MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Arif-i Rivegeri Kimdir?
Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi.
Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı.
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi:
"Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. "Allahıma şükürler olsun" demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir..."
Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.
Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi.
Sohbetlerine şöyle başlardı:
"Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”
Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri Buhâra’nın kuzeyinde ve Gucdüvân’a takrîben 7 km mesâfedeki Rîvger köyünde doğdu. Küçük yaşta Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hizmetine girdi. İbadet ve hizmete çok ehemmiyet verirdi. Hattâ uyumamak için kendisini zorladığı olurdu. Ondaki bu müstesnâ azim ve gayreti gören Hızır (a.s.), onun ârif bir zât olması için duâ etti. Bu duânın da bereketiyle o, gerçekten de ârif bir zât oldu.[1]
GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN NASİHATİ
Gucdüvânî Hazretleri ilk sohbetlerinde Hâce Ârif’e (k.s.) şu nasihatte bulunmuştur:
“Hak yolcusu, vaktinin değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler birer birer geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sık sık muhâsebe etmelidir. Şayet geçen bir an içinde kalben uyanık ve huzurlu olduysa, bunu, şükür gerektiren bir hâl olarak bilmeli ve şükrünü edâ etmelidir. Eğer bir ânı da gafletle geçmiş ise hemen onu telâfi etme yoluna gitmeli ve Cenâb-ı Hak’tan af dilemelidir.”[2]
Gucdüvânî Hazretlerinin vefâtından sonra irşâda başlayan Rîvgerî Hazretleri, bu hizmetine uzun yıllar devam etti. Üstâdından sonra aynı istikâmeti devam ettirmeye büyük titizlik gösterdi.
Hayatının son günlerine doğru, zaman onu gerektirdiği için cehrî/açık zikir tâliminde bulundu ve buna izin verdi. Böylece zikirden epeyce uzak kalmış olan halk, cehrî zikri duyarak ona daha çok rağbet etti.
Hâce Hazretleri, ilim, irfan, zühd, takvâ, riyâzet, ibadet ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bağlılığıyla tanındı. Bilhassa Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmaktaki hassâsiyeti sebebiyle yüksek derecelere nâil oldu.
Nitekim Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini çok iyi bilen, onun tâlimi ve yaşanması için büyük gayret sarf eden Ârif Rîvgerî Hazretleri, sohbetlerine umûmiyetle şu cümlelerle başlardı:
“Cenâb-ı Hak hepimizi, dünya ve âhiretin efendisi, bütün insanların her bakımdan en üstünü ve en fazîletlisi olan Resûlullah Efendimiz’e tâbî olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbî olunmasını sever. O’na uymanın küçücük bir zerresi dahî, bütün dünya lezzetlerinden ve âhiret nîmetlerinden üstündür. Hakîkî fazîlet, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tâbî olmaktır.”[3]
Hâce Hazretleri herkese karşı nâzik davranır, bir gönlü incitmekten son derece çekinirdi. Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine büyük ehemmiyet verir, haramlardan şiddetle sakınır, hattâ harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirirdi.
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri, tebliğ ve irşad hizmetleri neticesinde pek çok kişinin hidâyete ermesine, nicelerinin de velâyet makâmına yükselmesine vesîle oldu.
MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN VEFATI - ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?
Hicrî 634 (m. 1237) senesi civârında Rîvger’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri orada ziyâretgâhtır.
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA
Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:
“Şakîk-ı Belhî Hazretlerinin Emine isminde, takvâ ehli, sâliha bir kızı vardı. Bir gün babasına:
«–Babacığım, beni “Emine” diye çağırma! Zira asıl emîn olan kişi, Allâh’ın gazabından kurtulandır! Ben ise kendimi emin hissetmiyorum. Bilâkis dört tehlike içinde olduğumu düşünüyorum:
Birincisi, ölümdür ki onu herkes tadacaktır.
İkincisi, günah korkusudur. Cenâb-ı Hak; “…Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir…” buyuruyor. (el-Bakara, 281)
Üçüncüsü, düşmandır. Cenâb-ı Hak; “…Muhakkak ki şeytan sizin için açık bir düşmandır.” buyuruyor. (el-Bakara, 168)
Dördüncüsü, âkıbetimin ne olacağı korkusudur. Gücüm yettiğince amel-i sâlihlerde bulunuyorum ama, bilmiyorum ki hayatım hangi yönde bitecek, âkıbetim ne olacak?! Babacığım, siz dahî âhir ve âkıbetinizin ne olacağını bilmezsiniz!»
Emine Hâtun, bu sözlerinin ardından rûhunu Rabbine teslîm etti.”[4]
MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ
“Tarîkatin başlangıcı, saâdeti, anahtarı ve dînin emri; tevbe ve huşû içinde Allâh’a ilticâ edebilmektir! Tevbe, bir mü’minin en mühim virdidir.”[5]
“Herkese canınla, malınla hizmet et ve kimseye emir verme!”[6]
“Dünyayı, yani nefsânî arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah Y ile beraber olması demektir. Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delîlidir.”[7]
“İnsan saâdete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın! Yani nefsânî arzularına meyletmeyip bilâkis nefsini kendisine itaat ettirsin! Böylece iç âlemi temizlensin, her zaman Allâh’ı zikreder olsun ve söz verdiği kulluğu hakkıyla îfâ edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın! Allah’tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin ve Allah’tan gayrısından ümitvâr olmasın! Her zaman ebrâr ve ahyâr’ın hizmetinde bulunsun! Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun; hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin! Allâh’ın ismini her zaman zikretsin, gönlü, cemâlî sıfatların mazharı olsun!”[8]
“Mârifeti elde etmenin ilk şartı; nefsânî arzuları bertaraf etmek, kerâhetlerden ve şüpheli lokmalardan uzak durmak ve helâllerle gıdâlanmaktır.”[9]
“Mârifetin semeresi, Allâh’a tam olarak yönelmektir.”[10]
“Ârif o kişidir ki, Allâh’ın verdiği her nefeste kalbini tam olarak O’na versin ve bu hâl tâ son nefesine kadar devam etsin! Aynı zamanda onun bu hâli, insanlardan da saklı kalsın!”[11]
“Allah Teâlâ’nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır. Allah Teâlâ’yı görmek istiyorsan, O’nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla) müşâhede et!”[12]
“Bâzen sükût, konuşmaktan daha tesirli olur.”[13]
“Pâk, doğru ve sağlam îtikad sahibi ol! Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir. Zâten Allah Teâlâ’nın bizi huzûruna kabûl etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?!”[14]
“Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün; bu kuş hiç uçabilir mi?! Bunun gibi sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”[15]
Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani'yi gördü,
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.
Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.
Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.
Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana
Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.
Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,
Hakaretler ederek, dedi. "Dön okuluna!"
Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.
Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:
"Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza."
Görünce talebenin böyle kerametini,
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.
O da Abdülhalık-ı Goncdüvani'ye gitti,
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.
[1] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 4-5.
[2] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.
[3] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.
[4] Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 13.
[5] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 5.
[6] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.
[7] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.
[8] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.
[9] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 7.
[10] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.
[11] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8-9.
[12] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.
[13] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8.
[14] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.
[15] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 6.
Kaynak ve Dipnotlar
ehlisunnetbuyukleri
islamveihsan
Arif-i Rivegeri hazretleri, Silsile-i aliyyenin onuncusudur. Buhara'ya 30 km uzaklıkta bulunan Riveger köyünde dünyaya geldi.
Küçük yaşta tahsile başladı. Zeka ve kavrayışının parlaklığı sebebi ile hızla ilerledi. Bu esnada ilim ve hikmet sahibi, ibadet şartlarını harf harf yerine getiren, insanlara doğru yolu göstermede zamanın kutbu Abdülhalık Goncdüvani hazretleri ile tanıştı ve bütün dünyası değişti. Daha ilk günde ebedi saadet tacının başına konduğunu hissetti. Derhal kendisine bağlandı, vefatına kadar hiç ayrılmadı.
Hocası ilk sohbetinde ona şöyle dedi:
"Hak yolcusu talebe, zamanının değerini gayet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler geçip giderken kendisinin ne halde olduğunu sezmeye bakmalıdır. Şayet geçen bir an içinde, huzurlu olduysa, bunu iyi bir hal bilmeli. "Allahıma şükürler olsun" demelidir. Eğer gafletle geçip gitmiş ise, hemen onu telafi etme yoluna gitmeli, yüce Yaratana nefsani mazeretini bildirip Ondan bağışlanmasını dilemeli, estağfirullah demelidir..."
Arif-i Rivegeri, hocası Abdülhalık-ı Goncdüvani hazretlerinin hayatlarında ona hizmet etmekle meşhur olup, pek çok feyz ve bereketlere kavuştu. Yüksek üstadının vefatından sonra onun yerine Peygamber efendimizin ve Eshabının yolunu insanlara öğretme işine memur oldu. Himmet, inayet ve gayretlerini Allahü teâlâyı arayanlara sarf etti.
Pek çoğunun hidayete ve evliyalık makamlarında yüksek derecelere kavuşmalarına vesile oldu. Zamanının bir tanesi idi. Herkese çok iyi ve yumuşak davranır, kimsenin kalbini kırmazdı. Nefsinin istediklerini hiç bir zaman yapmaz, istemediklerini yapmak, ruhunu yükseltmek için çok çalışırdı. Haramlardan şiddetle kaçar, hatta harama düşmek korkusu ile mubahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle geçirir, gündüzleri talebe okutur, sünnet olduğu için; gündüz öğleden önce bir miktar uyurdu. Buna kaylule denir. Peygamber efendimizin sünnetini çok iyi bilir, onun unutulmaması için çok gayret gösterirdi.
Sohbetlerine şöyle başlardı:
"Allahü teâlâ hepimizi dünya ve ahiretin efendisi ve bütün insanların her bakımdan en yükseği ve en iyisi olan Resulullaha tâbi olmak saadetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenab-ı Hak, Ona tâbi olmayı, Ona uymayı çok sever. Ona uymanın ufak bir zerresi bütün dünya lezzetlerinden ve bütün ahiret nimetlerinden daha üstündür. Hakiki üstünlük, Onun sünnet-i seniyyesine tâbi olmaktır.”
Arif-i Rivegeri hazretleri uzun bir ömür yaşadı. Kabrini ziyaret edenler, onun feyiz ve bereketlerine kavuşmaktadır. Onu vesile ederek Allahü teâlâya yapılan dualar kabul olmaktadır.
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri Buhâra’nın kuzeyinde ve Gucdüvân’a takrîben 7 km mesâfedeki Rîvger köyünde doğdu. Küçük yaşta Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin hizmetine girdi. İbadet ve hizmete çok ehemmiyet verirdi. Hattâ uyumamak için kendisini zorladığı olurdu. Ondaki bu müstesnâ azim ve gayreti gören Hızır (a.s.), onun ârif bir zât olması için duâ etti. Bu duânın da bereketiyle o, gerçekten de ârif bir zât oldu.[1]
GUCDÜVANİ HAZRETLERİNİN NASİHATİ
Gucdüvânî Hazretleri ilk sohbetlerinde Hâce Ârif’e (k.s.) şu nasihatte bulunmuştur:
“Hak yolcusu, vaktinin değerini gâyet iyi bilmelidir. Üzerinden vakitler birer birer geçip giderken kendisinin ne hâlde olduğunu sık sık muhâsebe etmelidir. Şayet geçen bir an içinde kalben uyanık ve huzurlu olduysa, bunu, şükür gerektiren bir hâl olarak bilmeli ve şükrünü edâ etmelidir. Eğer bir ânı da gafletle geçmiş ise hemen onu telâfi etme yoluna gitmeli ve Cenâb-ı Hak’tan af dilemelidir.”[2]
Gucdüvânî Hazretlerinin vefâtından sonra irşâda başlayan Rîvgerî Hazretleri, bu hizmetine uzun yıllar devam etti. Üstâdından sonra aynı istikâmeti devam ettirmeye büyük titizlik gösterdi.
Hayatının son günlerine doğru, zaman onu gerektirdiği için cehrî/açık zikir tâliminde bulundu ve buna izin verdi. Böylece zikirden epeyce uzak kalmış olan halk, cehrî zikri duyarak ona daha çok rağbet etti.
Hâce Hazretleri, ilim, irfan, zühd, takvâ, riyâzet, ibadet ve Sünnet-i Seniyye’ye tam bağlılığıyla tanındı. Bilhassa Sünnet-i Seniyye’ye tâbî olmaktaki hassâsiyeti sebebiyle yüksek derecelere nâil oldu.
Nitekim Resûlullah Efendimiz’in Sünnet-i Seniyye’sini çok iyi bilen, onun tâlimi ve yaşanması için büyük gayret sarf eden Ârif Rîvgerî Hazretleri, sohbetlerine umûmiyetle şu cümlelerle başlardı:
“Cenâb-ı Hak hepimizi, dünya ve âhiretin efendisi, bütün insanların her bakımdan en üstünü ve en fazîletlisi olan Resûlullah Efendimiz’e tâbî olmak saâdetiyle şereflendirsin! Çünkü Cenâb-ı Hak, O’na tâbî olunmasını sever. O’na uymanın küçücük bir zerresi dahî, bütün dünya lezzetlerinden ve âhiret nîmetlerinden üstündür. Hakîkî fazîlet, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine tâbî olmaktır.”[3]
Hâce Hazretleri herkese karşı nâzik davranır, bir gönlü incitmekten son derece çekinirdi. Nefs tezkiyesi ve kalp tasfiyesine büyük ehemmiyet verir, haramlardan şiddetle sakınır, hattâ harama düşmek korkusuyla mübahların fazlasını terk ederdi. Geceleri vaktini hep ibadetle, gündüzleri talebe okutmakla geçirirdi.
Muhammed Ârif Rîvgerî Hazretleri, tebliğ ve irşad hizmetleri neticesinde pek çok kişinin hidâyete ermesine, nicelerinin de velâyet makâmına yükselmesine vesîle oldu.
MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN VEFATI - ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?
Hicrî 634 (m. 1237) senesi civârında Rîvger’de vefât etti. Kabr-i şerîfleri orada ziyâretgâhtır.
KORKU İLE ÜMİT ARASINDA
Ârif Rîvgerî Hazretleri şöyle anlatır:
“Şakîk-ı Belhî Hazretlerinin Emine isminde, takvâ ehli, sâliha bir kızı vardı. Bir gün babasına:
«–Babacığım, beni “Emine” diye çağırma! Zira asıl emîn olan kişi, Allâh’ın gazabından kurtulandır! Ben ise kendimi emin hissetmiyorum. Bilâkis dört tehlike içinde olduğumu düşünüyorum:
Birincisi, ölümdür ki onu herkes tadacaktır.
İkincisi, günah korkusudur. Cenâb-ı Hak; “…Herkese yaptıklarının karşılığı tastamam verilecektir…” buyuruyor. (el-Bakara, 281)
Üçüncüsü, düşmandır. Cenâb-ı Hak; “…Muhakkak ki şeytan sizin için açık bir düşmandır.” buyuruyor. (el-Bakara, 168)
Dördüncüsü, âkıbetimin ne olacağı korkusudur. Gücüm yettiğince amel-i sâlihlerde bulunuyorum ama, bilmiyorum ki hayatım hangi yönde bitecek, âkıbetim ne olacak?! Babacığım, siz dahî âhir ve âkıbetinizin ne olacağını bilmezsiniz!»
Emine Hâtun, bu sözlerinin ardından rûhunu Rabbine teslîm etti.”[4]
MUHAMMED ARİF RİVGERİ HAZRETLERİNİN HİKMETLİ SÖZLERİ
“Tarîkatin başlangıcı, saâdeti, anahtarı ve dînin emri; tevbe ve huşû içinde Allâh’a ilticâ edebilmektir! Tevbe, bir mü’minin en mühim virdidir.”[5]
“Herkese canınla, malınla hizmet et ve kimseye emir verme!”[6]
“Dünyayı, yani nefsânî arzuları terk etmek demek, kalbin her an Allah Y ile beraber olması demektir. Bu iş, senin yüksek derecelere ulaştığının delîlidir.”[7]
“İnsan saâdete ulaşmak istiyorsa kendisini melekler derecesine çıkarsın! Yani nefsânî arzularına meyletmeyip bilâkis nefsini kendisine itaat ettirsin! Böylece iç âlemi temizlensin, her zaman Allâh’ı zikreder olsun ve söz verdiği kulluğu hakkıyla îfâ edebilmek için bütün gayretiyle çalışsın! Allah’tan başkasını kendisine mahbûb edinmesin ve Allah’tan gayrısından ümitvâr olmasın! Her zaman ebrâr ve ahyâr’ın hizmetinde bulunsun! Keskin kılıç gibi olan vakte karşı dikkatli olsun; hiçbir dakikayı gaflet ile beyhûde geçirmesin! Allâh’ın ismini her zaman zikretsin, gönlü, cemâlî sıfatların mazharı olsun!”[8]
“Mârifeti elde etmenin ilk şartı; nefsânî arzuları bertaraf etmek, kerâhetlerden ve şüpheli lokmalardan uzak durmak ve helâllerle gıdâlanmaktır.”[9]
“Mârifetin semeresi, Allâh’a tam olarak yönelmektir.”[10]
“Ârif o kişidir ki, Allâh’ın verdiği her nefeste kalbini tam olarak O’na versin ve bu hâl tâ son nefesine kadar devam etsin! Aynı zamanda onun bu hâli, insanlardan da saklı kalsın!”[11]
“Allah Teâlâ’nın sanatını temâşâ ve tefekkür ile meşgul olmak, îmânın anahtarlarındandır. Allah Teâlâ’yı görmek istiyorsan, O’nun sanatını (ibret ve hikmet nazarıyla) müşâhede et!”[12]
“Bâzen sükût, konuşmaktan daha tesirli olur.”[13]
“Pâk, doğru ve sağlam îtikad sahibi ol! Zira gaflete dûçâr olmuş bir kalp ve çirkin bir gönül, bütün uzuvları ve bedeni kirletir. Zâten Allah Teâlâ’nın bizi huzûruna kabûl etmesi veya etmemesi de şu gönül sebebiyle değil midir?!”[14]
“Boynuna ağır yük yüklenmiş bir kuş düşün; bu kuş hiç uçabilir mi?! Bunun gibi sâlikte de dünyaya bağlılık çoksa, o da Allâh’a doğru kanat açamaz ve talep vâdisine adım atamaz!”[15]
Bir gün Abdülhalık-ı Goncdüvani'yi gördü,
Çarşıdan erzak almış, evine dönüyordu.
Bir hizmetim dokunsa diye düşündü bir an,
Yükü taşımak için, izin istedi ondan.
Hazret-i Abdülhalık, onun bu teklifini,
Peki evlat diyerek, verdi elindekini.
Sonra yüzünü dönüp, bir nazar etti ona.
Adeta o yeniden gelmiş oldu cihana
Değişiverdi hemen, bir başka oldu hâli,
Çünkü kaplamış idi, onu aşk-ı ilâhi.
Bir gün eski hocası, rastladı yine ona,
Hakaretler ederek, dedi. "Dön okuluna!"
Bu hoca, her nasılsa, şeytana uymuş idi,
Gerçi bu günahına pişmanlık duymuş idi.
Arif-i Rivegeri, üstün firasetiyle,
Anlayıp, şöyle dedi, ona kırık kalbiyle:
"Efendim, bu gariple, uğraşacağınıza,
Niçin bakmıyorsunuz, dünkü günahınıza."
Görünce talebenin böyle kerametini,
Anlamıştı bu hâlin, nereden geldiğini.
O da Abdülhalık-ı Goncdüvani'ye gitti,
Talebe oldu ona, yıllarca hizmet etti.
[1] Makāmât-ı Abdülhâlık-ı Gucdüvânî ve Ârif-i Rîvgerî, s. 4-5.
[2] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.
[3] Heyet, Evliyâlar Ansiklopedisi, III, 233.
[4] Ârif Rîvgerî, Ârifnâme, s. 13.
[5] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 5.
[6] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.
[7] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.
[8] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 3.
[9] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 7.
[10] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.
[11] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8-9.
[12] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 9.
[13] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 8.
[14] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 4.
[15] Ârif Rîvgerî, a.g.e, s. 6.
Kaynak ve Dipnotlar
ehlisunnetbuyukleri
islamveihsan
Yusuf Hemedanî Kimdir?
Yûsuf Hemedanî, (1048-1140) (Arapça: أبو يعقوب يوسف همداني; Ebû Yakûb Yûsuf Hamdanî) önde gelen din bilginlerindendir. Rey ile Hamedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğmuştur. Merv şehrinde türbesi bulunmaktadır. Ebû Yakûb Yusuf Hemedanî, Hoca Ahmed Yesevî ile Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hocasıdır.[1][2]
Hayâtı
Nakşibendi Tarikatı'nın silsilesinde[3] yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşâda çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Dolayısıyla "Hocaların Hocası" olarak anılmaktadır.
Evliyânin büyüklerinden. İsmi, "Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî" olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zâm'ın neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âlîyye” denilen büyük âlim ve velîlerin Peygamber Muhammed'den sonra gelen sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.
On sekiz yaşında Bağdad’a gelip, fıkh îlmini Ebû İshâk-î Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkh ve münâzara alîmi oldu. İsfahan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs alîmlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Şeyh Ebû 'Ali el-Fermâdî'den ögrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullâh-ı Cûveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüıüp, sohbet etti. Kendilerinden ilîm öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur'ân-ı Kerîm'i sayısız defalar hatmetti. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.
Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.
Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır:
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.
İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır:
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler.
Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.
Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu.
Ebu Said Abdullah da diyor ki:
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.
Yetiştirdiği meşhûr şahsiyetler
Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullâh-î Berkî, Hasan-î Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-i Gücdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevi, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetlerde bulundu. Yûsuf-û Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlik-i Gücdüvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.
Makale serilerinden
Sünnilik
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat
İslam'da iman ve akide
İslam'ın beş şartı
Dört Halife
İslam mezhepleri
İtikadî mezhepler
Dini-Siyasî hareketler
Hadis külliyatı
Yûsuf-û Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herât’a gitti ve orada uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldıktan sonra Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e yaptığı son yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.
Yûsuf-û Hemedânî, İmâm-ı Â'zama pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile mesgûl olmustur. İlmî, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.
Kişiliği
Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'ân-ı kerîm okumakla meşguldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Hoca Ahmed Yesevî hânesine varıncaya kadar Bakara Sûresi'ni okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân Sûresi'ni bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlardı. Salmân-ı Fârisî'nin âsâsı ile sarığı kendisindeydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini ögretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdi. Böylece, maddî ve mânevî hastalklarin tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.
Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber Muhammed ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayrimüslimlerin evlerine giderek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, herkese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş esyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâhibi idi. Dünyâ'ya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. (Melâmetîik ve Kalenderîlik) Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden baska bir şey bulunmazdı. Talebelerine, Dört Halife'nin menkibe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını nasîhat ederdi.
Bibliyografya
Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baski); s.1164
El-A’lâm; c.8, s.220
Sezerât üz-Zeheb; c.4, s.110
Câmiû Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289
Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135
Hadâik-ul-Verdiyye; s.106
Reşahât (Arabî); s.14
Reşahât (Osmanlıca); s.17
Kalâid-ül-Cevâhir; s.110
Hadîkat-ül-Evliyâ; s.14
İrgâm-ül-Merîd; s.48
Behçet-üs-Seniyye; s.11
Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.232
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.367
Makâmât-i Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430
Bırifkan Seyyidleri ; s.72
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
ehlisunnetbuyukleri com
Yûsuf Hemedanî, (1048-1140) (Arapça: أبو يعقوب يوسف همداني; Ebû Yakûb Yûsuf Hamdanî) önde gelen din bilginlerindendir. Rey ile Hamedan arasında Bûzencird adlı bir köyde doğmuştur. Merv şehrinde türbesi bulunmaktadır. Ebû Yakûb Yusuf Hemedanî, Hoca Ahmed Yesevî ile Abdülhâlik Gucdüvânî'nin hocasıdır.[1][2]
Hayâtı
Nakşibendi Tarikatı'nın silsilesinde[3] yer alan Yusuf Hemedani, Allah yolunda hizmet için Merv, Buhara, Herat, Semerkand gibi İslâm merkezlerini dolaşarak halkı irşâda çalışmaktaydı. Tarihi kaynaklarda kaydedildiğine göre devrin Selçuklu Hanı Sultan Sencer, Yusuf Hemedani’ye bağlılığını her vesileyle göstermiştir. Dolayısıyla "Hocaların Hocası" olarak anılmaktadır.
Evliyânin büyüklerinden. İsmi, "Yûsuf bin Yâkûb Hemedânî" olup, künyesi Ebû Yâkûb’dur. İmâm-ı A’zâm'ın neslindendir. İnsanları Hakk'a dâvet eden, onlara dogru yolu gösterip, hakîkî saâdete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i âlîyye” denilen büyük âlim ve velîlerin Peygamber Muhammed'den sonra gelen sekizincisidir. 1048 (H.440) senesinde Hemedan’da doğdu. 1140 (H.535) de Herat’tan Merv’e giderken yolda vefât etti.
On sekiz yaşında Bağdad’a gelip, fıkh îlmini Ebû İshâk-î Şîrâzî’den öğrendi. Yaşı küçük olmasına rağmen, Ebû İshâk kendisine husûsî ihtimâm gösterirdi. Bunun ve diğer fıkh âlimlerinin derslerine devâm etmekle, Hanefî mezhebinde fıkh ve münâzara alîmi oldu. İsfahan ve Semerkand’da, zamanın meşhûr hadîs alîmlerinden hadîs ilmini öğrendi. Tasavvufu Şeyh Ebû 'Ali el-Fermâdî'den ögrenip, onun sohbetinde yetişerek kemâle ulaştı. Abdullâh-ı Cûveynî, Hasan Simnânî ve birçok büyük zât ile görüıüp, sohbet etti. Kendilerinden ilîm öğrendi. Yaya olarak otuz yedi hac yaptı. Kur'ân-ı Kerîm'i sayısız defalar hatmetti. Gece namazlarında her rekâtta bir cüz okurdu. Tefsir, hadîs, kelâm ve fıkh ilminden yedi yüz cüz ezberindeydi. İki yüz on üç mürşîd-i kâmilden istifâde etti. Yedi bin kâfirin îmâna gelmesine sebeb oldu. Hızır aleyhisselâm ile çok sohbet etti.
Yusuf-i Hemedani hazretleri, Silsile-i aliyyenin sekizincisidir. Fıkıh âlimi idi, hadis ilmini de öğrendi. Tasavvufu Ebu Ali Farmedi hazretlerinden öğrenip, onun sohbetinde yetişerek kemale ulaştı. Yüzlerce talebesi vardı. Abdullah-i Berki, Ahmed Yesevi ve Abdülhâlık-ı Goncdüvani gibi büyük veliler yetiştirdi. Bir taraftan doğru din bilgilerini öğretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilaç yaparak herkesin derdine deva bulmaya çalışırdı.
Necibüddin Şirazi isimli bir zat anlatır:
Bir zamanlar evliya sözlerinden birkaç parça elime geçmişti. İnceledim, çok hoşuma gitti. Bunlar kimin sözüdür, bu zatı bulayım da, istifade edeyim dedim. Bir gece rüyada, heybetli, vakarlı, ak sakallı, pek nurâni bir zatın evimize girdiğini gördüm. Hemen abdest almaya gitti. Beyaz bir kaftan giymişti. Kaftanın üzerinde iri hatla, altın suyu ile, Âyet-el-kürsi baştan ayağa kadar yazılmıştı. Ben onun arkasından gittim. Kaftanı çıkarıp bana verdi. Bu kaftanın altında ondan daha göz kamaştırıcı bir yeşil kaftan daha vardı. Bunda da, önceki gibi aynı hatla, altın yazıyla Âyet-el-kürsi yazılmıştı. Onu da bana verdi. “Ben abdest alıncaya kadar bunları tut!” buyurdu. Abdest aldı. “Bu iki kaftandan hangisini istersen sana vereyim” buyurdu. Hangisini verirseniz iyi olur dedim. Yeşil kaftanı bana giydirdi. Beyazı da kendisi giydi. “Ben, o okuduğun parçaların sahibi olan Yusuf-i Hemedani'yim” buyurdu. Uyanınca çok sevindim. Ona olan sevgim arttı.
İbni Hacer-i Mekki hazretleri anlatır:
Ebu Said Abdullah, İbn-üs-Sakka ve Seyyid Abdülkadir-i Geylani ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, Nizamiyye Medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. İbn-üs-Sakka; “Ona bir soru soracağım ki cevabını veremeyecek” dedi. Ebu Said Abdullah; “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen büyük bir edep timsali olan Abdülkadir-i Geylani de “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim, onu görmekle şereflenir, bereketlenirim” dedi. Nihayet Yusuf-i Hemedani hazretlerine geldiler.
Yusuf-i Hemedani hazretleri, İbn-üs-Sakkâ’ya dönerek; “Yazıklar olsun sana! Demek bana, cevabını bilemeyeceğim sual soracaksın ha! Senin sormak istediğin sual şudur. Cevabı da şöyledir. Senden kâfirlik kokusu geliyor” buyurdu. Sonra Ebu Said Abdullah’a dönerek; “Sen de bana bir sual soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Soracağın sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün sıkıntı ile geçecek” buyurdu. Sonra Abdülkadir-i Geylani’ye döndü. “Ey Abdülkadir! Bu edebinin güzelliği ile, Allahü teâlâyı ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını, “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki bütün evliyayı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim” buyurdu.
Aradan yıllar geçti. Abdülkadir-i Geylani zamanındaki evliyanın en üstünü, baş tâcı oldu. Öyle yüksek derece ve makamlara kavuştu ki, insanlardan ve yüksek zatlardan herkes gelerek, mübarek sohbetlerinden istifade ederlerdi. Bir gün buyurdu ki: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” Zamanında bulunan bütün evliya, onun kendilerinden çok yüksek olduğunu bilirler ve üstünlüğü karşısında boyunları eğri olurdu. Bunlar meydana çıktıkça, Yusuf-i Hemedani hazretlerinin senelerce önce haber verdiği hâller anlaşılıyordu.
İbn-üs-Sakka ise, çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok ilgi gösterdiler. Nihayet, onlara aldanarak hıristiyan oldu.
Ebu Said Abdullah da diyor ki:
Hayatım sıkıntılar içinde geçti. Yusuf-i Hemedani hazretlerinin, her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.
Yetiştirdiği meşhûr şahsiyetler
Altmış yıldan fazla, insanlara doğru yolu göstermekle meşgûl oldu. Yüzlerce talebe ondan ders aldı. Abdullâh-î Berkî, Hasan-î Endâkî, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik-i Gücdüvânî gibi büyük velîler yetiştirdi. Bunlardan Ahmed Yesevi, Türkistan tarafına göç edip, insanları irşâd ederek büyük hizmetlerde bulundu. Yûsuf-û Hemedânî, bütün dostlarına, talebesi Abdülhâlik-i Gücdüvânî’ye tâbi olmalarını söyledi. Kendisinden sonra, bu talebesi insanlara doğru yolu gösterdi.
Makale serilerinden
Sünnilik
Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat
İslam'da iman ve akide
İslam'ın beş şartı
Dört Halife
İslam mezhepleri
İtikadî mezhepler
Dini-Siyasî hareketler
Hadis külliyatı
Yûsuf-û Hemedânî, önce Merv şehrinde bir müddet kalıp Herât’a gitti ve orada uzun zaman kaldı. Sonra, tekrar Merv’e gelip bir müddet daha kaldıktan sonra Herat’a döndü. Herat’tan Merv’e yaptığı son yolculuğu sırasında vefât etti. Kabri Merv şehrinde olup, ziyâret edilmektedir.
Yûsuf-û Hemedânî, İmâm-ı Â'zama pek çok bağlıydı. Irak, Horasan, Mâverâünnehr bölgelerinin muhtelif şehirlerinde bulunarak, halka saâdet yolunu anlatmak ile mesgûl olmustur. İlmî, fazîleti ve kerâmetleriyle İslâm dünyâsında tanınıp, çok sevilmiştir.
Kişiliği
Hakîkî İslâm âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden olan Yûsuf-i Hemedânî orta boylu, buğday benizli, kumral sakallı, zayıf bir zât idi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey istemezdi. Herkese karşı çok iltifât eder, yumuşak ve merhametli davranırdı. Yolda yürürken bile Kur'ân-ı kerîm okumakla meşguldü. Hoş-dû denilen yerden, câmiye gelinceye kadar bir hatim okur, mescid kapısından, Hasan Endâkî ve Hoca Ahmed Yesevî hânesine varıncaya kadar Bakara Sûresi'ni okurdu. Geri dönerken Âl-i İmrân Sûresi'ni bitirirdi. Arada bir yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlardı. Salmân-ı Fârisî'nin âsâsı ile sarığı kendisindeydi. Her ay başında, Semerkand âlimlerini çağırarak onlarla sohbet ederdi. Bir taraftan köylülere ve yanına gelen herkese doğru din bilgilerini ögretmeye çalışır, insanlarla uğraşmaktan, onları yetiştirmek için çalışmaktan hiç sıkılmazdı. Diğer taraftan, ağrılara ve yaralara ilâç yaparak herkesin derdine devâ bulmaya çalışırdi. Böylece, maddî ve mânevî hastalklarin tabîbi, mütehassısı olduğunu isbât ederdi.
Talebelerine ve kendisini sevenlere dâimâ Peygamber Muhammed ve Eshâb-ı kirâmın yolunda gitmelerini tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkât için derin bir sevgi ile doluydu. Gayrimüslimlerin evlerine giderek, onlara İslâmiyeti anlatırdı. Her şeye sabır ve tahammül eder, herkese karşı muhabbet gösterirdi. Altın ve gümüş esyâ kullanılmasına müsâde etmez, fakirlere zenginlerden daha fazla îtibâr ederdi. Zühd sâhibi idi. Dünyâ'ya ehemmiyet ve kıymet vermezdi. (Melâmetîik ve Kalenderîlik) Odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden baska bir şey bulunmazdı. Talebelerine, Dört Halife'nin menkibe ve fazîletlerinden bahseder, onlar gibi ahlâklanmalarını nasîhat ederdi.
Bibliyografya
Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baski); s.1164
El-A’lâm; c.8, s.220
Sezerât üz-Zeheb; c.4, s.110
Câmiû Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.289
Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.135
Hadâik-ul-Verdiyye; s.106
Reşahât (Arabî); s.14
Reşahât (Osmanlıca); s.17
Kalâid-ül-Cevâhir; s.110
Hadîkat-ül-Evliyâ; s.14
İrgâm-ül-Merîd; s.48
Behçet-üs-Seniyye; s.11
Rehber Ansiklopedisi; c.18, s.232
İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.7, s.367
Makâmât-i Yûsuf Hemedânî; Süleymâniye Kütüphânesi, İbrâhim Efendi Kısmı, No: 430
Bırifkan Seyyidleri ; s.72
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
ehlisunnetbuyukleri com
Bayezid-i Bistami Kimdir?
Bâyezid-i Bistâmî ya da Ebu Yezid Tayfur bin İsa bin Sürûşân (Farsça بايزيد بسطامى), İranlı mutasavvıf.
Yaşam öyküsü
Günümüzde İran'ın Semnan Eyaleti'nde bulunan Bistam şehrinde 804 yılında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd'dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ'dır. Kabri yine Bistam'da bulunmaktadır. Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde de bir türbesi bulunmaktadır.[1][2] Dedesi İslâmiyeti sonradan kabul etmiş olan bir Zerdüşt[3] idi. Dedesinin Adem, Tayfur ve Ali isminde üç oğlu vardı. Hepsi de zühd (zâhid) hayâtı yaşamayı seçmiş kişiler olarak tanınıyorlardı. Bayezid, Tayfur'un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık Sufilik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile başbaşa kalmak amacıyla tüm Dünyevî arzularını terk etmiş (Melamilik-Kalenderîlik) bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi.
Sufilik'teki "Fenâ Fî’Allah" ve "Bekâ Bî’Allah" mertebeleri
Nakşibendi Tarikatı, Mevlevîlik, Alevîler, Bektaşilik Tarikatı ve Panenteizm
Neticede bu yaşam tarzı Bayezid'in "Kendinde Yok Olma" hâli olarak ifâde edilebilecek olan bir ruh haline bürünmesiyle sonuçlandı. Bu durum sufilikte "Kişinin Allah'a en yakın olduğu ruh hâli" olan "Fenâ Fî’Allah" yâni (Allah’ta yok olma) mertebesi olarak tanımlanmaktadır. Allah'a karşı olan hislerini çok sâmîmi ve açık yüreklilikle dile getirmesinden dolayı "Beyâzıd" tarihte ilk kez "Sarhôş Sûfî" lâkabı ile anılan kişi oldu. Kendisi tarihteki en etkin mistiklerden biri olarak tanınmaktadır. Allah'a olan aşırı sevgisinden dolayı da Allah aşkından başka tüm Dünya nimetlerini terk etmek suretiyle de "Bekâ Bî’Allah" yâni (Allah’la var olma/Allah’la bir olma) kavramlarını ortaya atan sufi olarak hatırlanmaktadır.
Bayezid-i Bistami
Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.
Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.
Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum" deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.
Anneye hizmet
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et" dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.
Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.
İbadet zevki
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.
Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.
Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle" diye cevap verdi.
Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.
Buyururdu ki:
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.
Etkinliği
Kendisinden önce sufilik sadece "sofuluk" ve "itaat" üzerine dayanmaktaydı. İlâhî Aşk’ın sufiliğe kazandırılması onun sâyesinde gerçekleşti.
