MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Arabistan Hakkında Bilgiler
ARABİSTAN
Asya kıtasının güney batısında bir yarımada. Batısında Kızıldeniz ve Akabe Körfezi, güneyinde Hint Okyanusu, doğusunda Umman Denizi ve Basra Körfezi, kuzeyinde Irak ve Ürdün yer alır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab’ül-Mendeb Boğazı ile Afrika’ya yaklaşır. Toplam kıyılarının uzunluğu 9000 km, yüzölçümü 2.590.000 kilometrekaredir.
Arabistan’da; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen olmak üzere yedi devlet yer almaktadır.
Fiziki Yapı
Arap Yarımadası, yüzey şekilleri bakımından Afrika kıtasının kuzey bölümüne benzer. Batı kıyılarının çoğu, birikintiler, lagünler (deniz kulakları) ve mercan teşekküleri sebebiyle denizden yanaşılamayacak haldedir. Bu kıyılardan itibaren iç kısımlara doğru genişliği yer yer 80-100 kilometreyi bulan kıyı düzlükleri bulunur. Kenar dağları, Tihame Dağı gerisinde dik yamaçlar halinde önemli yüksekliklere ulaşırlar. Yarımadanın en yüksek yerleri Yemen tarafında bulunur. Tihame (2750 m), kuzey batıda Hudhur (3140 m) ve güneyde Sabir (3600 m) belli başlı dağlardır. Dağlardan doğuya gidildikçe yavaş yavaş yükseklik düşer. Ancak fay basamaklarında eğim artar. Bundan dolayı Yemen ve Asir’den başka yerlerde deniz tarafından bakıldığında, bu kesimler yüksek dağ görünümündedir. İç kısımlarından bakıldığında ise kümbet ve alçak sırtlar şeklinde görülür.
Mekke’nin kuzeyinde ve Aden bölgesinde eski devirlerde püskürmüş genç volkanlar ve geniş lav örtüleri vardır. Bu dağlar arasında, bilinen en son püskürme 1256 yılında olup, Medine şehri bile lav seli tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Lavların örttüğü alanlar çöl halinde olup, iki bölgede geniş yer kaplarlar. Bunlardan bir tanesi, Akabe Körfezi kenarındaki dağlardan Hadramut’a kadar olan bölge; diğeri ise, Necd bölgesinde temel dağların bulunduğu bölümdür.
Yarımadadaki en önemli vadi, batıdan doğuya doğru uzanan Vadi-i Hadramut’tur. Yarımadanın batı bölümü, biri Yemen, diğeri Hicaz olmak üzere iki kısma ayrılır. Asıl Hicaz, kıyı düzlüklerini Necid platosundan ayıran kenar dağlardır. Ancak Kızıldeniz ile Necd arasında kalan Akabe körfezinin kuzey tarafındaki Mekke çevresine kadar uzanan bölgeye de Hicaz denilmektedir.
Arab yarımadasının merkez bölümü, yüksekliği bir çok yerlerde 1800 metreden fazla olan Necd dağları ve ortalama 1000 m yükseklikteki çöl bölgeleri ile kaplıdır.
Arabistan çölleri: Arabistan Yarımadasının yarısı çöllerle kaplıdır. Bu çöller çeşitli özellikler taşır ve değişik isimler alırlar. İç bölgelere doğru gidildikçe uçsuz bucaksız ve düz yaylalar ile çöller ve kumluklara rastlanır. Kuzeyde, uzunluğu 600, genişliği ise 300 km kadar olan Nufud çölü vardır. Buralarda develerin dahi zor yürüyebileceği kumluk yerler mevcuttur.
Çöllerde devamlı akan ırmaklar yoktur. Şiddetli akan sellerden meydana gelen sular vadilerden akarlar. Vadiler yılın büyük bir kısmında kuru bir akarsu yatağı olarak kalır.
Suriye Çölü: Suudi Arabistan’ın 30° kuzey kesimini kaplar. Batıdaki dağlık bölge sınırından Mezopotamya’nın batı sınırına kadar uzanır. Suriye Çölü çalılıklarla kaplıdır. Hurma ağaçlarının yetişmesine müsait bazı sulak yerleri vardır.
Dehna Çölü: Nufud Çölüne bitişiktir. Güneye doğru bir şerit halinde uzanır. Uzunluğu 600 genişliği ise 50 km kadar olup, kızıl kumlarla kaplıdır. Kum tepelerinin yüksekliği yer yer 100 metreyi aşmaktadır.
Rub’ul-hali Çölü: Güneyde büyük kum yığınlarının bulunduğu çöldür. Oldukça ıssız bir yerdir. Buralarda su olmadığı için bitki ve hayvanlara pek rastlanmaz.
Necd Çölü: Çöller arasında en sulak olanıdır. Hemen hemen bütün şehirler bu bölge etrafında toplanmıştır. Bu bölgelerde sulama yapılabildiği için geniş ölçüde hurma yetişir. Toprakları oldukça bereketlidir. Burası aynı zamanda petrol yatağı bakımından da zengindir. Son yıllarda büyük mikdarda petrol bulunmuş ve bunları işlemek için modern tesisler kurulmuştur.
Akarsular: Yüksek akışlı akarsuları azdır. Derin oyulmuş vadilere rağmen yağış güneybatıda fazla olduğu için buralarda ziraat yapılmaktadır. Bazı yerlerde sağanak yağmurdan dolayı meydana gelen sellerin oyduğu vadilerde, geçici akarsulara rastlanır. Akarsuları az olmasına rağmen, yeraltı suları boldur. Pekçok yerde kuyular kazılarak su elde edilir. Kuyu suları hafif ılık ve çok az tuzludur.
En çok kuyu Tayman vahasında bulunur. Basra körfezine doğru uzanan vadiler ise yeraltı sularının bol olduğu yerlerdir. Pekçok kuyu kazılmıştır.
İklim
İklimi dünyanın en sıcak ve kurak iklimlerinden birisidir. Geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkı yüksektir. Yağışlar güney kısımlarında nisbeten boldur. Fakat iç kısımlar hemen hemen hiç yağış almaz. Buralara çoğu seneler hiç yağmur düşmez. Bu sebeple düzenli akarsular yoktur. Dağlara düşen yağmurlar vahalarda yeryüzüne çıkarak bazı bitki türlerinin yetişmesini sağlar. İklimi müsait bazı bölgelerde tarım yapılır. Suudi Arabistan’a düşen yağmur 150 milimetreyi geçmez. Hicaz, Yemen dolaylarında ise yıllık yağmur mikdarı 500 milimetreye yaklaşır. Yazın çöllerde ısı çok yüksektir. Umman’a daha çok yağmur yağar, bazı kışlar kar yağdığı da olur.
Tabii Kaynakları
Petrol, altın ve inci ; Arabistan halkının geçimini sağlayan en önemli gelir kaynaklarıdır. Basra Körfezi kıyılarında 400 km uzunluktaki bir şerit boyunca uzanan topraklardan elde edilen petrol sayesinde Arabistan, Bahreyn Adaları, Kuveyt ve Katar büyük ölçüde zenginleşmiştir. Basra Körfezinden bol mikdarda inci elde edilir. Dünyanın en değerli incileri burada çıkar. Altın madenciliği, Arabistan’ın en büyük endüstrilerinden birisidir. Yabancı şirketlerin yardımıyla fazlaca altın elde edilir.
Ekonomi
Ziraat sulamayla yapılır. Ekili alanlar azdır. Yetiştirmiş oldukları ürünler ve mahsüller yeterli olmadığı için sebze ve meyva gibi yiyecek maddelerini dışardan satın alırlar.
Halkın başlıca gelir kaynağı hurmadır. Büyük alanlarda hurma yetiştirirler ve dışarıya satarlar. Yemen’in yüksek yerlerinde Moka kahvesi yetiştirilir ve ihraç edilir. Halkın ucuz kahve ihtiyacı ise, Brezilya’dan satın alınmak suretiyle karşılanır. Tarım ürünlerinden arpa, buğday, darı, susam, soğan, sebze, bakla, tütün, kayısı, badem, incir, üzüm gibi mahsüller yetiştirilir.
Hayvancılık genellikle bedeviler tarafından yapılmaktadır. Çok sayıda deve beslenir ve büyük bir kısmı dışarıya satılır. Taşımacılıkta yer yer eşek ve katırdan faydalanılır. Sığır, koyun ve keçiyi ihtiyaçları kadar beslerler. Kıyı kısımlarında balıkçılık yapılmaktadır.
Ulaşım, Arabistan’da eskiden olduğu gibi develerle sağlanmaktadır. Yeni yeni düz yollar yapılarak otomobille ulaşıma önem verilmektedir. Son senelerde demiryollarının önemi artmıştır. İkinci Abdülhamid Hanın, 1902 (H.1320)de yaptırdığı Hamidiye-Hicaz demiryolu Zerka'ya kadar işledi. Abdülhamid Han, Adana-Şam-Medine demiryolunu yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Riyad'ı Şam'a bağlayan Hicaz demiryolu, 1908'de Osmanlılar tarafından tamamlanmış, fakat Birinci Dünya Savaşında ağır hasara uğramıştır. Bazı yerlerinde ulaşım hava yolu ile yapılır. Deniz yolunu kullanan hacılar, Cidde limanından istifade ederler. Eski meşhur limanlar bugün kumlarla dolmuş ve canlılıklarını kaybetmişlerdir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Yarımadanın nüfusu otuz milyon civarındadır. En büyük yerleşim merkezleri; Mekke, Medine, Riyad ve Cidde'dir. Riyad'da ve Cidde'de nüfus bir milyondan fazladır. Yerli nüfusu Sami boyundan olanlar teşkil eder. Yaşayan ahalinin en ilgi çekicileri bedevilerdir. Göçebe hayatı yaşayan, sağlam, dayanıklı insanlar olan Bedeviler çok zor hayat şartları altında bile hayatlarını devam ettirirler. Geçimlerini deve, keçi, koyun gibi hayvanları beslemekle sağlarlar. Bazıları çadırlarda, bazıları da otu bol yerlerdeki konaklarda yaşarlar. Bedevi kabilelerini Şeyhler (Reisler) idare ederler. Bedevilerin kendilerine has bir hayat tarzları olup, yaşantıları gayet basittir. Giyinişlerine önem vermezler. Entari ve başlarına kefiye giyerler; bazıları ayakları çıplak olarak gezerler.
Tarihi
Müslüman Arapların tarihte büyük devletlerden birini kurmaları üzerine Arap kelimesi Arabistan’da yaşayan herkes için kullanılmıştır. Fakat çeşitli etnik grublar bulunduğundan, yarımadada yaşayanlara Arab yerine Arabistanlı demek yerinde olur.
İslamiyetten önce Arabistan: İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren Arabistan’da çok sayıda kabile yaşamıştır. Bunlar bazan birleşmişler bazan ayrılmışlardır. Güney Arabistan’da Main, Seba, Kataban ve Hadramut krallıkları kurulmuştur. Yerleşim yerlerinin verimli olmaması sebebiyle bu devletlerin gelir kaynakları daha çok ticarete dayalı idi. M.Ö. 2. asırda kurulan Himyer Devleti ile bölgede çarpışmalar olmuş, sükunet ancak M.S. 3. asırda sağlanabilmiştir. Altıncı asırda Güney Arabistan’ın idaresi Ebrehe’nin eline geçti. Bu asırda Mekke ve çevresine Kureyş kabilesi hakimdi. Zulüm ve vahşetler hüküm sürüyordu. Arablar kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, bunlara isimler koyuyor ve evlerinde bulunduruyorlardı. Putların en büyüğü Hübel, Mekke’de Kabe’nin içine konmuştu. Aya, yıldızlara, güneşe tapanlar da çoğunlukta idi. Cahiliyet devri olarak kabul edilen bu devir; karanlık, kaba ve vahşetlerle doluydu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü. Kumar, içki, zina son derece yaygındı. Bu devir; kötülüklerin en çok olduğu, eşi emsali görülmemiş suçlar, kötü fiillerin işlendiği kara bir devirdi.
İslamiyetten sonra Arabistan: Hazret-i Muhammed 610 yılında İslam dinini tebliğe başladı ve 13 yıl Mekke’de İslamiyeti yaydı. 622 yılında Allahü tealanın izin vermesi ile Medine’ye hicret etti. Orada İslam dininin esaslarına göre bir devlet kurdu. 630 yılında Mekke’yi feth etti. Mekke’den sonra Taif ve diğer bir çok kabilenin müslümanlara katılmaları neticesinde, Arap Yarımadasının tamamına yakını Müslümanların hakimiyetine girdi. İslamiyetin gelmesiyle cahiliye dönemi son bularak, kız çocukları diri diri gömülmekten kurtuldu. Kız kardeşle evlenmek kaldırılıp, zina, içki, kumar, faiz gibi cemiyetleri mahveden zararlı işler yasaklandı. Peygamber efendimizin 632 yılında vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir halife oldu. Onun zamanında fetihler devam ederek; Bahreyn, Irak’ın bir kısmı ve Suriye’nin bir bölümü fethedildi.
Hazret-i Ömer devrinde ise Irak, Suriye, Filistin ve Mısır alındı. Devletin bir çok müessesesi tanzim edildi. Hazret-i Osman devrinde de Afrika, Kafkasya, Horasan ve civarı fethedilerek devletin sınırları genişledi. Hazret-i Ali zamanında devletin başkenti Küfe’ye nakledildi. Emeviler devrinde İspanya fethedilerek, Fransa içlerine seferler yapıldı. Abbasiler devrinde ise İslam memleketleri imar edildi ve ilim yayıldı. Abbasilerden sonra Arabistan çeşitli İslam devletlerinin idaresine girdi. Nihayet 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Han; Suriye, Mısır ve Arab yarımadasını Osmanlı idaresine dahil etti. Yüzyıllarca Arap Yarımadası Osmanlı idaresinde kaldı. On sekizinci asırdan itibaren İngilizlerin kışkırtmasıyla yer yer Vehhabi denilen bozuk inanışlı kimseler Necd bölgesinde isyanlar çıkardılar. Bu isyanlar Mısır valisi Mehmed Ali Paşa tarafından bastırıldı. Arab yarımadası 1845 yılında Mısır valiliğine bağlandı. Yirminci asrın başlarında İbn-i Su’ud, İngilizlerin desteğiyle Osmanlılara karşı ayaklandı ve Arab yarımadasının Osmanlı idaresinden çıkmasına sebeb oldu.
Birinci Dünya Savaşından sonra tamamen Osmanlı idaresinden çıkarak bugünkü şeklini aldı.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARABİSTAN
Asya kıtasının güney batısında bir yarımada. Batısında Kızıldeniz ve Akabe Körfezi, güneyinde Hint Okyanusu, doğusunda Umman Denizi ve Basra Körfezi, kuzeyinde Irak ve Ürdün yer alır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab’ül-Mendeb Boğazı ile Afrika’ya yaklaşır. Toplam kıyılarının uzunluğu 9000 km, yüzölçümü 2.590.000 kilometrekaredir.
Arabistan’da; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen olmak üzere yedi devlet yer almaktadır.
Fiziki Yapı
Arap Yarımadası, yüzey şekilleri bakımından Afrika kıtasının kuzey bölümüne benzer. Batı kıyılarının çoğu, birikintiler, lagünler (deniz kulakları) ve mercan teşekküleri sebebiyle denizden yanaşılamayacak haldedir. Bu kıyılardan itibaren iç kısımlara doğru genişliği yer yer 80-100 kilometreyi bulan kıyı düzlükleri bulunur. Kenar dağları, Tihame Dağı gerisinde dik yamaçlar halinde önemli yüksekliklere ulaşırlar. Yarımadanın en yüksek yerleri Yemen tarafında bulunur. Tihame (2750 m), kuzey batıda Hudhur (3140 m) ve güneyde Sabir (3600 m) belli başlı dağlardır. Dağlardan doğuya gidildikçe yavaş yavaş yükseklik düşer. Ancak fay basamaklarında eğim artar. Bundan dolayı Yemen ve Asir’den başka yerlerde deniz tarafından bakıldığında, bu kesimler yüksek dağ görünümündedir. İç kısımlarından bakıldığında ise kümbet ve alçak sırtlar şeklinde görülür.
Mekke’nin kuzeyinde ve Aden bölgesinde eski devirlerde püskürmüş genç volkanlar ve geniş lav örtüleri vardır. Bu dağlar arasında, bilinen en son püskürme 1256 yılında olup, Medine şehri bile lav seli tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Lavların örttüğü alanlar çöl halinde olup, iki bölgede geniş yer kaplarlar. Bunlardan bir tanesi, Akabe Körfezi kenarındaki dağlardan Hadramut’a kadar olan bölge; diğeri ise, Necd bölgesinde temel dağların bulunduğu bölümdür.
Yarımadadaki en önemli vadi, batıdan doğuya doğru uzanan Vadi-i Hadramut’tur. Yarımadanın batı bölümü, biri Yemen, diğeri Hicaz olmak üzere iki kısma ayrılır. Asıl Hicaz, kıyı düzlüklerini Necid platosundan ayıran kenar dağlardır. Ancak Kızıldeniz ile Necd arasında kalan Akabe körfezinin kuzey tarafındaki Mekke çevresine kadar uzanan bölgeye de Hicaz denilmektedir.
Arab yarımadasının merkez bölümü, yüksekliği bir çok yerlerde 1800 metreden fazla olan Necd dağları ve ortalama 1000 m yükseklikteki çöl bölgeleri ile kaplıdır.
Arabistan çölleri: Arabistan Yarımadasının yarısı çöllerle kaplıdır. Bu çöller çeşitli özellikler taşır ve değişik isimler alırlar. İç bölgelere doğru gidildikçe uçsuz bucaksız ve düz yaylalar ile çöller ve kumluklara rastlanır. Kuzeyde, uzunluğu 600, genişliği ise 300 km kadar olan Nufud çölü vardır. Buralarda develerin dahi zor yürüyebileceği kumluk yerler mevcuttur.
Çöllerde devamlı akan ırmaklar yoktur. Şiddetli akan sellerden meydana gelen sular vadilerden akarlar. Vadiler yılın büyük bir kısmında kuru bir akarsu yatağı olarak kalır.
Suriye Çölü: Suudi Arabistan’ın 30° kuzey kesimini kaplar. Batıdaki dağlık bölge sınırından Mezopotamya’nın batı sınırına kadar uzanır. Suriye Çölü çalılıklarla kaplıdır. Hurma ağaçlarının yetişmesine müsait bazı sulak yerleri vardır.
Dehna Çölü: Nufud Çölüne bitişiktir. Güneye doğru bir şerit halinde uzanır. Uzunluğu 600 genişliği ise 50 km kadar olup, kızıl kumlarla kaplıdır. Kum tepelerinin yüksekliği yer yer 100 metreyi aşmaktadır.
Rub’ul-hali Çölü: Güneyde büyük kum yığınlarının bulunduğu çöldür. Oldukça ıssız bir yerdir. Buralarda su olmadığı için bitki ve hayvanlara pek rastlanmaz.
Necd Çölü: Çöller arasında en sulak olanıdır. Hemen hemen bütün şehirler bu bölge etrafında toplanmıştır. Bu bölgelerde sulama yapılabildiği için geniş ölçüde hurma yetişir. Toprakları oldukça bereketlidir. Burası aynı zamanda petrol yatağı bakımından da zengindir. Son yıllarda büyük mikdarda petrol bulunmuş ve bunları işlemek için modern tesisler kurulmuştur.
Akarsular: Yüksek akışlı akarsuları azdır. Derin oyulmuş vadilere rağmen yağış güneybatıda fazla olduğu için buralarda ziraat yapılmaktadır. Bazı yerlerde sağanak yağmurdan dolayı meydana gelen sellerin oyduğu vadilerde, geçici akarsulara rastlanır. Akarsuları az olmasına rağmen, yeraltı suları boldur. Pekçok yerde kuyular kazılarak su elde edilir. Kuyu suları hafif ılık ve çok az tuzludur.
En çok kuyu Tayman vahasında bulunur. Basra körfezine doğru uzanan vadiler ise yeraltı sularının bol olduğu yerlerdir. Pekçok kuyu kazılmıştır.
İklim
İklimi dünyanın en sıcak ve kurak iklimlerinden birisidir. Geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkı yüksektir. Yağışlar güney kısımlarında nisbeten boldur. Fakat iç kısımlar hemen hemen hiç yağış almaz. Buralara çoğu seneler hiç yağmur düşmez. Bu sebeple düzenli akarsular yoktur. Dağlara düşen yağmurlar vahalarda yeryüzüne çıkarak bazı bitki türlerinin yetişmesini sağlar. İklimi müsait bazı bölgelerde tarım yapılır. Suudi Arabistan’a düşen yağmur 150 milimetreyi geçmez. Hicaz, Yemen dolaylarında ise yıllık yağmur mikdarı 500 milimetreye yaklaşır. Yazın çöllerde ısı çok yüksektir. Umman’a daha çok yağmur yağar, bazı kışlar kar yağdığı da olur.
Tabii Kaynakları
Petrol, altın ve inci ; Arabistan halkının geçimini sağlayan en önemli gelir kaynaklarıdır. Basra Körfezi kıyılarında 400 km uzunluktaki bir şerit boyunca uzanan topraklardan elde edilen petrol sayesinde Arabistan, Bahreyn Adaları, Kuveyt ve Katar büyük ölçüde zenginleşmiştir. Basra Körfezinden bol mikdarda inci elde edilir. Dünyanın en değerli incileri burada çıkar. Altın madenciliği, Arabistan’ın en büyük endüstrilerinden birisidir. Yabancı şirketlerin yardımıyla fazlaca altın elde edilir.
Ekonomi
Ziraat sulamayla yapılır. Ekili alanlar azdır. Yetiştirmiş oldukları ürünler ve mahsüller yeterli olmadığı için sebze ve meyva gibi yiyecek maddelerini dışardan satın alırlar.
Halkın başlıca gelir kaynağı hurmadır. Büyük alanlarda hurma yetiştirirler ve dışarıya satarlar. Yemen’in yüksek yerlerinde Moka kahvesi yetiştirilir ve ihraç edilir. Halkın ucuz kahve ihtiyacı ise, Brezilya’dan satın alınmak suretiyle karşılanır. Tarım ürünlerinden arpa, buğday, darı, susam, soğan, sebze, bakla, tütün, kayısı, badem, incir, üzüm gibi mahsüller yetiştirilir.
Hayvancılık genellikle bedeviler tarafından yapılmaktadır. Çok sayıda deve beslenir ve büyük bir kısmı dışarıya satılır. Taşımacılıkta yer yer eşek ve katırdan faydalanılır. Sığır, koyun ve keçiyi ihtiyaçları kadar beslerler. Kıyı kısımlarında balıkçılık yapılmaktadır.
Ulaşım, Arabistan’da eskiden olduğu gibi develerle sağlanmaktadır. Yeni yeni düz yollar yapılarak otomobille ulaşıma önem verilmektedir. Son senelerde demiryollarının önemi artmıştır. İkinci Abdülhamid Hanın, 1902 (H.1320)de yaptırdığı Hamidiye-Hicaz demiryolu Zerka'ya kadar işledi. Abdülhamid Han, Adana-Şam-Medine demiryolunu yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Riyad'ı Şam'a bağlayan Hicaz demiryolu, 1908'de Osmanlılar tarafından tamamlanmış, fakat Birinci Dünya Savaşında ağır hasara uğramıştır. Bazı yerlerinde ulaşım hava yolu ile yapılır. Deniz yolunu kullanan hacılar, Cidde limanından istifade ederler. Eski meşhur limanlar bugün kumlarla dolmuş ve canlılıklarını kaybetmişlerdir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Yarımadanın nüfusu otuz milyon civarındadır. En büyük yerleşim merkezleri; Mekke, Medine, Riyad ve Cidde'dir. Riyad'da ve Cidde'de nüfus bir milyondan fazladır. Yerli nüfusu Sami boyundan olanlar teşkil eder. Yaşayan ahalinin en ilgi çekicileri bedevilerdir. Göçebe hayatı yaşayan, sağlam, dayanıklı insanlar olan Bedeviler çok zor hayat şartları altında bile hayatlarını devam ettirirler. Geçimlerini deve, keçi, koyun gibi hayvanları beslemekle sağlarlar. Bazıları çadırlarda, bazıları da otu bol yerlerdeki konaklarda yaşarlar. Bedevi kabilelerini Şeyhler (Reisler) idare ederler. Bedevilerin kendilerine has bir hayat tarzları olup, yaşantıları gayet basittir. Giyinişlerine önem vermezler. Entari ve başlarına kefiye giyerler; bazıları ayakları çıplak olarak gezerler.
