MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





KUDRET DUASI

Vehüve Ala Külli Şeyun Alimun
Vehüve Ala Külli Şeyun Habirun
Vehüve Ala Külli Şeyun Basirun
Vehüve Ala Külli Şeyun Semiun
Vehüve Ala Külli Şeyun Hasibun
Vehüve Ala Kadirun Külli Şeyun Hafizun
Vehüve Ala Külli Şeyun Kadirun
Vehüve Ala Külli Şeyun Hakimun
Vehüve Ala Malikun Külli Mülkün
Vehüve Ala Mukimun Külli Mülkün Malikun
Vehüve Ala Külli Şeyun Haaligun
Vehüve Ala Külli Şeyun Maalikun
Vehüve Ala Külli Şeyun Musavvirun
Vehüve Ala Külli Şeyun Müsebbibun
Vehüve Ala Külli Dain Devaün
Vehüve Ala Külli Dain Şefiun
Vehüve Ala Külli Vaktin Hazirun
Vehüve Ala Külli Zenbin Afuvvun
Vehüve Ala Külli Hatain izaletun
Vehüve Ala Cemalun Men Küllü Vechi Cemilun
Vehüve Ala Evvelü Men Küllü Evvelun
Vehüve Ala Ahiru Men Küllü Aahirun
Vehüve Ala Safiyyun Men Küllü Musatafa
Vehüve Ala Rahmanun Men Küllü Merhametün
Vehüve Ala Raşidun Men Küllü Mürşidun
Vehüve Ala Mehdiyyun Men Küllü Hidayetun

Hüvallah, Hüvallah, Hüvallah,

Bina Eden
Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca
14.11.2021-09.01.2023


Melike Şahin Kimdir? Biyografisi

Melike Şahin (18 Nisan 1989, İstanbul - ), Türk şarkıcı, söz yazarı ve besteci.

Erken yılları ve eğitimi

Aslen Sivas Divriğili olan ve çocukluğundan itibaren müziğe büyük ilgi duyduğunu belirten Şahin, Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'nde okuduğu esnada Çağdaş Müzik Merkezi’nde Timur Selçuk’tan şan dersleri almıştır.[1] 2012'de mezun olduğu Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji eğitiminin ardından 2017'ye kadar Baba Zula ile vokalist olarak çalıştı. Baba Zula’yla çalışmayı bırakmadan kısa bir süre önce "Melikşah ve Saz Arkadaşları" adı altında bir proje başlattı, bu ekip ile Beyoğlu'nda Kanto isimli meyhanede arabesk temalı bir repertuvar ile bir süre konserler verdi.[2]

2017 yılında Fransız yönetmen Tony Gatlif’in Djam isimli filminde seslendirdiği üç şarkı ile yer aldı ve aynı yıl filmin dünya prömiyeri öncesinde Cannes Film Festivali’nde bir konser verdi.[3]

2017'de ilk teklileri Bi' fırlatsam ve Deli Kan ile solo kariyerine başladı. 2018 - 2019 yılları arasında çok sayıda konser verdi ve Diva Bebe Show adlı canlı şov programı yaptı[4].

İlk solo albümü Merhem'i Şubat 2021'de yayımlayan Şahin, bu dönemde pandemi dolayısıyla konser veremese de şahsi sosyal medya hesaplarından çevrimiçi çok sayıda canlı yayın yaptı.[5] Albümün ilk teklisi, Ocak 2021'de yayımlanan "Uykumun Boynunu Bükme" oldu.[6] Albümün yayımlanışı sonrasında ilk resmi konserini Haziran 2021'de Zorlu PSM'nin çevrimiçi yayın platformunda yaptı.[7]

Diskografi
Albümler

    2021: Merhem

Teklileri

    2017: Bi' fırlatsam
    2017: Beni Yalnız Koma (Boom Pam ile)
    2017: Deli Kan
    2018: Sevmek Suçsa Suçluyum
    2018: Tutuşmuş Beraber
    2019: Kimin Izdırabı
    2019: Sakla Beni (Kutiman ile)
    2019: Kara Orman
    2020: Geri Ver
    2020: Kilitli Kapılar Açılsa (Hakan Taşıyan ile)
    2020: Elimi Tut (Kutiman ile)
    2020: Ukde (Ah! Kosmos)
    2021: Uykumun Boynunu Bükme
    2021: Pusulam Rüzgar (Mert Demir ile)
    2022: Kader Diyemezsin (Saygı Albümü: Bergen)
    2022: Miras (Ah! Kosmos ile)
    2022: İsyan (Ko Shin Moon ile)
    2022: Öpmem Lâzım (Baker Aaron Remix)
    2022: Olur Mu (Gazapizm ile)

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


"Tenasül" Ne Demek? - "Tenasül Uzvu" Ne Demek?

Tenasül, yaşantımızda sık kullanılan kelimelerden birisi olarak karşımıza çıkar. Hem sosyal medyada hem de gündelik yaşantıda kullanılan tenasül kelimesi, uzun yıllardan beri dilimizdedir. Türk Dil Kurumu'na (TDK) göre farklı anlamları olan tenasül kelimesi, Türkçe'de tek başına ya da çeşitli cümleler eşliğinde kullanılabilir. Tenasül kelimesi ne demek, TDK'ya göre anlamı nedir sorularının cevabını arayanlar için sabah.com.tr doğru adres! Peki, tenasül kelimesi ne demek, TDK'ye göre anlamı nedir? Tenasül kelimesinin kökeni ne, tenasül kelimesinin kaç anlamı var? İşte, TDK bilgileri ile merak edilenler…

TENASÜL NE DEMEK, NEDİR? TDK'YE GÖRE ANLAMI

Tenasül kelimesi, dilimizde oldukça kullanılan kelimelerden birisidir.
Tenasül kelimesi Arapça kökenlidir.
TDK'ye göre tenasül kelimesi anlamı şu şekildedir:

- Üreme

15. yüzyılın ilk yarısından itibaren, tasavvuf edebiyatının etkisiyle Arapça ve Farsça gibi doğu dillerinden Türkçeye birçok kelime geçmiştir. O kelimelerden biri olan tenasül, Arapça kökenli bir sözcüktür. Biyoloji ve tıp alanında sıklıkla kullanılan tenasül sözcüğü, nesil kelimesinden türemiştir. Nesil, evlat anlamına gelirken, tenasül kelimesinin sözlük anlamı ise üremektir. Tenasül ne demek, TDK sözlük anlamı nedir tüm detayları ile derledik.

Tenasül kelimesiyle eş ve yakın anlamlı olan sözcükler şu şekilde sıralanabilir:
1- Üremek
2- Çoğalmak
3- Doğurmak
4- Vücuda getirmek
5- Türemek

Tenasül Ne Demek?

Yaklaşık 4 asır önce literatüre girmiş olan tenasül kelimesi, üremek manasına gelir. Dilimize Arapçadan geçmiş olan bu kelimenin çoğul hali tenasülat şeklinde yazılır.

Tenasül Kelimesinin TDK Sözlük Anlamı Nedir?

TDK'ya göre Tenasül kelimesi kullanıldığı yere göre iki farklı anlama gelir.

İlk Anlamı: Çocuk doğurmak, üremek

İkinci Anlamı: Artmak, çoğalma

Tenasül Kelimesinin Cümle İçerisinde Kullanımı

'' Son yıllarda dünya genelinde tenasül oranları %20 - %25 oranında azaldı.''
Sizin İçin Seçtiklerimiz

"Tenasül Uzvu" Ne Demek?

Üreme Organı Demktir (Vagina, Penis ve Husyeler,..)

Tenasül kelimesi Türkçe'de "dölleme, neslini sürdürme" anlamına gelir.

Arapça nsl kökünden gelen tanāsul تناسل z "dölleme, neslini sürdürme" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça aynı anlama gelen nasl نسل z sözcüğünün tefāˁul vezni (VI) masdarıdır. Daha fazla bilgi için nesil maddesine bakınız.

Tenasül kelimesi tarihte bilinen ilk kez Meninski, Thesaurus (1680) eserinde yer almıştır.

Tenasül kelimesi Türkçe'de "" anlamına gelir.

Tenasül kelimesi Türkçe'de "Üreme." anlamına gelir.

Tenasül demek ne demek?

TENÂSÜL. (ﺗﻨﺎﺳﻞ) i. (Ar. nesl “çocuk meydana getirmek”ten tenāsul) Birbirinden doğarak üreme: Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, bu nizâm-ı âlemin vakt-i mukaddere dek bekāsını irâde edip bu ise nev'-i insânın bekāsına ve nev'in bekāsı tenâsül ve tevâlüd için zükûr ve inâsın izdivâcına menuttur (Cevdet Paşa).

Tenasül uzvunun Intişarından sonra ne demek?

2- Mezi: Tenasül uzvunun intişarından sonra, şehvetsiz olarak gelen beyaz renkli ince sıvıya denir. 3- Vedi: Küçük abdestten sonra gelen, kokusuz, beyazımsı bulanık yapışkan sıvıdır.

Tenasül kelimesinin kökü nedir?

Arapça nsl kökünden gelen tanāsul تناسل z "dölleme, neslini sürdürme" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça aynı anlama gelen nasl نسل z sözcüğünün tefāˁul vezni (VI) masdarıdır. ... Tenasül kelimesi tarihte bilinen ilk kez Meninski, Thesaurus (1680) eserinde yer almıştır.

Insan uzvu ne demek?

vucut uzuvları, vucudun dışarasındaki olan organlar olarak tanımlanabilir. Örneğin eller, ayaklar, parmaklar, vd...

Tenasül ne demek edebiyat?

Tenasüb (Uygunluk): Anlamca birbiriyle ilgili sözcüklerin bir arada kullanılması sanatıdır. ... Divan şairleri, tenasüp sanatında, türlü bilim terimlerini, mitoloji, tarih ve mesnevi kahramanlarını, hayvan , bitki ve çiçek adlarını bol bol kullanmışlardır.

[attachment=87801]
"Tenezzül", "Tenezzül Etmek","Tenezzül Etmemek" Ne Demektir?

Nüzul kelimesinden türetilmiş olan tenezzül kelimesi, dilimize Arapçadan geçmiştir. Nüzul kelimesi, yukarıdan aşağı doğru hızlı bir şekilde inmek anlamına gelir. Tenezzül etmek ise kibirden ve gösterişten uzak durmak, alçakgönüllü olmak demektir. Kelimenin yan anlamı ise kişinin kendisine yakışmayacak şekilde davranmasıdır. Tenezzül Etmek ne demek, ne anlama gelir? Tenezzül Etmek bitişik mi yazılır ayrı mı tüm detayları ile derledik.

Tenezzül Etmek kelimesi ile eş ve yakın anlamlı sözcükler şu şekilde sıralanabilir:

1- Alçalmak
2- İnmek
3- Düşmek
4- İrtifa Kaybetmek
5- Değerin
6- Mütevazi Olmak
7- Tevazu Göstermek
8- Basitleşmek
9- Sığ Davranmak
10- Ödün Vermek

 Tenezzül Etmek Ne Demek, Ne Anlama Gelir?

    yüzyılda literatüre giren tenezzül etmek kelimesi hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanılır. Kelimenin sözlük anlamı yüksek bir yerden aşağı düşmek, daha aşağı bir seviyeye inmektir. Tenezzül etmek mecazen kendi değerinin altında davranmak anlamına gelir. Bu kelimeden türetilmiş olan mütenezzil ise, değerinden ödün veren ve alçalan kimse demektir.

 Tenezzül Etmek Bitişik mi, Ayrı mı Yazılır?

 Tenezzül kelimesinin doğru yazılışı birçok okur tarafından merak ediliyor. Türk Dil Kurumuna göre bu sözcüğün doğru yazılışı şu şekildedir:

 Tenezzül Etmek - Doğru Kullanım

 Tenezzületmek - Yanlış Kullanım

 Tenezzül Etmek Kelimesinin Cümle İçinde Kullanımı

 ''Ben onun gibi saygısız insanlarla konuşmaya tenezzül etmem.''



Türkçe’ye farklı dillerden giren ya da zamanla değişime uğrayan kelimeler anlam ve köken yönünden araştırılıyor. Bu araştırmalar arasında tenezzül etmek kelimesinin anlamı ve kökenine ilişkin sorgulamalar da yer alıyor. Tenezzül etmek kelimesini ilk kez duyan kişiler arama motoru Google'da 'tenezzül etmek ne demek ne anlama geliyor?' sorusunun yanıtını arıyor. Peki tenezzül etmek kelimesinin kökeni ne, tenezzül etmek kelimesinin kaç anlamı var? İşte tenezzül etmek kelimesinin anlamı…

Tenezzül etmek, yaşantımızda sık kullanılan kelimelerden birisi olarak karşımıza çıkar. Hem sosyal medyada hem de gündelik yaşantıda kullanılan tenezzül etmek kelimesi, uzun yıllardan beri dilimizdedir. Türk Dil Kurumu'na (TDK) göre farklı anlamları olan tenezzül etmek kelimesi, Türkçe'de tek başına ya da çeşitli cümleler eşliğinde kullanılabilir. Tenezzül etmek kelimesi ne demek, TDK'ya göre anlamı nedir sorularının cevabını arayanlar için sabah.com.tr doğru adres! Peki, tenezzül etmek kelimesi ne demek, TDK'ye göre anlamı nedir? Tenezzül etmek kelimesinin kökeni ne, tenezzül etmek kelimesinin kaç anlamı var? İşte, TDK bilgileri ile merak edilenler…

TENEZZÜL ETMEK NE DEMEK, NEDİR? TDK'YE GÖRE ANLAMI

Tenezzül etmek kelimesi, dilimizde oldukça kullanılan kelimelerden birisidir. TDK'ye göre tenezzül etmek kelimesi anlamı şu şekildedir:

- alçak gönüllülük göstermek
- kendi durumuna, düzeyine aykırı düşen bir şeyi veya işi kabul etmek
- herhangi bir şeyi yapmaya istekli olmamak

TENEZZÜL ETMEK KELİMESİ CÜMLE İÇERİSİNDE DOĞRU KULLANIM ÖRNEKLERİ

- O kibar adam bu külkedisine tenezzül eder mi hiç.
- Bu yüzden teşkilatı kendi çıkarları için kullanmaya tenezzül etmedi.
- Kanuni hakkımı bile kullanmaya tenezzül etmiyorum.
- Üç kuruş fazla kazanacağım diye bu tür şeylere tenezzül edemem.

[attachment=87800]
"Temessül Etmek" Ne Demektir?

temessül / تَمَثُّلْ

    Görünme, yansıma.

    Benzeşmek. Cisimlenmek.
    Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin aksetmesi. Bir şekil ve surete girmek.
    Bir kıssa veya atasözü söylemek.
    Yansıma, görünme.

  Temessül etmek:

    Cisimlenmek.
    Benzeşmek.
    Özümlemek.

    Benzer şekil ve sûrete girme, sûretlenme.

Örnek : Melekler Cinler ve Şeytanlar insan suretinde Temessül ederler
hatta Cebrail aleyhisselam Bazen Ashabtan Dıhyei Kelbi suretinde Görünür Temessül ederdi


Temsili misal :

örneğin ,örnek vermek gerekirse anlamlarına gelen sözcük grubu.

Temsile gitmek :

Sinema veya Tiyatroya gitmek.

---oOo---


"Temsil" bir şeyin mislini yapmak, benzetmek, teşbih etmek anlamlarına geliyor. Temsil genelde anlatılmak istenen şeye yakın bir örnek ile anlatmak anlamına gelir, ama asla anlatılmak istenen şeyin bire bir aynısı olamaz.

"Temessül" ise, bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin tamamen aksetmesi, yansıması anlamına geliyor. Yani temessülde yansıma bire bir aynıdır.

Mesela, bir mum etrafında halka şeklinde on adet ayna bulunsa, her bir aynada mum temessül eder. Yani aynı vasıfları ile o aynaların içinde bulunur. Bir tek mum iken, on mum olur.