On İki İmamlardan olan Musa el-Kâzım[4] ile Ali er-Rıza'ya karşı sâmimîyyet ve muhabbet beslemekteydi. Ali er-Rıza[5] tarafından talebeliğe kabul edildi. 874/878 tarihinde vefât ettiğinden, aynı devirde yaşamış olduğu İmam Muhammed el-Takî‘yyî’l Cevâd (ö.835 CE), İmam Ali Naki (ö.868 CE) ve İmam Hasan el-Askerî (ö.874 CE) ile de muhtemelen tanışmıştı. On İki İmâmlara karşı beslenen saygı ve sevginin kendisinden sonra gelen Ebû’l Hassan Harakânî, Hace Abdullah el-Ensari ve Ebû’l Kâsım Gûrganî gibi halefleri sayesinde muhafaza edilmesinde de etkin payının olduğunu bu şâhsiyetlerin yaptırmış oldukları ibâdethanelerde On İki İmamların isimlerinin de yazılmış olmasından anlaşılmaktadır.[6]
Neslinden Anadolu'ya göç edenler ve Horasan erenleri
Torunlarından İsa ve Musa, İran Horasanı'ndan Anadolu'ya göç etmişlerdir. İlk önceleri Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde ikamet etmişler, sonraları kendilerine verilen vazife gereği Anadolu'nun iç taraflarına göç etmek istemişler ve Kırıkhan'dan iki kardeş ayrılmışlardır. Kırıkhan halkı kardeşlerin gitmelerini istemedikleri için kardeşlerden İsa'yı orada şehit etmişlerdir. Şeyh İsa Türbesi Kırıkhan'ın Alabeyli Köyünün kuzeyinde, ilçe merkezine dört kilometre uzaklıkta bir tepe üzerindedir.[7] Diğer kardeş (Şeyh Musa) Tokat'ın, Zile ilçesine gelerek burada irşadına devam etmiştir, burada yatmaktadır ve torunlarının Zile'de yaşamakta olduğu kanısı yaygındır.
Bayezid-i Bestami ve Mustafa Şevki Paşa'nın türbesi, Hatay'da Kırıkhan-Hassa yolunun Alabeyli Köyünün kuzey tarafında küçük bir tepe üzerinde Darb-ı Sak Kalesi içindedir.[1][8][9]
Halk arasında Beyazıbesten (Şeyh Ethem Çelebi Camii) adı ile bilinen ziyaret yeri, Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir. Zile'de Şeyh Ethem Çelebi Camii'nde bulunan Peygamber Muhammed'in mübarek hırka-ı şerifleri, Veysel Karani'den Bâyezid-î Bistâmî'ye geçmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği gerekçesi ve Zile'lilerin de yeterince sahip çıkmamaları sebebiyle önce Tokat'a, 17 Eylül 1944 tarihinde ise Ankara Etnografya Müzesi'ne intikal etmiştir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Dinimiz islam
Bâyezid-i Bistâmî ya da Ebu Yezid Tayfur bin İsa bin Sürûşân (Farsça بايزيد بسطامى), İranlı mutasavvıf.
Yaşam öyküsü
Günümüzde İran'ın Semnan Eyaleti'nde bulunan Bistam şehrinde 804 yılında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd'dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ'dır. Kabri yine Bistam'da bulunmaktadır. Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde de bir türbesi bulunmaktadır.[1][2] Dedesi İslâmiyeti sonradan kabul etmiş olan bir Zerdüşt[3] idi. Dedesinin Adem, Tayfur ve Ali isminde üç oğlu vardı. Hepsi de zühd (zâhid) hayâtı yaşamayı seçmiş kişiler olarak tanınıyorlardı. Bayezid, Tayfur'un oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık Sufilik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile başbaşa kalmak amacıyla tüm Dünyevî arzularını terk etmiş (Melamilik-Kalenderîlik) bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi.
Sufilik'teki "Fenâ Fî’Allah" ve "Bekâ Bî’Allah" mertebeleri
Nakşibendi Tarikatı, Mevlevîlik, Alevîler, Bektaşilik Tarikatı ve Panenteizm
Neticede bu yaşam tarzı Bayezid'in "Kendinde Yok Olma" hâli olarak ifâde edilebilecek olan bir ruh haline bürünmesiyle sonuçlandı. Bu durum sufilikte "Kişinin Allah'a en yakın olduğu ruh hâli" olan "Fenâ Fî’Allah" yâni (Allah’ta yok olma) mertebesi olarak tanımlanmaktadır. Allah'a karşı olan hislerini çok sâmîmi ve açık yüreklilikle dile getirmesinden dolayı "Beyâzıd" tarihte ilk kez "Sarhôş Sûfî" lâkabı ile anılan kişi oldu. Kendisi tarihteki en etkin mistiklerden biri olarak tanınmaktadır. Allah'a olan aşırı sevgisinden dolayı da Allah aşkından başka tüm Dünya nimetlerini terk etmek suretiyle de "Bekâ Bî’Allah" yâni (Allah’la var olma/Allah’la bir olma) kavramlarını ortaya atan sufi olarak hatırlanmaktadır.
Bayezid-i Bistami
Bayezid-i Bistami hazretleri, Silsile-i aliyyenin beşincisidir. Arifler sultanı diye meşhurdur. İsmi Tayfurdur. Üveysi idi. Kendisinden kırk yıl önce vefat eden imam-ı Cafer-i Sadık hazretlerinin ruhaniyetinden istifade etti.113 âlimden ilim öğrenmiştir. Son derece âlim, fâdıl ve edip idi.
Daha annesinin karnında iken kerametleri görülmeye başladı. Annesi ona hamile iken şüpheli bir şeyi ağzına alacak olsa, onu geri atıncaya kadar karnına vururdu.
Çocukken bir gün cami avlusunda oynuyordu. Şakik-i Belhi hazretleri, "Bu çocuk büyüyünce zamanının en büyük velisi olacak" buyurdu. Hadis âlimlerinden bir zat, onu görünce çok hoşuna gitti. "Güzel çocuk, namaz kılmasını biliyor musun?" dedi. Bayezid-i Bistami, "Evet Allah dilerse becerebiliyorum" cevabını verince; "Nasıl?" diye sordu. O da "Buyur yâ Rabbi! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'an-ı kerimi tane tane okuyor, tazim ile rükuya varıyor, tevazu ile secde ediyor, vedalaşarak selam veriyorum" deyince, o zat hayran kalarak; "Ey zeki çocuk! Sende bu fazilet ve derin anlayış varken, insanların başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Ona, "Onlar beni değil, Allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana ait olmayan bir şeye dokunmalarına engel olmam uygun olur mu?" dedi.
Anneye hizmet
Küçük yaşta iken okumaya başladı. Dikkatle derslerine devam ediyordu. Bir gün okuduğu bir âyet-i kerimenin (Lokman suresi: 14) tesiri ile eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü sorunca, şöyle cevap verdi: "Öğrendiğim bir âyet-i kerimede, Allahü teâlâ, kendisine ve sana itaat etmemi emrediyor. Ya sana hep hizmet edeyim veya beni serbest bırak, hep Allahü teâlâya ibadet ile meşgul olayım" dedi. Annesi; "Sen beni bırak Allahü teâlâya ibadet et" dedi. Bundan sonra, kendini Allahü teâlâya verdi, emirlerinin hiç birini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmal etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabul edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allahü teâlânın emri de böyle idi.
Soğuk bir kış gecesi idi. Annesi yatarken su istedi. O da hemen fırladı. Fakat testide su yoktu. Çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Eve geldiğinde, annesinin tekrar uykuya dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. Testi elinde olduğu halde bekledi. Epey müddet sonra annesi uyanıp "Su, su!" diye mırıldanarak uyandı. Oğlunun bu hâlini gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin elinde tutuyorsun?" dedi. O da, "Uyandığın zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum" dedi. Annesi; "Ya Rabbi! Ben oğlumdan razıyım. Sen de razı ol!" diye dua etti. Belki de annesinin bu duası sebebiyle, Allahü teâlâ ona evliyalığın yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsan etti.
İbadet zevki
Gençlikte yaptığı bazı ibadetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı. İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat sebebini bilmiyorum" dedi. Annesi epey düşündükten sonra, "Evladım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocakta pişmekte olan tarhanaya komşudan izinsiz parmağımı batırıp ağzına koydum" dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helalleştikten sonra ibadetlerinden zevk almaya başladı.
Bir gece seher vakti Allah dedi. Sonra düşüp bayıldı. Ayılınca, niçin bayıldığını sordular. (Sen kim oluyorsun da ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir ses gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım) buyurdu.
Biri, "Bu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye sordu. Ona "Her yerde Allahü teâlânın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riayet etmekle" diye cevap verdi.
Bir gece otururken ayaklarını uzatmıştı. (Sultanla oturan edebini gözetmeli) diye bir ses duyup hemen toparlandı.
Buyururdu ki:
Allahü teâlâyı an, dilini, başka işlerle uğraşmaktan koru. Nefsini hesaba çek. İlme yapış ve edebi muhafaza et. Merhamet sahibi ve yumuşak ol. Allahü teâlâyı unutturacak her şeyden uzak dur. Bir kimsenin, Allahü teâlâya olan sevgisinin gerçek olup olmadığının alameti, kendisinde deniz misali cömertlik, güneş misali şefkat ve toprak misali tevazu gibi üç hasletin bulunmasıdır.
Etkinliği
Kendisinden önce sufilik sadece "sofuluk" ve "itaat" üzerine dayanmaktaydı. İlâhî Aşk’ın sufiliğe kazandırılması onun sâyesinde gerçekleşti.
On İki İmamlardan olan Musa el-Kâzım[4] ile Ali er-Rıza'ya karşı sâmimîyyet ve muhabbet beslemekteydi. Ali er-Rıza[5] tarafından talebeliğe kabul edildi. 874/878 tarihinde vefât ettiğinden, aynı devirde yaşamış olduğu İmam Muhammed el-Takî‘yyî’l Cevâd (ö.835 CE), İmam Ali Naki (ö.868 CE) ve İmam Hasan el-Askerî (ö.874 CE) ile de muhtemelen tanışmıştı. On İki İmâmlara karşı beslenen saygı ve sevginin kendisinden sonra gelen Ebû’l Hassan Harakânî, Hace Abdullah el-Ensari ve Ebû’l Kâsım Gûrganî gibi halefleri sayesinde muhafaza edilmesinde de etkin payının olduğunu bu şâhsiyetlerin yaptırmış oldukları ibâdethanelerde On İki İmamların isimlerinin de yazılmış olmasından anlaşılmaktadır.[6]
Neslinden Anadolu'ya göç edenler ve Horasan erenleri
Torunlarından İsa ve Musa, İran Horasanı'ndan Anadolu'ya göç etmişlerdir. İlk önceleri Hatay'ın Kırıkhan ilçesinde ikamet etmişler, sonraları kendilerine verilen vazife gereği Anadolu'nun iç taraflarına göç etmek istemişler ve Kırıkhan'dan iki kardeş ayrılmışlardır. Kırıkhan halkı kardeşlerin gitmelerini istemedikleri için kardeşlerden İsa'yı orada şehit etmişlerdir. Şeyh İsa Türbesi Kırıkhan'ın Alabeyli Köyünün kuzeyinde, ilçe merkezine dört kilometre uzaklıkta bir tepe üzerindedir.[7] Diğer kardeş (Şeyh Musa) Tokat'ın, Zile ilçesine gelerek burada irşadına devam etmiştir, burada yatmaktadır ve torunlarının Zile'de yaşamakta olduğu kanısı yaygındır.
Bayezid-i Bestami ve Mustafa Şevki Paşa'nın türbesi, Hatay'da Kırıkhan-Hassa yolunun Alabeyli Köyünün kuzey tarafında küçük bir tepe üzerinde Darb-ı Sak Kalesi içindedir.[1][8][9]
Halk arasında Beyazıbesten (Şeyh Ethem Çelebi Camii) adı ile bilinen ziyaret yeri, Zile merkezinde Ali Kadı Mahallesi'nde olup çevre halkı tarafından baş ve göz ağrıları ile çeşitli dilekler için ziyaret edilen yerlerdendir. Zile'de Şeyh Ethem Çelebi Camii'nde bulunan Peygamber Muhammed'in mübarek hırka-ı şerifleri, Veysel Karani'den Bâyezid-î Bistâmî'ye geçmiş, Cumhuriyet'in ilk yıllarında muhafaza edilemeyeceği gerekçesi ve Zile'lilerin de yeterince sahip çıkmamaları sebebiyle önce Tokat'a, 17 Eylül 1944 tarihinde ise Ankara Etnografya Müzesi'ne intikal etmiştir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Dinimiz islam
Abdurrahman Tâğî (Tâhî) Hazretleri Kimdir?
On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahmân olup Tâgî, Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A'zam ve Seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. Babası, Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyâsin Hanımdır. 1831 (H.1247) senesinde Şirvân'da doğdu. 1886 (H.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etti. Kabri Nurşîn'dedir.
Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.
Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:
"Annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gâfil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."
Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. Annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şâfiî fıkıh kitaplarından İmâm-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gitti. O vefât edince büyük âlim Molla Ziyâüddîn Arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Câmî'ye kadar okudu. Molla Ziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyâüddîn Arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defâsında; "Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. Okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. Bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. Medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. Bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını Allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.
Asıl gâyesi, cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:
"Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh HamzaTelvî'ye talebe oldu. Bir müddet sonra Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. Hattâ Tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. Bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (Hakka tutulmaklık) içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî mânevî hallere kavuştu.
Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defâsında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sordu. Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir etti. O sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine; "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat'a gidiyorum." dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî'nin evine gitti. Onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" dedi. Süleymân Erbûsî; "Gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. Süleymân Erbûsî'nin; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahmân Tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat'a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan Abdurrahmân Tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığı vazifesini yürüttü. Bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.
İki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak Allahü teâlânın rızâsı için harcadı. Bu hususta; "İnsanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv'ın yâni Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.
İrşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında kendine; "Seydâ" adıyla anılması işâret edildi. Bundan sonra Seydâ ismiyle meşhûr oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.
Bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için Mekke-i mükerremeye gittti. Bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.
Hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:
"Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:
"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."
Talebelerinden biri ona;
"Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;
"O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.
"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:
"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi mümkündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. İnsan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.
Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.
Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üzerine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:
"Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.
Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."
Abdurrahmân Tâgî, birçok talebe yetiştirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Fethullah Verkânîsî, Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Muhammed Sâmî Erzincânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî'dir.
Bunlardan Fethullah Verkânîsî'nin halîfesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdurrahmân Tâgî'nin oğludur. Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halîfelerinden İbrâhim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahmân Tâgî'nin oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî Adıyamanlı Abdülhakîm Hüseynî Efendinin hocasıdır.
Yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan Abdurrahmân Tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:
"Bana Hac mevsiminde Mina'da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.
Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "Bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahmân Tâgî talebesine şöyle buyurdu:
"İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."
İnsanlara Allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan Abdurrahmân Tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu Nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. Vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibâdetini aslâ bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; "Siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.
Hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "Ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.
Bu sözlerinden sonra kendisine; "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:
Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın
Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan.
Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.
Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:
"Allahü teâlâyı ve O'nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; "İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara;"Sizin rûhumu almanıza râzı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin." dedim." buyurdu.
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek; "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerîm okudular.
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedildi. Kabri Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
HAYATTAKİ GİBİ!..
Abdurrahmân bin Yûsuf Rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:
Bir gece, rüyâmda Abdurrahmân Rûmî'yi gördüm. Bana; "Bursa'da Seyyid Neccârî'nin evinde misâfir var. Beni ziyâret etmek istiyor. Gidip onu al ve kabrime getir." dedi. Sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. Bir arzusunun olup olmadığını sordum. "Abdurrahmân Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. Onu alıp Abdurrahmân Rûmî'nin kabrine götürdüm. Biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. Çok geçmeden, o ziyâretçi ile Abdurrahmân Rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. Aynen hayattaki gibi konuşuyordu. Konuşması bitince mescidden çıktım. Kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.
YOLUMUZ SOHBET YOLUDUR
Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:
Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.
Cehrî, açıktan Kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.
Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."
KAYNAKLAR
1) İşâretler (İbrâhim Çukruşî)
2) El-Minah (Halid Ölehî)
3) Eshâb-ı Kirâm
On dokuzuncu yüzyılın büyük velîlerinden. İsmi Abdurrahmân olup Tâgî, Tâhî ve Nurşînî nisbeleriyle bilinir. Üstâd-ı A'zam ve Seydâ lakaplarıyla meşhûr olmuştur. Babası, Molla Mahmûd Efendi, annesi Seyyid Molla Muhammed Efendinin kızı Meyâsin Hanımdır. 1831 (H.1247) senesinde Şirvân'da doğdu. 1886 (H.1304) senesinde Bitlis vilâyetine bağlı Güroymak (Nurşîn) ilçesinde vefât etti. Kabri Nurşîn'dedir.
Asîl ve temiz bir âileden gelen Abdurrahmân Tâgî'nin bulunduğu ev, halk arasında Sûfî evi olarak şöhret buldu. Çünkü, babası Molla Mahmûd Efendi kemâlât, olgunluklar sâhibi, ilmiyle amel eden, Peygamber efendimizin yüce sünnetine uymakta titizlik gösteren sâlih biri idi. Önceleri Kâdiriyye yoluna girmişti. Sonra Nakşibendiyye yoluna da bağlandı. Aslen hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelen ve seyyide olan annesi Meyâsin Hanım da sâliha bir kadındı. Babası Molla Mahmûd Efendinin erkek kardeşleri yoktu. Kâdiriyye yoluna mensûb kerâmeti ile meşhûr bir kız kardeşi vardı.
Küçük yaşta tavrı ve hareketleri ile dikkat çeken Abdurrahmân Tâgî hakkında anne ve babası; "Cenâb-ı Allah'ın bize lutfettiği bu çocuk başka çocuklara benzemez. Bunun maddî bakımdan ziyâde mânevî yönden yetişmesine ihtimâm göstermeliyiz!" diyerek îtinâ gösterdiler. Dedesi Molla Muhammed'in de en büyük arzûsu onun ilimde ve mâneviyatta yetişmesiydi. Hattâ dedesi çocuğun omuzuna elini koyarak; "Bizim âilemizin ilmi, irsî olarak dededen oğula devâm eder. Halbuki benim oğullarımdan hiçbirisi bendeki ilmi taleb etmedi. İlmime vâris, mirasçı olacak sen varsın." derdi.
Âilesinin de teşvik ve desteğiyle küçük yaşta ilim öğrenmeye başlayan Abdurrahmân Tâgî, Kur'ân-ı kerîm okumayı öğrendi. Anne terbiyesi ve yaratılışındaki temizlik sebebiyle akranları arasında farkedilir oldu. Oyunla ve boş işlerle meşgûl olmuyor, hep faydalı işlerle ve ilim öğrenmekle vakit geçiriyordu. Abdurrahmân Tâgî, çocukluğuyla ilgili olarak şöyle derdi:
"Annemin güzel terbiyesi yüzünden rûhlar âlemiyle ilişkim kesilmezdi. Allah'tan gâfil olmazdım. Çocukların arasında kendimi devamlı kusurlu görürdüm."
Abdurrahmân Tâgî on yaşına basınca, annesi vefât etti. Annesinin vefâtından sonra babası onun terbiyesine ve okutulmasına önem verdi. Şâfiî fıkıh kitaplarından İmâm-ı Râfiî'nin Muharrer adlı eserini okudu. Arapça gramer ilmini öğrenip Hadâik-ud-Dekâik kitâbına kadar babasının yanında okudu. Daha sonra memleketinin meşhûr âlimlerinden Molla Abdüssamed'in yanına gitti. O vefât edince büyük âlim Molla Ziyâüddîn Arvâsî'nin yanına giderek ilim öğrendi. Ondan, Molla Câmî'ye kadar okudu. Molla Ziyâüddîn'in sevgisine kavuşup ondan hiç ayrılmadı. Molla Ziyâüddîn Arvâsî muhabbet ve yakınlıkla ona yöneldi. Bir defâsında; "Muhabbete denk olacak hiçbir şey yoktur." buyurdu ve muhabbetin özelliklerini açıkladı, muhabbetin üstün olduğunu anlattı. Bu arada çevredeki diğer âlimlerden fıkıh, tefsîr, hadîs gibi dînî ilimleri tahsil etti. Bu ilimlerde yüksek ilim ve derece sâhibi oldu. Okuduğu hocalardan icâzet, diploma aldı. Sonra babasına vakfedilen Ispahart'taki medresede ders vermeye ve talebe yetiştirmeye başladı. Gerek ilim öğrendiği, gerekse ilim öğrettiği medreselerde en fazla yakınlık duyduğu kimseler, dünyâya gönül vermeyenlerdi. Bu sebeple kendisi, dünyâya meyl etmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşmayı asıl maksad kabûl eden bir zât idi. Medresede ders verdiği sırada, bâzan talebelerini akan suların kıyılarına, çiçekli bahçelere ve güzel manzaralı tepelere götürerek orada ders verirdi. Dersleri esnasında Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren tabîat hâdiselerini anlatırdı. Bâzan ders verdiği kitapta çözümü zor meselelerle karşılaşınca kitabı kapatır, talebelerinden ilâhî aşka dâir bir kasîde söylemelerini ister, sonra bu müşkillerin cevâbını Allahü teâlâdan kendisine bildirmesini dilerdi.
Asıl gâyesi, cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazanmaktı. Sevenlerinden birisine bu hususu şöyle anlattı:
"Bana yol gösteren bir mürşid-i kâmil, yol gösterici rehbere bağlı olduğum bir tarîkat, yol olmadığı hâlde cenâb-ı Allah beni günahlardan koruyordu. Bir gece kötü bir yere gitmeye niyet ettim. Giderken çamurlu bir yerde ayağım kaydı ve yere düştüm. Eve dönüp elbisemi yıkamaya başladım. Temizliğimi sabah olduğunda bitirebildim.
Kanâat sâhibi, gönlü tok bir kimse olan Abdurrahmân Tâgî dünyâ mal ve rütbelerine gönül vermezdi. Bu yüzden kendisine bulunduğu nâhiyenin müdürlüğü, kâdılığı ve müderrisliği verildiği hâlde bunlara iltifât etmedi. Çünkü o kendisini tasavvufta yükseltecek bir mânevî rehber arıyordu. Hacı Emin Şirvânî'ye başvurarak Rufâîlik tarîkatına girdi ve ona talebe oldu. Arkasından günlük zikir ve nâfile ibâdetlere yöneldi. Fakat bir müddet sonra Hacı Emin Şirvânî, Şeyh Abdurrahmân Talebânî tarafından reddedilince gidip Şeyh HamzaTelvî'ye talebe oldu. Bir müddet sonra Kâdiriyye tarîkatı mensûblarından Şeyh Abdülbârî Çarçâhî'ye talebe oldu. Şeyhi ona, oruç tutmak, az yemek, az uyumak ve sık sık mezarlıkları ziyâret etmek gibi vazîfeler verdi. Bâzı geceler bir iki saat kabristânda kaldığı zamanlar oldu. Hattâ Tâhî köyünün mezarlığında açık bir mezâr vardı. Bâzı geceler bu mezara girerek orada sabahlardı. Bu arada insanlardan, dünyâ zevklerinden uzaklaşıp soğudu. Hocası ona bir gün ve bir gece boyunca yüz yetmiş bin kere "Lâ ilâhe illallah" demesini emretti ve; "Kalbini ateşten bir taş ve Lâ ilâhe illallah kelimesini de ateşli bir demir parçası say. Kalbini bu yüce cümle ile muhabbet ve cezbe (Hakka tutulmaklık) içinde döv. Böylece demir darbeleri altında kalan taşlarda görüldüğü gibi kalbinden kıvılcımlar çıksın." dedi. Bu tavsiyelere uyan Abdurrahmân Tâgî mânevî hallere kavuştu.
Bu sırada büyük evliyâ Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri Külat'da oturuyor, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalışıyordu. Onun talebelerinden Süleymân Erbûsî arasıra Külat köyüne gidip geliyordu. Bir defâsında Külat köyünden döndüğü bir zamanda Abdurrahmân Tâgî, alaylı bir şekilde; "Külat'taki sûfîler nasıldırlar? Ne yapıyorlar?" diye sordu. Süleymân Erbûsî Abdurrahmân Tâgî'ye; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye cevap verdi. Süleymân Erbûsî'nin bu sözü Abdurrahmân Tâgî'ye çok tesir etti. O sırada şeyhi tarafından halîfe olarak vazîfelendirilen ve birkaç talebesi de olan Abdurrahmân Tâgî talebelerinden birine; "Vallahi falanca kişinin sözleri beni çok etkiledi.Külat'a gidiyorum." dedi. Mürîdlerinin bütün ısrarları onu kararından döndürmedi. O gece boyunca içindeki arzu ve iştiyâkla uyuyamadı. Seher vakti gelir gelmez Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin talebesi Süleymân Erbûsî'nin evine gitti. Onu uyandırarak; "Benimle birlikte Külat'a gelir misin?" dedi. Süleymân Erbûsî; "Gelirim." deyince ikisi birlikte seher vakti yola koyuldular. Süleymân Erbûsî'nin; "Eğer falan dereyi geçsen öyle demezdin." diye bahs ettiği yere geldiler. Fakat Abdurrahmân Tâgî o dereyi geçerken kalbinde acâib bir hâl hissetti. Nihâyet Külat'a ulaştılar. Kendisini Cennet bahçelerinden bir bahçede hissediyordu. Seyyid Sıbgatullah Arvâsî hazretleri onu talebeliğe kabûl ederek himâye ve tasarrufu altına alıp kısa bir müddet içinde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda yükselen Abdurrahmân Tâgî, dillerin ifâde edemeyeceği, ancak ehlinin anlayacağı hâllere kavuştu. O zaman, önceden elde ettiği ve kavuştuğu hâllerin gafletten ve boşu boşuna ömür harcamaktan başka bir şey olmadığını anladı.
Kısa bir müddet içinde yüksek evliyâlık derecesine ulaşan Abdurrahmân Tâgî bir gün sabah vakti hocasının huzûruna giderek; "Efendim! Ben her şeyde Lafza-i Celâl'in (Allahü teâlânın isminin) zikrini duyuyorum. Hattâ önümde yürüyen köpekten bile o zikri duydum." diyerek hâlini anlattı. Talebesinin, olgunluğa erdiğini gören Seyyid Sıbgatullah Arvâsî ona Ispahart nâhiyesinde kâdılık yapmasını emretti.
Hocasının emri üzerine iki yıl müddetle Ispahart kâdılığı vazifesini yürüttü. Bu vazîfesi esnasında insanlara güzel ahlâkı ve hoş görüsüyle hizmet etti. Zaman zaman hocasının yanına gidip gelerek sohbetiyle şereflendi ve hasretini gidermeye çalıştı.
İki sene sonra kâdılık vazîfesinden ayrılarak dünyâdan tamamıyla uzaklaşıp, Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin hizmet ve sohbetlerine döndü. Çoğu geceler uyumaz, hocasının odasının penceresine bakan bir taşın üzerinde oturur, yaz-kış, kar-yağmur demez sabaha kadar o taşın üzerinde beklerdi. Dokuz sene müddetle şeyhinin sohbetinde ve hizmetinde bulunduktan sonra evliyâlıktaki en olgun ve en yüksek dereceye ulaştı. Sıbgatullah Arvâsî hazretleri ona icâzet vererek irşâdla, yâni İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatmakla vazîfelendirdi.
Tasavvufta insanları yetiştirmeye başlamadan önce bütün arâzisini satarak Allahü teâlânın rızâsı için harcadı. Bu hususta; "İnsanlardan dünyâyı terk etmelerini isterken nefsimin dünyâ malı karşısındaki durumunu öğrenmek istedim. Gasv'ın yâni Sıbgatullah Arvâsî hazretlerinin himmetiyle Allah'a tevekkülümün tamam olduğunu gördüm." dedi.
İrşâd için vazîfelendirildikten sonra talebesi Şeyh Fethullah-ı Verkânîsî'nin dedesi Şeyh Muhammed'in Verkânîs köyündeki türbesini ziyâret etti. Bu ziyâret esnâsında kendine; "Seydâ" adıyla anılması işâret edildi. Bundan sonra Seydâ ismiyle meşhûr oldu. Gittiği yerlerde insanlara İslâm dîninin emir ve yasaklarını anlatmak sûretiyle, onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çalıştı.
Bir ara hac ibâdetini îfâ etmek için Mekke-i mükerremeye gittti. Bu vazîfesini yaptıktan sonra sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etmekle şereflendi. Medîne-i münevverede İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Muhammed Mazhar Efendiyle buluşup sohbette bulundu. Hacdan dönünce, hocasının emriyle, Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde yerleşerek irşâd vazîfesine devâm etti.
Hocasının vefâtından sonra insanlara Allahü teâlânın dîninin emir ve yasaklarını anlatmaya devâm etti. Gönül alıcı sohbetleriyle insanların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmaları için çırpındı.
Zikirle ilgili olarak talebelerinin sorduğu bir suâl üzerine şöyle buyurdu:
"Bu Hâlidiye büyükleri sesli zikir yapmazlar, talebe kıbleye karşı edeple oturmalıdır. Hâzır bir kalb ile zikirde bulunmalıdır. Çünkü zikir esnâsında kalbin hâzır olması muhakkak lâzımdır. Zikirden maksad tevhid olup, Allahü teâlânın birliğini hatırlamak, dile getirmektir. Hattâ tesbih tanelerini bir eksik mi, fazla mı çektim diye takılmamak gerekir. Çünkü tesbihleri söylemekten maksad hâldir. Bir eksik veya fazla olmuş ne çıkar."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri halka açık olan sohbetlerinin birisinde buyurdu ki:
"Bir defâ keşif yoluyla elimde bir böcek gördüm. Baktım ki akreptir. Hemen yere attım. Yere düştükten sonra baktığımda ayıya benzer bir hayvan onunla oynuyordu. Tekrar dikkatli baktım o hayvan domuz idi."
Talebelerinden biri ona;
"Efendim bu hayvan neye işârettir?" diye sorunca;
"O domuz kılığına sokulmuş bir insandır. Önceleri hocasına ihlâsla bağlı iken, sonraları onun büyüklüğünü inkâr eden kişidir. Böyle kişilerin âhirete îmânsız gideceğinde bütün evliyâ ittifak etmişlerdir. Sıbgatullah-i Arvâsî'nin zamânında zannederim ki münkirlerden yâni onu inkâr edenlerden îmânsız gidenler oldu. İnkâr edenler ya câhillikten veya ilimden dolayı inkâr ederler. Câhillikten olan inkâr; zarar bakımından, ilimden dolayı olan inkârdan daha azdır. İnkârın en zararlısı velî bir zâtı hased etmekten dolayı olanıdır."
Talebelerinden biri o akrebin ne olduğunu sordu.
"Aynı domuz olan kimsedir. Düşmanlığını açıktan yaptığı için o şekilde göründü." buyurdu.
Olgun bir mürşidin, yol gösterici rehberin durumuyla ilgili olarak sorulan bir soruya da şöyle cevap verdi:
"Mürşid-i kâmil talebesinin her türlü hastalığını tedâvi eder. Yalnız ihlâs ve muhabbet eksikliği ile bid'atlerin sebeb olduğu hastalıklar hâriç. Çünkü bu hastalıklar talebenin istikâmetini yolunu değiştirir. Talebe Sırat-ı müstakîmden yâni doğru yoldan ayrılır. Fakat bunların tedâvîsi mümkündür. Zinâ yapan zinânın büyük günah olduğunu bilir sonra pişmanlık duyar. İhlâs ve muhabbet eksikliği ve bid'at işleme durumu olursa günah işlediğini bilmez, pişman olmazlar. Demek ki ilacın aslı, pişman olmak, nefsinin kusûrunu görmek ve hocasına yalvarıp sığınmaya bağlıdır. İnsan sûretini kaybedip hayvan sûretine girenlerin alâmeti, vâz ve nasîhatlerden istifâde etmeyip, işlediği günahlara devâm etmesidir. Bu fakir (yâni Abdurrahmân Tâgî) velîyi inkâr etmenin îmânı tehlikeye soktuğunu bildiğim için, velî olduğunu söyleyen kişiyi inkâr etmedim. Yalnız hocamı inkâr edenlere karşı cephe alırım. Münkirlik yapmadım fakat karşı çıkarım.
Kendisine dînini öğreten hocasına "neden" ve "niçin" diyen talebe iflâh olmaz. Hocasına îtirâz eden talebenin üzerine feyz kapıları kapanır. Talebe hocasını kontrol edip ona îtirâz edemez.
Sâdık bir talebe hocasının bütün fiillerini teslimiyet ile karşılar. Bâzı kitaplarda şöyle nakledildi: Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri zamânında yağmur yüklü bulutlara hükmeden bir ebdâl, büyük velî vardı. Bu zât Allahü teâlâya duâ ederek bulutlardan çok ihtiyaç duyulan beldelere yağmur yağdırmasını diledi. Lâkin yağmur yağmadı. Bulutlar yağmuru sarp bir beldeye sürükledi ve oraya çok yağmur yağdı. Bu hâdise üzerine Ebdâl olan zât; "Yâ Rabbî! Neden ihtiyaç duyulan yere yağmur vermedin de, başka yere yağdırdın?" gibi îtiraz yollu söylendi. Bunun üzerine cenâb-ı Hak tarafından ebdâlliği alındı. Köpek kılığında ve baygın hâlde yere düştü. Bu hâli fark eden talebelerden birisi Abdülhâlık Goncdüvânî hazretlerine gelip duâ istedi. Abdülhâlık Goncdüvânî hazretleri duâ etti. Duâsı kabûl oldu. Sonra bu zâta eski makâm ve mevkii Allahü teâlâ tarafından, yeniden verildi."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri güzel amelleri teşvik etmek için bir sohbetinde şöyle buyurdu:
"Farz namazlarınızı vaktinde ve cemâatle kılınız. Sünnetleri terk etmeyiniz. Akşam namazından sonra kalbinizi hocanıza bağlayınız. Bu esnâda gaflette olursanız, bağı kuramazsınız. Bilhassa sabah namazlarından sonraki güzel amellerinizi terk etmeyin.
Bu Sıddîkiyye yâni Hâlidiyye yolunda halvete girmek yoktur. Halvette şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Bu yolun gâye ve maksadı tâlebeye nefsi terk ettirmektir. Halvette yapılan zikirde, kişide benlik duygusu galebe çalabilir. Yatsıdan sonra lambaları söndürün ve konuşmayın veya amellerinizle meşgul olun. Sıddîkiye yolundaki kişiler dünyâ zengini olanlara karşı muhtâc olmadıklarını göstermek için, vakarlı davranarak, muhtâc olmadıklarını göstermelidirler. Buna karşılık, kendilerine muhtâc olan ihtiyaç sâhiplerine karşı mütevâzî davranıp kendisini onlardan aşağı göstermelidir."
Abdurrahmân Tâgî, birçok talebe yetiştirdi. Halîfelerinin en meşhûrları şunlardır: Fethullah Verkânîsî, Abdurrahmân Nurşînî, Molla Reşid Nurşînî, Allâme Molla Halil Siirdî'nin torunu Abdülkahhâr, Abdülkâdir Hizânî, Seyyid İbrâhim Es'irdî, Abdülhakîm Fersâfî, İbrâhim Ninkî, Tâhir Âbirî, Abdülhâdî, Abdullah Hurûsî, İbrâhim Çuhrûşî (Çukrûşî), Halil Çuhrûşî, Ahmed Taşkesânî, Muhammed Sâmî Erzincânî, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bitlisî, Hacı Süleymân Bitlisî, Hacı Yûsuf Bitlisî, Hacı Yûsuf Köşkî'dir.
Bunlardan Fethullah Verkânîsî'nin halîfesi Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî, Abdurrahmân Tâgî'nin oğludur. Abdurrahmân Tâgî'nin sözlerini halîfelerinden İbrâhim Çukrûşî toplayarak İşârât ismini vermiştir. Bu kitap çok kıymetlidir. Abdurrahmân Tâgî'nin oğlu Muhammed Ziyâüddîn Nurşînî Adıyamanlı Abdülhakîm Hüseynî Efendinin hocasıdır.
Yüksek hâl ve kerâmetler sâhibi olan Abdurrahmân Tâgî vefâtına yakın buyurdu ki:
"Bana Hac mevsiminde Mina'da olduğum gösterildi. Hacca gelenler bütün velîlerin rûhlarıymış. Bu rûhlar benim için Allahü teâlâdan af ve mağfiret dilediler. Allahü teâlânın beni affettiğini ümid ediyorum.
Anadolu'da yetişen evliyânın büyüklerinden olan Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir gün talebelerinden birine bir hizmeti yapmasını emretti. Fakat talebesinde bu işe karşı bir isteksizlik meydana geldi. "Bu hizmeti başka bir sûfî yapsa onun için daha iyi olur. Bu iş bana ağır geliyor." diye kendi kendine söylendi. Bu durumun farkına varan Abdurrahmân Tâgî talebesine şöyle buyurdu:
"İnsanoğlu daraldığı zaman bir işi yapması, yapmamasından daha zor olur. Ama kendisine zor gelen bir işi başkasına teklif etmesi kolay gelir. Halbuki insan, o işten gelen hayrın başkası için değil kendisi için olduğunu bilmez. Buna karşılık zevkli bir iş olunca insan o işi yapmayı, yapmamaya göre daha kolay bulur. Fakat bu defâ kendine değil de arkadaşına o işi yapmamayı tavsiye etmek kolayına gelir. Oysa o işi yapmamanın zararı arkadaşının değil kendisinindir, bunu bilmez."
İnsanlara Allah rızâsı için iyiliği emr ederek ve kötülüklerden sakındırarak tasavvuf yolunda ilerlemelerine çalışan Abdurrahmân Tâgî, on sekiz yıl kaldığı ve irşâd vazîfesinde bulunduğu Nurşîn beldesinin insanlarını dâvet etmekten bir an geri kalmadı. Vefât etmeden önce ağır bir hastalığa yakalandı. Buna rağmen hiç bir sünnet namazını dahi ihmâl etmeyip, hepsini ayakta kıldı. Gece ibâdetini aslâ bırakmadı. Halbuki bu sırada ancak dört yanına yastık dayayarak oturabiliyor, oturamayınca sırtını duvara dayıyordu. Bu durumu kendisine hatırlatılarak; "Siz hastasınız bu şekilde ibâdet yapamazsınız." diyenlere aldırış etmiyor, hattâ bu şekilde konuşmalarını istemiyordu.
