MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



TERSÂNE

Alm. Werft (f), Marinearsenal (n), Fr. Arsenal (m), İng. Dockyard, maritime arsenal. Gemi inşâ ve bakımının yapılması için gerekli teknik, lojistik imkânlara sâhip olan ve birçok fabrikanın bulunduğu geniş bir iş merkezine verilen isim. Tersânelerin ilk akla gelen imkânları meyilli kızak yapılar, kuru veya yüzer havuz, kaldırma kapasitesi tonlarca olan büyük vinçler, presler, giyotinler, makina tezgâhları, kaynak makinaları ve kalifiye teknik personeldir. Gemi inşâ ve bakım işlerinin aksamadan yürütülmesi için ayrıca malzeme akışını sağlayan lojistik imkânlar da tersânelerde büyük görevler icrâ eder. Bugünkü tersânelerde, inşâ edilecek gemilerin plânlarını tasarladıktan sonra çizen resimhâneyle iş sırasını ve yapılış şeklini târif eden plânlama kısmı da vardır.

Tersâneler, daha çok askerî maksatlarla kurulmuş olmakla birlikte hem gemilerin inşâsı için faaliyetlerini sürdürmüşler hem de arıza yapan gemilerin sistemlerinin tâmir işleriyle uğraşmışlardır. Dünyânın en büyük tersâneleri ABD’de bulunmaktadır. Bunlardan bir kısmı Boston, Newyork, Philadelphia, Norfolk, Charleston, San Fransisco, Long Beach ve Pearl Harbor askerî tersâneleridir. General Dynamics, General Motors ve daha birçok büyük firmanın özel gemi inşâ sahaları vardır. İngiltere’de büyük tersâneler Portsmonth ve Plymouth’ta; Fransa’nın büyük tersâneleri Cherbaurg, Brest ve Toulon’da bulunmaktadır. Avrupa’daki birçok devletin kendi tersâneleri mevcuttur.

Birinci ve İkinci Dünyâ harplerinde Alman gemi sanâyii çok ileri gitmişti. Bu savaşlar sonunda bu yüksek teknoloji ABD ve Sovyet Rusya’ya taşındı. Rusya savaştan sonra Doğu Almanya ve Polonya’daki tersânelerden söktüğü tezgâh, vinç ve diğer techizatı Leningrad, Nikoloyev, Kherson, Archangel, Sivastopol, Odessa ve Vladivostok tersânelerine taşı(Zeker) sistemlerini yeniledi.

Gemilerin açık denizlerde bakımının yapılabilmesi için İkinci Dünyâ Harbinden sonra yüzer havuzlar inşâ edilmiştir. Yüzer havuzların özelliği bir gemi gibi açık denizlerde hareket etmesi veya çekilmesidir. Havuz sarnıçlarına su alarak dalışa geçer, onarım görecek gemi havuz içine girerek havuzun tekrar yükselmesiyle karinası su üstüne çıkmış olur. Tersânelerin lojistik görevlerini icrâ eden büyük cephâne, akaryakıt, yiyecek gibi malzeme taşıyan seyyar yüzer birlikler de mevcuttur.

Tersânelerimiz: Türkler Anadolu’ya ayak bastıktan sonra denize açılabilmek için tersâneler kurarak kendi gemilerini kendileri yapmışlardır. Türkiye Selçukluları Alanya’da Alâiye Tersânesini kurmuşlardır. Aydıncık Tersânesi, Çanakkale havâlisinde yerleşmiş olan KarasiBeyliği tarafından, Sinop Tersânesi, Candaroğulları Beyliği tarafından kurulmuştur. Orhan Gâzinin emrinde çalışan Karesi asıllı Karamürsel Alp, Karamürsel kasabasında Bizans topraklarında çok gizli olarak tekneler inşâ etmiştir (Bkz. Karamürsel Alp). Karamürsel Beyin tekne tipleri bugün dahi kullanılmaktadır.

Osmanlılarda ilk düzenli tersâne Sultan Yıldırım Bâyezîd Han zamânında Gelibolu’da yapıldı. 1390 senesinde Saruca Paşa tarafından kurulan tersânede büyük gemiler yapılmaya başlandı. Donanma da buraya taşınınca Bizans’ın Akdeniz’le ilgisi kesilmiş oldu.

Gelibolu’dan sonra ikinci büyük tersâne İstanbul’da yapıldı. Fâtih Sultan Mehmed Han, Haliç’te Aynalıkavak semtinde küçük bir tersâne kurdurdu. Haliç Tersânesi adını alan bu tersâne, 1497 yılında Sultan İkinci Bâyezîd Han tarafından genişletildi. Kemâl, Burak ve Pîrî Reis tarafından idâre edilen donanmanın gemilerinin bir çoğu burada inşâ edilmiştir. Mısır ve Suriye’yi fetheden Yavuz Sultan Selim Han, Papa Onuncu Leon’un kendi aleyhine bir ittifak hazırladığını duyunca, bir donanmayla Akdeniz hâkimiyetini elde etmeyi düşündü. Vezir-i âzam Pîrî Mehmed Paşayı bu işe memur ederek dedesi Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından yapılan ve babası tarafından genişletilen Tersâneyi 1515’te daha da büyüterek üstleri kapalı kızaklar inşâ ettirdi. Bu tersânede Kânûnî Sultan Süleyman Han 1527’de göz tâbir edilen kapalı kızakları iki yüze çıkararak, tersâne ihtiyaçları için lüzumlu ambar ve mahzenleri inşâ etmek sûretiyle, Haliç’te mükemmel bir imkân vücûda getirdi.

Gemi inşâsının Avrupa tekniklerine uygun olarak yapılması maksadıyla, Baron de Tott’un tavsiyesi üzerine Haliç’te Karaoğlu semtinde mühendislik eğitimi veren bir okul açıldı (1776). Avrupa’dan gemi inşaat mühendisleri getirildi.

1789 yılında Sultan Mahmûd Han tarafından Haliç Tersânesi tekrar genişletildi. Gemi boylarının büyümesi dolayısıyla kızaklarda tâmirat zor olduğundan kuru havuz yapma yönüne gidildi. Haliç Tersânesinin Azapkapı yönünde bir kuru havuz inşâ edildi. Daha sonra 1825 yılında boyu 85,34 m, genişliği 19,20 m ve çektiği su 7,31 m3 olan gemileri alabilecek ikinci bir taş havuz inşâ edilmiştir. 1857 yılında üçüncü havuza başlanmış fakat Sultan Abdülmecîd Hanın 1860’ta vefâtı üzerine inşaat durmuş, daha sonra Sultan Abdülazîz Han zamânında tekrar başlanmış 1869’da tamamlanmıştır. Bu taş havuz 115,82 m uzunluğunda, 21,94 m genişliğinde, 8,53 m3 su çeken gemileri havuzlamaya elverişli büyüklüktedir.

Sultan Mahmûd Han zamânında inşâ edilen taş havuz, 1874 yılında Sultan Abdülazîz Han tarafından büyütülmüş, böylece bu havuz 153,92 m boyunda, 19,20 m genişliğinde, 7,31 m3 su çeken gemileri havuzlamaya müsâit bir hâle gelmiştir. Tanzimat devrinde tersânenin Hasköy kısmına Vâlide Kızağı, Taşkızak ve Ağaçkızak inşâ edilmiştir ki, Taşkızak’ın inşaatı 1840’ta bitirilmiştir.

Haliç Tersânesinde bu havuzlar hâlen kullanılmakta olup, sâdece kapakları değiştirilmiştir. Ecdattan kalan bu eserler tamâmen Türk mühendis ve işçisinin emeğiyle yapılmıştır. Bugün özel teknikler kullanılarak yapılan havuz inşaatları düşünüldüğünde eskilerin, o günkü imkânlarla nasıl yapılabildiği hâlen tam olarak bilinmemektedir. O günlerden kalan bu taş havuzlardan başkaca hiçbir taş havuzumuz (Kuru havuz) yoktur. Pendik Tersânesinde 1969 senesinde büyük bir kuru havuz inşaatına başlanmışsa da sâdece hafriyatı yapılıp bırakılmıştır.

Öte yandan Yavuz Sultan Selim Han zamânında sınırlar Mısır’a kadar ulaşınca harekât ve lojistik destek kolaylıkları sağlamak maksadıyla Süveyş ve Mısır kaptanlığı adıyla bağımsız bir kaptanlık kurdular. Bu donanma 1532 yılında 80 parça olarak Mısır Beylerbeyi Süleyman Paşa zamânında kurulmuştu. Gemi ihtiyaçlarını karşılamak için de Süveyş Tersânesi tesis edilmişti. Bu donanmayla Hint ve Umman denizlerinde faaliyet gösteren Portekizlilerle mücâdele edildiği gibi, Hindistan taraflarındaki İslâm ülkelerine de yardım yapılmıştır.