Temsilde muma yakın bir örnek verilerek mum tarif edilmeye çalışılırken, temessülde mum aynı ile yansır, mum bir iken on olur.

Nurani bir varlık, yansıdığı yere kendi aslındaki vasıfları da götürür; bir nevi yansıyan ile yansımaya mahal olan şey aynı olur. Mesela, aynada yansıyan güneş kendine özgü vasıflarını aynaya da aksettirir bir nevi küçük bir güneş o aynada oluşur. Aynı güneş gibi o da ısı ve ışık verir, fark sadece azamet ve kibriyadadır. Nuranin temessülü, temessül ettiği yeri, yani yansıdığı yeri kendi gibi yapar.


---oOo---

Osmanlica sözlüge göre TEMESSÜL nedir anlami

TEMESSÜL: Benzeşmek. Cisimlenmek. * Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin aksetmesi. Bir şekil ve surete girmek. * Bir kıssa veya atasözü söylemek.(Temessülün çok envaından şu mes'eleye medar olacak üç nev'ine işaret ederiz:Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, ayn değil. Hem mevattır, ölüdür. Hüviyet-i suriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zihayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hassaları onlarda yoktur.İkincisi: Maddi nuraninin akisleridir. Şu akis ayn değil. Fakat gayr da değil. Mahiyeti tutmuyor. Fakat o nuraninin ekser hasiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ: Şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin her birinde, Güneş'in hassaları hükmünde olan ziya ve ziyadaki elvan-ı seb'a bulunuyor. Eğer, faraza, Güneş zişuur olsa idi, (harareti, ayn-ı kudreti; ziyası, ayn-ı ilmi; elvan-ı seb'ası, sıfat-ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yekta bir güneş, bir anda herbir âyinede bulunur, herbirini kendine bir arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vasıtasiyle görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.Üçüncüsü: Nurani ruhların aksidir. Şu akis, hem haydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kabiliyeti nisbetinde tezahür ettiğinden, o ruhun mahiyet-i nefsül-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm, Dıhye suretinde Huzur-u Nebevide bulunduğu bir anda Huzur-u İlâhide haşmetli kanatlariyle Arş-ı A'zamın önünde secdeye gider. Hem o anda hesapsız yerlerde bulunur. Evamir-i İlâhiyeyi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı. İşte şu sırdandır ki mahiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salâvatlarını birden işitir ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyade nuraniyet kesbeden ve abdâl denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş. Aynı zat, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş. Evet, nasıl cismaniyata cam ve su gibi şeyler âyine olur. Öyle de, ruhaniyata dahi hava ve esir ve âlem-i misâlin bazı mevcudatı âyine hükmünde ve berk ve hayal sür'atinde bir vasıta-i seyr ve seyahat suretine geçerler ve o ruhaniler, hayal sür'atiyle o merâya-yı nazifede, o menâzil-i lâtifede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Madem Güneş gibi âciz ve musahhar mahluklar ve ruhani gibi madde ile mukayyed nim-nurani masnu'lar, nuraniyet sırriyle bir yerde iken, pekçok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir anda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok işleri yapabilirler.Acaba, maddeden mücerred ve muallâ; ve tahdid-i kayd ve zulmet-i kesafetten münezzeh ve müberra; ve şu umum envar ve bütün nuraniyat, O'nun envar-ı kudsiye-i esmasının bir keşif zılâli; ve umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i misâl, nim-şeffaf bir âyine-i cemâli; ve sıfâtı muhita; ve şuunatı külliye olan bir Zât-ı Akdes'in irade-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhitle tecelli-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki Teveccüh-ü Ehadiyetinden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi fert uzak kalabilir, hangi şahsiyet, külliyet kesbetmeden ona yanaşabilir?

[attachment=87796]
MEVLANA VE VELİLERİN KUBBELER ALTINDA OLMASI

Sultan Veled Hazretleri (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın) buyurdu ki:
Mevlana Hazretlerine:

“ Benim velilerim benim kubbelerimin altındadır.
Onları benden başka kimse bilmez”

Hadisinin manası nedir?
Kubbelerden maksat, bunların kalıpları mıdır?

Yoksa kendilerini örtmek için onlardan çıkan fena huylar mıdır?
Diye babama sordum.

O da” Evet Bahaeddin, kubbelerden maksat, onların kalıpları olabilir.
Fakat asıl bundan maksat onlardan çıkan fena huylardır.

Çünkü bazı velilerin görünüşte bazı şeylere karşı hırsları olur.
Bazıları gezmekten hoşlanır,

Bazısı güzellerle meşguldür,
Bazısı ticaretten zevk alır,

Bazısı ilim kazanmaya rağbet gösterir,
Bazısı mal toplamaya meyleder.

Halkın hoşuna gitmesin diye onların peygamberlerin şeriatlarına (kurallarına) aykırı hareket etmeleri mümkündür.

İşte bu kubbelerin altında onlar gizli kalırlar.

Şöhret afetinden kaçarak şöhretsizliğin icabı olan rahat ve huzur içinde ikrah (iğrenme, tiksinme olan) edilen ve hoşa gitmeyen şeyleri irtikâp ederler (Beğenilmeyen işler yaparlar).

Bu durumda aşağı, hatta yüksek tabakadan halk bile bu topluluğu tanımaz.
Onların bu hallerine akıl erdiremezler.

Peygamberimizin buyurduğu veçhile (bu yüzün söylediği)
(Tanrının gizli velileri vardır).

Şiir:

“ (Peygamberlerden sonra) bir kavim (topluluk) daha vardır ki,
Çok gizli gider ve kendisini mümkün olduğu kadar insanların gözlerinden saklar.

Bunlar halkın gözüne nasıl görünebilirler.
Bu gizli olanlar hepsini bilirler.

Fakat hiç kimsenin gözü bunların ululuklarını görmez ve idrak (anlama, akıl erdiremek) etmez.

Bu azizlerin hem kerametleri ve hem kendileri Tanrı’nın haremindedir.
Bunların adını abdallar (Allah’a bağlanmış derviş) bile işitmez.”

Tanrının tevfikanın (uygunlaştırma) ve inayetinin ( İyilik etmesi) arkadaş olduğu, saadetin yardım ettiği her yerde o kul, o kubbeler altındaki velileri anlar, onlara itiraz etmez ve onlardan yüz çevirmez ki,

Onların inayet (İyilik etmesi) ve hidayeti (Hak yoluna, doğru yola kılavuzlama) sayesinde onlardan azami derecede istifade etsin, onun bakır vücudu altın olsun ve iksir-i azama yol bulsun.

Tanrının uygunlaştırma ve Hak yoluna, doğru yola gitmesinde arkadaş olduğu, saadetin yardım ettiği her yerde kul:

O kubbeler altındaki velileri anlar, onlara itiraz etmez ve onlardan yüz çevirmez ki,

Onların iyilik etmesi ve hak yoluna, doğru yola kılavuzlama sayesinde
Onlardan azami yararlansın,

Onun bakır vücudu altın olsun ve iksir-i azama yol bulsun.
(İksir-i azam: Madeni, altın yaptığı sanılan taş; kimya taşı)

 Nitekim buyurdu.
Şiir:

“Onların gözü sizin için bir kimyadır.
Onların nazarı gibi bir kimya nerede?”

***

ARİFLERİN MENKIBELERİ, Şark İslam Klasikleri 29,
Ahmet Eflaki, M.E B. YAYINLARI 489

***

Babam Müftü Fehmi Bayraşa (Nur içinde olsun) bana anlattı ki:
Afyon Mevlevi Tekkesine bir İsa huylu derviş misafir gelmiş.

Okuduğu zaman Allah’ın izniyle hastaları, sakatları iyi ediyormuş.
Afyonda bu duyulunca herkes akın etmiş.

En ufak bir rahatsızlığı olan bile gece demeden rahatsız etmeye başlamış.
Derviş farz ibadetini yapamaz, uyuyamaz hale gelmiş.

Ramazan’ın bir gününde o günü orucuna niyetlenmemiş. 

Eline bir ekmek almış, uzun çarşıdan başlayarak ekmeği herkesin göreceği şekilde yiyerek Mevlevi tekkesine gelmiş.

Halk;
Len gördün mü o derviş ramazanda oruç yiyormuş?
He len vallahi bende duydum.

Ramazanda oruç yiyen hiç insanı iyileştirir mi?
Herhalde sahtekârın biridir, demişler.

Laf kısa sürede yayılmış ve gelenler çok azalmış.
Bu hali bilenler gelmiş.

İşte böyle yaren velilerin neden gizlendiğini anlamışsındır.

***
Neler öğrendik:

1. Velilerin dışta halkın kendisini rahatsız etmemesi için o yere ve duruma göre kendilerine örtü oluşturacakları, içinde huzur ile yaşayacakları bir zemin oluşturduklarını öğrendik.

2. Velilerinde görünüş oluşturarak, halkın hoşlanmadığı davranışlarda bulunduklarını öğrendik.

3. Yani bir şekilde gizlendiklerini öğrendik.

4. Şöhret afettir sözünün gereğini yaptıklarını öğrendik.

5. Velileri anlamaya çalışmamız gerektiğini öğrendik.

6. Velilerin sözüne itiraz etmemek gerektiğini öğrendik.

7. Velilere yüz çevirmenin yanlış olduğunu öğrendik.

8. Velilerden azami yararlanmak gerektiğini öğrendik.

9. Velilerin kimya taşı gibi, kimyanı değiştirecek güce sahip olduğunu öğrendik.

10. Yani bakır isen seni altın eder, altın isen pırlanta eder, pırlanta isen seni cevher eder gücü Allah’tan aldığını ve sana kullanacağını öğrendik.

 
Yaren diğer bir anlatımla:

Velileri bulmalısın, yaklaşmalısın, onun frekansına girmelisin, şifrelerini çözmelisin, en yüksek düzeyde faydalanmalısın, onlar gibi olmaya gayret göstermelisin.

Yaşayan veli bulman şart değil, ahiret âlemine gitmiş velileri sever ve gönül bağlarsan, onların kitaplarını okursan, yaşanmışlarını sanki sende orada imişsin gibi kabul edersen o topluluğa girebilirsin.

Yaren,

Sen elinden gelen çalışmayı yapmalısın, Allah elbette ki emeğini boşa çıkarmaz.

Allah, inşallah veli kullarına yakın eder.

Âmin.
"ULU VELİLER" İBRAHİM HAKKI ERZURUMİ (K.S.A)

Velilerin faziletlerini, hareketlerini, eserlerini, adetlerini had ve tarifini vecdin hallerini ve vasıflarını, veliliğin alametlerini hareket ve duraklarını, mertebe ve kerametlerini, müşahedelerinin (görüşlerinin) derecesini, son makamlarını bildirir ..

Ulu velilerin faziletleri, bereketleri, Kur'an-ı Kerim ayetleriyle ve hadislerle bildirilmiştir. Cenab-ı Hak, bu hususu Kur'an-ı Kerim'inde bir çok ayetlerle bildirmiştir.

Ayetlerin meali:

Allah, iman edenlerin yardımcısıdır. Onları karanlıklardan (kurtarıp) nura çıkarır. Küfredenlerin dostları ise şeytanlardır.

Haberiniz olsun ki, Allah'ın veli (kul)ları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir.

Allah'ın velileri gerçek takva sahipleridir.

Allah, takva sahiplerinin yardımcısıdır.

Ey Rabbim, dünyada da ahirette de benim yarimsin. Canımı Müslüman olarak al. Beni salihler (zümresin)'e O çok esirgeyen (Allah'ın has) kulları ki, onlar yer (yüzün) de vakar ve tevazu ile yürürler. Kendilerine, beyinsizler (hoşa) gitmeyecek laflar attığı zaman "selametle" de(yip geçerler)rler.

Onlar ki Rablerine, secde ederek ve ayakta durarak ibadet ederler onlar için felah vardır.

O erkekler ki ne ticaret, ne alışveriş (hiç bir şey) onları Allah'ı zikretmekten (anmaktan) alıkoymuyor. (İşte onlar, felaha ererler.)

Kutsi Hadisler:

Bana bağlanmış olan velilere, ben de itaat ederim (dileklerini yaparım). Onlar da benim izzet ve cemalime kuvvetli ve muhkem tutunurlar.

Kim ki velilerime ikramda bulunursa onu, kendime yapılmış sayarım. Velilerim, kubbelerimin altındadır. Benden başka onları kimse bilmez. (Belki burada halk içinde gizli velilere işaretin yanında, Rabbimizin kubbeleri altında velilerin nasıllığını, niceliğini, ne olduğunu bilememeye işaret vardır. Allahüalem.)

Ayrıca Allah, Hz. Davud (A.S.)a vahy yolu ile bildirmiştir ki;

Ya Davud beni seven veli Kullarıma haber ver ki onlarla aramda perdeleri lütuf ve keremimle kaldırdım ki, onlar gözleriyle görsünler. O durumda halk, kendilerine zarar veremez. Benim lütuf ve inayetim onlara eriştiği için, halkın haset ve öfkesi onlara hiç tesir etmez ve asla keder vermez. Ya Davud! Eğer benim sevgimi kazanmak istersen evvela dünya sevgisini kalbinden atmalısın. Çünkü muhakkak olan bir şey var ki, benim sevgimle dünya sevgisi bir gönülde birleşemez (toplanamaz). Ya Davud, evvela sen, benim sevgimi kendi kalbinde halis muhkem kıldınsa ve her şeyde benim kudret ve hikmetimi görebildinse ondan sonra, dünya ile ve dünya halkıyla karışsan, kalkıp otursan, kalbindeki sevgime en ufak bir noksan ve keder gelmez ..

Ya Davud, eğer sen bana dost isen, nefsine düşman ol ve o'nu şehvetlerden men'et (çek) ta ki ben sana muhabbetimle bakayım ve aramızdaki perdeyi kaldırayım ..

Ya Davud, benim kullarımdan yeryüzünde nice veli kullarım var ki, onlar benim dostlarımdır, ben de onların dostuyum. Onlar, beni özler, ben de onları özlerim. Onlar, beni anarlar, ben de onları anarım. Garipler, yabancılar evlerini arzu ettikleri gibi onlar da geceyi arzu ederler ve kuşların, yuvaya dönüşleriyle sevindikleri gibi onlar da gecenin gelişiyle sevinirler. Vaktaki gece olur ve karanlık basar ve her dost kendi dostu ile baş başa kalır, onlar da benim için ayakta durup, boyunlarını büker, Yüzlerini bana çevirip yalvarır ve niyazda bulunurlar. Nimetlerimi, ihsanlarımı dilerler.

Onlar kalkar, oturur, rüku ve secdeye varır ve sevgimden başka benden hiçbir şey istemezler ve ancak rıza yoluna devam ederler. O zaman ben de, onlara oları üstün sevgimle şu üç şeyi kendilerine armağan ederim: İlk armağanım bir nurdur ki, onların kalplerine akıtırım. Benden bahsettikleri her yerde hep onunla benden haber verirler. İkinci armağanım, ben onlara, zat ve sıfatlarımla yönelirim. Yöneldiğim dostlarıma neler ihsan ettiğimi, ne devletler bağışladığımı hiç bilir misin? Üçüncü ikramımın değerini ancak ben bilirim, bir de o dost kulum bilir. Yer ve gökteki bütün eşya, bu ikramıma nisbetle bir hiçtir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz de, ümmetine olan sevgisiyle ümmetinin velilerinin alametlerini şu hadis-i şerifleriyle bildirmişlerdir:

1- Ümmetimin velilerini görenler Cenab-ı Hak'kı anarlar. Çünkü; velilerin yüzleriyle müşerref olanın kalbinde; Allah adı bulunur.

