MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,280
Forum posts:» Forum posts: 5,871

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Hale Soygazi Kimdir? Biyografisi

Hale Soygazi, (d. 21 Eylül 1950, İstanbul), Türk oyuncu ve eski manken.

Hayatı

21 Eylül 1950 tarihinde İstanbul'da doğdu. Saint Benoit Fransız Lisesi'nde ortaokulu tamamladıktan sonra Erenköy Kız Lisesi'nden mezun oldu. Fransız filolojisi dalında başladığı lisans eğitimini yarıda bırakarak İsviçre'ye gitti. Orada mankenlik kursu gören sanatçı, Türkiye'ye dönüp manken ve fotomodel olarak çalıştı.

1972 yılında Saklambaç gazetesinin açtığı Türkiye Sinema Güzellik Yarışması'na katıldı ve birinci oldu. Daha sonra İtalya'da Avrupa Sinema Güzeli seçildi. Yurda dönünce on film çevirmek üzere bir anlaşma yaptı. İlk filmi olan Kara Murat: Fatih'ın Fedaisi'nin ardından, Bir Garip Yolcu, Mahkum, İtham Ediyorum, Bir Kız Böyle Düştü, Ölüme Koşanlar adlı filmleri ardı ardına çevirdi. Gittikçe daha geniş kitlelere ulaşan filmlerde oynayan sanatçı, Çocuğumu İstiyorum başlıklı 1973 tarihli yapımda başrolleri paylaştığı Ahmet Özhan'la 1976'da evlendi. Çiftin evliliği 1985 yılında boşanma ile sonuçlandı.

1978 yılında "Maden" filmindeki rolünden dolayı Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanmasının ardından sinemaya bir süre ara verdi. Bu dönemde birçok meslektaşının aksine şarkıcılık yapmadı.[2] 1984 yılında Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğini yaptığı Bir Yudum Sevgi'de başrol oynayarak döndü. Bu filmdeki performansı ile Antalya Film Festivali'inde ikinci kez en iyi kadın oyuncu ödülünü aldıktan sonra Atıf Yılmaz'ın yönettiği Kadının Adı Yok, Bekle Dedim Gölgeye filmlerinde ataerkilliğe baş kaldıran, eğitimli ve şehirli kadın karakterlerini canlandırdı.[3] 1997 yılında Barış Pirhasan'ın yönettiği Usta Beni Öldürsene adlı filmde rol adlı. Film, çeşitli festivallerden farklı dallarda 5 ödül aldı. Soygazi, 2004 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yaşam boyu onur ödülü ile ödüllendirildi. Aynı yıl Sil Baştan başlıklı dizide rol aldı.

Tiyatro sahnesine ilk defa 2000 yılında Küçük Prens adlı oyunla çıktı.[4] 2006'da Özel Bir Gün başlıklı oyunda rol aldı.

Yönetmen Barış Pirhasan ile uzun süreli bir ilişki yaşamış olan Soygazi, daha sonra Türkiye'nin önde gelen entelektüellerinden Murat Belge ile yaşadığı 10 yıl kadar süren birlikteliğin ardından Belge ile evlendi.

Hale Soygazi
Doğum 21 Eylül 1950 (72 yaşında)[1]
İstanbul, Türkiye
Milliyet Türk
Eğitim Saint Benoit Lisesi
Erenköy Kız Lisesi
Fransız Filolojisi (2. sınıf terk)
Meslek Oyuncu, manken
Etkin yıllar 1972-günümüz
Evlilik Ahmet Özhan
(e. 1976; b. 1985)
Murat Belge (e. 2006)

Filmografisi

Bir Garip Yolcu 1972 Fatma Şencan Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [4]
Kara Murat Fatih'in Fedaisi Angela/Zeynep Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [5]
İtham Ediyorum Selma Hakmen Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [6]
(:::) / Bir Kız Böyle Düştü Ayşe [7]
Mahkûm Zeynep [8]
Aşkımla Oynama 1973 Nevin Sever Seslendiren: Nevin Akkaya [9]
Aşk Mahkumu Selma Seslendiren: Nevin Akkaya [10]
Bataklık Bülbülü Zeynep Seslendiren: Nevin Akkaya [11]
Bir Demet Menekşe Nesrin Seslendiren: Nevin Akkaya [12]
Çocuğumu İstiyorum Selma Seslendiren: Nevin Akkaya [13]
Kabadayının Sonu Arzu Seslendiren: Gülen Kıpçak [14]
Oh Olsun Alev Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [15]
Öksüzler Selma [16]
Ölüme Koşanlar Zeynep Seslendiren: Gülen Kıpçak [17]
Sevilmek İstiyorum Hale Seslendiren: Tijen Par [18]
Şüphe Leyla Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [19]
Tatlım Alev [20]
Vurun Kahpeye Aliye Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [21]
Unutama Beni 1974 Arzu Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [22]
Mirasyediler Hale Seslendiren: Nevin Akkaya [23][24]
Ceza Alev Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [25]
Kanlı Deniz Meryem Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [26]
Gariban Gül Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [27]
Adamını Bul 1975 Filiz Seslendiren: Gülen Kıpçak [28]
Bak Yeşil Yeşil Neşe Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [29]
Gece Kuşu Zehra Zehra/Semra Seslendiren: Nevin Akkaya [30]
Küçük Bey Hülya Seslendiren: Nevin Akkaya [31]
Nereden Çıktı Bu Velet Hale Seslendiren: Füsun Kokucu [32]
Süt Kardeşler 1976 Bihter Seslendiren: Aliye Uzunatağan [33]
Kördüğüm 1977 Alev Seslendiren: Ayşin Atav [34]
Sevgili Dayım Serap Seslendiren: Tijen Par [35]
Maden 1978 Halkacı Kadın Bu filmdeki rolüyle 1978'de Altın Portakal En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştır.
Seslendiren: Ayşin Atav [36]
Dolap Beygiri 1982 Yapım ekibinde Çevre Düzeni sorumlusu olarak yer aldı [37]
Bir Yudum Sevgi 1984 Aygül Bu filmdeki rolüyle 1984'te Altın Portakal En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştır.
Seslendiren: Şermin Hürmeriç [38]
Bir Avuç Cennet 1985 Emine Seslendiren: Şermin Hürmeriç [39]
Kadının Adı Yok 1987 Işık [40]
Bekle Dedim Gölgeye 1990 Esra [41]
Küçük Balıklar Üzerine Bir Masal Feryal [42]
Cazibe Hanım'ın Gündüz Düşleri 1992 Cazibe [43]
Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey 1995 Nebile [44]
Usta Beni Öldürsene 1997 Nelix [45]
Geçerken Uğradım 2007 Kısa Film [46]
Nisvan-Tarihe Adını Yazdıran Kadınlar 2010 Cahide Sonku / ilk kadın yönetmen [47]

Televizyon dizileri

Cahide 1989 TRT-1 [50]
Bir Umut 1997 Show TV [51][52]
Sil Baştan 2004 Gülizar Kanal D [53][54]
Arka Sokaklar (3.sezon) 2008 [55]
Bu Kalp Seni Unutur mu? 2009 Show TV [56]
Kuzey Güney (1 ve 2 sezon) 2011-2012 Ebru Sinaner Kanal D [57]
Kaderimin Yazıldığı Gün (1 ve 2 sezon) 2014-2015 Star TV [58][59]
Verda 2019 Sevim Atv [60]
Hayatımın Şansı 2022 Müyesser Teksoy Fox TV [61]

Belgesel filmleri

Yeşilçam Denizi 2003 [62]
Ayın Yıldızı 2006 Kendisi [63]
Hayalimdeki Sahneler' 2020 Kendisi [64]

Tiyatro oyunları

Küçük Prens 2001 Antoine de Saint-Exupéry Tiyatro Diyez [65][66][67]
Özel Bir Gün 2003 Sophia Loren Ettore Scola [68][69]

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia
Cennette Dört  Irmak Vardır Birinden saf su akar, birinden saf süt akar,..

Peygamberimiz buyurdular

Cennette Dört  Irmak Vardır Birinden saf su akar, birinden saf süt akar, birinden saf bal akar, birinden  de sarhoş etmeyen şarap akar

Hadisi kayıp bunu sorular ile islamiyet sayfasında ayet olarak veriyor

"Takva sahiplerine vadedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir mağfiret vardır..." (Muhammed, 47/15)

yazıyor halbuki ırmak ile nehir aynı değildir debisi farklıdır  ve kuran da ki hali ise nehir yaziyor bunlar için


Kuran'da

    Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.

    مَّثَلُ ٱلْجَنَّةِ ٱلَّتِى وُعِدَ ٱلْمُتَّقُونَ ۖ فِيهَآ أَنْهَٰرٌ مِّن مَّآءٍ غَيْرِ ءَاسِنٍ وَأَنْهَٰرٌ مِّن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُۥ وَأَنْهَٰرٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّٰرِبِينَ وَأَنْهَٰرٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى ۖ وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ ۖ كَمَنْ هُوَ خَٰلِدٌ فِى ٱلنَّارِ وَسُقُوا۟ مَآءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَآءَهُمْ
   

Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?

Muhammed Suresi 15

ve bu kurandan ayet değil hadis idi ve aslı ne nehir ne deniz idi ve dört Irmak idi
hepsi birbinine girmiş ve bozulmuş vaziyette gözüküyor benim internette, sizde de öylemi? bilen bulan varsa aslını yazıp bildirsin bize

Hz Muhammed mirac da bize getirilince mesela Avusturyada daki çiftcilerin yani bauer lerin olduğu her köy de yaklaşık bir tane mölkerei evi vardır ve soguk hava deposu olan süt toplanma tanki ve ev ve her sabah ve ikindi yada akşam yada günde bir defa aynen petrol taşıyan tanker gibi bir tanker ile temiz sütler köy köy gezilip bu tankere toplanır ve bu süt fabrikasına gider orada fabrikaya  kalın oluk gibi akan hortumla boşaltılır ve ve orada tereyağ peynir yoğurt kaymak ve benzeri mamüller imal edilip paketlenip marketlere gönderilir ve muhammed bu tankeri görünce o günün insanı olarak oluk gibi akan bir tanker ve oluğundan süt akıyor görünce sizce ne kadar saşırır ve bunu nasıl tarif edebilir belkide işte ona süt akan enhar yani nehir yada belkide ona keveser dedi  kabe kavseyndeki "kavse" kelimesi yay gibi bükülebilen tanker hortumunu kastetti belkide yani..

Kavis

~ Ar ḳaws قوس [#ḳws msd.] yay, kavis < Ar ḳāsa قاس büktü, yay haline getirdi

Kelime Kökeni

Arapça ḳws kökünden gelen ḳaws قوس "yay, kavis" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ḳāsa قاس "büktü, yay haline getirdi" fiilinin masdarıdır.

##################

Bir Elektrik hattı  tartışması bir forumdan alıntı

#########################

Priz ve anahtarlar kaç mm kablo

prizlerde 2,5 mm. kablo kullanmak daha doğru.
ayrıca 2*1,5 mm2 kablo kullanırsan toprak hattın yok demektir aydınlatmada.

aydınlatma sortılerı 2x1.5 olmalıdır
aydınlatma linyelerı 2x2.5 olmalıdır.

aydınlatma ve priz linye hatlarında 2,5mm2 kablo kullanılır mesafeyle ilgili sorun olmadığını öngördüm
aydınlatma sorti hattında 1,5mm2 kablo kullanılır prizlerde 2,5mm2 kablo kullanırsan iyi olur yada 1,5mm2 kablo kullanabilirisin
toprak hattını ortakmı yapacaksın neden 2x kablo kullanıyorsun

aydınlatmada topraklama yapılmaz ondan 2x2.5 yada 2x1.5 kullanılır

aydınlatmada yapılmaz diye bir şey yok. sadece Türkiyede yok. Kıbrısda bile bırakın aydınlatmayı. sıva altına yerleştirilen metal anahtar kasasının bile ayrı topraklanması gerekiyor. eğer toprak yoksa KIB-TEK enerji müsadesi vermiyor.

bencede topraklama elektrik için en önemli olmazsa olmaz

aydınlatmada topraklama şu an için ülkemizde kullanılmıyor
ayrıca bazı avizelerde yurt dışında ithal gelenlerde topraklama kablosu olduğunu göreceksiniz (çin malı bile olsa)

arkadaşların dediği gibi 2,5mm2 priz linyelerinde 1,5mm2 aydınlatma sortilerinde kullanılır aydınlatma linyelerinde ise mesafe ve akım kontrolüne göre aydınlatma linyesi 2.5mm2 kullanılabilir
vesaire......

###################

yani elktrik hattının uzunluğu ve birde elektrik hattın da kullanılcak alet erdavatın YADA MOTORLARIN GÜCÜNE GÖRE  DÖŞENEN KABLONUN MiLiMETRE KARE BAZINDA ÇAPINA VERiLEN iSiMDiR YANi "MiLiMETRE KARE"  BiR ALAN BiRiMiDiR YANi BiR DAiRENiN ALANI NI HESAP EDERKEN

##############

Dairenin Alanı Nasıl Bulunur?

Daire, çemberin arasındaki alan anlamına gelmektedir. Çemberi tam ortadan bölündüğünde alan hesaplamalarına yarıçap olarak hesaplanmaktadır. Dairenin alanını bulmak için öncelikle yarıçap hesaplamaları yani yarım daire alanının bulunması gerekmektedir. Formüle edilirse Dairenin çevresi r dairenin yarı çapı, π, yaklaşık 3,14 olan pi sayısı ile ifade edilmektedir. Pi sayısı sabittir. 3,14

olarak kullanılmaktadır. Tüm dairenin alanını bulmak için A=π.r2 alan formülü kullanılır. Dairenin bir parçası çeyrek veya yarım olarak istenirse tüm dairenin alanı 2'ye bölünerek yarı çap veya 4'e bölünerek bulunabilir. Bir daire diliminin alanı, bir merkez açıya karşılık gelecek şekilde A=π.r2.α/360 formülü ile hesaplanmaktadır. 360 dairenin yuvarlak olması sebebiyle dış ölçüleri olarak ifade edilmektedir. Yarıçap ise 2 ye bölünmesi ile bulunmaktadır.

#################

ve bir kablonun 1,5mm² olması demek kablonun kalınlık olarak dairesel kalınlığı demektir uzunluğundan bahsedilmez burada aynen buna benzer olarak

bir akarsuyun "debisi" vardır ve

###############

Suyun Debisi Ne Anlama Gelir?


Debi, akarsu akımı manasına gelir. Akarsu yatağının herhangi bir bölümünden bir saniye içerisinde geçen su miktarını ifade eder. Debi, Metre/saniye olarak ölçülür. Türkiye içerisinde debisi bir başka ifade ile akımı en yüksek olan nehir Fırat'tır.

Debi Neye Bağlıdır?

Debiyi etkileyen önemli unsurlar şu şekilde sıralanabilir:

Yağış miktarı

Yağış biçimi

Eğim

Sıcaklık

Arazi yapısı

Beşeri faktörler

#################


bunlardan debisi genişlik ve derinlik olarak  en küçük  olan pınar ondan büyük dere ve çay ve bunların debisi en fazla dizlerine kadar olur ve ondan büyük olan ırmak onlarda da belki beline kadar derinlik olur yada boynuna kadar derin olur ve geniş olur ve nehir ise derinliği genişliğine göre  bir insan boyunu yutan sulara verilen ve geniş akan sulara verilen isimdir yani  elketrik kabloları olan 1,5mm² ile yine 2.5mm² YADA ANA HAT KABOLUSU MESELA 22 mm² ve trafao hatları daha büyük olabilir mesela direklerden direkelere giden kalın kabloların hacmi gibi işte nehir ve akarsularda  çaplarına göre kalınlıklarına göre isimleri farklıdır fakat avrupa dillerinde buna hep river yada fluss denilmiş halbuki hepsi bizim türkcede ayrı isim ve debisi ve akışı farklıdır o yüzden burdaki IRMAK 

أُو۟لَٰٓئِكَ جَزَآؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَا ۚ وَنِعْمَ أَجْرُ ٱلْعَٰمِلِينَ

Ulâike cezâuhum magfiretun min rabbihim ve cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, ve ni’me ecrul âmilîn

İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!

Âli İmrân Suresi 136

burda bahsedilen şehrin su hattı evimizde ki musluğa kadar gelen suyumuz ayaklarımızın altından yada şehrin yollarında ki asfaltın altından akan borular ile döşenmiş su hattı öyle olunca altlarından akan ırmak meselesı budur belkide değil mi yani?

BU KONUDAKi BULDUĞUM RiVAYETLERDEN BiRiSi

Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Cennette Gördükleri


Âlemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimiz Sallallahü Aleyhisselâm, İsrafil aleyhisselam ile birlikte Cebrail aleyhisselamın yanına geldiler. Allah Celle Celâlüh’ün emrini yerine getirmek için Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimiz Aleyhisselâm’ı Cennet'e götürdü.


Melekler, ellerinde nur dolu tabaklarla bekliyorlardı. Cebrail aleyhisselam;

“– Ya Resulallah! Bunlar, Âdem aleyhisselamdan seksen bin yıl önce yaratıldı. Bu makamda, tabaktakileri sana ve ümmetine saçmak için sabırsızlanırlar. Kıyamet günü Hazretin ve ümmetin, Allah’ü Teâlâ’nın emriyle Cennet'in eşiğine ayak basınca, bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize saçacaklardır" dedi.

            Cennet'te vazifeli olan Rıdvan ismindeki melek, onları karşıladı. Peygamber efendimize müjdeler verdi ve; "Hak teâlâ, ikisini senin ümmetine, birini de diğer ümmetlere vermek için Cennet'i üç kısım etti" dedi ve Cennet'in her tarafını gezdirdi.

            Habib-i Ekrem Sallallahü Aleyhi Vesellem efendimiz buyurdular ki:

            “– Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş'ın yukarısında akar. Bir yerden su, süt ve bal çıkar. Asla birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı zebercedden idi. İçindeki taşlar cevahir, balçığı anber, otları za'feran idi. Etrafına gümüş bardaklar koymuşlar, sayıları gökteki yıldızlardan ziyade idi. Çevresinde kuşlar olup, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese ve o ırmaktan içse, Hak teâlânın rızasına mazhar olur.

            Cebrail Aleyhisselâm'a:

            “– Bu ırmak nedir?" diye sordum. "Kevser'dir. Hak teâlâ, onu sana vermiştir. Sekiz Cennette olan bostanlara bu Kevserden akar" dedi.

            Irmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakuttan idi. O çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi. Derlerdi ki:

            “– Biz sevinçli ve neş'eliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz gençleriz, hiç yaşlanmayız. Biz iyi huyluyuz, hiç kızmayız. Biz hep böyleyiz, hiç ölmeyiz."

            Saadet köşklerine ve ağaçlarına erişip, onların nağme ve sedaları her yeri kaplar. Öyle hoş sesleri vardı ki, o nağmeler dünyaya gelseydi, ölüm ve mihnet dünyada olmazdı.

            Cebrail Aleyhisselâm "Bunların yüzlerini görmek ister misin?" dedi. "İsterim" dedim.

            Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel suretler gördüm ki, eğer bütün ömrümce onların güzelliğini anlatsam, bitiremem. Yüzleri sütten beyaz, yanakları yakuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten yumuşak ve ay gibi ışıklı, kokuları miskten daha güzeldi.

            Saçları gayet siyah, kimi örülmüş, kimi toplanmış, kimi salıverilmiş, otursa, etrafında çadır gibi olur, kalksa, ayağına kadar uzanırdı. Her birinin önünde bir hizmetçi dururdu.

            Peygamber efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurdu ki:

            “– Sekiz Cennet'in bağ ve bostanını ve türlü nimetlerini gördüm. Cehennem'i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi."

            Cebrail Aleyhisselâm elimi tutup, Cehennem'in en büyük meleği Malik Aleyhisselâm'a götürdü:

            “– Ey Malik! Muhammed aleyhisselam, asilerin Cehennem'deki yerlerini görmek ister O'na Cehennem'i göster" dedi.

            Malik Aleyhisselâm, Cehennem'in tabakalarını açtı. Yedi tabakanın hepsini gördüm.

            Efendimiz, Cehennemdekilerin halini görünce çok üzüldü. Merhametinden çok ağladı. Bütün melekler de ağlaştılar.

            “– O söyledi ise doğrudur!"

            Âlemlerin efendisi Cehennemdekilerin halini görünce ağlamaya başladı. AllahCelle Celâlühü’ü teâlâya yalvardı. Ümmetinin zayıflığını ve böyle azaba takat getiremeyeceklerini söyleyerek, o kadar çok ağladı ki, Cebrail aleyhisselam ve cümle melekler de beraber ağlaştılar.

            AllahCelle Celâlühü’ü teâlâdan hitap geldi ki:

            “– Ey Habibim! Senin hürmetin ve kıymetin benim katımda büyüktür, duan kabul olunmuştur. Hatırını hoş tut. Seni, muradına eriştiririm. Sana öyle bir makam veririm ki, pek çok sayıda asileri, senin şefaatin ile bağışlarım. Ta ki, sen yeter diyene kadar."

            Peygamber efendimiz gördüklerini anlatmaya devam ederek buyurdu ki:

            “– Daha sonra, Semavattan geçip, Musa'nın Aleyhisselam bulunduğu makama geldim.

            Bana; "Hak teâlâ, sana ve ümmetine ne farz eyledi" dedi. Ben de; "Her gün ve gece için elli vakit namaz kılınmasını bana farz kıldı" dedim. "Rabbine dön, biraz hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz", dedi.

            Bunun üzerine, Rabbime döndüm ve dedim ki: "Ya Rabbi! Ümmetimden bu emri biraz hafif eyle." Bunun üzerine elli vakitten sadece beş vakit indirdi.

            Musa Aleyhisselam'a döndüm ve beş vakit indirdi dedim.

            Dedi ki: "Rabbine dön! Biraz daha hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından da kalkamaz." Böylece Musa Aleyhisselam ile Rabbimin arasında gidip geldim ve nihayet AllahCelle Celâlühü’ü teâlâ şöyle buyurdu:

            "Bu namazı beş vakte indirdim. Her namaz için on sevab vardır. Bu bakımdan sonunda yine elli namaz olur. Zira her kim bir sevabı kastedip de yapamazsa, onun için bir sevab yazılır. Fakat yaparsa, bire karşılık tam on sevab yazılır. Fakat bir günaha kasdedip de yapmazsa, hiç bir şey yazılmaz. Yaparsa, ancak o bir günah olarak kayda geçer."