Hastalığı sırasında kendisini ziyâret için gelen talebelerine şu edeplere uymalarını tavsiye etti: "Ziyâretime gelenler, tam bir edep ve huzûr içinde yanıma girsinler. Çünkü evliyânın rûhları devamlı olarak odamda bulunuyor. Edebe aykırı yapılan bir davranış, yapan kimseyi zarara uğratacağı gibi, kendimin de o davranıştan zarar göreceğinden çekiniyorum. Yanıma girdiğinizde kalbleriniz bir, niyetleriniz aynı olsun. Çünkü hastalığım sırasında değişik arzularınızın bana yansımasından rahatsız oluyorum."
Abdurrahmân Tâgî hazretleri vefât etmeden önceki son gecenin seher vaktinde Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) açıkça kendisine görünerek bal yemeyi ve şerbet içmeyi emrettiğini söyledi.
Bu sözlerinden sonra kendisine; "Aklınızdan yolculuk geçiyor mu?" diye sorulunca; "Evet geçiyor. Eğer aklımdan yolculuk geçmeseydi, Peygamber efendimiz açık bir şekilde bana görünmezdi." buyurdu.
O günün ikindi vakti sıralarında yanına gelen zevcesi Seyyide Kadriye Hanımın eteğinden tutarak şu beyti okudu:
Kâbe hareminin harîmine vâsıl olamazsın
Eğer evlâd-ı Alî'nin eteğine yapışmazsan.
Bu beyti şefâat dilemesi gâyesiyle okuduğu mübârek yüzündeki ifâdeden açıkça anlaşılıyordu.
Abdurrahmân Tâgî hazretleri son hastalığı sırasında, ağır hastalığına rağmen âilesine ve yakınlarına:
"Allahü teâlâyı ve O'nun Resûlünü sevmeyi, İslâmiyetin emirlerine sıkıca bağlanmayı, yasaklarından şiddetle kaçınmayı ve şeyh Fethullah Verkânîsî'ye itâat etmeyi ve ona tâbi olmayı ihmâl etmeyin." buyurarak, yerine Şeyh Fethullah Verkânîsî'yi halîfe bıraktığını bildirdi.
Son zamanlarında çevresindekilere ve bağlılarına şefkatle muâmele etti. Onlara rahmet nazarıyla baktı. Evlatlarına ise fazla iltifât göstermedi. Oğlu Molla Muhammed Ziyâüddîn'e şöyle buyurdu: "Oğlum, Şeyh Fethullah senin hakkında benden daha hayırlıdır. Çünkü ben seni başkalarından ayırmam, ama o seni diğerlerinden üstün tutar."
Bir ara kendisinden geçti. Kendine geldikten sonra; "İki meleğin rûhumu almaya geldiklerini gördüm. Onlara;"Sizin rûhumu almanıza râzı değilim. Ben çok sayıda âlime hizmet ettiğim için rûhumu âlimlere mahsûs meleklerin almasını istiyorum." dedim. Bir müddet sonra benim rûhumu almaya gelen meleklere Allahü teâlânın; "Onun rûhunu benim dostlarımın rûhunu alan alsın." buyurduğunu duydum. Bu emri duyunca; "O çabuk gelsin." dedim." buyurdu.
Daha sonra talebelerinden Molla Abdülkahhâr'a dönerek; "Güzel sesinle üzerime Kur'ân-ı kerîm oku." buyurdu. Talebeleri başından ayrılmayıp Kur'ân-ı kerîm okudular.
Gece yarısına doğru çok sevdiği bir âile ferdini çağırdı. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vefât etmek üzere iken hazret-i Âişe'ye çok yakınlık gösterdiğini, hattâ başını onun göğsü ve çenesi arasına dayanarak öyle vefât ettiğini bildiği için son anlarını aynı şekilde geçirmek istedi. Vücûdunu âilesinin koluna dayadı, elini eline koydu. Bir süre sonra elini çekerek sağ göğsünün altına gelecek şekilde tuttu. 1886 (H.1304) senesi Aralık ayının yirmisine rastlayan Perşembe günü kuşluk vaktine doğru saat dokuz civârında vefât etti. Talebeleri ve sevenlerinden meydana gelen kalabalık bir cemâat tarafından cenâze namazı kılındıktan sonra Nurşîn'de defnedildi. Kabri Bitlis vilâyetine bağlı Nurşîn nâhiyesinde olup ziyâret edilmektedir.
KERÂMET VE MENKÎBELERİ
HAYATTAKİ GİBİ!..
Abdurrahmân bin Yûsuf Rûmî'nin vefâtından sonra, sevdiklerinden birisi şöyle anlatmıştır:
Bir gece, rüyâmda Abdurrahmân Rûmî'yi gördüm. Bana; "Bursa'da Seyyid Neccârî'nin evinde misâfir var. Beni ziyâret etmek istiyor. Gidip onu al ve kabrime getir." dedi. Sabah olunca derhâl oraya gidip misâfiri buldum. Bir arzusunun olup olmadığını sordum. "Abdurrahmân Rûmî'nin kabrini ziyâret etmek istiyorum." dedi. Onu alıp Abdurrahmân Rûmî'nin kabrine götürdüm. Biraz sonra onun yalnız kalmak istediğini sezip, oradaki bir mescide girdim ve bekledim. Çok geçmeden, o ziyâretçi ile Abdurrahmân Rûmî'nin konuşmaları kulağıma geldi. Aynen hayattaki gibi konuşuyordu. Konuşması bitince mescidden çıktım. Kabrin yanına geldiğimde kimseyi bulamadım.
YOLUMUZ SOHBET YOLUDUR
Abdurrahmân Tâgî hazretleri bir sohbetinde, sohbetin fazîleti ile ilgili olarak, buyurdu ki:
Yolumuz sohbet yoludur. İnsanlara hayret ediyorum niçin sohbeti istemezler, niçin sohbet meclisine katılmazlar, niçin Allah adamlarının yanında bulunmazlar? Halbuki sohbet ehlinin ev sâhibi Allahü teâlâ, teşrîfâtçısı hazret-i Ali, sâkîsi yâni su dağıtanı Hızır aleyhisselâmdır. Şâyet sohbet etmek için yedi kişi bir araya gelse, yüksek makamlara erişirler ki, Aralarında bir Allah dostunun varlığı umulur.
Cehrî, açıktan Kur'ân-ı kerîm okumak ve sohbet evlerden zulmeti giderir. Onun için sohbet olunan evin sâhibi bildiği sûreleri açık olarak okusun.
Sohbet peşinde koşmayı severim. Nerede sohbet ehli varsa oraya gitmek isterim. Mümkün mertebe hiç bir dervişin sohbetini kaçırmak istemem."
KAYNAKLAR
1) İşâretler (İbrâhim Çukruşî)
2) El-Minah (Halid Ölehî)
3) Eshâb-ı Kirâm
Şihabeddin Sühreverdî Kimdir?
Şehâbeddin Sühreverdî (27 Ocak 1145 - 26 Eylül 1191), İranlı İslam filozofu ve işrakilik isimli fikrî akımın kurucusu.[1][2][3][4]
Hayatı
Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek .[5] Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır.[6] İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir.
Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.
Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.
Düşüncesi
İşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibarıyla Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.
İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.
Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.
Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.
Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.
Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.
Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt [1] 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.
İnsanın doğası
Sühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.[7]
Eserleri
Kısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitaplarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:
1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyle (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.
2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.
3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.
4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.
5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.
Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir.
evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi, Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed es-Sühreverdî, künyesi Ebû Abdullah'tır. Ebû Nasr ve Ebü'l-Kâsım Sûfî de denildi. Nesebi Ebû Bekr-i Sıddîk'a (radıyallahü anh) ulaşır. Şeyh Ebü'n-Necîb'in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti.
Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitti. Amcası büyük âlim Ebü'n-Necîb Abdülkâhir'in sohbetlerinde yetişerek tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra'da da Ebû Muhammed bin Abdullah'ın sohbetlerine devâm etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth bin Battî, Ma'mer bin Tâhir, Ebû Zür'a Makdisî, Ebü'l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.
Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zekî Berzâlî, İbn-i Neccâr, Kavsî, Ebü'l-Ganâim bin Allân, İzz el-Fârûsî, Ebü'l-Abbâs el-Eberkûhî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.
Buyurdu ki:
Ey oğul! İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; ?Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenir ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.? buyurdular.
İyi ve kötü kimseler karşısında her zaman edepli ol. Küçük büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; ?Eğer siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.? buyurdu.
Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümitle korku arasında yaşa.
Ey oğul! Dünyâyı terk et (Haram olan, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et). Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalplerini kazan ve onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdında olan âlimlerden hiçbirinin sözlerini inkâr etme. Eğer inkâra gidersen ebediyen felâh bulamazsın.
Ey oğul! Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilik, hased, kin ve hîleden çok sakın. Çünkü, cimri ve hasetçi kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhiri süsleme. Çünkü görünüşü süslemek, bâtının haraplığındandır.
Rızık konusunda Allahü teâlânın vaadlerine güven. Çünkü O, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; ?Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir.? buyurdu. (Hûd sûresi: 61)
İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyâniyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; ?Kişinin mâlâyâniyi (faydası olmayan şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.? buyurdu.
Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye ve zarûret yoksa, konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikriyle meşgul ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakir, evin mescit, malın ilim, zînetin zühd olsun.
Ey oğul! Fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Dünyâya meyleden helâk olur. Âhiret yolculuğuna hâzır ol. Fırsat elindeyken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez.?
Başlıca eserleri
Hikmet'ül-İşrâk
Pertev-Nâme
Heyâkilu'n-Nûr
Elvâhu'l-İmâdiyye
Türkçede İşrakilik
Nur Heykelleri, Çeviren: Saffet Yetkin, MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler, Şark-İslam Klasikleri,1949.
Kıssatu'l-Gurbeti'l-Garbiyye: Çevirisi: İsmail Yakıt, "Ruhun Yolculuğu" Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1987, Sayı: 26
Risâle Fi İ'tikâdi'l-Hukemâ: Türkçe çevirisi: İsmail Yakıt, "Filozofların İnançları", Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1987, sayı: 26.
Yusuf Ziya Yörükhan, Şihabeddin Sühreverdi ve Nur Heykelleri, İnsan Yayınları, 1998.
Sühreverdi Maktul ve İşrakiliğin Dili, Rıfat Okudan, Fakülte Kitabevi, 2006.
İşrak Felsefesi, Hikmetü'l-İşrâk, Çeviren: Tahir Uluç, İz Yayıncılık, 2009
Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Nesim Doru-Yunus Kaplan, Otto Yayınları, 2014.
Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Kolektif, Divan Kitap, 2015.
İngilizce'de İşrakilik
al-Suhrawardi [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1154-91) Hayakil al-nur (The Temples of Light), ed. M.A. Abu Rayyan, Cairo: al-Maktaba al-Tijariyyah al-Kubra, 1957. (Bu eser Sühreverdi'nin Nur Heykelleri adıyla Türkçeye çevirilen tek eseridir.)
(1183-91) Oeuvres philosophiques et mystiques, vols I and II, ed. H. Corbin, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1976; vol. III, ed. S. H. Nasr, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1977. (A vitally important collection of the basic principles of illuminationism. An English translation of some of the works in Volume 3 can be found in The Mystical and Visionary Treatises of Shihabuddin Yahya Suhrawardi, trans. W. Thackston, London: Octagon Press, 1982.)
[Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1186-91) Kitab hikmat al-ishraq (The Philosophy of Illumination), trans H. Corbin, ed. and intro. C. Jambet, Le livre de la sagesse orientale: Kitab Hikmat al-Ishraq, Lagrasse: Verdier, 1986.
The Philosophy of Illumination, Trans. John Walbridge, Hossein Ziai, Brigham Young University (April 1, 2000)
The Mystical & Visionary Treatises of Suhrawardi, introduction and translation W. M. Thackston, Jr. Octagon Press, Limited (June 1982)
Amin Razavi, M. (1997) Suhrawardi and the School of Illumination, Richmond: Curzon.
Ziai, H. (1996) 'The Illuminationist Tradition', in S. H. Nasr and O. Leaman (eds) History of Islamic Philosophy, London: Routledge, ch. 29, 465-96. (A clear description of the topic, with the emphasis on the analytic aspect of illuminationism.)
(1990) Knowledge and Illumination: A Study of Suhrawardi's Hikmat al-Ishraq, Atlanta, GA: Scholars Press. (Study of the more analytical parts of al-Suhrawardi's philosophy.)
Walbridge, J. (1992) The Science of Mystic Lights: Qutb al-Din Shirazi and the Illuminationist Tradition in Islamic Philosophy, Cambridge, MA: Harvard University Press.
The Wisdom of the Mystic East: Suhrawardi and Platonic Orientalism State University of New York Press (August 2001)
Nasrollah Pourjavady, The Light of Sakina in Suhrawardi's Philosophy of Illumination, Global Publications (June 1999)
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
ihya org
Şehâbeddin Sühreverdî (27 Ocak 1145 - 26 Eylül 1191), İranlı İslam filozofu ve işrakilik isimli fikrî akımın kurucusu.[1][2][3][4]
Hayatı
Asıl adı Yahya bin Habeş bin Emîrek .[5] Birçok konudaki bilgisi nedeniyle Şihâb yıldızından esinlenerek Şahabeddin veya Şihâbeddin olarak anılmış, Sühreverd'de doğduğu için de Sühreverdî olarak anılmıştır.[6] İdam ettirilerek öldürüldüğü için daha sonra künyesine Sühreverdî'nin ardından Maktûl de eklenmiştir. Ebu'l-Fütûh diye anılması ruhani hayatının derinliği ve bu konudaki çalışmaları nedeniyle olmuştur. Çağdaşı ve akrabası olan bir diğer önemli isim Şihabeddin Ömer Sühreverdî'dir, bu iki şahsın ayrıştırılabilmesi Maktûl künyesi ile anılmasına özen gösterilir.
Eğitiminin ilk yıllarında Sühreverdî Meşşâi ekole yakınlık duymuş, bu konuda kendisini geliştirmiş ve bazı eserler kaleme almıştır. İlk zamanlardaki bu eğilimini daha sonra kendi felsefesi olan işrâkîliğe dair yazdığı eserlerde de belirtmiştir. Eğitimini tamamladıktan sonra birçok bölgeyi ziyarete gitti ve dönemin bazı önemli isimleriyle fikir alış verişinde bulundu. Bu sıralarda felsefesinin temelini oluşturacak çeşitli deneyimler yaşadığını açıklamıştır. Yine bu sıralarda adı duyulmuştu, saray çevrelerine yakınlaşmıştı ve birçok önemli devlet adamına ders verdi.
Anadolu'da yıldızı parlamaya başlayan Sühreverdî'nin başarısı çeşitli kimselerin ona karşı çıkmasına yol açmış ve sonuç olarak öldürülmesi gerektiğini savunan birçok kişi ortaya çıkmıştı. Sonunda bir Halep fakihlerinin kararıyla Sühreverdî 1191'de idam edildi.
Düşüncesi
İşrâkîliğe etki eden kaynaklar hakkında farklı görüşler mevcut olsa da, esasları itibarıyla Yeni Eflantunculuğa dayanır. Metod bakımından işrâkîliğin Meşşâilikten ve Aristo geleneğine dayanan diğer felsefi akımlardan farklı en büyük özelliği akıl yolu ile hakikate ulaşılamayacağı, hakikate ulaşmanın tek yolunun bir tür manevi sezgicilik olduğu düşüncesidir. İşrâkîliğe göre hakikate ancak kalb ve işrak ile erişilebilir. İşrâkîliğin, düşünsel planda meşşâi gelenek ile sufi gelenek arasında bir yerde olduğu söylenebilir. Sufi gelenekten farklı olarak işrâkîlik cezb ve sekri kabul etmez.
İşrâk, hem bu felsefenin temel taşını oluşturur hem de felsefeye adını verir. Arapça bir sözcük olan işrâk "Doğu, aydınlıkla ilgili, ışıkla ilgili" anlamlarına sahiptir.
Sühreverdî âlemi dikey bir düzlemde açıklar, onun bu yön sisteminde Doğu maddiyetten tamamen sıyrılmış saf ışık ve meleklerin mekânı; Batı ise maddiyetin dünyasıdır. Bu iki yönün tam ortasında ışık ile karanlığın birleştiği noktadır. Bu kutsi yön - kutsi düzen düşüncesi büyük oranda Antik Pers kaynaklarından etkilenmiştir.
Sühreverdî ışığı, nûr, hakikatin cevheri olarak tanımlamıştır. Ona göre kavrama ışığın bir şuur aydınlığı oluşturmasıyla oluşur ve eşyayı kavramamızı sağlayan ışıktır. Fakat doğrudan ışık ile hâsıl olan bilgi, Tanrı katından geldiği için, insanüstüdür. Böylece eğer birisi o bilgiye erişebilirse, keramet gösterip, varlık ve olaylara müdahale edebilir; o kişi için gizlilik perdesi kalkmıştır. Bu açılardan işrâkîlik sufi geleneğe yaklaşır. İşrâkîlikte akıl dışı sezgi - manevi sezgi farklı yerlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Sühreverdî'nin bu düşünceleri Sünni çevrelerce ve belli başlı itikad mezheplerince, İslam akidesine ters düştüğü gerekçesiyle tenkit edilmiş ve din dışı sayılmıştır.
Sühreverdi, rasyonel düşünme ile sezgisel düşünmeyi kendi felsefesinde bir araya getirmiştir. Rasyonel bilgi önemlidir hatta onunla sezgisel bilgiye yaklaşma imkânı da bulunmaktadır ama tek başına rasyonel bilgi yeterli değildir, çünkü varlık bizim rasyonel kalıplarımızın çok ötesindedir.
Felsefe tarihi kavramı Sühreverdi ve ekolünün büyük ilgisini çekmiştir. Sühreverdi felsefeyi rasyonel sistemleştirmeden ziyade Hikmet ile bir tutar. Felsefe Platon ve Aristo ile başlamaz, aksine onlarla biter. Aristo hikmeti rasyonel bir kalıp içerisine sokarak perspektifini sınırlamış ve onu ilk dönem bilgelerinin birleştirici hikmetinden ayırmış oldu. İşraki görüşüne göre, Hermes veya İdris peygamber, felsefenin babasıdır ve onu vahiy olarak almıştır. İdris'i, Yunanistan ve İran'daki bilgeler ve daha önceki uygarlıkların hikmetini kendisinde birleştiren İslam bilgeleri izler.
Sühreverdi ayrıca, Zerdüşt [1] 6 Mayıs 2010 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. öğretinin (özellikle de melekler bilimi (angeology) ve nur ile karanlığın sembolize edilmesi konusunda) etkisinde kalmıştır. Kadim Zerdüşt bilgelerinin hikmetini, Hermes'inki ile, dolayısıyla da başta Pisagor ve Platon olmak üzere Aristo öncesi filozofların hikmetiyle aynı görmüştür. Sonuçta da kadim Mısır, Keldani ve Sâbiî doktrinlerinden geriye kalanlarla Helenist matris içerisinde birleşen Hermetizm'in engin geleneğinden etkilenmiştir. Sühreverdi'yi etkileyen diğer bir kaynak da Sufi hikmetidir. Özellikle de, sık sık bahsettiği Hallac'dan ve Gazali'den çok şey almıştır.
İnsanın doğası
Sühreverdi beden ve ruh arasındaki geleneksel ayırıma inanmaktadır. Beden onun için karanlığı ruh ise ışığı temsil eder ve ruh manevi faziletlerle kuvvetlenir ve beden de oruç, uykuya muhalefet yoluyla zayıflatılırsa ruh özgürlüğüne kavuşur ve manevi dünya ile temas kurar.[7]
Eserleri
Kısa ve çalkantılı hayatının aksine Sühreverdi'nin eserleri çok fazladır. Bunlardan bazıları kaybolmuş, birkaçı basılmış, geri kalanı da elyazmaları halinde İran, Hindistan ve Türkiye'deki kütüphanelerde bulunmaktadır. Kendisinden önce gelen İbn Sina ve Gazali'nin aksine eserlerinin hiçbiri Latince'ye çevrilmediğinden Batı dünyasında tanınmamıştır. Sühreverdi'nin eserlerinden yaklaşık elli tanesi, çeşitli tarih ve biyografi kitaplarında bize ulaşmıştır. Bunlar, şu şekilde beş sınıfa ayrılabilirler:
1- Dört büyük doktrinel inceleme: ilk üçü belirli değişikliklerle Aristo felsefesiyle (meşşai) ilgili, sonuncu ise işraki hikmet hakkındadır. hepsi Arapça olan bu eserler, Telvihat, Mukavvemat, Mutarahat ve Hikmet el-İşrak 'dir.
2- Heyakil el-Nur, el-Alvah el-İmadiye, Pertev-Name, İtikad el-Hukema el-Lemahat, Yezdan Şinaht ve Bustan el-Kulub gibi daha kısa doktrinel risaleler. Kısmen Arapça, kısmen de Farsça olan bu eserler, daha geniş risalelerin özel konularını açıklarlar.
3- Sembolik dilde yazılmış ve saliklerin ma'rifet ve işrake yolculuklarını tasvir eden seyr ü süluk hikâyeleri. Tamamı Farsça yazılmış olan bu kısa eserler, Akl-i Surh, Avâz-i Per-i Cebrail, el-Gurbet el-Garbiyye (Arapçası da vardır), Lugat-i Mûrân, risale fi'l-Mirac, Risale fil Halat el-Tufuliyye, Rûzi ba Cemaat-i Sûfiyan ve Safir-i Simurg'dan ibarettir.
4- İbn Sina'nın Risale el-Ta'ir'inin Farsçaya tercümesi, İbn Sina'nın İşarat ve Tenbihat'ının Farsça şerhi gibi filozofların eserlerinin inisiyatik metinleriyle kutsal metinlerin şerhleri ve transkripsiyonları. Ayrıca İbn Sina'nin Risalet el-Işk isimli eserine ve Kur'an ve hadis üzerine yorumlarına dayanan Risale fi Hakikat el-Işk adlı eser de bu gruba dahildir.
5- Şehrezuri'nin el-Varidat ve'l-Takdisat diye adlandırdığı dua ve zikirler.
Sufi hikmetiyle, Hermetizm, Pisagor, Platon, Aristo ve Zerdüşt felsefelerini diğer bazı unsurlarla birleştiren bu eserler ve çok sayıdaki şerhleri, son yedi yüzyıl boyunca, İşrak geleneğinin özünü teşkil etmiştir.
evliyânın büyüklerinden ve fıkıh âlimi. İsmi, Ömer bin Muhammed bin Abdullah bin Muhammed es-Sühreverdî, künyesi Ebû Abdullah'tır. Ebû Nasr ve Ebü'l-Kâsım Sûfî de denildi. Nesebi Ebû Bekr-i Sıddîk'a (radıyallahü anh) ulaşır. Şeyh Ebü'n-Necîb'in kardeşinin oğludur. 1144 (H.539) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1234 (H.632) senesi Muharrem ayında vefât etti.
Şihâbüddîn Sühreverdî, ilim öğrenmek için Bağdat'a gitti. Amcası büyük âlim Ebü'n-Necîb Abdülkâhir'in sohbetlerinde yetişerek tasavvuf ilimlerini öğrendi. Aynı zamanda Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin sohbetlerinde de bulundu. Basra'da da Ebû Muhammed bin Abdullah'ın sohbetlerine devâm etti. Ebû Hafs Sühreverdî; amcasından, Ebû Muhammed Hibetullah bin Şiblî, Ebü'l-Feth bin Battî, Ma'mer bin Tâhir, Ebû Zür'a Makdisî, Ebü'l-Fütûh Tâî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyette bulundu.
Kendisinden ise; İbn-i Dübeysî, İbn-i Nukta, Zekî Berzâlî, İbn-i Neccâr, Kavsî, Ebü'l-Ganâim bin Allân, İzz el-Fârûsî, Ebü'l-Abbâs el-Eberkûhî ve birçok âlim ilim öğrenip, hadîs-i şerîf rivâyetinde bulundu.
Buyurdu ki:
Ey oğul! İnsanlarla münâkaşa etme. Seni medheden kimsenin sözüne aldanma. Seni kötüleyen kimsenin sözlerinden dolayı da üzülme. Herkese karşı iyi huylu ol. Tevâzuya yapış. Çünkü Resûlullah efendimiz; ?Kim Allahü teâlânın rızâsı için tevâzu yaparsa, Allahü teâlâ onu yükseltir. Kim kibirlenir ve böbürlenirse, Allahü teâlâ onu alçaltır.? buyurdular.
İyi ve kötü kimseler karşısında her zaman edepli ol. Küçük büyük herkese merhametli ol. Onlara karşı şefkat ve merhamet gözüyle bak. Çok gülme. Çünkü gülmek, gaflettendir ve kalbi öldürür. Resûlullah efendimiz; ?Eğer siz benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler, çok ağlardınız.? buyurdu.
Allahü teâlânın rahmetinden ümîdini kesme. Ümitle korku arasında yaşa.
Ey oğul! Dünyâyı terk et (Haram olan, Allahü teâlânın yasak ettiği şeyleri ve dünyâ sevgisini terk et). Çünkü dünyâyı isteyenin ve sevenin dîni gider. Namazını kıl, orucunu tut. Allahü teâlânın velî kullarına; malın, bedenin ve makâmınla hizmetçi ol. Onların kalplerini kazan ve onların yaşayışlarına göre hareket et. Ehl-i sünnet îtikâdında olan âlimlerden hiçbirinin sözlerini inkâr etme. Eğer inkâra gidersen ebediyen felâh bulamazsın.
Ey oğul! Allahü teâlânın sana rızık olarak verdiği şeylerde cömert ol. Cimrilik, hased, kin ve hîleden çok sakın. Çünkü, cimri ve hasetçi kimsenin yeri Cehennem'dir. Hiçbir zaman hâlini insanlara açma. Zâhiri süsleme. Çünkü görünüşü süslemek, bâtının haraplığındandır.
Rızık konusunda Allahü teâlânın vaadlerine güven. Çünkü O, her canlının rızkını vereceğine dâir kefil oldu. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; ?Yerde yürüyen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı, ancak Allahü teâlâya âittir.? buyurdu. (Hûd sûresi: 61)
İnsanlardan hiçbir şey bekleme. Hakkı söyle. Mahlûkâttan hiçbirisine meyletme. Mâlâyâniyi terk et. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîfte; ?Kişinin mâlâyâniyi (faydası olmayan şeyleri) terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.? buyurdu.
Ey oğul! İnsanlara nasîhat edici ve faydalı ol. Yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve uykuyu azalt. Sâdece ihtiyâcın kadar ye ve zarûret yoksa, konuşma. Çok uyuma. Namaz, oruç ve Allahü teâlânın zikriyle meşgul ol. Kalbin mahzûn, gözün yaşlar dökücü, amelin hâlis, duân hamd, arkadaşların fakir, evin mescit, malın ilim, zînetin zühd olsun.
Ey oğul! Fânî dünyânın zînetine aldanıp gurûrlanma. Dünyâya meyleden helâk olur. Âhiret yolculuğuna hâzır ol. Fırsat elindeyken, Allahü teâlâdan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez.?
Başlıca eserleri
Hikmet'ül-İşrâk
Pertev-Nâme
Heyâkilu'n-Nûr
Elvâhu'l-İmâdiyye
Türkçede İşrakilik
Nur Heykelleri, Çeviren: Saffet Yetkin, MEB Dünya Edebiyatından Tercümeler, Şark-İslam Klasikleri,1949.
Kıssatu'l-Gurbeti'l-Garbiyye: Çevirisi: İsmail Yakıt, "Ruhun Yolculuğu" Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1987, Sayı: 26
Risâle Fi İ'tikâdi'l-Hukemâ: Türkçe çevirisi: İsmail Yakıt, "Filozofların İnançları", Felsefe Arkivi İçinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1987, sayı: 26.
Yusuf Ziya Yörükhan, Şihabeddin Sühreverdi ve Nur Heykelleri, İnsan Yayınları, 1998.
Sühreverdi Maktul ve İşrakiliğin Dili, Rıfat Okudan, Fakülte Kitabevi, 2006.
İşrak Felsefesi, Hikmetü'l-İşrâk, Çeviren: Tahir Uluç, İz Yayıncılık, 2009
Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Nesim Doru-Yunus Kaplan, Otto Yayınları, 2014.
Sühreverdi ve İşrak Felsefesi, Kolektif, Divan Kitap, 2015.
İngilizce'de İşrakilik
al-Suhrawardi [Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1154-91) Hayakil al-nur (The Temples of Light), ed. M.A. Abu Rayyan, Cairo: al-Maktaba al-Tijariyyah al-Kubra, 1957. (Bu eser Sühreverdi'nin Nur Heykelleri adıyla Türkçeye çevirilen tek eseridir.)
(1183-91) Oeuvres philosophiques et mystiques, vols I and II, ed. H. Corbin, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1976; vol. III, ed. S. H. Nasr, Tehran and Paris: Adrien-Maisonneuve, 1977. (A vitally important collection of the basic principles of illuminationism. An English translation of some of the works in Volume 3 can be found in The Mystical and Visionary Treatises of Shihabuddin Yahya Suhrawardi, trans. W. Thackston, London: Octagon Press, 1982.)
[Sohravardi, Shihaboddin Yahya] (1186-91) Kitab hikmat al-ishraq (The Philosophy of Illumination), trans H. Corbin, ed. and intro. C. Jambet, Le livre de la sagesse orientale: Kitab Hikmat al-Ishraq, Lagrasse: Verdier, 1986.
The Philosophy of Illumination, Trans. John Walbridge, Hossein Ziai, Brigham Young University (April 1, 2000)
The Mystical & Visionary Treatises of Suhrawardi, introduction and translation W. M. Thackston, Jr. Octagon Press, Limited (June 1982)
Amin Razavi, M. (1997) Suhrawardi and the School of Illumination, Richmond: Curzon.
Ziai, H. (1996) 'The Illuminationist Tradition', in S. H. Nasr and O. Leaman (eds) History of Islamic Philosophy, London: Routledge, ch. 29, 465-96. (A clear description of the topic, with the emphasis on the analytic aspect of illuminationism.)
(1990) Knowledge and Illumination: A Study of Suhrawardi's Hikmat al-Ishraq, Atlanta, GA: Scholars Press. (Study of the more analytical parts of al-Suhrawardi's philosophy.)
Walbridge, J. (1992) The Science of Mystic Lights: Qutb al-Din Shirazi and the Illuminationist Tradition in Islamic Philosophy, Cambridge, MA: Harvard University Press.
The Wisdom of the Mystic East: Suhrawardi and Platonic Orientalism State University of New York Press (August 2001)
Nasrollah Pourjavady, The Light of Sakina in Suhrawardi's Philosophy of Illumination, Global Publications (June 1999)
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
ihya org
Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Kimdir?
Ahmed Ziyaüddin Efendi (1813 - 1893), Gümüşhânevî Tekkesi’nin kurucusu. Gümüşhaneli bir tüccarın oğludur.
Ahmed Ziyaüddin; İstanbul’a gelerek önce Beyazıt, ardından da Mahmut Paşa medreselerinde okudu. Bu dönemde "Kürt Hoca" lakabıyla bilinen Nakşibendi Şeyhi Abdurrahman el-Harputi’ne öğrenci oldu. 1844’te müderrislik icazeti aldıktan sonra Beyazıt Medresesi’nde ders vermeye başladı.
1848’de Üsküdar’daki Alacaminare Tekkesi’nde Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdülfettah el-Akri ile tanışarak onun aracılığıyla Trablusşam Müftüsü Ahmet Ervadi’ye bağlandı. 1859’da Cağaloğlu’ndaki Fatma Sultan Camii’nde irşada başladı ve bu camii zamanla Gümüşhânevî Dergâhı olarak günümüze kadar anılmaya başlandı. Gümüşhânevî, 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlerinden icazet almıştır.
Ahmed Ziyaüddin; 28 yılını kitap çalışmalarına verdi, 18.000 eser bulunan dört kütüphanesi bulunmaktaydı. "Mecmuat-ül Ahzâb" adlı kitabı derledi.
Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Hz.
Dünya çapında şöhrete sahip, meşhur bir İslam âlimi Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesi’nde dünyaya geldi. Adı Ahmed olup, daha çok Ziyaüddin mahlası ve Gümüşhanevî nisbeti ile meşhur olmuştur.
Künyesinden babasının adının Mustafa ve dedesinin adının Abdurrahman olduğunu öğreniyoruz. Babası hayatını ticaretle kazanan salih bir kimse idi. İsimlerinin bir mahalleye verilecek kadar nüfuzlu bir sülaleden gelmiş olmaları kaynaklarda zikrediliyor. Bu mahallenin ismi Emirler Mahallesidir. Bu gün dahi bu isimle anılan bir mahalle Gümüşhane’de mevcuttur.[1]
Gerçek bir zâhid ve hak dostu olan Gümüşhanevî’nin Gümüşhane’de hayatının ilk on senesini, yani çocukluk yıllarını geçirdiği biliniyor. Bunun dışında Gümüşhane’ye gelip gelmediği konusunda kaynaklarda tafsilat yoktur.
Tarikat silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyh ve âlim. Hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eserleri kaleme almış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih…
Gümüşhânevî’nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merakı olduğu ve beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği, sekiz yaşına geldiğinde Kaside-i Bürde, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip bu eserlerden icazet aldığı bilinmekte.[2]
Gümüşhane’de ki hocalarının isimlerini kendisinin talebelerine verdiği icazetnamelerden öğrenildiğine göre şöyledir. Şeyh Salim, Şeyh Ömer el-Bağdadi, Şeyh Ali el-Vefai ve Şeyh Ali…
On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon’a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmek onu ilim tahsil etmekten alıkoymamıştır. Ahmed, Trabzon’daki âlimlerden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar. Akranlarının oyunla meşgul olduğu dönemde o, ilim tahsiline devam eder. Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir. Gümüşhanevî babasının vaat ettiği günün gelişini hasretle bekler. Bu duyguların onda gelişmesinde içinde bulunduğu tasavvuf çevresinin etkisi vardır.
Ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a geldiğinde onsekiz yaşlarındadır. Bu seyahat tarih olarak 1247/1831 yılına rastlamaktadır. Babasının kendisine verilmiş bir sözü vardır. Ağabeyisinin askerden döndüğünü İstanbulda haber alır. Babasının verdiği sözü göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için İstanbul’da kalmaya karar verdiğini münasip bir dille amcasına anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da tamamen babasına gönderir. Amcasıyla vedalaşıp parasız pulsuz İstanbul’da kalır.
Amcasına şu şiiri söylediği rivayet edilir: “Yedimle kese örmüştüm mukaddem / Onun esmânıdır ey amm-i ekrem / Eğerçi bende yoktur pul-i ahmer / Muînimdir Cenâb-ı Zât-ı Sübhan / Zâhirim yok, bilirsin burda bir kes / Kifâyet eyler Allah mukaddes.”
Yani: “Ey kıymetli amcacığım! Önceden elimle kese örmüştüm, biriktirdiğim paralar da onlardandır. Gerçi daha fazla, çil çil paralarım yok. Fakat Cenab-ı Mevlâ yardımcımdır. Burda tanıdığım kimsem de yok, ancak Allah kâfidir, yeterlidir.”[3]
“Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter” diyerek İstanbul’da Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalmaya başlar. Hiç bir tanıdığı olmadığı halde Rabbi’ne tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde burada bir velinin manevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zatın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilimde derinleştirir. Zamanın okutulan bütün ilimlerini en yüksek seviyede tahsil etmeye muvaffak olur.
Tahsilinin sonlarına doğru bir rüya görür. Süleymaniye Camii ile ilgili dehşetli ama bazı manevî müjdelere de işaret eden bir rüyadır bu. Bu rüyada büyük bir cami içerisindedir. Büyük bir yangın etrafı sarmış ve her şey bir enkaz yığını haline gelmiştir. Yangın camiyi de sardığı için kaçmak istemekte fakat her tarafı saran yangından kaçmaya imkân bulamamaktadır. Bu arada semadan bir zincirin sarkıtıldığını görür. Hemen bu zincire yapışır. Yukarıya çekilen zincirle camiyi de saran yangından kurtulur. Bu halde uyanır, rüyasını sabah heyecanla hocasına ve arkadaşlarına anlatır. Aradan bir müddet geçer Süleymaniye camiine girer. Bu ana kadar hiç görmediği bu caminin rüyasında gördüğü cami olduğunu anlar. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî(ks)’nin yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’yi O’nun irşâdı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Camii Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tabirini bulmaktadır. Mahmud Paşa Medresesi’nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan’lı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde bulunup, İstanbul’daki onüç yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icazet almıştır.[4]
Padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrîsinde Şer’î ve zâhirî ilimleri tamamlar. Başarılı bir talebe olan Gümüşhanevi icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar hocalarının iltifatına mazhar olur. Gümüşhânevî (ks), icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan hocalık yaparken bir yandan da ilmî eserler tertip ve te’lîfine çalışır. Geceli gündüzlü otuz yıl eser telif etmekle meşgul olur. Bir yandan eser vücuda getirirken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir. Öyle ki ders halkasına katılanların sayısı binlerle ifade edilir.[5]
Gümüşhânevî(ks), şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşit arayışı içine girmişti. Bu sıralarda 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare Tekkesi’nde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî (ks)’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zatın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.
Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin manevî irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin bir başka halifesi Trablus Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır. Ervadi Şam’dan kendisi için geldiğini anlatır Gümüşhanevî de O’na intisap eder. O’nun manevî murakabesi altında seyr-u sülûkunu tamamlar.[6]
İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Ledün ilmi alış verişi onaltı yıl sürer. Kendileri artık manevî ilimlerin de bir kutbu olmuştur.
Pek çok şeyhin manevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî (ks)’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşâd etmesi O’nun ileride Hâlidiyye Tarîkatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.
Ervâdî hazretleri, 1858 senesinde Şam’da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, O’nun vefatından sonra Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî (ks) de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyaretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî adabına riayet ederek, bu zatın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid (ks)’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.
1864’de Abdülfettah Efendi’nin vefatına kadar tarikat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, bütün eserlerini bu tarihe kadar tamamlamıştır.
1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-Ehâdîs’inşerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müritlerine Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.
Bu dönemden sonra artık irşat faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir. İsimleri bir icazetname hacmine sığmayacak kadar çok olan eserini kendisi tetkik ve mütalâa ettiği gibi bazı talebelerine de bu eserlerin tamamından icazet vermiştir.
O’nun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî (ks)’den hilâfet aldığı halde daha sonradan Ervâdî (ks)’den Hâlidî Tarikatı üzere irşad icazeti alan talebesi Gümüşhânevî (ks)’ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürd Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî’dir.
Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Müritlerinin sayısının çoğalması neticesinde müritlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Camii tekke olarak kullanılmıştır. Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî (ks) tarafından onaltı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve eklentileri zamanla “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulmuştur.
Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı ve buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşat hususiyeti, sayısız müridi, padişahlar nezdindeki nüfûzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.
Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefinin gözetilmesi yanında, sosyal hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O’nun tarikat faaliyeti ile ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, imanıyla, ahlâkıyla kemale ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O’nun Bâb-ı Alî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin inisiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşat siyaseti ile hareket etmiştir ki onun sosyal hayata tesirini bu gün bile hissetmek mümkün.
Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir “dârü’l-hadîs” hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müritleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü’l-Ulemâ Tikveş’li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O’nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.
II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.
Ziyâüddin hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müridlerinin ellerinde bulunan para, altın gibi menkul kıymetleri bir araya toplayarak bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Bu onun ne kadar toplumsal meselelere duyarlı olduğunun bir göstergesidir.
Kapısının üzerinde:
“Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa
İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!”
yazılı olan “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye meşhur olan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar ibadethane olarak kullanıldı. 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırılan cami ve tekkenin bugün sadece minaresinin tuğla enkazı ile; “Gümüşhâneli Sokağı” ismi hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.
İlmi sahada eserler telif eden Gümüşhânevî, aynı zamanda irşad faaliyetlerini yürütmüş, yeri gelince cihad katılmış, silaha sarılmıştır. Cihadın Kuranî bir emir yani farz olduğundan hareketle 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmıştır. Gönüllü olarak gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.
Gümüşhânevî’nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatın hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşbendî Tarikatı, irşat faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön planda tutan bir anlayışa sahiptir. Yani “bir lokma, bir hırka” gibi tarikatlara sirayet eden düşünceden tamamen uzaktır.
Bu tarikatın en önemli prensiplerinden biri de “halvet der encümen”dir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima Allah(cc) ile beraber olmayı, yani “halvet” şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.
Gümüşhânevî hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:
-Bu aciz kula Cenâb-ı Hakk ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibadetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi talep etme işidir. Zira insan Allah Tealâ’nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebal olur.
Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.
Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takrîri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir. O günün ilim dili olarak arapçanın kullanılması bunda etkili olmuştur.
Vasiyetlerinde “amelleriniz, tahsiliniz ve ahlakınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Âlimlerin zalim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzakere, Hakk ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız.” diyen Gümüşhânevî (ks), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfetmiş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.
Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi (ks) bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: “Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, “öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın” diye tenbih ettiği halde her defasında kendiliğinden uyandığı için O’nu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır.”
Gümüşhânevî (ks) tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usulü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermiştir. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta onsekizbin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.
Tekkeler zamanın şartları ve imkânları dâhilinde sosyal hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı’nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metodla, ilmî, iktisâdî ve sosyal gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması takdire şayandır.
İlme ve Sünnet-i Seniyye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşgul olmayı tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.
Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icazet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir. Bu silsilenin en son halifelerinden Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) İskender Paşa Camii imamı iken burada Râmûz okutarak, bu geleneği günümüze kadar devam ettirip getirmiştir.
Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı “Muhaddisîn-i Rûm”, “Hâtimetü’l-Muhaddisîn” gibi unvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhaneli Dergâhı’nda icazet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun “Huzur Dersleri” mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu’lu İsmail Necati Efendi ve Dağıstan’lı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.
2013 senesinde hakkında Gümüşhane Üniversitesi'nin içinde olduğu bir tertip heyeti tarafından "1. Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu" düzenlendi.[1]
Eserleri
Hadis öğretimine önem veren, hadise dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.
1- Camiu’l-Usul fi’l-Evliya ve Envaihim. Kenarında Istılahatı Sufiyye ve Fevaidi Saire mevcuttur. İstanbul ve Mısır baskıları vardır. Türkçe tercümesi de basılmıştır. Tasavvufa dair temel bir eserdir.
2- Camiu’l-Mutun fi Hakki Envai’s-Sıfati’l-İlahiyye ve’l-Akaidi’l-Maturidiyye ve Elfazi’l-Küfri ve Tashihi’l-Amali’l-Acibiyye Ehli Sünnet itikadı olarak Türkçeye tercüme edilmiştir.
3- Mecmuatu’l-Ahzab ve’l-Evrad. Dualara, zikirlere, virdlere dair geniş ve mükemmel bir tasniftir.
4- Ramuzu’l-Ehadis ala Tertibi Hurufi’l-heca. Muteber hadis külliyatıdır. Çeşitli baskıları mevcut olup, Türkçe tercümesi vardır.
5- Levamiu’l-Ukul Şerhi Ramuzu’l-Ehadis. Ramuzu’l Ehadisin Arapça şerhidir. Çeşitli baskıları vardır.
6- Garaibu’l-Ehadis. Çeşitli baskıları mevcuttur.
7- Hadis-i Erbain. (Kırk Hadis) Süleymaniye Kütüphanesinde bir nüshası vardır.
8- Necatü’l-Gafilin. Çeşitli baskıları vardır.
9- Ruhu’l-Arifin ve İrşadü’t-Talibin. Tasavvufla ilgili olup Türkçe tercümesi vardır.
10- Camiu’l-Menasik ala Ahseni’l-Mesalik
11- Netayicu’l-İhlas fi Hakki’d-Dua
12- Zübdetü’l-Akaid ve Nuhbetü’l-Fevaid
13- Usulu’t-Turuku’l-Aliyye.
14- Acaibu’n-Nubuvve ve Dekaiku’l-Velaye
15- Nasiku’l-Hac
16- Ravhatu’l-Arifin
17- Fazailu’l-Cihad
18- Müstağni’ş-Şuruh mine’t-Tasnif
19- Kitabu’l-Abir fi’l-Ensar ve’l-Muhacir
20- Letaifu’l-Hikem
21- Risale fi’t-Tasavvuf
22- Esraru’t-Tarik
23- Levamiu’l-Fusul
24- Mülhakatu Garaibi’l-Ehadis
25- Mütemmimatu Camiu’l-Usul
26- Risale fi’l-Muhacere
27- Devau’l-Muslimin
Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmûzü’l-Ehâdîs’tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve âlimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.
Levâmiu’l-Ukûl adlı eseri ise Râmûz ’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibü’n-Nübüvve, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.
Gümüşhanevi’nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te’lifâtı dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.
Tasavvufî Şahsiyeti
Gümüşhanevi hazretlerinin tarikat silsilesi şöyledir. Rasulullah(sav), Hz. Ebu Bekir es-Sıddik, Hz. Selmani Farisi, Hz. Kasım Muhammed bin Ebubekir, İmamı Cafer es-Sadık, Beyazidi Bestami, Ebu’l-Hasen el-Hakani, Ebu Ali el-Farmedi, Hace Yusuf el-Hamedani, Hace Abdulhalik el-Gücdevani, Hace Arif Rivgiri, Hace Mahmud Encir Fağnevi, Hace Ali er-Ramiyteni, Hace Muhammed Baba Semmasi, Seyyid Emir Külal, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşıbend, Hace Alaüddin Atar, Şeyh Yakub Çerhi, Hace Ubeydullah Ahrar, Şeyh Muhammed Zahid, Mevlana Derviş Muhammed, Mevlana Hecegi-i Semerkandi, Mevlana Muhammed Bakibillah, İmamı Rabbani Ahmed el-Faruki, Mevlana Muhammed el-Masum, Mevlana Seyfüddin Arif, Mevlana Nur Muhammed Bedvani, Mevlana Şemsüddin Habibullah, Mevlana Abdullah Dehlevi, Şeyh Halid Ziyaüddin Bağdadi, Şeyh Ahmed ibn Süleyman el-Ervadi.
Kendinden sonra ise sırasıyla silsile şöyle devam etmiştir. Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi, Safranbolulu İsmail Necati Efendi, Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi, Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi, Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Aziz Efendi, Bursalı Muhammed Zahit Koktu Efendi şeyhlik yaparak irşad vazifelerini yürütmüşlerdir.
Yazlarını Beykoz’daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.
Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî (ks)’nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, “bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın” diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.
Gümüşhânevî hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet haline getirmişti.
Kerametleri zahir olan, Gümüşhânevî hazretleri, ihvânına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş:
“Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın.”
Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir Mevlevi tekkesinde ayin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhane’li hazretlerinin tenbihi gelir ama nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız, diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne Mevlevi şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz arkadaşının kulağına eğilerek hafif bir sesle “bu adam kızılbaş mıdır nedir?” der. O anda mevlevî şeyhi onlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergâhın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan Gümüşhane’li hazretleri: “Adam öyle bir gözlerini dikti ki… diker ya… Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın diye tekdîr eder ve ruhî sıkıntıyı da onlardan giderek merhamet buyururlar.
Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî (ks) ömrünün son on sekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.
Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka “Yâ-Sîn” suresini okumayı adet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.
Seyahatleri ve Evliliği
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlenmiştir. Hanımı kendisinden onsekiz sene sonra vefat etmiştir.
İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin camilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.
Kerametleri
İman Eden Hıristiyan
Beykoz’da kaldıkları günlerden bir gün huzuruna bir Hıristiyan geldi ve ona; “Efendim! Gözlerim sizin gibisini görmedi. Ne zaman sizi görsem kalbim rahat eder, huzur bulurum. Başka yerde bu zevki tadamıyorum. Bu ne haldir, bu ne sırdır. Aklım bir türlü almıyor.” dedi ve sonra da o Hıristiyan hidâyet nuruna kavuşup Müslüman oldu.
Tövbekar Kemancı
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler ve hizmetçisine; “Git o zavallıyı çağır buraya gelsin.” buyurdular. Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır: “O çalgıcı kişinin yanına vardım ve ona; “Gel seni hocamız Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri istiyor.” dedim. Çalgıcı gülmeye başladı ve bana; “Hocanız beni ne yapacakmış?” dedi. Ben de; “Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi.” dedim. Beraberce geldik. Ziyâüddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâüddîn hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”
Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekar kemancıya; “Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu işi” dediler. Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın talebesiydim. Lâkin o zâtın etrafındakiler bozuk inanışlı kimselerdi. Hocamsa itikadı düzgün temiz birisiydi. Bid’atı sevmez, Allahü teâlâdan korkardı. Vefat edeceğinde bana; “Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih kullarına ısmarlıyorum. Akıbetin iyi olacak. Sakın evliyayı inkâr etme!” buyurdu. Sonra vefat etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı kimselerden ayrıldım. Bir çok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı. Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma; “Oğlum! Hocan seni bize ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin.” buyurdu. Bu sözü işitince hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten kurtardı.”
Haram üzümler
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir talebesinin evine misafir olmuştu. Bu sırada birisi bir sepet taze üzüm getirdi ve ev sahibine; “Bunlar kendi mahsûlümdür ve helâldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyâüddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir.” dedi. Ev sahibi üzümleri alıp Ziyâüddîn hazretlerine ikram etti. Ziyâüddîn hazretleri üzümleri görünce; “Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zira bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedir.” buyurdular. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sahibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işaretledi. Yemekten sonra Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerine takdim etti. Ziyâüddîn hazretleri o üzümlerden sâdece helal olanları yedi. Sonra da; “Allahü teâlânın yardımıyla biz haram ve helâli biliriz. Haramlarda zulmet, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hareket hatâdır. Tövbe et de Allahü teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına gizliler aşikâr olur.” buyurdular.
Salih Oğullar
Bir gün Gümüşhânevî hazretlerinin yanına çok sevdiği bir talebesi geldi. Huzurunda edeple sohbetini dinledi. O esnada kalbinden; “iki oğlum var. Bunların sâlih kimseler olmasını istiyorum. Hocam bir dua etse.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onun bu arzusunu anlayıp ona bir mikdâr yemiş verdi ve; “Oğulların bunları yesin. İnşâallah öyle olur.” buyurdular. Talebe hayretler içinde kaldı ve verilen yemişleri evine götürdü. İki oğluna yedirdi. Çocuklar bunları yedikten sonra iyi bir hâle gelip sâlih kimseler olarak yetiştiler.
Korkan Talebe
Gümüşhânevî hazretlerinin ticâretle uğraşan bir talebesi bir gece başka bir beldeye gitmek için yola çıktı. Yalnızlık, karanlık ve gideceği yerin uzaklığı onun için büyük tehlikeydi. Bir müddet yol aldıktan sonra kendisini bir korku kapladı. Bu korku gittikçe arttı. Neredeyse korkudan aklı gidecek oldu. O an aklına hocası Gümüşhânevî hazretleri geldi. Gelmesiyle birlikte onu önünde beyaz bir at üzerinde görüverdi. Hemen süratlenip ona yetişti. Gümüşhânevî hazretleri talebeye tebessüm edip; “Korkma oğlum! Bize tâbi ol. Allahü teâlânın izniyle biz darda kalanlara yardım ederiz. Biz sana yoldaş olduk. Bizi takip et, maksadına ulaşırsın.” buyurdular. O talebe atından indi, lâkin Gümüşhânevî hazretlerini göremedi. Tekrar korkusu çoğaldı. Hemen atına bindiğinde Gümüşhânevî hazretlerini gördü. Bu hal üç defa tekrar etti. Sonra onu takip etti. Bir hayli mesafe gittiler. Sabah olmuştu. Talebenin korkusu gitmiş, gideceği yere de hocasının rehberliğinde varmıştı.
İman Eden Yahudiler
Gümüşhânevî hazretleri bir gün çayırlık bir yerde talebeleri ile sohbet ediyordu. O sırada oraya erkekli kadınlı bir grup Yahûdî geldi. Beraberlerinde getirdikleri hasta bir kadını Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna koydular. Sonra da bir kenarda şarkı söylemeye başladılar. Bunun üzerine Gümüşhânevî hazretleri ayağa kalkıp oradan uzaklaşmak istedi. Yahûdî topluluğu onun uzaklaşmak istediğini görünce telaşlanıp; “Bu zât acaba kime incindi. Biz onun için şarkılar söylüyoruz. Yanında olmakla bereketlenmek istiyoruz. Ne olur gitmesin, dursun ricamız budur. Getirdiğimiz şu hastamıza bir dua ediversin. Biz kendimizce ona hürmet etmek istemiştik. Onu bu hareketimizle üzeceğimizi bilmiyorduk. Ne olur bize merhamet edip dua etse de hastamız iyi olsa.” dediler. Talebeler bu arzularını gidip Gümüşhânevî hazretlerine haber verdiler. Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip onların bu arzularını kabul etti. Sonra Yahudiler teker teker yanına yaklaştılar ve Ziyâüddîn hazretlerinin ellerinden öptüler. Hasta da yalvarmaya başladı. Herkesi bir heybet kapladı, ağlayıp titremeye başladılar. Yahudiler bu hal karşısında Kelime-i şehâdet getirip iman etmekle şereflendiler. Hastaları da şifâ buldu.
Nasihat
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da iken bir talebesi ona gelip bir iş için hıristiyanların yaşadığı bir yere gideceğini söyledi ve nasihat istedi. Bunun üzerine o; “Git, lâkin Allah’tan kork ve dünyâya meyletme. Sonra küfür alâmeti olan şeyleri kullanma. Bir müslüman kâfirlere benzemez.” buyurdu. O talebe kâfirlerin memleketine gitti. Orada hocasının nasihatlarını unutup hıristiyanlarla haşir neşir oldu. Onların âdet ve ibâdetlerine uydu. Dünyâya meyletti. Sonra geri döndü ve Gümüşhânevî hazretlerini ziyarete geldi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce: “Özrün bizce kabul edilmez, îmân çerağını sen söndürdün. Dediklerimizi tutmadın. Bizimle olan bağını kopardın. Dînini dünyâ ile değiştin. Eyvah sana! Şeytan seni kendine köle yaptı. Git ağla. Yaş döküp Allahü teâlâya yalvar. Başını aç ve yüzünü yerlere sür.” buyurdu ve artık onunla görüşmedi.
Çocukların Büyüdü mü?
Dergâhta hizmet edenlerden biri bir gün kalbinden; “Evlenseydim mutlaka birkaç evlâdım olurdu.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce tebessüm ederek; “Çocukların büyüdüler mi?” diye sordu. O hizmetçi mahcub oldu ve bunun üzerine af diledi ve sonra kalbinden geçenlere dikkat etmeye başladı.
Emin Yer
Talebesi anlatır: “Bir zaman Osmanlı Devleti harbe girmişti. O zaman ben İstanbul’daydım. Çoluk çocuğum ise sınırda tehlike ile karşı karşıyaydı. Çok kimseler harp korkusu içinde hicret ediyordu. Ben de hicret etmek, çoluk çocuğumu emin bir yere nakletmek istedim. Bu sırada yakınlarımdan bir mektup geldi. Mektupta; “Bu işi istişare et, danış ona göre hareket et.” deniyordu. O sırada İstanbul’u teşrif eden Gümüşhânevî hazretlerine durumu arz ettim. Bunun üzerine o; “Mademki sen bizlere danıştın o halde emrimizi tutman gerekir. Üzülme düşmandan evine ve yakınlarına hiçbir zarar gelmeyecek. Hicret etmenize lüzum yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine yakınlarıma haber gönderip hicret etmeye lüzum olmadığını bildirdim ve Gümüşhânevî hazretlerinin buyurduğu sözü tuttum. Hakîkaten ailem ve yakınlarım düşmandan hiçbir zarar görmedi.
Sadık Rüya
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi anlatıyor:
“Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hocamız hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyasında, “İstanbul’a gel” diye çağırmış. Medîne’li, kendisi arap… Seyyid, Peygamber Efendimiz’in sülalesinden… O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul’a gelmiş. Bir rüya üzerine, Medîne-i Münevvere’den deniz yoluyla İstanbul’a gelmiş. Ama adres yok. İşte rüyada “İstanbul’a gel” dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan… Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:
-Sen Medine’li Muhammed filanca mısın?
-Evet!… demiş.
-Düş peşime!… demiş.
O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir hoca efendinin yanına girmişler. El öpmüş… Bir de bakmış ki rüyada kendisini İstanbul’a çağıran, gel diyen şahıs. O şahıs demiş ki:
-Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim? O şahıs demiş ki:
-Burası Gümüşhane’li Tekkesi… Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleridir.”
Ölüm Döşeği
Gümüşhânevî hazretlerinin vefatından hayli seneler sonra son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zat,
-Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Ahmed Ziyâüddin geliyor demiş ve biraz sonra da:
-Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: “Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun” diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir.
Yusuf’un Kokusu
Ne zaman kendi halifelerinden Of’lu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî hazretleri etrafındakilere:
-“Yusuf’umun kokusu geliyor” buyururlarmış.
Yağmur Duası
Yine bir talebesi anlatır: “Bir zaman yağmurlar yağmadı. Her yer kuraklıktan kavruldu. Bu sebeple sebze, meyve yetişmedi. Çok dua edildi lâkin kuraklık bir türlü kalkmadı. Bu sırada insanların hatırına Gümüşhânevî hazretleri geldi ve kalkıp huzuruna gittiler. Dua talebinde bulunup içinde bulundukları kuraklık hâlinden şikâyetlerini dile getirdiler: “Efendim! Etrafta zerrece su yok. Gökyüzünden rahmet bulutlan çekildi. Çeşmelerimiz kurudu. Her yeri kuraklık dehşeti kapladı. Susuzluktan hayvanlar ve küçük çocuklar yandılar. Ağaçlarımız kurudu, meyve vermez oldu. Ne olur himmet edip bir dua buyursanız.” dediler. Bunun üzerine Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri: “Söyleyin ben kime dua edeyim. İnsanlar nefisleri peşinde eğlenceye dalmış gaflette yüzüyorlar. Kötülük her yeri kaplamış, fısk günâh modalaşmış. Duâlarım bu kasvet ve zulmeti gidermez. Allahü teâlâ bu millete selâmet versin.” buyurdu. Gelenler çaresiz kalıp yine dua etmesi hususunda ısrarda bulundular: “Efendim! Ne olur merhamet ediniz. Biz günahkâr kimselere acıyınız. Dualarınız ile bu sıkıntıdan kurtuluruz.” dediler. Gümüşhânevî hazretleri gelenlere acıdı ve mübarek ellerini kaldırıp sıra ile evliyanın büyüklerinin isimlerini ayrı ayrı sayıp; Allahü Teâlâya dua ve niyazda bulundu. Daha dua bitmeden gökte rahmet yüklü bulutlar belirdi. Şimşekler çakıp bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklardan dereler aktı. Her taraf suya kandı. Yeryüzü baştan başa hayat buldu. Allahü Teâlânın sevgili kulu Gümüşhânevî hazretlerinin duası ile Allahü teâlâ insanları sıkıntıdan kurtarıp arzularına kavuşturdu.
Zamanın Kutbu
Bir gün taşradan bir hoca efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dergâhına gelip hürmetle el öptü ve ağlamaya başladı. Kendisinden ağlamasının sebebi sorulunca, şöyle anlattı: “Efendim! Ben size daha görmeden âşık oldum. Bir şehirde vaizdim. Bir gün kürsüde vaaz ederken kulağıma; “Allah için bu zamanın kutbu, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” diye bir nida geldi. Bunun üzerine aklım başımdan gitti. Konuşamaz oldum. Ağlamaya başladım. Benim ağlamamı görünce, cemâat da ağlamaya başladı. Sonra güçlükle: “Ey müslümanlar! Hastayım. Vaaz edecek hâlim kalmadı.” dedim ve kürsüden indim. Eve gittim. Aklımdan gitmez oldunuz. Uyku uyuyamaz oldum. Ertesi gün mescide geldim ve kürsüye çıktım. Yine aynı nida geldi. Kendimden geçtim. Üç gün bu hâlim devam etti. Cemâat gelip: “Bu hâlin nedir bize anlat? Derdine derman olalım, tabip bulalım. Bizden saklama!” dediler. Bunun üzerine onlara: “Benim ilaç kabul etmez bir derdim var. Beni perişan eyleyen bir sevgidir, bir aşktır, gece gündüz kalbimi yakar, gözlerimden yaş akıtır. Camide vaaz ederken kulağıma gelen bir nida ile ben bu hâle geldim. O nida da: “Bu zamanın büyüğü Ahmed Ziyâüddîn hazretleridir.” nidâsıydı. Bunun üzerine bu zâta âşık oldum. Nerede olduğunu bir bilsem.” dedim. Cemâat dağıldı. Bir müddet sonra bana, sizden haber getirdiler ve nerede olduğunuzu öğrendim. Şimdi de mübarek huzurunuza gelerek sizleri görmekle şereflendim.” Hoca efendinin anlattıklarını dinleyen Gümüşhânevî hazretleri tebessüm edip: “Hoca efendi, Allahü teâlânın sevgili kulları kerametini açıklamaktan haya eder. İnsan, Allahü Teâlâya kul olmakla, ibâdet etmekle şereflenir, istikâmet doğru yolda olmak en büyük keramettir.” buyurdu ve onu talebeliğe kabul etti.
Vaaz
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir gün hocam Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna vardım. Niyetim taşraya gidip ilim öğrenmeye müsadesini istemekti. Daha bir şey söylemeden bana: “Oğlum! Şimdi sen falan yerdeki camiye git, oradaki müslümanlara nasihat et.” buyurdu. Ben de; “Peki efendim.” deyip buyurduğu camiye gittim. O günlerde Arabça gramer bilgilerini öğrenmekle meşgul olduğumdan başkalarına nasihat verecek bir durumum yoktu. Emir üzere camide vaaz için kürsüye çıktım. Her taraf dolmuştu. Şaşırdım. O halde iken hocamı hatırladım ve yardımını istedim. Çok geçmeden dilim çözüldü. Bülbül gibi anlatmaya başladım. Lâkin ne söylediğimi bilmiyordum. Herkes büyük bir dikkat ile dinliyordu. Söylediklerimi anlamaya gayret ettiğimde hakîkaten hikmetli sözlerdi. Bu bilgileri hocam Gümüşhânevî hazretlerinin himmet ve yardımlarıyla söylediğimi anladım. Ben ise bir tercümandan başka bir şey değildim. Onun yardımı ile güzel bir vaaz etmiştim. Bunun için Rabbime şükrettim.”
Hastalık
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir zaman hanımım hastalandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım: “Yâ Rabbî! Günahkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâları geri çevir. Bu günahkâr kuluna merhamet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!” diyerek gözyaşı dökerken birden Gümüşhânevî hazretlerini karşımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma dua etti. “Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!” buyurup gitti. O saatten itibaren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Gümüşhânevî hazretlerinin keramet olarak bize yardımlarıydı. .
Parasız Sofiler
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldiler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, buyurdu. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defa bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından bakakaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri dinleyen kimsenin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğuna yakînen inandılar.
İt Ürür
Talebelerinden Aziz Bey anlatır: “Bir gün hocam Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyaret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sahibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de: “Niyetim büyük veli mübarek hocamı ziyaret etmekti.” dedim. Orada bulunanlardan biri: “Kimdir o zât?” dedi. Ben de: “Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâüddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp: “Demek seni de aldatmış o!” dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona: “Sus ey inkarcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!” dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum. Hocam bana bakıp; “Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!” buyurdu. Bunun üzerine ben edeple: “Evden geliyorum efendim.” dedim. O tekrar bana: “Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?” buyurdu. Ben hayret edip: “Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım.” dedim. O: “Keşke uğramasaydın ve oradaki inkarcı kimseleri hiç görmeseydin.” buyurdu. Sonra da; “Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakikatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zira meyveli ağaç taşlanır.” diyerek bana nasihatlerde bulundu.”
Kabristan Parmaklıkları
Aksiseda matbaası sahibi Ahmed Kibritçioğluna 1963 yılında bir tanıdığı şöyle der:
– Süleymaniye camii kabristanında Kanuni’nin türbesi yanında keramet sahibi bir velinin kabri vardır. Ahmed Bey bunun üzerine kabri ziyaret eder, Fatiha okur mezarın parmaklıklarının paslandığını görür, bir kutu boya ve fırça alarak parmaklıkları boyar. O gece rüyasında ak sakallı, nurani bir pir elinden tutar ve Kabe’nin etrafında tavaf ettirir. Ahmed Bey bu rüyadan sonra Gümüşhânevî’nin o günkü halifesi Mehmet Zahit Efendi’ye intisap eder. Bundan sonra da kendisine her sene hacc yapmak nasip olur. Hacc’dan ayrı sık sık umreye gitmek de nasip olur.
Şemâili
On sekiz yıl boyunca, oruç tutulması haram olan günler dışında ki günleri oruç tuttular. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezlerdi. Yatsı abdestiyle sabah namazını kılarlardı. Gayet kanaatkâr yaşarlar çok zaman katıksız ekmekle yetinirlerdi. Eline geçen parayı fakirlere dağıtırlardı.
Geceleri zikir ve ibadetle meşgul olurlar, gündüzleri talebe yetiştirmekle uğraşırlardı. Kaylule vakti oturdukları yerde yüzlerine havlu örterek biraz kestirmek suretiyle uyku ihtiyaçlarını giderirlerdi.
Son zamanlarında yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hâsıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, asasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.
Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müritleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemaili şu şekildeydi:
Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, geniş alınlı, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı tıraşlı ve beyaz sakallı bir zat idi. Başlarına nakşi tacı ve beyaz imame sarar, beyaz cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi. Sadeliğe riayet ederlerdi.
Vefâtı
Gümüşhânevî hazretleri 7 Zilkade 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp “Hepsini isterim Ya Kibriyâ’!” diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Yine Hüseyin Vassaf’ın tanıklığıyla o gün İstanbul adeta bir matemgâh olmuştur. Mübarek naaşları binlerce kişinin katılımıyla Süleymaniye Cami-i Şerifi’ne nakil olunmuş, Kanuni Sultan Süleyman merhumun türbesi bitişiğindeki kabre defnolunmuştur. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.
Vefatı üzerine halifelerinden irfan ehli Kolağası Fevzi Efendi şu tarih beytini söylemiştir:
“Söyledi Fevzî mücevher tarihi feryâd idüp
Fahr-ı bezmim mürşidim pîrim efendim el-firâk”
Yani: “Fevzi, feryad ederek bu mücevher gibi tarihi söyledi: Zamanımın övünç kaynağı, mürşidim, pirim, efendim. Ah ayrılık!”
Bu beytin ikinci mısrası ebced hesabı ile vefat yılı olan hicri 1311 yılına tekabül etmektedir.
Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin Süleymaniye Camii Şerifi avlusunda, Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:
“Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!
Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!
Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,
Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..
Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!
Saray-ı kalbini pâk eyle bâb-ı evliyâdır bu!
Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.
Mükemmil vâris-i şer’-ı Mahammed Mustafâ’dır bu.
Hilâfet müddetinden, “ircii” vaktine dek Hakk’a,
Tarîk-i Hâlidî’yi neşr eden, Hakk-reh-nümâdır bu.
Oku bir ihlas ile bir Fatiha, kalbinde daim tut
Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!”
Sene 1311, 7 Zilka’de (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00)
Ayak ucundaki taşta ise şunlar yazılıdır:
Muhaddisin-i Kiramdan Fahrül-Meşayıh Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin ruhu mukaddeslerine el-Fatiha…
Yanı başındaki kabirde yatan muhterem zevcelerinin mezar taşında da devrin önemli şairlerinden Muallim Naci merhumun şu beyti yazılıdır:
“Hak perestim, arz-ı ihlas ettiğim dergah bir
Bir nefes ayrılmam tevhidden Allah bir”
Yani: “İhlâs arz ettiğim kapı birdir, Allah’ın kuluyum. Bir nefes tevhid ehli olmaktan ayrılmadım, Allah birdir.”
Ayak ucundaki taşta ise: “Muhaddisini Kiramdan Kutbu Rabbani ve arifi Sübhani gavsul-vasilin Gümüşhanevi el-Hac Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin zevce-i tahiresi ve Şeyhul Haremi Nebevi Hacı Emin Paşa kerimesi Tacul-Muhadderat Hace Seher hanım ruhuna Fatiha.” diye yazar.
Halîfeleri ve Tesiri
Hâlidiyye’nin Ziyâiyye kolu’nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî (ks), pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir.
Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî’nin tesir sahası yalnızca İstanbul’la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini artırmış, müslümanların uyanmasına ve İslam’ın ihyasına büyük gayret sarfetmişti.
İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, Kazan’dan Komor Adaları’na, Mısır’dan Medine’ye Çin’den Afrika’ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatını ve tasavvufî düşüncelerini halîfeleri devam ettirmiştir.
Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı’nın bulunduğu 1976’da İstanbul’da tertip edilen İslam Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) hazretleri’ne bildirilmiştir.
Gümüşhânevî’nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgaz’lı Muhammed Eşref Efendi Pekin’e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekin’li müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hoca Efendi’ye bundan sonra Çin’li Hoca denilmiştir.
Gümüşhânevî (ks) II. Hac yolculuğu dönüşünde Mısır’a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Salim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa’dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta’da halen faal bir Gümüşhaneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulü’d-Dîn Fakültesi Dekanı olan Cûde Ebu’l-Yezîd el-Mehdî adında bir zat devam ettirmektedir.
Gümüşhânevî’nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi, imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine’de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.
Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî’nin Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.
Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî (k.s.) Düzce’de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce’nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Cami bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî’nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892’de bir tekke yaptırdı. 1926’da vefatına kadar otuzbeş sene burada hizmet etti.
Halifelerinden Ünye’li Yusuf Bahri Efendi 1869’da Gümüşhânevî’den icazet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış, 1872’de Ünye Müftülüğü’ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.
Nallıhan’lı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886’da seyr-u sülûkunu tamamlayarak hilâfet icâzeti almıştır. Memleketi Nallıhan’a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği’ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.
Ankara’lı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’den hilafet aldıktan sonra, İzmit’te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma camilerinde ifa ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatme-i Hâce yaptırmıştır. Tarikatı yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.
Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlak ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî’nin halifelerindendir. 1955’de vefat etmiştir.
Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılar’lı Ali Efendi’dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı’nda yetişmiş, hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek tâlim-terbiye, tebliğ ve irşat hizmetlerinde bulunmuştur. 1910’larda açtığı medresesindeki irşat faaliyeti 1924’de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür.
Gümüşhâneli Dergâhı son şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin babası Halil Necati Efendi’yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılar’lı Ali Efendi’nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi’nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş, Fatih Medreseleri’ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî’ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî hazretleriMolla Abdullah Efendi’yi çok severlermiş. Hatta bir kere “sen benim oğlum ol” diye iltifat eylemiştir.
Molla Abdullah Efendi, Çırpılar’lı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi’nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi’ye intisap eylemiştir.
Çırpılar’lı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapmıştır. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefat eylemiştir.
Gümüşhânevî’nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi’nin irşadı ile görevlendirilen “Şeyh Efendi” diye bilinen Osman Niyâzî Efendi’dir (1828/1909).
Nakşî halifesi olarak Varda’ya (bugünkü adı Rize İkizdere’nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Camii Medresesi Müderrisliği ve caminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda’nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi’ne geçer. Burada bir cami-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefatına kadar 14 yıl burada hizmet eder. Gümüşhânevî’nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce’deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.
Bunlardan başka Ziyâiyye’yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam’da Yusuf en-Naşuki (1318/1900), Kırım’da İsmail el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincanî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî (1328/1910), Düzce’de Hasan Hulusi Efendi, Of’ta Huccetü’s-Sâlikîn müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.
Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşad hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.
Gümüşhanevi dergâhı daha sonraları da sosyal hayatta oldukça tesirli olmuştur. Gümüşhane dergâhının son dönem şeyhi Mehmet Zahid Kotku döneminde siyasete de oldukça tesir etmiş, bir dönem birçok bakan bu dergâhın manevi ikliminden beslenmiştir.
Mektûbu
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi (k.s.)’nin şahsında bütün müridlerine hitap eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifetin on makamını, “usûl-i aşere” prensibi içerisinde izah etmektedir.
Tarikattan olan on makam:
o 1. Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad,
o 2. Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip, itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek,
o 3. Havf ve reca arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksadda müstakim olmak,
o 4. Kişiyi boşuna övünmeye sevkeden süs ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.
o 5. Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek.
o 6. Nefs ve şehveti kırarak, ahlakı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah’a yaklaşmaya çalışmak.
o 7. Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunarak, seyr-ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.
o 8. Nefs, şeytan, heva ve havatırı yok etmeğe gayret göstermek.
o 9. Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.
o 10. Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basîreti elde etmek.
Vasiyetleri
o · En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatme-i Hâce icra edilmeli, mümkünse Kur’ân’ın tamamı, üç de biri okunmalı cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima rabıta ve huzûr me’allah’a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.
o · Yiyecek ve içecekleri helalinden, huzur, rabıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.
o · Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.
o · Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.
o · Tarikat ehli olan kimse, def’i kabz için evliya kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere rabıtaya devam etmeli tasavvuf kitaplarını okumalıdır.
o · Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup, üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.
o · Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkatın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr-u sebât gösterilmelidir.
Sözlerinden
o · Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah’la beraber sevebilmek.
o · Aşk, bütün his, irade ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah’a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık’a hasret duymaktır.
o · Günahlardan kurtuluşun en kestirme yolu, muhabbetullah ve cemalullah’a aşk ve şevk ile bağlanmaktır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.
o · Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.
o · Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma’mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk’ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.
o · Tarikatların muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlarda müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve iki dünya saadetine erer.