Tarihi
Müslüman Arapların tarihte büyük devletlerden birini kurmaları üzerine Arap kelimesi Arabistan’da yaşayan herkes için kullanılmıştır. Fakat çeşitli etnik grublar bulunduğundan, yarımadada yaşayanlara Arab yerine Arabistanlı demek yerinde olur.
İslamiyetten önce Arabistan: İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren Arabistan’da çok sayıda kabile yaşamıştır. Bunlar bazan birleşmişler bazan ayrılmışlardır. Güney Arabistan’da Main, Seba, Kataban ve Hadramut krallıkları kurulmuştur. Yerleşim yerlerinin verimli olmaması sebebiyle bu devletlerin gelir kaynakları daha çok ticarete dayalı idi. M.Ö. 2. asırda kurulan Himyer Devleti ile bölgede çarpışmalar olmuş, sükunet ancak M.S. 3. asırda sağlanabilmiştir. Altıncı asırda Güney Arabistan’ın idaresi Ebrehe’nin eline geçti. Bu asırda Mekke ve çevresine Kureyş kabilesi hakimdi. Zulüm ve vahşetler hüküm sürüyordu. Arablar kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, bunlara isimler koyuyor ve evlerinde bulunduruyorlardı. Putların en büyüğü Hübel, Mekke’de Kabe’nin içine konmuştu. Aya, yıldızlara, güneşe tapanlar da çoğunlukta idi. Cahiliyet devri olarak kabul edilen bu devir; karanlık, kaba ve vahşetlerle doluydu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü. Kumar, içki, zina son derece yaygındı. Bu devir; kötülüklerin en çok olduğu, eşi emsali görülmemiş suçlar, kötü fiillerin işlendiği kara bir devirdi.
İslamiyetten sonra Arabistan: Hazret-i Muhammed 610 yılında İslam dinini tebliğe başladı ve 13 yıl Mekke’de İslamiyeti yaydı. 622 yılında Allahü tealanın izin vermesi ile Medine’ye hicret etti. Orada İslam dininin esaslarına göre bir devlet kurdu. 630 yılında Mekke’yi feth etti. Mekke’den sonra Taif ve diğer bir çok kabilenin müslümanlara katılmaları neticesinde, Arap Yarımadasının tamamına yakını Müslümanların hakimiyetine girdi. İslamiyetin gelmesiyle cahiliye dönemi son bularak, kız çocukları diri diri gömülmekten kurtuldu. Kız kardeşle evlenmek kaldırılıp, zina, içki, kumar, faiz gibi cemiyetleri mahveden zararlı işler yasaklandı. Peygamber efendimizin 632 yılında vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir halife oldu. Onun zamanında fetihler devam ederek; Bahreyn, Irak’ın bir kısmı ve Suriye’nin bir bölümü fethedildi.
Hazret-i Ömer devrinde ise Irak, Suriye, Filistin ve Mısır alındı. Devletin bir çok müessesesi tanzim edildi. Hazret-i Osman devrinde de Afrika, Kafkasya, Horasan ve civarı fethedilerek devletin sınırları genişledi. Hazret-i Ali zamanında devletin başkenti Küfe’ye nakledildi. Emeviler devrinde İspanya fethedilerek, Fransa içlerine seferler yapıldı. Abbasiler devrinde ise İslam memleketleri imar edildi ve ilim yayıldı. Abbasilerden sonra Arabistan çeşitli İslam devletlerinin idaresine girdi. Nihayet 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Han; Suriye, Mısır ve Arab yarımadasını Osmanlı idaresine dahil etti. Yüzyıllarca Arap Yarımadası Osmanlı idaresinde kaldı. On sekizinci asırdan itibaren İngilizlerin kışkırtmasıyla yer yer Vehhabi denilen bozuk inanışlı kimseler Necd bölgesinde isyanlar çıkardılar. Bu isyanlar Mısır valisi Mehmed Ali Paşa tarafından bastırıldı. Arab yarımadası 1845 yılında Mısır valiliğine bağlandı. Yirminci asrın başlarında İbn-i Su’ud, İngilizlerin desteğiyle Osmanlılara karşı ayaklandı ve Arab yarımadasının Osmanlı idaresinden çıkmasına sebeb oldu.
Birinci Dünya Savaşından sonra tamamen Osmanlı idaresinden çıkarak bugünkü şeklini aldı.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Arabi Aylar Hakkında Bilgiler
ARABİ AYLAR
Alm. Mondmanate (f), Fr. Mois Lunaire, İng. Lunar Months. Hicri takvimlerde kullanılan aylar. Uzunluk bakımından iki türlü sene vardır: Şemsi sene, Kameri (Hicri) sene. Şemsi sene, güneş senesi olup, dünyanın güneş etrafında bir kerre döndüğü zamandır. 365, 242 gündür. Kameri sene ise, Ay’ın Dünya etrafında 12 kere döndüğü zaman olup, 354, 367 gündür. Güneş yılı Kameri yıldan 10,875 gün daha uzundur. Bu farkdan dolayı Şemsi sene 32,5 olunca Kameri sene 33,5 oluyor. Kameri sene adedi 32,58/33,58 = 0,97023 ile çarpılınca, Şemsi sene olur. Bir arabi ay, hilalin görülmesi ile başlar ve ikinci görünmesine kadar devam eder. Önceden hesab ederek hangi gün görülebileceği anlaşılır ise de esas olan gözle görülmesidir. Hilal, yani yeni ay, doğduğu geceden önceki gecelerde hiç bir yerden görülemez. Ay, yer küresinin etrafında dönerken, her ay bir kerre, ay ile güneş, yer küresinin aynı tarafında olarak üçü bir doğrultuda bulunurlar. Bu hale “içtima-i neyyireyn” denir. Bu halde iken, ayın bize karşı olan yüzü, güneşi görmediği için karanlık olur. Bu sebepten ay görünmez. Ayın görünmediği zamana da “muhak” denir. İçtima zamanı, ilmi esasa göre hazırlanmış takvimlerde her ay için yazılıdır. İçtimadan sonra, ay muhaktan kurtulup, güneş batarken, batı tarafından ufuk üzerinde hilal şeklinde görülür. Ay muhaktan kurtulduğu zamanda, hangi memlekette güneş batmakta ise, yalnız o tul (meridyen) derecesindeki memleketlerden görülebilir.
İslam dininde ibadetlerin bu arabi aylara göre yapılması emredilmiştir. Bunun sebeplerinden biri, Ramazan ayıdır. Zira Ramazan ayı hicri kameri aylardan olup, miladi seneye göre her yıl, 10-11 gün evvel başlamaktadır. Böylelikle 33 senede tam bir devir yaparak senenin bütün günlerinde oruç tutulmuş olmaktadır. Miladi seneye göre Ramazan ayı başlasa idi, kuzey yarımkürede yazın oruç tutulurken aynı anda güney yarımkürede yaşayanlar kışın oruç tutacaklar veya bunun aksi olacaktı.
Yurdumuzda 1925 yılında kabul edilen Miladi takvimden önce kameri takvim kullanılırdı.
Hicri takvimde kullanılan Arabi ayların adları sırasıyla şunlardır:
1) Muharrem, 2) Safer, 3) Rebiülevvel, 4) Rebiülahir, 5) Cemazilevvel, 6) Cemazilahir 7) Receb, 8) Şaban, 9) Ramazan, 10) Şevval, 11) Zilkade, 12) Zilhicce.
Arabi ayın ilk gününü bulmak: Herhangi bir arabi ayın ilk gününün hangi gün olduğunu bulmak için muhtelif (çeşitli) usuller vardır. Bunlardan en sıhhatli olan üçü; ışık, Uluğ Bey ve el-Kindi usulleridir.
Işık usulü : Hangi hicri senenin hangi ayının hesabı yapılacaksa sene adedinden bir noksanı 4,367 ile çarpılır. Bulunan sayının, tam sayısına aranılan aya mahsus rakam ilave edilir. Çıkan rakam yediye bölünür. Kalan, Cuma'dan itibaren gün adedi olur.
On iki Arabi ayın herbirine ait rakamlar :
Muharrem : 8, Safer : 2, Rebiülevvel : 4, Rebiülahir : 5, Cemazilevvel:7, Cemazilahir : 1, Receb : 3, Şaban : 4, Ramazan : 6, Şevval : 7, Zilkade : 2, Zilhicce : 3.
1376 hicri senesinin Ramazan-ı şerif ayının ilk günün hesabı :
1375 x 4,367 = 6004,625
Ramazana ait adet 6 olduğundan,
6004 + 6 = 6010 ve 6010/7 = 858 ve burada kalan 4’dür.
Toplamı yediye bölünce 4 kalır. Cuma gününden itibaren haftanın dördüncü günü Pazartesi olur. Böylece Ramazan-ı şerif’in birinci gününün Pazartesi olduğu anlaşılır.
Peygamber efendimiz; “Hilali görünce oruca başlayınız!” buyurdular. Hilalin doğması, görmekle değil hesapladır ve hesap, sahih olup, hilal hesabın bildirdiği gecede doğar. Fakat o gece görülmeyip bir gece sonra görülebilir. Oruca hilalin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlamak lazımdır. Hilal, doğduğu geceden önceki gecelerde hiç bir yerden görülemeyeceği için, Ramazan-ı şerif, hesapla bulunan günden önce başlayamaz. O gün veya bir gün sonra başlar.
Kindi usulü: Herhangi Arabi ayın birinci gününü bulmak için, hicri kameri sene adedi sekize bölünür. Kalan, aşağıdaki cedvelde, birinci satırda bulunup, bundan aşağıya inince, ay hizasındaki rakam, Cumadan itibaren gün adedi olur.
Uluğ Bey usulü: Önce hicri senenin birinci ayı olan Muharrem ayının birinci günü bulunur. Muharrem ayının birinci gününü bulmak için, bilinen hicri sene sayısı daima 210 adedine (sayısına) bölünür. Bu taksimin bakisinin, yani kalanının birler basamağındaki (en sağındaki) rakam bakiden çıkarılır. Kalan sayı birinci cetvelde, birinci sütunda, yani, baki sayısının birler basamağı atılmış hali sütununda bulunur. Buradan sağa doğru gidilir. Cetvelin birinci satırında yer alan ve baki sayısının birler basamağını gösteren rakamın altındaki sütunda rastlanan sayı, Pazardan itibaren sayılarak, Muharremin birinci günü olur. Mesela 1316 hicri senesinin Muharreminin birinci gününü bulmak için;
'dur.
Baki (kalan) 56’nın birler basamağındaki 6 rakamı 56’dan çıkarılınca 50 kalır. Birinci sütundaki 50’den sağa gidilince, 6 rakamına ait sütunda 1 bulunur. Sene başının Pazar günü olduğu anlaşılır. Herhangi bir ayın birinci gününü bulmak için, önce bu senenin birinci günü bulunur. İkinci cetvelde, Muharrem hizasındaki, yani birinci satırdaki sene başı günü rakamının bulunduğu sütunda, aranılan ay hizasındaki rakam, bu ayın birinci gününün Pazardan itibaren sayısı olur. Mesela 1316 senesi Ramazan ayının birinci gününü bulalım: Bu senenin başı Pazar günü, yani haftanın birinci günü olduğu için, ikinci cedvelin birinci satırında 1 rakamının bulunduğu sütunda, Ramazan hizasında 6 bulunduğundan, Ramazanın birinci günü, Pazardan itibaren altıncı Cuma günüdür.
Diğer taraftan verilen hicri bir yılı miladi yıla çevirmek için en basit usul şudur: Verilen hicri yıldan yüzde üçü çıkarılır. Sonuca 621 eklenir. Mesela ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani hazretlerinin h.1034 olan vefat tarihinin miladi karşılığını bulalım.
1034 x 3 = 3102 (% 3'ü 31'dir.)
1034 - 31 = 1003
1003 + 621 = 1624 (Bu tarih 1034 hicrî yılının milâdî karşılığıdır.)
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARABİ AYLAR
Alm. Mondmanate (f), Fr. Mois Lunaire, İng. Lunar Months. Hicri takvimlerde kullanılan aylar. Uzunluk bakımından iki türlü sene vardır: Şemsi sene, Kameri (Hicri) sene. Şemsi sene, güneş senesi olup, dünyanın güneş etrafında bir kerre döndüğü zamandır. 365, 242 gündür. Kameri sene ise, Ay’ın Dünya etrafında 12 kere döndüğü zaman olup, 354, 367 gündür. Güneş yılı Kameri yıldan 10,875 gün daha uzundur. Bu farkdan dolayı Şemsi sene 32,5 olunca Kameri sene 33,5 oluyor. Kameri sene adedi 32,58/33,58 = 0,97023 ile çarpılınca, Şemsi sene olur. Bir arabi ay, hilalin görülmesi ile başlar ve ikinci görünmesine kadar devam eder. Önceden hesab ederek hangi gün görülebileceği anlaşılır ise de esas olan gözle görülmesidir. Hilal, yani yeni ay, doğduğu geceden önceki gecelerde hiç bir yerden görülemez. Ay, yer küresinin etrafında dönerken, her ay bir kerre, ay ile güneş, yer küresinin aynı tarafında olarak üçü bir doğrultuda bulunurlar. Bu hale “içtima-i neyyireyn” denir. Bu halde iken, ayın bize karşı olan yüzü, güneşi görmediği için karanlık olur. Bu sebepten ay görünmez. Ayın görünmediği zamana da “muhak” denir. İçtima zamanı, ilmi esasa göre hazırlanmış takvimlerde her ay için yazılıdır. İçtimadan sonra, ay muhaktan kurtulup, güneş batarken, batı tarafından ufuk üzerinde hilal şeklinde görülür. Ay muhaktan kurtulduğu zamanda, hangi memlekette güneş batmakta ise, yalnız o tul (meridyen) derecesindeki memleketlerden görülebilir.
İslam dininde ibadetlerin bu arabi aylara göre yapılması emredilmiştir. Bunun sebeplerinden biri, Ramazan ayıdır. Zira Ramazan ayı hicri kameri aylardan olup, miladi seneye göre her yıl, 10-11 gün evvel başlamaktadır. Böylelikle 33 senede tam bir devir yaparak senenin bütün günlerinde oruç tutulmuş olmaktadır. Miladi seneye göre Ramazan ayı başlasa idi, kuzey yarımkürede yazın oruç tutulurken aynı anda güney yarımkürede yaşayanlar kışın oruç tutacaklar veya bunun aksi olacaktı.
Yurdumuzda 1925 yılında kabul edilen Miladi takvimden önce kameri takvim kullanılırdı.
Hicri takvimde kullanılan Arabi ayların adları sırasıyla şunlardır:
1) Muharrem, 2) Safer, 3) Rebiülevvel, 4) Rebiülahir, 5) Cemazilevvel, 6) Cemazilahir 7) Receb, 8) Şaban, 9) Ramazan, 10) Şevval, 11) Zilkade, 12) Zilhicce.
Arabi ayın ilk gününü bulmak: Herhangi bir arabi ayın ilk gününün hangi gün olduğunu bulmak için muhtelif (çeşitli) usuller vardır. Bunlardan en sıhhatli olan üçü; ışık, Uluğ Bey ve el-Kindi usulleridir.
Işık usulü : Hangi hicri senenin hangi ayının hesabı yapılacaksa sene adedinden bir noksanı 4,367 ile çarpılır. Bulunan sayının, tam sayısına aranılan aya mahsus rakam ilave edilir. Çıkan rakam yediye bölünür. Kalan, Cuma'dan itibaren gün adedi olur.
On iki Arabi ayın herbirine ait rakamlar :
Muharrem : 8, Safer : 2, Rebiülevvel : 4, Rebiülahir : 5, Cemazilevvel:7, Cemazilahir : 1, Receb : 3, Şaban : 4, Ramazan : 6, Şevval : 7, Zilkade : 2, Zilhicce : 3.
1376 hicri senesinin Ramazan-ı şerif ayının ilk günün hesabı :
1375 x 4,367 = 6004,625
Ramazana ait adet 6 olduğundan,
6004 + 6 = 6010 ve 6010/7 = 858 ve burada kalan 4’dür.
Toplamı yediye bölünce 4 kalır. Cuma gününden itibaren haftanın dördüncü günü Pazartesi olur. Böylece Ramazan-ı şerif’in birinci gününün Pazartesi olduğu anlaşılır.
Peygamber efendimiz; “Hilali görünce oruca başlayınız!” buyurdular. Hilalin doğması, görmekle değil hesapladır ve hesap, sahih olup, hilal hesabın bildirdiği gecede doğar. Fakat o gece görülmeyip bir gece sonra görülebilir. Oruca hilalin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlamak lazımdır. Hilal, doğduğu geceden önceki gecelerde hiç bir yerden görülemeyeceği için, Ramazan-ı şerif, hesapla bulunan günden önce başlayamaz. O gün veya bir gün sonra başlar.
Kindi usulü: Herhangi Arabi ayın birinci gününü bulmak için, hicri kameri sene adedi sekize bölünür. Kalan, aşağıdaki cedvelde, birinci satırda bulunup, bundan aşağıya inince, ay hizasındaki rakam, Cumadan itibaren gün adedi olur.
Uluğ Bey usulü: Önce hicri senenin birinci ayı olan Muharrem ayının birinci günü bulunur. Muharrem ayının birinci gününü bulmak için, bilinen hicri sene sayısı daima 210 adedine (sayısına) bölünür. Bu taksimin bakisinin, yani kalanının birler basamağındaki (en sağındaki) rakam bakiden çıkarılır. Kalan sayı birinci cetvelde, birinci sütunda, yani, baki sayısının birler basamağı atılmış hali sütununda bulunur. Buradan sağa doğru gidilir. Cetvelin birinci satırında yer alan ve baki sayısının birler basamağını gösteren rakamın altındaki sütunda rastlanan sayı, Pazardan itibaren sayılarak, Muharremin birinci günü olur. Mesela 1316 hicri senesinin Muharreminin birinci gününü bulmak için;
'dur.
Baki (kalan) 56’nın birler basamağındaki 6 rakamı 56’dan çıkarılınca 50 kalır. Birinci sütundaki 50’den sağa gidilince, 6 rakamına ait sütunda 1 bulunur. Sene başının Pazar günü olduğu anlaşılır. Herhangi bir ayın birinci gününü bulmak için, önce bu senenin birinci günü bulunur. İkinci cetvelde, Muharrem hizasındaki, yani birinci satırdaki sene başı günü rakamının bulunduğu sütunda, aranılan ay hizasındaki rakam, bu ayın birinci gününün Pazardan itibaren sayısı olur. Mesela 1316 senesi Ramazan ayının birinci gününü bulalım: Bu senenin başı Pazar günü, yani haftanın birinci günü olduğu için, ikinci cedvelin birinci satırında 1 rakamının bulunduğu sütunda, Ramazan hizasında 6 bulunduğundan, Ramazanın birinci günü, Pazardan itibaren altıncı Cuma günüdür.
Diğer taraftan verilen hicri bir yılı miladi yıla çevirmek için en basit usul şudur: Verilen hicri yıldan yüzde üçü çıkarılır. Sonuca 621 eklenir. Mesela ikinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbani hazretlerinin h.1034 olan vefat tarihinin miladi karşılığını bulalım.
1034 x 3 = 3102 (% 3'ü 31'dir.)
1034 - 31 = 1003
1003 + 621 = 1624 (Bu tarih 1034 hicrî yılının milâdî karşılığıdır.)
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Arabesk Nedir?
ARABESK
Alm. Arabeske, Fr. Arabesque, İng. Arabesque. İslam san’atlarında motifleri birbirine girişik ve iç içe geçme olan bezeme tarzına Avrupalıların verdikleri genel isim. Arabesk san’atı dar anlamda; başı, ortası ve sonu olmayan iki planlı yayvan güzel bir çiçek süslemesidir. Sınırsız olarak bir düzlemi kaplıyacak biçimde yayılır. Bu çeşit süslemeler daha çok sanatçının hayal gücüne dayanır. Avrupa’ya Arablardan geçmiş ve Avrupalılar Arablara ait manasında arabesk ismini vermişlerdir. Halbuki bu tarz yalnız Arablarda değil, bütün İslam memleketlerinin süsleme san’atlarında görülür. Zaten Arabcada buna zuhruf veya nakş; Farsçada ve Osmanlıcada girift denilmektedir.
Arabesk ismi verilen girift bezeme tarzı, Arablardan çok daha eski bir tarihe dayanır. Bunun ilk örnekleri Orta Asya’dan Avrupa’ya göç eden Sakalar ve Sarmatların süsleme san’atlarında görülmektedir. Önceki devirlere has olan helezon şeklindeki ilk bezemelerin hayvan şekillerine benzetilmesi, bunların boynuz ve mafsallar gibi birbirlerine sarılan kıvrımlı şekiller almasından doğmuştur.
Yunanlılar ve Romalılar da bu gibi bezemeler kullanmışlardır. Pompei evlerinin duvarlarındaki nakışlarda böyle girift bezemelere rastlanır. Eski Mısır’da Batlemyuslar devrinde dokunan kumaşların üzerinde de arabeskli nakışlar görülür. Avrupa’da, bilhassa İtalya’da Rönesans devrinde, arabesk türü süslemeler çok kullanılmıştır. Avrupa’da Rönesansdan itibaren on dokuzuncu asrın başlarına kadar el yazmalarında, duvarların, mobilyaların, metal eşyanın, çanak - çömleğin süslemelerinde kullanılmıştır.
Arabeskin umumi olarak iki çeşidi vardır: Birbiri içine girmiş çiçek ve yapraklardan meydana gelmiş bezeme tarzı, diğeri de birbiri içinden geçerek karışık şekiller alan geometrik bezeme tarzıdır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARABESK
Alm. Arabeske, Fr. Arabesque, İng. Arabesque. İslam san’atlarında motifleri birbirine girişik ve iç içe geçme olan bezeme tarzına Avrupalıların verdikleri genel isim. Arabesk san’atı dar anlamda; başı, ortası ve sonu olmayan iki planlı yayvan güzel bir çiçek süslemesidir. Sınırsız olarak bir düzlemi kaplıyacak biçimde yayılır. Bu çeşit süslemeler daha çok sanatçının hayal gücüne dayanır. Avrupa’ya Arablardan geçmiş ve Avrupalılar Arablara ait manasında arabesk ismini vermişlerdir. Halbuki bu tarz yalnız Arablarda değil, bütün İslam memleketlerinin süsleme san’atlarında görülür. Zaten Arabcada buna zuhruf veya nakş; Farsçada ve Osmanlıcada girift denilmektedir.
Arabesk ismi verilen girift bezeme tarzı, Arablardan çok daha eski bir tarihe dayanır. Bunun ilk örnekleri Orta Asya’dan Avrupa’ya göç eden Sakalar ve Sarmatların süsleme san’atlarında görülmektedir. Önceki devirlere has olan helezon şeklindeki ilk bezemelerin hayvan şekillerine benzetilmesi, bunların boynuz ve mafsallar gibi birbirlerine sarılan kıvrımlı şekiller almasından doğmuştur.
Yunanlılar ve Romalılar da bu gibi bezemeler kullanmışlardır. Pompei evlerinin duvarlarındaki nakışlarda böyle girift bezemelere rastlanır. Eski Mısır’da Batlemyuslar devrinde dokunan kumaşların üzerinde de arabeskli nakışlar görülür. Avrupa’da, bilhassa İtalya’da Rönesans devrinde, arabesk türü süslemeler çok kullanılmıştır. Avrupa’da Rönesansdan itibaren on dokuzuncu asrın başlarına kadar el yazmalarında, duvarların, mobilyaların, metal eşyanın, çanak - çömleğin süslemelerinde kullanılmıştır.
Arabeskin umumi olarak iki çeşidi vardır: Birbiri içine girmiş çiçek ve yapraklardan meydana gelmiş bezeme tarzı, diğeri de birbiri içinden geçerek karışık şekiller alan geometrik bezeme tarzıdır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Apeninler Nerededir?
APENİNLER
İtalya Yarımadasını baştan başa kateden önemli sıra dağlar. Toplam uzunluğu 1470 km civarında olup, genişliği 45 ile 140 km arasında değişir. Apeninler, kuzey, orta ve güney olmak üzere üç kısımda incelenir.
Kuzey Apeninler
Martime Alplerinin batı ucunda uzanırlar. Cenova körfezi kıyısını sınırlayan ilk bölümüne Ligurian Alpleri denir. Kayalar, mermer ve kalkerlerden ibarettir. En yüksek noktası Monte Blue 2300 m civarındadır. Güney kısımları denizden sarp şekilde yüksektir. Daha aşağıları bağ, zeytin, meyve, sebze için elverişlidir. Girintili olan kıyılar sayısız sayfiye yerlerine sahiptir. Sıradağlar bazı geçitleri ile kesişirler. En önemlilerinden biri Milano ve Cenova arasındaki demir ve kara yolunun geçtiği Giovidir.