            Allah Celle Celâlühü’ü teâlâ böylece, sevgili Peygamberimizin çektiği sıkıntılarla yaralanan mübarek kalbini, teselli eyledi. Hiç bir mahlukuna vermediği, kimsenin bilemiyeceği, anlayamıyacağı nimetleri, O'na ihsan eyledi.

            Âlemlerin efendisi, sonra bir anda Kudüs'e ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hani'nin evine geldiler. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi.

            Dışarda dolaşan Ümm-i Hani uyuklamış, bir şeyden haberi olmamıştı. Peygamber efendimiz, Kudüs'ten Mekke'ye gelirken, Kureyş'in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kabe yanına gidip Miracını anlattı.

            Kafirler, alay ettiler. Müslüman olmaya niyetli olanlar da tereddüde düştüler. Müşriklerden bazıları sevinerek, Ebu Bekir'in evine geldiler. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu gayet iyi biliyorlardı.

            Kapıya çıkınca;

            “– Ey Ebu Bekir! İyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer? diye sordular. Hazret-i Ebu Bekir;

            “– İyi biliyorum. Bir aydan fazla sürer, dedi.

            Bu söze sevinen kafir güruhu;

            “– Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülüp, alay ederek ve hazret- i Ebu Bekir'in de kendileri gibi düşüneceğini umarak;

            “– Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı, dediler. Hazret-i Ebu Bekir'e sevgi, saygı gösterip bel bağladılar.

            Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü Anh, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince;

            “– Eğer O söyledi ise doğrudur. Bir anda gidip geldiğine ben de inandım, deyip içeri girdi.

            “– Canım feda olsun!"

            Resulullahın Miraca çıktığını öğrenen, hazret-i Ebu Bekir, hemen Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle;

            “– Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdiği ve mübarek yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdiği için AllahCelle Celâlühü’ü teâlâya sonsuz şükürler ederim. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun!" dedi.

            Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü Anh'ın sözleri kafirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imanı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet geldi. Resulullah efendimiz o gün, Ebu Bekir'e "Sıddik" dedi. Bu adı almakla, derecesi bir kat daha yükseldi.

            Bu hale çok kızan kafirler, mü'minlerin kuvvetli imanına, Peygamberimizin her sözüne hemen inanmalarına, O'nun çevresinde pervane gibi dönmelerinle dayanamadılar. Resulullah efendimizi mahcup ve mağlub etmek için, imtihan etmeğe Mescid-i Aksa hakkında sorular sormaya başladılar.

            Resulullah efendimiz hepsine birer birer cevap verdiler. Efendimiz cevap verirken, hazret-i Ebu Bekir; "Öyledir ya Resulallah" derdi. Halbuki, Resulullah efendimiz edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyurdu ki:

            “– Mescid-i Aksa'da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O anda, hazret-i Cebrail Mescid-i Aksa'yı gözümün önüne getirdi. Pencerelerini görüp sayıyor ve sorularına, hemen cevap veriyordum."

            Resulullah efendimiz, yolda develi yolcular gördüğünü söyledi.

            “– İnşaallah Çarşamba günü gelirler" buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke'ye ulaştı. Kervandakilere sorduklarında fırtına eser gibi olduğunu ve bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hal, mü'minlerin imanını kuvvetlendirdi. Kafirlerin düşmanlığı da gittikçe arttı.

            Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27'sinde Cuma gecesi vuku bulan bu mucizeye Mirac denir. Resulullah, miraca, ruh ve bedeni ile uyanık bir halde çıktı. Mirac gecesinde O'na nice ilahi hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Ayrıca Bekara suresinin son iki ayet-i kerimesi ihsan edildi. Mirac; Kur'an-i kerimde, İsra ve Necm suresi ile bazı hadis-i şeriflerde bildirilmektedir.

            Sevgili Peygamberimiz Miracdan sonra dört büyük halifesine Cennet'i anlatırken buyurdular ki:

            “– Ya Eba Bekir! Senin köşkünü gördüm. Kızıl altından idi. Senin için hazırlanan nimetleri müşahede ettim.”

            “– Ya Ömer! Senin köşkünü gördüm. Yakuttan idi. Fakat içeri girmedim. Senin gayretini düşündüm.”

            “– Ya Osman! Seni her gökte gördüm. Cennet'te köşkünü görüp seni düşündüm.”

            “– Ya Ali! Senin suretini dördüncü semada gördüm. Cebrail'e sual ettim. Dedi ki: "Ya Resulallah! Melekler hazret-i Ali'yi görmeden duramazlar. Hak teâlâ, onun suretinde bir melek yarattı. Dördüncü gökte durur, melekler onu ziyaret eder, bereketlenirler."

            Mirac gecesinin sabahında Cebrail aleyhisselam gelerek Resulullah efendimize beş vakit namazı, vakitlerinde imam olarak kıldırdı.

            Mirac hadisesinin Kudüs'e kadar olan kısmı ayet-i kerime ile sabit olduğundan buna inanmayan dinden çıkar. Hadis-i şeriflerle bildirilen göklere yükselmesi kısma inanmayan bid'at ehli yani sapık,bozuk itikatlı olur.