Nasihatleri
o · Mahviyet ve tevâzu icâbı, kendinizi daima câhil ve avam addediniz.
o · Amelleriniz, tahsilleriniz ve ahlakınız bakımından âlim olunuz ve nâsa akılları ereceği kadar söyleyiniz.
o · Birbirinize arka çevirmeyin, buğz etmeyin, ayrılmayın, haset etmeyin, kardeş olun.
o · Alimlerin zalimlerinden ve inatçılarından olmayınız.
o · Daima müzakere ve Hakkı izhar için ilminizi ve tetebbularınızı arttırınız.
o · Cemaate, Cumaya, bayrama, evradlarınıza vaad ve ahdinize riayetkâr olunuz.
o · Cemaati, zekatı, haccı, orucu, emaneti emr-i bil ma’rufu terk edenlere yakın olmayınız.
o · Avretlerini açanlara, gençlere yani saç ve sakalı bitmeyenlere yakın olmayınız ve kadınlara benzemeyiniz.
o · Muhkem binalar ve kabirlerini taş ve kireçle yapanlara yakın olmayınız. Binalara kurban kesmeyiniz.
o · Faiz, haram nesne ve yetim malı yemeyiniz ve yiyenlere yakın olmayınız.
o · Zulmen gasb olunan malı yemeyiniz ve gâsıplara yakın olmayınız.
o · Ulemaya, meşayiha ve valideyne eza etmeyiniz. Kalplerini kırmayınız ve inat etmeyiniz.
o · Sakallarınızı kesmeyiniz ve kısaltmayınız. Âdette hey’ette Yâhud ve Nasârâya benzemeyiniz.
o · Ehl-i zinaya, livataya, deyyuslara, fuhuş işleyenlere, rüşvet alanlara yakın olmayınız.
o · Dalâlet fırkalarına, ilhadcılara, sihirbazlara, tembellere, tenâsuha inananlara yakın olmayınız.
o · Kahinlere, yıldızlara bakanlara, falcılara, cin ve ifrit sahiplerine yakın olmayınız.
o · Huddâm sahiplerine, vefk sahiplerine, gizli şeyleri bilirim diyenlere yakın olmayınız.
o · Tılsım bilgilerine, ilm-i felâsifeye ve sözlerine yakın olmayınız.
o · Her nevi şarap ve müskirât içenlere yakın olmayınız.
o · Her çeşit ilaca ve ecnebi memleketlerinden gelen ilaçlara ve küffâr eliyle yapılan eşyaya yakın olmayınız (kendiniz yapınız demektir.)
o · Ressamlara, oyunculara, çalgıcılara yakın olmayınız.
o · Vücutlarına dövme yapanlara ve saçlarını siyaha boyayanlara yakın olmayınız.
o · Ecnebî, yani yabancı, nikahla helal olan kadınlara bakmayınız ve yakın olmayınız.
o · Kefere, putperest ve müşriklerin kestiklerine yakın olmayınız.
o · Ashab-ı kirama ve evliyaullaha sebbedenlere, müçtehidîn, sâdat ve selefe ta’n edenlere yakın olmayınız.
o · Harp meydanından, taundan, vebâdan, itaat-i meşayihten ve u’lul emre itaattan kaçanlara yakın olmayınız.
o · Taamlara ve cenazelerdeki bid’atlere yakın olmayınız.
o · Nemmamlara ve Kur’an ve hadisten gayri şeylere taviz edenlere yakın olmayınız.
o · Hiç bir israfa ve israfçılara yakın olmayınız.
o · Diyârı küfürden gelen yağ, şeker vesâir yiyeceklere, kab ve esvaplara yakın olmayınız. (kendiniz yapınız demektir.)
o · Zalimlerin kapısına, oyun, eğlence ve töhmet yerlerine (plaj, dans yeri, balo ve emsali) yakın olmayınız.
o · Evkâfın sattığı emlâke, fâsit ve noksan alış verişe, ham meyvaları alıp satmaya ve vakıf malını tebdil ve tağyire yakın olmayınız.
o · Kuş uçurmaya, nefes ve celbi havas ve da’vet-i cine yakın olmayınız.
o · Kefere sözlerine ve haram sözlere ve efrenc sözlerine (şehinşah gibi) yakın olmayınız.
o · Amirlik, imamlık, kadılık gibi şeylere ve salihleri azil, zalimleri ta’yine yakın olmayınız.
o · Ayakta, yollarda ve mübarek yerlere işemeyiniz.
o · Yolları kapatmak ve onlara pislik dökmek ve geçenlere eza veren muzır şeyleri atmaya yakın olmayınız.
o · Zühd, verâ’, velâyet, keşif, kerâmet, ilhâmât, Allah’ı ve Resûlullâh’ı gördüm iddiasında bulunmayın.
o · Yüksek binâlara, köşklere, bineklere ve her türlü ziynet ve zâyiâta yakın olmayın.
o · Mescidlerde seslerinizi yükseltmeyin ve çocuk, deli ve dilenci sokmayın.
o · El ve başla selam vermeyin. Alimden gayrının elini öpmeyin. Hiç kimseye eğilmeyin ve sarılmayın.
o · Kuş uçurmayın, süt kuzusunu kesmeyin, evde köpek bulundurmayın.
o · Hakdan meyleden müftilere ve muhaddislere, dinini bilmeyen doktorlarla, müflis tacirlere yakın olmayın.
o · Hırsızlara, hainlere, ganimetten çalanlara, harbden kaçanlara, yetim malı ve haram yiyenlere yakın olmayın.
o · Baston ve her çeşit küffar adetlerine yakın olmayın.
o · Memleketin saadet ve selameti için siyaseti sağlam ve dürüst yapın.
o · İcrâi hudûd-ı şer’iyeye ve erkân-ı dine ve mazlûmlara yardım ediniz.
o · Zulmü terk ile bütün maâsîden istiğfâr ediniz.
o · Hak sahipleriyle helâllaşın, kimseyi incitmeyin ve tahkir etmeyin.
o · Bütün işlerinizi ve niyetlerinizi tashîh ediniz.[7]
Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Hocanın Dilinden GÜMÜŞHANEVİ HAZRETLERİ
Dr. Abdüllatif Duygulu
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbestinden de belli olduğu gibi, Gümüşhane’dendir kendisi… Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş, tahsil-i ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz’in halifelerinden bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul’a gelip irşad eylemiş. Ondan sonra Nakşi Tarikatı’nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.
Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki, bir çok kitapları var… Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış eserleri var… Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî Hazretleri’ni de böyle bahis konusu etmiş.
Gümüşhâneli Hocamız da, -Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin, yolundan ayırmasın- bize tarikat terbiyesi olmak üzere, bu Râmûzül Ehadîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş. Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.
Bazıları hücum ediyorlar: “-Râmûzül Ehàdîs’te zayıf hadisler var!” diyorlar.
Hocamız hadis âlimi, biliyor ama bizim mânevî bir takım esrara da âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.
“Baştan sona bu hadis koleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız, okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur, bayağı bir hakikatli âlim olur.” diye bildirmiş. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz’in yolunda daim eylesin…
Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de, bizlere de nasib eylesin: “Ümmetin fesada uğradığı zamanda, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid sevabı verilecek!” diye bir hadis-i şerif var… Allah-u Teâlâ Hazretleri kadirdir. Gerçekten de zor. (1)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız, Camiü’l-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: “Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet’tir.” Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir? Hizmet’tir. Yani, derviş hizmet edecek! Sevap kazanmak için, Allah’ın rızasını kazanmak için!
Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kâmile. Her şeye hizmet edeceksin! Hizmet ederse, izzet bulur insan.
Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz? Köprü mü yapabiliriz? Çamuru mu yok edebiliriz? Yemek mi yedirebiliriz? Hastaya mı yardım edebiliriz? Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz? Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden? Hizmet eden izzet buluyor, Allah’ın rızası öyle kazanılıyor; onun için… (2)
* * *
Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye kolunda? Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar, üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var. O enterasan durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız -cennet mekân, rahmetullahi aleyh- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:
“-Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkik bir âlim olursunuz!”
Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ, Said-i Nursî merhum diyor ki: “Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkik âlim olursunuz.”
Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim!..
Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.
Onun için bizim yolumuz -Allah’a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu yolu nasib etmiş Mevlâmız- bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsî bir övünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak söylemiyorum; Allah’a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet sadedinde söylüyorum.
Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama yutmadık. Dilimiz o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)
* * *
Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti. Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan şahıs. Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:
“Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir âlim olursunuz.”
Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı… Nereye dayalı?.. Kur’an-ı Kerim’e dayalı… Böyle olunca tasavvuf, ana çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur. İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız hadis âlimi, ciddî âlim… Gece uyku uyumazmış. Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış, tasavvuf konulu… Ne diyor?.. “En yüksek makam, aşk makamıdır.” diyor.
Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nden, Nakşî Tarikatı’nın Hâcegâniyye kökünden feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî’den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı’nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya çıkıyor. (5)
* * *
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs’i tertib eden şahıs… Onun bir menkıbesi.
Yeni ekspres yola çıktık İstanbul’dan, “Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!” dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan…
“-Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha…” dedi:
“-Ben Maraşlıyım.”
“-E, seni çok seviyoruz, neden?..”
“-Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım.” dedi.
Biz Nakşî’yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni…
“-E, nasıl Nakşî oldun?”
“-Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundanız biz… Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine’de iken, -Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundan- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:
“-Ben filâncayım, İstanbul’a benim yanıma gel!” demiş.
O da:
“-Baş üstüne…” demiş.
Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbula gelmiş. Medine’den İstanbul’a geliyor bir rüya üzerine… İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü’nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.
“-Sen Medine’den Muhammed Vehbi misin?..”
“-Evet…” demiş, şaşırmış.
“-Düş peşime, takıl peşime!..” demiş.
O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya… Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,
“-Öp bakalım elini!” demişler.
Bakmış, rüyada “Gel bakalım İstanbula!..” diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri… Medine’deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.
“-Gir bakalım halvete!” demiş.
Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş’a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan geliyor. (6)
* * *
Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim Hocamız’dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız’dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız’a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)
* * *
Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed’i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevî Hazretleri’ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere “Sen benim oğlum ol!” diye teklif ve iltifat eylemiş. (8)
* * *
Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim Gümüşhaneli Hocamız’ın Mecmuatül-Ahzâb’ında vardır. Said-i Nursî rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. “Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!” dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.. (10)
* * *
Râmûzül Ehâdîs’i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için: “Bu hadis takibata uğramıştır hadis âlimleri tarafından…” diye belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis âlimlerinin “Lâ şey’, mevdu’ vs.” dedikleri şeyler var… Onları almış Gümüşhâneli Hocamız… Gümüşhâneli Hocamız mevzu hadisi bilmez bir insan değil…
Ama şundan kaynaklanıyor… Mekke-i Mükerreme’de bir âlimle konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir âlim, Peygamber Efendimiz’in de sülâlesinden… Ben böyle biraz açtım da meseleyi; kısaca dedi ki:
“-Mutasavvıflar hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis âlimleri de kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert davranmışlar.” dedi.
Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzu hadisi yazsa bile, “Bu hadis mevzudur.” diyor arkasından… Altında da o mânâyı te’yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: “Bak buna bazı âlimler mevzu demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o mânâyı bilmenizi istiyorum!” demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o konunun bilinmesini istiyor.
Biliyorsunuz, mevzu hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı olabilir. Onun için Süyûtî mevzu hadislerle ilgili kitabına: “El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler” diyor.
Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis âlimleri biraz böyle fazla sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile yeni gelen insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi vardır. Çok samîmî bir İslâm âlimi Gazâlî’nin bazı fikirlerine katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri’ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir… vs. Bu ayrı mesele, bunlar olabilir.
Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak görüyorum. Kardeşlerime söylerken, “Riyâzüs-Salihîn’i okuyun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır. Toplantılarınızda onları okuyun!” diye söylüyorum. (11)
* * *
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul’a gelmiş, kendisini bulmuş ve “Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!” diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.
Böylece Hindistan’dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gidip, Nakşî Tarikatı’nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhindî’nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri’nin tam rızasını alarak Bağdat’a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve bütün Ortadoğu’ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli Hazretleri’yle İstanbul’a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı…
Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu’da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu’nun ismi bence Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ… Çünkü her tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensuplarını gördüm.
Allah makamını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi Urfa’ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi’nin kabristanında, hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul’a böylece aşılanmış oluyor Nakşî Tarikatı…
Nakşî Tarikatı’na Anadolu 15. Yüzyıl’dan, Molla İlâhî’den beri bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893 milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis olarak geçmiştir. Ulûm-u şer’iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimse… Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son derece önemli bir olaydır.
İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi… Üç sene de Mısır’da kalmıştır. Halifelerini Anadolu’nun her yerine, Kafkasya’ya, Mısır’a ve Ortadoğu’ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde Devlet-i Aliyye’nin korunmasında, bu sufi âlimlerin cihada da iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.
Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri’nden sonra Gümüşhânevî kolu devam etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri’nden, İstanbul’da asker iken tarikata girip el almıştır.
Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri’ni de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir. Çünkü kendisi hem Kur’an-ı Kerim hafızı, hem de Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif’i ezbere bilen müstesnâ insanlardandır. Altı saatte Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna hatmettiği rivayet edilir. (12)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: “Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.” Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz’e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır. (13)
* * *
Süleymaniye’de, cennetmekân Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yakınında Hocamız’ın kabri… Türbesinin girişinde, sol tarafta Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz’in muhterem valide hanımla beraber kabirleri var. Oradan biraz daha ileri gidince de sıra sıra Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)
* * *
Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak… Ne yaptık meselâ, gittik Gümüşhâne’de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:
“-Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir âlimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!” dediler.
Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz’i… Padişahlar elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır’da talebeleri var, Endonezya’da talebesi var… Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. “Ben Gümüşhâne’denim, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!” demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)
DIP NOTLAR
(1) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 – 277, Seha, İstanbul, 1996.
(2) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Kadın ve Aile, Mayıs 1993.
(3) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.
(4) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.
(5) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.
(6) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm’da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.
(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.
(8) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm, Eylül 1996
(9) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.
(10) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.
(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.
(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.
(13) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.
(14) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.
(15) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.
KIRK HADİS
Bismillahirrahmanirrahim
Rasulünü mükelleflere hidayet ve kati olan şeri delilleri beyan etmek için gönderen Allahu Teâlâya hamdolsun. Salat ve selam faziletlilerin faziletlisi Muhammed (sav) üzerine ve onun al ve ashabının üzerine olsun.
Bundan sonra ben fakir Ahmed Ziyaüddin derim ki: Ali B. Ebi Talibden rivayet olunur ki Rasulullah (sav) şöyle buyurdu. “Ümmetimden her kim dinin emirleriyle ilgili kırk hadis ezberlerse Allah (cc) onu fakihler ve alimler zümresiyle diriltir.”
Başka bir rivayette: “Kıyamet günü onu şefaatçi ve şehit yazar.”
Ben de kırk hadisi bir araya getirmeyi düşündüm. Meşhur kitaplardan metni kısa manası geniş olanları seçtim. Kolaylık olsun diye senetlerini yazmayıp, ezberlenmesi kolay olması için hüküm yönünden açık olanları, faydasına binaen dinin yüce kaidelerini ihtiva edenleri seçtim.
1. Hadis: Kim bir iyiliğe davet ederse o yolda devam edenlerin sevabı eksiltilmeden bir misli de davet edene yazılır. Kim de bir kötülüğe davet ederse o yolda gidenlerin günahından eksiltilmeden bir misli davet eden adama yazılır. (Sahih-i Müslim)
2. Hadis: Kim Allahın rızasını kazanmak için ilim öğrenirse ona istediği verilir. Dünya için ilim öğrenen kıyamet günü cennetin kokusunu alamaz.
3. Hadis: Bir kimseden bir ilim sorulur o da bildiğini gizlerse Allahu Teâlâ onu ateşten bir gem ile gemler. (Hakim-Müstedrek, 1/182)
4. Hadis: Kıyamet günü geldiğinde Allahu Teâlâ âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: “Ben, size azap etmek için hikmetimi kalbinize tevdi etmedim, girin cennete.”
5. Hadis: Kıyamet günü arş tarafından bir münadi şöyle bağırır: Allah üzerinde sevab olarak bir alacağı olan ağaya kalksın, diye nida eder. Bunun üzerine hiç kimse ayağa kalkmaz. Ancak din kardeşinin suçunu affeden kalkar”.
6. Hadis: Sizden biri namazda iken makatında bir hareket hissederse ses veya koku olana kadar dönmesin. (Sünen-i Ebu Davut)
7. Hadis: Emirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ise ve işleriniz aranızda istişare ile yapılıyorsa yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır. Eğer emirleriniz şerlileriniz, zenginleriniz cimrileriniz ise ve işleriniz kadınlara kalmış ise yerin altı üstünden daha hayırlıdır.
8. Hadis: Arefe günü geldiğinde Allah (cc) halis hacıyı affeder. Müzdelife gecesi olunca Allah dürüst tüccarları affeder. Mina günü olunca Allah (cc) cemmal olanları affeder. Şeytan taşlama günü gelince Allah (cc) hazır olanlardan dileyeni affeder. Böylece o mevkide affedilmemiş kimse kalmaz.
9. Hadis: Bir hadis yazdığınızda onu senediyle birlikte yazın eğer gerçek ise ecirde ortak olursunuz, değilse günahı rivayet edenedir.
10. Hadis: Kulun günahı arttığında, onu silecek ameli yoksa Allahu Teâlâ günahını silmek için onu hüzne müptela kılar.
11. Hadis: Bu ümmetin sonuncuları evvelkileri lanetledikleri zaman kimin yanında ilim varsa açıklasın. Eğer ilmi gizlerse Allahın Muhammede indirdiğini gizlemiş gibidir.
12. Hadis: Sizden biri arkadaşıyla karşılaştığında ona selam versin. Aralarına ağaç, duvar veya taş girdikten sonra tekrar karşılaşınca yine selam versin.
13. Hadis: Bir kimse mescide tükürmek istediğinde mescidin duvarları sarsılır ve ateşte yanan bir dalın toplandığı gibi mescid toplanıp büzülür. Eğer o kimse tükrüğünü yutarsa, Allah ondan yetmiş iki hastalığı çıkarır ve kendisine iki milyon hasene (sevab) yazar.
14. Hadis: Bir musibetle karşılaştığında şöyle de: “Bismillahirrahmanirrahim vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Allahu Teâlâ bununla senden çeşitli belaları uzaklaştırır.
15. Hadis: Kul tevbe ettiği zaman Allah (cc) hafaza meleklerine kulun günahını unutturur. Bu şekilde azalarına ve işlediği yere de unutturur. Öyle ki kul günahından hiçbir şey yokken rabbine kavuşur.
16. Hadis: Kul ana babasına duayı keserse Allah da onun rızkını keser.
17. Hadis: Kişi sevdiği bir rüya görürse o Allahtandır. Allaha hamdetsin ve onu anlatsın. Bunun dışında hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Şeytanın şerrinden Allaha sığınsın. O rüyayı kimseye anlatmasın rüya ona bir zarar veremez.
18. Hadis: Allahu Teâlânın günahkâr bir kula istediğini verdiğini görürseniz bu onun istidracıdır.
19. Hadis: İlimden bir bölüm öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Eğer insanlara o ilimle amel edilip edilmeyeceğini öğretirsen bu da senin için bin rekat nafile namazdan daha hayırlıdır.
20. Hadis: İlim talep edene ölüm geldiğinde o ilim talebi üzerinde iken ölürse şehittir.
21. Hadis: Allahı(cc) çok zikrederek, gelip geçenleri irşad ederek ve gözlerinizi kısarak meclislerin hakkını veriniz.
22. Hadis: Allahu Teâlâ bir kulunu severse onun için dünya işlerini bağlar, ahiret işlerini açar.
23. Hadis: Ümmetim için korktuğum şey; karınların büyümesi, uykuya devam edilmesi ve tembelliktir.
24. Hadis: Hacca ve umreye devam ediniz. Çünkü bunlar fakirliği ve günahı yok ederler; tıpkı pasın demiri yok ettiği gibi.
25. Hadis: Kul abdest aldığı zaman günahları ondan dökülür, tıpkı şu ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi.
26. Hadis: Üçyüzyetmişinci sene gelince dağların başında gizlenmek, uzlet ve inziva ümmetimi mesuliyetten kurtarır.
27. Hadis: Allah bir kulunu severse onun tazarrusunu duymak için onu belaya müptela kılar.
28. Hadis: Allahu Teâlâ bir kavme hayır dilerse onların fakihlerini artırır, cahillerini azaltır. Fakihler konuşunca taraftar bulurlar, cahiller konuşunca yalnız kalırlar. Eğer bir kavmin hakkında şer dilerse cahilleri çok, fakihleri az olur. Fakihler konuşunca yalnız kalırlar.
29. Hadis: Allahu Teâlâ bir azap indirirse o azap toplumun hepsine isabet eder; sonra herkes ameline göre diriltilir.
30. Hadis: Bana bir elçi gönderdiğinizde yüzü ve ismi güzel olanı tercih ediniz.
31. Hadis: Siz yorulmadan Allahu Teâlâ size bir rızık gönderirse onu alın, o Allahın size ihsanıdır.
32. Hadis: Hüsnü zann ibadetin güzelidir.
33. Hadis: Sizden biriniz emri altındakilere vurursa yüze vurmaktan sakınsın.
34. Hadis: Sizden biri vurursa yüze vurmaktan sakınsın; çünkü insanın sureti rahmanın suretidir.
35. Hadis: Kadın doğum yaparken zorlanırsa temiz bir kap alsın ve üzerine aşağıdaki ayetleri yazsın. “Onlar va’dedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada gündüzün sadece bir saat kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmışlardan başkası helak edilir mi hiç?” (46/35) “Onlar onu gördükleri zaman sanki dünyada bir akşam veya onun kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” (79/46) “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (12/111) Sonra kabı su ile yıkasın, kadın o sudan içsin, karnına ve avret yerine sürsün.
36. Hadis: İlim üçtür, bundan başkası yoktur. Bunlar: Muhkem ayet, tatbik edilen sünnet ve adaletli taksimdir.
37. Hadis: Namaz, oruç ve zikrin sevabı, Allah yolunda infak etmekten (harcamaktan) yedi yüz kat daha fazladır.
38. Hadis: Ümmetim dünyaya meylederse İslamın heybeti onlardan alınır. Emri bil maruf nehyi anil münkeri terk ederlerse vahyin bereketinden alıkonulurlar. Birbirilerine dil uzattıklarında, Allah katındaki değerleri düşer.
39. Hadis: Sizden biri uykudan uyandığında şöyle desin: “Allahın adıyla, Allahın gazabından, korkutmasının şerrinden, kullarının şerrinden ve şeytanların aldatmasından Allahın kelimelerine sığınırım.” O zaman o rüya kendisine zarar vermez”.
40. Hadis: Ümmetim şu onbeş şeyi yaparlarsa belaya müptela olurlar. Eğer ganimet çarçur edilirse, emanet ganimet kabul edilirse, zekat angarya kabul edilirse, kişi anasına isyan edip karısına itaat ederse, kişi arkadaşına iyilik edip babasına cefa ederse, sesler mescitte yükseltilirse, kavmin rezili önder olursa, bir kimseye şerrinden korkulduğu için kendisine ikram edilirse, içki içilirse, ipek giyilirse, çalgı çalınır ve süsleme yapılırsa, bu ümmetin sonradan gelenleri öncekilere lanet okursa kızıl rüzgarları, yere batmaları ve hayvanlara dönüştürülmeyi bekleyin.
41. Hadis: Sizden biriniz bir topluluktan kalktığı vakit selam versin; bu sebeple ona bin iyilik yazılır, bin haceti giderilir, anasından doğduğu gibi günahları temizlenir.
42. Hadis: Kişi amelini eksiltirse Allahu Teâlâ onu sıkıntıya sokar.
Bütün peygamberlere ve elçilere, onların al ve ashabına selam olsun. Hamd ise Âlemlerin rabbinedir.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
o · Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin (ks) Hayatı, Eserleri, Tarikat anlayışı ve Halidiyye Tarikatı, Dr. İrfan GÜNDÜZ, İstanbul 1984
o · İstanbul Evliyaları-2, Komisyon, İhlas Gazetecilik A.Ş.
o · Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994,
o · Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevî Sempozyum Bildirileri, Hazırlayan: Necdet Yılmaz, Seha Yay., İstanbul, 1992
o · Hâlid-i Bagdadî ve Anadolu’da Hâlidilik, Kitabevi Yay., İstanbul, 2000,
o · Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16;
o · İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Maddesi.
o · Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, Tarihsiz
o · Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, Tarihsiz.
o · Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330.
[1] Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16; Sabri Özcan San, “Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevi’nin Hayatı Hakkında Kaynaklarda Bulunmayan Mahalli Tespitler ve Sahsi Tereddütlerimiz”, Gümüshanevi Sempozyum Bildirileri, İstanbul, 1992, s. 52; İrfan Gündüz, Gümüshanevî Ahmed Ziyauddin, Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayısı ve Halidiye Tarikatı, Seha Yay., _stanbul, 1984, s.11
[2] Bakınız, Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, t.y., I, 102; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, t.y., y.y., s. 242; Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330, s. 6;
[3] Abdullah Gökmen, Semerkand Dergisi, Mart 2012
[4] Bakınız, Hocazade, a.g.e., s. 6; Gündüz, a.g.e., s. 16; a.g.m., s. 276;
[5] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 18
[6] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 33.
[7] Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufi Ahlak, I/116-118
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
gumushane bel tr
Niyazi Karabulut
Ahmed Ziyaüddin Efendi (1813 - 1893), Gümüşhânevî Tekkesi’nin kurucusu. Gümüşhaneli bir tüccarın oğludur.
Ahmed Ziyaüddin; İstanbul’a gelerek önce Beyazıt, ardından da Mahmut Paşa medreselerinde okudu. Bu dönemde "Kürt Hoca" lakabıyla bilinen Nakşibendi Şeyhi Abdurrahman el-Harputi’ne öğrenci oldu. 1844’te müderrislik icazeti aldıktan sonra Beyazıt Medresesi’nde ders vermeye başladı.
1848’de Üsküdar’daki Alacaminare Tekkesi’nde Mevlana Halid-i Bağdadi’nin halifelerinden Abdülfettah el-Akri ile tanışarak onun aracılığıyla Trablusşam Müftüsü Ahmet Ervadi’ye bağlandı. 1859’da Cağaloğlu’ndaki Fatma Sultan Camii’nde irşada başladı ve bu camii zamanla Gümüşhânevî Dergâhı olarak günümüze kadar anılmaya başlandı. Gümüşhânevî, 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlerinden icazet almıştır.
Ahmed Ziyaüddin; 28 yılını kitap çalışmalarına verdi, 18.000 eser bulunan dört kütüphanesi bulunmaktaydı. "Mecmuat-ül Ahzâb" adlı kitabı derledi.
Ahmed Ziyaüddîn-i Gümüşhanevi Hz.
Dünya çapında şöhrete sahip, meşhur bir İslam âlimi Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228/1813 senesinde Gümüşhane’nin Emirler Mahallesi’nde dünyaya geldi. Adı Ahmed olup, daha çok Ziyaüddin mahlası ve Gümüşhanevî nisbeti ile meşhur olmuştur.
Künyesinden babasının adının Mustafa ve dedesinin adının Abdurrahman olduğunu öğreniyoruz. Babası hayatını ticaretle kazanan salih bir kimse idi. İsimlerinin bir mahalleye verilecek kadar nüfuzlu bir sülaleden gelmiş olmaları kaynaklarda zikrediliyor. Bu mahallenin ismi Emirler Mahallesidir. Bu gün dahi bu isimle anılan bir mahalle Gümüşhane’de mevcuttur.[1]
Gerçek bir zâhid ve hak dostu olan Gümüşhanevî’nin Gümüşhane’de hayatının ilk on senesini, yani çocukluk yıllarını geçirdiği biliniyor. Bunun dışında Gümüşhane’ye gelip gelmediği konusunda kaynaklarda tafsilat yoktur.
Tarikat silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyh ve âlim. Hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eserleri kaleme almış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih…
Gümüşhânevî’nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merakı olduğu ve beş yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği, sekiz yaşına geldiğinde Kaside-i Bürde, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A’zâm adlı eserleri hatmedip bu eserlerden icazet aldığı bilinmekte.[2]
Gümüşhane’de ki hocalarının isimlerini kendisinin talebelerine verdiği icazetnamelerden öğrenildiğine göre şöyledir. Şeyh Salim, Şeyh Ömer el-Bağdadi, Şeyh Ali el-Vefai ve Şeyh Ali…
On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon’a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmek onu ilim tahsil etmekten alıkoymamıştır. Ahmed, Trabzon’daki âlimlerden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul’a Dârü’l-Ulûm’a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar. Akranlarının oyunla meşgul olduğu dönemde o, ilim tahsiline devam eder. Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir. Gümüşhanevî babasının vaat ettiği günün gelişini hasretle bekler. Bu duyguların onda gelişmesinde içinde bulunduğu tasavvuf çevresinin etkisi vardır.
Ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul’a geldiğinde onsekiz yaşlarındadır. Bu seyahat tarih olarak 1247/1831 yılına rastlamaktadır. Babasının kendisine verilmiş bir sözü vardır. Ağabeyisinin askerden döndüğünü İstanbulda haber alır. Babasının verdiği sözü göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon’a onunla dönmeyeceğini, ilim tahsili için İstanbul’da kalmaya karar verdiğini münasip bir dille amcasına anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da tamamen babasına gönderir. Amcasıyla vedalaşıp parasız pulsuz İstanbul’da kalır.
Amcasına şu şiiri söylediği rivayet edilir: “Yedimle kese örmüştüm mukaddem / Onun esmânıdır ey amm-i ekrem / Eğerçi bende yoktur pul-i ahmer / Muînimdir Cenâb-ı Zât-ı Sübhan / Zâhirim yok, bilirsin burda bir kes / Kifâyet eyler Allah mukaddes.”
Yani: “Ey kıymetli amcacığım! Önceden elimle kese örmüştüm, biriktirdiğim paralar da onlardandır. Gerçi daha fazla, çil çil paralarım yok. Fakat Cenab-ı Mevlâ yardımcımdır. Burda tanıdığım kimsem de yok, ancak Allah kâfidir, yeterlidir.”[3]
“Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter” diyerek İstanbul’da Bayezid Medresesi’nde yapayalnız kalmaya başlar. Hiç bir tanıdığı olmadığı halde Rabbi’ne tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde burada bir velinin manevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zatın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi’nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilimde derinleştirir. Zamanın okutulan bütün ilimlerini en yüksek seviyede tahsil etmeye muvaffak olur.
Tahsilinin sonlarına doğru bir rüya görür. Süleymaniye Camii ile ilgili dehşetli ama bazı manevî müjdelere de işaret eden bir rüyadır bu. Bu rüyada büyük bir cami içerisindedir. Büyük bir yangın etrafı sarmış ve her şey bir enkaz yığını haline gelmiştir. Yangın camiyi de sardığı için kaçmak istemekte fakat her tarafı saran yangından kaçmaya imkân bulamamaktadır. Bu arada semadan bir zincirin sarkıtıldığını görür. Hemen bu zincire yapışır. Yukarıya çekilen zincirle camiyi de saran yangından kurtulur. Bu halde uyanır, rüyasını sabah heyecanla hocasına ve arkadaşlarına anlatır. Aradan bir müddet geçer Süleymaniye camiine girer. Bu ana kadar hiç görmediği bu caminin rüyasında gördüğü cami olduğunu anlar. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî(ks)’nin yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî’yi O’nun irşâdı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Camii Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tabirini bulmaktadır. Mahmud Paşa Medresesi’nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid’in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî’nin halifesi ve daha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan’lı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî’den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde bulunup, İstanbul’daki onüç yıllık tahsil hayatı sonunda 1844’de icazet almıştır.[4]
Padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrîsinde Şer’î ve zâhirî ilimleri tamamlar. Başarılı bir talebe olan Gümüşhanevi icâzet almadan önce arkadaşlarına ders verebilecek kadar hocalarının iltifatına mazhar olur. Gümüşhânevî (ks), icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan hocalık yaparken bir yandan da ilmî eserler tertip ve te’lîfine çalışır. Geceli gündüzlü otuz yıl eser telif etmekle meşgul olur. Bir yandan eser vücuda getirirken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir. Öyle ki ders halkasına katılanların sayısı binlerle ifade edilir.[5]
Gümüşhânevî(ks), şer’î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşit arayışı içine girmişti. Bu sıralarda 1845’de İstanbul’a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare Tekkesi’nde tarikat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî (ks)’nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zatın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.
Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi’nin bulunduğu tekkede kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin manevî irşadıyla görevli olarak İstanbul’a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ks)’nin bir başka halifesi Trablus Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır. Ervadi Şam’dan kendisi için geldiğini anlatır Gümüşhanevî de O’na intisap eder. O’nun manevî murakabesi altında seyr-u sülûkunu tamamlar.[6]
İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848’de şeyhi Ervâdî’den Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icazet alır. Ledün ilmi alış verişi onaltı yıl sürer. Kendileri artık manevî ilimlerin de bir kutbu olmuştur.
Pek çok şeyhin manevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî’nin Mevlânâ’yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî (ks)’nin de Şam’dan İstanbul’a kadar gelerek Gümüşhânevî’yi irşâd etmesi O’nun ileride Hâlidiyye Tarîkatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.
Ervâdî hazretleri, 1858 senesinde Şam’da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, O’nun vefatından sonra Abdülfettah Efendi’yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu’nda, Ukarî (ks) de Üsküdar’da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyaretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî adabına riayet ederek, bu zatın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid (ks)’in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.
1864’de Abdülfettah Efendi’nin vefatına kadar tarikat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, bütün eserlerini bu tarihe kadar tamamlamıştır.
1864’de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü’l-Ehâdîs’inşerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu’l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müritlerine Nakşibendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.
Bu dönemden sonra artık irşat faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir. İsimleri bir icazetname hacmine sığmayacak kadar çok olan eserini kendisi tetkik ve mütalâa ettiği gibi bazı talebelerine de bu eserlerin tamamından icazet vermiştir.
O’nun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî (ks)’den hilâfet aldığı halde daha sonradan Ervâdî (ks)’den Hâlidî Tarikatı üzere irşad icazeti alan talebesi Gümüşhânevî (ks)’ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürd Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî’dir.
Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi’ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Müritlerinin sayısının çoğalması neticesinde müritlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Camii tekke olarak kullanılmıştır. Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi’nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî (ks) tarafından onaltı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve eklentileri zamanla “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye şöhret bulmuştur.
Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı ve buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşat hususiyeti, sayısız müridi, padişahlar nezdindeki nüfûzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.
Gümüşhânevî’nin tarikat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefinin gözetilmesi yanında, sosyal hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O’nun tarikat faaliyeti ile ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, imanıyla, ahlâkıyla kemale ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O’nun Bâb-ı Alî’nin tam karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin inisiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretleri de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşat siyaseti ile hareket etmiştir ki onun sosyal hayata tesirini bu gün bile hissetmek mümkün.
Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir “dârü’l-hadîs” hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müritleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü’l-Ulemâ Tikveş’li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O’nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.
II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.
Ziyâüddin hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müridlerinin ellerinde bulunan para, altın gibi menkul kıymetleri bir araya toplayarak bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur. Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Bu onun ne kadar toplumsal meselelere duyarlı olduğunun bir göstergesidir.
Kapısının üzerinde:
“Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşa
İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!”
yazılı olan “Gümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfi” diye meşhur olan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942’ye kadar ibadethane olarak kullanıldı. 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırılan cami ve tekkenin bugün sadece minaresinin tuğla enkazı ile; “Gümüşhâneli Sokağı” ismi hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.
İlmi sahada eserler telif eden Gümüşhânevî, aynı zamanda irşad faaliyetlerini yürütmüş, yeri gelince cihad katılmış, silaha sarılmıştır. Cihadın Kuranî bir emir yani farz olduğundan hareketle 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmıştır. Gönüllü olarak gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of’a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.
Gümüşhânevî’nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatın hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşbendî Tarikatı, irşat faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön planda tutan bir anlayışa sahiptir. Yani “bir lokma, bir hırka” gibi tarikatlara sirayet eden düşünceden tamamen uzaktır.
Bu tarikatın en önemli prensiplerinden biri de “halvet der encümen”dir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima Allah(cc) ile beraber olmayı, yani “halvet” şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.
Gümüşhânevî hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:
-Bu aciz kula Cenâb-ı Hakk ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibadetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi talep etme işidir. Zira insan Allah Tealâ’nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebal olur.
Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk’ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî’nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.
Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır’daki derslerini Arapça takrîri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça’ya vukûfiyetinin dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir. O günün ilim dili olarak arapçanın kullanılması bunda etkili olmuştur.
Vasiyetlerinde “amelleriniz, tahsiliniz ve ahlakınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Âlimlerin zalim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzakere, Hakk ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız.” diyen Gümüşhânevî (ks), bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfetmiş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.
Halifelerinden Kastamonu’lu Hasan Hilmi Efendi (ks) bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: “Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, “öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın” diye tenbih ettiği halde her defasında kendiliğinden uyandığı için O’nu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır.”
Gümüşhânevî (ks) tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usulü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermiştir. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of’ta onsekizbin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu’da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.
Tekkeler zamanın şartları ve imkânları dâhilinde sosyal hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı’nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metodla, ilmî, iktisâdî ve sosyal gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması takdire şayandır.
İlme ve Sünnet-i Seniyye’ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî’nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşgul olmayı tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.
Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzü’l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz’u hatmettirmiştir. Kendisinden okuyup icazet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir. Bu silsilenin en son halifelerinden Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) İskender Paşa Camii imamı iken burada Râmûz okutarak, bu geleneği günümüze kadar devam ettirip getirmiştir.
Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı “Muhaddisîn-i Rûm”, “Hâtimetü’l-Muhaddisîn” gibi unvanlarla da anılan Gümüşhânevî’nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü’l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhaneli Dergâhı’nda icazet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun “Huzur Dersleri” mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu’lu İsmail Necati Efendi ve Dağıstan’lı Ömer Ziyâeddin Efendi hazretleri gibi Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.
2013 senesinde hakkında Gümüşhane Üniversitesi'nin içinde olduğu bir tertip heyeti tarafından "1. Uluslararası Gümüşhânevî Sempozyumu" düzenlendi.[1]
Eserleri
Hadis öğretimine önem veren, hadise dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.
1- Camiu’l-Usul fi’l-Evliya ve Envaihim. Kenarında Istılahatı Sufiyye ve Fevaidi Saire mevcuttur. İstanbul ve Mısır baskıları vardır. Türkçe tercümesi de basılmıştır. Tasavvufa dair temel bir eserdir.
2- Camiu’l-Mutun fi Hakki Envai’s-Sıfati’l-İlahiyye ve’l-Akaidi’l-Maturidiyye ve Elfazi’l-Küfri ve Tashihi’l-Amali’l-Acibiyye Ehli Sünnet itikadı olarak Türkçeye tercüme edilmiştir.