Sıradağlar, Tuscan Apeninleri olarak güneydoğu istikametinde devam ederler. Monte Cimove’de 2365 metreye ulaşırlar. Dağ dizileri Po ve Akdeniz’e dökülen nehir yatakları ile ayrılarak, yer yer sık ormanlar ile kaplıdır. Kayalar kalker ve sert yapılı olup, bazı yerlerde mermerler gözükür. Kış yağmurları esnasında yamaçlarda meydana gelen heyelanlar, köyler için zararlı olmaktadır. Tuscan Apeninlerinin tepeleri, mineral ve kimyevi maddeler bakımından oldukça zengindir.
Umbrican Apeninleri güneye Scheggia Geçidine doğru uzanır. Monte Nerone’de 1670 metreye kadar ulaşırlarsa da, alçak olup Tiber Nehrinin ana kolları tarafından bir çok yerde bölünürler. Terni ve Folligno’dan gelen demiryolu, dağları geçerek doğu sahillerinde Ancona’ya varır.
Orta Apeninler
Roma ve Umbro Apeninlerini içine alıp geniş paralel diziler halinde Sangro vadisine kadar güneye doğru uzanırlar. Sarp ve birbirinden yarlarla ayrılmış geniş platolar vardır. Doğu dağ dizilerinden çıkan kısa ve ufak nehirler, doğrudan doğruya Adriyatik Denizine dökülür. Paralel diziler arasındaki dar uzun vadiler, esas olarak Tiber’e açılırlar. Orta Apeninlerin batı kenarlarındaki volkanik tepelerdeki buhardan istifade edilerek büyük bir jeotermik enerji istasyonu kurulmuştur. Demiryolları, dağları kolaylıkla aşamaz. Roma’dan gelen bir hat aktarmalı olarak bu dağları aşabilir. Apeninlerin en yüksek tepesi olan Corno Dağı (2914 m) Orta Apeninlerde yer alır.
Güney Apeninler
Devamlı dizilerden ziyade, geniş depresyonlar tarafından ayrılmış bir dizi halinde Sangro’dan itibaren güneye doğru Neopolitan Alpleri şeklinde devam ederler. Kuzeyde Montagne Delmatere tepesi 2300 metreye kadar ulaşır. Daha güneyde ise Lucanian Apeninleri vardır. Bunların yükseklikleri 2100 metreye kadar varır. Naples körfezi etrafında volkanik faaliyetli dağlar tekrar ortaya çıkar. Yanardağlardan Vesuvius ve Campmi Flegrei en önemlilerindendir. Güney kıyılarına çok sayıda kısa nehirler akar. Bir kaç demiryolu batı ve doğu sahillerini birbirine bağlar.
Apeninler-Alpine-Himalyan dağlar grubunun bir parçasıdır. Her ne kadar merkez ve kuzey kesimlerinde çok fazla parçalanma olmuşsa da genel olarak kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Kayaların yapısında büyük değişiklikler vardır. Kuzeydeki dağlar ekseriya zayıf kum taşı ve killi topraktan ibaret iken, merkez Apeninlerin tepeleri zayıf ve kireç taşından teşekkül etmiştir. Güneydeki dağlarda granit hakimiyeti görülür. Yer yer kireç taşı, kum ve killi topraklar da bulunur.
Apeninlerin birçok kısımları, her ne kadar yazın çıplak ve kurak ise de, kışın soğuk-sert ve karla kaplıdır. Kış selleri boldur. Derelerin yazın yatakları kurur. Bir zamanlar çoğu kesif çam, kayın ve meşe ormanlarıyla kaplı olan arazinin büyük kısmı son asırda kesilmiş ve yamaçlar çıplak bırakılmıştı. Geniş sahalar seyrek makilerle örtülüdür. Daha yüksek kısımlar, bilhassa Orta Apeninler, keçi ve koyun meraları halindedir. Son senelerde yamaçlar sertleştirilmiş, otlaklar ıslah edilmiş, daha aşağı yamaçlar üzerinde kestane ormanlıkları meydana getirilmiştir. Adriyatik denizine bakan doğu yamaçları daha verimli ve iklimi mülayimdir. Fakat buralar yarımadanın kapalı tarafında olup, batıdan daha az yağmur alır. Apeninler’in büyük bir kısmında nüfus çok fazladır.
Halkın bu yerlerde oturduğu evler taştan olup, ya vadilerde veya tepe üzerlerinde çok sık durumdadır. Halk iptidai bir ziraat şekli uygular.
Apeninler; Balkan ve İberik yarımadaları ile karşılaştırıldığında, bitki bakımından zengin değildir. Çok az mahalli bitki örtüsüne sahiptir. Bölgenin büyük bir bölümü jeolojik bakımdan yenidir. Apeninlerin etekleri Akdeniz tipi bitki örtüsüne sahiptir. Yamaçlarda ise Akdeniz bitki türlerine rastlandığı gibi, Orta Avrupa bitki cinsleri de bulunur.
Apeninlerin orta ve aşağı yamaçlarının büyük bir kısmı ormanlardan temizlenmiştir. Denizden 390 m yüksekliğe kadar yetişebilen zeytin ağaçları ile narenciye ve üzüm, Apeninlerin başlıca ürünleridir. 330 ile 1350 m arasında meşe ağaçları ve diğer cinsleri dışbudak, kestane nevi ağaçlar vardır. Kestaneler genellikle geniş arazilerde bulunur. 1320 ile 2330 m arasındaki bölgelerin hakim bitki örtüsü akgürgen olup, bu ağaç geniş yer kaplar. Çalılıklar ve otlaklar çok yaygındır. Son iki bölge arasında konik yapraklı siyah çamlar, yarımadanın bilhassa güney kısımlarında bulunur.
Avrupa’nın diğer dağlık bölgelerinde yaşıyan memeliler burada da yaşarlar. Kırmızı geyik, yaban kedisi, dağ tavşanları, dağ keçileri, kurt en çok rastlanan hayvan cinsleridir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
APENİNLER
İtalya Yarımadasını baştan başa kateden önemli sıra dağlar. Toplam uzunluğu 1470 km civarında olup, genişliği 45 ile 140 km arasında değişir. Apeninler, kuzey, orta ve güney olmak üzere üç kısımda incelenir.
Kuzey Apeninler
Martime Alplerinin batı ucunda uzanırlar. Cenova körfezi kıyısını sınırlayan ilk bölümüne Ligurian Alpleri denir. Kayalar, mermer ve kalkerlerden ibarettir. En yüksek noktası Monte Blue 2300 m civarındadır. Güney kısımları denizden sarp şekilde yüksektir. Daha aşağıları bağ, zeytin, meyve, sebze için elverişlidir. Girintili olan kıyılar sayısız sayfiye yerlerine sahiptir. Sıradağlar bazı geçitleri ile kesişirler. En önemlilerinden biri Milano ve Cenova arasındaki demir ve kara yolunun geçtiği Giovidir.
Sıradağlar, Tuscan Apeninleri olarak güneydoğu istikametinde devam ederler. Monte Cimove’de 2365 metreye ulaşırlar. Dağ dizileri Po ve Akdeniz’e dökülen nehir yatakları ile ayrılarak, yer yer sık ormanlar ile kaplıdır. Kayalar kalker ve sert yapılı olup, bazı yerlerde mermerler gözükür. Kış yağmurları esnasında yamaçlarda meydana gelen heyelanlar, köyler için zararlı olmaktadır. Tuscan Apeninlerinin tepeleri, mineral ve kimyevi maddeler bakımından oldukça zengindir.
Umbrican Apeninleri güneye Scheggia Geçidine doğru uzanır. Monte Nerone’de 1670 metreye kadar ulaşırlarsa da, alçak olup Tiber Nehrinin ana kolları tarafından bir çok yerde bölünürler. Terni ve Folligno’dan gelen demiryolu, dağları geçerek doğu sahillerinde Ancona’ya varır.
Orta Apeninler
Roma ve Umbro Apeninlerini içine alıp geniş paralel diziler halinde Sangro vadisine kadar güneye doğru uzanırlar. Sarp ve birbirinden yarlarla ayrılmış geniş platolar vardır. Doğu dağ dizilerinden çıkan kısa ve ufak nehirler, doğrudan doğruya Adriyatik Denizine dökülür. Paralel diziler arasındaki dar uzun vadiler, esas olarak Tiber’e açılırlar. Orta Apeninlerin batı kenarlarındaki volkanik tepelerdeki buhardan istifade edilerek büyük bir jeotermik enerji istasyonu kurulmuştur. Demiryolları, dağları kolaylıkla aşamaz. Roma’dan gelen bir hat aktarmalı olarak bu dağları aşabilir. Apeninlerin en yüksek tepesi olan Corno Dağı (2914 m) Orta Apeninlerde yer alır.
Güney Apeninler
Devamlı dizilerden ziyade, geniş depresyonlar tarafından ayrılmış bir dizi halinde Sangro’dan itibaren güneye doğru Neopolitan Alpleri şeklinde devam ederler. Kuzeyde Montagne Delmatere tepesi 2300 metreye kadar ulaşır. Daha güneyde ise Lucanian Apeninleri vardır. Bunların yükseklikleri 2100 metreye kadar varır. Naples körfezi etrafında volkanik faaliyetli dağlar tekrar ortaya çıkar. Yanardağlardan Vesuvius ve Campmi Flegrei en önemlilerindendir. Güney kıyılarına çok sayıda kısa nehirler akar. Bir kaç demiryolu batı ve doğu sahillerini birbirine bağlar.
Apeninler-Alpine-Himalyan dağlar grubunun bir parçasıdır. Her ne kadar merkez ve kuzey kesimlerinde çok fazla parçalanma olmuşsa da genel olarak kıvrımlı bir yapıya sahiptir. Kayaların yapısında büyük değişiklikler vardır. Kuzeydeki dağlar ekseriya zayıf kum taşı ve killi topraktan ibaret iken, merkez Apeninlerin tepeleri zayıf ve kireç taşından teşekkül etmiştir. Güneydeki dağlarda granit hakimiyeti görülür. Yer yer kireç taşı, kum ve killi topraklar da bulunur.
Apeninlerin birçok kısımları, her ne kadar yazın çıplak ve kurak ise de, kışın soğuk-sert ve karla kaplıdır. Kış selleri boldur. Derelerin yazın yatakları kurur. Bir zamanlar çoğu kesif çam, kayın ve meşe ormanlarıyla kaplı olan arazinin büyük kısmı son asırda kesilmiş ve yamaçlar çıplak bırakılmıştı. Geniş sahalar seyrek makilerle örtülüdür. Daha yüksek kısımlar, bilhassa Orta Apeninler, keçi ve koyun meraları halindedir. Son senelerde yamaçlar sertleştirilmiş, otlaklar ıslah edilmiş, daha aşağı yamaçlar üzerinde kestane ormanlıkları meydana getirilmiştir. Adriyatik denizine bakan doğu yamaçları daha verimli ve iklimi mülayimdir. Fakat buralar yarımadanın kapalı tarafında olup, batıdan daha az yağmur alır. Apeninler’in büyük bir kısmında nüfus çok fazladır.
Halkın bu yerlerde oturduğu evler taştan olup, ya vadilerde veya tepe üzerlerinde çok sık durumdadır. Halk iptidai bir ziraat şekli uygular.
Apeninler; Balkan ve İberik yarımadaları ile karşılaştırıldığında, bitki bakımından zengin değildir. Çok az mahalli bitki örtüsüne sahiptir. Bölgenin büyük bir bölümü jeolojik bakımdan yenidir. Apeninlerin etekleri Akdeniz tipi bitki örtüsüne sahiptir. Yamaçlarda ise Akdeniz bitki türlerine rastlandığı gibi, Orta Avrupa bitki cinsleri de bulunur.
Apeninlerin orta ve aşağı yamaçlarının büyük bir kısmı ormanlardan temizlenmiştir. Denizden 390 m yüksekliğe kadar yetişebilen zeytin ağaçları ile narenciye ve üzüm, Apeninlerin başlıca ürünleridir. 330 ile 1350 m arasında meşe ağaçları ve diğer cinsleri dışbudak, kestane nevi ağaçlar vardır. Kestaneler genellikle geniş arazilerde bulunur. 1320 ile 2330 m arasındaki bölgelerin hakim bitki örtüsü akgürgen olup, bu ağaç geniş yer kaplar. Çalılıklar ve otlaklar çok yaygındır. Son iki bölge arasında konik yapraklı siyah çamlar, yarımadanın bilhassa güney kısımlarında bulunur.
Avrupa’nın diğer dağlık bölgelerinde yaşıyan memeliler burada da yaşarlar. Kırmızı geyik, yaban kedisi, dağ tavşanları, dağ keçileri, kurt en çok rastlanan hayvan cinsleridir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Aort Nedir?
AORT
Alm. Aorta, Fr. Aorte, İng. Aorta. Vücudumuzun en büyük atardamarı. (anaatardamar). Kalbin sol karıncığından çıkar. Kalbten çıkınca sola ve arkaya doğru bir yay çizer. Bu kemer yapan aort bölümüne “Aort kemeri” denir. Aort kemeri üzerinden kollara ve başa giden atardamarlar çıkar. Aort daha sonra aşağıya devam ederek göğüs kafesinin içinden geçer. Bu bölümüne de “Göğüs aortu” denir. Göğüs aortu diyaframı geçince “Karın aortu” adını alır. Karın boyunca devam eden aort, bel bölgesine gelince bacaklara giden uç dallarını vererek son bulur.
Aort çok sağlam bir damardır. Yirmi atmosfer basınca mukavemet eder. Lokomotifler, 10-16 atmosferlik buhar tazyiki ile işlediğine göre, yanmaktan korunabildiği takdirde bu damarlar lokomotif boruları yapılabilecektir..
Kan, sol karıncıktan kesik kesik aralıklarla geldiğinden, kalbin her kasılmasında bir miktar kan aorta atılır ve aort şişer. Kalbin gevşemesinde sol karıncıktaki basınç, aorttaki basıncın altına düşünce aortun kapakçıkları kapanır. Aort elastiki olduğundan, sol karıncıktan atılan kanın hepsini birden damarlara gönderemez; birazını şişerek depo eder. Tekrar eski durumuna geldiğinde kan akımının devamlılığını sağlar. Bunu, depo ettiği kanı damarlara göndererek yapar. Bu işlemler, kalbin gevşemesi esnasında olur. Kalbin kasılması (sistol) esnasında, sol karıncık basıncı aorttan yüksek olunca kan tekrar aorta atılır. Sistol sırasında aorta atılan kan kütlesi, damarlarda merkezden çevreye yayılan bir basınç dalgası meydana getirir. Bu basınç dalgası geçtiği yerlerdeki damarların duvarlarını genişletir. Genişleme elle hissedilebilir. Bu basınç dalgasına “nabız” denir.
Basınç dalgasının hızı damar cidarının elastiki olmasına ve damar çapının cidar kalınlığına oranına bağlıdır. Aort üzerinde kanın hızı 4 m/sn; baldırdaki damarlarda ise 10 m/sn’dir. Buna göre kalbin sıkışması bilekte 0,1 sn gecikmeyle hissedilebilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
AORT
Alm. Aorta, Fr. Aorte, İng. Aorta. Vücudumuzun en büyük atardamarı. (anaatardamar). Kalbin sol karıncığından çıkar. Kalbten çıkınca sola ve arkaya doğru bir yay çizer. Bu kemer yapan aort bölümüne “Aort kemeri” denir. Aort kemeri üzerinden kollara ve başa giden atardamarlar çıkar. Aort daha sonra aşağıya devam ederek göğüs kafesinin içinden geçer. Bu bölümüne de “Göğüs aortu” denir. Göğüs aortu diyaframı geçince “Karın aortu” adını alır. Karın boyunca devam eden aort, bel bölgesine gelince bacaklara giden uç dallarını vererek son bulur.
Aort çok sağlam bir damardır. Yirmi atmosfer basınca mukavemet eder. Lokomotifler, 10-16 atmosferlik buhar tazyiki ile işlediğine göre, yanmaktan korunabildiği takdirde bu damarlar lokomotif boruları yapılabilecektir..
Kan, sol karıncıktan kesik kesik aralıklarla geldiğinden, kalbin her kasılmasında bir miktar kan aorta atılır ve aort şişer. Kalbin gevşemesinde sol karıncıktaki basınç, aorttaki basıncın altına düşünce aortun kapakçıkları kapanır. Aort elastiki olduğundan, sol karıncıktan atılan kanın hepsini birden damarlara gönderemez; birazını şişerek depo eder. Tekrar eski durumuna geldiğinde kan akımının devamlılığını sağlar. Bunu, depo ettiği kanı damarlara göndererek yapar. Bu işlemler, kalbin gevşemesi esnasında olur. Kalbin kasılması (sistol) esnasında, sol karıncık basıncı aorttan yüksek olunca kan tekrar aorta atılır. Sistol sırasında aorta atılan kan kütlesi, damarlarda merkezden çevreye yayılan bir basınç dalgası meydana getirir. Bu basınç dalgası geçtiği yerlerdeki damarların duvarlarını genişletir. Genişleme elle hissedilebilir. Bu basınç dalgasına “nabız” denir.
Basınç dalgasının hızı damar cidarının elastiki olmasına ve damar çapının cidar kalınlığına oranına bağlıdır. Aort üzerinde kanın hızı 4 m/sn; baldırdaki damarlarda ise 10 m/sn’dir. Buna göre kalbin sıkışması bilekte 0,1 sn gecikmeyle hissedilebilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Antropoloji Nedir?
ANTROPOLOJİ
Alm. Anthropologie (f), Fr. Anthropologie, İng. Anthropology. Zamanımızdaki insanı ve fosilleşmiş insan iskeletlerini sistemli, mukayeseli yollarla ve fiziki görünüşlerinin her cephesi ile inceleyen bilim dalı. Bu bilim dalı ile uğraşan kimseye antropolog denir.
Antropoloji, insanı somatik yani beden bakımından ele almıştır. İnsanın kültür bakımından incelenmesini etnolojiye, geçmişte yaşamış topluluklar açısından incelenmesini ise, tarih öncesi bilimlerine bırakmıştır. İnsanlar, dil, din, ırk ve kültür bakımından farklı oldukları gibi; renk, kafatası, göz, yüz, burun, dudak, diş, saç ve vücut şekli bakımından ve ayrıca, çekiklik ve göz kapak kıvrımlarına göre de farklılık gösterir.
Dünyadaki çeşitli ırk ve milletlerin kendilerine has morfolojik yapıları birbirlerinden farklıdır. Hatta biyolojik bakımdan bile (kan grupları gibi) farklılık gösterirler. Bazı millet ve ırklar birbirleriyle karışarak eski özelliklerinden bir kısmını kaybetmişlerdir.
Antropoloji mütehassıslarından bazıları, eski çağlardan kalma insan iskeletleri ile maymun iskeletleri arasındaki kısmi benzerliğe bakarak, insan ile maymun arasında ırsi bir münasebet kurmağa çalışmışlarsa da, ilmi bir delil ve senet gösterememişler ve nazariyelerini isbat edememişlerdir. Hücredeki DNA moleküllerinin yapısı, gösterdiği faaliyetler, mesela, bir insanın parmak izinden göz rengine, sesinden saçına kadar bütün bilgilerin DNA’larda; bir elektronik beyne bilgi kaydeder gibi kodlanmış olmasının anlaşılmış olması, insanın yapısının nazariyeler ile çözülemiyeceğini göstermektedir. İskelet yapısı bakımından insana en çok benzeyen hayvanın maymun olduğu Marifetname’de ve İbn-i Haldun Tarihi mukaddimesinde de yazılıdır. Fakat hiç bir zaman bir türün değişerek, diğer türe dönüşmesi görülmemiştir.
Hayvanlarda insandaki gibi insani ruh ve aklın bulunmaması, insanla hayvan arasındaki pek çok farkların esasını teşkil etmesine rağmen, materyalist (maddeci, inkarcı) düşünce mensubu bazı felsefecilerin insanın maymundan geldiği nazariyesini (görüşünü) kesin ve isbatlanmış bir gerçek imiş gibi kabul etmeleri ve yoğun propagandaları, ilmi kabul edilmemiş ve her devirde reddedilmiştir.
Buradaki incelik; nazariye (görüş) ile hakiki ilim arasındaki farktadır. Nazariye ile ilim ayrı şeylerdir. Nazariyenin ilmi hüviyet kazanabilmesi için, isbat şarttır. Bu güne kadar insanın maymundan veya mevcut maymunların insandan geldiğini ispatlayan hiçbir ilmi delil ortaya konmamıştır. Aksine; ilmi gelişmelerin tamamı, Kur’an-ı kerim’in bütün insanların ilk ceddinin Adem aleyhisselam olduğunu bildiren hükmünü tasdik etmektedir. (Bkz. Darvinizm)
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ANTROPOLOJİ
Alm. Anthropologie (f), Fr. Anthropologie, İng. Anthropology. Zamanımızdaki insanı ve fosilleşmiş insan iskeletlerini sistemli, mukayeseli yollarla ve fiziki görünüşlerinin her cephesi ile inceleyen bilim dalı. Bu bilim dalı ile uğraşan kimseye antropolog denir.
Antropoloji, insanı somatik yani beden bakımından ele almıştır. İnsanın kültür bakımından incelenmesini etnolojiye, geçmişte yaşamış topluluklar açısından incelenmesini ise, tarih öncesi bilimlerine bırakmıştır. İnsanlar, dil, din, ırk ve kültür bakımından farklı oldukları gibi; renk, kafatası, göz, yüz, burun, dudak, diş, saç ve vücut şekli bakımından ve ayrıca, çekiklik ve göz kapak kıvrımlarına göre de farklılık gösterir.
Dünyadaki çeşitli ırk ve milletlerin kendilerine has morfolojik yapıları birbirlerinden farklıdır. Hatta biyolojik bakımdan bile (kan grupları gibi) farklılık gösterirler. Bazı millet ve ırklar birbirleriyle karışarak eski özelliklerinden bir kısmını kaybetmişlerdir.
Antropoloji mütehassıslarından bazıları, eski çağlardan kalma insan iskeletleri ile maymun iskeletleri arasındaki kısmi benzerliğe bakarak, insan ile maymun arasında ırsi bir münasebet kurmağa çalışmışlarsa da, ilmi bir delil ve senet gösterememişler ve nazariyelerini isbat edememişlerdir. Hücredeki DNA moleküllerinin yapısı, gösterdiği faaliyetler, mesela, bir insanın parmak izinden göz rengine, sesinden saçına kadar bütün bilgilerin DNA’larda; bir elektronik beyne bilgi kaydeder gibi kodlanmış olmasının anlaşılmış olması, insanın yapısının nazariyeler ile çözülemiyeceğini göstermektedir. İskelet yapısı bakımından insana en çok benzeyen hayvanın maymun olduğu Marifetname’de ve İbn-i Haldun Tarihi mukaddimesinde de yazılıdır. Fakat hiç bir zaman bir türün değişerek, diğer türe dönüşmesi görülmemiştir.
Hayvanlarda insandaki gibi insani ruh ve aklın bulunmaması, insanla hayvan arasındaki pek çok farkların esasını teşkil etmesine rağmen, materyalist (maddeci, inkarcı) düşünce mensubu bazı felsefecilerin insanın maymundan geldiği nazariyesini (görüşünü) kesin ve isbatlanmış bir gerçek imiş gibi kabul etmeleri ve yoğun propagandaları, ilmi kabul edilmemiş ve her devirde reddedilmiştir.
Buradaki incelik; nazariye (görüş) ile hakiki ilim arasındaki farktadır. Nazariye ile ilim ayrı şeylerdir. Nazariyenin ilmi hüviyet kazanabilmesi için, isbat şarttır. Bu güne kadar insanın maymundan veya mevcut maymunların insandan geldiğini ispatlayan hiçbir ilmi delil ortaya konmamıştır. Aksine; ilmi gelişmelerin tamamı, Kur’an-ı kerim’in bütün insanların ilk ceddinin Adem aleyhisselam olduğunu bildiren hükmünü tasdik etmektedir. (Bkz. Darvinizm)
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Antoloji Nedir?
ANTOLOJİ
Alm. Anthologie, Blütenlese (f), Fr. Anthologie, İng. Anthology. Seçme şiirleri veya nesirleri biraraya toplayan kitap. Antoloji kelimesi Türk edebiyatında 1929 senesinden sonra kullanılmaya başlanmıştır. Daha eski devirlerde bu şekilde hazırlanan eserlere; nazire mecmuaları, mecmualar, güldeste, cönk, müntehabat, nümuneler gibi çeşitli isimler verilirdi.
