MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
TEVRAT TAHRİFE UĞRADI MI?
Tevrat’ın tahrife uğradığı yani değiştirildiği ve ilahi kitap olma özelliğini kaybettiği doğru mu? Tevrat gerçekten tahrif edildiyse tahrif edildiğini nasıl bilebiliriz?
Öncelikle Tevrat’ın ne olduğundan başlayalım. Tevrat, Hz. Musa’ya indirildiğine inanılan ilahi kitaptır, Eski Ahit’in içinde yer alır, Eski Ahit ise hem Yahudiler hem de Hristiyanların kutsal kitabıdır. Kitab-ı Mukaddes’in ilk yarısını oluşturan Eski Ahit otuz dokuz bölümden oluşmaktadır, bunların ilk beş bölümü Tevrat’tır. Yahudi geleneğinde tevrat, “öğreti, doktrin, kılavuz, teori, hüküm, kanun ve din” anlamlarına gelir. Bu kelime, Hz. Musa’ya indirilen kitabın ismi olarak kullanıldığı gibi Tanah denilen Eski Ahit, Mişna, Talmud ve Yahudi din adamları olan rabbilere ait metinler için de kullanılır.
Tevrat’ın içeriğinden bahsedebilir misiniz?
Tevrat “Yaratılış”, “Mısır’dan Çıkış”, “Levililer”, “Çölde Sayım” ve “Yasanın Tekrarı” bölümlerinden oluşmuştur. Bu beş bölümde yaratılıştan Hz. Musa’nın vefatına kadarki olaylar kronolojik sırayla anlatılmış; dinî, hukuki ve ahlaki hükümler ayrıntılı biçimde verilmiştir. Örneğin ilk kitap “Yaratılış”, Hz. Musa’dan önceki olaylarla başlamış, son kitap olan “Yasanın Tekrarı”nın sonunda onun vefatı ve defni anlatılmıştır. Tevrat’ın bölümleri arasında üslup birliğinden bahsedilemez. Söz gelimi, “Yaratılış” ve “Yasanın Tekrarı” sıradan bir metin özelliği gösterirken “Mısır’dan Çıkış”, “Levililer” ve “Çölde Sayım” nispeten vahiy üslubu taşır.
Yahudiler için Tevrat nedir?
Midraş türü Yahudi kaynaklarına göre Tevrat dünyadan önce yaratılan yedi şeyden biridir. Onlara göre Tevrat, dünya yaratılmadan 974 nesil önce yaratılmış, dünyanın ve insanın yaratılışında Tanrı’ya danışmanlık yapmıştır. İddialarına göre Tanrı, dünyanın yaratılmasından Tevrat’ın İsrailoğullarına verilişine kadar geçen her günün üçte birini Tevrat okumak ve onun yorumu olan Mişna çalışmakla geçirmiştir. Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Yusuf Tevrat’ın bütün hükümleriyle amel etmişlerdir. Hâlbuki Kur’an’da Tevrat’ın Hz. İbrahim ve Hz. Yakup’tan sonra indirildiği açıkça belirtilmiştir. (Âl-i İmran, 3/65, 93.)
Hz. Musa ile Tevrat’ın ilişkisi nedir?
Hz. Musa’nın Tevrat’ı yazıp yazmadığı tam olarak bilinmemektedir. “Yasanın Tekrarı”nda Hz. Musa’nın Tevrat’ın sözlerini bir kitaba yazdığı ve bu kitabı da ahit sandığının yanına koyması için kohenlere teslim ettiği ifade edilmektedir. (Kutsal Kitap, “Yasanın Tekrarı”, 31/25-26.) Bu bilgiye dayanarak Yahudiler, Tevrat’ı Hz. Musa’nın yazdığına inanırlar. Hâlbuki Yahudi kaynaklarında Hz. Musa’nın yazdığı söylenen Tevrat’ın tahrif edildiğine ilişkin pek çok bilgi vardır. Kaynaklara göre güneydeki Yahuda Krallığı’nın başına geçen Hz. Süleyman’ın oğlu Rehoboam ve kendisiyle birlikte bütün Yahuda halkı Tevrat’ı terk etmiştir. Yine Yahuda krallarından Ahaz (M.Ö. 736-716), Tevrat okumayı yasaklamış ve mabetteki Tevrat’ı mühürletmiştir. Menasseh (M.Ö. 687-642), Tevrat’tan Tanrı’nın isimlerini çıkarıp yerine putların isimlerini koydurmuştur. Amon (M.Ö. 642-640) ise Tevrat’ı yakmıştır. Menasseh’in zamanında Hz. Musa’nın yazdığı söylenen ve mabette muhafaza edilen asıl nüsha kaybolmuştur. Bugünkü Tevrat Ezra’ya aittir. Babil sürgünü sonrasında Ezra, tamamen unutulan Tevrat’ı sözlü yorumuyla birlikte yeniden oluşturmuş ve bazı değişiklikler yapmıştır.
Bunu Yahudiler biliyor mu?
Tabii ki biliyorlar. Bu yüzden bazı eleştiriler ortaya çıkmıştır. Tevrat’ı içeriği bakımından ilk eleştiren Yahudi kral Menasseh’tir. O, Tevrat’ın vahiy yoluyla geldiğini inkâr etmiştir. Tevrat’ı eleştiren ve vahiy ürünü olduğunu reddeden bir başka Yahudi, Hivi el-Belhi’dir. Tevrat hakkındaki sözleri dolayısıyla Rabbani Yahudiler kendisine Hivi el-Kelbi demişlerdir. Belhi, Tevrat’ı 200’e yakın noktada tenkit etmiştir. Yahudi âlimleri olan rabbiler arasında da Tevrat’ın yazımında kronolojik sıra bakımından yanlışlıklar olduğunu dile getirenler olmuştur. Aydınlanma filozoflarından Moses Mendelssohn, Tevrat’ın tamamının vahye dayanmadığını ileri sürmüştür.
Hristiyanlar Tevrat’a nasıl bakıyorlar?
Hristiyanlar Eski Ahit’i Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olarak kabul eder ve bugünkü Tevrat’ın, Tanrı Yahve tarafından vahyedilmiş kitap olduğuna inanırlar. Bütün Hristiyan kiliseleri prensip olarak İskenderiye Yahudilerine ait kutsal kitaplar listesini benimsemiştir. Ancak metinler ve tercümeler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bu yüzden Protestanlar bazı bölümleri apokrif yani dinen geçersiz saymışlardır. İkinci Vatikan Ruhani Meclisi (1962-1965) ise Eski Ahit’i oluşturan kitaplar için “Sahih olmayan, hükümsüz metinler ihtiva etmektedir.” yargısında bulunmuştur. (Maurice Bucaille, Müsbet İlim Yönünden Tevrat İnciller ve Kur’an, s. 82, 103.)
İslam’a göre Tevrat’ın durumu ve değeri nedir?
Tevrat, Kur’an’da çoğu İncil’le birlikte olmak üzere on sekiz defa geçmektedir. Tevrat’ın, İsrailoğullarına indirilen bir kitap olduğu açıktır ancak Hz. Musa’nın ismiyle beraber Kur’an’da zikredilmez. Yani İncil’in Hz. İsa’ya, Zebur’un Hz. Davud’a indirildiği açıkça belirtilirken Tevrat Hz. Musa’yla birlikte anılmaz. Kur’an’da Hz. Musa’yla anılmamasının sebebi, Medine’deki Yahudilerin Tevrat ismini geniş anlamda kullanmaları olsa gerektir. Gelen rivayetlerden anlaşıldığına göre Medine ve civarında yaşayan Yahudiler Tevrat’ı Eski Ahit’in tamamını ifade edecek bir anlamda kullanıyorlardı. Hâlbuki Tevrat, Eski Ahit’in otuz dokuz kitabından sadece beşini oluşturmaktadır. Biz Müslümanlar Hz. Musa’ya bir kitap indirildiğine inanırız ancak bugünkü Tevrat’ın içeriğini Kur’an ve sünnete göre değerlendiririz. Tevrat’taki bilgilerin Kur’an’la uyumlu olanları doğrudur, çelişki arz edenleri ise tahrife uğramıştır.
Neden Kur’an’ı ölçü kabul ediyorsunuz?
Çünkü Kur’an son ilahi kitaptır ve kendinden önceki kitapları tasdik eden bir özelliğe sahiptir. Tasdik etmek, doğrulamak demektir. Öyleyse önceki kitaplarda bulunan bilgileri Kur’an doğruluyorsa sahihtir, doğrulamıyorsa tahrif edilmiş demektir.
Metnin doğrulanması aslına göre olması gerekmez mi?
Evet, ama Tevrat’ın aslı nerede? Daha önce söylediğimiz gibi Tevrat’ın aslı ya yok edilmiş ya da kaybolmuştur. Kendi beyanlarına göre Ezra tarafından yeniden oluşturulmuştur. Bu esnada bazı değişikler de olmuştur. Tevrat’ın asıl nüshası olmadığına göre tek doğrulama seçeneği, son ilahi kitap olan Kur’an’dır. Çünkü ilahi kitaplar arasında inanç ve din bakımından bir çelişkinin olmaması gerekir. Zaten bütün peygamberlerin şeriatları farklı olsa bile inanç ve dinleri aynıdır. Bu bakımdan Kur’an’ın ölçü kabul edilmesi gayet doğal hatta gereklidir.
Peki, bu tahrife dair bilimsel veriler var mıdır?
Eski Ahit’teki bilgilerin tarihî gerçeklere uygunluğunu tespit etmek için Batı dünyasında XVI. yüzyıldan itibaren birtakım çalışmalar yürütülmüştür. Gerek metinsel inceleme gerekse tarihsel bulgular bugünkü Eski Ahit içeriğinde yanlışlar ve çelişkiler bulunduğunu göstermektedir. Gelinen noktada bugünkü Tevrat’ın muayyen bir dönemde ve bir tek kişi tarafından değil, farklı dönemlerde çeşitli yazarlar tarafından kaleme alındığı; düzeltme, değiştirme ve ilaveler yapıldığı ve bu hâliyle derleme bir kitap olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Demek ki Tevrat metninin oluşumunda insan payı son derece büyüktür. Bu da Kur’an’daki şu tespiti doğrulamaktadır: “Az bir kazanç ve çıkar elde etmek için kendi elleriyle yazıp da ‘İşte bu Allah katındandır.’ diyenlere yazıklar olsun! Yine yazıklar olsun iftira edip elleriyle yazanlara! Bir kez daha yazıklar olsun geçici az bir kazancın peşinde koşanlara!” (Bakara, 2/79.)
(Maurice Bucaille, Müsbet İlim Yönünden Tevrat, İnciller ve Kur’an, trc. M. Ali Sönmez, Ankara: DİB Yayınları 2001, s. 23-30, 82, 103; Ömer Faruk Harman, “Ahd-i Atîk”, DİA, İstanbul, 1988, I, 494-501; Baki Adam, “Tevrat”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2012, XXXXI, 40-45.)
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Diyanet Aylık Dergi
Tevrat’ın tahrife uğradığı yani değiştirildiği ve ilahi kitap olma özelliğini kaybettiği doğru mu? Tevrat gerçekten tahrif edildiyse tahrif edildiğini nasıl bilebiliriz?
Öncelikle Tevrat’ın ne olduğundan başlayalım. Tevrat, Hz. Musa’ya indirildiğine inanılan ilahi kitaptır, Eski Ahit’in içinde yer alır, Eski Ahit ise hem Yahudiler hem de Hristiyanların kutsal kitabıdır. Kitab-ı Mukaddes’in ilk yarısını oluşturan Eski Ahit otuz dokuz bölümden oluşmaktadır, bunların ilk beş bölümü Tevrat’tır. Yahudi geleneğinde tevrat, “öğreti, doktrin, kılavuz, teori, hüküm, kanun ve din” anlamlarına gelir. Bu kelime, Hz. Musa’ya indirilen kitabın ismi olarak kullanıldığı gibi Tanah denilen Eski Ahit, Mişna, Talmud ve Yahudi din adamları olan rabbilere ait metinler için de kullanılır.
Tevrat’ın içeriğinden bahsedebilir misiniz?
Tevrat “Yaratılış”, “Mısır’dan Çıkış”, “Levililer”, “Çölde Sayım” ve “Yasanın Tekrarı” bölümlerinden oluşmuştur. Bu beş bölümde yaratılıştan Hz. Musa’nın vefatına kadarki olaylar kronolojik sırayla anlatılmış; dinî, hukuki ve ahlaki hükümler ayrıntılı biçimde verilmiştir. Örneğin ilk kitap “Yaratılış”, Hz. Musa’dan önceki olaylarla başlamış, son kitap olan “Yasanın Tekrarı”nın sonunda onun vefatı ve defni anlatılmıştır. Tevrat’ın bölümleri arasında üslup birliğinden bahsedilemez. Söz gelimi, “Yaratılış” ve “Yasanın Tekrarı” sıradan bir metin özelliği gösterirken “Mısır’dan Çıkış”, “Levililer” ve “Çölde Sayım” nispeten vahiy üslubu taşır.
Yahudiler için Tevrat nedir?
Midraş türü Yahudi kaynaklarına göre Tevrat dünyadan önce yaratılan yedi şeyden biridir. Onlara göre Tevrat, dünya yaratılmadan 974 nesil önce yaratılmış, dünyanın ve insanın yaratılışında Tanrı’ya danışmanlık yapmıştır. İddialarına göre Tanrı, dünyanın yaratılmasından Tevrat’ın İsrailoğullarına verilişine kadar geçen her günün üçte birini Tevrat okumak ve onun yorumu olan Mişna çalışmakla geçirmiştir. Hz. Âdem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim ve Hz. Yusuf Tevrat’ın bütün hükümleriyle amel etmişlerdir. Hâlbuki Kur’an’da Tevrat’ın Hz. İbrahim ve Hz. Yakup’tan sonra indirildiği açıkça belirtilmiştir. (Âl-i İmran, 3/65, 93.)
Hz. Musa ile Tevrat’ın ilişkisi nedir?
Hz. Musa’nın Tevrat’ı yazıp yazmadığı tam olarak bilinmemektedir. “Yasanın Tekrarı”nda Hz. Musa’nın Tevrat’ın sözlerini bir kitaba yazdığı ve bu kitabı da ahit sandığının yanına koyması için kohenlere teslim ettiği ifade edilmektedir. (Kutsal Kitap, “Yasanın Tekrarı”, 31/25-26.) Bu bilgiye dayanarak Yahudiler, Tevrat’ı Hz. Musa’nın yazdığına inanırlar. Hâlbuki Yahudi kaynaklarında Hz. Musa’nın yazdığı söylenen Tevrat’ın tahrif edildiğine ilişkin pek çok bilgi vardır. Kaynaklara göre güneydeki Yahuda Krallığı’nın başına geçen Hz. Süleyman’ın oğlu Rehoboam ve kendisiyle birlikte bütün Yahuda halkı Tevrat’ı terk etmiştir. Yine Yahuda krallarından Ahaz (M.Ö. 736-716), Tevrat okumayı yasaklamış ve mabetteki Tevrat’ı mühürletmiştir. Menasseh (M.Ö. 687-642), Tevrat’tan Tanrı’nın isimlerini çıkarıp yerine putların isimlerini koydurmuştur. Amon (M.Ö. 642-640) ise Tevrat’ı yakmıştır. Menasseh’in zamanında Hz. Musa’nın yazdığı söylenen ve mabette muhafaza edilen asıl nüsha kaybolmuştur. Bugünkü Tevrat Ezra’ya aittir. Babil sürgünü sonrasında Ezra, tamamen unutulan Tevrat’ı sözlü yorumuyla birlikte yeniden oluşturmuş ve bazı değişiklikler yapmıştır.
Bunu Yahudiler biliyor mu?
Tabii ki biliyorlar. Bu yüzden bazı eleştiriler ortaya çıkmıştır. Tevrat’ı içeriği bakımından ilk eleştiren Yahudi kral Menasseh’tir. O, Tevrat’ın vahiy yoluyla geldiğini inkâr etmiştir. Tevrat’ı eleştiren ve vahiy ürünü olduğunu reddeden bir başka Yahudi, Hivi el-Belhi’dir. Tevrat hakkındaki sözleri dolayısıyla Rabbani Yahudiler kendisine Hivi el-Kelbi demişlerdir. Belhi, Tevrat’ı 200’e yakın noktada tenkit etmiştir. Yahudi âlimleri olan rabbiler arasında da Tevrat’ın yazımında kronolojik sıra bakımından yanlışlıklar olduğunu dile getirenler olmuştur. Aydınlanma filozoflarından Moses Mendelssohn, Tevrat’ın tamamının vahye dayanmadığını ileri sürmüştür.
Hristiyanlar Tevrat’a nasıl bakıyorlar?
Hristiyanlar Eski Ahit’i Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümü olarak kabul eder ve bugünkü Tevrat’ın, Tanrı Yahve tarafından vahyedilmiş kitap olduğuna inanırlar. Bütün Hristiyan kiliseleri prensip olarak İskenderiye Yahudilerine ait kutsal kitaplar listesini benimsemiştir. Ancak metinler ve tercümeler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bu yüzden Protestanlar bazı bölümleri apokrif yani dinen geçersiz saymışlardır. İkinci Vatikan Ruhani Meclisi (1962-1965) ise Eski Ahit’i oluşturan kitaplar için “Sahih olmayan, hükümsüz metinler ihtiva etmektedir.” yargısında bulunmuştur. (Maurice Bucaille, Müsbet İlim Yönünden Tevrat İnciller ve Kur’an, s. 82, 103.)
İslam’a göre Tevrat’ın durumu ve değeri nedir?
