MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Ayetler ile Allah’ın Sevdiği Davranışlar Yada Kimseler Kimlerdir?
Allah, ihsan sahiplerini sever.
(Bakara, 2/195 – Âl-i İmran, 3/134, 148, Maide, 4/13, 93)
الله يحب المحسنين
Allah, çokça tevbe edenleri sever.
(Bakara, 2/222)
الله يحب التوابين
Allah, temizleri sever.
(Bakara, 2/222 – Tevbe, 9/108)
الله يحب المطهرين
Allah, takva sahiplerini sever.
(Âl-i İmran, 3/76 – Tevbe, 9/4, 7)
الله يحب المتقين
Allah, sabredenleri sever.
(Âl-i İmran, 3/146)
الله يحب الصابرين
Allah, tevekkül edenleri sever.
(Âl-i İmran, 3/159)
الله يحب المتوكلين
Allah, adaletli olanları sever.
(Maide, 4/42 – Hucurât, 49/9 – Mümtehine, 60/8)
الله يحب العدلين
Allah, kendi yolunda saf saf mücadele edenleri sever.
(Saf, 61/4)
الله يحب الذين يقاتلون في سبيله صفًا كأنهم بنيان مرصوص
Allah’ın sevdiği topluluğun özellikleri.
(Maide, 5/54)
اللهم إني أحبهم وأحبوني
---oOo--- ---oOo---
Allah, ihsan sahiplerini sever. (Bakara, 2/195 – Âl-i İmran, 3/ 134,148, Maide, 4/13,93)
وَأَنفِقُوا۟ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلَا تُلْقُوا۟ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى ٱلتَّهْلُكَةِ ۛ وَأَحْسِنُوٓا۟ ۛ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُحْسِنِينَ
(Mallarınızı) Allah yolunda harcayın. Kendi kendinizi tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever. (Bakara, 2/195)
ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ فِى ٱلسَّرَّآءِ وَٱلضَّرَّآءِ وَٱلْكَٰظِمِينَ ٱلْغَيْظَ وَٱلْعَافِينَ عَنِ ٱلنَّاسِ ۗ وَٱللَّهُ يُحِبُّ ٱلْمُحْسِنِينَ
Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.(Âl-i İmran, 3/ 134)
فَـَٔاتَىٰهُمُ ٱللَّهُ ثَوَابَ ٱلدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ ٱلْءَاخِرَةِ ۗ وَٱللَّهُ يُحِبُّ ٱلْمُحْسِنِينَ
Allah da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiretin güzel mükâfatını verdi. Allah, güzel davrananları sever. (Âl-i İmran, 3/ 148)
فَبِمَا نَقْضِهِم مِّيثَٰقَهُمْ لَعَنَّٰهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَٰسِيَةً ۖ يُحَرِّفُونَ ٱلْكَلِمَ عَن مَّوَاضِعِهِۦ ۙ وَنَسُوا۟ حَظًّا مِّمَّا ذُكِّرُوا۟ بِهِۦ ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلَىٰ خَآئِنَةٍ مِّنْهُمْ إِلَّا قَلِيلًا مِّنْهُمْ ۖ فَٱعْفُ عَنْهُمْ وَٱصْفَحْ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُحْسِنِينَ
İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever. (Maide, 4/13)
لَيْسَ عَلَى ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوٓا۟ إِذَا مَا ٱتَّقَوا۟ وَّءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ ثُمَّ ٱتَّقَوا۟ وَّءَامَنُوا۟ ثُمَّ ٱتَّقَوا۟ وَّأَحْسَنُوا۟ ۗ وَٱللَّهُ يُحِبُّ ٱلْمُحْسِنِينَ
İman edip salih ameller işleyenlere; Allah’a karşı gelmekten sakındıkları, iman ettikleri ve salih amel işledikleri, sonra Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve iman ettikleri, sonra yine Allah’a karşı gelmekten sakındıkları ve iyilik ettikleri takdirde, daha önce tatmış olduklarından dolayı bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever. (Maide, 4/93)
---oOo---
Allah, çokça tevbe edenleri sever (Bakara, 2/222)
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلْمَحِيضِ ۖ قُلْ هُوَ أَذًى فَٱعْتَزِلُوا۟ ٱلنِّسَآءَ فِى ٱلْمَحِيضِ ۖ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىٰ يَطْهُرْنَ ۖ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ ٱللَّهُ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلتَّوَّٰبِينَ وَيُحِبُّ ٱلْمُتَطَهِّرِينَ
Sana kadınların ay hâlini sorarlar. De ki: “O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay hâlinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222)
---oOo---
Allah, temizleri sever. (Bakara, 2/222 – Tevbe, 9/108 )
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ ٱلْمَحِيضِ ۖ قُلْ هُوَ أَذًى فَٱعْتَزِلُوا۟ ٱلنِّسَآءَ فِى ٱلْمَحِيضِ ۖ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىٰ يَطْهُرْنَ ۖ فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ ٱللَّهُ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلتَّوَّٰبِينَ وَيُحِبُّ ٱلْمُتَطَهِّرِينَ
Sana kadınların ay hâlini sorarlar. De ki: “O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay hâlinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 2/222)
لَا تَقُمْ فِيهِ أَبَدًا ۚ لَّمَسْجِدٌ أُسِّسَ عَلَى ٱلتَّقْوَىٰ مِنْ أَوَّلِ يَوْمٍ أَحَقُّ أَن تَقُومَ فِيهِ ۚ فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُوا۟ ۚ وَٱللَّهُ يُحِبُّ ٱلْمُطَّهِّرِينَ
Onun içinde asla namaz kılma. İlk günden temeli takva (Allah’a karşı gelmekten sakınmak) üzerine kurulan mescit (Kuba mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever. (Tevbe, 9/108 )
---oOo---
Allah, takva sahiplerini sever (Âl-i İmran, 3/76 – Tevbe, 9/4,7)
بَلَىٰ مَنْ أَوْفَىٰ بِعَهْدِهِۦ وَٱتَّقَىٰ فَإِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُتَّقِينَ
Hayır! (Gerçek, onların dediği değil.) Kim sözünü yerine getirir ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, şüphesiz Allah da sakınanları sever. (Âl-i İmran, 3/76)
إِلَّا ٱلَّذِينَ عَٰهَدتُّم مِّنَ ٱلْمُشْرِكِينَ ثُمَّ لَمْ يَنقُصُوكُمْ شَيْـًٔا وَلَمْ يُظَٰهِرُوا۟ عَلَيْكُمْ أَحَدًا فَأَتِمُّوٓا۟ إِلَيْهِمْ عَهْدَهُمْ إِلَىٰ مُدَّتِهِمْ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُتَّقِينَ
Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. (Tevbe, 9/4 )
كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِندَ ٱللَّهِ وَعِندَ رَسُولِهِۦٓ إِلَّا ٱلَّذِينَ عَٰهَدتُّمْ عِندَ ٱلْمَسْجِدِ ٱلْحَرَامِ ۖ فَمَا ٱسْتَقَٰمُوا۟ لَكُمْ فَٱسْتَقِيمُوا۟ لَهُمْ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُتَّقِينَ
Allah’a ortak koşanların Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. (Tevbe, 9/7 )
---oOo---
Allah, sabredenleri sever. (Âl-i İmran, 3/146)
وَكَأَيِّن مِّن نَّبِىٍّ قَٰتَلَ مَعَهُۥ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا۟ لِمَآ أَصَابَهُمْ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَمَا ضَعُفُوا۟ وَمَا ٱسْتَكَانُوا۟ ۗ وَٱللَّهُ يُحِبُّ ٱلصَّٰبِرِينَ
Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah, sabredenleri sever.(Âl-i İmran, 3/146)
---oOo---
Allah, tevekkül edenleri sever. (Âl-i İmran, 3/159)
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ ٱللَّهِ لِنتَ لَهُمْ ۖ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ ٱلْقَلْبِ لَٱنفَضُّوا۟ مِنْ حَوْلِكَ ۖ فَٱعْفُ عَنْهُمْ وَٱسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِى ٱلْأَمْرِ ۖ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى ٱللَّهِ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُتَوَكِّلِينَ
Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Âl-i İmran, 3/159)
---oOo---
Allah, adaletli olanları sever. (Maide, 4/42 – Hucurât, 49/9 – Mümtehine, 60/8 )
سَمَّٰعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّٰلُونَ لِلسُّحْتِ ۚ فَإِن جَآءُوكَ فَٱحْكُم بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ ۖ وَإِن تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَن يَضُرُّوكَ شَيْـًٔا ۖ وَإِنْ حَكَمْتَ فَٱحْكُم بَيْنَهُم بِٱلْقِسْطِ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُقْسِطِينَ
Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever. (Maide, 4/42)
وَإِن طَآئِفَتَانِ مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ ٱقْتَتَلُوا۟ فَأَصْلِحُوا۟ بَيْنَهُمَا ۖ فَإِنۢ بَغَتْ إِحْدَىٰهُمَا عَلَى ٱلْأُخْرَىٰ فَقَٰتِلُوا۟ ٱلَّتِى تَبْغِى حَتَّىٰ تَفِىٓءَ إِلَىٰٓ أَمْرِ ٱللَّهِ ۚ فَإِن فَآءَتْ فَأَصْلِحُوا۟ بَيْنَهُمَا بِٱلْعَدْلِ وَأَقْسِطُوٓا۟ ۖ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُقْسِطِينَ
Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever. (Hucurât, 49/9)
لَّا يَنْهَىٰكُمُ ٱللَّهُ عَنِ ٱلَّذِينَ لَمْ يُقَٰتِلُوكُمْ فِى ٱلدِّينِ وَلَمْ يُخْرِجُوكُم مِّن دِيَٰرِكُمْ أَن تَبَرُّوهُمْ وَتُقْسِطُوٓا۟ إِلَيْهِمْ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلْمُقْسِطِينَ
Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever. (Mümtehine, 60/8 )
---oOo---
Allah, kendi yolunda saf saf mücadele edenleri sever. (Saf, 61/4)
إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلَّذِينَ يُقَٰتِلُونَ فِى سَبِيلِهِۦ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنْيَٰنٌ مَّرْصُوصٌ
Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf, 61/4)
---oOo---
Allah’ın sevdiği topluluğun özellikleri. (Maide, 5/54)
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مَن يَرْتَدَّ مِنكُمْ عَن دِينِهِۦ فَسَوْفَ يَأْتِى ٱللَّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُۥٓ أَذِلَّةٍ عَلَى ٱلْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى ٱلْكَٰفِرِينَ يُجَٰهِدُونَ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَآئِمٍ ۚ ذَٰلِكَ فَضْلُ ٱللَّهِ يُؤْتِيهِ مَن يَشَآءُ ۚ وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمٌ
Yâ eyyuhellezîne âmenû men yertedde minkum an dînihî fe sevfe ye’tîllâhu bi kavmin yuhıbbuhum ve yuhıbbûnehû ezilletin alâl mu’minîne eizzetin alâl kâfirîn(kâfirîne), yucâhidûne fî sebîlillâhi ve lâ yehâfûne levmete lâim(lâimin) zâlike fadlullâhi yu’tîhi men yeşâ(yeşâu) vallâhu vâsiun alîm. (Maide, 5/54)
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir. (Maide, 5/54)
---oOo---
#############################
##############
Ayetler ile Allah’ın Sevmediği Davranışlar Yada Kimseler Kimlerdir?
Allah, aşırı gidenleri sevmez.
(Bakara, 2/1909 – Maide, 5/87 – Araf, 7/55)
الله لا يحب المعتدين
Allah, fesadı sevmez.
(Bakara, 2/205)
الله لا يحب المفسدين
Allah, kafirlikte ileri gidenleri ve günahta ısrar edenleri sevmez.
(Bakara, 2/276)
الله لا يحب الفاسقين
Allah, kafirleri sevmez.
(Âl-I İmran, 3/32 – Rum, 30/45)
الله لا يحب الكافرين
Allah, zalimleri sevmez.
(Âl-I İmran, 3/140 – Şura, 42/40)
الله لا يحب الظالمين
Allah, kendini beğenen ve övünüp duranları sevmez.
(Nisa, 4/36 – Lokman, 31/18 – Hadid, 57/23)
الله لا يحب المتكبرين
Allah, hainlikte ve günahta çok aşırı gidenleri sevmez.
(Nisa, 4/107 – Hac, 22/38)
الله لا يحب الخائنين
Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini sevmez.
(Nisa, 4/148)
الله لا يحب القول الفحش
Allah, fesat çıkaranları sevmez.
(Maide, 5/64 – Kasas, 28/77)
الله لا يحب المفسدين
Allah, israf edenleri sevmez.
(En’am, 6/141 – Araf, 7/31)
الله لا يحب المسرفين
Allah, hainleri sevmez.
(Enfal, 8/58)
الله لا يحب الخائنين
Allah, kibirlileri sevmez.
(Nahl, 16/23)
الله لا يحب المستكبرين
Allah, şımaranları sevmez.
