim Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse sapasağlam bir kulpa yapışmış olur.” (Bakara, 256)
Delil Cümlemiz : “ ….Tağutu inkar sonra da Allah’a iman ederse…”
Açıklama : Allah ilkin Tağutun (şeytan-küfür-Allah dışında tapılan varlıklar, Allah’a isyana çağıran her kişi ve sistem) inkar edilmesini sonra da Allah’a iman edilmesini emretmektedir. Tağut inkar edilmeden iman gerçekleşmez.

3. Delil : Rasulullah (s.a.v.) : “Herkim Allah’tan başka hak üzere bir ilah olmadığını kabul eder ve Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse, artık onun kanı ve malı (diğer Müslümanlara) haram olmuştur.” (İmam Muslim )
Delil Cümlemiz : “……………Allah’ın dışında kendisine ibadet edilen her şeyi inkar ederse,…”
Açıklama: Allah Rasulu, Allah dışında tapılanların, muşriklerin, küfür ehlinin asla inkar edilmesi gerektiğini söylemektedir.[14]

4. Delil : Rasulullah (s.a.v.) : “Allah muşrik birinin müslüman olduktan sonra muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez.” (Nesai ve diğer sünen kaynakları / senedi ceyyid )
Delil Cümlemiz : “…….muşrikleri terk edip müslümanlara dönmedikçe yaptığı ameli kabul etmez.”
Açıklama : Rasulullah müslüman olmuş bir muşrikin, muşrikleri terk etmedikçe onun amelini kabul etmeyeceğini söylemekle müşriklerden uzak kalmanın önemini beyan etmektedir.


4- ALLAH RASULUNUN GETİRDİĞİ TERTEMİZ SÜNNET [b][u][15] YOLUNDAN DAHA ÜSTÜN, BİR YOL-SİSTEM OLDUĞUNA İNANMAK İMANI BOZAR :[/u][/b]

Bir kimsenin Rasulullah’ın getirdiği saf ve tertemiz sahih sünnet yolunu, ortaya koyduğu tertemiz ameli, söylediği şerefli sözü hakir görerek, basite indirerek bir başka yolu, ameli üstün görmesi-tutması durumunda düştüğü küfürdür. Kim Allah Rasulunun ortaya koyduğu tertemiz sünnet yolunu, şeriat yolunu bir başka yolla kıyas ederek hafif görürse icma ile kafirdir.[16] Diyelim ki; Tağutun hükmünü Allah ve Rasulunun hükmü önüne geçirmesi, Rasulullah’ın sünnetinden dışarı çıkma hakkım vardır demesi, Rasulullah’ın hükmü beni ilgilendirmez ben batılı kanunları üstün görürüm diyerek düşünmesi, Yahudilerin ve Hıristiyanların dinini-yollarını şeriattan üstün görmesi, beşeri bir kanunu-düşünceyi Kuran ve sünnetten öne alması, karşılıklı rıda oldukça zina suç değildir inancını savunması, günümüzde hırsızın elini kesmek çağdışılıktır düşüncesi benimsemesi gibi ... [17]

[أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّهُ مَن يُحَادِدِ اللّهَ وَرَسُولَهُ فَأَنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِدًا فِيهَا ذَلِكَ الْخِزْيُ الْعَظِيمُ
1. Delil :Hala bilmezler mi ki, Kim Allah’a ve Rasulüne karşı sınır mucadelesine kalkışırsa ona, içinde ebedi kalacağı cehennem ateşi vardır.” (Tevbe 63)
Delil Cümlemiz : “…Kim Allah’a ve Rasulune karşı sınır mucadelesine kalkışırsa…….”
Açıklama : ”Ayetten, Allah ve Rasulunun koyduğu hükümler -emirler- karşısında hüküm koyanların, kanun belirleyenlerin, bir başka dini veya ideolojiyi üstün görenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.

[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ
2. Delil :Onlar, Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır. ” (Muhammed 9)
Delil Cümlemiz : “ Allah’ın indirdiğini hoş görmediler. Bundan dolayı amellerini boşa çıkartmıştır.”
Açıklama : Allah, indirdiği hükümleri hoş görmeyenleri kafirler olarak kitabında zikretmiştir. Bir kimse Allah ve Rasulunun emrettiklerin hoş görmediği takdirde küfre düşer.


[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَأَطِيعُواْ الرَّسُولَ وَأُوْلِي الأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً
3. Delil :Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahirat gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ” (Nisa, 59)
Delil Cümlemiz : ”……………… onu Allah’a ve Rasulune götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir. ”
Açıklama : Allah ve ahirate iman eden müslüman gerçekten imanında ihlaslı ise ihtilafa düştüğü bir meseleyi Alalh ve Rasulune götürmek zorundadır. Bir kimse Allah ve Rasulünün şeriatını en üstün şeriat, yol, nizam görmediği müddetçe dini ve imanı istikamet etmez.

4. Delil : Sözlerin en güzeli Allah’ın, yolların en güzeli de Muhammed’indir.(Muslim ve diğer sünen kaynakları)
Delil cümlemiz : “………..yolların en güzeli de Muhammed’indir. ”
Açıklama : Rasulullah (s.a.v.) hadislerinde çok açık bir dille yolunun en güzel yol olduğunu beyan eder. Yoldan maksad; Rasulullah’ın sözlerini, amellerini, takrirlerini içeren sünnetidir.[18]

5- ALLAH RASULUNDEN GELEN BİR SÖZE-AMELE BUĞZETMEK, BU BUĞZ EDİLEN AMEL KİŞİ TARAFINDAN YAPILSA BİLE İMANI BOZAR:

İnsanın, Allah Rasulunden duyduğu bir söze, amele, itikadi prensibe, ameli bir ibadete, yasaklanan bir emre, bu söylenenleri bizzat amel etse de buğz etmesi durumunda imanı bozulur. Zira her insan Rasulullah’dan gelene iman etmeli, kalben doğrulamalı, hükmünü ameli olarak uygulamalıdır. Rasulullah’ın sünneti vahiy hükmündedir. Ehli sünnet kuran ve sünneti iki vahiy görür. Zira Rasulullah hevasından asla konuşmaz. Onun konuşması ancak Allah’ın emri iledir. [19] İki kadının bir erkeğe denk olmasını inkar eden, sakalı uzattığı halde hakir gören, Rasulullah’ın iki elini rüku öncesi ve sonrası kaldırmasını inkar eden veya bu sünneti küçümseyen bir kimse gibi.


[ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَرِهُوا مَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ
1. Delil :Onlar, Allah’ın (Muhammed’e) indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar. Bundan dolayı Allah, onların amellerini boşa çıkardı.” (Muhammed 9)
Delil Cümlemiz : “………Allah’ın (Muhammed’e) indirdiği Kuran’dan hoşlanmayıp onu yalanladılar..”
Açıklama : “Ayetten, Kuran’a buğzedenlerin, onu inkar edenlerin, hükmünü istemeyenlerin imanı olmadığını öğreniyoruz.”

2. Delil : Rasulullah (s.a.v.) “ Kim muhlis bir kalble La İlahe İllAllah derse cennete girer. ” (Ahmed bin Hanbel; İbn Hibban )
Delil Cümlemiz : “ Kim muhlis bir kalble La İlahe İllallah derse……….”
Açıklama : Muhlis kalble iman ve amel eden munafıklıktan kurtulur. Kişinin İslamın veya Rasulullah’ın bir amelini yaparken muhlis bir kalble yapması durumunda cennete girmesi mümkündür. Müslüman Rasulululah’tan gelen bir sözü ve ameli hem kalbiyle hem de ameliyle kabullenmelidir.


6- RASULULLAH’IN DİNİNDEN SAYILAN CENNETİN SEVAB CEHENNEMİNDE CEZA YERİ OLDUĞU GİBİ HUSUSLARLA ALAY ETMEK İMANI BOZAR :

Rasulullah’ın dininden bir emirle, hükümle, alay etmek, sakalla, el kesmekle, şeriatla, cennetle alay etmek icma ile küfürdür. Bir kimse cennet müminlerin gideceği bir yerde bizlerin gideceği yerde cehennem mi diyerek cennet ve cehennemle alay etse küfre düşer. Zira bu Allah ayetiyle alay etmektir. Munafıklar Tebuk Gazvesinde Rasulullah ve ashabı hakkında “Onlar gibi çok yiyenler, yalan konuşanlar, düşman önünde onlardan daha korkaklar yoktur ” demiş alay etmişler Allah da şu ayeti indirmiştir. [20]

[قُلْ أَبِاللّهِ وَآيَاتِهِ وَرَسُولِهِ كُنتُمْ تَسْتَهْزِؤُونَ لاَ تَعْتَذِرُواْ قَدْ كَفَرْتُم بَعْدَ إِيمَانِكُمْ
1. Delil :(Ey Muhammed! Onlara) de ki: Siz, Allah ile, âyetleri ile ve elçisiyle mi alay ediyordunuz? Hiç özür dilemeyin. Çünkü siz, alay ettiğiniz bu sözünüzle îmân ettikten sonra kâfir oldunuz.” (Tevbe : 65-66)
Delil Cümlemiz : “………elçisiyle mi alay ediyordunuz?...................................... ...”
Açıklama : Munafıklar Rasulullah ve ashabıyla yukarıda söylediğimiz şekilde alay etmişlerdi, peki Diniyle alay edenin durumu nasıl olur kardeşim?


[ذَلِكَ جَزَاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُوا آيَاتِي وَرُسُلِي هُزُوًا
2. Delil : İşte böyle onların cezası kafir oldukları, ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için, cehennemdir. ” (Kehf, 106)
Delil Cümlemiz : “…ayetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için…..”
Açıklama : Allah ayeti, ayetleri ve Rasulleri alaya alanların akıbetini çok açık beyan eder.


7- SİHİR YAPMAK, ONA RADI OLMAK İMANI BOZAR :

İnsanın Sihirle Uğraşması, Yapanların Yanına Giderek Doğrulaması, Radı Olması, imanı bozar. Sihirbazlar kişiye sihir yaparak zevcesinden ayıra bilmekteler, kişiye rahatsızlık-hastalık tattırabilmekteler, sihirle bir başksına zarar verdirebilmekteler. Sihirbazların insan üzerindeki etkileri Allah’ın izniyledir. Sihirbaz, cin şeytanlarla bağ kurarak şeytani ameller yapar. [21]


[وَمَا أُنزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولاَ إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ
1. Delili:Oysa o iki melek, (Hârût ve Mârût) insanlara (nasihat ederek sihri öğrenmemeyi îkâz eder ve) : ‘Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi(Bakara 102)
Delil Cümlemiz : “……sakın sihri öğrenerek şeytanlara itaat edip kâfir olma» demedikçe de hiç kimseye sihir ilmini öğretmezlerdi ”
Açıklama : İki melek, Harut ve Marut insanlara nasihat ederek bildikleri sihir öğretmezlerdi. Öğrettiklerine de sakın şeytan yolunda giderek, ona itaat ederek küfre düşmeyin diyerek uyarırlardı.

[وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ
2. Delil :Lakin şeytanlar kafir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı.” (Bakara, 102)
Delil Cümlemiz : “Ayetin tümü delil cümlemizdir.
Açıklama : Allah Şeytanların kafir olduklarını, sebebinin de İnsanlara sihir öğretmeleri olduğunu beyan etmektedir.

3.Delil : Rasulullah (s.a.v.) : “Yedi helak edici şeyden kaçınınız, Allah’a şirk (eş) koşmak, sihir yapmak ve……..” (Muslim)
Delil Cümlemiz“………sihir yapmak………….”
Açıklama : Rasulullah (s.a.v.) sihir yapmanın helak edici olduğunu beyan ederken, Allah’a şirk koşmak olduğunu da söylemektedir.

8- MUŞRİKLERE SEVGİ GÖSTERMEK, MÜSLÜMANLAR KARŞISINDA ONLARA DESTEK VERMEK, İMANI BOZAR :

Kafirlere ve dostlarına sevgi duymak, onları desteklemek, yollarında gitmek, müslümanlara karşı mücadelelerinde onlara yardım etmek, kişiyi kafir eder.
Kafirlere yapılan yardım müslümanların gücünü, izzetini, nusretini, mücadelelerini kırıyorsa yapılan yardım ve destek kişiyi kafir eder. Kafirleri izzetli müslümanları zelil kılacak her söz ve amel kafirlere destek hükmündedir.
Günümüzde bazıları müslümanların İslam uğrandaki izzetlerine leke, kafirlerin İslam önündeki düşmanlıklarına destek verebilmekteler. Kafirler karşısında hoşgörü ilkesini bilenler, Müslümanlar karşısında nefret tohumlarını ekebilmekteler.


[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
1. Delil :Sizden her kim, onları (Yahûdî ve Hıristiyanları) dost edinirse, o da onlardandır. Şubhesiz ki Allah, (kâfirleri dost edinen) zâlimleri asla doğru yola iletmez.” (Mâide 51)
Delil Cümlemiz : “…………………….Yahûdî ve Hıristiyanları dost edinirse, o da onlardandır………………”
Açıklama : Allah Yahudileri ve Hıristiyanları dostlar edinmemek gerektiğini beyan eder.


[يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ أَوْلِيَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
2. Delil :Ey iman edenler ! sizden evvel kendilerine kitab verilenlerden dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin.” (Maide, 57)
Delil Cümlemiz : “ …………..dininizi bir eğlence ve bir oyuncak edinenleri ve kafirleri veli edinmeyin. ”
Açıklama : Allah, dinimizi oyun ve eğlence edinen kafirleri asla dostlar edinmememiz gerektiğini ortaya koymaktadır.


9- ALLAH’IN ŞERİATININ [b][u][22] VE RASULULLAH’IN ORTAYA KOYDUKLARININ DIŞINA ÇIKILABİLECEĞİNE, MÜSLÜMANIN BUNA HAKKI OLDUĞUNA İNANMAK, İMANI BOZAR :[/u][/b]

İnsanın İslam’ın dışında ki bir başka şeriata, yola, sisteme, nizama, dine, hayat programına uyabileceğine inanması kişiyi kafir eder. Müslüman için İslam ve onun hükümden başka seçeceği bir din ve hüküm yoktur. Her müslümanın Şeriatı, Rasulullah’ın sünnetini yüceltmesi farzdır. Kim Demokrasiyi, Komünizmi, Liberalizmi, Sosyalizmi ve diğer beşeri ideolojileri İslam’ın önüne geçirerek bir başka dine uyma-itaat etme hakkı olduğuna inanırsa kafir olur. Zira bu seçim Allah ve Rasulunun şeriatını dışlamak o batıl şeriatlara uymaktır ki hiçbir alim bunun küfür olduğunda şüphe etmemiştir.

[وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الإِسْلاَمِ دِينًا فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ
1. Delil :Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır. Ve o, âhiratte hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmrân 85)
Delil Cümlemiz : “ Her kim, İslâm’dan başka bir dîn ararsa, o dîn ondan asla kabul olunmayacaktır…..”
Açıklama : Ayet, İslam dışında bir dine mensub olanın, şeriatın dışında nizam arayanın, Allah ve Rasulunun emirlerini hiçe sayanların Allah huzurunda hüsrana düşerler.

[وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ
2. Delil :Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başak yollara uymayın. Sonra sizi O’nun yolundan ayırırlar.“ (Enam, 153)
Delil Cümlemiz : “ Şubhesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun……”
Açıklama : Allah peygambere de ki bu yol (tevhid-iman-sünnet) benim yolumdur, bu yola uyun, asla başka yola uymayın.

3. Delil : Rasulullah (s.a.v.) bir gün ashabının huzurunda bir çizgi çizdi : 'Bu Allah’ın yolu' sonra da sağına soluna çizgiler çizdi ve dedi ki, “ Bunlar şeytanın yolu bu yol üzerinde birer şeytan yoluna davet eder. (Ebu Davud, Ahmed, Darimi )
Delil Cümlemiz : “…… “ Bunlar şeytanın yoludur, bu her bir yol üzerinde şeytan (bulunur) yoluna davet eder. “
Açıklama : Kim Allah’ın dininden çıkabileceğine, bu hakkı olduğuna inanırsa kişi küfre düşer.

4. Delil : Müfessirlerin İmamı Mucahid “O, dini dosdoğru tutun, onda ayrılığa düşmeyin, diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi, size de şeriat yaptı. ” ayetinin tefsirinde, diyor ki ; “Ey Muhammed sana bir tek dini emrettik.” ve “Sana ve tüm nebilere bir tek dini emrettik.” demektedir. (İbn Hacer Askalani, Fethu'l Bari şerhu sahihu’l Buhari, İbn Cerir et-Tabari Tefsirinde )
Delil Cümlemiz : “……..diye dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi,……… size de şeriat yaptı. ”
Açıklama : Allah tüm Rasullere ve nebilere bir tek din olan İslam’ı tavsiye etmiştir. Gelen tüm peygamberlerin dini birdir. Allah’ın emrettiği tek dine tutunmak her müslüman üzerine farzdır. Kim resullerin dini olan İslam’dan başka bir din ararsa ondan kabul edilmez.


10- ALLAH’IN DİNİNDEN, YÜZ ÇEVİRMEK, ÖĞRENMEMEK, AMEL ETMEMEK İMANI BOZAR :

Kişi kendisini müslüman kılan, imanlı eden, şirke götüren, azaba düşüren hükümleri bilmekten-öğrenmekten kaçınması imanını bozar. Kişinin Allah’ın ayetlerinden, emirlerinden, hükümlerinden, yüz çevirmesi, dinini öğrenme hırsı taşımaması, amel etmemesi, İslam zıddına hayat sürmesi kişiyi küfre düşürür. Müslüman dünya ve ahirette kendisini selamete götürecek emirlere hükümlere önem verir, öğrenir, onlarla amel eder ve müslüman kimliğinin izzetini bilir.


[وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنْ ذُكِّرَ بِآياتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا إِنَّا مِنَ الْمُجْرِمِينَ مُنْتَقِمُونَ
1. Delil :Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir. Şubhesiz ki biz, (âyetlerimizden yüz çevirerek onlardan faydalanmayan) günahkârlardan intikam alacağız.” (Secde 22)
Delil Cümlemiz : “Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatıldığı halde, onlardan yüz çevirerek öğüt almayıp kibirlenen kimseden daha zâlim kim olabilir…………”
Açıklama : Allah, ayette kendisine Allah ayetleri okunan sonra bu ayetin hükmünden-emrinden yüz çeviren-öğüt almayan bir kimsenin zalim olduğunu beyan etmektedir. Allah ayetlerini öğrenmemek, onlarla amel etmemek ayetler okunduğunda rahatsızlık duymak kişiyi Allah korusun küfre düşürür.


[وَالَّذِينَ كَفَرُوا عَمَّا أُنْذِرُوا مُعْرِضُونَ
2. Delil :İnkar edenler ise, uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler. ” (Ahkaf, 3)
Delil Cümlemiz : “ ……………….uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler. ”
Açıklama : Yüz çevirmek, inkar etmek kafirlerin sıfatlarındandır. Kafirlere Allah’ın ayetleri ve Rasulullah’ın hadisleri öğretildiğinde, hatırlatıldığında hemen yüz çevirirler, dinlememek için kaçınırlar, öğüt almamak için çalışırlar. Bu sıfatlar ayette çok açık beyan edilmektedir.

[وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكا
3. Delil : Kim de zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.” (Taha, 124)
Delil Cümlemiz : “ ………….zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır.”
Açıklama : Allah dünyada kullarının geçim darlığını ayetlerinden yüz çevirmek olarak beyan etmektedir. Eğer kişi Allah ayetinden yüz çevirince dünyada dar geçime düşüyorsa sizce ahirette ki cezası nasıldır ? O halde Allah ayetlerinden yüz çevirenleri, Allah cezalandırmaz mı ?

4. Delil : “ Kişinin kulağını ve kalbini Rasulullah’a çevirmemesi, (Rasulullah’dan gelenleri) ne yalanlaması ne doğrulaması, ne dost ne de düşman bilmesidir. ” (İbn Kayyim, Medarucu’s Salikin)
Delil Cümlemiz : İbn Kayyım’ın tüm sözü.
Açıklama : Kişi dünya ve ahiret selameti taşıyan dinin aslını, temelini öğrenmekten yüz çevirmek, kulak asmamak, hak ve batılı öğrenmek için umursamamak kişinin imanını bozar.

Kulunu bu risalede muvaffak kılan Allah’a hamd olsun.

[2] Rububiyyet : Allah’ın Rabb, yaratan, düzenleyen, hakim, alemi tasarrufu altında bulunduran, yöneten, olarak tanımak ve iman etmektir.
[3]Uluhiyyet: Allah’ın ibadete, kulluğa, itaate, layık tek hak mabud, ilah olarak tanımak ve iman etmektir.
[4] İsim ve sıfatlar: Allah’ın şerefli isimlerinin (Metin-Samed-Hakim-Halık) ve yüce sıfatlarının (Semi, Alim, Basir) tek hak sahibinin Allah olduğunu bilmek Allah’ın zatının benzerliğine inanmamaktır.
[5] Suleyman Ulvan, Şerhu navagidu’l İslam 5
[6] Gavs azamlar : Bazılarına göre, göklerde salihler yaşar ve bu salihler ihtiyaçları-sıkıntıları-dertleri giderir. İşte bu insanlara gavs azamlar denilir. Buna inanmak Allah’ın Rububiyyetinde şirk işlemektir.
[7] 17 Ağustos depreminin ilk günleriydi. İnsanlar depremin henüz acısını atamamışlardı. O gün deprem bölgesinde her cami tıklım tıklım dolmuş, eller Allah’a doğru açılmış, alınlar secde yüzü görmüş ve namaz kılanların sayısı artmıştı. Fakat aradan çok zaman geçmeden insanlar yeniden Allah’a yapmaları gereken kulluğu bırakarak çeşitli varlıklara doğru yöneldiler ve isyan etmeye başladılar. Endonezya’da meydana gelen Tsunami depreminde de aynı şeyleri yaşadık. Tsunami depreminde tüm sahiller Lut kavminin helakı gibi helak olmuşlardı fakat şimdilerde ise sahiller aynı haramlara yönelmişlerdir.
[8] Vasıtalar : insanın sığındığı -dayandığı-andığı- yöneldiği şeyhler-efendiler- babalar evliyalardır. Oysa, müslüman, Allah’a sığınır.
[9] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-5
[10] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam-6

[11] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz: (Lokman-13, Mûminun 117, Fatır, 13-14, Cin- 18 ve 20, Zumer-38, Bakara-186)
[12] Muşrikleri şirk içinde görmemek kişiyi şirke sokar. Kuran ve sünnet bu hususu açık beyyinelerle açıklamıştır.
[13] Akide: İnsanın kati delillerle inandığı, kabullendiği din düşüncedir. Müslümanın akidesi ehli sünnet akidesidir.
[14] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, (Ali-İmran, 28 / Zuhruf, 26-27 / Tevbe,123 / Mucadele 22 Mumtehine,1)
[15] Sünnet: Allah Rasulunun sözleri, amelleri takrirleridir. Sünnete uymak farzdır.
[16] Abdulaziz er-Racihi, Şerhu navagidu’l İslam, 9 er-Racihi diyor ki; Kim Rasulullah’ın yolundan daha güzel bir yol olduğuna inanırsa veya Rasulullah’ın koyduğu hükümden daha güzel bir hüküm olduğuna inanırsa icma ile kafirdir. Çünkü bu şahıs Allah’ın Rasulu Muhammed olduğuna şehadet etmiş olmaz zira ona şehadet etmek ona itaat etmeyi, bildirdiklerini doğrulamayı, yasaklarından sakınmayı gerektirir.
[17] Zina, içki, faiz, helaldir haram değildir diyerek Allah ve Rasulunun ortaya koyduklarını küçük görmek ve beşeri kanunları üstün görmekle düşülen küfür.
[18] Lütfen konumuzla alakalı şu ayetleri de okur musunuz, Nisa, 60-65
[19] İmam Buhari“ Nebinin Rabb'inden rivayet ettikleri” diyerek başlık atmış ve sünneti Rabb'inden aldığına dair delil getirmiştir.
Darimi, Ebu Davud; Hatib Bağdadi, Abdulber, Mervezi, Evzai yoluyla Hasan bin Atiyye’nin şu sözünü beyan eder “ Cibril, Kuran’ı indirdiği gibi sünneti de indirirdi.” Abdulaziz et- Tarifi Rasulullah’ın sünneti hakkında : “Kuran ve sünnet iki vahiydir.” demektedir (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 28)
[20] Dinle , şeriatla, alay edenlerle oturmak kişiyi o alay edenlerin safına sokar.
[21] İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Ahmed (r.h) sihirbazın tövbesinin asla kabul edilmeyeceğine ve öldürülmesi gerektiği hükmetmişlerdir. (Abdulaziz er-Tarifi Şerhu Navagidu’l İslam 43)
[22] Şeriat: Allah’ın insanoğlu için sunduğu saadet-huzur-yolu-nizamının adıdır.
[attachment=133165]

Hilal Altınbilek Kimdir? Biyografisi

Hilal Altınbilek (d. 11 Şubat 1991, İzmir), Türk oyuncu ve model.[1]

Hayatı ve kariyeri

Hilal Altınbilek, 11 Şubat 1991 tarihinde İzmir'de Kosova kökenli bir ailede doğdu.[2][3] İlkokul'dan itibaren tiyatro ile ilgilendi. Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde okurken oyunculuğa başladı. Bir güzellik yarışmasında ilk 5’e girdi ve fotomodel oldu.[3] 2009-2010 yılları arasında İstanbul'daki Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde, Çağdaş Drama Topluluğu ve Ali Haydar Elçığ'dan oyunculuk eğitimi aldı. İlk oyunculuk deneyimini, 2011 yılında FOX'ta yayımlanan Derin Sular adlı günlük dizide yaşadı. 2013 yılında yayınlanmaya başlayan ve 2016 yılında sona eren Karagül dizisinde Özlem karakterini canlandırdı.[4] 2016 yılında Hayatımın Aşkı adlı dizide Nil adlı karakteri canlandırdı. Daha sonra, 2018-2022 yılları arasında atv'de yayımlanan Bir Zamanlar Çukurova adlı televizyon dizisinde Züleyha Yaman karakterini canlandırdı.[5] Aynı yıl Çağan Irmak'ın yönetmen ve senaristliğini üstlendiği Çocuklar Sana Emanet adlı dram-gerilim türündeki sinema filminde Engin Akyürek ile başrolde yer aldı. Günümüzde ise, FOX'ta yayımlanan Şahane Hayatım adlı dizide Şebnem karakterine hayat vermektedir.

Filmografisi
Televizyon

Yıl Yapım Rol Notlar Kanal
2011 Derin Sular İrem Yardımcı oyuncu FOX
2013-2016 Karagül Özlem Şamverdi
2016 Hayatımın Aşkı Nil Kanal D
2018-2022 Bir Zamanlar Çukurova Züleyha Yaman Başrol oyuncusu atv
2023-günümüz Şahane Hayatım Şebnem Gümüşçü FOX

Sinema

Yıl Yapım Rol Notlar
2018 Çocuklar Sana Emanet Yeşim Başrol oyuncusu

Kaynak

Wikipedia

[attachment=133165]

[attachment=133166]

[attachment=133167]

[attachment=133168]

[attachment=133169]

[attachment=133170]

[attachment=133171]

[attachment=133172]


[attachment=133173]

Cihan Ünal Kimdir? Biyografisi

Yalnız Kurt dizisinde Kumandan Davut Bahadır Cihan Ünal Kimdir? Biyografisi

Cihan Ünal (d. 22 Ocak 1946, Kastamonu), Türk oyuncu ve seslendirme sanatçısıdır.[2]

Hayatı

İlkokulu Tosya ve Kırıkkale’de okudu. Ortaokulu Ankara Cebeci Ortaokulu'nda ve liseyi Kurtuluş Lisesi'nde bitirdi. 1960-1964 yıllarında Ankara Radyosu'nun Çocuk Kulübü'nde, eğitim programları ve radyo tiyatrolarında çocuk seslendirme sanatçısı olarak çalıştı.

Yine aynı yıllarda çocuk tiyatrosu ve özel tiyatrolarda amatör olarak oyunculuk yaptı. 1962 yılınd89a Ankara Halkevi'nde tiyatro kurslarına katıldı. Ardından aynı kurumda oyunculuk yaptı. Nüzhet Şenbay, Nurettin Sevin, Suat Taşer, Haldun Marlalı ve Mahir Canova'dan eğitim aldı. Ayrıca Suat Taşer’in yönettiği Öteye Doğru başlıklı oyunda başrolde oynadı. 1963-1964 yılları arasında Ankara Devlet Tiyatrosu oyunlarında küçük rollerde görev aldı. 1964 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı'na girdi.

1969'da konsevatuvarın tiyatro bölümününde mezun oldu ve aynı yıl Ankara Devlet Tiyatrosu'nda oyuncu olarak göreve başladı. İlk sinema rolünü 1971 yılında Damdaki Kemancı filminde oynadı. İkinci defa oynadığı sinema filmi ilk Türk korku klasiklerinden olan Şeytan oldu. 1971-1973 yılları arasında Ankara Devlet Konservatuvarı oyunculuk bölümünde Cüneyt Gökçer’in asistanlığını yaptı. 1973-1982 yıllarında yine aynı okulda öğretim görevlisi olarak diksiyon, mimik, rol ve sahne derslerine girdi.

1982 yılında British Council bursu ve Ankara Devlet Tiyatroları bilgi-görgü hakkı ile Londra’ya gitti. Burada Ulusal Kraliyet Tiyatrosu ve Royal Shakespeare Company’de çeşitli provalara katılarak eğitimini devam ettirdi. Yine Londra’da misafir eğitmen olarak Kraliyet Dramatik Sanatlar Akademisi'nde bulundu. 1983 yılına kadar Ankara Devlet Tiyatrosu'nda çalıştı. 1987-2000 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümünde rol, diksiyon, mimik ve sahne dersleri verdi.

1992 British Council ve Royal Shakespeare Company’nin davetlisi olarak Stratford’da ses ve nefes seminerlerine katıldı. 1997'de özel bir diksiyon ve spikerlik kursunda öğretmenlik yaptı. 1999 yılında Yeditepe Üniversitesi'nde oyunculuk ve diksiyon derslerine girdi. 2000 yılından beri görev yaptığı Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda, 2001 yılında tiyatro anasanat dalı başkanı oldu.

Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Hepşen Akar'ın kardeşi olan Cihan Ünal, ilk evliliğini Sabiha Tarhan ile yaptı. Bu evlilikten Irmak adında bir kızı oldu. İkinci evliliğini ise Mine filminin setinde tanıştığı Türkân Şoray ile yaptı. Bu evlilikten Yağmur adında bir kızı daha oldu.

Cihan Ünal, İngiltere merkezli Centre for Performance Research ve Tiyatro Oyuncuları Derneği üyesidir.

KISACA HAKKINDA

Cihan Ünal
Doğum 22 Ocak 1946 (77 yaşında)
Taşköprü, Kastamonu, Türkiye
Meslek Oyuncu, seslendirme sanatçısı
Etkin yıllar 1960-günümüz
Evlilik Sabiha Tarhan
(e. 1970; b. 1978)

Türkân Şoray
(e. 1983; b. 1987)

? (e. ?–?)
Nazlı Tazebay
(e. 2000; b. 2002)
Çocuk(lar) 2; Irmak Ünal, Yağmur Ünal[1]

Tiyatro oyunları

Rol aldığı bazı oyunlar
Devlet Tiyatroları - 1980

    1963: Julius Sezar, William Shakespeare - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1964: Peter Pan, James Matthew Barrie - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1964: Rüya Oyunu, August Strindberg - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1967: Bir Bardak Su Yahut Sebeb ve Neticeler, Eugène Scribe - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1968: Andromak, Jean Racine - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1969: Damdaki Kemancı: Sholom Aleichem - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1970: IV. Murat, Turan Oflazoğlu - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1971: Romeo ile Juliet, William Shakespeare - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1971: Becket Yahut Tanrılarının Şerefi: Jean Anouilh - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1971: Mança'lı Don Kişot: Dale Wasserman - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1972: Hastalık Hastası, Moliere - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1972: Fatih, Turan Oflazoğlu - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1973: Bu Hesapta Yoktu, Nikolay Ostrovski - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1974: Yunus Emre, Recep Bilginer - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1976: Sevgili Doktor, Neil Simon / Anton Çehov - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1976: My Fair Lady: Alan Jay Lerner - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1977: Harould ve Maude, Colin Higgins - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1978: Özgürlüğüne Kavuşturulan Don Kişot, Anatoli Lunaçarski - Ankara Devlet Tiyatrosu
    1980: Bağdat Hatun, Güngör Dilmen - Ankara Devlet Tiyatrosu

1979 Egemen Bostancı Tiyatrosu

    1979: Yedi Kocalı Hürmüz: Sadık Şendil - Egemen Bostancı Tiyatrosu

1989-1995 İstanbul Şehir Tiyatrosu

    1989: Evita: Andrew Lloyd Webber / Tim Rice - İstanbul Şehir Tiyatrosu
    1994: Vanya Dayı: Anton Çehov - İstanbul Şehir Tiyatrosu

Dormen Tiyatrosu

    1991: Günaydın Mr. Weill, Haldun Dormen - Dormen Tiyatrosu

İstanbul Devlet Opera ve Balesi

    Şen Dul

Tiyatro İstanbul

    Çetin Ceviz
    Aktör Kean, Raymond Fitz Simons - Tiyatro İstanbul (1996)
    Yeni Baştan
    Sanat-(Art)
    Bu Adreste Bulunamadı
    Dönme Dolap
    Altı Haftada Altı Dans Dersi

Yönettiği oyunlar

    1975: Sihirli Kelimeler, Karl Herz Gies - Ankara Devlet Tiyatrosu
    2008: Altı Haftada Altı Dans Dersi, Richard Alfieri - Tiyatro İstanbul

Filmografisi

    1971: Damdaki Kemancı
    1974: Şeytan
    1975: Yargıç ve Celladı
    1977: Gül ve Bülbül
    1980: IV. Murat
    1987: Kuruluş "Osmancık"
    1981: Herhangi Bir Kadın
    1982: Seni Kalbime Gömdüm
    1982: Mine
    1983: Seni Seviyorum
    1985: Bir Kadın Bir Hayat
    1983: İhtiras Fırtınası
    1984: Bir Sevgi İstiyorum
    1985: Körebe
    1982: O Kadın
    1982: Gazap Rüzgarları
    1987: Kalbimdeki Düşman
    1988: Gece Dansı Tutsakları
    2001: Nisan Yağmuru
    2004: Kadın İsterse
    2007: Aşk Yeniden
    2016: Muhteşem Yüzyıl Kösem
    2017: Söz (Büyük Bey)
    2018: Bir Mucize Olsun
    2018: Kafalar Karışık (Ünal)
    2022: Yalnız Kurt (Davut Bahadır)

Yurtdışı Çalışmaları

    1971: Damdaki Kemancı müzikali ile Yunanistan (Atina) Pire’de on beş günlük turne
    1972: Don Kişot müzikali ile Yunanistan Pire’ye turne.
    1981: Bağdat Hatun adlı oyun ile Almanya ve Yugoslavya (Üsküp) turnesi.
    1981: Kral Lear adlı oyun ile Bulgaristan-Sofya Tiyatro Festivali
    1982: 4. Murat adlı oyun ile UNESCO Haftası dolayısıyla Paris turnesi.
    1985: Mine adlı film ile Moskova Film Festivaline katıldı.
    1992: Aktör Kean İstanbul şehir Tiyatroları ile KKTC Turnesi.
    1994: Aktör Kean adlı oyun ile Azerbaycan - Bakü Turnesi.

Ödülleri

    1972: 4. Murat ve Becket rolleriyle Ankara Sanat Sevenler Derneği En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
    1973: Fatih rolüyle Ankara Gazeteciler Cemiyeti En İyi Aktör Ödülü
    1985: Hürriyet Gazetesi - Altın Kelebek, Sinemada En İyi Erkek Oyuncu Ödülü
    1997: Aktör Kean rolüyle Avni Dilligil En iyi Aktör Ödülü
    1999: 4. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri En Başarılı Erkek Oyuncu, Sanat’taki (Art) rolüyle
    2000: Türk Dil Kurumu Özel Ödülü
    2003: 2004 Akademik yılı Hacettepe Üniversitesi “Sanat Ödülü”

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia

[attachment=133173]

[attachment=133174]

[attachment=133175]



Murat Han Kimdir? Biyografisi

Yalnız Kurt'un Doğan Sakınmaz'ı Murat Han kimdir, kaç yaşında, nereli?

Murat Han (d. 1 Mayıs 1975, Ankara), Türk sinema ve dizi oyuncusu.

Hayatı

Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro bölümü mezunu olduktan sonra Los Angeles'ta Stella Adler oyunculuk akademisini bitirmiş, 9 yıl kadar Amerika'da yaşamış ve oyunculuk yapmıştır. 2007 yılında ilk filmiyle Altın Portakal ödülü kazandı. Rol aldığı bir diğer film Nurgül Yeşilçay ile oynadığı Vicdan filmidir. Vazgeç Gönlüm, Ömre Bedel, Sensiz Olmaz, Eve Düşen Yıldırım, Sana Bir Sır Vereceğim ve Hatasız Kul Olmaz adlı televizyon dizilerinde başrolü oynamıştır.

Ayrıca 50. Altın Portakal Film Festivali'nde sunuculuğu Özge Özder ile paylaşmıştır.

Filmografisi

    Vazgeç Gönlüm (2007-2008) - Salih
    Mutluluk (2007) - Cemal
    Vicdan (2008) - Mahmut
    Hesaplaşma (2009)
    Ömre Bedel (2009-2011) - Cesur
    Sensiz Olmaz (2011)
    Eve Düşen Yıldırım (2012) - Namık
    Sana Bir Sır Vereceğim (2013-2014) - Mehmet
    Hatasız Kul Olmaz (2014) - Bulut
    Kervan 1915 (2016)
    Evlat Kokusu (2017) - Cevahir Akbaş
    Savaşçı (2018-2019) Karon
    Âkif (2021) Ali Şükrü Bey
    Yalnız Kurt (2022) Doğan Sakınmaz
    Prestij Meselesi (2023) - Eşref
    Aybüke: Öğretmen Oldum Ben (2023)
    Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyubi (2023-) - Gabriel


Hasan Denizyaran Kimdir? Biyografisi

Yalnız Kurt dizisinin Altay'ı Hasan Denizyaran kimdir? Hasan Denizyaran hayatı

Hasan Denizyaran (d. 24 Temmuz 1993, İzmir)[1], Türk oyuncu.

veya

Hasan Denizyaran 26 Mayıs 1993 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. İstanbul Aydın Üniversitesi Drama ve Oyunculuk Bölümü mezunu olan Denizyaran, kariyerine model olarak başladı.

Çeşitli reklam filmlerinde rol aldıktan sonra 2016 yılında rol aldığı Hayat Sevince Güzel dizisi ile adını duyurdu. 2017 yılında ise Büşra Yılmaz’ın aynı isimli romanından uyarlanan Deniz Coşkun yönetmenliğindeki “4N1K” filmi ile sinema dünyasına adım attı. 1,88 boyunda olan Hasan Denizyaran bugün 29 yaşındadır.