Tevrat, Kur’an’da çoğu İncil’le birlikte olmak üzere on sekiz defa geçmektedir. Tevrat’ın, İsrailoğullarına indirilen bir kitap olduğu açıktır ancak Hz. Musa’nın ismiyle beraber Kur’an’da zikredilmez. Yani İncil’in Hz. İsa’ya, Zebur’un Hz. Davud’a indirildiği açıkça belirtilirken Tevrat Hz. Musa’yla birlikte anılmaz. Kur’an’da Hz. Musa’yla anılmamasının sebebi, Medine’deki Yahudilerin Tevrat ismini geniş anlamda kullanmaları olsa gerektir. Gelen rivayetlerden anlaşıldığına göre Medine ve civarında yaşayan Yahudiler Tevrat’ı Eski Ahit’in tamamını ifade edecek bir anlamda kullanıyorlardı. Hâlbuki Tevrat, Eski Ahit’in otuz dokuz kitabından sadece beşini oluşturmaktadır. Biz Müslümanlar Hz. Musa’ya bir kitap indirildiğine inanırız ancak bugünkü Tevrat’ın içeriğini Kur’an ve sünnete göre değerlendiririz. Tevrat’taki bilgilerin Kur’an’la uyumlu olanları doğrudur, çelişki arz edenleri ise tahrife uğramıştır.
Neden Kur’an’ı ölçü kabul ediyorsunuz?
Çünkü Kur’an son ilahi kitaptır ve kendinden önceki kitapları tasdik eden bir özelliğe sahiptir. Tasdik etmek, doğrulamak demektir. Öyleyse önceki kitaplarda bulunan bilgileri Kur’an doğruluyorsa sahihtir, doğrulamıyorsa tahrif edilmiş demektir.
Metnin doğrulanması aslına göre olması gerekmez mi?
Evet, ama Tevrat’ın aslı nerede? Daha önce söylediğimiz gibi Tevrat’ın aslı ya yok edilmiş ya da kaybolmuştur. Kendi beyanlarına göre Ezra tarafından yeniden oluşturulmuştur. Bu esnada bazı değişikler de olmuştur. Tevrat’ın asıl nüshası olmadığına göre tek doğrulama seçeneği, son ilahi kitap olan Kur’an’dır. Çünkü ilahi kitaplar arasında inanç ve din bakımından bir çelişkinin olmaması gerekir. Zaten bütün peygamberlerin şeriatları farklı olsa bile inanç ve dinleri aynıdır. Bu bakımdan Kur’an’ın ölçü kabul edilmesi gayet doğal hatta gereklidir.
Peki, bu tahrife dair bilimsel veriler var mıdır?
Eski Ahit’teki bilgilerin tarihî gerçeklere uygunluğunu tespit etmek için Batı dünyasında XVI. yüzyıldan itibaren birtakım çalışmalar yürütülmüştür. Gerek metinsel inceleme gerekse tarihsel bulgular bugünkü Eski Ahit içeriğinde yanlışlar ve çelişkiler bulunduğunu göstermektedir. Gelinen noktada bugünkü Tevrat’ın muayyen bir dönemde ve bir tek kişi tarafından değil, farklı dönemlerde çeşitli yazarlar tarafından kaleme alındığı; düzeltme, değiştirme ve ilaveler yapıldığı ve bu hâliyle derleme bir kitap olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Demek ki Tevrat metninin oluşumunda insan payı son derece büyüktür. Bu da Kur’an’daki şu tespiti doğrulamaktadır: “Az bir kazanç ve çıkar elde etmek için kendi elleriyle yazıp da ‘İşte bu Allah katındandır.’ diyenlere yazıklar olsun! Yine yazıklar olsun iftira edip elleriyle yazanlara! Bir kez daha yazıklar olsun geçici az bir kazancın peşinde koşanlara!” (Bakara, 2/79.)
(Maurice Bucaille, Müsbet İlim Yönünden Tevrat, İnciller ve Kur’an, trc. M. Ali Sönmez, Ankara: DİB Yayınları 2001, s. 23-30, 82, 103; Ömer Faruk Harman, “Ahd-i Atîk”, DİA, İstanbul, 1988, I, 494-501; Baki Adam, “Tevrat”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2012, XXXXI, 40-45.)
Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Diyanet Aylık Dergi
ZİHİN VE YÜREK YORGUNLUĞUNUN MİMARI DİJİTAL DÜNYA
Yaşadığımız çağ, insanın sosyal medya kullandığı sürece varlığının kabul gördüğü bir çağ. İşte bu dünyada var olmaya çalışan günümüz insanı, içerik üretmese bile üretilen içerikleri takip ederken yabancısı olduğu içeriklere, bilgilere, kendisini ilgilendirmeyen gündemlere, paylaşımlara maruz kaldığının ve bu nedenle yaşadığı yorgunluğun çoğu zaman farkında bile olamıyor.
Hatta bu fiziksel ve ruhsal yorgunluk o derece sıklıkla yaşanıyor ki psikoloji literatürüne her geçen gün yeni kavramlar ekleniyor; aşırı bilgi yüklenmesi infobezite (bilgi obezliği) gibi, teknolojik bağımlılık gibi, teknolojik yoksunluk korkusu-gündemden kopma korkusu(fomo)gibi, doomscrolling (felaket kaydırması-kötü haber bağımlılığı) gibi, iş yerlerinde aşırı teknoloji kullanımının yüklediği teknostres gibi, sosyal ağ yorgunluğu gibi…
Günümüzde olumsuz haberleri daha fazla tüketme dürtüsü, çoğu zaman olumlu haberlere galip geliyor. Bunun nedeni büyük ihtimalle tehlikeleri taramak ve tahmin etmek üzere geliştirdiğimiz, olumsuzluklara karşı tedbirli ve güçlü olmamızı ve hayatta kalmamızı sağlayan özelliğimiz. Belki de bu nedenle şimdilerde sosyal medya ağlarında parmaklarımız sürekli olarak bize sunulan olumsuz haberlerin üzerine basıyor. Ya da muhtemelen bu özelliğimiz dikkate alınarak olumsuz manşetler büyük puntolarla endişe verici ve daha fazla trajik içerikle sunuluyor. Ve bizler gündemi kaçırma korkusu ve bilgi sahibi olma isteğiyle gönüllü giriyoruz bu döngüye. Felaket kaydırması özelliğimiz (kötü haber bağımlılığı) bu haberleri arayan ve parmaklarını bu haberlere istemsizce kaydıran bir kitleyle, bu haberleri görünür yapan sunucular arasında ciddi bir sarmal oluşturuyor. Bu sarmal; bizlere sürekli olumsuz haber sunan, hem enerjimizi hem vaktimizi ve hem de yaşama sevincimizi yok eden bir sarmal. Yani aslında insanı tehlikelere hazırlayan, tedbir almasını sağlayacak olan bu özellik bir noktadan sonra bize zarar vermeye başlıyor. Normalde beyin alt frontal lob, yeni bilgilere dayalı inançlarımızı güncellerken olumsuz haberleri seçip filtreleme özelliğine sahip, buna rağmen bizler bu doğal filtrelemeyi geride bırakıp fiziksel ve ruhsal sağlığımızı tehdit etme pahasına kötücül haberlerin peşine düşmeyi bırakamıyoruz.
Bu mecralarda insan mahremiyetinin iletişim teknolojileri yoluyla tüm sosyal medya alanlarına nüfuz etmesi ve bu alanlarda kontrolü yitirmiş olma kaygısı da alt metinde ruhumuzu yormaya devam ediyor.
Sosyal ağlarda geçirilen uzun saatler boyunca yapay ışığa maruz kalma ve uyku saatinin gecikmesi, melatonin hormonunu engelleyerek uyku bozukluklarını da beraberinde getiriyor.
İdeal hayatların ve bedenlerin abartılarak gerçek hayattan kopuk sunulması, takipçilerde öz güven ve öz saygı eksilmesine, başarısızlık ve yetersizlik duygularına neden oluyor.
Yapılan araştırmalar sosyal medya bağımlılığının ikili ilişkilerde ve sosyal etkileşimlerde iletişimin süresini ve kalitesini düşürdüğünü, insanlar arasında öfke kontrolsüzlüğünün ve tahammülsüzlüğün artık çok görünür olduğunu ve çağ insanının giderek yalnızlaştığını gösteriyor.
Aslında hepimiz belli dönemlerde kendimizi mutsuz hissedip özellikle maruz kaldığımız savaş, kaza, doğal felaket, cinayet haberleri sarmalında kendimizi tahammülsüz, stresli ve yorgun hissedebiliyoruz. Bu da insan olmanın bir gereği olsa gerek. Merhamet, empati, adalet arayışı, haksızlıklara ve zalimliklere karşı duyulan öfke ve en önemlisi bunca kötülük karşısında hiçbir şey yapamama, yetersizlik hissi genel bir stres ve yorgunluğu beraberinde getiriyor. Bu durumu fark edemeyip bir girdaba sürüklendiğimizde normal yaşantının rutinleri bozulmaya başlıyor.
Sosyal medya yorgunluğumuz bizi bilişsel olarak aşırı yüklenmeye davranışsal olarak unutkanlığa, motivasyon düşüklüğüne, duyusal olarak da endişe, sinirlilik, duygusal kontrol eksikliği ve tükenmişliğe sürüklüyor. Son dönemlerde rutin işleri yaparken zorlanan, parmağımı kaldıracak enerjiyi bile bulamıyorum diyen, fiziksel ve ruhsal enerjisinin yetersizliğinden şikâyet eden, yakın çevresine karşı tahammülsüzlüğünden ve sabırsızlığından dem vuran, kolay öfkelendiğini, aynaya baktığında kendisini beğenmediğini söyleyen ve artık hayatın tadının kaçtığını hisseden oldukça fazla “yürek yorgunu” insan var.
Çoğu zaman günlük yaşantımızda güç aldığımız içsel kaynaklar dediğimiz ve motivasyonumuzu artıran o gücü bulamamak, mutluluk kaynaklarının artık mutlu etmemesi, yeme ve uyku düzenlerinin aksaması, eskilerin deyimiyle yürek yorgunluğunun yani depresyonun semptomlarıdır. Peki bu noktaya gelmemek ve her şeye rağmen iyilik hâlimizi korumak nasıl mümkündür?
Sosyal medyanın bize farkında olmadan verdiği zararın etkisinden kurtulmak ancak kararlı bir çaba, zihniyet değişikliği ve kişisel sınırlarımızı belirlemeyle mümkün olur.
İyimserliğin geliştirilebilecek bir özellik olduğunu göz önüne alırsak hangi yollarla geliştirebileceğimizi de buluruz.
*Hayatımıza katacağımız yeni hobiler,
*Sosyal faaliyetler,
*Dostlarla planlanan geziler,
*İnancımızın getirdiği sorumluluklar,
*İyilik hareketlerinde gönüllülük,
*Düzenli yapılan egzersizler, yürüyüşler,
*Günün belli saatlerinde izlenen (hatta mümkünse dinlenilen) haberler,
*Geleceğe ait planlamalar ve organizasyonlar,
*Sosyal medyayı belirlenmiş saatlerde ve belli bir amaç üzere kullanmak ve güvenilir kaynakların takibi,
*Kahve, çay ve hatta yemek yerken bir şey izlememek,
*Yatarken ve sabah kalkar kalkmaz sosyal medyadan uzak durmak,
*Kendimize ayıracağımız saatlerde rutinler oluşturmak,
*Ve en önemlisi de bizi mutlu eden insanlarla bir arada olmaya özen göstermek bizi bu yürek yorgunluğundan uzak tutacaktır.
Betül KARAPINAR
Psikolog
Diyanet Aylık Dergi
Yaşadığımız çağ, insanın sosyal medya kullandığı sürece varlığının kabul gördüğü bir çağ. İşte bu dünyada var olmaya çalışan günümüz insanı, içerik üretmese bile üretilen içerikleri takip ederken yabancısı olduğu içeriklere, bilgilere, kendisini ilgilendirmeyen gündemlere, paylaşımlara maruz kaldığının ve bu nedenle yaşadığı yorgunluğun çoğu zaman farkında bile olamıyor.
Hatta bu fiziksel ve ruhsal yorgunluk o derece sıklıkla yaşanıyor ki psikoloji literatürüne her geçen gün yeni kavramlar ekleniyor; aşırı bilgi yüklenmesi infobezite (bilgi obezliği) gibi, teknolojik bağımlılık gibi, teknolojik yoksunluk korkusu-gündemden kopma korkusu(fomo)gibi, doomscrolling (felaket kaydırması-kötü haber bağımlılığı) gibi, iş yerlerinde aşırı teknoloji kullanımının yüklediği teknostres gibi, sosyal ağ yorgunluğu gibi…
Günümüzde olumsuz haberleri daha fazla tüketme dürtüsü, çoğu zaman olumlu haberlere galip geliyor. Bunun nedeni büyük ihtimalle tehlikeleri taramak ve tahmin etmek üzere geliştirdiğimiz, olumsuzluklara karşı tedbirli ve güçlü olmamızı ve hayatta kalmamızı sağlayan özelliğimiz. Belki de bu nedenle şimdilerde sosyal medya ağlarında parmaklarımız sürekli olarak bize sunulan olumsuz haberlerin üzerine basıyor. Ya da muhtemelen bu özelliğimiz dikkate alınarak olumsuz manşetler büyük puntolarla endişe verici ve daha fazla trajik içerikle sunuluyor. Ve bizler gündemi kaçırma korkusu ve bilgi sahibi olma isteğiyle gönüllü giriyoruz bu döngüye. Felaket kaydırması özelliğimiz (kötü haber bağımlılığı) bu haberleri arayan ve parmaklarını bu haberlere istemsizce kaydıran bir kitleyle, bu haberleri görünür yapan sunucular arasında ciddi bir sarmal oluşturuyor. Bu sarmal; bizlere sürekli olumsuz haber sunan, hem enerjimizi hem vaktimizi ve hem de yaşama sevincimizi yok eden bir sarmal. Yani aslında insanı tehlikelere hazırlayan, tedbir almasını sağlayacak olan bu özellik bir noktadan sonra bize zarar vermeye başlıyor. Normalde beyin alt frontal lob, yeni bilgilere dayalı inançlarımızı güncellerken olumsuz haberleri seçip filtreleme özelliğine sahip, buna rağmen bizler bu doğal filtrelemeyi geride bırakıp fiziksel ve ruhsal sağlığımızı tehdit etme pahasına kötücül haberlerin peşine düşmeyi bırakamıyoruz.
Bu mecralarda insan mahremiyetinin iletişim teknolojileri yoluyla tüm sosyal medya alanlarına nüfuz etmesi ve bu alanlarda kontrolü yitirmiş olma kaygısı da alt metinde ruhumuzu yormaya devam ediyor.
Sosyal ağlarda geçirilen uzun saatler boyunca yapay ışığa maruz kalma ve uyku saatinin gecikmesi, melatonin hormonunu engelleyerek uyku bozukluklarını da beraberinde getiriyor.
İdeal hayatların ve bedenlerin abartılarak gerçek hayattan kopuk sunulması, takipçilerde öz güven ve öz saygı eksilmesine, başarısızlık ve yetersizlik duygularına neden oluyor.
Yapılan araştırmalar sosyal medya bağımlılığının ikili ilişkilerde ve sosyal etkileşimlerde iletişimin süresini ve kalitesini düşürdüğünü, insanlar arasında öfke kontrolsüzlüğünün ve tahammülsüzlüğün artık çok görünür olduğunu ve çağ insanının giderek yalnızlaştığını gösteriyor.
Aslında hepimiz belli dönemlerde kendimizi mutsuz hissedip özellikle maruz kaldığımız savaş, kaza, doğal felaket, cinayet haberleri sarmalında kendimizi tahammülsüz, stresli ve yorgun hissedebiliyoruz. Bu da insan olmanın bir gereği olsa gerek. Merhamet, empati, adalet arayışı, haksızlıklara ve zalimliklere karşı duyulan öfke ve en önemlisi bunca kötülük karşısında hiçbir şey yapamama, yetersizlik hissi genel bir stres ve yorgunluğu beraberinde getiriyor. Bu durumu fark edemeyip bir girdaba sürüklendiğimizde normal yaşantının rutinleri bozulmaya başlıyor.
Sosyal medya yorgunluğumuz bizi bilişsel olarak aşırı yüklenmeye davranışsal olarak unutkanlığa, motivasyon düşüklüğüne, duyusal olarak da endişe, sinirlilik, duygusal kontrol eksikliği ve tükenmişliğe sürüklüyor. Son dönemlerde rutin işleri yaparken zorlanan, parmağımı kaldıracak enerjiyi bile bulamıyorum diyen, fiziksel ve ruhsal enerjisinin yetersizliğinden şikâyet eden, yakın çevresine karşı tahammülsüzlüğünden ve sabırsızlığından dem vuran, kolay öfkelendiğini, aynaya baktığında kendisini beğenmediğini söyleyen ve artık hayatın tadının kaçtığını hisseden oldukça fazla “yürek yorgunu” insan var.
Çoğu zaman günlük yaşantımızda güç aldığımız içsel kaynaklar dediğimiz ve motivasyonumuzu artıran o gücü bulamamak, mutluluk kaynaklarının artık mutlu etmemesi, yeme ve uyku düzenlerinin aksaması, eskilerin deyimiyle yürek yorgunluğunun yani depresyonun semptomlarıdır. Peki bu noktaya gelmemek ve her şeye rağmen iyilik hâlimizi korumak nasıl mümkündür?
Sosyal medyanın bize farkında olmadan verdiği zararın etkisinden kurtulmak ancak kararlı bir çaba, zihniyet değişikliği ve kişisel sınırlarımızı belirlemeyle mümkün olur.
İyimserliğin geliştirilebilecek bir özellik olduğunu göz önüne alırsak hangi yollarla geliştirebileceğimizi de buluruz.
*Hayatımıza katacağımız yeni hobiler,
*Sosyal faaliyetler,
*Dostlarla planlanan geziler,
*İnancımızın getirdiği sorumluluklar,
*İyilik hareketlerinde gönüllülük,
*Düzenli yapılan egzersizler, yürüyüşler,
*Günün belli saatlerinde izlenen (hatta mümkünse dinlenilen) haberler,
*Geleceğe ait planlamalar ve organizasyonlar,
*Sosyal medyayı belirlenmiş saatlerde ve belli bir amaç üzere kullanmak ve güvenilir kaynakların takibi,
*Kahve, çay ve hatta yemek yerken bir şey izlememek,
*Yatarken ve sabah kalkar kalkmaz sosyal medyadan uzak durmak,
*Kendimize ayıracağımız saatlerde rutinler oluşturmak,
*Ve en önemlisi de bizi mutlu eden insanlarla bir arada olmaya özen göstermek bizi bu yürek yorgunluğundan uzak tutacaktır.