CENNET iLE iLGiLi AYET  VE RiVAYETLER DE BUNLAR

(Sûre-i Secde, Âyet 19)
Meâl'i: "Evet... O kimseler ki, iman ettiler ve sâlih amellerde bulundular. Artık onlar için yapmış oldukları amelleri mukabilinde konak olmak üzere me'vâ cennetleri vardır."
(Sûre-i Necm, Âyet 13-15)
Meâl'i: "Yemin olsun ki onu, sidretü'l-müntehâ'nın yanında önceden bir defa daha görmüştü.
Cennet'ül-Me'vâ da onun yanındadır."
(Sûre-i Saffat, Âyet 40-48)
Meâl'i: (Bu azaptan) Ancak Allah'ın halis kulları istisna edecek. Onlar için bilinen bir rızık ve türlü meyveler vardır.
Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendilerine ikram edilir.
Kendilerine kaynaktan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
Berraktır, içenlere lezzet verir (bir içkidir).
O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar.
Yanlarında güzel bakışlarını yalnız kendilerine tahsis etmiş, iri gözlü eşler (huriler) vardır.
(Sûre-i Sad, Âyet 50-52)
Meâl'i: "Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak
Orada (koltuklara) yaslanıcılardır. Orada bir çok meyveler ve içilecek şeyler isteyeceklerdir.
Ve onların yanlarında gözlerini (kocalarına) dikmiş, yaşları müsavi (dilber) ler vardır."
(Sûre-i Taha, Âyet 76)
Meâl'i: "İçinde ebedi kalacakları zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte tertemiz arınanların mükâfatı budur."
(Sûre-i Mü'min, Âyet null8)
Meâl'i:"Rabb'imiz! Onları da onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine va'dettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz aziz ve hakim olan sensin!"
(Sûre-i Saf, Âyet 12)
Meâl'i: "İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden (altından) ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur."
(Sûre-i Tevbe, Âyet 72)
Meâl'i: "Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler (konaklar, saraylar, köşkler) va'detti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur."
(Sûre-i Nahl, Âyet 31-32)
Meâl'i: "(O yurt) onların girecekleri, (altlarından) zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada kendilerine diledikleri her şey verilir. İşte Allah takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır.
(Onlar) meleklerin "Selâm sizin üzerinize olsun yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek iyilikle canlarını aldıkları kimselerdir."
(Sûre-i Fâtır, Âyet 33-35)
Meâl'i: "(Onların mükâfatı) içine girecekleri Adn cennetleridir. Zira orada altın bilezikler takarlar ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.
(Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı (kaygıyı) gideren Allah'a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan çok ni'met verenlerdir.
O (Rabb) ki lûtfuyla bizi gerçek ikâmet evine (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç gelecektir."
(Sûre-i Kehf, Âyet 31)
Meâl'i: "İşte onlara içinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler. İnce ve kalın dîbadan yeşil elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri."
(Sûre-i Beyyine, Âyet null8)
Meâl'i: "Onların Rabbileri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah (cc) dan hoşnut olmuşlar. Bu söylenenler hep Rabb'inden korkan, ona saygı gösterenler içindir."
(Sûre-i Rad, Âyet 23-24)
Meâl'i: "(O sonuç) Adn cennetleridir. Oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber girecekler, melekler de hep kapıdan onların yanına varacaklar.
(Melekler), sabrettiğinize karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir, derler."
(Sûre-i Mü'minun, Âyet 11)
Meâl'i: "(Evet) firdevs'e varis olan bu kimseler orada ebedî kalırlar."
(Sûre-i Sâffat, Âyet 58)
Meâl'i: "O cennetteki zat diyecektir ki (değil mi biz) artık ölüler olmayacağız."
(Sûre-i Vakıa, Âyet 18-21)
Meâl'i: "Çeşmelerden akan şuruplar ile dolu destiler ile ve ibrikler ile ve bardaklar ile,
Onlardan baş ağrısına uğramazlar ve akıllarını da gidermiş olmazlar.
Ve, o hizmetçiler ehli cennet'in (ihtiyar) ettikleri meyveler ile (dolaşırlar).
Ve iştihada bulundukları kuş eti ile (dolaşır) lar (kendilerinin iştahları çekeceği kuş etleri ile dolaşırlar)"
(Sûre-i Taha, Âyet 74)
Meâl'i: "Şüphe yok ki, her kim Rabbine münkir olarak gelirse elbetteki, Onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ve ne de dirilir.
Cehennemde yananlar ölü ile diri arasında Allah'ın didarını cennette görenler sarhoş ile ayık arasında olurlar."
(Sûre-i Rad, Âyet 35)
Meâl'i: "Takvâ sahiplerine va'dolunan cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden (altlarından) ırmaklar akar yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir."
(Sûre-i İnsan, Âyet 5-6)
Meâl'i: "İyiler ise, kâfur atılmış bir kadehten (cennet şarabını) içerler.
(Bu) Allah'ın has kullarının içtikleri ve istedikleri yere akıttıkları bir pınardır."
(Sûre-i İnsan, Âyet 12-18)
Meâl'i: "Ve onları sabrettikleri için cennetle ve ipekli libasla mükâfatlandırdı.
Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Orada ne bir güneş ve ne de bir şiddetli soğuk görürler.
Ve onların üzerlerine (O cennetin) gölgeleri yakındır. Meyveleri de kemal'i itaatle müsehhar bulunmuştur. (yemekleri, kolaylıkla olur.)
Ve onların üzerlerine gümüşten kaplar ile ve billûrdan küpler ile dolaşılır.
Gümüşten billûrlardır. Onları muayyen miktarlarda takdir etmişlerdir.
Ve orada bir kadehde içirilirler ki; ona katılmış olan, zencebil'dir.
Orada bir çeşmeden ki: Ona selsebil denilir."
(Sûre-i Hicr, Âyet 45-48)
Meâl'i: "Allah'ın azabından korkup rahmetine sığınan müttekiler, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.
Oraya emniyet ve selâmetle girin! denilir. (Onlara)
Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık. Onlar artık köşkler üzerinde, karşı karşıya oturan kardeşler olup (sohbet ederler).
Onlara, orada hiç bir yorgunluk dokunmayacak ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır."
(Sûre-i Nebe, Âyet 35-37)
Meâl'i: "Rabbinden bir mükâfat bir hediye, bir hesap görme olarak orada (cennette) onlar ne boş bir lakırdı ne de birbirlerine karşı yalan işitirler. O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi'dir. O Râhmân'dır. O gün insanlar, ona karşı konuşmaya yetkili değillerdir. (Buna güçleri de yetmez)"
(Sûre-i Mutaffifin, Âyet 25-30)
Meâl'i: "Kendilerine damgalı, hâlis bir içki sunulur. Onun sonu misk'ü anberdir. İşte onda ancak yarışanlar yarışsınlar.
Karışımı tesnimdendir. (Yani o şaraba tesnimden karıştırılmıştır).
Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynaktır o tesnim.
Dünyada mücrimler, iman edenlere gülenlerdir. Mü'minlere uğradıklarında kaş göz hareketiyle alay edenlerdi."
Onun için kaşla gözle işaretle konuşmak, iyi değil. Peygamberimiz (sav)'in gözüne Hz. Ömer baktı, bana işaret edecek mi? Peygamberimiz (sav) işaret etmedi. Sonunda Peygamberimiz(sav)'e sen bana niçin işaret etmedin, dedi. Peygamberimiz (sav) kaşla gözle işaretle konuşan hiç bir Peygamber gelmemişti, buyurmuştur. Kitabımızda açıklanmıştır.
(Sûre-i Muhammed, Âyet 15)
Meâl'i: "Müttakilere va'dolunan cennetin durumu şöyledir:
İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmakları ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvaların her çeşidi onlarındır. Bunlardan da öte Rabb'lerinden bir bağışlama vardır. Bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu hiç?"
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4331)
Manâ'sı: "Muâz bin Cebel (ra)'den rivâyet edildiğine göre kendisi:
– Ben, Resûlullah (sav)'i, şöyle buyururken işittim, demiştir.
Muhakkak cennet yüz derecedir. Onlardan her bir derece(nin yüksekliği) gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Şüphesiz o derecelerin en yücesi Firdevs'tir, en faziletlisi de Firdevs'tir. Arş, muhakkak Firdevs'in üstündedir. Cennetin ırmakları da Firdevs'ten çıkıp akar. Bu itibarla siz Allah'tan (cennet) dilemek istediğiniz zaman ondan Firdevs'i isteyiniz."
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret" sayfa 307, Hadîs No: 501)
"Allahu Teâlâ:
– Allah'a karşı gelmekten sakınanlara vaad edilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her çeşit meyve ve Rabblerinden mağfiret vardır (Sûre-i Muhammed, Âyet 15.)" buyurmuştur.
Bu ırmakların, su ark ve çukurlarında değil de, Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle intizamlı şekilde, akmakta olduğu rivâyet edilmiştir.
Hadîs-i Şerifte Resûlullah (sav) Efendimiz:
"Cennet ırmakları, misk dağlarının yahut da misk tepelerinin altından çıkar", buyurmuştur.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4323)
Manâ'sı: "El-Hâris bin Ukayş (ra)'den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Şüphesiz benim ümmetimden (şefaatı makbul) öyle kimseler vardır ki, onların şefaatıyla Mudar (kabilesin) den daha çok kişiler cennete girer. Şüphesiz benim (davet) ümmetimden öyle kimseler de bulunur ki, ateş (te yanmak) için cehennemin bir köşesini teşkil edecek kadar iri yapılı olur."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4328)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Allah (cc):
– Ben sâlih (yani ibadete düşkün yasak şeylerden çekingen, ahlâken faziletli mü'min) kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın
işitmediği ve hiç bir insanın kalbinden geçmeyen bir takım nimetler hazırladım, buyurur. Ebû Hüreyre'de demiştir ki:
– Ve (bu nimetler) Allah'ın size Kur'an'da bildirdiği nimetlerden başkadır. İsterseniz "İşledikleri ibadetlere mükâfat olarak mü'minler için Allah katında saklanmış gözler aydınlığı nimetleri hiç kimse bilemez." (Secde: 17)'yi okuyunuz.
Râvi demiştir ki: Ebû Hüreyre bu âyeti "Gözler aydınlıkları" diye okurdu." (Buhari, Tirmizi, Müslim, Ahmed bin Hanbel rivâyet etmiştir.)
(Sünen-i Tirmizi, Cild: 4, Hadîs No: 2676)
Manâ'sı: "Süheyb (ra)'den rivâyet edilmiştir. Resûlullah (sav):
Amelini güzel yapanlar için güzel mükâfat ve dahası vardır. (Yunus: 26) âyet-i kerimesi hakkında şöyle buyurdu:
– Cennet ehli cennete girdikleri bir münadi (tellal) sizin için Allah katında bir vaad vardır! diye çağıracak. Onlar da:
– Bizim yüzlerimizi ak etmedi mi? Bizi ateşten kurtarmadı mı? Bizi cennete girdirmedi mi? diyecekler. Melekler "evet" diye cevap verecekler.
Bunu müteakip perde açılacaktır.
Resûl-ü Ekrem (sav) buyurdu ki:
Allah'a yemin ederim ki, o (onlara) (cennet ehline) kendisini görmekten daha sevgili bir şey vermemiştir."
Allahu Teâlâ'nın cemalini görürler.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4329)
Manâ'sı: "Ebû Said-i Hüdri (ra)'den rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
Şüphesiz cennetteki bir karış(lık saha) yer (küresin)den ve üzerinde bulunan şeylerden (yani dünya ve içindeki bütün nimetlerden) hayırlıdır."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4330)
Manâ'sı: "Sehl bin Sa'd (es-Sâidi) (ra) den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir.
Cennette bir kamçının (azıcık) yeri (bile) dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden hayırlıdır." (Buhair ve Tirmizi rivâyet etmiştir.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4332)
Manâ'sı: "Üsame bin Zeyd (ra) den rivâyet edildiğine göre: Resûlullah (sav) bir gün sahabilerine şöyle buyurdu, demiştir.
(İçinizde) cennet için çabalayıp gayret edecek kimse yok mu? Şüphesiz, cennete denk hiç bir şey yoktur. Kâ'be'nin rabbine yemin ederim ki, cennet, güzel sağlam ve yüksek saraylarda, yüz parlaklığı ve mutluluk (refah) içinde sonsuza dek devamlı kalınacak, parlayan nur (rüzgâr esintisiyle) sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşillik, sağlam köşk, akan nehir, olgunlaşmış bol meyve (huyu) beğenilen ve (şeklen) güzel hanım ve çok giysiden ibarettir. Sahâbiler:
– Cennet için çabalayıp gayret edenler bizleriz ya Resûlullah, dediler. O:
– İnşallah, deyiniz buyurdu. Sonra cihad etmeyi anlatarak (sahabileri) ona teşvik etti."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4333)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir.
Cennete giren ilk zümre ayın on dördüncü gecesindeki suretinde (parlak) tır. Onların ardından girenler de gökteki en şiddetli ışık saçan yıldız parlaklığındadır. Küçük abdest yapmazlar, büyük abdest yapmazlar, sümkürmezler ve tükürmezler. Tarakları altındır. Terleri de misk (gibi) dir ve (buhurdanlıklarındaki) buhurları od ağacıdır. Zevceleri (yani) hanımları büyük gözle hurilerdir. Huyları bir adamın huyu üzerinde (yani huyları aynı) dır. Onlar, babaları Adem (as)'ın suretinde (boyları da) altmış arşındır.
(Cennet ebedidir. Bilâl Babam bunu şöyle anlattı:
– Okyanus denizinin üzerine hiç su gelmese hiç bir şekilde de zayi olmasa güneş çekmese hiç bir milim azalmasa artmasa da öyle beklese her yetmiş bin senede bir damla su bu dünyada okyanustan alıp, başka dünyaya atsa bu su biter mi? Cevap:
– Bu su biter. Bu su nihayet bitmeye mahkumdur. Çünkü denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa denizden mürekkep bitinceye kadar, yazılsa Rabbının kelamı bitmez (Sûre-i Lokman, Âyet 27.) ama her yetmiş bin senede bir damla su okyanustan başka bir dünyaya atılsa onun senesini biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bilir. Bu sürenin ne kadar olacağını biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bilir. En son okyanus denizinin de sonu gelir, biter. Ama cennet ebedidir. Cennetin sonu gelir mi? dersen hiç gelmez. Gelir dersen ebediliğini inkâr etmiş olursun. Ebedi demek hiç sonu yok, sonu gelmez demektir.
Cennette yeme, içme var, tuvalete gitme yok.)
"Ebû Bekir bin Ebî şeybe bize ibn-i Fudayl'ın Umâre'den rivâyet ettiği (şu) hadisin mislini... senediyle de yine Ebû Hüreyre'den merfû olarak rivâyet etmiştir."
[Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1342; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2660; Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 14 (2834), 18 (2835); Ramöuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerif, No: 979, 6270.]
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4335)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
Muhakkak cennette öyle bir ağaç vardır ki, süvari kimse onun gölgesinde yüz yıl yürür onun (dallarının kapladığı sahayı) bitiremez. (Ebû Hüreyre demiştir ki:)
– Ve dilerseniz ve cennet halkı uzanmış bir gölgededir. (Sûre-i Vakıa, Âyet 30'u okuyunuz)".
(Sûre-i Vakıa, Âyet 30)
Meâl'i: "Yayılmış gölgeler". [Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1346; Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 6 (2826), 8 (2828); Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2644, 2645; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 619, sayfa 342.]
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4336)
Manâ'sı: "Saîd bin el-Müseyyeb (ra)'den rivâyet edildiğine göre:
Kendisi (bir gün) Ebû Hüreyre (ra)'a rastlamış ve Ebû Hüreyre (ra) kendisine:
Beni ve seni cennet çarşısında bir araya getirmesini Allah'tan isterim, demiş. (Bunun üzerine) Said:
– Cennette çarşı var mı? diye sormuş. Ebû Hüreyre (ra) Resûlullah (sav) bana şu haberi verdi, demiştir:
– Cennet halkı cennete girdikleri zaman (iyi) amellerinin çokluk derecesine göre makamlarına yerleşirler. Sonra dünya günlerinden Cuma günü kadar bir süre için onlara izin verilerek Allah (cc)'yi ziyaret ederler. Allah (cc) onlar için Arş'ını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede onlara görünür. Cennet halkı için nurdan koltuklar, inciden koltuklar, yakuttan koltuklar, zeberced (cevherin) den koltuklar, altından koltuklar ve gümüşten koltuklar konulur. Cennet halkının (makamca) en aşağı olanı (onların içinde denî -âdi- kimse yoktur) da misk ve kâfur yığınları (yani tepecikleri) üstünde otururlar. Bunlar koltuklarda oturanların yerlerinin kendilerinin oturdukları yerlerden üstün olduğunu sanmazlar (ki üzülmesinler).
Ebû Hüreyre demişti ki, Ben:
– Yâ Resûlullah! Biz (cennette) Rabbimizi görecek miyiz? dedim. O:
– Evet (göreceksiniz) siz güneşi görmek ve (gök) ayı on dördüncü gecesinde (yani dolunay halinde iken) görmek husûsunda şüpheye düşer misiniz? diye sordu. Biz:
– Hayır (şüpheye düşmeyiz, alenen görürüz) dedik. O:
– İşte böylece Rabbiniz (cc)'i (cennette) görmek hususunda şüpheye düşmeyeceksiniz. (yani O'nun zatını açıkça görmek şerefine kavuşacaksınız) ve o mecliste bulunan herkesle Allah (cc) (ayrı ayrı) konuşacaktır. Hatta Allah sizden bir adama:
– Yâ filân! Şöyle şöyle yaptığın günü hatırlıyor musun? diyecek. (Dünyadaki bazı vefasızlıklarını -günahlarını- ona hatırlatacaktır.)
Adam da:
– Yâ Rabbi; beni bağışlamadın mı? diyecek. Bunun üzerine Allah (o adama):
– Evet, seni bağışladım. Sen şu mertebene ancak benim mağfiretimin bolluğuyla eriştin, buyuracaktır. İşte cennet halkı böylece Allah'ın cemal ve sohbetiyle müşerref oldukları sıralarda bir bulut parçası üstten onları kaplı(Zeker) üzerlerine öyle güzel bir koku yağdıracak ki onun kokusu gibi güzel bir şeyi hiç duymamışlar. Sonra Allah (onlara):
– Sizin için hazırladığım ikrama kalkıp gidiniz ve arzuladığınızı canınızın çektiği şeyleri alınız, buyuracaktır. (Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:)
– Bunun üzerine meleklerin kuşattığı bir çarşıya varacağız. Misline gözlerin bakmadığı, kulakların işitmediği ve kalblerden geçmeyen şeyler o çarşıda bulunur (peygamberimiz (sav) buyurdu ki:)
– O çarşıda hiç bir şey satılmadığı ve satın alınmadığı (yani her şeyin bedava olduğu) halde arzuladığımız şeyler bizim için (köşklerimize) nakledilecektir. Cennet halkı birbirlerini o çarşıda göreceklerdir. Yüksek makam sahibi olan adam gelip kendisinden dün (yani makamca düşük) adama rastlar. (Cennet halkı içinde deni-âdi kimse yoktur.) Makamca düşük olan adam, makamca kendisinden yüksek olan adamın üstündeki elbiseyi beğenir, hoşuna gider. Fakat henüz beğenme işi tamamlanmamış iken kendisinin üstündeki elbise gözünde ondan daha güzel hâl olur. Bunun sebebi de cennette hiç bir kimsenin üzülmesine meydan verilmemesidir.
Peygamberimiz (sav) buyurdu ki, sonra (çarşıdan) konaklarımıza döneceğiz. Zevcelerimiz bizi karşılayacak:
"Merhaba, hoş geldin. Yemin ederim ki bizden ayrıldığın vakitteki güzellik ve güzel kokudan daha üstün bir güzellik ve daha güzel bir koku ile geldin" diyecekler.
Biz de diyeceğiz ki:
– Bu gün biz Cebbar olan Rabbimiz (cc)'in meclisinde oturduk. (yani sohbet ve cemali ile şereflendik) ve şu gördüğünüz üstün güzellik ve daha güzel koku misli ile dönmemiz bize layıktır, diyeceğiz."
[Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 15 (2663, 2674, 2675, 2679); Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 13 (2833), 14 (2834), Hadis-i Şerif, REH No: 1587, 2361; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1342; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 562, sayfa 325.]
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 325, Hadîs No: 560)
"Muhakkak ki cennette (mü'min için) içi boşaltılmış bir tek inciden bir çadır vardır. Bu çadırın eni altmış mil, mesafe genişliğindedir. Bunun her köşesinde (mü'mine mahsus) bir takım ev halkı vardır ki başkalarını (yani birbirlerini) göremezler. (Ancak) Mü'min onları dolaşıp ziyaret eder." (İmam-ı Müslim, Ebû Musa el-Eş'ari (ra) den rivâyet etmiştir.)
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 325, Hadîs No: 563)
"Muhakkak cennette birçarşı vardır ki, melekler orayı ziyaret ederler. Orada gözlerin mislini görmediği kulakların duymadığı ve kalplere gelmeyen nimetler vardır. Canımızın istediği her şey bize getirilir. Fakat orada satılan ve satın alınan hiç bir şey yoktur. O çarşıda cennet halkının bazısı diğer bazısı ile karşılaşır. Yüksek menzil ve mevkii sahibi döner de mevki bakımından kendinden aşağı derece olan kimse ile karşılaşır. Onların içinde herhangi bir şeyi eksik olan kimse yok ki, karşılaştığının üzerinde gördüğü süs elbiselerinden dolayı rahatsız olsun. Sözünün sona gelmeden üzerinde daha güzel bir kıyafet bürünür. Şu muhakkak ki cennette hiçbir kimsenin üzülmesi kederlenmesi yoktur" (Et-Tergib ve't-Terhib, Cilt 4/540; Mişkat'ül-Mesabih, Hadis No: 5646.).
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4338)
Manâ'sı: "Ebû Sâid-i el-Hudri (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Mü'min kişi cennette çocuk istediği zaman, arzu ettiği gibi çocuğun ceninliği, doğumu (ve erginlik çağına varması) tek bir saatte olur."
[Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2688; Ramuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerif, No: 2837; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 605, sayfa 338, Buhari de rivâyet etmiştir.]
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 6277)
Manâ'sı: "Cennet, Allah'ın dilediği kadar (bazı yerleri boş) kalacak, sonra tekrar dilediği kadar mahluk yaratacak ve onu dolduracaktır."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4339)
Manâ'sı: "Abdullah bin Mes'ûd (ra) den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu. Ben cehennemlik olanlardan en son cehennemden çıkan ve cennetlik olanlardan en son cennete giren adamı şüphesiz bilirim. (o kişi) Cehennemden emekleyerek çıkan bir adamdır... (Allah tarafından) ona:
– Git de cennete gir denilecek. Bunun üzerine adam cennete gidecek, fakat ona cennet dolu gibi görünecektir. Adam da geri dönerek:
– Yâ Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecek Allah (da ona):
– Git cennete gir diyecek. O da cennete varacak fakat ona cennet (yine) dolu görünecek ve tekrar geri dönecek, sonra:
– Ya Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecektir. Allah (sübhânehu) (ona):
– Git cennete gir, buyuracak. O da (tekrar) cennete varacak ve (yine) ona cennet dolmuş gibi görünecek. Tekrar dönüp:
– Ya Rabbi! Cennet şüphesi doludur, diyecektir. Bunun üzerine Allah (ona):
– Git de cennete gir, çünkü şüphesiz (orada) dünya kadar ve dünyanın on misli sanadır. (Veya muhakkak dünyanın on katı kadar sanadır) buyuracaktır. Adam da:
– (Ya Rabbi!) Yegane hükümdar olduğun halde benimle alay mı ediyorsun (veya benim aklıma mı gülüyorsun?) diyecektir.
Abdullah bin Mes'ud demiştir ki:
– (Vallahi) ben Resûlullah (sav)'i (bu hadisin sonunu buyururken) azı dişleri görülecek derecede gülerken gördüm, demiştir.
(İbn-i Mes'ud sözüne devamla) Bu adam cennetliklerin mertebece en aşağı olanıdır, söyleniyordu." (Buhari; Müslim; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2722, 2723.)
Cennette her insana bu dünya kadar yer verilecek. Bu dünyanın on katı kadar da yer verilecektir.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4340)
Manâ'sı: "Enes bin Malik (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Kim (Allah'tan) cenneti üç defa isterse cennet "Allah'ım onu cennete dahil et" der. Kim de cehennem ateşinden korunmasını (Allah'tan) üç defa dilerse, cehennem ateşi "Allah'ım onu cehennem ateşinden koru" der. (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2691; Hadis-i Şerif, REH No: 6386.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4341)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Sizden hiç bir kimse yoktur ki, iki konağı olmasın; bir konak cennette diğer bir konakda ateşle, cehennemdedir. Bu itibarla bir adam ölüp de ateşe girdiği zaman cennet halkı o kimsenin (cennetteki) konağına varis olurlar. İşte cennet ehlinin cehennemliklerin cennetteki konaklarına varis olmaları Allahu Teâlâ' nın: "işte bu sıfatları taşıyanlar varislerdir" (Sûre-i Mü'minun, Âyet 10.) buyruğunun te'yid ettiği bir hükümdür."
, (Sûre-i Mü'minün, Âyet 10)
Meâl'i: "İşte asıl bunlar varis olacaklardır."
Her insanın cennette bir sarayı cehennemde bir sarayı vardır. Cennete giren kendi sarayına bir de kendi gibi olup kendinin yakını veya arkadaşı cehenneme girmişse onun cennetteki sarayı da ilâve olur. İki saraya sahip olur. Cehenneme giden de kendi cehennemdeki sarayına bir de kendinin arkadaşı, komşusu olup cennete gidenin, cehennemdeki sarayını kendine verirler. Şu senin şu da senin arkadaşının yanacağı yerde o tevbe istiğfar etti. Cenneti kazandı. Sen cehennemi kazandın. Onun cennetteki sarayı sana, bunun cehennemdeki sarayı da sana verildi, derler. Kitabımızda cennete girmek ibadet, amel, itikad, çalışma, cehenneme girmek küfür ve masiyetle demiştik. Bazı kimseler de alın yazısı, şaşmaz, cennetlik yazılmışsa cennetlik, cehennemlik yazılmışsa cehennemliktir, derler. Bu hadiste her insan; hem cennetlik hem cehennemlik yazılıyor Cennet yolunu tutan, cennete, cehennem yolunu tutan cehenneme gider. Hiç bir kimse;
– Ya Rabbi, Sen bana cehennemi nasib etmişsin, Cennet nasib etseydin oraya giderdim diyemez. Hiç bir kimse de yarabbi beni cennetlik yaratmışsın ben saî gayret etmeseydim yine cennetliktim diyemez. Ancak iblis; ilmi ezeliyede benim nasıl olacağım sana malumdu. Benim alnıma böyle yazmışsın, başıma geldi. Benim kabahatim yok deyip suçu, kabahati Allah'a yüklemek istedi. Onun için cennetten kovuldu.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 2, Hadîs No: 417)
Manâ'sı: "Esma bin-i Ebî Bekr (ra) 'dan şöyle demiştir:
Nebiyyi,Ekrem (sav) efendimiz küsuf (Husuf, küsuf namazı derler, güneş ay tutulması veya başka harikûlade haller olursa cemaatle kılınır.) namazını kıldırdı idi. (şöyle ki) Kıyama durup kıyamı çok uzattı. Sonra rükûa varıp rükûa (çok uzattı). Sonra başını kaldırıp kavmeyi (çok) uzattı. Sonra yine rükûa varıp rükûu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra secdeye varıp sücudu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra (yine) secdeye varıp sücudu(çok) uzattı. Sonra ayağa kalkıp kıyamı uzattı. Sonra rükûa varip rükûu (çok) uzattı. Sonra başını kaldırıp kavmeyi (çok) uzattı. Sonra yine rükûa varıp rükuu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra secdeye varıp sücudu (çok) uzattı. Sonra namazdan çıktı. Resûlullah (sav) buyurdu ki:
– (İyi biliniz) Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı) o kadar ki eğer cür'et edeydim, salkımlarından bir tanesini (alıp) size getirebilecektim. Cehennem de bana o kadar yaklaştı ki, "Ey Rabbim, ben de onlarla beraber miyim?" demeye başladım. (Orada bir de ne göreyim?) Bir kadını bir kedi tırmalayıp duruyor. "Buna ne oluyor" diye sordum. "(Bu kadın) bu kediyi ölünceye kadar hapsetti. Ne yiyeceğini verdi, ne de yeryüzündeki haşerattan nafakalansın diye salıverdi, dediler."
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 4, Hadîs No: 617)
Manâ'sı: "Ebû Zerr (-il Gıffari) (ra)'den şöyle rivâyet edilmiştir. Ebû Zerr Hz. demiştir ki, Resûlullah (sav):
– Bana Rabbim tarafından (sefaretle, sefirlik, elçilik) gelen Cibril (bir kere daha) gelmiş ve:
"Ümmetimden her kim Allahu Teâlâ'ya hiç bir şeyi (Uluhiyette ve havass-ı rubûbiyette) ortak tanımayarak ölürse, o kimse cennete girer, diye haber verdi, buyurdu. Ben:
– (Yâ Resûlullah) o adam zina ettiği ve sirkat eylediği halde (yine cennete girer) mi? diye sordum. Resûl-i Ekrem:
– (Evet) zina ettiği ve sirkat eylediği halde de (cennet'e girer) diye cevap verdi" (Müslim, Ebû Dâvud; Neseî, Tirmizi Ebû Zer'den rivayet etmiştir.).
Cehennemde cezası miktarınca yanar yanar sonunda yine cennete girer demektir.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 1918)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Resûlullah (sav)'den işittim ki:
– (Allah'ın kerem ve rahmeti olmadıkça) hiç bir kişiyi onun güzel işi ve ibadeti cennete koyamaz, buyurdu. Bunun üzerine Ashâb:
– Yâ Resûlullah! Sizi de mi koyamaz? diye sormuşlardı da Resûl-i Ekrem şöyle cevap verdi:
– Evet beni de Allah'ın fazlı ve rahmeti bürümedikçe yalnız ibadetim cennete koyamaz. Bu vechile Ashâb'ım! İş ve ibadetinizde (i'tidal ile (ortalama) hareket edip) ifrat (aşırı) ve tefritten (azı) sakınınız. Doğru yoldan gidip Allah'a yaklaşınız. Sakın sizin hiç biriniz (salih olsun, fâsık olsun) ölümü temenni etmesin! Çünkü o, hayır ve ihsan sahibi ise (yaşayıp) hayrını, ihsanını arttırması umulur. Eğer günahkâr bir kişi ise (yine yaşayıp günün birisinde) tevbe ederek Allah'ın rızasını dilemesi me'muldûr."
Peygamberimiz (sav)'i bile ameli değil, Allahû Teâlâ'nın rahmeti cennete koyuyor.
Peygamberimiz (sav)'i "Rahmeten lil alemin" olarak gönderdiği halde.
Peygamberimiz (sav)'in sünnetine mevlidine, mûsafahasına salavatı şerifesine kıymet vermeyene Allahu Teâlâ'nın rahmeti olmasına imkân var mı? O kendini nasıl kurtaracak?
İfrattan ve tefritten sakının ifrat lüzumundan fazla değer vermek, ifratla sevmek. Her şeyin ölçüsü var. Tabiin olmayan evliyayı, tabiinden üstün görmek, tabiin olanı ashaptan üstün görmek. Ashaptan herhangi birini cihar-ı yarlardan üstün görmek. Cihar-ı yarları Peygamberimiz (sav)'den üstün görmek, Peygamberimiz(sav)'i Allahu Teâlâ'ya ortak koşmak (o da Allah'tır, küçük Allah'tır. Allah'ın ortağıdır) gibi sözlerin hepsi ifrattır. Peygamberimiz(sav)'den sizi bu ifrattan nehyederim. Tefrit aşağı ve küçük görmektir! Şimdi küçük görme değil Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer(ra), Hz. Osman (ra)'a buğz ediyorlar, kötü söylüyorlar. Hz. Aişe (ra), Hz. Hafza (ra) validemize fahişedir diyorlar. Kendinin ailesine kızına birisi fahişedir dese ona kızar, döğüşür, bağırır, çağırır sözünü kabul etmez. Şimdi en sofu dediğimiz adamların toplumun içinde Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Hafza (ra), Hz. Aişe (ra)'ye tefrit yapıyorlar. Hz. Ali (ra)'ye de Peygamberimiz (sav)'in denginde, daha üstün görüp ifrat yapıyorlar. Her ikisini de Peygamberimiz (sav) şiddetle men ediyor. Ömür boyu devamlı faizci, şarapcı, ona rey verenler der; ama bu saydığımız ifratı tefriti yapanları çok iyi görür. Bazı dini gazetelerde; İran askerlerini, Humeyni'nin resimlerini gösterir İslamın zaferi der. Onların hemen hepsinde hem ifrat hem de tefrit var. Onları normal sayar, iyi görür. Bu taraftan da şarabçı, faizci ona rey verenler der. Şarap, faiz amel noksanlığına girer.
Bu dediğimiz, ifrat, tefrit, iman noksanlığına girer. Amel noksanlığını söyler. İtikad noksanlığı olanlara da göz yumar. Hz. Ömer (ra)'e Peygamberimiz (sav): Beni canından da ziyade sevmedikten sonra imanın kemal bulmuş olmaz, diyor. Peygamberimiz (sav)'in ailelerinin hakkında âyet inmiştir (Sûre-i Tahrim, Âyet 1-5.). Hz. Aişe (ra)'nın sıddika doğru sağlam olduğuna dair Allahu Teâlâ överek 9 âyet indiriyor (Sûre-i Nur, Âyet 11-20.).
Bunlar da onlara fahişedir, diyor. İyi dikkat et! Onu Peygamberimiz (sav)'i canından fazla sevmezsen imanın kemal bulmaz diye Peygamberimiz (sav) söylüyor. Sorulsa ben de canımdan ziyade severim diyorsun. Canımdan ziyade severim dediğin Peygamberimiz (sav)'in ailesine fahişe, dört sevgili cihar-ı yarına ifrat, tefrit yapanlara, hiç bir şey söyleme. Karşı çıkma ve onları gazetelerde öv. Buna da İslamın zaferi de; hakiki müslüman gibi görün. Bir hadis-i şerifte: Bir müslümanın malını kendi malından, canını, kendi canından, namusunu kendi namusundan fazla kayırmazsan, tam müslüman olamazsın. Hz. Aişe'nin namusuna ve dört cihar-ı yarına dil uzatanlara seslenme onları da öv. Sen de onlara, "Çarşafı giydirdi, şarabı yasakladı, hakiki müslümandır" de...
Askerlikte her kumandanın değeri, kumandanlığı kadar kumandan olarak görülür. Her biri kumandanı büyük kumandandan büyük görmek, o büyüğü küçültmek olur. Bundan da kesinlikle nehyediyor.
Yine bir hadis-i şerifte;
Peygamberimiz (sav): Sizin toprak altında bin sene yatmanızdan bir "Lâ ilâhe illallah" veya şehadet kelimesi getirmeniz, Allah yanında daha makbûldür.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2036)
Manâ'sı: "Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra)'dan rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
(Ashâbım!) Cennet sizin her birinize nalınının tasmasından daha yakındır; cehennem de bunun gibi (yakın) dır. (Tâ'at cennete ma'siyet cehenneme yaklaştırır)"
Tasma dediği; köpeklerin boynuna takılana denir. Tok takarlar tazıların tavşanı boğarken boyunlarında tok olur. Boynuna geçirir. Nalını giyince de ayağının üstüne geçen kayıştır.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2052)
Manâ'sı: "Ebû Sa'id Hudri (ra)'da rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle demiştir. Allah Tebareke ve Teâlâ ehl-i cennete:
– Ey ehl-i cennet! diye hitab eder. Onlar da:
– Ey Rabbimiz! Ferman buyurunuz, emrinizi ifaya her zaman hazırız ve ubûdiyyette daimiz, derler. Cenab-ı Hak:
– Nasıl, şu halinizden razı mısınız? buyurur.
– Rabbimiz! Nasıl razı olmayalım. Sen bize hiç bir kimseye vermediğin bunca nimetleri ihsan buyurdun.
– Size ben bunlardan daha şerefli bir nimet vereceğim.
– Rabbımız, bu nimetlerden daha kıymetli nasıl bir nimet olabilir ki?
– Sizden razı ve hoşnut olmaklığımın şerefi size layık kılındı. Artık bundan böyle ebedî size darılmayacağım."
(Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 9 (2929); Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2680.)
Allahu Teâlâ bu hadîs-i kudsisinde sizden razıyım. Bundan sonra size ebedi darılmayacağım, diyor. Yani insanın aklına bir şey gelir. Adem ve Havva anamız cennette idi. Allah'ın gadabına uğradı. İnsan da onlar gibi cennette iken Allah'ın gadabına uğrayacak bir şey yapar mıyım acaba düşüncesi ile insan tereddüte kapılmaması için Allahu Teâlâ cennet ehline darılmayacağına, diğer bir âyette de cennetin ebedi olacağına her ikisine de garanti veriyor. Allahu Teâlâ'nın gadabına uğramazsa cennetin sonu olmazsa ebedi olursa bundan daha üstünü olmaz.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2654)
Manâ'sı: "Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra) den rivâyet edilmiştir; Resullullah (sav) buyurdu ki:
– Cennet ehlinin kadınlarından bir kadının baldırının beyazlığı, yetmiş kat cennet elbiseninin ardından görünür ve hatta onun iliği dahi görünür. Çünkü Allahu Teâlâ:
"O kadınlar adeta yakut ve mercan gibidirler (Sûre-i Rahman, Âyet 58.)" buyurmaktadır. Yakuta gelince bu bir taştır ki, onun içine bir tel sokup sonra onu durulasan, taşın ardından o teli görürsün." [Ramuz’ul Ehadis,Hadîs-i Şerif, No: 4174, 1462, 1362; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 581-582, sayfa 329.]
Cennette kadınlar yakut ve mercan gibidirler. Onların üzerinden yetmiş kat elbise giyilse baldırının beyazlığı görünür, hatta iliği dahi görünür. Yakutun içini delsen bir tel soksan kendi taş olduğu halde içindeki tel onun gibi görülür. Demek ki o yetmiş kat elbise giyse o elbiselerde yakuttandır. Bu dünyada camdan elbise vardır. İçi görülür, ama yumuşak değil. Bu hem yakut gibi içi görünür, cam gibi değil yumuşak elbisedir. Camın öbür tarafı görülür. Serttir. Yakutun öbür tarafı görülür. Taştır ama bu hem yakuta, hem cama, hem de ipekli elbiseye benzeyen elbise gibi yumuşak cam gibi öbür tarafı görünür. Yakut gibi kıymetli hem de içi görünür. Bacağın da et var etin içi görülmez. Orda o da görülüyor. Demek ki kendinin vücut yapısı da öyledir. Bilâl Babam da:
– Mürit ilk defa şeyhte fani olur. Sonra Resûlullah'ta fani olur. Sonra Hak'ta fani olur. Şeyhte fani kendi kendini kaybeder. Kendi yok şeyhi var. İkinci Resûlullah'ta fani: Resûlullah'ın vücudundan başka birşey görmez. Pembe camın üzerine güneş vurmuş gibi nurlu, çok beyaz yumurtanın üzerinde çukurlar gibi yüzünde az çukurlar var. O kadar feyizli o kadar aşklıdır, onu gören aşığın tahammülü kalmaz. Peygamberimiz (sav)'in bu tarafından bakınca öbür tarafı görünecek gibi gayet nurlu olarak görür.
Bu hadîste de cennette aynı görür diyor. Peygamberimiz(sav)'in maneviyatı ve hayatı tayyibeye yetişen insan o hayatı bu dünyada bulur. Odada oturtuğu yerde birkaç tane olup, hem oturan kendi, hem giden kendisidir. Şeyh Abdülkadir Geylani Hz.leri ramazan günü akşam iftarına yetmiş yere söz verdi. Hepsinde de iftar etti. Ayrıca evinde de yedi. Esas hakikisinin hangisi olduğunu bilemediler. Veysel Karani Hz. de "sıffın" harbinde şehid düşünce üç ayrı yere biz götüreceğiz, dediler. Üç tabut yaptırdılar, yanyana koydular. Her gelen grup kendi tabutunun içinde görüp ayrı ayrı Yemen'e, Sıffin'e, Siirt'e üç yere defnettiler. Üçü de kendisidir. Allahu Teâlâ'nın işidir. Bu gibi şeyleri fazla inceleyip fazla düşünmeye gelmez. Allahu Teâlâ yapar mı, yapar! Allah herşeye kadirdir. Beyazıd-ı Bestami'nin yüz tane olduğunu, karısının hangisinin önüne yemek koyacağını şaşırdığını, kendine sorunca:
– Eyy... Zavallı! Sen beni bu zamana kadar bir tane mi sanıyordun. Peygamberimiz (sav) hem bu dünyada bu alemde oturur, vaaz eder. Ayet, hadîs söyler. Milleti eğitir, hem de başka alemde onların müşkillerini halleder. Yüzlerce binlerce alemde bir anda olur. Hakka vasıl olunca akıl yetmez. Allahu Teâlâ birdir. Her yerde hazırdır. Çağırdığın yerde ordadır. En dar en ufak bir deliğin içinde de, en geniş en bol yerde de aynıdır. İşte evliyaullah'ta Kaygısız Hz. leri kasidesinde demiş ki:
Hakk zatıyla sıfatıyla
Tecellî eyledi anda
Varlığı hak varlığıdır.
Emri sübhan elindedir, diyor.

