MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



MÜSÂDERE

Cezâ Hukûkunda, bir cezâ çeşidi, şahsın mal varlığına zorla el koyma. Müsâdere, bir kimsenin menkul veya gayrimenkul bir malının kendi rızâsına bakılmaksızın kânûnî sebeplerle devlet tarafından zorla elinden alınmasıdır. Lügatte, zülum, cebir ve baskı mânâlarına gelir. Arapça “Sadr” kelimesinden türemiştir.

İşlenen bir suç karşılığı suçlunun malvarlığının bütün veya bir kısmı üzerindeki mülkiyetinin ortadan kaldırılması veya mülkiyetinin bir kamu kurumuna devredilmesi Cezâ Hukûkunda çok eski zamanlardan beri tatbik edilmiştir.

Müsâdere, ilk defâ Roma Hukukunda yer almış, Fransız İhtilâline kadar başlıca cezâ olarak tatbik edilmiştir. O dönemlerde bilhassa krala isyan suçunda uygulanan bu cezâ ölüm cezasından daha tesirli idi.

Müsâdere cezâsının kaldırılması için Fransa’da bir hayli çalışma yapıldı. Bu müeyyidenin “cezâların şahsiliği” prensibini zedelediği ileri sürüldü. Fakat 1810 târihli Fransız Cezâ Kânunu, yapılan çok şiddetli îtirazlara rağmen müsâdereyi muhâfaza etti. Yirminci yüzyılda tamâmiyle târihe karıştığının sanıldığı bir sırada, 1918 senesinde Fransa’da bu cezâ yeniden ortaya çıktı.

Müsâderenin muhtevâsı (kapsamı): Suçluya âit veya suçta kullanılmış eşyânın müsâderesi bir cezâ, bir emniyet tedbiri olarak görülebilir. Cezâ olarak müsâdere, genel ve özel olmak üzere iki tiptir. Genel müsâdere, suçlunun menkul ve gayrimenkul bütün mallarının müsâderesidir. Özel müsâdere ise sâdece belirli mallara âit müsâderedir. Mânevî haklar, yâni henüz mal varlığına dönüşmemiş haklar, meselâ basılmamış bir kitap üzerindeki telif hakları müsâdere dışındadır.

Müsâdere cezâsının eşitlik prensibine aykırı olduğu mal ve mülkü bulunmayan, hattâ borca batmış bulunan suçlu üzerinde hiçbir etsiri bulunmadığı bir fikir olarak ileri sürülmektedir.

Müsâdere edilen mallar üzerinde suçun dışındaki kişilerin hak ve alacakları o hâli ile devlete geçer. Yâni mallar mahkûmiyetten önceki durumundaki hâli ile üzerindeki haklar ve alacaklarla birlikte devlete geçmiş olur. Fakat devlet bir “Halef-i külli” durumuna geçmediğinden suçlunun borçlarından ancak müsâdere edilen mallar nisbetinde mes’uldür.

Çeşitli mevzuatlarda müsâdere: Kânunlarda, genellikle bir cezâ niteliğinde özel müsâdere düzenlenmiştir. Bununla berâber Askerî Cezâ kânunları genel müsâdereyi kabul etmişlerdir. Bâzı ülkelerin cezâ kânunlarında da genel müsâdere kabul edilmiştir. Meselâ Fransız Cezâ Kânunu’nun 37. maddesi, devletin dış emniyetine karşı işlenen suçlarda ve savaş durumunda suçlunun mevcut ve ileride eline geçecek bütün mallarının müsâdere edilebileceğini hükme bağlamıştır. Macar Cezâ Kânunu da genel müsâdereyi kabul etmiştir.

Bâzı ülkelerin cezâ kânunları ise müsâdereyi bir emniyet tedbiri olarak kabul etmişlerdir. Meselâ Yeni İtalyan Cezâ Kânunu (Md. 236) ve Yunan Cezâ Kânunu (Md. 76) böyledir.

Türkiye’de gerek 1961 Anayasası gerekse 1982 Anayasası genel müsâdere cezâsının konulamayacağını belirtmektedir.

Bugünkü Türk Cezâ Kânunu’nun 36. maddesinde müsâdereden bahsetmektedir. Bu hüküm 1274 târihli Cezâ Kânunu’nun değişik 12. maddesinde yer alan hükmün hemen hemen aynısıdır.

Türk Cezâ Kânunu özel müsâdereyi kabul ettiği hâlde Askerî Cezâ Kânunu 78. maddesinde, düşman tarafına kaçan veya seferberlik hâlinde mükellef olduğu hizmetten uzak kalmak maksadıyla yabancı bir ülkeye sığınan yâhut aynı maksatla yabancı bir ülkede kalan kimsenin Türkiye’de bulunan ve ileride iktisâb edeceği bütün mallarının müsâdere edileceğinden bahsetmiştir.

36.Êmaddede, cürüm ve kabahatte kullanılan veya kullanılmak üzere hazırlanan yâhut fiilin işlenmesinden husûle gelen eşyâ, esas suçtan dolayı mahkûmiyet hâlinde müsâdere olunur. Müsâdereye, asıl dâvâyı görmeye yetkili mahkeme, karar verir. Müsâdere cezâsı, ancak kasten işlenen suçlardan uygulanabilir, hatâ ile, taksirle işlenen suçlarda uygulanmaz. Kullanılması, taşınması, yapılması, satılması suçu işleyen kimseye âit bulunmasa bile kesinlikle müsâdere edilir (Md. 36/2).

Taşınması yasak olmayan silahların, ruhsatsız taşınması hâlinde zapt ve müsâderesine hüküm olunur (Md. 36/3).

Müsâdere kararı mahkumun ölümünden önce verilmiş ve kesinleşmiş ise infâz edilir (Md. 96). Müsâdere karârı verildikten sonra asıl suçun genel veya özel af sonucu af olunması, şikâyetten vazgeçilmesi müsâdere olunan malların geri alınmasını gerektirmez.

Devlete âit eşyânın ve malların müsâdere edilemeyeceği yargıtayın yerleşmiş kararları gereğidir.

İslâm Hukûkunda müsâdere: İslâm Cezâ Hukûkunda suçlunun mal varlığına elkoyma yolu ile bir cezâlandırma şekli yoktur. Mal veya mülke el koymak, cezâlandırma değil, bir başka hukûkî işlem için şartlara bağlı olarak uygulanmıştır.
MÜRVER (Sambucus nigra)

Alm. Holunder (m), Fr. Sureau (m), İng. Elder tree. Familyası: Hanımeligiller (Caprifoliaceae) Türkiye’de yetiştiği yerler: Türkiye’nin çoğu yerinde yaygın olarak yetiştirilir.

Haziran-Temmuz ayları arasında, küçük ve sarımsı beyaz renkli, kokulu çiçekler açan, 2-5 metre boyunda ağaçcıklar. Rutûbetli yerlerde, gölgelik ve dere kenarlarında rastlanır. Gövdeleri dik, silindir biçiminde, içi yumuşak özlü, grimsi kabukludur. Yapraklar saplı, kenarları dişlidir. Çiçekler saplı, şemsiyeye benzer şekilde bir arada toplanmışlardır. Meyveleri küre şekilli, morumsu siyah renkli ve üzümsüdür.

Kullanıldığı yerler: Bitkinin çiçekleri, meyveleri ve dalların kabukları kullanılır. Meyveleri, daha çok tâze olarak kullanılır. Çiçeklerde uçucu yağ, müsilaj, rezin, tanen, şekerler vardır. Çiçekleri terletici, idrar söktürücü, müshil etkilidir. Yaprak ve gövde kabukları da aynı şekilde kullanılır.

Sambucus ebulus (cüce mürver veya bodur mürver) Türkiye’de daha çok yaygın olan bir tür olup, tarla veya hendek kenarlarında yetişir. Meyveleri parlak siyah renkli ve küremsidir. Meyvelerinden mor renkli bir boyar madde elde edilmektedir. Aynen diğer tür gibi kullanılır.