Osmanlılar Macaristan’ı fethettikten sonra, Tuna Nehri üzerindeki Rusçuk şehrinde tersâne yaptılar. Burada hafif nehir gemileri yapılır ve onarılırdı. Ayrıca kışın gemiler, bu tersânede kışlarlardı. Yerleri bakımından önemli olan bu tersânelerin yanında Basra ve çevresini korumak için Birecik (Urfa)te küçük bir tersâne kuruldu. Hafif gemilerin yapıldığı bu tersânede 18. yüzyıl sonlarında Fırat’ta çalışmak için hafif bir filo (ince donanma) donatılmıştı. Büyük harp gemisi inşaasına müsâit Gemlik Tersânesiyse 19. yüzyıl sonuna kadar faaliyetini sürdürmüştür.

Diğer bir Osmanlı tersânesi de İzmit Tersânesidir. Eski şekli bilinmeyen bu tersânenin muhâfaza duvarları 1838 yılında Sultan İkinci Mahmûd Han tarafından yapılmıştır. Bu tersânenin kapasitesi hakkında bir fikir edinilmesi için muhtelif senelerde inşâ edilmiş bâzı gemilerin vasıfları aşağıda verilmiştir.

Feyziye Kalyonu: 1836’da inşâ edilmiştir. Geminin boyu 60,35 m, genişliği 16,76 m ve çektiği su 7,01 m3tür.

Feyzi Rahman Firkateyni: (Firkateyn: Üç direkli, hem güvertesinde, hem ambarında otuzdan yetmişe kadar topu olan 1500 kadar mürettebatlı, yalnız yelkenle yürüyen ve yelken donanımı tam, ağır harp gemisi) 1828 yılında inşâ edilmiştir. Boyu 39,32 m, genişliği 10,67 m ve çektiği su 4,57 m3tür.

Hüdâvendigâr Firkateyni: 1860 yılında inşâ edilmiştir. Boyu 52,42 m, genişliği 31,1 m ve çekdiği su 6,40 m3tür.

Peyki Ticâret Gemisi: 1840 yılında inşâ edilmiştir. Boyu 36,58 m, genişliği 8,53 m, çekdiği su 1,83 m3tür.

Şadiye Kalyonu: 1857 yılında inşâ edilmiştir. Boyu 97,54 m, genişliği 17,68 m, çektiği su 8,38 m3 olup, makine beygir kuvveti 650’dir.

Bugün Türkiye’de gemi inşâ edebilecek kapasitede; Pendik Tersânesi, Camialtı Tersânesi, Gölcük Tersânesi, Taşkızak Tersânesi mevcuttur. Camialtı Tersânesiyle Taşkızak Tersânesi Osmanlılar zamânından kalma tersâneler olup, tezgah kapasiteleri yönünden geliştirilmiştir. Gölcük Tersânesi Komutanlığının kuruluşu 1926 senesine rastlar. Yavuz’un havuzlanması maksadıyla başlatılan onarım tesisleri 1942 senesinde makine fabrikası, döküm fabrikası ve tekne fabrikalarının inşaasıyla tersâne hâline dönmüştür. Tersânenin asıl gelişmesi 1947 senesinden sonra NATO yardımları çerçevesinde olmuştur. Bugün Gölcük Tersânesinde denizaltı, muhrip, fırkateyn, çıkarma araçları 30.000 dwt’luk sivil gemiler yapılabilmektedir. İstanbul Tuzla’daki Pendik Tersânesi Türkiye’nin en büyük tersânesi olup, 1980 senesinde tam faaliyete geçmiştir. Büyük tersâneler yanında küçük tâmir atelyeleri de faaliyetlerini sürdürmektedir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
TERMOMETRE

Alm. Thermometer (n), Wärmemesser (m), Fr. Thermomètre (m), İng. Thermometer. Sıcaklık ölçen âlet. Termometrelerin çalışma prensibi, pekçok maddenin sıcaklıkla genleşmesi esâsına dayanmaktadır.

En sık rastlananı cıvalı termometredir. Bu çok küçük kesite sâhip ve üst ucu kapalı bir tüpten ibârettir. Alt ucundaysa içinde cıva bulunan küresel veya silindirik bir hazne bulunur. Isıtılmasıyla, civa genişler ve tüpte yükselir. Tüpün kesitinin küçük olmasından dolayı az bir hacim büyümesinde cıvanın yükselmesi oldukça fazladır. Termometre iki sâbit nokta arasında kalibre edilir. Bunlar suyun donma noktasıyla kaynama noktasıdır. Normal atmosfer basıncında (760 mm cıva basıncı) bu iki nokta arasındaki mesâfe Celcius termometresinde 100 eşit parçaya bölünür. Bunların her biri bir Centigrad’ı (1°C) gösterir. Fahrenheit ölçüsündeyse bu 180 eşit parçaya bölünür. Bunların her biriyse Fahrenheit’i (1°F) gösterir. Bu ölçümde, suyun donma ve kaynama noktası sırayla 32°F ve 212°F olarak belirlenir. Réamur ölçümündeyse bu noktalar 0°R ve 80°R olarak isimlendirilir. Ara da 80 parçaya bölünür. Cıva -39°C’de donduğu için çok düşük sıcaklıkların ölçümü için uygun değildir. Bu tür olanlar donma noktası düşük olan renkli alkolle doldurulmuştur. Ulaşılabilecek en düşük sıcaklık mutlak sıfır olup, -273,16°C’dir. Mutlak sıfırdan başlayan bir ölçü de Kelvin’dir, yâni -273,16°C= 0°K’dır.

Termokupl: Farklı iki metal veya metal alaşımı telin (meselâ, bakırla demir gibi) birleştirilmesi ve bundan sonra birleşimlerden birinin sâbit sıcaklıkta tutulurken, diğerinin ısıtılması sonucu iki bileşim arasında bir termo-elektrik potansiyel farkı ortaya çıkar. Bu potansiyel farkı (volt), sıcaklığın farkının büyüklüğü nispetinde büyük olur ve voltmetreyle okunabilir. Bu voltmetrenin verilen sıcaklık için kalibre edilmesi sonucu, sıcaklık ölçebilecek bir termokupl elde edilmiş olur. Tek bir termokuplun verdiği voltaj birkaç milivolt gibi çok küçüktür. Yüksek voltaj için sıcak ve soğuk bileşimlere sâhip termokuplların sayısı arttırılır ve seri bağlama yapılır. Böylece termopil veya termo elektrik pil elde edilmiş olur.

Direnç termometresi: Bu bir iletkenin elektrik akımına karşı gösterdiği direncin sıcaklıkla değişimine dayanan bir âlettir. Metallerin pek çoğunun sıcaklıkları arttıkça elektrik geçirgenlikleri azalır. Ortaya çıkan direnç belirli sınırlar içinde, sıcaklıkla orantılıdır. Termometrede kullanılan direnç platin veya nikel tel şeklinde olup, direnci 0°C’de 100 ohm olacak şekilde düzenlenir. Sıcaklık değişimiyle direnç değişimi, akım şiddetinin değişimi olarak, meselâ çapraz bobin âletiyle ölçülür. Bu âletin göstergesi her iki bobinden geçen akım şiddeti (0) ile orantılı sapar. Bir bobindeki akım sıcaklıktan etkilenmeyecek şekilde direnç yoluyla sâbit tutulurken diğer bobindeki akım termometre telindeki sıcaklıkla değişen direnç yoluyla belirlenir.

İki metalli termometre: Benzer olmayan iki metal şeritin birleştirilmesinden meydana gelir. Farklı uzama katsayısına sâhip olan bu maddeler ısıyla farklı boylarda uzarlar. Spirâl şeklinde düzenlenen bu çeşit termometreye konacak gösterge, sıcaklıkla değişiminde hareket ederek sıcaklığın ölçüsünü bildirir. Göstergenin bilinen sıcaklıklarla kalibre edilmesi gerekir.

Pirometre: Cıvalı termometrelerle ölçülmesi mümkün olmayan yüksek sıcaklıkları ölçmeye yarayan bir tür termometredir. Sıcaklığı ölçülmesi istenen cismin yaydığı radyasyon enerjisinin ölçülmesi esâsına dayanır. Optik ve radyasyonlu pirometreler olmak üzere başlıca iki çeşidi vardır.