(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 4751)
Manâ'sı: "Cennete giren herhangi bir kulun başı ve ayakları ucunda ikişer huri durup cin ve insanların duyduğu en güzel bir sesle türkü söyleyecekler, lakin o, şeytanın çalgısı değildir. Allah'ın tahmidini ve takdisini dile getiren bir şeydir O."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2687)
Manâ'sı: "Ebû Said El-Hudri (ra)'den rivâyet edilmiştir, dedi ki Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Derece bakımından cennet ehlinin ednâsı (en aşağı mertebe olanı) şol kimsedir ki, onun seksen bin hizmetçisi ve yetmiş iki karısı vardır" (Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 6313.).
Kendisi için Câbiye (Şam'ın eski kasabalarından biri) ile San'a (bugün Yemen Arap Cumhuriyeti'nin Başkenti'dir.) arasındaki mesafe kadar inci, zeberced ve yakuttan bir kubbe dikilecektir.
Aynı senedle Peygamberimiz (sav)'in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir. "Cennet ehlinde küçük veya büyük (yaşta) bütün ölenler, cennette otuz yaşın çocukları olarak çevrilecekler ve onların yaşları otuzun üstüne asla çıkmayacaktır. Cehennem ehli de böyledir.
Aynı isnad (sened) ile Peygamberimiz (sav)'den şöyle buyurduğu, rivâyet edilmiştir.
"Onların (cennet ehlinin) başlarında taçlar vardır ve bu taçların incilerden ednası (en değersizi) doğu ile batı arasını muhakkak surette aydınlatır."
Cennet ve cehennemde ihtiyar, genç, dünyada çocukken ölenler otuz yaşından aşağıda olmayacak fazla da olmayacak. Bu dünyada cevahirin bir çeşidi hemen hemen hiç bulunmaz. diyecek kadar çok azdır. O cevahir lüks gibi gece her tarafı ışıtır. Cennetteki güneşten daha fazla ışıtır. Cennetteki ile bu dünyadaki birbirinin karşılığıdır. Allahu Teâlâ ayette "Her şeyi çift yarattım" (Sûre-i Zariyat, Âyet 48.) diye buyuruyor. Biz birşeyi tek görüyorsak karşılığındakini bulamadığımızdan, bilemediğimizdendir.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2689)
Manâ'sı: "Ali (kv)'den rivâyet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Cennette cennet kızlarının bir toplantı yeri vardır. Bütün yaratıkların benzerini işitmedikleri bir takım sesler yükseltirler ve derler ki: "Biz ebedi kalanlarız, yok olmayacağız. Biz refah içinde yüzenleriz, güçlük görmeyeceğiz. Biz memnun olanlarız. Öfkelenmeyeceğiz. Ne mutlu o kişiye ki, o bizimdir ve biz de onunuz." (Ramuz’ul Ehadisd, Hadîs-i Şerif, No: 6314.)
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1344)
Manâ'sı: "Sehl ibn-i Sa'd (ra)'dan rivâyete göre Nebi (sav) şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki, ümmetimden yetmiş bin yahut yedi yüz bin (kişi veya zümre hesap ve ikab görmek sizin ilk defa olarak cennete) girecektir. Bu ilk zümrenin sondakileri cennete girinceye kadar öndekileri girmeyecektir (ve bir saf halinde hepsi def'aten gireceklerdir.) Bunların yüzleri, bedir gecesinde (sanki) ayın (nûrânî) çehresidir. Her bin kişinin maiyeti olan yetmiş bin kişi de cennete ikinci zümre olarak milyarlar halinde girecektir." [Sahih-i Müslim, Cild 1/197; İbn-i Mâce, Cild 2/1433; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 379-380, 532; Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 5720, 6306.]
Peygamberimiz (sav) buyuruyor. ümmetimden yetmiş bin veya yediyüz bin kişi hesapsız, sualsiz cennete girer. Her birisi cehenneme müstehak olmuş, cehennemlik olandan yetmiş bin kişiyi kurtarır, beraberinde cennete götürür. O yetmiş bin veya yediyüz bin kişi olan kimselere hesap, sorgu, sual olmaz diyor. Her adam yetmiş bin kişiyi kurtarır. Bunların da sayısı yetmiş bin olunca yetmiş binle yetmiş bini çarpmak lazım. Dört milyor dokuz yüz milyon olur. Dört milyar dokuz yüz milyon sadece yetmiş bin kişinin cehennemden kurtardığıdır.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1348)
Manâ'sı: "Ebû Saîd-i Hudri (ra)'den rivâyet olunduğuna göre Nebi (sav):
– Ehl-i cennet, cennette kendilerinden yükseklerdeki (ehl-i guref) denilen bir takım köşklerin sahiplerini (aralarındaki mesafe farkından dolayı) güçlükle görebilirler. Nasıl ki, (gündüz) şark ve garb ufkunda ziyade kalan parlak yıldızı aradaki mesafe uzunluğundan dolayı dikkatle bakanlar seçebilir! Buyurmuş Ashâb:
– Yâ Resûlullah o âli köşkler enbiyâ menzilleri midir? Başkaları oralara erişemez mi? diye sordular.
Resûlullah (sav):
– Evet o köşkler enbiya menzilleridir. Fakat (Allah başkalarına da ihsan edebilir) hayatım yed'i kudretinde bulunan Allah'a yemin ederim ki (Enbiyadan başkaları) o erlerdir ki onlar Allah'a iman ve peygamberleri tasdik etmişlerdir, buyurdu"
[Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 10 (2830), 11 (2831), Hadîs-i Şerif, No: 2762; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 545, sayfa 320.].
Allah'a iman etmişler, Peygamberleri tasdik etmişler, hepsini sevmişler. Peygamberimiz (sav)'i sevdiklerinin nişanesi olarak o farzları, sünnetleri, nafileleri, namaz olarak kılarlar. Oruç olarak onun tuttuğu oruca benzetmeye çalışır. Farz orucu, kaza orucu, nafile orucu, tutar. Peygamberimiz (sav)'in bunları nasıl yaptığını kitabımızda açıklamıştık. Hz. ömer (ra) Hz.'nin bile Peygamberimiz (sav)'i sevmesini Veysel Karani Hz.leri kabul etmiyor. Kendi sevdiğini otuz iki dişini çektirmekle tasdik ettiğini kitabımızda yazmıştık, öyle tasdik etmesi lazım.
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1647)
Manâ'sı: "Cennette bir derece vardır ki, oraya ancak üç zümre nail olacaktır. Adil hükümdar, akraba ziyaretçisi, sabırlı ve çocuklarına yaptığı harcamaları başlarına kakmayan hane reisi."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2647)
Manâ'sı: "Ali (kv)'den rivâyet edilmiştir, dedi ki:
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Cennette bir takım köşkler vardır ki, dışları içlerinden ve içleri dışlarından görünür. Bunun üzerine bir arabi Resûl-i Ekrem'e kalkarak:
– Ey Allah'ın Peygamberi! dedi. O köşkler kimler içindir. Resûl-i Ekrem buyurdu ki:
– O köşkler; tatlı söz söyleyen, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uykuda iken geceleyin namaz kılanlar içindir."
[İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 549, sayfa 322; Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1653.]
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 323, Hadîs No: 555)
"Allah'ın resûlü:
– Muhakkak ki, cennet saraylarından bir sarayın içinde yetmiş menzil bulunur. Her menzilde, içerisine girilmek üzere yetmiş kapı, her kapının da diğerinden girmekte olan kokudan başka cennet kokularından koku girer dedi ve işte bu da yüce Allah'ın:
– Artık onlar için, yapmakta olduklarına karşılık olarak gözlerin aydın olacağı nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu hiçbir kimse bilemez, sözünün manasıdır", buyurdu.
, (İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 320, Hadîs No: 544)


Bu Bir Karoglan Makelesi

Karoglan Raşit Tunca
Schrems, 21.07.2023



Amortisör Nedir? Fonksiyonu Nedir?

Amortisör (Fransızcadan: amortisseur), makinelerde çalışma sırasında meydana gelen sarsıntı ve titreşimlerin şiddetini ve etkisini azaltmak için kullanılan elemanlar. Amortisörler hareket yönüne ters, hız ile orantılı bir direnç gösterirler. Böylece sarsıntı ve titreşim doğuran enerjiyi ısıya çevirerek yutarlar. Her türlü darbeli çalışan makinelerde (tekstil makineleri, presler, iş makineleri, kaldırma makineleri, otomobiller...) kullanılmalarına rağmen en yaygın kullanma alanı araçlardır.

Pnömatik ve hidrolik amortisörler, yastıklar ve yaylarla birlikte kullanılır. Araç amortisörü, yağının akış debisini içindeki pistondan kontrol eden yaylı çek valfleri ve orifisleri kapsar.[1]

Amortisör tasarlarken veya seçerken tasarım düşüncesi bu enerjinin nereye gideceğidir. Çoğu amortisörde, mekanik enerji amortisörün viskoz sıvısında ısı enerjisine dönüşür. Hidrolik silindirlerde hidrolik sıvı ısınır, pnömatik silindirlerdeyse sıcak hava amortisörün dışındaki ortama boşaltılır. Elektromanyetik amortisör türlerinde harcanan enerji depolanıp ve daha sonra kullanılabilir.

Araç süspansiyonu

Bir araçta amortisörler engebeli zeminde gitmenin etkisini azaltarak sürüş kalitesini ve araç kullanımını iyileştirir. Amortisörler aşırı süspansiyon hareketini sınırlarken amaçları yay salınımlarını sönümlemektir. Amortisörler yaylardan fazla enerjiyi emmek için yağ ve gaz valflerini kullanır. Yay oranları üretici tarafından aracın yüklü ve yüksüz ağırlığına göre seçilir. Bazı insanlar yay oranlarını değiştirmek için şok kullanır ancak bu doğru kullanım değildir. Tekerlek lastiğin kendisindeki histerezis ile birlikte yaylanmamış ağırlık yukarı ve aşağı hareketinde depolanan enerjiyi sönümler. Etkili tekerlek sekme sönümlemesi şokların en uygun dirence ayarlanmasını gerektirir.

Yaylı amortisörler genellikle helis yay veya yaprak yay kullanılır ancak burulma şoklarında burulma çubuğu da kullanılır. Ancak yay tek başına şoku ememez çünkü yay sadece enerjiyi depolar enerjiyi ememez. Araçlarda hem hidrolik amortisörler hem de yay veya burulma çubuklarını kullanır.

Araç amortisör tipleri

İkiz ve tek borulu amortisörün ana bileşenlerinin şeması

Çoğu araç amortisörü, bu konularda bazı değişimlerle ikiz veya tek boruludur.

İkiz borulu

Temel ikiz borulu

"İki borulu" amortisör olarak da bilinen bu cihaz, iç içe iki silindirik borudan "çalışma borusu" veya "basınç borusu" olarak adlandırılan bir iç boru ve "yedek boru" adı verilen bir dış borudan oluşur. Cihazın altında iç kısımda bir sıkıştırma valfi veya taban valfi bulunur. Piston, yoldaki tümsekler tarafından yukarı veya aşağı doğru zorlandığında, hidrolik sıvı pistondaki küçük delikler veya "orifisler" aracılığıyla ve valf yoluyla farklı bölmeler arasında hareket eder ve "şok" enerjisini ısıya dönüştürür ve daha sonra bu enerjinin harcanması gerekir.

İkiz borulu gazlı

Çeşitli şekillerde "iki borulu gaz hücresi" tasarım olarak bilinen bu tip temel ikiz boru tipinin gelişmişidir. Yapısı ikiz boruya çok benzer ancak yedek boruya düşük basınçlı azot gazı basılır. Bu değişikliğin sonucunda tertibattan damlayan köpüklü hidrolik sıvı olarak çıkan, ikiz borulunun aşırı ısınması yüzünden "köpürmesi" azalır. İkiz borulu gazlı amortisörler orijinal modern araç süspansiyonlarının çoğunluğunu oluşturur.

Araç süspansiyon sistemleri ve yaylar

Yayların araç süspansiyon sistemlerinde kullanılmaları geçen yüzyıla kadar dayanır. İlk kullanılan yaylar kalın çelik yaylardır. Bunların yoldan gelen darbeleri bir ölçüde yutmaları, daha hızlı ve rahat yolculuk yapma imkânını ortaya çıkarmıştı. Daha sonraları halk arasında makas olarak bilinen yaprak yayların büyükten küçüğe doğru yerleştirilmesi ile meydana gelen yaylar, geniş kullanım alanı bulmuştur. Bu yayların ön ve arka dingil ile şasi arasında kullanılmasıyla araç gövdesi dolaylı olarak dingillere oturtulmuş olur. Böylece yoldan gelen sarsıntılar kadar, aracın kalkma ve fren sırasındaki sarsılmaları da yumuşatılmış oluyordu. İlk defa 1928'de otomobil imalatındaki bir uygulamayla süspansiyon sistemi her bir tekerleğe bağımsız olarak uygulanmış, yani dingil kullanılmasından vaz geçilerek her tekerlek ayrı olarak yataklanmıştır. Böylece bir tekerlek tarafından alınan darbe diğerine iletilmediğinden seyahat rahatlığı artırılmıştır.

Bugün helezon yaylar, burulma çubukları, yaprak yaylar gibi kullanılan birçok yay tipi vardır. Genellikle ön tekerlekler için helezon yaylar kullanılırken, arka dingil yaprak yaylardan yapılan makaslar üzerine oturtulur.

Yaylar enerji depolama kabiliyetleri yüksek olan elastik elemanlardır. Bu özellikleri, dolayısıyla yol sathından alınan darbeleri, boyut değiştirerek ve enerji depolayarak şasiye iletmeden alırlar. Fakat yalnız başlarına kullanıldıklarında ilk anda depoladıkları enerjiyi sonra geri verirler ve bir salınım hareketine sebep olurlar. Bu salınımın sadece bir kısmı yayın rijitliği, yani iç moleküller sürtünmesi dolayısıyla ısıya çevrilerek yutulur ve salınımın durması zaman alır. Eğer bu salınımların devam etmesine müsaade edilirse araçta da sallanmalar görülür.

Bilhassa İkinci Dünya Savaşı sırasında metalurji sahasındaki son ilerlemeler yayların enerji depolama kabiliyetlerini, yani elastikiyetlerini arttırmış ve araç süspansiyon sistemlerinde yaylar yanında enerji yutma kabiliyetleri yüksek amortisörlerin kullanılması bir ihtiyaç halini almıştır. Bugün amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde geniş bir şekilde kullanılmaktadır.

Amortisörlerin rolü

Amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde yaylarla birlikte kullanılarak yoldan tekerleklere gelen sarsıntı ve titreşimlerin araba şasisine iletilmeden emilmesini veya en aza indirilmesini sağlarlar. Burada amortisörlerin rolü yaylardan daha değişik bir karakter gösterir.

Bu sistemlerde yay tarafından depolanan enerji, salınımlar halinde şasiye iletilmeden amortisörler tarafından emilir. İşte bu prensibe dayanarak yolun düzensizliklerinden dolayı meydana gelen darbe ve salınımları, yaylar, araç gövdesine iletmeyerek depolarlar. Amortisörler ise hareket yönüne ters doğrultuda gösterdikleri direnç ile gerek ilk anda tekerlekten gelen enerjiyi ve gerekse yayda depolanan enerjiyi yutarak ısıya çevirirler. Böylece sarsıntıları azaltırlar.

Amortisörler, sadece aracın konforu için gerekli elemanlar değillerdir. Aynı zamanda tekerleklerin yolu iyi kavramaları gibi önemli bir fonksiyonu da yerine getirirler. İyi bir amortisör virajda savrulmayı önler. Tekerleklerin yere iyi basmalarını ve zıplamamalarını sağlayarak hem çekişi artırır, hem de fren yapıldığında duruş mesafesini kısaltır.

Amortisörlerin yapısı, tipleri

Genel olarak amortisörlerin çalışma prensibi sürtünme yoluyla harekete karşı bir direnç göstererek, hareket enerjisinin ısıya dönüştürülüp, yutulması esasına dayanır. Amortisörler kuru ve akışkan esaslı tipler olmak üzere iki ana bölüme ayrılırlar.

    Kuru tipler, yaylar ve lastiklerde olduğu gibi cisimlerin iç moleküler sürtünmesine dayanarak veya doğrudan birbirine sürtünen cisimlerde olduğu gibi dış sürtünme esasına dayanarak sarsıntı ve titreşim doğuran hareket enerjisini ısıya çevirerek yutarlar.
    Akışkan tipleri ise sıvı veya gaz esaslı olabilirler. Sıvı tiplerde daha çok yağ kullanılır. Yağların iç moleküler sürtünmesi olan yüksek viskozite (kıvamlılık) özelliğine dayanılarak basınç altındaki yağın dar kanallardan geçmeye zorlanmasıyla sıkışan moleküllerin arasındaki sürtünme yardımıyla ısıya çevrilen enerji yutulur. Gaz esaslı tipler de aynı prensibe göre çalışırlar. Gaz olarak daha çok hava kullanılır.

Amortisörlerin bu iki ana esasa bağlı, sanayi ve araçlarda kullanılan birçok tipleri vardır. Araçlarda geniş bir kullanılma alanı bulması dolayısıyla en çok tanınan teleskobik tipdir.

Teleskobik tip hidrolik amortisörler

Bu tip amortisörler tekerlek kısmına bağlı içi yağ dolu silindir ve arabanın gövdesine bağlı çubuk piston grubu olmak üzere iki ana parçadan meydana gelirler. Silindir kısmının dış zarfı iki kat olup ara kısım yedek yağ deposu vazifesini görür. Piston çubuğuna silindirin üst tarafına geçen koruyucu toz tüpü ve silindir içinde işleyen piston bağlıdır.

Bu tip amortisörlerin çalışma şekli şöyledir: Eğer tekerlek bir darbe alırsa, amortisörün bu sıkışma stroku esnasında silindirin alt kısmındaki süpap kapanır. Yağ basıncı piston üzerindeki süpabı açar ve yağ pistonun üst kısmına geçer. Bu kısımda aynı zamanda piston çubuğu bulunduğundan fazla yağ bir boru vasıtasıyla yedek depoya gönderilir. Bu borunun ucunda bir supap daha mevcuttur. Bu işlem sırasında amortisör yukarı doğru olan yay hareketini yumuşatır, darbeyi söndürür, amortisörün aşağı doğru tepkisi lastiği yola bastırır, zıplamasını önler.

Tekerleğin düşmesi sırasında amortisör şöyle çalışır: Amortisörün açılması esnasında yağ önce silindirin alt başındaki süpaptan içeri girer. Piston üzerindeki süpap tek taraflı olduğundan kapanır ve piston üstündeki yağ ince borudan geçerek yedek depoya ve oradan silindire girer ve geri gelme mukavemetini te'min eder. Bu işlem sırasında amortisör tekerleğin düşmesi ile yayın birden boşalmasını önler, darbeli açılımı frenler, tekerleğin yola yumuşak bir hareketle oturmasını sağlı(Zeker), zıplamasına engel olur.

Görüldüğü gibi yağın ince boru ve süpaplardan geçmeye zorlanması amortisörün hareketini, ters yönünden bir direnç göstererek sarsıntı doğuran enerjiyi ısıya çevirip yutmasına imkân sağlar. Dikkat edilecek diğer bir husus da amortisör içinde ısınan yağın her zaman bir yönde hareket etmesi ve böylece kendini ve cihazı soğutmasıdır.

Diğer kullanım alanları

Yalpalama damperi, demiryolu ulaşımında vagonların ve lokomotiflerin aşırı derecede yan yana sallanmasını önlemek için kullanılan enine monte edilmiş bir amortisördür

Başta Japonya olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan ve amortisör gibi işleyen taban izolasyon sistemi, binaların temel ile irtibatını keserek depreme karşı koruma sağlıyor.

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


Amortisör Nedir? Fonksiyonu Nedir?

Amortisör (Fransızcadan: amortisseur), makinelerde çalışma sırasında meydana gelen sarsıntı ve titreşimlerin şiddetini ve etkisini azaltmak için kullanılan elemanlar. Amortisörler hareket yönüne ters, hız ile orantılı bir direnç gösterirler. Böylece sarsıntı ve titreşim doğuran enerjiyi ısıya çevirerek yutarlar. Her türlü darbeli çalışan makinelerde (tekstil makineleri, presler, iş makineleri, kaldırma makineleri, otomobiller...) kullanılmalarına rağmen en yaygın kullanma alanı araçlardır.