(Kasas, 28/76)
الله لا يحب المتكبرين
---oOo--- ---oOo---
Allah, aşırı gidenleri sevmez. (Bakara, 2/190 – Maide, 5/87 – Araf, 7/55 )
وَقَاتِلُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.” (Bakara, 2/190)
يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” (Maide, 5/87)
ٱدْعُوا۟ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً ۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُعْتَدِينَ
Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez. (Araf, 7/55 )
---oOo---
Allah, fesadı sevmez. (Bakara, 2/205)
وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِى الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ فٖيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ
“O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 2/205)
---oOo---
Allah, kafirlikte ileri gidenleri ve günahta ısrar edenleri sevmez. (Bakara, 2/276 )
يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِى الصَّدَقَاتِ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَثٖيمٍ
“Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (Bakara, 2/276)
---oOo---
Allah, kafirleri sevmez. (Âl-I İmran, 3/32 – Rum, 30/45 )
قُلْ اَطٖيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرٖينَ
“De ki: Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-I İmran, 3/32)
لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ فَضْلِهٖ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِرٖينَ
“Zira Allah, iman edip iyi işler yapanlara kendi lütfundan karşılık verecektir. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.” ( Rum, 30/45)
---oOo---
Allah, zalimleri sevmez. (Âl-I İmran, 3/140 – Şura, 42/40 )
وَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّٖيهِمْ اُجُورَهُمْ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمٖينَ
“İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.” (Âl-I İmran, 3/57,140 – Şura, 42/40)
---oOo---
Allah, kendini beğenen ve övünüp duranları sevmez. (Nisa, 4/36 – Lokman, 31/18 – Hadid, 57/23 )
وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهٖ شَيْپًا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا…اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًا
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (Nisa, 4/36
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman, 31/18)
لِكَيْلَا تَاْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا اٰتٰیكُمْ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“(Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid, 57/23)
---oOo---
Allah, hainlikte ve günahta çok aşırı gidenleri sevmez. (Nisa, /107 – Hac, 22/38 )
اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ
“Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.” (Hac, 22/38)
وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذٖينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَثٖيمًا
“Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” (Nisa, /107)
---oOo---
Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini sevmez. (Nisa, 148 )
لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَ وَكَانَ اللّٰهُ سَمٖيعًا عَلٖيمًا
“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işitici ve bilicidir.” (Nisa, 148)
---oOo---
Allah, fesat çıkaranları sevmez. (Maide, 5/64 – Kasas, 28/77 )
وَقَالَتِ ٱلْيَهُودُ يَدُ ٱللَّهِ مَغْلُولَةٌ ۚ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُوا۟ بِمَا قَالُوا۟ ۘ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنفِقُ كَيْفَ يَشَآءُ ۚ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّآ أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَٰنًا وَكُفْرًا ۚ وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ ٱلْعَدَٰوَةَ وَٱلْبَغْضَآءَ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ۚ كُلَّمَآ أَوْقَدُوا۟ نَارًا لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا ٱللَّهُ ۚ وَيَسْعَوْنَ فِى ٱلْأَرْضِ فَسَادًا ۚ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ ٱلْمُفْسِدِينَ
Bir de Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.(Maide, 5/64)
وَابْتَغِ فٖيمَا اٰتٰیكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصٖيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِى الْاَرْضِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدٖينَ
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 28/77)
---oOo---
Allah, israf edenleri sevmez. (En’am, 6/141 – Araf, 7/31 )
كُلُوا مِنْ ثَمَرِهٖ اِذَا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهٖ وَلَا تُسْرِفُوا اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفٖينَ
“…Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (En’am, 6/141)
يَا بَنٖى اٰدَمَ خُذُوا زٖينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفٖينَ
“Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (En’am, 6/141 – Araf, 7/31)
---oOo---
Allah, hainleri sevmez. (Enfal, 8/58 )
وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَاءٍ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنٖينَ
“(Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onlarla yaptığın ahdi) aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez.” (Enfal, 8/58)
اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ
“Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.” (Hac, 22/38)
---oOo---
Allah, kibirlileri sevmez. (Nahl, 16/23 )
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرٖينَ
“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” (Nahl, 16/23)
---oOo---
Allah, şımaranları sevmez. (Kasas, 28/76 )
اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُواُ بِالْعُصْبَةِ اُولِى الْقُوَّةِ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحٖينَ
“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.” (Kasas, 28/76)
---oOo---
Karoglan Raşit Tunca Makalesi
Raşit Tunca
Schrems, 26.12.2023
Ayetler ile Allah’ın Sevmediği Davranışlar Yada Kimseler Kimlerdir?
Allah, aşırı gidenleri sevmez.
(Bakara, 2/1909 – Maide, 5/87 – Araf, 7/55)
الله لا يحب المعتدين
Allah, fesadı sevmez.
(Bakara, 2/205)
الله لا يحب المفسدين
Allah, kafirlikte ileri gidenleri ve günahta ısrar edenleri sevmez.
(Bakara, 2/276)
الله لا يحب الفاسقين
Allah, kafirleri sevmez.
(Âl-I İmran, 3/32 – Rum, 30/45)
الله لا يحب الكافرين
Allah, zalimleri sevmez.
(Âl-I İmran, 3/140 – Şura, 42/40)
الله لا يحب الظالمين
Allah, kendini beğenen ve övünüp duranları sevmez.
(Nisa, 4/36 – Lokman, 31/18 – Hadid, 57/23)
الله لا يحب المتكبرين
Allah, hainlikte ve günahta çok aşırı gidenleri sevmez.
(Nisa, 4/107 – Hac, 22/38)
الله لا يحب الخائنين
Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini sevmez.
(Nisa, 4/148)
الله لا يحب القول الفحش
Allah, fesat çıkaranları sevmez.
(Maide, 5/64 – Kasas, 28/77)
الله لا يحب المفسدين
Allah, israf edenleri sevmez.
(En’am, 6/141 – Araf, 7/31)
الله لا يحب المسرفين
Allah, hainleri sevmez.
(Enfal, 8/58)
الله لا يحب الخائنين
Allah, kibirlileri sevmez.
(Nahl, 16/23)
الله لا يحب المستكبرين
Allah, şımaranları sevmez.
(Kasas, 28/76)
الله لا يحب المتكبرين
---oOo--- ---oOo---
Allah, aşırı gidenleri sevmez. (Bakara, 2/190 – Maide, 5/87 – Araf, 7/55 )
وَقَاتِلُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları sevmez.” (Bakara, 2/190)
يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez.” (Maide, 5/87)
ٱدْعُوا۟ رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً ۚ إِنَّهُۥ لَا يُحِبُّ ٱلْمُعْتَدِينَ
Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez. (Araf, 7/55 )
---oOo---
Allah, fesadı sevmez. (Bakara, 2/205)
وَاِذَا تَوَلّٰى سَعٰى فِى الْاَرْضِ لِيُفْسِدَ فٖيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ
“O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 2/205)
---oOo---
Allah, kafirlikte ileri gidenleri ve günahta ısrar edenleri sevmez. (Bakara, 2/276 )
يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِى الصَّدَقَاتِ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَثٖيمٍ
“Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (Bakara, 2/276)
---oOo---
Allah, kafirleri sevmez. (Âl-I İmran, 3/32 – Rum, 30/45 )
قُلْ اَطٖيعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِرٖينَ
“De ki: Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl-I İmran, 3/32)
لِيَجْزِىَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْ فَضْلِهٖ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْكَافِرٖينَ
“Zira Allah, iman edip iyi işler yapanlara kendi lütfundan karşılık verecektir. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.” ( Rum, 30/45)
---oOo---
Allah, zalimleri sevmez. (Âl-I İmran, 3/140 – Şura, 42/40 )
وَاَمَّا الَّذٖينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفّٖيهِمْ اُجُورَهُمْ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمٖينَ
“İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.” (Âl-I İmran, 3/57,140 – Şura, 42/40)
---oOo---
Allah, kendini beğenen ve övünüp duranları sevmez. (Nisa, 4/36 – Lokman, 31/18 – Hadid, 57/23 )
وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهٖ شَيْپًا وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا…اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا فَخُورًا
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi davranın; Allah kendini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (Nisa, 4/36
وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokman, 31/18)
لِكَيْلَا تَاْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَا اٰتٰیكُمْ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ
“(Allah bunu) elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid, 57/23)
---oOo---
Allah, hainlikte ve günahta çok aşırı gidenleri sevmez. (Nisa, /107 – Hac, 22/38 )
اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ
“Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.” (Hac, 22/38)
وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذٖينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَثٖيمًا
“Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” (Nisa, /107)
---oOo---
Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini sevmez. (Nisa, 148 )
لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَ وَكَانَ اللّٰهُ سَمٖيعًا عَلٖيمًا
“Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işitici ve bilicidir.” (Nisa, 148)
---oOo---
Allah, fesat çıkaranları sevmez. (Maide, 5/64 – Kasas, 28/77 )
وَقَالَتِ ٱلْيَهُودُ يَدُ ٱللَّهِ مَغْلُولَةٌ ۚ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُوا۟ بِمَا قَالُوا۟ ۘ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنفِقُ كَيْفَ يَشَآءُ ۚ وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم مَّآ أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ طُغْيَٰنًا وَكُفْرًا ۚ وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ ٱلْعَدَٰوَةَ وَٱلْبَغْضَآءَ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْقِيَٰمَةِ ۚ كُلَّمَآ أَوْقَدُوا۟ نَارًا لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا ٱللَّهُ ۚ وَيَسْعَوْنَ فِى ٱلْأَرْضِ فَسَادًا ۚ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ ٱلْمُفْسِدِينَ
Bir de Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.(Maide, 5/64)
وَابْتَغِ فٖيمَا اٰتٰیكَ اللّٰهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصٖيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِى الْاَرْضِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدٖينَ
“Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas, 28/77)
---oOo---
Allah, israf edenleri sevmez. (En’am, 6/141 – Araf, 7/31 )
كُلُوا مِنْ ثَمَرِهٖ اِذَا اَثْمَرَ وَاٰتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهٖ وَلَا تُسْرِفُوا اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفٖينَ
“…Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (En’am, 6/141)
يَا بَنٖى اٰدَمَ خُذُوا زٖينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفٖينَ
“Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (En’am, 6/141 – Araf, 7/31)
---oOo---
Allah, hainleri sevmez. (Enfal, 8/58 )
وَاِمَّا تَخَافَنَّ مِنْ قَوْمٍ خِيَانَةً فَانْبِذْ اِلَيْهِمْ عَلٰى سَوَاءٍ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْخَائِنٖينَ
“(Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik yapmasından korkarsan, sen de (onlarla yaptığın ahdi) aynı şekilde bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah, hainleri sevmez.” (Enfal, 8/58)
اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ
“Allah, iman edenleri korur. Şu da muhakkak ki Allah, hain ve nankör olan herkesi sevgisinden mahrum eder.” (Hac, 22/38)
---oOo---
Allah, kibirlileri sevmez. (Nahl, 16/23 )
لَا جَرَمَ اَنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرٖينَ
“Hiç şüphesiz Allah, onların gizleyeceklerini de açıklayacaklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları asla sevmez.” (Nahl, 16/23)
---oOo---
Allah, şımaranları sevmez. (Kasas, 28/76 )
اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى فَبَغٰى عَلَيْهِمْ وَاٰتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا اِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُواُ بِالْعُصْبَةِ اُولِى الْقُوَّةِ اِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحٖينَ
“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.” (Kasas, 28/76)
---oOo---
Karoglan Raşit Tunca Makalesi
Raşit Tunca
Schrems, 26.12.2023
Ebu Leheb yahutta Ebu Cehil Kimdir?
Ebu Leheb
Abdüluzza bin Abdülmuttalib (Arapça: عبد العزى بن عبد المطلب; d. 549 – ö. 624) veya bilinen adıyla Ebû Leheb (Arapça: أبو لهب), Abdülmuttalib bin Haşim'in oğlu ve İslam peygamberi Muhammed'in on iki amcasından biridir.[1] Yaşamında İslam dinine ve Muhammed'e çok şiddetli muhalif bir tavır almıştır. Kur'an'da, peygamberler dışında adı geçen nadir kişilerden biridir.
Kendisine, öfkelendiğinde yanakları kızardığı veya ateş gibi parladığı için babası tarafından Ebû Leheb (ateşin babası) lakabı verilmiştir. Asıl künyesi Ebû Utbe'dir. Kıvılcım gibi parlak olduğu rivayet edilir.
Mekke'nin ileri gelenleri arasında yer alan Ebu Leheb, İslam'dan önce Muhammed ile pek iyi anlaşır ve onu pek severdi.[2] Hatta Muhammed'in doğumundan sonra, annesinin sütü yetmediği için, bir süreliğine kendisini Ebu Leheb'in cariyesi olan Süveybe emzirmişti.[3] Ayrıca Ebu Leheb'in oğulları Utbe ve Uteybe, Muhammed'in kızları Rukiyye ve Ümmü Gülsüm ile evlendirilmişti. Ancak Ebu Leheb, İslam geldikten sonra Muhammed'e şiddetle karşı çıktı.[2]
İslam geldikten sonra Muhammed'e ve İslam dinine kin beslemeye başlayan Ebu Leheb, dine açık davet döneminde hep engel olmuştur. Rivayetlere göre Muhammed, Safâ tepesine çıkıp İslam'ı tüm Mekkelilere açıkça tebliğ ettiği zaman onun karşısında durmuş, ona kötü sözler söylemiş, taş fırlatmış ve "Kahrolası! Bizi bunun için mi buraya çağırdın?" diyerek uzaklaşmıştır.[4] Evi Muhammed'in evine yakın olduğundan, yine rivayetlere göre onun evini sık sık taşa tutar veya başkalarına taşlatır, kapısı önüne her çeşit pisliği atar, karısı Ümmü Cemil ile birlikte onun geçeceği yollara dikenler atarlardı.[4]
Amcası Ebu Talib'in ölümünden sonra Mekke'de kendisini himaye eden biri kalmayan Muhammed, bunun üzerine Taif şehrine gitti. Ancak Ebu Leheb, her yerde onu takip ederek sözlerini yalanlamaya ve ona muhalif olmaya devam etti.[4] Kendisinin ve karısının Muhammed'i aşırı rahatsız eden ve ona zorluk çıkaran bu tutumları nedeniyle, bu sıralarda Kur'an'ın 111. suresi olan Tebbet Suresi'nin inişiyle Ebu Leheb ve karısının cehennemlik olduklarını belirten ayetlerin geldiğine inanılır.