MÜNKER VE NEKİR

Kabirde, ölüye suâl soracak iki meleğin adı. Lügatte, nasıl olduğu bilinmeyen mânâsınadır. Münker ve Nekir, bilinmeyen korkunç insan şeklinde mezara gelip suâl soracaktır. Kabir suâli haktır, doğrudur (Bkz. Kabir). Hadîs-i şerîfte, buyruldu ki: “Ölü kabre konulunca yanına iki siyah ve gök gözlü melek gelir. Birine Münker, diğerine Nekir denir. Peygamber olarak gönderilen Muhammed aleyhisselâm hakkında ne dersin, derler. Eğer mümin ise, Allahü teâlânın kulu ve resûlüdür, şehâdet ederim ki, Allahü teâlâ birdir. Muhammed (aleyhisselâm) O’nun Resûlüdür, der. Mezarını enine boyuna yetmiş arşın büyütürler. Nur ile doldururlar. Neşeli uyu, seni en çok sevdiğinden başka hiçbir şey uyandırmaz, derler. Münâfık ise bu suâle bilmiyorum, insanlardan işittim, bir şeyler söylediler, ben de söylerdim, der. Bunun üzerine toprağa, onu sıkıştır, denir. Kaburga kemikleri birbirine geçer, böylece âhirete kadar azâp içinde kalır.”

Ölü, kabre konulduğunda ilk defâ “Rûmân” adındaki melekle karşılaşır. Abdullah ibni Mes’ûd radıyallahü anh haber veriyor ki: “Birgün Peygamber efendimize, (Yâ Resûlallah! Ölü kabre konduğu vakit, ilk karşılaşacağı şey nedir?) diye sual ettim. Resûlullah buyurdu ki: “Ey İbn-i Mes’ûd! Bunu senden başka kimse, bana sormadı. Ancak sen suâl ettin. Ölü kabre konulduğu vakit, önce bir melek nidâ eder, O meleğin ismi Rûmân’dır. Kabirlerin arasına girer. Der ki: Ey Allah’ın kulu! Amelini (dünyâda iken yaptıklarını) yaz! O kimse der ki: Benim burada ne kâğıdım var, ne dividim (kalemim) var, ne yazayım? O melek der ki; bu söz kabûl edilmez. Senin kefenin kâğıdındır. Tükürüğün mürekkebindir. Parmakların kalemindir. Melek, kefeninden bir parça kesip verir. O kul, dünyâda her ne kadar yazı yazmak bilmese de, orada sevâbını ve günâhını âdetâ o bir günde işlemiş gibi yazar. Bundan sonra melek, o yazdığı kefen parçasını dürer, o ölünün boynuna asar.” Bundan sonra Resûlullah efendimiz; “Her insanın yaptığı işleri gösteren sahîfelerini biz boynunda kıldık.” (İsrâ sûresi: 13) âyet-i kerimesini okuyuverdi. Rûmân’dan sonra, güzel sûrette ve güzel kokulu, güzel elbiseli olarak ameli gelir. (Beni bilmez misin?) der. O da der ki: “Sen kimsin ki, Allahü teâlâ seni benim garipliğim zamânında bana ihsân eyledi?” O da der ki: “Ben senin sâlih işlerinim. Korkma, mahzûn olma! Bundan biraz vakit geçtikten sonra, Münker ve Nekir melekleri gelirler ve sana suâl ederler. Onlardan korkma!” der.

Bundan sonra, Münker ve Nekir gelirler. Bu meleklerin şekilleri insanlardan, hayvanlardan, diğer meleklerden ve cinlerden hiçbirine benzemez. Onlarla yakınlık, ahbablık arkadaşlık olmaz. Onları gören korkar. Çok heybetlidirler. İnsan şeklinde görünürler. Yüzleri oldukça siyah, gözleri mâvi, dişleriyle yeri yararlar. Başlarının tüyleri yer üzerine sarkmış sürünür. Sözleri gök gürler gibi, gözleri şimşek çakar gibidir. Solukları da şiddetle esen rüzgâr gibidir. Bütün insanlara suâl ederler. Çünkü Allahü teâlâ onlara öyle kuvvet ve özellik vermiştir ki, aynı anda, birçok yerde, birçok kimseye suâl ederler. Muhâtabı olan ölüler, sözlerini işitip, kendinden başka orada bulunanı anlamayıp, kendi suâliyle meşgûl olur. Bâzı âlimler, suâl meleklerinin sayıları çoktur dediler.

Ölü kabre konulunca, bilinmeyen bir hayatla dirilecek, rahatlık veya azâb içinde kalacaktır. Bu hâl, Münker ve Nekir’in suâllerine göre tâyin edilecektir. Bu iki melek, kabirdeki ölüye, “Rabbin kimdir? Dînin nedir? Peygamberin kimdir? Kitâbın nedir? Kıblen neresidir? Îtikâdda mezhebin nedir? Amelde mezhebin nedir?” suâllerini veya bütün îmân bilgilerini sorarlar. Îmânı, îtikâdı doğru olanlar güzel cevap vereceklerdir. Güzel cevap verenlerin kabri genişleyecek, Cennet’ten bir pencere açılacaktır. Sabah akşam, Cennet’teki yerlerini görüp, melekler tarafından iyilikler yapılacak, müjdeler verilecektir. Cevâbı iyi olmazsa, demir tokmaklarla öyle vurulacak ki, bağırmasını, insandan ve cinden başka her mahlûk işitecektir. Kabir o kadar daralır ki, kemiklerini birbirine geçirecek gibi sıkar. Cehennem’den bir delik açılır. Sabah akşam oradaki yerini görüp, mezarda, mahşere kadar, acı azaplar çeker.

Mümin, münâfık ve bid’at ehli (sapık inançlı) olan bütün insanlara kabir suâli vardır. Müminlerden dokuz kimseye suâl olmaz: Şehit, düşman karşısında nöbetteyken ölen, vebâ, kolera gibi bulaşıcı hastalıktan ölen, böyle hastalıklar yayıldığı zaman kaçmayıp, sabr ederek başka sebeple ölen sıddıklar, bâliğ olmayan çocuklar, Cumâ günü ve gecesi ölenler, her gece Tebâreke ile Secde sûresini okuyanlar ve ölüm hastalığında İhlâs sûresini okuyanlara kabir suâli olmaz. Peygamberler aleyhimüsselâm da, Sıddîklara dâhildir. Birkaç gün tabutta kalan mevtâya tabuttayken suâl olmaz. Suâl kabirde olur. Kabirde Münker ve Nekir meleklerine cevap olarak şunları ezberlemelidir: Rabbim Allahü teâlâ, Peygamberim Muhammed aleyhisselâm, dînim din-i İslâm, kitâbım Kur’ân-ı azîmüşşân, kıblem Kâ’be-i şerîf, îtikâdda mezhebim Ehl-i sünnet vel-cemâ’at, amelde mezhebim İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’dir. Hadîs-i şerîflerde; “Kabir, Cennet bahçelerinden bir bahçe yâhut Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” ve “Kabir azâbından Allah’a sığınırız.” ve “Üzerinize idrâr sıçratmayınız! Çok kimseye kabir azâbı bundan olacaktır.” ve “Meyyit, ehlinin, evlâdının ağlamalarından azap duyar.” buyruldu. Resûlullah iki kabir yanında durup; “Bunlardan biri, idrâr sıçramasından sakınmadığı için, diğeri ise, Müslümanlar arasında söz taşıdığı için, kabir azâbı çekiyorlar.” buyurdu. Ölürken kaç yaşında olursa olsun, Cennet’te erkekler de, kadınlar da hep otuz üç yaşında olacaktır.

MÜNECCİM

Alm. Astrolog, Sterndeuter (m), Fr. Astrologue (m), İng. Astrologer. Yıldız ilmiyle uğraşan, gök cisimlerinden olan yıldızların, ayın, güneşin ve diğer seyyârelerin (gezegenlerin) durumlarından, hareketlerinden çeşitli hükümler çıkararak, bunların hayvanlara, insanlara ve yeryüzündeki hâdiselere tesir ettiğine inanan ve soranların durumlarına bakıp, onlar hakkında hüküm veren kimse. Müneccim, Arapçada “yıldız” mânâsına gelen “necm” (çoğulu nücum) kelimesinden türemiştir. Yıldızlarla uğraşanlara da “müneccim” denmiştir.