2- Muhakkak benim ümmetimde öyle erkeklerde vardır ki, onlar halktan ayrıdır. Halk onlara, hayretle bakar ve onları deli zanneder. Onlar da halkı deli olarak görür. Şunu muhakkak biliniz ki, onlar abdaldır (veliler zümresindendir).

3- Cenab-ı Hak'kın veli kulları, aç ve susuz olanlardır. Kim onlara eziyet ,ederse Allah da onlardan intikamlarını alır.

4- Dünya, ahiret ehline; ahiret dünya ehline, her ikisi de Allah ehline haramdır. Allah ehli ise ulu velilerdir.

ULU VELİLERİN ALAMETLERİ

Ulu velilerin alametlerini, adetlerini ve kalpleriyle hallerini bildirir.

Ey aziz Ehlullah demişlerdir ki: Halkın kimisi dünya, kimisi ahiret, kimisi de mana ehlidir. Sonra dünya ehline, ahiret haramdır ki, ona nail olmazlar. Ahiret ehline de dünya haramdır ki, ona tenezzül etmezler. Mana ehline her ikisi de haramdır ki, hiç birine meyil ve iltifat etmez ilgilenmezler. Lakin dünya ehlinin hepsi, tabiatın karanlığına gömülmüş, beşeri elemler onları sarmıştır. Sonra yüksek alemi (ilahi alemi) istemekten kendilerine yeis ve ümitsizlik gelmiştir ve bütün meyilleri, iradeleriyle şu aşağı (alçak) aleme yönelmişlerdir. Akıllarını ve çabalarını hep bu dünyanın zevklerini bulmak için harcarlar. Halbuki dünya, çöplüğe atılan bir cife-laşe (hayvan ölüsü) dir.

İşte bu insanların emelleri boş, amelleri ziyandır. Bunlar iki türlü acı azap çekeceklerdir. Biri dünyadan ayrılışın verdiği azap, diğeri de sonsuz olan cehennem azabında yanmaktır. Ahiret ehli ise bunların hemen hepsinin meyil ve arzuları, yüksek mertebelere varmak ve cennette kalmaktır. Çünkü Cenab-ı Hak, kullarını dünyadan cennete çağırmakta ve orayı, mutluluk yeri olarak vaat etmektedir. İşte bu insanların gönülleri de yükselmek ve şeref duymakla meşguldür. Gerçi bunlar, ateşte yanma azabından kurtulmuşlardır. Hakikatte bunların hepsi de ayrılış azabı içindedirler. Halbuki muhabbet ehline ayrılık ateşi, yakıcı ateşten daha şiddetli gelmiştir .

Mana ehline gelince: Onlar, tabiat alemi hapishanesinden çıkmış, insanlık aleminin yuvasından uçmuşlardır ve orada kendi resimlerinden bir şey bırakmadan ve dünya varlıklarından hiç bir şey almadan geçip gitmişlerdir ve bütün insanları kaybederek Allah'ın huzuruna varmışlardır ve 'her iki cihanı (dünya ve ahireti) sahiplerine bırakarak sevgililerini alıp ehlullah olmuşlardır. Onlar, cennet ve cehennemi unutup Allah'a (yalnız onu sevdikleri için) ibadet etmişlerdir. Çünkü; onunla, her iki cihanı Cennet ve onsuz ise Cehennem görürler. Sonra yalnız onu istemiş ve her nimet, onu bilmişlerdir ve onun marifet şarabıyla kendilerinden geçmişlerdir ve saf sevgisiyle kalpleri dolu olarak ebediyyen onunla kalmışlardır.

Başkalarının göremediğini onlar bilmişlerdir. Bedenleri bir yerde durur, gönülleri doğu ve batıyı gezer, arş ve kürsiye konar. Gerçi vücutlarıyla göklere yükselmezler. Fakat ruhlarıyla en yükseklere çıkarlar. Gerçi Cenab-ı Hak'kı gözleriyle görmezler. Fakat bütün sırlarını müşahede ederler (görürler). Onlar dünyada herkesle ne muamelede bulunurlarsa, onu ancak Allah rızası için yaparlar.

Kendilerine teslim olan ve bağlı bulunan dostlarını Cenab-ı Hak'kın huzuruna çağırırlar. Onlara meyleden ve onları sevenlere, onların sözleriyle amel eden ve izlerinden gidenlere ve onların irşat ve nasihatleriyle Cenab-ı Hak'ka kavuşanlara ne mutlu!

ULU VELİLERİN TARİF VE HALLERİ

Ulu velilerin had ve tariflerini ve vecdleriyle o andaki hallerini bildirir.

Ey aziz Ehlullah demişlerdir ki:

Veliyullah (Allah'ın velisi) odur ki, her söz ve hareketi uygun olur.

Odur ki, dünyadan uzak Cenab-ı Hak'ka yakın olur.

Bütün kalbiyle Cenab-ı Hak'ka yönelmiş olur.

Gizli açık nesi varsa hep Allah'ı ile olur.

Dünya devletinin ne gelişiyle sevinir, ne gidişiyle üzülür.

Onun yanında gümüşle altın, taşla topraktan daha düşüktür.

Halkla halim (yumuşak) ve Hak (Allah) ile daim olur.

Kendi nefsinde ihtiyarı olmaz ve Allah'ın gayrisiyle karar kılmaz ve gönülden başka hiç bir şeyle uğraşmaz ve ölümden çekinmez ve korkmaz. O yeryüzünde kimsesizdir. Onun yakını ve tek dostunun Allah olması ona yeter.

Veliyullah odur ki, güneş gibi cömerd, dağ gibi sabit, deve gibi itaatli, gece gibi saklayıcı, gök gibi yüksek ve hikmetli olur ve arslandan kaçar gibi fitneden kaçıp selameti bulur. Peygamberlere mucize göstermek şunun için vaciptir ki, halk onlara tabi olsun (bağlansın) ve hidayete ersin. Ulu velilere, kerametlerini gizlemek şunun için vaciptir ki, halk onlarla fitneye düşmesinler, çekişip, rahatsız etmesinler ve halktan gizli kalıp Allah ile sevinerek onun huzurunda kalsınlar.

Veliyullah'ın halleri, daima örtüktür, gizlidir. Fakat bütün kainat onun veliliğiyle söylenir. Veliyullah, yeryüzünde Cenab-ı Hak'kın reyhan çiçeğidir ki, onu, Sıddıklar (gerçeği bilenler) koklar. Bu koku, onların kalbine ulaştığı zaman Allah'a olan özleyişleri artar. Allah'ın velileri gelinlere benzer. Nasıl ki gelinleri namahremler göremez. Bunlar gibi velileri de Alah'ın huzurunda iken kimse göremez ve suretlerini görse de hakikatlerine herkes eremez.

Veliyullah odur ki, Cenab-ı Hak'kın kendisine ait olan işlerdeki muvafakatından, kendisinin de Hak Taala'nın emirlerine uygun hareket ettiğini bilir ve dilinde, dua yapmak gücünü ancak duanın kabul edileceği zamanlarda bulur.

İşte böyle uyanık ve bilgili olan Allah'ın velileri, yeryüzünde Hak'kın şahididir ki, sadık (doğru) bir şahiddir. Müminlerin kalbi gaflet ve keder içindedir. Velilerin kalbi ise huzur ve sevinç içindedir. Düşmanların kalbi vahşet ve köpürme, kudurganlık içindedir. Müminlerin azabı, yasak şeyleri yapmaya bağlıdır. Velilerin azabı, harikulade (olağanüstü) şeyleri göstermeye bağlıdır.

Allah'ın velileri iki cihanda tek bir şey istemezler ve Allah'ın huzurundan bir an bile gafil olmazlar ve onlara hizmet edenler muhabbet şarabından mahrum kalmazlar. Ulu velilerin gönlüne girenler ve onlara bağlananlara bütün dünyayı bağışlasan bir tanesini almazlar. Allah'ın velisi karşısına çıkan kız ve oğlandan irkilir ve kaçar. Çünkü o, yalnız Allah'ın cemaline istekli ve aşıktır.

Allah'ın velisi, vecd halinde iken, güzel yüzler ona örtülüdür,göremez. Onun ruhu, ancak Allah'ın hüsn ve cemaliyle (güzelliği) sevinir ve meşgul olur. Nitekim, bir gün Şeyh Şibli Hazretleri vecde gelir ve o halde, şeyhi Cüneyd -i Bağdadi Hazretlerinin ziyaretine öyle bir saatte gider ki Cüneyd, hanımıyla yemek yiyordu. Hanım, Şibli'yi görür görmez kalkıp gitmek ister. Cüneyd, hemen elinden tutar ve gitme, yerinde rahat otur, yemeğini ye. Çünkü Şibli şu anda ne seni görebilir, ne de bilir, der. Sonra Şibli ile bir saat kadar sohbet eder. Şibli'nin aklı başına gelip ağlamaya başlayınca o zaman Cüneyd hanımına, şimdi örtün, çünkü Şibli, manevi sarhoşluktan uyanmış ve dünya alemine girmiştir, artık yüzleri ve şahısları görüp ayırabilir, onun bu hallerine kendi gözleri ve sözleri, delalet eder, der.

Bundan anlıyoruz ki, ulu veliler, kalplerini açıp içindekileri görebilir yetenektedir.

ULU VELİLERİN VASIFLARI

Ulu velilerin vasıflarını, alametlerini, huzur ve selametlerini bildirir:

Evliyayı kiramın iki alametleri vardır. Biri, Allah'ın emrine hürmet ve (boyun eğmek) itaattir. Diğeri bütün insanlara şefkattir. Velilerin alametlerinden biri de Allah'ın haklarını ödemektir ve insanları sevmektir. Velilerin alametlerinden biri de Allah ile kendileri arasındaki sırları gizlemektir ve insanların eziyetlerine, işkencelerine, mükafat beklemeden sabır ve tahammül etmektir ve kimseyi incitmeyip Allah'ın rızasını kazanmakla yetinmektir ve insanlarla iyi geçinip, kimseyi kimseye şikayet etmeyip, hepsini korumak, kusur ve ayıplarını örtmek ve akıllıca onları idare edip geçinmektir.

Velilerin diğer bir alameti de güzel dil ve hikmetli konuşmaktır, güzel ahlak ve güler yüzlülüktür. Hoş kokularla cömertlikle (açık el) üstün olmaktır. Bütün insanlara tam bir şefkat göstermek ve hiç itiraz etmeden her çeşit özür ve dileklerini kabul etmektir ve onlarla konuşup dertleşmek hususunda çok cömert davranmak ve geniş sabır göstermektir.

Naklederler ki; bir gün bir veliyullah ile bir fakir yol arkadaşı olmak istemişler. O kalbi merhametle dolu ulu veli, yol arkadaşı fakirin ihtiyar, arkasında ağır bir heybe, ayağında eski bir çizmesi olduğunu görünce ona; benimle yol arkadaşlığı yapmak istiyorsan, bana teslim olacak ve her sözümü tutacaksın. Yoksa benden ayrılıp gidersin, demiş. İhtiyar da teslim olmuş bir arkadaş olacağına söz ve karar vermiş. O cömert kalpli ulu veli de hemen ihtiyarın eski çizmesiyle kendi yeni çizmesini değiştirmiş ve ağır heybesini yüklenerek yola koyulmuşlar. Her veli, karşılaştığı kimselere muhakkak böyle muamelede bulunur. Çünkü onların kalpleri, muhabbet denizi ve vahdet (birlik) yuvasıdır.

Ulu velilerin diğer bir alameti de ilahi sırları bilmek ve insanlardan gizlemektir. Allah'ın velisi o zattır ki, Hak'kı korudukça, Allah da onu korur ve ol hakkı tazim eyledikçe (ululadıkça), Allah da onu tazim eyler. Allah'ın velisi o zattır ki, kendisinden çıkan kerametleri ne duyar, ne de kimseye söyler.

Allah'ın velisi o zattır ki, Vücudunu halka teslim eder. kalbiyle Hak'kın (Allah'ın) huzuruna gider. Allah'ın velisi o zattır ki, onun gönlü nur ye sevinçle dolar ve ruhu, Allah'ın huzurunda bulunur. Velilerin alametlerinden biri de her şeyden el çekmek ve Cenab-ı Hak'ka yönelmektir. Her şeyden onunla zengin olmak ve her şeyden ona dönmektir. Ulu veli, her an Allah'la birliktedir ve her halinde onu zikreder (anar). Velilerin bir alameti de her şeyi kendinde bulmak ve zıtların toplamı olmaktır.

ULU VELİLERİN OLAĞANÜSTÜ HALLERİ

Ulu velilerin harikuladeliklerini (olağan üstü hallerini), onların her tehlikeden emin ve rahat olduklarını bildirir.

Ey aziz, Ehlullah demişlerdir ki: Ulu velilerin himmetleri, cömertlikleri Allah'tandır. Meyil ve arzuları ondan gelmekte, söz ve kararları onunla olmaktadır ve Allah'tan gayrisi onların yanında bir hiçten ibarettir.

Velilerin ibadeti, Allah'ın huzurunda daim kalmaktır. Adetleri, sırları gizlemek, kerametleri örtmek, saklamaktır. Bir abid (ibadet eden) bir arifi, hususi ibadet yerinde görmüş ve ona şöyle sormuş: Cenab-ı Hak sana yalnız başına kalıp yaptığın bu ibadetten ne fayda sağlar! Arif, su cevabı vermiş; bir vezir gördün mü ki, Padişahın sırlarını (gizliliklerini) ifşa etsin (açığa vursun). Veya böyle bir veziri Padişah neylesin. Abid de bu cevap karşısında ne söyleyeceğini bilememiş.

Veliyullah odur ki, ancak mevcud olanı ister, var olmak onun muradına uygun olur. Veliyullah odur ki, halktan gizli olan ona görünür ve onlara güç gelen ona kolay gelir.

Habeşli bir veliyullah varmış ki; ona, vecd hali gelince yüzü bembeyaz olurmuş. Veliyullah odur ki, hayatı hapis, ölümü azad (hürriyet) olur ve nefsinin hazlarını unutup, ilahi zevk ve huzuru bulur. Veliyullah odur ki, Cenab-ı Hak onu her hal ve durumda korur ve bir an bile ihmal etmez.

Bir arif demiştir ki: Halvette (tenha bir odada) Allah'ın zikriyle meşguldüm. Bir gün canım nar istedi. Nar almak için çarşıya giderken bir duvar dibinde yatan çok hasta bir adam gördüm. Arı, sinek ve böcekler vücuduna konup etini yiyorlardı.

Beni görünce Allah'a hamd ve şükretti. Ona selam verdim ve şükretmesinin sebebini sordum. Bir nar almak arzusu ile Allah'tan ayrıldığını gördüm. Ben ise şunun için şükrediyorum ki her an kalbimdedir. Ona dedim ki: Madem ki, her an onun huzurundasın, bu hastalıktan kurtulmak için neden dua ve niyazda bulunmazsın. Dedi ki: Sen Cenab-ı Hak'ka dua ve niyazda bulun ki, seni bu şehvetten kurtarsın. Çünkü arıların sokması nefse, halbuki şehvetin sokması kalbin ta derinliklerinedir. Esasen veliler, Allah'tan başkasını istemezler.

Cenab-ı Hak, kulunu kendisine yakın bir veli yapmak isterse hidayetle evvela onu dünya sevgisinden uzaklaştırır ve kendisine, ibadet etme alışkanlığını kazandırır. Sonra Allah ona az yeme, az içme, az uyuma, az konuşma ve insanlardan uzak kalma, daima Allah'ı zikretme ve düşünme ilhamını ikram ve ihsan eder. Sonra onu tevekkül, tefviz, sabır ve rıza makamlarına ulaştırıp, kendi marifeti devletine ve muhabbeti mutluluğuna nail eder. Sonra ilahi huzura ve onun meclisine alıp gönlünü hikmetlerinin bilgisiyle doldurur. O zaman bu kul da, kendi nefsinden uzak ve Cenab-ı Hak'kın dergahına yakın bir veliyullah olur. Ondan korku ve reca (umut) gider, yerine o kâmilin kalbine heybet (ululuk), üns (huzur) gelir. Sonra kendi sıfatlarından yok olur ve Allah'ın sıfatlarıyla beka bulur ve o heybet ve ünsü de gönülden gider ve Cenab-ı Hak'kın cemaliyle mest olur, kendinden geçer.

Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'inde: Allah'ın velileri ne korkar ne de hüzün duyarlar buyurmuştur. Çünkü korku ancak gelecek zamana aittir ki, isteklerinin yerine gelemeyeceğinden veya istemediklerinin olacağından gelir. Hüzün de geçmişe aittir ki isteklerinin yerine gelmeyişinden veya isteklerinin oluşundan pişmanlık duyar ve bu sebepten üzülür. Halbuki veliyullah, bu anın (halin) adamıdır ve kemal sahibidir. O ne geçmişi ve ne de geleceği hatırına getirir. Onun için onda ne hüzün ve keder kalır, ne de korku ve tehlike duygusu olur.

Bir hakim-i ilahi demiştir ki; velilerde hüzün ve korku olmayışının sebebi, onlarda ne kavga vardır, ne de çekişme. Onlar rıza makamında karar kılmışlardır. İbadet yapmakla gönülleri dinmiş, Allah'ın huzurunda bulunmak devletine nail olmuşlardır. Bu mertebede olanlarda hiç korku ve hüzün olur mu? Çünkü onların şanı emin olmaktır, sürur ve sevinçtir.

ULU VELİLERİN GÜÇLERİ

Ulu velilerin hareketlerini, duruşlarını, bereketlerini ibadetlerini, dilediği yere gitme ve dilediğini yapma hususundaki kuvvet ve kudretlerini (güçlerini) bildirir.

Ey aziz, Ehlullah' demişlerdir ki: Velilerin tavır ve hareketleri , hal ve vasıfları, peygamberlerinki gibidir. Onların adap ve erkânı, ayinleri, şanları Peygamberin şanıdır. Veliler Allah'ın yanında peygamberler mertebesine yakın, şehitler payesinde, derecesindedirler. Onlar, peygamberler gibi sırf Allah'ın rızasını dilemek ve ona nail olmak için ana, baba, evlat ve akrabalardan kaçınırlar.

Onlar mal, mülk ve mevki sevgisini terk etmişler, tevazu (alçak gönüllülük) ve kanaatla nefislerini kırmışlar ve böylece nefsin fani (geçici) olan haz ve lezzetlerinden vazgeçmişlerdir. Allah sevgisiyle gam çekip, derdi ile nimetlenip, hüznüyle lezzet duyarlar. Allah'a kalblerinden gelen yanık bir yalvarışla niyazda bulunur ve Peygamberlerin yolunda giderler.

Onların kalpleri Allah'a bağlıdır. Ruhları, ilahi ahlakla bezenmiş, bilgileri onun hikmetlerinin ilhamıdır ve bir saat hastalanmaları bir yıllık ibadettir. Bakışları, ibret gözüdür, konuşmaları hayır ve nasihattir. Latifeleri (şaka) ağırlığı giderir. Gülüşleri lütuf ve şefkattir. Susmaları, Allah'ın huzurunda duruştur. Teneffüsleri tesbih ve ibadettir. Uykuları, vahdet (birlik) alemini gezmektir. Ölümleri sevgiliye kavuşmanın bayram sevincidir. Onlar, Allah'ın kudret eliyle korunurlar, iki alemde de emin ve sevinçlidirler. Muhalif ve muarızları yenik, kendileri yenmiş ve üstün gelmişlerdir.

Ulu velileri gayelerine ulaştıracak yolun uzunluk ve kısalığı, ayakla gidilecek mesafelerden değildir ki, insan kuvvetiyle o mesafe kestirilsin. Bu ancak ruhani (manevi) bir yoldur ki, gönüller onda seyir ve sülûk eder (yürür ve gezer). Aklı erdiği kadar anlar, gözü görebildiği kadar gider. Düşünme, inanma ve şuhud (görüş) ile o yolu geçer. Bunun aslı, ilahi nazardan fışkıran semavi (göğe ait) bir nurdur ki, kulun kalbine iner. O kul, onunla bakar ve iki alemi gerçeğiyle görür ve onunla Külli Akla varınca, ruhunu, varlıklara akmış ve onlara geçmiş görür. Bütün eşyayı, kendi organları imiş gibi bulur ve o durumunda, Allah'ın yardımıyla alemin bütün işlerini idare edebilir.

Bu sebepten o kamil, tasarruf sahibidir. Yani; istediğini ve dilediğini yapabilir. Bu öyle bir nurdur ki, bir kimse onu yüz sene ister ve bulmaya çalışır. Fakat kalbinde ondan bir iz bulamaz. Çünkü o cehaletinden, bilgisizliğinden, isteğinde hatalı davranır ve bu yüzden dilediğini bulamaz. Kimisi o nuru ancak elli senede bulur. Kimisi on yılda bulabilir. Kimisi bir ayda bulabilir, kimisi bir günde, kimisi bir saatte, belki de bir anda Cenab-ı Hak'kın yardımıyla o ilahi nuru kendi gönlünde bulur ve onunla marifet devletine erişip muhabbet saadetine nail olur ve Arif ve Kâmil olup her muradını alır.

Bu tarikata sülûk eden, o hakikata erer. Muhakkak ki, Allah'tan gayrı olan şeyden alakasını keser ve Cenab-ı Hak'kın tevhidiyle (zikriyle) meşgul olur: Cenab-ı Hak da ona, mülke tasarruf etme (dilediğini yapma) kudretini ihsan eder. Mülk aslında iradeyi tüketir ve bu mülk ise dünyada kazaya razı olan velilere mahsustur ki, yerin kara ve denizleri onların gönlünde bir adımdır: Taşla toprak onların gözünde gümüş ve altın gibidir.

İnsanlar, cinler, yabani hayvanlar, kuşlar onlara itaat eder. Onlar ne dilerlerse, dileklerine uygun bir şekilde olur.Çünkü onlar Allah'ın dilediğini ister, dilemediğini istemezler, kimseden korkmazlar. Herkes onlardan çekinir. Allah'tan başka kimseye hizmet etmezler. Bütün yaratıklar onlara hizmet eder ve hizmetlerini yalnız Allah aşkı için yaparlar.

ULU VELİLERİN MERTEBELERİ

Ulu velilerin mertebeleri, makamları, uğurluluk ve kerametlerini bildirir.

Ey aziz, Ehlullah demişlerdir ki: Ulu veliler, ilim kuşanan ve akıl şarabını içen Sultanlardır. Bu şarabın sarhoşluğu ile kendinden geçmiş veliler, gözlerini Cenab-ı Hak'kın birliğine çevirmişlerdir. Veliler, parasız ve altınsız zengin, davulsuz ve bayraksız amirlerdir. Veliler, izzet (aziz olma) kubbeleri altında ve yakınlık sergisi üzerinde oturmuş sevinç içindedirler. Onların gönülleri, arşa mensup, bedenleri yalancıdır . Yer, onların sergisi, gök onların tavanıdır ki, güneş ışıkları, ay kandilleridir.

Onların beden ve ruhları yüksektir. Konuşmaları peygamberler, hareketleri melekler gibidir. Ahlakları ilahidir. Onların geçimleri tefviz ve tevekküldür. Sanatları sabır ve tahammüldür. Dayanakları, teslim ve rızadır. Lezzet aldıkları şey fakirlik ve yoksulluktur. Onlar Hak'la birlikte daim ve uyanıktırlar. Dünya mülkünün padişahlarına, bu mülkün nesi kalır. Amma ahiret mülkünü Cenab-ı Hak, sahiplerine daim kılmıştır .

İmam-ı Gazali Hazretleri buyurmuştur ki: Cenab-ı Hak velilerine 40 keramet ihsan buyurmuştur. 20'sini dünyada, 20'sini ahirette vermiştir. Dünyadaki kerametler; Allah'ın velilere olan senası (övme), tazimi (ululaması), muhabbeti (sevgisi) dir ve onların işlerini idare etmesidir ve onların rızıklarını tekeffül etmesidir ve onlara yardımcı ve yoldaş olmasıdır. Onların halka, halkın onlara hizmet ederken aziz (kadir sahibi) eylemesidir. Dünyada himmetlerinin yakınlarından daha üstün olmasıdır ve onlara, her şeyden evvel kalp zenginliğini ihsan eylemesidir ve herhalde onlara, nefislerinin hoşluk içinde olmasını iman ve ihsan eylemesidir ve onların kalbini hikmet ve hidayet nurunu erdirmiş olmasıdır ve onlara vakar (ağır başlılık) ve mehabet (korku ile karışık saygı) vermesidir. Onlara kalp ferahlığı ihsan eylemesidir, onları kalplerin sevgilisi yapmış olmasıdır. Onlara ait her şeye bereket vermesidir. Dünyadaki bütün varlıkları onlara musahhar (itaatli) kılmasıdır. Onlara, yer hazinlerinin anahtarlarını vermesidir. Onları muhtaçlara, hastalara şefî (bağışlatıcı) eylemesidir. Ve onların dualarını kabul eylemesidir.

Ahirete ait kerametleri ise: Onlara ölüm sekerâtını kolay eylemesidir. Onları iman ve marifette sabit kılmasıdır ve onlara ruh ve reyhan göndermesidir ve onların kabrini geniş eylemesidir. Ve onları fitne ve korkudan uzak bulundurmasıdır. Onlara ilahi huzurda bulunma nimetini ihsan buyurmasıdır ve onlara ikram ve ihsanı ebedi kılmasıdır. Onlara Taç ve Hilat giymeyi nasip ve ikram etmesidir ve onların yüzlerini ay ve aydın kılmasıdır. Onlara emniyet içinde olduklarını müjdelemesidir. Onlar için kitabın kâfi olması ve hesabın görülmemesi, mizanın yapılmamasıdır.

Günahkarlara şefaat etmelerine izin vermesidir ve onların nuru ile ateşin küllenmesidir ve Sırat Köprüsü'nü süratle geçmeleridir. ve onlara Kevser Havuzu'ndan su içirilmesidir. Onlara ebedi mülk verilmesidir ve onları sıdk evine erdirmesidir ve onlara cemalini; şeksiz ve şüphesiz göstermesidir.

ULU VELİLERİN SON MAKAMI

Evliyayı kiramın, beşer sıfatlarının yokluğunu, zatlarının bekasını ve son makamlarını bildirir.

Ey aziz, Ehlullah demişlerdir ki:

Kul, kendi beşeri sıfatlarıdan yok olursa Allah'ın sıfatlarıyla baki olur. Cenab-ı Hak'kın Kur'an-ı Kerim'deki Allah'ın ahlakıyla ahlaklanın, mübarek emrine uyup,onun güzel sıfatlarıyla sıfatlanmış olur. Fena fillah (Allah'ın varlığında yok olmak) aşağılık nefsinin isteklerine uymamak ve yüksek ruha (Allah'a) uymaktır. Nefsinden yok olmak, Cenab-ı Hak'la beka bulmaktır.

Halkın yokluğu, Hak'kın bekasıdır. Fena fillah, Allah'tan başka her şeyin fani olduğunu bilerek, Allah'ın varlığında yok olmaktır. Beka billah, Cenab-ı Hak'la baki olmaktır. Yani fenafillah, beka billahtır. Baki olmanın ilk şartı, Allah'tan gayri olan her şeyden yok olmaktır.

Kısaca fena fillah olan, Allah'tan başkasını bilmez ve ondan başkasını görmez ve yalnız ona kavuşur ve onda yok olur. Yok olma üç türlüdür.

1- Kul, öyle yok olur ki, kendi nefsinden en ufak bir haz duymaz.

2- Nefsi için Hak'kı (Allah'ı) istemekten utanır.

3- Allah'tan, Zatından başkasını istemekten utanır.

Bundan sonra o kul, üns-i Mevla'da (Allah'ın huzurunda) hayranlık içinde kendinden geçmiş olur.

Beka da üç türlüdür.

1- Marifet (Allah'ı bilme) bekasıyla beka bulmaktır.

2- Muhabbet bekasıyla beka bulmaktır.

3- Kulun beşeri vasıfları yerine ilahi vasıfların geçmesidir.

Bir kâmil zat demiştir ki; kendini, Allah için öyle ifna (yok) et ki, sende senden senin için bir şey kalmasın. Sonra, velilerin son makamı yok olmak ve beka bulmaktır ve en sonunda irfan yolunda muhabbetle yok olmak ve mahbub (sevgili) ile beka bulmaktır. Bekanın semeresi (meyvesi), Allah'ı görmek, ebediyete (sonsuzluğa) yükselmektir. Fena (yokluk) kainatın, beka (varlık) Allah'ın 'sıfatıdır.

Nitekim Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de, her şeyin yok olacağını ve yalnız zatının baki kalacağını buyurmuştur. Vecd halinde iken kalbin duyduğu huzur cemiyettir (birlik, topluluk). Beşeri halde gıybet (arkadan söz etmek) ve yanıltma, fikir ayrılığına, dağılmaya sebeptir. Lakin huzur ve cemiyet en lezzetli nimettir. Yayılma ve dağılma en şiddetli belalardandır. Fani kul odur ki. nefsin, bütün eşyanın Cenab-ı Hak'tan geldiğini ve ona döneceğini müşahede eder.
Somuncu Baba Kimdir

Asıl adı Hamid Hamidüddin'dir.
Somuncu Baba olarak da bilinir.
Seyyid Yıldırım Bayezid zamanında Kayseri, Bursa, Aksarayda yaşadı.
1331 de Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur.
Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur.
Soyu Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'e ulaşır, 24. kuşaktan torunudur.
Şeyh Hamid-i Velî (kaddesallahu sırrehu) ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayserî'den almıştır.
Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Velî (kaddesallahu sırrehu), ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür.
Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.

Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icÂzet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir.
Hamîdüddîn, Bursa'da bir fırın yaptırdı.
Fırınına merkebiyle dağdan odun getirir, onunla ekmekleri pişirirdi.
Ekmek küfesini sırtına alarak : "Somun! Müminler somun!" diye söyler, geçimini bu yolla sağlardı.
Halk, bu fırıncıya "Somuncu Baba veya Ekmekçi Koca" der ve pişirdiği ekmeğin lezzetine doyamazlardı. Somuncu Baba ekmek satmaya başlayınca, herkes peşinden koşar, ekmeğini kapışırlardı.
Somuncu Baba'nın fırını, Molla Fenârî Mahallesinde, Ali Paşa Çınarı civârında olup, iki gözlü idi.
Fırının bitişiğinde de, ibâdet ettiği bir odası vardı.
Odanın kıble cihetinde de, nefsini terbiye etmek için kullandığı bir Çilehânesi mevcûd idi.
Hamîdüddîn hazretleri durumunu Bursa'da kimseye bildirmedi.
Hep, halk içinde Hak ile olmağa gayret etti.

Çilehâne-yi uzlet : Çile çekilen yer. Yalnız başına ve çile içinde ibadet yapılan yer.