Filmografisi

Televizyon
Yıl Yapım Rol Notlar Kanal
2015 Sungurlar Onbaşı Ahmet Yardımcı oyuncu Samanyolu TV
2016 Hayat Sevince Güzel[2] Erkan Yıldız FOX
2018 Elif Akın Kanal 7
2019 Afili Aşk[3] Uğur Konuk oyuncu Kanal D
2022 Yalnız Kurt[4] Altay Kurdoğlu / Yiğit Yıldırım Başrol oyuncusu atv
2023- Arka Sokaklar Komiser Kadir Korkmaz Kanal D
İnternet
Yıl Yapım Rol Notlar Platform
2021 İşte Bu Benim Masalım Pamir Yardımcı oyuncu Exxen
2023 Kapı Yusuf Karasu Başrol oyuncusu tabii
Sinema
Yıl Yapım Rol Notlar
2017 4N1K Ali Tekelioğlu Başrol oyuncusu
2019 Kim Daha Mutlu? Sinan
2023 Demir Kadın: Neslican Mehmet Ali Yardımcı oyuncu

Kaynak


Fıkıh Ansiklopedisi S ve Ş Harfi İle Başlayanlar

SAAT ÇANI

Evlerimizdeki duvar saatlarının saat başlarında çıkardıkları sesin kilise çanına benzediği, bu yüzden mahzurlu olduğu söyleniyor, doğru mudur?

Saatının sesini dahi başkalarına has seslere benzetmek istemeyen ve yeni ifadesi ile özgün olmasını isteyen bir sisteme ancak temenna çekilir ve saygı duyulur. Işin bir yönü budur. Diğer yönden Rasulüllah Efendimiz (sav)`in zil (ceras) hakkında şunları söylediği sahih hadis kitaplarında sabittir:

"Melekler, aralarında köpek ve çan bulunan yolcularla arkadaşlık etmezler".(Müslim, Libas 103; Buharî, Cihad 46; Tirmizî, Cihad 25; Daimî, Istîzân 44; Müsned, NI/263)

"Çan şeytanın düdükleridir".(Müslim, Libas 104; Ebu Davûd, Cihad 46, Hâtem 6)

"Her çan ile beraber bir şeytan vardır".(el-Câmi`us-Sağîr (Feyzu`1-Kadîr), VI/392)

"Çan (zil, ceras) bulunan eve melekler girmez".(Ebu Davûd, Hâtem 6; Nesâî, Zinet 54; Müsned, N/366, 372, VI/242) Buhari zilin (çanın) mahzurunu anlatmak üzere çalgı başlıkaltında Rasulüllah Efendimiz (sav)`in, develerin boynuna gerdanlık (zille beraber olanı kastediyor olmalıdır) asılmasını yasaklamasını zikreder.(bk. Buharî, Cihad 139) Bundan hareketle zilin hoş görülmeyişindeki sebebi (illeti) bazıları, hayvanın boynunda ses çıkararak düşmanın yer tesbiti yapmasına imkân vermesi (Azımabâdî, Avnü`1-Mâbûd, XI/292), bazılar da göz değmesini önlemede tesirin ondan görülmesi şeklindeki batıl inanç olarak anlamışlardır.(Münavî, Feyzu`1-Kadir, VI/392) Bazılar da zilin kilise çanına benzediği için sesinin çirkin olması yüzünden meleklerin ondan nefret etmesini illet saymışlardır.(Davudoğlu, Müslim Serhi, IX/496) Zil (çan) olan eve meleğin girmeyeceğini bildiren hadis-i şerifi göz önünde bulundurursak, birinci sebebin, nazarlık olarak sadece zilin takılmadığını düşünerek de ikinci sebebin illet (hükmün sebebi) olmaktan uzak olduğunu söyleyebiliriz. O takdirde bu hükmün illeti olarak önümüzde sadece zillerin kilise çanına benzemeleri kalır. Öyleyse evlerde ve camilerdeki duvar saatlerinin saat başlarında ya da yarım saatlerde kilise çanını andıracak biçimde sesler çıkarması mahzurludur diyebiliriz. Çünkü kilise çanı duymuş olanlar, ikisi arasındaki son derece benzerliği hemen farkedeceklerdir. Yoksa zilin yani ceras`in kök anlamındaki "ses çıkarma"(bk. Ibnü`1-Esîr, En-Nihaye, I/260) ma`nâsına bakarak "zil" denen her şeyin yasak olduğunu sanmamak gerekir. O durumda kapı zili, telefon zili, bizi uyandırmak için kurduğumuz saatin zili vb. de mahzurlu zannedilir. Oysa biz Harun er-Reşid`in çalar saat kullandığını, hatta Alman Kralına hediye olarak gönderdiğini biliyoruz. Ezanın ilk okunuşunda, çan çalınması teklifinin reddedilmiş olması da bize, bundaki illetin hiristiyanlara benzemek olduğunu gösterir. Ne var ki, böyle çana benzeyen zillerin kullanılmasındaki mahzur tenzihen mekruh olma düzeyindedir, büyük haram değildir. Şam`ın eski ulemasından bir cemaat büyük çanın mekruh olduğunu, küçüğünün mekruh sayılmadığını söylemişlerdir.(Davudoğlu, agek.) Ama büyüğü ile küçüğüne bir sınır çizilmediğine göre biz çan sesini andıran bütün saat zillerini mekruh kabul edebiliriz (Allah`u a`lem).

SABIR

Acıya katlanma, sıkıntı ve meşakkatlere karşı soğukkanlılıkla mukavemet etme, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmeye sabır denir .

Sabır ruhun bir melekesidir, güzel bir huydur. Tahammülü zor ve nefse ağır gelen şeylere katlanmak ancak sabır ile olur. Bir hakkı müdafaa ve muhafaza etmek için gösterilen sebat, sabretmekle mümkündür. Allah`ın emirlerini yerine getirmek, aklın ve dinin hoş görmediği ve nefsin meşrû olmayan istek ve arzularına mukavemet edebilmek, hayatta elde olmadan başa gelen ve insana büyük elem ve keder veren bela ve musîbetlere karşı koyabilmek ve bunların üstesinden gelebilmek için sabırlı olmak ve sabretmeye alışmak lazımdır.

Bütün faziletlerin anası, hayatta muvaffak olmanın ve kemale ermenin sırrı bu güzel özelliktir. Her türlü rezaletin sebebi sabırsızlık veya gerektiği kadar sabır gösterememektir. Sabır her faziletin üstünde bir değer taşır. "Şüphesiz Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir" (el-Bakara, 2/153, 155).

Sabrın sonu selamettir, başarıdır. Sabır acıdır. Fakat sonucu tatlıdır. Hz. Peygamber (s.a.s); "Sabreden başarıya ulaşır` ; "Sabır başarının anahtarıdır"; "Sabır bir ışıktır"; "Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir"; "Sana sıkıntı veren şeylere karşı sabretmende bir çok hayır vardır" buyurarak sabrın faziletini anlatmıştır.

Hz. Peygamber (s.a.s); "Sabır, acı bir olayın yaptığı sarsıntıya karşı ilk anda gösterilen tahammüldür" (Buhârî, Cenâiz, 32) sözüyle bir felaketle ilk karşılaştığı zamandaki sabrın önemini vurgulamıştır. Sabretmek, mahkûmiyete, meskenete ve zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez.Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caîz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. Insanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir. Rasulullah (s.a.s); Ya Rabbi! Acizlikten ve tenbellikten sana sığınırım" (Buhari, Cihad, 25) diye dua etmiştir.

Bazı sıkıntılar vardır ki, kulun irade ve gücünü aşar. Böyle felaketler başa geldiği zaman heyecana kapılmadan ve şikayet etmeden takdir-i ilâhiye razı olup sabretmek müminlerin özelliklerindendir. Nitekim Cenab-ı Allah Kuran-ı Kerimde sabr-ı cemili (güzel sabır) emretmektedir. (Yusuf, 12/18). Rasulullah (s.a.s) Sabr-ı cemil şikayet edilmeyen sabırdır" buyurmuştur. Aslında elden bir şey geldiği zamanlarda sabırsızlık gelmediği zamanlarda sabırsızlık göstermenin bir faydası yoktur ve lüzumsuz bir harekettir.

Kur`ân-ı Kerim`in yetmişten fazla ayetinde zikredilen sabır, insan tabiatına aykırı olan zorunlu hallere uymak ve güçlüklere karşı koymak demektir. Sabrın gâyesi, beklenmedik olaylar, içine düşülen güçlükler karşısında tedirgin olmamak, paniğe kapılmamak ve tahammül göstermektir. Allah Teâlâ sabredenlere mükâfatını hesapsızca vereceğini müjdelemiş ve onları övmüştür.

Mü`minler, çoğu zaman sırf inandıkları için Allah düşmanlarının zulüm ve kötülüklerine hedef olurlar; çeşitli işkencelere uğrar, onlarla savaşmak zorunda kalırlar. Işte bu durumda sabır, mü`minin güç kaynağı, imanının koruyucusudur. Hz. Musâ`ya inananlara Firavun eziyet etmek isteyince onlar: "Ey Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi müslüman olarak öldür" (el-Araf 7/126) diye duâ etmişlerdi. Sevgili Peygamberimiz ve ilk müslümanların, yapılan işkence ve eziyetlere nasıl sabır ve tahammül gösterdikleri bilinen bir husustur.

Ibadetlerin nefsimize ağır gelen yönleri de sabırla hafifler. Böylece huzur içinde günde beş vakit namaz kılar, sıcak yaz günlerinde hiç bir sıkıntı duymadan oruç tutarız. Diğer ibadetler ve ahlâkî davranışlarda böyledir. Aşağıdaki âyetler bunu göstermektedir:

"Her kim sabreder ve suç bağışlarsa, bu hareket arzu edilen en iyi işlerdendir" (eş-Şurâ, 42/43); "Içinizden mücahitleri ve sabredenleri belirtelim diye sizleri mutlaka imtihan ederiz. Haberlerinizi de denetleriz" (Muhammed, 47/31).

Çoğu zaman insan nefsine uyar; Allah Teâlâ`nın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmak ona zor gelir, nefse hoş gelen fena arzularını tatmin etmek ister, iyilik ve faziletlerden kaçınır. Meselâ; cebindeki parasını eğlence ve zevkleri için harcamak, bir yoksula vermekten daha hoş gelir. Bir çocuk için oyun oynamak, ders çalışmaktan daha ilgi çekici görünür. Gezip tozmak, çalışıp kazanmaya tercih edilir.

Işte bu durumda, insanın, kendisine zor gelse bile, iyi olanı, faydalı olanı seçmesi, sabır ve tahammülle onu yerine getirmeye çalışması çok güzel bir davranıştır.

Ayrıca insanlar hayat boyunca, bolluk veya yokluk içinde kalabilir, sağlıklı iken hastalanır, sel, deprem, yangın gibi felâketlerle karşılaşabilir; bütün bu durumlarda insanın en büyük dayanağı sabırdır. Aksine davranış, insanı Allah Teâlâ`ya isyana ve nankörlüğe sürükler. Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur: "Doğrusu kim Allah`tan korkar ve düştüğü felâkete sabrederse; muhakkak ki Allah iyilik edenlerin mükafatı boşa, çıkarmaz" (Yusuf, 12/90).

Peygamberler sabrın en büyük örnekleridir. Çünkü onlar bütün güçlükleri sabırla karşılamışlardır. Dileğimiz Allah (c.c.)`ın bizi, "belâlarına çok sabreden ve nimetlerine çok şükreden" kullarından eylemesi olmalıdır (Ibrahim, 14/5).

Sabrın sonu selâmettir. Sabır, iman ve ibadetin, ilim ve hikmetin, kısaca bütün faziletlerin başıdır. Sabırlı insan iyi insandır. Iyi işler yapıp birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceklerini Allah Teâlâ haber vermiştir. Sabır zafere giden yoldur (el-Asr, 103/1-3).

Peygamber Efendimiz; "Sabır ve tahammül gösteren kimseyi Cenab-ı Hakk sabırlı kılar. Sabırdan daha hayırlı ve geniş bir nimet hiç bir kimseye verilmemiştir" (Tirmizi, Birr, 76).

"Hoşlanmadığın şeye sabretmende büyük fayda vardır" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 307) buyurmuştur.

Ayrıca Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:

"Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz; sabredenleri müjdele" (el-Bakara, 2/ 155).

Bu ve benzeri âyetlerden Allah Teâlâ`nın insanları çeşitli sıkıntılara uğratarak imtihan ettiğini ve bu imtihanı sabredenlerin kazandığını öğreniyoruz.

Sabırla bütün zorluklar halledilmekte, her türlü engel aşılmaktadır. Onun için atalarımız: Sabırla koruk, helva olur" demişlerdir.

Hz. Peygamber şöyle buyuruyor:

"Mü`minin işi hayrete şayandır. Zira işinin hepsi onun için hayırlıdır. Bu özellik yalnız mü`mine özgüdür. Zira sevinirse şükreder. Bu ise onun için hayırlıdır. Başına belâ gelirse sabreder. Bu da onun için hayırlıdır" (Riyâzüs-Sâlihin, 1, 54).

Bizim için mutlaka hayırlı olduğuna inandığımız sabır, bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. Allahın dinini tebliğ ederken hepsi çeşitli sıkıntılara uğramış, kendilerine eziyet edilmiş, yurtlarından çıkarılmış. Hükümdarlar tarafından zindana atılmış ama onlar daima sabretmişlerdi. Kuran-ı Kerimde peygamberlerin sabrını dile getiren pek çok ayet-i kerime vardır. Rasulullahın hayatı ise baştan sona en güzel sabır örnekleri ile doludur. Bu sebeple her müslümana düşen görev, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek, Allahtan sabır dilemek ve sabırlı olmaktır.

SAÇ BOYAMA

Insanların saçları genel olarak sarı, kızıl, kahverengi veya siyah renkte olur. Insan bedeninde saça, kana, deriye renk veren maddelere "pigment" denir. Bedende üç ana pigment vardır.

1. Melânin: Kahverengi olup, küçük tanecikler halindedir.

2. Karoten: Sarı renkte olup, bu pigment bitkilerde de bulunur. Tereyağına ve havuca bu pigment renk verir.

3. Hemoglobin: Kanın kırmızı rengini bu pigment sağlar.

Pigment, güneşin ışınlarını emer. Derideki melânin de özel hücreler yapar. Bu hücrelere "melânosit" denir. Melâninin açık veya koyu renkli olmasında oksitlenmenin büyük etkisi vardır. pigmentin tanecikleri az oksitlenirse renkleri açık olur, oksitlenme çoğalınca renkleri koyu kahverengiye kadar varır. Saçlarda, tüylerde pigment oluşmasının esasları da derideki gibidir. Saç telleri dibindeki melânositler kalıtıma göre saça renk verirler. Saçlardaki renk farkları taneciklerin yayılışına, oksitlenme derecesine bağlıdır. Açık renk kızıl saçlarda melâninden başka bir demir pigment daha bulunur.

Saçların rengini koruyabilmesi için, saçların bulunduğu deri tabakası gerektiği gibi beslenmelidir. Beslenme iyi olmazsa, özellikle "B" vitamini, bakır eksikliği olursa, saçlarda beyazlaşma görülür. Besin iyi ayarlanırsa, saçların yeniden normal rengini aldığı olur.

Diğer yandan yaşlılıkla ilgili saç ağarmalarının besinle ilgisi yoktur; vitamin tedavisiyle ve besinle saçlar normal rengine girmez. Çünkü yaşlılıktaki ağarma melânin hücrelerinin artık işini göremez hale gelmesinden olur. Kimi zaman ruhi sıkıntı sonunda saçların birdenbire ağardığı görülmüşse de, bunun nedeni bilimce kesin olarak açıklanamamıştır. Ancak bu gibi sarsıntıların bezlerin işleyişini etkilediğinde şüphe yoktur.

Saçının rengi açık olan veya saçı ağaran kimsenin bunu boyatmasının Islâm`a göre hükmünü şu şekilde belirlemek mümkündür. İslam`ın çıkışından önce yahudi ve hıristiyanlar güzel görünme ve süslenmenin Allah`a kullukla bağdaşmayacağını düşünerek, saçı boyayıp rengini değiştirmekten kaçınırlardı. Hz. Peygamber, ashabına bağımsız bir kişilik kazandırmak için saçı ve sakalı kına veya başka bir boya maddesi ile boyayabileceklerini bildirdi. Ebû Hüreyre (r.a)`tan nakledilen bir hadiste şöyle buyurulur: "Yahudi ve Hıristiyanlar (saçlarını) boyamaz. Siz onların aksini yapınız: yani saçlarınızı boyayınız" (Buhârî, Enbiyâ, 50; Libas, 67; Müslim, Libas, 80; Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 14). Ancak hadisteki emir bağlayıcı olmayıp mendupluk bildirir. Nitekim uygulamada Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Ka`b ve Enes (r.anhüm) gibi bazı sahabeler saçlarını boyamamıştır.

Diğer yandan kullanılacak boyada siyah renk tercih edilmemelidir. Çünkü saç boyası genellikle yaşlı erkeklerin beyazlaşan saçları için söz konusu olur. Siyah renk yaşlı kimseyi, olduğundan çok genç gösterir. Bu durum kınalama veya boyayı amacından saptırabilir. Nitekim Mekke`nin fethi günü Hz. Ebû Bekr`in yaşlı babası Ebû Kuhâfe`nin saçlarının ağaç çiçekleri gibi beyazlaştığını gören Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Bu beyaz saçı değiştiriniz ve siyahtan sakınınız" (bk. Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Nesâî, Zîne, 15; Ahmed b. Hanbel, I,165, 356, II, 261, 499, III,160, 322). Ancak saçı beyazlaşan kimse genç olursa, onun siyaha boyamasında bir sakınca görülmemiştir. Nitekim Sa`d b. Ebî Vakkas, Ukbe b. Âmir, Hasan, Hüseyin ve Cerîr gibi sahabelerin bu rengi tercih ettikleri nakledilmiştir (Yusuf el-Kardâvî, el-Halâl vel-Harâm fil-Islâm, Terc. Mustafa Varlı, Ankara 1970, s. 102, 103).

Boya malzemesi olarak Allah elçisi kınayı tavsiye etmiştir: "Saçın beyazlığını değiştirmek için kullandığınız şeylerin en iyisi kına ve keten bitkisidir" (Ebû Dâvud, Tereccül, 18; Tirmizî, Libâs, 20; Nesâî, Zîne, 16; Ibn Mâce, Libâs, 32; Ahmed b. Hanbel, V, 147, 150, 154). Hz. Enes b. Mâlik, Hz. Ebû Bekr`in saçlarını kına ve ketenle, Hz. Ömer`in ise yalnız saf kına ile boyadığını nakletmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s. 103).

Sonuç olarak erkek veya kadının beyazlaşan saçlarını sarı veya kızıl renge boyamaları müstehap görülmüş; siyaha boyamaları ise, sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. Ancak genç kimsenin siyah boya kullanmasında da bir sakınca yoktur. Diğer yandan boya malzemesi olarak kına ve vesîme denilen, boya sanayinde kullanılan bir bitkinin tercih edilmesi tavsiye edilmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, Terc. Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1982-1988, XV, 378, XVII, 314). El, ayak veya başa sürülen kınanın katıolan malzemesi temizlendikten sonra deri veya saçlarda bıraktığı renk, suyun deriye nüfûzuna engel değildir. Bu yüzden abdest veya gusle mani olmaz (Ibn Âbidin, a.g.e., I, 224).

SAÇ KREMI

Saçı parlatmak için sürülen kremlerin bazılarında alkol var. Bunları kullanmanın hükmü nedir?

Saça sürülen krem, hacmi bulunan ve saçı kapladığından ötürü, altına suyun ulaşmasına engel olan bir krem ise, abdestte ve gusle engel olacağından, kullanılması zaten câiz değildir. Değilse câizdir. Alkole gelince; İslamın yasakladığı şey, her cinsiyle alkol değil, "hamr", yani sarhoş edici olan alkol türüdür. Alkolün, meselâ metil alkol gibi sarhoş etme özelliği olmayanı haram değildir. Bu yüzden kullanılan maddedeki alkol türü bilinmelidir.

SADAKA-İ FITIR

Ramazan bayramı sadakası. Buna zekatul-fıtır veya yalnız fıtır da denir. Yaratılış şükranesi olmak üzere sevap kazanmak kasdiyle verilir. Fıtır sadakası Hicret`in ikinci senesinde zekat farz olmadan önce vacib olmuştur. Hür müslüman ve asıl ihtiyacından fazla nisap miktarı bir mala sahip olan kişilerin vermesi gerekir.

Akıl ve büluğ şart değildir. Akıl hastalarının ve delilerin velileri onların mallarından fıtır sadakası verirler. Ramazanda oruç tutmamış olanlar da fıtır sadakası verirler.

Sadaka-i fıtrın edasının vakti, bayram sabahıdır. O günden önce ölen ve zengin iken fakir düşen kimselere sadaka-i fıtır vacib olmaz. Bayram gecesi güneş doğmadan önce doğan çocuğun fitresini vermek vacibtir. Fitre bayram sabahından önce ve sonra her ne zaman verilse sahihtir ve eda olur; onun kazası yoktur. Fakat müstehap olan sabah namazı ile bayram namazı arasında veya birkaç gün önce vermektir. Fitreyi bayramdan sonra vermek caiz ise de, bir vacib geciktirilmiş olacağından iyi değildir.

Sadaka-i fıtır, zekat gibi malın değil, başın zekâtıdır. Bunun için asıl ihtiyaçlardan fazla olan malın büyüyücü olması, üzerinden bir yılın geçmesi ve ticaret malı olması şart değildir. Bayram sabahı nisaba malik olan kişiye bile sadaka-i fıtır vacibtir. Nisap, gümüşe göre ikiyüz dirhem (561.2) gr. değerindeki bir maldır. Nisap miktarı mal, sadaka-i fıtır vacib olduktan sonra telef olsa yine fitre vermek lazımdır. Bu miktar bir mala sahip olan bir kimse kendisi için, baliğ olmayan malsız çocukları için, hizmetinde bulunanlar için, sadaka-i fıtır vermesi vacibtir. Hanımı ve büyük çocuğunun fitrelerini vermesi üzerine vacib değildir. Fakat yanında bulunan büyük çocuğunun ve hanımının fitrelerini kendilerine sormadan verebilir. Malı olan küçük çocuğun fitresi kendi malından verilir.

Sadaka-i fıtır, buğday, arpa, kuru hurma, kuru üzümden verilir. Buğday veya buğday unundan yarım sa`, (520 dirhem 1459 gr.), ötekilerden ise bir sa` (1040 dirhem 2918 gr.) verilir (bak: Sa`). Bu dört maddenin herhangi birine göre vermek caizdir. Bu miktar aynen verilebileceği gibi, kıymet olarak da verilebilir. Fakirin menfaatine uygun olanı vermek daha faziletlidir. Sadaka-i fıtrın rüknü, onu ehline vermektir. Zekat kimlere verilirse sadaka-i fıtırda onlara verilir. Fitre yalnız bir fakire verilmeli, onu bir kaç fakire vermek için parçalamamalıdır. Sadaka-i fıtır verirken niyet etmek gerekir. Ancak fakire Sadaka-i fıtr olduğunu söylemeye gerek yoktur. Sadaka-i fıtr öncelikle mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere göndermek mekruhtur. Gönderilecek olan kişiler akraba veya daha muhtaç kişilerse mekruh olmaz.

ŞAFİİLERE GÖRE AVRET

1. Namazda: Erkeğin ve câriyenin avreti, göbekle diz kapağı arasıdır. Göbek ve diz kapağı avret değildir. Ancak her ikisinden de bir parça kapatılmalıdır ki avretin onlara sınır olan kısımları tamamen kapatılabilmiş olsun.

Hür kadının avreti bütün bedeni olup, bundan sadece yüz ve iki el istisna edilir.

Namazda iken kapatma imkânı olduğu halde avreti açılırsa namazı bâtıl olur. Ancak rüzgar v.s. ile açılır da hemen ânında kapatırsa veya yanılarak açar da yine hemen kapatırsa, namazı bâtıl olmaz. Ama bunun haricinde, hayvan veya çocuk v.b. tarafından açılırsa bâtıl olur.

Avretini kapatacak kadar elbisesi olmaz, fakat vakit çıkmadan bulacağını ümid ederse, namazı vaktin sonunda kadar beklemesi vacibtir. Örtünün şartı, cildin rengini göstermemesidir. (Ebu`l-Fadl Veliyyüddîn el-Basîr, en-Nihâye, I/57, Kahire (tarihsiz))

2. Namaz dışında: Yabancı erkeklere karşı, kadının yüz ve elleri dahil, bütün bedeni avrettir. Ancak kâfir olan kadına karşı yüzü ve elleri avret değildir. Ahlâki bozuk kadınlar, müslüman olsalar bile, avret hususunda kâfir gibidirler.Müslüman kadının, evindeki hizmeti esnasında açılan boynu ve kolları avret değildir.

Erkeğin namaz dışında avreti, bakana göre değişir. Mahremi olan kadınlara ve erkeklere göre, göbekle diz kapağı arasıdır. Yabancı kadınlara göre ise, bütün bedeni avrettir.

Ihtiyaç olmaksızın kendi avretine bakmak mekruhtur.

Kadının avreti konusunda biraz daha açıklık getirirsek, şunları söyleyebiliriz. Kadının erkeğe karşı avreti yedi gurupta mutâlâa edilir:

1- Yabancı erkeğe karşı her tarafı avret olmakla beraber, Şâfiilerin çoğuna göre de, kadının yüzü ve elleri avret değildir. Avret olan kısımlar, kadından kopmaları halinde de avrettirler. Bakılması haram olan yere dokunulması da öncelikle haramdır.

2- Kocasına karşı hiçbir yeri avret değildir. Ancak karı-kocanın birbirlerinin tenâsül uzuvlarına bakmaları bâzılarına göre mekruhtur:

3- Mahremlerine karşı, göbekle dizkapağı arası avrettir. Mahremin kâfir olup olmaması aynıdır. Ancak mahremin nikâhını câiz gören bir kâfir olursa, ona açılamaz ve onunla halvette bulunamaz.

4- Evlenme gâyesiyle bakan erkeğe, kadın, yüzünü ve ellerini gösterebilir Hattâ bu sünnettir.

5- Tedâvi halinde, ihtiyaç duyulan her yerini, ihtiyaç miktarınca gösterebilir.

6- Şahitlik ve alış-veriş v.s. muamelelerde sadece yüzünü gösterebilir.

7- Câriye satışında, tanınmasını temin edecek kadâr yerlerine bakılabilir.

Ayrıca kadın ya da mahrem öğretici yoksa ve perde arkasından öğretmek de mümkün değilse, vâcib olan ilimleri öğretme gâyesiyle, erkek kadına bakabilir. (en-Nihâye, I/102-105; Mezheplerin bu konudaki görüşleri için ayrıca bk.Abdurrahman el-Cezîrî, el-Fıkhu ale`l-Mezâhibi`l-Erba`a, I/188,194 Kahire (Tarihsiz) üçüncü baskı.)

SAHİPSİZ ARAZİ VE MÜLKE EL KOYUP, ONU İŞLETMEKLE DİNEN MÜLK SAYILIR MI?

İslam hukukuna göre cahiliyyette ve İslamiyette ihya edilip işlenmemiş bir arazi, etrafına bir duvar çekip işletilmekle temelluk edilmiş olur.

Yine bunun gibi Rum, Semud, Ad gibi kavimlerden kalan arazi ihya ile temelluk edilebilir. Ancak İslam Devleti müdahale etme hakkına sahiptir. İsterse temelluke mani olabilir.

İslam döneminde ve İslam hakimiyeti altındaki arazi temellük edildikten sonra sahibi bilinmezse;

a) Hanefi ve Malıki mezheblerine göre yine ihya ile temellük edilebilir.

b) Şafii mezhebine göre beytulmal`e aittir.

c) Hanbeli mezhebine göre ise; Kamu menfaatına uygun bir şekilde dağıtımı yapılacaktır (el-Fıkh`ul-İslami ve edilletühü).

ŞAHIS ADINA KURBAN KESMEK

Siyasi liderler ve bazı büyük zatlar geldiğinde, ya da temel atmalarda kurban kesiliyor. Bu caiz midir? Eti yenir mi?

Alimlerimiz, hükmü bildirilmeyen şeylerde asıl olan onların mübah olmasıdır anlamındaki "El-Aslu fil-eşyâi el-ibahatü" şeklindeki fıkıh kaidesine bir de, ibadetlerde asıl olan ise kaçınmaktır, yapmaktır, anlamında "Vel-aslu fil-ibâdâti el-men`u" cümlesini eklerler. Bunun manası şudur: Ibadet ancak şâriin (şeriat koyucunun) koymasıyla olur. O`nun koyduğu ibadetleri yapmakla mükellef olduğumuz gibi, koymadıklarını da yapmamakla mükellefiz. Ibadet anlamında dinin ne kendisini, ne zamanını ne de mekânını, O`nun bildirmesi olmadan Allah`ın Resûlü (s.a) dahi tayın edemez. Bunlar "tevfîkî"dir, yani ancak şariin belirlemesiyle ve belirlediği kadar bilinebilirler. Kurbanın da nerede, nasıl ve ne için kesileceğini yine Şeriat sahibi bildirmiştir. Yani kurban da bir ibadettir. O`nun gerçeğini biz akılla kavrayamayız. Öyleyse onu şeriat sahibinin belirlediği alanın dışında da çıkaramayız. Çıkarmamız ya da bid`at veya küfürle sonuçlanır. Küfür mutlak cehennemdir. Bid`atın varacağı son nokta ise yine orasıdır. Bu yüzden:

"Bir insan için kurban kesilmesi küfürdür ve kesilen meyte (leş) hükmündedir, yenmez... Hacıların ya da gazilerin kudümü (gelişleri) için hayvan kesilmesi de küfürdür" denmiştir. (Fetavay-i Hindiye NI/277 ) Yeni alınan araba, ev, atılan temel vb. şeyler de aynıdır. Yalnız bazı alimler burada bir inceliğe dikkat çekerler. Efendim, Resulullah Efendimiz: "Allah`tan başkası için boğazlayana Allah lânet etsin" buyurmuşlardır. (Hakim, Müstedrek N/153 (Ayrıca bk. Hindi, Kenz XVI/74)) Başkası için demek, başkasının adı zikredilerek boğazlamak, yani "Bismillah = Allah`ın adıyla" yerine "Bismifilan = falanın adıyla, falanın adına" diyerek kesmektir. Binaenaleyh, bir büyük zatın gelişine, ev ya da araba almasına duyduğu sevinçten ötürü kurban keserse bu küfür olmadığı gibi, kesilen hayvan da meyte (leş) hükmüne girmez, eti yenir derler. (Bu görüşlerin uzunca tartışması için bk. Şeyh Davud, Eseddü`l-Cihad Risalesi (Ictihat Tartışması, Terc. Sükrü Özen, içerisinde) s. 255 vd.) Durum böyle olmakla beraber bunun mahzursuzunu, mahzurlusundan ayırmak zor olduğu ve avam insanlara bid`at kapısını açmamak için bu tür vesilelerle kurban kesmemek gerekir. Ille de kesmek istenirse gelişine sevindiği kimsenin yolunda ya da önünde değil, böyle sevinçli bir güne kendisine bahşeden Allah için ayrı bir yerde kesip etini tasadduk etmeli veya yemelidir. Aksi halde "Bismillah = Allah adına" diyerek kesse dahi bir kimsenin yoluna, bir evin temeline, bir arabanın tekerine vs. kesilen, kanı oraya buraya sürülen kurban en azından çirkin bir bid`attır, küfrü gerektirmese dahi günahı gerektirir ve etinin yenmesi de şüpheli olur. Zaten bu kurbanı görenler, filan falanın gelişi için, ya da filan iş için kurban kesti derler ki, bu da onun kesiliş gayesinin Allah için olmadığını gösterir.

ŞAHİTLİK

Islâm`da bazı konularda iki kadının şahitliğinin, bir erkeğin şahitliğine denk tutulması, kadına hakaretten değil, "fıtratın ve tabiîliğin gözetilmesinden dolayıdır. Çünkü Islâm toplumunda kadın çarsıya pazara ancak ihtiyacı ölçüsünde çıkar ve şahitlik gerektiren konulara çok az muttalî olur. Duygusal yapısından ve yaratılışından ötürü, gördüğü olaylardan da çok çabuk etkilenir ve bir tarafın lehine haklılık ve haksızlığına bakmadan, tavır koyuverir. Psikolojik araştırma ve istatistikler bunun böyle olduğunu bilimsel yöntemlerle ispatlamıştır. Yine bu tür olaylar, kadın. genellikle ilgilendirmeyen olaylardır. Bu yüzden unutması ve olayın oluş biçimini hatırlayamaması normal bir olgudur. Ama iki tane olmaları halinde bu ihtimal ortadan kalkar.

Kaldı ki, tamamen kadınların ilgi sahası olan doğum, bekâret, emzirme (rada) gibi konularda erkeğin değil, kadının şahitliği geçerlidir. Yani bu konunun isabetlilik derecesi, "fıtrat" ve Islâm toplumu düşünülürse anlaşılabilir.

Kadının hakim ve devlet başkanı olamayışındaki hikmet de, yine onun duygusal yaratılışı ile ilgilidir. Söylediğimizi tekrar edersek; konuya teorik olarak bakıp, daha insancıl görüneni savunma yerine, pratik ve gerçekçi açıdan bakıp, insanî olanı almak daha akıllıca olsa gerektir. Tekrar edelim; tarihte kadınların hâkim olduğu hangi ülke yıkımla sonuçlanmamıştır? Öyleyse Rasûlüllah Efendimiz doğru söylemiştir: "Idarelerini bir kadına teslim eden milletler iflah olmayacaklardır". (Buhârî, Megâzî 82, fiten 18; Tirmizî fiten 75; Nesâî, kudât 8;Mûsned V/43, 51, 38, 47.) Şu anda ikiyüze yakın devletin kaçının başı kadındır? Kadın haklarını savunduklarını sanan ülke insanları, niçin yüzde doksandokuz oranında erkek idareciler seçiyorlar? Diğerlerini bir tarafa bırakalım, kadın erkek eşitliğinden sözeden hangi ülkenin parlamentosunda, hiç olmazsa erkeklerin yarısı kadar kadın vardır?


ŞAHİTLİKTE HIRSIZLIK VE ZAMAN AŞIMI

Zina, hırsızlık ve şarap içme cezalarının (had) uygulanabilmesi için bu suçlara şahit olanların açık bir özür olmadıkça gecikmeden şahitlik yapmaları gerekir. Çünkü suçun işlendiği tarihle şahitlik etme tarihi orasında uzun bir süre geçerse töhmet ve fitne ihtimalı artar. Uzun süre sustuktan sonra şahitlik yapılması, davalıya duyulan kini akla getirir. Diğer yandan şahit, böyle bir geciktirmeyi "şantaj" aracı olarak kullanmaya da kalkışabilir. Hz. Ömer (r.a)`ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Had cezasını gerektiren bir suça, suçun işlediği sırada değil, sonradan şahitlik eden bir topluluk, içlerinde bulunan bir kinden dolayı şahitlik yapmış sayılır. Bu yüzden onların şahitlikleri kabul edilmez" (ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).

Bir yerde hâkimin bulunmaması, mesafenin uzaklığı, yolun tehlikeli oluşu açık özür sayılır. Bu özürler nedeniyle şahitliğin gecikmesi mümkün ve caizdir.

Ebû Hanîfe`ye göre zaman aşımı süresi hâkimin takdirine bırakılmıştır. Çünkü şahitlik yapmak için olayla hâkim önüne çıkma arasında geçebilecek süreler yer ve çevre şartlarına göre değişiklik arz eder. Ebû Yûsuf ve Imam Muhammed`e göre zaman aşımı süresi bir ay ve daha fazla olan bir süredir. Eğer süre bir aydan kısa ise bu zaman aşımı sayılmaz. Çünkü bir ay sürelerin en kısasıdır. Bir aydan az olan süreler peşin (acıl) hükmünde olur (es-Serahsî, el-Mebsût, 1. Baskı, Beyrut 1398/1978, IX, 50; ez-Zühaylî, a.g.e., VI, 49).

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre, zina *, kazf * (zina iftirası) ve şarap içme ile ilgili hadler konusunda yapılacak şahitlik zaman aşımına uğramaz. Çünkü zina hakkındaki şahitliğin zikredildiği âyet genel anlam ifade eder. Gecikme nedenliye şahitliğin düşeceğine ait bir delil de yoktur. Diğer yandan şahitliğin gecikmesi bir özürden veya şahidin kaybolmasından ötürü olabilir. Had cezası ise mutlak ihtimalle düşmez (bk. Ibnü`l-Hümâm, Fethu`l-Kadîr, Bulak 1315, IV, 161; Ibn Kudâme, el-Muğnî, 3. baskı, Kahire 1970, VIII, 207).

Ikrarda Zaman Aşımı Müctehitler, zina ikrarı için bir zaman aşımı süresinin bulunmadığı konusunda görüş birliği içindedir. Çünkü insan kendisi aleyhinde bulunmakla itham edilemez. Buna göre, bir süre geçtikten sonra hâkim önünde yapılacak ikrarla zina sabit olur. Ancak Mâlikîler dışında çoğunluğa göre böyle bir kimse had hükmü verilmezden veya had cezasının bir bölümü uygulandıktan sonra bile ikrarından dönse veya kaçsa had düşer (Ibnü`l-Hümâm, a.g.e., IV, 120; Ibn Kudâme, a.g.e., VIII,197; eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 271).

ŞAKA

Güldürmek veya eğlendirmek kasdıyla söylenen söz veya yapılan davranış, latıfe, mizah.

Insan şahsiyetini, onurunu rencide eden bütün söz ve hareketler, kul hakkını çiğnemektir. Toplum düzeni, bütün fertlerin haklarına riayet ve onlarla ünsiyet etmekle, görüşüp anlasabilmekle sağlanır. Kendi hakkının çiğnenmesini arzu etmeyen insanın, bir başkasının hakkını gözetmesi kaçınılmazdır. Hukuka riayeti temin için Yüce Allah, insanların mallarına tecavüzü haram kıldığı gibi, insan şahsiyetini kırıcı olan her türlü alayı, gıybet, yalan, iftira, dedikodu ve benzeri sözlü tecavüzleri de haram kılmıştır. Bu cümleden olmak üzere çoğu kere muhatabı küçük düşürecek şekilde yapılan fiilî ve sözlü şakalar da Hz. Peygamber`in hadîsi ile yasaklanmıştır: "Kardeşinle mücadele ve şaka etme" (Tirmizî, Birr, 58). Mizahı çok yapan bazı sahabe hakkında Kur`anî hüküm de (el-Hadîd, 57/16) nazıl olmuştur. Yalanla eş anlamlı şakalar, bizzat yalan olduğu için haramdır. Ancak şaka, yalan, alay, hakaret gibi aşağılayıcı manada olmamak ve aşırı gitmemek kaydıyla yapılırsa buna müsaade edilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının arkadaşlarıyla şakalaştığı görülmüştür. Ebû Hureyre`den: Ashab, Rasûlullah`a, "Ya Rasûlullah, sen de bizimle şaka yapıyorsun" dediler. Rasûlullah, "Ben sadece doğruyu konusurum, haktan başka bir şey söylemem" (Tirmizî, Birr, 57) buyurdu.

Ibn Abbas`tan: Bir adam, "Allah Rasûlü şaka yapar mıydı?" diye sordu. "Evet" diye cevap verdim. "Peki Rasûlüllah nasıl şaka yapardı?" deyince "Hz. Peygamber (s.a.s) hanımlarından birisine geniş bir elbise giydirdi . "Bu elbiseyi giy, Allah`a şükret, eteğini de gelin eteği gibi sürü" buyurdu, dedim."