Pnömatik ve hidrolik amortisörler, yastıklar ve yaylarla birlikte kullanılır. Araç amortisörü, yağının akış debisini içindeki pistondan kontrol eden yaylı çek valfleri ve orifisleri kapsar.[1]

Amortisör tasarlarken veya seçerken tasarım düşüncesi bu enerjinin nereye gideceğidir. Çoğu amortisörde, mekanik enerji amortisörün viskoz sıvısında ısı enerjisine dönüşür. Hidrolik silindirlerde hidrolik sıvı ısınır, pnömatik silindirlerdeyse sıcak hava amortisörün dışındaki ortama boşaltılır. Elektromanyetik amortisör türlerinde harcanan enerji depolanıp ve daha sonra kullanılabilir.

Araç süspansiyonu

Bir araçta amortisörler engebeli zeminde gitmenin etkisini azaltarak sürüş kalitesini ve araç kullanımını iyileştirir. Amortisörler aşırı süspansiyon hareketini sınırlarken amaçları yay salınımlarını sönümlemektir. Amortisörler yaylardan fazla enerjiyi emmek için yağ ve gaz valflerini kullanır. Yay oranları üretici tarafından aracın yüklü ve yüksüz ağırlığına göre seçilir. Bazı insanlar yay oranlarını değiştirmek için şok kullanır ancak bu doğru kullanım değildir. Tekerlek lastiğin kendisindeki histerezis ile birlikte yaylanmamış ağırlık yukarı ve aşağı hareketinde depolanan enerjiyi sönümler. Etkili tekerlek sekme sönümlemesi şokların en uygun dirence ayarlanmasını gerektirir.

Yaylı amortisörler genellikle helis yay veya yaprak yay kullanılır ancak burulma şoklarında burulma çubuğu da kullanılır. Ancak yay tek başına şoku ememez çünkü yay sadece enerjiyi depolar enerjiyi ememez. Araçlarda hem hidrolik amortisörler hem de yay veya burulma çubuklarını kullanır.

Araç amortisör tipleri

İkiz ve tek borulu amortisörün ana bileşenlerinin şeması

Çoğu araç amortisörü, bu konularda bazı değişimlerle ikiz veya tek boruludur.

İkiz borulu

Temel ikiz borulu

"İki borulu" amortisör olarak da bilinen bu cihaz, iç içe iki silindirik borudan "çalışma borusu" veya "basınç borusu" olarak adlandırılan bir iç boru ve "yedek boru" adı verilen bir dış borudan oluşur. Cihazın altında iç kısımda bir sıkıştırma valfi veya taban valfi bulunur. Piston, yoldaki tümsekler tarafından yukarı veya aşağı doğru zorlandığında, hidrolik sıvı pistondaki küçük delikler veya "orifisler" aracılığıyla ve valf yoluyla farklı bölmeler arasında hareket eder ve "şok" enerjisini ısıya dönüştürür ve daha sonra bu enerjinin harcanması gerekir.

İkiz borulu gazlı

Çeşitli şekillerde "iki borulu gaz hücresi" tasarım olarak bilinen bu tip temel ikiz boru tipinin gelişmişidir. Yapısı ikiz boruya çok benzer ancak yedek boruya düşük basınçlı azot gazı basılır. Bu değişikliğin sonucunda tertibattan damlayan köpüklü hidrolik sıvı olarak çıkan, ikiz borulunun aşırı ısınması yüzünden "köpürmesi" azalır. İkiz borulu gazlı amortisörler orijinal modern araç süspansiyonlarının çoğunluğunu oluşturur.

Araç süspansiyon sistemleri ve yaylar

Yayların araç süspansiyon sistemlerinde kullanılmaları geçen yüzyıla kadar dayanır. İlk kullanılan yaylar kalın çelik yaylardır. Bunların yoldan gelen darbeleri bir ölçüde yutmaları, daha hızlı ve rahat yolculuk yapma imkânını ortaya çıkarmıştı. Daha sonraları halk arasında makas olarak bilinen yaprak yayların büyükten küçüğe doğru yerleştirilmesi ile meydana gelen yaylar, geniş kullanım alanı bulmuştur. Bu yayların ön ve arka dingil ile şasi arasında kullanılmasıyla araç gövdesi dolaylı olarak dingillere oturtulmuş olur. Böylece yoldan gelen sarsıntılar kadar, aracın kalkma ve fren sırasındaki sarsılmaları da yumuşatılmış oluyordu. İlk defa 1928'de otomobil imalatındaki bir uygulamayla süspansiyon sistemi her bir tekerleğe bağımsız olarak uygulanmış, yani dingil kullanılmasından vaz geçilerek her tekerlek ayrı olarak yataklanmıştır. Böylece bir tekerlek tarafından alınan darbe diğerine iletilmediğinden seyahat rahatlığı artırılmıştır.

Bugün helezon yaylar, burulma çubukları, yaprak yaylar gibi kullanılan birçok yay tipi vardır. Genellikle ön tekerlekler için helezon yaylar kullanılırken, arka dingil yaprak yaylardan yapılan makaslar üzerine oturtulur.

Yaylar enerji depolama kabiliyetleri yüksek olan elastik elemanlardır. Bu özellikleri, dolayısıyla yol sathından alınan darbeleri, boyut değiştirerek ve enerji depolayarak şasiye iletmeden alırlar. Fakat yalnız başlarına kullanıldıklarında ilk anda depoladıkları enerjiyi sonra geri verirler ve bir salınım hareketine sebep olurlar. Bu salınımın sadece bir kısmı yayın rijitliği, yani iç moleküller sürtünmesi dolayısıyla ısıya çevrilerek yutulur ve salınımın durması zaman alır. Eğer bu salınımların devam etmesine müsaade edilirse araçta da sallanmalar görülür.

Bilhassa İkinci Dünya Savaşı sırasında metalurji sahasındaki son ilerlemeler yayların enerji depolama kabiliyetlerini, yani elastikiyetlerini arttırmış ve araç süspansiyon sistemlerinde yaylar yanında enerji yutma kabiliyetleri yüksek amortisörlerin kullanılması bir ihtiyaç halini almıştır. Bugün amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde geniş bir şekilde kullanılmaktadır.

Amortisörlerin rolü

Amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde yaylarla birlikte kullanılarak yoldan tekerleklere gelen sarsıntı ve titreşimlerin araba şasisine iletilmeden emilmesini veya en aza indirilmesini sağlarlar. Burada amortisörlerin rolü yaylardan daha değişik bir karakter gösterir.

Bu sistemlerde yay tarafından depolanan enerji, salınımlar halinde şasiye iletilmeden amortisörler tarafından emilir. İşte bu prensibe dayanarak yolun düzensizliklerinden dolayı meydana gelen darbe ve salınımları, yaylar, araç gövdesine iletmeyerek depolarlar. Amortisörler ise hareket yönüne ters doğrultuda gösterdikleri direnç ile gerek ilk anda tekerlekten gelen enerjiyi ve gerekse yayda depolanan enerjiyi yutarak ısıya çevirirler. Böylece sarsıntıları azaltırlar.

Amortisörler, sadece aracın konforu için gerekli elemanlar değillerdir. Aynı zamanda tekerleklerin yolu iyi kavramaları gibi önemli bir fonksiyonu da yerine getirirler. İyi bir amortisör virajda savrulmayı önler. Tekerleklerin yere iyi basmalarını ve zıplamamalarını sağlayarak hem çekişi artırır, hem de fren yapıldığında duruş mesafesini kısaltır.

Amortisörlerin yapısı, tipleri

Genel olarak amortisörlerin çalışma prensibi sürtünme yoluyla harekete karşı bir direnç göstererek, hareket enerjisinin ısıya dönüştürülüp, yutulması esasına dayanır. Amortisörler kuru ve akışkan esaslı tipler olmak üzere iki ana bölüme ayrılırlar.

    Kuru tipler, yaylar ve lastiklerde olduğu gibi cisimlerin iç moleküler sürtünmesine dayanarak veya doğrudan birbirine sürtünen cisimlerde olduğu gibi dış sürtünme esasına dayanarak sarsıntı ve titreşim doğuran hareket enerjisini ısıya çevirerek yutarlar.
    Akışkan tipleri ise sıvı veya gaz esaslı olabilirler. Sıvı tiplerde daha çok yağ kullanılır. Yağların iç moleküler sürtünmesi olan yüksek viskozite (kıvamlılık) özelliğine dayanılarak basınç altındaki yağın dar kanallardan geçmeye zorlanmasıyla sıkışan moleküllerin arasındaki sürtünme yardımıyla ısıya çevrilen enerji yutulur. Gaz esaslı tipler de aynı prensibe göre çalışırlar. Gaz olarak daha çok hava kullanılır.

Amortisörlerin bu iki ana esasa bağlı, sanayi ve araçlarda kullanılan birçok tipleri vardır. Araçlarda geniş bir kullanılma alanı bulması dolayısıyla en çok tanınan teleskobik tipdir.

Teleskobik tip hidrolik amortisörler

Bu tip amortisörler tekerlek kısmına bağlı içi yağ dolu silindir ve arabanın gövdesine bağlı çubuk piston grubu olmak üzere iki ana parçadan meydana gelirler. Silindir kısmının dış zarfı iki kat olup ara kısım yedek yağ deposu vazifesini görür. Piston çubuğuna silindirin üst tarafına geçen koruyucu toz tüpü ve silindir içinde işleyen piston bağlıdır.

Bu tip amortisörlerin çalışma şekli şöyledir: Eğer tekerlek bir darbe alırsa, amortisörün bu sıkışma stroku esnasında silindirin alt kısmındaki süpap kapanır. Yağ basıncı piston üzerindeki süpabı açar ve yağ pistonun üst kısmına geçer. Bu kısımda aynı zamanda piston çubuğu bulunduğundan fazla yağ bir boru vasıtasıyla yedek depoya gönderilir. Bu borunun ucunda bir supap daha mevcuttur. Bu işlem sırasında amortisör yukarı doğru olan yay hareketini yumuşatır, darbeyi söndürür, amortisörün aşağı doğru tepkisi lastiği yola bastırır, zıplamasını önler.

Tekerleğin düşmesi sırasında amortisör şöyle çalışır: Amortisörün açılması esnasında yağ önce silindirin alt başındaki süpaptan içeri girer. Piston üzerindeki süpap tek taraflı olduğundan kapanır ve piston üstündeki yağ ince borudan geçerek yedek depoya ve oradan silindire girer ve geri gelme mukavemetini te'min eder. Bu işlem sırasında amortisör tekerleğin düşmesi ile yayın birden boşalmasını önler, darbeli açılımı frenler, tekerleğin yola yumuşak bir hareketle oturmasını sağlı(Zeker), zıplamasına engel olur.

Görüldüğü gibi yağın ince boru ve süpaplardan geçmeye zorlanması amortisörün hareketini, ters yönünden bir direnç göstererek sarsıntı doğuran enerjiyi ısıya çevirip yutmasına imkân sağlar. Dikkat edilecek diğer bir husus da amortisör içinde ısınan yağın her zaman bir yönde hareket etmesi ve böylece kendini ve cihazı soğutmasıdır.

Diğer kullanım alanları

Yalpalama damperi, demiryolu ulaşımında vagonların ve lokomotiflerin aşırı derecede yan yana sallanmasını önlemek için kullanılan enine monte edilmiş bir amortisördür

Başta Japonya olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan ve amortisör gibi işleyen taban izolasyon sistemi, binaların temel ile irtibatını keserek depreme karşı koruma sağlıyor.

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


Râbıta Nedir? Râbıta Nasıl Yapılır? Kaç Türlü Râbıta Vardır?

Râbıtanın lügatteki mânâsı, bağ, alâka ve vuslat demektir. Aslında kâinâtta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur.

Râbıta, maddî-mânevî istiâne ve istiğâseyi (yardım dilemeyi) mümkün kılar. Diğer bir târif ile râbıta, muhabbetten ibârettir. Gönülde muhabbetin tâzelik ve zindeliğini dâimâ muhâfaza ettirmektir.

Üç türlü râbıta vardır:

1- TABİÎ RÂBITA

Kişinin yakınlarına duyduğu bir muhabbettir. Bir annenin evlâdına olan muhabbeti gibi.

3- BAYAĞI (SÜFLİ) RÂBITA

Menedilen şeytânî ve nefsânî temâyüllere bağlanmadır. Bir kumarbazın zihin ve kalbinin devamlı kumarla meşgul olup âilesini ve çoluk çocuğunu dahî unutması gibi.

3- ULVÎ RÂBITA (TASAVVUFÎ RÂBITA)

Mukaddes mefhumlara ve ulvî duygularla insanı Allâh’a yönlendiren vesîle ve vâsıtalara râbıtadır.

MÜRŞİDE DUYULAN HÜRMET VE MUHABBET

Tasavvufî eğitim metodlarından biri olan râbıta, her tarîkatte adı ve tatbik şekli az çok farklı olmakla berâber, umûmiyetle mürîdin mürşidini gözünün önünde canlandırması ve onun hâl ve tavırlarını hatırlayarak, ulvî duygularla hemhâl olması demektir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir zindelik kazandırır.

'HÂL'LER SİRÂYET EDER

İnsan, tesire açık bir varlıktır. Bazı hastalıklarda olduğu gibi insanoğlunun “hâl”lerinde de sirâyet özelliği vardır. Ruhlar arasındaki mânevî alışveriş, hayatın inkâr edilemeyecek gerçeklerinden biridir. Husûsiyle faal ve müessir şahsiyetlerdeki kuvvetli rûhî temâyüller, onların yakınında bulunanlara istîdatları nisbetinde -az veya çok- intikâl eder. Bu intikâl, sirâyet eden “hâl”in müsbet veya menfî olmasına da bağlı değildir. Her hâlükârda intikâl vâkî olur. Yeter ki arada muhabbet ve ünsiyet bağları bulunsun.

RÂBITA, MUHABBETİN TEZÂHÜRÜDÜR

Meselâ, aşırı derecede merhametli, ferâgat sâhibi ve fedâkâr insanların hâlleri, içinde bulundukları cemaate tesir eder. Muhabbetin bir tezâhürü olan râbıta, böyle ahlâkî meziyetlere dâir rûhî alışverişi çoğaltmak, sür’atlendirmek ve bunları daha ziyâde ahlâka inkılâb ettirmek içindir. Bu sebeple akl-ı selîm sâhibi her mü’min, takvâ sâhibi sâlih kimselere muhabbet duyarak ve onlarla ünsiyet kurarak, bu güzel hâl in’ikâsını âzamî dereceye çıkarmaya gayret etmelidir.

"SÂDIKLARLA BERABER OLUN" EMRİ

Ne hikmettir ki, temiz ve güzel bir elbiseye çamur sıçramasından bîzâr olan akıl, şâyet vahyin nûruyla aydınlanmamışsa, günahlarla kararmış kalplerdeki çirkin huyların rûhunu istîlâsından, çoğu kez azıcık bir teessür bile duymaz. Çünkü nefsânî ve şeytanî telkinlerin bir çeşit mânevî narkozuna mâruz bulunduğundan, bu rûhî sıkıntıyı fark edemez. Bu sebeple gönül gözünü açmak ve ebedî kâr ile ziyânı iyi hesâb etmek îcâb eder. Zira müsbet tesirlerin yanısıra, menfî şekilde de gerçekleşebilen ve bir nevî “şahsiyet transferi” demek olan bu sirâyetler karşısında insan, tercihinde muhayyer bırakılmıştır. Ancak, Allah Teâlâ, bu tercihin doğru olanını da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber vermiştir:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun!..” (et-Tevbe, 119)

"ÜZÜM ÜZÜME BAKA BAKA KARARIR"

Dikkat edilecek olursa Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede kullarına, “Sâdık olun!” buyurmamış, takvânın muhâfazası için “sâdıklarla berâber olmayı” emretmiştir. Çünkü sâdık olma yolunda atılacak ilk adım, sâdıklarla berâber olmak, yâni onlarla muhabbetli bir ünsiyet içinde bulunmaktır. Sâdık olmak, bu durumun tabiî bir netîcesidir. Nitekim “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözü de, bu hakîkatin bir ifâdesidir.

"SÂDIKLARLA BERABER OLUN" NE DEMEKTİR?

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri bu âyetin tefsiri hakkında buyururlar ki:

“Âyet-i kerîmede geçen «sâdıklarla beraber olunuz!» ifadesi, sâdıklarla devamlı olarak beraberliği ifâde eder. «Keynûnet=oluş» mutlak olarak zikredildiğinden, hakîkî ve hükmî iki tarafa da şâmildir. Hakîkî oluş, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla bulunmaktan ibâret olduğu gibi, hükmî oluş da, onları gıyâblarında tahayyül ve taklit etmekten ibârettir.”

NEFSİ USLANDIRMAK İÇİN...

Sâlih ve sâdıklarla berâberlik, nefsi uslandırmakta radyasyon gibi -görülmesi imkânsız, fakat netîcesi mutlak- bir müessirdir. Sâlih insanların muhîtinde bulunmak, onların hâl ve tavrını müşâhede etmek ve hattâ onların nûrânî çehrelerine bakmak bile bu kabildendir. Bundan dolayıdır ki mâneviyat büyüklerinin huzûrlarında bulunabilmek büyük bir nîmettir. Çünkü hâller, sirâyet eder. Nasıl ki gül bahçesinde bulunan insanın üzerine gül kokuları sinerse, sâlihler meclisi de ruhlardaki mânevî alışverişin pazarı gibidir. Zira muhabbet, iki gönül arasında bir cereyan hattıdır.

FENÂ Fİ'Ş-ŞEYH NE DEMEKTİR?

Mürşid huzûrunda iken gösterilen edep ve muhabbeti, onun gıyâbında da göstermeye ve onun ahlâkıyla ahlâklanmaya “fenâ fi’ş-şeyh” tabir edilir. Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.

Râbıta ile mürşidin kalbindeki mânevî husûsiyetler sâlike intikal eder. Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü her zaman Allah dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.

Esasen hâllerdeki sirâyet, muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü’min olabilmek için sâdık ve sâlihlerle beraber olmak, yâni onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen netîceyi hâsıl etmesi için şarttır.

LEYLÂ'DAN MEVLÂ'YA ULAŞMA GAYRETİ

Sâlik, mürşidine aşk ve muhabbetle bağlandığı anda, “aşk-ı mecâzî” başlamış olur. Çünkü kalp, Allâh’a mahsus bulunduğundan hakîkî mâşûk, Allah’tan gayrısı olamaz. Diğer sevilenler ve onlarla yaşanan hâller, bir saraya çıkışta merdiven basamakları mesâbesindedir. Bunlar, kalbin muhabbetullâha hazırlanması yönündeki alıştırmalar hükmündedir. Tâbir câizse “Leylâ”dan “Mevlâ”ya ulaşma gayretidir. Bu gayretlerde en feyyâz merhale, gerçek bir mürşid-i kâmile mülâkî olmak ve onunla ünsiyet ve muhabbetin mânevî heyecanını yaşamaktır. Bunun en verimli tezâhürü ise râbıtadır. Muhabbetin böyle sıradan ve basit alâkalarla kıyaslanamayacak derecede bir şiddete ulaşması, “râbıta”nın ta kendisidir.

Bâyezîd-i Bistâmî’ye mürâcaat eden bir derviş:

“–Beni Allâh’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et.” deyince Bâyezîd -kuddise sirruh-, ona şu nasîhatte bulunmuştur:

“–Allâh’ın velî kullarını sev! Sev ki, onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh, o âriflerin kalplerine her gün 360 defâ nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..”

İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensub olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini tâze ve zinde tutabilmesi maksadıyla “râbıta”, dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.

Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat meydana getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde “aynîleşme” istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar. Rûhî aynîleşme, âdeta fizikteki birleşik kaplar misâli gibidir.

ASHÂB-I KEHF'İN KÖPEĞİ VE HAZRET-İ LÛT'UN KARISI

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, hâllerdeki sirâyet husûsiyetini şöyle ifâde eder:

“Ashâb-ı Kehf’in köpeği sâdıklarla berâber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Öyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’e ve târihe geçti. Lût Peygamber’in karısı ise fâsıklarla berâber olduğu için küfre dûçâr oldu.”

Yine Şeyh Sâdî, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet netîcesinde meydana gelen “aynîleşme”yi “Gülistan” adlı eserinde temsîlî bir şekilde şöyle hikâye eder:

“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyiha yayılır. Adam kile sorar:

“–A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?”

Kil ona cevâben şöyle der:

“–Ben misk de anber de değilim. Alelâde bir toprağım. Lâkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âittir.”

İşte bu misâldeki mânânın da işâret ettiği üzere, samîmiyet, teslîmiyet ve tevâzû ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tâlibi oldukları güzelliğin akislerine bir tecellîgâh hâline gelirler. Tıpkı gökteki ayın, kendine âit bir ziyâsı olmamasına rağmen, güneşe dönük olan yüzünün aldığı nûr huzmelerini aksettirmek sûretiyle güneşin bir husûsiyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyetin zulümât ile kararmış gecelerine -âdeta- parlak birer kandil olurlar.

RÂBITA'NIN NETİCESİ

Cenâb-ı Hak’ta fânî olmuş bir mürşid-i kâmilin kalbi, esmâ-i ilâhiyyenin tecellîlerine mazhariyetle feyizlenmiştir. Bu itibarla mürşidin kalbi, âdeta ışık huzmelerini bir noktaya teksîf etmiş olan mercek gibidir. Bu tecellîlerin bereketiyle bütün menfîlikleri yakıp kül eder. Mürîd, râbıta ile bu bereketten istifâdeye çalışır. Kalpten nefsânî bencil duygular gider, onun yerine örnek şahsın hâlleri intikâl eder. Kalbi işgâl eden dünyevî her şey, kalbin dışına çıkarılarak lâyık olduğu mevkide tutulur.

Tasavvufî eğitimde kuru kuruya bir fiilî berâberlik makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar.

KALBÎ BERABERLİĞE DEVAM EDİLMELİ

Öte yandan uzak diyarlardaki nice mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, muhabbet ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere, ilhamlara ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” sözü de esâsen bunu ifâde eder. Bu sebeple mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî berâberlik duygusunu yitirmemektir.

Mânen dirâyetli insanların, etrâfındakileri kendi hâliyle hâllendirme istîdâdı her ne kadar âzamî derecede olsa bile, bu tek başına yeterli değildir. Zira tasavvuftaki hâl intikâli, öyle bir mânevî akıştır ki, o akışın, sür’at ve tesirinden âzamî istifâdenin hâsıl olması, mürşid-i kâmilin dirâyeti kadar, müridin istîdâdına ve muhabbetinin seviyesine de bağlıdır. Onun içindir ki her mürîd -sırf mürîd olması sebebiyle- aynı merhaleye ulaşamaz.