Yıldırım Bâyezîd Hân, Niğbolu zaferinden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi yaptırmaya başladı.
Câminin inşâsı sırasında, çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba temin etti.
Câminin yapılması bittikten sonra, bir Cumâ günü açılış merâsimi yapılacağı ilân edildi.
O gün başta Pâdişâh YıldırımBâyezîd Hân, dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan, Molla Fenârî hazretleri, ulemâdan pekçok kimse ve Bursalılar Ulu Câmiyi doldurdular.
Yıldırım Bâyezîd Hân, câminin açılış hutbesini okumak üzere Emîr Sultan'a vazîfe verdiğinde, Emîr Sultan :
"Sultânım! Zamânın büyük âlimi burada iken, bizim hutbe okumamız uygun değildir. Bu câmi-i şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât şu kimsedir." diyerek, Somuncu Baba'yı gösterdi.
"Şöhret âfettir." hadîs-i şerîfini bildiği için, bundan titizlikle kaçınan Somuncu Baba, Pâdişâhın emri üzerine minbere doğru yürüdü.
Emîr Sultan'ın yanına gelince :
"Ey Emîr'im, niçin böyle yapıp beni ele verdiniz?" dedi. O da :
"Senden ileride bir kimse göremediğim için öyle yaptım." cevâbını verdi.
Cemâat hayret ederek bu konuşmaları dinliyor, Somuncu Baba'nın hutbesini merakla bekliyordu.
Minbere çıkan Somuncu Baba, öyle bir hutbe irâd etti ki, o zamâna kadar Bursalılar öyle bir hutbeyi hiç işitmemişlerdi.
Bursalılar, bundan sonra Somuncu Baba'nın büyüklüğünü anladılar. Somuncu Baba, hutbede :
"Bâzı âlimlerin, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı, anlayamadığı kısımlar vardır. Onun için bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurarak, Fâtiha sûresinin, yirmi ana ilim üzerine yedi türlü tefsîrini yaptı.
Nice hikmetli sözler beyân eyledi.
Herkes hayretinden şaşırıp kaldı.
Başta Molla Fenârî hazretleri :
"Somuncu Baba, önce bizim Fâtiha sûresinin tefsîrindeki müşkilimizi kerâmet göstererek halletti. Onun büyüklüğüne, bu yedi çeşit tefsîr, âdil bir şâhiddir. Fâtiha'nın ilk tefsîrini cemâatin hepsi anladı. İkinci tefsîrini bir kısmı anladı, üçüncü tefsîri anlayanlar çok az idi. Dördüncü ve sonrakileri anlayanlar içimizde yok idi." demekten kendini alamadı.
Cumâ namazından sonra bütün cemâat, Somuncu Baba'nın elini öpmek, duâsını almak istedi.
Cemâatin bu arzusunu kıramayan Somuncu Baba hazretleri, kapıda durdu.
Ulu Câminin üç kapısından çıkan herkes :
"Ben Somuncu Baba'nın elini öpmekle şereflendim!" diyordu.
Somuncu Baba, yine kerâmet göstererek, Allahü teâlânın izniyle her üç kapıda da aynı ânda bulunarak cemâate elini öptürmüştü.

Namazdan sonra evine giden Hâmid-i Velî'ye, Molla Fenârî :
"Efendim! Bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat bâzı anlıyamadığım yerler vardı. Bu hutbenizle, bilemediğimiz yerleri îzâh etmiş oldunuz. Medresede hizmetimiz karşılığında kazandığımız beş bin akçe paramız vardır. Şüphesiz helâldir. Kabûl buyurursanız bunları size hediye etmek istiyorum." dedi. O, kabûl etmedi.
Bunun üzerine Molla Fenârî, Somuncu Baba'ya :
"Talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum." deyince, Somuncu Baba ona teveccüh ederek duâlarda bulundu.
Molla Fenârî'nin, Somuncu Baba'dan aldığı feyz ile yazdığı tefsîrini bütün âlimler çok beğenmiş, asırlarca mûteber bir tefsîr olduğunu söylemişlerdir.

Somuncu Baba, durumunun anlaşılması üzerin :
"Sırrımız fâş olup, herkes tarafından anlaşıldı!" diyerek, Bursa'dan gitmek istedi.
Bir sabah erkenden, Gavas Paşa Medresesinden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı.
Somuncu Baba'nın Bursa'yı terketmekte olduğunu işiten MollaFenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti.
Gitmeyip Bursa'da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu.
Fakat kabûl ettiremedi.
Sonunda, Bursalılara duâ etmesini istedi.
Somuncu Baba, bu çınarın yanında Bursa'ya yönünü dönerek, feyizli, bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti ve vedâlaşarak ayrıldılar.
Bursa'da bu çınarın bulunduğu bölgeye "Duâ çınarı" denildi.

Mânevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir.
Şeyh Hamid-i Velî (kaddesallahu sırrehu) Aksaray'da yaşamış ve Aksaray'da 1412 (h. 815) tarihinde Hakk’a yürümüştür.
Kabr-i şerîfi güllük gülistanlık olan “Ervah Mezalığı”mızda ziyâretgâhtır.
Şeyh Hamid-i Velînin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu olduğu bilinmektedir.
Yusuf Hakiki Baba'nın türbesi Aksaray'da Zafer Mahallesinde ziyâret yeridir.
Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra Darende'ye giderek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir.
Kabri şerifleri Darende'dedir.
Şeyh Hamid-i Velî (kaddesallahu sırrehu)'nun necib nesli Aksarayda “Behçetler” diye anılmakta ve yaşamaktadırlar.
Asla halka karşı varlık göstermeyen bu aileden ALLAH Dosdu ve bendenizin de Ruh Dosdu rahmetli Kalaycı Yahya Güzel Baba ile âlemlerde yaşamak şerefine erişmiştim.

Somuncu Baba Kimdir?

Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ’nin asıl adı Hamid Hamidüddin’dir. Kaynaklarda “Hamid-i Veli”, “Şeyh Hamid-i Veli”, “Hamidüddin-i Veli”, “Hamid Hamidüddin-i Veli” ve “SomuncuBaba” isimleriyle geçmektedir. 1331 yılında Kayseri ’nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî ’nin oğludur.

4. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşayan Somuncu Baba Hazretleri, 24. kuşaktan Peygamber Efendimiz (sav)’in neslinden gelmektedir yani Seyyid’dir. İlk eğitimini babasından almış daha sonra ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz, Hoy ve Erdebil’de sürdürmüştür. Bayezid-i Bistâmi’nin ruhâniyetinden istifâde etmiş ve Alaaddîn-i Erdebilî’den icâzet almıştır.

Somuncu Baba Bursa Ulu Camii Açılışı

İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönen Somuncu Baba Hazretleri Osmanlı Devleti ’nin pâyitahtı Bursa’da yaşadığı yıllarda manevi kimliğini gizleyerek talebelerinin eğitimi ile meşgul olmuştur. Bursa’da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında, somun pişirip çarşı pazar dolaşarak “Somunlar Müminler” nidâsıyla insanlara somun dağıtmıştır. Bu sebeple halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla anılmıştır.

Yıldırım Bayezid Han’ın Niğbolu Savaşı zaferine şükür nişânesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Camii ’nin açılış hutbesini okuma görevi kendisine verilen Emir Sultan’ın;

     “Zamanın kutbu aramızda iken hutbeyi onun okuması uygundur”

sözü üzerine hutbeyi Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fâtiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır.

Şeyhülislam Molla Fenâri hutbeden etkilenerek “Ayn’ül Âyân” isimli “Fatiha Suresi tefsirini” kaleme almıştır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten ve cemaatin teveccühünden sakındığı için talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılarak Aksaray’a gelmiştir. Somuncu Baba Aksaray ‘da Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerini dîni ve dünyevi ilimlerde yetiştirerek irşâd vazifesi ile Ankara’ya görevlendirmiştir. Oğullarından Yusuf Hakîki’yi Aksaray’da bırakan Somuncu Baba aşkın sırrı yolculuğunda diyar diyar dolaşmış manevi büyüklüğü nerede anlaşıldı ise oradan uzaklaşmıştır.

Somuncu Baba Hazretleri’nin Talebeleri ve Osmanlı Devleti’ne Etkileri

Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretleri ve en meşhur talebesi Hacı Bayramı Veli‘nin Osmanlı Devletinde yeni Anadolu ve Rumeli üzerinde çok büyük etkileri vardır. Somuncu Baba Hazretleri’nin talebesi Hacı Bayram-ı Veli’nin, İstanbul’un manevi fâtihi Akşemseddin Hazretleri’ni yetiştirmiş olması bunun en büyük örneğidir.

Osmanlı kültürünü etkileyen bu önemli simaların hizmetlerini ve kültürümüze katkılarını anlamak için bizzat yetiştirdiği ve yetişmesine vesile olduğu bazı isimleri zikretmemiz yeterlidir. Böylece kültürümüz için ne kadar önemli olduklarını ve büyük değerler ifade ettiklerini anlamaya çalışabiliriz. Bu önemli isimler ve metfun oldukları yerler şu şekildedir:

Halil Taybi- Darende
Baba Yusuf Hakiki- Aksaray
Akşemseddin – Beypazarı – Göynük
Ömer Dede- Göynük
Hızır Dede- Bursa
Akbıyık Sultan- Bursa
İnce Bedreddin- Darende
Yazıcıoğlu- Gelibolu
Şeyh Lutfullah- Balıkesir
Şeyhî- Kütahya
Şeyh Üftade- Bursa
Aziz Mahmud Hüdayi- İstanbul
Muslihiddin Halife- İskilip
Uzun Selahaddin- Bolu

Somuncu Baba Hazretleri‘nin günümüze kadar gelen uzantıları ve yansımaları o kadar mükemmeldir ki Anadolu’nun her köşesinde bir parçasını bulmak ve yüreklerde hissetmek mümkündür. Âlim ve tasavvuf ehli kimseler üzerinde emeği ve etkisi bulunan Somuncu Baba Hazretleri için kültürümüzün temel taşlarından biridir diyebiliriz. Öyle ki uzantılarının günümüze kadar devam etmesi neseb-i âliyesinin halen etken olması günümüz insanları için Allah’ın bir lütfudur.

Somuncu Baba Hazretleri’nin Eserleri

Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba, zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki derin bilgisine rağmen, çok az eser vermiş veya çok az eseri bize ulaşmış bir âlim kişidir. Onun fazla eser vermiş olmaması, Onun melâmet meşrebinden kaynaklanmış olabilir. Nitekim onun yanında yetişmiş bulunan ve halifesi olan Hacı Bayram-ı Veli de, müderris olmasına rağmen eser yazmamış ve hatta “Muhammediyye” müellifi, halifesi Yazıcıoğlu, eserini kendisine takdim ettiğinde:

    “Mehmet, bununla uğraşacağına bir gönül halketseydin; bir gönle girip onun terbiyesiyle meşgul olsaydın, daha iyi olmaz mıydı?”

diyerek kendi düşüncesini de dile getirmiştir.

Bu zikredilen hakikate rağmen, SomuncuBaba ‘nın bize kadar ulaşan Şerh-i Hadis-i Erba’în(Kırk Hadis), Zikir Risalesi ve Silâh’u-l Mürîdîn adında 3 adet eseri mevcuttur.  Somuncu Baba'dan 40 Hadis.


Somuncu Baba’dan Tavsiyeler

Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Hazretlerinin Zikir Risâlesi isimli eserinin son bölümünde “Arkadaşlarıma ve Yolumuzdan Gidenlere Tavsiyelerim” başlığı altında bizlere önemli nasihatler bırakmıştır. Bu tavsiyeler şu şekildedir:

    Gizli ve aşikâr her yerde Allah’tan korksunlar.
    Az yesinler, az konuşsunlar, az uyusunlar.
    Avâmın arasına az karışsınlar.
    Tüm mâsiyet ve kötülüklerden uzak dursunlar.
    Dâima şehvetlerden kaçınsınlar.
    İnsanların elindekilerden ümitlerini kessinler.
    Tüm zemmedilmiş sıfatları terk etsinler.
    Övülen sıfatlarla süslensinler.
    Şiir ve şarkı (günaha götürüyorsa) dinlemekten kaçınsınlar.
    Ayrı bir görüşle, kendini cemaatten ayrı bırakmasınlar.
    Aç olarak ölseler bile şüpheli hiç bir lokmayı yemesinler.

Şiirleri

Biz Ol Uşşak-ı Serbazuz

Biz ol uşşak-ı serbâzuz
Akıl rüşd bize yâr olmaz
Mey-i aşk ile sermestiz
Bize hergiz humâr olmaz

Diriyiz dâim, ölmeyiz
Karanlûda(karanlukta) kalmayız
Çürüyüp toprak olmayız
Bize leyl ü nehâr olmaz

Bizim illerde ay ü gün
Sebât üzre durur dâim
Televvün erişip âna
Gehi bedr ü hilâl olmaz

Bizim gülşendeki güller
Dururlar tâze solmazlar
Hazân olup dökülmezler
Zemistân ü bahâr olmaz

Şarâb-ı aşkı çün içtik
Feragât mülküne göçtük
Yanıp aşkınla tutuştuk
Bize tahrîk ü târ olmaz

Ereliden şems nuruna
Vücudum zerreden katre
Ne katre ayn-i bahar oldu
Âna k’ar ü kenâr olmaz

Bırak ey Hamida vârı
Görem desen sen ol yârı
Göricek ol tecellâyı
Ândan özge kemâl olmaz

Senden Dolu İki Cihan

Senden dolu iki cihân
Oldum zuhurundan nihân
Ger bulayım seni âyan
Ya Rab n’ola halim benim

Dilde kanaat olmaya
Züht ile tâat olmaya
Senden hidâyet olmaya
Ya Rab n’ola halim benim

Şol gün ki mizân kurula
Hak kapusunda durula
Halâyık oda sürüle
Ya Rab n’ola halim benim

Ağlarım işte zâr ile
Kaldum diriğ ağyâr ile
Bilişmedim sen yâr ile
Ya Rab n’ola halim benim

Hâmidi’nin gözü yaşı
Doldurur dağ ile taşı
Bilmem n’idem garip başı
Ya Rab n’ola halim benim

Somuncu Baba Hazretleri’nin Çocukları ve Nesli

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin Yusuf Hakiki, Halil Taybî ve M. Said Taybî adında üç oğlu, Mahmude adlı bir kızı olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada hizmetlerde bulunmuş ve Aksaray’da vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi, hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye yerleşmiştir. Diğer çocukları hakkında kayıtlarda pek fazla bilgi geçmemektedir.

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’nin nesli her iki oğlu vasıtasıyla hem Darende’de hem de Aksaray’da günümüze kadar devam etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli neslinden büyük devlet adamları, âlim ve fâzıl zatlar yetişmiştir. Vakfımızın kurucusu Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi de bunlardan bir tanesidir.

Somuncu Baba Türbesi Nerede

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 yılında Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Cenâze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmış ve halvethanesinin bulunduğu mekâna defnedilmiştir. Kabri şerifleri, misk ü amber kokulu, Darende‘de Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi’nde, cevizden oyma sanduka içerisindedir.

Türbesinin bulunduğu mekan zamanla cami ve türbe olarak kullanılmaya başlanmış, Darende Somuncu Baba Hazretleri ‘nin gelmesiyle şereflenmiş bir ilim ve irfan yurdu haline gelmiştir.

Osmanlı Devleti de bu  aileye büyük önem vermiş gönderdiği fermanlar ile Somuncu Baba ve evlatlarına sahip çıkmıştır.
Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi

Şeyh Hamid-i Veli Somuncu Baba Türbesi ve Külliyesi: her yıl binlerce yerli ve yabancı misafir tarafından ziyaret edilen nadide bir mekândır. Somuncu Baba Türbesi’nin bulunduğu 600 yıllık cami 14. yüzyıl tarihi eserlerindendir. Minaresi 1685 yılında, Şeyh Hamid-i Veli neslinden Abidin Paşa tarafından yaptırılmıştır.

Külliye, 1990-2000 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün izni ile Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından restore edilmiştir. 2009-2013 yılları arasında yapılan restorasyon çalışmaları ile Külliye haline dönüştürülen, manevi havası ve dikkat çeken mimari özellikleri ile ziyaretçilerini etkileyen Somuncu Baba Külliyesi dahilinde; Somuncu Baba Türbesi, Hulusi Efendi Haziresi, Yeni Cami Bölümü, Somuncu Baba Tanıtım Merkezi Müzesi, Şeyh Hamid-i Veli Kütüphanesi, Balıklı Kuyular ve Balıklı Havuz, Hamidiye Çarşısı, Kudret Havuzu, Çilehane ve Mesire Alanları bulunmaktadır.
Vahyin Hakikati ve Geliş Şekilleri

Peygamberimize vahiy nasıl geliyordu?