Betül KARAPINAR
Psikolog
Diyanet Aylık Dergi
ZEMHERİDE YÜREK YANGINI
Kar yağıyoooo, kar yağıyooo... Çocukların sevinç çığlıklarıyla inledi ev. Haftalardır bekliyorlardı, ne yazık ki şubat ayı gelmesine rağmen kar yağmamıştı. Ama şimdi minik pamuk parçalarını andıran kar taneleri gökyüzünden süzüle süzüle iniyordu. Bu hızla yağarsa sabah kar tutmuş olacak, fırtına sebebiyle okullar tatil edildiği için de doyasıya kartopu oynayabileceklerdi. Bu umut ve tatlı hayallerle uykuya daldık, doğacak günün nelere gebe olduğunu bilmeden.
Sabah âdetim olduğu üzere herkesten önce uyanıp haberlere bakarken deprem haberini gördüm. İlk başta normal bir deprem olabileceğini düşünürken detaylara baktığımda dehşetle irkildim. Haberlerde Maraş merkezli peş peşe deprem olduğu ve on bir ilin depremden ağır şekilde etkilendiği yazıyordu. Görüntüler dehşet vericiydi. Evler yıkılmış, insanlar enkaz altında kalmış, evleri yıkılmayanlar yakınlarının ne durumda olduğunu öğrenmek için sokaklara dökülmüş, mevcut arama kurtarma ekip ve ekipmanları ile enkaz kaldırma çalışmaları başlatılmıştı. Fakat yaşanan felaketin büyüklüğü karşısında tüm çabalar eksik kalmıştı işte. O andan itibaren gözümü haberlerden ayıramadım. İmkân olsa da elimi ekrandan uzatıp enkazdan bir parçayı da ben kaldırmak istedim. Yıkıntı başında sevdiklerinden haber almak için bekleyen, bir gecenin birkaç dakikasında hayatları alt üst olan o kardeşlerimizin yanında olmak istedim. Kış soğuğundan mı afetin dehşetinden mi donmuş elini tutup sırtını sıvazlamak, teselli etmek istedim. Yalın ayak sokağa fırlamış kardeşime ayağımdaki çorabı çıkarıp giydirmek, soğuktan titreyene battaniye örtmek, karnı acıkan çocuğa bir parça ekmek uzatmak, kurtarma ekibindeki gönüllülere bir yudum su içirmek istedim. Ama elimden gelen sadece dua etmekti.
İki asır gibi geçen iki gün boyunca tüm dualarım deprem bölgesine bahar gelmesi içindi. Evet, evet şubat ayında. Çünkü başka türlü nasıl ısınacaklardı? Kar yağmış, deprem gecesi âdeta göğün dibi delinmiş, yağan yağmur enkazlarda birikmişken ısınmalarının başka yolu var mıydı? Biliyorum, birbirimizle sözleşmiş olmasak da tüm ülke bunun için dua ediyorduk. Tüm yürekler bir araya gelmiş, kıyamet kopmadan kıyameti yaşamış kardeşlerimiz için dua ediyorduk. Tabii bir de herkesin sağ salim çıkması için. Dualar, hıçkırıklar, haber takibi sonra tekrar dualar, hıçkırıklarla geçen iki günün ardından, müftülüğümden gelen mesajla kendime geldim. Cenaze işleri için deprem bölgesine gitmek üzere personele ihtiyaç vardı. Hiç düşünmeden kararımı verdim. Gidecektim. Hiç cenaze yıkamamıştım hatta babaannem dışında cenazeye bile bakmamıştım. Nasıl olacaktı, bilmiyordum ama elimden ne gelirse yapacaktım. Eşimi arayıp kararımı haber verdim. “Yapabileceksen git tabii ki. Orada desteğe çok ihtiyaç var.” deyince hemen müftülüğü arayıp gönüllü olduğumu söyledim. Balıkesir Müftülüğünden bir ekibin yola çıkmaya hazırlandığını, onlara dâhil olabileceğimi söylediler. Hazırlanmak için sadece yarım saatim vardı. Bu kısa sürede sırt çantama telefon için yedek güç kaynağı, kalın çorap, sıcak tutacak birkaç parça kıyafet, eldiven, biraz kuruyemiş alarak ekibe dâhil oldum. O andan itibaren biz olmuştuk. Otobüsün yarısı insan, kalan yarısı insani yardım malzemesi doluydu. Deprem bölgesine bir ekibin gideceğini duyan halk, battaniye, kıyafet, temizlik maddesi, gıda maddesi ile doldurmuştu aracın bagajını ve içindeki tüm boşlukları. Öyle ki çanta ve valizlerimizi ancak koridor boşluğuna sıkıştırabilmiştik. Bu görüntü bile içimizi umutla doldurmaya yetmişti.
Kâh uykulu kâh kaygılı geçen gecenin ardından Osmaniye civarında depremin ilk izlerini görmeye başladık. Minareler yıkılmış, evlerin bazılarının duvarları patlamış, bazısı daha iyi durumda. Fakat Nurdağı’na geldiğimizde fark ettik ki; ekranlardan gördüğümüz, felaketin küçük bir kısmıymış. Binaların tamamı neredeyse yıkılmış, yıkılmayanlar da ağır hasarlıydı. Enkazların üstünde iş makineleri ve her yanda kulakları sağır eden siren sesleri. Ortalık toz duman, insanlar perişan, enkazdan duyacağı bir ses umuduyla, imkân olsa kalbinin atmasına engel olacak ve nefes almadan bekleyecek. Kurtarılmayı beklemek mi daha zor, yoksa dualarını gözyaşlarıyla harmanlayıp enkaz altındaki yakınından bir ses beklemek mi? Peki yıkılmış binalardan çıkamamak mı daha zor, yoksa üstündeki kurtarma gönüllüsü olmak mı?
Yarılmış yollar, dağlardan yuvarlanmış kocaman kayalar, nasıl olduğunu idrak edemediğimiz ama afetin şiddetini belki de en iyi gösteren kıvrılmış bir demir yolu ve devrilmiş elektrik direklerinin yanından geçip giderek nihayet görev yerimize vardık. Kahramanmaraş Kapıçam Mezarlığı.
Alana iner inmez sahada olan arkadaşlardan görevi devraldık. Kadın ve erkek cenaze için ayrı kurulmuş çadırlarda farklı illerden gelen gönüllü personel, imkânlar ölçüsünde görevini yapıyordu. Söylenenin aksine yığınla kefen vardı. Su olmadığı için teyemmüm aldırıp kefenlediğimiz cenazeleri gül suyu ve kafurla süsledik. Görevli hocalarımız, cenaze namazlarını kıldırıp alanda yüksek sesle Kur’an okudular; ölene dua, kalana bir nebze gönül ferahlığı olması için. Vatanın dört bir yanından gelen imamlarımız sabahtan akşama, geceden sabaha hiç durmadan cenaze taşıdılar. Araçlardan çadırlara, sonra çadırlardan namaz alanına, sonra da mezarlığa. Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatı ve Türkiye Diyanet Vakfı gönüllüleri olarak tüm çabamız, zaten ölüme hazırlıksız yakalanmış olan kardeşlerimizi usulüne uygun şekilde uğurlamak içindi. Tüm sivil toplum kuruluşları omuz omuza vermişti, herkes bir yaraya merhem olmaya çalışıyordu.
Yara çok büyüktü zira. 25 yaşında bir kadın cenazesi geldi çadırımıza. Hamileliğinin dokuz ayı dolmuş. Torun sevme hayali kurarken öz evladını da kaybeden anne yıkılmış, kızını son kez görmek için yalvardı. Görülebilecek durumda olmadığı için sadece elini tutmasına müsaade edebildik. Bir baba bir yaşındaki kızının cenazesini teslim etti ağlayarak. Lina bebek melek gibi yatarken adamcağızın, “Babam, babam!” diye hıçkırması kulaklarımdan gitmeyecek. Sonra yaşını bilmediğim bir hanımefendi cenazesi geldi. Önce kızı gelip vedalaştı annesinin elini tutarak. Daha fazlasına izin verilecek gibi değildi. Sonra kız kardeşleri sırayla veda ettiler ablalarına, toza bulanmış elini göz yaşlarıyla temizlemek ister gibi. Taşkınlık yok, yeri göğü inletmek yok, ablalarının uykusu bölünmesin hassasiyetiyle sessizce veda ettiler, sessizce ve hürmetle.
Nöbeti devredip otobüsümüzde dinlenmeye çalışıyorduk lakin soğuktan uyumak ne mümkün! Ya enkazdakiler ne yapıyordu o soğukta. Allahım! Üşümekten utanır mı insan, utandık. Sabah göreve üç kız kardeşle başladık. Yaşları bir ile dört arasında değişen üç cennet kuşu. Meryem, Merve, Melek. Anne baba ve abileriyle birlikte göçmüşler bu dünyadan. En fazla bir aylık olduğunu tahmin ettiğim hiç darbe almamış bir bebek geldi sonra. Üzerindeki tozlar olmasa uyuyor sanılacak dünyalar güzeli bir bebek. Sonra Rama geldi. Güzel kızım Rama, on iki yaşında. Depreme uykuda yakalanmış ama belli ki hiç eziyet çekmemiş uykusuna devam ediyor gibi.
Maraş’ta çok ağladım, çok acı gördüm. Ama en çok da tevekkül gördüm. Dağ gibi insanları titrek yaprağa çeviren bu acı karşısında, sabrıyla, imanıyla devleşen insanlar gördüm. “O kadar yolu bizim için mi geldiniz.” diye minnetle bakan gözler gördüm. Cenazesini zor taşırken geri dönüp “Allah razı olsun.” diyen koca yürekler gördüm. Şimdi şubat geldi yine. Ama öyle büyük bir yangın gördüm ki hiçbir şubat soğuğu ferahlatmaz, hiçbir zemheri ayazı üşütmez beni.
Hayriye KOÇ
Balıkesir Bandırma Müftülüğü Kur’an Kursu Öğreticisi
Kar yağıyoooo, kar yağıyooo... Çocukların sevinç çığlıklarıyla inledi ev. Haftalardır bekliyorlardı, ne yazık ki şubat ayı gelmesine rağmen kar yağmamıştı. Ama şimdi minik pamuk parçalarını andıran kar taneleri gökyüzünden süzüle süzüle iniyordu. Bu hızla yağarsa sabah kar tutmuş olacak, fırtına sebebiyle okullar tatil edildiği için de doyasıya kartopu oynayabileceklerdi. Bu umut ve tatlı hayallerle uykuya daldık, doğacak günün nelere gebe olduğunu bilmeden.
Sabah âdetim olduğu üzere herkesten önce uyanıp haberlere bakarken deprem haberini gördüm. İlk başta normal bir deprem olabileceğini düşünürken detaylara baktığımda dehşetle irkildim. Haberlerde Maraş merkezli peş peşe deprem olduğu ve on bir ilin depremden ağır şekilde etkilendiği yazıyordu. Görüntüler dehşet vericiydi. Evler yıkılmış, insanlar enkaz altında kalmış, evleri yıkılmayanlar yakınlarının ne durumda olduğunu öğrenmek için sokaklara dökülmüş, mevcut arama kurtarma ekip ve ekipmanları ile enkaz kaldırma çalışmaları başlatılmıştı. Fakat yaşanan felaketin büyüklüğü karşısında tüm çabalar eksik kalmıştı işte. O andan itibaren gözümü haberlerden ayıramadım. İmkân olsa da elimi ekrandan uzatıp enkazdan bir parçayı da ben kaldırmak istedim. Yıkıntı başında sevdiklerinden haber almak için bekleyen, bir gecenin birkaç dakikasında hayatları alt üst olan o kardeşlerimizin yanında olmak istedim. Kış soğuğundan mı afetin dehşetinden mi donmuş elini tutup sırtını sıvazlamak, teselli etmek istedim. Yalın ayak sokağa fırlamış kardeşime ayağımdaki çorabı çıkarıp giydirmek, soğuktan titreyene battaniye örtmek, karnı acıkan çocuğa bir parça ekmek uzatmak, kurtarma ekibindeki gönüllülere bir yudum su içirmek istedim. Ama elimden gelen sadece dua etmekti.
İki asır gibi geçen iki gün boyunca tüm dualarım deprem bölgesine bahar gelmesi içindi. Evet, evet şubat ayında. Çünkü başka türlü nasıl ısınacaklardı? Kar yağmış, deprem gecesi âdeta göğün dibi delinmiş, yağan yağmur enkazlarda birikmişken ısınmalarının başka yolu var mıydı? Biliyorum, birbirimizle sözleşmiş olmasak da tüm ülke bunun için dua ediyorduk. Tüm yürekler bir araya gelmiş, kıyamet kopmadan kıyameti yaşamış kardeşlerimiz için dua ediyorduk. Tabii bir de herkesin sağ salim çıkması için. Dualar, hıçkırıklar, haber takibi sonra tekrar dualar, hıçkırıklarla geçen iki günün ardından, müftülüğümden gelen mesajla kendime geldim. Cenaze işleri için deprem bölgesine gitmek üzere personele ihtiyaç vardı. Hiç düşünmeden kararımı verdim. Gidecektim. Hiç cenaze yıkamamıştım hatta babaannem dışında cenazeye bile bakmamıştım. Nasıl olacaktı, bilmiyordum ama elimden ne gelirse yapacaktım. Eşimi arayıp kararımı haber verdim. “Yapabileceksen git tabii ki. Orada desteğe çok ihtiyaç var.” deyince hemen müftülüğü arayıp gönüllü olduğumu söyledim. Balıkesir Müftülüğünden bir ekibin yola çıkmaya hazırlandığını, onlara dâhil olabileceğimi söylediler. Hazırlanmak için sadece yarım saatim vardı. Bu kısa sürede sırt çantama telefon için yedek güç kaynağı, kalın çorap, sıcak tutacak birkaç parça kıyafet, eldiven, biraz kuruyemiş alarak ekibe dâhil oldum. O andan itibaren biz olmuştuk. Otobüsün yarısı insan, kalan yarısı insani yardım malzemesi doluydu. Deprem bölgesine bir ekibin gideceğini duyan halk, battaniye, kıyafet, temizlik maddesi, gıda maddesi ile doldurmuştu aracın bagajını ve içindeki tüm boşlukları. Öyle ki çanta ve valizlerimizi ancak koridor boşluğuna sıkıştırabilmiştik. Bu görüntü bile içimizi umutla doldurmaya yetmişti.
Kâh uykulu kâh kaygılı geçen gecenin ardından Osmaniye civarında depremin ilk izlerini görmeye başladık. Minareler yıkılmış, evlerin bazılarının duvarları patlamış, bazısı daha iyi durumda. Fakat Nurdağı’na geldiğimizde fark ettik ki; ekranlardan gördüğümüz, felaketin küçük bir kısmıymış. Binaların tamamı neredeyse yıkılmış, yıkılmayanlar da ağır hasarlıydı. Enkazların üstünde iş makineleri ve her yanda kulakları sağır eden siren sesleri. Ortalık toz duman, insanlar perişan, enkazdan duyacağı bir ses umuduyla, imkân olsa kalbinin atmasına engel olacak ve nefes almadan bekleyecek. Kurtarılmayı beklemek mi daha zor, yoksa dualarını gözyaşlarıyla harmanlayıp enkaz altındaki yakınından bir ses beklemek mi? Peki yıkılmış binalardan çıkamamak mı daha zor, yoksa üstündeki kurtarma gönüllüsü olmak mı?
Yarılmış yollar, dağlardan yuvarlanmış kocaman kayalar, nasıl olduğunu idrak edemediğimiz ama afetin şiddetini belki de en iyi gösteren kıvrılmış bir demir yolu ve devrilmiş elektrik direklerinin yanından geçip giderek nihayet görev yerimize vardık. Kahramanmaraş Kapıçam Mezarlığı.
Alana iner inmez sahada olan arkadaşlardan görevi devraldık. Kadın ve erkek cenaze için ayrı kurulmuş çadırlarda farklı illerden gelen gönüllü personel, imkânlar ölçüsünde görevini yapıyordu. Söylenenin aksine yığınla kefen vardı. Su olmadığı için teyemmüm aldırıp kefenlediğimiz cenazeleri gül suyu ve kafurla süsledik. Görevli hocalarımız, cenaze namazlarını kıldırıp alanda yüksek sesle Kur’an okudular; ölene dua, kalana bir nebze gönül ferahlığı olması için. Vatanın dört bir yanından gelen imamlarımız sabahtan akşama, geceden sabaha hiç durmadan cenaze taşıdılar. Araçlardan çadırlara, sonra çadırlardan namaz alanına, sonra da mezarlığa. Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatı ve Türkiye Diyanet Vakfı gönüllüleri olarak tüm çabamız, zaten ölüme hazırlıksız yakalanmış olan kardeşlerimizi usulüne uygun şekilde uğurlamak içindi. Tüm sivil toplum kuruluşları omuz omuza vermişti, herkes bir yaraya merhem olmaya çalışıyordu.
Yara çok büyüktü zira. 25 yaşında bir kadın cenazesi geldi çadırımıza. Hamileliğinin dokuz ayı dolmuş. Torun sevme hayali kurarken öz evladını da kaybeden anne yıkılmış, kızını son kez görmek için yalvardı. Görülebilecek durumda olmadığı için sadece elini tutmasına müsaade edebildik. Bir baba bir yaşındaki kızının cenazesini teslim etti ağlayarak. Lina bebek melek gibi yatarken adamcağızın, “Babam, babam!” diye hıçkırması kulaklarımdan gitmeyecek. Sonra yaşını bilmediğim bir hanımefendi cenazesi geldi. Önce kızı gelip vedalaştı annesinin elini tutarak. Daha fazlasına izin verilecek gibi değildi. Sonra kız kardeşleri sırayla veda ettiler ablalarına, toza bulanmış elini göz yaşlarıyla temizlemek ister gibi. Taşkınlık yok, yeri göğü inletmek yok, ablalarının uykusu bölünmesin hassasiyetiyle sessizce veda ettiler, sessizce ve hürmetle.