Optik pirometrede sıcaklığı ölçülecek cismin yaydığı görünür radyasyonun parlaklığı, pirometre üzerindeki tungsten filamanlı bir lâmbanın ışığının parlaklığıyla mukâyese edilir. Tungsten lâmbanın parlaklığı, bir potansiyometre vâsıtasıyla voltaj değiştirilerek, cismin yaydığı ışığın parlaklığına eşit olana kadar ayarlanır. Parlaklıklar aynı olduğu anda göstergeden direkt olarak sıcaklık okunur. Çünkü gösterge voltaj-sıcaklık arasındaki bağıntıya göre kalibre edilmiştir. Bu metodla 500-3000°C arası sıcaklıklar ölçülebilir. Özel camlar kullanılarak bu sıcaklık daha da arttırılabilir.

Radyasyon pirometreleri optik pirometrelerin aksine geniş dalga boylarıyla çalışır. Sıcaklığı ölçülecek cismin yaydığı radyasyon; termopil, bolometre ve fotoelektrik pil gibi bir hissedici termik eleman üzerine mercekle odaklanır. Bu termik eleman sıcaklığa göre kalibre edilmiş voltmetre gibi bir âlete bağlı olduğundan âletin göstergesi direk olarak sıcaklığı verir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
TERMODİNAMİK

Alm. Thermodynamik, Wärmekraftlehre (f), Fr. Thermodynamique (f), İng. Thermodynamics. Enerji ve enerji dönüşümlerini, entropiyi ve burada maddenin fizikî özellikleri arasındaki bağıntıları inceleyen bir ilim. Termodinamik fiziğin bir koludur. Diğer ilimlerde olduğu gibi, termodinamik de esas olarak önce gözleme, deneye dayanır. Sonra elde edilen neticelerden termodinamiğin kânunları formüle edilir. Bu kânunlar, termodinamiğin sıfırıncı, birinci, ikinci ve üçüncü kânunlarıdır. Sıfırıncı kânun ısıl denge ve sıcaklıkla, birinci kânun enerjiyle, ikinci kânun entropiyle ve üçüncü kânun mutlâk entropiyle ilgilidir. Mühendislik problemlerinin çözümünde en çok termodinamiğin birinci kânunu ve ikinci kânunu kullanılır.

Kapalı sistemler için termodinamiğin birinci kânunu, herhangi bir hal değişimindeki ısı değişimi, iş değişimi ve iç enerji değişimi arasındaki bağıntıyı belirler. Buna göre ısı değişimiyle iş değişimi arasındaki fark iç enerji değişimine eşittir.

Sıcaklıkla ısı birbirinden ayrı kavramlardır. Sıcaklık sisteme âit bir özelliktir. Isı ise sisteme âit özellik değildir. Isı, sistem sınırında sıcaklık farkından dolayı meydana gelen enerji akışıdır. Bu sebeple, denizin veya havanın sıcaklığı şu kadar derece demek doğru, fakat ısısı şu kadar derece demek yanlıştır. Sıcaklık ve ısı ifâdeleri çoğu zaman gazetelerde, radyoda ve halk arasında yanlış kullanılmaktadır.

Termodinamiğin ikinci kânununun iki ifâdesi vardır:

Kelwin Planck ifâdesi: Bir ısı kaynağından ısı çekerek bu ısının tamâmını işe çeviren bir ısı makinası yapmak mümkün değildir.

Clausius ifâdesi: Düşük sıcaklıktaki bir ortamdan yüksek sıcaklıktaki bir ortama ısı nakli ancak dışarıdan bir enerji vermek sûretiyle mümkün olur (buzdolaplarında olduğu gibi).

Termodinamiğin ikinci kânununun önemli konularından biri de entropidir. Kâinattaki bütün olaylarda entropi (değişiklik) artışı vardır. Bu sebeple kâinatın entropisi hızla artmaktadır. Nihâyet kâinatın entropisi maksimum noktaya gelecektir. Maksimum olması demek, daha fazla artmaz demektir. Bu da entropi artışını meydana getiren kâinattaki olayların durması demektir. Kâinattaki olayların durması, bitmesi demekse kıyâmetin kopması demektir. Burada olduğu gibi, müsbet ilimler doğru anlaşılır ve herhangi bir felsefî görüşe âlet edilmezse insanı gerçeğe ve Allah’a götürmektedir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
TERLİKSİ HAYVAN (Paramaecium)

Alm. Paramaecium (n), Fr. Paramécie (f), İng. Paramecium. Familyası: Paramesyumgiller (Paramaeciidae). Yaşadığı yerler: Tatlı ve acı sularda serbest hâlde yaşarlar. Özellikleri: Vücutları kirpiklerle bezenmiş bir hücreli mikroorganizmalar. Kirpikleriyle hareket ederler. Çeşitleri: Sekiz türü vardır. Kirpikliler (Ciliata) sınıfının tüm kirpikliler (Holotricha) takımından, çoğunlukla tatlı sularda yaşayan bir hücreli birkaç türe verilen genel ad. Sekiz türü bilinmektedir. Yedi tânesi durgun veya akarsularda, biri acı sularda yaşar. Büyüklükleri 0,07 mm ile 0,30 mm arasında değişir. Mikroskopta görünüşü bir terliğe benzer. “Paramesyum” olarak da bilinir. Paramesyumda vücut “pelikula” denen sert bir örtüyle kaplıdır. Pelikula kıla benzer “sil” denilen 2500 kadar titrek tüyle örtülüdür. Bu stoplazmik tüylerin hareketiyle hayvan su içinde ekseni etrafında dönerek ilerler.

İki çekirdeğe sâhiptir. Büyüğüne “makro nukleus” küçüğüne “mikro nukleus” adı verilir. Büyük çekirdeğini kaybeden terliksi ölür. Pelikulanın dibinde, yuvalarında kıvrılı duran “trikosist” denen savunma iplikleri vardır. Tehlike ânında gerilerek dışarı fırlarlar. Vücudun 2-3 misli kadar uzayabilirler. Bu yapılar, hayvanı bir yere bağlamakta, avını yakalamada ve korunmada kullanılır.

Yiyecekleri; bakteriler, diğer küçük organizmalar ve organik maddelerdir. Hareketsizken ağız çevresindeki kirpiklerin hareketiyle bir su akımı meydana gelir. Ağız içine giren besin, ağız yutağının sonunda bir besin kofuluyla çevrilerek ağızdan ayrılır ve vücutta dolaşır. Besin enzimleriyle koful içinde sindirilir. Artık katı maddeler hücre anüsünden, vücutta biriken fazla su “kontraktil koful” denen boşaltım organelleriyle dışarı atılır. İki adet olan boşaltım kofulları sırayla çalışır. Biri çalışırken diğeri dinlenir. Yarım saat içinde vücut hacmine eşit suyu boşaltabilirler.

CO2 ve NH3 gibi artık gazlar da osmozla dışarı atılır. Solunum için gerekli oksijen de yine deriden osmozla alınır. Çoğunlukla bölünmeyle ürerler. İyi beslenen bir paramesyum bir günde 4-5 defâ bölünür. Bâzan iki fert karşılıklı gelerek gen alış verişi yaparlar. Bu çeşit eşeyli üremeye “konjugasyon” adı verilir.

Isı, ışık ve kimyâsal etkilere karşı hassastırlar. Bâzı terliksilerde “nötromotor” denilen çok basit sinir telleri ağı vardır. Etkilere göre çeşitli durumlar alırlar. Uygunsuz şartlarda “kist” hâline dönüşerek uzun zaman dayanırlar. Yağmur suları ve rüzgârla değişik ortamlara taşınırlar. Su birikintilerinin çoğunda terliksi hayvanlara rastlamak mümkündür. Bol oldukları zaman suyun yüzeyinde beyaz toz hâlinde gözle de fark edilebilirler.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
TERLEMEK (Tıp)

Alm. Schwitzen, Fr. Suer; transpirer, İng. To sweat, to perspire. Vücuttaki ter bezleri tarafından özel bir vücut sıvısının ifraz olunması. Ter bezleri sâdece memelilerde bulunur. Cildin derinlerinde yerleşir ve yüzeye kıvrımlı bir salgı kanalıyla açılırlar. Terin % 98’i su, % 2’si ise çeşitli kimyevî maddelerdir (tuz, yağ asitleri, üre, sülfatlar, albümin ve bâzı aminoasitler).

Memelilerin nispeten yüksek bir vücut sıcaklığına sâhip olmaları çok uygun bir durumdur. Eğer bir memelinin vücut ısısı 30°C olsaydı, bu canlının, hava sıcaklığı 37°C olan bir yerde yeterince terleyip, bunu buharlaştırarak kendini serinletmesi mümkün olmayacaktı. İnsanlarda terin buharlaşmasıyla meydana gelen serinlemenin, vücut ısısının desteğinde ne kadar mükemmel bir mekanizma olduğu buradan da anlaşılmaktadır.