İnsanlar, çok eski devirlerden beri yıldızlarla ilgilenmişler, hareketlerini ve çeşitli durumlarını incelemişlerdir. Ayrıca yeryüzündeki olaylara ve canlılara tesir ettiklerine de inanmışlardır. Değişik, inanış sâhibi olan Bâbillilerin, Âsurluların, Keldânîlerin ve Eski Mısırlıların bu konudaki çalışmaları kayıtlara geçmiş olup, günümüze ulaşanları vardır. Eski çağlarda İran, Hindistan, Roma, Yunanistan, Fenike, Anadolu ve Bâbil’de yıldızların hareketlerine, durumlarına bakarak, insanların başına geleceklerle ilgili sonuçlar çıkaran ve gelecek hakkında hüküm verenler, falcılık yapanlar olmuştur. İnsanların tabîat olaylarından etkilenmelerini ve gök cisimlerinin kendilerine ve başlarına gelecek olaylara tesir ettiğine inanmaları, daha çok Allahü teâlâ tarafından gönderilen ilâhî dinleri tanımadıkları ve bu sebeple bâtıl inançlara saplandıkları devirlerde ve böyle topluluklarda olmuştur.

İnsanların yıldızlarla uğraşması sonucunda iki ilim dalı ortaya çıkmıştır. Birincisi ahkâm-ı nücûm ilmidir ki, bugün buna astroloji denilmektedir. Sâdece İlm-i nücûm (nücûm ilmi) denilen diğerine de hey’et veya astronomi ilmi adı verilmiştir. Eskiden her iki ilimle uğraşanlara “Müneccim” deniliyordu. Bugün ayrı ayrı adlandırılmakta olup, birinciyle uğraşana“Astrolog”, ikincisiyle uğraşana da “Astronom” denilmektedir. Müneccimler, yıldızların doğup batmaları ve diğer durumları ile ilgili hesaplara âşinâ olup, hâllerini kayd ederek takvimlere geçirirlerdi.

Ahkâm-ı nücûm ilmi, yâni astrolojiyle uğraşan müneccimler, gökyüzündeki cisimlerin sebep olduğu olayları ve bilhassa yıldızların çeşitli durumlarını öne sürüp, bunların yeryüzündeki canlılara ve olaylara tesir ettiği iddiâsına dayanarak, kafalarına göre haber ve hüküm verirlerdi. Meselâ, yıldızların birbirine yaklaşık ve karşı olmak, üçü, altısı veya dördü bir arada bulunmak gibi hâllerinden ayrı ayrı hüküm çıkarırlar ve hattâ daha da ileriye giderek; “Yeryüzündeki her iş, yıldızların tesiriyle olur, şu yıldız şuraya giderse, bu iş şöyle olur.” gibi falcılığa benzeyen şeyler söylerler ve böyle inanırlardı. Astrolog olan müneccimler her vakit ve zamânın, iyi ve kötü hâllerinden ve hangi zamanda işe başlamamak gerektiğinden hangi vakitte işe başlamanın iyi veya zararsız olacağından, her vaktin bâzı işlere iyi veya kötü husûsî bir bağlantısı olduğundan bahsederek; “Güneşin, bâzı burçlarda ve ayın bâzı safhalarda bulunması buna sebep olur, yâhut ikisi arasındaki bâzı durumlar ile olur.” gibi gerçek dışı sözlerle insanları kandırmaya çalışırlardı. Bundan başka gökyüzünde bulunan on iki burçtan her birini belirli bir harf ve belirli bir şekille gösterirler, kendilerine bir şey sorulduğunda reml atarlardı. Yâni, soran kimseyle ilgili burcun şekline ve harflerine bakarak burçlarındaki şekillerin delâlet ettiği mânâlara dayanarak, o burçların durumlarına uygun husûsî hükümler bildirirlerdi.

İlm-i nücûm, yâni astronomi ise dünyâmızın da içinde bulunduğu kâinâtı, yâni gezegenleri, güneşi, ayı, yıldızları, kuyruklu yıldızları, akan yıldızları, asteroitleri, galaksileri, konu alan ve bu cisimlerin yapılarını, bulundukları yerleri, hareket kânunlarını, meydana gelişlerini, zamânımıza kadar geçirdikleri değişiklikleri, gelecekte meydana gelebilecek olayları ortaya koymaya çalışan ilimdir. (Bkz. Astronomi)

Yıldızların hareketlerinin, özellikle seyyârelerin ölçülerini, herbirinin hareketleri, burçlara giriş-çıkışlarını tahmin ve tesbit etmek bu ilimle olur. Bu ilmin faydası, yıldızlardan özellikle gezegenlerden her birinin yörüngesini ve burcun durumuna göre yerini bilmektir. Geçişlerini, dönüş istikâmetlerini, doğuş ve batışlarını, görünen ve görünmeyen hal ve zamanlarını, nerede ve ne zaman olursa olsun bilmektir. Yıldızlar arasında olan kavuşma ve yaklaşmalar, karşı karşıya gelmeler, dörtlü, üçlü ve altılı kümeleşmeler, güneş ve ay tutulmaları ve buna benzer diğer haller, hesap ve delille tâyin edilir, önceden bilinir. Bu anlatılan hâllerde saat, vakit, mevsimler, yıl, kıble tarafı ve namaz vakitleri bilinir, anlaşılır. Bunlarla, olaylar ve canlılar hakkında hüküm bildirmenin İslâm dîninde bir kıymeti yoktur. Hattâ bâzan tam isâbet etse ve söylenilenler gerçekleşse bile, tesâdüfî kabûl edilir.

Allahü teâlâ yeri, gökleri ve içinde bulunan her şeyi insanların istifâde etmesi için yaratmıştır. Yaratılan her varlığın bir faydası olup, boş, lüzumsuz değildir. Gökyüzündeki varlıkların yaratılmasında, insanların, bâzısını bulabildiği ve çoğunu da henüz anlayamadığı nice hikmetler, faydalar vardır. Allahü teâlâ, insanların bunlara bakıp ibret almasını kendisinin büyüklüğünü düşünmelerini istemektedir. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 190-191. âyetlerinde meâlen; “Gerçekten göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün, birbiri ardınca gelişinde, olgun akıl sâhipleri için, Allah’ın varlığını, kudret ve azametini gösterir kesin deliller vardır. Onlar (olgun akıl sâhipleri) ayakta, otururken ve yatarken (her zaman) Allahü teâlâyı hatırlarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında, Allah’ın varlığını isbat için iyice düşünürler ve şöyle derler: “Ey Rabbimiz, sen bunları boşuna yaratmadın. Sen lüzumsuz şeyi yaratmaktan münezzehsin (çok uzaksın). Artık bizi Cehennem azâbından koru.” buyrulmaktadır.

Bu sebeple İslâm âlimlerinden çoğu gökyüzünde bulunan güneş, ay, yıldızlar ve diğer gezegenlerin durumlarıyla yakından ilgilenmişler, onlar hakkında çeşitli araştırmalar yapmışlar ve astronomi öğrenmeyi teşvik etmişlerdir. Nitekim İslâm âlimlerinin büyüklerinden İmâm-ı Gazâlî rahmetullahi aleyh; “Astronomi ve anatomi bilmeyen, Allahü teâlânın kudretinin büyüklüğünü kavrayamaz.” buyurmuştur. İslâm âlimlerinin, bugünkü modern astronomi bilgilerinin ortaya konmasında çok büyük hisseleri vardır.

Bîrûnî, Bettânî, Endülüslü Zerkâlî, Bağdatlı İbn-i Heysem, Batrûcî, Uluğ Bey, Kâdızâde-i Rûmî ve Ali Kuşçu gibi İslâm dünyâsında yetişen fen âlimleri, fevkalâde başarılı çalışmalar yapmışlardır.

Ortaçağda, Avrupa’da Galileo, İslâm kitaplarından okuyup; “Dünyâ yuvarlaktır ve batıdan doğuya doğru dönmektedir” dediği zaman Hıristiyan papazları kendisini afaroz edip, yakılmasına karar vermişlerdi. İslâm âlimleri, yıldızlar ve diğer gök cisimlerinin çeşitli durumlarını tesbit ederek kitaplara geçirmişlerdir. Hattâ daha önceki devirlerde, yıldızların insanlara ve olaylara tesir ettiği husûsundaki kesin hüküm bildiren eski müneccimlerin (astrologların) iddialarını da incelemişler ve bu hususta birçok ilmî eserler yazmışlardır. Erzurumlu İbrâhim Hakkı hazretlerinin yazdığı, Mârifetnâme kitabında, bu hususta geniş bilgi verilmektedir. Müslümanlar, İslâmiyeti tanımayan eski müneccimlerin söylediği gibi, yıldızların ve diğer gezegenlerin mutlak sûrette, kayıtsız şartsız canlılara ve tabiat olaylarına tesir ettiği inancına sâhip olmamışlardır.” “Hakîki müessir Allahü teâlâdır.” demişlerdir. Bununla berâber, gökyüzündeki yıldızların ve diğer gök cisimlerinin, yeryüzünde bulunan canlı ve cansızların çeşitli durumlarına ve tabîat olaylarına tesiri olduğunu, tecrübelerine ve tahminlerine dayanarak söylemişlerdir. Fakat bunun kesin ve kat’î olduğunu iddiâ etmemişler ve hele hayatta başa gelecek işlerin yıldızların tesiriyle olduğuna hiç inanmamışlardır. Çünkü İslâmiyet, insanın kaderini takdir edenin yalnız Allahü teâlâ olduğunu bildirmiştir.