3- Mecmuatu’l-Ahzab ve’l-Evrad. Dualara, zikirlere, virdlere dair geniş ve mükemmel bir tasniftir.
4- Ramuzu’l-Ehadis ala Tertibi Hurufi’l-heca. Muteber hadis külliyatıdır. Çeşitli baskıları mevcut olup, Türkçe tercümesi vardır.
5- Levamiu’l-Ukul Şerhi Ramuzu’l-Ehadis. Ramuzu’l Ehadisin Arapça şerhidir. Çeşitli baskıları vardır.
6- Garaibu’l-Ehadis. Çeşitli baskıları mevcuttur.
7- Hadis-i Erbain. (Kırk Hadis) Süleymaniye Kütüphanesinde bir nüshası vardır.
8- Necatü’l-Gafilin. Çeşitli baskıları vardır.
9- Ruhu’l-Arifin ve İrşadü’t-Talibin. Tasavvufla ilgili olup Türkçe tercümesi vardır.
10- Camiu’l-Menasik ala Ahseni’l-Mesalik
11- Netayicu’l-İhlas fi Hakki’d-Dua
12- Zübdetü’l-Akaid ve Nuhbetü’l-Fevaid
13- Usulu’t-Turuku’l-Aliyye.
14- Acaibu’n-Nubuvve ve Dekaiku’l-Velaye
15- Nasiku’l-Hac
16- Ravhatu’l-Arifin
17- Fazailu’l-Cihad
18- Müstağni’ş-Şuruh mine’t-Tasnif
19- Kitabu’l-Abir fi’l-Ensar ve’l-Muhacir
20- Letaifu’l-Hikem
21- Risale fi’t-Tasavvuf
22- Esraru’t-Tarik
23- Levamiu’l-Fusul
24- Mülhakatu Garaibi’l-Ehadis
25- Mütemmimatu Camiu’l-Usul
26- Risale fi’l-Muhacere
27- Devau’l-Muslimin
Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmûzü’l-Ehâdîs’tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve âlimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.
Levâmiu’l-Ukûl adlı eseri ise Râmûz ’un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibü’n-Nübüvve, Letâifü’l-Hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.
Gümüşhanevi’nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te’lifâtı dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.
Tasavvufî Şahsiyeti
Gümüşhanevi hazretlerinin tarikat silsilesi şöyledir. Rasulullah(sav), Hz. Ebu Bekir es-Sıddik, Hz. Selmani Farisi, Hz. Kasım Muhammed bin Ebubekir, İmamı Cafer es-Sadık, Beyazidi Bestami, Ebu’l-Hasen el-Hakani, Ebu Ali el-Farmedi, Hace Yusuf el-Hamedani, Hace Abdulhalik el-Gücdevani, Hace Arif Rivgiri, Hace Mahmud Encir Fağnevi, Hace Ali er-Ramiyteni, Hace Muhammed Baba Semmasi, Seyyid Emir Külal, Şah Muhammed Bahaüddin Nakşıbend, Hace Alaüddin Atar, Şeyh Yakub Çerhi, Hace Ubeydullah Ahrar, Şeyh Muhammed Zahid, Mevlana Derviş Muhammed, Mevlana Hecegi-i Semerkandi, Mevlana Muhammed Bakibillah, İmamı Rabbani Ahmed el-Faruki, Mevlana Muhammed el-Masum, Mevlana Seyfüddin Arif, Mevlana Nur Muhammed Bedvani, Mevlana Şemsüddin Habibullah, Mevlana Abdullah Dehlevi, Şeyh Halid Ziyaüddin Bağdadi, Şeyh Ahmed ibn Süleyman el-Ervadi.
Kendinden sonra ise sırasıyla silsile şöyle devam etmiştir. Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi, Safranbolulu İsmail Necati Efendi, Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin Efendi, Tekirdağlı Mustafa Fevzi Efendi, Serezli Hasib Efendi, Kazanlı Aziz Efendi, Bursalı Muhammed Zahit Koktu Efendi şeyhlik yaparak irşad vazifelerini yürütmüşlerdir.
Yazlarını Beykoz’daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.
Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî (ks)’nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, “bir de beni Rabbım’ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayın” diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.
Gümüşhânevî hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet haline getirmişti.
Kerametleri zahir olan, Gümüşhânevî hazretleri, ihvânına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş:
“Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın.”
Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir Mevlevi tekkesinde ayin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhane’li hazretlerinin tenbihi gelir ama nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız, diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne Mevlevi şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz arkadaşının kulağına eğilerek hafif bir sesle “bu adam kızılbaş mıdır nedir?” der. O anda mevlevî şeyhi onlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergâhın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan Gümüşhane’li hazretleri: “Adam öyle bir gözlerini dikti ki… diker ya… Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın diye tekdîr eder ve ruhî sıkıntıyı da onlardan giderek merhamet buyururlar.
Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî (ks) ömrünün son on sekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.
Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka “Yâ-Sîn” suresini okumayı adet edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.
Seyahatleri ve Evliliği
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır’a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü’l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa’nın kızı Havva Seher Hanım’la evlenmiştir. Hanımı kendisinden onsekiz sene sonra vefat etmiştir.
İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine’de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır’a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu’l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin camilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir.
Kerametleri
İman Eden Hıristiyan
Beykoz’da kaldıkları günlerden bir gün huzuruna bir Hıristiyan geldi ve ona; “Efendim! Gözlerim sizin gibisini görmedi. Ne zaman sizi görsem kalbim rahat eder, huzur bulurum. Başka yerde bu zevki tadamıyorum. Bu ne haldir, bu ne sırdır. Aklım bir türlü almıyor.” dedi ve sonra da o Hıristiyan hidâyet nuruna kavuşup Müslüman oldu.
Tövbekar Kemancı
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Beykoz taraflarındayken bir gün elinde kemanla serseri serseri dolaşan birini gördü. Fısk ve günah içindeydi. Başını o kişiden yana çevirdiler ve hizmetçisine; “Git o zavallıyı çağır buraya gelsin.” buyurdular. Bundan sonrasını hizmetçi şöyle anlatır: “O çalgıcı kişinin yanına vardım ve ona; “Gel seni hocamız Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri istiyor.” dedim. Çalgıcı gülmeye başladı ve bana; “Hocanız beni ne yapacakmış?” dedi. Ben de; “Bilmiyorum. Seni çağırmamı söyledi.” dedim. Beraberce geldik. Ziyâüddîn hazretleri ona; “Yaklaş!” buyurup kulağına gizlice bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine kemancı titreyip ağlamaya başladı. Tövbeler etti. Sonra hocama talebe oldu. Dergâhta yıllarca sadâkatla hizmet etti. Güzel hallere kavuştu. Lâkin Ziyâüddîn hazretlerinin ona gizlice ne söylediğini kimse anlayamamıştı.”
Dergâhtaki talebeler bir gün tövbekar kemancıya; “Kardeşim! Hayli zamandır gizler durursun. Açıkla bu işi” dediler. Bunun üzerine o şöyle anlattı: “Önceleri bir zâtın talebesiydim. Lâkin o zâtın etrafındakiler bozuk inanışlı kimselerdi. Hocamsa itikadı düzgün temiz birisiydi. Bid’atı sevmez, Allahü teâlâdan korkardı. Vefat edeceğinde bana; “Oğlum! Seni Allahü teâlânın sâlih kullarına ısmarlıyorum. Akıbetin iyi olacak. Sakın evliyayı inkâr etme!” buyurdu. Sonra vefat etti. Bunun üzerine ben bozuk inanışlı kimselerden ayrıldım. Bir çok yerler dolaştım. Lâkin nefsime uyup serseri bir hâle düştüm. Çalgıcı oldum. Cenâb-ı Hak karşıma Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini çıkardı. Beni de ona yaklaştırdı. Gümüşhânevî hazretleri o gün gizlice kulağıma; “Oğlum! Hocan seni bize ısmarladı. Artık hak yolu bizden öğrenirsin.” buyurdu. Bu sözü işitince hemen hocamın yıllar önce bana söylediklerini hatırladım ve talebesi oldum. Allahü teâlâya şükürler olsun ki kalb gözüm açıldı. Gönlüm Rabbimin sevgisiyle doldu. Yaptıklarıma candan pişmanlık duydum. Şimdi hak yolu buldum. Rabbim bana hidâyet etti. Zîrâ nefsim beni aldatmıştı. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip beni bu zilletten kurtardı.”
Haram üzümler
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir talebesinin evine misafir olmuştu. Bu sırada birisi bir sepet taze üzüm getirdi ve ev sahibine; “Bunlar kendi mahsûlümdür ve helâldir. Kendi ellerimle topladım. Ziyâüddîn Efendi hazretlerine mahsus bir meyvedir.” dedi. Ev sahibi üzümleri alıp Ziyâüddîn hazretlerine ikram etti. Ziyâüddîn hazretleri üzümleri görünce; “Bunlar haramdır. Ben böyle üzümleri yemem. Zira bunun bağı yetim malıdır. Fidanlar gasb edilmiştir. Şu üzümler çalınmış olduğunu bana haber vermektedir.” buyurdular. Orada bulunanlar buna hayret ettiler. Ev sahibi daha sonra o üzümlere helal olan üzümler karıştırdı ve işaretledi. Yemekten sonra Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerine takdim etti. Ziyâüddîn hazretleri o üzümlerden sâdece helal olanları yedi. Sonra da; “Allahü teâlânın yardımıyla biz haram ve helâli biliriz. Haramlarda zulmet, karanlık görürüz. Demek sen bizi imtihan edersin. Bu şekilde hareket hatâdır. Tövbe et de Allahü teâlâ seni affetsin. Allah adamlarına gizliler aşikâr olur.” buyurdular.
Salih Oğullar
Bir gün Gümüşhânevî hazretlerinin yanına çok sevdiği bir talebesi geldi. Huzurunda edeple sohbetini dinledi. O esnada kalbinden; “iki oğlum var. Bunların sâlih kimseler olmasını istiyorum. Hocam bir dua etse.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onun bu arzusunu anlayıp ona bir mikdâr yemiş verdi ve; “Oğulların bunları yesin. İnşâallah öyle olur.” buyurdular. Talebe hayretler içinde kaldı ve verilen yemişleri evine götürdü. İki oğluna yedirdi. Çocuklar bunları yedikten sonra iyi bir hâle gelip sâlih kimseler olarak yetiştiler.
Korkan Talebe
Gümüşhânevî hazretlerinin ticâretle uğraşan bir talebesi bir gece başka bir beldeye gitmek için yola çıktı. Yalnızlık, karanlık ve gideceği yerin uzaklığı onun için büyük tehlikeydi. Bir müddet yol aldıktan sonra kendisini bir korku kapladı. Bu korku gittikçe arttı. Neredeyse korkudan aklı gidecek oldu. O an aklına hocası Gümüşhânevî hazretleri geldi. Gelmesiyle birlikte onu önünde beyaz bir at üzerinde görüverdi. Hemen süratlenip ona yetişti. Gümüşhânevî hazretleri talebeye tebessüm edip; “Korkma oğlum! Bize tâbi ol. Allahü teâlânın izniyle biz darda kalanlara yardım ederiz. Biz sana yoldaş olduk. Bizi takip et, maksadına ulaşırsın.” buyurdular. O talebe atından indi, lâkin Gümüşhânevî hazretlerini göremedi. Tekrar korkusu çoğaldı. Hemen atına bindiğinde Gümüşhânevî hazretlerini gördü. Bu hal üç defa tekrar etti. Sonra onu takip etti. Bir hayli mesafe gittiler. Sabah olmuştu. Talebenin korkusu gitmiş, gideceği yere de hocasının rehberliğinde varmıştı.
İman Eden Yahudiler
Gümüşhânevî hazretleri bir gün çayırlık bir yerde talebeleri ile sohbet ediyordu. O sırada oraya erkekli kadınlı bir grup Yahûdî geldi. Beraberlerinde getirdikleri hasta bir kadını Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna koydular. Sonra da bir kenarda şarkı söylemeye başladılar. Bunun üzerine Gümüşhânevî hazretleri ayağa kalkıp oradan uzaklaşmak istedi. Yahûdî topluluğu onun uzaklaşmak istediğini görünce telaşlanıp; “Bu zât acaba kime incindi. Biz onun için şarkılar söylüyoruz. Yanında olmakla bereketlenmek istiyoruz. Ne olur gitmesin, dursun ricamız budur. Getirdiğimiz şu hastamıza bir dua ediversin. Biz kendimizce ona hürmet etmek istemiştik. Onu bu hareketimizle üzeceğimizi bilmiyorduk. Ne olur bize merhamet edip dua etse de hastamız iyi olsa.” dediler. Talebeler bu arzularını gidip Gümüşhânevî hazretlerine haber verdiler. Gümüşhânevî hazretleri merhamet edip onların bu arzularını kabul etti. Sonra Yahudiler teker teker yanına yaklaştılar ve Ziyâüddîn hazretlerinin ellerinden öptüler. Hasta da yalvarmaya başladı. Herkesi bir heybet kapladı, ağlayıp titremeye başladılar. Yahudiler bu hal karşısında Kelime-i şehâdet getirip iman etmekle şereflendiler. Hastaları da şifâ buldu.
Nasihat
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da iken bir talebesi ona gelip bir iş için hıristiyanların yaşadığı bir yere gideceğini söyledi ve nasihat istedi. Bunun üzerine o; “Git, lâkin Allah’tan kork ve dünyâya meyletme. Sonra küfür alâmeti olan şeyleri kullanma. Bir müslüman kâfirlere benzemez.” buyurdu. O talebe kâfirlerin memleketine gitti. Orada hocasının nasihatlarını unutup hıristiyanlarla haşir neşir oldu. Onların âdet ve ibâdetlerine uydu. Dünyâya meyletti. Sonra geri döndü ve Gümüşhânevî hazretlerini ziyarete geldi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce: “Özrün bizce kabul edilmez, îmân çerağını sen söndürdün. Dediklerimizi tutmadın. Bizimle olan bağını kopardın. Dînini dünyâ ile değiştin. Eyvah sana! Şeytan seni kendine köle yaptı. Git ağla. Yaş döküp Allahü teâlâya yalvar. Başını aç ve yüzünü yerlere sür.” buyurdu ve artık onunla görüşmedi.
Çocukların Büyüdü mü?
Dergâhta hizmet edenlerden biri bir gün kalbinden; “Evlenseydim mutlaka birkaç evlâdım olurdu.” diye geçirdi. Gümüşhânevî hazretleri onu görünce tebessüm ederek; “Çocukların büyüdüler mi?” diye sordu. O hizmetçi mahcub oldu ve bunun üzerine af diledi ve sonra kalbinden geçenlere dikkat etmeye başladı.
Emin Yer
Talebesi anlatır: “Bir zaman Osmanlı Devleti harbe girmişti. O zaman ben İstanbul’daydım. Çoluk çocuğum ise sınırda tehlike ile karşı karşıyaydı. Çok kimseler harp korkusu içinde hicret ediyordu. Ben de hicret etmek, çoluk çocuğumu emin bir yere nakletmek istedim. Bu sırada yakınlarımdan bir mektup geldi. Mektupta; “Bu işi istişare et, danış ona göre hareket et.” deniyordu. O sırada İstanbul’u teşrif eden Gümüşhânevî hazretlerine durumu arz ettim. Bunun üzerine o; “Mademki sen bizlere danıştın o halde emrimizi tutman gerekir. Üzülme düşmandan evine ve yakınlarına hiçbir zarar gelmeyecek. Hicret etmenize lüzum yoktur.” buyurdu. Bunun üzerine yakınlarıma haber gönderip hicret etmeye lüzum olmadığını bildirdim ve Gümüşhânevî hazretlerinin buyurduğu sözü tuttum. Hakîkaten ailem ve yakınlarım düşmandan hiçbir zarar görmedi.
Sadık Rüya
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi anlatıyor:
“Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hocamız hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyasında, “İstanbul’a gel” diye çağırmış. Medîne’li, kendisi arap… Seyyid, Peygamber Efendimiz’in sülalesinden… O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul’a gelmiş. Bir rüya üzerine, Medîne-i Münevvere’den deniz yoluyla İstanbul’a gelmiş. Ama adres yok. İşte rüyada “İstanbul’a gel” dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan… Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:
-Sen Medine’li Muhammed filanca mısın?
-Evet!… demiş.
-Düş peşime!… demiş.
O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir hoca efendinin yanına girmişler. El öpmüş… Bir de bakmış ki rüyada kendisini İstanbul’a çağıran, gel diyen şahıs. O şahıs demiş ki:
-Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim? O şahıs demiş ki:
-Burası Gümüşhane’li Tekkesi… Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî hazretleridir.”
Ölüm Döşeği
Gümüşhânevî hazretlerinin vefatından hayli seneler sonra son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zat,
-Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Ahmed Ziyâüddin geliyor demiş ve biraz sonra da:
-Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: “Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun” diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir.
Yusuf’un Kokusu
Ne zaman kendi halifelerinden Of’lu Hacı Yusuf Efendi Trabzon’dan İstanbul’a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî hazretleri etrafındakilere:
-“Yusuf’umun kokusu geliyor” buyururlarmış.
Yağmur Duası
Yine bir talebesi anlatır: “Bir zaman yağmurlar yağmadı. Her yer kuraklıktan kavruldu. Bu sebeple sebze, meyve yetişmedi. Çok dua edildi lâkin kuraklık bir türlü kalkmadı. Bu sırada insanların hatırına Gümüşhânevî hazretleri geldi ve kalkıp huzuruna gittiler. Dua talebinde bulunup içinde bulundukları kuraklık hâlinden şikâyetlerini dile getirdiler: “Efendim! Etrafta zerrece su yok. Gökyüzünden rahmet bulutlan çekildi. Çeşmelerimiz kurudu. Her yeri kuraklık dehşeti kapladı. Susuzluktan hayvanlar ve küçük çocuklar yandılar. Ağaçlarımız kurudu, meyve vermez oldu. Ne olur himmet edip bir dua buyursanız.” dediler. Bunun üzerine Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri: “Söyleyin ben kime dua edeyim. İnsanlar nefisleri peşinde eğlenceye dalmış gaflette yüzüyorlar. Kötülük her yeri kaplamış, fısk günâh modalaşmış. Duâlarım bu kasvet ve zulmeti gidermez. Allahü teâlâ bu millete selâmet versin.” buyurdu. Gelenler çaresiz kalıp yine dua etmesi hususunda ısrarda bulundular: “Efendim! Ne olur merhamet ediniz. Biz günahkâr kimselere acıyınız. Dualarınız ile bu sıkıntıdan kurtuluruz.” dediler. Gümüşhânevî hazretleri gelenlere acıdı ve mübarek ellerini kaldırıp sıra ile evliyanın büyüklerinin isimlerini ayrı ayrı sayıp; Allahü Teâlâya dua ve niyazda bulundu. Daha dua bitmeden gökte rahmet yüklü bulutlar belirdi. Şimşekler çakıp bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sokaklardan dereler aktı. Her taraf suya kandı. Yeryüzü baştan başa hayat buldu. Allahü Teâlânın sevgili kulu Gümüşhânevî hazretlerinin duası ile Allahü teâlâ insanları sıkıntıdan kurtarıp arzularına kavuşturdu.
Zamanın Kutbu
Bir gün taşradan bir hoca efendi, Gümüşhânevî hazretlerinin dergâhına gelip hürmetle el öptü ve ağlamaya başladı. Kendisinden ağlamasının sebebi sorulunca, şöyle anlattı: “Efendim! Ben size daha görmeden âşık oldum. Bir şehirde vaizdim. Bir gün kürsüde vaaz ederken kulağıma; “Allah için bu zamanın kutbu, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” diye bir nida geldi. Bunun üzerine aklım başımdan gitti. Konuşamaz oldum. Ağlamaya başladım. Benim ağlamamı görünce, cemâat da ağlamaya başladı. Sonra güçlükle: “Ey müslümanlar! Hastayım. Vaaz edecek hâlim kalmadı.” dedim ve kürsüden indim. Eve gittim. Aklımdan gitmez oldunuz. Uyku uyuyamaz oldum. Ertesi gün mescide geldim ve kürsüye çıktım. Yine aynı nida geldi. Kendimden geçtim. Üç gün bu hâlim devam etti. Cemâat gelip: “Bu hâlin nedir bize anlat? Derdine derman olalım, tabip bulalım. Bizden saklama!” dediler. Bunun üzerine onlara: “Benim ilaç kabul etmez bir derdim var. Beni perişan eyleyen bir sevgidir, bir aşktır, gece gündüz kalbimi yakar, gözlerimden yaş akıtır. Camide vaaz ederken kulağıma gelen bir nida ile ben bu hâle geldim. O nida da: “Bu zamanın büyüğü Ahmed Ziyâüddîn hazretleridir.” nidâsıydı. Bunun üzerine bu zâta âşık oldum. Nerede olduğunu bir bilsem.” dedim. Cemâat dağıldı. Bir müddet sonra bana, sizden haber getirdiler ve nerede olduğunuzu öğrendim. Şimdi de mübarek huzurunuza gelerek sizleri görmekle şereflendim.” Hoca efendinin anlattıklarını dinleyen Gümüşhânevî hazretleri tebessüm edip: “Hoca efendi, Allahü teâlânın sevgili kulları kerametini açıklamaktan haya eder. İnsan, Allahü Teâlâya kul olmakla, ibâdet etmekle şereflenir, istikâmet doğru yolda olmak en büyük keramettir.” buyurdu ve onu talebeliğe kabul etti.
Vaaz
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir gün hocam Gümüşhânevî hazretlerinin huzuruna vardım. Niyetim taşraya gidip ilim öğrenmeye müsadesini istemekti. Daha bir şey söylemeden bana: “Oğlum! Şimdi sen falan yerdeki camiye git, oradaki müslümanlara nasihat et.” buyurdu. Ben de; “Peki efendim.” deyip buyurduğu camiye gittim. O günlerde Arabça gramer bilgilerini öğrenmekle meşgul olduğumdan başkalarına nasihat verecek bir durumum yoktu. Emir üzere camide vaaz için kürsüye çıktım. Her taraf dolmuştu. Şaşırdım. O halde iken hocamı hatırladım ve yardımını istedim. Çok geçmeden dilim çözüldü. Bülbül gibi anlatmaya başladım. Lâkin ne söylediğimi bilmiyordum. Herkes büyük bir dikkat ile dinliyordu. Söylediklerimi anlamaya gayret ettiğimde hakîkaten hikmetli sözlerdi. Bu bilgileri hocam Gümüşhânevî hazretlerinin himmet ve yardımlarıyla söylediğimi anladım. Ben ise bir tercümandan başka bir şey değildim. Onun yardımı ile güzel bir vaaz etmiştim. Bunun için Rabbime şükrettim.”
Hastalık
Bir talebesi şöyle anlatır: “Bir zaman hanımım hastalandı. Hastalığı günden güne arttı. Onun bu hâlini görünce ben de hastalandım. Aradan altı ay geçti. Hasta hâlimle abdest aldım ve kıbleye doğru oturdum. Rabbime yalvardım: “Yâ Rabbî! Günahkârım. Yüzüm kara. Lâkin derdimize derman istiyorum. Bu biçârelere yardım et. Belâları geri çevir. Bu günahkâr kuluna merhamet et. Şifâ veren sensin ey Rabbim!” diyerek gözyaşı dökerken birden Gümüşhânevî hazretlerini karşımda gördüm. Hayretler içinde kaldım. Zîrâ hocam altı aylık çok uzak bir yerdeydi. Tebessümle hâlimi hatırımı sorup bana ve hanımıma dua etti. “Üzülmeyin hiçbir şeyiniz kalmayacak!” buyurup gitti. O saatten itibaren bende ve hanımımda hastalıktan eser kalmadı. Bu, hocam Gümüşhânevî hazretlerinin keramet olarak bize yardımlarıydı. .
Parasız Sofiler
Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri bir gün sohbetten sonra talebelerinden beşini bir yere gönderdi. Talebeler hocasının emri üzerine yola çıktılar. Lâkin yanlarında vapurla karşıya geçmek için paraları yoktu. Bunun üzerine tekrar dergâha geldiler. Gümüşhânevî hazretleri onların döndüklerini görünce, gidin, buyurdu. Talebeler bir şey diyemeyip tekrar geriye yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra parasızlık sebebiyle dönmek istediler. Üç defa bu durum tekrarlandı. Dördüncüsünde yolda giderken karşılarına bir zât çıktı. Her birine birer kese altın verip, gitti. Talebeler arkasından bakakaldılar. Bu işte imtihan edildiklerini anladılar ve hoca sözü ve emri dinleyen kimsenin hiçbir işinde üzüntü ve sıkıntı çekmediğine ve işlerinin kolay olduğuna yakînen inandılar.
İt Ürür
Talebelerinden Aziz Bey anlatır: “Bir gün hocam Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerini ziyaret etmek için yola çıktım. Giderken bir tanıdığın evine uğradım. İçeride tanımadığım birkaç kişi vardı. Selâm verdim ve güler yüz gösterdim. Bu hâlimden ev sahibi çok memnun oldu. Bana nereye gittiğimi sordu. Ben de: “Niyetim büyük veli mübarek hocamı ziyaret etmekti.” dedim. Orada bulunanlardan biri: “Kimdir o zât?” dedi. Ben de: “Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleridir.” dedim. Meğer onlar, Ahmed Ziyâüddîn hazretlerine karşı nefsiyle mağrur kimselermiş. Benim bu cevâbım üzerine dayanamayıp: “Demek seni de aldatmış o!” dediler. Bu sözüne dayanamayıp ona: “Sus ey inkarcı kişi! Hocam aleyhinde konuşma!” dedim ve o kızgınlıkla yanlarından ayrılıp hocamın yanına gittim. Elini öpüp edeple huzurlarında oturdum. Hocam bana bakıp; “Evlâdım nereden geliyorsun bana anlat!” buyurdu. Bunun üzerine ben edeple: “Evden geliyorum efendim.” dedim. O tekrar bana: “Gelirken bir yere uğramadın mı? Bir kimse görmedin mi?” buyurdu. Ben hayret edip: “Efendim! Bir tanıdığım olan Tahsin Beye uğradım.” dedim. O: “Keşke uğramasaydın ve oradaki inkarcı kimseleri hiç görmeseydin.” buyurdu. Sonra da; “Evlâdım! İt ürür kervan yürür. Bu hakikatı şüphesiz herkes görmektedir. Sana söylenen sözlerden hiç incinme ve sabret. Zira meyveli ağaç taşlanır.” diyerek bana nasihatlerde bulundu.”
Kabristan Parmaklıkları
Aksiseda matbaası sahibi Ahmed Kibritçioğluna 1963 yılında bir tanıdığı şöyle der:
– Süleymaniye camii kabristanında Kanuni’nin türbesi yanında keramet sahibi bir velinin kabri vardır. Ahmed Bey bunun üzerine kabri ziyaret eder, Fatiha okur mezarın parmaklıklarının paslandığını görür, bir kutu boya ve fırça alarak parmaklıkları boyar. O gece rüyasında ak sakallı, nurani bir pir elinden tutar ve Kabe’nin etrafında tavaf ettirir. Ahmed Bey bu rüyadan sonra Gümüşhânevî’nin o günkü halifesi Mehmet Zahit Efendi’ye intisap eder. Bundan sonra da kendisine her sene hacc yapmak nasip olur. Hacc’dan ayrı sık sık umreye gitmek de nasip olur.
Şemâili
On sekiz yıl boyunca, oruç tutulması haram olan günler dışında ki günleri oruç tuttular. Yatsı namazından sonra konuşmayı sevmezlerdi. Yatsı abdestiyle sabah namazını kılarlardı. Gayet kanaatkâr yaşarlar çok zaman katıksız ekmekle yetinirlerdi. Eline geçen parayı fakirlere dağıtırlardı.
Geceleri zikir ve ibadetle meşgul olurlar, gündüzleri talebe yetiştirmekle uğraşırlardı. Kaylule vakti oturdukları yerde yüzlerine havlu örterek biraz kestirmek suretiyle uyku ihtiyaçlarını giderirlerdi.
Son zamanlarında yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hâsıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, asasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.
Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müritleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemaili şu şekildeydi:
Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, geniş alınlı, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı tıraşlı ve beyaz sakallı bir zat idi. Başlarına nakşi tacı ve beyaz imame sarar, beyaz cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi. Sadeliğe riayet ederlerdi.
Vefâtı
Gümüşhânevî hazretleri 7 Zilkade 1311/13 Mayıs 1893 senesinde sabahleyin saat on sularında ansızın gözünü açıp “Hepsini isterim Ya Kibriyâ’!” diyerek dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir. Yine Hüseyin Vassaf’ın tanıklığıyla o gün İstanbul adeta bir matemgâh olmuştur. Mübarek naaşları binlerce kişinin katılımıyla Süleymaniye Cami-i Şerifi’ne nakil olunmuş, Kanuni Sultan Süleyman merhumun türbesi bitişiğindeki kabre defnolunmuştur. Yanlarındaki kabirde zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.
Vefatı üzerine halifelerinden irfan ehli Kolağası Fevzi Efendi şu tarih beytini söylemiştir:
“Söyledi Fevzî mücevher tarihi feryâd idüp
Fahr-ı bezmim mürşidim pîrim efendim el-firâk”
Yani: “Fevzi, feryad ederek bu mücevher gibi tarihi söyledi: Zamanımın övünç kaynağı, mürşidim, pirim, efendim. Ah ayrılık!”
Bu beytin ikinci mısrası ebced hesabı ile vefat yılı olan hicri 1311 yılına tekabül etmektedir.
Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin Süleymaniye Camii Şerifi avlusunda, Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi’nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:
“Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu!
Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ’dır bu!
Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne,
Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!..
Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir!
Saray-ı kalbini pâk eyle bâb-ı evliyâdır bu!
Şu’a-ı dürr-i vahdet, menba’-ı ilm-i ledünnîdir.
Mükemmil vâris-i şer’-ı Mahammed Mustafâ’dır bu.
Hilâfet müddetinden, “ircii” vaktine dek Hakk’a,
Tarîk-i Hâlidî’yi neşr eden, Hakk-reh-nümâdır bu.
Oku bir ihlas ile bir Fatiha, kalbinde daim tut
Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!”
Sene 1311, 7 Zilka’de (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00)
Ayak ucundaki taşta ise şunlar yazılıdır:
Muhaddisin-i Kiramdan Fahrül-Meşayıh Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin ruhu mukaddeslerine el-Fatiha…
Yanı başındaki kabirde yatan muhterem zevcelerinin mezar taşında da devrin önemli şairlerinden Muallim Naci merhumun şu beyti yazılıdır:
“Hak perestim, arz-ı ihlas ettiğim dergah bir
Bir nefes ayrılmam tevhidden Allah bir”
Yani: “İhlâs arz ettiğim kapı birdir, Allah’ın kuluyum. Bir nefes tevhid ehli olmaktan ayrılmadım, Allah birdir.”
Ayak ucundaki taşta ise: “Muhaddisini Kiramdan Kutbu Rabbani ve arifi Sübhani gavsul-vasilin Gümüşhanevi el-Hac Ahmed Ziyaüddin Efendi Hazretlerinin zevce-i tahiresi ve Şeyhul Haremi Nebevi Hacı Emin Paşa kerimesi Tacul-Muhadderat Hace Seher hanım ruhuna Fatiha.” diye yazar.
Halîfeleri ve Tesiri
Hâlidiyye’nin Ziyâiyye kolu’nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî (ks), pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir.
Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî’nin tesir sahası yalnızca İstanbul’la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini artırmış, müslümanların uyanmasına ve İslam’ın ihyasına büyük gayret sarfetmişti.
İstanbul başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, Kazan’dan Komor Adaları’na, Mısır’dan Medine’ye Çin’den Afrika’ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatını ve tasavvufî düşüncelerini halîfeleri devam ettirmiştir.
Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı’nın bulunduğu 1976’da İstanbul’da tertip edilen İslam Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) hazretleri’ne bildirilmiştir.
Gümüşhânevî’nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgaz’lı Muhammed Eşref Efendi Pekin’e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekin’li müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hoca Efendi’ye bundan sonra Çin’li Hoca denilmiştir.
Gümüşhânevî (ks) II. Hac yolculuğu dönüşünde Mısır’a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Salim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa’dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta’da halen faal bir Gümüşhaneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulü’d-Dîn Fakültesi Dekanı olan Cûde Ebu’l-Yezîd el-Mehdî adında bir zat devam ettirmektedir.
Gümüşhânevî’nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi, imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine’de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.
Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî’nin Kazan ve Kafkasya’da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.
Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî (k.s.) Düzce’de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce’nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Cami bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî’nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892’de bir tekke yaptırdı. 1926’da vefatına kadar otuzbeş sene burada hizmet etti.
Halifelerinden Ünye’li Yusuf Bahri Efendi 1869’da Gümüşhânevî’den icazet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi’nde müderrislik yapmış, 1872’de Ünye Müftülüğü’ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.
Nallıhan’lı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886’da seyr-u sülûkunu tamamlayarak hilâfet icâzeti almıştır. Memleketi Nallıhan’a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği’ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.
Ankara’lı Ahmed Hilmi Efendi, Gümüşhânevî’den hilafet aldıktan sonra, İzmit’te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma camilerinde ifa ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatme-i Hâce yaptırmıştır. Tarikatı yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.
Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlak ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî’nin halifelerindendir. 1955’de vefat etmiştir.
Gümüşhânevî hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılar’lı Ali Efendi’dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı’nda yetişmiş, hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek tâlim-terbiye, tebliğ ve irşat hizmetlerinde bulunmuştur. 1910’larda açtığı medresesindeki irşat faaliyeti 1924’de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür.
Gümüşhâneli Dergâhı son şeyhi Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin babası Halil Necati Efendi’yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılar’lı Ali Efendi’nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.
Mahmud Es’ad Coşan Hoca Efendi’nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi’nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş, Fatih Medreseleri’ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî’ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî hazretleriMolla Abdullah Efendi’yi çok severlermiş. Hatta bir kere “sen benim oğlum ol” diye iltifat eylemiştir.
Molla Abdullah Efendi, Çırpılar’lı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi’nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi’ye intisap eylemiştir.
Çırpılar’lı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapmıştır. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefat eylemiştir.
Gümüşhânevî’nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi’nin irşadı ile görevlendirilen “Şeyh Efendi” diye bilinen Osman Niyâzî Efendi’dir (1828/1909).
Nakşî halifesi olarak Varda’ya (bugünkü adı Rize İkizdere’nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Camii Medresesi Müderrisliği ve caminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda’nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi’ne geçer. Burada bir cami-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefatına kadar 14 yıl burada hizmet eder. Gümüşhânevî’nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce’deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.
Bunlardan başka Ziyâiyye’yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam’da Yusuf en-Naşuki (1318/1900), Kırım’da İsmail el-Kırımî, Erzincan’da Hasan el-Erzincanî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı’nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî (1328/1910), Düzce’de Hasan Hulusi Efendi, Of’ta Huccetü’s-Sâlikîn müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.
Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşad hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.
Gümüşhanevi dergâhı daha sonraları da sosyal hayatta oldukça tesirli olmuştur. Gümüşhane dergâhının son dönem şeyhi Mehmet Zahid Kotku döneminde siyasete de oldukça tesir etmiş, bir dönem birçok bakan bu dergâhın manevi ikliminden beslenmiştir.
Mektûbu
Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretleri Mısır’da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi (k.s.)’nin şahsında bütün müridlerine hitap eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifetin on makamını, “usûl-i aşere” prensibi içerisinde izah etmektedir.
Tarikattan olan on makam:
o 1. Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad,
o 2. Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip, itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek,
o 3. Havf ve reca arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksadda müstakim olmak,
o 4. Kişiyi boşuna övünmeye sevkeden süs ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.
o 5. Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek.
o 6. Nefs ve şehveti kırarak, ahlakı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah’a yaklaşmaya çalışmak.
o 7. Rahat ve huzur veren şeylerden uzak bulunarak, seyr-ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.
o 8. Nefs, şeytan, heva ve havatırı yok etmeğe gayret göstermek.
o 9. Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.
o 10. Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basîreti elde etmek.
Vasiyetleri
o · En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatme-i Hâce icra edilmeli, mümkünse Kur’ân’ın tamamı, üç de biri okunmalı cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima rabıta ve huzûr me’allah’a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.
o · Yiyecek ve içecekleri helalinden, huzur, rabıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.
o · Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.
o · Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.
o · Tarikat ehli olan kimse, def’i kabz için evliya kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere rabıtaya devam etmeli tasavvuf kitaplarını okumalıdır.
o · Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup, üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.
o · Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkatın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr-u sebât gösterilmelidir.
Sözlerinden
o · Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah’ı sevmek, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah’la beraber sevebilmek.
o · Aşk, bütün his, irade ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah’a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlat, dünya ve her türlü alakadan koparak, Hâlık’a hasret duymaktır.
o · Günahlardan kurtuluşun en kestirme yolu, muhabbetullah ve cemalullah’a aşk ve şevk ile bağlanmaktır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.
o · Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.
o · Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma’mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, firasetinde yanılmaz. Fakat firaset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk’ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.
o · Tarikatların muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlarda müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve iki dünya saadetine erer.