Değerli kardeşimiz,

Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in Allah Teala ile konuşması ve Allah Teala'dan gelen emirler vahiy ile olmuştur. Vahiy de Arapça olarak Peygamberimize (s.a.s) gelmekteydi. Vahyin gelişi değişik şekillerde olmuştur.

Vahyin Geliş Şekilleri

Vahyin geliş şekilleri hakkında Kur'ân-ı Kerîm'de açık bilgiler yoktur. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili bilgileri Muhammed (s.a.s)'in hadislerinden ve sahabelerin şehadetlerinden öğreniyoruz. Vahyin geliş şekilleriyle ilgili şöyle bir sıralama yapılabilir:

1. Vahyin ilk şekli Rasûlûllah (s.a.s)'in uykuda iken gördüğü sadık rüyalardır. Bu rüyalarda "sadık rüya" (Rüya-yı Sadıka)* adı da verilmektedir. Peygamber (s.a.s)'in gördüğü bu rüyalar daha sonraları kendisine zahir olurdu. Hz. Aişe, "Peygamber, hiçbir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi apaçık zuhur etmesin."  (Buhari, Bedü'l-Vahy, 1; Müslim, İman 252) diyerek bu rüyalara ışık tutmaktadır.

2. Rasûlüllah (s.a.s)'in uyanık halde iken vahiy meleğinin onun gönlüne vahyi ilka etmesidir. Vahyin bu şekli şu hadis-i şerifte bildirilmektedir:

    "Ruhu'l-Kudüs kalbime, 'Hiç bir nefis rızkını tüketmeden ölmeyecektir.' diye üfledi. O halde Allah'tan korkun ve rızkınızı meşru yoldan arayınız." (Münziri, et-Tergib ve't-terhib, 4/12)

Ruhu'l-Kudüs, Cebrail'dir. Cebrail(as)'in göründüğü hakkında bir delil yoktur. Hadisten de, meleğin görünmeden vahyi ilka ettiği anlaşılmaktadır.

3. Cebrail (as), bir delikanlı veya bir insan şekline bürünerek Peygamber (s.a.s)'e vahiy getirmiştir. Cebrail'in bu yolla ashabtan Dıhıye'nin suretine bürünerek vahiy getirdiğini bir çok sahabî nakletmektedir. Vahyin en kolay ve en meşakkatsiz şekli budur. (Neseî, İman, 6)

4. Meleğin görünmeden Peygamber (s.a.s)'e vahiy getirmesidir. Peygamberimiz çan sesine benzeyen bir ses duyardı. Vahyin en ağır şekli budur. Vahyin bu şekli tehdit ve vaad ihtiva eden âyetlere özgüdür. Bu şekildeki vahyi Rasûlüllah (s.a.s) şöyle anlatıyor:

    "Bazan çıngırak sesine benzeyen bir sesle gelir. Böylesi bana en ağır olanıdır." (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Vahy, 1/2; Müs­lim, Fe­dâ­il, 87)

Böyle bir vahyin geliş anında Peygamber (s.a.s) titrer, terler ve rahatsız olurdu. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadiste Rasûlüllah (s.a.s)'in âyetleri zabtetmekte zorluk çektiği, dudaklarını kımıldattığı zikredilmektedir. Cenab-ı Allah, Peygamberine

    "Vahyi çabucak alması için dilini kıpırdatma, onu toplamak ve kıraatını sabit kılmak bize aittir. Öyle ise sana Kur'ân okununca sen onun kıraatına uy." (Kıyame, 76/16-18)

uyarısında bulunmuştur. Bu âyetin nâzil olmasından sonra Rasûlüllah (s.a.s) Cebrail (as)'i dinler, onun gidişinden sonra onun gibi okurdu.

5. Meleğin asli sûretinde görünerek Allah'ın emrini Peygamber (s.a.s)'e getirmesi ve okumasıdır. (Buhari, Kitabu't-Tefsir, 53; Müslim, İman, 280-287)

Cebrail (as), bu şekliyle iki kez vahiy getirmiştir. Birincisi nübüvvetin başlangıcındâ olmuştur. Peygamber (s.a.s) baygınlık geçirmiştir. İkincisi ise Miraç olayının gerçekleşmesinde olmuştur. Bu olaya delil olarak,

    "Andolsun ki onu diğer bir defa da Sidretü'l-Münteha'nın yanında gördü." (Necm, 53/12)

âyeti zikredilebilir.

6. Rasûlüllah (s.a.s)'in uyanık halde iken Allah Teâlâ ile konuşmasıdır. Böyle bir konuşmada arada hiç bir vasıta yoktur. Namazın farz oluşu bu yolladır. (bk. Müslim, İman, 279) Vahyin bu yoluyla ilgili olarak aşağıdaki âyeti zikredilebilir:

    "Allah Musa ya da hitab ile konuştu." (Nisa, 4/164).

7. Cebrail'in Peygamber (s.a.s)'e uyku halinde iken vahy getirmesidir. Kevser Sûresi'nin bu şekilde nâzil olduğu rivayet edilmiştir.

editör karoglan'dan

8. Harfsiz, Kelimesiz, Ses siz (yani bir frekans ve titreşim halinde olmayan), Yönsüz,.. gelen vahiy türü (kaynak editör karoglan bu hal internettee yok idi ben ekledim bunu)

Vahy-i Metlüv- Vahyi Gayrı Metlüv (Okunan vahiy ve okunmayan vahiy)

Hz. Peygamber (s.a.s)'in yukarıda belirtilen vahy şekillerinden almış bulunduğu vahiylerden ekserisi âyetler, bir kısmı ise kudsî hadisler ve hadis-i şeriflerdir. Necm sûresi 4. âyette:

    "O, kendi arzusu ile söylemez, o (söylediği), kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir."

buyurulmuştur. Mıkdam b. Ma'dî-Kerib'in rivâyetine göre Hz. Peygamber (s.a.s) de:

    "Bana Kur'ân ve onunla beraber O'nun gibisi verildi. Şunu iyi biliniz ki, Allah Rasûlü'nün haram kıldığı da Allah'ın haram kıldığı gibidir..." (el-Hadis ve'l Muhaddisûn,12; Kurtubî, Tefsîr, 75)

buyurmuştur. Bu âyet ve hadisi delil kabul eden bazı İslâm alimleri, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hadisleri hakkında ictihad yapmasının caiz olmadığını ve sünnetin de Allah tarafından inzal olunmuş vahiy gibi düşünülmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak mezhepler tarihi incelendiği zaman görülür ki, Hz. Peygamber (s.a.s) kendisine sorulan sorularâ vahy ile, yoksa kendi re'yi ile ictihâd ederek fetva verirdi. İctihadında hata olursa Allah onun hatasını vahy yoluyla düzeltirdi. Nitekim Bedir savaşında ele geçirilen esirler hakkındaki Peygamber ictihâdı, Enfâl sûresi 67, 70 âyetleri ile tashih edilmiştir. Bu da gösteriyor ki Peygamber (s.a.s)'in ictihadı hatalı olabilir (bk. Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, 21). Kudsî hadisler ve hadis-i şerifler vahy ve ilham yoluyla Peygamber (s.a.s)'in söylediği sözler ve şeriatın ikinci kaynağı ise de, âyetler derecesinde değildirler.

Kur'ân, hadisi kudsî ve hadisin tarif ve vasıfları, okunan vahy ile okunmayan vahyin ne olduğunu ortaya koymaktadır: Kur'ân, Cebrail (a.s) vasıtasıyla Arapça lafız ve hak manalar da Hz. Peygamber (s.a.s)'e vahy edilen, O'nun Allah'ın Rasûlü olduğuna delil ve insanların hidayeti ile doğru yolu bulmaları için bir düstur, okunması ile ibadet edilerek Allah'a yakınlık kazanılan, mushaflarda yazılı, Fatiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile sona ermiş, tevatür yoluyla kitap olarak bize kadar intikal etmiş ve Allah'ın koruması ile en ufak bir değişikliğe uğratılmaksızın nesilden nesile okunarak intikal edecek, beşerin bir benzerini meydana getirmekten aciz bulunduğu ilâhî kelamdır.

Vahyin Özellikleri

a) Peygamber (s.a.s)'e uyanıkken Cebrail vasıtasıyla veya uykuda ve diğer vahy yollarıyla inzâl edilmiştir.

b) Lafız ve manaları Allah tarafındandır,

c) Lafzı Arapçadır,

d) Gerek namazda, gerekse namaz dışında okunarak ibadet edilir,

e) Şekil ve manası Allah tarafından konmuştur,

f) Abdestsiz ve guslü gerektiren bir halde bulunan kimsenin Ona dokunması haramdır,

g) Boy abdest alması gereken kimse O'nu okuyamaz,

h) Her harfini (ibadet kasdıyla) okumanın on sevabı vardıra,

ı) Belli kısımlarına âyet ve sûre adı verilir,

j) Mushafta yazılıdır,

k) Fâtiha suresi ile başlayıp, Nâs suresi ile sona ermiştir,

l) Zamanınıza kadar kitap halinde tevatür yoluyla gelmiştir,

m) Nesilden nesile intikalinden, her türlü değiştirilmeden Allah'ın koruması ile korunmuştur,

n) Beşer, bir benzerini meydana getirmede acizdir,

o) Lafzı olmaksızın yalnız manasıyla nakli (rivayeti) caiz değildir.

Kur'ân bu özellikleriyle, vahyi metulvü (okunan vahyi) meydana getirmektedir. Kurbet niyetiyle namaz ve namaz dışında okunmakla ibadet edilir. Diğer vahy mahsulü olan kudsî hadis ve hadislerle namazda okunarak ibadet edilmez. Ancak namaz dışında ilim ve teberrüken okunabilir.

Peygamber Efendimiz (s.a.s) vahyin inişi esnasında, bizim bildiğimiz alemden başka bir aleme geçiyor; âdeta bizim alemimize kapanıyordu... Bu alemden ayrılıyor, bir başka buuda giriyordu. Bu meselede hususi donanıma sahip olmakla beraber vahyin ağırlığını çok ciddi hissediyor; o alemle irtibatın manevi baskısını yaşıyor; vahyi almadaki zorluğu duyuyordu.

Buhari ve Müslim Aişe (ra)'den rivayet ederler. O demiştir ki:

    "Haris bin Hişâm Peygamber Efendimiz'e: 'Sana vahiy nasıl geliyor?' diye sordu. Peygamberimiz de buyurdu ki: 'Bâzen çıngırak sesi gibi gelir, bana en ağır geleni de budur. Sonra vahiy benden kesilir, ben de bana söyleneni aynen alıp ezberlemiş olurum... Bâzen da melek bana bir insan suretine temessül etmiş olarak gelir ve bana söyler, ben de onun söylediğini aynen bellemiş olurum.'"  (Buhârî, Bedü'l-vahy, 1; Müslim, Fedail, 86-87)

Aişe (ra) validemiz, Peygamber Efendimiz (s.a.s)'in kendisine gelen vahiy hakkındaki bu sözlerini böylece naklettikten sonra demiştir ki:

    "Ben, gerçekten Peygamberimize soğuğu şiddetli bir günde vahy geldiğine şahit olmuştum. Vahiy kesildiği zaman şakakları şapır şapır terliyordu..." (bk. Tirmizî, Menâkıb, 15)

Müslim'in Ubâde bin Sâmit'ten nakli de şöyledir:

    "Peygamber (s.a.v.) Efendimiz'e vahiy geldiği zaman, bu kendisine çok ağır gelirdi, hattâ mübarek yüzünün rengi iyice solardı." (Müslim, Fedail, 88)

Yine Aişe (ra) validemizin bir rivayetinde de: "Peygamberimiz'e vahiy geldiği zaman, bu kendisine çok ağır gelirdi." denilmiştir. Nitekim âyet-i celîlede: "Ey Muhammed, doğrusu biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız." buyurulmuştur.

Yine Zeyd bin Sabit şöyle demiştir:

    "Ben, Resûlüllah Efendimiz'in huzurunda vahiy yazıyordum, vahiy geldiği zaman Resûlüllah'ı şiddetli bir sarsıntı kaplar ve şakakları inci daneleri gibi ter dökerdi. Sonra vahiy kesilir, Resûlüllah da açılırdı. Resûlüllah söyler, ben de yazardım. Nazil olan ilâhi vahiy benim üzerimde dahî öylesine bir ağırlık yapardı ki, nazil olan Kur'ân âyetleri sebebiyle ben ayağımın kırıldığını ve bir daha yürüyemeyecek hâle geldiğini sanırdım..." (Buhârî, Tefsir, 91, Cîhad, 31; Müslim, İmare, 141-142; Ebu Davud, Cihad, 19; Tirmizî, Tefsir 5; Neseî, Cihad, 4)

Ahmed, Taberanî ve Ebû Nuaym İbn-i Amr'den şöyle rivayet ederler. O demiştir ki: "Ben: Ey Allah'ın Resulü, vahyin gelişini siz hisseder misiniz?" diye sordum. Resûlüllah'ın bana cevabı da şöyle oldu:

    "Evet, vahiy bana gelir, ben de onu çıngırak sesi gibi işitirim ve şiddetle sarsılırım. Sonra sarsıntı geçer ve ben sâbitleşir karar kılarım. (Bana söyleneni de aynen alır zaptederim). Bu şekilde (çıngırak sesi şeklinde) gelen vahiy bana o kadar ağır gelir ki, her defasında ben, 'muhakkak bu sefer canım çıkacak' zannederim!" 

Buhari, Müslim ve Ebû Nuaym, Yâlâ bin Ümeyye'den rivayet ediyorlar. O şöyle demiştir:

    "Peygamber Efendimîz'e vahiy geldiği sırada iyice kendisine baktım. O'nun şiddetli bir hırıltı çıkardığını, gözlerinin ve şakaklarının iyice kızarmış olduğunu gördüm."

Îbn Sa'd'ın Devs'li Ebû Erva'dan rivayeti de şöyledir:

    "Peygamber Efendimiz'e vahiy geldiği zaman gördüm, kendisi devesi üzerinde idi. Vahyin ağırlığı sebebiyle devesi sağa sola yalpa yapıyor ve ön ayaklarını atamaz hâle geliyordu. Bazen dayanamayıp yere çöktüğü, bazan da ön ayaklarını dikerek ayakta durakladığı oluyordu. Peygamberimiz'in de şakakları şapır şapır ter döküyordu."

Yine bu noktaya temas eden Ahmed ve Beyhaki'nin Aişe'den rivayeti şöyledir:

    "Resûlullah Efendimiz'e vahiy geldiği zaman, üzerine bindikleri devesi vahyin ağırlığı sebebiyle yere çökerdi. Peygamberimiz de şakaklarından şapır şapır ter dökerdi. İsterse soğuk bir günde olsun."

Taberâni'nin Esma binti Amis'ten rivayeti ise şöyledir:

    "Resûlullah (s.a.v.)'in üzerine vahiy indiği zaman, neredeyse bayılacak gibi olurdu."

Ahmed, Taberâni, Beyhaki ve Ebû Nuaym Esma binti Yezid'den rivayet ederler. O demiştir ki:

    "Mâide Sûresi Resûlullah'a nazil olduğu zaman, kendileri devesi üzerinde bulunuyorlardı ve devenin yularından ben tutuyordum. Nazil olan sûrenin ağırlığından neredeyse devenin ön ayaklan kırılacak idi."


Vahyin geliş şekilleri nelerdir? Peygamber Efendimiz’e vahiy nasıl geldi? İşte vahyin hakikati ve geliş şekilleri...