Nöbeti devredip otobüsümüzde dinlenmeye çalışıyorduk lakin soğuktan uyumak ne mümkün! Ya enkazdakiler ne yapıyordu o soğukta. Allahım! Üşümekten utanır mı insan, utandık. Sabah göreve üç kız kardeşle başladık. Yaşları bir ile dört arasında değişen üç cennet kuşu. Meryem, Merve, Melek. Anne baba ve abileriyle birlikte göçmüşler bu dünyadan. En fazla bir aylık olduğunu tahmin ettiğim hiç darbe almamış bir bebek geldi sonra. Üzerindeki tozlar olmasa uyuyor sanılacak dünyalar güzeli bir bebek. Sonra Rama geldi. Güzel kızım Rama, on iki yaşında. Depreme uykuda yakalanmış ama belli ki hiç eziyet çekmemiş uykusuna devam ediyor gibi.
Maraş’ta çok ağladım, çok acı gördüm. Ama en çok da tevekkül gördüm. Dağ gibi insanları titrek yaprağa çeviren bu acı karşısında, sabrıyla, imanıyla devleşen insanlar gördüm. “O kadar yolu bizim için mi geldiniz.” diye minnetle bakan gözler gördüm. Cenazesini zor taşırken geri dönüp “Allah razı olsun.” diyen koca yürekler gördüm. Şimdi şubat geldi yine. Ama öyle büyük bir yangın gördüm ki hiçbir şubat soğuğu ferahlatmaz, hiçbir zemheri ayazı üşütmez beni.
Hayriye KOÇ
Balıkesir Bandırma Müftülüğü Kur’an Kursu Öğreticisi
MÜSLÜMANLARIN HELAL VE HARAM DUYARLILIĞI
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyurmuştur. (Zariyat, 51/56.) Bu ayetten, insanın dünya yolculuğunda aslolanın kulluk olduğu anlaşılmaktadır. Kulluk vazifesi yapacak insanlığa İslam şeriatının indiği ve dinin tamamlandığı, Maide suresinde haram yiyecekler sıralandıktan sonra açık şekilde ifade edilmiştir. “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında- yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla paylaşmanız size haram kılındı. Çünkü bunlar doğru yoldan sapmaktır. Bugün, kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim. Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa günah sınırına varmaksızın yiyebilir. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Maide, 5/3.) Haram ve helaller kulluk bilincinin temel taşlarını oluşturmaktadır. Mümin için haramdan sakınmak ve helali aramak bir cihattır. Hayatın tüm alanlarını; ibadet hayatını, ticareti, yeme içme durumunu, aile hayatını, sosyal ilişkilerini kapsayan bu sınırları, Müslümanın tercih imkânı yoktur. Helal ve haram konusunda hüküm koymak Allah’a mahsustur. “Helal bellidir, haram bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Kişi bunlardan sakınırsa onur ve haysiyetini korumuş olur.” hadis-i şerifi, Müslümanın bu sınırlar karşısındaki tavrını belirlemektedir. İslam âlimi Suyuti de Yüce Allah’ın haramların terk edilmesine verdiği önemin, farzların işlenmesine verdiği önemden daha büyük olduğunu dile getirmektedir. Mecelle’deki “Def-i mefsedet, celb-i menafiden evladır.” (Kötülüğü ortadan kaldırmak iyilik yapmaktan önce gelir.) kaidesi bunu desteklemektedir.
Kişinin, dinin ölçülerine uygun olarak davranışlarını gerçekleştirebilmesi, yasak veya şüpheli durumlardan kendini koruyabilmesi bu konularda bilgi sahibi olmasına bağlıdır. Müslümanların Helal/Haram Duyarlılığı kitabı da okuyuculara bu konuda güzel bir rehberdir. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilen kitap, 104 sayfa olmakla birlikte muhtevası oldukça geniştir. Yukarıda bahsi geçen konuların yanında “Helal ve haramın insan hayatındaki kapsamı nedir?”, “İnsanın helal haram çizgilerine riayet edip etmemesinin hayatına yansımaları ne şekilde olur?”, “Helal dairesi ve mahremiyet ilişkisi nasıl olmalıdır?”, “Helal yaşayışın bireysel etkileri yanında toplumsal etkileri nelerdir?”, “Üretim, tüketim aşamalarında ve kul hakkı konusunda helal ve haram çizgisi nasıl olmalıdır?”, “Duanın ve tövbenin kabulünde helalin yeri nedir?”, “Helale hicret ne demektir ve Müslümanın helale hicreti nasıl olmalıdır?”, “Helal gıdanın boyutları nelerdir?”, “Sosyal medya alanında helal sınırlar nasıl belirlenir?” gibi helal ve haram konusunda birçok soruya cevap verebilecek nitelikte on beş ayrı makaleden teşekkül etmektedir. Okuyucuya Kur’an ve hadis ışığında helal bilinci kazandırabilecek bir çerçeve sunmaktadır. İyi okumalar.
Sümeyye OĞUL
Diyanet Aylık Dergi
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyurmuştur. (Zariyat, 51/56.) Bu ayetten, insanın dünya yolculuğunda aslolanın kulluk olduğu anlaşılmaktadır. Kulluk vazifesi yapacak insanlığa İslam şeriatının indiği ve dinin tamamlandığı, Maide suresinde haram yiyecekler sıralandıktan sonra açık şekilde ifade edilmiştir. “Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında- yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla paylaşmanız size haram kılındı. Çünkü bunlar doğru yoldan sapmaktır. Bugün, kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim. Kim açlıktan bunalıp çaresiz kalırsa günah sınırına varmaksızın yiyebilir. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Maide, 5/3.) Haram ve helaller kulluk bilincinin temel taşlarını oluşturmaktadır. Mümin için haramdan sakınmak ve helali aramak bir cihattır. Hayatın tüm alanlarını; ibadet hayatını, ticareti, yeme içme durumunu, aile hayatını, sosyal ilişkilerini kapsayan bu sınırları, Müslümanın tercih imkânı yoktur. Helal ve haram konusunda hüküm koymak Allah’a mahsustur. “Helal bellidir, haram bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Kişi bunlardan sakınırsa onur ve haysiyetini korumuş olur.” hadis-i şerifi, Müslümanın bu sınırlar karşısındaki tavrını belirlemektedir. İslam âlimi Suyuti de Yüce Allah’ın haramların terk edilmesine verdiği önemin, farzların işlenmesine verdiği önemden daha büyük olduğunu dile getirmektedir. Mecelle’deki “Def-i mefsedet, celb-i menafiden evladır.” (Kötülüğü ortadan kaldırmak iyilik yapmaktan önce gelir.) kaidesi bunu desteklemektedir.
Kişinin, dinin ölçülerine uygun olarak davranışlarını gerçekleştirebilmesi, yasak veya şüpheli durumlardan kendini koruyabilmesi bu konularda bilgi sahibi olmasına bağlıdır. Müslümanların Helal/Haram Duyarlılığı kitabı da okuyuculara bu konuda güzel bir rehberdir. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından neşredilen kitap, 104 sayfa olmakla birlikte muhtevası oldukça geniştir. Yukarıda bahsi geçen konuların yanında “Helal ve haramın insan hayatındaki kapsamı nedir?”, “İnsanın helal haram çizgilerine riayet edip etmemesinin hayatına yansımaları ne şekilde olur?”, “Helal dairesi ve mahremiyet ilişkisi nasıl olmalıdır?”, “Helal yaşayışın bireysel etkileri yanında toplumsal etkileri nelerdir?”, “Üretim, tüketim aşamalarında ve kul hakkı konusunda helal ve haram çizgisi nasıl olmalıdır?”, “Duanın ve tövbenin kabulünde helalin yeri nedir?”, “Helale hicret ne demektir ve Müslümanın helale hicreti nasıl olmalıdır?”, “Helal gıdanın boyutları nelerdir?”, “Sosyal medya alanında helal sınırlar nasıl belirlenir?” gibi helal ve haram konusunda birçok soruya cevap verebilecek nitelikte on beş ayrı makaleden teşekkül etmektedir. Okuyucuya Kur’an ve hadis ışığında helal bilinci kazandırabilecek bir çerçeve sunmaktadır. İyi okumalar.
Sümeyye OĞUL
Diyanet Aylık Dergi
ŞAİRİN HAYAT DEDİĞİ ŞİİR
Sözün dile düştüğü andan itibaren şiirin ve şairin varlığından söz edilir. Belki gönül dilinden dökülenlerin şiir olduğunu bilmeden terennüm edilen sözler daha sonra şiir olarak adlandırılmıştır çünkü insanın doğasında var olan bir hücresel yapı gibidir şiir.
Aprın Çor Tigin söylediği özlü sözlerin şiir olduğunun farkında mıydı bilmiyoruz ama bilinen şu ki sevgisini anlattığı, Allah’a olan muhabbetini dile getirdiği sözleri biz bugün şiir olarak adlandırıyoruz. Hem de bilinen ilk şiirler olarak…
Yaşamak bir serüvenin ardına düşmektir. İnsan var olduğu zaman ve mekân dilinde kendisine yer bulur ve yaşamak denen kaygıyı omuzlar. Aslında yaşamak farkına varmaktır. İnsanın kendi dışında olan bitene de duyduğu ilgi ona “duyarlı” kişi sıfatını kazandırır. Vurdumduymaz olmaktan kurtulup hayatın sesine kulak veren kişi, yaşıyor olma hissesini de dopdolu yerine getiriyor demektir.
Hayatın akışı ne kadar karmaşık olursa olsun bir çiçeğin yolunu kesmesini gören gözdür şair. Baharın sesine, rengine, ruhuna şairler selam durur. Kendini engin yeşilliklere kaptırmasına da gerek yoktur şairin. Hayatın her anında bir çiçeğin gökyüzünü selamlamasını duymak şair yapar kişiyi.
Gelinciklerin yayladaki nazlı nazlı salınışı gelir ve şairin penceresinde endamlı bir seremoniye başlar.
Erguvanların bahardaki resmigeçitlerini de şairlerin efkârı yönetir.
Şiirin ve şairin belirli bir tanımını yapmak mümkün değil. Yapılan tüm tanımlar dar bir kalıptan başka bir anlam ifade etmez. Oysaki şiirin mesafesini tayin etmek birkaç cümleye sığamaz. Şiirin mesafesi dünyanın bütün sınırlarını zorlar. Şairin yeri dünyanın merkezidir. Yanı başında baharda patlayan çiçeği de duyar şair, kendinden milyonlarca ötede patlayan bir bombayı da.
Bir gezintiye çıkmaktır şiir. Yürüyüşüyle dizeler kuran, duruşuyla imgeler toplayan bir yürüyüş bu. Şair, hayata bakmasını bilendir. Bu yüzdendir ki her şair kendi dünyasından bakar hayatın akışına. Ahmet Haşim için şiir bir sesten ibarettir. Şiirin olmazsa olmazı musikidir ve şair akşamın alacakaranlığında, çıktığı yürüyüşte göl kıyısından şiirler toplamıştır bir vaktin sesini muştulayan.
“Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam”
Mehmet Akif için şiir bir davanın sesidir, tebliğ metodudur, yürek çarpıntısıdır, hayata mümince bir bakıştır. Yazdığı gibi yaşamak, yaşadığı gibi yazmaktır.
“Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”
Gönül gözüyle görmenin adıdır şiir. Yaratılan her zerreyi Hakk’ın bir tecellisi olarak görmek için gözün değil gönlün görmesi yeterlidir. Veysel’de olduğu gibi;
“Dileğin var ise Allah’tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak’tan
Benim sadık yârim kara topraktır”
Yunus Emre’dir şiir. Yollara düşüren, bir çiçeğe selam veren, dünyanın her köşesine Yaradan’ın selamını ileten bir yol dervişinin en içli nağmesidir şiir.
“Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlam seni”
Sözünden samimiyetini hissettirendir şair. Bu ağır bir yük olsa da şair sıfatı kişinin üzerindeki en asil giysilerden biridir. Yazdıkları ile yaşantısını dengede tutarak kalıcı olur şair. Şiirin sahihliği ve hakikati işaret etmesi de şairin doğrulayıcı yönünü güçlendirir. Bu, ölüm bile olsa hakikat budur. Şair, şiirinde ölümünün de habercisi olacak kadar kendini sanatına verendir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın ölümün habercisi bir şair olması şiirlerinde aşikârken ne kadar kaçarsa kaçsın ölüme erken yakalanan şairler safındaki yerini almıştır. Hem de ölümden kaçışın en güzel şiirlerini yazan bir şair olarak:
“Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.”
Şiir hayatın sesidir. Hayatla şiirin arasındaki mesafe azaldıkça dizelerin sıcaklığı daha çok hissedilir. Orhan Veli’yi düşünelim. Kendinden önceki devasa bir edebiyat anlayışının tam tersi bir düşünceyle şiirler yazmış, Garip Akımı’nın edebiyatımızda yer tutmasını sağlamış önemli bir isim. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet onun kadar sadık kalamamıştır Garip Akımı’na.
Günlük hayat akıp gidiyor. Bu akıştan şair yeni bir hayat kurmak için kurmaca bir terimsel anlam yüklüyor kendine. Kurmaca olmasa her şey sadece olduğu gibi karşılık bulur bizde. Ağaç var olduğu şekliyle, çiçek, ırmak, ev, çocuk… var oldukları şekillerde şiirde olur o zaman. Bunlara şiir elbisesini giydirirken şair kurmacayı kullanır. Zamanla, değişen dünya düzeni ile giydirilen elbisenin şekli, ruhu, rengi değişse de elbise varlığıyla aramızda olmaya devam eder. İşte, hayata elbiseyi uydurmanın ustalığıdır şiir.
Orhan Veli’nin edebiyatımızda yapmak istediği aslında şiirin var oluşundan bu yana yapılmak istenenle aynı noktaya çıkıyor. Hayattan şiirler kurmak. Peki bu her zaman mümkün olmuş mu? Elbette değil. Hayata kapalı, şairin içine açılan vakitlerden geçen edebiyat dönemlerimiz de oldu bizim. Halk edebiyatı halkın içinden bir ses olarak varlığını sürdürse de divan edebiyatı etkisinden ve var olduğu çevrenin gücünden dolayı sesini daha gür çıkarmıştır. Orhan Veli, kendi dışında da bir hayat olduğunun farkına varılmasını isteyen bir anlayışla şiirler yazan bir şair. “Yoldan geçen adam” Orhan Veli sayesinde şiire giriyor ve şair bir akımın da temelini oluşturuyor.
Kendi dışındaki dünyayı anlatırken sanatın değişmez erklerini terk etmez Orhan Veli. “Sanat” esastır onun şiirinde. Sıradan yaşamı şiire dönüştürmenin ustası olarak yer eder edebiyat hafızamızda.
“Cep delik, cepken delik,
Kol delik, mintan delik,
Yen delik, kaftan delik,
Kevgir misin be kardeşlik!”
Şairlerin yolunu çiçekler kesmeli. Bir gül çıkmalı önüne açılmalı yaprakları tek tek huzur veren kokusuyla. Bir papatya çok anlamlı olmalı, bir lale çok narin, bir zambak tarih sayfaları kadar görkemli…
Çiçekler toplamalı, dağ çiçekleri. Çocukların üzerlerine serpmek için renk renk çiçekler toplamalı. Filistinli ve tüm mazlum çocuklara ulaşmalı çiçekler. Uçaklar geçerken üstümüzden, çiçek atsınlar bize, çocuklar çocukluğunu bilsin, diyen çocuklara çiçek toplamalı dağlardan. Çiçekler, en çok çocuklara yakışıyor. Yanaklarına ve gülen gözlerine yakışıyor çiçekler.
Çiçekler, umuttur aslında. Izdırap dolu yüreklerin genişlemesi için bir umut ışığıdır. Erdem Bayazıt, Nuri Pakdil’e ithaf ettiği “Birazdan Gün Doğacak” şiirine umut dolu bir başlangıç yapar; “beton duvarlar arasında bir çiçek açtı.”
Hızla şehirleşen, kentli bir yaşam sürmekteyiz. Betonlar arasında beliren bir çiçek, umuttur yüreklere. Yozlaşmaya başlayan dünyamızda, gönlümüzü renklendiren yürek devletinin çiçeklerini de ayaküstü karşılamalı ve Erdem Bayazıt gibi tekrarlamalıyız inancımızı; “siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde/ karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz.”
Biz toplum olarak severiz çiçekleri. Osmanlı’nın bir dönemine lale ismini verdiğimizden, Kainatın Efendisi’ni gül ile adlandırmamızdan da anlayabiliriz bunu. En güzel duruşu zambağa benzetiriz, erguvan deriz baharın kokusuna.
Ümmî Sinan, ne güzel anlatır bir şehri, şehirler şehrini; “gül alırlar gül satarlar/ gülden terazi kurarlar/gülü gül ile tartarlar/ çarşı pazar güldür gül./
Ve şair olmaktır her yazarın kaderi. Şair ruhlu bir toplum olmamızdan olsa gerek eli kalem tutmaya başlayanların diline ilk cümle olarak genelde şiirler düşmüştür. Bunu yüreklilikle söyleyenler olduğu gibi şiirler yazdığını herkesten gizleyen ve ancak öldükten sonra şiirleriyle tanış olduğumuz isimler de edebiyat dünyamızda gizli şair olarak kayıtlara geçmiştir.
Türk hikâyeciliğinin en önemli ismi Ömer Seyfettin, ilk olarak şiirler yazmış, dergilerde şiirleriyle yer almış, daha sonra hikâyeye yönelmiştir. Gelelim günümüze; Mustafa Kutlu da şiirler yazmış, daha sonra günümüz hikâyeciliğinin önemli isimleri arasındaki yerini almıştır.