Hz. Enes`ten: Allah`ın Rasûlü, insanların en güzel ahlâka sahip olanı idi. Ebu Umeyr adında bir kardeşim vardı. Rasûlüllah gelip kardeşimi görünce "Ebû Umeyr, kuş ne yapıyor?" diye sorardı. Kardeşim kuşla oynardı. Bazı namaz vakitlerinde Rasûlüllah bizim evde olur, bir seccade serilmesini emreder, seccadeyi süpürür ve sular, sonra üzerinde namaza dururdu. Biz de arkasında namaz kılardık. Seccade, hurma lifinden yapılmıştı.

Enes b. Mâlik`ten: Bir adam, Rasûlüllah`ın yanına geldi, onu devesine bindirmek istedi, Rasûlüllah da, "Biz de seni dişi devenin yavrusuna bindirelim" dedi. Adam, "Ya Rasûlüllah, devenin yavrusuna nasıl bineyim?" diye sorunca, Rasûlüllah, "Bütün develeri dişi deve doğurmaz mı?" buyurdu .

Hz. Enes`den: Zahir adında bir bedevî, çölden Rasûlüllah`a hediyeler getirmişti. Dönüp gitmek isterken, Rasûlüllah da ona hediyeler verdi ve; "Zahir, bizim çölde yaşayanımızı temsil eder, biz de onun şehirde yaşayanını temsil ederiz" buyurdu. O, çirkin biri olduğu halde, Rasûlüllah onu çok severdi. O, alışveriş ederken Rasûlüllah arkasından gelir, onu kucaklar, kendisini adama göstermez ve "Ben kimim?" diye sorardı. Adam döndüğü zaman Rasûlüllahı tanır, sırtını Rasûlüllah`ın göğsünden ayırmazdı. Rasûlüllah "Bu köleyi kim satın alacak" diye sorar, adam da "Ya Rasûlüllah, o halde beni değersiz buluyorsun" derdi. Rasûlüllah (s.a.s) "Allah katında değersiz değilsin, onun katında değerin yüksektir" buyururdu.

Enes (r.a) "Rasûlüllah hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı" demiştir. Peygamberimiz (s.a.s) fazla tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka yapmayı severdi.

Aişe vâlidemiz anlatır: "Bir gün Allah`ın resûlu benimle koşarak yarıştı ve ben kendisini geçtim. Zamanla şişmanladığımda benimle tekrar koştu ve bu sefer beni o geçti." Yine bir gün Âişe vâlidemizle Hz. Sevde annemiz Peygamberimizle bir yemekte bulamaç aşını yerken Sevde (r.a) "Bu yemeği sevmiyorum" dedi. Âişe (r.a): "Yemezsen yemeği yüzüne sürerim." dedi Bu konuşma esnasında önce Hz. Âişe, Hz. Sevde`nin yüzüne, sonra Hz. Sevde, Hz. Âişe`nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir gülümsemeyle izlemiştir.

Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu gören Hz. Peygamber: "Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?" dediler. Ben de: "Ey Allah`ın Rasûlü, ben ancak ağrımayan tarafla yiyorum" cevabını verince Rasûlüllah azı dişleri görünecek derecede tebessüm ettiğini gördüm.

Sahâbe`den Nüeyman el-Ensarî (r.a) şakacı bir kimseydi. Medine`ye tâze meyve ve süt gelince hemen onlardan alıp Rasûlüllah`a getirerek "Ey Allahın Rasûlü, bunu senin için satın aldım ve sana hediye ettim" derdi. Birkaç gün sonra malın sahibi Nüeyman`dan malının bedelini istediği zaman, o kişiyi Resûlüllah`a getirip: "Ey Allah`ın Resûlü, şu adamcağızın mallarının bedelini versene" derdi. Rasûlüllah da "Ey Nüeyman, sen onu bize hediye etmedin mi?" diye sorduklarında, Nüeyman: "Ya Rasûlüllah, alırken onun parası yanımda yoktu. Senin de ondan yemeni istiyordum, onun için alıp getirdim" deyince, Rasûlüllah güler ve parasını verirdi .

Işte bunlar sevimli şakalardır. Sınırları taşmamak, başkasını incitmemek şartıyla arada sırada bu tür şaka yapmak müstehaptır. Az ve yerinde olan şakayı Peygamber Efendimiz de tasvip etmişlerdir. Ancak, şakaların devamlı yapılmasından sakınmak gerekir. Bir kısım mübahlar vardır ki onlara devam edildiği takdirde günaha dönebilirler. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve rahatsız edici olanı yasaktır.

Hz. Peygamber (s.a.s) ve ashabının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar ise insanlar arasında muhabbeti arttırır. Ancak her işte olduğu gibi şakada da aşırı gitmemelidir.

El şakaları ve öldürtücü, yaralayıcı aletlerle yapılan şakalar tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır. "Her kim kardeşine -isterse ana baba bir kardeşi de olsa- (korkutmak üzere) demirle işaret ederse, onu bırakmaya kadar melekler o kimseye lanet ederler. " "Sakın sizden biriniz (din) kardeşine silah ile işaret etmesin. Çünkü işaret eden kimse bilmez ki belki Şeytan o silahı elinden kaydırır, işaret edilen adamı vurur da bu yüzden cehennemden bir çukura yuvarlanır" (Riyâzu`s-Salihîn, III, 293).

Kocanıneşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi arttıracağı için tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû Davud, Edeb, 84,85,149,7; Ibn Mâce, Cihad, 40; Ahmed b. Hanbel, II, 352, 364, 3/67, 5/32).

SAKAL

Yetişkin erkeklerin yanak, çene ve yüzlerinin alt kısımlarında çıkan kıllar.

İnsanları en güzel şekilde yaratan Cenab-ı Allah peygamberleri vasıtasıyla kulluk görevlerini onlara bildirdiği ve öğrettiği gibi, kılık-kıyafetlerini de belirlemiştir.

Allah Teâlâ, insanların bedenlerinde saç, sakal ve diğer kılları yaratmış, peygamberleri de bunlardan bir kısmının giderilmesini veya kısaltılmasını, bir kısmının da kesilmeyerek uzatılmasını tebliğ etmiş ve bu konuda insanları uyarmışlardır.

Allah Teâlâ (c.c), "Peygamber size neyi getirip verdi ise onu kabul edin, alın ve sizi yasakladığı şeyden de sakının" (el-Haşr, 59/7) ve "Allah`ın Rasulünde sizin için güzel örnekler vardır" (el-Ahzâb, 33/21) meallerindeki âyetlerinde buyurduğu gibi, mü`minlere sîrette, sûrette, ahlâkta, âdette ve hayatın bütün dallarında, Rasulu (s.a.s)`un sünnetine uymalarını emretmiştir. Rasulullah (s.a.s)`ın sünnetine uymak, İslâmiyet`i daha doğru anlamanın, daha doğru yaşamanın yegâne yoludur.

Allah (c.c)`ın: "Peygambere itaat eden, Allah`a itaat etmiş olur" (en-Nisa, 4/80) âyet mealinde buyurduklarından hareket ederek, Rasulullah (s.a.s)`a itaatin her şeyden önce farz hükmünü taşıdığını göz önüne alırsak, onun sünnetine sarılmanın önem ve ciddiyeti kendiliğinden ortaya çıkar.

Rasûlullah (s.a.s) ümmetini, kılık kıyafet ve dış görünüşleri bakımından müşriklere benzemekten alıkoymuş; "Kim bir kavme benzerse, onlardandır" (Ebu Davud, Libas, 4) hadisiyle de müslümanları uyarmıştır. Özellikle sakal bırakmaları hususunda mü`minlere tavsiyelerde bulunmuş, çeşitli hadisleriyle de sakalın müslüman için taşıdığı önemi belirtmiştir.

Hz. Aişe (r.anha)`den rivayet edilen bir hadislerinde "On şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek; sakalı salıvermek; misvak ile ağzı, dişleri temizlemek; su ile burnu temizlemek; tırnakları kesmek; kirlerin barınabileceği yerleri yıkamak; koltuk altındaki kılları gidermek, kasıkları tıraş etmek; necaset yolunu su ile pak eylemektir" (Müslim, Tahare, 56; Ebu Davud Tahare, 29; Nesâî, Zine, I) buyurmuşlardır. Diğer hadislerinde ise, "Bıyıkları Çok kısaltın, sakalları ise bırakın"; "Müşriklere muhalefet edin; bıyıkları kısaltın, sakalları çoğaltın"; "Bıyıkları kesin, sakalları bırakın. Böylece Mecusîlere benzemeyin " (Buharî, Libas, 64; Müslim, Tahare, 54) buyurmuşlar ve mü`minleri sakal bırakmaya teşvik etmişlerdir.

Sakal, hadiste de buyurulduğu gibi, yaratılış icabı erkeklerde bulunması gereken ve daha önceki peygamberlerin sünneti olan bir kılıktır. Müteaddid Hadislerde sakalların tabii halleri üzere terk edilmesi ve uzatılması emredilmektedir. Kısaltılması konusunda herhangi bir cevaz görülmemektedir. Asırlardır her devirdeki İslâm âlimleri ile bütün mü`minler bu tabii hali benimsemişler ve kendilerinde uygulamışlardır.

Bu Hadislerden anlaşıldığına göre, bütün peygamberlerle birlikte Rasul-i Ekrem de sakalını bırakmış ve sakal bırakmayı emretmiştir. Hz. Peygamber ve ashabının sakallarını traş ettiklerine dair hiç bir kayıt yoktur. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s) sakalının ucundan ve yanlarından alırdı (Tirmizi, Edeb, 17). İmam Malik, "Müslüman, çoğunluk sakalını ne şekilde bırakıyorsa o kadar bırakmalı, fazlasını kesmeli, böyle yapmak menduptur. Çünkü bu fazlalığın kesilmemesi, çirkin görünmeye sebeb olur. Sakalı kısaltmanın bir sınırı yoktur. En uygunu, şekli güzelleştirecek biçimde kısaltmaktır" der. İmam Bâcî Abdullah İbn Ömer ve Ebu Hureyre`den nakledilen tatbikata dayanılarak bir tutamdan fazlasının kesilebileceğini söylemiştir.

Dürrül-Muhtar`da sakalın bir tutam boyunda olmasının sünnet olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde, ekseriyetin görüşüne göre bir tutamdan fazlasını kesmek de sünnettir.

Sakal bırakmak ve buna bağlı olarak sakalı traş etmek konusunda âlimler değişik kanaatlere varmışlardır. Bu alimlerin bir kısmına göre sakal bırakmak farz, kesmek haram; bazılarına göre sakal bırakmak sünnet, kesmek mekruhtur, kimisine göre de müstehaptır. Bunların görüş ve delillerine gelince: Sakal bırakmak farz, traş etmek ise haramdır şeklinde olan birinci görüş, alimlerin cumhuruna aittir. Delilleri ana hatlarıyla şöyledir:

a) Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde sakal bırakmayı emretmiştir. Emirler mendup veya mübah olduğunu ifade ettiğine dair bir delil bulunmadıkça vucub için olurlar. "Sakalları bırakın " emri de sakal bırakmanın farz olmasını gerektirir.

b) Aynı şekilde, Hz. Peygamber (s.a.s) müşrik veya mecusilere benzememeyi emretmiştir. Sakalı traş etmek onlara benzemektir. Bu da haramdır.

c) Sakal traşı, Nisa süresinin 119. ayetinde sözü edilen Allah`ın yarattığı şeyi değiştirmek demektir. Şeytana uyularak yapılân bu hareket de yasaktır. d) Sakal, erkekleri kadınlardan ayıran bir özelliktir. Sakalını traş eden erkekler kadınlara benzemektedirler. Erkeklerin kadınlara benzemesi de dinen yasaklanmıştır.

Sakal bırakmak sünnet, traş etmekse mekruhtur görüşünde olanlar Şafiî mezhebinden İmam Nevevi, Râzi, Gazzalî, Şeyh Zekeriyya el-Ensari, İbn-i Hacer, Remli, Hatib, Şirbini gibi zatlardır. Bu görüşü savunanlar şöyle demişlerdir.

a) Hadis-i şerifteki emir, sakal bırakmanın farz olmasını gerektirmez. Zira aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s), Yahudi ve Hıristiyanlara benzememek için saçların boyanmasını emretmiş, fakat Sahabeden bazı kimseler saçlarını boyamamışlardır. Bu olay bu gibi emirlerin vücub için olmadığını gösterir.

b) Müşriklere din ve imanla ilgili konularda benzemek haramdır. Örf ve âdetlerle ilgili hususlarda ise haram değildir. Zira Rasûlüllah (s.a.s)`de rahiplerinkine benzer bir takunya giymiştir. Şayet bu gibi hususlarda benzemek kesin olarak yasak olsaydı, Hz. Peygamber bunu yapmazdı.

c) Örf ve âdetlerde bile olsa konu sadece müşriklere benzeme noktasından ele alındığı zaman aksine sakal bırakmanın haram olması gerektiği hükmüne varılır. Zira bugün birçok rahip ve gayr-i müslimler de sakal bırakmaktadırlar.

d) Peygamberlerin sünnetlerinden sayılan on şey alimlerin çoğunluğu tarafından sünnet veya müstehap olarak değerlendirilmektedir. Sakal da bunlardan biri olduğuna göre bu da öyle değerlendirilmelidir. Çünkü bunların hepsi temizlik ve iyi görünüşlü olmak gibi güzel âdetlerdir. Rasûlüllah (s.a.s) ümmetine en güzel âdetleri tavsiye etmiştir.

Sakal bırakmak müstehap, (sünnet-i zevaid) traş etmek ise mübahtır görüşünü savunanlar şöyle derler: Sakal bırakmak, yemek, içmek, oturmak, giyinmek gibi Hz. Peygamber`in insan olduğu için tabii olarak yapmış olduğu âdetleridir. Bu itibarla sakal bırakmak ibadetle ilgili sünnet değil, Hz. Peygamber (s.a.s)`in gelenek kasdiyle yapmış olduğu sünnetidir. Buna sünnet-i zevdid de denir. Mahmud Şeltut ve Muhammed Ebu Zehra gibi zamanımızın bazı âlimlerinin görüşü bu şekildedir. Buna göre sakal bırakmak faziletli olmakla birlikte, sakal traşı mübahtır. Sakal bırakılmadığı veya traş edildiği takdirde aleyhte bir hüküm terettüp etmez. İçinde bulunulan çevreye göre hareket etmek yerinde olur.

Sakalın adeta bir parçası olan bıyığa gelince; Hz. Peygamber (s.a.s)`den üst dudağının kenarları görünecek şekilde bıyığı kısaltmak veya tamamen kesmek şeklinde rivayetler vardır. Asıl alınan görüşe göre bıyığı kısaltmak da tamamen traş etmek de sünnettir: Mükellef dilediği şekilde hareket etmekte serbesttir.

Ancak bıyıkların yan taraflarından alıp ortada az birşey bırakmak caiz görülmemiştir. Şir`a şerhinde Hz. Ömer`in bıyıklarının iki ucunu uzattığından söz edilerek bunun bir sakıncası olmadığı açıklanmıştır.

(Sakal ve bıyığın hükümleri ve bu konudaki görüş ve ictihadlar için bk. İbn-i Abidin, II, 113, V, 261; el-Mehhel, I,183-189; Şevkânî, Neylül-Evtar, I, 137-138; el-Mezahibül-Erbea, II, 44-46; Şerhu`n-Nevevî (İrşadüşşarinin kenarında), II, 261-265; İânetü`t-Tâlıbin, II, 340; Fethü`r-Rabbânî, XVII, 313-314;ş Mahmut Şeltut, el-Fetâvâ, 227-229; İslâmda Helal ve Haram, Yusuf el-Kardâvî, (Terc. Mustafa Varlı), 107-109; Muhammed Ebu Zehra, İslâm Hukuku Metedolojisi (Terc. AbdülKadir Şener), 51-52; Zekeriyya Kandehlevi, Vucübu ı`fail-Iihye).

SAKAL BIRAKMAK İÇİN HANIMDAN İZİN ALINMALI MI?

Sakalı seyrek olanların sakal bırakması nasıl olacak? Kesmesi mi daha doğru? Sakal bırakırken hanımlara sorulması gerekir mi?

Sakal bırakmamaya şerî bir sebep yoksa seyrektir diye sakal bırakmamak olmaz. Sakalı seyrek olandan istenen de seyrek sakal bırakmasıdır. Herhalde ona, "Niçin filanca gibi gür sakal bırakmadın?" diye sorulmayacaktır. Sakal bırakmaktan gaye, yakışıklı olmak olsaydı öyle bir şey denebilirdi. Halbuki sakalı Allah Rasulü Efendimiz "fıtrat" tan, yani Allah (cc)`ın seçtiği ve görmek istediği yaratılış biçiminden olarak nitelemiş (bk. Müslim, taharet 56; Ebu Davûd, taharet 29; Nesâi, zinet 1), Allah da fıtratını değiştirilmesi için ugraşanların cehennemlik olduklarını bildirmiştir (K. Nisâ (4) 117-121). Fıtratın gereği olan bir konuda hanımdan ya da herhangi bir kimseden izin istemek ise birisinin malı için bir başkasından izin istemesine benzer. Rasûlüllah Efendimiz (sav) "yaratana isyan söz konusu olduğunda, yaratılana itaat edilmez" hadisi şerifiyle bu konuya ışık tutar. Tıpkı bunun gibi, meselâ kadın da başını kapatmak için kocasından izin almak zorunda Ancak farzla sünnet tearuz ettiğinde farzın tercih edileceği de ittifakla kabul edilen fıkhî bir esastir.

SALÂT VE SELÂM`I KISALTARAK YAZMAK

Peygamber efendimizin ismi geçtikten sonra "Sallallahü aleyhi ve sellem" kısaca (s.a.v.),şeklinde yazmanın hatalı olduğunu söylüyorlar, doğru mu?

Alah Rasûlü`nün adı anıldığında "Salât ve selâm" okumak; "Şüphesiz Allah ve O`nun melekleri peygambere "salât" ederler. Ey inananlar, siz de onâ teslimiyette salât ve selâm edin (el-Ahzâb 33/51l)" âyetinin gereğiolarak farzdır denmiştir. Rasûlüllah`ın kendisi de: "asıl cimri, yanında, ben anıldığım hâlde bana salât okumayandır" (30 Bu ve benzeri hadisler ve kaynakları için bk. el-Hindî I/488 vd. "Yanında anıldığım halde bana salât okumayanın burnu yerde sürünsün"... (32 agk. Ayrıca, Elmalı VI/3923) buyurmuştur. Bir mecliste defalarca ismi anılırsa bir defa salât ve selâm yeterlidir, diyenler varsa da, doğru olanın, her seferinde söylemenin vâcip olmasıdır. (33 agk.) Onun ismini yazmakla söylemek arasında saygı bakımından bir fark yoktur. Yani "salât ve selâm"i yine yazmak gerekir. (34 Kâdihân NI/422) Ancak yazının, konuşulan sözlerin bir işareti ve bir rumuzu olduğunu ve (sa., s.a.v.) gibi işaretlerin de, meselâ "Alleyhissalâtü ve`s selâm"dan başka türlü okunamayacağını hesaba katarsak, bu rumuzları yazanın bu görevi yerine getirmiş olacağını söyleyebiliriz. Çünkü mühim olan, okuyanın, Allah Rasûlü`nün ismi anıldığında bu saygı duasını kasıtlı olarak söylemesidir, yoksa hiç düşünmeden okuması değildir. Ancak tercih yapmak gerekirse, açıkça yazmanın, rumuz halinde yazmaktan daha iyi olacağı söylenebilir. Hadis nakletme edebini anlatan kitaplarda da böyle söylenir.

SALÂT" VE "SELÂM"I TEKRARLAMAK

Kitap okurken yahut sohbet yapılırken Rasûlüllah`ın (s.a.) Ismi geçtiği her yerde "salât-ü selâm" getirmeli miyiz?

Bir mecliste bir konu konuşulur ya da bir kitap okunurken, Rasûllüllah`a bir defa "salât`ü selâm" okumak yeterlidir, diyenler vardır ama, en güzeli her defasında söylenmesidir. Suyûtî"yi vefatından sonra rüyasında cennette gören bir dostu, bu makama ne ile eriştiğini sorunca, "Şu kadar bin hadis yazdım Rasûlüllah`tan, ya da, Râsûlüllah buyurdu, denen her yerde ona salât ve selâmı ihmal etmedim. Işte bu makama erişmemin sebebi budur." dediği nakledilir.

ŞAPKA

Başa giyilen başlık anlamında latince "cappa"dan alınma bir kelime. Günümüzde, erkek ve kadınların sokağa çıkarken gerek süs olarak, gerekse yağmur ve güneşten başlarını korumak gayesiyle giydikleri başlığın genel adıdır. Bununla birlikte, şapkaya benzediğinden, ocak ve soba borularının tepesine konulan ve rüzgârın dumanı içeriye doğru savurmasına engel olan sac külahlara da şapka denilmektedir. Aynı şekilde, gemi direğinin tepesindeki tekerlekçiğe ve yazıda, harfi uzatma veya inceltme amacıyla kullanılan işarete de şapka denildiği bilinmektedir.

Erkek şapkaları çeşit çeşittir; kasket, fötr, silindir, melon, bere, hasır, panama vb. Kadın şapkaları ise, modaya göre yıldan yıla değişiklik gösterir (muhtelif devirlere ait erkek şapkalarıyla değişik kadın şapkaları için bak: Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818; Okyanus Türkçe Sözlük, 111, 2712).

Insanlar, tarihin ilk çağlarından itibaren çeşitli şapkalar (başlıklar) giymişlerdir. XIX. yüzyılın 2. yarısından sonra pek çok çeşidi olan şapkalar, yukarda yazıldığı şekilde standartlaştı. Osmanlı Türk toplumunda başlığın özel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki yüksek rütbeli memurlar kırk üç çeşit farklı serpuş (başlık) giyiyorlardı. Hiç kimse kendisine ait olmayan rengi ve şekli kullanamazdı. Hükümet ve devlet görevlilerine ayrılan başlık sayısı yirmi yedi idi. Sadrazamdan vezir habercisine kadar herkesi başlıklarından tanımak mümkündü. Ordu mensuplarının başlık çeşidi altmış üç idi. Yeniçeri ağasından en basit ere kadar bütün rütbeliler başlıklarından tanınabilirdi. Din adamları on altı, halk ise yirmi dört değişik serpuşa sahipti. Osmanlı devletinin son zamanlarına kadar, müslümanlarla gayr-i müslimlerin birbirinden ayrılması için giyimleri, bu arada giydikleri başlıklar farklı farklıydı (M. Z. Pakålın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, 111, 188; Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).

Osmanlı devletinin nüfusunu teşkil eden müslümanlarla gayr-i müslimlerin, yalnızca giydikleri başlıklar değil, ayakkabılarına varıncaya kadar tüm kıyafetleri biri birlerinden farklıydı. Bu durum, Osmanlı devletinin yıkılması ve onun yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti`nin kurulmasına kadar - tedrici olarak bir takım değişiklikler olmasına rağmen - devam etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti`nin ilk cumhurbaşkanı M.K. Atatürk, Cumhuriyetin 1923 yılında ilanından sonra, bir takım reform hareketlerine girişti ve herkesçe bilinen inkılapları aşamalı olarak gerçekleştirmeye başladı. Bu cümleden olarak Osmanlı döneminin simgelerini ortadan kaldırmaya ve dinî kaynaklı giyim farklılıklarının yurttaşlar arasında ayırım yaratmasını önlemeye yönelik adımlar attı. Giyim konusundaki bu yeniliklerin başında şapka geliyordu. Çünkü Atatürk`e göre şapka batılı ve modern olmanın simgesiydi, uygar kıyafetin ayrılmaz bir parçasıydı. Bunun dışında kalan (fes, sarık, külah vb.) başlıklar, Türk ulusunun kıyafeti olamazdı. Nitekim 24 Ağustos 1925 tarihinde, Kastamonu`ya yaptığı bir gezide, elinde Panama şapkası biçiminde geniş kenarlı beyaz bir şapka olduğu halde halka şöyle seslendığını görüyoruz:

"Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmağa yer yoktur. Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz, ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!

Arkadaşlar, kesin olarak söylüyorum, korkmayınız! Bu gidiş zaruridir. Bu zaruret bizi yüksek ve önemli bir sonuca götürüyor. Isterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim. Bunun önemi yoktur..." (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, Istanbul 1981, X, 67).

M.K. Atatürk, bu konuşmasında, inkılâbından asla tavız vermeyeceğini ifade etmesine rağmen, şapka giyilmesi hususunda kesin bir emir vermemiştir. Ancak kadın-erkek herkesin giymesini içtenlikle arzu ettiğini bildirmiştir. Akşamleyin Ankara`ya döndüğünde, kendisini karşılamaya gelenlerin tamamının şapkalı olduğunu görmüştür (Yeni Türk Ansiklopedisi, X, 3818).

Bundan bir kaç gün sonra toplanan (2 Eylül 1341/1925) bakanlar kurulu, devlet memurlarına şapka giyme mecburiyeti getiren 2413 no`lu kararnameyi çıkarır. Ardından da 15 Kasım 1925 tarihinde Konya milletvekili Refik Bey ve arkadaşları Meclise şapka giyilmesi ile ilgili kanun teklifini verirler. Bursa milletvekili Nureddin Paşa bu kanunun Teşkılatı Esasıye Kanununa (Anayasa) aykırı olduğunu ileri sürerek geri alınmasını ister. Ancak çoğunluğun lehte oy kullanması sonucu 671 sayılı "Şapka Iktisası Hakkında Kanun" 25 Kasım 1925 tarihinde kabul edilir ve 28.11.1925 günü 230 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girer. Kanun şu üç maddeden oluşmaktadır:

1- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel yönetim görevlileri, her türlü kuruluşta görevli memurlar ve müstahdemler Türk milletinin giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet meneder.

2- Iş bu kanun, yayınlandığı tarihten itibaren geçerlidir.

3- Iş bu kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Yürütme Kurulu üyeleri tarafından yürütülür (Bak. Bekir Sıtkı Yalçın - Ismet Gönülal, Atatürk Inkılabı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 1984, 99 vd.).

Şapka Kanunu ülkede önemli bir direnişle karşılaştı. Yasa T.B.M .M .`nde kabul edildiği gün Erzurum`da protesto gösterileri oldu. Bunun üzerine bu ilde sıkıyönetim ilan edildi ve gösteriye katılanlar Sıkıyönetim Mahkemesine verildi. Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Trabzon ve Gümüşhane`de yasayı protestoya yönelik eylemler gerçekleştirildi. Bu eylemlere katıldığı ileri sürülen birçok kişi Istiklal Mahkemelerinde yargılandı; bunların bazıları ölüm, bazıları da ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Ölüm cezasına çarptırılanlardan biri de Iskilipli Atıf Hoca`dır. Aslında Atıf Hoca, protesto eylemlerine bizzat katılmamış, fakat adı geçen kanunun yayınlanmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce (1340/1924) yazıp neşrettiği "Frenk Mukallitligi ve Şapka" adlı risalesinden dolayı Ankara Istiklal Mahkemesince suçlu bulunarak idama mahkum edilmiş ve 4 Şubat 1926 tarihinde hüküm infaz edilmiştir (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Islâm, IXX, Çile Yayınevi, Istanbul).

1939`da Türk Ceza Kanunu`nun 526. maddeşiyle şapkadan başka başlık giymeyi alışkanlık haline getirmenin cezası üç aya kadar hapis olarak belirlendi. 1961 ve 1982 Anayasaları, öbür devrim yasaları gibi 671 sayılı yaşanın Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini hükme bağlamıştır (Ana Britannica, XX, 237).

Şapka giymenin fikhî hükmü:

Hiç şüphe yok ki, şapka bizatihi haram değildir. Zaten hiç bir Islâm âlimi, onun bizatihi haram olduğunu iddia etmemiştir. Ancak küfür alameti olarak kabul edildiği ve hakikaten gayr-i müslimlerin dînî kıyafeti olduğu dönemlerde, hemen hemen tüm Islâm âlimleri tarafından giyilmesine karşı çıkılmış, onu giyenler, niyetlerine göre kâfir ya da günahkâr kabul edilmişlerdir.

Biliyoruz ki, Islâm dininde bir şeyin kesin olarak haram sayılabilmesi, dolayısıyla onu işlemenin günah ya da küfür kabul edilebilmesi için hakkında açık bir nas olması gerekir. Aksi halde -peygamberler dahil- hiç bir kimse keyfî olarak, Allah`ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını da helâl sayamaz. Ancak, hakkında kesin ve açık bir nas olmayan hususlarda Islâm âlimlerinin ictihad yoluyla bir kanaate varmaları mümkündür.

Bu noktadan hareketle Kur`ân-ı Kerîm`i incelediğimizde, ne şapka ne de başka bir kıyafetle ilgili herhangi bir hüküm göremeyiz. Lâkin Cenab-ı Allah`ın, mü`minleri sürekli olarak inanç ve davranış bakımından kâfirlere benzemekten sakındırdiğini görebiliriz .

O halde Islâm âlimlerinin şapka hakkındaki olumsuz kanaatlerinin dayanağı nedir? Islâm din bilginlerini bu kanaata sevkeden sebep, Peygamber (s.a.s)`in, sürekli olarak müslümanları gayr-i müslimlere benzemekten sakındırması ve bu konuda hassasiyet göstermesidir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s): Bir kavme benzemeye çalışan, o kavimdendir" (Ahmed b. Hanbel 11, 50; Ebu Davud, Libas, 4) ve "Bizden başkasına benzemeye özenen bizden değildir" (Tirmizî, Isti`zân, 7) buyurmakla, şeklen dahi olsa, bir müslümanın kâfirlere benzemesine karşı olduğunu göstermiştir. Rasûlüllah (s.a.s)`in, şeklen dahi olsa, müslümanların gayr-i müslimlere benzemeye özenmelerine karşı oluşu haklı bir nedene dayanıyordu. O da, gayr-i müslimlere benzemeye özenen müslümanların, zamanla dejenere olarak Islâm`dan uzaklaşmaları ya da ondan tamamen kopmaları endişesiydi. Zira Allah Resûlü; "Kişi inandığı gibi yaşamazsa yaşadığı gibi inanmaya başlar" gerçeğini çok iyi biliyordu.

Şunu hemen belirtelim ki, hadisin metninde geçen "teşebbüh" kelimesi, yukarda görüldüğü gibi, tesâdüfi bir benzemeyi değil, benzemeye çalışmayı yani bir kimsenin benzemek istediği kişileri bilerek ve isteyerek taklıd etmeye çalışmasını ifade etmektedir. Yoksa bir gayr-i müslim, Islâma girmek gibi bir niyeti olmaksızın, müslümanlara mahsus bir alâmeti taşımakla, müslüman sayılamıyacağı gibi; "gayr-i müslimlere benzeme kasdı olmaksızın, soğuk vb. sebeplerle onlara mahsus alâmetleri giyen bir müslüman da kâfir sayılmaz" (Fetevâ-yı Hindiye, II, 276, Bulak 1310 h.). Hele hele kâfirlerin şiârı olmayan bir takım kıyafet ve davranışlarda gayr-i müslimlere benzeyen kimse asla tekfir edilemez (Ali el-Kârî, Şerhu`ş-Şifâ, II, 522, Istanbul 1309 h.).

Ancak "Mecûsilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını ve zimmîlerin küfrün şiârından olan kalensövelerini, onlara benzemek kasdıyla giymek ya da hristiyan ve mecûsilere ait olan zünnarı kuşanmak küfür sayılmıştır" (Şeyhzâde, Hâşiyetü Şeyhzâde alâ Tefsîr el-Kâdî el-Beydâvî, I, 108, Matbaatü`s-Sultâniyye, Dâr`ül-Hilâfe, 1282 h.; Ali el-Kârî, Şerhu`l-Fıkhı`l-Ekber, 167. Mısır, 1323 h.; M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Fetvaları Işığında XVI. Asır Türk Hayatı, Istanbul 1983, 118).

Islâm dininde niyetler çok önemlidir. Hattâ amellerden de önce gelir ve ameller onlara göre değer kazanır. Bunun içindir ki Islâm âlimleri; "Küfre niyet eden kimse o andan itibaren kâfirdir" diyorlar. Böyle bir kimse, dış görünüşü itibariyle müslümanlara benzese de kâfirdir. Kaldı ki, Allah`a, O`nun Resûlüne ve sair dinî zaruretlere iman ve itikadı olmadığı için, seve seve kâfirlerin kendilerine mahsus alâmet ve şiârlarını giyinmiş ve kabul etmiş olursa, artık bu kimsenin küfründe şüphe etmek bile caiz değildir.

Büyük fakihlerin ekserisi "Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alâmeti olan kalensöve yani şapkayı bir zaruret olmadan kendi arzusu ile giymek küfürdür. Zira bu alamet-i küfürdür. Onun için bunu, ancak mecûsilik, hıristiyanlık, yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden birini seçenler ve kalpleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zâhir alâmetlerle bâtınî işlere istidlâl ve onun üzerine hükm etmek aklen ve şer`an makbul ve mu`teber bir yoldur" diyorlar.

Fukahâdan bazıları ise; "Mecûsi, hıristiyan ve sair kâfir milletlere mahsus ve onların kıyafet âdeti olan kalensöve yani şapkayı kendi arzusu ile giyen bir müslüman, onlara benzemiş ve onları taklıd etmiş olduğu için günahkâr olursa da kâfir olmaz" diyorlar (Iskilipli Atıf Hoca, Frenk Mukallitliği ve Islâm, Istanbul 1975, 21).

Haddizatında İslam`ın ilk dönemlerinde, Mekke`de yaşayan müslümanlarla müşriklerin kılık ve kıyafetleri biri birlerinden farklı değildi. Hicretin ilk yıllarında da Medine`de çoğunlukta olan yahudiler, ne âdette, ne giyimde, ne de başka özel bir alâmette müslümanlardan ayırdedilemezlerdi. Sonraları müslümanlar çoğalıp güçlendikten ve kendilerine cihad izni verildikten sonra, Rasûlüllah (s.a.v)`ın direktifleri doğrultusunda, gerek âdette gerekse kılık ve kıyafette gayr-i müslimlerden yavaş yavaş ayrılmaya başladılar. Ki bu ayrılık o gün için bir zaruretti. Zira Islâm ile küfür karşı karşıya gelmişti ve bunun için safların belirginleşmesi, netleşmesi gerekiyordu. Buna binaen müslümanlar, inançları ve davranışlarıyla kâfirlerden ayrıldıkları gibi dış görünüşleriyle de onlardan ayrılmak durumundaydılar ve gayr-i müslimlerin kimlikleri niteliğindeki kıyafetlerini taşımaları yakışık almazdı. Müslümanların kendilerine has kimlikleri, kıyafetleri olmalıydı.

Işte bu şekilde, müslümanlar başlangıçta bizzat kendileri gayr-i müslimlere benzememeye özen gösterdikleri halde, kendi devletlerini kurup büyük bir güç haline geldikten sonra durum değişti. Bu sefer egemenlikleri altındaki zimmîlere müslümanlardan farklı bir şekilde giyinme mecburiyeti getirdiler. Peygamberimizin vefatından çok sonra getirilen bu uygulamanın gerekçesi şuydu:

Bazı fıkıh kitaplarında Ömer Ibn Hattâb veya Ömer Ibn Abdü`l-Azız`den gelen rivayetlere dayanılarak, zimmîlerin müslümanlardan kıyafetleriyle ayrılmalarının gerekli olduğu kaydedilmekte ve şöyle denilmektedir:

"Zimmiler, müslümanlarla içiçe olduklarından kendilerine müslüman muamelesi yapılmaması için onların tanınmaları gerekir. Mümkündür ki, onlardan birisi yolda aniden ölür ve bilinmeden namazı kılınarak müslüman mezarlığına gömülür" (Reddü`lMuhtar, Istanbul 1307, 111, 377).

Evet dikkatin ve sakınmanın elzem olduğu Islâm fetihlerinin ilk çağlarında bu ayırım belki gerekliydi. Fakat yukardaki gerekçenin yeterli olduğu söylenemez. Zira hayatta iken ne Allah`a ne de Peygamberi`ne inanmayan, Islâm ahkâmından hiçbirini uygulamayan bir kimseye, ölümünden sonra ona müslüman muamelesi yaparak yıkamak, cenaze namazını kılmak ve Islâm mezarlığına gömmek ona hiçbir yarar sağlamaz. Ona bu muameleyi bilmeden yapanlar da haliyle bu yaptıklarından sorumlu olmazlar.

Müslümanların kıyafetleriyle de gayr-i müslimlerden ayrılması gerektiği, hele şapka vb. alâmetlerin -zaruret hali hariç- asla giyilmemesi gerektiğini savunan merhum Iskilipli Atıf Hoca`nın konuya yaklaşımı şöyledir:

"Her devletin alâmet-i mahsusayı haiz bir çeşit bayrağı vardır ki o bayrak hangi vapurun, zırhlının, tayyarenin, mektebin, binanın üzerinde bulunursa, o devletin olduğuna hükmolunur. Meselâ bizim Yavuz zırhlısı bütün müştemilatı itibariyle Ingiliz, Alman ve Fransız zırhlılarına benzediği halde, yalnız şanlı bayrağının alâmet-i farikası ile onlardan ayrılır. Bu alâmeti görenler bizim zırhlımız olduğuna hükm ederler. Başka devletlerin bayrağının bizim zırhlıya çekilmesi siyaseten, örfen, âdeten ve kanunen yasaktır. Onun için bunun mürtekibi, hiyanet-i vataniye, cinayeti ve ecnebî taraftarlığı suçuyla itham edilerek idamına hükm olunur. Bunun için medenî memleketlerden hiç birisinin bayrağını bizim vapurlara, zırhlılara çekmek suretiyle onları taklıd ve teşebbühe yeltenmeye hiç bir kimse cesaret gösteremez.

Işte bunun gibi "Bizden başkasına benzeyen, bizden değildir" hadis-i şerîfi ile müslümanların, şiâr ve alâmet-i küfürde gayrı müslimlere benzemeye yeltenmeleri yasaklanmıştır. Binaenaleyh bizim zırhlıda başka devletlerin bayrağını görenler o zırhlının bizim olmadığına hükm edecekleri gibi şapka, haç ve sâir küfür alâmeti giyen ve takınanların Islâmî milliyetten çıkıp kâfirler sınıfına iltihak etmiş olduklarına hükm ederler" (Iskilipli Atıf Hoca, a.g.e, 24).

Unutmamak lâzım ki, bir zamanlar şapkanın küfür alâmeti sayılması gibi "baş açık gezmek de kâfirlerin âdetlerinden sayılıyordu. Bugün ise baş açık dolaşmak müslümanlar arasında yaygınlaşmıştır. Dolayısıyle küfür sayılmaz" (Ali el-Kârî, Şerhu`ş Şifa", II, 522). Nitekim eskiden "başı açık dolaşan, sokakta yemek yiyen, sakalını tıraş etmiş veya müzik dinleyen kişilerin şahitliği de kabul edilmezdi. Günümüzde bu örf ve kurallar değişmiştir. Çünkü bu davranışlar zamanımızda yaygın bir alışkanlık halini almıştır" (Yusuf el Kardavî, Islâm Hukuku Teori ve Pratik, Istanbul 1983, 179).