Ancak bunlar arasında saha itibariyle farklılıklar vardı. Mesela şiir mecmuaları daha ziyade Divan Edebiyatını ilgilendirirken, diğerleri bunun dışında kalmışlardır. Yapılan araştırmalara göre, Anadolu Divan Edebiyatı’nda antoloji sayılabilecek ilk eser, Ömer ibni Mezid’in hazırladığı Mecmuat-ün-Nezair’dir. 1436’da hazırlanan bu kitapta on üç, on dört ve on beşinci yüzyıl başlarında yaşamış 83 şaire ait 397 şiir vardır.
Şair Eğridirli Hacı Kemal’in 1412’de bitirdiği Cami-ün-Nezair’de 266 şairin 29461 beyiti toplanmıştır. Bu eserde on üç, on dört, on beşinci yüzyıllarda yaşamış şairlerin kaside, gazel ve Divan Edebiyatının diğer nazım şekil ve türlerine ait örnekler bulunmaktadır.
Edirneli Nazmi’nin 1523’te hazırladığı Mecma-ün-Nezair’de 243 şaire ait 3356 gazel vardır. Kanuni Sultan Süleyman’ın hizmetçilerinden Pervane bin Abdullah’ın 1560’ta hazırladığı mecmua, Topkapı Sarayının Bağdat Köşkü Kütüphanesinde bulunmaktadır.
Peşteli Hisali’nin iki ciltlik Metali-ün-Nezair adındaki mecmuasının kendi elyazısı ile hazırlanmış bir nüshası Nuru Osmaniye Kütüphanesindedir.
Batı edebiyatındaki manasıyla antolojiler Tanzimattan sonra yazılmıştır. Refik ile Tevfik’in üç cild olarak hazırladıkları Letaif-i İnşa adlı eserde, Divan Edebiyatı yazarlarının mektuplarından seçmeler vardır. Ziya Paşanın hazırlayıp 1874’te İstanbul’da neşrettiği üç ciltlik Harabat, Namık Kemal’in bu esere kendi şiirlerinin alınmaması üzerine hazırladığı Tahrib-i Harabat, Ebüzziya Tevfik’in hazırladığı ve arka arkaya altı defa basılan Nümune-i Edebiyat-ı Osmaniye adlı eserler, bu devrin en önemli antolojilerindendir. Ayrıca Müntehabat-ı Asar-ı Osmaniye adlı eserin de antolojiler içinde mühim bir yeri vardır. Yine bu devrin önemli antolojilerinden biri de, 1881 yılında yayınlanan Emin Osman’ın Hadikat-ül-Üdeba adlı eseridir. Edebiyat-ı Cedide devrinde yazılanlar ise pek o kadar önemli değildir.
İkinci Meşrutiyetten sonra basılan antolojilerden en önemlisi, Bulgurluzade Rıza’nın üç cildlik Bedayi-i Edebiye adlı eseridir. Bunun birinci cildinde tanzimat edebiyatı şairlerinden, ikinci cildinde tanzimat edebiyatı nesircilerinden seçme parçalar, üçüncü cildinde vecize ve hikmetli sözler yer almıştır.
Reşid Süreyya’nın 1910 yılında neşrettiği Edebiyat-ı Cedide’de şair ve nesircilerden seçilmiş nazım ve şiirler vardır. Midhat Cemal Kuntay’ın Nefais-i Edebiyye adlı eserinde şiir ve nesirlerden seçmeler bulunmaktadır. Süleyman Bahri ile Refet Avni’nin hazırladıkları Resimli Müntehabat-ı Edebiyye ve Ahmed Cevdet’in yayınladığı Asar-ı Nefise önemli antolojilerdendir. Yine Prof. Fahir İz’in hazırladığı Eski Türk Edebiyatında Nazım I-II ile Eski Türk Edebiyatında Nesir adlı eserler ve Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş’ın Osmanlı şiirinden seçtiği Osmanlı Türkçesi Metinleri II, Osmanlı Türkçesi metinlerine yer veren en son antolojilerdir.
Bazı yabancıların hazırladığı Türk Edebiyatı Antalojileri de vardır. Edebiyatçı Gibb, A History of Ottoman Poetry, yani Osmanlı Şiirinin Tarihi’ni hazırlamıştır. Yazar, bu eserinde hazret-i Mevlana Celaleddin-i Rumi’den Ziya Paşaya kadar olan bütün şairlerden derleme yapmıştır.
Cumhuriyetten sonra yetişen edebiyatçılar da antolojiler hazırlamışlardır. Tahir Alangu’nun Türk Hikayecileri Antolojisi, Mehmed Kaplan'ın Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, Kenan Akyüz'ün Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, N. Halil Onan’ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi, P. Naili Boratay’ın İzahlı Halk Şiiri Antolojisi, Şükrü Kurgan’ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi ve Eflatun Cem Güney’in Halk Şiiri Antolojisi, Cumhuriyet Devrinin önemli antolojilerindendir. Yaşar Nabi, Vasfi Mahir gibi bazı edebiyatçılar da, yeni ve eski şiirlerimizden derlemeler yapmak suretiyle antoloji sahasında eserler vermişlerdir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ANTOLOJİ
Alm. Anthologie, Blütenlese (f), Fr. Anthologie, İng. Anthology. Seçme şiirleri veya nesirleri biraraya toplayan kitap. Antoloji kelimesi Türk edebiyatında 1929 senesinden sonra kullanılmaya başlanmıştır. Daha eski devirlerde bu şekilde hazırlanan eserlere; nazire mecmuaları, mecmualar, güldeste, cönk, müntehabat, nümuneler gibi çeşitli isimler verilirdi.
Ancak bunlar arasında saha itibariyle farklılıklar vardı. Mesela şiir mecmuaları daha ziyade Divan Edebiyatını ilgilendirirken, diğerleri bunun dışında kalmışlardır. Yapılan araştırmalara göre, Anadolu Divan Edebiyatı’nda antoloji sayılabilecek ilk eser, Ömer ibni Mezid’in hazırladığı Mecmuat-ün-Nezair’dir. 1436’da hazırlanan bu kitapta on üç, on dört ve on beşinci yüzyıl başlarında yaşamış 83 şaire ait 397 şiir vardır.
Şair Eğridirli Hacı Kemal’in 1412’de bitirdiği Cami-ün-Nezair’de 266 şairin 29461 beyiti toplanmıştır. Bu eserde on üç, on dört, on beşinci yüzyıllarda yaşamış şairlerin kaside, gazel ve Divan Edebiyatının diğer nazım şekil ve türlerine ait örnekler bulunmaktadır.
Edirneli Nazmi’nin 1523’te hazırladığı Mecma-ün-Nezair’de 243 şaire ait 3356 gazel vardır. Kanuni Sultan Süleyman’ın hizmetçilerinden Pervane bin Abdullah’ın 1560’ta hazırladığı mecmua, Topkapı Sarayının Bağdat Köşkü Kütüphanesinde bulunmaktadır.
Peşteli Hisali’nin iki ciltlik Metali-ün-Nezair adındaki mecmuasının kendi elyazısı ile hazırlanmış bir nüshası Nuru Osmaniye Kütüphanesindedir.
Batı edebiyatındaki manasıyla antolojiler Tanzimattan sonra yazılmıştır. Refik ile Tevfik’in üç cild olarak hazırladıkları Letaif-i İnşa adlı eserde, Divan Edebiyatı yazarlarının mektuplarından seçmeler vardır. Ziya Paşanın hazırlayıp 1874’te İstanbul’da neşrettiği üç ciltlik Harabat, Namık Kemal’in bu esere kendi şiirlerinin alınmaması üzerine hazırladığı Tahrib-i Harabat, Ebüzziya Tevfik’in hazırladığı ve arka arkaya altı defa basılan Nümune-i Edebiyat-ı Osmaniye adlı eserler, bu devrin en önemli antolojilerindendir. Ayrıca Müntehabat-ı Asar-ı Osmaniye adlı eserin de antolojiler içinde mühim bir yeri vardır. Yine bu devrin önemli antolojilerinden biri de, 1881 yılında yayınlanan Emin Osman’ın Hadikat-ül-Üdeba adlı eseridir. Edebiyat-ı Cedide devrinde yazılanlar ise pek o kadar önemli değildir.
İkinci Meşrutiyetten sonra basılan antolojilerden en önemlisi, Bulgurluzade Rıza’nın üç cildlik Bedayi-i Edebiye adlı eseridir. Bunun birinci cildinde tanzimat edebiyatı şairlerinden, ikinci cildinde tanzimat edebiyatı nesircilerinden seçme parçalar, üçüncü cildinde vecize ve hikmetli sözler yer almıştır.
Reşid Süreyya’nın 1910 yılında neşrettiği Edebiyat-ı Cedide’de şair ve nesircilerden seçilmiş nazım ve şiirler vardır. Midhat Cemal Kuntay’ın Nefais-i Edebiyye adlı eserinde şiir ve nesirlerden seçmeler bulunmaktadır. Süleyman Bahri ile Refet Avni’nin hazırladıkları Resimli Müntehabat-ı Edebiyye ve Ahmed Cevdet’in yayınladığı Asar-ı Nefise önemli antolojilerdendir. Yine Prof. Fahir İz’in hazırladığı Eski Türk Edebiyatında Nazım I-II ile Eski Türk Edebiyatında Nesir adlı eserler ve Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş’ın Osmanlı şiirinden seçtiği Osmanlı Türkçesi Metinleri II, Osmanlı Türkçesi metinlerine yer veren en son antolojilerdir.
Bazı yabancıların hazırladığı Türk Edebiyatı Antalojileri de vardır. Edebiyatçı Gibb, A History of Ottoman Poetry, yani Osmanlı Şiirinin Tarihi’ni hazırlamıştır. Yazar, bu eserinde hazret-i Mevlana Celaleddin-i Rumi’den Ziya Paşaya kadar olan bütün şairlerden derleme yapmıştır.
Cumhuriyetten sonra yetişen edebiyatçılar da antolojiler hazırlamışlardır. Tahir Alangu’nun Türk Hikayecileri Antolojisi, Mehmed Kaplan'ın Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi, Kenan Akyüz'ün Batı Tesirinde Türk Şiiri Antolojisi, N. Halil Onan’ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi, P. Naili Boratay’ın İzahlı Halk Şiiri Antolojisi, Şükrü Kurgan’ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi ve Eflatun Cem Güney’in Halk Şiiri Antolojisi, Cumhuriyet Devrinin önemli antolojilerindendir. Yaşar Nabi, Vasfi Mahir gibi bazı edebiyatçılar da, yeni ve eski şiirlerimizden derlemeler yapmak suretiyle antoloji sahasında eserler vermişlerdir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Ankara Hakkında Bilgiler
ANKARA
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ANKARA
Türkiye Cumhuriyetinin başkenti, ikinci büyük şehri. Nüfus bakımından İstanbul’dan, yüzölçümü bakımından da Konya’dan sonra ikincidir. Bolu, Çankırı, Kırıkkale, Kırşehir, Konya, Aksaray ve Eskişehir arasında yer alır. 38°33' ve 40°47' kuzey enlemleri ile 30°52' ve 34°06' doğu boylamları arasındadır. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye transit yolların düğüm noktasıdır. Büyük bir kısmı İç Anadolu bölgesinde, diğer kısmı da Batı Karadeniz bölgesindedir. Telefon kod numarası (4)tür.
İsminin menşei
Ankara ismi için muhtelif rivayetler vardır. Her millet kendine göre mana vermiştir. Frigyalılar (gemi çıpası) manasına gelen “Amküra” demişlerdir. Romalılar “Aneyre” demişler, Yunanlılar (koruk) manasına gelen “Agurida” veya (hıyar) manasına gelen “Anguri” ismini vermişlerdir. M.Ö. üçüncü asırda “Appoloyons” isimli bir tarihçinin Ankara ile ilgili iddiaları doğru değildir. Bu tarihçiye göre, Galatlarla Pontus birleşerek Mısır’a sefer yapmışlar. Kazandıkları zaferin hatırası olarak bir gemi çıpasını alıp dönüşlerinde Ankara’yı kurmuşlardır. Halbuki Ankara, Frigya ve Hitit devrinde bilinen bir şehirdir. Frikçe’de “Ank” (kıvrıntı) manasına gelir. Persler ve İlhanlılar, Farsça üzüm manasına gelen “Engür”, Araplar “Enguriye” ismini kullanmışlardı. Selçuklular “Zatül Selasil”, Osmanlılar ise “Angara” ve nihayet “Ankara” demişlerdir.
Tarihi
Ankara’nın geçmişi çok eski devirlere dayanır. Nitekim Bağlum, Çubuk Barajı ve Maltepe'deki kazılarda eski çağlara ait eşyalar bulunmuştur. Alatlıbel ve Etiyokuşu, eski çağlardan kalma köylerdir. Ankara’nın bilinen tarihi Hititlere dayanır. Hitit İmparatorluğu Anadolu’ya hakim olunca, Ankara’ya 160 km uzaklıktaki Hattuşaş’ı (Bogazköy) başkent yaptı; bu sebepten Ankara Kalesinde Hititlere ait izler vardır.
Hitit İmparatorluğunun yıkılışından sonra M.Ö. sekizinci asırda Anadolu'ya hakim olan Frigyalılar, Ankara’ya sahip olmuşlardır. Frigyalılar şehirlerini yığma topraklarla yapılmış tepeler (höyükler) üzerine kurmuşlardır. Orman Çiftliği civarında 20’ye yakın yığma tepede Frigyalılara ait mezar ve eşyalar bulunmuştur. Frig kralı Gordius’un oğlu Midas, Ankara’yı genişletmiştir. Ankara, Avrupa-Asya arasında göç, ticaret ve fetih yolları üzerinde olduğundan, Lidyalılar, Persler, Galatlar, Bergamalılar, Makedonya kralı Büyük İskender’in ve Romalıların istilasına uğramıştır. Roma İmparatorluğu (M.S. 189-395) idaresi altında iken Roma’nın bölünmesi üzerine 395-684 arasında Doğu Roma (Bizans) idaresinde kalmıştır. 684 senesinde İslam ordusu Ankara'yı ele geçirmiştir. Ankara kalesinde pekçok Eshab-ı kiramın kabirleri vardır (yerleri belli değildir). Abbasiler devrinde, Halife Harun Reşid zamanında Ankara bütünüyle feth edilmiştir. Bundan sonra Ankara zaman zaman müslümanlarla Bizanslılar arasında el değiştirmiştir.
1071 Malazgirt Meydan Savaşında Alparslan Bizans ordularını yenip bozguna uğratınca, Selçuklu Türkleri hızla Anadolu’yu feth ettiler. 1073’de Ankara’yı ele geçirdiler. Bizanslılar, Ankara’yı geri almak için iki defa saldırdılarsa da hezimete uğradılar. İlhanlılar, Selçuklu ülkesini istila edince, Ankara 40 sene İlhanlıların elinde kaldı. 1210 Moğol istilasında Sultan İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev, Ankara kalesine sığındı. 1341’de Anadolu’da çıkan karışıklıklarla “Ahi Teşkilatı” Ankara’nın siyasi iktidarını ele geçirdi. Huzur ve güven sağlandı. 1354’te Ahiler kendi istekleri ile Ankara’yı Orhan Gazi zamanında oğlu ve Rumeli fatihi Süleyman Paşaya devrettiler. Böylece Ankara 1354’te Osmanlı Devletinin toprağı oldu.
İstiklal Savaşı’nda Milli mücadelenin merkezi, karargahı, 23 Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisinin çalışma yeri, 13 Ekim 1923’de de yeni cumhuriyetin başkenti olmuştur.
Fiziki Yapı
Ankara ili Orta Anadolu yaylasının kuzeyinde, İç Anadolu’nun yukarı Sakarya bölgesinde yer alır. Dünyanın nüfusu ve kapladığı yer bakımından en hızlı büyüyen şehirlerinden biridir. Bozkırda modern bir başkenttir. Ortalama yüksekliği deniz seviyesine göre 900-1000 metredir. Ovaları azdır, platoları ve dağları yüzölçümünün % 80’ini teşkil eder. Ovaları ise yüzölçümünün % 15’ine yakındır. Platolardaki ormanlık saha gittikçe artmakta ve 300 bin hektara yaklaşmaktadır.
Dağları: Dağları çok yüksek olmayıp, en yüksek dağı 2034 metre ile Yıldırım Dağıdır. Kuzey kısmı diğer yönlere göre daha yüksek ve dağlıktır. Bu kısmını Batı Karadeniz bölgesinden gelen Köroğlu dağları kaplar. Ankara’nın başlıca dağları şunlardır: İdris Dağı (1992 m), Aydos Dağı (1879 m), Abdüsselam Dağı (1610 m), Elma Dağ (1761 m), Mire Dağı (1635 m), Dinek Dağı (1742 m), Hızır Dağı (1688 m), Çile Dağı (1440 m), Yıldırım Dağı (2035 m).
Ovaları: En geniş ovası 300 km uzunluğunda ve 10-15 km genişliğinde Ankara Ovasıdır. Doğusunda Hüseyingazi Dağı ve yaylası vardır. Çubuk ovası 20 km uzunluğunda ve 15 km genişliğindedir. 300 kilometrelik bir yer kaplar. Haymana Ovası ve yaylası, Mürted Ovası, 20 km uzunluğunda ve üç kilometre genişliğinde bir ovadır. Mühim vadileri ise Balaban Deresi, Kılıçözü (Çoraközü ve Boraközü), Kızılırmak, Sakarya, Hamamözü, Kızılözü ve Çoruközü vadileridir.
Akarsuları: Ankara, doğuda Kızılırmak ve batıda Sakarya nehirlerinin çizdiği kavisler içinde bulunur. Diğer akarsular ise, bu nehirlerin kollarıdır.
Sakarya: Eskişehir’in Çifteler kazasının yakınlarında çıkan Sakarya Nehri, Polatlı ilçesi sınırları içinde Porsuk Çayı ile birleşir. Sarıyar Baraj Gölünden sonra tekrar batıya doğru yönelir. Sakarya’nın Ankara ili içinde uzunluğu 168 kilometredir. Ankara Çayı, Kirmir Suyu, Seben Çayı, Ilıcaözü, Elvanlı, Nal ve Pınarbaşı, Çoruhözü, Balaban dereleri, Deliceırmak ve Akkuşanözü suları Sakarya ile birleşir.
Kızılırmak: Kızılırmağın 256 kilometrelik kısmı Ankara il sınırları içinde akar. Hirfanlı Barajından sonra Şereflikoçhisar-Bala Keskin-Kırıkkale ve Kalecik ilçelerinden geçer.
Ankara Çayı: Ankara iline ait en büyük akarsudur. Çubuk, Hatip ve İncesu çaylarının birleşmesinden meydana gelir. Çağlayık'ta Sakarya ile birleşir.
Göl ve barajları: Ankara ili göl ve baraj bakımından zengin sayılır.
Tuz Gölü: Türkiye’nin ikinci büyük gölü olan Tuz gölünün bir bölümü Ankara sınırları içindedir. Derinliği az ve tuz oranı yüksektir (% 32 tuz). Ortalama derinlik 50-70 santimetredir. Yazın bir kısmı buharlaşır ve çekilen suların yerine tuz tabakası kalır. Yüzölçümü 1500 kilometrekaredir.
Emir Gölü: Uzunluğu 5-6 km, genişliği 250-300 m olan bir set gölüdür. Dar ve dolambaçlıdır. Suyu tatlıdır ve balığı boldur.
Mogan Gölü: 6 km uzunluğunda ve 1 km genişliğindedir. Derinliği 4 metreyi aşmaz. Tuzlu bir göldür. Su sporları tesisleri vardır. Su sporlarına elverişlidir. Gölde sazan, kefal ve sardalya balıkları üretilir. Kışın bazı yerleri tuz tabakasıyla örtülür. Bazı yerleri ise bataklıktır.
Hirfanlı Barajı: Kırşehir sınırında 1958’de yapılan bu barajda 6 milyar metreküp su birikir. Yüzölçümü 263 kilometrekaredir. Kızılırmak üzerinde kurulmuş en büyük barajdır.
Sarıyar Barajı: Ankara-Eskişehir sınırına yakın Sarıyar köyünde ve Sakarya Nehri üzerinde kurulmuştur. 3 milyar metreküp su birikir. 1956’da yapılmıştır. Yüksekliği 108 metredir.
Çubuk-I ve Çubuk-II barajları: Çubuk Çayı üzerinde Ankara’nın suyunu karşılamak için kurulmuştur. Çubuk-I 1936’da, Çubuk-II 1964’te inşa edilmiştir.
Bayındır Barajı: Bayındır Deresi üzerinde kurulan toprak dolgulu bir barajdır. Toplanan su, içme suyu olarak kullanılır. Yüzölçümü 8 kilometrekaredir. 1965’te faaliyete geçmiştir.
Kurtboğazı Barajı: Kurtboğazı deresi üzerinde kurulmuştur. 1967 yılında içme suyu ve sulama maksadıyla yapılmıştır. Yüzölçümü 5 kilometrekaredir.
Kesik Köprü Barajı: Kızılırmak üzerinde toprak kaya dolgusu olarak ve sulama maksadıyla 1966 yılında yapılmıştır. Yüzölçümü 6.5 kilometrekaredir.
İklim ve Bitki Örtüsü
Genellikle kara ikliminin hüküm sürdüğü Ankara’da farklı iklimler vardır. Güneyde İç Anadolu’nun hususiyeti olan step-bozkır iklimi, kuzeyde ise Karadeniz bölgesinin yumuşak ve yağışlı özelliği görülür. Ankara ilinin kışları çok soğuk ve yazları da çok sıcaktır. Yıllık ısı değişikliği 40°C ile -24,9°C arasındadır. Ortalama yağış ilçelerde farklıdır. Yağış 300 mm ile 540 mm arasında, havadaki nem oranı ise % 40-79 arasında değişir. Gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farkı fazladır. Tuz gölüne inildikçe yağış azalır. Ortalama karlı gün sayısı bir ayı geçmez. İlin büyük kısmında bozkır (step) bitkileri görülür. İlbaharda yeşil olan arazi yazın sararmış ve kurumuş otlarla kaplıdır. İlin kuzey ve kuzeybatısında deniz ikliminin tesiri görülür ve bu bölge geniş ormanlarla kaplıdır. Yağmur bulutlarını ormanlar ve kuzeydeki dağlar çekerek güneye inmesini önler. Ormanların çoğu korular ve baltalık orman halindedir. Yüzölçümünün % 10’u ormanlıktır. Arazinin yüzde 15’i çayır ve mer’adır. Tahıl ise en geniş araziyi kaplayan bir bitki örtüsüdür.
Ekonomi
Ankara’da yapılan tarım daha çok tarla ürünlerine dayanır. Konya’dan sonra Türkiye’nin ikinci büyük tahıl (buğday) ambarıdır. Geniş ekim alanına sahiptir. Buğdaydan başka, yulaf, arpa, baklagiller, sanayi bitkileri, şeker pancarı, yumru bitkiler, sebze ve meyve çeşitleri, patates oldukça çok yetiştirilir. Sakarya ve buna dökülen akarsuların vadilerinde pirinç ekilir. Armudu ve üzümü meşhurdur. Polatlı, Haymana, Ş. Koçhisar, Bala ve Çubuk’ta buğday ekimi yaygındır. Arpa, yulaf, şekerpancarı, kavun, karpuz ve sebze üretimi de tarımda çok önemli bir yer tutar. Fasulye, yem bitkileri, mercimek, çeltik, ayçiçeği yetiştirilir. Meyvacılık pek yaygın değilse de armut, elma, kayısı, kiraz, vişne, erik ve ceviz gibi meyvalar yetiştirilir. En çok yetiştirilen meyve üzümdür.
Hayvancılık: Ankara hayvancılık bakımından önemli bir ilimizdir. Tiftik keçisinin diğer bir ismi de “Ankara keçisidir”. Tiftik keçisinin anavatanı Ankara’dır. Amerika ve Afrika’ya Ankara’dan gitmiştir. Yünü makbul olan Ankara keçisi, dünyaca üne sahiptir. Ankara ilinde tiftik keçisi, kıl keçisi, koyun (ak ve karaman cinsi) ve sığır beslenir. Tarımda motorlu araçların artışı yüzünden at ve manda sayısı gittikçe azalmaktadır. Kümes hayvanı yetiştiriciliği de önemli bir yer tutar. Ankara’nın balı da çok meşhurdur ve üretimi yüksektir.
Madenler: Madencilik bakımından pek zengin sayılmaz. Buna rağmen bazı madenler vardır. Nallıhan’da çıkarılan linyit 150 bin tona yaklaşmıştır. Bala, Beypazarı civarında demir, Nallıhan ve Beypazarı’nda linyit; Ayaş ve Bala’da alçı taşı, Çubuk ve Nallıhan’da mermer; Haymana, Kalecik ve Polatlı civarında manganez mevcuttur. İl dahilinde molibden, volfram, bentonit, trona, feldispat, kil, manyezit, perlit, tuz, pomza taşı vardır.