Fark, müridden mürîde değişen istîdat ve kalbî muhabbetteki seviyeden doğar. Bir misâl ile söylemek gerekirse, bir kimsenin su almak gâyesiyle kabını, küçük bir göle ya da uçsuz bucaksız bir okyanusa daldırması arasında fark yoktur. Her iki hâlde de ancak kabının hacmi kadar su elde eder. Bu sebeple mürîdin de istîdatlı ve bu istîdâdını kullanma gayreti içinde olması îcâb eder.

Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

Çeşmelerden bardağın Doldurmadan kor isen Bin yıl anda durursa Kendi dolası değil

Hâllerdeki sirâyet özelliği, müsbette olduğu gibi menfîde de geçerlidir. Nitekim Firavun’un Hâmân ve emsâli süflî adamları da onunla ihtilâtları sebebiyle zamanla Firavunlaşmışlardır.

KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR

Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:

“Kişi sevdiği ile berâberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Netice olarak şunu iyi anlamak gerekir ki râbıta, en kısa ve öz bir ifadeyle muhabbeti taze tutma hadisesidir. Daha öteye gitmek ve farklı mülâhazalarla herhangi bir beşere kudsiyet atfetmek, hatâdır, hududu aşmaktır ve -Allah muhafaza buyursun- şirke kapı aralamaktır. Çok kimselerin ayaklarının kaydığı nokta burasıdır. Râbıta edilen şahıs, yâni mürşid-i kâmil, Allah ile kul arasında üçüncü bir şahıs değildir. Çünkü İslâm’da ruhbanlık yoktur. Mürşid ancak, mürîdin kendisine örnek alması için ihsân edilmiş numûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Nasıl ki, seyahat esnâsında bindiğimiz bir araç, gâye değil vâsıta ise, bir mürşid-i kâmil de, mürîde kalbî eğitimi tâlîm edip onun iç dünyasını Allah Rasûlü’nün ahlâkı ile tezyîn eden bir Allah dostudur. Kudsiyyet, Allâh’a mahsustur. Her türlü güç ve kudret O’na aittir. Kul hangi mertebede olursa olsun, âcizdir ve Hakk’a muhtaçtır.

Râbıta-i Mevt Nedir?

Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.

Usta-çırak, hoca-talebe v.s. gibi bütün münâsebetler, yine râbıta ile alâkalıdır. Râbıta ile mürşid, kalbindeki mânevî husûsiyetleri sâlike ilkâ eder.

Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü, her zaman Allâh dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.

Râbıta, Allâh dostlarının silsilesi ile Hazret-i Peygamber’den feyz akışını sağlar. Muttasılan elektriğe kapılan insanlar gibi en sondaki de istîdâdına göre aynı akımı alır. Râbıta netîcesinde mânevî yardım gelir. Buna da istiâne ve istiğâse denir.

RÂBITA-İ MEVT

Ta­sav­vuf­ta ölüm ile râ­bı­ta kur­maya “te­fek­kür-i mevt” de de­nir. Ölü­mü te­fek­kür et­me­nin in­san hâl ve ta­vır­la­rı üze­rin­de bü­yük bir te­si­ri var­dır. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâllâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir hadîs-i şerîflerinde:

“Bü­tün zevk­le­ri kö­kün­den yok eden ölümü çok­ça ha­tır­la­yı­nız!” (Tir­mi­zî, Zühd, 4) bu­yu­rmuşlardır.

“Ölüm, (size) nasîhatçi olarak yeter!” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 77)

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte idim. Ensar’dan bir zât gelerek Efendimiz’e selâm verdi. Sonra da:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mü’minlerin hangisi daha faziletlidir?» diye sordu.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Ahlâken en üstün olanıdır!» buyurdular.

O zât bu sefer de:

«–Mü’minlerin en akıllıları kimlerdir?» diye sordu.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonrası için hazırlığını en iyi yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Zühd, 31/4259)

Ger­çek­ten te­fek­kür-i mevt, in­sa­nı huzur­suz eden nef­sâ­nî dün­yâ sev­gi­si­ni azal­tır. Çün­kü dün­yâ­nın ge­çi­ci servet, mer­te­be, mev­kî ve nef­sâ­nî gü­zel­lik­le­ri­ni aşı­rı de­re­ce­de sev­mek ve on­la­ra gö­nül bağ­la­mak, gaf­let gi­bi mâ­ne­vî has­ta­lık­la­rın ba­şı­dır. Kal­bi­mi­zin bu gi­bi bağ­lı­lık­lar­dan ko­run­ma­sı için kab­ri dü­şün­mek, is­tik­bâl­de ba­şı­mız­dan ge­çe­cek ölüm ah­vâ­li­ni te­fek­kür et­mek; biz­le­ri sa­mî­mî bir tev­be ve ibâ­det­le hu­şûa sev­ke­de­rek dün­ye­vî ih­ti­ras­lar­dan, boş he­vâ ve he­ves­ler­den ko­rur. De­vâm et­ti­ği­miz zi­kir ve râ­bı­ta­la­rı­mız, -inşâallâh- âhi­ret kur­tu­luş ve sa­âde­ti­ne vesî­le olur. [1]

Ölüm rabıtası nasıl alınır?

ölümü düşünmek; öldüğünüzü, başınızda ağlayanları, yıkanıp kefene sarındığınızı, toprağa gömüldüğünüzü vs. zihninizde canlandırmak. böylece nefs ölüme ölümden önce alıştırılır ve terbiye edilir. bildiğim kadarıyla naksibendi tarikatine girmek için yapılması gerekenlerden biridir.

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
  "De ki; Şüphesiz kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görülen ve görülmeyen (her şeyi) bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma; 8 )

  Yine, Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:
  "İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirmekteler. Rabb'lerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu hep alaya alarak, kalpleri oyuna eğlenceye dalarak dinlemişlerdir." (Enbiya; 1-3)

  Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
  "Lezzetleri gideren (ölümü) çokça hatırlayın." (Tirmizi; Kıyamet:26, Nesai; Zühd:31, Ahmed b. Hanbel:2/293)

  Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
  "Ademoğlunun ölüm hakkında bildiğini eğer hayvanlar bilmiş olsalardı, (onun dehşetinden vücutları eriyeceği için) semiz bir et yiyemezdiniz." (Feyzü’1-Kadir,5/315)

  Hz. Aişe (R. Anha), Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e: "Ya Rasulallah! Şehitlerle haşrolacak birisi var mı?" diye sorunca, Efendimiz şöyle buyurdular:
  "Evet, kim günde yirmi defa ölümü hatırlarsa, o şehitlerle haşrolacaktır." (Zebidi,İthafu’s-Se'ade, 14/16)

  İmam-ı Gazali bu hadis-i şerifin açıklamasında şöyle buyurmuştur:
  "Bu fazilete erişmenin sebebi şudur: Şüphesiz ölümü düşünmek, bir aldanma yeri olan dünyadan kalbi çekmeyi ve ahirete hazırlanmayı gerektirir. Ölümden gafil olmak ise dünyevi şehvetlere dalmaya sevkeder."

  Şeyh Fethullah Verkanisî (K.S) şöyle buyurmuştur:
  "Nakşibendi Tarikatının temeli ve esası, Zâtî muhabbet olduğundan, ölüm râbıtasına büyük önem verilmiştir. Mürid, bu ölüm râbıtası ile kalbini masivadan kurtarır. Şu halde salik, korkuya kapılmak için râbıta etmez, tam aksine râbıta ile kendisini korkudan kurtarır. Kalbine bu râbıta vasıtasıyla, Allah-u Zülcelal'in sevgisini ve Zâtî muhabbetini celbeder.

  Başlangıçta ölüm korkusu olursa, muhabbetin celb edilmesine engel olur. Mürid, ölüm râbıtası ile nefsini korkutmayarak, önce ölüm râbıtası ile yola girmiş olur. Yani ölüm râbıtasında, müridin en önemli görevi ölümden korkmayı, Zâtî muhabbete çevirmektir. Bunun üzerine, korku geliyorsa, şeyhinin ruhaniyetinin beraberinde olduğuna inanmakla, mürid korkuyu izale eder."

  Seyda-i Tahi (K.S): "Eğer ben ebrarın ameliyle emrolunsaydım, şüphesiz ölümden bahsetmeyi kendime adet edinirdim." buyurmuştur.

  Mürid, iki muhasebeye devam etmekle, gaflet diyarının vermiş olduğu uykudan uyanır:

1-Günahları terk etmek ve emirleri yerine getirmek için ölüm ve mürşid râbıtası yapmalıdır. Ruh bununla uyanır ve nefsi esir eder.
2-Beşeri gafletinden dolayı, müntesipten herhangi bir günah sadır olduğu takdirde, derhal tevbe etmelidir. Her an kendisinden bir günahın sadır olup olmadığını kontrol etmelidir. Küçük ve büyük bir günah işlenilmiş ise tevbe-istiğfarla yapmamaya azmetmeli ve istikamete yönelmelidir. Zamanı hayırla geçmiş ise Allah'a hamdetmelidir. İstikametin daha kâmil mertebesine çalışmalıdır.
  Böylelikle ateş kıvılcımı, büyük bir odun parçasına girip, her tarafını ateş yaptığı gibi, cezbenin kıvılcımı da kalbe isabet eder. Zikir onu üfürür, râbıta alevlendirir, madde halinde bir enerjiye dönüşür ki tüm maddeler orada kemmiyetleşir. O enerji ile göz, maddenin ötesini görür, kulak da öteden sesler duyar. Sarayın içindeki hazineler de müşahede edilir.

"Ölmeden önce ölünüz!" hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?

    "Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz." (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29; İbn-i Hâcer el-Askalânî: "Senedli, vesikalı bir hadis değil derim" demiş, Ali el-Karî ise: "Mânâsı doğrudur" demiştir.)

İnsan, kendisinin âciz ve zelil, dünyanın aldatıcı ve fâni; âhiretin ise çok yakın olduğunu, tam olarak, ancak ölünce anlar. Bu söz ile ölmeden önce uyanmamız, hayatımıza çeki düzen vermemiz ihtar ediliyor.

Ölmeden önce ölmeyi başarmak, seçkin insanlara mahsus. Bizlere düşen, elden geldiğince onlara benzemeye gayret etmek... Bu emri dinleyen insan, dünyayı misafirhane, vücudunu ise emanet bilir. Ruhunu ve kalbini onlarda boğmaz. Bu hâl ile hallenen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

İnsan ölümle birlikte hayatının hesabını da vermeye başlar. Öyle ise; ömür muhasebesini dünyada yapan insan, ölmeden evvel ölmüş demektir. Dünya hayatının bitimiyle yeni bir hayata geçilir. O hâlde, bu dünyada iken âhiretine hazırlanan insan ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ölümle insanın elinden, diğer azaları gibi, gözü ve dili de alınır. O artık okuma, anlatma nimetlerinden mahrumdur. Bunu düşünerek, orada yarayacakları burada öğrenen ve orada konuşulacakları burada dinleyen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ölümle birlikte mahlûkatın sevgisi de biter, korkusu da. Ölü için, yaşayanlar tarafından övülmekle yerilmek eşit olduğu gibi, yazla kış arasında da fark yoktur. İnsanların teveccühlerine ve yermelerine dünyada ehemmiyet vermeyen, “varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyen” insan da ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ve en önemlisi, ölümle insan Hakka rücu eder, Rabbine döner. Ölmeden evvel ölenler, Hakka bu dünyada rücu ederler; hayatlarını ilâhî emirler dairesinde geçirirler; Allah'ın rahmetine dünyada iltica eder, gazabından da yine dünyada korkarlar. İşte bu bahtiyar insanlar âhirette de Hakka rücu ederler; ama bu rücu onlar için Allah'a vâsıl olma ve lütfuna erme şeklinde tezahür eder.

Ölümle, cüzi iradenin hükmü son bulur. Öyle ise, ölmeden evvel ölenler, nefsî arzularını hayatta iken terk etmeyi başarıp, Allah'ın küllî iradesine tâbi olurlar. Nefis hesabına bir şey talep etmezler. Bütün arzuları helâl dairesinde olur. Böylece ölmeden evvel ölmenin zevkine ererler.

Ölmeden evvel ölmek; gerçekten, bu dünyada büyük bir lütuf, büyük bir saadet. Bilindiği gibi, insan, yerde iken gök gürültüsünden ürker, şimşekten korkar, yıldırımdan kaçar... Ama uçakla bulutları yarıp onların üstüne çıktı mı, artık güneşi bulmuş ve önceki korkularından kurtulmuştur.

Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler de ölümü hayatta iken geçmiş, mahşere bu dünyada çıkmış, hesaplarını burada vermiş ve itaatkâr bir kul olarak Hakka rücu etmişlerdir. Artık onları benlik duygusu boğamaz, çünkü ölünün benliği olmaz. Tabiat onları kendine celp edemez, zira ölünün tabiatla bir alışverişi kalmamıştır.

İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen nedir? “Ölmeden evvel ölünüz.” ne demek?

Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.

ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ NE DEMEK?

Yunus Emre Hazretleri buyurur:

Kişi Hakk’ı bilmek gerek
Hak haberin almak gerek
Zinde iken ölmek gerek
Varıp anda ölmez ola.

İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen;

–Ecel gelip gayr-i irâdî olarak dünyaya vedâ etmeden evvel, nefsin meşrû olmayan isteklerini, süflî arzularını, tükenmek bilmeyen hırslarını, bugün kendi irâdemizle terk etmemizdir.

–Son nefes gelip çatmadan evvel, tevbe ve istiğfâr ile hâlimizi ıslah etmemizdir.

–İlâhî mîzanda hesaba çekilmeden evvel, bugün kendimizi hesaba çekmemizdir.

Cenâb-ı Hakk’ın murâdı üzere, ölümün bizlere nerede, ne zaman ve ne şekilde geleceği meçhuldür. Onun için gönüllerin “ölmeden evvel ölmek” sırrının tefekküründe derinleşmesi ve her an Rabbine kavuşmaya hazır hâlde bulunmaya gayret göstermesi zarûrîdir. Aksi takdirde son nefes: “Eyvah, nereye böyle!” feryatlarıyla dolu bir hüsrana dönüşür. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: «İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir!..» denir.” (Kāf, 19)

Necip Fâzıl’ın şu mısrâları, bu ilâhî hakîkatten gâfil şekilde ziyan edilen bir ömrü, ne kadar veciz bir sûrette hulâsa eder:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…

İşte bu gaflet ve nedâmete dûçâr olmamak için Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.

Son nefesi bu huzurla verebilmek için, bir Arap şâir şu tavsiyede bulunur:

أَنْتَ الَّذِى وَلَدَتْكَ اُمُّكَ بَاكِياً

وَالنَّاسُ حَوْلَكَ يَضْحَكُونَ سُرُورًا

فَاعْمَلْ لِيَوْمٍ تَكُونُ فِيهِ اِذَا بَكَوْا

فىِ يَوْمِ مَوْتِكَ ضَاحِكاً مَسْرُورًا

Sen ki annenden doğup geldiğin gün dünyaya,
Ağlıyordun; bütün âlem gülüyordu bir yanda,
Şimdi öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin;
Çağlasın gözyaşı hâlinde cihân arkanda…

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın da güzel bir nasihati vardır:

“Öyle bir hayat yaşa ki; insanlar yaşarken seni özlesinler, vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!..”

Şeyh Sâdî -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözleri de mü’minlerden âdeta bir hüsn-i hâl kağıdı alarak ebediyete irtihâl edebilme saâdetinin ne kadar veciz bir telkînidir:

“Öyle fazîletli bir hayat yaşa ki, vefat ettiğin zaman insanlar; «Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye seni rahmet ve hasret ile yâd etsinler.”

Cenâb-ı Hak cümlemizi, şu fânî gök kubbede hoş bir sadâ bırakarak yüz aklığıyla, müsterih bir vicdanla, selîm bir kalp ile huzûruna varabilen bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn!..

Ölmeden önce ölün

* Resulullah efendimiz, Ölmeden önce ölün buyuruyor. Ölmeden önce ölmek ne demektir? Dünyada inanılan şeyler öldükten sonra görülecek. İnsan ölüp hakikatleri görünce nasıl olacak ise, neleri yapmış olmayı isteyecek ise şimdiden onları yapması ölmeden evvel ölmek demektir.

* Dünyada rahatlık yoktur, istirahat ahirettedir.

* Doğru namaz kurtarıcıdır. Doğru namaz, doğru gusle, doğru abdeste, doğru itikada yani ehl-i sünnet itikadına bağlıdır. Bunlar tam olmadan namaz tam olmaz. Her şeyden önce oturup bunları öğrenmeli, eksiği varsa tamamlamalı. Mesul olduklarına da öğretmeli. Her müminin asli vazifesi ateşten korunmaktır. Kendi korunmayan, kendisi yanan, başkasını yanmaktan nasıl kurtarır. Gelişigüzel ibadet, gelişigüzel hizmet olmaz. Yap da nasıl yaparsan yap, din cahillerinin sözüdür.

* Fitne çıkarmak düşman edinmektir.
* Anne, babası hayatta olup da Cenneti kazanamayana şaşılır.

* Müminin günah işlemesi unutkanlığa sebep olur. Çoluk-çocuk, aile ve emri altındakiler de günah işlerse bu da unutkanlığa sebep olur.

* Alıcı değil sürekli verici olun.

* Anne karnındaki çocuk doğmak içindir, anne karnında yaşamak için değil. Dünyaya gelen çocuk, yani insan da ölmek için yaratılmıştır, kalıcı değil!

* Meşgaleniz, asıl maksadı unutturmasın! Asıl maksat, zengin olmak, şan şöhret sahibi olmak değil, ahireti kazanmaktır. Her an son nefes endişesi ile yaşamalıyız. Korkusuz, endişesiz yaşamak tehlikelidir. Gerçi suyun aktığı yönden gideceği yer belli olur. Ancak, milyonda bir de olsa tersi olabilir. Bunun için korkmak lazım.

* İnsanın gönlü ne isterse, ne tarafa meylederse, Allahü teâlâ onu verir. Onun için hep iyi şeyler isteyelim, ahiretimize yarar şeyler isteyelim. Abdullah-i Dehlevi hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine, benden bir şey iste ama tek şey deyince, o da, dinim için dünyalık istiyorum demiş. Bu çok önemli.

* İnsanlara yardım etmek, çok iyidir, çok sevaptır. İnsanlara esas iyilik de, onların ahiretine yönelik iyiliktir. Onları yanmaktan kurtarmaktır. Dünyada pişmanlık iyidir. Çünkü, telafisi mümkündür. Ahirette pişmanlığın çaresi yoktur, telafisi mümkün değildir.

* Biri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin yanında, komşusu bir şarapçıdan bahsederken ucba kapılarak, çok şükür biz onun gibi değiliz, der. Bunun üzerine, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, biz çok şarapçı gördük ki, sonunda tevbe edip, imanla gitti. Nice şeyhler gördük ki, sonunda sapıtıp imansız gitti, der. Bunun için, hadis-i şerifte, İbadet yap, arkasından tevbe et, buyurulmuştur.

* Bir nimet geldiği zaman hemen şükrü yapılmalıdır. Üzüntü sıkıntı geldiği zaman istigfar etmeli, bela, musibet geldiği zaman La havle ... çekilmelidir. La havle 99 derde devadır. En hafifi sıkıntıdır. Sıkıntının ilacı istigfar, belanın ilacı da La havle... dir.

* Her iyiliğin anahtarı, her kötülüğün ilacı, doğru kılınan beş vakit namazdır.

Kaynaklar

Islam ve ihsan
Dinimiz islam
internet


Râbıta Nedir? Râbıta Nasıl Yapılır? Kaç Türlü Râbıta Vardır?

Râbıtanın lügatteki mânâsı, bağ, alâka ve vuslat demektir. Aslında kâinâtta râbıtasız hiçbir mahlûk yoktur.

Râbıta, maddî-mânevî istiâne ve istiğâseyi (yardım dilemeyi) mümkün kılar. Diğer bir târif ile râbıta, muhabbetten ibârettir. Gönülde muhabbetin tâzelik ve zindeliğini dâimâ muhâfaza ettirmektir.

Üç türlü râbıta vardır:

1- TABİÎ RÂBITA

Kişinin yakınlarına duyduğu bir muhabbettir. Bir annenin evlâdına olan muhabbeti gibi.

3- BAYAĞI (SÜFLİ) RÂBITA

Menedilen şeytânî ve nefsânî temâyüllere bağlanmadır. Bir kumarbazın zihin ve kalbinin devamlı kumarla meşgul olup âilesini ve çoluk çocuğunu dahî unutması gibi.

3- ULVÎ RÂBITA (TASAVVUFÎ RÂBITA)

Mukaddes mefhumlara ve ulvî duygularla insanı Allâh’a yönlendiren vesîle ve vâsıtalara râbıtadır.

MÜRŞİDE DUYULAN HÜRMET VE MUHABBET

Tasavvufî eğitim metodlarından biri olan râbıta, her tarîkatte adı ve tatbik şekli az çok farklı olmakla berâber, umûmiyetle mürîdin mürşidini gözünün önünde canlandırması ve onun hâl ve tavırlarını hatırlayarak, ulvî duygularla hemhâl olması demektir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir zindelik kazandırır.

'HÂL'LER SİRÂYET EDER

İnsan, tesire açık bir varlıktır. Bazı hastalıklarda olduğu gibi insanoğlunun “hâl”lerinde de sirâyet özelliği vardır. Ruhlar arasındaki mânevî alışveriş, hayatın inkâr edilemeyecek gerçeklerinden biridir. Husûsiyle faal ve müessir şahsiyetlerdeki kuvvetli rûhî temâyüller, onların yakınında bulunanlara istîdatları nisbetinde -az veya çok- intikâl eder. Bu intikâl, sirâyet eden “hâl”in müsbet veya menfî olmasına da bağlı değildir. Her hâlükârda intikâl vâkî olur. Yeter ki arada muhabbet ve ünsiyet bağları bulunsun.

RÂBITA, MUHABBETİN TEZÂHÜRÜDÜR

Meselâ, aşırı derecede merhametli, ferâgat sâhibi ve fedâkâr insanların hâlleri, içinde bulundukları cemaate tesir eder. Muhabbetin bir tezâhürü olan râbıta, böyle ahlâkî meziyetlere dâir rûhî alışverişi çoğaltmak, sür’atlendirmek ve bunları daha ziyâde ahlâka inkılâb ettirmek içindir. Bu sebeple akl-ı selîm sâhibi her mü’min, takvâ sâhibi sâlih kimselere muhabbet duyarak ve onlarla ünsiyet kurarak, bu güzel hâl in’ikâsını âzamî dereceye çıkarmaya gayret etmelidir.