İslâm devletlerinde ve bilhassa Osmanlılarda, yıldızlarla uğraşan ve kendilerine “müneccim” denilen kimseler, bugünkü astronomi ilminin meşgul olduğu yıldızların doğuşları, batışları bunlara göre düzenlenen vakit tâyinleri ve diğer durumlarıyle ilgili hesapları yaparak, bunun sonucunda ortaya çıkan durumları kayd edip zaptetmişlerdir. Bütün bu bilgileri namaz vakitlerini bildirmek için hazırlanan takvimlerde kullanmışlardır. Nitekim şimdi hazırlanan takvimlerde o zaman tesbit ve tâyin edilen bu takvim bilgilerinin bir çoğundan faydalanılmaktadır.

Osmanlı saray teşkilâtında görevlendirilmiş memurlardan biri de “müneccimbaşı” idi. Müneccimbaşı, ilmiye sınıfından olup, en mühim vazîfesi takvim tertibiydi.

Osmanlı sarayındaki müneccimbaşılar, tertip ettikleri takvimleri pâdişâh ve sadrâzamlara takdim ederlerdi. Müneccimbaşıların berâberinde talebeleri de bulunurdu. Müneccimbaşıların en meşhûru on yedinci asırda yetişen müneccimbaşı Hüseyin Efendidir. Müneccimbaşılık, Osmanlı Devletinin sonuna kadar devâm etti. Daha sonra kurulan rasathâne memurlukları, müneccimbaşıların görevlerini üstlendiler.



MÜREKKEP

Alm. Tinte (f), Fr. Encre (f), İng. Ink. İki veya daha ziyâde madde parçalarının birbiri üzerine bindirilmesi. Yazı, çizim ve baskı maksadı ile kullanılan, içerisinde kimyevî bir terkip bulunan sıvı. Arapçada “midad veya mismağ”, Farsçada“siyahi ve zerkab” kelimeleriyle de ifâde edilir.

Mürekkebin, ilk önce Mısır’da yapıldığı, M.Ö. 1000 ile 2500 yılları arasında kullanıldığı tahmin edilmektedir. Araplar, ilk mürekkebi kömür tozu ile arap zamkından yapmışlardır. İslâmiyetten önce de Araplar arasında mürekkep yapımının bir sanat olarak kendini gösterdiği sanılmaktadır. İslâmiyetin gelmesiyle yazıya verilen önem kadar da mürekkep yapımına önem verilmiştir. Hadîs-i şerîfte; “Âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından ağır gelir.” buyrulmuştur. Mürekkep yapımı Osmanlılarda ayrı bir sanat kolu olarak gelişmiş, bu sâhada da eşsiz örnekler verilmiştir. Bugün, insanları hayrette bırakan emsalsiz mürekkep çeşitleri eskiden yapılmışsa da, zamanla hat sanatı ile birlikte mürekkep yapma işi de terk edilmiştir.

Mürekkep, içinde bulunan terkiplere ve kullanıldığı yerlere göre; hat mürekkebi, yazı ve çizim mürekkebi ve matbaa mürekkebi olmak üzere üç ana gruba ayrılır.

1. Hat mürekkebi: Hattatlar tarafından Kur’ân-ı kerîm harfleriyle gerek hat sanatı ve gerekse el yazısı olarak yazılan yazılarda kullanılan bir mürekkep çeşididir. Genel olarak bu mürekkebin terkipleri, is ve zamktan meydana gelmektedir. İste kimyevî özellik bakımından bol miktarda karbon bulunması sebebiyle ışıktan ve havadan müteessir olmaz. Osmanlıların, erişilmesi güç maharetleri yanında mânevi bir hava içerisinde yazdıkları hat yazılarının, bugün yazılmış gibi canlılığını muhâfaza etmesi, mürekkebin bu kimyevî özelliğinden kaynaklanmaktadır.

İsi, beziryağı, neftyağı, zeytinyağı, çıra, gazyağı ve lastik gibi çeşitli maddelerden elde etmek mümkündür. En iyi is mürekkebi, keten tohumundan çıkartılan beziryağından elde edilir. Gazyağından ve araba lastiğinden elde edilen isten de iyi mürekkep elde edildiği söylenir. Hat mürekkebinin ikinci ara maddesini meydana getiren zamka, “zamk-ı arabî” denir. Zamk-ı arabî, ağaçların (çam ağacı, erik ağacı gibi) yara almış kabuk kısımlarından tabiî olarak çıkan yapışkan bir mâyinin adıdır. Balın belirli bir kıvamda kullanılması da zamk-ı arabî yerine geçebilir.

Hat sanatında mürekkebin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Yazılan yazıların bozulmadan nesilden nesile intikali, ancak mürekkebin kalitesine bağlıdır. Bu sebepten hattatlar, mürekkep seçimine çok dikkat ederlerdi. Hat üstadlarından İbn-i Hilâl ve Yâkut; “Mürekkebin temizini kullan. Onu teşkil eden is, gâyet ince, iyi karışmış, iyice ezilmiş, kaleme itâatli ve akıntılı olsun.” demişlerdir. Mürekkebin iyisi, yazarken kalemden kolayca akması, kuruyunca rengini muhâfaza etmesi ve güzel kokması ile kendini belli eder. Osmanlıların zaman geçtikçe canlılığı ve güzelliği artan, yıllandıkça, kendine has letâfette güzellik ve özellik kazanan mürekkepler yaptığı ve bunlarla eşsiz eserler meydana getirdiği bilinmektedir.

Hat mürekkebi yapma usûlü: Gazyağı, çıra, beziryağı yâhut lastikten elde edilen isler bir kapta toplanır. İs elde edilirken yanmamasına, yâni isin elde edilme ânında toplanan kabın çok kızmamasına dikkat edilir. Daha sonra yetecek kadar zamk (zamk-ı arabî) alınarak temiz kap içine konur. Bir miktar damıtılmış veya temiz su ilâve edilir. Zamk suda iyice erimesi için bekletilir. Bal kıvamına gelince, yabancı maddelerden temizlenmesi için süzülür. Zamk belirli bir oranda hazırlanmış is ile birlikte bir havana konur. Ayrıca, mazı, ekşimiş nar kabuğu suyu, bakır sülfat ve demir pası belirli ölçülerde ilâve edilerek ateşte şerbet hâline gelinceye kadar kaynatılır. Daha sonra bu karışım havan içinde, ağır ağır ve döve döve karıştırılır. Bu şekilde dövme işleminin en az beş bin defâ olması gerektiği ifâde edilmektedir. Güzel koku vermek istenirse bir miktar da gülsuyu ilâve edilebilir. Zamk fazla olursa mürekkebin akıcılığı zorlaşır. Mürekkep yapılması hernekadar nazari olarak anlatılırsa da üstaddan bizzat öğrenmek gerekir. Tatbîkî olarak ehlinden öğrenilmezse istenilen özellikte mürekkep yapılması oldukça güçleşir.

Hat mürekkepleri, yapma usullerine göre, lâl (kırmızı), gülgûnî (gülrenkli), lâcivert, âsumânî, altın, zırnık, beyaz ve tashih mürekkebi olarak çeşitlere ayrılır.

Kâfi miktarda mürekkep almaya yarayan mürekkep kabına “hokka” denir. Mürekkep hokkasının içine konan ve kaleme ölçülü mürekkep gelmesini temin eden ham ipeğe“lıka” denir. Hat üstadları, “Yazı, hocanın tâliminde gizliyse de, kalemin, kâğıdın ve mürekkebin içinde de gizli tarafların olduğunu unutmamak gerekir.” demişlerdir.