Hikâyeci-şair olduğu gibi şair-hikâyeci vasfıyla eserler verenler de elbette var. Bunun en iyi örneklerinden biri de Cahit Sıtkı Tarancı’dır. Şairdir Tarancı. Ölümün ayak seslerini şiirinde en iyi duyuran şairin şiirlerinden başka bir de hikâyeleri vardır ki bunlar onun şiirinin arka planıdır diyebiliriz.
Kitabının ismi “Gün Eksilmesin Penceremden”dir Tarancı’nın. Her ne kadar kitapta bu isimde bir hikâye yer almasa da Cahit Sıtkı’nın en gözde şiirlerinden biridir bu. Cahit Sıtkı, kitabına bu ismi vererek yakasına yapışan ölüm korkusunu hikâyelerine de taşıdığını göstermek istemiştir. Bunun ilk ipucunu da kitabın ilk hikâyesi “Pencerelerden Korkan Adam”da görmekteyiz. Ölüm korkusunu her satıra yansıtmaktaki hünerini burada da gösteren Cahit Sıtkı, hikâyesini kendisine yakışan bir şekilde; “Demek insan bazen nasıl öleceğini kestirebiliyor.” şeklinde bitirir. Yazılanlar hikâye de olsa, karşımızda bildiğimiz Cahit Sıtkı vardır; baştan sona şair.
Şair, okyanuslara doğru yol alan bir yelkenli gibidir. Önünde uçsuz bucaksız bir imgeler dünyası ve ona güç olacak bir rüzgâr… Yaşadıkça ve yol aldıkça şiirler devşirecek hayattan. Ömrünü şiire adadıkça; “Şair şair dedikleri, birkaç dize birkaç şiir.” diyerek ardında bıraktıklarıyla iz bırakacak dünyaya.
Mustafa UÇURUM
Diyanet Aile Dergisi
Sözün dile düştüğü andan itibaren şiirin ve şairin varlığından söz edilir. Belki gönül dilinden dökülenlerin şiir olduğunu bilmeden terennüm edilen sözler daha sonra şiir olarak adlandırılmıştır çünkü insanın doğasında var olan bir hücresel yapı gibidir şiir.
Aprın Çor Tigin söylediği özlü sözlerin şiir olduğunun farkında mıydı bilmiyoruz ama bilinen şu ki sevgisini anlattığı, Allah’a olan muhabbetini dile getirdiği sözleri biz bugün şiir olarak adlandırıyoruz. Hem de bilinen ilk şiirler olarak…
Yaşamak bir serüvenin ardına düşmektir. İnsan var olduğu zaman ve mekân dilinde kendisine yer bulur ve yaşamak denen kaygıyı omuzlar. Aslında yaşamak farkına varmaktır. İnsanın kendi dışında olan bitene de duyduğu ilgi ona “duyarlı” kişi sıfatını kazandırır. Vurdumduymaz olmaktan kurtulup hayatın sesine kulak veren kişi, yaşıyor olma hissesini de dopdolu yerine getiriyor demektir.
Hayatın akışı ne kadar karmaşık olursa olsun bir çiçeğin yolunu kesmesini gören gözdür şair. Baharın sesine, rengine, ruhuna şairler selam durur. Kendini engin yeşilliklere kaptırmasına da gerek yoktur şairin. Hayatın her anında bir çiçeğin gökyüzünü selamlamasını duymak şair yapar kişiyi.
Gelinciklerin yayladaki nazlı nazlı salınışı gelir ve şairin penceresinde endamlı bir seremoniye başlar.
Erguvanların bahardaki resmigeçitlerini de şairlerin efkârı yönetir.
Şiirin ve şairin belirli bir tanımını yapmak mümkün değil. Yapılan tüm tanımlar dar bir kalıptan başka bir anlam ifade etmez. Oysaki şiirin mesafesini tayin etmek birkaç cümleye sığamaz. Şiirin mesafesi dünyanın bütün sınırlarını zorlar. Şairin yeri dünyanın merkezidir. Yanı başında baharda patlayan çiçeği de duyar şair, kendinden milyonlarca ötede patlayan bir bombayı da.
Bir gezintiye çıkmaktır şiir. Yürüyüşüyle dizeler kuran, duruşuyla imgeler toplayan bir yürüyüş bu. Şair, hayata bakmasını bilendir. Bu yüzdendir ki her şair kendi dünyasından bakar hayatın akışına. Ahmet Haşim için şiir bir sesten ibarettir. Şiirin olmazsa olmazı musikidir ve şair akşamın alacakaranlığında, çıktığı yürüyüşte göl kıyısından şiirler toplamıştır bir vaktin sesini muştulayan.
“Akşam, yine akşam, yine akşam
Göllerde bu dem bir kamış olsam”
Mehmet Akif için şiir bir davanın sesidir, tebliğ metodudur, yürek çarpıntısıdır, hayata mümince bir bakıştır. Yazdığı gibi yaşamak, yaşadığı gibi yazmaktır.
“Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.”
Gönül gözüyle görmenin adıdır şiir. Yaratılan her zerreyi Hakk’ın bir tecellisi olarak görmek için gözün değil gönlün görmesi yeterlidir. Veysel’de olduğu gibi;
“Dileğin var ise Allah’tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak’tan
Benim sadık yârim kara topraktır”
Yunus Emre’dir şiir. Yollara düşüren, bir çiçeğe selam veren, dünyanın her köşesine Yaradan’ın selamını ileten bir yol dervişinin en içli nağmesidir şiir.
“Dağlar ile taşlar ile
Çağırayım Mevlam seni
Seherlerde kuşlar ile
Çağırayım Mevlam seni”
Sözünden samimiyetini hissettirendir şair. Bu ağır bir yük olsa da şair sıfatı kişinin üzerindeki en asil giysilerden biridir. Yazdıkları ile yaşantısını dengede tutarak kalıcı olur şair. Şiirin sahihliği ve hakikati işaret etmesi de şairin doğrulayıcı yönünü güçlendirir. Bu, ölüm bile olsa hakikat budur. Şair, şiirinde ölümünün de habercisi olacak kadar kendini sanatına verendir. Cahit Sıtkı Tarancı’nın ölümün habercisi bir şair olması şiirlerinde aşikârken ne kadar kaçarsa kaçsın ölüme erken yakalanan şairler safındaki yerini almıştır. Hem de ölümden kaçışın en güzel şiirlerini yazan bir şair olarak:
“Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.”
Şiir hayatın sesidir. Hayatla şiirin arasındaki mesafe azaldıkça dizelerin sıcaklığı daha çok hissedilir. Orhan Veli’yi düşünelim. Kendinden önceki devasa bir edebiyat anlayışının tam tersi bir düşünceyle şiirler yazmış, Garip Akımı’nın edebiyatımızda yer tutmasını sağlamış önemli bir isim. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet onun kadar sadık kalamamıştır Garip Akımı’na.
Günlük hayat akıp gidiyor. Bu akıştan şair yeni bir hayat kurmak için kurmaca bir terimsel anlam yüklüyor kendine. Kurmaca olmasa her şey sadece olduğu gibi karşılık bulur bizde. Ağaç var olduğu şekliyle, çiçek, ırmak, ev, çocuk… var oldukları şekillerde şiirde olur o zaman. Bunlara şiir elbisesini giydirirken şair kurmacayı kullanır. Zamanla, değişen dünya düzeni ile giydirilen elbisenin şekli, ruhu, rengi değişse de elbise varlığıyla aramızda olmaya devam eder. İşte, hayata elbiseyi uydurmanın ustalığıdır şiir.
Orhan Veli’nin edebiyatımızda yapmak istediği aslında şiirin var oluşundan bu yana yapılmak istenenle aynı noktaya çıkıyor. Hayattan şiirler kurmak. Peki bu her zaman mümkün olmuş mu? Elbette değil. Hayata kapalı, şairin içine açılan vakitlerden geçen edebiyat dönemlerimiz de oldu bizim. Halk edebiyatı halkın içinden bir ses olarak varlığını sürdürse de divan edebiyatı etkisinden ve var olduğu çevrenin gücünden dolayı sesini daha gür çıkarmıştır. Orhan Veli, kendi dışında da bir hayat olduğunun farkına varılmasını isteyen bir anlayışla şiirler yazan bir şair. “Yoldan geçen adam” Orhan Veli sayesinde şiire giriyor ve şair bir akımın da temelini oluşturuyor.
Kendi dışındaki dünyayı anlatırken sanatın değişmez erklerini terk etmez Orhan Veli. “Sanat” esastır onun şiirinde. Sıradan yaşamı şiire dönüştürmenin ustası olarak yer eder edebiyat hafızamızda.
“Cep delik, cepken delik,
Kol delik, mintan delik,
Yen delik, kaftan delik,
Kevgir misin be kardeşlik!”
Şairlerin yolunu çiçekler kesmeli. Bir gül çıkmalı önüne açılmalı yaprakları tek tek huzur veren kokusuyla. Bir papatya çok anlamlı olmalı, bir lale çok narin, bir zambak tarih sayfaları kadar görkemli…
Çiçekler toplamalı, dağ çiçekleri. Çocukların üzerlerine serpmek için renk renk çiçekler toplamalı. Filistinli ve tüm mazlum çocuklara ulaşmalı çiçekler. Uçaklar geçerken üstümüzden, çiçek atsınlar bize, çocuklar çocukluğunu bilsin, diyen çocuklara çiçek toplamalı dağlardan. Çiçekler, en çok çocuklara yakışıyor. Yanaklarına ve gülen gözlerine yakışıyor çiçekler.
Çiçekler, umuttur aslında. Izdırap dolu yüreklerin genişlemesi için bir umut ışığıdır. Erdem Bayazıt, Nuri Pakdil’e ithaf ettiği “Birazdan Gün Doğacak” şiirine umut dolu bir başlangıç yapar; “beton duvarlar arasında bir çiçek açtı.”
Hızla şehirleşen, kentli bir yaşam sürmekteyiz. Betonlar arasında beliren bir çiçek, umuttur yüreklere. Yozlaşmaya başlayan dünyamızda, gönlümüzü renklendiren yürek devletinin çiçeklerini de ayaküstü karşılamalı ve Erdem Bayazıt gibi tekrarlamalıyız inancımızı; “siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde/ karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz.”
Biz toplum olarak severiz çiçekleri. Osmanlı’nın bir dönemine lale ismini verdiğimizden, Kainatın Efendisi’ni gül ile adlandırmamızdan da anlayabiliriz bunu. En güzel duruşu zambağa benzetiriz, erguvan deriz baharın kokusuna.
Ümmî Sinan, ne güzel anlatır bir şehri, şehirler şehrini; “gül alırlar gül satarlar/ gülden terazi kurarlar/gülü gül ile tartarlar/ çarşı pazar güldür gül./
Ve şair olmaktır her yazarın kaderi. Şair ruhlu bir toplum olmamızdan olsa gerek eli kalem tutmaya başlayanların diline ilk cümle olarak genelde şiirler düşmüştür. Bunu yüreklilikle söyleyenler olduğu gibi şiirler yazdığını herkesten gizleyen ve ancak öldükten sonra şiirleriyle tanış olduğumuz isimler de edebiyat dünyamızda gizli şair olarak kayıtlara geçmiştir.
Türk hikâyeciliğinin en önemli ismi Ömer Seyfettin, ilk olarak şiirler yazmış, dergilerde şiirleriyle yer almış, daha sonra hikâyeye yönelmiştir. Gelelim günümüze; Mustafa Kutlu da şiirler yazmış, daha sonra günümüz hikâyeciliğinin önemli isimleri arasındaki yerini almıştır.
Hikâyeci-şair olduğu gibi şair-hikâyeci vasfıyla eserler verenler de elbette var. Bunun en iyi örneklerinden biri de Cahit Sıtkı Tarancı’dır. Şairdir Tarancı. Ölümün ayak seslerini şiirinde en iyi duyuran şairin şiirlerinden başka bir de hikâyeleri vardır ki bunlar onun şiirinin arka planıdır diyebiliriz.
Kitabının ismi “Gün Eksilmesin Penceremden”dir Tarancı’nın. Her ne kadar kitapta bu isimde bir hikâye yer almasa da Cahit Sıtkı’nın en gözde şiirlerinden biridir bu. Cahit Sıtkı, kitabına bu ismi vererek yakasına yapışan ölüm korkusunu hikâyelerine de taşıdığını göstermek istemiştir. Bunun ilk ipucunu da kitabın ilk hikâyesi “Pencerelerden Korkan Adam”da görmekteyiz. Ölüm korkusunu her satıra yansıtmaktaki hünerini burada da gösteren Cahit Sıtkı, hikâyesini kendisine yakışan bir şekilde; “Demek insan bazen nasıl öleceğini kestirebiliyor.” şeklinde bitirir. Yazılanlar hikâye de olsa, karşımızda bildiğimiz Cahit Sıtkı vardır; baştan sona şair.
Şair, okyanuslara doğru yol alan bir yelkenli gibidir. Önünde uçsuz bucaksız bir imgeler dünyası ve ona güç olacak bir rüzgâr… Yaşadıkça ve yol aldıkça şiirler devşirecek hayattan. Ömrünü şiire adadıkça; “Şair şair dedikleri, birkaç dize birkaç şiir.” diyerek ardında bıraktıklarıyla iz bırakacak dünyaya.
Mustafa UÇURUM
Diyanet Aile Dergisi
BİR PAZAR SABAHI
Merhaba kıymetli okurlarım. Bu ayki zaman yolculuğumuz, televizyonun renksiz olduğu ama birbirimizin gözlerine baktığımızda renkli dünyalar gördüğümüz, komşulukların ve dostlukların kavi olduğu bir zamana olacak inşallah. Hazırsanız anlatmaya başlayayım.
Efendim bu sefer sizlere çocukluğumun pazar günlerinden bahsetmek istiyorum. Pazar dediğime bakmayın yani tatil günleri. Maaile herkesin evde curcuna ve hareketin bol olduğu günler.
Bir çocuk olarak en sevdiğim vakitler pazar sabahlarıydı. Ev ahalisinin uyuduğu bu saatlerde erkenden kalkıp çizgi film seyretmek şahane bir şeydi. Hava biraz serinse sırtıma giydiğim el örgüsü hırkama biraz daha sarılarak büyük bir keyifle çizgi kahramanları seyrederdim. Şimdiki gibi yüzlerce kahraman yoktu o zamanlar. Zaten az olan hep daha değerlidir
değil mi?
Saat ilerledikçe ev ahalisi de uyanmaya başlardı. Mutfaktan kahvaltı hazırlama, banyodan da yüzünü yıkayan insan sesleri gelmesi, çizgi filmimle baş başa kaldığım, televizyonun tartışmasız kralı olduğum saatlerin bitmesi anlamına gelirdi.
Annemin mutfağa girmesi ile birlikte her hafta sonu kendisinden önce kokusunun içimizi ısıttığı tarhana çorbası hazırlığı başlardı. Kahvaltıda çorbanın ardından menemen yanında kızarmış ekmek yer ve mevsime göre ıhlamur ya da çay içerdik. Şimdilerde kırk iki çeşit kahvaltı malzemesinin olduğu bir soframız yoktu. İyi ki de yoktu. Bizim soframızda kalan ekmek kırıntıları bile toplanır, kurdun kuşun hakkı diye hemen evimizin yakınındaki tepede kahvaltılarını yapmak için gelen kuşlara götürülürdü. Annem her zaman bereketin yemeğin neresinde olduğunu bilemezsiniz, derdi. Bugün bile hâlâ ekmek kırıntılarını toplarım ve nerede olursam olayım onları kuşlara veririm.
Karnımız doyduktan sonra bu sefer benim hiç sevmediğim işler başlıyor demekti. Bana göre pazar günlerinin en sıkıcı zamanları ev temizliği ve banyo yapmaktı.
Önce size temizlikten bahsedeyim. Yaşım küçük olduğundan dolayı ufak tefek toz alma işleri bana kalırdı çok şükür. İnanın bir çocuğun iki ablasının olması çok güzel bir şey. Hele onların bu işleri severek yapıyor olması, daha da muhteşem bir durum. Benim hep farklı bir çocuk olduğumu söylerlerdi. Okumak, yazmak ve yeni dünyaları keşfetmek bana her zaman daha heyecanlı gelmişti. Neyse kaldığım yerden devam edeyim. Bizim oturma odalarımızda koltuklar değil sedirler vardı. Sedirlerin altında da plastik sepetler olurdu. İçinde farklı malzemeler bulunurdu. Bir nevi baza gibi düşünebilirsiniz. Sedirlerin altındaki bu sepetler tek tek çıkarıldıktan sonra sedirin altı iyice silinirdi. Halılar ve camları da unutmamak lazım. Tabi bu arada annem evdeki bir haftalık kirli kıyafetleri toplar ve çamaşır işine yavaştan başlardı.
Hep annemden bahsediyorum ama babam için de pazar günü tamirat günüydü. Şimdiki gibi tüm arızalar için usta çağrılmazdı. Maşallah babamın elinden her şey gelirdi. Allah sağlıklı uzun ömür versin hâlâ elinden geldiğince tamirat yapmaya devam ediyor. Bütün bu işler sırasında sırayla babama çıraklık yapardık. O vakitler bu işleri yapmayı hiç sevmesem de şimdi hayatımı ne kadar kolaylaştırdığını anlatamam sizlere. Mesela o vakitler sigorta attığında bugünkü gibi sadece bir düğmeye basıp düzeltemezdik. Apartmanın içine evden aldığımız ahşap tabureyi altına ayakları kirlenmesin diye bir gazete kâğıdı serer ve sigorta panosuna çıkardık. Önce porselen sigortayı söker ve belirli kalınlıktaki teli sarardık. Öyle korkmayın hemen. Bu iş son derece kolaydı. Tabii gerekli önlemleri aldıktan sonra.
Pazar günleri eğer misafirliğe gidilmeyecekse temizlikten sonra az da olsa sokağa çıkmak tam bir bonustu. Benim gibi bir iki saatliğine sokağa kaçamak yapan bir arkadaşım olursa onunla oyunlar oynar ya da en sevdiğim şey olan ağaçlara tırmanırdım. Meyve toplamak ve topladıklarımı yemenin yanında bazen kitabımı alıp ağacın tepesinde onu okumak bana upuzun bir deniz yolculuğuna çıkmışım gibi hissettirirdi. Geminin direğine çıkmışım da, “Kara göründüüü!” diye bağıran bir denizciydim sanki.