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Zamana, mekana ya da örf ve âdetlere bağlı olan hükümler; zamanın, mekanın yahut örf ve âdetlerin değişmesine paralel olarak değişebilirler. Hakkında kesin ve açık nas bulunan, değişken bir dayanağa istinad etmeyen hükümler ise asla değişmezler. Bu hususu göz önünde bulundurarak şapkayı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Binaenaleyh kafirleri taklıd etme, onlara benzemeye özenme gibi bir niyet taşımaksızın şapkanın giyilmesinde bir sakınca yoktur. Ve ister dine dayalı olsun ister laik olsun, hiçbir yönetim, kendi vatandaşlarından herhangi bir zümreyi başka bir zümrenin dininden kaynaklanan örf ve âdetlerini taklıde zorlamaya hakkıyoktur.

ŞARAP FABRİKASINDA ÇALIŞMAK CAİZ MİDİR?

Şarap fabrikasında çalışmak caiz değildir. Çünkü bu müessese, İslam`ın kabul etmediği ve kendisiyle amansız bir şekilde mücadele ettiği içkiyi imal eden bir müessesedir. Burada çalışmak Allah`a karşı gelmek anlamını ifade ettiği gibi, insanların ruh, akıl ve bedeni ifsad etmek için çalışmak anlamını da ifade eder. Bunun için Peygamber (sav) içki içeni lanetlediği gibi onu yapanı ve meydana gelmesi için çalışanı da lanetlemiştir. Peygamber (sav) buyuruyor: "Allah, içkiyi, onu içeni, sunanı, satın alanı, satanı, sıkanı ve kendisi için sıkılmasını isteyeni, taşıyanı, kendisi için taşınanı lanetlemiştir."

Şarap fabrkasında çalışmak haram olduğu gibi, İslam`ın yasakladığı her şeyde çalışıp, yardımcı olmak da haramdır.

SARHOŞLUK

Sıvı veya katı bir takım maddelerin kullanılması sonucu aklın örtülmesi ve kişinin iradesini kontrol edemez duruma gelmesi. Yerle göğü, erkekle kadını ayıramayacak derecede alkol veya bir uyuşturucu alana "sarhoş" denir.

Ebû Hanîfe`ye göre, yaş üzümden yapılan içkiye "şarap (hamr)", buğday, arpa, darı vb. maddelerden yapılana ise "nebîz" * denir. Kendi ihtiyarı ile az veya çok şarap içene sarhoş olsun veya olmasın içki cezası uygulanır. Nebiz içene ise sarhoş olmadıkça had cezası uygulanmaz.

Çoğunluk Islâm fakihlerine göre, her sarhoşluk veren madde şarap hükmündedir. Delil şu hadistir: "Her sarhoşluk veren şey hamr (şarap)`dır. Her hamr da haramdır" (Buhârî, Edeb, 80; Ahkâm, 22; Müslim, Eşribe, 73-75, 64, 69). Çoğunluk Islâm hukukçularına göre, sözüne hezeyan (saçma sapan sözler) hakim olan ve ne söylediğini bilmeyen kimse sarhoş sayılır. Bu yüzden içkinin azı da çoğu da haddi gerektirir.

Sarhoşluk mübah veya haram bir yolla meydana gelme durumuna göre sonuç doğurur.

1. Mübah yolla sarhoş olmak: Ilaç içmek, bal yemek veya haram bir içkiyi zorlama sonucu içmekten dolayı sarhoş olmak "baygınlık" hükmünde olup, haddi gerektirmez. Bu yüzden de böyle bir sarhoşluk sırasında işlenen fiillerden dolayı mâli yükümlülükler hariç sorumluluk söz konusu değildir. Söz ve akitleri geçerli değildir. Bu şekildeki sarhoş, uyuyan veya baygın olan kimseye benzer (el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi`, Mısır 1327/1909, V,112; AbdülKadir Ûdeh, et-Teşrîul-Cinâîl-Islâmî, Kahire 1959, I, 561-564; Hamdi Döndüren, Delilleriyle Islâm Hukuku, Istanbul 1983, s. 138, 139).

2. Haram yolla sarhoş olmak: Islâm`ın haram kıldığı bir içkiyi kendi ihtiyarı ile kullanma sonucu sarhoş olmaktır. Bu şekildeki sarhoşun, söz ve fiillerinden sorumlu olup olmaması konusunda iki görüş vardır:

Hanefîlere, bir kısım Şâfiîlere ve Mâlikîlerin çoğuna göre; sarhoş, söz ve fiillerinden tam olarak sorumludur; akitleri, alış-veriş ve talak gibi tasarrufları geçerlidir; namaz, oruç gibi ibadetlerden sorumludur. Haddi gerektiren bir suç işlerse ayılınca cezası uygulanır. Bu görüş, "suç suçu meşrû kılmaz" prensibine dayanır. Hatta böyle bir kimse suçları çift işlemiş sayılır. Meselâ sarhoşken birisini öldürse iki suç işlemiş olur. Içki kullanma suçu ve adam öldürme suçu (Ebû Zehrâ Usulül-Fıkh, Kahire (t.y), s. 345 Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, I, 234-235).

Muhammed el-Pezdevî (ö. 493/ tı 1099) şöyle der: "...Sarhoştan şer`î yükümlülükler kalkmadığına göre, ona şer`î hükümlerin de uygulanması gerekir; çünkü sarhoşluk aklı yok eden bir şey olmayıp, aklı bastıran bir zevktir. Ma`siyete sebep olduğu için o, bir özür sayılamaz" (Pezdevî, el-Usûl, Keşfül-Esrâr kenarında, IV, 1475).

Diğer yandan Hanefiler, istihsan yoluyla sarhoşun irtidadını geçerli saymamıştır. Çünkü sarhoşken itikadın değişmesi söz konusu olmaz ve evli ise, nikâhına da zarar gelmez.

Ahmed b. Hanbel`e ve Şâfiî`ye nisbet edilen iki görüşten birisine göre, ne söylediğini bilmeyecek derecede sarhoş olanın akitleri geçerli değildir. Çünkü şuuruna sahip olmayan kimse, irade beyanında bulunmuş sayılamaz. Özellikle şüphe sonucu düşen kısas ve had cezaları sarhoşa uygulanamaz. Burada şuura sahip olmamak şüphe derecesindedir. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur: "Gücünüzün yettiği kadar şüphelerle had cezalarını düşürünüz" (Ebû Dâvud, Salât, 14; Tirmizî, Hudûd, 2).

Ibn Teymiyye (ö. 728/1327) bu konuda değişik bir görüşe sahiptir. O, sarhoş olmadan önceki iradeyi araştırır. Eğer kişi, sırf suç işlemek amacıyla içki içmiş ve sarhoş olunca da önceden planlanan suçu işlemiş olursa, tam sorumluluk söz konusu olur. Suç, önceden düşünülmeksizin, sarhoşluk sırasında işlenmişse, ceza öncekine nisbetle hafifletilir (Ibn Teymiyye, Muhtaşaru`l-Fetâvâ, s. 650).

SARIK

Başa giyilen giysiler (başlıklar) üzerine sarılan tülbend veya şala verilen ad.

Başı soğuk ve sıcaktan korumak ve daha güzel görünmek için erkekler, eski zamanlardan beri başlarına taktıkları başlıklar üzerine değişik şekil ve renklerde kumaşlar sarmışlardır. Bölgelere, iklimlere, örf ve âdetlere, milletlere, dinlere, sosyal ve dini statülere göre değişik sarık şekilleri vardır. Arabistan çöl ikliminin gereği olarak cahiliye Arapları da başlarına sarık sarıyorlardı. Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram da, Islâm öncesinde olduğu gibi Islâmdan sonra da sarığı, günlük normal bir giysi olarak kullanmışlardır. Hz. Peygamber`in yeni müslüman olanlara emir veya tavsiye ettiği özel bir sarık şekli olmamış, bu hususta oluşan örf ne ise öyle devam edilmiştir. Tirmizî`nin rivayet ettiği, Müşriklerle aramızdaki fark, başlıkların üzerine sarık sarmaktır" (Tirmizi, Libas, 42) hadisi, yine Tirmizî`nin bildirdiğine göre isnadı sağlam olmayan yani, Rasûlüllah (s.a.s)`e aid oluşunda şüphe olan ve başkaları tarafından da benzeri rivayet edilmeyen hadis anlamına gelen Hasen-garîb bir hadistir ve ravilerinden ikisinin kimliği tam bilinmemektedir. Sarığın mutlaka kullanılması gereken islâmi bir kisve olduğunu ifade eden sahih bir hadis de yoktur. Aslında Hz. Peygamber ve Ashab-ı kiram sarık sarıyorlardı. Meselâ Mekke Fethi günü Rasûlüllah (s.a.s)`in siyah bir sarık sardığı, sarığın ucunu (taylesân) iki omuzu arasına sarkıttığı (Tirmizî, Libas,12; Ebû Dâvud, Libas, 51)... şeklinde rivayetler vardır. Fakat sarık, dinî bir kisve değil, örfün gereği olan bir âdet ve alamettir. Zamanla sarık, müslümanlara özgü bir kıyafet haline dönüşmüş ve adeta alâmet-i fârıka haline gelmiştir. Mesela Osmanlılarda, sadece müslümanlar başlıklarına sarık sarabilirler; gayr-i müslimler sarık kullanamazlar, ancak kendi özel kıyafetlerini giyebilirlerdi. Sosyal, idarî, askerî, ilmî vb. statülere göre farklı sarık şekilleri vardı. 25 Kasım 1925`te çıkarılan Şapka Iktisâsı (şapka giyilmesi) kanunu ile erkeklerin şapkadan başka bir şey giymeleri yasaklanınca sarık da yasaklanmış oldu.

Hz. Peygamber`in günlük kıyafeti ne ise, onunla namaz kılıyor, ibadet için ilave bazı özel giysiler giymiyordu. Sarıkla namaz kılması da böyledir. Sarıkla kılınan namazların sarıksız kılınanlardan daha üstün olduğu hakkında rivayet edilen hadisler sahih değil, hatta uydurmadır. Güvenilir hadis kaynaklarında görülmeyen, sadece zayıf ve uydurma haberlerin yer aldığı Deylemî`nin el-Firdevsi, Ibn Asâkir`in Tarihu Dımeşk`inde rivayet edilen; "Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan 25 namaza, sarıklı cuma da sarıksız 70 cumaya bedeldir. Melekler sarıklı olarak cuma namazını müşahade eder ve güneş batıncaya kadar, sarıkla namaz kılanlara dua ederler",

"Sarıklı kılınan iki rekat, sarıksız 70 rekattan daha hayırlıdır", "Sarıkla kılınan namaza on bin sevap vardır" hadisleri hakkında; Ibn Hacer (Lisânûl-Mîzân, III-244), Suyûtî, Ibn Arrâk, Aliyyul-Kârî, Sehâvî gibi, hadis diye uydurulmuş sözleri tanımada uzman olan hadis imamları, yukarıda geçen bu hadislerin tamamının uydurma olduğunu belirtmişlerdir. Bu hadislerin uydurma olduğunun iki delili vardır: 1. Bu uydurmalarda vadedilen faziletler, vahyin ışığı altında oluşan Islâm akl-ı seliminin kabul edemeyeceği kadar fazladır. 2. Bu hadislerin hiç birisi güvenilir hadis kaynaklarında yoktur ve ravileri zayıf, metruk veya hadis uyduran kimselerdir. Bu tür uydurmalar müslümanları ihlâs ve gayretten kopararak basit şekillere ve tembelliğe sevketmekte, dini doğru anlamalarını önlemektedir. Fazilet, namaz kılanın dış görünümünde değil, kalbi ve gönlü ile, huşû içinde namaz kılabilmesindedir (Daha geniş bilgi için bak: Nâsiruddin el Elbani, Silsiletul-Ehâdîsud-Daîfe, vel-Mevdûa, s. 158-162)

SARIK SARAR VEYA BAŞINA TAKKE KOYAR. İSLAM DİNİNDE BUNUN YERİ VAR MIDIR?

Sarık ve takke mübah şeylerdendir. Herkes sarık sarma veya takke giyme hususunda serbesttir. Zira İslam dini, müslümanlara sarık sarma veya takke takma mecburiyeti getirmemiştir. Yeter ki küfre Şi`ar olarak kabul edilen şey başa konulmasın (Papazlara has olan külah gibi). Yalnız namaz için başka sarık sarmak herkes için sünnettir. Allah`ın Resulü (sav) şöyle buyurmaktadır: "Sarıkla kılınan iki rekat namaz, sarıksız olarak kılınan yetmiş rek`attan daha hayırlıdır”. Bunun için namazda sarığı ihmal etmemek daha uygundur. Sarığın kaç metre olması hakkında bir şey varid olmamıştır. O örfe bağlı bir şeydir. Takkenin, sarığın yerini tutup tutmadığı hakkında ihtilaf vardır. İbn Hacer`e göre, sarığın yerini tutmaz. Buğyetü`l-Müsterşidin isimli kitapta kayd edildiğine göre onun yerini tutar.
Fıkıh Ansiklopedisi R Harfi İle Başlayanlar

RÂBITA VE RÂŞİT HALİFELER

Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali Efendilerimiz kime "rabıta" yapmışlardır?

Bu sorunun cevabı "Râbıta" kelimesine vereceğimiz anlama ve bu kelimenin tarihi seyri içerisinde kazandığı değişik biçim ve mânâlara göre değişir. Mesela, eğer "râbıta"ya; sevmek, kalbiyle ve kalbiyle bağlı olmak, önder ve örnek tanımak anlamı verirsek, Peygamber Efendimiz`e "rabıtalı" idiler, diyebiliriz. Ancak bugünkü şekliyle "rabıtâ" onların döneminde bulunmadığı için bu anlamda onlar birisine rabıta yapmış olamazlar. Bunun hiçbir dini dayanağı yoktur. "Rabıtâ" sonradan ortaya çıkmış bir disiplindir ve yerinde tartışılır.


RADYO VE TELEVIZYON TİCARETİ YAPMAK CAİZ MİDİR?

İslam dini; tanbur, du ve kemençe gibi saz aletlerinin yapılmasını yasakladığı gibi çalınmasını ve dinlenmesini de yasaklamıştır: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "İnsanlardan bazıları Allah yolundan saptırmak için boş sözleri satın alırlar" (Lokman). İbn Abbas ve Hasan al-Basri "lehve`l-hadis" kelimesini saz ve oyunlarla tefsir etmişlerdir. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: Benim ümmetimde (erkekler için) ipek, içki ve saz aletlerini helal sayacak kimseler olacaktır. İbn Hacer, Abu`l-Abbas, al-Kurtubi, Abu`l-Fath ve Razı` gibi zevatın dediklerine göre bu hususta icma-ı ümmet vardır. İbn Hazm bu hususta muhalefet etmiş ise de sözüne güvenilmez. İbn Hacer, İbn Hazm için "ehl-i bid`at ve delalettir" demektedir (Kef al-Rı`a ‚an muharremat al-lehv va`l-sema).

Binaenaleyh saz aletlerini satmak ve satın almak haramdır. İmam-ı A!zam`a göre satış batıl değil, diğer ulemaya göre batıldır (Bedayı` el-Sanayı). Radyo ve televziyon meselesine gelince bunların farkları vardır. Şöyleki radyo ve televizyon bizzat saz aleti değiller. Bunlar, şere alet olabileceği gibi, hayra da alet olabilirler. Yani bunların helali helal, haramı haramdır. Şayet televizyon veya radyo müşterisinin kesin olarak onları haramda, saz dinlemede ve İslam`ın kabul etmediği şeylerde kullanacağı biliniyorsa ona satmakta beis yoktur. Yalnız şunu ifade etmek gerekir ki, televizyon ve radyo ticaretini yapmazsa caiz değildir desek işi hall etmiş olmayız. Ali onun ticaretini yapmazsa Veli onu yapacaktır: Şuna ve buna televizyon alma demekle bu işin önüne gecemeyiz. Yapmamız gereken başka bir şey vardır. Varlığımız ve müslüman olduğumuzu gösterip milletin ahlakını bozan ve İslam dinine ters düşen, hatta hıristiyanlık ve kilise propagandası yapan neşriyatın önlenmesi için ilgililerle temas etmek ve bu milleti ma`nen yok etmeye çalışan zihniyeti ortadan kaldırmak için çaba göstermemiz lazımdır.

RAMAZAN-I ŞERİFTE LOKANTA VE MEŞRUBAT YERLERİNİ AÇIP ÇALIŞTIRMAK CAİZ MİDİR?

Ramazan-ı Şerif müslümanların en mukaddes ayıdır. Bu ay, her mü`minin hürmet etmesi icab eden bir aydır. Hatta bir kimse yolculuk veya kadın aybaşı gibi bir halde olursa halkın gözü önünde yemek yememesi icab eder. Ramazan-ı Şerifte lokanta açıldığı takdirde yolcu, aybaşı ve lohusa halinde olan kimseler yiyebilecekleri gibi mazereti olmayan kimselere yemek yedirmek suretiyle lokanta sahibi ile orada çalışan işçiler günaha girmiş olurlar. Ancak çocuklara yemek satmak veya iftar yemeğini hazırlamak için lokanta açıp çalıştırmanın bir mahzuru yoktur.

RAMAZAN-I ŞERİFTE ORUÇLU OLAN KİMSE CİNSİ MÜNASEBETTE BULUNUR, SONRA KENDİSİ HASTA OLUR, ZEVCESİ DE ADET HALİNİ GÖRÜRSE KEFFARET GEREKİR Mİ?

Ramazan-ı Şerifte oruçlu olan kimse eşiyle münasebette bulunur, sonra kendisi hastalanır, zevcesi de adet halini görürse Hanefi mezhebine göre keffaret sakit olur. Şafii mezhebine göre ise keffaret sakit olmaz.

RAMAZAN-I ŞERİFTE YIKANMAK CAİZ MİDİR?

Her zamanda yıkanıp temizlenmek caiz olduğu gibi Ramazan`da da yıkanıp temizlenmek caizdir. Hz. Aişe (ra) buyurmuştur ki: "Zaman zaman Peygamber (sav) cünüb olarak sabahlardı." Yani Peygamber (sav) bazen sabah olduktan sonra yıkanırdı. Şayet oruçlu olarak yıkanmak caiz olmasaydı elbette Peygamber (sav) bunu yapmazdı.

RÂŞİD HALİFELER DÖNEMİ VE BELİRLENME USÛLLERİ:

Hz. Peygamber (s.a.s)`den sonra gelen ilk dört halifenin hilafet süreleri, Saadet Asrının ikinci dönemini teşkil eder. Islâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu bu dönemdeki uygulamalara, alınan kararlara büyük bir önem verir ve bunları Islam hukukunun kaynakları arasında görürler. Çünkü onların uygulamaları Hz. Peygambere zaman itibariyle en yakın olmak, onun eğitiminden geçmiş olmak, vahyin nüzulüne tanık olmak, sünneti yakından tanımak gibi ayırıcı özellikler nedeniyle önem taşır, başkalarının fikir ve düşüncelerine göre üstünlük arz ederler. Hakkında nass bulunmayan konularda Râşid Halifelerin uygulamaları oldukça değerlidir. Bunun nedeni ise, onların, hem veliyyü`l-emr olarak mü`minlerin kendilerine itaat etmekle yükümlü olmaları; hem de İslam`ın özünü en iyi kavramış bulunmalarıdır. Bununla ilgili verilecek örnekler pek çoktur. Mesele, Hz. Ebu Bekir`in zekat vermeyenlerle ilgili olarak aldığı kararlar, Hz. Ömer (r.a)`ın Irak topraklarıyla ilgili görüşleri ve bunları etrafındakilere de delilleriyle birlikte açıklayıp kabul ettirmesi, Hz. Ali`nin (r.a), Hâricilerle savaşmak ile ilgili tutumları kendi konumlarında oldukça önemlidirler.

Çünkü bütün bunlarla ilk defa karşılaşıyordu ve bunların Islâmî bir çözüme bağlanmaları gerekli idi. Yine Hz. Peygamber (s.a.s)`in vefatından hemen sonra onun yerine geçecek devlet başkanını belirlemek konusu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir`den sonra gelen diğer üç halîfe de farklı şekillerde belirlendi. Onlar ile ilgili durumlâr Islâm hukukunda devlet başkanının başa geçiş yollarının farklı olabileceği görüşünü belirledi. Bu konuda kesin ve açık bir hükmün bulunmayışı, bu tabii sonucu doğurmuştur. Bu ise Islâm`ın, her çağda her toplum için uygulanabilir olmasının kanıtları arasındadır.

a-Hz. Ebu Bekir`in Halife Seçilmesi:

Hz. Ebu Bekir (r.a)`in Sahabiler arasındaki yeri son derece üstündü. Sahabilerin kendileri bile aralarında en faziletli kişinin Hz. Ebu Bekir olduğunu çeşitli vesilelerle ifade etmişlerdir. Ibn Ömer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında Hz. Ebu Bekir`i bütün sahabilerden üstün gördüklerini ifade ediyor (Buhârî, Fedâilu`s- Ashâbi`n-Nebiyy, 4). Bunda da onun Hz. Peygambere olan yakınlığı, Islâm için yapmış olduğu fedakârlıklar ve üstün meziyetleri rol oynamıştır.

Hz. Ebu Bekir`in üstünlüğünü ortaya koyan pek çok hadis tesbit etmek mümkündür (bk. Buhârî, el-Amel fî`s-Salah, 3, 6; Ezan 38, 46, 47, 68, 70; Salat 80; Fedailu`s-Ashabı`n-Nebiyy, 3, 5, 6; Sehiv 9; Sulh 1; Müslim Fedailu`s-Sahabe, 10; Ebu Davut, Sünne,11; Tirmizî, Menâkıb,14, 16,17; Nesâî, Imâmet, l, 7,15; Kudât 24; Ibn Mace, Ikame 142).

Ashâb-ı Kiram, Hz. Peygamber`in Hz. Ebu Bekir`e karşı işaret edilen tavrı ve onun hakkındaki sözlerini onun halîfe olması gerektiğine dair en azından- bir işâret olarak kabul etmişlerdi. Bunda da her bakımdan elbette ki haklı idiler. Çünkü Hz. Peygamberin halifesi olmak için gereken her türlü nitelikler, öncelikle onda toplanmış bulunuyordu. Müslümanlar için ondan daha hayırlı bir halife adayı bulunamazdı. Rasûlullah şöyle buyurmuştu; "Siz şu emirlik (devlet başkanlığı) hususunda insanların en hayırlılarını, emir olmazdan evvel emir olmayı pek fena gören ve onu arzu etmeyen kimseler bulursunuz" (Tecrid-i Sarıh Tercümesi, IX, 216, 1421-2). Hz. Ebu Bekir de halife olduktan sonra: "emirliği hiçbir zaman düşünmediğini, Allah`tan onu dilemediğini hutbelerinin birinde hazır olanlara açıkca söylemiştir (Ibn Kuteybe, a.g.e., I, 19; Kandehlevî, a.g.e., II, 614).

Rasûlullah`ın vefatından hemen sonra Ensâr, Saideoğulları Sakifesi denilen yerde toplanmış ve Sa`d b. Ubâde`yi halife seçmek istemişlerdi. Ancak bu konuda onlar arasında da görüş ayrılığı bulunuyordu. Bu konuda tartışmaların devam ettiği sırada Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde ile berâber gelmiş olan Hz. Ebu Bekir söz alarak, Kur`ân`da Ensâr kadar muhâcirûn`dan da övgüyle söz edildiğini ifade etti. Ancak bu işte Arapların kureyşten başkalarına itaat etmeyeceklerini anlattı ve bu nedenle Ebu Ubeyde ile Ömer`den birisine bey`at edilmesini istediyse de, ikisi de bu teklifi reddettiler ve bu işe Hz. Ebu Bekir`in seçilmesi gerektiğini bildirdiler. Başta Beşir b. Sa`d, Ebu Ubeyde ve Hz. Ömer (r.a) olmak üzere hazır bulunanların tümü ona bey`at ettiler. O anda bey`at etmeyen Sa`d b. Ubade ve hazır bulunmayan Hz. Ali ile diğer bazı Hâşimîler sonraları teker teker bey`at ettiler. Böylece Hz. Ebu Bekir aralıklarla üç defa minbere çıkıp her gün bu görevi kabul etmediğini bildirdi ve yerine başka birisini seçmelerini müslümanlardan istediyse de, onlar kendisinin halifeliğinde ısrar ettiler. Böylelikle Hz. Ebu Bekir (r.a)`in halifeliği kesinleşmiş oldu. (Ibn Sa`d Tabakat, III, 178 vd.; Ibnü`l-Esîr, el-Kamil, Beyrut,1400/1980; 220 vd; Ibn Kutaybe a.g.e I, 7-20; Kandehlevi, a.g.e II, 606, 616; Hamidullah, Islâm Peygamberi, çev. s. Tuğ, Istanbul 1969; II, 315-319; Ashab-ı Kiram, I, 177-184; Şibli, Asr-ı Saadet, IV, 33-40 vd.).

b-Hz. Ömer`in halife seçilmesi:

Hz. Ebu Bekir (r.a.)`ın vefatı ile sonuçlanan hastalığı sırasında müslümanlar kendisinden sonraki halife adayını belirlemek istemişlerdi. Hz. Ebu Bekir, işi Ensâr ve Muhâcirlerin ileri gelenleri ile istişâre etmiş, onların, katılığından çekinmekle birlikte Hz. Ömer (r.a)`den başkasını bu makama layık görmediklerini anlamıştı. Kendisi de aynı görüşü paylaşıyordu. Hz. Osman (r.a)`ı çağırtıp bu konuyu yazı ile belgelemek istedi. Bazı kaynaklarda hafife adayının adım yazdırmadan bayıldığı ve Hz. Osman`ın müslümanların ihtilafını önlemek amacıyla Hz. Ömer`in adını yazdığı bildirilmektedir. Baygınlığı geçtikten sonra yazdığını okumasını Hz. Osman`dan isteyen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer`in adının okunmasından memnun olmuş ve bu davranışını övmüştür. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer`i istihlaf etmeden önce de müslümanlara, kendileri için bir halife adayı belirlemesini isteyip istemediklerini sorunca, onlar bu konuda durumu en iyi kendisinin değerlendireceğini belirterek ondan aday belirlemesini istemişlerdi. Hz. Ebu Bekir de onlara Hz. Ömer`i tavsiye etmiş idi.

Hz. Ebu Bekir, bu tavsiyesini yan ile de belgeledikten sonra, halkın toplanmasını emretti ve onlara şu sözleri söyledi:

"Sizin başınıza geçecek, size namaz kıldıracak, düşmanlarınızla savaşacak birisinin varlığı kaçınılmazdır. Arzu ederseniz, toplanır, dilediğimizi seçer, başınıza getirirsiniz. Dilerseniz görüşümü sizin için açıklarım. Allah`a and olsun ki sizin hakkınızda hayırdan başka bir şey istemem."

Halk kendilerine bir aday belirlemesini istedi.

Bundan sonra Hz. Ebû Bekir, yazdırmış olduğu mektubu onlara gönderip, orada adı yazılı olan kişiye bey`at edip etmeyeceklerini sordu. Onlar da mektupta adı yazılı olanın Ömer (r.a) olduğunu bildirdiklerini açıklayarak bey`atte bulundular (Ibn Sa`d a.g.e., III, 199 v.d., Ibnü`l-Esîr, a.g.e., IV,128-131; Şiblî Bütün Yönleriyle Hz. Ömer, I,117-8). Bundan sonra Islâm Devletinin diğer bölgeleri de vali veya temsilcileri aracılığıyla bey`atte bulundular.

Devlet idaresindeki tecrübeleriyle Hz. Ebu Bekir bu işi Hz. Ömer`den başkasının başarı ile yürütemeyeceğini anlamıştı. ileri gelen müslümanlar da aynı kanâati paylaşıyorlardı. Bununla birlikte onun kanaatlerinden faydalanmayı da ihmal etmek istemediler. Fakat herşeye rağmen Hz. Ebû Bekir`in aday göstermesi onlar için bağlayıcı değildi. Sahâbe bey`at edip etmemekte serbest idiler.

Islâm hukukçuları bu olaydan, görevi sona eren ya da vefat etmek üzere bulunan devlet başkanının, müslümanlara kendisinden sonraki adayı gösterebileceği sonucunu çıkarmışlardır.

c- Hz. Osman`ın Halife Seçilmesi:

Hz. Osman (r.a)`ın seçimi, kendisinden önceki iki halîfenin de seçiminden farklı bir biçimde olmuştur.

1-Hz.Ömer`in suikast sonucu yaralanmasından sonra, etrafındakiler ondan yerine bir halîfe adayı göstermeseni istediler. O da: "Eğer istihlâf etmeyecek olursam, benden daha hayırlı olan (Rasûlullah) de istihlâfı terk etmişti. Edecek olursam, benden hayırlı olan (Ebû Bekir) de istihlâf etmişti" diye cevaplandırdı. Bundân sonra:

"Bu işe, Rasûlullah`ın kendilerinden hoşnut olarak ayrıldığı şu altı kişiden daha lâyık kimse bulamıyorum" diyerek onların isimlerini şöylece sıralamıştır: Ali, Osman, Zübeyr, Talha, Sa`d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf (r. anhum).

Bu altı kişiden kendi aralarından halîfeyi seçmeleri için kendilerine üç günlük bir süre tanıdı. Ayrıca görüşmelerine katılmak, fakat oy kullanmamak şartıyla, ensârın yaşlılarını; Hz. Hasan`ı, Abdullah b. Abbâs`ı ve kendi oğlu Abdullah`ı da aralarına almalarını istedi.

Hz. Ömer`in vefat ve defninden sonra toplanan bu şûrâ heyeti, Abdurrahman b. Avf`ın ihtilâfı azaltacak bir teklifini kabul ederek, üçü kendi istekleriyle reylerini, şu şekilde kullandılar: Zübeyr, Hz. Ali`ye; Talha, Osman`a; Sa`d de Abdurrahman b. Avf`a, Bundan sonra Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman ile Hz. Ali`ye "Arkadaşlar, hangimiz adaylıktan vazgeçerse seçme işini ona bırakalım" dedi. Hz. Ali ile Hz. Osman`ın sustuklarını gören Abdurruhman, onlara: "Öyle ise bununla uğraşmayı bana bırakıyor musunuz? Çünkü ben size rakiplik etmiyorum. Allah şahittir ki ben ikinizden bu işe daha lâyık olanınızı seçmeye çalışacağım" dedi. Onlar da: "Evet" dediler. Üç gün üç gece bütün halk tabakalarıyla ilişki kuran, hatta Medîne`ye girip çıkan kervanlara da bu konuda sorular soran Hz. Abdurrahman, umumî arzuyu anladı ve son olarak toplantısını yaptı. Bu toplantıda önce Hz. Ali`ye: "Yâ Ali, eğer ben seni emîr seçersem, Islâm ümmetine muhakkak âdil davranırsın. Eğer Osman`ı seçersem, muhakkak onun da sözünü dinler, emirlerine itaat edersin" dedi. Sonra Hz. Osman`a da aynı sözleri söyledikten ve bu şekilde her ikisinden de söz aldıktan sonra, Hz. Osman`a: "Ey Osman, elini uzat" dedi ve ona bey`at etti. Hz. Ali de, bey`at ettikten sonra kapılar açıldı ve halk da bey`at etti (Ibn Sa`d, a.g.e., III, 61-2; Ibnü`l-Esîr, a.g.e, III, 34 vd; Ibn Kuteybe, a.g.e.,. I, 26-30; Tecrîd-i Sarıh Tercümesi, IX, 360-I; Kandehlevî, II, 627-9; Şiblî, Asr-ı Saadet, V, 10-1; el-Mâverdî, a.g.e., 14).

d-Hz. Ali`nin Halife Seçilmesi:

Medine`de toplanan isyancılar arasından bir kaç kişi tarafından Hz. Osman (r.a)`ın şehid edilmesi, Islâm Devleti`nin başkasının kalması sonucunu doğurmuştu. Hz. Osman (r.a)`ın şehid edilmesinden sonra isyancılar, bir kısmı Hz. Ali`ye, bir kısmı Sahâbe`nin daha başka ileri gelenlerine, başkanlık için bey`at etmek üzere başvurmuşlar ve hepsinden red cevabı almışlardı. Bir çıkmaza düşen isyancılar sonunda, bir günlük süre içerisinde bir halîfe adayına bey`at edilmeyecek olursa Hz. Ali`yi bir kaç ileri gelen sahabî ile birlikte öldüreceklerini bildirdiler. Bunun üzerine Sahâbenin ısrarı karşısında Hz. Ali, halifeliği kabul etmek zorunda kaldı.

Isyancıların halîfeliği kabul etmesi için Hz. Ali`ye başvurmalarının birinde, Hz. Ali onlara bu işe kendilerinin değil, Bedir Ashabı ile Şûrâ ehlinin yetkili olduğunu bildirdi.

Hz. Ali`ye çoğunluk bey`at etmekle birlikte, bey`at etmeyenler de vardı. Bu bey`at etmeyenler arasında sahâbeden olan kimseler de bulunuyordu. Hatta Şam halkı, başta Muâviye olmak üzere, toptan bey`at etmemişti. Böylelikle, Hz. Ali`nin halifeliği çoğunluğunun bey`atı ile gerçekleşmiş oluyordu (Ibn Sa`d a.g.e, III, 31-2; Ibnu`l-Esir a.g.e, III 98; Ibn Kuteybe a.g.e, I, 47-52; Şiblî Asr-ı Saadet, V, 76; Ashâb-ı Kiram, I; 307).

Râşid halifelerin başa geçme şekilleri ile ilgili açıklamalar, kısaca bunlardan ibârettir. Bu dört halife hakkında Hz. Peygamber`in övücü, değerlerini açıklayıcı pek çok hadîsi vardır (Meselâ bk: Buharî Fedâilu`s sahabi n-Nebeviyye, 7, 8, 9; Müslim, Fedâilu`s-Sahâbe; Ebû Dâvûd, Sünne 8; Dârimî, Sünen, Rü`ya 13, vs.). Ashab da bu kanaatleri paylaşıyordu. Ondan sonra gelenler de -bazı fırkaların dışında- hepsi hakkında olumlu düşünür. Onları başa geçme şekillerinin meşrûluğu kadar, uygulamalarının da Islâm`ın özüne tam anlamıyla uygunluk gösterdiği açıkça kabul edilir. Bu nedenle Raşid Halîfeler dönemi uygulamaları, her yönüyle kaynak kabul edilmiştir. Bu arada Raşid halifelerin siyasî uygulamalarında da Islâm idare hukukunun çok önemli noktalarını açıklığa kavuşturdukları şüphesizdir. Hz. Peygamber (s.a.s)`in peygamber olmasıyla başlayan Saadet Asrı, Hz. Ali`nin şehîd edilmesiyle sona erer. Bu parlak dönem, müslümanların yalnızca övündükleri tarihî bir miras değildir. Aynı zamanda çağlar boyunca Islâm toplumlarının "boyasıyla boyanmak istedikleri" eşsiz bir dönemdir. Çünkü bu çağın insanları "Insanların yararına çıkartılmış, Allah`a inanmaları nedeniyle, iyilikleri emreden, kötülüklerden vazgeçirmeye çalışan en hayırlı bir ümmetti" (Alu Imrân, 3/110).

Hz. Ali`nin başa geçmesine rağmen Şam valisi Muâviye b. Ebi Süfyan Hz. Osman`ın katillerinin bulunmasını ileri sürerek, ona bey`at etmekten kaçınmıştır. Mesele Hz. Ali`nin şehid edilmesi, sonradan Hz. Hasan`ın halîfelikten Muâviye lehine feragati üzerine, belirli bir süre için siyasî planda da olsa kapanmış oluyordu. Hz. Hasan, Muâviye`den sonra halîfeliğe kendisi geçmek şartıyla feragatte bulunmuştu. Ancak bir süre sonra Hz. Hasan`ın vefatıyla, Muâviye`nin kendisinden sonra oğlu Yezid`i veliahd tayin edip, onun için hayattayken bey`at alması, Râşid Halîfeler dönemine son vermiş oldu. Artık nebevî hilâfetin yerini meliklik (krallık) almış oluyordu. Bu durum böylece sonuna kadar devam etti; devlet başkanlığı belirli ailelerin tekelinde kalmış oldu. Zaman zaman başa geçen bazı yöneticiler âdil uygulamalarda bulundular; Şeriât hükümlerinin dışına çıkmadılar. Bu arada Islâm`a aykırı bir sürü iş yapıldı. Devlet eliyle yapılan Islâm`a aykırı bu uygulamalar, zamanla arttı; bazan da azaldı. Fakat günahkârlıklarına rağmen bu yöneticiler, Islâm dışı bir düzeni arzulamış veya bütünüyle Islâm`a aykırı hükümler getirmiş değildirler.

Ilk olarak halifeliğin tartışılabilir ölçüler içerisinde bile olsa, melikliğe veya saltanata dönüşmesi, elbette ki Islâm`dan önemli bir sapmadır. Siyasî hayatta başlayan bu sapmalar artmış ve bunlar yakın bir tarihte kelimenin tam anlamıyla Islâm toplumunun "özünün değişmesi" ile sonuçlanmıştır.

RASULÜLLAH EFENDİMİZ (SAV)`İN: "ARAPLARI SEVİN, ÇÜNKÜ BEN ARABIM..." BUYURDUĞU DOĞRU MUDUR?

Sahih hadisleri toplamakla meşhur olmayan bazı hadis kitaplarında bu anlamda şu hadisler zikredilir: "Arapları üç şey için sevin: Ben Arabım, Kur`ân Arapçadır ve Cennet ehlinin konuşma dili Arapçadır", "Eğer Araplar zelil olursa Islâm da zelil olur".(Hadisin kaynakları için bk. Elbânî, Silsiltü`1-Ehâdîsi`d-Daife, I/189-194 (H.160,161,163.)) Ancak hemen farkedildiği gibi bu hadisler (sözler) Kur`ân-ı Kerim`e muhalif oldukları gibi, sahih hadislere ve akla da uymamaktadırlar. Kur`ân-ı Kerim`de "Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır"(K. Hucûrat (49) 13) buyurulur. En takvalı insanın, Arapların dışındaki milletlerden çıkmasında bir engel yoktur. Rasulüllah Efendimiz (sav) de Veda Hutbesinde: "Ey insanlar! Dikkat edin. Rabbiniz birdir. Bakın, babanız birdir. Iyi anlayın, hiçbir Arab`ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab`a, hiçbir siyahın kırmızıya, kırmızının da siyaha "takva" dışında bir üstünlüğü olamaz. Şüphesiz sizin Allah (cc) katında en değerli olanınız, en takvalı olanınızdir. Iyi dinleyin, anlatabildim mi? Evet, ey Allah (cc)`in Rasulü, dediler. Öyleyse duyanlarınız, duymayanlara ulaştırsın buyurdu.(Suyutî, ed-Dürrü`1-Mensûr, VN/579) Suyutî bu anlamda daha pek çok hadis nakleder.(agk. vd.) Sözünü ettiğiniz hadisler (sözler) rivayet bakımından da çok şaibelidirler. Bu yüzden onları değerlendirenlerin kullandıkları en müsbet ifade "çok zayıftır" biçimindedir.(bk. Aclûnî, Kesfu`1-Hafa, I/55) Çoğunluk ise bunların zayıftan da öte "mevzû" (uydurma) olduğu kanaatindedir.(Değerlendirmeler için bk. Elbânî, agk.)