Sanayi: Sanayi ve ticaret bakımından memleketimizin başta gelen merkezlerindendir. Sanayi, imalat ve gıda kolunda oldukça gelişmiştir. Un, makarna, şeker, yağ, dokuma fabrikaları, süt, tereyağı, et kombinaları, deri ve trikotaj tesisleri vardır. Çimento, tuğla, kiremit ve inşaat makinaları imal eden fabrikalar hızla artmaktadır. Merkezi ve ilçelerinde fabrika sayısı oldukça fazladır. Şehir, 1956’dan bu yana “Enterkonnekte” enerji sistemine bağlıdır. İlin enerji ihtiyacının çoğu Hirfanlı, Sarıyar, Kesikköprü, Çatalağzı ve Çayırhan hidroelektrik santrallarından karşılanır. Ankara ilinde tehlikeli boyutlara ulaşan hava kirliliği son yıllarda alınan tedbirlerle azaltılmıştır.
Ulaşım: Kara, hava ve demiryolu bakımından çok önemli bir kavşak noktasıdır. İstanbul’a Bolu üzerinden kara yolu ile 438 kilometredir. Coğrafi durumu sebebiyle doğudan batıya, kuzeyden güneye giden yol güzergahlarının kavşak noktasıdır. Edirne-Hatay (E-5) karayolu ile İzmir-Ağrı (E-23) karayolu Ankara’dan geçer. Köy ve ilçelere bağlanan karayolları muntazamdır. Yolsuz köyü yoktur. Vasıtalarının çokluğu bakımından İstanbul'dan sonra ikinci sırayı alır. Esenboğa hava limanı, Türkiye’nin Yeşilköy’den sonra ikinci büyük hava alanıdır. Yurt içi ve yurt dışı hava ulaştırmasında önemli bir yeri vardır. Mürted, Etimesgut ve Güvercinlik hava alanları, askeri maksadlarla kullanılmaktadır. Ulaşım bakımından olduğu gibi, haberleşme bakımından da kavşak noktasıdır. Ankara ilinde son senelerde yapılan kavşaklar ve yollar ile trafik rahatlamıştır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Ankara’nın nüfusu 1990 sayımına göre 3.236.626 olup, 2.836.719'u il ve ilçe merkezlerinde, 399.907’si köylerde yaşamaktadır. Nüfusu hızla artmakta olan Ankara’nın 1927’de nüfusu 75.000 idi.
Örf ve adetler: Ankara ili folklor, türkü, oyun, töre, mani bakımından çok zengin ve diğer illere göre farklıdır. Zeybek oyunu meşhurdur. Cirit ve tura gibi sportif oyunları, 400’e yakın türküsü vardır. Kadın ve erkeklerin hususi kıyafetleri mevcuttur. Erkekler “yemeni” denilen ayakkabı ve “poşu” denilen sarık, kadınlar üç etekli entari giyerler. Kendine mahsus yemekleri vardır. Ankara tavası, tiritli köfte ve tandır böreği meşhurdur. Folklorda Oğuz boylarının te’siri görülür. Evlenmede kız beğenme, isteme, takı, çeyiz asma, kına gecesi ve düğün, kendi adetlerine göre farklılık gösterir.
Yetişen meşhurlar: Hacı Bayram-ı Veli, Ankara’nın Zülfadl = Zülfazl (Solfasol) köyünde doğmuştur. Esas ismi Numan’dır. Tahsilini bitirince Ankara’da Melike Hatun’un yaptırdığı Kara Medresede müderris oldu Hamidüddin-i Aksarayi’nin (Somuncu Baba) daveti üzerine giderek, bu zattan tasavvuf bilgilerini öğrendi. Bayram günü buluştukları için hocası ona Bayram ismini verdi. Beraber Şam’a, sonra da hacca gittiler. Osmanlı sultanlarından İkinci Murad Han, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerine çok hürmet ve itibar ederdi. Keramet ve ilim sahibi büyük bir İslam alimi ve velidir. Türbesi Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli Camii girişindedir. Ankaravi İsmail Resuhi Efendi (Büyük din alimlerinden) Mesnevi Şerhi ile meşhurdur. Yahya Efendi, üç defa şeyhülislam olmuştur. Şeyhülislam Ankaralı Zekeriyya Efendi”nin oğludur. Alim ve devrinin şairlerindendir. Şaban Şifai, meşhur tıp bilgini, şair ve tarihçidir.
Eğitim: Ankara’nın okulsuz köyü yoktur. İlde 159 anaokulu, 1587 ilkokul, 250 ortaokul, 28 mesleki ve teknik ortaokul, 85 lise, 90 meslekii ve teknik lise olmak üzere beş üniversite ile bunlara (Hacettepe, Ankara, Gazi, Ortadoğu ve Bilkent) bağlı fakülte ve Silahlı Kuvvetler eğitim merkezleri vardır.
İlçeleri
Ankara’nın 24 ilçesi vardır. Bunların yedi tanesi il merkezini meydana getirir.
Altındağ:
1990 sayımına göre toplam nüfusu 422.668 olup, 417.616'sı ilçe merkezinde, 5.052’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 7 köyü vardır. İl merkezinin kuzey kesimini meydana getirir. Köyden kente göçün çok olduğu Ankara’ya ilk gelenlerin yerleşmeleri ile nüfusu hızla artan Altındağ, 1953'te Ankara'ya bağlı ilçe haline getirildi. Ankara belediyesine bağlı bir şube iken 1984’te yapılan düzenleme ile Ankara Büyük Şehir Belediyesine bağlı bir ilçe belediyesi haline geldi.
Çankaya:
1990 sayımına göre toplam nüfusu 714.330 olup, 712.304'ü ilçe merkezinde 2026’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 3 köyü vardır. İl merkezini meydana getiren ilçelerden biridir. Cumhuriyetten önce bağlık küçük bir yerleşim merkezi olan ilçe, Cumhurbaşkanlığı konutunun burada inşa edilmesi üzerine önem kazandı. Ankara’nın, üst gelirli kimselerin yerleştiği lüks bir yeri haline geldi. Çankaya belediyesi 1984'te yapılan düzenleme ile Ankara Büyük Şehir Belediyesi’ne bağlı bir ilçe belediyesi haline geldi.
Etimesgut: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 70.800 olup, 69.960'ı ilçe merkezinde, 840'ı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 2 köyü vardır. İl merkezinin batı kesimini meydana getirir. 9 Mayıs 1990’da 3344 sayılı kanunla ilçe merkezi oldu.
Keçiören: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 536.168 olup, 523.891'i ilçe merkezinde 12.277’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 2, Bağlum bucağına bağlı 6 köyü vardır. Yüzölçümü 198 km2 olup, nüfus yoğunluğu 2.708’dir.
Ankara’nın başşehir olduğu yıllarda ilçe, bağlarla kaplı sayfiye yeri idi. 1950’den sonra yoğun göç hareketinin te'siri ile Ankara’dan ayrı olarak hızla gelişti. Bir süre sonra da il merkezi ile birleşerek orta gelirli kesimin yerleştiği bir semt haline geldi. Çankaya’dan sonra en çok nüfusa sahip ilçedir. 1984’te yapılan düzenleme ile Ankara Büyük Şehir Belediyesi'ne bağlı bir ilçe belediyesi haline geldi. İlçenin kuzey kesiminde kırsal nitelikli yerleşim birimleri vardır.
Mamak: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 410.359 olup, 400.733’ü ilçe merkezinde, 9626’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 7 köyü vardır. Yüzölçümü 161 km2 olup, nüfus yoğunluğu 2549’dur. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. İlçe topraklarını İnce su deresi, Karanlık, Hatip ve Bayındır çayı sular. Bayındır çayı üzerinde Ankara’nın su ihtiyacını karşılamak için kurulan barajın bir bölümü ilçe sınırları içinde kalır. MKE Gaz Maske Fabrikası ile süt ürünleri fabrikası başlıca sanayi kuruluşlarıdır. Yoğun göçe maruz kalan ilçe büyük bir hızla gelişerek il merkezi ile birleşti. 1983’te Çankaya ilçesinden ayrılarak ilçe merkezi oldu. 1984’te yapılan düzenleme ile Ankara Büyük Şehir Belediyesine bağlı bir ilçe belediyesi haline geldi.
Sincan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 101.118 olup, 91.016’sı ilçe merkezinde 10.102'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 9,Yenikent bucağına bağlı 6 köyü vardır. Yüzölçümü 420 km2 olup, nüfus yoğunluğu 241’dir.
İlçe toprakları dağlarla çevrilidir. Kuzeydoğusunda Karyağdı dağı, doğusunda Ayaş dağı yer alır. İlçe topraklarını Ankara çayı sular. Yoğun göçe maruz kalan Sincan hızla büyüyerek il merkezi ile birleşti. F-16 uçakları montaj fabrikası, başlıca sanayi kuruluşudur. Eskişehir-Ankara demiryolu ilçe merkezinden geçer. 1983’te ilçe merkezi oldu. 1984’te yapılan düzenleme ile Ankara Büyük Şehir Belediyesine bağlı bir ilçe belediyesi haline geldi. Sincan belediyesi 1956’da kurulmuştur.
Yenimahalle: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 351.436 olup, 343.951'i ilçe merkezinde 7485’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 13 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kırsal kesimlerde yaşıyanlar tarımla uğraşır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve ayçiçeğidir. 1950’den sonra yoğun göçe maruz kalan ilçe hızla gelişerek il merkezi ile birleşti. 1984’te yapılan düzenleme ile Ankara Büyük Şehir Belediyesine bağlı bir ilçe belediyesi haline geldi.
Akyurt: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 12.535 olup, 3533'ü ilçe merkezinde 9002'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 17 köyü vardır. Çubuk ilçesine bağlı bir bucak iken, 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kanunla ilçe merkezi oldu. İlçe toprakları orta yükseklikte plato görünümündedir. Çubuk Ovasının bir kısmı ilçe sınırları içinde kalır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri arpa, buğday ve baklagillerdir. Meyvecilik gelişmiş olup, en çok elma ve armut yetiştirilir. İlçe merkezi Çubuk Ovasının güneybatı kesiminde kurulmuştur.
Ayaş: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 20.806 olup, 6427'si ilçe merkezinde 14.379'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 21 köyü vardır. Yüzölçümü 1158 km2 olup, nüfus yoğunluğu 18’dir. İl merkezinin batısında yer alır. İlçe toprakları engebeli düzlüklerden meydana gelir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı olup sebzecilik gelişmiştir. Hayvancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. İlçe merkezi Ayaş belinin batı eteklerinde kurulmuştur. İl merkezine 60 km mesafededir. Eski İstanbul-Ankara karayolu ilçeden geçiyordu.
Bala: 1990 sayımına göre toplam nüfusu, 37.612 olup, 6236’sı ilçe merkezinde 31.376’sı köylerde yaşamaktadır. İlçe topraklarıYukarı Sakarya bölümünün güneydoğusunda yüksek bir plato görünümündedir. Toprakları yer yer verimsiz ormanlarla kaplıdır. Balaban deresinin vadisi ilin en uzun ve en geniş vadisidir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve ayçiçeğidir. Hayvancılık gelişmiş olup, çok miktarda koyun beslenir. İlçe merkezi Kartal yaylasında on dokuzuncu asırda Kafkasya’dan gelen göçmenler yerleştirilerek kuruldu. 1880’de Ankara’ya bağlı kaza oldu. Ankara-Kırşehir karayolu üzerindedir.
Beypazarı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 45.977 olup, 26.225' i ilçe merkezinde 19.752'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 45, Karaşar bucağına bağlı 6, Kırbaşı bucağına bağlı 8, Uruş bucağına bağlı 4 köyü vardır. Yüzölçümü 1.868 km2 olup, nüfus yoğunluğu 25’tir.
İlçe toprakları genelde dağlıktır. Kuzeyinde Köroğlu Dağları güneyinde Sündiken Dağları yer alır. Bu dağların ortasında Kimir Suyunun açtığı Beypazarı Ovası vardır. Sakarya Irmağı Beypazarı'nın Eskişehir ile olan sınırını çizer. Sakarya Nehri üzerine kurulan Sarıyar Barajının gerisinde meydana gelen sun'i gölün bir kısmı ilçe sınırları içinde kalır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, pirinç olup, sebzecilik gelişmiştir. Ayrıca elma, armut, ceviz, badem, üzüm gibi meyveler de yetiştirilir. Küçükbaş hayvan besiciliği yaygın olan ilçede en çok koyun ve tiftik keçisi beslenir. Tavukçuluk arıcılık ve ipekböcekciliği gelişmiştir. İlçe topraklarında zengin demir ve kömür yataklarının olduğu tespit edilmiştir.
Beypazarı, Hititler zamanında kurulmuş eski bir yerleşim merkezidir. Eski İstanbul-Ankara karayolu üzerinde olup, il merkezine 102 km mesafededir. İlçe belediyesi 1890’da kurulmuştur.
Çamlıdere: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 19.365 olup, 10.075'i ilçe merkezinde 9290'ı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 22, Peçenek bucağına bağlı 17 köyü vardır. Yüzölçümü 625 km2 olup, nüfus yoğunluğu 31’dir.
İlçe toprakları tamamen dağlık olup, Köroğlu dağlarının üzerinde yer alır. Dağlar karaçay ve kolları ile parçalanmış olup, ormanlarla kaplıdır. Ekonomisi arıcılık ve ormancılığa dayalıdır. İlçe merkezi 18 kilometrelik bir yolla Ankara-Zonguldak karayoluna bağlanır. 1954’te ilçe olmuştur. İlçe belediyesi ise 1904’te kurulmuştur.
Çubuk: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 51.964 olup, 22.935'i ilçe merkezinde, 29.029'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 70, Sirkeli bucağına bağlı 14 köyü vardır.
İlçe toprakları doğu-batı istikametindeki dağların engebelendirdiği bir platodan meydana gelir. Kuzeyinde Aydos Dağı, güneybatısında Müre Dağı, güneydoğusunda İdris ve Karbasan Dağları yer alır. Batısından kaynaklanan suları Koca Çay, doğusundan kaynaklanan suları ise Çubuk Çayı toplar. Çubuk Vadisinde meydana gelen Çubuk Ovası 250 km2 genişliğindedir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri arpa, buğday, baklagillerdir. Çubuk Çayı kıyılarında sebze ve meyvecilik üretimi yapılır. En çok elma ve armut yetiştirilir. İlçede mermer ve perlit yatakları vardır.
İlçe merkezi Çubuk Ovasının güney ucunda Çubuk çayının iki yakasında yer alır. İl merkezinde 30 km mesafededir. Cumhuriyetten sonra ilçe olan Çubuk’un belediyesi 1922’de kurulmuştur.
Elmadağ: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 38.032 olup, 19.490'ı ilçe merkezinde 18.542'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 573 km2 olup, nüfus yoğunluğu 66’dır. İlçe topraklarını Elmadağı engebelendirir. Dağlardan kaynaklanan suları Balaban deresi toplar. Bu derenin kenarında meyvecilik yapılır. En çok elma üretilir. Ayrıca buğday ve arpa ekimiyle bağcılık da yapılır. MKE'ye bağlı Barut fabrikası başlıca sanayi kuruluşudur.
İlçe merkezi, Ankara-Kırıkkale kara ve demir yolu üzerindedir. Eskiden Asi Yozgat ve Küçük Yozgat adlarıyla bilinen Elmadağı, Çankaya ilçesine bağlı bucak iken 1960’da ilçe oldu. İl merkezine 39 km mesafededir. İlçe belediyesi 1944’de kurulmuştur.
Evren: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 6928 olup, 3810'u ilçe merkezinde, 3118'i köylerde yaşamaktadır. Şereflikoçhisar’a bağlı bir köy iken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kanunla ilçe merkezi oldu.
Gölbaşı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 43.522 olup, 25.123’ü ilçe merkezinde 18.399'u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 29 köyü vardır. Yüzölçümü 1111 km2 olup, nüfus yoğunluğu 39’dur. İlçe toprakları genelde düzdür. Mogan ve Emir gölleri ilçe sınırları içinde yer alır.
İlçe merkezi Mogan Gölünün kuzey kıyısında kurulmuştur. Köy iken 1945’te Çankaya’ya bağlı bir bucak merkezi oldu. 1955’te Gölbaşı’ndan Ankara-Konya karayolu geçince, transit ulaşıma yönelik bir konaklama merkezi halini aldı. 1975’ten sonra göl çevresinde kamu ve özel kuruluşlar tarafından dinlenme tesisleri kuruldu. Hızla büyüyen ilçe Ankara’nın bir banliyösü haline geldi. 1983’te ilçe olan Gölbaşı’nın belediyesi 1965’te kurulmuştur. İl merkezine 16 km mesafededir. İlçe topraklarında linyit ve zengin kil yatakları vardır.
Güdül: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 18.698 olup, 5504'ü ilçe merkezinde 13.194'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 26 köyü vardır. Yözölçümü 419 km2 olup, nüfus yoğunluğu 45’tir. İlçe toprakları İç Anadolu’nun stepleri ile Karadeniz bölgesinin dağlık alanları arasındaki geçiş kuşağında yer alır. İlçe topraklarından kaynaklanan suları Kimir çayı toplar. Bu akarsuyun vadisinde düzlükler vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şeker pancarı ve üzüm olup, ayrıca az miktarda elma, armut, pirinç, nohut ve mercimek yetiştirilir. Hayvancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. En çok kıl keçisi ve sığır beslenir. İlçe merkezi Kimir çayı vadisinin güney yamaçlarında kurulmuştur. Gelişmemiş küçük bir yerleşim merkezi olan Güdül 1957’de ilçe olmuştur. İl merkezine 82 km mesafededir. Belediyesi 1903’te kurulmuştur.
Haymana: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 55.527 olup, 9144’ü ilçe merkezinde 46.383’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 53, İkizce bucağına bağlı 5, yenice bucağına bağlı 25 köyü vardır. Yüzölçümü 2976 km2 olup, nüfus yoğunluğu 19’dur. İlçe toprakları genelde platolardan meydana gelmiştir. Cihanbeyli platosunun bir devamı olan ilçe topraklarının büyük bölümünü Haymana platosu meydana getirir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Tarım modern aletlerle yapılır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa şeker pancarı ve baklagillerdir. Hayvancılık gelişmiş olup en çok merinos koyunu ve sığır beslenir. İlçe topraklarında manganez yatakları vardır. İlçe merkezi Haymana platosu üzerinde Babayakup deresi kıyısında yer alır. İl merkezine 73 km mesafededir. İlçe belediyesi 1887’de kurulmuştur.
Kalecik: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 25.043 olup, 10.051’i ilçe merkezinde 14.992’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 20, Çandır bucağına bağlı 21, Hasanyaz bucağına bağlı 14 köyü vardır. Yüzölçümü 1318 km2 olup, nüfus yoğunluğu 19’dur. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağların ortasında Kızılırmak vadisi yer alır. Batısında Karbasan dağı, güneyinde İdris dağı vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, bağday, elma ve armut olup, ayrıca az miktarda baklagiller ve ayçiçeği yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiştir. Topraklarında bentonit ve mermer yatakları vardır. İlçe merkezi Ankara-Çankırı-Kastamonu karayolunun, 5 km güneyinde kurulmuştur. Gelişmemiş yerleşim merkezi olan Kalecik il merkezine 67 km mesafededir. Ankara-Zonguldak demiryolu kasabanın doğusundan geçer. İlçe belediyesi 1878’de kurulmuştur.
Kazan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.837 olup, 6.509'u ilçe merkezinde 15.328’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 31 köyü vardır. Yenimahalle ilçesine bağlı bir bucak iken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kanunla ilçe merkezi oldu.
Genelde ovalık olan ilçe topraklarının batısında Ayaş dağları yer alır. İlçe topraklarını Kurtboğazı deresi sular. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, baklagiller ve ayçiçeğidir. Hayvancılık gelişmiştir. İlçe merkezi Ankara-İstanbul karayolu üzerinde ve Kurtboğazı deresi kıyısında kurulmuştur.
Kızılcahamam: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 34.456 olup, 12.856’sı ilçe merkezinde, 21.600'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 42, Celtici bucağına bağlı 33, Güven bucağına bağlı 18, Pazar bucağına bağlı 13 köyü vardır. Yüzölçümü 1712 km2 olup, nüfus yoğunluğu 20’dir. İlçe toprakları dağlık ve ormanlıktır. İlçe topraklarından kaynaklanan suları Kimir Çayı ve Kurtboğazı Deresi toplar. Kurtboğazı Deresi üzerinde Ankara’nın içme suyunu karşılamak için kurulmuş bir baraj yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, pirinç, armut, elma, üzüm olup ayrıca az miktarda baklagiller yetiştirilir. Arıcılık, ormancılık ve hayvancılık gelişmiştir. En çok Ankara keçisi beslenir. Turizm ve ticaret ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır.
İlçe merkezi Ankara-İstanbul karayolu üzerinde yer alır. Eski bir kasabadır. İlçe merkezi 1880’de Demirören'den Pazar'a, 1915’den sonra da ismi Kızılcahamam olarak değiştirilen Yabanad'a taşındı. İl merkezine 64 km mesafededir. İlçe merkezi yaylası ve şifalı menba suları ile iyi bir dinlenme yeridir. İlçe belediyesi 1915’te kurulmuştur.
Nallıhan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 36.779 olup, 11.638’i ilçe merkezinde, 25.141'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 56, Beydibi bucağına bağlı 13, Çayırhan bucağına bağlı 6 köyü vardır. Yüzölçümü 1978 km2 olup, nüfus yoğunluğu 19’dur. İlçe toprakları genelde dağlık olup, Köroğlu Dağlarının güney batı uzantıları üzerinde yer alır. Sakarya Nehri üzerinde kurulan Sarıyar ve Gökçekaya Barajlarının arkasında meydana gelen sun'i göllerin bir kısmı ilçe toprakları içinde kalır. Dağlardan kaynaklanan suları Aladağ Çayı ve Nallısu Deresi toplar.
Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayanır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, arpa, üzüm, elma ve armut olup, ayrıca az miktarda baklagiller yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiştir. En çok Ankara keçisi ve koyun beslenir. Karaçamdan meydana gelen ormanlardan tomruk elde edilir.
İlçe merkezi Nallı su deresinin vadisinde kurulmuş olup, 1599’da Bağdat seferinden dönen Nasuh Paşa’nın kurduğu hanın çevresinde gelişmiştir. Eski Ankara-İstanbul karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 157 km mesafededir. İlçe belediyesi 1865’te kurulmuştur.
Polatlı: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 99.965 olup, 60.158'i ilçe merkezinde 39.807’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 43, Temelli bucağına bağlı 18, Yenimehmetli bucağına bağlı 26 köyü vardır. Yüzölçümü 3.789 km2 olup, nüfus yoğunluğu 26’dır. İlçe toprakları genelde orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. İlçe topraklarından kaynaklanan suları Sakarya ırmağı ve kolları toplar.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, yulaf, şeker pancarı, mercimek, nohut, üzüm ve ayçiçeği olup, ayrıca az miktarda fasülye, elma, armut yetiştirilir. Hayvancılık önemli gelir kaynakları arasında yer alır ve en çok merinos koyunu ve Ankara keçisi beslenir. Sanayinin gelişmediği ilçede MKE’ye bağlı inşaat ve kazı makinaları fabrikası ile un fabrikaları vardır.
İlçe merkezi Ankara-İzmir karayolu üzerinde yer alır. İstanbul-Ankara demiryolu da ilçe merkezinden geçer. Polatlı ve çevresi eski bir yerleşim merkezidir. Hitit ve Frigler devrinde “Gordion” önemli merkez idi. İstiklal Savaşı'nda Yunan ordusu Polatlı sınırına kadar yaklaşmış ise de, hezimete uğrayarak geri dönmüştür. Sakarya Muharebesinde Türk ordusunun karargahı Alagöz’den Polatlı’ya nakledilmiştir. İlçe belediyesi 1926’da kurulmuştur.
Şereflikoçhisar: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 60.701 olup, 37.534'ü ilçe merkezinde 23.167’si köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerden meydana gelir. En yüksek noktası Küçükdağ Tepesidir. (1648 m). Topraklardan kaynaklanan suları Kızılırmak ve Peçeneközü çayı toplar. Tuz Gölünün kuzeydoğu bölümü ile Hirfanlı Barajının bir bölümü ilçe sınırları içinde kalır. Tabii bitkisi step olup, ormanlık arazi yoktur.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, baklagiller, üzüm, elma, ayçiçeği ve armuttur. Hayvancılık önemli gelir kaynaklarından olup, merinos koyunu ve Ankara keçisi yetiştirilir.