Vahiy, süratli işâret, kitâbet, risâlet, ilham ve gizli kelâm gibi çeşitli mânâlara gelir. Allâh Teâlâ’nın istediği şeyleri peygamberlerine, arzu ettiği sûrette bildirmesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللهُ اِلاَّ وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِىَ بِاِذْنِهِ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَكِيمٌ

“Allâh bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, çok yücedir, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (eş-Şûrâ, 51)

Hazret-i Ayşe’nin rivâyet ettiğine göre Resûlullâh’a:

“−Ey Allâh’ın Resûlü! Sana vahiy nasıl geliyor?” diye sorulduğunda şöyle buyurmuştur:

“−O, bâzen çıngırak sesini andıran bir ses gibi gelir ki, vahyin bana en ağır gelen şekli budur. Allâh Teâlâ’nın dediğini kavra­yıp ezberlediğimde, melek benden ayrılır. Bâzen de melek bana bir insan sûretinde gelir. Benimle konuşur söylediğini hemen kavrarım.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1/2; Müslim, Fedâil, 87)
VAHYİN ŞEKİLLERİ NELERDİR?

İslâm âlimleri, çeşitli rivâyetlerden hareketle vahyin geliş şekillerini şöyle tespit etmişlerdir:

1- Vahiy, bâzen uykuda görülen ve görüldüğü gibi tahakkuk eden sâdık rüyâlar şeklinde gelirdi.

2- Vahyedilecek kelâm, melek görünmeksizin Hazret-i Peygamberin kalbine ilkâ olunurdu.

3- Vahiy meleği, “Cibrîl Hadîsi”nde[1] olduğu gibi insan sûretine girerek, vahyedilecek şeyi bildirirdi.

Abdullâh bin Abbâs’ın (r.a.) anlattığı şu rivâyet de, vahyin bu tarzda vâkî oluş şekline güzel bir misâldir:

“Babam Abbâs’la birlikte Resûlullâh’ın yanında idim. Allâh Resûlü’nün yanında bir adam bulunuyor ve Efendimiz onunla fısıldaşıyordu. Bu sebeple babamla alâkadar olamadı. Yanından çıktığımızda babam:

«−Oğlum! Allâh Resûlü’nün bana iltifat etmediğini gördün değil mi?» dedi. Ben de:

«−Babacığım! Yanında bir adam vardı, onunla konuşuyordu.» dedim.

Bunun üzerine hemen Resûlullâh’ın yanına döndük. Babam:

«−Yâ Resûlallâh! Abdullâh’a şöyle şöyle demiştim, o da Siz’in, yanınızdaki bir adamla fısıldaştığınızı söyledi. Gerçekten de yanınızda bir kimse var mıydı?» dedi. Resûlullâh bana hitâben:

«−Ey Abdullâh! Sen onu gördün mü?» diye sordu. Ben:

«−Evet! Gördüm.» dedim. Resûlullâh Efendimiz:

«−O Cebrâîl idi. Bu sebeple seninle alâkadar olamadım.» buyurdu.” (Ahmed, I, 293-294; Heysemî, IX, 276)

4- Vahiy bâzen de, dehşetli bir çıngırak sesi gibi gelirdi. Vahiy hâli geçince, Peygamber Efendimiz meleğin söylemiş olduğu şeyi iyice öğrenmiş olurdu.

5- Cebrâîl (a.s.) iki defâ vahyi aslî sûretiyle görünerek getirmiştir. Bunlardan birincisi vahyin fetret dönenimi müteâkip Peygamber Efendimiz Hirâ Mağarası’ndan inerken, ikincisi ise Mîraç Gecesi’nde Sidretü’l-Müntehâ’da vâkî olmuştur.

6- Allâh Teâlâ’nın, Mîrâc’da olduğu gibi arada vahiy meleği bulunmaksızın, ilâhî kabul ve ikrâma nâil kılarak Resûlullâh’a doğrudan vahyetmesidir.

7- Cebrâîl’in (a.s.) Allâh Resûlü’ne uyku hâlinde iken vahiy getirmesidir. Bâzı müfessirler, Kevser Sûresi’nin bu şekilde nâzil olduğunu ifâde ederler.
VAHYİN NÜZULÜ

Ashâb-ı kirâmdan bâzılarının anlattıklarına göre, vahyin nüzûlü esnâsında Peygamber Efendimiz’e ağır bir sıkıntı hâli ârız olur, yüzü gül gibi pembeleşir, gözlerini kapatır, başını önüne eğerdi. Ashâbı da başlarını önlerine eğerlerdi. Vahiy hâli nihâyete erinceye kadar hiçbiri başlarını kaldırıp Efendimiz’in cemâline bakmaya kâdir olamazlardı.

Bâzen de vahiy geldiği zaman, yüzünün yakınlarında arı uğultusu gibi bir ses işitilirdi. Resûlullâh, o esnâda çabuk çabuk nefes alırdı. En soğuk günlerde bile, alnından inci tâneleri gibi terler dökülürdü.[2]
VAHİY KATİPLERİ

Vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit’in[3] bildirdiğine göre gelen vahyin ağırlığı, inen ahkâmın ağırlığı ile mütenâsip olurdu. Yâni, inen vahiy ilâhî vaat ve müjde mâhiyetinde ise Cebrâîl (a.s.) beşer sûretinde gelir, bu ise Peygamber Efendimiz’e bir güçlük vermezdi. Fakat vahiy, azâb ile korkutmaya dâir ilâhî îkazları ihtivâ ettiği zaman da, dehşet saçan bir çıngırak sesi gibi gelirdi.

Vahiy, Allâh Resûlü deve üzerinde iken geldiğinde, hayvan vahyin ağırlığına tahammül edemez, ayakları bükülür ve çökerdi. Nitekim Peygamber Efendimiz Adbâ isimli devesinin üzerinde bulunduğu sırada Mâide Sûresi’nin üçüncü âyeti nâzil olmaya başlayınca Adbâ’nın ayakları kırılacak gibi olmuş, Allâh Resûlü devenin üzerinden inmişti.[4]

Zeyd bin Sâbit (r.a.) der ki:

“Resûlullâh’ın  yanında oturuyordum. Bu esnâda Allâh Resûlü’ne vahiy hâli geldi. Dizi benim dizimin üzerindeydi. Vallâhi o anda Resûlullâh’ın dizinden daha ağır bir şey hissetmemiştim. Neredeyse dizim ezilecek sandım.” (Ahmed, V, 190-191)
MÜŞRİKLERİN İTHAMLARI

Kur’ân-ı Hakîm’in ilâhî bir kitap olduğunu inkâr eden müsteşrikler, vahyin Resûlullâh’ın tefekkür ve mükâşefesi netîcesinde kalbine doğan ilhamlar olduğu şeklinde birtakım bâtıl iddiâlarda bulunmuşlardır. Şüphesiz ki onların ileri sürdükleri bu iddiâlar; kalplerindeki gaflet, idrâklerindeki zâfiyet ve husûmetlerindeki şiddetten başka bir şeyle îzâh edilemez.

Resûlullâh’ın, ilk vahiy geldiği esnâda meleği görünce korkması, vahyin, müsteşriklerin iddiâ ettiği gibi halüsinasyona[5] hamledilecek dâ­hilî ve şahsî bir mesele olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Zîrâ Hazret-i Peygamber’in vahyi alması, derûnuyla ve nefsiyle alâkalı olmayan hâricî bir hakîkati telâkkî etmesidir. Cebrâîl’in (r.a.) Allâh Resûlü’nü üç defâ sıkması, her defâsında “oku” diye­rek bırakması, vahyin iç âleminden değil, hâriçten, yâni Allâh Teâlâ’dan geldiğini te’yîd ve te’kîd etmektedir.
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN DERİN TEFEKKÜRÜ

Vahyin bir müddet kesintiye uğraması da, onun, Peygamber Efendimiz’in derin tefekkürü netîcesinde rûhunda meydana gelen dahilî bir hâdise olduğu şeklindeki iddiâları en kat’î bir sûrette reddetmektedir. Çünkü vahyin kesilmesi ve Peygamber Efendimiz’in uzun müddet vahyin tekrar gelmesini iştiyakla beklemesi de göstermektedir ki, vahiy; Resûlullâh Efendimiz’in irâdesi dışında meydana gelen hâricî bir hâdisedir.

Bununla birlikte Efendimiz ilk başta kendisine vahiy geleceğini bilmiyordu. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

وَمَا كُنْتَ تَرْجُوا اَنْ يُلْقَى اِلَيْكَ الْكِتَابُ اِلاَّ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَ فَلاَ تَكُونَنَّ ظَهِيرًا لِلْكَافِرِينَ

“Sen, bu Kitâb’ın Sana vahyolunacağını ummuyordun. (Bu) ancak Rabbinden bir rahmet (olarak gelmiş)’tir. O hâlde sakın kâfirlere yardımcı olma!” (el-Kasas, 86)

Âyet-i kerîmelerle hadîs-i şerîfler arasındaki bâriz üslûp farkı da, Kur’ân-ı Kerîm’in vahiy mahsûlü olduğunun en kat’î delillerindendir.
İFK HADİSESİ

Bâzen öyle hâdiseler oluyordu ki, Hazret-i Peygamber, o anda cevap vermek mecbûriyetinde olmasına rağmen, vahyin gelişi te’hîr ediliyordu. Meselâ “İfk Hâdisesi” ve Yahûdîlerin sormuş olduğu bâzı suâllerde olduğu gibi. Hazret-i Peygamber, bu tür soruların cevâbını ancak kendisine vahiyle bildirildiğinde verebiliyordu. Eğer iddiâ edildiği şekilde, Kur’ân-ı Kerîm, Peygamber Efendimiz’in tefekkür ve mükâşefesinin mahsûlü olsaydı, böyle bir sıkıntıya düşmeksizin bu sorulara hemen cevap vermesi îcâb ederdi.

Üstelik bâzen vahiy, Allâh Resûlü’nün görüşünün hatâlı olduğunu bildiriyor, bâzen de O’nun meyletmediği bir şeyi emrediyordu. Hattâ emr-i ilâhîyi tebliğ husûsunda bir miktar oyalanacak olsa, şiddetli bir itâb-ı ilâhîye mâruz kalıyordu. Bütün bunlar, Kur’ân-ı Kerîm’in, Peygamber Efendimiz’in tefekkür ve mükâşefesinin mahsûlü olduğu iddiâlarının mantıksızlığını bâriz bir şekilde ortaya koymaktadır.
ABESE SURESİ NEDEN NAZİL OLDU?

Nitekim bir gün Peygamber Efendimiz, Kureyş’in bâzı ileri gelenlerine İslâm’ı anlatmaktaydı. O sırada, yanına daha önceleri Müslüman olmuş bulunan âmâ sahâbî Abdullâh bin Ümm-i Mektûm (r.a.) geldi. Resûlullâh Efendimiz’e, Allâh’ın kendisine bildirdiği hakîkatlerden bâzı şeyler öğrenmek istediğini söyledi. Fakat görüşmekte olduğu Kureyş ileri gelenlerini iknâ ile meşgul bulunan Allâh Resûlü, onunla ilgilenemedi ve İbn-i Ümm-i Mektûm’un, talebini ısrarla tekrar etmesi sebebiyle de yüzünü biraz ekşitti. Bunun üzerine şu itâb-ı ilâhîye mâruz kaldı:

اَمَّا مَنِ اسْتَغْنَى فَاَنْتَ لَهُ تَصَدَّى وَمَا عَلَيْكَ اَلاَّ يَزَّكَّى وَاَمَّا مَنْ جَاءَ كَ يَسْعَى وَهُوَ يَخْشَى فَاَنْتَ عَنْهُ تَلَهَّى كَلاَّ اِنَّهَا تَذْكِرَةٌ فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ

“Kendisini (Sana) muhtaç görmeyene gelince, Sen ona yöneliyorsun. Oysa ki onun temizlenip arınmasından Sen mes’ûl değilsin. Fakat koşarak ve (Allâh’tan) korkarak Sana gelenle ilgilenmiyorsun! Hayır (olmaz öyle şey); bu Kur’ân bir öğüttür, dileyen düşünüp öğüt alır.” (Abese, 5-12)

Bu âyetin nüzûlünden sonra Allâh Resûlü İbn-i Ümmi Mektûm’a pek çok iltifat ve ikramlarda bulunmuştur. Ayrıca kendisine rastladığı zaman da:

“Merhabâ ey, kendisi hakkında Rabbimin beni itâb ettiği (azarladığı) kimse!” buyurmuştur. (Vâhidî, s. 471)

Hazret-i Peygamber’e ilâhî emirler bâzen mücmel[6] olarak gelirdi. Allâh Teâlâ tarafından açıklanmadığı sürece Resûlullâh Efendimiz mücmel mevzûlarda kendiliğinden bir îzahta bulunamazdı. Buna misâl olarak şu âyet-i kerîmeleri zikredebiliriz:

ِللهِ مَا فِى السَّمَوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ وَاِنْ تُبْدُوا مَا فِى اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللهُ

“Göklerde ve yerde olanların hepsi Allâh’ındır; içinizdekini açıklasanız da gizleseniz de Allâh, sizi onunla hesâba çeker...” (el-Bakara, 284)

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, gayr-i irâdî olarak kalplerinden geçenlerden de mes’ûl tutulacağını zanneden ashâb-ı kirâm:

“–Yâ Resûlallâh! Bu âyete nasıl dayanacağız?” dediler. Hazret-i Peygamber cevâben:

“–Ne o! Yoksa ehl-i kitâb (Yahûdîler ve Hıristiyanlar) gibi; «İşittik ama isyân ettik!» mi demek istiyorsunuz? Siz; «İşittik ve itâat ettik. Ey Rabbimiz! Bizleri bağışlamanı isteriz, dönüş Sanadır!» demelisiniz!” buyurdular. (Müslim, Îman, 200; Ahmed, I, 233; Vâhidî, s. 97)

Allâh Resûlü, âyetin mânâsı mücmel olduğu için, acz içinde kalarak mevzûya bir açıklık getiremediler. Sahâbeden, Allâh’a teslîm olup tevekkül etmelerini talep buyurdular. Bir müddet sonra aşağıdaki âyet-i kerîme nâzil olarak, kapalı olan mânâ şöylece îzâha kavuştu:

لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا اَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

“Allâh, kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Siz şöyle duâ ediniz:) Rabbimiz! Unutur ya da yanılırsak bizi muâhaze etme (mes’ûl tutma)! Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyler yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet eyle! Mevlâmız Sen’sin. Kafirlere karşı da bize yardım eyle!” (el-Bakara, 286)

Ashâb-ı kirâm, bu âyet-i kerîme sâyesinde, kalbe ârız olan havâtır husûsunda “güçleri yettiği nisbette” mes’ûl olacaklarını anladılar.
KUR’AN İLAHİ BİR KİTAPTIR

Peygamber Efendimiz’in, âyet mücmel iken açıklayıcı bir nass gelinceye kadar hiçbir îzahta bulunmaması, bir nübüvvet hakîkati olup, Kur’ân-ı Kerîm’in ilâhî kaynaklı oluşunun îtirâz edilemez bir diğer delîlidir. Aksi takdirde ya böyle bir bilgi verilmez veya verilen bilgiye indî bir açıklama getirilebilirdi. Böyle bir hâlin vukûa gelmemesi, Kur’ân-ı Kerîm’in îcâzının ayrı bir göstergesidir.
İLAHİ VAHİY MAHSULÜ

Kur’ân-ı Kerîm’in verdiği gaybî haberler de onun ilâhî vahiy mahsûlü olduğunun apaçık bir delîlidir.