RECM

Taşla öldürme, taşa tutma, birine taş atma, sövme, lânet etme, kovma, birinin namusuna iftira etme, kötü zanda bulunma; evli veya dul bulunan erkek veya kadının zina etmesi halinde Islâm mahkemesi kararıyla taşlanarak öldürülmesi anlamında bir fıkıh terimi. R.c.m kökünden mastar, çoğulu "rucüm" dür. Aynı kökten "racîm"; recm olunan, taşlanan, kovulan ve lânetlenen anlamındadır.

Kur`an-ı Kerim`de bu anlamda "recm" ifadesi bulunmamaktadır. Bir ayette gaybı taşlamak" (el-Kehf, 18/22), başka bir yerde, "yıldızları Şeytanlar için atış taneleri yaptık" (el-Mülk, 67/5) ayetinde "atış taneleri" anlamında "rucûm" çoğul olarak gelmiştir. Zina edenin taşlanması Sünnet, ve icma delillerine dayanır.

Zina bütün semavî dinlerde haram kılınmış ve çok kötü bir fiil olarak kabul edilmiştir. Islâm`da zina büyük günahlardan olup, ırz, namus ve neseplere yönelik olduğu için, cezası da hadlerin en şiddetlisidir.

Zinanın cezası, fiili işleyenin evli veya bekâr oluşuna, Islâmî emir ve yasaklarla yükümlü bulunup bulunmamasına göre kısımlara ayrılır. Dayak, taşla öldürme, sürgün ve Islâm devleti`nin koyacağı ta`zir cezası bunlar arasındadır.


RECM CEZASI

Hz. Peygamber`in evli olarak zina edene recm cezası uyguladığı, tevatüre ulaşan hadislerle sabittir. Temelde kıyasa göre evlilere de yüz değnek (celde) cezası uygulanması gerekırken, bu konudaki hadislerle amel edilerek recm cezası öngörülmüştür.

Recm konusunda hükmü devam eden, fakat Kur`an ayeti olarak okunması neshedilen bir ayet de nakledilir. Abdullah b. Abbas (r. anhümâ), Hz. Ömer`in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Cenab-ı Allah Muhammed (s.a.s)`i hak ile göndermiş ve O`na Kitab`ı indirmiştir. Recm ayeti de O`na indirilen ayetlerden idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve anladık. Resulullah (s.a.s) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık". Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz Allah`ın kitabında recmi bulamıyoruz" der ve Allah`ın indirdiği bir farzı terkederek sapıklığa düşerler. Şüphesiz recm, Allah`ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır" (Müslim, Hudûd, 15).

Hz. Ömer`in sözünü ettiği okunuşu mensuh ayet şudur: "Ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse, onları recmedin" (Mâlik, Muvatta`, Hudûd 10; Ibn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Hz. Ömer`in recmi, Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde bir çok sahabe bulunan cematten hiç birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö. 490/1097). Ömer (r.a)`in şöyle dediğini nakleder:

"Eğer insanlar, Ömer Allah`ın Kitabına ilave yaptı demeyecek olsalar, "ihtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettikleri..." ifadesini Mushaf`ın haşiyesine yazardım" (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, IX, 37).

Hz. Peygamber`in recm cezasına uygulama örnekleri:

1. Işvereninin eşiyle zina eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm uygulanmıştır.

Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)`dan nakledildiğine göre, zina eden kadının kocası ile, zina eden işçinin babası Resulullah (s.a.s)`e başvurarak bu konuda "Allah`ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. Işçinin babası şöyle dedi:

"Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Nefsim kudret elinde olan Allah`a yemin ederim ki, aranızda Allah`ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet". Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber`in emri üzerine de recmedilmiştir (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13). Ebû Hanife`ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, ayete ilâve niteliğinde olup, ayet inince bu ilâve kısım neshedilmiştir. Ancak Islâm devlet başkanı böyle bir cezayı ta`zir cezası olarak verebilir.

2. Zinasını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)`in recmedilmesi.

Mâiz b. Mâlik, Hz. Peygamber`e gelerek "Beni temizle" dedi. Hz. peygamber "Yazık sana, çık git, Allah`a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve "Ey Allah`ın Resulu! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleyeyim?" diye sordu. Mâiz; "Zinadan" dedi. Hz. Peygamber "Bunda akıl hastalığı var mıdır?" diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap içmiş olabilir mi?" diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber tekrar "sen zina ettin mi?" diye sordu. Mâiz "Evet" cevabını verdi. Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi. Recimden sonra onun hakkında sahabiler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz`in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tövbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına gelen Resulullah (s.a.s) "Mâiz b. Mâlik için dua edin" buyurdu. "Allah Mâiz`e mağfiret eylesin" dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi" (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu`r-Râye, III, 314 vd.).

3. Gâmidiyeli evli kadının zinadan dolayı recmedilmesi.

Mâiz`in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah`ın elçisi! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah`a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Kadın dedi: "Beni, Mâiz`i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun" Hz. Peygamber, "Sana ne oldu?" diye sordu. Kadın kendisinin zinadan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine "Sen mi?" buyurdu. Kadın "Evet" dedi. Hz. Peygamber "Doğuruncaya kadar git" buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar`dan bir adam üstlendi. Daha sonra Hz. Peygamber`e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu" dedi. Çocuğun bakımını da Ensar`dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedildi" (Müslim, Hudûd, 22, 23, 24; Ibn Mâc`e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta`, Hudûd, II). Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilinceye kadar emzirmesine izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd (r.a)`ın üzerine kan sıçraması üzerine kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber`in şöyle buyurduğu nakledilir:

"Ey Halid! yavaş ol. Nefsim kudret elinde olan Allah`a yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu" Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenazesini kılmış ve kadın defnedilmiştir (Müslim, Hudûd, 23).

4. Evli bulunan Yahudi erkeği ile Yahudi kadınının zina sebebiyle recmedilmesi. Abdullah b. Ömer (r.a)`tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber`e, zina etmiş bir yahudi erkeği ile bir yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi, yahudilere, Tevratta ki zina hükmünü sormuştur. Yahudiler; "yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır" demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan yahudi genci recm ayetine gelince ceza kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve yahudi iken Islâm`a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber`e yahudinin Tevrat`ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm ayeti görülmüş ve her iki yahudi hakkında da evli olarak zina ettikleri için recm uygulanmıştır (Müslim, Hudûd, 26).

Bera b. Azıb (r.a)`ten nakledilen, iki yahudinin recmedilmesi olayı ise şöyledir: Hz. Peygamber`e, yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir yahudi getirildi. Allah elçisi yahudilere evlilerin zinasının Tevrat`taki hükmünü sordu. Onlar, bu şekilde olduğunu söyleyince, bir yahudi bilginine "Sana, Tevrat`ı Musa ya indiren Allah aşkına soruyorum. Zina edenin Tevrat`taki hükmü nedir?" diye sordu yahudi bilgini; Tevrat`ta recim var. Fakat zina eşraf arasında artınca, şerefli birini getirirlerse serbest bırakır, yoksul biri yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit ceza için recmi terkettik, kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk". Bunun üzerine, Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Allahım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra ilk uygulayan benim. Bunun üzerine emir verdi ve yahudi recmedildi" (Müslim, Hudûd, 28).

Bazı Islâm müctehidlerine göre ehl-i küfür, müslüman mahkemesine başvurursa, hâkimin mutlaka Allah`ın hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerliğin neshedildiğini söylerler, Hanefiler ve Imam Şâfiî`den bir görüşe göre bu esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: "Islâm mahkemesine inkârcı karı-koca birlikte gelirlerse aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez". Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre ise hüküm verebilir (Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme ve Şerhi, Istanbul 1978, VIII, 376).

RECM CEZASI UYGULANMASI İÇİN GEREKLİ ŞARTLAR:

1. Zina eden kadın veya erkeğin ergin olması.

2. Akıllı olması. Akıl hastasına had uygulanmaz. Akıllı ve ergin bir kimse akıl hastası ile zina etse, yalnız kendisine had uygulanır.

3. Evli olan gayrı müslime recm yerine değnek cezası uygulanır. Şâfiî ve Hanbelîlere göre pasaportla Islâm devletine gelen gayrî müslim yabancılara ne zina ve ne de içki içme cezası uygulanmaz.

4. Zinanın zor kullanarak olmaması gerekir.

5. Zinanın diri bir insanla olması gerekir.

6. Zina edilen kadının da ergin veya kendisine cinsel istek duyulan bir yaşta olması gerekir.

7. Zinanın bir şüpheye dayalı olmaması gerekir. Fasit nikahtan sonraki cinsel temasa had gerekmediği konusunda görüş birliği vardır. Velisiz veya şahitsiz evlenme gibi.

Zinanın bir para karşılığında olması halinde Ebû Hanife`ye göre her ikisine de had cezası uygulanmaz. Çünkü bu durum bir mehir karşılığında nikâh akdine benzemektedir. Burada şüpheden dolayı had düşer. Ancak fiil haram olduğu için ta`zir uygulanır. Ebû Yusuf ve Imam Muhammed`e göre bu durumda da had cezası verilir (Ömer Nasuhi Bilmen, Istilâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu, Istanbul 1968, III,197 vd.).

8. Cinsel temasın önden olması. Arkadan ilişki yani livata için Ebû Hanîfe`ye göre yalnız ta`zir cezası uygulanır. Ebû Yusuf, Imam Muhammed ve Hanefiler dışındaki üç mezhebe göre ise livata haddi gerektirir. Yabancı bir kadına ön veya arka dışında karın, uyluk gibi başka bir yere temas ise yalnız ta`zîri gerektirir. Çünkü bu, şer`an kendisine bir şey takdir edilmeyen münker bir fiildir.

9. Had cezalarının uygulanabilmesi için Islâm devletinin varlığı şarttır. Çünkü dârul-harp veya dârul-bağy (âsiler ülkesi) de had cezalarını uygulamaya Islâm devletinin velâyet yetkisi olmaz ve bu hükümleri uygulamaya gücü yetmez.

10. Zina eden erkek veya kadının halen veya daha önce sahih nikâhla evlenmiş olması ve bu nikâh devam ederken eşiyle bir defa da olsa cinsel temasta bulunması şarttır. Böyle bir erkeğe "muhsan", kadına ise "muhsana" denir. Recm cezası için bu son niteliğin bulunması da gerekir.

Recm için muhsan sayılmada erkek veya kadında şu yedi niteliğin bulunması gerekir: Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhla evlenmiş bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa ceza yüz değneğe dönüşür. Zina edenlerden birisi muhsan olur, diğeri bekâr bulunursa; bekâra yüz değnek, muhsan olana ise recm cezası uygulanır.

Ebû Hanife ve Mâlik`e göre, bir erkek veya kadının muhsan sayılması için müslüman olması şarttır. Bu yüzden evli olan gayrı müslimlerin zinasına recm cezası uygulanmaz, çünkü recm, günahtan temizlenme yoludur. Zimmî ise günahtan temizlenmeye ehil değildir. Onun temizlenmesi ancak ahirette azapla gerçekleşir. Hz. Peygamber; Allah`a şirk koşan kimse muhsan değildir" (Zeylaî, Nasbü`r-Râye, III, 327) buyurmuştur. Bu görüşte olanlar için iki yahudinin Hz. Peygamber tarafından recmedilmesi olayı, Tevrat hükmüne göre olmuştur. Daha sonra bu neshedilmiştir (Zeylaî, a.g.e, III, 326; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 92).

Şâfiî, Ibn Hanbel ve Ebû Yusuf`a göre, recmin uygulanması için zina edenin müslüman olması şart değildir. Bir zimmî zina suçuyla Islâm mahkemesine gelse had uygulanır. Müslüman bir erkek zimmî bir kadınla evlenip cinsel temasta bulunsa, her ikisi de "muhsan" olur. Delil, Hz. Peygamber`in iki yahudiye recmi uygulamasıdır. "Dulun dul ile zinasında taşlama vardır" (Müslim, Hudûd,12-14; Ebû Dâvud, Hudûd 23; Tirmizî, Hudûd, 8) hadisinin genel anlamı da başka bir delildir. Diğer yandan zina bütün semavi dinlerde haram kılınmıştır (bk. eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 267; Ibn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1970, VIII, 163; ez-Zühaylî, el-Fıkhul-Islâmî ve Edilletüh, Dımaşk 1405/1985, VI, 43).

Zina Suçunun Sâbit Olması:

Zina, ya ikrarla ya da dört şahitle sabit olur.

1. Ikrarla Tesbit:

Zina ikrarında bulunanın akıllı, ergin olması ve zorlama altında bulunmaması gerekir. Ayrıca ikrarın dört defa yapılması gereklidır. Çünkü Mâiz b. Mâlik`e Allah elçisi dört defa ikrar esasını uygulamıştır. Hanefi ve Hanbelîlerin görüşü budur. Şâfiî ve Mâlikilere göre ise tek ikrar yeterlidir. Bunlar da işçinin kendi patronunun eşiyle zina etmesi olayına dayanırlar. Çünkü orada dört ikrardan söz edilmemiştir (Buhârî, Âhad,I, Şurüt, 9; Müslim, Hudûd, 25; el-Bâcî, el-Müntekâ, VII,135; Ibn Kudâme, el-Muğni, VIII, 191 vd.).

Diğer yandan dört ikrarın ayrı meclislerde yapılması gerekir.

2. Zinayı dört şahitle ispat: Zinanın müslüman, erkek, adaletli ve hür dört erkek şahitle ispat edilmesi gerekir (en-Nisâ`, 4/15; en-Nûr, 24/4,13). Şahit sayısı dörtten az olur veya dördüncü şahit "sadece bunları bir yorgan altında gördüm" gibi kesin zinaya delâlet eden beyanda bulunmasa, ilk üç şahide "zina iftirası (kazf)" cezası uygulanır. Zina isnat edilenden had düşer. Çünkü Hz. Ömer, Muğîre (r.a)`in zinasına şahitlik eden üç kişiye zina iftirası cezası uygulamıştır (bk. ez-Zühayli, a.g.e., VI, 48; "Kazf" maddesi).

Recm Cezasının Infazı:

Zina ikrarla sabit olmuşsa recm uygulamasına devlet başkanı veya infaz görevlisinin başlaması gerekir. Şahitle sabit olması halinde ise infaza şahitlerin tamamının hazır bulunması ve ilk taşı onların atması şekliyle başlanır. Böylece herhangi bir şüphe, vazgeçme yanlışlık vb. tüm ihtimallerin ortadan kalkması ve adli hataya düşülmemesi için gerekli önlemler alınmıştır. Hz. Ali`den şöyle dediği nakledilmiştir: "Önce şahitler taş atmaya başlar, sonra devlet başkanı, sonra diğer insanlar" (Zeylai, a.g.e., III, 319 vd.; es-Şevkânî, a.g.e., VII,108). Bekârların zinasında ise değnek cezasına şahitlerin başlaması gerekmez. Çünkü onlar bunun usul ve şeklini bilmeye bilirler ve bu durum zulme yol açabilir.

Recm cezası, ibretli olması için bir meydanda erkek ayakta, kadın ise tercih edilen görüşe göre göğsüne kadar bir çukura sokularak kendisine ölünceye kadar küçük taşlar atılmak suretiyle infaz edilir. Hz. Peygamber`in Gâmidiyeli kadın için, göğsüne kadar bir çukur açtırdığı nakledilir (Zeylaî, a.g.e., III, 325; eş-Şevkânî, a.g.e., VII, 109).

Recmle öldürülen kimse yıkanır. Kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve defnedilir. Çünkü Hz. Peygamber, recmedilen Mâiz için Kendi ölülerinize yaptığınız şeyleri ona da yapınız" (Zeylai, a.g.e, III, 320) buyurmuştur.

REFES VE CİDÂL

Refes; cinsel ilişki, çirkin ve fahiş söz veya kadınların yanında cinsel ilişkiden söz edilmesi anlamlarını kapsar. Cidâl ise, "müfâale" vezninde bir mastar olup; mücadele ve münakaşa etmek, cedelleşmek anlamına gelir.

Hac veya umre sırasında ihramlı kimseye yasaklanan fiillerden üç tanesi bir âyette zikredilmiştir. Bunlar "refes", "cidâl" ve "füsûk"tur. Füsûk; günahlar, ma`siyetler, isyanlar demektir. Zina, isyan ve çirkin sözler başka zamanlarda da yasaktır. Fakat ihramlı iken bunların haramlığı daha şiddetlidir. Çünkü hacla ilgili olarak bu yasaklama aşağıdaki âyette özel olarak vurgulanmıştır:

"Hac ayları bilinen aylardır. İşte kim bu aylarda hac yapmak üzere ihrama girerse, artık hac sırasında kadına yaklaşmak veya ona kötü söz söylemek, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir" (el-Bakara, 2/197).

Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan kaçınır ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur" (Buhârî, Hac, 4, Muhsar, 9,10; Müslim, Hac, 438; Nesaî, Hac, 4; İbn Mâce, Menâsik, 3).

İhramlı kimse Arafat`ta vakfeden önce cinsel temasta bulunsa, haccı fasit olur; gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca bir ceza kurbanı kesmesi gerekir. Cinsel temasa yol açabilecek, öpme, şehvetle dokunma gibi fiiller de, boşalma olsun veya olmasın kurban cezasını gerektirir (bk. el-Kâsânî, Bedâyiu`s-Sanâyi`, II, 183-206, 216-219; İbnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, II, 255; eş-Şîrazî, el-Mühezzeb, I, 204-212; İbn Kudame, el-Muğnî, III, 295-344; eş-Şevkânî, Neylü`l, Evtâr, V, 8, 9; ez-Zühaylî, el-FıkhuI İslâmî ve Edilletuh, Dimaşk 1405/1985, III, 230 vd.; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslam İlmihali, İstanbul 1992, s. 594 vd.).

RESİM

İnsanın özlem ve duygularını estetik kurallar çerçevesinde çizgi ve renklerle düz bir satıh üzerinde figürlü veya figürsüz olarak yansıtılmasına dayanan sanat dalı.

İslam dini her konuya dair, bir bakış açısı ortaya koyup her hususta görüş ve düşünceyi yansıttığı gibi resimle ilgili olarak da bir bakış açısı belirtmiştir.

Allah`ın birliği inancına dayanan İslâm dini, bu inancı korumak için son derece titizlik gösterir. Akla ve kalbe, gizli ve açık bir şekilde girebilecek her tür şirk ve putperestlik yolunu kapatır. Onun için de, resim konusunda hassas davranır. Çünkü çoğunlukla, sevilen kimselerin hatıralarını devam ettirmek gibi bir niyetle başlayan resim ve heykel işi, sonunda Allah`a şirk koşmaya, resmi ve heykeli yapılan kimseleri yüceltmeye varır. Onun için İslâm bu kapıyı kapatmıştır.

Hz. Peygamber İslamın ilk döneminde, ne suretle olursa olsun, resimli eşya kullanılmasını yasakladı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s) şirkle mücadele halindeydi; insanları putlara, heykellere, resimlere ibadetten uzaklaştırıyordu. Nitekim resim ve heykeli şiddetle yasaklayan hadisler bu dönemde söylenmiştir.

"Her kim bir canlı resmi yaparsa Allah ona o resme can verinceye kadar azab eder. Ressam resmine katiyyen ruh veremez ve ebediyen azab olunur" (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI, s. 533).

"Şu resimleri yapanlar yok mu? İşte onlar, kıyamet gününde, haydi yaptığınız resimlere can veriniz, diye azab olunacaklardır" (Tecrid, XII, 116).

İslamın kuvvetlenip güçlenmesiyle tazim ifade etmeyen resimlerin yapılmasına müsaade olunmuştur. Nitekim İslâm bilginlerinin çoğu, manzara resimlerinin, yarım(Mesela belden yukarı) insan ve diğer ruh taşıyan hayvanların resimlerinin yapılmasında ve kullanılmasında bir sakınca görmemişlerdir. Yalnız tam insan ve ruh taşıyan hayvan resimleri hakkında alimlerden bir kısmı, tazim olmaksızın kullanmayı kerahetle caiz görmüş, bir kısmı da görmemiştir.

Fotoğrafın durumu nedir? Bu hususta da bazı alimler bunun caiz olduğunu, bir kısmı da olmadığını savunmuştur. Caiz görenler, fotoğraf belirli vasıtalarla gölgeyi hapsetmekten ibarettir, yasaklanan resimlerden değildir, çünkü yasaklanan resim, daha önce yapılmamış bir resmi yapmak, Allah`ın yarattığı bir hayvana benzetmeye çalışmaktır, halbuki herhangi bir aletle alınan fotoğrafta bu anlam yoktur, derler. Caiz görmeyenler de resim konusunda olduğu gibi fotoğraf konusunda da şiddet gösterir ve kerahati üzerinde ısrar ederler. Yalnız bunlar da pasaport, nüfus cüzdanı, ehliyet gibi zorunlu haller ve şüphelileri tanıma dolayısıyla çekilen ve tazim niyeti yahut inancı sarsma olmayan resim ve fotoğraflara ruhsat verirler (Yusuf el-Kardâvî, İslâm`da Helal ve Haram, s. 128).

İslâm inançlarına ve adabına ters düşen her türlü resim haramdır. Kadın resimlerinin çıplak veya yarı çıplak çizilmesi, fitne doğuracak yerlerinin belirtilmesi, gazete, dergi ve sinemalarda gösterilmesi haramdır. Bunları çizen, çeken, yayınlayan, evlerde ve dairelerde bulunduran, onları görmeye niyetlenen manen sorumludur. Kâfir, fasık ve zalimlerin resimleri de aynı hükümdedir. Bir müslüman, Allah`ın varlığını inkâr eden bir liderin, Hz. Muhammed (s.a.s)`in peygamberliğini reddeden bir kimsenin, müslüman olduğunu söylediği halde, Allah`ın indirdiğinden başkasıyla hükmeden kişilerin resimlerini asması helal değildir.

Namaz kılan bir kimsenin karşısında resim bulunmaması gerekir.

REVÂTİB(DEVAMLI YAPILAN AMELLER)

Devamlı yapılan iş ve amel; ücret, maaş; farz namazlarla berâber kılınan sünnetler. Ratib kelimesinin çoğuludur.

Namazlar farz, vacib ve nâfile olmak üzere üçe ayrılır. Sabah iki, öğle dört, ikindi dört, akşam üç ve yatsı dört rek`at olmak üzere toplam on yedi rek`at farz namaz vardır. Bunlar farz-ı ayndır. Yani her yükümlü müslümanın bizzat yerine getirmesi gereken farzlardır (bkz. Namaz). Haftada iki rek`at cum`a namazı farzdır (el-Cum`a, 62/9-11). Cenâze namazı ise farz-ı kifâyedir (et-Tevbe, 9/84). Yatsı namazından sonra kılınan üç rek`at vitr namazı vâcibtir (Kâf, 50/40; Buhârî, Deavât, 69; Müslim, Zikr, 5, 6; Ebû Dâvud, Vitr,I). İkişer rek`at Ramazan ve Kurban bayramı namazları vâcibtir (el-Kevser, 108/2).

Farz ve vâcib dışında fazla olarak kılınan namazlara nâfile denir. Çoğulu nevâfil`dir. Kulun kendiliğinden Allah rızası için kılması nedeniyle bunlara tatavvu` namazı da denir. Sünnet namazlar nâfile kapsamına girer. Ancak her nâfile, sünnet değildir. Sünnet Hz. Peygamberin kıldığı ve ümmetini de kılmaya teşvik ettiği nâfile namazlardır. Nâfile namazlar da kendi arasında revâtib ve regâib diye ikiye ayrılır. Farzlardan önce ve sonra kılınan sünnetler revâtib; kuşluk ve teheccüd namazları gibi nâfile namazlar ise regâib adını alır. Bu duruma göre, revâtib namazlar müekked ve gayri müekked sünnetleri içine alır. Bunlar; sabah namazından önce iki; öğle namazından önce dört, sonra iki; ikindiden önce dört; akşamın farzından sonra iki; yatsının farzından önce dört, sonra iki olmak üzere günde yirmi rek`attır. Bunlardan on iki rek`atı müekked sünnet olup, Hz. Peygamber`in devamlı kıldığı ve ümmetini teşvik buyurduğu namazlardır. Hadiste şöyle buyurulur: "Kim gece ve gündüzde on iki rek`at namaz kılmaya devam ederse, Allah onun için cennette bir köşk bina eder. Bunlar; sabah namazından önce iki; öğleden önce dört, sonra iki; akşam namazından sonra iki ve yatsı namazından sonra iki rek`at” (Tirmizî, Salât,189; Nesâî, Kıyâmül-Leyl, 66; İbn Mâce, İkâme, 100).

Gayri müekked sünnetler ise Hz. Peygamberin kimi zaman terk ettiği sünnetlerdir. Bunlara mendub sünnetler de denir. Mendub, müstehab, mergübun fih ve hasen gibi kelimeler, birbirine yakın eş anlamlı kelimelerdir. Yapılması güzel ve iyi olan şeyler demektir. İkindiden önce dört, yatsıdan önce dört rek`at namazlar gayri müekked revâtib sünnetlerdir. Klâsik İslâm hukuku kaynaklarında revâtib namazlar, daha çok "nâfile namaz" başlığı altında yer alır (el-Mevsılî, el-İhtiyâr, I, 65).

RİBÂ (FÂIZ)

Artma, çoğalma, şişme, gelişme ve yetişme, mübadeleli akitlerde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve akit sırasında şart koşulan karşılıksız fazlalık anlamında bir Islâm hukuku terimi. "Ribâ" kelimesi arapça mastar olup, sözcüğün kökeninde "mutlak çoğalma" anlamı vardır.

Cins ve miktarı bir olan iki şey biri diğeriyle mübadele edildiğinde bir taraf için kabul edilen malın fazlasına riba veya faiz denir (Ibnül-Hümâm, Fethul-Kadîr, V, 277). Ayarları aynı olan 100 gr. altını, peşin veya vadeli yüzyirmi gr. altınla mübadele etmek gibi... Böyle bir işlemde 100 gr. altın veren, aynı miktarda altın alma hakkına sahip olur. Burada 100 gr. altın ana para (re`sül-mal), 20 gr. fazlalık ise ribâ adını alır (Elmalılı, Hak Dini Kur`ân Dili, II, 952, 953).

Riba sözcüğü yerine Türkçede daha çok "faiz" terimi kullanılır. Faiz; taşan, taşkın, dolu, ödünç verilen para için alınan kâr gibi anlamlara gelir. Elmalılı Hamdi Yazır ribâ ile faizin aynı anlama geldiğini belirtirken şöyle der: "Ribâ; sözlükte, ziyâdelenmek, fazlalanmak anlamına mastar olup, faiz dediğimiz özel fazlalığın adı olmuştur... Câhiliyye devrinde asıl borca "re`sül-mâl", ziyadesine ise "ribâ" adı verilirdi. Bugünkü faiz işlemleri nitelik bakımından câhiliyye devrının bu âdetinden başka bir şey değildir. Zaman zaman faiz miktarının ve şekillerinin azalması veya çoğalması muâmelenin niteliğini değiştirmez. Işte cahilî Arap örfünde ribâ tam anlamıyla günümüzdeki nükudun (nakit paraların) faizi veya nemâsı tabir olunan fazlasıdır. Karzdan (ödünç para) başka borçlar da (düyün) tatbiki dahi böyledir. Şüphe yok ki sözlükte bunun en uygun ismi ribâ, ziyade, artık olması gerekir. Buna faiz veya nemâ tabirinin kullanılması "Alım-satım ancak ribâ gibidir" (el-Bakara, 2/275) âyetinin delâletiyle, alım satım ve ticarete benzetilerek yanlış bir kullanmadır (Elmalılı, a.g.e., II, 952, 953).

Bir şeyin nitelikleri değişmedikçe, adının değişmesi, hükmünün değişmesini gerektirmez. Buna göre, ribanın hükümleri aynı hukukî özellikleri taşıyan faize de uygulanır. Bu, icâre akdine, kira akdi demek gibidir ki, her ikisi de aynı anlama gelen sözlerdir.

Islâmiyet toplumla ilgili sosyal ve ekonomik problemleri çözerken tedric prensibine uymuştur. Faizcilik, Arapların özellikle yüksek tabakalarının yararlandıkları önemli bir kazanç yolu idi. Bunu bir hamlede kaldırmak uygun değildi. Bu yüzden, içkinin yasaklanışında olduğu gibi, ribânın yasaklanışı da belli merhaleler geçirmiştir.

Ebû Hureyre`den, Hz. Peygamber`in şöyle dediği nakledilmiştir: "Mirac gecesi, karınları evler gibi (büyük) olan bir topluluğun yanına geldim. Onların karınlarında dışarıdan görünen yılanlar vardı. Cebrâil (a.s)`e bunların kimler olduğunu sorduğumda; Bunlar faiz yiyenlerdir" cevabını verdi" (Ibn Mâce, Ticârât, 58; Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 353, 363). Mirac olayı 621 m. yıllarında Mekke`de vuku bulduğuna göre, faizin ileride yasaklanabileceğine daha o günden işaret edilmiş olmaktadır. Yine Mekke`de inen bir âyette fâizin malı arttırmayacağı bildirilmiştir (er-Rum, 30/39). Medine`de inen bir âyette ise, Tevrat`ta yahudilere faizin yasaklandığı, ancak bu yasağla uymadıkları için kendilerine helal kılınan bazı temiz ve güzel şeylerin haram kılındığı belirtilmiştir (en-Nisa, 4/160,161). Şu âyetle ise kısmî yasaklama getirilmiştir:

"Ey iman edenler, ribayı öyle kat kat arttırılmış olarak yemeyin" (Âlu Imran, 3/130). Burada fâhiş ribâ adı verilen mürekkeb fâiz kastedilmiştir.

Kur`ân-ı Kerim azı ve çoğu hakkında bir ayırım yapmaksızın ribayı şu âyetlerle mutlak olarak yasaklamıştır:" Âllah alış-verişi helal ve faizi ise haram kılmıştır" (el-Bakara, 2/275); "Kim de haram olan bu ribayı helal diye yemeye dönerse, içte onlar cehennemliktir, o ateşte ebedî olarak kalacaklardır" (el-Bakara, 2/275); Ey iman edenler! Allah`tan korkun ve (câhiliyette işledığınız) faiz hesabından arta kalanı bırakın; eğer gerçek mü`minler iseniz. Yok eğer bu faizi terketmezseniz; bilin ki, Allah`a ve Peygamberine karşı bir harbe girmiş olursunuz. Eğer ribâdan tevbe ederseniz, ana paranız sizindir. Böylece ne zulmetmiş ve ne de zulme uğramış olmazsınız" (el-Bakara, 2/278, 279).

Müfessirlerin çoğuna göre, ribâ âyetleri, Taif`te oturan Beni Sakîf kabilesinin faiz problemiyle ilgili olarak inmiştir. Bu kabilenin Hz. Peygamberle yaptığı Taif anlaşmasında faiz alacak-verecekleri lağvedilmişti. Mekke`deki Muğîre oğulları, Benî Sakîf`ten Amr b: Umeyr oğullarına olan faiz borçlarını ödemeyince, aralarında düşmanlık doğdu. Durum Mekke valisi Attab b. Esîd (ö. 13/634) tarafından Hz. Peygamber`e yazıldı. Bu soru üzerine ribâ âyetleri indi ve Hz. Muhammed, vâliye âyeti yazdı. Ayrıca hükme razı olurlarsa ne âlâ, aksi halde onlara harp ilan etmesini bildirdi. Bunun üzerine Taifliler faiz istemekten vazgeçtiler (et-Taberî, Tefsîr, 105, 106; Elmalılı, a.g.e., II, 972). Mekke ve Taif`in fethi 8. Veda haccı ise 10. hicret yılında vuku bulmuştur. Hz. Peygamber Veda haccı sırasında Mekke`de faiz yasağı uygulamasını şu ifadelerle başlatmıştır: Dikkat ediniz! câhiliyye devrinden kalma faizin hepsi kaldırılmıştır. Kaldırdığım faizin ilki, amcam Abbas b. Abdilmuttalib`in faizidir" (Müslim, Hac, 147; Ebû Davud, Büyü`, 5).

İslam`ın yasakladığı ribâ iki kısma ayrılır. Nesîe ve fazlalık ribası.

A. Nesîe ribası (ribe`n-nesîe). Cahiliye devrinde bilinen ve uygulanan ribâ çeşidi budur. Bu, satım akdinden veya ödünç (karı) vermekten doğan bir borç için vade durumuna göre eklenen faizdir. Borç vadesinde ödenmeyince yeni anlaşmalarla faiz ilave edilir. Kur`ân-ı Kerîm`de bu çeşit ribaya işaret edilerek, yasak hükmü getirilmiştir:" Ey iman edenler gerçek mü`minler iseniz Allah`tan korkun, faizden henüz alınmamış olup da kalanı bırakın" (el-Bakara, 2/278, 279).

B. Fazlalık ribâsı (ribel-fadl). Bu, hadîs-i şeriflerde yer alan ribâ çeşidi olup, mislî tür malı, misliyle, iki ivazdan (bedelden) birisini diğerimiz üzerine ziyadeyle satmaktır. Meselâ bir ölçek buğdayı, iki ölçek buğdayla peşin veya vadeli olarak trampa etmek gibi...

Ubâde b. es-Sâmit`ten Hz. Peygamber`in şöyle dediği nakledilmiştir: "Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurmayla ve tuz tuzla misli misline, birbirine eşit ve peşin olarak trampa edilirler. Ama bunların cinsleri ayrı olursa peşin olmak şartıyla, istediğiniz gibi satış yapınız" (Müslim, Müsâkat, 81; Ebû Davud, Büyü`,18; Ahmed b. Hanbel, V, 314, 320). Bu hadisin Tirmizî`deki rivâyetinde şu ilave vardır: "Her kim bu şekil mübâdelede fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur" (Tirmizî, Büyü`, 23).

Islâm hukukçularının çoğunluğu bu hadiste sayılan altı maddeyi "örnek kabılinden" sayarken, yalnız Zâhirîler, yasak hükmünün sadece bu altı maddeye ait olduğunu söylemişlerdir. Buna bağlı olarak ribanın illeti de tartışılmıştır.

Hanefilere göre, faizin illeti mislî mallarda cins ve miktar birliğidir. Ölçü ile alınıp satılan şeylerde cins ve ölçü birliği, tartı ile alınıp satılan şeylerde ise cins ve tartı birliği ortak niteliktir. Bu duruma göre faizin hükmü, yalnız hadiste zikredilen altı maddeye değil, ortak özelliğe sahip olan tüm maddelere uygulanır. Bir hadiste şöyle buyurulur: "Faiz ancak altında veya gümüşte yahut ölçülen veya tartılan ya da yenilen veya içilen Şeylerde cereyan eder" (Imam Mâlik, el-Muvatta`, Büyü`, 44; Zeylaî, Nasbu`r-Râye, V, 36-37). Nesîe (veresiye satış) ribasının illeti ise vadedir. Mislî olan şeylerin aynı cinsle veya değişik cinsteki şeylerle vadeli mübâdelesinde bu çeşit riba gerçekleşir. Ancak vadenin bağlayıcı olmadığı karz-ı hasen ve nakit para karşılığı veresiye satışlarla selem akdi, toplumun bu muamelelere ihtiyacı nedeniyle özel nass (âyet hadis)larla meşrû kılınmıştır.

Şâfiî hukukçulara göre, altın ve gümüşte ribâ illeti para olma (semenlik) özelliği, hadiste sayılan diğer dört maddede ise illet "yiyecek maddesi" olmalarıdır.

Asr-ı saadette ribâ uygulaması örnekleri:

Altının altınla değisimi eşit ağırlıkta ve peşin olarak yapılır. Hz. Peygamber devrinde dinar adı verilen altın para, yaklaşık 4 gram ağırlığında altından ibarettir. Böyle bir para ile altın zinet eşyası alınmak istense, gerçekte altın altınla mübadele edilmiş olur. Bu hesaba göre 60 gram altına eş değer olan 15 dinara 40 gramlık bir bilezik alırsak, 20 gram fazlalık faiz olur. Bunun aksine 10 dinara, 60 gram ağırlığındaki bileziği satın almak da aynı sonucu doğurur.

Hayber`in fethinden sonra Allah Rasûlüne ganimet olarak getirilen boncuk ve altından oluşan bir gerdanlığı Fudâle b. Ubeyd 12 dinara satın almıştı. Altınlarını ayırınca yalnız bunların 12 dinardan fazla olduğunu gördü. Durumu Allah Rasûlüne anlatılınca;" Âltınlar ayrılmadan satın alınmaz" buyurdu (Müslim, Müsâkât, 17).

Gümüşün para birimi dirhemdir. Bir dirhem yaklaşık 3,2 gram gümüş ihtiva eder. Gümüşten yapılan ziynet eşyası ve benzerlerinin gümüş para karşılığında satımı hâlinde de, altın konusunda arzedilen sakıncalar ortaya çıkar, Muâviye devrinde savaş ganimeti olan gümüş bir kap, bu kabın ağırlığından farklı miktarda dirhem (gümüş para) karşılığında satılmak istenince, bir sahabi, Ubâde b. Sâmit`in naklettiği altı ribevî madde hadisini hatırlatmış ve satışın ancak eşit ağırlıktaki gümüşler arasında olabileceğini belirtmiştir (Müslim, Müsâkat, 80; bkz. Ibn Mâce, Mukaddime,II).

Altın veya gümüş paranın kendi cinsleriyle mübâdele edilirken peşin ve eşit ağırlıkta olmasının istenmesi, paranın maden değerinin (gerçek değeri) üstünde veya altında nominal (izafi) bir değer kazanmasını engellemiştir. Yani para ile, kendi cinsinden imal edilen altın veya gümüş ziynet eşyaları arasında bir fiyat farkının oluşmasını, başka bir deyimle, o devirlerde enflasyonun oluşmasına İslam`ın faiz yasağının engel teşkil ettiği söylenebilir.

Altın ve gümüş, biri diğeriyle, peşin olmak şartıyla, farklı ağırlıklarda mübâdele edilebilir. Hz. Ömer, altı ribevî madde hadisini naklettikten sonra şunu ilâve etmiştir: "Bu maddelerin birbirleriyle mübadelesinde, alıcı senden eve girip çıkıncaya kadar mühlet istese bile verme. Çünkü sizin için ramâ`dan, yani ribâdan korkuyorum" (Mâlik, Muvatta`, Büyü`, 33).

Hurmanın hurma ile mübâdelesinde şu örnek dikkat çekicidir. Bilâl (r.a) Hz. Peygamber`e ikram etmek üzere iyi cins hurma getirdi. Allah`ın elçisi bu hurmayı nereden aldığını sorunca, Bilâl şöyle dedi: "Bizde âdi bir hurma vardı. Nebî (s.a.s)`e yedirmek için, ben onun iki ölçeğini bu iyi hurmanın bir ölçeğine sattım". Bunun üzerine Allah`ın elçisi şöyle buyurdu: Eyvah, eyvah! Ribânın ta kendisi, ribânın ta kendisi. Bunu böyle yapma. Fakat hurma satın almak istersen, kendi hurmanı başka bir satım akdi ile sat. Onun satış bedeli ile istediğin hurmayı satın al" (Buhâri, Vekâle,11). Buna göre, aynı cins misli mallar trampa edilecekse, eşit olarak mübâdele edilmeli, eğer kalite farkı gibi nedenlerle taraflardan birisi veya ikisi buna razı değillerse, mübâdele edilecek malların kıymeti para ile takdir edilerek değisim yoluna gidilmelidir.

Böylece faiz yasağının amacının, tarafların aldanmasını önlemek ve haksız kazanca engel olmak noktasında toplandığı anlaşılmaktadır.