Sıcaklığa bağlı terleme fizyolojik bir olaydır, fakat aşırı durumlarda vücûdun sıvı dengesini bozabilir. Bâzı araştırıcılara göre en fazla ter çıkarabilme kapasitesi saatte 3-4 litredir. Aşırı terleme vücuttan yüksek oranda su kaybına yol açar. Bu su, ter bezlerinin kılcal damarlarından geçerek kandan alınırken öte yandan başka vücut kompartımanlarınca yerine konulmaktadır. Bu derece aşırı bir su kaybı, su içmek gibi bir yolla yerine konulmadan devam ettirilemez.

Hava sıcaklığındaki 1°Clik bir artış için ter atılımı saatte 20 gr’lık bir artış gösterir. Terle berâber çeşitli tuzların da atılması sözkonusudur, böylece su ve elektrolit dengesi korunmaktadır. Aşırı terlemeyle kaybedilen tuz da diyetle yerine konulmalıdır. Aksi takdirde aşırı terleyen birisi sâdece su içerse, neticede su zehirlenmesi denen bir durum ortaya çıkar.

1 ml ter buharlaştığında vücuttan 0,58 kalorilik ısı atılır. Ter buharlaşmayıp akarsa ısı atılamaz. Hava kuru olduğunda vücut aşırı sıcaklara dayanır. Havadaki nem, terlemeyi zorlaştırır.

İki tip ter bezi vardır:

1. Ekrin ter bezleri: Kasıklar, tırnak, yanaklar, dudak kırmızısı hâriç olmak üzere vücûdun her tarafında rastlanır. Bilhassa el ayası ve ayak tabanında çok fazla bulunur. Bütün vücutta iki milyon kadar ekrin ter bezi bulunduğu sanılmaktadır. Ekrin bezler, sempatik sinir sistemi kontrolunda vücut ısısını ayarlar. Dâhili sıcaklık artınca ekrin bezlerin cilt yüzeyine salgıladıkları su buharlaşarak sıcaklığı atar. Ekrin ter bezleri üç tip uyarı neticesinde ter maydana getirirler. İlk olarak bütün bezlerin hissedilmeyen terleme denilen günde yaklaşık yarım litreyi bulan normal bir salgısı vardır. İkinci olarak sıcaklık artışının yol açtığı terleme vardır. Üçüncü olarak da sıkıntı ve streslerin alın, avuç içi, ayak tabanı ve kasıklardaki bezlerde salgı artışına yol açması. Bâzı araştırıcılara göre ekrin ter bezlerinin boşaltım vazifesi de vardır.

2. Apokrin ter bezleri: Koltuk altı, kasıklar ve meme başları gibi mahdut bölgelerde rastlanan büyük bezlerdir. Apokrin bezler cinsî hayatta rol oynarlar. Renkli ırklarda beyazlara göre, kadınlarda erkeklere göre daha fazladır. Apokrin ter bezleri bulûğ çağında bâzı hormonal değişikliklerle uyarılana kadar faaliyet göstermezler. Apokrin bezler kıl folikülleriyle birlikte yağlı bir ter meydana getirmektedir. Ekrin ter bezlerinin salgısındaysa yağ yoktur. Apokrin ter bezlerinin salgısı salgılandığında kokusuz olup, bakterilerce kokulu yağ asitlerine parçalanırlar.

Ter ifrazatındaki bozukluklar: Ter bezlerinin hiç vazife görmemesi hâline “anhidrozis” denir. Genellikle doğuştandır. Cilt kırmızı ve sıcaktır. Tedâvide, deri yağlanır ve nebatî bir rejim verilir.

Ter bezlerinin normalden fazla çalışması hâline de “hiperhidrozis” denir. Aşırı sıcaklarda ve şişmanlıkta görüldüğü gibi, tüberküloz, hipertiroidi gibi bâzı hastalıklarda da görülür. Mevzî (lokal) olan aşırı terlemeye bilhassa avuç içi, ayak tabanı, koltuk altında rastlanır ve streslerle artar. Genel ve lokal fazla terlemelerde tedâvi asıl hastalığa göre yapılır. Lokal terlemelerde % 5 tanenli gliserin veya % 20 formalin solüsyonu kullanılabilir. Deodorantlarda bulunan % 25 yoğunluktaki alüminyum klorhidrat ter bezlerinin çıkışlarını kasıp, terin çıkışını önler.

Terin çok fenâ kokulu olmasına “osmidrosis” denir. Ayaklar, koltuk altı ve kasıklarda olur.

Organik hidrozlar (Ter bezi hastalıkları)

a) İsilik. (Bkz. İsilik)

b) Ter bezlerinin iltihapları: Koltuk altı ter bezlerinin iltihaplarına köpek memesi ismi verilir, çok ağrılıdır. Tedâvide antibiyotik verilir. Boşaltım yapılır, fakat tekrar etmeye ve nedbeleşmeye meyillidirler.

Ter bezi hastalıklarına hidrozlar da denir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
TEREYAĞI

Alm. Butter (f), Fr. Beurre (m), İng. Butter. Sütün yayıklanmasıyla elde edilen yağ. Elde ediliş şekillerine göre köy tereyağları, süthâne tereyağları ve pastörize tereyağları olarak adlandırılırlar.

Tereyağı bâzı yörelerde yoğurttan, bâzı yörelerde sütten yapılır. Yoğurttan yapılan lezzet ve rayiha bakımından diğerinden üstünse de randımanlı olmayışı yüzünden tereyağı endüstrisinde kullanılmaz. Türkiye’de Vakfıkebir (Trabzon) tereyağlarının meşhur olması yoğurttan yapılmasındandır. Sütten tereyağı elde etmek için önce krema elde edilmekte, bilâhare bundan tereyağı yapılmaktadır. Krema elde etmek için merkezkaç kuvvetiyle çalışan makinalardan faydalanılır. Elde edilen krema pastörize edildikten sonra nötralize edilir. Yâni fazla asitliği bertaraf edilir. Pastörize edilmiş kremaya, tereyağına tad ve koku veren mikroorganizmalar öldüğünden laktik ve aromatik kültürler ilâve edilir. Bu şekilde kültür ilâve edilmiş krema özel kaplarda 12-15°C’de olgunlaşmaya bırakılır. Olgunlaşma neticesinde krema yayıkta yayıklanarak tereyağı ve ayran kısmı ayrılır. Tereyağı malaksör denilen makinaya alınarak karıştırılmak ve yoğrulmak sûretiyle suyu ve kıvâmı ayarlanır. 4-8°C’lik odaya nakledilerek soğutulur ve paketlenir.

Tereyağının bozulmasını, acılaşmasını önlemek için suyunun iyi ayarlanması gerekir. Yine aynı maksat için % 1,5-2 geçmemesi şartıyla saf, temiz kayatuzu ilâve edilebilir. Bâzı memleketlerde gıdâ nizamnâmelerinde tereyağı bozulmalarını önlemek için sorbik asit benzeri organik asitlerin kullanılması serbesttir.

Süt hayvanının cins ve ırkına bağlı olmak kaydıyla 5-10 kg sütten 1 kg tereyağı elde edilmektedir. Tereyağının terkibinde ortalama olarak % 84 yağ, % 0.8 protein, % 0.5 karbonhidrat, % 0.2 kül ve % 15-16 su vardır. A ve D vitaminlerince zengindir. Bu bileşimdeki 100 gr tereyağı 785 kilo kalori enerji verir.

Tereyağının damar sertliğine sebep olduğu ileri sürülmekle berâber, yeni yapılan araştırmaların bunu teyid eder mâhiyette olmadığı dikakti çekmektedir. Bu iddia tereyağının bünyesinde bulunan kolesteroldan kaynaklanmaktadır.

Güneydoğu Anadolu’da tereyağının eritilmesiyle elde edilen bir yağ vardır ki, buna sâdeyağ denir. Bunun içerisine bâzı hayvanî iç yağlar da karıştırılabilmektedir.

Tereyağının kötü şartlar altında elde edilmesinden veya kötü muhâfazasından bâzı bozukluklar meydana gelmektedir. Bunlar:

1. Acılık: Yağın kimyevî değişikliğinden ileri gelir. Yağın elde edildiği sütün veya kremanın pastörizasyonu ve iyi bir mukâyesesiyle önüne geçilebilir.

2. Peynir tadı: Bâzı mikroplarca kazeinin parçalanmasıyla meydana gelir. Pastörizasyonla önüne geçilebilir.

3. Maya tadı: Mayalar sebep olur. Çâresi pastörizasyondur.

4. İç yağı tadı: Işık ve bâzı ağır metallerin (demir ve bakır) tuzlarıyla temas hâlindeki yağlarda görülür.

Demir ve bakır kaplarda muhâfaza edilerek yağların direkt olarak temâsı önlenmelidir.

Tereyağı buzdolabı şartlarında saklanmalıdır.