Kur’ân-ı Kerîm, mâzîye âit ihtivâ ettiği bilgileri de gerçeğe uygun bir şekilde anlatır. Bu bilgiler husûsunda mîlâdî yedinci asrın Mekke’sinde ilim nâmına bir müessese veya umûmî kültüre sâhip bir tek insan yoktu. Bütün târihî bilgiler, tüccarların tezatlarla dolu birer efsâne hâlinde getirdiği birkaç mahallî Pers hikâyesinden öteye geçmiyordu. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’de bulunan mâzîye âit bilgiler, büyük bir tenâsüp ve bütünlük arz etmekte olup, hiçbir insanın, aklı ve keskin firâseti ile ortaya koyabileceği türden bilgiler değildir.

O hâlde akıllı bir insan düşünmelidir: Câhil bir toplum içinden çıkan ümmî bir insan, ilâhî bir menşe’den telâkkî etmedikçe, Kur’ân’ın eşsiz mânâlarına kaynaklık edebilir mi? Tabiî ki aslâ!..

Bu da göstermektedir ki, Resûlullâh’ın bildirdiği bütün haberler, Allâh katından vahyedilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, istikbâle âit gaybî haberler de bildirmiş, bunlar da zamânı geldikçe Kur’ân’ın bildirdiği şekilde vukû bulmuş ve bulmaya devâm etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm dâimâ önde gitmekte, ilim ve fen ise onun arkasından gelmektedir.
FİRAVUN KISSASI

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen şu hâdise, bunun misâllerinden yalnızca biridir:

Kızıldeniz’in girdaplarında boğulmak üzere iken mecbûr kalarak îman halkasına tutunmak isteyen Firavun’a Allâh Teâlâ:

اَلْئَنَ وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ

“Şimdi mi (îmân ediyorsun)?! Hâlbuki sen, bundan evvel (ömrün boyunca) isyân etmiş, dâimâ fesatçılardan olmuştun! (Yâni bir belâ gelince uslanmış, sâlim kalınca da tekrar eski isyânına devâm etmiştin! Şimdi de böyle yapacağın için artık senin îmâna yönelişin geçersizdir!)” (Yûnus, 91) buyurarak yeis hâlindeki îmânını kabûl etmemiş ve şöyle devâm etmiştir:

فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ اَيَةً وَاِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ اَيَاتِنَا لَغَافِلُونَ

“(Ey Firavun!) Biz de bugün seni (cansız bir) beden olarak (karada yüksek bir yere atıp bozulmaktan) kurtaracağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın! (Bununla berâber) insanlardan birçoğu bizim âyetlerimizden cidden gâfildirler.” (Yûnus, 92)

Zemahşerî, bu âyet-i kerîmeyi şöyle tefsîr eder:

“Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız. Cesedini tam ve noksansız, bozulmamış bir hâlde, çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olarak koruyacağız.” (Zemahşerî, III, 24)
FİRAVUNUN CESEDİ

Son senelerde yapılan araştırmalarda Firavun’un cesedi, sâhilde secdeye kapanmış bir vaziyette bulunmuştur. Bu, onun ölümden önceki son ânıdır. Son dakîkada karşılaştığı dehşet sahnelerinin tesiriyle îmân etmek istemiş, ancak yeis hâlinde olduğu için onun îmânı kabûl edilmemiştir. İşte o vaziyette, takrîben üç bin yıldır cesedi çürümeden kalmış ve âyet-i kerîmede beyân edildiği gibi insanlığa bir ibret manzarası sergilemek üzere bugün ortaya çıkmış bulunmaktadır. Şu an bu cesed, British Museum’da teşhîr edilmektedir. Bu hakîkat, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği, kıyâmete kadar devâm edecek mûcizelerden sâdece biridir.

Ancak Kur’ân-ı Kerîm’in esas gâyesi tevhîdi teblîğ edip insanları hidâyete çağırmak olduğundan, bu tür mûcizevî hakîkatler, yâni ilmî, fennî ve târihî gerçekler onda tâlî bir meseledir. Unutmamak lâzımdır ki:

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

“Yaş, kuru ne varsa hepsi mübîn (yâni hakkı bâtıldan ayırt etmek için gönderilmiş bulunan apaçık) bir kitapta mevcuttur.” (el-En’âm, 59) ilâhî beyânı mûcibince her türlü hakîkat onda meknuzdur. Buna göre Kur’ân-ı Ke­rîm, kâinat­ta­ki bü­tün ha­kî­kat­le­rin kâ­mil bir man­zû­me­sidir ve bü­tün ger­çek­le­r on­da bi­rer nü­ve hâ­lin­de mevcuttur. Kur’ân’ın îcâzı gereği olan bu durum, hâdiselerin gelişmesi ve beşerî ilimlerdeki terakkî nisbetinde daha iyi aydınlanıp anlaşılabilir.

Şâyet kâinatta âdetullâh îcâbı meknûz olan bu tür bil­giler, Kur’ân-ı Ke­rîm’de icmâlî olarak değil de sa­râ­hat ci­he­tiy­le mevcut olsaydı, Kur’ân, kütüphaneler dolduracak bir hacme ulaşırdı. Ayrıca insanlık, kendi zamânında henüz keşfedilip ispatlanamayan bilgileri kabûle müsâit olmadığından Kur’ân’a îman kıyâmete kadar devâm etmezdi. Meselâ bir tek misâl vermek gerekirse, televizyona âit gerçek, bugün bildiğimiz şekilde o zamanlar ifâde edilmiş olsaydı, televizyon fiilen keşfedilip sâbit olmadıkça insanların buna aklı yatmaz ve bu yüzden de Kur’ân’ı reddederlerdi. Bütün hakîkatleri kendisinde cemetmiş olan Kur’ân’ın bunların büyük bir kısmını mücmel ifâdelerle beyân etmesinin hikmeti budur.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, ele aldığı bütün mevzûları tevhîd gâyesine mebnî olarak takdîm eder. Fennî hakîkatlere temâsı da bu cümledendir. Bu keyfiyet, Kur’ân-ı Kerîm’in kıyâmete kadar bütün zaman ve mekânlarda devâm edecek ayrı bir îcâzı olup, onun ihtişâmını her an ve her keşifle bir kere daha ispat etmektedir.[7]
“SARA HASTASI” İFTİRASI

Kur’ân-ı Kerîm’in ve Hazret-i Peygamber’in şânının yüceliğini hazmedemeyen birtakım müsteşrikler, Peygamber Efendimiz’in vahiy esnâsında geçirdiği hâllerin “sara nöbeti” olduğunu iddiâ etmek gibi akıl ve mantıkla îzâh edilemez bir iddiâya yeltenmişlerdir.[8] Bu asılsız iddiâya kısaca şöyle cevap verilebilir:

-Sara hastası, geçirdiği nöbetten sonra büyük bir bitkinlik ve ağrı hissederek, son derece acı ve ıztırap içinde kıvranır, hâlet-i rûhiyesi alt-üst olur. Hâlbuki Resûlullâh Efendimiz, bahsedilen sıkıntıları yaşamadığı gibi iki vahiy arasındaki devreyi âdeta bir fetret kabûl ederek vahyin gelmesini iştiyakla bekler, onun gelişi ile târifi imkânsız bir sürûra gark olurdu.

-Vahiy esnâsında vukû bulan bu hâller, her vahiy gelişinde görülmez, bâzen Hazret-i Peygamber’in normal hâli devâm ederdi.

-Tıbben de mâlum olduğu üzere sara nöbeti geçiren kimse, düşünme ve idrâk melekelerini yitirerek etrâfında olup biteni fark etmediği ve böylece şuuru bütünüyle kapalı olduğu hâlde, Peygamber Efendimiz, aldığı vahiyle beşeriyete hukuk, ahlâk, ibâdet, kıssa, mev’ıza gibi pek çok husûsun en mükemmel numûnelerini ihtivâ eden muhteşem Kur’ân âyetlerini teblîğ etmekteydi.

-Sara hastası şiddetle titrediği hâlde, bu durum vahiy esnâsında görülmemiştir.

-Sara hastası, nöbet esnâsında saçma sapan ve mânâsız sözler sarf eder. Ancak Hazret-i Peygamber’de böyle bir durum hiç müşâhede edilmemiştir. O’nun mübârek ağzından dökülenler, insanlığın işittiği en fasîh, en beliğ ve en mânidar sözlerdir.

Bununla birlikte hiçbir vücûdun, altı bin küsur âyetin nüzûlünü mümkün kılacak kadar uzun bir süre sara kasılmasına dayanamayacağı da, tıbben açıklanmıştır.

Bütün bu kasıtlı iddiâlar, Resûlullâh’ın hakîkatini idrâk edememenin bir netîcesidir ve hiçbir mantıkî tarafı yoktur.

[1] Bir gün Hazret-i Peygamber, mescidde iken Cebrâîl (a.s.) insan sûretinde yanına gelerek, îman, İslâm, ihsân ve kıyâmet alâmetleri hakkında suâller sormuştur. Böylece Ashâb-ı Kirâm’ın dinlerini öğrenmesini istemiştir. İşte bu hâdiseyi anlatan hadîse “Cibrîl Hadîsi” denilmiştir. (Bkz. Buhârî, Îman, 37; Müslim, Îman, 1, 5)

[2] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1/2, Umre 10; Müslim, Fedâil 87, Hudûd 13; Tirmizî, Tefsir 23/3173; Ahmed, V, 327.

[3] Sâbit (r.a.) Resûlullâh’ın vahiy kâtiplerindendir. Efendimiz Medîne’ye hicret ettiğinde Zeyd on bir yaşında bir yetimdi. Çocukken on yedi sûre ezberlemişti. Allâh Resûlü ona Süryânîce’yi ve İbrânîce’yi öğrenmesini emretti. O da kırk güne varmadan iki dili öğrendi ve Hazret-i Peygamber’in Süryânîce ve İbrânîce yazışmalarını tâkib etti. Onun yaptığı en şerefli hizmetlerden biri, iki sahâbî ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’i toplayıp bir araya getirmesidir. Hicretin 45. senesinde Medîne’de vefât etmiştir. Doksan iki hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir.

[4] Ahmed, II, 176; VI, 445; İbn-i Sa’d, I, 197; Taberî, Tefsîr, VI, 106.

[5] Halüsinasyon: Fransızca hallucination (kuruntu). Psikolojide: 1. Daha çok şizofreni, paranoya gibi rahatsızlığı olan hastalarda görülen ve hisler uyarılmaksızın ortaya çıkan duygular. 2. Gerçekte olmayan şeyleri varmış gibi zannetme.

[6] Mücmel: Mânâsı özlü ve kapalı olup îzâh edilmedikçe maksadı tam olarak anlaşılamayan ifâdelerdir.

[7] Bu hususla alâkalı misâller için bkz: Osman Nûri Topbaş, Rahmet Esintileri, İstanbul 2001, s. 184-239.

[8] Vahiy vukû bulduğu esnâda Peygamber Efendimiz’in ahvâlinde görünen ve yukarıda tafsîl edilmiş olan değişiklikler sebebiyle bâzı müsteşrikler bunu bir Epilepsi (Sara) nöbeti şeklinde telâkkî etmiş ve bu yolda çeşitli iddiâlarda bulunmuşlardır. Nihâyet bu iddiâlarını Hazret-i Peygamber’in -hâşâ- bir akıl hastası olduğu derecesine vardırmışlardır ki bunu “Fransız Millî Tıp Akademisi”ne tasdîk ettirebilmek için, meselenin orada bir ilmî dâvâ sûretinde ele alınmasını temin etmişlerdir. Burada zamânın en seçkin doktorlarından teşekkül eden bir heyet, 1842 senesinde iddiâları incelemiş ve tıbbî gerçekler çerçevesinde bunun aslâ mümkün olamayacağı yolunda uzun ve gerekçeli bir rapor yayınlamıştır. Hâdisenin tafsilâtını merak edenler, Prof. Dr. Feridun Nâfiz Uzluk tarafından tercüme edilip “Rapor” ismiyle yayınlanan esere bakabilirler. Bu eser, 1996 senesinde Sebil Yayınevi tarafından İstanbul’da basılmıştır.


Vahyin Geliş Şekilleri

Nasıl olduğunu ve niteliğini ancak, onu yaşayan peygamber bilir, Allah ile peygamberi arasında bir sır olan vahiy olayını, diğer insanların tarife kalkışması, görmeyen kişilerin renklerden bahsetmesine benzer. An­cak mertebeleri, çeşitleri, şekilleri ve vahyin nüzulü esnasında hazır olanların peygamberde müşahede ettikleri psikolojik durumlardan bahsedebilir. Buna göre vahyin Peygamber Efendimize şu şekillerde geldiği anlaşılmaktadır:

1. Vahyin birinci mertebesi, sadık rüyalardır. Hz. Âişe’nin riva­yetine göre Peygamberimizin gördüğü rüyalar aynen çıkardı.[1] Uykuda, Peygamberimize rüyâ-yı sâdıka halinde vahyin geleceğini bilen ashâb-ı kiram, O’nu kendisi uyanıncaya kadar uyandırmazlardı.

2. Uyanıkken vazifeli melek olan Cebrâil (a.s.)’ın, görünmeksizin vahyi Peygamberimizin kalbine bırakmasıdır.[2]

3. Vahiy meleğinin bir insan suretinde görünerek vahyetmesidir ki, Resûlullâh da aynen ezberleyerek ashâbına tebliğ ederdi. Cebrâil (a.s.), değişik kişilerin suretlerine girmekle beraber çoğunlukla, ashâbtan Dıhye b. Halifetü’l-Kelbî’nin suretine girerdi.

4. Melek görünmeden, çıngırak sesine benzer bir sesle vahyi ge­tirmesidir. Genellikle tehdit ve korkutma âyetleri bu çeşit vahiyle ge­lirdi. Vahyin bu şekli en şiddetlisi olup, Resûlullâh bu esnada titrer, heyecanlanır ve terlerdi.[3]

5. Cebrâil (a.s.)’in asıl suret ve hey’etiyle görünüp Cenâb-ı Hakk’ın dilediği şeyleri vahyetmesidir. Bu şekildeki vahiy, iki kere olmuştur. Birincisi, ilk vahiy günlerinde Hira Dağında cereyan et­miş[4]; ikincisi ise, Mi’rac’ta Sidretü’l-Müntehâ’da vukubulmuştur.[5]

6. Melek aracılığı olmaksızın gerçekleşen vahiydir. Bu da, Mi’rac’da meydana gelmiştir. Mi’rac Gecesinde, gök katlarının ötesinde beş vakit namaz bu şekilde vahyolunmuş, Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hakk’ın Kelâm’ını vasıtasız işitmekle şereflendirilmiştir. Hitabın bu çeşidinde, görme yoktur.[6]

7. Hz. Peygamber’in, doğrudan Hak Teâlâ ile konuşması tarzında cereyan eden vahiydir. “Rü’yetle beraber hicabsız tekellüm yani Ce­nâb-ı Hak’la yüzyüze engelsiz konuşma” tarzındaki vahiy, yeryü­zünde sadece Peygamber Efendimize Leyle-i Mi’rac’ta ihsan olunmuştur.

8. Cebrâil (a.s.)’ın, Hz. Peygamber’e uyku halinde getirdiği vahiydir. Veya rüyada Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede ile vahye mazhar olmaktır.[7]

 

[1]      Buhârî, Bedü’l-Vahy, 3; Müslim, İman, 252.

[2]      Bk. Şuara, 26/193-195.

[3]      Buhârî, Bedü’l-Vahy, 2.

[4]      İlk vahiyden önceki gece veya vahyin bir süre kesilmesinden sonra meydana geldiğini söyleyenler de vardır.

[5]      Bk. Araştırmamızın “Mi’rac” bahsi.

[6]      Bk. Araştırmamızın “Mi’rac” bahsi.

[7]      Bk. Sahîh-i Buhârî Tecrîd-i Buhârî Tercemesi, I, 2-7; İbn Sa’d, Tabakât, I, 197 vd.; M. Abdülbâkî, Meâlimü’l-Yakîn, I, 29 vd.; A. Saim Kılavuz, Akaid (Kaynak Kitap), 46-47.

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)