Vee tam bu güzel anlardan beni uyandıran, annemin ya da ablamın camdan ismimi seslenmesi olurdu. Tabii o vakitler cep telefonu yoktu. Mesaj atıp beni çağıramazlardı.
Ama ben bilirdim ki banyo sırası bana gelmişti. Bizim evde banyo haftada bir yapılırdı. Banyomuzda küçük bir soba ve bu sobanın ısıttığı kocaman bir kazan vardı. Isınan su musluğa bu soba vasıtasıyla gelirdi. Bildiğiniz hamam sistemi aslında.
Ev ahalisinin işine göre sırayla banyoya girilirdi. Saçlar iyice yıkandıktan sonra muhakkak keselenirdik. Açık konuşmak gerekirse çocukken keselenmeyi hiç ama hiç sevmezdim.
Ve pazar gününün en eğlenceli aracı ise dans eden çamaşır makinamızdı. Çamaşır makinemiz merdaneliydi. Çocuk aklı bu ya, çamaşır makinemizin yıllardır çalışmaktan çok yorulduğunu ve hep bir seyahate çıkmak istediği için harekete geçtiğini düşünürdüm.
Annem bu işlerle uğraşırken biz hep “Hadi bakalım ders çalışmaya” derdi. Ders çalışmak önemliydi onun için. Okula gidemese de kendi kendine okuma yazmayı öğrenmişti. Tüm hesaplamaları aklından yapardı. Ertesi gün okul olduğu için bütün kardeşler ders çalışmaya başlardık. Akşam hafif hafif yaklaşırken yarın giyeceğimiz önlüklerimizi ve kıyafetlerimizi hazırlardık.
Seher MERİÇ
Diyanet Aile Dergisi
Merhaba kıymetli okurlarım. Bu ayki zaman yolculuğumuz, televizyonun renksiz olduğu ama birbirimizin gözlerine baktığımızda renkli dünyalar gördüğümüz, komşulukların ve dostlukların kavi olduğu bir zamana olacak inşallah. Hazırsanız anlatmaya başlayayım.
Efendim bu sefer sizlere çocukluğumun pazar günlerinden bahsetmek istiyorum. Pazar dediğime bakmayın yani tatil günleri. Maaile herkesin evde curcuna ve hareketin bol olduğu günler.
Bir çocuk olarak en sevdiğim vakitler pazar sabahlarıydı. Ev ahalisinin uyuduğu bu saatlerde erkenden kalkıp çizgi film seyretmek şahane bir şeydi. Hava biraz serinse sırtıma giydiğim el örgüsü hırkama biraz daha sarılarak büyük bir keyifle çizgi kahramanları seyrederdim. Şimdiki gibi yüzlerce kahraman yoktu o zamanlar. Zaten az olan hep daha değerlidir
değil mi?
Saat ilerledikçe ev ahalisi de uyanmaya başlardı. Mutfaktan kahvaltı hazırlama, banyodan da yüzünü yıkayan insan sesleri gelmesi, çizgi filmimle baş başa kaldığım, televizyonun tartışmasız kralı olduğum saatlerin bitmesi anlamına gelirdi.
Annemin mutfağa girmesi ile birlikte her hafta sonu kendisinden önce kokusunun içimizi ısıttığı tarhana çorbası hazırlığı başlardı. Kahvaltıda çorbanın ardından menemen yanında kızarmış ekmek yer ve mevsime göre ıhlamur ya da çay içerdik. Şimdilerde kırk iki çeşit kahvaltı malzemesinin olduğu bir soframız yoktu. İyi ki de yoktu. Bizim soframızda kalan ekmek kırıntıları bile toplanır, kurdun kuşun hakkı diye hemen evimizin yakınındaki tepede kahvaltılarını yapmak için gelen kuşlara götürülürdü. Annem her zaman bereketin yemeğin neresinde olduğunu bilemezsiniz, derdi. Bugün bile hâlâ ekmek kırıntılarını toplarım ve nerede olursam olayım onları kuşlara veririm.
Karnımız doyduktan sonra bu sefer benim hiç sevmediğim işler başlıyor demekti. Bana göre pazar günlerinin en sıkıcı zamanları ev temizliği ve banyo yapmaktı.
Önce size temizlikten bahsedeyim. Yaşım küçük olduğundan dolayı ufak tefek toz alma işleri bana kalırdı çok şükür. İnanın bir çocuğun iki ablasının olması çok güzel bir şey. Hele onların bu işleri severek yapıyor olması, daha da muhteşem bir durum. Benim hep farklı bir çocuk olduğumu söylerlerdi. Okumak, yazmak ve yeni dünyaları keşfetmek bana her zaman daha heyecanlı gelmişti. Neyse kaldığım yerden devam edeyim. Bizim oturma odalarımızda koltuklar değil sedirler vardı. Sedirlerin altında da plastik sepetler olurdu. İçinde farklı malzemeler bulunurdu. Bir nevi baza gibi düşünebilirsiniz. Sedirlerin altındaki bu sepetler tek tek çıkarıldıktan sonra sedirin altı iyice silinirdi. Halılar ve camları da unutmamak lazım. Tabi bu arada annem evdeki bir haftalık kirli kıyafetleri toplar ve çamaşır işine yavaştan başlardı.
Hep annemden bahsediyorum ama babam için de pazar günü tamirat günüydü. Şimdiki gibi tüm arızalar için usta çağrılmazdı. Maşallah babamın elinden her şey gelirdi. Allah sağlıklı uzun ömür versin hâlâ elinden geldiğince tamirat yapmaya devam ediyor. Bütün bu işler sırasında sırayla babama çıraklık yapardık. O vakitler bu işleri yapmayı hiç sevmesem de şimdi hayatımı ne kadar kolaylaştırdığını anlatamam sizlere. Mesela o vakitler sigorta attığında bugünkü gibi sadece bir düğmeye basıp düzeltemezdik. Apartmanın içine evden aldığımız ahşap tabureyi altına ayakları kirlenmesin diye bir gazete kâğıdı serer ve sigorta panosuna çıkardık. Önce porselen sigortayı söker ve belirli kalınlıktaki teli sarardık. Öyle korkmayın hemen. Bu iş son derece kolaydı. Tabii gerekli önlemleri aldıktan sonra.
Pazar günleri eğer misafirliğe gidilmeyecekse temizlikten sonra az da olsa sokağa çıkmak tam bir bonustu. Benim gibi bir iki saatliğine sokağa kaçamak yapan bir arkadaşım olursa onunla oyunlar oynar ya da en sevdiğim şey olan ağaçlara tırmanırdım. Meyve toplamak ve topladıklarımı yemenin yanında bazen kitabımı alıp ağacın tepesinde onu okumak bana upuzun bir deniz yolculuğuna çıkmışım gibi hissettirirdi. Geminin direğine çıkmışım da, “Kara göründüüü!” diye bağıran bir denizciydim sanki.
Vee tam bu güzel anlardan beni uyandıran, annemin ya da ablamın camdan ismimi seslenmesi olurdu. Tabii o vakitler cep telefonu yoktu. Mesaj atıp beni çağıramazlardı.
Ama ben bilirdim ki banyo sırası bana gelmişti. Bizim evde banyo haftada bir yapılırdı. Banyomuzda küçük bir soba ve bu sobanın ısıttığı kocaman bir kazan vardı. Isınan su musluğa bu soba vasıtasıyla gelirdi. Bildiğiniz hamam sistemi aslında.
Ev ahalisinin işine göre sırayla banyoya girilirdi. Saçlar iyice yıkandıktan sonra muhakkak keselenirdik. Açık konuşmak gerekirse çocukken keselenmeyi hiç ama hiç sevmezdim.
Ve pazar gününün en eğlenceli aracı ise dans eden çamaşır makinamızdı. Çamaşır makinemiz merdaneliydi. Çocuk aklı bu ya, çamaşır makinemizin yıllardır çalışmaktan çok yorulduğunu ve hep bir seyahate çıkmak istediği için harekete geçtiğini düşünürdüm.
Annem bu işlerle uğraşırken biz hep “Hadi bakalım ders çalışmaya” derdi. Ders çalışmak önemliydi onun için. Okula gidemese de kendi kendine okuma yazmayı öğrenmişti. Tüm hesaplamaları aklından yapardı. Ertesi gün okul olduğu için bütün kardeşler ders çalışmaya başlardık. Akşam hafif hafif yaklaşırken yarın giyeceğimiz önlüklerimizi ve kıyafetlerimizi hazırlardık.
Seher MERİÇ
Diyanet Aile Dergisi
BESLENME VE YAĞ DENGESİ
Ocak ayındaki yazımızda beslenmenin temel prensiplerini ve yaşam için önemli olan karbonhidratlar ile proteinleri ele almıştım. Bu ay ise onlarla aynı öneme sahip, vücuda alınmadığında insanın hayatını olumsuz etkileyen ancak genellikle yanlış şekilde adlandırılan bir besin grubundan bahsedeceğim: Yağlar.
Evet, yağlardan bahsedeceğim. Diyetisyene gittiğinizde, topluluk içinde konuşurken veya kendi kendinize düşündüğünüzde hemen günah keçisi ilan edilen; "Ama sen çok yağlı yiyorsun, bu yüzden göbeğin var." veya "Yağı azaltmazsan daha çok hastalanırsın." gibi eleştirilen yağlardan.
Yağlar, karbonhidratlar ve proteinlerle birlikte üç temel besin maddesinden biridir. İnsanlar yaşayabilmek için vücutlarına yağ almak zorundadırlar. Ayrıca, yağlar çok önemli enerji kaynaklarıdır; 1 gramı 9 kaloridir. Karbonhidratların ve proteinlerin 1 gramı 4 kalori olduğu için, yağlar genellikle her şeyin suçlusu olarak gösterilir. Ancak günümüzde sadece kalori miktarının önemli olmadığı anlaşılmaktadır.
Kilo verme, sağlıklı yaşam ve bunu sürdürme konularında birçok faktör bulunmaktadır. Kalori bu faktörlerden biridir, ancak en önemlisi değildir. Dolayısıyla, yağların yüksek kalorili olması, onları kötü yapmaz, hatta mideyi geç terk ettikleri ve doygunluk hissini artırdıkları için avantajlıdır.
Peki, yağlardan neden bu kadar korkarız? Çünkü vücudumuzda tükettiğimiz fazla miktarlar yağa dönüştürülür ve depolanır. Yıllar boyunca tek suçlu olarak yağlar kabul edildi ve sadece yağları azaltan diyetler önerildi. Ancak gerçek suçlunun basit şekerler olduğu daha sonra anlaşıldı. "Her şeyin fazlası zararlıdır." ilkesini de unutmamak önemli tabii.
Denge her şeyde olduğu gibi beslenmede de önemlidir. Yağları çok kısıtlamak ya da onlardan korkarak yaşamak doğru değildir. Bilim ilerledikçe doğru bilgilere ulaşmak için sürekli öğreniyoruz. Tereyağının kötü, margarinin iyi olduğu yanlış algısı zaman içinde oluşturuldu. Ancak unutulmamalıdır ki doğal her zaman iyidir. Yapay ürünlerden kaçındıkça daha sağlıklı kalırız.
Yağları iki grupta inceleyeceğiz. İlk inceleyeceğimiz başlık "omegalar" olacak. Şimdi omegalarla başlayalım: Omega-3, Omega-6 ve Omega-9. Kulağımız Omega-3 grubuna oldukça aşina. Takviye formunu sıkça görüp duyuyoruz. Hatta eminim ki bu yazıyı okuyanlar arasında Omega-3 takviyesi kullanan kişiler de vardır. Öncelikle Omega-3’ü takviye olarak almamızın sebebi, vücuda olan faydalarıdır. Kısaca bahsedecek olursak, ilk olarak kalp damar sağlığı için çok önemlidir. Vücuttaki inflamasyonu azaltıcı etkisi vardır, yani antioksidandır. Göz sağlığını destekler, bağışıklığı güçlendirir, beyin sağlığını destekler ve yüksek tansiyona faydası vardır, Omega-3’ün bunun gibi birçok olumlu özelliği bulunmaktadır. Peki, Omega-3’ü takviye değil de doğal yollardan almak istesek? Somon balığı, hamsi, uskumru, semizotu, ceviz, keten tohumu gibi besinleri beslenmemize ekleyerek Omega-3’ü hayatımıza kolaylıkla katmış oluruz.
Omega-6, günlük hayatta daha çok kullandığımız sıvı yağlarda bulunan bir yağ asididir, özellikle ayçiçek yağı veya mısır özü yağı gibi. Yine Omega-3 gibi bağışıklık, beyin fonksiyonlarının düzenlenmesi ve kalp damar sağlığı için önemli bir role sahiptir. Burada önemli olan konu, Omega-3 ve Omega-6 arasındaki oranı doğru tutmaktır. Sağlığımız için Omega-3’ü mutlaka hayatımıza dâhil etmeliyiz.
Gelelim Omega-9’a: Ülkemizde çokça yetişen zeytin ve zeytinyağı Omega-9 açısından zengindir. Aynı zamanda badem, kaju, avokado ve yer fıstığında da bol miktarda bulunur. Omega-9, hücre yapısında ve iletişiminde görevleri olan bir yağdır. Diğer omegalar gibi bağışıklık sistemini güçlendirme, inflamasyonu azaltma ve birçok vücut fonksiyonunda önemli rol oynama gibi özelliklere sahiptir.
Omega başlığında en önemli söylenmesi gereken konu, hepsinin birbirinden değerli yağlar olduğu ve kesinlikle hayatımızın içinde olmaları gerektiğidir. Yani yağsız veya çok az yağlı diyetler doğru değildir. Ancak, bu saydığımız yağ gruplarını abartarak tükettiğimizde, özellikle yanında ekmek, pilav, makarna gibi karbonhidratlar olduğunda, hem kolay kilo alınabileceği hem de kan parametrelerinin hızla bozulabileceği gözden kaçmamalıdır.
Yağları diğer bir taraftan incelemek istersek, doymuş ve doymamış yağlar olarak iki gruba ayırabiliriz. Doymuş yağlara örnek olarak Hindistan cevizi yağı, tereyağı, kuyruk yağı, kırmızı etin içindeki yağlar ve peynirin içindeki yağları verebiliriz. Doymamış yağlara örnek olarak ise zeytinyağı, ayçiçek yağı, mısır özü yağı ve çoğu kuruyemişin içinde bulunan yağları sayabiliriz.
Yağları toparlarsak;
- Kesinlikle hayatımızda önemli rolleri var.
- Çok kısıtlanmaları hayati faktörleri olumsuz etkiler.
- Sadece yağdan kısıtlı diyetler faydasızdır.
- Yağların tüm çeşitlerini düzenli olarak hayatımıza katmalıyız.
- Yağlar korkmadan, ancak sınırlarını bilerek çeşitli şekillerde her gün kullanmalıyız.
Bir günlük Omega-3, Omega-6, Omega-9 ve az miktarda doymuş yağ içeren güzel bir beslenme örneği şu şekilde olabilir:
Sabah: 1 yumurta, biraz peynir, biraz yeşillik, 2 tam ceviz, 5 zeytin, 1 dilim esmer ekmek.
Öğle: 1 kâse çorba (ayçiçek yağı ile), biraz kıymalı sebze yemeği, 1 kâse yoğurt.
Ara öğün: 1 avuç kuruyemiş, biraz meyve.
Akşam: Biraz balık, semizotu salatası, biraz patates salatası.
Merve Bilge ATALAY
Diyetisyen
Diyanet Aile Dergisi
Ocak ayındaki yazımızda beslenmenin temel prensiplerini ve yaşam için önemli olan karbonhidratlar ile proteinleri ele almıştım. Bu ay ise onlarla aynı öneme sahip, vücuda alınmadığında insanın hayatını olumsuz etkileyen ancak genellikle yanlış şekilde adlandırılan bir besin grubundan bahsedeceğim: Yağlar.
Evet, yağlardan bahsedeceğim. Diyetisyene gittiğinizde, topluluk içinde konuşurken veya kendi kendinize düşündüğünüzde hemen günah keçisi ilan edilen; "Ama sen çok yağlı yiyorsun, bu yüzden göbeğin var." veya "Yağı azaltmazsan daha çok hastalanırsın." gibi eleştirilen yağlardan.
Yağlar, karbonhidratlar ve proteinlerle birlikte üç temel besin maddesinden biridir. İnsanlar yaşayabilmek için vücutlarına yağ almak zorundadırlar. Ayrıca, yağlar çok önemli enerji kaynaklarıdır; 1 gramı 9 kaloridir. Karbonhidratların ve proteinlerin 1 gramı 4 kalori olduğu için, yağlar genellikle her şeyin suçlusu olarak gösterilir. Ancak günümüzde sadece kalori miktarının önemli olmadığı anlaşılmaktadır.
Kilo verme, sağlıklı yaşam ve bunu sürdürme konularında birçok faktör bulunmaktadır. Kalori bu faktörlerden biridir, ancak en önemlisi değildir. Dolayısıyla, yağların yüksek kalorili olması, onları kötü yapmaz, hatta mideyi geç terk ettikleri ve doygunluk hissini artırdıkları için avantajlıdır.
Peki, yağlardan neden bu kadar korkarız? Çünkü vücudumuzda tükettiğimiz fazla miktarlar yağa dönüştürülür ve depolanır. Yıllar boyunca tek suçlu olarak yağlar kabul edildi ve sadece yağları azaltan diyetler önerildi. Ancak gerçek suçlunun basit şekerler olduğu daha sonra anlaşıldı. "Her şeyin fazlası zararlıdır." ilkesini de unutmamak önemli tabii.
Denge her şeyde olduğu gibi beslenmede de önemlidir. Yağları çok kısıtlamak ya da onlardan korkarak yaşamak doğru değildir. Bilim ilerledikçe doğru bilgilere ulaşmak için sürekli öğreniyoruz. Tereyağının kötü, margarinin iyi olduğu yanlış algısı zaman içinde oluşturuldu. Ancak unutulmamalıdır ki doğal her zaman iyidir. Yapay ürünlerden kaçındıkça daha sağlıklı kalırız.