İlçe merkezi Peçeneközü deresi kıyısında kurulmuştur. Ankara-Konya kavayolu, ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 126 km mesafededir. Aksaray’a bağlı iken 1933’te Ankara’ya bağlandı. İlçe belediyesi 1886’da kurulmuştur.
Tarihi Eserler ve Turistik Yerleri
Ankara ili tarihi eserleri ve tabii güzellikleri bakımından oldukça zengindir. Çok eski devirlerden zamanımıza kadar gelen çeşitli devirlere ait tarihi zenginliklerin başlıcaları şunlardır :[/color]
Ankara Kalesi: Frigya Kralı Midas tarafından M.Ö. sekizinci asırda yaptırılan kalenin; Galatlar, Romalılar, Bizanslılar ve İslam orduları tarafından genişletildiği, Selçuklular tarafından tamir edildiği biliniyor. Kalede Hititlere ait eserlerin bulunuşu, Hititler zamanında yapıldığına işarettir. Eshab-ı kirama ait çok sayıda kabirlerin bulunduğu, fakat zamanla izlerinin kaybolduğu tahmin edilmektedir. Ankara kalesinin iki burcu vardır. Kuzeyde’ki burç kısmen tamir görmüştür. Burada Türk bayrağı dalgalanır. Güneydeki burç ise tamire muhtaçtır. Kaleden Ankara şehrinin yüzde doksanını seyretmek mümkündür.
654 senesinde İslam ordusu Ankara Kalesini fethetmiş, Harun Reşid zamanında ise Ankara ilinin tamamı Bizanslılardan alınmıştır. Ancak 1101’de tekrar Bizansın eline düşmüş, 1073’de ise Selçuklular kaleyi ve şehri yeniden almışlardır.
Ankara Kalesi başlı başına bir tarihtir. Kale iç ve dış olarak iki kısımdır. Dış kale eski Ankara’yı yürek biçiminde kuşatır. İç kale dört katlıdır. Ankara taşı ve spoliyen taşından yapılmıştır. Dış kapı ve Hisar kapısı olarak iki kapısı ve 42 kulesi vardır. Kalede 17. asırda 86 top, 170 çeşme ve 3 bin kuyu vardı. Deniz seviyesinden yüksekliği 978 metredir.
Eskiden Ankara kalesinden inen surlar ovaya kadar yayıldığından, eski Ankara, surlar içinde kalırdı. Bugün bu surlardan hiç eser kalmamıştır. Eski Ankara’da dar sokaklar, dik ve kıvrıntılı yollar, kerpiç ve ahşap evler çoğunluktadır. Son senelerdeki hızlı şehirleşme sebebiyle, eski Ankara’ya ait evler, mezarlıklar, çeşmeler, hatta cami ve medreseler kaybolup gitmiştir. Eski Ankara; Hacıbayram, Çankırı Kapı, Ulus ve İtfaiye Meydanı, Erzurum Caddesi ve Kayabaşı Mahallesi ile sınırlıydı.
Elmadağ menbaları muntazam kanallarla eski Ankara’ya ve hatta şehrin kale kısmına kadar çıkartılmıştır. Kayaş vadisi ve Üregel köyü civarındaki Hanım Pınar’ı, Cebeci ve alt kısmının su ihtiyacını karşılamıştır. Şehirde valilik yapan Abidin Paşa ise Atpazarına su çıkartmıştır. Eskiden bugünkü Ulus Meydanında büyük bir mezarlık bulunuyordu. Eski Ankara’dan birkaç cami ve eser hariç, hemen hemen hiçbir şey kalmamıştır.
Evliya Çelebi’nin kaleminden Ankara şöyle anlatılır: “6600 kadar mamur hanesi vardır. 200 aded sebili, 200 dükkanı bulunur. Süslü bir bedesteni, dört tane zincirli kapısı vardır. Çarşılarının ekserisi yüksek yerlerde kurulmuştur. Uzun çarşı, Atpazarı, Kalealtıpazarı çok kalabalık olan pazarlardandır. Ana caddeleri, mahalle arası sokaklarına temiz, beyaz taştan yapma kaldırım döşelidir. Ayan ve eşrafı bilgin, şairleri çok fazladır. Bini aşkın iyi yetiştirilmiş ve Kur’an-ı kerimi ezberinde tutabilen çocukları bulunmaktadır. Kadınları rengarenk yumuşak ferace giyip, gayet edepli gezerler. Tiftik keçisinin pastırması lezzetli ve nefis kokuludur. Çünkü keçileri, dağlarında pırnar yaprağı yerler. Tiftik keçisi beyaz, süt gibi olup, onun gibi beyaz bir mahluk dünyada yoktur.”[/color]
Gavur Kalesi: Haymana yakınında olup, Hitit devrinden kalmadır. M.Ö. 1450’de yapılmıştır, üzerinde Hitit kıyafetlerini belirten kabartmalar yer almaktadır.
Kalecik Kalesi: Kalecik ilçesindedir. Romalılar devrinden kalmadır. Sarp bir tepe üzerindedir.
Camiler: Selçuklu ve Osmanlı devirlerinden kalma çok sayıda cami vardır. Meşhur camilerden bazıları şunlardır:[/color]
Hacı Bayram Camii ve Türbesi: 1427’de büyük alim Hacı Bayram-ı Veli tarafından Hemedanlı Ebu Bekr Mehmed’e yaptırılmış ve 16. asırda Mimar Sinan tarafından tamir edilmiş, zarif bir de minare eklenmiştir. Caminin yanında bulunan Hacı Bayram-ı Veli ve yakınlarının bulunduğu türbe, 1947’de yapılmıştır. Caminin mihrabı açık mavi ve siyah çinilerle süslüdür. Ceviz oymalı minberi beş köşeli yıldız motifleriyle işlidir. Ahi Şerafetullah türbesi ise caminin karşısında bulunmaktadır.
Ahi Elvan Camii: Samanpazarı semtindedir. 1382’de Ahi Elvan Mehmed Bey tarafından yaptırılmıştır. Sultan Çelebi Mehmed 1413’te camiyi tamir ettirmiştir. Ceviz oyma minberi, Türk oymacılığının şaheseridir.
Alaaddin Camii: Ankara Kalesi içinde 1198’de Selçuklu Sultanı İkinci Kılıçarslan’ın oğlu ve Ankara valisi olan Muhiddin Mes’ud Şah tarafından yaptırılmıştır. Önünde tarihi bir çeşme vardır. 1361’de Lülü Paşa, 1434’te de Şerife Sünbül Hanım tarafından tamir ettirilmiştir. Ankara'nın en eski camisidir. Ceviz ağacından yapılmış olan minberi, Türk oyma sanatının nadide eserlerindendir.
Aslanhane (Ahi Şerafeddin) Camii: Atpazarı semtindedir. 1290’da Ahi reislerinden Şerafeddin tarafından yaptırılmıştır. Dış duvarlarında bulunan arslan figürleri yüzünden bu isim verilmiştir.
Cenabi Ahmed Paşa Camii (Yeni Cami): Öncebeci semtinde olup, 1566’da Anadolu Beylerbeyi Cenabi Ahmed Paşa tarafından yaptırılmıştır. Yeni Cami ve Ahmediye Camii adlarıyla da tanınır. 1802, 1887 ve 1940’da tamir görmüştür. Beyaz mermerden yapılmış minber ve mihrabı çok güzeldir. Caminin sol tarafında bulunan türbelerde Azimi ve Cenabi Ahmed Paşa türbeleri yer alır.
Hacı Musa Camii: Demirtaş Mahallesinde olup, 1461’de Hacı Musa tarafından yaptırılmıştır. 1923’de tamir gören cami, dikdörtgen şeklinde kerpiç duvarlıdır.
İki Şerefeli Cami: Ulucanlar semtindedir. 1674’te Resul Efendi tarafından yaptırılmıştır. Bu yüzden Resul Efendi Camii diye de bilinir. Minaresi iki şerefeli olduğu için bu ismi almıştır.
Karacabey Camii: 1440’ta İkinci Muradın komutanlarından Karacabey tarafından Mimar Ebubekir oğlu Ahmed’e yaptırılmıştır. Caminin yanında bir imaret bulunur. Bu yüzden İmaret Camii diye de bilinir. Bahçenin sağ tarafında Karacabey'in türbesi vardır.
Karanlık Mescid: On altıncı yüzyılda Elhac Hasan tarafından yaptırılmıştır. Sabuni Mescid adıyla da anılır. Küçük mihrabı geometrik desenlerle süslüdür. Kapısı ile kitabesi, İstanbul Türk-İslam Eserleri Müzesinde bulunmaktadır.
Saraç Sinan Mescidi: Atpazarı’ndadır. Sultan İkinci Gıyaseddin zamanında 1288’de Elhac Siraceddin tarafından Mimar Yusuf bin Kulhasan’a yaptırılmıştır. Caminin yanındaki türbede sekiz sanduka vardır.
Zincirli Cami: 1687’de Şeyhülislam Ankaralı Mehmed Emin Ankaravi tarafından yaptırılmıştır. 1879, 1911 ve 1937 yıllarında üç kez tamir görmüştür. Alt kısmı kırmızı Ankara taşından yapılmıştır. Üst kısmı tuğla, çatısı da ahşaptır. Minberi çiçek ve geometrik şekillerle süslenmiştir.
Bünyamin Camii: Alaş’tadır. On altıncı asırda Şeyh Bünyamin Ayaşi için yapılmıştır. Caminin kuzeydoğusunda Şeyh Bünyamin’in türbesi vardır.
Akşemseddin Camii: Beypazarı’nda, Şeyh Akşemseddin adına yaptırılmıştır. Bir kaç defa tamir görmüştür. Minaresi tek şerefelidir. Alt katında dükkanlar vardır.
Kurşunlu Cami: Beypazarı’nda Sadrazam Nasuh Paşa tarafından 17. yüzyılda yaptırılmıştır. Kubbesi kurşunlu olduğu için bu isimle anılmaktadır.
Maltepe Camii: Cumhuriyet devrinde yapılmış olup, klasik Osmanlı mimari özelliklerini taşır.
Kocatepe Camii: Yeni yapılan camilerdendir. 1967 senesinde inşasına başlanan cami, 1986’da ibadete açıldı. 3500 metrekarelik bir alanı kaplayan caminin bir konferans salonu, kitaplığı, çarşısı ve büyük bir otoparkı vardır. Türkiye’nin namaz kılma alanı olarak en büyük camisidir.
Türbeleri: Ankara’da bulunan türbeler taş ve tuğladan yapılmış sade türbelerdir. Başta Hacı Bayram-ı Veli hazretleri olmak üzere, Ahi Şerafeddin, Gülbaba, Karyağdı Karacabey, Yörükdede, Şeyh Behaeddin, Kesikbaş, Ahmed Taceddin, Şeyh Sadreddin, Şeyh Mustafa Karababa ve Kadı Çelebi türbesi bulunan büyük zatlardan bazılarıdır.
Hanlar: Ankara’da çok sayıda han vardır. Kurşunlu (Mahmud Paşa) Kervansarayı, Yeni Pirinç Hanı, Çengelli Han, Çukur Han, Taşhan, Bakırhan, Suluhan, Tuzhan, Pembehan, Attarbaşıhan, Nasuhpaşahanı ve Ayazaik bunlardan başlıcalarıdır. Bugün bu hanların çoğu yıkıntı halindedir.
Hamamlar: Ankara’nın çeşitli yerlerinde tarihi hamamlar vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:[/color]
Eski Hamam: Ulus’ta olup, 15. asırda yapılmıştır.
Karacabey Hamamı: 1444’te Varna Muharebesinde şehid olan Karacabey adına yaptırılmıştır. Çeşitli zamanlarda tamir görmüştür.
Şengül Hamamı: On sekizinci asırda yapılmıştır. İstiklal mahallesindedir. On dokuzuncu asırda tamir görmüştür. Çifte hamam durumundadır.
Medreseler: Selçuklu devrinde ilim merkezi olan Ankara, Osmanlı devrinde de bu durumunu muhafaza etmiştir. Özellikle Fatih devrinde Ankara’da ilim en yüksek noktasına ulaştı. Melike Hatunun yaptırdığı Kara Medrese meşhurdur. Hacı Bayram, Zincirli, İpekçioğlu, Kağnı Pazar, Mermerzade, Aliağa, Sevdediye, İbadullah, Doğanbey, Minharoğlu, Seyfeddin, Karabey, Kethüda, Saz Abdullah, Taşköprüzade, Sarı Hatip, Mustafa Paşa, Sarı Kadın, Ayazade, Seyfiye, Yeğenbey, Yeşil İlahi, Saraç Sinan ve Sultan Alaaddin Ankara’da bulunan medreselerin önde gelenlerini teşkil ederler.
Ankara evleri: Eski Ankara evleri mimari, iç düzeni ve süslemeleri ile Türk mimarisinin en seçkin örnekleridir. Dolap kapakları, tavan ve raflardaki ağaç oymacılığı Türk oymacılık san’atının şaheserleridir. Fakat bu evler yok denecek kadar azalmıştır. Eski san’at eserleri bugün yerini beton yığınlarına bırakmıştır.
Çankaya Atatürk Müzesi: Atatürk’ün oturduğu köşk olup, içinde Atatürk’ün kullandığı eşya ve mobilyalar muhfaza edilmektedir. Cumhurbaşkanlığı köşkünün bahçesindedir. Eski bir bağ evidir.
Anıtkabir Müzesi: Atatürk’ün yattığı bu yer, müze haline getirilmiştir. Atatürk’ün eşyaları, 3113 kitabı ve belgeleri, kendisine hediye edilen kılıç ve şiltler burada bulunmaktadır. Projesini Ord. Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arda hazırlamıştır. 1944 - 1953 yılları arasında yapılmıştır. Büyük lahdin mermeri tek parça ve 42 ton ağırlığındadır.
TBMM Müzesi: 23 Nisan 1920-1923’de ilk Büyük Millet Meclisinin bulunduğu binada bu devre ait eşyalar sergilenmektedir.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi: Cumhuriyetin ilk senelerinde “Hitit Müzesi” olarak kurulan bu müze daha sonra “Arkeoloji Medeniyetleri Müzesi” oldu. 1967’de zenginleştirilerek “Anadolu Medeniyetleri Müzesi” olmuştur. Anadolu’nun muhtelif bölgelerindeki kazılarda ele geçen eserler burada sergilenmektedir.
Kurşunlu Han ve Mahmud Paşa Bedesteni tamir edilerek müze haline getirilmiştir. Alacahöyük, Kargamış, Aslantepe ve Sakargözü kabartmaları bulunmaktadır. Yontma taş ve cilalı taş devrine ait eserler de bulunmaktadır.
Etnoğrafya Müzesi: 1928’de kurulmuştur. Atatürk’ün naşı 1938’den 1953’e kadar 15 sene burada kalmıştır. Bu müze, Türk-İslam eserleri bakımından çok zengindir. İşlemeler, dokumalar, altın ve gümüş işlemeli elbiseler, 17. asırda Ankara evlerinin döşenmiş hali, Selçuklu ve Osmanlı ahşap işçiliği, folklor, tarihi zengin kolleksiyonlar, bakır eşyalar, Türk yazı san’atına ait eserler, tarikat mensuplarına ait eşyalar bu müzeyi süslemektedir.
Diğer müzeler: Ankara müzeler bakımından çok zengindir. Devlet Demiryolları Müzesi, Sağlık Müzesi, Hayvanat Müzesi, Tabiat Tarihi Müzesi, bu müzelerden bazılarıdır.
Anıtlar: Ulus Mdanında Zafer Anıtı, Etnografya Müzesi ve Orduevi önünde Atatürk Anıtları, Yenişehir’de Güvenlik Anıtı ve Polatlı’da Sakarya Şehidleri Abidesi başlıcalarıdır.
Milli Kütüphane:Türkiye’nin en büyük ve en modern kütüphanesidir. Çok değerli eski eserler vardır. Nükleer saldırı dahil her türlü tehlikeye karşı korunabilecek şekilde inşa edilmiştir. Birbirinden değerli el yazma eser özel kasalarda saklıdır. Dünyaada tek nüshası bulunan Muradname buradadır.
Augustus Tapınağı: Tapınak iki bölümdür: Birinci bölüm, Frigyalılar zamanında “Men” adına M.Ö. 2. asırda yapılmıştır. İkinci bölüm; Galat Kralı Pylamenes tarafından M.S. 10. yılda Roma İmparatoru Augustus adına yapılmıştır. İlk yapıldığında 4 duvardan ibaretti. Sonradan çevresi sütunlarla kuşatıldı. Manisa’daki Artimes Tapınağına benzer. Kitabede, Augustus'un 57 senelik iktidarı anlatılır. Bu tapınak, Hacı Bayram Camii'ne bitişiktir. Osmanlılar devrinde burası medrese olarak kullanıldı.
Tulianus Sütunu: M.S. 4. asırda dikilmiştir. Ulus semtinde Hükumet Meydanındadır.
Roma Hamamı: M.S. 3. asırda Roma İmparatoru Caracalla tarafından yaptırılmış olup, 500 sene hamam olarak kullanılmış ve M.S. 8. asırda yangın neticesi yıkılmıştır. Çankırı Caddesi üzerindedir. Hamamda pek çok eski para bulunmuştur. Soğuk ve sıcak olarak iki kısımdır.
Gordion: Polatlı yakınında, Yassıhöyük köyündedir. M.Ö. 8. asırda Frigya’nın başkenti olmuştur. Hitit, Asur ve Frigya devrinin önemli bir şehri idi. 1950 senesinde yapılan kazılarda Frigyalılara ait saray, Hitit mezarlığı ve Midas’ın mezarı bulundu. Midas, eşek kulaklı olarak tasvir edilmiştir. Frigya krallığına son veren Kimmerler ile Perslerden şehri alan Galatlar (M.Ö. 278) bu şehri yakıp yıktılar. Efsaneye göre bu şehrin Zeus tapınağında çözülmesi zor bir düğüm vardı. M.Ö. 33’te Makedonya Kralı İskender, bu düğümü kılıcı ile keserek çözdü. Efsaneye göre bu düğümü çözen Asya’ya hakim olacaktı.
Elmadağ: Ankara'ya 25 km uzaklıkta bulunan ve kışın devamlı karla örtülü olan Elmadağ’daki “Elmadağ Dağ Evi” ve “Elmadağ Kayak Merkezi” kışın Ankaralıların en çok uğradığı yerlerden biridir. Burada kış sporları çok yapılır.
Kızılcahamam: Selçuklu mimarisinin hususiyetlerini taşıyan hamamları vardır. Çam ormanları ile çevrili vadi, memba suları ile yazın ideal bir dinlenme yeridir. Kaplıcaları romatizma, nevralji, nefrit ve kadın hastalıklarına iyi gelir. İçmeleri ise mide, karaciğer ve safra kesesi hastalıklarına şifalıdır. Maden suyu meşhurdur.
Haymana, mağara ve kaplıcaları: Turistlerin gezdiği yerler arasındadır. Kaplıcaları, çocuk felcine, kadın hastalıklarına, romatizma ve nefrite iyi gelir. İçmeleri ise idrar yolu hastalıklarına faydalıdır.
Atatürk Orman Çiftliği: Yüzme havuzu, hayvanat bahçesi ve çeşitli tesisleri ile bir gezinti mahallidir.
Gençlik Parkı: Şehir merkezinde bulunmaktadır. Çay bahçeleri, gazinoları, havuzu, lunaparkı ve diğer eğlence yerleri ile Ankaralılar için ideal bir dinlenme merkezidir.
Gezilecek turistik yerler: Çubuk Barajı, Gölbaşı, Karagöl, Söğütözü, Ayaş Beli, Dikmen (Çuldağ), Beyman Ormanları, Sarıyar barajı, Soğuksu, Beypazarı Tekedağı, Karagöl ormanı, Deliktaş ormanı, Milli Park, Çamkoru önemli turistik yerlerdir.
Kaplıcaları: Ayaş kaplıcası romatizma, nevralji, kadın hastalıkları ile kırık ve çıkıklara iyi gelir. Ayaş İçmesi ise safra taşı ve böbrek kumları olan hastalar için istifadelidir. Karakaya Kaplıcaları romatizma, nefrit, kadın hastalıkları, çocuk felcine şifalıdır. Karakaya İçmesi mide rahatsızlıklarına iyi gelir. Beypazarı Kaplıca ve İçmeleri de çok faydalıdır.[/color]Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Dünya'nın Yapısı - Dünyanın Katmanları Nelerdir?
Dünya'nın Yapısı
Dünya'nın iç yapısı: bir dış silikat katı kabuk, oldukça viskoz bir astenosfer ve manto, mantodan çok daha az viskoz olan sıvı bir dış çekirdek ve katı bir iç çekirdek olmak üzere küresel kabuklarda katmanlıdır. Dünya'nın iç yapısının bilimsel olarak anlaşılması, topografya ve batimetri gözlemlerine, dışa doğru kaya gözlemlerine, volkanlar veya volkanik aktiviteyle yüzeye getirilen örneklere, Dünya'dan geçen sismik dalgaların analizine, Dünya'nın yerçekimi ve manyetik alanlarına, Dünya'nın derin iç kısmının karakteristiği basınç ve sıcaklıklardaki kristal katılarla deneyler.
Kütlesi
Dünya'nın yerçekimi tarafından uygulanan kuvvet kütlesini hesaplamak için kullanılabilir. Gökbilimciler, yörüngedeki uyduların hareketini gözlemleyerek Dünya'nın kütlesini de hesaplayabilirler. Dünya'nın ortalama yoğunluğu, tarihsel olarak sarkaçları içeren gravimetrik deneylerle belirlenebilir.[1]
Yapısı
Dünya'nın yapısı iki şekilde tanımlanabilir:[2] reoloji gibi mekanik özelliklerle veya kimyasal olarak. Mekanik olarak litosfer, astenosfer, mezosferik manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe ayrılabilir. Kimyasal olarak, Dünya kabuk, üst manto, alt manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe ayrılabilir. Dünya'nın jeolojik bileşen katmanları yüzeyin aşağıdaki derinliklerinde bulunur:[3]
Dünya'nın katmanlanması dolaylı olarak depremlerin yarattığı kırılmış ve yansıtılmış sismik dalgaların yolculuk süresi kullanılarak çıkarılmıştır. Çekirdek, kesme
dalgalarının içinden geçmesine izin vermezken, seyahat hızı (sismik hız) diğer katmanlarda farklıdır. Farklı katmanlar arasındaki sismik hızdaki değişiklikler Snell yasası nedeniyle bir prizmadan geçerken hafif bükülme gibi kırılmaya neden olur. Benzer şekilde, yansımalara sismik hızda büyük bir artış neden olur ve bir aynadan yansıyan ışığa benzer.
Deprem dalgaları ile Dünya'nın iç haritalanması.
Kabuk
Yerkabuğunun derinliği 5-70 kilometre (3.1-43.5 mi)[4] arasındadır ve en dıştaki tabakadır.[5] İnce kısımlar, okyanus havzalarının (5–10 km) altında yatan ve bazalt gibi yoğun (mafik) demir magnezyum silikat magmatik kayalardan oluşan okyanus kabuğudur. Daha kalın kabuk, daha az yoğun olan ve granit gibi (felsik) sodyum potasyum alüminyum silikat kayalarından oluşan kıtasal kabuktur. Kabuğun kayaları iki ana kategoriye ayrılır - sial ve sima (Suess, 1831-1914). Sima'nın Conrad süreksizliğinin (ikinci dereceden süreksizlik) yaklaşık 11 km altında başladığı tahmin edilmektedir. Kabuk ile birlikte en üstteki manto litosferi oluşturur. Kabuk-manto sınırı, fiziksel olarak farklı iki olay olarak ortaya çıkar. Birincisi, en yaygın olarak Mohorovičić süreksizliği veya Moho olarak bilinen sismik hızda bir süreksizlik vardır. Moho'nun nedeninin, plajiyoklaz feldspat (yukarıda) içeren kayalardan feldspat içermeyen kayalara (aşağıda) kaya bileşiminde bir değişiklik olduğu düşünülmektedir. İkincisi, okyanus kabuğunda, kıtasal kabuğa konulmuş ve ofiyolit dizileri olarak korunmuş, ultrasifik kümülatlar ile tektonize harzburgitler arasında kimyasal bir süreksizlik vardır.