Tebbet Suresi, Kur'an'da ''yaşayan bir insan'' hakkında inmiş tek suredir. 5 ayetlik surede Ebu Leheb'e beddua edilmiş ve karısı Ümmü Cemil ile birlikte cehenneme gideceği söylenmiştir.[5][6] Sure indiğinde hayatta olan Ebu Leheb'in, bu sözleri duymuş olmasına rağmen ölümüne değin iman etmediği ve surenin inişinden yaklaşık 4-5 yıl sonra öldüğü, dolayısıyla Kur'an'ın sözünün doğrulayıcı olduğuna inanılmaktadır.[7]
Ebu Leheb, 624'de gerçekleşen Bedir Muharebesi'ne hasta olduğundan dolayı katılamamış, savaştan sonra çok ağır bir hastalıktan dolayı ölmüş, cesedi bir süre bekletilmiş ve kokuşmaya başlayınca da oğulları tarafından merasim yapılmadan, alelacele Kalib Kuyusu adında bir yere gömülmüştür.[1][4][8]
Ebû Cehil
Amr bin Hişam (Arapça: عمرو ابن هشام; 570 civarı[1] - 13 Mart 624), diğer adıyla Ebu'l-Hakem (Arapça: أبو الحكم) veya İslam peygamberi Muhammed'in ona koyduğu ve bilinen adıyla Ebû Cehil (Arapça: أبو جهل), Mekke'nin eski liderlerinden biridir.[2] Muhammed'e muhalefeti ve Müslümanlara karşıt olan davranışları dolayısıyla tanınmıştır.
Mahzum kabilesinin önde gelen liderlerinden biri olan Ebu Cehil, İslam öncesi Araplar arasında Ebü'l-Hakim ('Bilgelerin Babası') olarak biliniyordu. Muhammed İslam'ı tebliğ etmeye başladıktan sonra Ebu Cehil ona karşı çıktı ve sıklıkla ilk Müslümanlara fiziksel saldırılarda bulundu. Sümeyye bint Habbat ve Yasir bin Amir de dahil olmak üzere birçok Müslüman'a zulmetti. Müslümanlara yönelik acımasız işkenceleri, Muhammed'in kendisine Ebu Cehil ('Cehaletin Babası') ve Firavun el-Ümme ('Ümmetin Firavunu') unvanını vermesine neden oldu.
Medine'ye hicretin ardından Ebu Cehil, Medine'ye saldırıp Müslümanları yok etmek için büyük bir ordu topladı. 13 Mart 624'te Ebu Cehil'in Mekke tarafının komutanı olduğu Bedir Savaşı gerçekleşti. Savaşta Ebu Cehil, Muavviz bin Amr ve Muaz bin Amr tarafından ölümcül şekilde yaralandı ve Abdullah bin Mesud tarafından öldürüldü.
Hayatı
Ataları ve ailesi
Ebu Cehil, Mekke'de peygamber Muhammed'le aynı yılda 570 yılında doğdu. Babası, Hicaz'daki Mekke şehrinin hakimi olan Hişam bin Muğire idi.[3] Hişam, Kureyş kabilesinin ve Mekke'nin İslam öncesi aristokrasisinin önde gelen kabilelerinden biri olan Mahzum'a mensuptu.[4] Hişam, 'Mekke'nin efendisi' olarak biliniyordu ve onun ölüm tarihi, Kureyşliler tarafından takvimlerinin başlangıcı olarak kullanılıyordu.[5] Amr'a, annesinin Hanzala kabilesine mensup olduğunu belirten İbnü'l-Hanzaliyye de deniyordu.[6]
Haris bin Hişam ile Ayyaş bin Ebu Rebî'a'nın kardeşi[7] olan Amr, Ebu'l-Hakem (Türkçe: Bilgeliğin Babası) künyesiyle de tanınırdı, çünkü Kureyş kabilesi içinde bilge bir adam olarak kabul edilirdi. Amr yeni gelişmekte olan İslam dininin en güçlü rakiplerinden biriydi ve insanlara karşı agresif bir tutumu vardı, bu yüzden Müslümanlar onu Ebû Cehil (Türkçe: Cahilliğin Babası) künyesiyle andı. Kureyş kabilesinde Mahzûmoğullarının üyesiydi ve Mekke şehrinin[8] (Muhammed'in ordusuna teslim olmadan önceki) lideriydi.[kaynak belirtilmeli] Sahibi olduğu kervanlarla gezip yeni şehirler görmeyi severdi.
Yaşamı
Lakabı Ebu'l-Hakem (أبو الحكم) ("bilgeliğin babası") idi, çünkü o putperestler tarafından derin bilgeliğe sahip, Kureyş'in ileri gelenleri tarafından zeki ve anlayışlı bir adam olarak kabul ediliyordu ve onun görüşlerine çok güvenirlerdi. Onu meclislerinin seçkin bir üyesi olarak görürlerdi. Otuz yaşında bile Hakim bin Hazam'ın lideri olduğu Dar'un-Nedve'de düzenlenen özel toplantılara katılırdı ki bu özel toplantılara giriş yaşı kuralı en az kırktı.[kaynak belirtilmeli]
Ebu Cehil, Muhammed İslam'ı ilk duyurduğunda hemen karşı çıktı ve söylediklerini reddetti. Muhammed bu bağlamda onu Ebû Cehil (أبو جهل) ("cehaletin babası") olarak vasfetti.[kaynak belirtilmeli] Muhammed şöyle demiştir: “Ebu Cehil'e 'Ebu Hakem' diyen kişi ciddi günah işlemiştir. Bunun için Allah'tan bağışlanma dilesin.”[9]
Ebu Cehil, İslam'a ve Muhammed'e karşı savaşmaya yemin eden muhalif grupların aslanı olarak vasfedildiği için de Esad el-Ahlaf olarak da biliniyordu.[10]
Ebu Cehil Muhammed'le aynı yaştaydı. Gençliklerinde bir zamanlar, Abdullah bin Cudan et-Teymi'nin toplantısında bir araya getirilmişlerdi. Muhammed, Ebu Cehil'den daha zayıftı ve onu ittiğinde dizlerinin üzerine düştü ve dizlerinden biri yaralanarak kalıcı bir yara izi kaldı.[11]
İslam'la olan ilişkisi
Kabile ve nüfuz üstünlüğü
Buhari'ye göre Ebu Cehil, Müslümanlara karşı çeşitli derecelerde "amansız bir düşmanlık" besleyen Kureyş liderleri arasındaydı.[8]
Amr Hişam, Muhammed halka açık olarak tebliğde bulunmaya başladığında derhal karşı çıkmaya başladı. Aşağıdaki nedenlerle Muhammed'e karşı düşmanlık yapıyordu:
Ebu Cehil bir keresinde "gizlice" evinde Kur'an okuyan Muhammed'i dinlemek için gece dışarı çıktı. Mekke'nin ileri gelenlerinden Ebu Süfyan ve Ahnes bin Şurayk da aynı amaçla dışarı çıkmıştı. Her biri oturup dinleyebileceği bir yer seçti ve hiç kimse diğerinin nerede oturduğunu bilmiyordu. Böylece geceyi onu dinleyerek geçirdiler ta ki şafak vakti gelip dağılıncaya kadar. Eve dönerken karşılaştılar ve birbirlerini kınadılar ve biri diğerine şöyle dedi: 'Bir daha böyle yapma, çünkü aklı başında biri seni görürse, onun aklında şüphe uyandırırsın.' Ancak sonraki iki gün boyunca bunu yapmaya devam ettiler.[12]
Ebu Cehil daha sonra Ahnes bin Şerik'e şöyle dedi: "Statü ve asalet elde etmek için Abdümenaf ile her konuda yarıştık. Onlar insanlara yedirdi, biz de yedirdik. Onlar sadaka verdi, biz de verdik. İnsanlarla ilgileniyorlardı biz de öyle. Eşit oluncaya kadar bunları yaptık. Şimdi de diyorlar ki, 'Bizden gökten vahiy alan bir peygamber geldi' Peki biz bununla nasıl yarışabiliriz? Vallahi biz ona asla inanmayacağız ve onun mesajını asla kabul etmeyeceğiz!”
Muğire bin Şube anlatıyor: "Muhammed'i ilk tanımam şöyle olmuştur: "Mekke sokaklarının birinde Ebu Cehil'le beraber yürürken yolda Muhammed'e rastladık. Muhammed: "Ebu'l Hakem! Neden İslam'ı kabul etmiyorsun ve bana Allah'ın Resulü olarak inanmıyorsunuz? Allah ve Resulüne gel, seni Allah'a çağırıyorum" dedi. Ebu Cehil ise: "Ey Muhammed! Tanrılarımıza dil uzatmaktan ne zaman vazgeçeceksin? Yalnız senin getirdiğine şahitlik etmemizi mi istiyorsun? Biz senin vazifeni yaptığına şahitlik ediyoruz. Vallahi, söylediklerinin gerçek olduğunu bilsem elbette sana uyarım" dedi. Muhammed gidince, Ebu Cehil bana dönerek: "Onun söylediklerinin gerçek olduğunu kesinlikle biliyorum. Fakat beni men eden şey şu: "Kusayy oğulları, Hicabet bizde dediler. Peki dedik. Sikayet bizde dediler, peki dedik. Nedve bizde dediler, peki dedik. Sonra onlar yemek verdiler, biz de verdik. Sonunda bir konuda onlarla tam eşitliği sağlamışken, onlar; "Peygamber de bizden" diyorlar. Hayır! Vallahi bunu kabul edemem. [13]
Yıldırma faaliyetleri
Müslüman kaynaklarna göre Ebu Cehil, Mekkelileri Müslümanlara karşı kışkırtırdı. Müslüman olan eğer toplumsal öneme sahip bir insansa ve kendisini savunacak akrabaları varsa, onu azarlar ve aşağılayarak şöyle derdi: 'Sen, senden daha hayırlı olan babanın dinini terk ettin. Seni sefih ilan edeceğiz, aptal olarak işaretliyeceğiz ve itibarını zedeleyeceğiz.' Eğer tüccarsa, 'Mallarınızı sattırmayız, sizi dilenci durumuna düşürürüz' derdi. Eğer sosyal önemi olmayan biriyse onu döver ve insanları ona karşı kışkırtırdı.[14]Amr'dan en çok zarar gören hür insanlar, sosyal statüsü olmayan yoksullardı. Amr bu kimseleri bazen tartaklardı ve dostlarının da kendisi gibi yapmalarını isterdi.
Politeist Kureyşe ait olan köleler İslam'a geçtiklerinde ağır bir şekilde cezalandırılırlardı. Bu cezalar dövülmeyi veya kırbaçlanmayı, ardından susuz ve yemeksiz bırakılmayı içeriyordu. Amr ibn Hişam'ın, hata yapmaları durumunda kölelerinin sırtına sıklıkla ağır taşlar koyduğu söylenmiştir. Hişam, böyle bir köle olan Harise bint Mu'ammil'i, din değiştirmesi nedeniyle görme yeteneğini kaybedecek kadar dövdü. Ayrıca Ammar bin Yasir'in annesi Sümeyye bint Hayyat'a saldırdı ve onu genital bölgesinden mızraklayarak ölümcül yaralar açarak öldürdü. İslam dininin ilk kutsal şehidi bu kadındı. Ebu Cehil ayrıca Ammar'ın babası Yasir ibn Amir ve kardeşi Abdullah'a da zulmetti ve gözlerinin önünde onlara işkence ederek öldürdü. İleride Bedir Muharebesi'nde kendisini öldürecek olan Abdullah bin Mesud'u da yumraklayarak dövmüştür.[11]
Fiziki bakımdan kötü durumda olanlar, verilen cezalara dayanamayıp İslam'dan vazgeçmişlerdir. Ancak bazıları İslam'dan gerçekten vazgeçmemişlerdir ve gizlice ibadet etmişlerdir.[kaynak belirtilmeli]
Bedir Muharebesi
Bedir Muharebesi'nden önce Medine'deki Evs kabilesi lideri Sa'd bin Muaz, gayr-i müslim dostu Ümeyye bin Halef ile Mekke'yi ziyarete geldi. Bir süre sonra Amr ile karşılaşıp onunla tartışmaya girdiler ve tartışma aniden hararetlendi ve Sa'd, onu Suriye'ye giden Mekke ticaret yolunu kesmekle tehdit etti. Böylece Amr, Ümeyye'ye kendisinin Muhammed tarafından tehdit edildiğini söyledi.[8] Amr, Bedir Muharebesi'nde Muaz bin Amr ve Muavvez bin Amr isimli iki erkek kardeş tarafından savaş sırasında ölümcül şekilde yaralandı. Daha sonra Abdullah bin Mesud tarafından kafası kesilerek öldürüldü. Cesedi, kendi safında savaşanların ölüleri ile beraber, Bedir’de bulunan kör bir kuyuya atılmıştır.[15]
EDiTÖRÜN ÖNEMLi NOTU
Her ne kadar bu iki isim ayrı kimselermiş gibi anılsada ikisi aynı kimse olup tebbet suresinde ismi anılan kimse yani peygamberin amcası ebu leheb den başkası değildir Kuran da nasıl nemrut ve firavun yer aldıysa ebu cehilde kuran a tebbet suresi ile girmişdir
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Ebu Leheb
Abdüluzza bin Abdülmuttalib (Arapça: عبد العزى بن عبد المطلب; d. 549 – ö. 624) veya bilinen adıyla Ebû Leheb (Arapça: أبو لهب), Abdülmuttalib bin Haşim'in oğlu ve İslam peygamberi Muhammed'in on iki amcasından biridir.[1] Yaşamında İslam dinine ve Muhammed'e çok şiddetli muhalif bir tavır almıştır. Kur'an'da, peygamberler dışında adı geçen nadir kişilerden biridir.
Kendisine, öfkelendiğinde yanakları kızardığı veya ateş gibi parladığı için babası tarafından Ebû Leheb (ateşin babası) lakabı verilmiştir. Asıl künyesi Ebû Utbe'dir. Kıvılcım gibi parlak olduğu rivayet edilir.