Yağları iki grupta inceleyeceğiz. İlk inceleyeceğimiz başlık "omegalar" olacak. Şimdi omegalarla başlayalım: Omega-3, Omega-6 ve Omega-9. Kulağımız Omega-3 grubuna oldukça aşina. Takviye formunu sıkça görüp duyuyoruz. Hatta eminim ki bu yazıyı okuyanlar arasında Omega-3 takviyesi kullanan kişiler de vardır. Öncelikle Omega-3’ü takviye olarak almamızın sebebi, vücuda olan faydalarıdır. Kısaca bahsedecek olursak, ilk olarak kalp damar sağlığı için çok önemlidir. Vücuttaki inflamasyonu azaltıcı etkisi vardır, yani antioksidandır. Göz sağlığını destekler, bağışıklığı güçlendirir, beyin sağlığını destekler ve yüksek tansiyona faydası vardır, Omega-3’ün bunun gibi birçok olumlu özelliği bulunmaktadır. Peki, Omega-3’ü takviye değil de doğal yollardan almak istesek? Somon balığı, hamsi, uskumru, semizotu, ceviz, keten tohumu gibi besinleri beslenmemize ekleyerek Omega-3’ü hayatımıza kolaylıkla katmış oluruz.
Omega-6, günlük hayatta daha çok kullandığımız sıvı yağlarda bulunan bir yağ asididir, özellikle ayçiçek yağı veya mısır özü yağı gibi. Yine Omega-3 gibi bağışıklık, beyin fonksiyonlarının düzenlenmesi ve kalp damar sağlığı için önemli bir role sahiptir. Burada önemli olan konu, Omega-3 ve Omega-6 arasındaki oranı doğru tutmaktır. Sağlığımız için Omega-3’ü mutlaka hayatımıza dâhil etmeliyiz.
Gelelim Omega-9’a: Ülkemizde çokça yetişen zeytin ve zeytinyağı Omega-9 açısından zengindir. Aynı zamanda badem, kaju, avokado ve yer fıstığında da bol miktarda bulunur. Omega-9, hücre yapısında ve iletişiminde görevleri olan bir yağdır. Diğer omegalar gibi bağışıklık sistemini güçlendirme, inflamasyonu azaltma ve birçok vücut fonksiyonunda önemli rol oynama gibi özelliklere sahiptir.
Omega başlığında en önemli söylenmesi gereken konu, hepsinin birbirinden değerli yağlar olduğu ve kesinlikle hayatımızın içinde olmaları gerektiğidir. Yani yağsız veya çok az yağlı diyetler doğru değildir. Ancak, bu saydığımız yağ gruplarını abartarak tükettiğimizde, özellikle yanında ekmek, pilav, makarna gibi karbonhidratlar olduğunda, hem kolay kilo alınabileceği hem de kan parametrelerinin hızla bozulabileceği gözden kaçmamalıdır.
Yağları diğer bir taraftan incelemek istersek, doymuş ve doymamış yağlar olarak iki gruba ayırabiliriz. Doymuş yağlara örnek olarak Hindistan cevizi yağı, tereyağı, kuyruk yağı, kırmızı etin içindeki yağlar ve peynirin içindeki yağları verebiliriz. Doymamış yağlara örnek olarak ise zeytinyağı, ayçiçek yağı, mısır özü yağı ve çoğu kuruyemişin içinde bulunan yağları sayabiliriz.
Yağları toparlarsak;
- Kesinlikle hayatımızda önemli rolleri var.
- Çok kısıtlanmaları hayati faktörleri olumsuz etkiler.
- Sadece yağdan kısıtlı diyetler faydasızdır.
- Yağların tüm çeşitlerini düzenli olarak hayatımıza katmalıyız.
- Yağlar korkmadan, ancak sınırlarını bilerek çeşitli şekillerde her gün kullanmalıyız.
Bir günlük Omega-3, Omega-6, Omega-9 ve az miktarda doymuş yağ içeren güzel bir beslenme örneği şu şekilde olabilir:
Sabah: 1 yumurta, biraz peynir, biraz yeşillik, 2 tam ceviz, 5 zeytin, 1 dilim esmer ekmek.
Öğle: 1 kâse çorba (ayçiçek yağı ile), biraz kıymalı sebze yemeği, 1 kâse yoğurt.
Ara öğün: 1 avuç kuruyemiş, biraz meyve.
Akşam: Biraz balık, semizotu salatası, biraz patates salatası.
Merve Bilge ATALAY
Diyetisyen
Diyanet Aile Dergisi
BANA KONUM ATAR MISIN?
İnsan dünyayı duyuları ile algılar ama kalbi ile anlamlandırır. Kalbi onun mücadele ettiği yer, hak ile batıl arasında savaş verdiği cephesidir. “Orada iman ve inkâr, tevhid ile şirk birbiriyle savaşır.” Soner Duman, Bana Konum Atar mısın? eserinde kalbi bir saraya benzetir. “O sarayın tahtında ya iman ya da inkâr oturur.” İmanın taht kurduğu kalpte insanın uzviyeti imanın iktidarına teslim olur. Gözler bu bilinçle dünyaya nazar eder, dil yalnızca hakkı ve hakikati söyler, ayaklar sırat-ı müstakimde yol almaya gayret eder. Bu ifade Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Dikkat edin! İnsanın bedeninde bir parça et vardır, eğer o düzgün olursa bütün beden düzgün olur. Eğer o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Dikkat edin! İşte o et parçası kalptir.” (Buhari, Îman, 37) hadisinin tezahürüdür.
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarından neşredilen eser, “Kalp Dünyamız”a açılan bir pencere ile başlar. Kalbin iki durumu vardır: Huzurlu ve huzursuz kalp. Birincisinde kalp kararlı, mutmain, istikrarlıdır. Bu da insana huzur bahşeder. İkincisinde ise kalp kararsız, endişeli, yeis içinde ve huzursuz hâldedir. Eserin ilk bölümünde kalb-i selim yani selamete eren kalpler ve onun zıddı olan mühürlenmiş kalpler anlatılır. Birincisinin verdiği sükûnet, diğerinin ise insanı sürüklediği hüsran dile getirilir.
Kitapta ele alınan diğer bölümler, kalp dünyamızın üzerine inşa edilir. “İbadetlerimiz”, “Dua ve Zikirlerimiz”, “Ahlâkımız”, “Ailemiz”, “ Günahlarımız ve Biz”, “Ölüm ve Ötesi” kalb-i selimin hem sebebi hem de sonucudur. İbadetler, dua ve zikirler insan kalbini kirden tozdan arındırır, imanın kalp sarayındaki hâkimiyetini güçlendirir. Böyle bir kalple dünyaya karışan insanın ahlakı da güzelleşir. Diğer insanlar onun elinden ve dilinden emin olur. Ancak insan hata ve nisyan ile malumdur. İnsanoğlu büyük bir dikkat ve rikkatle yaklaşmalı, nefsinin buyruklarına kulaklarını tıkamalıdır. “Günahlarımız ve Biz” bölümünde insanoğlunun kendini haklı çıkarmak için sığındığı bahaneler bir bir ele alınır. Günahta ısrarın kalp sarayının hâkimiyetini, inkâra vereceğinin altı çizilir. Kitabın son bölümü “Ölüm ve Ötesi”nde âdemoğlunun yaşayacağı pişmanlık dile getirilir. Topraktan yaratılan insanın o dehşetli günde kendisine bahşedilen ilahi lütfa karşı nankörlük etmesi sonucu “Keşke toprak olsaydım!” diyeceği vurgulanır.
Süreyya MERİÇ
Diyanet Aile Dergisi
İnsan dünyayı duyuları ile algılar ama kalbi ile anlamlandırır. Kalbi onun mücadele ettiği yer, hak ile batıl arasında savaş verdiği cephesidir. “Orada iman ve inkâr, tevhid ile şirk birbiriyle savaşır.” Soner Duman, Bana Konum Atar mısın? eserinde kalbi bir saraya benzetir. “O sarayın tahtında ya iman ya da inkâr oturur.” İmanın taht kurduğu kalpte insanın uzviyeti imanın iktidarına teslim olur. Gözler bu bilinçle dünyaya nazar eder, dil yalnızca hakkı ve hakikati söyler, ayaklar sırat-ı müstakimde yol almaya gayret eder. Bu ifade Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Dikkat edin! İnsanın bedeninde bir parça et vardır, eğer o düzgün olursa bütün beden düzgün olur. Eğer o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. Dikkat edin! İşte o et parçası kalptir.” (Buhari, Îman, 37) hadisinin tezahürüdür.
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınlarından neşredilen eser, “Kalp Dünyamız”a açılan bir pencere ile başlar. Kalbin iki durumu vardır: Huzurlu ve huzursuz kalp. Birincisinde kalp kararlı, mutmain, istikrarlıdır. Bu da insana huzur bahşeder. İkincisinde ise kalp kararsız, endişeli, yeis içinde ve huzursuz hâldedir. Eserin ilk bölümünde kalb-i selim yani selamete eren kalpler ve onun zıddı olan mühürlenmiş kalpler anlatılır. Birincisinin verdiği sükûnet, diğerinin ise insanı sürüklediği hüsran dile getirilir.
Kitapta ele alınan diğer bölümler, kalp dünyamızın üzerine inşa edilir. “İbadetlerimiz”, “Dua ve Zikirlerimiz”, “Ahlâkımız”, “Ailemiz”, “ Günahlarımız ve Biz”, “Ölüm ve Ötesi” kalb-i selimin hem sebebi hem de sonucudur. İbadetler, dua ve zikirler insan kalbini kirden tozdan arındırır, imanın kalp sarayındaki hâkimiyetini güçlendirir. Böyle bir kalple dünyaya karışan insanın ahlakı da güzelleşir. Diğer insanlar onun elinden ve dilinden emin olur. Ancak insan hata ve nisyan ile malumdur. İnsanoğlu büyük bir dikkat ve rikkatle yaklaşmalı, nefsinin buyruklarına kulaklarını tıkamalıdır. “Günahlarımız ve Biz” bölümünde insanoğlunun kendini haklı çıkarmak için sığındığı bahaneler bir bir ele alınır. Günahta ısrarın kalp sarayının hâkimiyetini, inkâra vereceğinin altı çizilir. Kitabın son bölümü “Ölüm ve Ötesi”nde âdemoğlunun yaşayacağı pişmanlık dile getirilir. Topraktan yaratılan insanın o dehşetli günde kendisine bahşedilen ilahi lütfa karşı nankörlük etmesi sonucu “Keşke toprak olsaydım!” diyeceği vurgulanır.
Süreyya MERİÇ
Diyanet Aile Dergisi
KAYISININ MEKÂNI MALATYA
Bu şehre girdiğinizde sizi ilk karşılayacaklar insanlar değildir, binalar değildir, refüjler değildir. Bahar aylarında iseniz uçsuz bucaksız bembeyaz örtüsüne bürünmüş bir mekân görürsünüz, içiniz açılır. Yaz aylarında iseniz, altın renginde meyveler sizi karşılar hani dağ taş her tarafta, canınız çeker. Kış aylarında ise kapkara bir orman görürsünüz, ciğer gibi toprak dersiniz. Sonbaharda ise aynı topraklar sapsarı bir örtüye bürünür, içinize tatlı bir hüzün çöker.
Her şey bir yana bu şehirde mekân kavramı çok önemlidir. Mekân derken bunu yalnızca şimdiki zaman için kullanmıyorum. Bu tarihte de böyle imiş. “Bal şehri” anlamına gelen Malatya kelimesi şimdilerde pek bal üretilmese de balın hoş karakterini insanlarına vermiş desek yeridir. Bal az bulunur ama bulgurun her türünü, sarmanın envaiçeşidini, sulu ve etli yemeklerin nevi şahsına münhasır türlerini burada bulabilirsiniz.
Malatya Hititlerden Urartulara, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar birçok medeniyetin geçiş mekânı olmuş bir kavşak noktasındadır. Elinizi uzatsanız Kahramanmaraş’a, diğer yanda Kayseri’ye, bir diğer yandan Diyarbakır’a uzanırsınız. Sivas, Erzincan, Elazığ ile de komşudur. Malatya’nın hem tarihî hem de doğal gezilecek, görülecek birçok yeri vardır.
Manevi Bir Mekân: Somuncu Baba Türbesi ve Camii
İnsanlar gibi mekânların da bir ruhu olduğuna inananlardan mısınız? Mekânlar ruhuyla bulunduğu ortama hayat verir, derler. İşte Somuncu Baba böyle bir mekân. Bulunduğu konum itibarıyla Malatya’nın Darende’sine farklı bir hissiyat kazandırmış. Bu manevi hissiyata ortak olmak için biz de gezimize Somuncu Baba’yı ziyaretle başlayalım istedik. Aracınıza uygun bir yer bulup park ettikten sonra kâh yolun kenarında kutu içinde kâh ağacın altında selesiyle kayısı satanlar karşılar sizi. Hasat zamanıysa tazesi, sezon sonuysa kurusu… Gönülleri tok olan satıcılar almasanız da tadına bakmanız için bir avuç kayısıyı avucunuza sıkıştırır. Kayısının tadına bakınca anlarsınız Malatya’ya geldiğinizi ve başka yerlerde yediğiniz kayısının aslında kayısı olmadığını. Bir taraftan kayısıların tadına bakıp diğer taraftan gökyüzüne uzanan kayalıkların arasındaki minareye doğru adımlarınızı hızlandırırsınız. Hemen Somuncu Baba Türbesi’ni göreceğinizi zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Bir hengâmenin içine düşersiniz önce, bir taraftan hediyelik eşya satan dükkânlar diğer taraftan Tohma Çayı’nın üzerine kurulmuş kamelyalara bakıp dönüşte otururuz diyerek Somuncu Baba Camii’nin bahçesinden içeri girersiniz. Bahçe soğuk mermerlerle kaplı olmasına rağmen sıcacık bir huzur kaplar içinizi. Türbenin asıl girişine merdivenlerle ulaşılır. Bu merdivenlerde ilgi çekici bir detay var. Merdivenin ortasından olukla inen su ilerde küçük bir havuzda toplanıyor. Bu suyun adı hayat çeşmesi. Suyun akışı insan ömrünü, toplandığı yer ise ölümü ifade ediyormuş. Merdivenleri çıkıp türbenin asıl girişine gelindiğinde Urfa’daki Balıklı Göl’ü andıran ama onun çok çok küçük hâli olan bir havuz karşılıyor ziyaretçileri. Bir duvarı kayalık dağa dayanmış bu mekânın dış duvarından taş oluklarla şadırvana taşınan su, yıllardır akmaya devam etmekte. Somuncu Baba’nın dışı kadar iç mimarisi de görülmeye değer. Mihrabın, minberin ve ahşap tavanın zarafeti görenleri hayran bırakır. Camiyi ve türbeyi ziyaret ettikten sonra camiden ileri doğru devam edip doğa harikası Tohma Kanyonu’nu gezip görmeyen yoktur herhâlde.
Levent Vadisi
Batı istikametinden Malatya’ya geliyorsanız Somuncu Baba’dan sonraki güzergâhınız kesinlikle Levent Vadisi olmalı. Vadi jeolojik oluşumlar, uçurumlar, uzunluğu onlarca metreyi bulan kayalıklar, yüzlerce mağara ve duvarlarındaki kabartmalarla ziyaretçilere görsel bir şölen sunuyor. Oluşumunun altmış beş milyon yıl öncesine dayandığını duyunca da hayretler içinde kalıyorsunuz. Bu oluşumu daha cazibeli bir yer hâline getirmek için kayaların üzerine seyir terası kurulmuş. 28 kilometrelik alanın tam ortasına yapılan bu terasın bir kısmı cam. Camlı kısma geçince adrenalin seviyesinin bir hayli arttığını söyleyebiliriz. Bu sebeple Levent Vadisi, adrenalin tutkunlarının gezilecek görülecek yerler listesinde ilk sıralarda yer alıyor. 104 metre yükseklikte ve aşağısı uçurum olan cam zeminde yürümek oldukça heyecan verici bir deneyim.
Arslantepe Höyüğü
Arslantepe, çok eski bir geçmişe sahip. Merkeze bağlı Battalgazi ilçesinde yer alan höyüğün tarihi MÖ 3500-4000’lere kadar uzanır. Düz bir alana sahip Battalgazi ilçesinde yükseltisiyle hemen dikkatleri çeker. Arslantepe Höyüğüne gitmeden biraz araştırıp okuyarak gitmenizde fayda var. Çünkü bu höyük birçok ilke ev sahipliği yapıyor. Peki adı neden Arslantepe? İncelemeye başlanmadan önce höyüğün yüzeyinde iki tane aslan heykeli duruyormuş. Her yer tamamen toprakla kaplı olduğu hâlde bu iki aslan yüzeyin üzerindeymiş. Böyle olduğu için bu höyüğün adı da Arslantepe olmuş. O zamanlar, Malatya’da müze bulunmadığından bu heykeller Ankara Medeniyetler Müzesine götürülmüş. Daha sonra kazılar başladığında anlaşılmış ki bu iki heykel aslında sarayın kapısında duruyor. Ankara’dan heykeller getirilemediğinden Arslantepe Höyüğünün girişine bu iki heykelin replikası yapılmış ve yerlerine konulmuş.
Arslantepe’yi gezmek zamanda yolculuk yapmak gibi bir şey. Attığınız her adımda tarihin derinliklerine iniyor, saraya buğday götüren bir köylü ya da kral muhafızıyla yan yana yürüyor gibi hissediyorsunuz. Höyüğü gezerken rölyefler, duvarlara işaretlenmiş mühürler dikkatinizi çeker. Adım adım ilerlerken bir taraftan da yukarı doğru çıktığınızı fark edersiniz. Çünkü yürüdüğünüz yol sizi kral tahtının olduğu yere götürür. Burada bulunan kerpiç taht beş bin yıl öncesine ait ve dünyadaki en eski taht olma özelliği taşıyor. Arslantepe’de kamusal bir saray kompleksi görürüz. Arşiv odasının, tapınağın, depoların bulunduğu bu kompleksin daha ancak yüzde onu açılabilmiş.