Şu anda Dünya'nın kabuğunu oluşturan birçok kaya 100 yıl (1 × 108) yıl önce oluştu; bununla birlikte, bilinen en eski mineral taneleri yaklaşık 4.4 milyar (4.4 × 109) yaşında olup, Dünya'nın en az 4.4 milyar yıldır sağlam bir kabuğa sahip olduğunu göstermektedir.[6]
Dünya'nın iç şematik görünümü. 1. kıta kabuğu - 2. okyanus kabuğu - 3. üst manto - 4. alt manto - 5. dış çekirdek - 6. iç çekirdek - A: Mohorovičić süreksizliği - B: Gutenberg Süreksizliği - C: Lehmann – Bullen süreksizliği.
Manto
Dünya'nın mantosu 2.890 km derinliğe kadar uzanır ve onu dünyanın en kalın tabakası yapar.[7] Manto, geçiş bölgesi ile ayrılan üst ve alt mantoya bölünmüştür.[8][9] Mantonun çekirdek-manto sınırının yanındaki en alt kısmı, D (belirgin dee-double-prime) katmanı olarak bilinir.[10] Mantonun altındaki basınç ≈140 GPa'dır (1,4 Matm).[11] Manto, üstteki kabuğa göre demir ve magnezyum açısından zengin silikat kayalarından oluşur.[12] Katı olmasına rağmen, manto içindeki yüksek sıcaklıklar silikat malzemenin çok uzun zaman aralıklarında akabileceği kadar yumuşak olmasına neden olur.[13] Mantonun konveksiyonu, yüzeyde tektonik plakaların hareketleri ile ifade edilir. Mantoya daha derine inerken yoğun ve artan basınç olduğundan, mantonun alt kısmı üst mantodan daha az akar (mantodaki kimyasal değişiklikler de önemli olabilir). Mantonun viskozitesi, derinliğe bağlı olarak 1021 ila 1024 Pa · s arasında değişmektedir.[14] Buna karşılık, suyun viskozitesi yaklaşık 10−3 Pa · s ve ziftin viskozitesi 107 Pa · s'dir. Plaka tektoniğini yönlendiren ısı kaynağı, gezegenin oluşumundan kalan ilkel ısı ve ayrıca Dünya'nın kabuğundaki ve mantosundaki uranyum, toryum ve potasyumun radyoaktif bozunmasıdır.[15]
Çekirdek
Dünya'nın ortalama yoğunluğu 5.515 g / cm3'tür.[16] Yüzey malzemesinin ortalama yoğunluğu sadece 3.0 g / cm3 olduğu için, Dünya'nın çekirdeğinde daha yoğun malzemelerin bulunduğu sonucuna varmalıyız. Bu sonuç, 1770'lerde yapılan Schiehallion deneyinden beri bilinmektedir. Charles Hutton, 1778 raporunda, Dünya'nın ortalama yoğunluğunun, iç kayaya göre {\ displaystyle {\ tfrac {9} {5}}} {\ tfrac {9} {5}} olması gerektiği sonucuna vardı. Dünya'nın metalik olması gerekir. Hutton bu metalik kısmın Dünya çapının yaklaşık% 65'ini işgal ettiğini tahmin ediyordu. [17] Hutton'un Dünya'nın ortalama yoğunluğuna ilişkin tahmini, 4.5 g / cm3'te hala yaklaşık% 20 çok düşüktü. Henry Cavendish, 1798 burulma dengesi deneyinde, modern değerin% 1'i içinde 5.45 g / cm3 değerinde bir değer buldu.[18] Sismik ölçümler, çekirdeğin iki parçaya ayrıldığını, yarıçapı ≈1,220 km[19] ve bunun ötesinde,43,400 km'lik bir yarıçapa uzanan sıvı bir dış çekirdek olduğunu göstermektedir. Yoğunluklar dış çekirdekte 9.900-12.200 kg / m3 ve iç çekirdekte 12.600-13.000 kg / m3 arasındadır.[20]
İç çekirdek 1936'da Inge Lehmann tarafından keşfedildi ve genellikle esas olarak demir ve bir miktar nikelden oluştuğuna inanılıyor. Bu katman, kesme dalgalarını (enine sismik dalgalar) iletebildiğinden, katı olmalıdır. Deneysel kanıtlar bazen çekirdeğin kristal modellerini eleştirdi.[21] Diğer deneysel çalışmalar yüksek basınç altında tutarsızlık göstermektedir: çekirdek basınçlardaki elmas örs (statik) çalışmaları şok lazer (dinamik) çalışmalarından yaklaşık 2000 K daha düşük erime sıcaklıkları vermektedir.[22][23] Lazer çalışmaları plazma yaratır[23] ve sonuçlar, iç çekirdek koşullarının sınırlandırılmasının, iç çekirdeğin katı mı yoksa katı yoğunluğuna sahip bir plazma mı olduğuna bağlı olacağını düşündürmektedir. Bu aktif bir araştırma alanıdır.
Yaklaşık 4.6 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumunun ilk aşamalarında erime, yoğun maddelerin gezegensel farklılaşma (bkz. Demir felaketi) adı verilen bir süreçte merkeze doğru batmasına neden olurken, daha az yoğun malzemeler kabuğa göç ederdi. Bu nedenle çekirdeğin büyük ölçüde demirden (% 80), nikel ve bir veya daha fazla ışık elementinden oluştuğuna inanılırken, kurşun ve uranyum gibi diğer yoğun elementler önemli olmak için çok nadirdir veya daha hafif olana bağlanma eğilimindedir böylece kabukta kalır (felsik maddelere bakınız). Bazıları iç çekirdeğin tek bir demir kristali şeklinde olabileceğini öne sürdü.[24][25]
Laboratuvar koşulları altında bir demir-nikel alaşımı numunesi, 2 elmas ucu (elmas örs hücresi) arasında bir mengene içinde tutup daha sonra yaklaşık 4000 K'ye ısıtılarak corelike basınçlara maruz bırakıldı. Dünya'nın iç çekirdeğinin kuzeyden güneye doğru uzanan dev kristallerden yapıldığı teorisini güçlü bir şekilde destekledi.[26][27]
Sıvı dış çekirdek, iç çekirdeği çevreler ve nikel ile karıştırılmış demir ve eser miktarda daha hafif elementlerden oluştuğuna inanılır.
Son spekülasyonlar çekirdeğin en iç kısmının altın, platin ve diğer siderofil elementlerle zenginleştirildiğini göstermektedir.[28]
Dünya'yı içeren madde, bazı kondrit göktaşları ve Güneş'in dış kısmı ile temel yollarla bağlantılıdır.[29][30] Dünya'nın temelde bir kondrit göktaşı gibi olduğuna inanmak için iyi bir neden var. 1940'tan başlayarak, Francis Birch de dahil olmak üzere bilim adamları, Dünya'yı etkileyen en yaygın göktaşı türü olan sıradan kondritler gibi öncül olarak jeofizik inşa ettiler, ancak en az bol miktarda da olsa, entatit kondritler olarak da göz ardı ettiler. İki göktaşı tipi arasındaki temel fark, son derece sınırlı mevcut oksijen koşulları altında oluşan enstatit kondritlerin Dünya'nın çekirdeğine karşılık gelen alaşım kısmında kısmen veya tamamen mevcut olan bazı normal oksifil elementlere yol açmasıdır.
Dinamo teorisi, dış çekirdekteki konveksiyonun Coriolis etkisi ile birleştiğinde Dünya'nın manyetik alanına yol açtığını öne sürüyor. Katı iç çekirdek, kalıcı bir manyetik alanı tutamayacak kadar sıcaktır (bkz. Curie sıcaklığı), ancak muhtemelen sıvı dış çekirdek tarafından üretilen manyetik alanı stabilize etmek için hareket eder. Dünya'nın dış çekirdeğindeki ortalama manyetik alan gücünün, yüzeydeki manyetik alandan 50 kat daha güçlü olan 25 Gauss (2.5 mT) olduğu tahmin edilmektedir.[31][32]
Son kanıtlar, Dünya'nın iç çekirdeğinin gezegenin geri kalanından biraz daha hızlı dönebileceğini düşündürmektedir;[33] Bununla birlikte, 2011 yılında yapılan daha yeni çalışmalar bu hipotezin sonuçsuz olduğunu bulmuştur. Doğada salınımlı veya kaotik bir sistem olabilen çekirdek için seçenekler kalır. [Alıntı gerekli] Ağustos 2005'te Science dergisinde bir jeofizik ekibi ekibi, tahminlerine göre Dünya'nın iç çekirdeğinin yılda yaklaşık 0.3 ila 0.5 derece döndüğünü açıkladı yüzeyin dönüşüne göre daha hızlıdır.[34][35]
Dünya'nın sıcaklık gradyanı için mevcut bilimsel açıklama, gezegenin ilk oluşumundan kalan ısının, radyoaktif elementlerin bozulmasının ve iç çekirdeğin donmasının bir kombinasyonudur.
Dünyanın Katmanları Nelerdir?
Dünyanın katmanları aşağıdaki gibidir toplam 5 katmandan oluşmaktadır.
Hava küre (Atmosfer)
Su küre (Hidrosfer)
Taş küre (Litosfer)
Ateş küre (Pirosfer)
Ağır küre (Barisfer)
Hava Küre: Gazların karışımından oluşan tabakadır, %78 azot, %21 oksijen, %1 karbondioksit bulunmaktadır. Kalınlığı 45-100 km arasında değişiklik göstermektedir. Her 100m yükselinince
Su Küre: Okyanus, deniz, göl ve nehirlerden oluşmaktadır. Dünyanın 3/4′ü su’dur. Su kürenin kalınlığı 4km’den oluşmaktadır derinliğine göre artabilir düşebilirde. Kuzey ve güney yarım kürede buz vardır.
Taş Küre: Kalınlığı 60km olurken canlılar sadece toprak üzerinde yaşamaktadır. Kayalık ve topraklardan oluşur mineraller ile bitkiler yetişmektedir.
Ateş Küre: Kalındlığı 2,9 bin km den oluşmaktadır. Sıcak taşlar ve volkandan oluşur derecesi 2 bindir. Hamur halinde bulunmaktadır dışarıya çıkan lavlar volkan olarak görülmektedir. Doğal felaketlerin sebeplerinden birisi olabilmektedir.
Ağır Küre: Barisferin ortalama kalınlığı 4000 km dir. Barisferin sıcaklığı yaklaşık 5000 derecedir. Yer çekiminin kaynağıdır demir ve nikel gibi maddelerden oluşmaktadır.
DÜNYANIN KATMANLARI NELERDİR? AYRINTILI VE AÇIKLAMALI BİLGİLER
Dünya üzerinde yaşadığımız katman gibi tamamen katı maddelerden oluşmamıştır.Dünya;gaz katmanı,su katmanı ,yer kabuğu ve çekirdek olmak üzere 5 katmandan oluşur.
Dünyanın katmanları;
1: Gaz katmanı(Atmosfer)
2: Su katmanı(Hidrosfer)
3: Yer kabuğu(Litosfer)
4: Magma katmanı(Pirosfer)
5: Çekirdek katmanı(Barisfer)
GÖZLEMLENEMEYEN KATMANLAR
-ATEŞ KÜRE ( MAĞMA TABAKASI) (MANTO)
Yer kabuğunun hemen altındaki tabakadır. Sıcaklığı çok yüksektir. Erimiş maddeler, sıkışmış gaz ve buharlardan oluşmuştur. Ateş kürenin akışkan bir yapısı vardır ve hareketlidir. Ateş küreyi oluşturan akışkan ve sıcak olan bu erimiş maddeye MAGMA denir. Magma zaman zaman yanardağlardan yeryüzüne çıkar. Magmanın yeryüzüne çıkmış haline LAV denir.
-AĞIR KÜRE (ÇEKİRDEK)
Dünya’nın en iç ve en kalın katmanıdır. En sıcak ve en ağır katman burasıdır. Sıcaklığı çok yüksek olmasına rağmen katı ve katıya yakın haldeki maddelerden oluşmuştur.
ATMOSFER
Atmosfer, Dünya’nın oluşumundan bu yana, çeşitli gazların karışımından oluşan ve gezegenimizi saran, binlerce kilometre kalınlıkta bir gaz kütlesidir. Atmosfer, yerçekimi etkisi ile Dünya’ya bağlı kalır. Yerçekimi dolayısıyla, havanın yeryüzüne yaptığı ağırlık “hava basıncı” olarak tanımlanır. Dünya’yı, Güneş’in zararlı ışınlarından koruduğu gibi, canlılar için yaşamsal önem taşıyan gazları da içermektedir. Atmosfer, Güneş’ten gelen ısıyı tutarak, havanın yeryüzüne yakın kesiminin ısınmasına; dolayısıyla hava koşullarının oluşmasına neden olur. Atmosfer’i oluşturan başlıca gazlar: nitrojen(azot) (% 78), oksijen (% 21), argon (% 0,934), karbondioksit(% 0,033) ve geri kalan (% 0,0033) miktarı ise, neon, helyum, kripton, ksenon, hidrojen, metan gibi gazlardır. Ayrıca, toz tanecikleri ve su buharı da bulunur.
Atmosferi oluşturan gazların; (su buharı ve ozon hariç) yerden 80 km ye kadar, temel özellikleri değişmez. Bu bölge, homosfer olarak adlandırılır. 80 km’nin üzerinde ise, atmosferik gazlar, molekül ağırlıklarına göre ayrışır. Bu tabakaya da, heterosfer denir. Atmosfer’in yoğunluğu, deniz seviyesinde en fazla olup, yükseklere çıkıldıkça azalır. Giderek, gezegenler arası uzayın, boşluk denecek kadar seyrek moleküllü hüviyetini kazanır. Bu nedenle, atmosfer’in üst sınırını, dolayısıyla kalınlığını kesin olarak tespit etmek mümkün değildir. Atmosfer’in, kütlesinin % 97’si, yeryüzünden 29-30 kilometrelik bir yükseklik içinde bulunur. Daha yukarılarda, gaz moleküllerinin yoğunluğu elbette çok azalır.
TROPOSFER
Troposfer, atmosferin en alt tabakasıdır. Kalınlığı, kutuplarda 7 km, ekvatorda 17 km civarındadır. Bu farklılık, havanın kutuplarda, soğuyarak alçalması, ekvatorda ise ısınarak yükselmesinden kaynaklanır. İklim olayları, troposferin genellikle 3-4 km’lik alt katında, meydana gelir. Bunun başlıca sebebi, su buharının, troposferin alt katlarında olmasıdır. Bu tabaka, ısı değişkenliğinin en çok görüldüğü tabakadır. Troposfer, daha çok yerden yansıyan ışınlarla ısındığından, yerden yükseldikçe her 100 metrede sıcaklık 0,5 °C azalır. Atmosferi oluşturan gazların, % 75’i, su buharının % 99’u, bu katmanda bulunur. Su buharı yoğunlaşması, enlemlere göre değişiklik gösterir ve büyük bölümü tropik enlemlerde yer alır. Su buharı, Güneş enerjisini ve yerden gelen ısı radyasyonunu emerek, sıcaklığın ayarlanmasında önemli rol oynar. Şayet, atmosferdeki bütün su miktarı, yağış olarak yere bir kerede düşseydi, Dünya’nın zemini, 2,5 cm derinliğinde suyla kaplanırdı.
Atmosfer ve yerküre arasındaki enerji alışverişinin, neredeyse tamamı bu katmanda meydana gelir. Ayrıca genel bir ısınma olarak adlandırılabilecek olan, sera etkisi de, atmosferdeki önemli gazlardan biri olan, karbondioksite bağlıdır. Doğal karbondioksit(CO2) döngüsü, yılda 70 milyar tondur. Ayrıca, insanların ürettiği milyarlarca ton CO2 de, buna eklenmektedir. Troposferden sonraki katman, 50 km yüksekliğe kadar yükselen stratosferdir.
STRATOSFER-OZON TABAKASI
Buradaki hava, kuru ve daha az yoğundur. Yeryüzünden gelen ısı etkisi, yükseldikçe azalır. Sonuç olarak, yükseldikçe havanın daha da soğuması gerekirken, stratosfer daha sıcaktır. Troposferin sınırında(ortalama 11km yükseklikte) hava sıcaklığı, yaklaşık -56 °C iken, stratosferin sınırında (ortalama 50 km) 0 °C civarındadır. Demek ki bu katmanda bir enerji kaynağı var. O da, Güneş’ten gelen, morötesi (ultraviyole-UV) ışınlarının, yüksek frekanslı kısmını soğuran ozon tabakası.
Yeryüzündeki hayatı, bu ışınların zararlı etkilerinden koruyan, stratosferde oluşan ve yaklaşık 12 km kalınlığında olan ozon tabakasıdır. Ancak bu tabakada, ortalama 2-3 mm kalınlığında, çok yoğun bir halka vardır ki; adeta Dünya için bir zırh görevi yapmaktadır. Ozon tabakasının, iki önemli işlevi vardır: Birincisi yeryüzündeki temel ısı dengesine yardımcı olmak, ikincisi zararlı UV radyasyonunun yeryüzüne ulaşmasına engel olmak. Ozon, atmosfer içinde, Dünya yüzeyinden 50 km yüksekliğe kadar olan kısımda yayılmış olsa da, stratosferdeki yoğunluğu çok fazladır.
OZONUN DAĞILIMI VE TROPOSFERE ETKİLERİ
Stratosferde, kısa dalga(yüksek frekanslı) mor ötesi ışınlar, oksijeni, ozona dönüştürür. Ozonun, atmosferdeki dağılımı farklıdır. Gazın % 90’ı stratosferde tutulur, geriye kalan % 10 troposferdedir ve bu % 10’un, ancak onda biri, yer yüzeyine yakın bölgelerdedir. Yapılan araştırmalar, son zamanlarda, troposferin yeryüzüne yakın bölgelerinde, ozon miktarı artarken, stratosferdeki ozon tabakasında, azaldığını göstermektedir.
Ozon tabakasındaki incelme, mor ötesi ışınlarının, Dünya’ya ulaşması dışında, troposferi de etkilemektedir. Stratosfer soğurken, troposfer gittikçe ısınmaktadır. Stratosfer, troposferin yalnızca sıcaklığını etkilemekle kalmaz, hava basıncını da etkiler. Çünkü troposferde, ne zaman bir alçak basınç bölgesi oluşsa, stratosferde de, aynı anda yüksek basınç bölgesi oluşur. Yani, alçak basınç bölgesindeki hava yükselince, yarattığı etki, üst katmandaki ters etki ile dengelenir. Tersine, alt katmandaki hava alçalır ve yoğunlaşırsa, yüksek bölgedeki basınç düşer. Troposferden stratosfere geçen parçacık, uzun süre yeryüzüne dönmeden, birkaç yıl orada kalabilir. Örneğin, büyük volkanik patlamalardan oluşan küller, stratosferde korunur ve küresel soğuma işlemine sebep olur.
MEZOSFER
Mezosferde, 50 km’den daha yukarıda, ozon yoğunluğu, birden bire azalır ve üst sınırda (yaklaşık 80 km de) sıcaklık, -93°C’a kadar düşer. Mezosferde rastlanan incecik zar gibi buz tabakaları, bu yükseklikte bile su buharı bulunduğunu gösterir. Daha da yükseğe çıkıldığında, atmosferin yapısının, büsbütün değiştiği gözlenir. Alt katmanlar için fiziksel, orta katmanlar için kimyasal süreçler, tipik özellik arz ederken, üst katmanlarda, tamamen farklı olaylar gelişir.
Mezosferde, hava basıncı ve yoğunluğu, en düşük seviyededir. Mezosfer tabakası, yeryüzünü uzaydan gelen meteorlardan korur. Meteorlar, bu tabakaya girdiklerinde, yanarlar. Bu yükseklikte, nefes alacak oksijen yoktur.
İYONOSFER VE TERMOSFER
Güneş’ten kaynaklanan güçlü enerji yayılımı, molekülleri ayırır. Böylece elektronlar ve iyonlar oluşur. Bu nedenle, 80 km’nin üstündeki bu tabaka; iyonosfer, ya da termosfer, olarak adlandırılır. Termosferde, Güneş’ten gelen elektromanyetik dalgalar, yansıtılır. Bu katmandaki tüm hareketler, Güneş’ten gelen elektrik yüklü parçacıklardan kaynaklanır. Atmosferde, saatteki hızı 1000 km’ye kadar çıkan bu parçacıklar, ışık yayan cisimlere dönüşürler. “Kutup ışığı”, bu şekilde meydana gelir. Ne kadar yükseğe çıkılırsa, Güneş ışınlarının etkisi de, o kadar artar. 600 km yükseklikte, sıcaklık da, yaklaşık 1000°C’dir. Termosferin ötesinde, seyrelme devam eder ve gezegenler arası gazlarla karışır.
HİDROSFER(Su Küresi)
SU DEVRİ DAİMİ
Hayatın kaynağı sudur. İnsan vücudunun % 55-60 sudan oluşmaktadır. Su, bütün yaşam sürecinde, en temel maddedir. Su çevriminin başlama noktası yoktur. Su çevrimini, harekete geçiren Güneş, okyanuslardaki suyu ısıtır, ısınan su, buharlaşır. Yükselen hava akımları, su buharını, atmosfer içinde yukarıya kadar taşır. Orada bulunan daha soğuk hava bulutlar içinde yoğunlaşır. Hava akımları, bulutları dünya çevresinde hareket ettirir. Bulutların içinde, damlaları taşıyan toz zerreleri, bir araya gelerek, büyürler ve yağış olarak gökyüzünden düşerler. Bazı yağışlar, kar olarak Dünya’ya geri döner ve donmuş su kütleleri halinde, binlerce yıl kalabilecek olan buz dağları ve buzullar şeklinde birikebilir.
Ilıman iklimlerde, ilkbahar geldiğinde, çoğu zaman kar örtüleri erir ve eriyen su, erimiş kar olarak, toprak yüzeyinde akışa geçer ve bazen de sellere sebep olur. Yağışın çoğu, okyanuslara, ya da toprağa düşerek, yerçekiminin etkisiyle yüzey akışı olarak akar. Akışın bir kısmı, vadilerdeki nehirlere karışır ve buradan da nehirler vasıtasıyla okyanuslara doğru hareket eder. Yüzey akışları ve yeraltı menşeli kaynaklar, tatlı su olarak, göllerde ve nehirlerde toplanır. Bütün yüzey akışları nehirlere ulaşmaz. Akışın çoğu, sızarak yeraltına geçer. Bu suyun bir kısmı, yüzeye yakın kalır. Yeraltı suyu boşaltımı olarak, tekrar yüzeydeki su kütlelerine ve okyanusa katılır. Bazı yeraltı suları, yer yüzeyinde buldukları açıklıklardan, tatlı su kaynakları olarak tekrar ortaya çıkarlar. Sığ yeraltı suyu, bitki kökleri tarafından alınır ve yaprak yüzeyinden terlemeyle atmosfere geri döner.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Dünya'nın Yapısı
Dünya'nın iç yapısı: bir dış silikat katı kabuk, oldukça viskoz bir astenosfer ve manto, mantodan çok daha az viskoz olan sıvı bir dış çekirdek ve katı bir iç çekirdek olmak üzere küresel kabuklarda katmanlıdır. Dünya'nın iç yapısının bilimsel olarak anlaşılması, topografya ve batimetri gözlemlerine, dışa doğru kaya gözlemlerine, volkanlar veya volkanik aktiviteyle yüzeye getirilen örneklere, Dünya'dan geçen sismik dalgaların analizine, Dünya'nın yerçekimi ve manyetik alanlarına, Dünya'nın derin iç kısmının karakteristiği basınç ve sıcaklıklardaki kristal katılarla deneyler.
Kütlesi
Dünya'nın yerçekimi tarafından uygulanan kuvvet kütlesini hesaplamak için kullanılabilir. Gökbilimciler, yörüngedeki uyduların hareketini gözlemleyerek Dünya'nın kütlesini de hesaplayabilirler. Dünya'nın ortalama yoğunluğu, tarihsel olarak sarkaçları içeren gravimetrik deneylerle belirlenebilir.[1]
Yapısı
Dünya'nın yapısı iki şekilde tanımlanabilir:[2] reoloji gibi mekanik özelliklerle veya kimyasal olarak. Mekanik olarak litosfer, astenosfer, mezosferik manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe ayrılabilir. Kimyasal olarak, Dünya kabuk, üst manto, alt manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe ayrılabilir. Dünya'nın jeolojik bileşen katmanları yüzeyin aşağıdaki derinliklerinde bulunur:[3]
Dünya'nın katmanlanması dolaylı olarak depremlerin yarattığı kırılmış ve yansıtılmış sismik dalgaların yolculuk süresi kullanılarak çıkarılmıştır. Çekirdek, kesme
dalgalarının içinden geçmesine izin vermezken, seyahat hızı (sismik hız) diğer katmanlarda farklıdır. Farklı katmanlar arasındaki sismik hızdaki değişiklikler Snell yasası nedeniyle bir prizmadan geçerken hafif bükülme gibi kırılmaya neden olur. Benzer şekilde, yansımalara sismik hızda büyük bir artış neden olur ve bir aynadan yansıyan ışığa benzer.