2. Yazı ve çizim mürekkebi: Bu mürekkebi, günümüzde kullanılan mürekkep çeşitleri ihtivâ etmektedir. Boya maddesi olarak sentetik pigmentler kullanılmaktadır. Bugünkü mürekkeplerde yıkanabilirlik özellik de aranmaktadır. Kalitesinin artması için demirsülfat, gallik ve tannik gibi asitler de katılmaktadır.

1940 senelerinden sonra tükenmez kalem (bilyalı uç), keçe kalem, ince uç fiber kalemler ortaya çıkınca, mürekkep yapımında da değişmeler olmuştur. Mürekkep içine, gropilen glikol, propil alkol, toulen, gliko eter gibi organik maddeler de katılır. Bunlar mürekkebe, akışkanlık ve kuruma özellikleri vermektedir.

Çini mürekkebi: Çini mürekkebi çizim maksadına uygundur. Çini mürekkebi, rafine edilmiş lamba siyahının suda eriyiğidir. Buna “Hind” mürekkebi de denir. Modesu çini mürekkepleri, karbon yerine çeşitli mineral pigmentleri ihtivâ eder.

Matbaa mürekkepleri: On beşinci yüzyılda görülen ilk matbaa mürekkebi, keten tohumu ile tabiî reçinenin karbon karasının karıştırılmasından yapılmıştır. Modern baskı sistemlerinde kullanılan mürekkepler sentetik pigmentler, yapıştırıcılar, solventler ihtivâ eder. Baskı cinsine göre çabuk veya geç kuruyan mürekkepler vardır. Ayrıca kuruma zamanı, baskı makinasında dışardan da kontrol edilir. Kuruma kobalt veya kurşun ile hızlandırılabilir. Bâzı mürekkepler tatbik edildiği şartlarda emilerek kurur. Gazetelerde bu tür mürekkepler kullanılır. Mürekkep içerisine çabuk uçucu solventler konulursa baskı yapıldıktan sonra solvent, normal sıcaklıkta hemen uçarak geride reçineli boya maddesini bırakır. Bu özelliğiyle matbaada daha pratik bir yapıya kavuşmuş olur. Çok hızlı bir gelişme ve değişme içerisinde bulunan matbaacılıkta mürekkebin çok önemli bir yeri vardır.

Baskı sistemlerinde kullanılan mürekkeplerdeki kimyâsal maddeler şunlardır:

1) Pigmentler (inorganik veya organik olabilir), 2) Boyar maddeler, 3) Yağlar, 4) Reçineler (Sentetik veya tabii reçineler), 5) Çözücüler, 6) Plastifiyan malzemeler, 7) Waxlar, 8) Kurutucular, 9) Özel katkı malzemeleri.

Matbaa mürekkebi îmâlâtında iki kademeli teknik uygulanır. Birincisi karıştırma ikincisi ezme olayıdır. Ezmede pigment boyutu mikron mertebesindedir. Karıştırmada özel tip mikserler (Rotor, stator), ezmede bilyalı veya üçlü silindirler kullanılır. Tipik bir ofset mürekkebi formülasyonunda aşağıdaki malzemeler bulunur.

Organik pigmentler 
  % 10

Hidrokarbon ve fenolik reçine
    % 40

Uzun yağlı alkol
  % 10

Mineral yağ 260-290°C
  % 25

Islatıcı ve antioksidan 
  % 5


1) Reçine tankları, 2) Borulama hatları, 3) Dozajlama ünitesi, 4) Günlük şarj tankı, 5) Tartım ve pompalama istasyonu, 6) Pompalar, 7) Pigment yükleme, 8) Toz tutucu filitreler, 9) Pigment tartım ve dozajlama, 10) Pigmentlerin vernik içinde çözülmesi, 11) Pigment pastasının dozajlanması, 12) Dozaj pompaları, 13) Vernik ilâvesi ve karıştırma, 14) Dişli pompalar, 15) Bilyalı eziciler (Per-mill), 16) Olgunlaştırma tankları, 17) Mineral yağ besleme, 18) Pompalama, 19) Katkı maddelerin ilâvesi, 20) Depolama, 21) Dolum tesisleri.
KÂHİN

Alm. Wahrsager, (m), Fr. Devin, (m), İng. Soothsayer, augur. Kehânette bulunan, gâipten haber verdiğini iddiâ eden ve fala bakan şahıs. Eskiden tabiat üstü yollardan gizli şeyleri bulma ve geleceği okuma iddiâsında olan kimse. Eski Mısırlılar, Hintliler, Mecûsîler, müşrik Araplar, gâipten haber veren kâhinleri rûhânî reis kabul etmişlerdir. Savaşlarda ve diğer mühim işlere başlarken bunlara sorup, danışmışlar ve karar vermişlerdir.

Kâhinlik ve kehânet fen bilgileri yoluyla anlaşılabilen bir bilgi değildir. Çeşitli inançlarda görülen kehânet hakkında İslâm dîninin temel kitaplarında bâzı bilgiler verilmiştir. Buralarda bildirildiği üzere İslâmiyetten evvel, kâhinlik çok yayılmıştı. Her kavimde meşhur kâhinler yetişmişti. Kâhinler cinden bir arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup öğrenir ve başkalarına bildirirlerdi. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm doğmadan evvel, cinlerden bâzıları göklerin yedi kat tabakasına çıkarlar, göklere girerler ve buralara girip çıkmaktan men olunmazlardı. Göklerde melekler birbirleriyle konuşurlarken, işittiklerini gelip kâhinlere haber verirlerdi. Eski devirlerde meşhur olan ve îtibâr edilen kâhinlerden bâzıları Muhammed aleyhisselâmın geleceğini ve vasıflarını bu yolla haber vermişlerdir.

Sevgili Peygamberimiz doğduğu zaman, cinler göklere çıkmaktan men olundular. Göklerin kapıları onlara kapandı ve artık haber alamaz oldular. Bu hâl Kur’ân-ı kerîmde Cin sûresi 8 ve 9. âyetlerde meâlen şöyle anlatılmaktadır: “Doğrusu biz (cinler topluluğu) ciddî bir sûrette (haber çalmak için) göğe erişmek istedik. Fakat onu sert bekçilerle (meleklerle) ve yakıcı şihaplarla (akan yakıcı yıldızlarla) doldurulmuş bulduk. Hâlbuki hakîkaten biz, (Muhammed aleyhisselâmın gönderilmesinden önce) haber dinlemek için göğün bâzı kısımlarında oturacak yerler bulup oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinleyecek olursa, kendini gözetleyen bir şihap (yakıcı bir yıldız) buluyor.”

İslâm dîninde hesâbın ve tecrübenin bildirmediği şeylere “gayb” denir. Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Gayb, Allahü teâlânın bir sırrıdır. Dilediğine dilediği kadarını açar, bildirir. Peygamberleri ve evliyâsı bunlardandır. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “...Kâhinlik yapan ve kâhine giden, sihir ve büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir. Kur’ân-ı kerîme inanmamıştır.”

İslâmiyet; cinle arkadaşlık yapmayı, böyle falcılardan ve kâhinlerden gayba dâir bir şey sormayı ve bunların sözüne inanmayı açıkça yasaklamıştır. Cin de gaybı bilmez ve gaybe dâir sözlerine îtibâr edilmez. Hele cinnin her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak küfür olur, îmânsızlık olur. Çünkü “Her şeyi bilen ve her dilediğini yapan yalnız Allahü teâlâdır.”
KAĞNI

Alm. Ochsenkarren mit zwei Rädern, Fr. Chariotm àdeux roues, İng. Ox-cart with two wheels. İki tekerlekli, tekerlekleri dingile bağlı çift öküz veya camızla çekilen ekseriya yük taşımada kullanılan araba. İnsanların tekerlekleri yapıp kullanmasından sonra kağnı tipindeki arabalar onun en büyük yardımcısı olmuştur. Yapılan kazılarda tekerlekli arabalara ilk defa mîlâttan 4000 yıl önce, Sümer ülkesinde rastlanmaktadır. Buradan Anadolu yolu ile Avrupa’ya yayılan tekerlekli arabalar, M.Ö. 2000 yıllarında İskandinavya’ya kadar ulaşmıştır. Anadolu’da yapılan kazılar bu hususta yeni bilgiler elde edilmesine yardımcı olacaktır.

Kağnı sözüne, Orhun Yazıtlarında rastlanmaktadır. Bu bakımdan kağnının, Türkler tarafından kullanılması çok eskidir. Uygurcada boyunduruk kayışı tâbiri geçmektedir. Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan kağnı, bilhassa İstiklâl Harbinin sembolü hâline gelmişti. Yolsuz, izsiz, çamurlu yerlerde, cephede, malzeme ve insan taşımada kağnıdan çok istifâde edilmişti. Ağır yük altında tekerleklerden çıkan gıcırtılar iniltilere benzetilerek zaman zaman edebiyata konu olmuştur.