"SÂDIKLARLA BERABER OLUN" EMRİ

Ne hikmettir ki, temiz ve güzel bir elbiseye çamur sıçramasından bîzâr olan akıl, şâyet vahyin nûruyla aydınlanmamışsa, günahlarla kararmış kalplerdeki çirkin huyların rûhunu istîlâsından, çoğu kez azıcık bir teessür bile duymaz. Çünkü nefsânî ve şeytanî telkinlerin bir çeşit mânevî narkozuna mâruz bulunduğundan, bu rûhî sıkıntıyı fark edemez. Bu sebeple gönül gözünü açmak ve ebedî kâr ile ziyânı iyi hesâb etmek îcâb eder. Zira müsbet tesirlerin yanısıra, menfî şekilde de gerçekleşebilen ve bir nevî “şahsiyet transferi” demek olan bu sirâyetler karşısında insan, tercihinde muhayyer bırakılmıştır. Ancak, Allah Teâlâ, bu tercihin doğru olanını da Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber vermiştir:

“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun!..” (et-Tevbe, 119)

"ÜZÜM ÜZÜME BAKA BAKA KARARIR"

Dikkat edilecek olursa Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmede kullarına, “Sâdık olun!” buyurmamış, takvânın muhâfazası için “sâdıklarla berâber olmayı” emretmiştir. Çünkü sâdık olma yolunda atılacak ilk adım, sâdıklarla berâber olmak, yâni onlarla muhabbetli bir ünsiyet içinde bulunmaktır. Sâdık olmak, bu durumun tabiî bir netîcesidir. Nitekim “Üzüm üzüme baka baka kararır.” sözü de, bu hakîkatin bir ifâdesidir.

"SÂDIKLARLA BERABER OLUN" NE DEMEKTİR?

Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri bu âyetin tefsiri hakkında buyururlar ki:

“Âyet-i kerîmede geçen «sâdıklarla beraber olunuz!» ifadesi, sâdıklarla devamlı olarak beraberliği ifâde eder. «Keynûnet=oluş» mutlak olarak zikredildiğinden, hakîkî ve hükmî iki tarafa da şâmildir. Hakîkî oluş, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla bulunmaktan ibâret olduğu gibi, hükmî oluş da, onları gıyâblarında tahayyül ve taklit etmekten ibârettir.”

NEFSİ USLANDIRMAK İÇİN...

Sâlih ve sâdıklarla berâberlik, nefsi uslandırmakta radyasyon gibi -görülmesi imkânsız, fakat netîcesi mutlak- bir müessirdir. Sâlih insanların muhîtinde bulunmak, onların hâl ve tavrını müşâhede etmek ve hattâ onların nûrânî çehrelerine bakmak bile bu kabildendir. Bundan dolayıdır ki mâneviyat büyüklerinin huzûrlarında bulunabilmek büyük bir nîmettir. Çünkü hâller, sirâyet eder. Nasıl ki gül bahçesinde bulunan insanın üzerine gül kokuları sinerse, sâlihler meclisi de ruhlardaki mânevî alışverişin pazarı gibidir. Zira muhabbet, iki gönül arasında bir cereyan hattıdır.

FENÂ Fİ'Ş-ŞEYH NE DEMEKTİR?

Mürşid huzûrunda iken gösterilen edep ve muhabbeti, onun gıyâbında da göstermeye ve onun ahlâkıyla ahlâklanmaya “fenâ fi’ş-şeyh” tabir edilir. Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.

Râbıta ile mürşidin kalbindeki mânevî husûsiyetler sâlike intikal eder. Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü her zaman Allah dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.

Esasen hâllerdeki sirâyet, muhabbet ve ünsiyet nisbetinde gerçekleşir. Kâmil bir mü’min olabilmek için sâdık ve sâlihlerle beraber olmak, yâni onları sevmek ve onlara yakın bulunmaya çalışmak, bu temâyülün kuvvetlenip arzu edilen netîceyi hâsıl etmesi için şarttır.

LEYLÂ'DAN MEVLÂ'YA ULAŞMA GAYRETİ

Sâlik, mürşidine aşk ve muhabbetle bağlandığı anda, “aşk-ı mecâzî” başlamış olur. Çünkü kalp, Allâh’a mahsus bulunduğundan hakîkî mâşûk, Allah’tan gayrısı olamaz. Diğer sevilenler ve onlarla yaşanan hâller, bir saraya çıkışta merdiven basamakları mesâbesindedir. Bunlar, kalbin muhabbetullâha hazırlanması yönündeki alıştırmalar hükmündedir. Tâbir câizse “Leylâ”dan “Mevlâ”ya ulaşma gayretidir. Bu gayretlerde en feyyâz merhale, gerçek bir mürşid-i kâmile mülâkî olmak ve onunla ünsiyet ve muhabbetin mânevî heyecanını yaşamaktır. Bunun en verimli tezâhürü ise râbıtadır. Muhabbetin böyle sıradan ve basit alâkalarla kıyaslanamayacak derecede bir şiddete ulaşması, “râbıta”nın ta kendisidir.

Bâyezîd-i Bistâmî’ye mürâcaat eden bir derviş:

“–Beni Allâh’a yaklaştıracak bir amel tavsiye et.” deyince Bâyezîd -kuddise sirruh-, ona şu nasîhatte bulunmuştur:

“–Allâh’ın velî kullarını sev! Sev ki, onlar da seni sevsinler. Onların gönlüne girmeye çalış! Çünkü Allâh, o âriflerin kalplerine her gün 360 defâ nazar eder. Onlardan birinin kalbinde senin adını görürse, seni bağışlar!..”

İşte bu sebeple tasavvufî terbiyede sâlikin mensub olduğu yere ve sâdıklara âit muhabbetini tâze ve zinde tutabilmesi maksadıyla “râbıta”, dâimî bir temrin hâlinde kâideleştirilmiştir.

Râbıta, muhabbetin şiddetiyle, kalbî duyuş ve hissedişte yüksek bir mânevî hat meydana getirir. Bu hattın iki ucundaki şahsiyetlerde “aynîleşme” istikâmetinde bir rûhî alışveriş başlar. Rûhî aynîleşme, âdeta fizikteki birleşik kaplar misâli gibidir.

ASHÂB-I KEHF'İN KÖPEĞİ VE HAZRET-İ LÛT'UN KARISI

Şeyh Sâdî-i Şîrâzî, hâllerdeki sirâyet husûsiyetini şöyle ifâde eder:

“Ashâb-ı Kehf’in köpeği sâdıklarla berâber olduğu için büyük bir şeref kazandı. Öyle ki, Kur’ân-ı Kerîm’e ve târihe geçti. Lût Peygamber’in karısı ise fâsıklarla berâber olduğu için küfre dûçâr oldu.”

Yine Şeyh Sâdî, sâlih ve sâdıklarla ünsiyet netîcesinde meydana gelen “aynîleşme”yi “Gülistan” adlı eserinde temsîlî bir şekilde şöyle hikâye eder:

“Bir kişi hamama gider. Hamamda dostlarından biri kendisine temizlenmesi için güzel kokulu bir kil verir. Kilden, rûhu okşayan enfes bir râyiha yayılır. Adam kile sorar:

“–A mübârek! Senin güzel kokunla mest oldum. Haydi söyle, sen misk misin, anber misin?”

Kil ona cevâben şöyle der:

“–Ben misk de anber de değilim. Alelâde bir toprağım. Lâkin, bir gül fidanının altında bulunuyor ve gül goncalarından süzülen şebnemlerle her gün ıslanıyordum. İşte hissettiğiniz, gönüllere ferahlık veren bu râyiha, o güllere âittir.”

İşte bu misâldeki mânânın da işâret ettiği üzere, samîmiyet, teslîmiyet ve tevâzû ile, gönüllerini Hak dostlarının önüne serenler, tâlibi oldukları güzelliğin akislerine bir tecellîgâh hâline gelirler. Tıpkı gökteki ayın, kendine âit bir ziyâsı olmamasına rağmen, güneşe dönük olan yüzünün aldığı nûr huzmelerini aksettirmek sûretiyle güneşin bir husûsiyetinden hisse alması gibi böyleleri de beşeriyetin zulümât ile kararmış gecelerine -âdeta- parlak birer kandil olurlar.

RÂBITA'NIN NETİCESİ

Cenâb-ı Hak’ta fânî olmuş bir mürşid-i kâmilin kalbi, esmâ-i ilâhiyyenin tecellîlerine mazhariyetle feyizlenmiştir. Bu itibarla mürşidin kalbi, âdeta ışık huzmelerini bir noktaya teksîf etmiş olan mercek gibidir. Bu tecellîlerin bereketiyle bütün menfîlikleri yakıp kül eder. Mürîd, râbıta ile bu bereketten istifâdeye çalışır. Kalpten nefsânî bencil duygular gider, onun yerine örnek şahsın hâlleri intikâl eder. Kalbi işgâl eden dünyevî her şey, kalbin dışına çıkarılarak lâyık olduğu mevkide tutulur.

Tasavvufî eğitimde kuru kuruya bir fiilî berâberlik makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse kapamazlar.

KALBÎ BERABERLİĞE DEVAM EDİLMELİ

Öte yandan uzak diyarlardaki nice mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, muhabbet ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere, güzel hâllere, ilhamlara ve mânevî duyuşlara nâil olabilirler. Büyüklerin buyurduğu; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” sözü de esâsen bunu ifâde eder. Bu sebeple mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî berâberlik duygusunu yitirmemektir.

Mânen dirâyetli insanların, etrâfındakileri kendi hâliyle hâllendirme istîdâdı her ne kadar âzamî derecede olsa bile, bu tek başına yeterli değildir. Zira tasavvuftaki hâl intikâli, öyle bir mânevî akıştır ki, o akışın, sür’at ve tesirinden âzamî istifâdenin hâsıl olması, mürşid-i kâmilin dirâyeti kadar, müridin istîdâdına ve muhabbetinin seviyesine de bağlıdır. Onun içindir ki her mürîd -sırf mürîd olması sebebiyle- aynı merhaleye ulaşamaz.

Fark, müridden mürîde değişen istîdat ve kalbî muhabbetteki seviyeden doğar. Bir misâl ile söylemek gerekirse, bir kimsenin su almak gâyesiyle kabını, küçük bir göle ya da uçsuz bucaksız bir okyanusa daldırması arasında fark yoktur. Her iki hâlde de ancak kabının hacmi kadar su elde eder. Bu sebeple mürîdin de istîdatlı ve bu istîdâdını kullanma gayreti içinde olması îcâb eder.

Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

Çeşmelerden bardağın Doldurmadan kor isen Bin yıl anda durursa Kendi dolası değil

Hâllerdeki sirâyet özelliği, müsbette olduğu gibi menfîde de geçerlidir. Nitekim Firavun’un Hâmân ve emsâli süflî adamları da onunla ihtilâtları sebebiyle zamanla Firavunlaşmışlardır.

KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR

Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:

“Kişi sevdiği ile berâberdir.” (Buhârî, Edeb, 96)

“Herhangi bir topluluğa benzemeye çalışan, onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4/4031)

Netice olarak şunu iyi anlamak gerekir ki râbıta, en kısa ve öz bir ifadeyle muhabbeti taze tutma hadisesidir. Daha öteye gitmek ve farklı mülâhazalarla herhangi bir beşere kudsiyet atfetmek, hatâdır, hududu aşmaktır ve -Allah muhafaza buyursun- şirke kapı aralamaktır. Çok kimselerin ayaklarının kaydığı nokta burasıdır. Râbıta edilen şahıs, yâni mürşid-i kâmil, Allah ile kul arasında üçüncü bir şahıs değildir. Çünkü İslâm’da ruhbanlık yoktur. Mürşid ancak, mürîdin kendisine örnek alması için ihsân edilmiş numûne-i imtisâl bir şahsiyettir. Nasıl ki, seyahat esnâsında bindiğimiz bir araç, gâye değil vâsıta ise, bir mürşid-i kâmil de, mürîde kalbî eğitimi tâlîm edip onun iç dünyasını Allah Rasûlü’nün ahlâkı ile tezyîn eden bir Allah dostudur. Kudsiyyet, Allâh’a mahsustur. Her türlü güç ve kudret O’na aittir. Kul hangi mertebede olursa olsun, âcizdir ve Hakk’a muhtaçtır.

Râbıta-i Mevt Nedir?

Beşer idrâkinin mücerredi görmesi veya hissetmesi, onu bir eşyâya veya şekle nisbet etmeden kolay kolay gerçekleşmez. İlim âlimde, aşk âşıkta ve sanat da sanatkârda sergilenir. Mücerredi sergisiz takdîm, imkânsızdır.

Usta-çırak, hoca-talebe v.s. gibi bütün münâsebetler, yine râbıta ile alâkalıdır. Râbıta ile mürşid, kalbindeki mânevî husûsiyetleri sâlike ilkâ eder.

Nasıl fizikî beraberlikte mürşid-i kâmilin yanında edeben ulvî duygular ile bulunulur ise, o hâli mânevî beraberlikte de, yâni gıyâblarında da devâm ettirmek, râbıtanın hakîkatine erişmektir. Çünkü, her zaman Allâh dostları ile fizikî beraberlik mümkün olmayabilir.

Râbıta, Allâh dostlarının silsilesi ile Hazret-i Peygamber’den feyz akışını sağlar. Muttasılan elektriğe kapılan insanlar gibi en sondaki de istîdâdına göre aynı akımı alır. Râbıta netîcesinde mânevî yardım gelir. Buna da istiâne ve istiğâse denir.

RÂBITA-İ MEVT

Ta­sav­vuf­ta ölüm ile râ­bı­ta kur­maya “te­fek­kür-i mevt” de de­nir. Ölü­mü te­fek­kür et­me­nin in­san hâl ve ta­vır­la­rı üze­rin­de bü­yük bir te­si­ri var­dır. Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâllâ­hu aley­hi ve sel­lem- bir hadîs-i şerîflerinde:

“Bü­tün zevk­le­ri kö­kün­den yok eden ölümü çok­ça ha­tır­la­yı­nız!” (Tir­mi­zî, Zühd, 4) bu­yu­rmuşlardır.

“Ölüm, (size) nasîhatçi olarak yeter!” (Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 77)

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte idim. Ensar’dan bir zât gelerek Efendimiz’e selâm verdi. Sonra da:

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mü’minlerin hangisi daha faziletlidir?» diye sordu.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Ahlâken en üstün olanıdır!» buyurdular.

O zât bu sefer de:

«–Mü’minlerin en akıllıları kimlerdir?» diye sordu.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonrası için hazırlığını en iyi yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.» buyurdular.” (İbn-i Mâce, Zühd, 31/4259)

Ger­çek­ten te­fek­kür-i mevt, in­sa­nı huzur­suz eden nef­sâ­nî dün­yâ sev­gi­si­ni azal­tır. Çün­kü dün­yâ­nın ge­çi­ci servet, mer­te­be, mev­kî ve nef­sâ­nî gü­zel­lik­le­ri­ni aşı­rı de­re­ce­de sev­mek ve on­la­ra gö­nül bağ­la­mak, gaf­let gi­bi mâ­ne­vî has­ta­lık­la­rın ba­şı­dır. Kal­bi­mi­zin bu gi­bi bağ­lı­lık­lar­dan ko­run­ma­sı için kab­ri dü­şün­mek, is­tik­bâl­de ba­şı­mız­dan ge­çe­cek ölüm ah­vâ­li­ni te­fek­kür et­mek; biz­le­ri sa­mî­mî bir tev­be ve ibâ­det­le hu­şûa sev­ke­de­rek dün­ye­vî ih­ti­ras­lar­dan, boş he­vâ ve he­ves­ler­den ko­rur. De­vâm et­ti­ği­miz zi­kir ve râ­bı­ta­la­rı­mız, -inşâallâh- âhi­ret kur­tu­luş ve sa­âde­ti­ne vesî­le olur. [1]

Ölüm rabıtası nasıl alınır?

ölümü düşünmek; öldüğünüzü, başınızda ağlayanları, yıkanıp kefene sarındığınızı, toprağa gömüldüğünüzü vs. zihninizde canlandırmak. böylece nefs ölüme ölümden önce alıştırılır ve terbiye edilir. bildiğim kadarıyla naksibendi tarikatine girmek için yapılması gerekenlerden biridir.

Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
  "De ki; Şüphesiz kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra da görülen ve görülmeyen (her şeyi) bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma; 8 )

  Yine, Allah-u Zülcelal şöyle buyurmuştur:
  "İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirmekteler. Rabb'lerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu hep alaya alarak, kalpleri oyuna eğlenceye dalarak dinlemişlerdir." (Enbiya; 1-3)

  Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
  "Lezzetleri gideren (ölümü) çokça hatırlayın." (Tirmizi; Kıyamet:26, Nesai; Zühd:31, Ahmed b. Hanbel:2/293)

  Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V) diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
  "Ademoğlunun ölüm hakkında bildiğini eğer hayvanlar bilmiş olsalardı, (onun dehşetinden vücutları eriyeceği için) semiz bir et yiyemezdiniz." (Feyzü’1-Kadir,5/315)

  Hz. Aişe (R. Anha), Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e: "Ya Rasulallah! Şehitlerle haşrolacak birisi var mı?" diye sorunca, Efendimiz şöyle buyurdular:
  "Evet, kim günde yirmi defa ölümü hatırlarsa, o şehitlerle haşrolacaktır." (Zebidi,İthafu’s-Se'ade, 14/16)

  İmam-ı Gazali bu hadis-i şerifin açıklamasında şöyle buyurmuştur:
  "Bu fazilete erişmenin sebebi şudur: Şüphesiz ölümü düşünmek, bir aldanma yeri olan dünyadan kalbi çekmeyi ve ahirete hazırlanmayı gerektirir. Ölümden gafil olmak ise dünyevi şehvetlere dalmaya sevkeder."

  Şeyh Fethullah Verkanisî (K.S) şöyle buyurmuştur:
  "Nakşibendi Tarikatının temeli ve esası, Zâtî muhabbet olduğundan, ölüm râbıtasına büyük önem verilmiştir. Mürid, bu ölüm râbıtası ile kalbini masivadan kurtarır. Şu halde salik, korkuya kapılmak için râbıta etmez, tam aksine râbıta ile kendisini korkudan kurtarır. Kalbine bu râbıta vasıtasıyla, Allah-u Zülcelal'in sevgisini ve Zâtî muhabbetini celbeder.

  Başlangıçta ölüm korkusu olursa, muhabbetin celb edilmesine engel olur. Mürid, ölüm râbıtası ile nefsini korkutmayarak, önce ölüm râbıtası ile yola girmiş olur. Yani ölüm râbıtasında, müridin en önemli görevi ölümden korkmayı, Zâtî muhabbete çevirmektir. Bunun üzerine, korku geliyorsa, şeyhinin ruhaniyetinin beraberinde olduğuna inanmakla, mürid korkuyu izale eder."

  Seyda-i Tahi (K.S): "Eğer ben ebrarın ameliyle emrolunsaydım, şüphesiz ölümden bahsetmeyi kendime adet edinirdim." buyurmuştur.

  Mürid, iki muhasebeye devam etmekle, gaflet diyarının vermiş olduğu uykudan uyanır:

1-Günahları terk etmek ve emirleri yerine getirmek için ölüm ve mürşid râbıtası yapmalıdır. Ruh bununla uyanır ve nefsi esir eder.
2-Beşeri gafletinden dolayı, müntesipten herhangi bir günah sadır olduğu takdirde, derhal tevbe etmelidir. Her an kendisinden bir günahın sadır olup olmadığını kontrol etmelidir. Küçük ve büyük bir günah işlenilmiş ise tevbe-istiğfarla yapmamaya azmetmeli ve istikamete yönelmelidir. Zamanı hayırla geçmiş ise Allah'a hamdetmelidir. İstikametin daha kâmil mertebesine çalışmalıdır.
  Böylelikle ateş kıvılcımı, büyük bir odun parçasına girip, her tarafını ateş yaptığı gibi, cezbenin kıvılcımı da kalbe isabet eder. Zikir onu üfürür, râbıta alevlendirir, madde halinde bir enerjiye dönüşür ki tüm maddeler orada kemmiyetleşir. O enerji ile göz, maddenin ötesini görür, kulak da öteden sesler duyar. Sarayın içindeki hazineler de müşahede edilir.

"Ölmeden önce ölünüz!" hadis-i şerifi nasıl anlaşılmalıdır?

    "Ölüm gelip çatmadan evvel, şehvanî ve nefsanî hislerinizi terk etmek suretiyle bir nevi ölünüz." (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:29; İbn-i Hâcer el-Askalânî: "Senedli, vesikalı bir hadis değil derim" demiş, Ali el-Karî ise: "Mânâsı doğrudur" demiştir.)

İnsan, kendisinin âciz ve zelil, dünyanın aldatıcı ve fâni; âhiretin ise çok yakın olduğunu, tam olarak, ancak ölünce anlar. Bu söz ile ölmeden önce uyanmamız, hayatımıza çeki düzen vermemiz ihtar ediliyor.

Ölmeden önce ölmeyi başarmak, seçkin insanlara mahsus. Bizlere düşen, elden geldiğince onlara benzemeye gayret etmek... Bu emri dinleyen insan, dünyayı misafirhane, vücudunu ise emanet bilir. Ruhunu ve kalbini onlarda boğmaz. Bu hâl ile hallenen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

İnsan ölümle birlikte hayatının hesabını da vermeye başlar. Öyle ise; ömür muhasebesini dünyada yapan insan, ölmeden evvel ölmüş demektir. Dünya hayatının bitimiyle yeni bir hayata geçilir. O hâlde, bu dünyada iken âhiretine hazırlanan insan ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ölümle insanın elinden, diğer azaları gibi, gözü ve dili de alınır. O artık okuma, anlatma nimetlerinden mahrumdur. Bunu düşünerek, orada yarayacakları burada öğrenen ve orada konuşulacakları burada dinleyen insan, ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ölümle birlikte mahlûkatın sevgisi de biter, korkusu da. Ölü için, yaşayanlar tarafından övülmekle yerilmek eşit olduğu gibi, yazla kış arasında da fark yoktur. İnsanların teveccühlerine ve yermelerine dünyada ehemmiyet vermeyen, “varlığa sevinmeyip, yokluğa üzülmeyen” insan da ölmeden evvel ölmüş demektir.

Ve en önemlisi, ölümle insan Hakka rücu eder, Rabbine döner. Ölmeden evvel ölenler, Hakka bu dünyada rücu ederler; hayatlarını ilâhî emirler dairesinde geçirirler; Allah'ın rahmetine dünyada iltica eder, gazabından da yine dünyada korkarlar. İşte bu bahtiyar insanlar âhirette de Hakka rücu ederler; ama bu rücu onlar için Allah'a vâsıl olma ve lütfuna erme şeklinde tezahür eder.