Islâm hukukçularının çoğunluğuna göre, nakit para borçlarında, geri ödeme tarihine kadar paranın satın alma gücünün düşmesi veya yükselmesi dikkate alınmaz. Ancak Imam Ebû Yusuf altın veya gümüş para dışındaki madenî paraların (felsler) satın alma gücünde meydana gelebilecek değişmeler, borçların ödenmesinde dikkate alınır. Satın alma gücünde ki düşme veya yükselme halinde, borç satım akdinden doğmuşsa akit tarihi; ödünç (karz) akdinden doğmuşsa kabz (teslim etme) tarihi esas alınarak, madenî paranın altın veya gümüş para karşılığı itibariyle ödeme yapılır. Ebû Yusuf bu görüşüyle madenî paralarda enflasyon farkını faiz olarak kabul etmemektedir. Ancak onun bu görüşü, kendi devrindeki altın veya gümüş paradan doğan borçları kapsamına almamaktadır. Ibn Âbidîn bu noktayı özellikle belirtmiştir (Ibn Âbidîn, Reddül-Muhtâr, IV, 24, Resâil, II, 63, 64; Tenbîhu`r-Ruküd alâ Mesâili`n-Nuküd, Mecmuatu`r-Resâil, II, 52; el-Fetâvâl-Bezzâziye, (Hindiyye kenarında), c. IV, 510).

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı devletinde altın karşılığı olarak banknot çıkarılmıştı. Bunlar onaltıncıve onyedinci yüzyıllarda bazı Avrupa ülkelerinde çıkarılan şemsili kâğıt paraların benzeri ve devamı niteliğindedir. Onyedinci yüzyılda Ingiltere ve Isveçte resmî darphaneler kendilerine bırakılan altın ve mücevherleri emânet olarak muhafaza ediyorlardı. Ancak, devlet mâlî sıkıntılar yüzünden bu güveni kötüye kullanınca, sarraflar teşkılatlandılar ve halkın elindeki kıymetli eşyayı da saklamaya başladılar. Işte sarrafların emanet bırakanlara verdiği "Goldsmith`s notes" denilen makbuzlar, para yerine kullanılan ilk yazılı belgelerdir (Feridun Ergin, Iktisat, 560, 570).

Osmanlılarda, Ibraz edildiklerinde altın karşılığının ödeneceği taahhüt olunan banknotlarla, karşılık gösterilen altın arasında giderek satın alma gücü farkı meydana gelmiştir. Bu durum, fels ve mağşuş paralarla altın ve gümüş paralar arasında meydana gelen satın alma gücü farkı ile aynı niteliktedir. Borçların banknotla ödenmesinde bu enflasyon farkının ilâve edilmesi faiz sayılmamıştır. Meselâ, 1879 M. tarihli bir kararnamede, borçlar kâime ile ödenirken, 450 kuruşluk kâime yerine bir yüzlük altın (1 altın lira) veya borçları ödeme gününde, bir altın kaç kâime ederse o kadar kâime ödenmesi emrolunmuştur. Günümüzde kâğıt para, önceki yüzyıllarda para fonksiyonu olan mübâdele vâsıtalarının yerine geçen, devletin desteklediği ve halkın muâmelelerde kullanmasıyla tedâvülünü örfleştirdiği bir para çeşidi olmuştur. Bu yüzden altın, gümüş veya diğer madenî paralara uygulanan faiz hükümleri kâğıt paraları da kapsamına alır. Ancak kâğıt paralar piyasada, itibarî (nominal) değerle dolaştıkları için, aynı nitelikteki madenî (fels ve mağşûş para) paraların benzeridir. Aralarındaki fark şudur: Ebû Yusuf`a göre, tedâvülden kalkması veya satın alma gücünde değişiklik olması halinde felsin kıymeti, satım akdinde akit tarihi, karzda teslim tarihindeki altın veya gümüş paranın kıymeti üzerinden hesaplanmıştır. Bu, bir enflasyon farkından çok, aynı anda tedavülde bulunan iki para arasında "kur ayarlaması" olarak düşünülebilir.

RIBÂT

Ip, bağ, sağlam yapı, kervansaray, ülke sınırı, sınırda nöbet beklemek. "Sınırda nöbet tutan" anlamında "murâbıt" şeklinde de kullanılmaktadır. Kur`ân-ı Kerim`de bir ayette, "savaş için bağlanıp (ribât) beslenen atlar" (el-Enfâl, 8/60) başka bir ayette de, "sınırda düşmana karşı nöbet tutmak" (Alu Imrân, 3/200) anlamında kullanılmaktadır. Hadis-i şeriflerde Allah yolunda savaşmak için atların hazır tutulması anlamında kullanılmakla beraber (Ibn Mace, Cihad, 14, Edeb, 10; Ahmed b. Hanbel, I, 12, 395, VI, 458) daha çok nöbet tutmayı ifade etmektedir.

Fıkıhçılar ribatı şöyle tanımlamaktadırlar: "Ribât, müslümanları kâfirlere karşı korumak için sınırlarda beklemektir. Sınır ise, halkının düşmandan korkusu olduğu her yerdir. Ribât "ribâtul-Hayl" (at bağlamak)`dan gelmektedir. Süvarılerin atlarını bağlayıp nöbet tutmaları olayından adını alan ribât, sınırlarda at bulunsun bulunmasın nöbet tutmak için oluşturulmuş mekânların adı olmuştur (Ibn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 356).

Hadis-i Şerifler Allah yolunda nöbet tutmanın faziletinin büyüklüğünü değişik şekillerde ifade etmektedirler:

"Allah yolunda bir gece nöbet (ribât) beklemek bir ay`ı oruç ve ibadetle geçirmekten daha hayırlıdır. Ölürse dünyada yaptığı ameli ve rızkı devam eder. Kabır azabından da emin olur" (Buhârî, Cihâd, 73; Müslim, Imare, 163; Nesaî, Cihad, 39).

"Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak, dünya ve üzerinde bulunanlardan daha hayırlıdır" (Buhârî, Cihad, 73).

"Allah yolunda düşmana karşı nöbet tutan kimselerin dışında bütün ölülerin amel defterleri kapanır. Murabıtların ise, iyi amelleri kıyamet gününe kadar yazılmaya devam eder ve bu kimseler kabır azabı konusunda emindirler" (Ebu Davud, Cihad, 15; Tirmizi, Fedailul-Cihad,II).

"Iki göz vardır ki onlara ateş değmez: "Allah korkusundan ağlayan göz ile Allah yolunda nöbet bekleyen göz" (Tirmizî, Fedâilu`l-Cihad, 12).

Ribât başlangıçta sadece sınırda nöbet tutma işini ifade eden bir kavramken sonraları, bu işin kurumlaşmasıyla daha yerleşik ve kapsamlı bir muhtevaya sahip olmuştur. Ilk önceleri ribât cihada hazır halde bulundurulan atların (hayl) bağlandığı ve ulakların binek değiştirdikleri ve konakladıkları yerlerin adıydı. Cihad farızasını yerine getirmek, Islâm tebliğini diğer insanlara ulaştırmak ve bu tebliğe direnen güçlerin tecavüz ve tehditlerinden Islâm yurdunu korumak için sınırlarda düşmanı gözetlemek ve onun hareketlerini zamanında ve süratli bir şekilde gerideki kuvvetlere bildirmek kaçınılmaz bir ihtiyaçtı. Bunun için, Islâm devletinin tehlikeli sınırlarında müstahkem yapılar inşa edildi. Bu mekanlar aynı zamanda düşman toprakları içerisinde harekâtta bulunacak müfrezelerin de toplanma yerleriydi. Ayrıca bir düşman saldırısı tehlikesi sözkonusu olduğu zaman çevredeki halk için ribâtlar bir sığınma yerleriydi. Ribât, zamanla kendine has bir mimari üslûp kazandı. Karşılamış olduğu ihtiyaca göre şekillenen ribâtlar, sağlam bir savunma suru ile çevrelenmiş içinde silah ve erzak deposu, ahırı, mücahitler için hücreleri, yüksekçe bir gözetleme ve işaret kulesini kapsayan mustehkem bir mevki olarak inşa edilmekteydi. Ancak, ribâtlar her zaman böyle gelişmiş yapılar şeklinde değildi. Bazı yerlerde tahkim edilmiş ve bir gözetleme kulesi bulunan basit sınır karakollarıydılar. Eski coğrafyacılar tarafından sadece Maveraünnehir`de on binden fazla ribat bulunduğu rivayet edilmektedir. Düşman saldırısına karşı açık deniz sahillerinde de çok sayıda ribât vardı. Buna göre Filistin ve Mağrib`e kadar bütün Kuzey Afrika sahilleri boyunca birbirini görecek tarzda kuleleri olan ribâtlar bulunmaktaydı. Bu ribatlardaki ateş kuleleri ile Sebte`den (Cebeli Tarık) Iskenderiye`ye bir gece gibi kısa bir zamanda haber ulaştırılabildiği rivâyet edilmektedir. Öte taraftan Sicilya ve Malta takım adalarında da ribâtlar vardı. Endelüs`te ise hem sahil şeridi hem de kara hududu boyunca ribâtlar kurulmuştu.

Filistin sahillerindeki ribâtlar müslüman esirlerin kurtarılmaları amacıyla da kullanılmışlardır. Ribâtlardaki kulelerden yaklaşan hristiyan gemileri gözetlenir ve bunların taşıdığı müslüman esirler halkın katılımıyla toplanan paralarla fidye ödenerek kurtarılırlardı.

Ribâtların çoğu ribâtın fazileti hakkında varid olan hadislere ittiba eden gönüllü müslümanlar tarafından inşa edilmişlerdir. Aynı şekilde buralarda nöbet bekleyen müfrezeler de gönüllülerden oluşmakta ve bunlara murâbitûn denilmekteydi. Ancak, bu iş devleti idare edenlerin görevleri arasında bulunmakta olup, ihtiyaç ölçüsünde ribât inşa etmek için gerekli faaliyetleri yürütüyorlardı. Ribâtta zaman, nöbet, eğitim ve ibâdet ile geçirilmekteydi.

Tunus`ta bulunan ve zamanımıza kadar varlığını koruyan Susa ribâtı, ribât kurumunun eski bütün özelliklerini taşımakta olup, bir örnek teşkil etmektedir. Bu yapı, dört tarafı duvarla çevrilmiş, köşelerde ve yanlarda kuleleri yükselen mustahkem bir binadır. Tek giriş kapısına sahip olan ve içerdeki bir merdivenle orta avlusuna inilen bu ribatın avlusu kapalı revaklar ve hücrelerle çevrilıdır. Birinci katına iki merdivenle çıkılmakta ve avlusunun üç yönü hücrelerle çevrili bulunmakta, dördüncü tarafta ise mescid yer almaktadır. Birinci katın üzeri düz bir çatı ile örtülmüştür. 20 m. yükseklikteki işaret kulesinin kapısı buraya açılmaktadır.

Ribâtların en parlak dönemi IX. asırdır. XI. ve XII. asırlarda ribâtlar cihada yönelik fonksiyonlarını kaybetmiş ve zamanın sadece zikir ve ibadetle geçirildiği mekanlar (Tekke-Zaviye) haline getirilmişlerdir. Ancak, bu asırlarda hristiyan Ispanya ile sıcak savaş halinde bulunan Mağrib bölgesinde ribâtlar cihada yönelik görevlerini yerine getirmeye devam etmişlerdir. Bir kısım ribâtlar, devletin yol güvenliğini ve kervanların konaklama ihtiyaçlarını sağlamaya yönelik kurumlar haline dönüştüler ki bu yapılar bu fonksiyonlarından dolayı kervansaray adını aldılar. Selçuklular dönemi, kervansaray tipi ribâtların çokça inşa edildiği bir dönem olup, Nizamülmülk`ün siyasetnâme adlı yapıtına göre devletin başlıca görevlerinden biri de bu tür ammenin hizmetine yönelik yapılar inşa etmektir.

Kuzey Afrika`da XII. asırdan sonra ribatlar yavaş yavaş bir şeyhin etrafında toplanan müridleri barındıran tekkeler şeklini aldılar.

Ribât görevini yerine getiren kimseler için kullanılan murabıt kelimesinin çoğulu olan "murabitün" Mağrib`de kurulan ve temel öğesi cihâd farızasını yerine getirmek olan devlete ad olmuştur. Abdullah b. Yaşın adındaki bir Islâm davetçisinin Lamtuna Berberileri arasında tebliğ faaliyetinde bulunmuş ve gördüğü tepki üzerine Aşağı Senegalda, Nijer nehrinde bulunan bir adaya sığınmış ve burada Ribât adını verdiği bir tekke kurmuştu. Onun ısrarlı çalışmaları sonucu bu ribât özellikle Lamtuna kabilesine mensup bin kadar savaşçı bir derviş grubun merkezi haline geldi. Bu mücahidlerin, Abdullah b. Yaşın`e olan bağlılıkları tamdı. Son derece cesur bu topluluk, murabitün olarak adlandırıldı ve onların kurduğu devlet bu adla anıldı. Abdullah b. Yaşın`in Sanhaca kabileleri arasında giriştiği yoğun tebliğ faaliyetleri semeresini verdi ve ihtida eden büyük kitlelerin sarsılmaz lideri konumuna gelerek askerî bir gücü eline geçirdi. Arkasından atadığı komutanlar ile fetih hareketlerine girişti. Murâbıtlar verdikleri başarılı savaşlarla, devletin hudutlarını Atlas Okyanusundan Tunusu ve oradan da Endelüs`e kadar genişletmişler ve hristiyanlarla başarılı savaşlar yapmışlardı.


RİYA

İş, söz ve davranışlarda gösterişe yer verme; bir iyiliği veya salih bir ameli Allah`ın rızasını kazanmak niyetiyle değil, insanların beğenisi için yapma. Bu davranışta bulunan kimseye riyakâr veya müraî denir.

Riya, insanlar arasında manevî nüfûz, şan ve şöhret, maddî çıkar sağlamak için yapılır. Dünyaya âit bu tür maddî ve manevî çıkarları elde etmek için, dinin insanlar tarafından kutsal değerlere karşı beslenen bağlılık ve hürmet duygularının âlet edilmesi, riyanın en kötü şeklidir. Bu tür davranışlar, hilekârlık ve yalancılıktır. İnsan şeref ve haysiyetine hakarettir.

Riyakâr kişinin söz ve davranışlarındaki samimiyetsizlikleri, diğer insanlar tarafından kısa zamanda anlaşılır. Bunlara kimse güvenmez.

Riyanın her çeşidi ahlaksızlık olduğu halde, ibadetlerde riyakâr olmak çok daha büyük bir ahlâksızlıktır. Rasûlüllah Efendimiz; Muhakkak ki, sizin için en çok korktuğum şey, küçük şirk, yani riyadır, " (Tirmizi, Hudut, 24) buyurmuştur. İbadet, Allah için yapılır. Allah`ın rızası dışında bir amaçla; gösteriş olarak ibadet yapmak, Allah rızasını ortadan kaldırır. Gösteriş için ve bir çıkar düşüncesiyle Kur`ân okumak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, sadaka vermek, ibadetleri boşa çıkarır. Allah Teâlâ;

"Ey iman edenler! Sadakalarınızı, insanlara gösteriş için malını harcayan, Allah`a ve âhiret gününe inanmayan kimse gibi başa kakmak ve eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Çünkü onun bu gösterişinin hâli, üzerinde az bir toprak bulunan bir kaya parçasının hâline benzer ki, ona şiddetli bir yağmur isabet edince üzerindeki toprağı temizleyip kendisini katı bir taş hâlinde bırakır" (el-Bakara, 2/264) buyurmuştur. Şu halde, Allah`ın emrini ve rızasını düşünerek değil de, dindar görünmek için ibadet etmek, âlim ve bilgili desinler diye ilimle uğraşmak, cömert tanınmak için zekât ve sadaka vermek, riyadan ibaret kötü bir davranışın ötesinde bir anlam ifade etmemektedir. Rasûlüllah şöyle buyurmuştur:

"Her kim duyulsun diye bir iş işlerse, Allah onun kıymetsizliğini duyurur. Her kim gösteriş olsun diye bir iş yaparsa, Allah da onun gösteriş yapmasını ve değersizliğini ortaya çıkarır" (Müslim, Zühd, 38); "Şüphesiz riya şirktir" (İbn Mace, Fiten, 16). ,

Dünyevî menfaat söz konusu olunca ameller boşa çıkar. Yine Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurur: "Gösteriş için oruç tutan, namaz kılan, sadaka veren kimse Allah`a şirk koşmuştur" (et-Tergib ve`r-Terhib, I, 32). Hadis-i Kudsî`de de Cenab-ı Allah şöyle buyurur: "Ben ortakların ortaklığından en müstağnî olanıyım. Her kim bir iş yapar da, onda, benden başkasını ortak kılarsa onu da, o ortaklığını da terk ederim" (Müslim, Zühd, 46).

Riya çok değişik şekillerde yapılmakla birlikte, bunlarda ortak özellik, dindarlık veya dürüstlük görüntüsü altında, insanlar arasında çıkar sağlamak, şan ve şöhrete ulaşmak arzusudur. Sevmedikleri kişileri seviyormuş gibi görünen, onlara yağ çeken, öven ve böylece menfaat sağlamaya çalışan riyakârlara da bol bol rastlanır.

Allah`a ve insanlara karşı samimi davranarak riyadan uzak durmak mümkün olduğu kadar ibadetleri gizli yapmak, Allah rızasını insanların övgüsü, isteği, yergisi, korkusu ve çıkar düşüncesine tercih etmek müslümanın prensibidir.

RUH

İnsana hayat veren ve onu, düşünen, anlayan, idrak eden bir kişi haline sokan maddî olmayan, ölümsüz varlık. Can, nefes, öz, nefis, ilham, vahiy, cebrail vb. anlamları vardır.

Rûh kavramının, insanın yaşam ve var oluşuyla ilişkilendirilmiş bir şekilde tarih boyunca üzerinde durulmuş, mahiyeti hakkında çeşitli açıklamalar getirilmiş ve tezler ileri sürülmüştür. Ancak, rûhun madde dışı bir yapıya sahip olması onun tanımlanmasını imkânsız kılmakta ve ileri sürülen görüşleri askıda bırakmaktadır.

Bazılarına göre rûhlar latif cisimlerdirler ve vücuttaki damarlar vasıtasıyla bedende dolaşan ve ona hayatiyet kazandıran havaî varlıklardırlar. Pnevma denilen ve maddî olarak düşünülen rûh, birçok felsefi ekole göre bedeni sadece ayakta tutan hayat kuvvetinden ibaret sayılmayıp, bizzat nefsin kendisidir (Paul Janet-Gabriel Seaille s, Metalib ve Mezahib, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul 1978, 145; ayrıca bk. Ali et-Tehanevî, Keş-Şafu İstilahatı`l-funun, İstanbul 1984, I, 541). Bununla birlikte çok eskilerden beri, maddî özelliklerden tamamen somutlanmış bir rûh kavramının varlığı değişik topluluk ve kültürlerce kabul görmüştür. İnsanlık tarihi boyunca, cismanî cesetten farklı, onun içine yerleşmiş maddesiz ve ölümsüz bir varlığın bulunduğuna inanılmıştır.

İnsanlık tarihinin belki de ilk dönemlerine kadar uzanan ve insanları üzerinde düşündürmeye sevkeden ruh kavramının doğuşunu ilk insanın Allah`dan vahiy alan bir peygamber olmasıyla izah etmek mümkündür. Ruh, insanların vahiy çizgisinden sapmalar gösterip, putperest yönelişlere meyletmeleriyle birlikte, değişik anlamları içeren ve tapınma, korku, ümit gibi hisleri harekete geçiren bir doğa üstü varlık haline geldi. İlkel puta tapıcılık dinlerinde, cansız, donuk cisimlerden yapılan şekil verilmiş putlar veya kutsal sayılan diğer cansız varlıklar, hareketsiz oldukları ve yerlerinden kımıldamaya güç yettiremeyecekleri bilindiği halde onlara tapınılır ve onlardan isteklerde bulunulurdu. Bu, çağdaş putperest toplumlarda devam eden bir davranış şekli olarak varlığını sürdürmektedir. İnsanların böyle bir yola sapmalarının sebebi, tapındıkları bu cisimlerde ruhî bir kuvvetin ve yaptırım gücünün var olduğuna inanılmasıdır.

Rûh konusunda tarih boyunca temelde iki akım sürekli karşıt doktrinler geliştirerek düşüncelerini ispatlamaya çalışmışlardır. Bunlardan biri, maddî âlemin dışındâ maddesiz, manevî bir âlemin ve bu âleme mensup varlıkların mevcudiyetini kabul edenlerin oluşturduğu grup; diğeri de madde dışında başka bir varlığı tanımayan eski tabirle Maddiyyün denilen Materyalistlerin oluşturduğu ekol. Ancak ruhun varlığını kabul eden din ve düşünceler, onun tanımlanması ve mahiyeti hakkında birbirinden oldukça farklı anlayışlara sahip olmuşlardır.

Eski Mısırlılarda ve Çinlilerde ikili bir rûh inancı hâkimdi. Mısırlılar, ölümden sonra rûh (soluk)`un birinin cesedin yanında kaldığına, tinsel (ruhî) olan diğerinin de ölüler diyarına gittiğine inanmaktaydılar. Çinliler ise insanın ölümüyle birlikte kaybolan bir rûh yanında, ölümden sonra da yaşayan ve kendisine tapınılması gereken üstün bir rûhun (Hun) varlığına inanmaktaydılar. Hintliler ise öldürdükleri düşman savaşçılarının sağ ellerini keserlerdi. Böylece inançlarına göre ölüm sonrası yaşamlarında silah kullanmaları engellenmiş olurdu.

Yunan felsefesinde rûh kavramının içerdiği anlam, dönemlere ve felsefe akımlarına göre değişiklikler göstermiştir. Epikuroscular ruhun beden gibi atomlardan meydana geldiğini ileri sürerlerken, Platoncular ise, rûhu ilahlarla soy birliğine sahip, madde ve cisimden soyut bir tözsel ilke olarak kabul ediyorlardı. Batı felsefesinde rûh üzerindeki tartışmalar ortaçağ ve sonrasında devam etmiştir.

Hristiyanlıktaki ruh anlayışı, antik batının putperest etkisiyle vahiy gerçeğinden farklı bir platforma oturtulmuştur. Meselâ, Allah bir rûh olarak telakki edilir ve Ruhul-Kudüs (Cebrail), teslis inancının bir unsuru olarak Allah`a şirk koşulur. Öte taraftan, İnsanlara ait rûhlar konusunda da birtakım gerçek dışı ve mesnetsiz iddialar ortaya atılmıştır. Meselâ, İncil`de "Rûh, rüzgar gibi, istediği yere eser. Rab ile birleşen onunla bir ruh olur" (bk. P. Janet-G. Seailles, a.g.e., 148) denilmektedir.

Bazı dinlerde, ölümsüz olan rûhların bir bedenden başka bir bedene geçtiğine inanılmaktadır. Rûh göçü (tenasuh) adıyla anılan bu inanışa göre, ölen bir kimsenin rûhu tekrar başka bir bedenle dünyaya döner ve bu sonsuza dek böylece sürüp gider. Hint inançlarında yer etmiş olan bu düşünce eski Mısır`da da oldukça yaygındı. Onlara göre, kötü rûhlar hayvan bedenlerine hulül ettirilerek iyileşip iyileşmedikleri denenir, iyi rûhlar ise üç bin yıllık bir cennet yaşamından sonra yeniden dünyaya dönerler. Cesedlerin mumyalanmasının sebebi, yeniden dünya yaşamına dönecek olan rûhların kendi bedenlerini bulmalarını sağlamaktır. Bu ilkel rûh göçü inancı günümüzde de kendisine taraftar bulabilmekte ve bazı toplumlarda kitle inancı şeklinde varlığını sürdürmektedir.

Eski batı toplumlarının çoğu ruh göçü inancına sahip olmuşlardır. Antik Yunan filozoflarından Pythagoras, ruh göçüne inanmakta, Platon ise bilginin önceki yaşamdan kalan bir birikim olduğu iddiasını desteklemek için rûh göçünü delil olarak ileri sürmekteydi. Rûh kavramı hakkında tarih öncesi devirlerden beri süregelmekte olan ve her çağda üstüne yeni bir şeyler eklenen nazariyelerin birer hayal ürünü ve vehimden ibaret olduğu bir gerçektir. (bk. Tenasüh mad.).

Allah Teâlâ, Hz. Adem`le başlayan ve Hz. Muhammed (s.a.s) ile son bulan vahiy süreci içerisinde insan oğlunu bir çok gaybî meselede bilgilendirmiştir. Madde dışı âleme dair bilinen bilgilerden sağlıklı ve güvenilir olanı sadece, Allah`ın peygamberleri aracılığıyla insanlara ulaştırmış olduğu bilgilerdir. Kur`ân-ı Kerîm`de insanı canlı kılan anlamdaki ruhun mahiyeti hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye yer verilmemiş olmasından hareketle; ilahî hikmetin, ruhun hakikatini, Allah`ın insanoğluna vermiş olduğu ve bütün bilginin yanında çok cüz`i kalan malumatın dışında tuttuğu söylenebilir.

Kur`ân-ı Kerim`de rûh kelimesi değişik bir kaç anlamda kullanılmıştır.

Allah Teâlâ, Hz. Âdem (a.s)`ın cesedini topraktan şekillendirdikten sonra ona kendi rûhundan üflemiş ve böylece Adem (a.s) hayat kazanmıştır. Yine, insanı ana rahminde yarattıktan sonra, ona kendi rûhundan üflemiş ve onu rûh sahibi canlı bir insan haline getirmiştir: "Her şeyi en güzel şekilde yaratan, insanı önce balçıktan vareden sonra insan soyunu adi bir suyun özünden yaratan, sonra şekil verip düzelten, ona kendi ruhundan üfleyen... O`dur" (es-Secde, 32/7-9); "Hani bir zaman Rabbin melekler: "Ben balçıktan bir insan yaratacağım; Şeklini tamamlayıp rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin" demişti" (es-Sa`d, 38/71-72) Ana karnında insan yaratılışının aşamaları ve rûhun ona üfürülüşü hak. ayrıca bk. Buhari, Enbiya, I ; Müslim, Kader, I ). İsa (a.s)`ın babasız olarak yaratılışı anlatılırken de rûh, aynı anlamda kullanılır: "Irzını koruyan Meryem`i de hatırla. Biz ona ruhumuzdan üfledik..." (el-Enbiya, 21/91: Ayrıca bk. Et-Tahrim, 66/12). İsa (a.s) bundan dolayı rûhullah (Allah`ın rûhu) olarak da isimlendirilmiştir (bk. Buharî, Tefsiru Sûre, 2; Tevhid, 19; Müslim, İman, 322; Ahmed b. Hanbel, III, 368).

Yine ruh kelimesi Cebrail (a.s)`ın karşılığı olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda, "Ruhul-Kudüs" ve "Ruhul-Emin" terkipleri ile geçmektedir: "De ki; "Kur`ânı, Ruhul-Kudüs (Cebrail), Rabbimin katından hak olarak indirdi" "...Meryemoğlu İsa`ya da açık mucizeler verdik ve onu Ruhu`l-Kudüs ile te`yid ettik" (el-Bakara, 2/87, 253); "Uyarıcılardan olasın diye, bu Kur`ân-ı açık bir Arapça lisanıyla senin kalbine, "Ruhul-Emin" (Cebrail) indirmiştir" (eş-Şuara, 26/ 193-195).

Bazı âyetlerde de rûh kelimesi ile Allah, Teâlâ`nın vahyi, yani âyetleri kastedilir: "Allah meleklerini, vahyi (ruh) ile, kullarından dilediğine göndererek..." (en-Nahl, 16/2; ayrıca bk. el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52).

Dört âyette rûh, Allah Teâlâ`nın emrine bağlanmıştır (el-İsra, 17/85; en-Nahl, 16/2; el-Mü`min, 40/15; eş-Şûra, 42/52). Rûhu Allah`ın emrine bağlayan ve muhtevasından ruh ile neyin kastedildiği açıkça anlaşılmayan;

"Ey Muhammed! Sana ruhtan sorarlar. De ki; "Ruh, Rabbimin emrindendir (O`nun bildiği bir iştir) size ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) mealindeki âyet, ruh konusu üzerindeki tartışmaların odak noktasını oluşturmaktadır. Müfessirler bu âyette ruhtan Cebrail`in, İsa (a.s)`ın, Kur`ân`ın ve Hz. Ali (r.a)`a isnad edilen ve fakat doğruluğu çok şüpheli sayılan tuhaf bir yaratık kılığındaki bir meleğin kastedildiği şeklinde değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Kelamcıların ve müfessirlerin çoğuna göre ise bu âyette sorulan ruh, cesede hayat veren şeydir (Kurtubî, el-Cami li Ahkâmil-Kur`ân, Beyrut 1966, X, 323-324; Fâhreddin er-Râzî, Tefsirül-Kebir, XXI, 36). Görüş sahibi müfessirler, peygamberden, insanı canlı kılan bu ruhun mahiyeti, insan bedeninde gördüğü fonksiyonu, cisimle birleşmeşinin şekli ve yaşama olan bağlantısının sorulduğunu ileri sürmüşler ve işte bu şeyin Allah`tan başka hiç bir kimse tarafından bu yönlerinin bilinmediğini kabul etmişlerdir (bk. Kurtubî, aynı yer).

Er-Râzî, ruhun; mahiyetinin kadîm veya hadis (sonradan yaratılıp yaratılmadığı) olduğu, cesedlerin ölümünden sonra bâki mi kaldığı, yoksa onunda fena mı bulduğu; ruhun saadeti ve şekavetinin ne olduğu vb. açılarından öğrenilmek istendiğini; Allah Teâlâ`nın da buna cevap olarak: "De ki ruh Rabbimin emrindedir" mealindeki âyeti indirdiğini söylemektedir (er-Râzî, a.g.e., XXI, 37). Evet, ruhun yaradılışının Allah Teâlâ`nın en büyük fiillerinden biri olduğunu ortaya koymakta; insanın, varlığı hakkında kesin bilgisi olmasına rağmen, nefsinin hakikatını kavramaktan aciz olduğunu bildirmektedir (Kurtubî, aynı yer).

Kelamcılar insan terimi üzerinde dururlarken, insan olarak isimlendirilen şeyin cesed mi, ruh mu yahut da her ikisi mi olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. İleri sürülen bir takım delillere göre, insan olarak isimlendirilen ve muhatap alınan şeyin görünen bu cesed olmadığı; onun ölümüyle yaşamaya devam eden ruhun insan olarak adlandırıldığı isbata çalışılmıştır. Nassların kesin olarak ortaya koyduğu gibi ruh, cesedin ölümünden sonra yaşamaya devam etmekte; ceza ve mükafat ile muhatap olmaktadır. Allah Teâlâ, Kur`ân-ı Kerim`de "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis onlar diridirler; fakat siz farkında değilsiniz" (el-Bakara, 2/ 154) buyurmaktadır.

Rasûlüllah (s.a.s); Âllah`ın peygamberleri ölmezler. Onlar bir dünyadan ötekine nakledilirler" ve "kabır ya Cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur" buyurmaktadır. Bu ifadeler, insan olarak isimlendirilen varlığın, cesedin ölümünden sonra da yaşamaya devam eden ruhun olduğuna delalet etmektedir. Yani insan bu cesed ve kalıptan başka bir şeydir (Râzî, a.g.e., XXI, 41).

Her ne kadar ruhun mahiyeti, niteliği, fonksiyonları vb. yönlerinin insan bilgi ve idrakinin ötesinde olduğu, bu âyete (el-İsra, 17/85) dayanılarak kabul edilmişse de; bazı âlimler ruh hakkında konuşma hususunda bir sakınca görmemişler ve onu izah etmeye çalışmışlardır. Alusî, ruhun ulvî (yüce), nuranî ve hayat sahibi olan bir varlık olduğu görüşündedir. Ancak ona göre ruh, mahiyet itibariyle duyu organlarıyla hissedilebilecek cisimler gibi değildir. Bu, bir anlamda suyun gül içinde dolaşması gibidir. O, ne hulûlü ve ne de ayrılmayı kabul etmez. Bedende dolaştığı sürece ona bağlı olarak tüm organlara hayat verir. İbn Kayyım el-Cevziyye de aynı görüştedir.

Kur`ân-ı Kerim`de; "Rabbın, Ademoğlunun sûlblerinden zürriyetlerini çıkarmış, onları kendi nefislerine şahit tutarak; "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" demiş, onlar da; "Evet şahidiz, Sen bizim Rabbimizsin " diye cevap vermişlerdi. Bu kıyamet gününde, `Bizim bundan haberimiz yoktu" dememeniz içindir" (el-A`raf, 7/172) meâlindeki ayetin tefsirinde âlimler çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu görüşler hakkındaki farklılıklar, Allah Teâlâ`nın, insanlara; bu soruyu sormasının ne zaman, insanın yaradılışı ve gelişiminin hangi aşamasında ve ne şekilde olduğu gibi konular çerçevesinde ortaya çıkmıştır. Tirmizî`nin naklettiği bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Allah Teâlâ, Adem`i yarattığında onun sırtını sıvazlamış ve kıyamet gününe kadar Allah Teâlâ`nın onun zürriyetinden yaratacağı her insan onun sırtından düşmüştür...” (İbn Kesîr, Hadislerle Kur`an-ı Kerim tefsiri, Terc. Bekir Karlığa-Bedrettin Çetiner, İstanbul 1985, VII, 3135). Başka bir hadiste de şöyle denilmektedir: "Allah Teâlâ Adem`in sülbünden Nu`man yani Arafat`ta ahit almıştır. Onun sülbünden yarattığı her zürriyeti çıkarmış, önünde yaymış, saçmış, onlarla doğrudan konuşup;

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim? demişti. Onlar şöyle demişlerdi: "Evet, biz buna şahidiz. " (İbn Kesir, a. g. e. , VII, 3133).Müfessirler bu konuda deliller çerçevesinde değişik görüşler ileri sürmüşlerse de, insanların Adem (a.s)`ın yaradılışından sonra topluca yaratılmış oldukları, dolayısıyla "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuyla, ruhların muhatap olduğu sonucu da çıkarılabilir. Nitekim Ubey b. Ka`b`dan gelen bir rivâyette o; "Rabbin Ademoğullarının sülblerinden zürriyetlerini çıkarmış." âyeti hakkında şöyle demiştir: "Allah Teâlâ, kıyamet gününe kadar ondan olacakların tamamını o gün huzurunda toplamış, önce onları ruh haline getirmiş, sonra onlara şekil vermiş, sonra da onları kendi nefisleri üzerine şahit tutarak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuştu... (İbn Kesir, a.g.e., VII, 3136-3147). Bu rivâyetten açıkça anlaşıldığı gibi, ruhların, anlayan, idrak eden ve kelâma muhatap olup cevap verebilen kişilik kazanmış yapıda yaratılmış oldukları kabul edilmektedir. Ebu Hureyre (r.a) de bu konuda şöyle demiştir: "İlim erbabı, ruhların bedenlerden önce olduğu ve Allah`ın onları konuşturup şahit kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir" (İbn Kesir, a.g.e., VII, 3145).

Rasûlüllah (s.a.s)`den nakledilen "Ruhlar toplu cemaatlerdir. Onlardan birbiriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar da ayrılırlar" (Buharî, Enbiya, I; Müslim, Birr, 159) hadis-i şerifi de ruhların bedenlerden önce yaratılmış olduğuna işarettir (İbn Hacer el-Askalânî, Fethul-Bârî, Mısır 1959, VII, 179-180). Bedrüddin el-Aynî, bu hadisi şerhederken şöyle demektedir:

"Bu delil, ruhların (cesed için) araz olmadığını, onların cesetlerden önce mevcut olduklarını ve cesedin yok olmasından sonra da var olmaya devam edeceklerini ortaya koymaktadır" (Umdetul-Karî, Mısır 1972, XII, 371). Ruhların toplu olarak yaratıldıkları ve sonra da cesedlere dağıtıldıkları söylenmektedir (a.g.e., aynı yer). Görüldüğü gibi alimler, bu konu ile alakâlı âyet ve hadislerin tefsirinde ruhların bedenlerden önce toplu olarak bir defada yaratıldıkları, Allah Teâlâ`nın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Sorusuna muhatab oldukları ve sonra da insanın ana rahminde yaratılmasıyla cesedlere nefhedildikleri sonucuna varmaktadırlar.

Ruhun anne karnındaki cenine nefhedilmesi (üfürülmesi), insanın rahimde oluşumu ve gelişmesi hadis-i şerifte şu şekilde ifade edilmiştir: "Şüphesiz sizden birinizin teşekkülâtı annesinin karnında kırk günde toplanır. Sonra orada o kadar bir müddette bir pıhtı olur. Sonra o kadar müddette orada bir parça et haline gelir. Sonra, Allah ona bir melek gönderir. Meleşe; "Amelini, ecelini, rızkını, Şakî ve sa`id olacağını yazması şeklinde dört kelime emrolunur. Sonra da ona ruh üfürülür..." (Buhârî, Enbiya, I). Abdullah b. Mes`ud (r.a)`dan rivayet edilen bu hadis, Müslim tarafından ruhun üfürülmesi, dört emirden önce zikredilerek rivayet edilmektedir (Müslim, Kader, I).

Ruhun ölümlülüğü ve ölümsüzlüğü üzerinde de tartışmalar yapılmıştır. Ruh, ölümden sonra nerede kalmaktadır? Her insanın ömrü, Allah tarafından takdir edilmiş olup, ne bir artma ve ne de bir eksilmeye tabi tutulmaz. Allah`ın takdir etmiş olduğu zaman dolunca, ya bir sebeb çerçevesinde ya da sebebsiz olarak insan ölür. Yani, ölüm meleği (Azrail) tarafından ruh kabzolunur, bedenden geri alınır. ölümden sonra ruhun kıyamet gününe kadar geçici olarak kalacağı aleme "Berzah alemi" denir. Berzah âlemi, dünya ile ahiret arasında bir geçiş yeridir ve bu iki alemden de farklı olup, mahivetini ancak Allah Teâlâ bilmektedir. Ancak, Berzah aleminde ceza ve mükafatın ruhlar üzerinde etkili olacağını, "Kabır ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir şukurdur" (Tirmizi, Kıyâmet, 26) hadisi bildirmektedir.

Alimlerin çoğunluğuna göre (ki doğru olan görüş budur), ruhlar beka (süreklilik) için yaratılmışlardır. Ezeli değildirler; ancak, ebedidirler, ölen, insanın cesedidir. Ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, kıyamet gününde tekrar bedenine dönünceye kadar, Allah`ın nimet ve azabına muhatap olacağı bir gerçektir.

Şehidlerle alakalı (el-Bakara, 2/ 184) âyet buna delalet etmektedir. Yine Allah Teala; "Her nefis ölümü tadacaktır" (Alû İmran, 3/185) buyurmaktadır. Nefsin ölümü tatması, bedenin ölümü esnasında ölüm acısını hissetmesi, bedenden ayrılırken acı duymasıdır. Tadmak için diri ve duyarlı olmak gerekmektedir. Nefsin ölümü, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Bedenden ayrılan ruh, içinde kazandığı şekli bedensiz olarak sürdürür.