Kendisi Eski, Adı Yeni Bir Cami
Malatya deyince akla gelen bir diğer mekân da merkezinde bulunan yaş almışların deyimiyle Teze, gençlerin deyimiyle Yeni Cami. Yeni Cami’nin ilginç bir hikâyesi var. Anlatılanlara göre tarihler 1894’ü gösterdiğinde Malatya’da büyük bir deprem olur. O zamanlar Yeni Cami’nin yerinde Hacı Yusuf Cami adında başka bir cami vardır. Bu cami, depremle yıkılınca yerine Yeni Cami yapılmaya başlanır. Hatta bu depremle Malatya’nın da eski yerleşim yeri olan Battalgazi’den (Eski Malatya) şu anki yerine taşındığı söylenir.
Yeni Cami’nin kendine has özellikleri vardır. Ama en ilgi çeken özelliği minarelerinden birinin şerefeden yukarısının olmamasıdır. Bu da yine eski camiden kalma bir parça. 1894 depreminde minarenin üst kısmı yıkılınca bu şekilde hatıra olarak bırakılıyor. Yeni Cami inşaatı kolay kolay bitmiyor en son halkın yardımıyla 1913 yılında tamamlanıyor.
Tamamı kesme taştan yapılmış bu cami Malatya’nın yaşadığı hemen hemen her depremden etkilenmiş. 1964 yılında, 2022 Elazığ depreminde büyük hasar almış. Hatta Elazığ depreminden sonra restore edilip ibadete açıldıktan kısa bir süre sonra 2023 yılındaki 6 Şubat depreminde de büyük hasar almış. Yeni Cami’nin en kısa zamanda eski günlerine geri dönmesini ve tekrar cemaatini kabul etmesini temenni ederek rotamızı başka bir yöne çeviriyoruz.
Cevat Paşa Konağı
Malatya’nın Arapgir ilçesinde yer alan Cevat Paşa Konağı ilçenin Çobanlı Mahallesi’nde bulunur. Sivil mimari yapı olarak bilinen bu konak, yerli halk tarafından Çobanlı Konağı olarak da biliniyor. Cevat Paşa, Çanakkale Savaşı’nda Türk ordusuna hizmetlerde bulunmuş değerli bir komutandır. Konak, Cevat Paşa’nın babası Şakir Paşa tarafından 1890’lı yıllarda yaptırılmış. Evin konumu harika bir yerdedir. Burası sanki karşı taraftaki ilçe merkezini görmek için konulmuş bir tahta benzer. Karşısında ilçe ve ilçenin dayandığı Göldağları bulunur. Cevat Paşa, ilçeyi izlemeyi çok sevdiğinden olsa gerek konaktaki odalardan birine odanın zemininden hafif yüksekte etrafı ahşap trabzanla çevrilmiş bir alan yaptırmış. Bu alan, Cevat Paşa’nın kahve köşesiymiş. Nedense bu odaya girdiğinizde anlatılanların etkisiyle burnunuza kahve kokusu geliyor ve Cevat Paşa’nın köşesinde kahvesini yudumlarken Arapgir’i izlediğini gözünüzde canlandırıyorsunuz.
İlçede Cevat Paşa Konağı gibi tarihî dokuya sahip başka konaklar da var. Zamanda yolculuğa çıkmak isterseniz Osmanlı Devleti’nin yaşam tarzını ve mimarisini bugüne taşıyan diğer konakları da gezebilirsiniz.
Kokunun Mekânı: Reyhan Tarlaları
Malatya’nın Arapgir ilçesine gelmişken reyhan tarlalarına uğramamak olmaz. Kokunun mekânı olmaz derseniz daha burayı görmemişsiniz demektir. Kozluk Vadisi boyunca uzanan reyhan tarlalarına yaklaştıkça esen rüzgârla önce mis gibi kokusu gelir burnunuza. Sonra morun en koyu rengiyle sizi karşılar dalından koparılmayı bekleyen reyhanlar. Bölgede reyhan o kadar meşhur ki sadece yiyecek ve içeceklere tat vermekle kalmamış bölgenin türkülerine de konu olmuş. Bu kadar meşhur mor reyhandan bir dal koparıp kitabınızın arasına koyarak bir Arapgir hatırası olarak saklayabilirsiniz.
Aslında ben size Bakırcılar Çarşı’sında gezerken kulaklarınıza bayram ettirecek çekiç seslerinden, Şire Pazarı’nda inci gibi dizilmiş kayısı paketlerinden, çevre yolundaki Niyazi Mısri Camii’den, çarşının içinde kalmış Söğütlü Camii’den de bahsetmek isterdim ama… 6 Şubat depremiyle bu saydıklarım yerle yeksan oldu. Gençliğinin tüm mekânlarını yitirmiş buz gibi bir yüz ve yaşlı gözlerle bakan çok insan gördüm bu sürede.
Ama Malatya, işte bu sürede hiç olmadığı kadar tarihiyle doğasıyla, acısıyla tatlısıyla ziyaretçilerini bekliyor. Yazının sonuna gelmişken benden size ufacık bir tavsiye; yolunuz Malatya’ya düşerse bütün bu saydığımız mekânları gezdikten sonra bir kayısıcıya uğrayıp gün kurusu kayısı almadan evinize dönmeyin derim.
Zeynep ONAR
Diyanet Aile Dergisi
Bu şehre girdiğinizde sizi ilk karşılayacaklar insanlar değildir, binalar değildir, refüjler değildir. Bahar aylarında iseniz uçsuz bucaksız bembeyaz örtüsüne bürünmüş bir mekân görürsünüz, içiniz açılır. Yaz aylarında iseniz, altın renginde meyveler sizi karşılar hani dağ taş her tarafta, canınız çeker. Kış aylarında ise kapkara bir orman görürsünüz, ciğer gibi toprak dersiniz. Sonbaharda ise aynı topraklar sapsarı bir örtüye bürünür, içinize tatlı bir hüzün çöker.
Her şey bir yana bu şehirde mekân kavramı çok önemlidir. Mekân derken bunu yalnızca şimdiki zaman için kullanmıyorum. Bu tarihte de böyle imiş. “Bal şehri” anlamına gelen Malatya kelimesi şimdilerde pek bal üretilmese de balın hoş karakterini insanlarına vermiş desek yeridir. Bal az bulunur ama bulgurun her türünü, sarmanın envaiçeşidini, sulu ve etli yemeklerin nevi şahsına münhasır türlerini burada bulabilirsiniz.
Malatya Hititlerden Urartulara, Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar birçok medeniyetin geçiş mekânı olmuş bir kavşak noktasındadır. Elinizi uzatsanız Kahramanmaraş’a, diğer yanda Kayseri’ye, bir diğer yandan Diyarbakır’a uzanırsınız. Sivas, Erzincan, Elazığ ile de komşudur. Malatya’nın hem tarihî hem de doğal gezilecek, görülecek birçok yeri vardır.
Manevi Bir Mekân: Somuncu Baba Türbesi ve Camii
İnsanlar gibi mekânların da bir ruhu olduğuna inananlardan mısınız? Mekânlar ruhuyla bulunduğu ortama hayat verir, derler. İşte Somuncu Baba böyle bir mekân. Bulunduğu konum itibarıyla Malatya’nın Darende’sine farklı bir hissiyat kazandırmış. Bu manevi hissiyata ortak olmak için biz de gezimize Somuncu Baba’yı ziyaretle başlayalım istedik. Aracınıza uygun bir yer bulup park ettikten sonra kâh yolun kenarında kutu içinde kâh ağacın altında selesiyle kayısı satanlar karşılar sizi. Hasat zamanıysa tazesi, sezon sonuysa kurusu… Gönülleri tok olan satıcılar almasanız da tadına bakmanız için bir avuç kayısıyı avucunuza sıkıştırır. Kayısının tadına bakınca anlarsınız Malatya’ya geldiğinizi ve başka yerlerde yediğiniz kayısının aslında kayısı olmadığını. Bir taraftan kayısıların tadına bakıp diğer taraftan gökyüzüne uzanan kayalıkların arasındaki minareye doğru adımlarınızı hızlandırırsınız. Hemen Somuncu Baba Türbesi’ni göreceğinizi zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Bir hengâmenin içine düşersiniz önce, bir taraftan hediyelik eşya satan dükkânlar diğer taraftan Tohma Çayı’nın üzerine kurulmuş kamelyalara bakıp dönüşte otururuz diyerek Somuncu Baba Camii’nin bahçesinden içeri girersiniz. Bahçe soğuk mermerlerle kaplı olmasına rağmen sıcacık bir huzur kaplar içinizi. Türbenin asıl girişine merdivenlerle ulaşılır. Bu merdivenlerde ilgi çekici bir detay var. Merdivenin ortasından olukla inen su ilerde küçük bir havuzda toplanıyor. Bu suyun adı hayat çeşmesi. Suyun akışı insan ömrünü, toplandığı yer ise ölümü ifade ediyormuş. Merdivenleri çıkıp türbenin asıl girişine gelindiğinde Urfa’daki Balıklı Göl’ü andıran ama onun çok çok küçük hâli olan bir havuz karşılıyor ziyaretçileri. Bir duvarı kayalık dağa dayanmış bu mekânın dış duvarından taş oluklarla şadırvana taşınan su, yıllardır akmaya devam etmekte. Somuncu Baba’nın dışı kadar iç mimarisi de görülmeye değer. Mihrabın, minberin ve ahşap tavanın zarafeti görenleri hayran bırakır. Camiyi ve türbeyi ziyaret ettikten sonra camiden ileri doğru devam edip doğa harikası Tohma Kanyonu’nu gezip görmeyen yoktur herhâlde.
Levent Vadisi
Batı istikametinden Malatya’ya geliyorsanız Somuncu Baba’dan sonraki güzergâhınız kesinlikle Levent Vadisi olmalı. Vadi jeolojik oluşumlar, uçurumlar, uzunluğu onlarca metreyi bulan kayalıklar, yüzlerce mağara ve duvarlarındaki kabartmalarla ziyaretçilere görsel bir şölen sunuyor. Oluşumunun altmış beş milyon yıl öncesine dayandığını duyunca da hayretler içinde kalıyorsunuz. Bu oluşumu daha cazibeli bir yer hâline getirmek için kayaların üzerine seyir terası kurulmuş. 28 kilometrelik alanın tam ortasına yapılan bu terasın bir kısmı cam. Camlı kısma geçince adrenalin seviyesinin bir hayli arttığını söyleyebiliriz. Bu sebeple Levent Vadisi, adrenalin tutkunlarının gezilecek görülecek yerler listesinde ilk sıralarda yer alıyor. 104 metre yükseklikte ve aşağısı uçurum olan cam zeminde yürümek oldukça heyecan verici bir deneyim.
Arslantepe Höyüğü
Arslantepe, çok eski bir geçmişe sahip. Merkeze bağlı Battalgazi ilçesinde yer alan höyüğün tarihi MÖ 3500-4000’lere kadar uzanır. Düz bir alana sahip Battalgazi ilçesinde yükseltisiyle hemen dikkatleri çeker. Arslantepe Höyüğüne gitmeden biraz araştırıp okuyarak gitmenizde fayda var. Çünkü bu höyük birçok ilke ev sahipliği yapıyor. Peki adı neden Arslantepe? İncelemeye başlanmadan önce höyüğün yüzeyinde iki tane aslan heykeli duruyormuş. Her yer tamamen toprakla kaplı olduğu hâlde bu iki aslan yüzeyin üzerindeymiş. Böyle olduğu için bu höyüğün adı da Arslantepe olmuş. O zamanlar, Malatya’da müze bulunmadığından bu heykeller Ankara Medeniyetler Müzesine götürülmüş. Daha sonra kazılar başladığında anlaşılmış ki bu iki heykel aslında sarayın kapısında duruyor. Ankara’dan heykeller getirilemediğinden Arslantepe Höyüğünün girişine bu iki heykelin replikası yapılmış ve yerlerine konulmuş.
Arslantepe’yi gezmek zamanda yolculuk yapmak gibi bir şey. Attığınız her adımda tarihin derinliklerine iniyor, saraya buğday götüren bir köylü ya da kral muhafızıyla yan yana yürüyor gibi hissediyorsunuz. Höyüğü gezerken rölyefler, duvarlara işaretlenmiş mühürler dikkatinizi çeker. Adım adım ilerlerken bir taraftan da yukarı doğru çıktığınızı fark edersiniz. Çünkü yürüdüğünüz yol sizi kral tahtının olduğu yere götürür. Burada bulunan kerpiç taht beş bin yıl öncesine ait ve dünyadaki en eski taht olma özelliği taşıyor. Arslantepe’de kamusal bir saray kompleksi görürüz. Arşiv odasının, tapınağın, depoların bulunduğu bu kompleksin daha ancak yüzde onu açılabilmiş.
Kendisi Eski, Adı Yeni Bir Cami
Malatya deyince akla gelen bir diğer mekân da merkezinde bulunan yaş almışların deyimiyle Teze, gençlerin deyimiyle Yeni Cami. Yeni Cami’nin ilginç bir hikâyesi var. Anlatılanlara göre tarihler 1894’ü gösterdiğinde Malatya’da büyük bir deprem olur. O zamanlar Yeni Cami’nin yerinde Hacı Yusuf Cami adında başka bir cami vardır. Bu cami, depremle yıkılınca yerine Yeni Cami yapılmaya başlanır. Hatta bu depremle Malatya’nın da eski yerleşim yeri olan Battalgazi’den (Eski Malatya) şu anki yerine taşındığı söylenir.
Yeni Cami’nin kendine has özellikleri vardır. Ama en ilgi çeken özelliği minarelerinden birinin şerefeden yukarısının olmamasıdır. Bu da yine eski camiden kalma bir parça. 1894 depreminde minarenin üst kısmı yıkılınca bu şekilde hatıra olarak bırakılıyor. Yeni Cami inşaatı kolay kolay bitmiyor en son halkın yardımıyla 1913 yılında tamamlanıyor.
Tamamı kesme taştan yapılmış bu cami Malatya’nın yaşadığı hemen hemen her depremden etkilenmiş. 1964 yılında, 2022 Elazığ depreminde büyük hasar almış. Hatta Elazığ depreminden sonra restore edilip ibadete açıldıktan kısa bir süre sonra 2023 yılındaki 6 Şubat depreminde de büyük hasar almış. Yeni Cami’nin en kısa zamanda eski günlerine geri dönmesini ve tekrar cemaatini kabul etmesini temenni ederek rotamızı başka bir yöne çeviriyoruz.
Cevat Paşa Konağı
Malatya’nın Arapgir ilçesinde yer alan Cevat Paşa Konağı ilçenin Çobanlı Mahallesi’nde bulunur. Sivil mimari yapı olarak bilinen bu konak, yerli halk tarafından Çobanlı Konağı olarak da biliniyor. Cevat Paşa, Çanakkale Savaşı’nda Türk ordusuna hizmetlerde bulunmuş değerli bir komutandır. Konak, Cevat Paşa’nın babası Şakir Paşa tarafından 1890’lı yıllarda yaptırılmış. Evin konumu harika bir yerdedir. Burası sanki karşı taraftaki ilçe merkezini görmek için konulmuş bir tahta benzer. Karşısında ilçe ve ilçenin dayandığı Göldağları bulunur. Cevat Paşa, ilçeyi izlemeyi çok sevdiğinden olsa gerek konaktaki odalardan birine odanın zemininden hafif yüksekte etrafı ahşap trabzanla çevrilmiş bir alan yaptırmış. Bu alan, Cevat Paşa’nın kahve köşesiymiş. Nedense bu odaya girdiğinizde anlatılanların etkisiyle burnunuza kahve kokusu geliyor ve Cevat Paşa’nın köşesinde kahvesini yudumlarken Arapgir’i izlediğini gözünüzde canlandırıyorsunuz.
İlçede Cevat Paşa Konağı gibi tarihî dokuya sahip başka konaklar da var. Zamanda yolculuğa çıkmak isterseniz Osmanlı Devleti’nin yaşam tarzını ve mimarisini bugüne taşıyan diğer konakları da gezebilirsiniz.
Kokunun Mekânı: Reyhan Tarlaları
Malatya’nın Arapgir ilçesine gelmişken reyhan tarlalarına uğramamak olmaz. Kokunun mekânı olmaz derseniz daha burayı görmemişsiniz demektir. Kozluk Vadisi boyunca uzanan reyhan tarlalarına yaklaştıkça esen rüzgârla önce mis gibi kokusu gelir burnunuza. Sonra morun en koyu rengiyle sizi karşılar dalından koparılmayı bekleyen reyhanlar. Bölgede reyhan o kadar meşhur ki sadece yiyecek ve içeceklere tat vermekle kalmamış bölgenin türkülerine de konu olmuş. Bu kadar meşhur mor reyhandan bir dal koparıp kitabınızın arasına koyarak bir Arapgir hatırası olarak saklayabilirsiniz.
Aslında ben size Bakırcılar Çarşı’sında gezerken kulaklarınıza bayram ettirecek çekiç seslerinden, Şire Pazarı’nda inci gibi dizilmiş kayısı paketlerinden, çevre yolundaki Niyazi Mısri Camii’den, çarşının içinde kalmış Söğütlü Camii’den de bahsetmek isterdim ama… 6 Şubat depremiyle bu saydıklarım yerle yeksan oldu. Gençliğinin tüm mekânlarını yitirmiş buz gibi bir yüz ve yaşlı gözlerle bakan çok insan gördüm bu sürede.
Ama Malatya, işte bu sürede hiç olmadığı kadar tarihiyle doğasıyla, acısıyla tatlısıyla ziyaretçilerini bekliyor. Yazının sonuna gelmişken benden size ufacık bir tavsiye; yolunuz Malatya’ya düşerse bütün bu saydığımız mekânları gezdikten sonra bir kayısıcıya uğrayıp gün kurusu kayısı almadan evinize dönmeyin derim.
Zeynep ONAR
Diyanet Aile Dergisi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