Mekke'nin ileri gelenleri arasında yer alan Ebu Leheb, İslam'dan önce Muhammed ile pek iyi anlaşır ve onu pek severdi.[2] Hatta Muhammed'in doğumundan sonra, annesinin sütü yetmediği için, bir süreliğine kendisini Ebu Leheb'in cariyesi olan Süveybe emzirmişti.[3] Ayrıca Ebu Leheb'in oğulları Utbe ve Uteybe, Muhammed'in kızları Rukiyye ve Ümmü Gülsüm ile evlendirilmişti. Ancak Ebu Leheb, İslam geldikten sonra Muhammed'e şiddetle karşı çıktı.[2]
İslam geldikten sonra Muhammed'e ve İslam dinine kin beslemeye başlayan Ebu Leheb, dine açık davet döneminde hep engel olmuştur. Rivayetlere göre Muhammed, Safâ tepesine çıkıp İslam'ı tüm Mekkelilere açıkça tebliğ ettiği zaman onun karşısında durmuş, ona kötü sözler söylemiş, taş fırlatmış ve "Kahrolası! Bizi bunun için mi buraya çağırdın?" diyerek uzaklaşmıştır.[4] Evi Muhammed'in evine yakın olduğundan, yine rivayetlere göre onun evini sık sık taşa tutar veya başkalarına taşlatır, kapısı önüne her çeşit pisliği atar, karısı Ümmü Cemil ile birlikte onun geçeceği yollara dikenler atarlardı.[4]
Amcası Ebu Talib'in ölümünden sonra Mekke'de kendisini himaye eden biri kalmayan Muhammed, bunun üzerine Taif şehrine gitti. Ancak Ebu Leheb, her yerde onu takip ederek sözlerini yalanlamaya ve ona muhalif olmaya devam etti.[4] Kendisinin ve karısının Muhammed'i aşırı rahatsız eden ve ona zorluk çıkaran bu tutumları nedeniyle, bu sıralarda Kur'an'ın 111. suresi olan Tebbet Suresi'nin inişiyle Ebu Leheb ve karısının cehennemlik olduklarını belirten ayetlerin geldiğine inanılır.
Tebbet Suresi, Kur'an'da ''yaşayan bir insan'' hakkında inmiş tek suredir. 5 ayetlik surede Ebu Leheb'e beddua edilmiş ve karısı Ümmü Cemil ile birlikte cehenneme gideceği söylenmiştir.[5][6] Sure indiğinde hayatta olan Ebu Leheb'in, bu sözleri duymuş olmasına rağmen ölümüne değin iman etmediği ve surenin inişinden yaklaşık 4-5 yıl sonra öldüğü, dolayısıyla Kur'an'ın sözünün doğrulayıcı olduğuna inanılmaktadır.[7]
Ebu Leheb, 624'de gerçekleşen Bedir Muharebesi'ne hasta olduğundan dolayı katılamamış, savaştan sonra çok ağır bir hastalıktan dolayı ölmüş, cesedi bir süre bekletilmiş ve kokuşmaya başlayınca da oğulları tarafından merasim yapılmadan, alelacele Kalib Kuyusu adında bir yere gömülmüştür.[1][4][8]
Ebû Cehil
Amr bin Hişam (Arapça: عمرو ابن هشام; 570 civarı[1] - 13 Mart 624), diğer adıyla Ebu'l-Hakem (Arapça: أبو الحكم) veya İslam peygamberi Muhammed'in ona koyduğu ve bilinen adıyla Ebû Cehil (Arapça: أبو جهل), Mekke'nin eski liderlerinden biridir.[2] Muhammed'e muhalefeti ve Müslümanlara karşıt olan davranışları dolayısıyla tanınmıştır.
Mahzum kabilesinin önde gelen liderlerinden biri olan Ebu Cehil, İslam öncesi Araplar arasında Ebü'l-Hakim ('Bilgelerin Babası') olarak biliniyordu. Muhammed İslam'ı tebliğ etmeye başladıktan sonra Ebu Cehil ona karşı çıktı ve sıklıkla ilk Müslümanlara fiziksel saldırılarda bulundu. Sümeyye bint Habbat ve Yasir bin Amir de dahil olmak üzere birçok Müslüman'a zulmetti. Müslümanlara yönelik acımasız işkenceleri, Muhammed'in kendisine Ebu Cehil ('Cehaletin Babası') ve Firavun el-Ümme ('Ümmetin Firavunu') unvanını vermesine neden oldu.
Medine'ye hicretin ardından Ebu Cehil, Medine'ye saldırıp Müslümanları yok etmek için büyük bir ordu topladı. 13 Mart 624'te Ebu Cehil'in Mekke tarafının komutanı olduğu Bedir Savaşı gerçekleşti. Savaşta Ebu Cehil, Muavviz bin Amr ve Muaz bin Amr tarafından ölümcül şekilde yaralandı ve Abdullah bin Mesud tarafından öldürüldü.
Hayatı
Ataları ve ailesi
Ebu Cehil, Mekke'de peygamber Muhammed'le aynı yılda 570 yılında doğdu. Babası, Hicaz'daki Mekke şehrinin hakimi olan Hişam bin Muğire idi.[3] Hişam, Kureyş kabilesinin ve Mekke'nin İslam öncesi aristokrasisinin önde gelen kabilelerinden biri olan Mahzum'a mensuptu.[4] Hişam, 'Mekke'nin efendisi' olarak biliniyordu ve onun ölüm tarihi, Kureyşliler tarafından takvimlerinin başlangıcı olarak kullanılıyordu.[5] Amr'a, annesinin Hanzala kabilesine mensup olduğunu belirten İbnü'l-Hanzaliyye de deniyordu.[6]
Haris bin Hişam ile Ayyaş bin Ebu Rebî'a'nın kardeşi[7] olan Amr, Ebu'l-Hakem (Türkçe: Bilgeliğin Babası) künyesiyle de tanınırdı, çünkü Kureyş kabilesi içinde bilge bir adam olarak kabul edilirdi. Amr yeni gelişmekte olan İslam dininin en güçlü rakiplerinden biriydi ve insanlara karşı agresif bir tutumu vardı, bu yüzden Müslümanlar onu Ebû Cehil (Türkçe: Cahilliğin Babası) künyesiyle andı. Kureyş kabilesinde Mahzûmoğullarının üyesiydi ve Mekke şehrinin[8] (Muhammed'in ordusuna teslim olmadan önceki) lideriydi.[kaynak belirtilmeli] Sahibi olduğu kervanlarla gezip yeni şehirler görmeyi severdi.
Yaşamı
Lakabı Ebu'l-Hakem (أبو الحكم) ("bilgeliğin babası") idi, çünkü o putperestler tarafından derin bilgeliğe sahip, Kureyş'in ileri gelenleri tarafından zeki ve anlayışlı bir adam olarak kabul ediliyordu ve onun görüşlerine çok güvenirlerdi. Onu meclislerinin seçkin bir üyesi olarak görürlerdi. Otuz yaşında bile Hakim bin Hazam'ın lideri olduğu Dar'un-Nedve'de düzenlenen özel toplantılara katılırdı ki bu özel toplantılara giriş yaşı kuralı en az kırktı.[kaynak belirtilmeli]
Ebu Cehil, Muhammed İslam'ı ilk duyurduğunda hemen karşı çıktı ve söylediklerini reddetti. Muhammed bu bağlamda onu Ebû Cehil (أبو جهل) ("cehaletin babası") olarak vasfetti.[kaynak belirtilmeli] Muhammed şöyle demiştir: “Ebu Cehil'e 'Ebu Hakem' diyen kişi ciddi günah işlemiştir. Bunun için Allah'tan bağışlanma dilesin.”[9]
Ebu Cehil, İslam'a ve Muhammed'e karşı savaşmaya yemin eden muhalif grupların aslanı olarak vasfedildiği için de Esad el-Ahlaf olarak da biliniyordu.[10]
Ebu Cehil Muhammed'le aynı yaştaydı. Gençliklerinde bir zamanlar, Abdullah bin Cudan et-Teymi'nin toplantısında bir araya getirilmişlerdi. Muhammed, Ebu Cehil'den daha zayıftı ve onu ittiğinde dizlerinin üzerine düştü ve dizlerinden biri yaralanarak kalıcı bir yara izi kaldı.[11]
İslam'la olan ilişkisi
Kabile ve nüfuz üstünlüğü
Buhari'ye göre Ebu Cehil, Müslümanlara karşı çeşitli derecelerde "amansız bir düşmanlık" besleyen Kureyş liderleri arasındaydı.[8]
Amr Hişam, Muhammed halka açık olarak tebliğde bulunmaya başladığında derhal karşı çıkmaya başladı. Aşağıdaki nedenlerle Muhammed'e karşı düşmanlık yapıyordu:
Ebu Cehil bir keresinde "gizlice" evinde Kur'an okuyan Muhammed'i dinlemek için gece dışarı çıktı. Mekke'nin ileri gelenlerinden Ebu Süfyan ve Ahnes bin Şurayk da aynı amaçla dışarı çıkmıştı. Her biri oturup dinleyebileceği bir yer seçti ve hiç kimse diğerinin nerede oturduğunu bilmiyordu. Böylece geceyi onu dinleyerek geçirdiler ta ki şafak vakti gelip dağılıncaya kadar. Eve dönerken karşılaştılar ve birbirlerini kınadılar ve biri diğerine şöyle dedi: 'Bir daha böyle yapma, çünkü aklı başında biri seni görürse, onun aklında şüphe uyandırırsın.' Ancak sonraki iki gün boyunca bunu yapmaya devam ettiler.[12]
Ebu Cehil daha sonra Ahnes bin Şerik'e şöyle dedi: "Statü ve asalet elde etmek için Abdümenaf ile her konuda yarıştık. Onlar insanlara yedirdi, biz de yedirdik. Onlar sadaka verdi, biz de verdik. İnsanlarla ilgileniyorlardı biz de öyle. Eşit oluncaya kadar bunları yaptık. Şimdi de diyorlar ki, 'Bizden gökten vahiy alan bir peygamber geldi' Peki biz bununla nasıl yarışabiliriz? Vallahi biz ona asla inanmayacağız ve onun mesajını asla kabul etmeyeceğiz!”
Muğire bin Şube anlatıyor: "Muhammed'i ilk tanımam şöyle olmuştur: "Mekke sokaklarının birinde Ebu Cehil'le beraber yürürken yolda Muhammed'e rastladık. Muhammed: "Ebu'l Hakem! Neden İslam'ı kabul etmiyorsun ve bana Allah'ın Resulü olarak inanmıyorsunuz? Allah ve Resulüne gel, seni Allah'a çağırıyorum" dedi. Ebu Cehil ise: "Ey Muhammed! Tanrılarımıza dil uzatmaktan ne zaman vazgeçeceksin? Yalnız senin getirdiğine şahitlik etmemizi mi istiyorsun? Biz senin vazifeni yaptığına şahitlik ediyoruz. Vallahi, söylediklerinin gerçek olduğunu bilsem elbette sana uyarım" dedi. Muhammed gidince, Ebu Cehil bana dönerek: "Onun söylediklerinin gerçek olduğunu kesinlikle biliyorum. Fakat beni men eden şey şu: "Kusayy oğulları, Hicabet bizde dediler. Peki dedik. Sikayet bizde dediler, peki dedik. Nedve bizde dediler, peki dedik. Sonra onlar yemek verdiler, biz de verdik. Sonunda bir konuda onlarla tam eşitliği sağlamışken, onlar; "Peygamber de bizden" diyorlar. Hayır! Vallahi bunu kabul edemem. [13]
Yıldırma faaliyetleri
Müslüman kaynaklarna göre Ebu Cehil, Mekkelileri Müslümanlara karşı kışkırtırdı. Müslüman olan eğer toplumsal öneme sahip bir insansa ve kendisini savunacak akrabaları varsa, onu azarlar ve aşağılayarak şöyle derdi: 'Sen, senden daha hayırlı olan babanın dinini terk ettin. Seni sefih ilan edeceğiz, aptal olarak işaretliyeceğiz ve itibarını zedeleyeceğiz.' Eğer tüccarsa, 'Mallarınızı sattırmayız, sizi dilenci durumuna düşürürüz' derdi. Eğer sosyal önemi olmayan biriyse onu döver ve insanları ona karşı kışkırtırdı.[14]Amr'dan en çok zarar gören hür insanlar, sosyal statüsü olmayan yoksullardı. Amr bu kimseleri bazen tartaklardı ve dostlarının da kendisi gibi yapmalarını isterdi.
Politeist Kureyşe ait olan köleler İslam'a geçtiklerinde ağır bir şekilde cezalandırılırlardı. Bu cezalar dövülmeyi veya kırbaçlanmayı, ardından susuz ve yemeksiz bırakılmayı içeriyordu. Amr ibn Hişam'ın, hata yapmaları durumunda kölelerinin sırtına sıklıkla ağır taşlar koyduğu söylenmiştir. Hişam, böyle bir köle olan Harise bint Mu'ammil'i, din değiştirmesi nedeniyle görme yeteneğini kaybedecek kadar dövdü. Ayrıca Ammar bin Yasir'in annesi Sümeyye bint Hayyat'a saldırdı ve onu genital bölgesinden mızraklayarak ölümcül yaralar açarak öldürdü. İslam dininin ilk kutsal şehidi bu kadındı. Ebu Cehil ayrıca Ammar'ın babası Yasir ibn Amir ve kardeşi Abdullah'a da zulmetti ve gözlerinin önünde onlara işkence ederek öldürdü. İleride Bedir Muharebesi'nde kendisini öldürecek olan Abdullah bin Mesud'u da yumraklayarak dövmüştür.[11]
Fiziki bakımdan kötü durumda olanlar, verilen cezalara dayanamayıp İslam'dan vazgeçmişlerdir. Ancak bazıları İslam'dan gerçekten vazgeçmemişlerdir ve gizlice ibadet etmişlerdir.[kaynak belirtilmeli]
Bedir Muharebesi
Bedir Muharebesi'nden önce Medine'deki Evs kabilesi lideri Sa'd bin Muaz, gayr-i müslim dostu Ümeyye bin Halef ile Mekke'yi ziyarete geldi. Bir süre sonra Amr ile karşılaşıp onunla tartışmaya girdiler ve tartışma aniden hararetlendi ve Sa'd, onu Suriye'ye giden Mekke ticaret yolunu kesmekle tehdit etti. Böylece Amr, Ümeyye'ye kendisinin Muhammed tarafından tehdit edildiğini söyledi.[8] Amr, Bedir Muharebesi'nde Muaz bin Amr ve Muavvez bin Amr isimli iki erkek kardeş tarafından savaş sırasında ölümcül şekilde yaralandı. Daha sonra Abdullah bin Mesud tarafından kafası kesilerek öldürüldü. Cesedi, kendi safında savaşanların ölüleri ile beraber, Bedir’de bulunan kör bir kuyuya atılmıştır.[15]
EDiTÖRÜN ÖNEMLi NOTU
Her ne kadar bu iki isim ayrı kimselermiş gibi anılsada ikisi aynı kimse olup tebbet suresinde ismi anılan kimse yani peygamberin amcası ebu leheb den başkası değildir Kuran da nasıl nemrut ve firavun yer aldıysa ebu cehilde kuran a tebbet suresi ile girmişdir
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Saint Barnabas Joseph Kimdir?