Bazı alimler; "Sûr`a üflendi, göklerde ve yerde bulunanlar, korkudan düşüp bayıldılar. Ancak Allah`ın dilediği müstesna" (ez-Zümer, 39/68) meâlindeki âyete dayanarak; kıyamet gününde Allah`ın dilediği bazı kimseler hariç, yerde ve gökte bulunanların hepsinin öleceğini söylemişlerdir. Bu "bayılmak" anlamındaki "sa`k" kelimesini ölüm olarak değerlendirmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu doğru değildir. Çünkü Allah Teâlâ; "Orada (Cennette) ilk ölümden başka ölüm tadmazlar" (ed-Duhan, 44/56) buyurmaktadır. Âyet, Cennet ehlinin, dünyada öldükten sonra bir daha ölmeyeceklerini haber vermekte ve ruhun ölümsüzlüğünü dile getirmektedir. Zira, Cennetteki ruhlar, kıyamette tekrar ölselerdi, ikinci kez ölümü tadmış olurlardı ki bu, zikredilen âyete ters düşmektedir.

Kurtubî`nin hocası olan Ahmed b. Amr şöyle demektedir: "Ölüm, mutlak yokluk değil, bir halden diğer bir hale geçmektir. Şehidlerin Allah indinde diri ve rızıklandırılmakta olmaları, kendilerine verilen nimetten ötürü sevinmeleri de bunu gösterir. Şehidler diri olduklarına göre peygamberler de diri olmalıdırlar. Nitekim Peygamber (s.a.s), Mirac gecesinde, Mescid-i Aksa`da ve göklerde peygamberlerin ruhlarıyla karşılaşmış, onlarla görüşmüştür. Öte taraftan Hz. Peygamber (s.a.s), kendisine selam veren herkese selamını iade edeceğini haber vererek bedeninin ölümüyle, ruhunun ölmediğini ve verilen selam ve salatların kendisine ulaşacağını bildirmektedir.

Sûr`a üflendiği zaman, henüz dünyada bulunan bütün canlılar derhal ölürler. Fakat, daha önce ölümü tatmış ve bedeninden ayrılmış olan ruhlar ise Sûr`un dehşetinden düşüp bayılırlar. Ruhların içinde Hz. Musa`dan sonra ilk ayılan Hz. Peygamber (s.a.s) olacaktır (Buhârî, Tefsir, 9; Müslim, Fedail, 10, 161, 162).

Bazı düşünürlere göre, ruh maddeden ayrı olup; ne âlemin içindedir, ne de dışındadır. Onun bir şekli, biçimi ve kişiliği yoktur. Kimilerine göre ise, ruh, bedenin arazlarındandır. Ruhlar ancak beden ile birbirinden ayırdedilebilirler. Bedenin ölümünden sonra ruh tamamen yok olur. Görüldüğü gibi ileri sürülen bu görüşler birer faraziye niteliğinde olup, dayanaktan yoksundurlar. Bu tür gaybî meselelerle alakalı sağlıklı bilgiler, ayet ve Hadislerde verilen bilgilerle sınırlıdır.

Ayet ve Hadislerde öldükten sonra ruh; çıkma, inme, alınma, dönme, gök kapılarının kendisine açılması gibi fiillerle nitelendirilmektedir: "Ölüm sarhoşluğu içinde bulunan zalimler melekler, ellerini uzatmış ; "Nefislerinizi çıkarınız" (derlerken) onların halini görsen” (el-En`am, 6/93); "Ey mutmain olan nefis! Razı olmuş ve olunmuş olarak Rabbine dön, kullarımın arasına katıl, Cennetime gir" (el-Fecr, 89/27-30); Bu nasslar ruhun bir kişiliğe sahip olduğuna işaret etmektedirler. Yine bir âyeti kerimede "Nefse ve onu şekillendirene and olsun” (eş-Şems, 91/97) buyurularak, nefsin düzenlenerek bir şekle sokulduğu ortaya konulmaktadır.

Anlaşıldığına göre, muhtemelen ruh, bedene girmeden önce belirli bir şekle sahip değildir ve o durumu hakkında insanoğlunun hiç bir bilgisi yoktur. Anne karnında oluşan insan bedenine üflendikten sonra bir kişiliğe sahip olur. Ancak, ruh bedenle birlikte gelişir, olgunlaşır ve bir kişilik kazanır. Zaman, bedeni yıpranır fakat ruh, zamanın yıpratıcılığından etkilenmez. Kişinin iyi işleri, ibadetleri ruhu güzelleştirir, kuvvetlendirir ve olgunlaştırır. Kötü ameller ise ruhu çirkinleştirir. İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle demektedir: "Yüce Allah, bedeni ruha kalıp olarak düzeltmiştir. Beden ruhun kalıbıdır. Ruh bedeninden bir şekil alır ve onunla diğerlerinden ayrılır. Ruhun taşıdığı özellikler ve kabıliyetler bedene tesir eder. Bundan dolayı beden, ruhun iyilik veya kötülüğünden etkilenir. Dünyada bedenle ruh kadar birbirine sıkı sıkıya bağlı olan ve birbirini etkileyen başka bir şey yoktur. Bundan dolayı ruh, bedenden ayrılınca, iyi bedende olan ruha; "Ey mutmain nefis, çık!" diye hitab edilir. Kötü bedende olan ruha da "Ey habis nefis, çık" denilir. Yüce Allah "Allah, öldükleri sırada nefisleri (ruhları) alır, ölmeyenleri de uykularından (bedenlerinden alıp kendinden geçirir); sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar (bedenlerine) gönderir..." (ez-Zümer, 39/42) âyetiyle nefislerin alındığını, sonra bazılarının bırakıldığını bildirmiştir. Tutulup bırakılmak, bir ferdiyyeti gerektirir. Hz. Peygamber (s.a.s) de "Ölenin gözü, alınan ruhunun ardından bakakalır" demiş; meleğin kabzolunan ruhun elinden tuttuğunu, bu sırada yer yüzünde benzeri görülmemiş bir koku meydana getirdiğini haber vermiştir. Eğer ruh, bir arazdan ibaret olsaydı, kokusu olmazdı. Çünkü arazın kokusu olmaz, arazın elinden de tutulmaz. Kendisinden koku gelmesi, elinden tutulması, onun insan şeklini koruduğunu gösterir" (İbn Kayyim, Kitabu`r-Ruh, s. 46-47).

Hadislere göre kabzolunan ruhlar göklere çıkarılmakta, orada melekler iyi ruhları selamlamakta, nihayet, Rabbin huzuruna sokulmaktadırlar:

"Mü`minin ruhu çıktığı vakit, onu iki melek karşılar, yukarıya çıkarırlar. Sema ehli "Güzel bir ruh yer tarafından geldi. Allah sana ve yaşattığın cesede salat eylesin " derler. Peşinden onu Rabbine (c.c) götürürler. Sonra "Bunu hududun sonuna kadar götürün" buyurur. Kâfirin ruhu çıktığı vakit, sema ehli; Pis bir ruh yer tarafından geldi" derler ve "Bunu hududun sonuna kadar götürün denilir" (Müslim, Cenne, 17). İyi amelle beslenmiş ruh, dünyadaki şeklinden daha mükemmel, daha parlak daha nurlu olmakta, ibadeti vücuduna ruh olarak yansımaktadır. Günahlarla bulanmış ruh ise dünyadaki şekline benzemekle beraber çirkin bir hal almaktadır.

Yine Hadislerden öğrendiğimize göre iyi ruhlar, yeşil kuşlar haline girip, Cennetin ağaçlarına konmaktadır. Bu, ruhların, başka şekillere de girebileceğini gösterir. Fakat her durumda ruhlar, birbirinden ayırdedilir. Ve kendi kişiliklerini muhafaza ederler.

İbn Kayyim el-Cevziyye ise, ruhların bedenlerden daha net olarak birbirinden ayırdedilebileceğini söylemektedir. Bedenlerin birbirine benzemesi, ruhların benzemesinden fazladır. Ruhun, kendisini diğer ruhlardan ayırdedecek özellikleri ve sıfatları bedenin ayırdedici özellik ve sıfatlarından daha çoktur. Mü`min ve kâfirin bedenleri birbirine benzer ama, ruhları farklıdır. İki öz kardeş bedence birbirine benzerler, fakat ruhları asla benzemez. Düşünce ve davranışları çok farklıdır. Bu iki ruh, bedenlerinden ayrılınca, ayrılmaları gayet açık biçimde ortaya çıkar.

Yüce ruhlar -ki melaikelerdir- bir beden içinde bulunmadan birbirinden ayırdedildiğine, cinler de yine birbirinden farklı olduklarına göre; bir beden içinde gelişen insan ruhları da elbette birbirinden ayrıdırlar ve ayırdedici özelliklerini korurlar (bk. İbn Kayyim el-Cevziyye, Kitabu`r-Ruh).

Akaid kitapları genellikle ruhun, kabırde cesedine döneceğini bildirir. Bu inanç "Gerçekten ölü kabrine konulduğu vakit, kendisini getirenlerin oradan ayrılırken ayakkabılarının seslerini pekala işitir" (Müslim, Cenne, 17) şeklinde rivayet edilen hadise istinat etmektedir. Bu konuda İslâm âlimlerinin görüşleri şu şekildedir:

a) Ruh, kabırde cesede girecektir. b) Cesetten ayrılan ruh, kabırde değil, ancak kıyamette bedene girecektir.

c) Cesetten ayrılan ruh, artık hiç bir zaman cesede girmeyecektir. İbn Kayyim el-Cevziyye, ruhların kabırlerde cesedlerine döneceğini bildiren bazı hadislere dayanarak, öldükten sonra ruhun, kabırde cesede döneceğini, fakat bu dönüşün, dünyadaki bedene hayat vermesi şeklinde olmayacağını söylemektedir. Ona göre ruhun, bedenle beş türlü irtibatı (ilişkisi) vardır. Kabırde ruhun cesetle irtibatı, uykuda bedenle irtibatına benzer. Kabırde ruhun bedene dönmesi, bedenle bizim fark edemeyeceğimiz biçimde irtibat kurmasıdır. İbn Kayyim, bu görüşünü ruhun bedene döneceğine dair naklettiği uzun bir hadise dayandırmaktadır. (bk. el-Cevâhir fi Tefsiril-Kur`ân, IX, 117).

Ruh hakkında âyet ve hadisler dışında ileri sürülen bütün görüşler kabule ve redde açıktır. Çünkü mutlak bilgi anlamında bir bağlayıcılıkları bulunmamaktadır.

"Sana ruh`tan sorarlar. De ki; Ruh, Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir" (el-İsra, 17/85) âyetindeki ruhtan, insanı canlı kılan ruhun kastedilmediğini ve dolayısıyla, insanın ruhu hakkında âlimlerin konuşmalarının câiz olduğunu ileri sürenlerin, ruh hakkında ortaya koymuş oldukları görüşler, hiç bir zaman ruhun mahiyetinin gerçekliği hakkında ne tatmin edici olmuştur ve ne de aklın ve hayalin ürünü olmaktan ileri gitmiştir. Çünkü bilgi verilmeyen konu, tamamıyla gayb alemiyle alakalıdır ve gayba dair bilgileri de Allah`tan başka kimsenin bilmesi söz konusu değildir.

Ruh Çağırma Ruhun varlığını kabul eden fakat hakkında sapık ve gerçek dışı bir anlayışa sahip olan kimseler, ölmüş insanların ruhlarıyla irtibat kurulabileceğini ve böylece, gayb âleminden bilgi alınabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu kimseler düzenlemiş oldukları ruh çağırma seanslarıyla insanları kandırmakta ve onların cehaletlerinden istifade ederek menfaat elde etmektedirler. Ruh, Allah Teâlâ`nın emrinde ve denetiminde olan bir varlıktır. Onun insanlar tarafından çağrılıp bazı istekleri yerine getirmeşinin mümkün olduğuna inanmanın hiç bir dayanağı yoktur.


RUH ÇAĞIRMA :

Varlık dünyasının sadece bizim beş duyumuzla algılayabildiklerimizden ibaret olmadığını, meleklerden söz ederken bir parça anlatmaya çalışmıştık. Gerçekten de bizim boyumuzun yetiştigi dünya, yetişemediğinin yanında çok küçük kalır. Bunu aklımızla anlayabiliyoruz. Öyleyse aklımızı biraz daha çalıştırmak zorundayız. Anadan doğma kör olan bir adam düşünün. Bu adamın gözle algılanabilen renklerden hiçbir haberi olamaz. Kendisine şekilleri ve boyları aynı olan iki kalem verseniz ve şu kırmızı, şu da yeşildir, deseniz, o kalemleri eliyle şöyle bir yoklar ve hiçbir fark hissetmeyince kendisiyle eğlendiğinizi bile zannedebilir. Hattâ o, görmenin bile ne olduğunu bilemez. Fakat buna rağmen aklını kullanırsa kendisinin hiç hissetmediği bir renk âleminin bulunduğuna karar verebilir. Işte bizim beş duyumuz değil de, altı ya da daha fazla duyumuz olsa idi, acaba şimdi hissedemediğimiz başka dünyaları öğrenemeyecek miydik? Elbette öğrenecektik. Çünkü varlık âleminin sadece bizim bildiklerimiz olmadığını gösteren birçok olayla karşılaşıyoruz. Sağlam rüyalar, bunlardan sadece bir tanesi. Öyleyse..? Bilinmeyenler bilinenlerden, görünmeyenler görünenlerden daha fazladır. Madde, mânâya esirdir. Mânâyi hiç kabul etmeyip maddeye esir olan, her ikisine de esir olur. Melekler, cinler ve şeytanlar hep o göremediğimiz mânâ âleminin varlıklarıdır. Yani mânâ âleminin de kötü olanları vardır. Öyleyse göremediğimiz,duyamadığımız, fakat vicdanımızın sesinden dinlediğimiz o âlemi bir bilenden öğrenmeliyiz ki, oranın şerleriyle ilişki kurmayalım. Işte bu bilenler peygamberlerdir. Bunları şunun için söylüyoruz :

Bedenimiz gıdaya muhtaç olduğu gibi, ruhumuz da muhtaçtır. Sadece maddeye inanan insanlar, birgün kendilerinde bir boşluk ve bir eksiklik hissediyorlar. Daralıyor, sıkıntı duyuyor ve bir arayış içerisine giriyorlar. Bu durumun, ruhların acıkması olduğunu anlamıyorlar ama, madde dünyası kendilerine dar geliyor ve ellerini dünyanın perdesinden mânâ âlemine doğru uzatıyorlar. Tanımadıkları, bir bilene sormadıkları o dünyadan, körün odun diye yılana sarılması gibi, ellerine geleni alıyorlar. Çoğu zaman o âlemin kötüleriyle karşılaşıyorlar ama, kötü olduğunu anlamadan, susuz insanın çamaşır suyu diklemesi gibi kabulleniyorlar, çünkü ruhları o kadar muhtaçtır ki, kendi dünyası ile ilgili olarak bulduğu herşeyi iyi kötü ayıramadan kabulleniyor. Halbuki, Peygamberligin önderliğinde ruhuna, o âlemin en güzel gıdalarını takdim edebilir ve "doygunluk ve olgunluğa" erebilirdi.

Bütün bunları, ruh çağırma olayının, aslında mânâya inanmayanların suratına kendi elleriyle çarptıkları bir tokat olduğunu anlatmak için söylüyoruz.

Konunun öbür yönüne dönersek; bu adamların "ruh çağırma" diye, önce kendilerini kandırdıklarını peşinen söyleyebiliriz. Gerçi bu tür ruh çağırma celselerinde, bir takım seslerin çıktığı, bir takım kıpırdanmaların olduğu, hattâ bir takım varlıkların görüldüğü ve hattâ bunların fotograf makinesiyle resimlerinin çekildiği bir gerçektir. Yani işin olağanüstü bir yönü vardır. Ancak bu esrarengiz güç onların dediği gibi ruh değil, insanlarla her fırsatta kolayca ilişkide bulunabilen cinlerdir. Onlar insanların bu tür zaaflarını ve bilgisizliklerini fırsat bilir ve bununla, onlar gibi daha yüzlercesini saptırabilirler. Sebep, bu zavallı insanların bir delik bulup ellerini, ötesini görmedikleri o delikten içeri sokmaları ve ellerine geleni yakalayıvermeleridir.

Evet, insanlar öldükten sonra da ruhlar kalıcıdır. Ancak, tekrar dünyaya gelmeleri ve görünmeleri mümkün değildir. Onlar ya nimet, ya da azap görmektedirler. Halbuki, çağrıldığı sanılanlardan hiçbir ruh kendi başına gelenleri anlatmış değildir. Peygamberimiz Bedir savaşı günü bir kuyuya atılan kâfir leşlerine: "Nasıl, rabbinizin size söylediklerinin doğru olduğunu gördünüz mü? Ben, Rabbimin bana vaadettiğinin doğru olduğunu gördüm" diye hitap edince bir sahabi, "ey Allah`ın elçisi, bu ölü insanlar sizin söylediklerinizi duyarlar mi?" diye sormuş. Peygamberimiz de: "Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyuyor değilsiniz. Ne var ki onlar bana cevap veremezler" buyurmuştur. (Mûslim, cenâiz26. ) Herhalde Peygamber`e cevap vermeyen ruhların; bu adamlara cevap verebilmesi mümkün olamaz.

Rukye (üfürükcülerin okudukları şeyler)

Dua, efsun, muska; sihirbaz ve üfürükçülerin okudukları şeyler.

İbn Hacer el-Askalanî, alimlerin şu üç şartın bulunmasıyla rukyenin caiz olacağı üzerinde görüş birliği içerisinde olduklarını bildirmektedir:

a) Allah Teala`nın kelamıyla (âyetlerle), isimleri veya sıfatlarıyla olması;

b) Arap diliyle veya başka bir dille anlaşılır olacak şekilde yapılması;

c) Yapılan rukyenin bizzat faydasının dokunduğuna değil, umulan faydanın Allah Teâlâ tarafından gönderildiğine inanılması (Fethul-Barî, X, 206).

Rukye, mubah, haram ve şirk olmak üzere üş çeşittir.

1- Mubah olan Rukye: Kur`ân-ı Kerim`den ayetlerle Allah Teâlâ`nın isim ve sıfatlarıyla, arapça ve anlamı anlaşılır bir dille yapıldığı takdirde mubahtır. Hz. Aişe (r.anh)`dan rivâyet edilen bir hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: "Rasûlüllah (s.a.s) son hastalığında muavvizeteyni okuyup kendisine üflüyordu. Hastalığı ağırlaştığı zaman onları okuyarak üzerine üflüyor ve onların bereketi için elini meshediyordum" (Buharî, Tıb, 32; Müslim, Selâm, 51-52).

Yine Hz. Aişe (r.anh) Rasûlüllah (s.a.s)`ın hastalığından bahsederken şunları söylemektedir: "Rasûlüllah (s.a.s) yatağa düştüğü zaman, İhlas süresi ve Mu`avvizeteyn`in tamamını okuyarak avucuna üfledi ve sonra elleriyle yüzünü ve vücudunun elinin yetiştiği her tarafını meshetti" (Buharî, Tıb, 39).

Yine akrep sokmasına karşı Fatiha ile rukye yapıldığına dair hadis varid olmuştur (Buharî, Tıb, 33). Ve yine Rasûlüllah (s.a.s)`ın hastalanan bazı kimselere, Mu`avvizeteyn okuyup, onları sağ eliyle meshettiği ve peşinden de şöyle söylediği rivâyet edilmektedir "Ey insanların Rabbi olan Allah`ım hastalığı gider; buna şifa ver. Şifa veren yalnız sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hastalık bırakmayan şifa ver" (Buhari, Tıb, 37).

Bu anlamda rivâyet edilen hadisler çoktur. Bazı alimler Rasûlüllah (s.a.s)`in; "Göz değmesi ve hummanın dışında rukye yoktur" (Buharî, Tıb, 17) hadisine dayanarak, göz değmesi, yılan ve akrep sokması dışında rukyenin caiz olmadığı kanatine varmışlardır. Ancak diğer bazı alimler de bu hadisin, rukyenin en fazla faydalı olacağı anlamına sarfedildiğini, "Zülfikardan başka kılıç yoktur" sözüne kıyas yaparak cevaplandırmışlardır. Çünkü diğer Hadislerde görüldüğü gibi, Rasûlüllah (s.a.s) başka şeyler için de rukyeye cevaz vermiştir.

2- Haram olan rukye: Anlaşılmaz sözler, anlamsız kesik harfler, bilinmeyen isimler, bilenlerin Arapçadan başka bir dille rukye yapması, demir, tuz kullanarak veya ip bağlayarak rukye yapılması haram kılınmıştır. Fayda verdiği tecrübe edilmiş uygulamalar bunun dışındadır.Şabir (r.a)`dan şöyle rivayet edilmektedir:

"Rasûlüllah (s.a.s) ruky`e yapılmasını yasakladı. Amr ibn Hazm`ın çocukları gelip şöyle dediler: "Ya Rasûlüllah! Biz bir tür rukye yapardık ve onunla akrep sokmalarına karşı korunurduk". Rasûlüllah; "Ona dönün onda bir kötülük görmüyorum. Sizden her kim kardeşine fayda vermeye güç yetirirse ona faydalı olsun" (Müslim, Selam, 63) demişti. el-İzz b. Abdüsselam`dan anlamı bilinmeyen harflerle yapılan rukye sorulduğu zaman, küfrü gerektirecek anlamlar içerip içermediğinin bilinmemesinden dolayı buna cevaz vermemiştir.

3- Şirk olan Rukye: Allah Teâlâ`dan başkasına dua ederek, sığınarak veya yardım dilenerek yapılan rukye, şirktir. Meleklerin, peygamberlerin, cinlerin ve benzeri varlıkların isimleriyle rukye yapmak gibi... Bunların tamamı Allah Teâlâ`ya şirk koşmaktır. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: "Efsun, nazarlık boncuklar, ve muhabbet için yapılan muhabbet muskaları şirktir" (Ebu Davud, Tıb, 17; İbn Mace, Tıb, 39; Ahmed b. Hanbel, I, 381). Yine; "İçinde şirk bulunmayan şeyle rukye yapmakta bir kötülük yoktur" (Müslim, Selam, 64) buyurmaktadır. İbn Hacer bu konuyu şöyle açıklamaktadır: "Bazı rukyelerde şirk bulunmaktadır. Çünkü onu yapanlar kendilerine dokunan zararı defetmek ve lavda elde etmeyi Allah`tan başka kimselerden istemektedirler" (İbn Hacer el-Askalanî, Fethul-Barî, X, 260).

Müslüman, tamamıyla Allah Teâlâ`ya tevekkül etmekten başka şeylerden fayda dilemez. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:

"Ümmetimden yetmiş bin kişi hesapsız olarak Cennete girecektir. Onlar, efsun yapmayanlar, teşe`um etmeyenler, vücudlarını dağlamayanlar ve ancak Rablerine tevekkül edenlerdir" (Buhârî, Tıb, 17; Müslim, İman, 372). Kendiliğinden, istenmediği halde müslüman kardeşine rukye yapması bunun dışındadır. Bu Rasûlüllah (s.a.s)`in şu hadisine göre müstehaptır.: "İçinizden her kim kardeşine yardım etmeye güç yetiriyorsa bunu yapsın" (Müslim, Selâm, 63).

RÜŞVET

Haksız bir menfaat elde etmek için kişilere çıkar sağlama; lehe hüküm vermesi için hâkime verilen mal veya para; başkasının malını haksızlıkla yeme yollarından biri. Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte veya başkasının hakkına tecâvüz edilmektedir.

Rüşvet yalnız alan için değil veren ve aracılık yapan için de harâmdır. Allah Teâlâ; "İnsanların mallarından bir kısmını bile bile, günâh işleyerek ele geçirmek için iş başındakilere yedirerek mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin" (el-Bakara, 2/188) buyurmuştur.

Rüşvetin devlet dairelerine, özellikle mahkemelere girmesi çok büyük bir suçtur. Rasul-i Ekrem Efendimiz "Hüküm vermede rüşvet verene ve alana Allah lânet etsin " (Tirmizi, Ahkâm, 9) diye beddua etmiştir. Bir memurun rüşvetle haksızlık yapması çok kötü bir iştir. Rüşvet, bir hakkı araştırmak, bir işi yapmak için de alınamaz. Bu zaten memurun görevidir. Devlet memurlarının hediye almaları da dinimizce rüşvet sayılmıştır. Peygamberimizin, zekat toplamak için gönderdiği bir memurun, dönüşünde:

"Bu sizindir, şu da bana verilen hediyedir" demesine Rasûlüllah (s.a.s) kızmış ve "Eğer doğru söylüyorsan, git, anne-babanın evinde otur ve bu hediyeler sana gelsin, görelim " (Müslim, İmare, 26-30) buyurmuş, böylece memura ancak rüşvet düşüncesi ile hediye verilebileceğini anlatmıştır.

Rüşvet dört kısım da ele alınabilir.

1- Hakim veya idareci olabilmek için verilen rüşvet.

2- Hakimin lehinde hüküm vermesini sağlamak için verilen rüşvet.

3- Bir kimse ile idarecinin arasını düzeltmek karşılığında üçüncü kişiye verilen rüşvet. Burada rüşvet veren ya idareciden gelecek bir zararı önlemek veya meşru bir menfaat elde etmek istemektedir.

4- Bir kimsenin malına ve canına bir zarar vereceğinden korktuğu kişiye verdiği rüşvet.

Birinci ve ikinci maddede tarafların her ikisi için de vermek veya almak haramdır. Üçüncü madde yalnız alana haram, verene haram değildir. Dördüncü maddede de hüküm aynıdır. Çünkü bir müslümanın müslüman kardeşinin malına canına zarar vermemesi gerekir.

Ayrıca rüşvet kabul eden hâkimin vermiş olduğu hüküm geçerli değildir. Aynı zamanda böyle bir hâkim adalet sıfatını kaybeder ve fasık olur, görevine de son verilir. Devlet görevinde çalışan memurların ve hâkimin almış olduğu hediyeler de rüşvet sayılır. Çünkü onlar bu görevde olmasalardı kendilerine hediye verilmeyecekti. Hediye vermekten maksatları işlerini gördürmektir. Hatta rüşvet alan hâkim doğru karar vermiş olsa bile yine aldığı haramdır. Çünkü hüküm vermek onun görevidir. Ayrıca başka bir şey alması gerekmez.

Rüşvet alan bir kimse almış olduğu mala dinen sahip olamaz; onu geri vermesi gerekir. Bir kimsenin dinine gelecek bir zararı önlemek için rüşvet vermesi bir çare işe verebilir. Bu, verene haram olmaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) dine dil uzatan şairlere ve aleyhte bulunmalarını istemediği kimselere bir şeyler verirdi. Bu konuda müellefe-i kulub`a zekattan pay verilmiş olması yeterli bir delildir (İbn Abidin, IV, 303, vd., V, 272).

Rüşvet toplumsal bir hastalıktır. Rüşvetin yaygınlaştığı yerlerde halkın birbirine ve devlete karşı besledikleri güven duygusu yok olur. Herkes yapılan işlerden, özellikle mahkemelerde verilen kararlardan şüphe eder; her işin, her kararın arkasında rüşvet var zanneder, rüşvetsiz iş yapılmayacağına inanır. Bu inanca namuslu insanların da kapılması, rüşveti toplumsal bir felaket haline getirir. Artık doğru dürüst hiç bir şey yapılamaz olur. Giderek devlet çarkı işlemez, işler zamanında yapılamaz hale gelir; haksızlık her yanı sarar, diğer ahlâksızlıklar çoğalır. Bütün bunların alışkanlık haline gelmesi, toplum hayatını temelinden sarsar hatta büsbütün çökertir. Rüşvet liberal ekonomilerde ve demokratik rejimlerde çok sık rastlanan toplumsal bir hastalıktır.

Rüşvetin sadece topluma değil, onu alana da zararı vardır. Az çok dini inancı olan insanlar, er geç yaptıkları işin kötülüğünü anlayacak ve vicdanları rahatsız olacaktır. Asıl önemlisi de dünyada üç-beş kuruşluk menfaat sağlamak için rüşvet alanların Allah`ın lanetine müstehak olmaları ve dünyaları için ahiretlerini kaybetmeleridir. İslâm`ın hâkim olduğu toplumlarda rüşvet olayı asgari sınıra çekilir. Zira Hz. Peygamber`in rüşvet alana da verene de lanet ettiği ve ikisinin de cehennemlik olduğunu ifade ettiğini bilen müslümanlar mutlaka bundan uzak dururlar.

HERHANGI BİR İŞE GİREBİLMEK İÇİN YÖNETİCİYİ GÖRÜP RÜŞVET VERMEK İCAB EDERSE BÖYLE BİR MESELE İÇİN RÜŞVET VERMEK CAİZ MİDİR?

Herhangi bir işe girebilmek için az olsun çok olsun rüşvet vermek haramdır. Peygamber (av) şöyle buyurmuş: Allah (c.c.)hem rüşvet verene, hem alana lanet etmiştir.

Böyle bir iş için rüşvet vermek caiz değildir. Rızık Allah`a aittir. O herkesin rızkını tekeffül etmiştir. Şurada iş sahası bulunmazsa burada bulunur. Rüşvet sadece iki yerde verilebilir.

1- Haksız bir yerde hapis ve işkenceye maruz kalındığında.

2- Malın elden gitmeye maruz kalındığı zaman rüşvet vermek çare ise ona başvurabilir (Şirvani,İbn Abidin). Veren Allah`ın indinde mesul değildir. Fakat alan Allah`ın lanetine müstahaktır.

RÜŞVETİN HARAM OLMAYANI

Babamın Gediz Nehri kıyısında arazisi vardı. Bir ara Gediz yer değiştirdi, sonra yine aynı yerine geldi: Bu arada babam da öldü. Ancak o arazının babamın olduğunu ispat edemiyoruz. Tapu-kadastrodan rüşvet istiyorlar. Kesin babama ait olan bu araziyi geri alabilmemiz için rüşvet verirsek günah işlemiş olur muyuz?

Rüşvet; hakkı olmayan birşeye ulaşmak, ya da hakkını hakkı olmayan yolları elde etmek için verilen şeydir. Buna göre başka yolla alamadığı hakkını elde etmek ve dinini ve ırzını zalimlerden korumak için verilen şey, verene göre rüşvet değildir. (ibn Âbidîn VI/423-24) Ama alan için rüşvettir ve en çirkin haramlardandır. Sözünü ettiğiniz hakkınızı elde edebilmek için başka çâreniz yoksa rüşvet vermenizde dinen sakınca yoktur. Ancak şartları sonuna kadar zorlamanız gerekir. Tâ ki, başkasının haram işlemesine de sebep olmuş olmayasınız. (Alâuddîn Âbidîn 269; Rasûlüllah Efendimiz (s.a.s.) islâm`a dil uzatan şairleri susturmak için onlara para vermiş ve birisi için: "Yâ Bilâl, şunun dilini benden kes" buyurmuştur. (Aynı kaynak); ayrıca bk. ibn Nüceym`den "islâm Hukukunda Rüşvetin Durumu" adıyla tercüme ettiğimiz risalesi; Kardâvî, el-Helâl ve-I-haram 306, 309- 310) Bu, aynı zamanda "emr bi`l- ma`rûf`un da gereğidir.

RÜYANIN MAHİYETİ NEDİR? BİZE NE DERECE IŞIK TUTABİLİR?

Rüya, akıl ve deney ötesi alemin dünyadaki en güzel örneği olarak Allah (cc)`in varlığının ve kudretinin delillerinden bir delil, zaman ve mekânın izafi (göreli) olduğunun isbatı, ruhu vasıtasıyla insanın iki hatta üç buutlu irrasyonel hayatının güzel bir örneğidir. Ibn Şirin rüyaları ikiye ayırır, diğer Islâm alimleri genellikle üçe ayırırlâr:1. Allah (cc)`tan, açık-seçik ya da bir sembol suretinde gelen müjde ve uyarılar. Resulüllah Efendimiz (sav)`in "Artık vahiy yok, sadık rüyalar vardır", "Sadık rüyalar Nübüvvetin kırkaltı parçasından biridir" dediği rüya budur. Rüyanın nübüvvetle ilgisi olduğu için yalan rüya anlatanın peygamberlik iddia etmek gibi büyük bir günah işlediği söylenmiş, Efendimiz, "Iftiranın en çirkini, görmediği rüyayı görmüş gibi anlatmaktır" buyurmuştur. 2. Şeytanın korkutmaları aslında herhangi bir şeye işaret etmeyen ve bir anlam taşımayan korkunç rüyaların çoğu bu kabildendir. Bunda cinler de etkili olabilir ve insana yanıltıcı ya da korkulu rüyalar gösterebilir. Bazı insanların büyük bir zat olduklarını kendilerine ve başkalarına rüya ile telkin edebilir ve şeriata zıt fikirlerle sapan ve saptıranlar yetiştirebilir. Böyle durumlarda şeriatın zahirini ölçü almak gerekir. Tarih boyunca kendisi de inanarak mehdi olduklarını söyleyen yüzlerce insan ve belki de meşhur Ahmed El-Kadıyani bu tür şerir güçlerin esiridirler.3. Yorgunluk, korku, açlık, susuzluk, sıkıntı, fazla yemek yeme gibi çeşitli sebeplerden ötürü insanın kendi nefsinin anlamsız ve asılsız konuşmaları, hayal ve hülyalar. Bu üç tür rüyanın sadece birncisi değer taşıdığı ve hangisinin sahih hangisinin sakat olduğu bilinemediğinden Ehli sünnet itikadınca rüya ile ihticac edilmez, yani rüya delil tutulamaz. Istiharenin rüyaya yatma şekli ise sünnetle anlatılan istihareye uygun değildir.Adetli kadının, cünubun, kâfirin, sarhoşun ve çocuğun gördüğü rüyalar da sahih olabilir. Bunun çok örnekleri vardır: Sadık rüyalar genellikle sabaha karşı ve özellikle de öğle kaylülesinde görülür. Açık seçik rüyalar makbuldur.Böyle sadık rüyalar görmek isteyenlerin doğru sözlü olması, yalan, gıybet ve koğuculuktan kaçınması gerekir. Rüya te`vil ilmi başlı başına bir ilimdir ve bilenleri çok azdır. Allah (cc) bu ilmi meselâ Yusuf Efendimize ilham ettiğini ve öğrettiğini söyler.Sadık rüyalar; zamanla, mekanla, mevsimle, insanın içinde bulunduğu hal ve şartlarla ilişkili olduğu için tabir edenin bunları iyi değerlendirmesi ve tabircinin bu itibarla alım ve nasihat ehli bir kimse olması gerekir. Yalancı ve düşman kimselere rüya anlatmamak salih ve işin ehli kimselere anlatmak gerekir.Rüya tabirinde en iyi yol Kur`ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerden işaretler aramaktır. Bu da rüyanın bir alime anlatılmasını gerektirir.Kendisine rüya anlatılan şahsın da hayır dileyerek dinlemesi ve her işareti değerlendirerek rüyayı tabir etmesi gerekir Gördüğü hoşa giden bir rüya için kalktığında Allah (cc)`a hamdeder. Çünkü bu bir nimettir. Sonra bunu dilerse anlatır, dilerse anlatmaz. Kötü rüya görürse onu kimseye anlatmaz. Böylece rüya zararsız olur.(Tirmizi, Dâ`avât 53) Bazı rivayetlerde kötü rüya gördüğünde kalkıp sol tarafına tükürüp ve rüyasını kimseye anlatmaz denir. Bu durumda bir miktar sadaka vermek ve muhtemel belaya onu siper edinmek de güzeldir.(Konu için bk. Nablusi, Ta`tiru`1-En`am, I/3-9; Ibn Sîrin, Müntehabu1-Kelâm, I/3 vd. Hindiyye, V/380; Heytemi; el-fetavâ`1-Hadisiyye, 3)

Fıkıh Ansiklopedisi P Harfi İle Başlayanlar


Erkeğin parmağı hanımının fercine girerse, gusletmesi gerekir mi?

Kadının fercine erkeğin kamışından başka bir şey, mesela parmak, insan dışındaki canlıların kamışı, odun, plastik âlet, yani yapay orgân sokulması halinde, seçkin görüşe göre, kadın şehvet duymus, ya da bundan şehveti kastetmiş ise, yıkanması gerekir, aksi halde gerekmez. (bk. Hanımlara Özel Ilmihal) Parmağın erkeğin parmağı olması ile kadının kendi parmağı olması arasında fark yoktur.



Kullandığı kokunun erkek tarafından duyulması halinde kadının gusül abdesti alması gerekeceği doğru mudur?

Bilindiği gibi güzel koku Rasûlüllah Efendimiz tarafından övülmüş ve hem kadının hem de erkeğin kullanmaları tavsiye edilmiştir. Ancak kadının kullanacağı kokunun yabancı erkekler üzerinde doğuracağı tepki hesaba katılarak, kadınların koku sürerek çıkmaları yasaklanmıştır. Işin buraya kadar olan yönü ayrı bir konudur. Zaten sağlam duygu ve karaktere sahip bir erkek, kendi karısınınyayâcağı tahrik edici kokudan, başka erkeklerin uyarılmasını aslâ arzu etmeyeceği gibi, edepli ve sağlam karakterli bir kadın da, yabancı erkekler için tahrikkâr ve uyarıcı olmak istemeyecektir. Şimdi bu konudaki bazı hadîs-i şeriflerin mealleri söyledir:

1 - "Bir kadın güzel kokular sürünür ve kokusunu duysunlar diye erkeklerin yanından geçerse, şöyle şöyle dir" (Tirmizîdeki ilâveye göre, yani zaniyedir) (Ebû Dâvûd, teraccul 7; Tirmizi, edep No: 2787

2 - "Kokulanarak mescide çıkan bir kadının namazı, evine dönüp gusül için yıkandığı gibi yıkanmadıkça kabul olmaz."( Ebû Dâvûd, teraccul 7)

3 - "Kadın mescide gitmek istediğinde, kokusundan cünüplükten yıkandığı gibi yıkansın."( E1 Hindi VI/415) Ikinci ve üçüncü hadiselerin zahir (kelimelerinin) manalarına bakıldığında, koku sürünerek camiye giden ya da gitmek isteyen kadının tam bir gusül abdesti alması gerekeceği anlaşılır.( Azımâbâdi, Avnü`1-Mâbûd XI/231) Halbuki yine hadis-i şeriflerden öğrenilen gusül sebebleri, (guslü farz kılan haller) bellidir ve kokulanmak onlardan birisi değildir. Öyleyse bunu ya Alî el-Kârî`nin dediği gibi anlamak ve: Koku bedeninin her tarafına sürülmüşse her yerini yıkamalı, değilse, sürülen yerleri yıkar, demek lâzım,ya da -Allahu a`lem- bunda bir mübâlaga vardır. Yani üstünü başını o kadar iyi yıkamalı ki, âdetâ gusül yapmış gibi olmalı, diye anlamak lâzımdır. Ama kokunun sonu itibariyle gusle sebep olacak durumlara götüreceğine, koku ile onların hemen hemen aynı şeyler olduğuna da işaret olmalıdır. O zaman da bu açıdan mübalağalı bir anlatım olmuş olur.