Nasihatleri
o · Mahviyet ve tevâzu icâbı, kendinizi daima câhil ve avam addediniz.
o · Amelleriniz, tahsilleriniz ve ahlakınız bakımından âlim olunuz ve nâsa akılları ereceği kadar söyleyiniz.
o · Birbirinize arka çevirmeyin, buğz etmeyin, ayrılmayın, haset etmeyin, kardeş olun.
o · Alimlerin zalimlerinden ve inatçılarından olmayınız.
o · Daima müzakere ve Hakkı izhar için ilminizi ve tetebbularınızı arttırınız.
o · Cemaate, Cumaya, bayrama, evradlarınıza vaad ve ahdinize riayetkâr olunuz.
o · Cemaati, zekatı, haccı, orucu, emaneti emr-i bil ma’rufu terk edenlere yakın olmayınız.
o · Avretlerini açanlara, gençlere yani saç ve sakalı bitmeyenlere yakın olmayınız ve kadınlara benzemeyiniz.
o · Muhkem binalar ve kabirlerini taş ve kireçle yapanlara yakın olmayınız. Binalara kurban kesmeyiniz.
o · Faiz, haram nesne ve yetim malı yemeyiniz ve yiyenlere yakın olmayınız.
o · Zulmen gasb olunan malı yemeyiniz ve gâsıplara yakın olmayınız.
o · Ulemaya, meşayiha ve valideyne eza etmeyiniz. Kalplerini kırmayınız ve inat etmeyiniz.
o · Sakallarınızı kesmeyiniz ve kısaltmayınız. Âdette hey’ette Yâhud ve Nasârâya benzemeyiniz.
o · Ehl-i zinaya, livataya, deyyuslara, fuhuş işleyenlere, rüşvet alanlara yakın olmayınız.
o · Dalâlet fırkalarına, ilhadcılara, sihirbazlara, tembellere, tenâsuha inananlara yakın olmayınız.
o · Kahinlere, yıldızlara bakanlara, falcılara, cin ve ifrit sahiplerine yakın olmayınız.
o · Huddâm sahiplerine, vefk sahiplerine, gizli şeyleri bilirim diyenlere yakın olmayınız.
o · Tılsım bilgilerine, ilm-i felâsifeye ve sözlerine yakın olmayınız.
o · Her nevi şarap ve müskirât içenlere yakın olmayınız.
o · Her çeşit ilaca ve ecnebi memleketlerinden gelen ilaçlara ve küffâr eliyle yapılan eşyaya yakın olmayınız (kendiniz yapınız demektir.)
o · Ressamlara, oyunculara, çalgıcılara yakın olmayınız.
o · Vücutlarına dövme yapanlara ve saçlarını siyaha boyayanlara yakın olmayınız.
o · Ecnebî, yani yabancı, nikahla helal olan kadınlara bakmayınız ve yakın olmayınız.
o · Kefere, putperest ve müşriklerin kestiklerine yakın olmayınız.
o · Ashab-ı kirama ve evliyaullaha sebbedenlere, müçtehidîn, sâdat ve selefe ta’n edenlere yakın olmayınız.
o · Harp meydanından, taundan, vebâdan, itaat-i meşayihten ve u’lul emre itaattan kaçanlara yakın olmayınız.
o · Taamlara ve cenazelerdeki bid’atlere yakın olmayınız.
o · Nemmamlara ve Kur’an ve hadisten gayri şeylere taviz edenlere yakın olmayınız.
o · Hiç bir israfa ve israfçılara yakın olmayınız.
o · Diyârı küfürden gelen yağ, şeker vesâir yiyeceklere, kab ve esvaplara yakın olmayınız. (kendiniz yapınız demektir.)
o · Zalimlerin kapısına, oyun, eğlence ve töhmet yerlerine (plaj, dans yeri, balo ve emsali) yakın olmayınız.
o · Evkâfın sattığı emlâke, fâsit ve noksan alış verişe, ham meyvaları alıp satmaya ve vakıf malını tebdil ve tağyire yakın olmayınız.
o · Kuş uçurmaya, nefes ve celbi havas ve da’vet-i cine yakın olmayınız.
o · Kefere sözlerine ve haram sözlere ve efrenc sözlerine (şehinşah gibi) yakın olmayınız.
o · Amirlik, imamlık, kadılık gibi şeylere ve salihleri azil, zalimleri ta’yine yakın olmayınız.
o · Ayakta, yollarda ve mübarek yerlere işemeyiniz.
o · Yolları kapatmak ve onlara pislik dökmek ve geçenlere eza veren muzır şeyleri atmaya yakın olmayınız.
o · Zühd, verâ’, velâyet, keşif, kerâmet, ilhâmât, Allah’ı ve Resûlullâh’ı gördüm iddiasında bulunmayın.
o · Yüksek binâlara, köşklere, bineklere ve her türlü ziynet ve zâyiâta yakın olmayın.
o · Mescidlerde seslerinizi yükseltmeyin ve çocuk, deli ve dilenci sokmayın.
o · El ve başla selam vermeyin. Alimden gayrının elini öpmeyin. Hiç kimseye eğilmeyin ve sarılmayın.
o · Kuş uçurmayın, süt kuzusunu kesmeyin, evde köpek bulundurmayın.
o · Hakdan meyleden müftilere ve muhaddislere, dinini bilmeyen doktorlarla, müflis tacirlere yakın olmayın.
o · Hırsızlara, hainlere, ganimetten çalanlara, harbden kaçanlara, yetim malı ve haram yiyenlere yakın olmayın.
o · Baston ve her çeşit küffar adetlerine yakın olmayın.
o · Memleketin saadet ve selameti için siyaseti sağlam ve dürüst yapın.
o · İcrâi hudûd-ı şer’iyeye ve erkân-ı dine ve mazlûmlara yardım ediniz.
o · Zulmü terk ile bütün maâsîden istiğfâr ediniz.
o · Hak sahipleriyle helâllaşın, kimseyi incitmeyin ve tahkir etmeyin.
o · Bütün işlerinizi ve niyetlerinizi tashîh ediniz.[7]
Prof. Dr. M. Es’ad COŞAN Hocanın Dilinden GÜMÜŞHANEVİ HAZRETLERİ
Dr. Abdüllatif Duygulu
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Hocamız, nisbestinden de belli olduğu gibi, Gümüşhane’dendir kendisi… Küçük yaşta İstanbul’a gelmiş, tahsil-i ulûm eylemiş. Kendisini, Halid-i Bağdadi Efendimiz’in halifelerinden bir zat mânevî işaret üzerine İstanbul’a gelip irşad eylemiş. Ondan sonra Nakşi Tarikatı’nın öğrenimi ve öğretimi ile meşgul olmuş.
Amma, güzel olan taraf, yâni benim şahsen belki böyle büyükleri ölçmeğe hakkım ve haddim de olmaz ama, hayran olduğum taraf şu ki, bir çok kitapları var… Umumiyetle hadis ilmi üzerinde yazılmış eserleri var… Yâni bu eserlerini daha ziyade hadis üzerinde yazmış. Fıkıh üzerinde ve daha başka konularda da var. Böylece bu eserleriyle, son asrın en büyük muhaddislerinden olmuş. Hâtimetül Muhaddisîn diye lakab kazananlardan birisi olmuş. Bunu bir Arap söylüyor. Yâni yazmış olduğu bir eserin başında, muhaddislerin hayatlarını yazarken, bizim hocamız, şeyhimiz Ahmed Ziyâeddin-i Gümüşhanevî Hazretleri’ni de böyle bahis konusu etmiş.
Gümüşhâneli Hocamız da, -Allah bizleri büyüklerimizin şefaatlerine nail eylesin, yolundan ayırmasın- bize tarikat terbiyesi olmak üzere, bu Râmûzül Ehadîs seçme hadis mecmuasını hazırlamış, seçmiş. Kendisi hadis alimi olmak dolayısıyla, çeşitli esrarlı şeyleri de bilmemiz için bazı zayıf hadisleri de koymuş.
Bazıları hücum ediyorlar: “-Râmûzül Ehàdîs’te zayıf hadisler var!” diyorlar.
Hocamız hadis âlimi, biliyor ama bizim mânevî bir takım esrara da âşinâ olmamız için işaretler var; bir takım rumuzlu, esrarlı şeyler var; bilelim diye onları da koymuş ve arkasından da yazmış olduğu şerhte, izahını zaten kendisi vermiş.
“Baştan sona bu hadis koleksiyonunu muntazam bir şekilde okursanız, okursa benim dervişlerim; şöyle şeriate bağlı bir derviş olur, bayağı bir hakikatli âlim olur.” diye bildirmiş. Allahu Teâlâ Hazretleri bizi Peygamber Efendimiz’in yolunda daim eylesin…
Bir müjdeyi çok heves ederek dâima, yâni ona ereyim diye iki müjdeyi peşinde böyle yana yakıla Rabbimden istiyorum. Allah sizlere de, bizlere de nasib eylesin: “Ümmetin fesada uğradığı zamanda, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine sarılanlara yüz şehid sevabı verilecek!” diye bir hadis-i şerif var… Allah-u Teâlâ Hazretleri kadirdir. Gerçekten de zor. (1)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız, Camiü’l-Usül isimli tarikat kitabımızda diyor ki: “Bütün tarikatları inceledim. Bütün tarikatlarda müşterek olan esas hizmet’tir.” Yani, her tarikatın kendine göre ince farkları vardır ama, bütün tarikatlarda ortak olan, müşterek olan nedir? Hizmet’tir. Yani, derviş hizmet edecek! Sevap kazanmak için, Allah’ın rızasını kazanmak için!
Yol, hizmet yoludur. Hizmet edeceksin kurda, kuşa, leyleğe, kediye, kuzuya, köpeğe, insana, insan-ı kâmile. Her şeye hizmet edeceksin! Hizmet ederse, izzet bulur insan.
Onun için hizmet edeceğiz. Faydalı olmanın yolunu arayacağız. Çeşme mi yapabiliriz? Köprü mü yapabiliriz? Çamuru mu yok edebiliriz? Yemek mi yedirebiliriz? Hastaya mı yardım edebiliriz? Yetime, yoksula, dula mı bakabiliriz? Etrafımızı böyle projektör gibi tarayacağız. Hizmet edeceğimiz yeri arayacağız, hizmet etmeye çalışacağız. Neden? Hizmet eden izzet buluyor, Allah’ın rızası öyle kazanılıyor; onun için… (2)
* * *
Bizim Gümüşhaneli Hocamız ne yapmıştır Nakşibendiliğin Halidiyye kolunda? Tabii onlar bir şey yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıyorlar, üstadlarını aynen takib etmek arzusuyla hareket ediyorlar. Ama kendiliğinden ortaya çıkan bir enterasan durum var. O enterasan durum şudur ki, tasavvufî bir camiada, o üstadımız -cennet mekân, rahmetullahi aleyh- bir hadis kolleksiyonunu ders kitabı olarak ortaya koymuştur. Bu, tasavvuf tarihinde çok mühim ve önemli bir hadisedir. Ve Gümüşhaneli Hocamız buyurmuştur ki:
“-Bizim şu hadis kolleksiyonumuzu dikkatle okursanız, kısa zamanda muhakkik bir âlim olursunuz!”
Aynı sözü başka kimselerden bazı kimseler hatırlayacaktır. Meselâ, Said-i Nursî merhum diyor ki: “Risâle-i Nurları okursanız, kısa zamanda bir muhakkik âlim olursunuz.”
Risâle-i Nur okumakla hadis-i şerif okumak arasında muazzam fark vardır muhterem kardeşlerim!..
Bizim yolumuzun, müslümanın yolunun şeriatin çizgisinden kaymaması için emniyet, hadis-i şeriftedir. Hadis-i şerife sarılmadığınız zaman, şeriatin çizgisinde devam edemezsiniz, kayarsınız. Çünkü şeriatin çizgisi kıl kadar incedir, kılıç kadar keskindir. Ona ancak hadis-i şerife sarılarak, hadis-i şerif yolunda yürüyerek, takvâ yolunu yol edinerek, ihlâs ile hareket ederek ulaşabilirsiniz.
Onun için bizim yolumuz -Allah’a hamd ü senâlar olsun ki, bize bu yolu nasib etmiş Mevlâmız- bütün yollardan daha ileridir. Bunu şahsî bir övünç veya bir reklam ve bir propaganda sözü olarak söylemiyorum; Allah’a hamd ü senâlar olsun diye, bir tahdis-i nîmet sadedinde söylüyorum.
Biz tasavvufa karşı, dine karşı, millî kültürümüze karşı, tarihimize karşı, her türlü ileri geri, abuk sabuk, düşmanca sözlerin söylendiği bir ortamda yaşadık. Her türlü zehirli şerbeti bize sundular. Biz o şerbetlerin tadlarını tattık ama yutmadık. Dilimiz o tadları biliyor. Biz bütün bu çeşitli yollar arasında bu yolu benimsemişsek, elhamdü lillâh bu büyük bir nimettir. (3)
* * *
Şimdi bizim büyük hocamız Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri; Nakşî, Kadirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarikatini bünyesinde toplamış Halidiyye kolunun meşhur bir şahsiyeti. Batılıların ve Arapların yazdığı kaynak kitaplarda da ismi olan şahıs. Tekkeye ders kitabı olarak bir hadis kolleksiyonu hazırlamış; Râmûz el-Ehâdîs isimli, onu koymuş. Diyor ki:
“Bu hadis kitabını okuyun!.. Bunu okuduğunuz, hazmettiğiniz zaman iyi bir müslüman olursunuz; bayağı da bir âlim olursunuz.”
Yâni, tasavvuf ama nereye dayalı?.. Hadis-i şerife dayalı… Nereye dayalı?.. Kur’an-ı Kerim’e dayalı… Böyle olunca tasavvuf, ana çizgide, cadde-i kübrâda yürümüş olur. Yanlış yollara, çıkmaz sokaklara sapmamış olur. Patikalara, çamurlu yerlere girmemiş olur. İlk safiyetini, ilk çıkış zamanındaki güzelliğini korumuş olur. (4)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız hadis âlimi, ciddî âlim… Gece uyku uyumazmış. Dâimâ ilimle, irfanla, irşadla meşgul olurmuş. Kitap yazmış, tasavvuf konulu… Ne diyor?.. “En yüksek makam, aşk makamıdır.” diyor.
Nereden geliyor bu benzerlik?.. Çünkü, Ahmed-i Yesevî Abdülhâlik-ı Gücdevânî Hazretleri’nden, Nakşî Tarikatı’nın Hâcegâniyye kökünden feyz almış. Hacı Bektâş-ı Velî de, Ahmed-i Yesevî’den feyz almış. Bizim Gümüşhaneli Hocamız da, yine Nakşibendî Tarikatı’nın İmâm-ı Rabbânî kolundan, Müceddidiyye kolundan feyz alarak aynı noktaya çıkıyor. (5)
* * *
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz, şu bizim hadislerini okuduğumuz zât, Râmûzül Ehâdîs’i tertib eden şahıs… Onun bir menkıbesi.
Yeni ekspres yola çıktık İstanbul’dan, “Otomobilimizin benzini az, ilk benzinciye uğrayalım!” dedi arkadaşlar. İlk benzinciye uğradık. Benzinci tanıdık, müslüman bir insan…
“-Yâhu, biz seni çok seviyoruz, sen kimsin, nerelisin? Hatırlat bir daha…” dedi:
“-Ben Maraşlıyım.”
“-E, seni çok seviyoruz, neden?..”
“-Çünkü, ben de Nakşî Tarikatındanım.” dedi.
Biz Nakşî’yiz ya, kardeşlik damarı çekiyor yâni…
“-E, nasıl Nakşî oldun?”
“-Hocam, bizim aslımız seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundanız biz… Benim Dedem Muhammed Vehbi Medine’de iken, -Arap yâni, seyyid, Peygamber Efendimiz’in soyundan- rüya görmüş. Rüyasında bir şahıs demiş ki:
“-Ben filâncayım, İstanbul’a benim yanıma gel!” demiş.
O da:
“-Baş üstüne…” demiş.
Uyanmış rüyadan, ertesi gün hazırlığını yapmış yola çıkmış. İstanbula gelmiş. Medine’den İstanbul’a geliyor bir rüya üzerine… İnmiş vasıtadan; nereye gidecek, kimi bulacak bilmiyor. Eminönü’nde giderken, omuzuna birisi vurmuş. O tarafa dönmüş.
“-Sen Medine’den Muhammed Vehbi misin?..”
“-Evet…” demiş, şaşırmış.
“-Düş peşime, takıl peşime!..” demiş.
O önde, bu arkada gitmişler. Nereye?.. Şimdiki vilâyet binasının olduğu yerin karşısındaki bir binaya… Bir şahsın karşısına çıkartmışlar bunu,
“-Öp bakalım elini!” demişler.
Bakmış, rüyada “Gel bakalım İstanbula!..” diyen şahıs, yâni Gümüşhaneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz Hazretleri… Medine’deyken çağırmış rüyada, o da kalkmış, gelmiş.
“-Gir bakalım halvete!” demiş.
Yâni erbaîne, kırk günlük eğitime girmiş. Ondan sonra icâzet almış. Sonra Gümüşhaneli Hazretleri, onu Maraş’a irşada göndermiş. Bu bizimle konuşan şahıs onun torunu, sevmemiz ondan; muhabbet, bağlılık ordan geliyor. (6)
* * *
Eskiden mürşidler, bir müride ders vermeden onun kabiliyetlerine ve sâiresine bakarlarmış; olmazsa, başka dergâha gönderirlermiş. Bizim Hocamız’dan gördüğümüz, merhametinin çokluğundan, herkesi kabul etmekti. Ama Gümüşhâneli Hocamız’dan görülen; benim dedem Gümüşhâneli Hocamız’a amcamla beraber gelmiş, dedeme vermiş, amcama vermemiş. Aynı köyden iki kardeş geliyor, birisine veriyor, birisine vermiyor. Böyle şeyler olabilir. (7)
* * *
Büyük dedem Molla Abdullah, oğlu dedem Molla Mehmed’i diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul’a getirmiş ve Fatih medreselerine yerleştirmiş ve herhalde o zamanlarda Gümüşhanevî Hazretleri’ne intisab eylemiş. Gümüşhanevî Hazretleri o büyük dedemi çok severmiş, hattâ bir kere “Sen benim oğlum ol!” diye teklif ve iltifat eylemiş. (8)
* * *
Cevşen, bir çeşit duadır. Cevşen-i Kebir denilen dua, bizim Gümüşhaneli Hocamız’ın Mecmuatül-Ahzâb’ında vardır. Said-i Nursî rahmetli, çok sevmiş bu duayı ve ordan almıştır. Risâle-i Nur talebesi kardeşlerimiz okurlar. Güzel bir duadır. (9)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız, saçları dökülse aldırmazmış da, sakalından bir kıl dökülse toplarmış. Onu muhafaza eder ve gömermiş. Neden?.. “Sakalı ibadet diye bıraktım. İbadetten olan bir şeyin ayaklar altında kalmasına razı olmam!” dermiş. İnceliğe bak!.. Saçı insan ibadet diye uzatmıyor, normal olarak uzayabiliyor. Ama sakal ibadet olarak bırakıldığından, kılı yere düştüğü zaman alırmış. Büyük insanların inceliklerine bak!.. (10)
* * *
Râmûzül Ehâdîs’i yazan Gümüşhaneli Hocamız da, bazı hadisler için: “Bu hadis takibata uğramıştır hadis âlimleri tarafından…” diye belirtmiştir. Bazı tabirler var, hadis âlimlerinin “Lâ şey’, mevdu’ vs.” dedikleri şeyler var… Onları almış Gümüşhâneli Hocamız… Gümüşhâneli Hocamız mevzu hadisi bilmez bir insan değil…
Ama şundan kaynaklanıyor… Mekke-i Mükerreme’de bir âlimle konuşmuştum. Çok zarif bir insan, büyük bir âlim, Peygamber Efendimiz’in de sülâlesinden… Ben böyle biraz açtım da meseleyi; kısaca dedi ki:
“-Mutasavvıflar hüsn-ü zanla bakmış rivayetlere, hadis âlimleri de kaşlarını çatarak, keskin nazarla bakmışlar. Biraz böyle sert davranmışlar.” dedi.
Mesele biraz ordan kaynaklanıyor. Bir de Hocamız, bir mevzu hadisi yazsa bile, “Bu hadis mevzudur.” diyor arkasından… Altında da o mânâyı te’yid eden birkaç hadis-i şerif getirerek: “Bak buna bazı âlimler mevzu demiş ama, esas itibariyle bunun bir mânâsı vardır; o mânâyı bilmenizi istiyorum!” demiş oluyor. Bir mürşid olarak, o konunun bilinmesini istiyor.
Biliyorsunuz, mevzu hadis bile olsa, söz güzel olabilir, tatlı olabilir. Onun için Süyûtî mevzu hadislerle ilgili kitabına: “El-Leâlî el-Mesnûat: Yapma İnciler” diyor.
Neyse, o kardeşimiz tenkid etmiş. Hadis âlimleri biraz böyle fazla sert oluyorlar, tenkid ediyorlar. Etsin ama, tenkidin de ilmî âdâbı vardır. Ulemanın ihtilâfı vardır. Çağların değişmesi ile yeni gelen insanların öğrendiği bazı bilgiler dolayısıyla, eskileri tenkidi vardır. Çok samîmî bir İslâm âlimi Gazâlî’nin bazı fikirlerine katılmayabilir. Çok samîmî bir zât, Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri’ne iştirak etmeyebilir. İmâm-ı Rabbânî şu kanâattedir de Muhiddîn ibn-i Arabî Hazretleri şu kanâattedir… vs. Bu ayrı mesele, bunlar olabilir.
Ama ben tekkemizde ders kitabının bir hadis kitabı olmasını çok büyük bir şey olarak görüyorum, çok güzel bir işaret olarak görüyorum. Kardeşlerime söylerken, “Riyâzüs-Salihîn’i okuyun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın neşrettiği sahih bir hadis kitabıdır. Toplantılarınızda onları okuyun!” diye söylüyorum. (11)
* * *
Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed ibn-i Süleyman el-Arvâdî Hazretleri, tek bir şahıs için, Gümüşhânevî Ahmed Ziyâeddin Efendimiz için İstanbul’a gelmiş, kendisini bulmuş ve “Sırf seni irşad etmek için buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!” diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.
Böylece Hindistan’dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gidip, Nakşî Tarikatı’nı kaynağından, Müceddidiye şûbesinden, yâni Ahmed el-Fârûkî es-Serhindî’nin mensub olduğu Müceddiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî Hazretleri’nin tam rızasını alarak Bağdat’a getirdikten ve yerleştirdikten sonra ve bütün Ortadoğu’ya yaydıktan sonra, böylece Gümüşhâneli Hazretleri’yle İstanbul’a geçmiş oluyor Nakşî Tarikatı…
Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu’da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu’nun ismi bence Nakşibendistan olsa, Nakşibendiler diyarı olsa revâ… Çünkü her tepede bana bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensuplarını gördüm.
Allah makamını âlâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz bizzat kendisi Urfa’ya da gelmiş. Hattâ torunu Urfa Ulu Camisi’nin kabristanında, hazîresinde medfundur. Torunu orda vefat etmiş. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla tarikatı oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul’a böylece aşılanmış oluyor Nakşî Tarikatı…
Nakşî Tarikatı’na Anadolu 15. Yüzyıl’dan, Molla İlâhî’den beri bilir. Fakat bu yeni bir şevk getirmiştir.
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri, 1311 hicrî [1893 milâdî] yılında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hal kitaplarına, biyografi kitaplarına büyük bir fakih ve muhaddis olarak geçmiştir. Ulûm-u şer’iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimse… Tabii, tarikatın, tasavvufun şeriata tam, sağlam bir şekilde bağlı insanlar tarafından öğrenilmesi ve öğretilmesi son derece önemli bir olaydır.
İşte o koldan Gümüşhânevî Hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi… Üç sene de Mısır’da kalmıştır. Halifelerini Anadolu’nun her yerine, Kafkasya’ya, Mısır’a ve Ortadoğu’ya yaymıştır. Böylece onun çalışmalarıyla, Nakşî Tarikatı son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harblerde Devlet-i Aliyye’nin korunmasında, bu sufi âlimlerin cihada da iştirakleriyle çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.
Ahmed Ziyâüddin Efendi Hazretleri’nden sonra Gümüşhânevî kolu devam etmiştir. Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri, onlardan Ömer Ziyâeddin ed-Dağistânî Hazretleri’nden, İstanbul’da asker iken tarikata girip el almıştır.
Sanıyorum Ömer Ziyâeddin Hazretleri’ni de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir. Çünkü kendisi hem Kur’an-ı Kerim hafızı, hem de Buhârî-yi Şerif hafızı idi. Buhârî-yi Şerif’i ezbere bilen müstesnâ insanlardandır. Altı saatte Kur’an-ı Kerim’i başından sonuna hatmettiği rivayet edilir. (12)
* * *
Gümüşhaneli Hocamız diyor ki: “Bizi seven, bizim kitaplarımızı okuyan bizdendir.” Bu bir gönül bağıdır, esas itibariyle böyledir. Fakat aynı zamanda, Peygamber Efendimiz’e bağlılık gibi bir bağlılık olduğu için, biraz daha yakın bir tanışma halinde olması temenni edilir. Gelemiyorsa, birisiyle haber gönderir; vekâleten konuşur, ders veririz. Böylece özel olarak, belirli olarak irtibat kurmak faydalıdır. (13)
* * *
Süleymaniye’de, cennetmekân Kanûnî Sultan Süleyman’ın türbesinin yakınında Hocamız’ın kabri… Türbesinin girişinde, sol tarafta Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin Efendimiz’in muhterem valide hanımla beraber kabirleri var. Oradan biraz daha ileri gidince de sıra sıra Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlerinin kabirleri var. (14)
* * *
Tarihî çevreyi korumak, mefâhirimizi korumak… Ne yaptık meselâ, gittik Gümüşhâne’de bir Gümüşhâneli toplantısı yaptık, iki gün sürdü. Vali geldi, belediye başkanı geldi, profesörler geldi, herkes geldi. Gümüşhâneliler dediler ki:
“-Yâhu, bizim böyle dünyanın tanıdığı, dünya çapında yetiştirilmiş bir âlimimiz varmış da, sizden öğrendik; Allah sizden razı olsun!” dediler.
Bilmiyorlar Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz’i… Padişahlar elini öpmüş, hürmet etmiş. Mısır’da talebeleri var, Endonezya’da talebesi var… Herkes tanıyor, seviyor, biliyor, hürmet ediyor. Bizimki bilmiyor, Gümüşhaneli bilmiyor. “Ben Gümüşhâne’denim, Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi gibi insanlar yetişmiş yerdenim!” demesi lâzım. Bilmiyor, bir şeyden haberi yok. (15)
DIP NOTLAR
(1) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-4, s. 269 – 277, Seha, İstanbul, 1996.
(2) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Kadın ve Aile, Mayıs 1993.
(3) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 122, Seha, İstanbul, 1994.
(4) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, s. 183, Seha, İstanbul, 1994.
(5) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Avustralya Sohbetleri-1, s. 44, Seha, İstanbul, 1995.
(6) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm’da Eğitimin İncelikleri, s. 246, Seha, İstanbul 1997.
(7) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 103, Seha, İstanbul, 1997.
(8) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, İslâm, Eylül 1996
(9) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 345, Seha, İstanbul, 1998.
(10) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-1, s. 220, Seha, İstanbul, 1995.
(11) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 340, Seha, İstanbul, 1997.
(12) Dr. Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zâhid Kotku Rh.A, s. 348, Seha, İstanbul, 1997.
(13) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Güncel Meseleler-2, s. 187, Seha, İstanbul, 1998.
(14) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Doğru İnanç ve Güzel Kulluk, s. 256, Seha, İstanbul, 1998.
(15) Prof. Dr. M. Es’ad Coşan, Tasavvuf Yolu Nedir? s. s. 159, Seha, İstanbul, 1997.
KIRK HADİS
Bismillahirrahmanirrahim
Rasulünü mükelleflere hidayet ve kati olan şeri delilleri beyan etmek için gönderen Allahu Teâlâya hamdolsun. Salat ve selam faziletlilerin faziletlisi Muhammed (sav) üzerine ve onun al ve ashabının üzerine olsun.
Bundan sonra ben fakir Ahmed Ziyaüddin derim ki: Ali B. Ebi Talibden rivayet olunur ki Rasulullah (sav) şöyle buyurdu. “Ümmetimden her kim dinin emirleriyle ilgili kırk hadis ezberlerse Allah (cc) onu fakihler ve alimler zümresiyle diriltir.”
Başka bir rivayette: “Kıyamet günü onu şefaatçi ve şehit yazar.”
Ben de kırk hadisi bir araya getirmeyi düşündüm. Meşhur kitaplardan metni kısa manası geniş olanları seçtim. Kolaylık olsun diye senetlerini yazmayıp, ezberlenmesi kolay olması için hüküm yönünden açık olanları, faydasına binaen dinin yüce kaidelerini ihtiva edenleri seçtim.
1. Hadis: Kim bir iyiliğe davet ederse o yolda devam edenlerin sevabı eksiltilmeden bir misli de davet edene yazılır. Kim de bir kötülüğe davet ederse o yolda gidenlerin günahından eksiltilmeden bir misli davet eden adama yazılır. (Sahih-i Müslim)
2. Hadis: Kim Allahın rızasını kazanmak için ilim öğrenirse ona istediği verilir. Dünya için ilim öğrenen kıyamet günü cennetin kokusunu alamaz.
3. Hadis: Bir kimseden bir ilim sorulur o da bildiğini gizlerse Allahu Teâlâ onu ateşten bir gem ile gemler. (Hakim-Müstedrek, 1/182)
4. Hadis: Kıyamet günü geldiğinde Allahu Teâlâ âlimleri toplar ve onlara şöyle buyurur: “Ben, size azap etmek için hikmetimi kalbinize tevdi etmedim, girin cennete.”
5. Hadis: Kıyamet günü arş tarafından bir münadi şöyle bağırır: Allah üzerinde sevab olarak bir alacağı olan ağaya kalksın, diye nida eder. Bunun üzerine hiç kimse ayağa kalkmaz. Ancak din kardeşinin suçunu affeden kalkar”.
6. Hadis: Sizden biri namazda iken makatında bir hareket hissederse ses veya koku olana kadar dönmesin. (Sünen-i Ebu Davut)
7. Hadis: Emirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz ise ve işleriniz aranızda istişare ile yapılıyorsa yerin üstü yerin altından daha hayırlıdır. Eğer emirleriniz şerlileriniz, zenginleriniz cimrileriniz ise ve işleriniz kadınlara kalmış ise yerin altı üstünden daha hayırlıdır.
8. Hadis: Arefe günü geldiğinde Allah (cc) halis hacıyı affeder. Müzdelife gecesi olunca Allah dürüst tüccarları affeder. Mina günü olunca Allah (cc) cemmal olanları affeder. Şeytan taşlama günü gelince Allah (cc) hazır olanlardan dileyeni affeder. Böylece o mevkide affedilmemiş kimse kalmaz.
9. Hadis: Bir hadis yazdığınızda onu senediyle birlikte yazın eğer gerçek ise ecirde ortak olursunuz, değilse günahı rivayet edenedir.
10. Hadis: Kulun günahı arttığında, onu silecek ameli yoksa Allahu Teâlâ günahını silmek için onu hüzne müptela kılar.
11. Hadis: Bu ümmetin sonuncuları evvelkileri lanetledikleri zaman kimin yanında ilim varsa açıklasın. Eğer ilmi gizlerse Allahın Muhammede indirdiğini gizlemiş gibidir.
12. Hadis: Sizden biri arkadaşıyla karşılaştığında ona selam versin. Aralarına ağaç, duvar veya taş girdikten sonra tekrar karşılaşınca yine selam versin.
13. Hadis: Bir kimse mescide tükürmek istediğinde mescidin duvarları sarsılır ve ateşte yanan bir dalın toplandığı gibi mescid toplanıp büzülür. Eğer o kimse tükrüğünü yutarsa, Allah ondan yetmiş iki hastalığı çıkarır ve kendisine iki milyon hasene (sevab) yazar.
14. Hadis: Bir musibetle karşılaştığında şöyle de: “Bismillahirrahmanirrahim vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.” Allahu Teâlâ bununla senden çeşitli belaları uzaklaştırır.
15. Hadis: Kul tevbe ettiği zaman Allah (cc) hafaza meleklerine kulun günahını unutturur. Bu şekilde azalarına ve işlediği yere de unutturur. Öyle ki kul günahından hiçbir şey yokken rabbine kavuşur.
16. Hadis: Kul ana babasına duayı keserse Allah da onun rızkını keser.
17. Hadis: Kişi sevdiği bir rüya görürse o Allahtandır. Allaha hamdetsin ve onu anlatsın. Bunun dışında hoşlanmadığı bir rüya görürse o şeytandandır. Şeytanın şerrinden Allaha sığınsın. O rüyayı kimseye anlatmasın rüya ona bir zarar veremez.
18. Hadis: Allahu Teâlânın günahkâr bir kula istediğini verdiğini görürseniz bu onun istidracıdır.
19. Hadis: İlimden bir bölüm öğrenmen senin için bin rekat nafile namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Eğer insanlara o ilimle amel edilip edilmeyeceğini öğretirsen bu da senin için bin rekat nafile namazdan daha hayırlıdır.
20. Hadis: İlim talep edene ölüm geldiğinde o ilim talebi üzerinde iken ölürse şehittir.
21. Hadis: Allahı(cc) çok zikrederek, gelip geçenleri irşad ederek ve gözlerinizi kısarak meclislerin hakkını veriniz.
22. Hadis: Allahu Teâlâ bir kulunu severse onun için dünya işlerini bağlar, ahiret işlerini açar.
23. Hadis: Ümmetim için korktuğum şey; karınların büyümesi, uykuya devam edilmesi ve tembelliktir.
24. Hadis: Hacca ve umreye devam ediniz. Çünkü bunlar fakirliği ve günahı yok ederler; tıpkı pasın demiri yok ettiği gibi.
25. Hadis: Kul abdest aldığı zaman günahları ondan dökülür, tıpkı şu ağaçtan yaprakların dökülmesi gibi.
26. Hadis: Üçyüzyetmişinci sene gelince dağların başında gizlenmek, uzlet ve inziva ümmetimi mesuliyetten kurtarır.
27. Hadis: Allah bir kulunu severse onun tazarrusunu duymak için onu belaya müptela kılar.
28. Hadis: Allahu Teâlâ bir kavme hayır dilerse onların fakihlerini artırır, cahillerini azaltır. Fakihler konuşunca taraftar bulurlar, cahiller konuşunca yalnız kalırlar. Eğer bir kavmin hakkında şer dilerse cahilleri çok, fakihleri az olur. Fakihler konuşunca yalnız kalırlar.
29. Hadis: Allahu Teâlâ bir azap indirirse o azap toplumun hepsine isabet eder; sonra herkes ameline göre diriltilir.
30. Hadis: Bana bir elçi gönderdiğinizde yüzü ve ismi güzel olanı tercih ediniz.
31. Hadis: Siz yorulmadan Allahu Teâlâ size bir rızık gönderirse onu alın, o Allahın size ihsanıdır.
32. Hadis: Hüsnü zann ibadetin güzelidir.
33. Hadis: Sizden biriniz emri altındakilere vurursa yüze vurmaktan sakınsın.
34. Hadis: Sizden biri vurursa yüze vurmaktan sakınsın; çünkü insanın sureti rahmanın suretidir.
35. Hadis: Kadın doğum yaparken zorlanırsa temiz bir kap alsın ve üzerine aşağıdaki ayetleri yazsın. “Onlar va’dedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada gündüzün sadece bir saat kadar kaldıklarını sanırlar. Bu, bir tebliğdir. Yoldan çıkmışlardan başkası helak edilir mi hiç?” (46/35) “Onlar onu gördükleri zaman sanki dünyada bir akşam veya onun kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar.” (79/46) “Andolsun, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (12/111) Sonra kabı su ile yıkasın, kadın o sudan içsin, karnına ve avret yerine sürsün.
36. Hadis: İlim üçtür, bundan başkası yoktur. Bunlar: Muhkem ayet, tatbik edilen sünnet ve adaletli taksimdir.
37. Hadis: Namaz, oruç ve zikrin sevabı, Allah yolunda infak etmekten (harcamaktan) yedi yüz kat daha fazladır.
38. Hadis: Ümmetim dünyaya meylederse İslamın heybeti onlardan alınır. Emri bil maruf nehyi anil münkeri terk ederlerse vahyin bereketinden alıkonulurlar. Birbirilerine dil uzattıklarında, Allah katındaki değerleri düşer.
39. Hadis: Sizden biri uykudan uyandığında şöyle desin: “Allahın adıyla, Allahın gazabından, korkutmasının şerrinden, kullarının şerrinden ve şeytanların aldatmasından Allahın kelimelerine sığınırım.” O zaman o rüya kendisine zarar vermez”.
40. Hadis: Ümmetim şu onbeş şeyi yaparlarsa belaya müptela olurlar. Eğer ganimet çarçur edilirse, emanet ganimet kabul edilirse, zekat angarya kabul edilirse, kişi anasına isyan edip karısına itaat ederse, kişi arkadaşına iyilik edip babasına cefa ederse, sesler mescitte yükseltilirse, kavmin rezili önder olursa, bir kimseye şerrinden korkulduğu için kendisine ikram edilirse, içki içilirse, ipek giyilirse, çalgı çalınır ve süsleme yapılırsa, bu ümmetin sonradan gelenleri öncekilere lanet okursa kızıl rüzgarları, yere batmaları ve hayvanlara dönüştürülmeyi bekleyin.
41. Hadis: Sizden biriniz bir topluluktan kalktığı vakit selam versin; bu sebeple ona bin iyilik yazılır, bin haceti giderilir, anasından doğduğu gibi günahları temizlenir.
42. Hadis: Kişi amelini eksiltirse Allahu Teâlâ onu sıkıntıya sokar.
Bütün peygamberlere ve elçilere, onların al ve ashabına selam olsun. Hamd ise Âlemlerin rabbinedir.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
o · Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin (ks) Hayatı, Eserleri, Tarikat anlayışı ve Halidiyye Tarikatı, Dr. İrfan GÜNDÜZ, İstanbul 1984
o · İstanbul Evliyaları-2, Komisyon, İhlas Gazetecilik A.Ş.
o · Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994,
o · Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevî Sempozyum Bildirileri, Hazırlayan: Necdet Yılmaz, Seha Yay., İstanbul, 1992
o · Hâlid-i Bagdadî ve Anadolu’da Hâlidilik, Kitabevi Yay., İstanbul, 2000,
o · Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16;
o · İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1993, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi Maddesi.
o · Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, Tarihsiz
o · Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, Tarihsiz.
o · Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330.