Kağnılar teker, kağnı evi ve boyunduruk olarak üç parçadan meydana gelir. Tekerlekler ay biçimi iki tahta ile bunların arasında bir göbekten ibârettir. Tekerin çevresine bir cm kalınlığında iki üç cm genişliğinde demir çember kızdırılarak geçirilir. Böylece tahta tekerleğin kısa zamanda parçalanıp elden çıkması önlenmiş olurdu. Tekerlekleri birleştiren dingil üzerine oklar, bu okların üzerine de kağnı evi tâbir edilen kısım oturtulurdu. Boyunduruk ise hayvana kayışlarla bağlanan kısımdır.

Kağnıyı idâre eden kimse ayakta veya oturarak elindeki iki metre boyundaki meses veya üvendere adı verilen ucu nodullu (sivri demir) değnekle öküzleri yönlendirir. Anadolu’nun bâzı yörelerinde hâlâ kağnılara rastlanmaktadır.

KÂĞIT

Alm. Papier (n), Fr. Papier (m), İng. Paper. Hamur hâline getirilmiş, çeşitli nebâtî (bitkisel) maddelerden yapılan, üzerine yazı yazılan, ince, kuru yaprak. İnce bitki liflerinin keçeleşmesi ile meydana gelen bugünkü kâğıdın ilk olarak M.S. 1. yüzyılda Çin’de yapıldığı sanılmaktadır.

İnsanoğlunun hayatının bir parçası olan yazı, daha önceleri, düz konik, taş ve ağaç gövdeleri ile killi topraktan yapılmış yazı levhaları üzerine yazılmaktaydı.

Aslında M.Ö. 4000 yıllarında Mısır’da bulunan Cyperius (papirüs) denilen bitkinin sapı uygun boyutlarda kesilip bir tahta üzerine dizilip, sulu vaziyette tokmaklanarak bir çeşit kâğıt üretilmekdeydi. Yapılışı ve özelliği bakımından bugünkü kâğıttan farklı olmakla beraber, kâğıt ismi bu “papirüs” kâğıdından kalmıştır.

Papirüsle beraber, çeşitli hayvan derilerinden yapılan pergament (parşumen) kâğıdı da târih boyunca kullanılmıştır. Parşumen, bugün bile kullanılan, yazı yazmaya ve resim yapmaya çok elverişli, uzun ömürlü bir kâğıt çeşididir.

Kâğıt, ilim ve kültürün yayılıp gelişmesinde çok büyük bir rol oynamıştır. Yazma, taşıma ve muhâfazasındaki kolaylıklar, herhangi bir yerdeki ilim ve bilginin çok kısa bir zamanda dünyânın her tarafına kolayca yayılmasını temin etmiş, böylece bugünkü medeniyete ulaşılmasının başlıca vâsıtalarından birisi olmuştur. Bugünkü dünyâda kâğıt, en başta gelen sanayî mâmullerinden biridir ve günlük hayatta en çok ihtiyaç duyulan bir maddedir. İlmî çalışmalar, eğitim ve öğretim müesseseleri, her türlü basın, yayın faaliyetlerinin yanısıra para basımında, ambalaj işlerinde, mutfakta ve daha pekçok yerde kâğıt kullanılmaktadır.

Eskiden kâğıt üretimi az yapıldığı için, dünyânın her yerinde kıymetli tutulurdu. Sonradan üretimin bollaşması ve yaygınlaşması ile eski îtibârını kaybetti. Ancak son yıllarda kâğıt yapımında kullanılan hammaddenin tükenmeye yüz tutması, artan maliyetler ve diğer sebeplerle günden güne kıymetlenmektedir. Müslümanlar arasında kâğıt, her zaman ve her yerde muhterem tutulmuştur. İlme, tarihte hiç görülmemiş bir derecede önem ve kıymet veren İslâmiyet, ilmin yayılmasının esas vâsıtalarından olan kâğıda da hürmet duygularını telkin etmiştir. Müslümanlar, üzeri yazılı olan veya olmayan bütün kâğıtlara günlük hayâtın her safhasına îtinâ göstermişlerdir. Hele bu kâğıtta Kur’ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf ve diğer din, ahlâk ve tarih bilgileri yazılmış ise gösterilen hürmet ve saygı o derece artmıştır. Bunları rastgele yerlere atmaktan, yakmaktan ve yıpratmaktan titizlikle sakınmışlardır.

Kâğıdın kimin tarafından bulunduğu bugün kesin bilinmemektedir. Mîlâttan sonra 105’te Çin’de Ts’ai Lun tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Keşfinden bugüne kadar 2000 yıl geçmiştir. Orta Asya’da yapılan araştırma ve kazılarda, üçüncü ve yedinci yüzyıllar arasında kullanılan kâğıtların dut ağacı kabukları, kendir, kenevir ve pamuktan yapılmış olduğu anlaşılmıştır.

Kâğıt, Çin’den, Orta Asya’ya oradan da İran’a geçti. 751 senesinde yapılan Talas Meydan Muhârebesinden sonra, Çin’den alınan esirlerden kâğıt yapımı öğrenildi. Çin’in dışında ilk defa Semerkand’da kâğıt yapım merkezi kuruldu.

Yakın Doğuda ilk defa Abbâsî hükümdârı Hârûn Reşîd zamanında 754 senesinde Bağdat’ta kurulmuştur. Batı âlemi ise Müslümanlardan 400 yıl gibi uzun bir zaman sonra yine Müslümanlar sâyesinde kâğıdın varlığından haberdar oldular. Bundan sonra Şam, Trablusşam, Yergen ve Mısır’da kâğıt fabrikaları kurulmuştur.

Kuzey Afrika’nın Müslümanlar tarafından fethedilmesi ve daha sonra İspanya’ya geçilmesi üzerine, kâğıt fabrikaları da oraya taşınmıştır. Müslümanlar tarafından kurulması ve Avrupa’nın ilk kâğıt fabrikası olması bakımından bu fabrikalar çok önemlidir.

Böylece Çin’de binlerce yıl önce îmâlatına başlanan kâğıt, zamanla daha yeni metodlarla üretilmiş ve 18. yüzyılda Fransa’da ilk defa kâğıt makinası yapılmıştır. Kâğıt makinalarında da sürekli olarak teknolojik gelişmelere paralel olarak değişiklikler olmuş ve bugünkü çok motorlu tahrik sistemli, Hamurun kesâfet (yoğunluk), sıcaklık, pH, gramaj ve rutûbet gibi özelliklerini kontrol altında tutabilen otomatik kâğıt makinaları ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de de dünyâdaki gelişmelere paralel olarak kâğıt sanâyii sürekli bir ilerleme göstermiştir. Osmanlılar, kâğıt ihtiyaçlarını doğudan temin ediyorlardı. Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme adlı eserinden,İstanbul’da Bizans’tan kalma bir kâğıt fabrikasının, Kâğıthane semtinde bulunduğu öğrenilmiştir. Üçüncü Sultan Selim Han zamanında, küçük de olsa bir kâğıt fabrikası yapılmış, fakat daha sonra üretimin çok pahalıya mâl olması sebebiyle fabrika kapatılmıştır.

İlk kâğıt fabrikası 1744 yılında Yalova’da kurulmuştur. İbrâhim Müteferrika tarafından ilk Türk matbaasının kurulmasıyla artan kâğıt ihtiyacını temin etmek için, Yalova’da kâğıt fabrikasının yapılmasına karar verildi. Bu fabrikada birçok cins kâğıt îmâl edildi. Sultan Birinci Mahmûd Han bu fabrikadan çok memnun oldu. Kur’ân-ı kerîm ve diğer İslâmî kitapları çoğaltmak gâyesiyle başka kâğıt fabrikalarının da yapılmasını istedi. Fakat su azlığı, su yollarının bozulması ve Avrupa kâğıtlarının rekâbeti yüzünden, Yalova Kâğıt Fabrikası kapandı. Osmanlı Devleti zamanında kurulan uzun ömürlü fabrika Beykoz Kâğıt Fabrikasıdır. 1804’te hizmete açılan bu kâğıt fabrikasında İngiliz ve Flemenk kâğıtları kalitesinde kâğıt yapmak istenmiştir. Bilâhare dışarıdan kâğıt getirmek daha ekonomik olmuş, yabancı devletler kâğıtlarını mâliyetin altında, zaranına bize satmak suretiyle kâğıt sanayimizi baltalamışlardır. Neticede Beykoz Fabrikası da kapanmıştır.