Saint Barnabas Joseph the Levite
Barnabas ya da Barnaba (Yunanca: Απόστολος Βαρνάβας, Apostolos Varnavas), Hristiyanlığın erken döneminde Nasıralı İsa'nın yaşamı boyunca kendi etrafında oluşturduğu "On İkiler"in arasında yer almayan elçilerinden biriydi. Elçilerin İşleri'ne göre, Kıbrıs'taki Yahudi diaspora cemaatinden geliyordu ve Levililerin kâhin İsrail kabilesine mensuptu.[1] Antakya'daki Hristiyan cemaatinin kurucu figürlerinden ve liderlerinden biridir ve mektuplarında (1. Korintliler, Galatyalılar) kendisinden birkaç kez bahseden Tarsuslu Pavlus'un öğretmeni olarak kabul edilir. Barnabas, Elçiler Çağı'nda Pavlus'la birlikte Hristiyan misyonerlik anlayışının gelişmesi için temel teşkil eden misyonerlik yolculuklarına çıkmış ve Elçiler Konsili'nin katılımcılarından biri olmuştur.
Apokrif Barnabas'ın İşleri'ne göre Barnabas, ulusal aziz olarak kabul edildiği Kıbrıs'ta şehit olarak ölmüştür. Bu gelenekte ölüm yılı olarak 61 yılı kabul edilir ve yer olarak da Mağusa yakınlarındaki Salamis gösterilir. Diğer efsanelere göre Roma'da da vaaz vermiş, Milano'nun ilk piskoposu olmuş ve Romalı Klement'i vaftiz etmiştir.
İsa aleyhisselama ilk inananlardan. Kıbrıs'ta doğdu. Önceleri Yahudi dininde idi. İsa aleyhisselamı görünce iman etti. İsa aleyhisselama inandığı ve çok sevdiği için, Havariler ona "Barnabas" ismini verdiler. Fransızlar Saint Barnabe derler ve 11 Haziranda yortusunu yaparlar.
Bolüs adındaki bir Yahudi, İsa aleyhisselamın dinine inanmış görünüp Barnabas'a yanaştı. Yıkıcı fikirlerini aşılamak için, kendisi ile senelerce arkadaşlık etti. Kandıramıyacağını anlayınca, düşmanlığını açığa vurdu. İsa aleyhisselamdan sonra Bolüs'ün ilk işi, hakiki İncil'i yok ettirmek oldu. İsa, Allah'ın oğludur, dedi. Şarabı ve domuzu helal etti. Barnabas bu yalanlara aldanmadı. İsa aleyhisselamdan gördüklerini ve işittiklerini doğru olarak yazdı. Bu durumda İseviler ikiye ayrıldı. Bolüsçüler (Pavlosçular), Avrupa krallarını elde edip, kuvvetlendiler. Barnabas tarafını tutanlar ise çoğaldı. Bunlardan Antakya piskoposu Lucian, teslise inanmadığı için 312'de öldürüldü. Barnabas'ın yolunda olanlar İsa aleyhisselam insandır. Ona tapılmaz diyorlardı. Mücadele senelerce devam etti. Lucian'ın talebesi Libyalı Aryüs de Barnabas gibi İsa insandır, ona tapılmaz dediği için İznik toplantısında aforoz edildi. Barnabas İncili'nin yok edilmesine ve bu İncili okuyanların öldürülmelerine karar verildi. Aryüsçüler yok edilmeye başlandı. Roma İmparatoru Büyük Kostantin pişman olup Aryüs'ü İstanbul'a davet ettiyse de gelirken öldürüldü.
Barnabas'ın yazdığı İncil, miladın 325. senesine kadar İskenderiye kiliselerinde okunuyordu. 383 senesinde Papa Damasus, bu İncil'den bir nüsha elde ederek hususi kütüphanesine koydu. 1585 senesine kadar burada kalan Barnabas İncilini Papa Beşinci Sextus (1595-1590), arkadaşı F.O. Marino'ya İbraniceden İtalyancaya tercüme ettirdi. Prusya kralının müşaviri J.F. Cramer, bunu bulup 1713'te Osmanlılarla yaptığı muharebeleri ile meşhur olan kitap meraklısı Prens Eugén'e hediye etti. Prens 1736'da öldükten sonra, kütüphanesi Viyana (Hofbibliyothek) Kütüphanesine katıldı. Bu el yazma İncil hala, Viyana İmparatorluk Kütüphanesindedir. Aynı senelerde, Madrid'de, İtalyanca bir nüsha daha bulundu ise de, kilisenin baskısı ile yok edildi. Viyana'daki İncil, 1907'de Oxford'da, Ragg ve hanımı tarafından İngilizceye tercüme edildi. Bu tercümenin birçok nüshaları da, İngilizler tarafından yok edildi. Bu nüsha foto-ofset yolu ile 1973'te Pakistan'da basılmıştır.
Barnabas İncili
Kanonik incillerden başka Barnabas'a atfedilen ve muhtemelen 16. yüzyılın son çeyreğinde bir Müslüman tarafından yazılmış düzmece ve uydurma bir incil bulunmaktadır.[2][3][4][5][6]
Ölümü ve mezarı
Barnabas, M.S. 45 yılında Pavlus ile giriştiği Hıristiyanlığı yayma çabalarından dolayı kendi vatandaşları olan Yahudiler tarafından öldürülür ve cesedi denize atılmak üzerine bir bataklığa saklanır. Barnabas'ın olayı gören öğrencileri ise cesedi kaçırıp, Salamis'in batısında bir yeraltı mağarasına gömmüştür. Barbanabas'ın göğsüne de Matta'nın yazdığı incilin kopyası koyulmuştur. Cesedin yeri uzun yıllar gizli kalmıştır. Olaydan 432 yıl sonra piskopos Anthemios mezarı rüyasında gördüğünü söyler ve mezarın yerini bulur. Matta İncili dolayısıyla da bulunan mezarın Barnabas'a ait olduğu teşhis edilir. Bu keşif sonrasında psikopos Anthemios, İmparator Zeno'yu bilgilendirmiştir. İmparator Zeno, cesedin bulunduğu yere Barnabas'ın adına bir manastır yapılması için bağış yapmıştır. Böylelikle M.S. 477'de Barnabas Manastırı inşa edilmiştir.[7]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Rehber Ansiklopedisi
Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa Kimdir?
Hızır Reis veya bilinen adıyla Barbaros Hayreddin Paşa (d. y. 1478, Midilli – ö. 5 Temmuz 1546, İstanbul), Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk kaptan paşası ve 25. kaptan-ı deryâsı olan denizci ve askerdir.[1] 16. yüzyılın ilk yarısında gerçekleştirdiği askerî seferlerle Akdeniz'de Osmanlı egemenliğini pekiştirdi.[2] Ayrıca Osmanlı Devleti'nin deniz politikasına ve Tersane-i Amire'ye nizam verdi.
1478 yılı civarında Osmanlı hâkimiyetindeki Midilli'de doğan Hızır Reis, denizcilik kariyerine ağabeyi Oruç'un yanında korsan olarak başladı. 1516'da kardeşler Cezayir'i İspanyollardan ele geçirdi ve Oruç Reis kendisini Cezayir'in sultanı ilan etti. Oruç'un 1518'deki ölümünün ardından Hızır, ağabeyinin "Barbaros" lakabını miras aldı ve Cezayir sultanı oldu. Hızır Reis'e "dinin hayırlısı" anlamına gelen Hayreddin adını, Osmanlı Devleti'ne yaptığı hizmetlerden dolayı dönemin padişahı Yavuz Sultan Selim verdi.[3] Barbaros ismi ise aslında ağabeyi Oruç Reis'e aittir, ama onun ölümünden sonra Hızır Reis tarafından da kullanılmıştır. Bazı tarihçiler bu ismin Oruç Reis'e kızıla çalan sakalı yüzünden verildiğini (İtalyanca; barba: sakal, rossa: kızıl) söylerken, Halil İnalcık bu ismin "Baba Oruç" lakabının bozulmasından oluşmuş olabileceğini söylemektedir.
Barbaros Hayreddin Paşa'nın kullandığı sancak nişanı.
Üst kısımda "Ve uḣrâ tuhibbûnehâ(s) nasrun mina(A)llâhi ve fethun karîb(un)(k) ve beşşiri-lmu/minîn(e)" (Seveceğiniz başka bir kazanç daha var: Allah'tan bir yardım ve yakın bir fetih. Müminleri müjdele!) şeklindeki Saff Suresi'nin 13. ayeti ve "Ya Muhammed" ifadesi bulunmaktadır.
Alt kısımda göbekte Zülfikar kılıcı ve bunun dört köşesinde ise, İslam'ın temsili olan hilal şekillerinin içerisinde sırasıyla sağ üst, sol üst, sağ alt ve sol altta Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali isimleri, yani Dört Halife'nin isimleri yazmaktadır.
Kılıcın kabza kısmına yakın duran beyaz el ise "Pençe-i Ali Aba"dır. Muhammed, Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin'i temsil eder.
Denizciler için hayati öneme sahip olan rüzgârın Birleşik İsrail Krallığı'nın kralı ve İslam'da peygamber kabul edilen Süleyman'ın emrine verildiğine inanıldığından, en aşağıda Davud'un Yıldızı bulunmaktadır.
1533'te Barbaros Hızır Reis, Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı donanmasına kaptan-ı deryâ olarak atandı. Aynı yıl Fransa'da bir elçiliğe başkanlık etti, 1535'te ise Tunus'u fethetti. 1538'de Preveze'de Haçlı birliklerine karşı büyük ve kesin bir zafer elde etti ve 1540'larda Fransızlarla ortak seferler düzenledi. Barbaros Hayreddin, 1546'ta Osmanlı başkenti İstanbul'da öldü. Mezarı İstanbul'un Beşiktaş ilçesindeki Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi'nde bulunmaktadır.
Hayatı
Barbaros Hayreddin Paşa, Selanik'in Vardar Ağalarından ve Midilli fatihlerinden Türk[4][5][6][7] veya Arnavut[8][9][10] kökenli bir sipahi olan Vardarlı Yakup Ağa ile ada halkından Rum bir kadın olan Katerina'nın[11] dört oğlundan biri olarak 1470'li yıllarda Midilli Adası'nda doğdu. Kendisine verilen "Barbaros" lakabı, İtalyancadaki "kızıl sakal" anlamındaki "barba rossa"dan gelir.
Oruç Reis, genç yaşta kardeşi İlyas ile birlikte deniz ticareti yaparken, Ege Denizi'nde Rodos Şövalyeleri'ne tutsak düştü. Serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi. Bir süre sonra kardeşi Hızır Reis de ticareti bırakıp ona katıldı. Akdeniz kıyılarına deniz akınları düzenleyip ganimetler elde ettiler. Tunus'taki Cerbe Adası'nı üs olarak kullanan Hızır Reis ve ağabeyi Oruç Reis’in ünü bütün Akdeniz’e yayıldı. İki kardeş, Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus’taki Halkü’l-Vaâd (La Gaulette) liman kalesini kullanmaya başladı. Hızır ve Oruç, ele geçirdikleri ganimetin beşte birini Tunus sultanına veriyorlar, kalan malları da Tunus pazarında satıyorlardı.
Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdi. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdikleri desteğin bir ifadesi olarak çeşitli armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516'da İspanyol karşıtı bir grup tarafından Cezayir'e yerleştiler ve şehrin idarecilerini kanlı bir darbe ile elimine ettiler. Ancak İspanyollar ile olan savaşlarında Oruç Reis'in ölmesi, Hızır'ı da zor durumda bırakmıştı.[12][tam kaynak belirtilmeli]
Gönüllü kuvvetleriyle merkezî bir devletin desteği olmadan tutunamayacağını anlayan Hızır Reis, tekrar İstanbul'a elçiler yollayarak başkentin tâbiyetine girdi. Ancak, Cezayir halkının aleyhine dönmesi, Hayreddin'i şehri terk ettirip Jijel'e çekilmeye zorlayacaktı. Burada üslenerek korsanlığa devam edecek ve güçlendikten sonra 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirmeyi başaracaktı. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı.
1529 yılında gerçekleşen iki olay, Hızır ve arkadaşları için çok önemli sonuçlar doğuracaktı. Bunlardan biri Aydın Reis'in Habsburg Amirali Portuondo'yu mağlup etmesi, bir diğeri ise Cezayir'in karşısındaki Habsburg Hisarı'nın (Peñón de Argel) ele geçirilmesiydi ki; bu, hem şehri Habsburg toplarının hedefi olmaktan çıkarmış, hem de bir dalgakıran yapılarak kötü bir liman olan Cezayir'in geliştirilmesine olanak sağlamıştır.[13][14][tam kaynak belirtilmeli]
Bu esnada Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman Seferi (1532) sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması, Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te kendisini Osmanlı donanmasının başına kaptan-ı derya (Osmanlıca: قپودان دریا, romanize: Kapudân-ı Deryâ) olarak atadı.