Deprem dalgaları ile Dünya'nın iç haritalanması.
Kabuk
Yerkabuğunun derinliği 5-70 kilometre (3.1-43.5 mi)[4] arasındadır ve en dıştaki tabakadır.[5] İnce kısımlar, okyanus havzalarının (5–10 km) altında yatan ve bazalt gibi yoğun (mafik) demir magnezyum silikat magmatik kayalardan oluşan okyanus kabuğudur. Daha kalın kabuk, daha az yoğun olan ve granit gibi (felsik) sodyum potasyum alüminyum silikat kayalarından oluşan kıtasal kabuktur. Kabuğun kayaları iki ana kategoriye ayrılır - sial ve sima (Suess, 1831-1914). Sima'nın Conrad süreksizliğinin (ikinci dereceden süreksizlik) yaklaşık 11 km altında başladığı tahmin edilmektedir. Kabuk ile birlikte en üstteki manto litosferi oluşturur. Kabuk-manto sınırı, fiziksel olarak farklı iki olay olarak ortaya çıkar. Birincisi, en yaygın olarak Mohorovičić süreksizliği veya Moho olarak bilinen sismik hızda bir süreksizlik vardır. Moho'nun nedeninin, plajiyoklaz feldspat (yukarıda) içeren kayalardan feldspat içermeyen kayalara (aşağıda) kaya bileşiminde bir değişiklik olduğu düşünülmektedir. İkincisi, okyanus kabuğunda, kıtasal kabuğa konulmuş ve ofiyolit dizileri olarak korunmuş, ultrasifik kümülatlar ile tektonize harzburgitler arasında kimyasal bir süreksizlik vardır.
Şu anda Dünya'nın kabuğunu oluşturan birçok kaya 100 yıl (1 × 108) yıl önce oluştu; bununla birlikte, bilinen en eski mineral taneleri yaklaşık 4.4 milyar (4.4 × 109) yaşında olup, Dünya'nın en az 4.4 milyar yıldır sağlam bir kabuğa sahip olduğunu göstermektedir.[6]
Dünya'nın iç şematik görünümü. 1. kıta kabuğu - 2. okyanus kabuğu - 3. üst manto - 4. alt manto - 5. dış çekirdek - 6. iç çekirdek - A: Mohorovičić süreksizliği - B: Gutenberg Süreksizliği - C: Lehmann – Bullen süreksizliği.
Manto
Dünya'nın mantosu 2.890 km derinliğe kadar uzanır ve onu dünyanın en kalın tabakası yapar.[7] Manto, geçiş bölgesi ile ayrılan üst ve alt mantoya bölünmüştür.[8][9] Mantonun çekirdek-manto sınırının yanındaki en alt kısmı, D (belirgin dee-double-prime) katmanı olarak bilinir.[10] Mantonun altındaki basınç ≈140 GPa'dır (1,4 Matm).[11] Manto, üstteki kabuğa göre demir ve magnezyum açısından zengin silikat kayalarından oluşur.[12] Katı olmasına rağmen, manto içindeki yüksek sıcaklıklar silikat malzemenin çok uzun zaman aralıklarında akabileceği kadar yumuşak olmasına neden olur.[13] Mantonun konveksiyonu, yüzeyde tektonik plakaların hareketleri ile ifade edilir. Mantoya daha derine inerken yoğun ve artan basınç olduğundan, mantonun alt kısmı üst mantodan daha az akar (mantodaki kimyasal değişiklikler de önemli olabilir). Mantonun viskozitesi, derinliğe bağlı olarak 1021 ila 1024 Pa · s arasında değişmektedir.[14] Buna karşılık, suyun viskozitesi yaklaşık 10−3 Pa · s ve ziftin viskozitesi 107 Pa · s'dir. Plaka tektoniğini yönlendiren ısı kaynağı, gezegenin oluşumundan kalan ilkel ısı ve ayrıca Dünya'nın kabuğundaki ve mantosundaki uranyum, toryum ve potasyumun radyoaktif bozunmasıdır.[15]
Çekirdek
Dünya'nın ortalama yoğunluğu 5.515 g / cm3'tür.[16] Yüzey malzemesinin ortalama yoğunluğu sadece 3.0 g / cm3 olduğu için, Dünya'nın çekirdeğinde daha yoğun malzemelerin bulunduğu sonucuna varmalıyız. Bu sonuç, 1770'lerde yapılan Schiehallion deneyinden beri bilinmektedir. Charles Hutton, 1778 raporunda, Dünya'nın ortalama yoğunluğunun, iç kayaya göre {\ displaystyle {\ tfrac {9} {5}}} {\ tfrac {9} {5}} olması gerektiği sonucuna vardı. Dünya'nın metalik olması gerekir. Hutton bu metalik kısmın Dünya çapının yaklaşık% 65'ini işgal ettiğini tahmin ediyordu. [17] Hutton'un Dünya'nın ortalama yoğunluğuna ilişkin tahmini, 4.5 g / cm3'te hala yaklaşık% 20 çok düşüktü. Henry Cavendish, 1798 burulma dengesi deneyinde, modern değerin% 1'i içinde 5.45 g / cm3 değerinde bir değer buldu.[18] Sismik ölçümler, çekirdeğin iki parçaya ayrıldığını, yarıçapı ≈1,220 km[19] ve bunun ötesinde,43,400 km'lik bir yarıçapa uzanan sıvı bir dış çekirdek olduğunu göstermektedir. Yoğunluklar dış çekirdekte 9.900-12.200 kg / m3 ve iç çekirdekte 12.600-13.000 kg / m3 arasındadır.[20]
İç çekirdek 1936'da Inge Lehmann tarafından keşfedildi ve genellikle esas olarak demir ve bir miktar nikelden oluştuğuna inanılıyor. Bu katman, kesme dalgalarını (enine sismik dalgalar) iletebildiğinden, katı olmalıdır. Deneysel kanıtlar bazen çekirdeğin kristal modellerini eleştirdi.[21] Diğer deneysel çalışmalar yüksek basınç altında tutarsızlık göstermektedir: çekirdek basınçlardaki elmas örs (statik) çalışmaları şok lazer (dinamik) çalışmalarından yaklaşık 2000 K daha düşük erime sıcaklıkları vermektedir.[22][23] Lazer çalışmaları plazma yaratır[23] ve sonuçlar, iç çekirdek koşullarının sınırlandırılmasının, iç çekirdeğin katı mı yoksa katı yoğunluğuna sahip bir plazma mı olduğuna bağlı olacağını düşündürmektedir. Bu aktif bir araştırma alanıdır.
Yaklaşık 4.6 milyar yıl önce Dünya'nın oluşumunun ilk aşamalarında erime, yoğun maddelerin gezegensel farklılaşma (bkz. Demir felaketi) adı verilen bir süreçte merkeze doğru batmasına neden olurken, daha az yoğun malzemeler kabuğa göç ederdi. Bu nedenle çekirdeğin büyük ölçüde demirden (% 80), nikel ve bir veya daha fazla ışık elementinden oluştuğuna inanılırken, kurşun ve uranyum gibi diğer yoğun elementler önemli olmak için çok nadirdir veya daha hafif olana bağlanma eğilimindedir böylece kabukta kalır (felsik maddelere bakınız). Bazıları iç çekirdeğin tek bir demir kristali şeklinde olabileceğini öne sürdü.[24][25]
Laboratuvar koşulları altında bir demir-nikel alaşımı numunesi, 2 elmas ucu (elmas örs hücresi) arasında bir mengene içinde tutup daha sonra yaklaşık 4000 K'ye ısıtılarak corelike basınçlara maruz bırakıldı. Dünya'nın iç çekirdeğinin kuzeyden güneye doğru uzanan dev kristallerden yapıldığı teorisini güçlü bir şekilde destekledi.[26][27]
Sıvı dış çekirdek, iç çekirdeği çevreler ve nikel ile karıştırılmış demir ve eser miktarda daha hafif elementlerden oluştuğuna inanılır.
Son spekülasyonlar çekirdeğin en iç kısmının altın, platin ve diğer siderofil elementlerle zenginleştirildiğini göstermektedir.[28]
Dünya'yı içeren madde, bazı kondrit göktaşları ve Güneş'in dış kısmı ile temel yollarla bağlantılıdır.[29][30] Dünya'nın temelde bir kondrit göktaşı gibi olduğuna inanmak için iyi bir neden var. 1940'tan başlayarak, Francis Birch de dahil olmak üzere bilim adamları, Dünya'yı etkileyen en yaygın göktaşı türü olan sıradan kondritler gibi öncül olarak jeofizik inşa ettiler, ancak en az bol miktarda da olsa, entatit kondritler olarak da göz ardı ettiler. İki göktaşı tipi arasındaki temel fark, son derece sınırlı mevcut oksijen koşulları altında oluşan enstatit kondritlerin Dünya'nın çekirdeğine karşılık gelen alaşım kısmında kısmen veya tamamen mevcut olan bazı normal oksifil elementlere yol açmasıdır.
Dinamo teorisi, dış çekirdekteki konveksiyonun Coriolis etkisi ile birleştiğinde Dünya'nın manyetik alanına yol açtığını öne sürüyor. Katı iç çekirdek, kalıcı bir manyetik alanı tutamayacak kadar sıcaktır (bkz. Curie sıcaklığı), ancak muhtemelen sıvı dış çekirdek tarafından üretilen manyetik alanı stabilize etmek için hareket eder. Dünya'nın dış çekirdeğindeki ortalama manyetik alan gücünün, yüzeydeki manyetik alandan 50 kat daha güçlü olan 25 Gauss (2.5 mT) olduğu tahmin edilmektedir.[31][32]
Son kanıtlar, Dünya'nın iç çekirdeğinin gezegenin geri kalanından biraz daha hızlı dönebileceğini düşündürmektedir;[33] Bununla birlikte, 2011 yılında yapılan daha yeni çalışmalar bu hipotezin sonuçsuz olduğunu bulmuştur. Doğada salınımlı veya kaotik bir sistem olabilen çekirdek için seçenekler kalır. [Alıntı gerekli] Ağustos 2005'te Science dergisinde bir jeofizik ekibi ekibi, tahminlerine göre Dünya'nın iç çekirdeğinin yılda yaklaşık 0.3 ila 0.5 derece döndüğünü açıkladı yüzeyin dönüşüne göre daha hızlıdır.[34][35]
Dünya'nın sıcaklık gradyanı için mevcut bilimsel açıklama, gezegenin ilk oluşumundan kalan ısının, radyoaktif elementlerin bozulmasının ve iç çekirdeğin donmasının bir kombinasyonudur.
Dünyanın Katmanları Nelerdir?
Dünyanın katmanları aşağıdaki gibidir toplam 5 katmandan oluşmaktadır.
Hava küre (Atmosfer)
Su küre (Hidrosfer)
Taş küre (Litosfer)
Ateş küre (Pirosfer)
Ağır küre (Barisfer)
Hava Küre: Gazların karışımından oluşan tabakadır, %78 azot, %21 oksijen, %1 karbondioksit bulunmaktadır. Kalınlığı 45-100 km arasında değişiklik göstermektedir. Her 100m yükselinince
Su Küre: Okyanus, deniz, göl ve nehirlerden oluşmaktadır. Dünyanın 3/4′ü su’dur. Su kürenin kalınlığı 4km’den oluşmaktadır derinliğine göre artabilir düşebilirde. Kuzey ve güney yarım kürede buz vardır.
Taş Küre: Kalınlığı 60km olurken canlılar sadece toprak üzerinde yaşamaktadır. Kayalık ve topraklardan oluşur mineraller ile bitkiler yetişmektedir.
Ateş Küre: Kalındlığı 2,9 bin km den oluşmaktadır. Sıcak taşlar ve volkandan oluşur derecesi 2 bindir. Hamur halinde bulunmaktadır dışarıya çıkan lavlar volkan olarak görülmektedir. Doğal felaketlerin sebeplerinden birisi olabilmektedir.
Ağır Küre: Barisferin ortalama kalınlığı 4000 km dir. Barisferin sıcaklığı yaklaşık 5000 derecedir. Yer çekiminin kaynağıdır demir ve nikel gibi maddelerden oluşmaktadır.
DÜNYANIN KATMANLARI NELERDİR? AYRINTILI VE AÇIKLAMALI BİLGİLER
Dünya üzerinde yaşadığımız katman gibi tamamen katı maddelerden oluşmamıştır.Dünya;gaz katmanı,su katmanı ,yer kabuğu ve çekirdek olmak üzere 5 katmandan oluşur.
Dünyanın katmanları;
1: Gaz katmanı(Atmosfer)
2: Su katmanı(Hidrosfer)
3: Yer kabuğu(Litosfer)
4: Magma katmanı(Pirosfer)
5: Çekirdek katmanı(Barisfer)
GÖZLEMLENEMEYEN KATMANLAR
-ATEŞ KÜRE ( MAĞMA TABAKASI) (MANTO)
Yer kabuğunun hemen altındaki tabakadır. Sıcaklığı çok yüksektir. Erimiş maddeler, sıkışmış gaz ve buharlardan oluşmuştur. Ateş kürenin akışkan bir yapısı vardır ve hareketlidir. Ateş küreyi oluşturan akışkan ve sıcak olan bu erimiş maddeye MAGMA denir. Magma zaman zaman yanardağlardan yeryüzüne çıkar. Magmanın yeryüzüne çıkmış haline LAV denir.
-AĞIR KÜRE (ÇEKİRDEK)
Dünya’nın en iç ve en kalın katmanıdır. En sıcak ve en ağır katman burasıdır. Sıcaklığı çok yüksek olmasına rağmen katı ve katıya yakın haldeki maddelerden oluşmuştur.
ATMOSFER
Atmosfer, Dünya’nın oluşumundan bu yana, çeşitli gazların karışımından oluşan ve gezegenimizi saran, binlerce kilometre kalınlıkta bir gaz kütlesidir. Atmosfer, yerçekimi etkisi ile Dünya’ya bağlı kalır. Yerçekimi dolayısıyla, havanın yeryüzüne yaptığı ağırlık “hava basıncı” olarak tanımlanır. Dünya’yı, Güneş’in zararlı ışınlarından koruduğu gibi, canlılar için yaşamsal önem taşıyan gazları da içermektedir. Atmosfer, Güneş’ten gelen ısıyı tutarak, havanın yeryüzüne yakın kesiminin ısınmasına; dolayısıyla hava koşullarının oluşmasına neden olur. Atmosfer’i oluşturan başlıca gazlar: nitrojen(azot) (% 78), oksijen (% 21), argon (% 0,934), karbondioksit(% 0,033) ve geri kalan (% 0,0033) miktarı ise, neon, helyum, kripton, ksenon, hidrojen, metan gibi gazlardır. Ayrıca, toz tanecikleri ve su buharı da bulunur.
Atmosferi oluşturan gazların; (su buharı ve ozon hariç) yerden 80 km ye kadar, temel özellikleri değişmez. Bu bölge, homosfer olarak adlandırılır. 80 km’nin üzerinde ise, atmosferik gazlar, molekül ağırlıklarına göre ayrışır. Bu tabakaya da, heterosfer denir. Atmosfer’in yoğunluğu, deniz seviyesinde en fazla olup, yükseklere çıkıldıkça azalır. Giderek, gezegenler arası uzayın, boşluk denecek kadar seyrek moleküllü hüviyetini kazanır. Bu nedenle, atmosfer’in üst sınırını, dolayısıyla kalınlığını kesin olarak tespit etmek mümkün değildir. Atmosfer’in, kütlesinin % 97’si, yeryüzünden 29-30 kilometrelik bir yükseklik içinde bulunur. Daha yukarılarda, gaz moleküllerinin yoğunluğu elbette çok azalır.
TROPOSFER
Troposfer, atmosferin en alt tabakasıdır. Kalınlığı, kutuplarda 7 km, ekvatorda 17 km civarındadır. Bu farklılık, havanın kutuplarda, soğuyarak alçalması, ekvatorda ise ısınarak yükselmesinden kaynaklanır. İklim olayları, troposferin genellikle 3-4 km’lik alt katında, meydana gelir. Bunun başlıca sebebi, su buharının, troposferin alt katlarında olmasıdır. Bu tabaka, ısı değişkenliğinin en çok görüldüğü tabakadır. Troposfer, daha çok yerden yansıyan ışınlarla ısındığından, yerden yükseldikçe her 100 metrede sıcaklık 0,5 °C azalır. Atmosferi oluşturan gazların, % 75’i, su buharının % 99’u, bu katmanda bulunur. Su buharı yoğunlaşması, enlemlere göre değişiklik gösterir ve büyük bölümü tropik enlemlerde yer alır. Su buharı, Güneş enerjisini ve yerden gelen ısı radyasyonunu emerek, sıcaklığın ayarlanmasında önemli rol oynar. Şayet, atmosferdeki bütün su miktarı, yağış olarak yere bir kerede düşseydi, Dünya’nın zemini, 2,5 cm derinliğinde suyla kaplanırdı.
Atmosfer ve yerküre arasındaki enerji alışverişinin, neredeyse tamamı bu katmanda meydana gelir. Ayrıca genel bir ısınma olarak adlandırılabilecek olan, sera etkisi de, atmosferdeki önemli gazlardan biri olan, karbondioksite bağlıdır. Doğal karbondioksit(CO2) döngüsü, yılda 70 milyar tondur. Ayrıca, insanların ürettiği milyarlarca ton CO2 de, buna eklenmektedir. Troposferden sonraki katman, 50 km yüksekliğe kadar yükselen stratosferdir.
STRATOSFER-OZON TABAKASI
Buradaki hava, kuru ve daha az yoğundur. Yeryüzünden gelen ısı etkisi, yükseldikçe azalır. Sonuç olarak, yükseldikçe havanın daha da soğuması gerekirken, stratosfer daha sıcaktır. Troposferin sınırında(ortalama 11km yükseklikte) hava sıcaklığı, yaklaşık -56 °C iken, stratosferin sınırında (ortalama 50 km) 0 °C civarındadır. Demek ki bu katmanda bir enerji kaynağı var. O da, Güneş’ten gelen, morötesi (ultraviyole-UV) ışınlarının, yüksek frekanslı kısmını soğuran ozon tabakası.
Yeryüzündeki hayatı, bu ışınların zararlı etkilerinden koruyan, stratosferde oluşan ve yaklaşık 12 km kalınlığında olan ozon tabakasıdır. Ancak bu tabakada, ortalama 2-3 mm kalınlığında, çok yoğun bir halka vardır ki; adeta Dünya için bir zırh görevi yapmaktadır. Ozon tabakasının, iki önemli işlevi vardır: Birincisi yeryüzündeki temel ısı dengesine yardımcı olmak, ikincisi zararlı UV radyasyonunun yeryüzüne ulaşmasına engel olmak. Ozon, atmosfer içinde, Dünya yüzeyinden 50 km yüksekliğe kadar olan kısımda yayılmış olsa da, stratosferdeki yoğunluğu çok fazladır.
OZONUN DAĞILIMI VE TROPOSFERE ETKİLERİ
Stratosferde, kısa dalga(yüksek frekanslı) mor ötesi ışınlar, oksijeni, ozona dönüştürür. Ozonun, atmosferdeki dağılımı farklıdır. Gazın % 90’ı stratosferde tutulur, geriye kalan % 10 troposferdedir ve bu % 10’un, ancak onda biri, yer yüzeyine yakın bölgelerdedir. Yapılan araştırmalar, son zamanlarda, troposferin yeryüzüne yakın bölgelerinde, ozon miktarı artarken, stratosferdeki ozon tabakasında, azaldığını göstermektedir.
Ozon tabakasındaki incelme, mor ötesi ışınlarının, Dünya’ya ulaşması dışında, troposferi de etkilemektedir. Stratosfer soğurken, troposfer gittikçe ısınmaktadır. Stratosfer, troposferin yalnızca sıcaklığını etkilemekle kalmaz, hava basıncını da etkiler. Çünkü troposferde, ne zaman bir alçak basınç bölgesi oluşsa, stratosferde de, aynı anda yüksek basınç bölgesi oluşur. Yani, alçak basınç bölgesindeki hava yükselince, yarattığı etki, üst katmandaki ters etki ile dengelenir. Tersine, alt katmandaki hava alçalır ve yoğunlaşırsa, yüksek bölgedeki basınç düşer. Troposferden stratosfere geçen parçacık, uzun süre yeryüzüne dönmeden, birkaç yıl orada kalabilir. Örneğin, büyük volkanik patlamalardan oluşan küller, stratosferde korunur ve küresel soğuma işlemine sebep olur.
MEZOSFER
Mezosferde, 50 km’den daha yukarıda, ozon yoğunluğu, birden bire azalır ve üst sınırda (yaklaşık 80 km de) sıcaklık, -93°C’a kadar düşer. Mezosferde rastlanan incecik zar gibi buz tabakaları, bu yükseklikte bile su buharı bulunduğunu gösterir. Daha da yükseğe çıkıldığında, atmosferin yapısının, büsbütün değiştiği gözlenir. Alt katmanlar için fiziksel, orta katmanlar için kimyasal süreçler, tipik özellik arz ederken, üst katmanlarda, tamamen farklı olaylar gelişir.
Mezosferde, hava basıncı ve yoğunluğu, en düşük seviyededir. Mezosfer tabakası, yeryüzünü uzaydan gelen meteorlardan korur. Meteorlar, bu tabakaya girdiklerinde, yanarlar. Bu yükseklikte, nefes alacak oksijen yoktur.
İYONOSFER VE TERMOSFER
Güneş’ten kaynaklanan güçlü enerji yayılımı, molekülleri ayırır. Böylece elektronlar ve iyonlar oluşur. Bu nedenle, 80 km’nin üstündeki bu tabaka; iyonosfer, ya da termosfer, olarak adlandırılır. Termosferde, Güneş’ten gelen elektromanyetik dalgalar, yansıtılır. Bu katmandaki tüm hareketler, Güneş’ten gelen elektrik yüklü parçacıklardan kaynaklanır. Atmosferde, saatteki hızı 1000 km’ye kadar çıkan bu parçacıklar, ışık yayan cisimlere dönüşürler. “Kutup ışığı”, bu şekilde meydana gelir. Ne kadar yükseğe çıkılırsa, Güneş ışınlarının etkisi de, o kadar artar. 600 km yükseklikte, sıcaklık da, yaklaşık 1000°C’dir. Termosferin ötesinde, seyrelme devam eder ve gezegenler arası gazlarla karışır.
HİDROSFER(Su Küresi)
SU DEVRİ DAİMİ
Hayatın kaynağı sudur. İnsan vücudunun % 55-60 sudan oluşmaktadır. Su, bütün yaşam sürecinde, en temel maddedir. Su çevriminin başlama noktası yoktur. Su çevrimini, harekete geçiren Güneş, okyanuslardaki suyu ısıtır, ısınan su, buharlaşır. Yükselen hava akımları, su buharını, atmosfer içinde yukarıya kadar taşır. Orada bulunan daha soğuk hava bulutlar içinde yoğunlaşır. Hava akımları, bulutları dünya çevresinde hareket ettirir. Bulutların içinde, damlaları taşıyan toz zerreleri, bir araya gelerek, büyürler ve yağış olarak gökyüzünden düşerler. Bazı yağışlar, kar olarak Dünya’ya geri döner ve donmuş su kütleleri halinde, binlerce yıl kalabilecek olan buz dağları ve buzullar şeklinde birikebilir.
Ilıman iklimlerde, ilkbahar geldiğinde, çoğu zaman kar örtüleri erir ve eriyen su, erimiş kar olarak, toprak yüzeyinde akışa geçer ve bazen de sellere sebep olur. Yağışın çoğu, okyanuslara, ya da toprağa düşerek, yerçekiminin etkisiyle yüzey akışı olarak akar. Akışın bir kısmı, vadilerdeki nehirlere karışır ve buradan da nehirler vasıtasıyla okyanuslara doğru hareket eder. Yüzey akışları ve yeraltı menşeli kaynaklar, tatlı su olarak, göllerde ve nehirlerde toplanır. Bütün yüzey akışları nehirlere ulaşmaz. Akışın çoğu, sızarak yeraltına geçer. Bu suyun bir kısmı, yüzeye yakın kalır. Yeraltı suyu boşaltımı olarak, tekrar yüzeydeki su kütlelerine ve okyanusa katılır. Bazı yeraltı suları, yer yüzeyinde buldukları açıklıklardan, tatlı su kaynakları olarak tekrar ortaya çıkarlar. Sığ yeraltı suyu, bitki kökleri tarafından alınır ve yaprak yüzeyinden terlemeyle atmosfere geri döner.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