İzmir Kâğıt Fabrikasının temeli ise 1844’te atıldı. Fabrikanın buhar kuvvetiyle çalıştırılması kararlaştırılmıştı. Bu fabrika bir süre devletin kâğıt ihtiyacını karşılayabilmiştir. Yine Avrupa’nın çeşitli oyunları neticesinde kapanmaya mahkûm olmuştur.

Hamidiye Kâğıt Fabrikası, Osmanlı Devleti döneminde kurulan son kâğıt fabrikamızdır. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Hamidiye Kâğıt Fabrikasını kurmakla Serkârın Osman Beyi vazifelendirmiştir. Fabrikanın yeri olarak Beykoz’da, Kır Mevkiî ve Hünkâr İskelesi seçilmiştir. Osman Beyin oğlu Ali Cevat Beyin kırk iki dönümlük yeri de satın alınarak genişletilmiştir. Bu fabrika İstanbul ve Londra’da şubeleri olan “Hamidiye Kâğıt Fabrikası” veya “Ottoman Paper Manifacturing Company Limited” adıyla kurulan şirket tarafından idâre ediliyordu. Şirketin çıkardığı hisse senetleri satılmadı. Masson Scott firması bir müddet bu fabrikayı çalıştırdı. Şirket (Hamidiye Kâğıt Fabrikası), borcunu ödemeyince mahkeme kararıyla Masson Scott firmasına devredildi. Bilhahare bu firma da 1912 yılında hisse senetlerini satışa çıkardı. Hamidiye, şirketi tekrar satın aldı. Fakat o sırada Birinci Dünyâ Savaşı çıkınca İngiliz personeli memleketine döndü. Osmanlı Devletinin savaştan yenik çıkması üzerine gâlip devletler kağıt fabrikasını dağıttılar.

Cumhûriyet döneminde ilk kâğıt fabrikasının temeli İzmit’te 14 Ağustos 1934’te atıldı ve fabrika 1936 yılında işletmeye açıldı. Bu fabrikaya 1944 yılında ikinci kağıt selüloz fabrikası, 1945’te Klor Alkali Fabrikası ilâve edildi. 1954’te de Üçüncü kâğıt fabrikası kuruldu. 1957’den sonra eski makineler değiştirildi. 1960 yılında dördüncü, 1961’de beşinci kâğıt fabrikası kuruldu. 1955 senesine kadar Sümerbank Kâğıt ve Karton Fabrikası ismi ile çalıştıktan sonra İzmit Selüloz Sanayiî Müessesesi adı verildi. Bilâhare, 21 Haziran 1955’te çıkarılan bir kânunla Sümerbank’tan ayrılıp “Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları İşletmesi Genel Müdürlüğü” (SEKA) adı ile iktisadî bir devlet kuruluşu oldu.

İzmit’te SEKA’ya bağlı yedi kâğıt ve karton fabrikasının yanısıra, Mekanik Odun Hamuru Tesisleri, Oluklu Mukavva, Odun selülozu Fabrikası, Saman Selülozu Fabrikası, Klor Alkali Fabrikası, kuvvet santralı, su tesisleri ve atölyeler vardır.

SEKA’nın Zonguldak-Çaycuma kuruluşu 1970’te işletmeye açılmıştır. Burada kraft selülozu, kraft kâğıdı ve yarı kimyevî selüloz îmâl edilmektedir. Giresun-Aksu’daki mekanik odun hamuru ve gazete kağıdı tesisi ile 1971’de açılan Muğla-Dalaman’daki tesisler de SEKA’ya bağlıdır. Dalaman’daki tesiste sülfat ve viskoz selülozu, tabiî kâğıt ve karton imâl edilmektedir.

SEKA’ya bağlı diğer tesis ve müesseseler de 1975’ten sonra hizmete açılan Afyon Beyaz Saman Selülozu Tesisi, Balıkesir Selüloz Kâğıt Tesisleri. Antalya Kraft Selülozu ve Kraft Kâğıdı Tesisleri, Akdeniz (İçel), Kastamonu, Bolu müesseseleridir. 1936 yılında 10.000 ton olan kâğıt üretimimiz, 1992 yılında 932.000 tona ulaşmıştır. Bu miktârın yarısını SEKA üretmekte, diğer yarısını da özel sektör üretmektedir.

Kâğıt çeşitleri: Hayatın her safhasında çok çeşitli maksatlarla kullanılan kâğıt, ağırlığına (gramajına), kullanılan hamurun cinsine, dolayısıyle yırtılma ve patlama mukâvemetine ve buna benzer diğer özelliklerine göre çeşitli sınıflara ayrılabilir. Fakat genel hatları ile şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

1. Yazı tab’ı kâğıtları (1, 2 ve 3. hamur kâğıtlar, ofset kâğıdı, aydınger kâğıdı vb.),

2. Sargılık kâğıtlar,

3. Kraft torba veya çimento torba kâğıdı,

4. Temizlik kâğıtları ve hijyenik kâğıtlar,

5. İnce özel kâğıtlar (sigara kâğıdı vb.),

6. Oluklu mukavva kâğıtları (kraft liner, test liner, saman fluting),

7. Kartonlar.

Bir başka sınıflandırma ise:

1. Kültürel kâğıtlar,

2. Endüstriyel kâğıtlar şeklinde olabilir.

Kâğıdın hammaddesi: Kâğıdın ana hammaddesi odundur. Kâğıtlık odun, mobilya vs. üretiminde kullanılan odundan düşük, yakacak olarak kullanılan odundan daha yüksek kalite seviyesindedir. Bu odun da, ya iğne yapraklı (çam vb. yumuşak) ağaçlardan veya yapraklı (meşe vb. sert) ağaçlardan elde edilir.

Aslında memleketin orman kaynaklarının tüketiminde kâğıt sanayii, orman ürünleri sanayii ve yakacaktan sonra üçüncü sırayı işgal etmekle beraber, ormanın yetişmesinin çok zaman alması dikkate alınırsa, sâdece kâğıt sanayii bile, ormancılığa gereken önem verilmezse, bir memleketin orman kaynaklarını kısa zamanda tüketebilecektir. Bundan dolayı bütün dünyâda kâğıt sanayii, odun dışındaki kaynaklara her geçen gün daha süratle yönelmektedir. Bunlar arasında yıllık bitkiler olarak bilinen saman, kamış, kendir-kenevir ile tütün, ayçiçeği vb. bitkilerin sapları sayılabilir. Çok çeşitli olan bu bitkiler arasından şimdiye kadar sâdece saman, kamış ve kendir ekonomik kullanım seviyesine erişebilmişlerdir. Genellikle diğerlerinin toplanması ve stoklanması ekonomik gözükmemektedir.

Diğer önemli bir hammadde eski kâğıttır. Eski ve artık kâğıtlar, ucuz bir hammadde olarak görünmekteyse de kullanılan baskı mürekkebi ve kâğıdın yapısına bağlı olarak mürekkep çıkarma işlemi, özellikle yazı tab’ı kâğıtları yapımında en önemli problemi teşkil etmektedir. Bu kabil eski kâğıttan, mürekkebi çıkarılmadan, hâlen yaygın şekilde kullanılan gri karton üretimi yapılmaktadır.

Yardımcı hammaddeler: Bunlar dolgu maddaleri, boyar maddeler ve kâğıdı yapıştırıcı maddeler olarak üç bölümde mütalâa edilebilir:

Dolgu maddeleri, liflerden meydana gelen ve girintili çıkıntılı bir durumda olan kâğıt yüzeyine lifler arasındaki boşlukları doldurarak, daha düzgün bir şekil vermek maksadıyla kullanılır. Bunun yanında mürekkebin dağılmasını önleyerek, daha iyi emilmesini sağlar. Kâğıdın parlaklığını arttırır. Kâğıdın yumuşaklığını da olumlu yönde etkiler.