[1] Mustafa Fevzi b. Numan, Hediyyetu’l Halidin fî Menakıb-ı Kutbi’l-arifîn Mevlana Ahmed Zıyauddin b. Mustafa el-Gümüshanevî, İstanbul, 1895, s.16; Sabri Özcan San, “Ahmed Ziyaeddin Gümüshanevi’nin Hayatı Hakkında Kaynaklarda Bulunmayan Mahalli Tespitler ve Sahsi Tereddütlerimiz”, Gümüshanevi Sempozyum Bildirileri, İstanbul, 1992, s. 52; İrfan Gündüz, Gümüshanevî Ahmed Ziyauddin, Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayısı ve Halidiye Tarikatı, Seha Yay., _stanbul, 1984, s.11
[2] Bakınız, Bursalı Mehmet Tahir Efendi, Osmanlı Müellifleri, Meral Yay., İstanbul, t.y., I, 102; Hayreddin ez-Ziriklî, el-A’lâm, t.y., y.y., s. 242; Hocazade Ahmed Hilmi, “Mevlana Ahmed Ziyauddin Gümüshanevî”, Cerîde-i Sûfiyye, 8-24, 1330, s. 6;
[3] Abdullah Gökmen, Semerkand Dergisi, Mart 2012
[4] Bakınız, Hocazade, a.g.e., s. 6; Gündüz, a.g.e., s. 16; a.g.m., s. 276;
[5] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 18
[6] Bakınız, Gündüz, a.g.e., s. 33.
[7] Mehmet Zahit Kotku, Tasavvufi Ahlak, I/116-118
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
gumushane bel tr
Niyazi Karabulut
Zünnûn-ı Mısrî Kimdir?
Zünnûn-ı Mısrî veya Zû'n-Nûn el-Mısrî (Arapça: ذو النون المصري) (Mısır’ın Yûnusu) (796, Ahmim - 860, Kahire), tasavvuf felsefesinin kurucuları arasında gösterilen Mısırlı Arap düşünürdür. Tam ismi ise Zünnûn Ebû'l Faid Savban ibn İbrâhim el-Mısrî (Arapça: أبوالفيض ثوبان بن إبراهيم المصري) olarak bilinir.
Zünnun Mısri, 'İslâm’da Gnosis' kavramı üzerinde ihtisaslaşarak ve bunu Mârifetullâh 'İrfân' öğretisi şeklinde biçimlendirerek tarikât üyeliğine yeni kabul edilen müridler ile tarikât şeyhi arasındaki haberleşmeyi kolaylaştırmaya yardımcı olacak yeni bir öğreti geliştirmesiyle tanınmıştır.
Lâkabı olan ve sonradan kendisine atfedilen Nûn sıfatı ise Eski Arapçada büyük balık/balina anlamını taşımaktaydı. Burada kullanılmasından maksat ise Yûnus peygamberi yutan ve büyük bir balık olan yunus balığını çağrıştırmasıdır. Kısacası "Zû’l-Nûn el-Mısrî" lâkabı, Mısır’ın Yûnus’u anlamını taşımaktadır.
evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebü'l-Feyz, adı Sevbân bin İbrâhim'dir. Doğum târihi belli değildir. 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti.
Deniz yolculuğu yaparken bindiği gemide bir tüccârın mücevher dolu bir kesesi kaybolmuştu. Gemidekiler; ?Sen aldın? diyerek iftirâ edip, hakârete ve işkence yapmaya başladılar. Suçsuz olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Zünnûn-i Mısrî, Allahü teâlâya duâ edince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıkmaya başladı. Onlardan birini alıp gemidekilere verdi. Bunu gören asıl hırsız keseyi getirip verince, Zünnûn-i Mısrî işkencelerden kurtuldu. Bu sebeple ismine, balık sâhibi, balıkçı mânâsında Zünnûn denildi.
Mısır'da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıklamıştır. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf (ahlâk) ilmi, onun açıklamasından ve îzâhlarından sonra Mısır'da yayıldı ve nice kimsenin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmasına sebep oldu.
Hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes'tir. Onun eseri Muvattâ'yı bizzat kendisinden okumuş ve fıkıh ilmini ondan öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini Şeyh İsrâfil'den öğrenip, kemâle ulaştı. Fakat hâlini bilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldular ve değerini vefâtına kadar anlayamadılar.
Zünnûn-i Mısrî, cenâb-ı Hakk'ın âşığı idi. O'nun sevgisiyle deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellîsi ve hasrette kalanların arzusu idi.
Zünnûn-i Mısrî'nin doğru yolu bulması şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince, kutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi. Bu hâli gören, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâya tevekkül etmenin gerçeğini anladı ve tevekkül etmeye karar verdi. Biraz ileride, bir virânede fakirlerle karşılaştı. Birlikte geceyi orada geçirdiler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzındaki tahta kapakta, Allah ismi yazılı idi. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece yine orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüyor ve başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyâsında şöyle söylediler: ?Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahü teâlânın ismini azîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!?hemen uyandı. O anda, gönlü ve içi nûr ile doldu.
Ömrü boyunca Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından titizlikle kaçınan Zünnûn-i Mısrî 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti. Amr bin Âs'ın yanına defnedildi.
Bu Allah dostu zâtın birçok kerâmetleri, menkıbeleri ve veciz sözleri vardır.
Birgün Zünnûn-i Mısrî'nin yanına birisi geldi ve; ?Borcum var; hiç param yok ki ödeyeyim.? dedi. Yerden bir taş aldı ve o borçluya verdi. O da çarşıya götürdü, cebinde zümrüt olmuştu. Dört yüz altına sattı ve borcunu verdi.
Bir genç Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî yüzüğünü ona verip, bunu çarşıya götür, bir altına sat buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. Mücevheratçılara götür, bakalım ne verirler buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; ?Senin tasavvuf ehlini anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.? buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı.
Vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti.
Şöyle anlatılır: Zünnûn-i Mısrî, on sene canı bir aşı yemek istemesine rağmen yememişti. Bir bayram gecesi nefsi kendisine; ?Ne olur, bayram günü olsun bana arzu ettiğim bu aşı versen.? deyince, Zünnûn-i Mısrî; ?Ey Nefs! Şâyet bu gece bana yardım edip de, iki rekat namazda Kur'ân-ı kerîmi hatm edersen, istediğin bu yemeği veririm.? dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği aşı getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. ?Niçin böyle yaptın?? deyince; ?Tam yiyeceğim sırada nefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, deyince ben de; ?Hayır ulaşamadın, diyerek lokmayı geri koydum.? dedi.
Zünnûn-i Mısrî'ye; ?Kul hangi sebeple Cennet'e girer?? diye sorulunca; ?Beş şeyle: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak, yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek.? buyurdu. ?Allah korkusunun alâmeti nedir?? deniline; ?Bu korkunun diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır.? cevâbını verdi.
?Kulun, ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?? diye sorduklarında; ?Kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabul ettiği zaman.? diye cevap verdi.
?Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmalı?? diye sorduklarında; ?Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur'ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak.? cevâbını verdi.
?Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.?
?Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.?
?İlim tahsil ettiği hâlde, bu ilmiyle amel etmeyen kimseye âlim denilmez.?
?Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.?
?Sabır, Allahü teâlânın emirlerine karşı olan davranışlardan uzaklaşmak, O'ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.?
?Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti bütün ahlâk ve işlerde, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma uymaktır.?
?Doğruluk; Allahü teâlânın, üzerine konulan her şeyi kesen bir kılıcıdır.?
?Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatandır.?
?Kanâat eden râhat bulur, üstün olur.?
?Tevekkül eden, emin ve metin olur. Faydalı işleri ihmâl eden, faydasız işlerle uğraşır.?
?İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi aybını görmez.?
?Rûhun sıhhati günah işlememekte; bedenin sıhhati de az yemektedir.?
?Sevgi seni konuşturur, korku râhatsız eder, hayâ susturur.?
?İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalplerinden gitti mi, yollarını kaybederler.?
?Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.?
Felsefî tasavvuf ekolü
Eski Yunan felsefesi, tıp ve simya bilimleriyle yakından ilgilendi. Beyazid Bistâmî'nin selefi olan Zû’n-Nûn el-Mısrî, aynı zamanda İmâm Câ’fer-î Sadık'ın talebelerinden olan meşhur simyacı Câbir bin Hayyan'ın da bir müridiydi.[1] Aynı zamanda, meşhur âlim ve sufilerden Hallâc-ı Mansûr’un da mürşidi olan Sahl el-Tustarî[2] de Zû’n-Nûn el-Mısrî’in talebelerinden birisiydi.
Kaynak
Wikipedia
ihya org
Zünnûn-ı Mısrî veya Zû'n-Nûn el-Mısrî (Arapça: ذو النون المصري) (Mısır’ın Yûnusu) (796, Ahmim - 860, Kahire), tasavvuf felsefesinin kurucuları arasında gösterilen Mısırlı Arap düşünürdür. Tam ismi ise Zünnûn Ebû'l Faid Savban ibn İbrâhim el-Mısrî (Arapça: أبوالفيض ثوبان بن إبراهيم المصري) olarak bilinir.
Zünnun Mısri, 'İslâm’da Gnosis' kavramı üzerinde ihtisaslaşarak ve bunu Mârifetullâh 'İrfân' öğretisi şeklinde biçimlendirerek tarikât üyeliğine yeni kabul edilen müridler ile tarikât şeyhi arasındaki haberleşmeyi kolaylaştırmaya yardımcı olacak yeni bir öğreti geliştirmesiyle tanınmıştır.
Lâkabı olan ve sonradan kendisine atfedilen Nûn sıfatı ise Eski Arapçada büyük balık/balina anlamını taşımaktaydı. Burada kullanılmasından maksat ise Yûnus peygamberi yutan ve büyük bir balık olan yunus balığını çağrıştırmasıdır. Kısacası "Zû’l-Nûn el-Mısrî" lâkabı, Mısır’ın Yûnus’u anlamını taşımaktadır.
evliyânın büyüklerinden. Künyesi, Ebü'l-Feyz, adı Sevbân bin İbrâhim'dir. Doğum târihi belli değildir. 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti.
Deniz yolculuğu yaparken bindiği gemide bir tüccârın mücevher dolu bir kesesi kaybolmuştu. Gemidekiler; ?Sen aldın? diyerek iftirâ edip, hakârete ve işkence yapmaya başladılar. Suçsuz olduğundan, duâ ederek kurtulmak istedi. Zünnûn-i Mısrî, Allahü teâlâya duâ edince, hemen suyun yüzüne, ağızlarında birer mücevher bulunan binlerce balık çıkmaya başladı. Onlardan birini alıp gemidekilere verdi. Bunu gören asıl hırsız keseyi getirip verince, Zünnûn-i Mısrî işkencelerden kurtuldu. Bu sebeple ismine, balık sâhibi, balıkçı mânâsında Zünnûn denildi.
Mısır'da tasavvuf ilmini ilk defâ o açıklamıştır. Yüksek din ilimlerinin sekizincisi olan tasavvuf (ahlâk) ilmi, onun açıklamasından ve îzâhlarından sonra Mısır'da yayıldı ve nice kimsenin dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmasına sebep oldu.
Hocası, Mâlikî mezhebinin imâmı, Mâlik bin Enes'tir. Onun eseri Muvattâ'yı bizzat kendisinden okumuş ve fıkıh ilmini ondan öğrenmiştir. Tasavvuf ilmini Şeyh İsrâfil'den öğrenip, kemâle ulaştı. Fakat hâlini bilmeyen pekçok kimse, ona düşman oldular ve değerini vefâtına kadar anlayamadılar.
Zünnûn-i Mısrî, cenâb-ı Hakk'ın âşığı idi. O'nun sevgisiyle deli divâne olurdu. Darda kalanların dostu, dehşet içinde olanların tesellîsi ve hasrette kalanların arzusu idi.
Zünnûn-i Mısrî'nin doğru yolu bulması şöyle anlatılır: Bir ağaç altında otururken, iki gözü kör bir kuşun ağaçtan indiğini, yeri eşerek altın bir kutu çıkardığını gördü. Dikkat edince, kutunun içinde susam olduğunu ve kuşun bunu yediğini gördü. Daha sonra başka bir yeri gagası ile eşti ve başka bir kutuda bulunan suyu içti. Tekrar gagası ile gömdü. Ağaca kondu. Topraktaki kutu yerleri belirsiz hâle geldi. Bu hâli gören, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, Allahü teâlâya tevekkül etmenin gerçeğini anladı ve tevekkül etmeye karar verdi. Biraz ileride, bir virânede fakirlerle karşılaştı. Birlikte geceyi orada geçirdiler. Ertesi gün, Zünnûn-i Mısrî hazretleri, bir küp altın buldu. Bu küpün ağzındaki tahta kapakta, Allah ismi yazılı idi. Altınları fakirlere dağıttı, kendisi de tahtayı alıp, o gece yine orada yattı. Uyandıkça, yazıyı öpüyor ve başına koyup gözüne sürüyordu. Gece rüyâsında şöyle söylediler: ?Arkadaşların altınları aldılar. Sen Allahü teâlânın ismini azîz tuttun. Sen de dünyâda azîz ol!?hemen uyandı. O anda, gönlü ve içi nûr ile doldu.
Ömrü boyunca Allahü teâlânın emirlerine uyup, yasaklarından titizlikle kaçınan Zünnûn-i Mısrî 860 (H.245) senesinde Mısır'da vefât etti. Amr bin Âs'ın yanına defnedildi.
Bu Allah dostu zâtın birçok kerâmetleri, menkıbeleri ve veciz sözleri vardır.
Birgün Zünnûn-i Mısrî'nin yanına birisi geldi ve; ?Borcum var; hiç param yok ki ödeyeyim.? dedi. Yerden bir taş aldı ve o borçluya verdi. O da çarşıya götürdü, cebinde zümrüt olmuştu. Dört yüz altına sattı ve borcunu verdi.
Bir genç Allah adamlarını, velîleri inkâr ederdi. Zünnûn-i Mısrî yüzüğünü ona verip, bunu çarşıya götür, bir altına sat buyurdu. Götürdü, çarşıdakiler bir gümüşten fazla vermediler. Genç geri gelip durumu anlattı. Mücevheratçılara götür, bakalım ne verirler buyurdu. Bin altına o yüzüğü satın almak istediler. Genç geri dönüp durumu haber verdi. O zaman gence; ?Senin tasavvuf ehlini anlamadaki ilmin, çarşıdakilerin bu yüzüğü bilmeleri ve ona değer biçmeleri gibidir.? buyurdu. Genç bu söz üzerine tövbe ederek kalbinden o inkârı attı.
Vefât ettiğinde, hava çok sıcaktı. Cenâzesini götürürlerken bir bölük kuş da cenâzenin üstünde kanatlarını açarak birlikte uçuyor ve gölge yapıyorlardı. Oradaki insanlar o kuşların kanatlarının gölgesi altında kalıyorlardı. Fakat hiç kimse öyle kuşlar görmemişti.
Şöyle anlatılır: Zünnûn-i Mısrî, on sene canı bir aşı yemek istemesine rağmen yememişti. Bir bayram gecesi nefsi kendisine; ?Ne olur, bayram günü olsun bana arzu ettiğim bu aşı versen.? deyince, Zünnûn-i Mısrî; ?Ey Nefs! Şâyet bu gece bana yardım edip de, iki rekat namazda Kur'ân-ı kerîmi hatm edersen, istediğin bu yemeği veririm.? dedi. Ertesi gün bayram namazından sonra nefsinin arzu ettiği aşı getirdiler. Tabaktan bir lokma almasına rağmen tekrar geri koydu ve namaza durdu. ?Niçin böyle yaptın?? deyince; ?Tam yiyeceğim sırada nefsim bana en sonunda maksadıma ulaştım, deyince ben de; ?Hayır ulaşamadın, diyerek lokmayı geri koydum.? dedi.
Zünnûn-i Mısrî'ye; ?Kul hangi sebeple Cennet'e girer?? diye sorulunca; ?Beş şeyle: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli âşikâr Allahü teâlâyı anmak, yol hazırlığı yapıp, ölüme hazırlanarak, ölümü beklemek, hesâba çekilmeden önce kendini hesâba çekmek.? buyurdu. ?Allah korkusunun alâmeti nedir?? deniline; ?Bu korkunun diğer bütün korkulardan kişiyi emin kılmasıdır.? cevâbını verdi.
?Kulun, ihlâs sâhibi kimselerden olduğu nasıl belli olur?? diye sorduklarında; ?Kendisini tam mânâsıyla ibâdete verip, insanların nazarında mertebe ve îtibârının silinmesini severek kabul ettiği zaman.? diye cevap verdi.
?Bozulan kalbi düzeltmek için ne yapmalı?? diye sorduklarında; ?Beş şey yapmalıdır. Helâl yemek, Kur'ân-ı kerîm okumak, sâlihlerle sohbet, gece ibâdet etmek, seher vaktinde ağlamak.? cevâbını verdi.
?Kalbin hasta olmasının alâmeti dörttür: Birincisi; tâattan (ibâdetten) tad, haz almaz. İkincisi; Allahü teâlâdan korkmaz. Üçüncüsü; eşyâya, mahlûkâta ibret gözüyle bakmaz. Dördüncüsü; dinlediği ilim ve nasîhatten istifâde etmez.?
?Öyle birisiyle dostluk kur ki, senin değişmenle değişmesin.?
?İlim tahsil ettiği hâlde, bu ilmiyle amel etmeyen kimseye âlim denilmez.?
?Eline iki ekmek geçip, bunların hangisi helâldendir diye araştırmadan, düşünmeden yiyen kimse, hak yoldan felah bulamaz.?
?Sabır, Allahü teâlânın emirlerine karşı olan davranışlardan uzaklaşmak, O'ndan gelen musîbetlere sükûnetle karşılık vermek ve fakirlik ihsân ettiği zaman, zengin görünmektir.?
?Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti bütün ahlâk ve işlerde, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselâma uymaktır.?
?Doğruluk; Allahü teâlânın, üzerine konulan her şeyi kesen bir kılıcıdır.?
?Doğru kimse, dili hak ve gerçek olanı anlatandır.?
?Kanâat eden râhat bulur, üstün olur.?
?Tevekkül eden, emin ve metin olur. Faydalı işleri ihmâl eden, faydasız işlerle uğraşır.?
?İnsanların ayıpları ile meşgul olan, kendi aybını görmez.?
?Rûhun sıhhati günah işlememekte; bedenin sıhhati de az yemektedir.?
?Sevgi seni konuşturur, korku râhatsız eder, hayâ susturur.?
?İnsanlar Allahü teâlâdan korktukları müddetçe, doğru yolda yürürler. Bu korku kalplerinden gitti mi, yollarını kaybederler.?
?Bir kula bak, vaktini boşa harcıyorsa, boş şeylerle vakit geçiriyorsa, Allahü teâlâyı anmıyorsa, bilesin ki, Allahü teâlâ onu sevmiyor.?
Felsefî tasavvuf ekolü
Eski Yunan felsefesi, tıp ve simya bilimleriyle yakından ilgilendi. Beyazid Bistâmî'nin selefi olan Zû’n-Nûn el-Mısrî, aynı zamanda İmâm Câ’fer-î Sadık'ın talebelerinden olan meşhur simyacı Câbir bin Hayyan'ın da bir müridiydi.[1] Aynı zamanda, meşhur âlim ve sufilerden Hallâc-ı Mansûr’un da mürşidi olan Sahl el-Tustarî[2] de Zû’n-Nûn el-Mısrî’in talebelerinden birisiydi.
Kaynak
Wikipedia
ihya org
Zemahşerî Kimdir?
Zemahşerî (Farsça: محمود زمخشری; 18 Mart 1075 - 13 Haziran 1144), İranlı İslam bilgini.[1][2][3][4]
Tefsir, kelâm, fıkıh, lügât ve belâgat gibi birçok İslam'i bilim alanında araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler vermiş Fars kökenli filozof ve İslâm âlimi. 1074 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğmuş, 1144'te bir Arefe gecesi Köhne Ürgenç'te ölmüştür.
Hayatı
Asıl adı Mahmud'dur. Doğduğu şehirden dolayı Zemahşerî, uzun süre Mekke'de yaşadığından ötürü de Cârûllah lâkaplarıyla anılmıştır. Mutezile akidesine bağlı bir âlimdir. Özellikle Arap dili ve Edebiyatı ile belâgat konusunda dâhi bir bilgindir. Zemahşerî olarak tanınmakta olup, künyesi Ebül Kasım Cârûllah Mahmud bin Ömer bin Ahmed ez-Zemahşerî şeklindedir.
Mahmud, 1075 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğdu. Küçükken geçirdiği kaza sonucu bir bacağını kaybettiğinde takma bir bacakla yürümek zorunda kaldı. Dindar bir aileye mensup olup, ilk eğitimini babasından aldı. Baba, oğlunun sakatlığını da göz önünde bulundurarak durumuna uygun olan ve oturarak çalışılabilen terzilik mesleği ile geçimini sağlamasını istiyordu. Ancak, Mahmud'un okumak konusundaki ısrarı üzerine bir medreseye verdi. Babası, kesin olarak bilinmeyen bir sebepten ötürü hapsedildi ve kalan ömrünü burada geçirdi.
Mahmud, Harezm'de tıp, dil ve gramer sahasında önemli bir konuma sahip olan Ebu Muzar Mahmud bin Cerir el-Zebbî'den ders aldı. Dil ve edebiyat derslerinin yanında, aldığı eğitimin etkisiyle Mutezile akidesine bağlandı. Üstün zekâsı ve gösterdiği başarıdan dolayı hocasından maddi ve manevi destek gördü. Bir ara Buhara'ya da gidip orada da eğitim aldı. Bu tarihlerde hüküm süren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve ünlü veziri Nizamülmülk'ten de himâye ve destek gördü.
Mahmud, ilim tahsil etmek gayesiyle muhtelif beldeleri dolaştı. Harezm'den ayrıldıktan sonra Horasan'a gitti. Orada bulunan ileri gelenlerle temas kurdu. Sonra İsfahan'a gitti. Burada da Melikşah'ın oğlu ile görüştü ve onu öven bir kaside kaleme aldı. Bağdat'ta bulunan Nizamiye Medresesi'nde de eğitim gördü. Burada hadis, tefsir, kelâm, fıkıh, gramer ve edebiyat dersleri aldı. Arapça ve dilbilim konusunda uzman olarak yetişti.
Mahmud, şiddetli bir hastalığa yakalanınca Mekke'ye gitti. Mekke Şerifi Ebü'l-Hasan Ali bin Hamza tarafından çok iyi karşılandı. Aralarında samimi bir dostluk oluştu. Mahmud Zemahşerî, bu süre zarfında Arap yarımadasında gerçekleştirdiği seyahatler ve Araplarla girdiği yakın diyalog neticesinde Arap dili ve edebiyatının incelikleri, zenginliği konularında oldukça önemli bilgilere sahip oldu.
Mahmud, son gelişi ve değişik zamanlarda hac vesilesiyle geldiği Mekke ve Medine'de uzun süre kaldı. Bundan dolayı kendisine "Allah'ın komşusu" anlamına gelen "Cârûllah" denmeye ve bu unvanla anılmaya başlandı. Memleket özlemiyle Harezm'e döndüyse de bir süre sonra tekrar Mekke'ye geldi. Birinci gelişinde iki, bu gelişinde de üç olmak üzere beş yıl Mekke'de kaldı. Daha sonra Harezm'e dönerken Bağdat'a uğradı. Büyük bir ilgi ile karşılandı. Burada ders vermeye başladı. Aynı zamanda kendisini yetiştirmeye ve dersler almaya devam etti.
Zemahşerî, bütün mesaisini ilme verdi ve bu gaye ile sık sık seyahat etti. Yaşadığı dönemin önemli alimleri arasında yer aldı. Dil ve tefsir alanında büyük otorite olarak kabul edilip, verdiği dersler büyük ilgi gördü. Bu alanda Harezm, Irak, Horasan, Hicaz gibi bölgelerde, sahasında zamanın önemli âlimleri arasında yer aldı. Kendisinden ders alan bazı talebeleri önemli hatipler arasında yer aldılar ve camilerde vaaz verdiler. Belâgat ilmindeki üstün kişiliği ve bu sahada yazdığı "Keşşâf Tefsiri" büyük beğeni toplayan ve kabul gören bir eserdir. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ile ilgili konularda bu eserden önemli ölçüde yararlandılar.
Mahmud, Bağdat'tan Harezm'e geçti. Ceyhun Nehri kıyısındaki Ürgenç'e yerleştikten birkaç yıl sonra, 13 Haziran 1144 yılında vefat etti.[5]
Kişiliği ve Fikir Hayatı
Zemahşerî, ilim öğrenmek için seyahatler yapmış ve birkaç defa Bağdat'a gitmiş, bir müddet Mekke'de kalmıştır. Mekke'de bir müddet bulunması üzerine kendisine Cârûllah unvanı verilmiştir. Bağdat'ta Ali bin Muzaffer en-Nişâburî, Ebu'n-Nasr el İsfehânî ve Ebu Mansur el-Cevâlikî'den ilim öğrenmiştir. Fıkıh ilmini Şeyh Sedid-i Hayyâtî'den tahsil etti. Arapça'yı çok iyi bilen Zemahşerî; tefsir, fıkıh, lügât, belâgat ilimlerinde derin bilgi sahibi oldu. Bilhassa belâgat ilminde fevkalade ileri olan Zemahşerî'nin yazdığı Keşşâf tefsiri, bu bakımdan çok beğenilmiş ve tanınmıştır. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ilgili bilgilerde onun tefsirinden istifade etmişlerdir. Fars asıllı olmasına rağmen Arap dilindeki üstünlüğünü ifade etmek için onun Ebu Kubeys dağına çıkarak "Ey Araplar gelin, atalarınızın dilini benden öğrenin." dediği rivayet edilir. Zemahşerî, fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet'in Hanefi mezhebinden olmasına rağmen itîkâd bakımından Mu'tezilidir. Ama ölürken Mu'tezile'den dönüp tövbe ettiği de söylenmektedir. Ancak tefsirinde açık ve kapalı olarak Mu'tezile itîkâdına yer verdiği görülür. Keşşâf tefsiri belâgat hususunda büyük bir değer taşıyan ve Kur'an'ın belâgatini gösteren bir şaheserdir.
Eserleri
Zemahşerî, önemli ölçüde talebe yetiştirdiği ve ömrünün sonuna kadar ilim öğrenmeye devam ettiği gibi çok sayıda eser de kaleme aldı. Arapça'nın dışında Türkçe ve Farsça'yı iyi derecede bilmesine rağmen eserlerinin büyük bir kısmını Arapça olarak kaleme aldı. En önemli eseri Keşşâf olarak bilinen tefsir eseridir. Bu eserinde Kur'an'ın dilindeki üstünlük ve incelikleri ele aldı. Bu eseri kendisine İslâm âleminde büyük bir şöhret kazandırdı. Çok sayıda müellif ve müfessir kaynak olarak bu eserden yararlandı. Muhtelif dillere tercüme edildi.[6]
Diğer bazı eserleri; Nükatü'l-Arab, El-Minhac, Rüusu'l-Mesail, El-Mufassal, El-Muhaccat, Esasü'l-Belağa, Etvakü'l-Zehab, Mak amat...
Şiirleri ise Divan'ında toplanmıştır. Divan'ın bir yazma nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmaktadır.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Zemahşerî (Farsça: محمود زمخشری; 18 Mart 1075 - 13 Haziran 1144), İranlı İslam bilgini.[1][2][3][4]
Tefsir, kelâm, fıkıh, lügât ve belâgat gibi birçok İslam'i bilim alanında araştırmalar yapmış ve çeşitli eserler vermiş Fars kökenli filozof ve İslâm âlimi. 1074 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğmuş, 1144'te bir Arefe gecesi Köhne Ürgenç'te ölmüştür.
Hayatı
Asıl adı Mahmud'dur. Doğduğu şehirden dolayı Zemahşerî, uzun süre Mekke'de yaşadığından ötürü de Cârûllah lâkaplarıyla anılmıştır. Mutezile akidesine bağlı bir âlimdir. Özellikle Arap dili ve Edebiyatı ile belâgat konusunda dâhi bir bilgindir. Zemahşerî olarak tanınmakta olup, künyesi Ebül Kasım Cârûllah Mahmud bin Ömer bin Ahmed ez-Zemahşerî şeklindedir.
Mahmud, 1075 yılında Harezm'in Zemahşer kasabasında doğdu. Küçükken geçirdiği kaza sonucu bir bacağını kaybettiğinde takma bir bacakla yürümek zorunda kaldı. Dindar bir aileye mensup olup, ilk eğitimini babasından aldı. Baba, oğlunun sakatlığını da göz önünde bulundurarak durumuna uygun olan ve oturarak çalışılabilen terzilik mesleği ile geçimini sağlamasını istiyordu. Ancak, Mahmud'un okumak konusundaki ısrarı üzerine bir medreseye verdi. Babası, kesin olarak bilinmeyen bir sebepten ötürü hapsedildi ve kalan ömrünü burada geçirdi.
Mahmud, Harezm'de tıp, dil ve gramer sahasında önemli bir konuma sahip olan Ebu Muzar Mahmud bin Cerir el-Zebbî'den ders aldı. Dil ve edebiyat derslerinin yanında, aldığı eğitimin etkisiyle Mutezile akidesine bağlandı. Üstün zekâsı ve gösterdiği başarıdan dolayı hocasından maddi ve manevi destek gördü. Bir ara Buhara'ya da gidip orada da eğitim aldı. Bu tarihlerde hüküm süren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ve ünlü veziri Nizamülmülk'ten de himâye ve destek gördü.
Mahmud, ilim tahsil etmek gayesiyle muhtelif beldeleri dolaştı. Harezm'den ayrıldıktan sonra Horasan'a gitti. Orada bulunan ileri gelenlerle temas kurdu. Sonra İsfahan'a gitti. Burada da Melikşah'ın oğlu ile görüştü ve onu öven bir kaside kaleme aldı. Bağdat'ta bulunan Nizamiye Medresesi'nde de eğitim gördü. Burada hadis, tefsir, kelâm, fıkıh, gramer ve edebiyat dersleri aldı. Arapça ve dilbilim konusunda uzman olarak yetişti.
Mahmud, şiddetli bir hastalığa yakalanınca Mekke'ye gitti. Mekke Şerifi Ebü'l-Hasan Ali bin Hamza tarafından çok iyi karşılandı. Aralarında samimi bir dostluk oluştu. Mahmud Zemahşerî, bu süre zarfında Arap yarımadasında gerçekleştirdiği seyahatler ve Araplarla girdiği yakın diyalog neticesinde Arap dili ve edebiyatının incelikleri, zenginliği konularında oldukça önemli bilgilere sahip oldu.
Mahmud, son gelişi ve değişik zamanlarda hac vesilesiyle geldiği Mekke ve Medine'de uzun süre kaldı. Bundan dolayı kendisine "Allah'ın komşusu" anlamına gelen "Cârûllah" denmeye ve bu unvanla anılmaya başlandı. Memleket özlemiyle Harezm'e döndüyse de bir süre sonra tekrar Mekke'ye geldi. Birinci gelişinde iki, bu gelişinde de üç olmak üzere beş yıl Mekke'de kaldı. Daha sonra Harezm'e dönerken Bağdat'a uğradı. Büyük bir ilgi ile karşılandı. Burada ders vermeye başladı. Aynı zamanda kendisini yetiştirmeye ve dersler almaya devam etti.
Zemahşerî, bütün mesaisini ilme verdi ve bu gaye ile sık sık seyahat etti. Yaşadığı dönemin önemli alimleri arasında yer aldı. Dil ve tefsir alanında büyük otorite olarak kabul edilip, verdiği dersler büyük ilgi gördü. Bu alanda Harezm, Irak, Horasan, Hicaz gibi bölgelerde, sahasında zamanın önemli âlimleri arasında yer aldı. Kendisinden ders alan bazı talebeleri önemli hatipler arasında yer aldılar ve camilerde vaaz verdiler. Belâgat ilmindeki üstün kişiliği ve bu sahada yazdığı "Keşşâf Tefsiri" büyük beğeni toplayan ve kabul gören bir eserdir. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ile ilgili konularda bu eserden önemli ölçüde yararlandılar.
Mahmud, Bağdat'tan Harezm'e geçti. Ceyhun Nehri kıyısındaki Ürgenç'e yerleştikten birkaç yıl sonra, 13 Haziran 1144 yılında vefat etti.[5]
Kişiliği ve Fikir Hayatı
Zemahşerî, ilim öğrenmek için seyahatler yapmış ve birkaç defa Bağdat'a gitmiş, bir müddet Mekke'de kalmıştır. Mekke'de bir müddet bulunması üzerine kendisine Cârûllah unvanı verilmiştir. Bağdat'ta Ali bin Muzaffer en-Nişâburî, Ebu'n-Nasr el İsfehânî ve Ebu Mansur el-Cevâlikî'den ilim öğrenmiştir. Fıkıh ilmini Şeyh Sedid-i Hayyâtî'den tahsil etti. Arapça'yı çok iyi bilen Zemahşerî; tefsir, fıkıh, lügât, belâgat ilimlerinde derin bilgi sahibi oldu. Bilhassa belâgat ilminde fevkalade ileri olan Zemahşerî'nin yazdığı Keşşâf tefsiri, bu bakımdan çok beğenilmiş ve tanınmıştır. Ehl-i Sünnet âlimleri belâgat ilgili bilgilerde onun tefsirinden istifade etmişlerdir. Fars asıllı olmasına rağmen Arap dilindeki üstünlüğünü ifade etmek için onun Ebu Kubeys dağına çıkarak "Ey Araplar gelin, atalarınızın dilini benden öğrenin." dediği rivayet edilir. Zemahşerî, fıkhi açıdan Ehl-i Sünnet'in Hanefi mezhebinden olmasına rağmen itîkâd bakımından Mu'tezilidir. Ama ölürken Mu'tezile'den dönüp tövbe ettiği de söylenmektedir. Ancak tefsirinde açık ve kapalı olarak Mu'tezile itîkâdına yer verdiği görülür. Keşşâf tefsiri belâgat hususunda büyük bir değer taşıyan ve Kur'an'ın belâgatini gösteren bir şaheserdir.
Eserleri
Zemahşerî, önemli ölçüde talebe yetiştirdiği ve ömrünün sonuna kadar ilim öğrenmeye devam ettiği gibi çok sayıda eser de kaleme aldı. Arapça'nın dışında Türkçe ve Farsça'yı iyi derecede bilmesine rağmen eserlerinin büyük bir kısmını Arapça olarak kaleme aldı. En önemli eseri Keşşâf olarak bilinen tefsir eseridir. Bu eserinde Kur'an'ın dilindeki üstünlük ve incelikleri ele aldı. Bu eseri kendisine İslâm âleminde büyük bir şöhret kazandırdı. Çok sayıda müellif ve müfessir kaynak olarak bu eserden yararlandı. Muhtelif dillere tercüme edildi.[6]
Diğer bazı eserleri; Nükatü'l-Arab, El-Minhac, Rüusu'l-Mesail, El-Mufassal, El-Muhaccat, Esasü'l-Belağa, Etvakü'l-Zehab, Mak amat...
Şiirleri ise Divan'ında toplanmıştır. Divan'ın bir yazma nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde bulunmaktadır.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Kanaviçe Nedir?
ilk piksel ile resim ve yazı yazma yani digitalin ilk ana yapısı Kanaviçe ile model çıkarmak
Kanaviçe, el işleri için kullanılan seyrek dokunmuş keten bezi(Etamin), çuval sedir veya balya ve onun üzerine yapılmış olan işlemelere verilen addır.
Etamin işine benzer. Aynen onun gibi renkli küçük çarpılardan desenler oluşturma şeklindedir. Etaminden farkı, kanaviçenin düz kumaş üzerine işlenmesidir. Kumaş üzerine öncelikle kaneve adı verilen özel dokunmuş bir kumaş tutturulur. Sonra renkli ipliklerle kanave referans olarak alınarak desen işlenir. Desenin işlenmesi bittikten sonra kanave asıl kumaş üzerinden ip ip çekilerek işlenmiş desenle kumaş arasından temizlenerek kanaviçe elde edilir.
Batı kültüründeki goblene benzer, ancak ondan daha kalın iplerle ve daha ayrıntısızdır.
Etimoloji
Kanaviçe, İtalyanca "oya" anlamına gelen canavaccio kelimesinden; canavaccio ise Yunanca, kenevir anlamına gelen κάνναβις kelimesinden gelmektedir.[1] Nişanyan Sözlük'e göre[2], kelime ilk olarak Filippo Argenti 1533 tarihli eseri "Regola del Parlare Turco"da (Türkçe Konuşma Kuralları)[3] geçmektedir.
Etamin seccade ne demek?
Etamin seccade, genellikle namaz kılmak için kullanılan bir tür döşemelik kumaştır. Etamin kumaşın kendine özgü yapısı, üzerinde desenlerin oluşturulmasına ve farklı renklerin kullanılmasına olanak tanır. Bu sebeple etamin seccadelerde genellikle çiçek, yaprak, geometrik şekiller gibi desenler yer alır. Ayrıca etamin kumaşın kalın yapısı, seccadeyi kaydırmaz ve dayanıklı hale getirir. Etamin seccadeler genellikle cami ya da evlerde namaz kılmak için kullanılır.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