Tereyağı herkese tavsiye edilebilecek çok üstün bir gıdadır.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
TENİS

Alm. Tennis (-spiel) (n), Fr. Tennis (m), İng. Tennis. Dikdörtgen şeklindeki kort adı verilen bir sahada iki veya dört kişi tarafından oynanan bir oyun. Topa raketle vurularak sahanın ortasındaki ağın üzerinden geçirilir. Gâye topa karşı oyuncunun karşılayamayacağı bir şekilde vurarak puan kazanmaktır. İlk defâ İngiltere’de çimenler üzerinde oynanan bu oyuna çim tenisi denmekteydi. Bugün sâdece tenis olarak adlandırılır.

Her yaşta insan tarafından amatör ve profesyonel olarak oynanan popüler bir oyun olan tenisin oyun kuralları 1913’te kurulan Milletlerarası Çim Tenis Federasyonu tarafından tespit edildi.

Tenis kortunun uzunluğu 23,77 m, eni 8,2 m’dir. Dört kişinin oynadığı kortlar biraz daha geniştir. Kortun tam ortasında 0,91 m yükseklikte bir ağ orta çizgiden her iki tarafa 6,4 m uzaklıkta servis çizgileri bulunur. Çift kişiyle oynanan kortlarda bir de kortun boyuna olan diğer bir çizgi vardır. Kortun yüzeyi çimen, beton, tahta gibi maddelerle kaplı olabilir.

Oyunda kullanılan top, çapı 6,35 cm ve sarı veya beyaz bir bezle kaplı bir küredir. Top 254 cm’den bırakıldığında 134,62-147,32 cm zıplayacak şekilde şişirilir. ABD’de daha çok zıplayan basınçlı toplar da kullanılır. Topa vurmaya yarayan raket tahta, demir, alüminyum veya plastikten yapılıp, ağırlığı 368,5-425 gram olmakla birlikte, ağırlık ve büyüklük husûsunda herhangi bir tahdit yoktur. Boyu 71 cm olan raketin bir sapı bir de naylon tellerle örtülü oval topa vurma kısmı vardır.

Puanlama: Oyunda alınan puanlar sayı, oyun, set ve maç olarak adlandırılır. Topu karşı tarafa geçiremeyen tarafın karşısındaki rakip puan kazanır. Bir tarafın oyunu kazanabilmesi için dört sayı kazanması gerekir. İlk üç sayıda kazanılan puanlar sırayla 15, 30 ve 40’tır. Dördüncü sayı oyun sayısıdır. Her iki tarafın 3 sayı neticesinde puanlarının 40-40 eşit olması hâlinde oyunu kazanmak için bir avantaj olmak üzere peşpeşe iki sayı almak icâbeder. Alamazsa tekrar berâbere olur. 30-0’lık bir skora 30-Löve adı verilir. Altı oyun kazanıldığında set kazanılmış olur. Netice 5-5 ise, seti kazanmak için bir tarafın peşpeşe iki oyun kazanması gerekir. Oyun eğer erkek ve kadınlı oynanıyorsa üç setin ikisini, erkekler oynuyorsa beş setin üçünü alan maçı kazanır

Puanlamadaki enteresan kâideler maçların çok uzun sürmesine sebep olabilir. Teklerde en uzun maç 1966’da Varşova’da King’s Cup Turnuvasında oynanmış ve 126 oyun neticesinde maç 27-29, 31-29, 6-4 skoruyla, çiftlerde 1967’de Newport Casino Dâvetinde 147 oyun neticesinde maç 3-6, 49-47, 22-20 skoruyla bitmişti. Bu tür uzun maratonları önlemek için 1970’te puan sisteminde bâzı değişiklikler yapıldı. Buna göre oyunlar 6-6 ise sırayla atılan 9 servisten 5’ini atan seti veya maçı kazanır. Âni-ölüm sistemi denen bu kuralın bulucusu ABD’li James Van Alen 1958’de Vass diye adlandıran bir sistem geliştirdi. Bu sistemin de skora tesir eden bâzı husûsiyetleri vardı.

Oyun kuralları: Hangi oyuncunun hangi tarafta oynayacağını ve hangisinin ilk servisi atacağını tespit etmek için para atılır. İlk servis kort dışından atılır. Atılan serviste top ağa ve karşı sahanın dışına çıkmaması gerekir. Peşpeşe iki servisi kaybeden sayıyı kaybeder. Ağa çarparak karşı sahaya düşen servise “let ball” denir. Bu durumda servis yenilenir. Ağa değme oyun içinde olursa oyun devam eder. Servisler sırayla kortun sağ ve sol dışından atılır. Tek sayılı oyunlarda kort değiştirilir. Topa yere vurmadan veya bir kere zıpladıktan sonra vurulur.

Oyunun esasları: Topa vuruş şekilleri servis, ön ve arka sürüşler, vole ve küt inme olmak üzere beş türlüdür. Raketin tutuş şekli oyuncuya bağlıdır; doğulu, kıtasal ve batılı gibi adlar alır. Doğulu ve kıtasal tutuş şeklinde raketin iki yüzü, batılı şekildeyse raketin tek yüzü kullanılır. Ön ve arka sürüşler topun yatay vuruşla karşı sahaya gönderilmesidir. Vole, topun raketle duvar gibi kesilmesi; küt inme, yüksek toplara servis atar gibi vurulmasıdır.

Tenis oyununun başlangıcı: 1873’te İngiliz Walter C. Wingfield tarafından başlatıldı. Çim sahalarda zevk olarak oynanıyordu. Ağ yüksekliği, yapılan bâzı değişikliklerden sonra 1884’te 0,91 m olarak belirlendi. İlk tenis şampiyonası turnuvası 1877’de Londra dışında Wimbledon’da yapıldı. Sonradan gözde bir spor hâline geldi. ABD, Kanada ve Avustralya’ya yayıldı. İlk profesyonel tenis 1926’da oynanmaya başladı.

Tenis turnuvaları esas olarak üç katagoriye ayrılır. Birincisi, amatörler de dâhil bütün oyuncuların alındığı açık turnuva; ikincisi, sâdece profesyonellerin oynadığı turnuva; üçüncüsü ise millî amatörler kuruluşuna bağlı profesyonellerin oynadığı bağımsız turnuvadır. Diğer bâzı önemli turnuvalarda sâdece amatörler oynar.

Yurdumuzda tenis oyununu ilk defâ İngilizler oynamışlardır. İstanbul’da bulunan İngilizler aralarında 1900 yılında tertipledikleri maçlarda ortaya üç yıl üst üste kazanana verilmek üzere Çelenç kupası koyarak karşılaşmalar yaptılar. Bu kupayı kazanan ilk Türk teniscisi Suat Subay’dır. 1924’te Türkiye Tenis Federasyonu kuruldu. Bundan sonra yurtiçi ve yurtdışı müsâbakalara iştirak edildi. Yurdumuzda yapılan en büyük tenis yarışması Türkiye birinciliğiyle Çelenç Kupası maçlarıdır. Bunun yanında İstanbul Tenis Eskrim ve Dağcılık Kulübünün düzenlediği İstanbul Milletlerarası Tenis Şampiyonası da yapılmaktadır.

1930 yılında ilk tenis millî karşılaşmasını yapan SedatErkoğlu, Suat Subay ve Sirinya’dan kurulu takımımız Balkan Şampiyonu olmuştur. 1951-1965 yılları arasında aralıksız 14 yıl Türkiye Şampiyonu olan Nazmi Bari, kırılması güç bir rekor sâhibi oldu. Nazmi Bari, 1951 Beyrut turnuvasında tek erkeklerde ikinci (çiftte Suzan Gürel ise birinci); 1952 Beyrut turnuvasında birinci; 1954 Selanik turnuvasında birinci; 1957 İsrâil turnuvasında ikinci; aynı yıl Üsküp turnuvasında ikinci olarak yurdumuzu temsil etmiştir. Takım karşılaşmalarının önemli şampiyonası 1900 yılından beri her sene yapılan Davis Kupası karşılaşmalarıdır. Bu kupada erkekler mücâdele ederler. Dördü teklerde, birisi çiftlerde olmak üzere beş karşılaşma yapılır. Her ülke iki veya dört kişilik takımlar hâlinde Davis Kupasına katılırlar. Türkiye bu kupaya 1959 yılından beri katılmaktadır. Sâdece 1973 yılında ikinci tura geçebilmiştir.