Yavuz Sultan Selim dönemi
Hızır ve Oruç, 1516'da ele geçirdikleri yüklü bir gemiyi armağan olarak Piri Reis himayesinde Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'e gönderdiler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim de onlara, verdiği desteğin bir ifadesi olarak armağanlar yolladı. Oruç Reis ve Hızır Reis, ağabeyleri İshak'ın da kendilerine katılmasından sonra korsanlıkla yetinmeyip Kuzey Afrika'da toprak edinmeye başladılar. 1516-1517'de İspanyollara karşı savaştılar ve Tenes ve Tlemsen kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine aldılar. Oruç Reis, Cezayir hükümdarı ilan edildi. İspanyollar ertesi yıl Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçti. Bu savaşta Hızır Reis'in ağabeyleri olan İshak Reis ve Oruç Reis öldürüldü.
Hızır Reis, Yavuz Sultan Selim adına para bastırıp hutbe okutarak ona bağlılığını bildirdi. Yavuz Sultan Selim de bunun üzerine Hızır Reis’i Cezayir Beylerbeyliği'ne atayarak koruması altına aldı. Bunun üzerine önce Tunus ve Tlemsen Beyleri birleşerek Cezayir'e yürüdüler. Cezayir şehri dışındaki toprakları alıp Cezayir içindeki halkı ayaklandırdılar. Ayaklanmayı bastıran Hızır Reis, beyleri durdurdu.
1519'da Cezayir'e gelen İspanyol donanmasını mağlup etti. Ama Cezayir halkının durumu ve Tunus Beyi ile yapılan savaşın iyi netice vermemesi üzerine gemileri ve kendine bağlı reislerle Cezayir'i bırakıp Cezayir kentinin doğusunda bulunan, bir Akdeniz sahil kenti olan Cicel'e çekildi.[15]
Barbaros'un Kaptan-ı Derya "Hayreddin" olması
Barbaros Hayreddin Paşa'nın 16. yüzyıl'da Avrupa'da yapılmış, elinde tuttuğu üç uçlu mızrak “Trident” ile denizlerin hâkimi ve tanrısı Poseidon olarak betimlenmiş bir portresi.
Hızır Reis 1520-1525 arasında Avrupa'nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti. 1525'te Cezayir'i yeniden ele geçirdi. Ertesi yıl Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı. Kanuni Sultan Süleyman'ın Alman seferi sırasında Andrea Doria'nın Mora kıyılarına saldırması Osmanlıları güç duruma düşürdü. Bunun üzerine Kanuni, Hızır Reis'i İstanbul'a çağırdı ve 1533'te Yavuz Sultan Selim'in "Hayreddin" adını verdiği Hızır Reis'i Osmanlı donanmasının başına (kaptan-ı derya) atadı.
Hayreddin Paşa 1534'te Akdeniz'e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenleyip Tunus'u ele geçirdi. Ancak Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması karşısında ertesi yıl Tunus'u bırakmak zorunda kaldı ve İstanbul'a döndü. 1536'da daha güçlü bir donanmayla yeniden Akdeniz'e açılan Barbaros, İtalya kıyılarını vurdu ve Ege Denizi'ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.
Preveze Deniz Savaşı
I. Süleyman'ın Hızır Hayreddin Paşa'yı kabulü(1533)
Osmanlıların Akdeniz’deki denetiminin artması üzerine, Papalık, Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz gemilerinden oluşan bir "Haçlı donanması" kuruldu ve başına Andrea Doria getirildi. Osmanlı donanması ile Haçlı donanması 1538'de Arta Körfezi önlerinde karşılaştı. Haçlıların 600'den fazla gemisi vardı. Bunun 308'i harp teknesi olup, 120'si en büyük oturak gemileriydi. Haçlılar donanmaya on binlerce forsadan başka 60 bin asker bindirmişlerdi. Hayreddin Paşa komutasında ise 122 kadırga ve forsalar dışında 20 bin asker vardı. Toplamı 80 bin kişiyi bulan bir deniz savaşı daha önce hiç görülmemişti. Savaş sonucunda haçlı donanması 128 gemisini kaybetmiş, 29'u da Osmanlı denizcileri tarafından ele geçirilmişti. Hayreddin Paşa hiçbir gemisini kaybetmezken 400 kadar leventi savaşta ölmüştü. Hayreddin Paşa, tarihe Preveze Deniz Savaşı olarak geçen savaşın mutlak galibiyetini Osmanlı Devleti'ne kazandıran Kaptan-ı Derya olarak adını tarihe yazdıracaktı. Bu zafer Osmanlı Devleti’nin Akdeniz'deki egemenliğini pekiştirdi.
Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1543'te Fransa, Toulon limanında. Matrakçı Nasuh'un eseri.
Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken, Preveze’nin öcünü almak için 1541'de Cezayir'e saldırdıysa da başarılı olamadı. Bu arada Fransa Kralı I. François, Şarlken'e karşı Osmanlılardan yardım isteyince Kanuni, Barbaros’u Fransa’nın Akdeniz kıyılarına gönderdi. Barbaros, Toulon'da Fransız donanmasıyla birleşerek 1543'te Nice'i aldı (Nice Kuşatması). Ertesi yıl İstanbul’a dönen Barbaros Hayreddin Paşa, 4 Temmuz 1546’da burada öldü, Beşiktaş'taki türbesine defnedildi.
Etkileri
Barbaros Hayreddin Paşa Türbesi, Beşiktaş.
Osmanlı Devleti'nin kaptan paşaları, hil'atlerini Barbaros'un Beşiktaş'taki türbesinde giyerlerdi, bu törende dua edilir ve fakir fukaraya yemek verilirdi.
Sefere çıkan veya tatbikata giden Türk savaş gemileri -günümüzde dahi- bu türbenin önünden geçerken Barbaros'u top atışıyla selamlarlar.
Barbaros Hayreddin Paşa’nın anısına 1941-1943’te İstanbul’un Beşiktaş semtinde dikilen Barbaros Anıtı, ünlü heykelciler Ali Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu tarafından yapılmıştır. Heykelin arkasında Yahya Kemal Beyatlı'nın şu dizeleri yazılıdır:
Deniz ufkunda bu top sesleri nereden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!
Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?
Beşiktaş'taki Kadıköy iskelesine Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi adı verildi ve mimarlar Erkan İnce ile M. Hilmi Şenalp tarafından Osmanlı mimarisi tarzında yenilendi.
Türk donanmasındaki muhtelif gemilere adı verildi.
Muharebelerinin kronolojisi
Barbaros Hayreddin Paşa’nın İstanbul Deniz Müzesi’ndeki büstü
Oruç Reis'in Ege Denizi'nde Rodos Şövalyelerine tutsak düşmesi, kardeşi İlyas Reis'in ölmesi.
1510: Oruç Reis serbest kaldıktan sonra, yaşadığı olayın etkisiyle tüccar yerine korsan olmaya karar verdi.
Oruç Reis, Akdeniz kıyılarına akınlar düzenledi ve ganimetler elde etti.
Hızır Reis ticareti bırakarak Cerbe Adası'na gelip ağası (ağabeyi) Oruç Reis ile beraber korsanlığa başladı.
1512: İki kardeş Tunus Sultanı Muhammed ile anlaşarak Tunus'taki Halkü'l-Vaâd (La Gaulette) limanını kullanmaya başladı.
1516-1517: İspanyollara karşı savaştı ve Tenes, Tlemsen ve Oran kentlerini ele geçirerek Cezayir'i denetimlerine aldılar.
1517: Oruç Reis Cezayir hükümdarı ilan edildi.
1518: İspanyollar Cezayir’i geri almak için Araplarla birleşerek saldırıya geçtiler. Bu savaşta kardeşleri İshak Reis ve Oruç Reis öldüler.
1518: Yavuz Sultan Selim, Hızır Reis'i Cezayir Beylerbeyliği'ne atayarak koruması altına aldı.
1519: Hızır Reis, İspanya donanmasını yenilgiye uğrattı.
Cezayir'i bırakarak Şerşel Adaları'na çekildi.
1520-1525: arasında Avrupa'nın Akdeniz kıyılarını vurarak büyük ganimetler elde etti.
1530: Cezayir'i yeniden ele geçirdi.
1531: Jijel'e baskın düzenleyen Cenevizli Amiral Andrea Doria'yı yenilgiye uğrattı.
1534: Akdeniz'e açıldı ve İtalya kıyılarına seferler düzenledi.
1534:Tunus'u ele geçirdi. Ancak Haçlı donanması karşısında Tunus'u bırakmak zorunda kaldı.
1536: Daha güçlü bir donanmayla İtalya kıyılarını vurdu.
1536: Ege Denizi'ndeki Venedik adalarını Osmanlı topraklarına kattı.
1536: Otranto’yu fethederek İtalya’ya ayak bastı.
1538: Preveze Deniz Savaşı'nda Haçlı donanmasını yendi.
1543: Toulon'da Fransız donanmasıyla birleşerek Kutsal Roma Germen İttifakını yenerek Nice'i aldı.
İçinde bulunduğu savaşlar listesi
1512: Bicâye Kuşatması
1513: Cicelli'nin Ele Geçirilmesi
1515: Bicâye'nin Ele Geçirilmesi
1516: Cezayir'in ele geçirilmesi
1516: Cezayir Saldırısı
1518: Tilimsan'ın Fethi
1519: Cezayir Saldırısı
1520: Şersel'in Fethi
1520: Collo Limanının Alınması
1520: Annaba ve Konstantin'in Fethi
1525: Cezayir'in Yeniden Fethi
1529: Cezayir Adası'nın Fethi
1534: İtalyan Kasabalarına Yapılan Saldırılar
1534: Tunus'un Fethi
1535: Maó'nun Yağmalanması
1537: Korfu Kuşatması
1537: Osmanlı-Venedik Savaşı
1538: Ege Adalarının Fethi
1538: Preveze Deniz Muharebesi
1543: Nice Kuşatması
1544: Lipari'nin Yağmalanması
Kitapları
Gazavat-ı Hayrettin Paşa'nın tam metni vikikaynakta yer almaktadır
Gazavat-ı Hayrettin Paşa - Türk Edebiyat tarihinin ilk otobiyografi denemesidir. Eserin baş tarafında da belirtildiği gibi Barbaros Hayreddin Paşa biyografisini Seyyid Muradi'ye yazdırmıştır. Kanuni Sultan Süleyman bir gün Barbaros Hayreddin'i huzuruna çağırmış ve ferman etmiş: "Bre Hayrettin bir kulun ömrüne bu kadar az zamanda bu kadar çok fütuhat düşmez. Bana ister manzum ister mensur bir eser yaz ben de hazine-i amiremde saklayayım ki bizden sonra gelecek nesillere ibret ve ders olsun." Bu ferman üzerine kendi söylemiş, Seyyid Muradi yazmıştır. Ayrıca Gaye-el Mûna diye bir kitap daha yazdı.
Hakkında yayımlanan kitaplar
Efsane (Bir 'Barbaros' Romanı) - İskender Pala
Kaptan-ı Derya - Ebubekir Subaşı
"Barbaros! Sevgilim..." - Halil Bezmen
Sultanın Amirali Barbaros Hayrettin - Ernle Bradford
Denizler Sultanı Barbaros Hayrettin Paşa - Ali Rıza Seyfi
Barbaros Hayrettin Geliyor - Feridun Fazıl Tülbentçi
Barbaros Hayrettin Paşa - Aziz Erdoğan
Barbaros Hayrettin Paşa'nın Hatıraları- Ertuğrul Düzdağ
Hızır Barbaroso Hayreddin - Dursun Saral
Popüler kültürdeki yeri
1951 yapımı Barbaros Hayreddin Paşa filminde Barbaros Hayreddin Paşa, Cüneyt Gökçer tarafından canlandırılmıştır.
2003 yapımı Hürrem Sultan adlı dizide Halil Kumova tarafından canlandırılmıştır.
2011-2014 yılları arasında yapılan Muhteşem Yüzyıl adlı dizide ise Tolga Tekin tarafından canlandırılmıştır.
Karayip Korsanları adlı Hollywood yapımı sinema filmi serisinde, "Captain Barbossa" karakteri de, Barbaros Hayreddin Paşa'dan esinlenilmiş ve Geoffrey Rush tarafından canlandırılmıştır.
2021 yapımı Barbaroslar: Akdeniz'in Kılıcı adlı dizide Ulaş Tuna Astepe tarafından canlandırılmıştır.
2022 yapımı Barbaros Hayreddin: Sultanın Fermanı adlı dizide Tolgahan Sayışman tarafından canlandırılmaktadır.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Balık Yağı Nedir?
BALIK YAĞI
Alm. Fisch-tran, Fr. Huile de foie de morue, İng. Cod live oil. Morina balıklarından ve çoğunlukla mezgit ailesinden olan diğer bazı balıkların ciğerlerinden elde edilen besleyici bir yağ. Hayvani yağ olan balık yağı, 19. asırda morina hastalığı ile mücadele için kullanılan bir halk ilacıydı. 1914-1922 yılları arasında tıbbi değeri klinik olarak tesbit edildi. Bu değer kendisinde A ve bilhassa D vitamininin varlığına bağlandı. Bu vitaminler yağın çok az bir kısmını teşkil ederler. Vitaminler burada ünite olarak ifade edilir. Bir yağ, gr başına ortalama 1400 İnternasyonal Ünite (İ.Ü.) A vitamini ve 100 İnternasyonal Ünite (İ.Ü.) D vitamini ihtiva eder. Yağın sabunlaşmayan kısımlarında bulunan bu vitaminlerin kaynağı 300 planktonlardır. Bunların yenmesiyle küçük balıklara ve sonra da büyük balıklara geçen vitaminler, balıkların karaciğerinde depolanmaktadır.