Diğer yandan lifler arası bağlantıyı zayıflattıklarından kâğıdın kopma, yırtılma, çift katlama ve patlama direncini zayıflatırlar. Kâğıt makinasına hamur verilirken, eleğin üzerinden akan hamurun üst tarafında daha çok tutunduklarından, kâğıtta iki yüzlülük meydana getirebilirler. Kâğıdın yapışmasına menfî tesirleri vardır. Kâğıt üzerinde zayıf tutunmaları hâlinde silme sırasında leke ve kirlenmeye, yıpranmaya sebeb olurlar.

Fazla oranda kullanılmaları işletmeci açısından kâğıdın mâliyetini düşürücü bir unsur olarak görülebilirse de, sayılan mahzurları da dikkate alınarak ancak belirli bir oranda dolgu maddesi kâğıt hamuruna ilâve olunabilir.

Baryum sülfat, kalsiyum sülfat (CaSO4) vb. dolgu maddeleri içinde daha çok yaygın olarak kaolen (bir çeşit kil) kullanılmaktadır.

Kâğıda istenen rengin verilebilmesi için yeterli miktarda boyar madde (sentetik boyalar veya pigmentler) kullanılır.

Çeşitli kâğıtların (özellikle baskı, para ve harita kâğıtları gibi) su ve mürekkep gibi sıvı maddelere karşı dayanıklı olmaları istenir. Bu maksatla kâğıdın iç yapıştırmasını sağlamak için kâğıt hamuruna, lifler süspanse haldeyken, önce belli oranda kolofan ilâve edilir. Daha sonra kolofanın lifler üzerinde çökmesini sağlamak için şap katılır. Çam ağaçlarından elde edilen reçine, % 80 oranında kolofan ihtivâ etmektedir.

Kâğıt yapımı: Kâğıt îmâlâtı yapan fabrikaları “kâğıt hamuru fabrikaları” (Bugün selüloz fabrikaları olarak bilinmektedir.) ve “kâğıt fabrikaları”olarak ikiye ayırmak mümkündür. Ancak bugün kâğıt fabrikaları hem kâğıt hem de hamur üretimi yapar, entegre tesisler olarak kurulmaktadır.

Hamur üretim bölümünde çeşitli metodlarla sözkonusu hammaddelerden kâğıt hamuru üretilir. Üretilen hamur ya sulu halde uygun karışımlar ile doğrudan doğruya kâğıt makinasına verilir veya suyu alınarak teksif edilmiş halde stoklanır.

Başlıca hamur üretim metodları:

Mekanik hamur: Genellikle meşe gibi sert ağaçların dışındaki ağaçlar belli boylarda kesilerek, gerekiyorsa havuzlarda nemlendirildikten sonra, taşlı değirmen denilen bir makinada liflerine ayrılarak lif süspansiyonu hazırlanır. Muhtelif eleklerden geçirildikten sonra, kâğıt makinası hamur hazırlama kısmına istenen yoğunlukta verilerek stoklanır.

Odunun beslendiği bölmelerine göre, tek cepli ve çok cepli gibi isimlerle adlandırılan bu makinalarda; odun, basınçlı bir şekilde dönen bir taşa karşı beslenmektedir.

İşlem çok basit olmakla beraber, çıkan hamurun kalitesini kontrol altında tutma zorluğu, işlemin en büyük dezavantajını teşkil etmektedir. Bir ton mekanik hamur üretebilmek için 2,33 m3 kabuğu soyulmuş oduna, 10-15 m3 temiz suya, 6.000 volt ceryan gücü ile 800-1500 kwh elektrik enerjisine ihtiyaç vardır. Ayrıca bu hamurla her tür kâğıdı üretmek mümkün değildir. Daha çok diğer çeşit hamurlarla karışım yapılarak makinaya verilmektedir.

Rafine mekanik hamur: Bu metodla da kimyevî madde ve buhar kullanılmadan, ağaç yongaları diskli rafinörlerde inceltilerek, hamur üretimi yapılmaktadır. Odun, ya kütük hâlinde fabrikaya gelmekte, yongalanarak rafinörlere verilmekte veya yonga ve hatta marangoz talaşı olarak işleme sokulmaktadır.

Hamurun kalitesi mekanik hamurdan daha iyi (% 50-% 100) olmakla beraber bu üstünlük % 50 daha fazla elektrik enerjisi harcanarak sağlanır (Ton başına 1200-2200 kwh). Buna karşılık, testere talaşı gibi çok daha ucuz odun hammaddesi kullanılabilmektedir.

Termomekanik hamur: Rafine mekanik hamur usûlünden farklı, odun yongalarının rafinöre girmeden önce kızgın buharla işleme sokularak yumuşatılmasıdır. Bundan dolayı liflendirme işleminde lifler daha az hasar görerek daha iyi kalitede bir hamur elde edilebilir.

Kimyâsal hamur: Yarı kimyasal hamurla ve çok değişik çeşitleri bulunmakla beraber, en çok yaygın olarak kullanılan kimyevî metod sülfat (kraft) prosesidir.

Sülfat işleminde hazırlanan her türlü yonga esas olarak alkali ve sodyum sülfit çözeltisi içerisinde 160-170°C’de 2-3 saat pişirilir.

Çözelti tekrar kullanılmak üzere kurulan geri kazanma üniteleri ile geri kazanılır. İşlem kaliteli hamur üretimi için uygun ise de yeterli teknoloji seviyesinde olmayan ve kimyevî madde tedârikinde güçlükleri bulunan memleketlerde problemler çıkarmaktadır.

Gazete kâğıtları % 100 oranında mekanik rafinör ve termomekanik hamurdan yapılabilirse de çeşitli bakımlardan bir miktar (% 20 civârında) sülfat prosesi ile imal edilmiş piyasa hamurunun katılması uygun görülmektedir. Dergi kâğıtlarında mekanik hamur % 60-% 100 oranında kullanılmaktadır. Kaliteli baskı kâğıtları ise % 100 kimyevî hamurdan îmâl edilmektedir. Oluklu mukavva ve çimento torba kâğıtlarında genellikle mukavemeti yüksek sülfat, kimyâsal veya yarı kimyevî hamur kullanılmaktadır.

Önceki kısımlarda bahsedilen hammaddelerden, anlatılan metodlarla elde edilen kâğıt hamuru, hamur hazırlama dairelerinde çeşitli hamur, dolgu maddeleri, boyar maddeler vs. ile karıştırıldıktan sonra kâğıt makinasına verilmektedir. Kâğıt makinasında çeşitli kademelerden geçen hamur, uygun basınç ve  sıcaklıkta kuruyup şekillenerek istediğimiz kâğıt mâmul şeklinde bobinlere sarılmaktadır.

Kaynak


Rehber Ansiklopedisi
KÂFUR AĞACI (Cinnamomun camphora)

Alm. Kampferbaum, Fr. Comphier (m), arbre, İng. Camphor tree. Familyası: Defnegiller (Lauraceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.

Vatanı, Güney Çin, Hintçini, Güney Japonya ve Formoza gibi uzak doğu olan, 40-50 m yüksekliğinde, tabiî ormanlar meydana getiren büyük ağaçlar.

Kâfur ağacı uzun yıllar (2000 yıl) yaşar. Tropik bölgelerde kültürü yapılır. Ağacın yaprağında, gövde kabuğunda ve odununda bulunan yağ hücrelerinde Camphora (kâfur) meydana gelir ve yaşlı gövdelerde yarıklar içersinde kristalleşir. Sonra dal ve gövdelerinin su buharı distilasyonu ile kâfur elde edilir.

Kâfur elde edilmesi: 20-25 yaşlarındaki ağaçların odunu kesilip, uçucu yağ elde edilir. Bu uçucu yağ, soğukta bekletilince kâfur kristallenerek çöker, süzülerek temizlenir. Tablet veya prizmatik kristaller hâlinde ticârete çıkarılır. Tabiî kâfur, monoterpenik bir maddedir. Sun’î kâfur rasemiktir ve pinenden çeşitli işlemlerle hazırlanır.

Kullanıldığı yerler: Kalp ve solunum antiseptiği olarak, çoğunlukla yağlı enjeksiyonları hâlinde kullanılmaktadır. Akciğer ve solunum yollarında antiseptik bir etki yapar. Bu sebeple kâfur taşıyan preparatlar buğu olarak veya kâfur merhemleri, göğüs ve sırta sürülerek kullanılır.

Kâfur, sabun ve selüloit sanâyiinde de kullanılmaktadır. Türkiye’de yılda 10-15 ton kadar kâfur ithal edilmektedir. Kâfur ağacı bir tropik bölge bitkisi olduğundan, Türkiye’de yetiştirilememektedir.


RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)