1974’te Balkan Şampiyonasında dördüncü oldu. Türkiye tenisteki en iyi başarısını 1980 İzmir’de yapılan İslâm Oyunları karşılaşmalarında aldı. Bu şampiyonada tek bayanlarda Tevfika Celaloğlu, Çift bayanlarda Tevfika Celaloğlu-Emel Erdem ve karışık çiftlerde Tevfika Celaloğlu-Kemal Ambar çifti birinci oldular. 1989’da Romanya’da yapılan Balkan Şampiyonasında bayanlar çiftlerde Duygu Akşit-Gülber Gültekin üçüncü oldular. 1990 Türkiye Tenis Şampiyonaları tek erkeklerde Alaaddin Karagöz, tek bayanlarda Duygu Akşit, çift erkeklerde Mert Ertunga-Alaaddin Karagöz, çift bayanlarda Duygu Akşit-Yasemin Kaya şampiyon oldular.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
TELEFERİK

Alm. Drahtseilbahn, Seilschwebebahn (f), Fr. Télephérique (m), İng. Telpher. İki istasyon arasında kurulmuş havaî hat ve buna bağlı kabinlerle çalışan, yolcu veya yük taşımak için kullanılan nakliyat sistemi. Özel çeşitlerinden çekici ve taşıyıcı kablolulara teleben ve telesiyej, sâdece çekici kablosu olanlara teleksi adı verilmektedir.

Târihçiler eski çağların Aztek, Maya, Mısır gibi ileri medeniyetlerinde bugünkü teleferiğe benzer vâsıtaların kullanıldığını tespit etmişlerdir. Bunların arasında, kolla çevrilerek ilerleyenler olduğu gibi gelişmiş tipleri de vardır. Ancak çeşitli zorluklar sebebiyle 1800 senelerine kadar hakîkî mânâda bir teleferik sistemi kurulamamıştır.

Elektriğin keşfedilmesiyle teleferiğin yaygınlaşması mümkün olmuştur. Aynı zamanda ilk uzun mesâfeli hat (74 km) olan teleferik hattı 1919’da Kolombiya’nın La Dorada bölgesinde inşâ edilmiştir. Teleferikle ilk yolcu taşıma ise 1929’da Almanya’da Freiburg şehri-Schavn İnsland Dağı arasında yapılmıştır. Sanâyinin ilerlemesi, gelişmiş teleferik sisteminin ortaya çıkmasına imkân tanıdı. 1951’de Irak’ta Dicle Nehri üzerinde yapılan böyle bir hat, bir defâda 4032 ton yük taşıyabilmektedir.

Türkiye’de ise, ilk teleferik hattı 29 Ekim 1963’te Uludağ’da faaliyete geçmiştir. Bursa’nın güneydoğusundaki Teferrüç İstasyonundan sırayla Kadıyayla ve Sarıalan İstasyonlarına çıkan hatta kullanılan kabinler kırkar kişi taşımaktadır. Memleketimizin ikinci teleferiği olan Balçova teleferiği ise 24 Mart 1981’den beri yirmişer kişilik kabinlerle hizmet vermektedir. Günümüzde mevcut olan teleferiklerin en uzunları Kiristineberg-Boliden (İsveç: 96,5 km), Comilog (Kongo: 78 km), La Dorada (Kolombiya: 74 km), Massus-Asmara (Eritre:73 km)dır. Yükseklikleri deniz seviyesinden fazla olan mühim teleferiklerse Mürrin-Schildhorn (İsviçre: 6632 m), Aigulle de Midi (Fransa: 3802 m) ve Mérida (Venezuella: 3000 m)dir. Dünyânın en hızlı teleferiği de (40,64 km/saat), ABD’nin New Mexico eyâletinde Sand-peat’ta çalışmaktadır.

Teleferiğin çalışması: Normal bir teleferik genelde üç basit kısımdan müteşekkildir. Bunlar; teleferiğin asılı olduğu halat, halata hareket veren bocurgat makinası ve teleferik kabinidir. Halatlar düz bir hat üzerinde bulunan iki istasyonu her 500 m veya her 1 km’de bir yerleştirilmiş pilonlar vâsıtasıyla birbirlerine bağlarlar. Bocurgat da, elektrik veya dizel motoruyla çalışan, hattın bir yanından aldığı halata kuvvet vererek öbür yanına aktaran gelişmiş bir çıkrık makinasıdır.

Teleferikler çalışma sistemi bakımından ikiye ayrılır. Tek halatlı denilen birinci türde teleferik tek bir hareketli kabloya bağlıdır. İki halatlıdaysa birinci halat kabinin ağırlığını çekerken ikincisi hareketi temin eder. Tek halatlı bir teleferik bir tonluk bir yükle bir dakikada 183 m gidebilir. İki halatlı bir teleferik ise beş tonluk bir ağırlığı aynı hızla taşıyabilir. Hat gidişli-gelişli ise her bir tarafa aynı sayıda kabin konması halata istenilen gerginliğin verilmesini mümkün kılar.

Yolcu taşıyan teleferikler, ticârî gâyeli olanlardan fazla farklı değildirler. Büyük yolcu teleferikleri 120 kadar yolcu taşıyabilirler. Ancak bunlarda diğer teleferiklere ilâve olarak âcil durum motorları, yangın söndürücüler ve özel frenler bulunması mecbûrîdir. Venezüella, İsviçre gibi memleketlerde teleferiklerin zeminden 300 m’den fazla yükseldiği yerlerde teleferiklere paraşütler de konulmaktadır.

Teleferiklerin çok yaygınlaşmasının en mühim sebebi bu vâsıtanın coğrafi engellerden etkilenmemesidir. Kara ve demiryolunun kurulamadığı, hava vâsıtalarının da inemediği yerler için son derece, münâsip bir vâsıtadır. Üstelik son derece ucuzdur. Tek kusuru yavaş gitmesidir. Birçok kişinin teleferiğe, yüksekten aşağıyı seyretmek için bindiği düşünülürse, bu da kusur değil avantaj olur. İtalya, İsviçre ve ABD’de sırf bu gâyeyle yapılmış teleferikler mevcuttur.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
TEFSİR

Dînî ilimlerden biri. Tefsir lügatte, “örtülü ve kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek” demektir. Istılahta tefsir; beşer kudreti dâhilinde, Kur’ân-ı kerîm âyetlerindeki Allahü teâlânın murâdını bildiren ilimdir. Kelâm-ı ilâhî olan Kur’ân-ı kerîmden murâd-ı ilâhîyi anlayıp, bildiren âlimlere müfessir denir. Buna göre tefsir ilminin mevzûu, konusu Kur’ân-ı kerîmdir. Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlânın kelâmı, sonsuz bilgiler, hükümler, hikmetler ve fazîletler menbaı, kaynağıdır. Allahü teâlâ onu insanların en yükseği olan sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma indirmiştir. Bu sebeple Kur’ân-ı kerîmi tam olarak yalnız Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem anlamış, kapalı ve anlaşılması zor âyet-i kerîmeleri, Eshâb-ı kirâma (radıyallahü anhüm ecmaîn) açıklamışlardır.

Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân, ana dili olarak Arabîyi bildikleri, edîb ve belîğ oldukları hâlde, bâzı âyetleri anlayamaz, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) sorarlardı. Hazret-i Ömer bir yerden geçerken, Resûlullah’ın, Ebû Bekr-i Sıddîk’a (radıyallahü anh) bir şey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları gördüler, fakat gelip dinlemeye çekindiler. Ertesi gün, Ömer’i (radıyallahü anh) görünce; “Yâ Ömer! Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim.” dediler. Çünkü, Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem dâimâ; “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz.” buyururlardı.

Ömer radıyallahü anh; “Dün Ebû Bekr (radıyallahü anh), Kur’ân-ı kerîmden anlayamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de anlatıyordu. Bir saat dinledim, bir şey anlayamadım.” dedi. Çünkü Ebû Bekr’in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer radıyallahü anh, o kadar yüksekti ki, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “Ben, peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu.” buyurdu.

Böyle yüksek olduğu ve Arabî’yi çok iyi bildiği hâlde, Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini bile anlayamadı. Ebû Bekr’in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Cebrâil aleyhisselâm dahi, Kur’ân-ı kerîmin mânâsını, esrârını, gizli ve ince mânâlarını Resûlullah’a sorardı. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Kur’ân-ı kerîmin hepsinin bildirilmesi îcâb eden tefsirini Eshâbına bildirdi. Böyle olduğunu İmâm-ı Süyûtî rahmetullahi aleyh söylemektedir. Onun için Kur’ân-ı kerîmin esas tefsiri bizzat Peygamber efendimizin açıklamaları, yâni hadîs-i şerîfleridir.

Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) bu tefsîrleri öğrenen Eshâb-ı kirâm, müfessirlerin ilk tabakasını meydana getirir. Başta Hulefa-i râşidîn olmak üzere, İbn-i Mes’ûd, Übey bin Ka’b, Ebû Mûsel Eş’arî, Ebû Hüreyre, Enes bin Mâlik ve Abdullah bin Abbâs radıyallahü anhüm ecmaîn, Kur’ân-ı kerîmin tefsiri husûsunda önde gelen sahabîlerdendir. Bilhassa Abdullah bin Abbâs, Eshâb-ı kirâmın en âlimlerinden biri olarak tanınmıştır. Âyet-i kerîmelerle ilgili açıklamalarının pek yüksek olduğunu tefsir âlimleri bildirmiş, tefsirlerini bunlarla süslemişlerdir. Ancak ona âit tefsir kitabı yoktur. Yalnız tefsir âlimleri onun bu açıklamalarını tefsirlerinde nakletmişlerdir. Tefsir ilmindeki yüksekliğinden dolayı kendisine; Tercümân-ül-Kur’ân, Hibr-ül-Ümmet, Reîs-ül-Müfessirîn lakapları verilmiştir.

Eshâb-ı kirâm da, Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) öğrendikleri Kur’ân-ı kerîmin tefsirini, müfessirlerin ikinci tabakasını teşkil eden Tâbiînin büyüklerine öğrettiler. Mücâhid bin Cebr el-Mekkî (v.103/M.721), İkrime (v.105/M.723), Tâvus bin Keysân (v.106/M.724), Atâ bin Ebî Rebâh (v.114/M.732), Alkame bin Kays (v.102/M.720), Şa’bî (v.105/M.723), İbrâhim Nehâî (v.105/M.723), Dahhâk bin Müzâhim (v.105/M.723), Hasan-ı Basrî (v.121/M.738), Mâlik bin Enes (v.179/M.795) (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) Tâbiîn devri müfessirlerinin meşhûrlarındandır.

Tâbiînin büyükleri de, Eshâb-ı kirâmdan öğrendikleri bu tefsirleri, Tebe-i tâbiîne ulaştırdı Süfyan bin Uyeyne (v.198/M.813), Vekî’ bin Cerrâh (v.917/M. 812), İshak bin Râheveyh (v.233/M. 848), Ali bin Ebî Talha (v.143/M.760), Kâsım bin Sellâm (v.223/M. 837) (rahmetullahi aleyhim ecmaîn) Tebe-i tâbiînin müfessirlerindendir. Bunlar da müfessirlerin üçüncü tabakasını meydana getirir. Bu tabakada bulunanlar tefsire dâir rivâyetleri derleyip toplamaya başladılar.

Kur’ân-ı kerîmin tefsirine dâir Peygamber efendimizden ve Sahâbe-i kirâmdan gelen rivâyetler böyle gönülden gönüle nakledilip fevkalâde bir tarzda zaptedildi. Nihâyet, ilimler kitaplara yazılmaya başlanınca, tefsir âlimleri de daha önce toplanıp kendilerine ulaşan bu rivâyetlerle Kur’ân-ı kerîmi tefsir ettiler.

Böyle rivâyetlerle yapılan tefsire rivâyet, me’sûr ve naklî tefsir denir. Rivâyet tefsirlerinden bâzıları şunlardır:

1. Câmi-ül-Beyân an Te’vîl-il-Kur’ân: Muhammed bin Cerîr et-Teberî (v.310/M.922).

2. Meâlim-üt-Tenzîl: Ebû Muhammed el-Hüseyn el-Begavî (v.516/M. 1122).

3. El-Muharrer-ül-Vecîz fî Tefsîr-il-Kitâb-il-Azîz: İbn-i Atiyye el-Endelusî. İbn-i Atiyye kendisinden önceki tefsirlerdeki rivâyetleri ve senedlerini tahkik ve tedkîke tâbi tuttu.

4. Câmi-ül-Ahkâm: Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed el-Kurtubî (v.671/M.1272). Kurtubî de, tefsîrinde İbn-i Atiyye’nin usûlünü tâkip etmiştir.

5. El-Cevâhir-ül-Hısân fî Tefsîr-il-Kur’ân: Abdurrahmân es-Se’âlebî (v.876/M.1471).

6. Ed-Dürr-ül-Mensûr fî Tefsîr-il-Me’sûr: Celâleddîn es-Süyûtî (v.911/M. 1505).

Rivâyet tefsirleri yanında dirâyet tefsirleri de yapıldı. İlk asırda îrâb, belâgat gibi lisan bilgileri Araplarda meleke hâlinde bulunduğundan, bunları anlatan bir kitaba ihtiyâç yoktu. Fakat zamanla fetihler sebebiyle hudutlar genişledi. Yabancı milletlerle irtibat netîcesinde, Arabî lisânın yanlış kullanılması ve bozulması durumu ortaya çıktı. Diğer taraftan Arap olmayanların Arabî’yi öğrenebilmeleri için bu lisânın gramerini bilmeleri îcâb ediyordu. Yine Kur’ân-ı kerîm Arabî olduğu için, lüzûm görüldükçe lisân bilgilerine göre îzâhına ihtiyâç duyuluyordu. Onun için Arabî lisânına dâir kitaplar yazıldı. Asıl tefsir olan Resûlullah’tan (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen rivâyetler esas alınarak, Kur’ân-ı kerîmin lisân ve daha başka bilgilerle de açıklamaları yapıldı. Bu îzâhlara, açıklamalara tevîl denildi.

Tevillerin doğruluğu, nakle, yâni Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen tefsirlere uygunluğu ile anlaşılır. Tefsir kitaplarını yazan âlimler, tefsire uygun tevilleri de yine tefsir olarak kabul etmişlerdir. Tevil, nakle ve din bilgilerine uygun olmazsa tefsir değil, yazanın kendi düşüncesi olur. Nitekim hadîs-i şerîfte; “Kur’ân’ı, kendi görüşü ile açıklayan hatâ etmiştir.” buyrulmuştur.

Bunun içindir ki, Kur’ân-ı kerîmde mânâsı açık olmayan yerlerden, yalnız akla güvenip, yanlış tevil yapılarak, yanlış mânâlar çıkarılması netîcesinde yetmiş iki bid’at ve dalâlet fırkası ortaya çıktı. Bunlar sırf akla güvenme, ona göre hareket etme yolu olan felsefenin de tesirinde kalarak akılla anlaşılamayacak olan âhiret hâllerini dahi akıllarıyle îzâha kalkıştılar. Böyle bozuk kimselerin tefsir diye yazdıkları kitaplar zararlı olup, okuyanların îtikâdlarını bozmaktadır.

Hâlbuki Ehl-i sünnet âlimleri nakli esas alıp, aklı onu îzâh etmekte yardımcı saydılar. Kur’ân-ı kerîmi bu esâsa bağlı olarak tefsir ettiler. Dînî hükümlerin bir çoğunu ictihâd ederek bu yolla elde ettiler. Bu îtibârla kelâm, fıkıh ve ahlâk kitapları da Kur’ân-ı kerîmin tefsiridir.

Dirâyet yoluyla yapılan tefsirlerden bâzıları şunlardır:

1. Mefâtîh-ül-Gayb: Fahreddîn Râzî (v.606/M. 1209). Bunda rivâyet ve dirâyet yolları birleştirilmiş, filozofların bozuk fikirleri reddolunmuştur. Tefsîr-i Kebîr diye de bilinen eserde; zaman zaman nahiv ve belâgatla ilgili meselelere girilmiştir.

2. Envâr-ût-Tenzîl ve Esrâr-ut-Te’vîl: Beydâvî (v.685/M.1288). Bu da Râzî Tefsîri’nin usûlünü tâkip etmiştir.

Buna Beydâvî Tefsîri de denir. En kıymetli tefsir kitaplarındandır. Yüze yakın şerh ve hâşiyesi yapılmıştır. Bunların en meşhuru Şeyhzâde Hâşiyesi’dir.

3. Medârik-ut-Tenzîl ve Hakâik-ut-Te’vîl: Nesefî (v.701/M.1301).

4. El-Celâleyn: El-Mahallî (v.684/M.1459) ve’s-Süyûtî (v.911/M.1505).

5. İrşâd-ül-Akl-is-Selîm ilâ Mezâyâ’l-Kitâb-il-Kerîm: Ebüssü’ûd (v.892/M.1574).

6. Tefsîr-i Mazharî: Hindistanda yetişen âlimlerin büyüklerinden Senâullah-ı Pâni-Pütî’nin yazdığı çok kıymetli bir tefsir kitabıdır. On büyük cilt hâlinde 1976 da Pakistan’da yeniden basılmıştır.

Bir de tasavvuf büyüklerinin yazmış oldukları te’vil kitapları vardır ki, bunlara İşârî tefsir denilmiştir. Bu te’viller onların sâf (temiz ve berrak) kalplerine gelen ilhamlar olup, Allahü teâlânın dilediği bilgiler olabilir, denilmiştir. Bunların sözleri vicdana bağlı şeylerdir. Bunlara inanmak vicdân sâhiplerinin vicdanlarına bırakılır, başkalarına senet olamaz. Yâni îmân olunacak şeyleri ispat etmezler ve amel ve ibâdetleri gösteremezler. Onların hâlini, onları tanıyanlar anlar ve onların yüksek derecelerine erişenler bilir. Muhyiddîn-i Arabî, Necmeddîn-i Kübrâ ve İsmâil Hakkı Bursevî’nin tefsirleri böyledir.