Balık yağı, yağ ihtiva eden taze karaciğeri parçaladıktan sonra bekletmek, sıkmak veya suyla, asitle, alkali ile kaynatmak suretiyle elde edilir. Morina balıklarının taze karaciğerinden, morina balıkyağı elde edilir. Bu balıklar İsveç, İngiltere, Kanada, İzlanda, Norveç ve İrlanda kıyılarında veya açık denizlerde yaşamaktadır. Balıklar yakalandıktan sonra karaciğerleri alınır, küçük parçalara bölünür ve tahta fıçılarda bekletilir. Ayrılan yağ aktarılarak alınır. Yine bir süre bekletilerek kolay billurlaşan kısımlarından ayrılır. Böylece soluk sarı renkli, balık kokusunda, berrak bir yağ elde edilir. Yağın % 70’ini oleik ve % 20-23 kadarını palmitik gliseritleri teşkil eder. Diğer yağ asitlerinin miktarı azdır. Fakat bu yağ asitleri balık yağına ayrı bir önem kazandırmaktadır.
Vitamin kaynağı olarak diğer balık yağları da mevcuttur. Halibut (Kalkana benzeyen) balığı, kaya balığı, köpek balığı ve mustelus balıklarının karaciğerlerinin yağları A vitamininin esaslı kaynaklarıdır. Halibut yağı morinanınkine nazaran 10 misli daha etkilidir. Pacomorph balıklarının (Turna, uskumru, kılıç balığı), yağları ise morina balığına nazaran 100 misli daha çok A ve D vitamini ihtiva eder. Balık yağı ihtiva ettiği vitaminlerin bozulmaması için karanlıkta, serin bir yerde ve iyice kapalı kaplarda saklanmalıdır. Vitaminlerinden dolayı kemik hastalıklarında ve genel zafiyet hallerinde kullanılmaktadır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
BALIK YAĞI
Alm. Fisch-tran, Fr. Huile de foie de morue, İng. Cod live oil. Morina balıklarından ve çoğunlukla mezgit ailesinden olan diğer bazı balıkların ciğerlerinden elde edilen besleyici bir yağ. Hayvani yağ olan balık yağı, 19. asırda morina hastalığı ile mücadele için kullanılan bir halk ilacıydı. 1914-1922 yılları arasında tıbbi değeri klinik olarak tesbit edildi. Bu değer kendisinde A ve bilhassa D vitamininin varlığına bağlandı. Bu vitaminler yağın çok az bir kısmını teşkil ederler. Vitaminler burada ünite olarak ifade edilir. Bir yağ, gr başına ortalama 1400 İnternasyonal Ünite (İ.Ü.) A vitamini ve 100 İnternasyonal Ünite (İ.Ü.) D vitamini ihtiva eder. Yağın sabunlaşmayan kısımlarında bulunan bu vitaminlerin kaynağı 300 planktonlardır. Bunların yenmesiyle küçük balıklara ve sonra da büyük balıklara geçen vitaminler, balıkların karaciğerinde depolanmaktadır.
Balık yağı, yağ ihtiva eden taze karaciğeri parçaladıktan sonra bekletmek, sıkmak veya suyla, asitle, alkali ile kaynatmak suretiyle elde edilir. Morina balıklarının taze karaciğerinden, morina balıkyağı elde edilir. Bu balıklar İsveç, İngiltere, Kanada, İzlanda, Norveç ve İrlanda kıyılarında veya açık denizlerde yaşamaktadır. Balıklar yakalandıktan sonra karaciğerleri alınır, küçük parçalara bölünür ve tahta fıçılarda bekletilir. Ayrılan yağ aktarılarak alınır. Yine bir süre bekletilerek kolay billurlaşan kısımlarından ayrılır. Böylece soluk sarı renkli, balık kokusunda, berrak bir yağ elde edilir. Yağın % 70’ini oleik ve % 20-23 kadarını palmitik gliseritleri teşkil eder. Diğer yağ asitlerinin miktarı azdır. Fakat bu yağ asitleri balık yağına ayrı bir önem kazandırmaktadır.
Vitamin kaynağı olarak diğer balık yağları da mevcuttur. Halibut (Kalkana benzeyen) balığı, kaya balığı, köpek balığı ve mustelus balıklarının karaciğerlerinin yağları A vitamininin esaslı kaynaklarıdır. Halibut yağı morinanınkine nazaran 10 misli daha etkilidir. Pacomorph balıklarının (Turna, uskumru, kılıç balığı), yağları ise morina balığına nazaran 100 misli daha çok A ve D vitamini ihtiva eder. Balık yağı ihtiva ettiği vitaminlerin bozulmaması için karanlıkta, serin bir yerde ve iyice kapalı kaplarda saklanmalıdır. Vitaminlerinden dolayı kemik hastalıklarında ve genel zafiyet hallerinde kullanılmaktadır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Bakalit Nedir?
BAKALİT
Alm. Bakelit, Fr. Bakélite, İng. Bakelite. Sentetik (yapay) olarak elde edilen ilk reçine, İsmi, ilk keşfeden Belçika asıllı Amerikalı kimyacı Leo Hendrik Baekeland’ın soyadından alınmıştır. Fenol (C6H5-OH) ve formaldehitin (H2CO) birleşmesiyle elde edilen bakalit, ısı etkisiyle kimyasal maddelere ve mekanik etkenlere çok dayanıklı, sert, çözünmez bir madde halini alır. 300 oC’ye kadar ısıtıldığında kararlı halini alır. Çok saf hali renksiz veya altın sarısı gibidir.
Bakalit çeşitli renklere boyanarak değişik maksatlarla silah sanayiinde, süs eşyası, elektrik geçirmediği için priz vs. yapımında, düğme, pipo ağızlıklarında, dolmakalem saplarında ve daha birçok eşyanın yapımında kullanılır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
BAKALİT
Alm. Bakelit, Fr. Bakélite, İng. Bakelite. Sentetik (yapay) olarak elde edilen ilk reçine, İsmi, ilk keşfeden Belçika asıllı Amerikalı kimyacı Leo Hendrik Baekeland’ın soyadından alınmıştır. Fenol (C6H5-OH) ve formaldehitin (H2CO) birleşmesiyle elde edilen bakalit, ısı etkisiyle kimyasal maddelere ve mekanik etkenlere çok dayanıklı, sert, çözünmez bir madde halini alır. 300 oC’ye kadar ısıtıldığında kararlı halini alır. Çok saf hali renksiz veya altın sarısı gibidir.
Bakalit çeşitli renklere boyanarak değişik maksatlarla silah sanayiinde, süs eşyası, elektrik geçirmediği için priz vs. yapımında, düğme, pipo ağızlıklarında, dolmakalem saplarında ve daha birçok eşyanın yapımında kullanılır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Bağışıklık Nedir?
BAĞIŞIKLIK
Alm. Immunität, Fr. Immunite, İng. Immunity. Vücudun kendinden olanı yabancı olandan ayırması ve yabancı madde ve canlılara karşı kendini savunacak maddeleri yapması. Bağışık kişide mikroplar veya zehirler vücuda girdiklerinde özel maddeler vasıtasıyla hemen etkisizleştirildiklerinden hastalık meydana getiremezler.
Bağışıklık; “tabii bağışıklık” ve “sonradan kazanılan bağışıklık” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kazanılan bağışıklık da; “aktif bağışıklık” ve “pasif bağışıklık” olarak yine ikiye ayrılır.
Tabii bağışıklık: Doğumdan itibaren vücudun hastalıklara karşı belli bir dirence sahip olmasıdır. Bu bağışıklık belli hastalıklara karşı hasıl olmuş özel bir bağışıklık değildir. Çeşitli faktörler burada rol oynar. Vücut sıcaklığının belli bir seviyede tutulması, bazı mikropların üreme sıcaklığında olmadığından, bu mikroplara karşı kişi dirençli olur. Bunun gibi derideki yağ asitleri, bakterilerin vücuda deri yoluyla girmesine engel olurlar. Dolayısıyla sıhhatli bir deriden vücuda bakterinin girip hastalık yapabilmesi mümkün değildir. Tükrük ve gözyaşının da bakteriler üzerinde öldürücü tesiri vardır. Bronşlarımızda hasıl olan balgamın sayesinde hava yolundan vücuda giren çeşitli parçacıklar, tüylü hücrelerin yutağa doğru olan hareketleriyle dışarı atılır veya yutulur. Midenin asit derecesi o derece fazladır ki, bazı mikroplar dışında (aside dayanıklı mikroplar) mideye giren mikropları hemen öldürür.
Kanda bulunan “komplement ve properdin” maddeleri bakteriler üzerinde öldürücü tesir yaparlar. Kanda bulunan beyaz hücreler (akyuvarlar)den olan parçalı nüveli hücreler, bakterileri “yutarak” (fagositoz ile) içlerine alırlar ve granüllerinde bulunan enzimlerle parçalarlar.
Kazanılmış bağışıklık (Aktif bağışıklık): Vücudun kendi gayretiyle (aktif çalışmasıyla) meydana getirdiği maddelerle meydana gelen bağışıklıktır. Ortaya çıkan maddeler belli mikrop ve maddelere karşı özel olarak hazırlanmış maddelerdir. Aktif bağışıklık herhangi bir bulaşıcı hastalık atlatıldıktan sonra gelişebileceği gibi, zayıflatılmış veya öldürülmüş mikroplar yahut mikrop maddeleri ile yapılan aşılar verilmek suretiyle de sun’i olarak ortaya çıkarılabilir. Yine mikropların yaptıkları zehirlerin (toksinlerin) etkisizleştirilerek vücuda verilmesiyle de bağışıklık kazanılır. Bu kazanılan bağışıklık mikroba karşı değil, o mikrobun zehrine karşıdır. Mikroplar, aşılar veya toksoidlere (etkisizleştirilmiş zehirlere) karşı vücutta antikor denilen savunma maddeleri yapılır. Aktif bağışıklığın müsbet tarafı vücuda uzun zaman, hatta bazı hastalıklardan sonra ömür boyu direnç sağlamasıdır. Bu tip bağışıklığın menfi olan tarafı ise etkisinin ancak 10-15 gün sonra başlayabilmesidir. Aktif bağışıklık sağlayan aşılar bu sebepten dolayı acil bir tedbir olarak kullanılamazlar. Hemen başlayacak bir direnç için pasif bağışıklama yapmak daha uygundur.
Pasif bağışıklık: Daha önce mikroplar veya toksinler ile karşılaşmış kişinin serumlarının başka bir kimseye zerk edilmesi ile olur. Burada serumu alınan şahıstaki antikorlar, verilen şahısta belli bir müddet için o hastalığa karşı direnç sağlarlar.
Pasif bağışıklık 2-4 hafta kadar devam eder. Başkasının serumu ile verilen antikorları vücut bu süre zarfında etkisiz hale getirmektedir. Pasif bağışıklık hepatitlerde (karaciğer iltihaplarında), difteri ve tetanos hastalıklarında kullanılmaktadır. Pasif bağışıklık, annedeki antikorların çocuğa geçmesi ile de olmaktadır. Sütle geçen bu antikorlar sayesinde bebekler hayatlarının ilk devresinde hastalıklara karşı korunmaktadırlar. Mesela, anne daha önce kızamık geçirmişse, annenin antikorları kızamığa karşı bebeği dört ay boyunca korumaktadır. Anne sütü ile beslenen bir çocuğun dört ay kızamığa yakalanması ihtimali azdır.
Son bilgilere göre aktif bağışıklık şu şekilde gelişmektedir. Vücuda bir antijen girince Makrofajlar (katılgan dokunun Histiosit hücreleri ve kandaki Monositler) bunu tanımakta ve içlerine almaktadırlar. Bu esnada Makrofajlar dışarıya bir madde salgılamaktadırlar. Bu maddeye “Antijen enformasyon maddesi” denilmektedir. Antijen enformasyon maddesinin Ribonükleik asit (RNA) olduğu sanılmaktadır. Bu madde olgunlaşmamış “Retukulum hücreleri” veyahut “B” lenfositleri tarafından alınmakta ve verilen bilgiye (enformasyona) göre antikorlar imal edilmektedirler. Antikor imal eden hücrelere “immünoblast” adı verilmektedir. İmmünoblastlar da plasma hücreleri ve lenfositler olarak ikiye ayrılmaktadırlar.
Plasma hücreleri imal ettikleri antikorları (immünoglobülünleri) katılgan dokuya ve kana boşaltmaktadırlar. Buna, “Hümoral immün sistem” denilmektedir. Vücudun antijenle ikinci bir karşılaşmasında kısa zamanda antijen antikor reaksiyonu meydana gelmektedir. Allerjik durumlarda bu reaksiyon daha kısa zamanda ve daha şiddetli olmaktadır.
Lenfosit hücreleri ise antikorları çeperlerinde (duvarlarında) taşımaktadırlar. Buna da “Hücresel immün sistem” denilmektedir. Burada antijen-antikor reaksiyonları daha uzun sürede hasıl olmaktadır.
Normal olarak vücudun bağışıklık hücreleri ana karnındaki ceninde 4. aydan itibaren faaliyete başlayıp doğumdan sonraki kısa bir devreye kadar gelişimlerini tamamlamaktadırlar. Bu esnada, proteinlerini tanımakta ve antijenlerden vücudun maddelerini ayırt etmesini öğrenmektedirler. Bu gelişim devresinde vücuda yabancı bir madde girerse vücut bunu hoşgörü ile karşılamaktadır.
Otoimmün hastalıklar: Vücudun bağışıklık hücreleri organizmanın kendi maddelerine karşı antikorlar yapmaktadır. Ateşli romatizmada mikrobun maddeleri ile eklemlerdeki bazı maddeler benzerlik gösterdiklerinden, eklemler antikorlar tarafından hastalandırılmaktadır. Otoimmün hastalıklara örnek olarak Hashimoto Tiroiditi, Lupus ve Romatoid artrit hastalıkları da gösterilebilir. Bazan da anatomik yapıları icabı kan dolaşımı ile karşılaşmamış hücreler kanla temasa geldiklerinde bunlara karşı antikor oluşmakta ve daha sonra bu dokular antikorlar tarafından tahrib edilmektedir. Böyle reaksiyonlar erbezleri (testis) ve tiroid dokusuna karşı gelişebilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
BAĞIŞIKLIK
Alm. Immunität, Fr. Immunite, İng. Immunity. Vücudun kendinden olanı yabancı olandan ayırması ve yabancı madde ve canlılara karşı kendini savunacak maddeleri yapması. Bağışık kişide mikroplar veya zehirler vücuda girdiklerinde özel maddeler vasıtasıyla hemen etkisizleştirildiklerinden hastalık meydana getiremezler.