PAMUK KULLANMA VE ABDEST

Sürekli pamuk kullanmak sağlığı olumsuz yönde etkilıyor, ne yapmamız gerekir? ·

Önce pamuk kullanmak normal bir durum değildir, fıtrata aykırıdır; gerek yoksa kullanılmaması iyidir. Akıntı, abdest tutulamayacak düzeyde olursa, pamuk kullanmak müstehap olur. Dezenfekte edilmiş hidrofil pamuğun sağlıga zararlı olacağını sanmıyorum. Yine de bir tabibe sormak gerekir. Zararlı olacağı bir mütehassıs doktor söylerse, artık iki durum söz konusu olur:1. Akıntı zaman zaman gelmekle beraber her namaz vakti bir namaz kılacak kadar gelmediği oluyorsa, bu gelmediği zamanlarda abdest alıp namazları kılmak gerekir. 2. Bir namaz vakti o vaktin namazını kılacak kadar bir zaman bulamayacak şekilde geliyorsa, ondan sonra da her namaz vaktinde en az bir defa görülüyorsa, kişi özür sahibi demektir, her vakitte alacağı bir abdestle diledigi kadar namaz kılabilir: Ancak pamuk ya da tampon (kürsüf) zarar vermiyor ve akıntı onunla kesilebiliyorsa kişi özür sahibi olmaz. Akıntı pamuğun dışına çıkmadıkça da abdesti bozulmaz.

PAMUK KULLANMADAN ABDEST:

Her namaz vakti namaz abdesti almak şartı ile, hanımlar pamuk kullanmadan beş vakit abdestli sayılmış olurlar mı? Böylece Kur`ân-ı Kerîm okuma, tutma ve camiye gitme gibi şeyleri yapabilirler mi?

Abdesti bozan, önden ya da arkadan herhangi bir şeyin çıkmasıdır. Abdestli olduğu süre içerisinde böyle bir şey çıkmadıkça, kadın da erkek de abdestli sayılır: Normal olan da, gerek yoksa pamuk vs. kullanmamaktır. Bu durumdaki bir kadın, beş vakit namazın tamamını dahî, başka şeyle abdesti bozulmadıkça, kılabilir. Ancak sürekli akıntı oluyor ve abdest tutulamıyorsa, pamuk vs. kullanmak

sünnet veya müstehap olmuş olur. Akıntı pamuk- la kesilebildiği takdirde abdesti bozulmuş olmaz. Pamukla da kesilemiyorsa bir anormallik var demektir; müslüman bir doktora görünmelidir.

PARA İLE MUKABELE OKUMAK

Ramazanda mukabele okuyup para almak, eve erkek hocanın gelip teravih namazı kıldırması ve buna para alması, yine eve erkek hocanın gelip mukabele okuması, para alması; kadınlarla aynı evde bulunması câiz midir? Bu parayı alanların %90`i fakirdir. Bununla ihtiyaçlarını gideriyorlar.

Kur`ân-ı Kerîm okuma karşılığında para almak haramdır, câiz değildir: Ibn Âbidîn alanın da verenin de günahkâr olduğunu söyler. Imam Birgivî, ihtiyaçlı iseler leş yesinler de bunu yemesinler, daha iyi olur, der. Bir erkeğin başka bir erkek, ya da kendi mahremi bir kadın (kendi karısı da olabilir) bulunmayan bir yerde başka kadınlarla bir arada bulunması haramdır.(163 Kadızâde, Netâic N/122 ) Içlerinde böyle bir yakını yoksa, onlara ev gibi bir yerde namaz kıldırması mekruhtur. (164 Serahsi, Mebsût I/166) Ramazanda bu yolla hayır yapmak isteyen kadınlar bir araya gelsinler. En iyi bilenleri Kur`ân okusun, diğerleri dinlesin. Iyi okuyamıyorlarsa,hatim yapmaları da şart değildir. Okuyabildikleri kadar okur, okuma bilmeyenlere öğretirler. Her oturuşta da okudukları yerin bir sayfası kadarının mealıni ve iki üç hadis-i şerif okurlar. Böylece mukabeleleri merasim olmaktan çıkarmış, Kur`ân`ın ne demek istediğini bir nebze görmüş ve müslümanca bir iş yapmış olurlar. Eğer söylediklerimize itiraz edenler olursa, evlerde kadınlara mukabele okuyan sanatkâr ya da artist hafızların günahlarından örnekler veririz ve sebep oldukları tek kuruşluk hayır var mıdır diye de onlara sorarız.

PARDÖSÜ-ÇARSAF

Daha önce genişçe anlattığımız üzere, kadınların evlerinden çıkarken "cilbâb" yani, hem olabildiğince vücut hatlarını gizleyerek bütün bedenlerini, hem de süslü elbiselerini örten üstlük, dışlık giymeleri gerekir. Bu Kur`ân`ın emridir. Ancak bunun sabit bir şekli yoktur. Genellikle tefsir kitaplarında yapılan tanımı daha çok bugünkü çarşafa yakındır. Ancak bazı tefsirlerdeki tanımı; başı ve göğüslerle beraber omuzları örten genişçe başörtüsünü ve kolu olsa dahi geniş, uzun ve sâde (süs unsuru taşımayan) pardösüvarı dışlıkları da içine alır. Ancak kadının erkeğe ve özel elbiselerinde gayr-i müslim kadınlara benzememesi de asıldır.

Buna göre:

a) Geniş olup kadının vücut hatlarını belli etmeyen,

b) Erkek pardösülerini ve gayr-i müslim kadınların özel kıyafetlerini andırmayan,

c) Kadının topuklarına kadar ayaklarını, yenleri açılmayacak, şekilde kollarını örten,

d) Rengi, nakış ve dikişleri ile çekicilik hedeflemeyen,

e) Üzerinden başın da yine sâde, süssüz ve geniş bir üstlük başörtüsüyle örtüldügü abâye ya da pardesüler de (Adına başka birşey de diyebilirsiniz) "Cilbâb" sayılabilir ve kadının dış elbisesi olarak kullanılabilir. Koltuk altının açık olması zarar vermez. Çünkü kolunu kaldırmasıyla görülen kısım, vücudu ya da iç elbiseleri değil, pardesünün oraya gelen kısımıdır. Bu açıdan "çarsaf` belki de daha olumsuzdur. ,Çünkü çarsaflı kadın kolunu kaldıracak olursa, kolunun çıplak yerlerinin yada iç elbiselerinin görülmesi muhtemeldir. Ama çarsaf bu olumsuzluğuna rağmen, Kur`an-ı Kerim`de istenen "cilbâb"a bazılarınca daha uygun görülmüştür. Zirâ kadın zâten dışarıda çok gezmez, onun karargâhı evinin içidir, zorunluluk olmadıkça dışarıda çalışmaz, elinde eşya taşımaz ki, kolu açılacaktır. Üstelik kolları dahî kapatmakla vücut hatlarını âzamî ölçüde gizlemis olur, istenen de budur... gibi bir espiri taşır.

PAZARLIK ETMEK

Malın fiyatı; satıcı ile alıcının anlaşması sonucunda, yani pazarlıkla ortaya çıkar. Pazarlık yapmak helâldir. Helâl olmayan davranış, bir mala aşırı fiyat istemek veya değerinin çok altında fiyat vermektir. Alıcı ile satıcı pazarlık yaparken ikinci bir alıcının pazarlık yapması caiz değildir. Abdullah b. Ömer, pazarlık üzerine ikinci bir şahsın pazarlık yapmasını Peygamberimizin yasakladığını söyler. (el-Buhârî, Büyû, 58, üslim, Büyû, 14). Malı alma niyeti olmaksızın fiyatı artırmak veya kırmak, böylece üçüncü şahıslara zarar vermek, kapalı veya açık artırmalarda yapılan hîle ve gizli anlaşmalar da haramdır. Bütün bu davranışlara dinimizde "necş: aldatma" denir ve Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. (el-Buhârî, Büyû, 64, Müslim, Büyû, 14).

PERUK KULLANMA:

Peygamberimiz (s.a.s.) aynı biçimde, saçına insan saçı takan ve taktıran kadınlara da lânet etmiştir. (Örnek olarak bk. Buhârî, libas 83, 85; Müslim, libas 115. ) Çünkü bu da Allah`ın beğendigi yaratılışı bozma ve karşısındakini aldatmak demektir. Islâm`da bunların her ikisi de yasaktır.

Kullanılan perukun, insan saçından başka bir şeyden olması halinde câiz olacağı söylenmiştir. (Ibn Âbidin VI/373.)Ancak peruku kadının bir başörtüsü gibi kullanması ayrı bir olaydır. Çünkü kadının başını kapatma emri, saçının câzibesiyle ftneye sebep olacağı içindir. Peruk ise bu câzibeyi çoğu zaman eksiltmez, tersine artırır. Bu yüzden bu konunun iyi araştırılması gerekir. Yani kadının insan saçından başka bir şeyden (ipek, yün sentetik elyaf vb.) peruk kullanması câizdir. Ama başörtüsü yokken, dışarıda bununla gezebilir mi? Bize gezemez gibi görünen bu konu iyi öğrenilmelidir. Çünkü bu günlerde başörtüsünü yasaklayanlara karşı böyle bir çare düşünenler vardır.



PERUK SATMAK VE ONU TAKMAK CAİZ MİDİR?

Peruk denilen takma saç, insanın saçından yapılmış ie kesinlikle haramdır. Onu satmak, satın almak haram olduğu gibi takmak da haramdır. Çünkü insan değerli bir varlıktır. Mübtezel bir hale getirilip onun saçını veya herhangi bir uzvunu "zaruret olmadıkça" satmak ve kullanmak haram olur. Peygamber (sav), Allah saçına ekleyen ve eklemek isteyen kadınlara lanet etmiştir, buyuruyor (Mecma`u`l-Enhur).

Ancak peruk deve tüyünden, naylondan veyahut sun`i herhangi başka bir şeyden yapılmışsa onu takmakta beis yoktur. Hakkında hiç bir şey varid olmamıştır. Mesela: Adamın başı keldir. Manzarası pek iyi görünmüyor. Çirkinliğini kapatmak için böyle sun`i bir peruk takmakta ne sakınca vardır. Hadisin lanetlediği şey, kadının saçına insan saçını eklemektir. Ama insan saçı olmazsa beis yoktur. Mesela bir kadının saçı kısadır, saçına deve tüyünden ilave edip örgülerini çoğaltırsa asla günah sayılmaz (Mecma`u`l-Enhur).

PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)`İN BAZI SÜNNETLERİNİ BUGÜN YAŞAYAMIYORUZ. BUNDAN NE ÖLÇÜDE SORUMLU OLURUZ? MESELÂ SAÇLARIMIZA ZEYTİNYAĞI SÜRMEK, YA DA SÜRME ÇEKMEK GİBİ. BUGÜNÜN SANAYİ ZEYTİNYAĞI VE ECZANELERDEKİ SÜRMEYLE BU SÜNNET YERİNE GETİRİLMİŞ OLUR MU?

Gerçekten de Allah Rasulü Efendimiz (sav)`in: "Zeytinyağı yiyin ve onunla yağlanın, çünkü o mübarek bir ağaçtandır" (Tirmizi, atime 43; Ibn Mace, at`ime 43; Darimi, at`ime 20) buyurduğu sahih hadis kitaplarımızda geçmektedir. Bazı kitaplarda: "Çünkü o hoş ve mübarektir... Çünkü onda yetmiş derde deva vardır, cüzzam da bunlardan biridir." "Basura iyi gelir" (Hindî, Kenz, X/48) gibi ilaveler de vardır. Sürme hakkında ise "Sürmenizin iyisi Ismid`den olandır. O gözü cilalar, tüyü bitirir" (Ebu Davud, libas 13, Tip 14; Tirmizi, libas 22,23; Ibn Mâce, tip 25) buyurulmuştur. Anlaşılacağı gibi, her ikisi de tibbî birer tavsiye niteliğindedirler. Yani zevâid sünnetten sayılırlar. Bu yüzden terkeden, eğer hafife alarak terkediyor değilse, günah işlemiş sayılmaz. Sadece tibbî faydalarını düşünerek kullanan, tibbî faydasından yararlanmış olur. Nitekim modern tıp, hem "ismid" denen taştan yapılan sürmenin göze faydalarını, hem de zeytinyağının saç dibi hücrelerini ve cildi besleyici özelliğini tesbit etmiş durumdadır. Bunları bir sünnet olarak düşünüp tatbik edenler ise hem tıbbî faydalarından istifade ederler, hem de sünnet sevabı alırlar.

Zeytinyağı tabi zeytinyağı olduktan sonra modern sanayı tesislerinde yapılmış olması bir şey değiştirmez. Sürmeye gelince, bugün bir kozmetik aksesuarı olarak eczanelerde satılan sürmeler "ismid" olmadığı ve göze ve cilde faydadan çok zarar verdiği için, ona aynı şeyi söyleyemeyiz. O safi bir süs aracıdır. Sağlıga zararlı ise mekruhtur. Değilse niçin kullanıldığına bakılır: Eşi için kullanmışsa müstehap olur (Al- lah`u a`lem).

PEYGAMBERİ ZİYARET İÇİN MEDİNE-İ MÜNEVVERE`DE SEKİZGÜN KALMAK İCAB EDER Mİ?

Peygamberi ziyaret için Medine-i Münevvere`de sekizgün kalmak icab etmez. Ziyaret, bir defa Ravza-yı Mutahhara`ya gidip Peygambere selam vermekle hasıl olur. Ancak Mescid-i Nebevi (Peygamberin Mescidi) nin fazileti hakkında bir çok hadis varid olmuştur. Ez cümle Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: "Mescidü`l-Haram (Mekke-i Mükerreme`deki mescid) müstesna, şu mescidimde kılınan bir namaz başka bir mescidde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır" (Buhari).

Bir başka hadiste de şöyle buyuruyor: "Ara vermeden şu mescidimde kırk namaz kılan kimse için ateşten ve azabdan beraet yazısı yazılır. Ve nifaktan da kurtulmuş olur" Ahmed bin Hanbel, Taberani,Tirmizi). Demek ki kırk namaz (ki sekizgünün namazıdır) ın fazileti meselesi Peygamberin ziyaretine değil, Mescid-i Nebevi`nin ehemmiyetine ma`tuftur.

PEYGAMBERİN (SAV) CENAZE NAMAZI KILINMIŞ MIDIR? KILINMIŞ İSE KILDIRAN KİMDİR?

Peygamberimizin cenaze namazı kılınmıştır. Ancak müslümanların halifesi olmadığı için cemaat halinde değil, münferiden kılınmıştır. Önce Hazret-i Ebubekir (ra) Peygamberin huzuruna girerek cenaze namazını kıldı. Sonra sıra ile Hazret-i Ömer (ra), arkasından Hazret-i Osman (ra) onun arkasından Hazret-i Talha, sonra Hazret-i Zübeyr, sonra peyderpey müslümanlar namazı kılmışlardır.

PEYGAMBERLERİNE İMAN

Peygamberler, Allah`ın insanlar arasından seçtigi ve özel olarak egitip yetiştirdigi seçkin insanlar ve elçilerdir. Peygamberlik çalışmakla elde edilecek bir makam değildir. Onlar eylemlerinin çoğunu Allah`ın emri ve özel mesajı (vahiy) ile yaparlar. Bir insan olarak kendiliklerinden yaptıkları işlerde yanıldıkları, ya da işin en doğrusuna isabet edemedikleri olursa, bunu Allah (c:c.) kendilerine derhal bildirir ve onlara mutlaka en doğru olanı yaptırır.

Peygamberlerin bütün yaptıkları Allah tarafından kontrol edilip düzeltildiği için, onların bütün hayatları din adına birer örnek haline gelmiş ve dinin canlı misalini oluşturmuştur.

Ilk insan, aynı zamanda ilk peygamber olan Hz. Adem(a.s.)`dir. Son Peygamber ise Hz. Muhammed (s:a.s.)`dir. Bu ikisi arasında sayıları yüzbinleri aşkın peygamber gönderilmiştir. Kur`ân-ı Kerîm, bunların hepsinin isimlerinin bize bildirilmediğini haber verdiği için, bizim onların sayılarını öğrenip ona inanmamız şart değildir. Sadece peygamber olarak gönderilen her insanın Allah`ın elçisi olduğunu söyler ve öyle inanırız.

Bazı peygamberlerin isimleri Kur`ân-ı Kerîm`de zikredilmekte ve hayat hikâyelerinden bölümler verilmektedir. Onları da anlatıldığı gibi kabul eder ve inanırız. Kur`ân`da isimleri zikredilen peygamberler şunlardır:

Âdem, Idris, Nûh, Hûd, Sâlih, Lût, Ibrahim, Ismail, Ishak, Yakub, Yûsuf, Şuayb, Hârûn, Mûsâ, Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Zülkifl, Yûnus, Ilyas, Elyesa, Zekeriyya, Yahya, Isâ ve Muhammed (Allah`ın salât ve selâmı üzerlerine olsun).

Bütün peygamberler Allah tarafından gönderildiği için hepsi aynı temel inanç esaslarını getirmiş ve öğretmişlerdir. Hepsinin öncelikle yaptıkları iş; "Tevhid" e, yani yalnız Allah`a inanıp O`nun dışındaki ilâhları inkâra çağırmak olmuştur. Onların hepsi bu işi yapmış ve insanları canlı veya cansız ilâhlara kul olmaktan kurtarmaya, yani özgürlüğe çağırmıştır.

Peygamberler, peygamberliklerini mûcizelerle isbatlarlar. Mûcize; peygamberlerin, Allah`ın gücüne dayanarak başkalarının yapamayacağı harika işler yapmalarıdır. Allah her peygambere özellikle kendi zamanında çok ileri giden bilim ve tekniğe göre bir mûcize vermiştir. Meselâ Hz. Mûsâ zamanında sihirbazlık çok gelişmiş ve Allah ona mûcize olarak sihirleri boşa çıkaran bir asa (baston) vermiş, Hz. Isâ zamanında tıp çok ilerlemiş, Allah da ona mûcize olarak körleri gördürme, alaca hastalığını iyileştirme, hattâ ölüyü diriltme kabiliyeti vermiş Hz. Muhammed zamanında da edebiyat çok ilerlemis, Allah da ona mûcize olarak Kur`ân-ı Kerim`i göndermiştir. Öyle ki, en büyük edebiyatçılar bile onun en küçük sûresine dahi benzer bir metin yazamamışlardır. Önceki peygamberlerin, peygamberlikleri gibi mûcizeleri de geçici iken, Hz. Muhammed`in en büyük mûcizesi olan Kur`ân-ı Kerîm`in mûcizeliği de onun peygamberliği gibi süreklidir. Peygamberlere verilen mûcizeler böyle birer taneden ibaret değildir. Onlar her istendiğinde Allah`ın yardımıyla mûcize gösterebilirlerdi. Meselâ, Hz. Muhammed`in daha yüzlerce mûcizesi vardır.

Peygamberleri diğer insanlardan ayıran bazı özellikler vardır:

a) Onlar Allah tarafından yetiştirilir ve terbiye edilirler, insanlar ise akılları ve çabalarıyla bilgi edinirler,

b) Peygamberlerin gayesi Allah`ın emirlerinin yerine getirilmesidir, insanlar ise bilgi ve becerileriyle başka şeyler, meselâ şöhret isteyebilirler,

c) Peygamberler Allah`tan getirip öğrettiklerini kendi hayatlarında tastamam yaşayan insanlardır.

Peygamberler hiç yalan söylemeyen, yaratılıştan, üstün anlayış ve ahlâk üzere olan, son derece güvenilen, hiç günah işlemeyen ve Allah`tan aldıkları bilgileri tastamam insanlara aktaran ve ulaştıran insanlardır. (Ismet, emanet, fetanet, sıdk, tebliğ)

Peygamberler`in peygamberlikleri arasında bir fark yoktur, hepsini peygamber olarak kabul eder ve inanırız. Ancak yerine getirdikleri görev bakımından aralarında derece farkı vardır ve Hz. Muhammed, hem bütün peygamberlerin hem de bütün insanların en üstünüdür. Ondan sonra diğer peygamberler, sonra büyük melekler, sonra diğer insanların iyileri, sonra da diğer melekler gelir.

Hz. Muhammed son peygamberdir. Peygamberlik zinciri onunla tamamlanmıştır. Onun getirdiği din bütün insanlığa gelmiş son dindir. Artık ne başka peygamber, ne de başka din gelecektir. O, cinlerin de peygamberidir. Halbuki, ondan önceki peygamberler belli bölgelere ve belli milletlere gönderilen ve getirdikleri din, dünyada bulunan herkesi ilgilendirmeyen peygamberlerdi.

Hz. Isâ Allah`ın büyük peygamberlerinden biridir ve Hz. Adem`in topraktan yaratıldığı gibi, o da Babasız olarak Allah`ın dilemesiyle Hz. Meryem`den doğmuştur. Annesi de iffetli bir kadındır. O, -hâşâ- hiristiyanların dediği gibi Allah`ın oğlu değildir. Onların iddia ettikleri gibi öldürülüp çarmıha gerilmemiştir. Allah onu öldürüp kendi katına çıkardığını haber vermektedir. Indirilişi nasıl olacaktır, bilmiyoruz ama, sonra da dünyaya indirilecektir.

Aklımıza, peygamberlerin gönderilmesine ne lüzum vardı? diye bir soru takılabilir. Aslında bunu,.Allah`ın büyük bir lûtfu ve iyıliği saymamız gerektiğini hatırlamalıyız. Sonra:

l. Insanlar hem dünyaları, hem de sonları için, kendi çıkarlarına ve faydalarına olan şeyleri sırf akıllarıyla bulamazlar. Bunu çok basit konularda bile insanların, çok değişik şeyler düşündüklerinden anlıyoruz. Işte peygamberler akılların çözemediği ya dâ çözmekte zorluk çektigi noktalarda, Allah`ın öğretmesiyle insanlara rehberlik yaparlar.

2. Daha önce muazzam bir makineye benzettiğimiz insanların, nasıl hareket etmeleri gerektiğini bildiren broşürler durumundaki kitapların anlaşılmalarını sağlar ve deyim yerinde ise, bu konuda bir teknisyen görevi yaparlar.

3. Allah`ın gönderdiği emirlerin canlı bir uygulayıcısı olmakla, yanlış anlayış ve uygulamalara yer bırakmazlar.

Bütün bunları Allah bizzat kendisi yapsaydı, doğru ve eğriyi herkese kendisi söyleseydi de, bir takım insanları peygamber yapmasaydı ne olurdu? diye de düşünülebilir. Buna cevap olarak denilebilir ki, o zaman herkes Allah`ı duyularıyla hisseder ve algılardı. Böyle algılanan bir şeyin, meselâ Güneşin olup olmadığı konusunda tartışmaya girmek anlamsız olduğu gibi, onun varlığını kabul etmenin de hiçbir özelliği olmazdı, kimse güneş vardır dediği için bir değer kazanmış olmaz. Allah da herkesle konuşsaydı, inanma-inkâr etme mücadelesi olmazdı. Kısaca imtihan, özelliğini kaybederdi. Dolayısı ile Cennet ve Cehennem anlamsızlaşırdı.

PEYNİR MAYASI VE İTHAL PEYNİRLER

Dış ülkelerden peynir ithal ediliyor. Bu peynirlere domuz yavrularının mayası katıldığı söyleniyor. Bunlara karşı tavrımız ne olmalıdır. "Başkalaşım" var diye yiyebilirmiyiz?

Islâm ümmeti domuz etinin her parçasının haram olduğunda ittifak etmiştir. (Ibnü`l-Arabî, Ahkâm I/54) Dolayısı ile domuzdan bir şeyin karıştığı bilinen hiçbir şey yenmez, ya da içilmez. Ancak pis olmayan kimyevî maddelerden elde edilen, ya da ehli kitabın (Yahudi ve hiristiyanların) boğazladığı eti yenen hayvan yavrularının kursaklarından yapılan maya ile mayaladıkları eti yenen hayvan sütünün peyniri yenebilir. Hatta Hz. Ömer`e ölmüş hayvan (meyte) kursağı mayası katılarak yapılan peynirin durumunu sorduklarında : "Siz Bismillah deyip yiyin" demiştir. (Ibn Kudâme, el-Mugnî VNI/6l2; Kal`acî, Mevsü`atü-fıkhı Ömer 616 ) Aynı kaynakta vaktiyle müslümanların, mecûsilerin yaptığı peynirleri de yedikleri anlaşılıyor. Ebu Hanife de ölü (meyte) yavrunun mayasının temiz olduğu kanaatindedir. Ancak Şafiî "Meyte (ölü hayvan) size haram kılındı" (K. Bakara (2) 173) ayetinin şumûlüne bakarak bu tür mayaların pis olduğunu söyler. (Her iki görüş için bk. Kurtubî I/220)

Gerçi; Rasulûllah Efendimizin (s.a.) ve ardından gelen müslümanların Acem diyarından gelen peynirleri yedikleri, halbuki mecusî olan bu acemlerin kestiklerinin meyte (ölü) olduğu, buna rağmen ilk müslümanların yedikleri peynirlerin mayasının boğazlanmış ya da meyte olan hayvan kursağından kurutulduğuna aldırmadıkları rivayeti vardır (Bk. Kurtubi I/221). Ancak bu iki şekilde izah edilmiştir. Bir: Peynir yapılan süte katılan kursak mayası, peynire oranla çok azdır. Bu kadar az bir pislik ise "çok sıvı" içerisinde bağışlanmıştır. Ya da bu İslam`ın ilk yıllarında olan bir durumdur. Yoksa sahabenin, Acem Diyarından gelen peynirleri yediklerini kimse söyleyemez. Çünkü peynir Arapların gıda maddelerinden değildi. Müslümanlar Acem beldelerini fetihle bunu öğrendiler. Binaenaleyh, Rasulüllah`ın (sa) ve sahabenin değil Acemlerden gelen ve onların boğazladıkları hayvanların mayalarıyla yapılmış peynirleri yediklerini, herhangi bir peynir yediklerini dahi söyleyemeyiz. (agk; Kurtubi böyle diyor ama Ibnü`l-Kayyim Rasülullah`a (s.a) Tebük`te peynir taktim edildiğini onun da bir bıçak isteyip besmele ile kesip yediğini kaydeder. (Zâdü`1-me`ad IV/296. Terc. V/28) Sahebenin de Irak ve Şam`da yediklerini söyler. (agk))

Hatta Ebu Ömer: "Putperestlerin, mecusilerin ve diğer kitapsızların boğazladıkları dışındaki yemekleri yenir. Peynir şeri boğazlamaya ihtiyaç duyurur, çünkü o kursaktan yapılan maya ile mayalanır" der. (agk.)

Keza bir başka rivayette de Hz. Ömer; ehli kitabın yaptığından başka peynirlerin yenmemesini, çünkü peynirin kuzu kursağıyla mayalandığını, onun da ancak ehli kitabın ya da müslümanın kesmesiyle temiz olacağını, başkası keserse pis sayılacağını söyler. (Kal`acî, agk. (Beyhakî, Sünen X/6; Nevevî, Mecmû. IX/96`dan))

Netice olarak :

1. Domuz mayasından olduğu bilinen peynir yenmez.

2. Yahudi ve Hiristiyanların dinlerine uygun olarak boğazladıkları eti yenen hayvan kursaklarıyla, ya da pis olmayan kimyasal maddelerle mayalanan peynirler yenebilir. (Ibn Abbas`ın görüşü de budur. bk. Kal`acı, Mevsûatü fıkhı A.b. Abbas I/306 (Abdurrezzâk IV/547; Nevevî, Mecmû IX/70`ten)) Ancak özellikle gıda konusunda müslümanlar titiz davranmalı ve başkalarına bağımlı olmamalıdırlar. İç alemleri (letaifleri) ancak bu sayede duyarlı olabilir.

3. Eti yenen hayvanların meytelerinden (boğazlanmadan ölenlerinden) alınan maya ile yapılan peynirler de Imam Azam`a göre temizdir, Imam Şafiî`ye göre ise pistir.

4. Içerisine çözücü olarak alkol katılan sun`i peynir mayaları da şuruplar hükmünde olduğundan Hanefilere göre (Allah`u a`lem) kullanılabilirler. Tâ müslümanlar bunun alternatifini buluncaya dek.


PİSLİKLER VE TEMİZLEME YOLLARI

Temizliği ve temizlenmeyi kanunlaştıran, İslâm`dan başka bir sistem tanımıyoruz. Islâm, temizliği bütün ibadetlerin şartı saymış ve temizliğin imandan olduğunu söylemiştir. Bu gün sadece teknikte gelişen Avrupa bile, daha çok yakın zamana kadar, ne helâ, ne de hamam tanıyordu. Avrupa`nın bazı şehirlerinde, kenarlarında evler bulunan yolların üzerine konan trafik işaretlerinden biri de, ters çevrilmiş kova idi. Bu "dikkat! camdan pislik boşaltabilirler" anlamını veriyordu. Onlar birçok şey gibi, hamamı da müslümanlardan öğrendiler. O aralarda bize rehavet çöktü. Bildiğimizi de unuttuk. Sonra geri kalışımızın, Islâm`dan olduğunu zannettik. İslam`ın önce bizi, bütün dünyada öne geçirdiğini düşünmedik. Nankörlük de ettik.

Islâm`da pislikler hakikî ve hükmî, yani gerçekten ve hükmen olmak üzere ikiye ayrılır. Hakîkîlerin neler olduğunu ileride görecegiz. Hükmen olan ise, abdestsizlık ve cünüplük halıdır. Yani ibadet yapmak isteyen insanın, yıkanmak ve abdest almak suretiyle, sanki manevî pisliklerden de temizlenmesi istenmiştir.

PİS OLAN BİR YERDE HAPSEDİLEN KİMSE TEMİZ BİR SERGİ BULAMAZSA NAMAZINI NASIL KILACAKTIR?

Müteneccis bir yerde hapsedilen kimse dinen temiz sayılan bir sergi bulamazsa namazını kılmaz, terkeder, bilahare kaza eder. Yalnız Şafii mezhebinde göre vaktin hürmeti için namaz kılar, bilhare namazını iade eder.

PİYANGO BİLETİ ALMAK CAİZ MİDİR?

Piyango, kumarın bir çeşidi olduğundan, piyango biletini alıp oynamak kesinlikle dinen haramdır. Onun yoluyla kazanılan mal da gayr-i meşru`dur. Cahiliyye döneminde piyango kumarına benzer bir kumar vardı. Şöyle ki: Kumar oynayanların onbir tane okları vardı. 1-Fesben üzerine bir işaret. 2-Tev`em üzerine iki işaret, 3-Rakib üzerine üç işaret, 4-Hils üzerine dört işaret, 5-Nafis üzerine beş işaret, 6-Müsbil üzerine altı işaret 7-Mu`alla üzerine yedi işaret .Bir işaret birer paya işaret ediyordu.Kalan dört okun üzerinde ise işaret yoktu.Bunlar da; musaddar,muzaaf ,menih ve sefih`tir.Oynayanlar bunları boş torbaya kor ve karıştırırlardı,sonra her ikisi birer ok çekerdi,ok üzerindeki işarete göre pay alırdı.Üzerine işaret olanı çıkmasa üzerine oynadıkları şeyin parasını oyuncu verirdi.

PSIKO-SOSYAL AÇIDAN AVRUPA TOPLULUGU

Örf ve adet bir toplumun kültür birikimi ve ruh yapısından kaynaklanan yazılı olmayan hukuk anlayışıdır. Bir bakıma ruh yapısında, şahsiyette, onurda tek kelimeyle manevî varlıkta bağımsızlığı ve sağlamlığı ifade eder. Müslümanın en ufak detaylarda dahi başkalarını taklid etmemesi, başkalarına benzememesi istenmiş ve "Kim kime henzerse ondandır"(Ebu Davud, libâs; Müsned, N/50), "Kalıplar benzeşince kalpler de benzeşir"(E1-Hafâcî, Nesîmu`r-Riyâz, I/590) buyurulmuştur. Bu gerçek Avrupa Toplulugunun esasını teskil eden ve az önce işaret edilen Roma Antlasmasının daha başında Fransizca ‚Commünaute` (Almancasi gemeinschaft) teriminin ihtiva ettiği "Gerçekten sevenler arasındaki ortaklık" manasında da görülüyor olmalıdır: Al-i Imran Suresi 118. Ayet-i Kerimesi Müslümanlar için hukukî olduğu kadar psikolojik bir kurali da bildirir: "Ey iman edenler, kendinizden başkasını sirdas edinmeyin. Onlar size kötülük ve fesat yapmada hiç fırsat kaçırmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isterler. Kin ve nefretleri ağızlarından tasmaktadır. Içlerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık, eğer anlarsanız." Bu ayetin açıklaması sadedinde tefsirciler iki ilginç hadis de naklederler:

"Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın"(Nesâî, zinet 51; Müsned, N/99). "Müşriklerle beraber (aynı iskân bölgesinde) oturmayın ve onlarla bir arada bulunmayın. Kim onlarla bir arada bulunursa bizden değildir"(Tirniizi, siyar 42; Hakim, el-Miüstedrek, N/141-142; Beyhakî, sünen,(K.)IX/142). Birinci hadisin anlamı için: Yani işlerinizde müşriklere danışmayın, onlarla aynı bölgede oturmayın, onların olduğu yerden hicret edin (bk. Ibn Kesir, age) gibi şeyler söylenmiştir. Ama ihtiva ettiği kelimelerin karakterine bakılırsa bundan, başka manalar anlamak da mümkündür. Enerji ve silah konusunda müşriklere bağımlı olmayın, onların inayetine muhtaç bulunmayın gibi. Bunu destekleyen başka hadis-i seritler de vardır: "Biz müşriklerden hiçbir şey kabul etmeyiz." "Biz bir müşrikten yardım talep etmeyiz"(Suyuti, el-Câmi`us-sağîr (Feyzu`1-Kadîr ile) N/550).

"Her kim (bir rivayette, hangi müslüman) (Ibnü`l-esîr, en-Nihaye, V/125) müşriklerin arasında oturursa ben ondan beriyim. Dediler ki, o da niçin, ya Rasûlüllah? Buyurdular ki, müslümanla müşriğin ateşleri birbirini görmez"(Ebu Davud, cihad 9; Tirniizi, siyer 42; Taberanî, kebir, N/343 H. 2264; Nesâi, kasâme 45). Üstü kapalı bu son ifade, hadis sarıhlerini, bununla ilgili şu yorumları yapmaya sevketmiştir: l.) "Nâr" (yani ateş) aydınlıktan ve ışıktan, o da görüş ve fikirden kinayedir. Buna göre mana şöyle olur: Müslüman ile müşrik, birbirlerinin görüşü doğrultusunda hareket etmezler, müslüman böyle davranmamalıdır(bk. Ibnü`1-Esir, en-Nihâye, V/125). 2.) Müslümanla müşrik, biri diğerinin ateşini görecek şekilde yan yana bulunmazlar (agk.). Allah (cc) İslam`ın ve küfrün diyarlarını ayırmıştır. Artık bir müslümanın küffar diyannda, onlarla beraber oturması caiz olmaz (el-Muharrar, N/441). 3.) Müslüman müsrigin belirtileririi üzerinde taşımaz, hal ve gidişte ona benzemez (agk.). Beraberlikten doğacak şahsiyet, inanç ve görüş transferi, benzeşme ve aynilesme esprisine binaendir ki, Rasulüllah Efendimiz (sav), değil müşriklerle, Kaderci müslümanlarla dahi beraber olmayı yasaklamıştır: "Kader Ehli ile (yani kaderi inkar edenlerle, Kaderiyye fikrini benimseyenlerle) beraber oturmayın, onlara açılmayın" (yani onların hükmünü kabul etmeyin), selâma siz önce başlamayın (Münavî VI/384).

"Yahudi ve Hiristiyanlara selâma siz önce başlamayın, onlarla yolda karşılaştıgınızda, onlara yolun en dar yerini ayırın" (Münavî VI/386). Bu ve benzeri naslardan hareket etmiş olacak ki, Ebu Yufus, devrinin halifesine bir nevi bilirkişi raporu olarak hazırladığı "Kitabu`1-Harac"ında şu tenbihlerde bulunur:

"Zimmîlerden hiç birinin, elbise, binek hayvanı ve kiyafetinde müslümanlara benzemesine müsade edilmeyeceği kendilerine anlatılmalıdır. Onlar Müslümanların bellerine bağladıkları kuşak yerine, kalın iplikten yapılmış kemerleri bellerine bağlamaya mecbur edilmelidirler. Keza başlarına çizgili kalensüveler giydirilmelidir. Atlarının eğerlerindeki tümsegin tahtadan yapılması, papuç bağlarının ikili olması, elbise ve kiyafetlerinde müslümanları taklit etmemeleri tavsiye olunur... Ey Halife! Vali ve amillerine tamimler gönder. Zimmîlere bu kiyafetleri emretsinler. Hz. Ömer vali ve amillerine, zimmîlerin bu kiyafetlerle dolaşmasını emrederdi. Bundan maksat müslüman ile zimmînin birbirinden tefrik edilmesidir, yoksa maksat sadece zimmîlere muayyen kiyafetleri mecbur etmek değildir"(Ebu Yusuf, Kitabu`1-Haraç (Terc.), 207-8).

Yukarıdaki hadis-i şeriflere benzer bir hadis de şudur: "Mü`minden başkası ile arkadaş olma, senin yemeğini de ancak takvalı olanlar yesin"(Münavî, VI/404). Allah (cc)`da: "Sadıklarla (yani ilahi ölçülere göre doğru olanlarla) beraber olun"(K. Tevbe 9/119) buyurmuştur. Bütün bu ayet ve hadislerin yanında Tarih Felsefecisi Ibn Haldun`un şu tespitlerini de göz önünde bulundurursak, Türkiyeli müslümanlar olarak AT karşısındaki konumumuzu daha iyi belirleyebiliriz ve sosyo-psikolojik açıdan hangi derekeye itildiğimizi görebiliriz:

yenilmiş kavimlerin giyim ve kuşam, mezhep, diyanet ve başkaca hal ve itiyadlarında kendilerini yenen kavim ve hükümdarları örnek edinmelerine dair.

Bunun sebebi şudur: Nefis ve kalp daima kendi kavimlerine galebe çalmış ve kendi kavmine boyun eğdirmis olanların olgunluk ve üstünlüklerine inanır. Bu da kendisine galabe çalanı ululamak, kalbinde yerleşmiş veyahut kendisinin ona boyun egmesinin tabî sebeplerden olmayarak kendisini yenen kimsenin kemâl ve fazilet sahibi olmasından ileri gelmiş olduğu inancında olmasından ve bu hususta yanılmasından ileri gelir. Yenilen kimse bu hususta yanlış fikre kapılarak, buna inandıktan sonra, bütün iş ve hareketlerinde kendisini yeneni örnek edinir ve ona benzemeye çalışır. Yahut kendisine üstün gelen kimsenin galebesinin asabiyyetten, şeceat ve kuvvetten ileri gelmeden onun alıştığı âdet, mezhep ve mesleğinden ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır. Yenilgiye uğrayanın bu karıştırması bundan önceki karıştırması kabilindendir. Işte bu gibi sebeplerden dolayı yenilgiye ugrayan kimse giyim ve kuşam, hayvana binmek, silahlanmak ve bütün diğer hal ve işlerinde kendisini yeneni örnek edinir. Oğulların babalarına benzemeleri hususundaki hallerine dikkat eder isen, oğulların daima babalarını kendilerine örnek edinmekte olduğunu görürsün. Buda ogulların babalarının olgunluk ve üstünlüklerine inanmalarından ileri gelmektedir. Bütün etraf ve ülkelere baktığında, ahalisinin giyim ve kuşamlarında çoğunlukla, kendilerini koruyanların ve hükümet askerinin giyim ve kuşamını kendilerine örnek edinmiş olduklarını görürsün. Çünkü onlar kendilerini yenmişlerdir (Ibn Haldun, Mukaddime (Terc.), I/374-75).

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)