İslâm âlimlerinin böyle asırlar boyunca yazdıkları tefsirler her asra uygundur ve kâfidir. Kur’ân-ı kerîmin emirleri her asırdaki her insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka değildir. Kur’ân-ı kerîme inanan ve uymak isteyen bir Müslüman, aradıklarını mevcut tefsirlerde bulur. Fakat bozuk kimseler kendi bozuk isteklerini, bu tefsirlerde bulamazlar. Herkesin kendi aklına ve asrın isteklerine göre tefsir yapması câiz değildir. Bu, aslı değiştirip bozmaya kalkışmaktır.

Tefsir âlimleri, ehil olmayan kimselerin çıkıp, Kur’ân-ı kerîm tefsiri diye kendi şahsî düşüncelerini söyleyip, yazmalarına mâni olmak için, müfessirde, yâni tefsir yapacak kimsede bâzı şartların bulunması lâzım geldiğini bildirdiler. Bunları, sekiz yüksek din bilgisini bütün incelikleriyle bilmek, on iki âlet ilmiyle bunların kolları olan yetmiş iki ilme vâkıf olmaktır. Bu sebeple tefsir yapacak kimsenin lügat, metn-i lügat, bedî, beyân, meânî, belâgat, kırâat, usûl-i din (kelâm), fıkıh, esbâb-ı nüzûl, nâsih ve mensûh, Usûl-i fıkıh, hadis, usûl-i tefsir ve ilm-i kalp (tasavvuf, ahlâk ilmi) gibi çeşitli ilimleri öğrenmek, sarf, nahiv, mantık gibi âlet olan bilgilerde derinleşmek, zamânının fen bilgilerinde söz sâhibi olmak, âyet-i kerîmelerin zâhirî, zımnî, murâdî, iltizâmî mânâlarını ve her âyet-i kerîmenin, ne zaman, ne sebeple ve kimler için nâzil olduğunu, âyet-i kerîmelerin hangi hadîs-i şerîflerle ve nasıl açıklandığını hakkıyla bilmek lâzımdır. Ayrıca Ehl-i sünnet îtikâdında olup, kalpte Allah sevgisinden başka bir şeyin sevgisine yer verilmemesi ve ilm-i vehbîye, yâni Allah vergisi olan ilme sâhip olması lâzımdır. Ancak böyle bir âlim, Kur’ân-ı kerîmi tefsir edip, kelâm-ı ilâhîden murâd-ı ilâhîyi, Allahü teâlânın ilâhî murâdını anlayabilir. Böyle olmayanların Kur’ân-ı kerîmden mânâ çıkarmaya kalkışması, ilk mekteb talebesinin üniversite kitabı okumasına ve kimyâ deneyleri yapmaya kalkışmasına benzer. Böyle nice zavallıların, deneylerde kurban gittiği çok duyulmuştur.

Müfessirler (rahmetullahi aleyhim), Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.” buyurduğu büyük âlimlerdir. Tefsirlerini bu yüksek mertebenin sâhipleri olarak, büyük bir din gayreti ve hassâsiyeti içerisinde yazdılar. Böyle olduğu hâlde o büyüklerin tefsirleri hakkında; “Eski tefsirler İsrâiliyyâtla doludur.” denilerek lekelenmektedir. İsrâiliyyât, ya ehl-i kitâbın bizzat ağzından, yâhut onların ele geçen kitaplarından nakledilen rivâyetlerdir. İslâmiyetin ilk zamanlarında, fitne ve fesâda sebep olur endişesiyle, İsrâiloğullarına âit haberlerin nakil ve kitaplarının mütâlaa edilmesi men olunmuştu. Sonradan dînî akîdeler, şer’î (dînî) hükümler iyice yerleşince o mahzûr kalkmış Benî İsrâil’e âit hâdiselerin nakli mübah kılınmış, izin verilmiştir. Bu da ibret alınabilecek kıssalara dâirdir. Yalan olduğu bilinen haberlerin nakliyse câiz değildir. Tefsir ilminde müctehîd mertebesine yükselen müfessirler, eserlerinde eğer İsrâiliyyâta yer vermişseler bunu câiz olduğu için yapmışlardır. Câiz olmasaydı yapmazlardı. Bununla berâber, onlar bu işi yapmakla Benî İsrâil’e (İsrâil oğullarına) âit haberlerden nelerin nasıl alınabileceğine dâir de kendilerinden sonrakilere güzel bir nümûne ve ölçü vermiş olduklarını da dikkate almak lâzımdır. Bu sebeple, İsrâiliyyât bulunduğunu söyleyerek, bu mevzûları bilmiyenler nazarında bu tefsirlerin ve sâhiplerinin kıymetini düşürmek gâyet hatâlı bir iştir.

Bu tefsirler hakkında söylenen diğer bir husus da, onlarda mevdû’ hadis bulunduğudur. Mevdû’ kelimesinin lügat mânâsı “uydurma” demektir. Fakat ıstılahta, yâni hadis usûlü ilminde başka mânâda kullanılır. Hadis usûlü ilminde müctehid olan bir âlimin bir hadisin mevdû’ olduğunu söylemesi; “Bir hadisin sahîh olması için lüzumlu gördüğüm şartlara göre mevdû’dur, yâni hadîs-i şerîf denilen bu sözün hadis olması bence anlaşılmamıştır.” demektir. Yoksa Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) sözü değildir, demek istemez. Bu âlime göre hadis olmaması, hakîkatte hadis olmadığını göstermez. Bilakis hadîs usûlü ilminde müctehîd olan başka bir âlim de bir hadisin sahîh olması için aradığı şartları bu sözde bulunca, “Hadistir, mevdû’ değildir.” diyebilir. O hâlde bâzı kimselerin; “Bâzı tefsirlerin hadisleri mevdû’dur (hadîs-i şerîf değildir).” demesiyle, o hadîs-i şerîfler mevdû’ olmaz. Bu sebeple Beydâvî gibi kıymetli tefsirlerde mevdû’ hadis var demek, onların kıymetini aslâ düşürmez. Böyle sözlerin ilmî bir kıymeti de yoktur.

İslâm âlimlerinin yazdıkları bu tefsirler asırlar boyunca Müslümanlar tarafından kabul görüp okutulmuş ve zamânımıza kadar gelmiştir.

Tefsir kitaplarını okuyup anlayabilmek için de senelerce durmadan çalışıp yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilmi iyi bilmek lâzımdır. Yalnız Arapça bilmekle tefsir kitapları anlaşılmaz. Bu ilmi iyi bilen âlimler, Türkçe tefsir kitapları da yazmışlardır. Mevâkib, Tibyân ve Ebülleys tefsirleri bunların en kıymetlilerindendir. Kur’ân-ı kerîmdeki murâd-ı ilâhî tercüme yoluyla ifâde edilemeyeceği için, bu kitaplar tefsir tarzında yazılmışlardır. Kur’ân-ı kerîmin bütün husûsiyetleriyle aynen tercümesi mümkün değildir (Bkz. Kur’ân-ı kerîm). Fakat tefsîrlerin ışığı altında meal, îzâh açıklama tarzında tercümesi yapılabilir.

Fakat bu tercümelerden din öğrenilmez. Hattâ, âyet-i kerîmelerin mânâları tam anlaşılmadığı için, bunlar zararlı da olabilir. Kur’ân-ı kerîmin tefsirinden her Müslümanın bilmesi lâzım olanlarını, kelâm, fıkıh âlimleri ve tasavvuf büyükleri bildirmişler, bunları kitaplarına yazmışlardır. Bu sebeple, kelâm (akâid), fıkıh ve tasavvuf kitapları da birer tefsir kitabıdır. Din, bunlardan öğrenilir. Ayrıca bu kitaplardan fazla teferruata girmeden îtikad (îman) ibâdet, amel (diğer yapılacak işler) ve ahlâka dair kitaplarda yazılmıştır ki, bunlara ilmihâl kitapları denir. Bu kitaplarda, âlim-câhil her Müslümanın bilmesi lâzım gelen bilgiler olan, zarûrât-ı dîniyye anlatılır. Her Müslümanın bu bilgileri bilmesi farzdır, lâzımdır. Ehil olmadan, din bilgilerini doğrudan Kur’ân-ı kerîmden, tefsir kitaplarından ve meâllerden öğrenmeye çalışmak yanlış olup, insanın dalâlete, bozuk yollara düşmesine, îtikâdının ve îmânının sarsılmasına sebep olur.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)