Bağışıklık; “tabii bağışıklık” ve “sonradan kazanılan bağışıklık” olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kazanılan bağışıklık da; “aktif bağışıklık” ve “pasif bağışıklık” olarak yine ikiye ayrılır.
Tabii bağışıklık: Doğumdan itibaren vücudun hastalıklara karşı belli bir dirence sahip olmasıdır. Bu bağışıklık belli hastalıklara karşı hasıl olmuş özel bir bağışıklık değildir. Çeşitli faktörler burada rol oynar. Vücut sıcaklığının belli bir seviyede tutulması, bazı mikropların üreme sıcaklığında olmadığından, bu mikroplara karşı kişi dirençli olur. Bunun gibi derideki yağ asitleri, bakterilerin vücuda deri yoluyla girmesine engel olurlar. Dolayısıyla sıhhatli bir deriden vücuda bakterinin girip hastalık yapabilmesi mümkün değildir. Tükrük ve gözyaşının da bakteriler üzerinde öldürücü tesiri vardır. Bronşlarımızda hasıl olan balgamın sayesinde hava yolundan vücuda giren çeşitli parçacıklar, tüylü hücrelerin yutağa doğru olan hareketleriyle dışarı atılır veya yutulur. Midenin asit derecesi o derece fazladır ki, bazı mikroplar dışında (aside dayanıklı mikroplar) mideye giren mikropları hemen öldürür.
Kanda bulunan “komplement ve properdin” maddeleri bakteriler üzerinde öldürücü tesir yaparlar. Kanda bulunan beyaz hücreler (akyuvarlar)den olan parçalı nüveli hücreler, bakterileri “yutarak” (fagositoz ile) içlerine alırlar ve granüllerinde bulunan enzimlerle parçalarlar.
Kazanılmış bağışıklık (Aktif bağışıklık): Vücudun kendi gayretiyle (aktif çalışmasıyla) meydana getirdiği maddelerle meydana gelen bağışıklıktır. Ortaya çıkan maddeler belli mikrop ve maddelere karşı özel olarak hazırlanmış maddelerdir. Aktif bağışıklık herhangi bir bulaşıcı hastalık atlatıldıktan sonra gelişebileceği gibi, zayıflatılmış veya öldürülmüş mikroplar yahut mikrop maddeleri ile yapılan aşılar verilmek suretiyle de sun’i olarak ortaya çıkarılabilir. Yine mikropların yaptıkları zehirlerin (toksinlerin) etkisizleştirilerek vücuda verilmesiyle de bağışıklık kazanılır. Bu kazanılan bağışıklık mikroba karşı değil, o mikrobun zehrine karşıdır. Mikroplar, aşılar veya toksoidlere (etkisizleştirilmiş zehirlere) karşı vücutta antikor denilen savunma maddeleri yapılır. Aktif bağışıklığın müsbet tarafı vücuda uzun zaman, hatta bazı hastalıklardan sonra ömür boyu direnç sağlamasıdır. Bu tip bağışıklığın menfi olan tarafı ise etkisinin ancak 10-15 gün sonra başlayabilmesidir. Aktif bağışıklık sağlayan aşılar bu sebepten dolayı acil bir tedbir olarak kullanılamazlar. Hemen başlayacak bir direnç için pasif bağışıklama yapmak daha uygundur.
Pasif bağışıklık: Daha önce mikroplar veya toksinler ile karşılaşmış kişinin serumlarının başka bir kimseye zerk edilmesi ile olur. Burada serumu alınan şahıstaki antikorlar, verilen şahısta belli bir müddet için o hastalığa karşı direnç sağlarlar.
Pasif bağışıklık 2-4 hafta kadar devam eder. Başkasının serumu ile verilen antikorları vücut bu süre zarfında etkisiz hale getirmektedir. Pasif bağışıklık hepatitlerde (karaciğer iltihaplarında), difteri ve tetanos hastalıklarında kullanılmaktadır. Pasif bağışıklık, annedeki antikorların çocuğa geçmesi ile de olmaktadır. Sütle geçen bu antikorlar sayesinde bebekler hayatlarının ilk devresinde hastalıklara karşı korunmaktadırlar. Mesela, anne daha önce kızamık geçirmişse, annenin antikorları kızamığa karşı bebeği dört ay boyunca korumaktadır. Anne sütü ile beslenen bir çocuğun dört ay kızamığa yakalanması ihtimali azdır.
Son bilgilere göre aktif bağışıklık şu şekilde gelişmektedir. Vücuda bir antijen girince Makrofajlar (katılgan dokunun Histiosit hücreleri ve kandaki Monositler) bunu tanımakta ve içlerine almaktadırlar. Bu esnada Makrofajlar dışarıya bir madde salgılamaktadırlar. Bu maddeye “Antijen enformasyon maddesi” denilmektedir. Antijen enformasyon maddesinin Ribonükleik asit (RNA) olduğu sanılmaktadır. Bu madde olgunlaşmamış “Retukulum hücreleri” veyahut “B” lenfositleri tarafından alınmakta ve verilen bilgiye (enformasyona) göre antikorlar imal edilmektedirler. Antikor imal eden hücrelere “immünoblast” adı verilmektedir. İmmünoblastlar da plasma hücreleri ve lenfositler olarak ikiye ayrılmaktadırlar.
Plasma hücreleri imal ettikleri antikorları (immünoglobülünleri) katılgan dokuya ve kana boşaltmaktadırlar. Buna, “Hümoral immün sistem” denilmektedir. Vücudun antijenle ikinci bir karşılaşmasında kısa zamanda antijen antikor reaksiyonu meydana gelmektedir. Allerjik durumlarda bu reaksiyon daha kısa zamanda ve daha şiddetli olmaktadır.
Lenfosit hücreleri ise antikorları çeperlerinde (duvarlarında) taşımaktadırlar. Buna da “Hücresel immün sistem” denilmektedir. Burada antijen-antikor reaksiyonları daha uzun sürede hasıl olmaktadır.
Normal olarak vücudun bağışıklık hücreleri ana karnındaki ceninde 4. aydan itibaren faaliyete başlayıp doğumdan sonraki kısa bir devreye kadar gelişimlerini tamamlamaktadırlar. Bu esnada, proteinlerini tanımakta ve antijenlerden vücudun maddelerini ayırt etmesini öğrenmektedirler. Bu gelişim devresinde vücuda yabancı bir madde girerse vücut bunu hoşgörü ile karşılamaktadır.
Otoimmün hastalıklar: Vücudun bağışıklık hücreleri organizmanın kendi maddelerine karşı antikorlar yapmaktadır. Ateşli romatizmada mikrobun maddeleri ile eklemlerdeki bazı maddeler benzerlik gösterdiklerinden, eklemler antikorlar tarafından hastalandırılmaktadır. Otoimmün hastalıklara örnek olarak Hashimoto Tiroiditi, Lupus ve Romatoid artrit hastalıkları da gösterilebilir. Bazan da anatomik yapıları icabı kan dolaşımı ile karşılaşmamış hücreler kanla temasa geldiklerinde bunlara karşı antikor oluşmakta ve daha sonra bu dokular antikorlar tarafından tahrib edilmektedir. Böyle reaksiyonlar erbezleri (testis) ve tiroid dokusuna karşı gelişebilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Atom Saati Nedir?
ATOM SAATİ
Alm. Atomische Uhr, Fr. Horloge Atomique, İng. Atomic clock. Atom veya moleküllerin titreşimlerini kullanarak zamanı büyük bir hassasiyetle ölçen alet.
Zaman ölçümünde temel birim saniyedir. Saniye güneş gününün uzunluğuna bağlı olarak tarif edilmiştir.
Ancak ilmi çalışmalar için daha ileri bir hassasiyet gerekmektedir.
Atom saatinin esasını, atom ve moleküllerinin belirli frekanslarda enerji emerek veya yayarak, enerji alıp verebilecek duruma gelebilmeleri teşkil etmektedir.
Bir atom veya molekül sisteminden yüksek frekansta kararlı elektromanyetik dalgalar üreten ve maser adı verilen bu cihazlar üzerindeki çalışmalar 1940 yılında başlamıştır. 1949’da ABD’nin Milli Standartlar Bürosu, amonyak molekülünün özelliklerine bağlı olarak ilk saati imal etmiştir. 1955’te İngiltere’de, frekansı, saniyede 9.192.631.750 devir olan sezyum ışını kullanılarak atom saati yapılmıştır. Bu saatin hassasiyeti 1/1011 derecesinde olup, 1963 yılında milletlerarası zaman standardı olarak kabul edilmiştir.
1960 yılında ABD’de 1/1012 hassasiyetinde hidrojen ışın maseri geliştirilmiş olup, hassasiyeti 1/1014e yükseltmek için çalışmalar yapılmaktadır. 1/1014 hassasiyet üç milyon yılda bir saniyelik bir hataya karşılık gelmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ATOM SAATİ
Alm. Atomische Uhr, Fr. Horloge Atomique, İng. Atomic clock. Atom veya moleküllerin titreşimlerini kullanarak zamanı büyük bir hassasiyetle ölçen alet.
Zaman ölçümünde temel birim saniyedir. Saniye güneş gününün uzunluğuna bağlı olarak tarif edilmiştir.
Ancak ilmi çalışmalar için daha ileri bir hassasiyet gerekmektedir.
Atom saatinin esasını, atom ve moleküllerinin belirli frekanslarda enerji emerek veya yayarak, enerji alıp verebilecek duruma gelebilmeleri teşkil etmektedir.
Bir atom veya molekül sisteminden yüksek frekansta kararlı elektromanyetik dalgalar üreten ve maser adı verilen bu cihazlar üzerindeki çalışmalar 1940 yılında başlamıştır. 1949’da ABD’nin Milli Standartlar Bürosu, amonyak molekülünün özelliklerine bağlı olarak ilk saati imal etmiştir. 1955’te İngiltere’de, frekansı, saniyede 9.192.631.750 devir olan sezyum ışını kullanılarak atom saati yapılmıştır. Bu saatin hassasiyeti 1/1011 derecesinde olup, 1963 yılında milletlerarası zaman standardı olarak kabul edilmiştir.
1960 yılında ABD’de 1/1012 hassasiyetinde hidrojen ışın maseri geliştirilmiş olup, hassasiyeti 1/1014e yükseltmek için çalışmalar yapılmaktadır. 1/1014 hassasiyet üç milyon yılda bir saniyelik bir hataya karşılık gelmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
A'raf Ne Demektir?
A'RAF
Cennet ile Cehennem arasında yer alan surun (engelin) yüksek kısımları. Bu engel sebebiyle birinin tesiri diğerine geçmez.
Ahirette, hesab gününde A’raf'ta kalanlara A’raf eshabı denir. Bunlar, günahları sebebiyle Cennet’e geç girecek olanlardır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyruldu ki:
A’raf üzerinde bir takım kimseler vardır ki, onlar Cennet ehlini (mü’minleri) yüzlerinin beyazlığı ile, Cehennem ehlini, yüzlerinin siyahlığı ile tanırlar. Cennet ehline selamün aleyküm diye seslenirler. A’raf ehli (henüz) Cennet’e girmemişler, fakat oraya girmeyi (şiddetle) arzu ederler. Gözleri cehennemliklere çevrildiği zaman; “Ey Rabbimiz! Bizi zalimlerle (kafirlerle) beraber (Cehennem’e) koyma derler."
A’raf eshabı (ehli) yüzlerinin (karalığından) tanıdıkları dünyadayken kafirlerin ileri gelenlerine; “Çokluğunuz (yahud topladığınız mallar, hak söze yahut halka karşı yaptığınız) kibriniz (büyüklenmeniz) size fayda vermedi (diye) seslenirler. (A’raf suresi : 46, 47, 48)
A’raf ehlinin kimler olduğu hakkında değişik rivayetler vardır. Bunlardan birisi şöyledir: A’raf ehli sevabları ile günahları eşit olup, iyilikleri Cehenneme girmelerine mani olan, fakat Cennet’e girmelerine de yetmeyen müminlerdir. Sonra Allahü tealanın ihsanı ile Cennet’e girerler. Cennet’e en son girecek olanlar bunlardır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
A'RAF
Cennet ile Cehennem arasında yer alan surun (engelin) yüksek kısımları. Bu engel sebebiyle birinin tesiri diğerine geçmez.
Ahirette, hesab gününde A’raf'ta kalanlara A’raf eshabı denir. Bunlar, günahları sebebiyle Cennet’e geç girecek olanlardır.
Kur’an-ı kerimde mealen buyruldu ki:
A’raf üzerinde bir takım kimseler vardır ki, onlar Cennet ehlini (mü’minleri) yüzlerinin beyazlığı ile, Cehennem ehlini, yüzlerinin siyahlığı ile tanırlar. Cennet ehline selamün aleyküm diye seslenirler. A’raf ehli (henüz) Cennet’e girmemişler, fakat oraya girmeyi (şiddetle) arzu ederler. Gözleri cehennemliklere çevrildiği zaman; “Ey Rabbimiz! Bizi zalimlerle (kafirlerle) beraber (Cehennem’e) koyma derler."
A’raf eshabı (ehli) yüzlerinin (karalığından) tanıdıkları dünyadayken kafirlerin ileri gelenlerine; “Çokluğunuz (yahud topladığınız mallar, hak söze yahut halka karşı yaptığınız) kibriniz (büyüklenmeniz) size fayda vermedi (diye) seslenirler. (A’raf suresi : 46, 47, 48)
A’raf ehlinin kimler olduğu hakkında değişik rivayetler vardır. Bunlardan birisi şöyledir: A’raf ehli sevabları ile günahları eşit olup, iyilikleri Cehenneme girmelerine mani olan, fakat Cennet’e girmelerine de yetmeyen müminlerdir. Sonra Allahü tealanın ihsanı ile Cennet’e girerler. Cennet’e en son girecek olanlar bunlardır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