Ölümle, cüzi iradenin hükmü son bulur. Öyle ise, ölmeden evvel ölenler, nefsî arzularını hayatta iken terk etmeyi başarıp, Allah'ın küllî iradesine tâbi olurlar. Nefis hesabına bir şey talep etmezler. Bütün arzuları helâl dairesinde olur. Böylece ölmeden evvel ölmenin zevkine ererler.

Ölmeden evvel ölmek; gerçekten, bu dünyada büyük bir lütuf, büyük bir saadet. Bilindiği gibi, insan, yerde iken gök gürültüsünden ürker, şimşekten korkar, yıldırımdan kaçar... Ama uçakla bulutları yarıp onların üstüne çıktı mı, artık güneşi bulmuş ve önceki korkularından kurtulmuştur.

Ölmeden evvel ölmenin sırrına erenler de ölümü hayatta iken geçmiş, mahşere bu dünyada çıkmış, hesaplarını burada vermiş ve itaatkâr bir kul olarak Hakka rücu etmişlerdir. Artık onları benlik duygusu boğamaz, çünkü ölünün benliği olmaz. Tabiat onları kendine celp edemez, zira ölünün tabiatla bir alışverişi kalmamıştır.

İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen nedir? “Ölmeden evvel ölünüz.” ne demek?

Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.

ÖLMEDEN EVVEL ÖLÜNÜZ NE DEMEK?

Yunus Emre Hazretleri buyurur:

Kişi Hakk’ı bilmek gerek
Hak haberin almak gerek
Zinde iken ölmek gerek
Varıp anda ölmez ola.

İrfân ehli; “Ölmeden evvel ölünüz.” buyurmuşlardır. Buradaki “ölünüz” ifadesiyle kastedilen;

–Ecel gelip gayr-i irâdî olarak dünyaya vedâ etmeden evvel, nefsin meşrû olmayan isteklerini, süflî arzularını, tükenmek bilmeyen hırslarını, bugün kendi irâdemizle terk etmemizdir.

–Son nefes gelip çatmadan evvel, tevbe ve istiğfâr ile hâlimizi ıslah etmemizdir.

–İlâhî mîzanda hesaba çekilmeden evvel, bugün kendimizi hesaba çekmemizdir.

Cenâb-ı Hakk’ın murâdı üzere, ölümün bizlere nerede, ne zaman ve ne şekilde geleceği meçhuldür. Onun için gönüllerin “ölmeden evvel ölmek” sırrının tefekküründe derinleşmesi ve her an Rabbine kavuşmaya hazır hâlde bulunmaya gayret göstermesi zarûrîdir. Aksi takdirde son nefes: “Eyvah, nereye böyle!” feryatlarıyla dolu bir hüsrana dönüşür. Âyet-i kerîmede buyrulduğu üzere:

“Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: «İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir!..» denir.” (Kāf, 19)

Necip Fâzıl’ın şu mısrâları, bu ilâhî hakîkatten gâfil şekilde ziyan edilen bir ömrü, ne kadar veciz bir sûrette hulâsa eder:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…

İşte bu gaflet ve nedâmete dûçâr olmamak için Hak dostları, dünyayı âdeta âhiret penceresinden seyrederler. Kendilerine “yarın öleceksin” denilse bile, gündelik programlarında herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı duymayacak derecede son nefese hazırlık şuuruyla yaşarlar. Yani ölüm meleğine “hoş geldin” diyebilecek keyfiyette bir kulluk gayreti içinde olurlar.

Son nefesi bu huzurla verebilmek için, bir Arap şâir şu tavsiyede bulunur:

أَنْتَ الَّذِى وَلَدَتْكَ اُمُّكَ بَاكِياً

وَالنَّاسُ حَوْلَكَ يَضْحَكُونَ سُرُورًا

فَاعْمَلْ لِيَوْمٍ تَكُونُ فِيهِ اِذَا بَكَوْا

فىِ يَوْمِ مَوْتِكَ ضَاحِكاً مَسْرُورًا

Sen ki annenden doğup geldiğin gün dünyaya,
Ağlıyordun; bütün âlem gülüyordu bir yanda,
Şimdi öyle bir ömür sür ki, ölürken gülesin;
Çağlasın gözyaşı hâlinde cihân arkanda…

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın da güzel bir nasihati vardır:

“Öyle bir hayat yaşa ki; insanlar yaşarken seni özlesinler, vefâtından sonra da sana hasret kalsınlar!..”

Şeyh Sâdî -rahmetullâhi aleyh-’in şu sözleri de mü’minlerden âdeta bir hüsn-i hâl kağıdı alarak ebediyete irtihâl edebilme saâdetinin ne kadar veciz bir telkînidir:

“Öyle fazîletli bir hayat yaşa ki, vefat ettiğin zaman insanlar; «Bir güneş battı, bir yıldız kaydı!» diye seni rahmet ve hasret ile yâd etsinler.”

Cenâb-ı Hak cümlemizi, şu fânî gök kubbede hoş bir sadâ bırakarak yüz aklığıyla, müsterih bir vicdanla, selîm bir kalp ile huzûruna varabilen bahtiyar kullarından eylesin. Âmîn!..

Ölmeden önce ölün

* Resulullah efendimiz, Ölmeden önce ölün buyuruyor. Ölmeden önce ölmek ne demektir? Dünyada inanılan şeyler öldükten sonra görülecek. İnsan ölüp hakikatleri görünce nasıl olacak ise, neleri yapmış olmayı isteyecek ise şimdiden onları yapması ölmeden evvel ölmek demektir.

* Dünyada rahatlık yoktur, istirahat ahirettedir.

* Doğru namaz kurtarıcıdır. Doğru namaz, doğru gusle, doğru abdeste, doğru itikada yani ehl-i sünnet itikadına bağlıdır. Bunlar tam olmadan namaz tam olmaz. Her şeyden önce oturup bunları öğrenmeli, eksiği varsa tamamlamalı. Mesul olduklarına da öğretmeli. Her müminin asli vazifesi ateşten korunmaktır. Kendi korunmayan, kendisi yanan, başkasını yanmaktan nasıl kurtarır. Gelişigüzel ibadet, gelişigüzel hizmet olmaz. Yap da nasıl yaparsan yap, din cahillerinin sözüdür.

* Fitne çıkarmak düşman edinmektir.
* Anne, babası hayatta olup da Cenneti kazanamayana şaşılır.

* Müminin günah işlemesi unutkanlığa sebep olur. Çoluk-çocuk, aile ve emri altındakiler de günah işlerse bu da unutkanlığa sebep olur.

* Alıcı değil sürekli verici olun.

* Anne karnındaki çocuk doğmak içindir, anne karnında yaşamak için değil. Dünyaya gelen çocuk, yani insan da ölmek için yaratılmıştır, kalıcı değil!

* Meşgaleniz, asıl maksadı unutturmasın! Asıl maksat, zengin olmak, şan şöhret sahibi olmak değil, ahireti kazanmaktır. Her an son nefes endişesi ile yaşamalıyız. Korkusuz, endişesiz yaşamak tehlikelidir. Gerçi suyun aktığı yönden gideceği yer belli olur. Ancak, milyonda bir de olsa tersi olabilir. Bunun için korkmak lazım.

* İnsanın gönlü ne isterse, ne tarafa meylederse, Allahü teâlâ onu verir. Onun için hep iyi şeyler isteyelim, ahiretimize yarar şeyler isteyelim. Abdullah-i Dehlevi hazretleri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine, benden bir şey iste ama tek şey deyince, o da, dinim için dünyalık istiyorum demiş. Bu çok önemli.

* İnsanlara yardım etmek, çok iyidir, çok sevaptır. İnsanlara esas iyilik de, onların ahiretine yönelik iyiliktir. Onları yanmaktan kurtarmaktır. Dünyada pişmanlık iyidir. Çünkü, telafisi mümkündür. Ahirette pişmanlığın çaresi yoktur, telafisi mümkün değildir.

* Biri, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin yanında, komşusu bir şarapçıdan bahsederken ucba kapılarak, çok şükür biz onun gibi değiliz, der. Bunun üzerine, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, biz çok şarapçı gördük ki, sonunda tevbe edip, imanla gitti. Nice şeyhler gördük ki, sonunda sapıtıp imansız gitti, der. Bunun için, hadis-i şerifte, İbadet yap, arkasından tevbe et, buyurulmuştur.

* Bir nimet geldiği zaman hemen şükrü yapılmalıdır. Üzüntü sıkıntı geldiği zaman istigfar etmeli, bela, musibet geldiği zaman La havle ... çekilmelidir. La havle 99 derde devadır. En hafifi sıkıntıdır. Sıkıntının ilacı istigfar, belanın ilacı da La havle... dir.

* Her iyiliğin anahtarı, her kötülüğün ilacı, doğru kılınan beş vakit namazdır.

Kaynaklar

Islam ve ihsan
Dinimiz islam
internet
[attachment=133230]

Sigmund Freud'un Psikanaliz Yöntemi Nedir

Psikanaliz Sigmund Freud tarafından bulunmuştur. Geleneksel olarak hasta bir yere yatırılır ve terapist görüş alanı dışında oturarak, hastanın etkilenmeden rahat bir şekilde konuşabilmesini sağlamaya çalışır. Psikanaliz ruhsallığın değişik boyut, süreç ve katmanlarını inceleyen bir bilim dalı olup ruhsal soru, sorun, arayış ve bozukluklar konusunda son derece etkili bir tedavi tekniğidir. Psikanaliz zihin araştırılması için bir yöntem, insan davranışıyla ilgili sistemli bilgiler toplamı ve ruhsal hastalıkların sağaltımında kullanılan özgül bir terapi türüdür.

Sigmund Freud 1890’lardan 1939 yılında ölümüne kadar psikanaliz üzerinde kuramsal ve teknik çalışmalarını devam ettirmiştir. Bu süre zarfında psikanaliz bilimi sürekli bir evrim ve gelişme göstermiştir. Bu gelişim ve değişim, Freud’un ölümünden sonra onun bıraktığı bu çok değerli miras psikanalist kuşakları tarafından da devam etirilmiştir. Bunun neticesinde bugün bir asrı aşkın bir süredir insanlığın hizmetinde araştırmayı, yaratmayı ve sağaltmayı sürdüren ve bunları denenmiş yerleşik standartlarla gerçekleştiren bir psikanaliz disiplini oluşmuştur. Bu terapi yönteminde, şimdi yaşanan duygu ve davranışları açıklamak için kişinin geçmişte yaşadığı anıları, olayları ve duyguları incelenir. Çocukluk olaylarının ve biyolojik dürtülerin, insanın davranışını ve düşüncelerini etkileyen ve kontrol eden bilinçaltı mekanizmasını meydana getirdiği düşünülmektedir.
Psikanalist ve analiz edilen kişi haftada en az üç kez seans gerçekleştirirler. Seanslarda analiz edilen kişi bir yerde uzanır. Psikanalist onun görüş açısının dışında bir yerde oturur. Ortalama 45 dakika süren seanslarda analiz edilenin bütün zihninden geçenleri, bir sınırlama, sansürleme ve gizleme olmadan “serbest çağrışım” şeklinde anlatması beklenmektedir. Bu çağrışımlar psikanalitik çalışmanın ana malzemesidirler. Psikanalist ve analiz edilen kişi bu çağrışımlar sonucunda ortaya çıkanlar üzerine birlikte çalışırlar. Bu etkinlik daha çok bir yorumlama çalışmasıdır.

Psikanalistlere göre insan zihni bilinçli, yarı-bilinçli ve bilinçdışı olmak üzere 3 ayrı katmandan oluşur. Ruhsal sorunların önemli bir bölümü bilinçdışındaki çatışmalardan kaynaklanır. Bu çatışmaların bilinçdışında tutuluyor olması, onların savunma yoluyla bilinçten dışarıya atılmasıdır. Analiz edilen kanepede serbest çağrışımla konuştukça, bilinçli katmandan gelen düşünce, duygu ve imgeler kadar, yarı-bilinçlilikte belirmeye başlayan belli bir takım çağrışımlar da dikkat çekmeye başlar. Bunlar bilinçdışında tutulanların bir nevi türevleridir. Bu türevlerin kendilerini ifade etmesine imkan veren ortam psikanalizin devamlılığı ve yoğunluğu, yani arka arkaya çok sayıda seans yapılmasıyla oluşur. Bilinçdışının kendisini ifade etmesine olanak sağlayan ortamın başka önemli özellikleri psikanalistin anonimitesi, nötralitesi yani tarafsızlığı ve analiz edilenin çocuksu istek ve ihtiyaçlarını doyurmaması diğer adıyla perhiz ilkesidir.

Psikanaliz öncelikle yaşam boyunca deneyimlenen ancak bilinçdışına itilenlerin hatırlanmasına yardımcı olur. Bunun yanı sıra, kısmen farkına varılan ancak tamamen hakim olunmayan anı, düşünce ve duygulara daha fazla hakim olunmaya başlanır. Analiz edilen kişi bu hatırlama ve bütünsel farkındalıklar sayesinde, iç dünyasında olup bitenler arasındaki bağlantıları ve bunların hayatındaki olaylara, ilişkilere, sorunlara ve içinden çıkamadığı durumlara nasıl sebep olduğunu görmeye başlar. Bu duruma içgörü adı verilir. İçgörü ile birlikte, savunmalarla bilinçdışında tutulanların bilince kazandırılması gerçekleştirilmiş olur.

İçgörünün kazanımı, yalnızca farkında olunmayanların ve bilinçsiz tekrarların fark edilmesiyle meydana gelmez. Bu yalnızca bir başlangıçtır. İçgörünün kazanımıyla beraber insan bilinçsiz belirleniş ve yönetilişten kurtulmaya başlar ve kendi yaşamının direksiyonuna geçer.

Psikanaliz özünde bir tedavi yöntemidir. Kişi, hayatında başa çıkamadığı ruhsal zorluklarla karşılaştığı, çeşitli belirtilerden yakındığı, ilişkilerinde tekrar eden sorunlar karşısında çaresiz kaldığı, iş hayatında ve mesleğiyle ilişkisinde doyumsuz, verimsiz ve üretimsiz hale geldiği ve yaşam içindeki yolculuğunda yönünü, hedefini ve heyecanını kaybettiği zaman psikanalizden yardım istemelidir.

Psikanaliz tedavisi çocuklar ve ergenlerin psikolojik sorunlarının giderilmesinde kullanılmaktadır. Bu yöntemle çocuk ve ergenlerin davranış problemleri, duygusal sorunları, uyum zorlukları ve psikosomatik yakınmaları üzerinde başarılı neticeler elde edilmiştir. Kendisi de kişisel analizden geçmiş olan ve gerekli bütün eğitimi almış olan kişiler psikanaliz yapabilir.

Psikanaliz Sigmund Freud'un çalışmaları üzerine kurulmuş bir psikolojik kuramlar ve yöntemler ailesidir. Bir psikoterapi tekniği olarak psikanaliz, hastaların zihinsel süreçlerinin bilinç dışı unsurları arasındaki bağlantıları ortaya çıkarmaya çalışır. Analistin amacı; hastanın analistine transferansının fark edilmeyen ya da bilinç dışı etkileşimlerinden, yani yaşamını ve ilişkilerini olumsuz etkileyen ve özgürlüğünü kısıtlayan ilişki kalıplarını fark etmesine yardım etmektir.

Tarihçe

Psikanaliz, 1890'larda Viyana'da nevrotik ya da histerik belirtiler gösteren hastalara etkili bir tedavi bulmaya çalışan bir nörolog olan Sigmund Freud'dan miras kalmıştır. Psikanalizin doğum haberini dünyaya duyuran kişinin bir hekim ya da psikiyatrisi değil, 2 Aralık 1895 tarihli bir gazeteye yazdığı yazı ile Viyana Burg Tiyatrosu yönetmeni Alfred Freiherr von Berger olmuştur.[1]

Bu hastalarla konuşmalarının sonucunda, Freud hastaların rahatsızlıklarının kültür tarafından kabul edilmeyen, sonuç olarak bastırılmış ve bilinçdışı cinsel doğanın arzu ve fantezilerinden kaynaklandığına inanmıştır. Kuramı geliştikçe, Freud da hastalarını tedavi ederken karşılaştığı olayları biçimlendirmek ve açıklamak için sayısız sistem geliştirmiş ve kenara koymuştur.

Günümüzde önemli psikanaliz okulları

        Kendilik psikolojisi, diğer insanlarla kurulan karşılıklı empatik ilişkilerle dengeli bir kendilik hissinin gelişimini vurgular; Heinz Kohut

        Lacancı psikanaliz, psikanalizi semiyotik ve Hegel'in felsefesi ile birleştirir;

        Analitik psikoloji, daha çok tinsel bir yaklaşım taşır;

        Nesne ilişkileri teorisi, bireyin içselleştirilmiş ve düşlenmiş diğerleri ile ilişkilerinin dinamiklerini vurgular; Margaret Mahler, Melanie Klein;

        Kişilerarası psikanaliz, kişilerarası ilişkilerin küçük ayrıntılarının üzerinde durur; Harry Stack Sullivan

        İlişkisel psikanaliz, kişilerarası psikanaliz ile nesne ilişkileri teorisini birleştirir; Stephen A. Mitchell, Jessica Benjamin, Jay R. Greenberg;

        Modern psikanaliz, bir grup teorik ve klinik bilgi ile Hyman Spotnitz ve arkadaşları Freud'un teorisini geliştirmiş ve teoriyi tüm duygusal bozukluklar yelpazesine uygulanabilir hale getirmişlerdir. Modern psikanalitik müdahaleler öncelikli olarak hastada entelektüel bir içgörü geliştirmektense hastaya duygusal-olgun bir iletişimi sağlamayı amaçlar.

Bu okulların çarpıcı farklı teorileri olsa da, çoğunluğu kendi kendini aldatmanın ve bireyin geçmişinin şimdiki ruhsal yaşamı üzerindeki güçlü etkilerinin önemini vurgulamaya devam ederler.

Bugün psikanalitik fikirler kültür içinde, özellikle çocuk bakımı, eğitim, yazınsal eleştiri, psikiyatri ve özellikle tıbbi ve tıbbi olmayan psikoterapi içinde gömülüdür. Evrilmiş ana analitik fikirler olmasına rağmen, özellikle ilk teorisyenlerin yönergelerini takip eden gruplar vardır.

Teknik

Psikanalizin ana metodu, serbest çağrışımın transferans ve direnç analizidir. Analizana (hastaya), rahat bir halde, aklına gelenleri söylemesi söylenir. Burada, düşler, umutlar, dilekler ve fanteziler geçmiş aile yaşantısının birer anısı olarak ilgi konusudur. Genellikle, analist sadece dinler ve sadece profesyonel kanaati gerektiğinde, yani hasta için içgörü uyandırma fırsatı yakaladığında yorumlar. Dinlemede, analist empatik tarafsızlığı, yani güvenli bir ortam yaratmak için geliştirilen yargılamayan duruşunu korur. Analist, analizanın söyleminde ve davranışlarında beliren kalıp ve çekingenlikleri değerlendirirken, analizandan tüm dürüstlüğü ile bilincine ne gelirse konuşmasını ister.

Birçok klinisyen psikanalizi ciddi psikolojik bozukluğu olan olgular, örneğin psikoz, intihara meyilli depresyon ya da ağır tedavi edilmemiş alkolizm için önermez. Bu tip hastalar "analiz-edilemez" olarak nitelendirilir. Tipik uygulamalar klinik depresyon ve kişilik bozukluklarını içerir.

Günümüz bazı psikanaliz şekilleri, kendine güveni artırma yoluyla hastalara özsaygı kazandırmakta, ölüm korkusu ve bu korkunun davranışlar üzerindeki etkilerini yenmekte, ve birbiriyle bağdaşmaz gibi gözüken ilişkileri sürdürmekte yardımcı olmaya çalışır. Bireysel danışan seansları bir gelenek olarak kalsa da, psikanaliz bir grup terapi şekli olarak Harry Stack Sullivan tarafından uyarlandı.

Etkililik (Efficiency)

Şu an birçok psikanalist, analizin daha çok nevroz olguları ve kişilik ya da karakter sorunları yaşayan olgularda yararlı bir yöntem olduğunu iddia eder. Psikanalizin daha çok samimiyet ve ilişkilerin kökleşmiş sorunları ve oturmuş problemli yaşam kalıpları ile uğraşırken faydalı olduğuna inanılır. Terapötik bir tedavi olarak psikanaliz genellikle haftada üç ila beş görüşme ile sürer ve doğal ya da normal olgun bir gelişme için belli bir tedavi süresini gerekli kılar (üç ila beş yıl arası).

Geçmiş randomize kontrollü denemelerin analizi belirli psikiyatrik bozukluklarda psikanalitik tedavinin, tedavinin olmadığı durumlardan daha etkili olduğunu gösterir.[1]. Psikanalizin ve psikanalitik psikoterapinin etkililiği üzerine yapılan deneysel çalışmalar da psikanalitik araştırmacılar arasında belirginleşmiştir.

Bazı toplulukların psikodinamik tedavileri ile yapılan araştırmalar farklı sonuçlar vermiştir. Analist Bertram Karon ve arkadaşları tarafından Michigan Eyaleti Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma yeterli düzeyde eğitildikleri zaman psikodinamik terapistlerin şizofrenik hastalarda etkili olabileceklerini önermiştir. Daha yakın döneme ait araştırmalar ise bu önermeler hakkında şüphelidir. Şizofreni Hastaları Sonuçları Araştırma Grubu 5 Ekim 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. PORT) raporu etkililiğinin kanıtlanması için daha çok denemeye ihtiyaç duyulduğunu belirterek, psikodinamik terapinin şizofreni olgularında kullanılmasına karşı çıkmışlardır (öneri 22 26 Eylül 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.). Ancak, PORT'un önerisi deneysel çalışmalardan çok klinisyenlerin düşünceleri üzerine gelişmiştir ve deneysel veriler bu öneri ile çakışmamaktadır. (Özete bağlantı). Cochrane Kütüphanesindeki güncel bir medikal literatür çalışması (güncellenmiş özet 11 Kasım 2006 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) şizofreniyi tedavide psikodinamik psikoterapinin etkinliğini gösteren bir verinin olmadığı sonucuna varmıştır. Başka veriler de, örneğin cinsel suçluların tedavisinde psikanalizin etkili olmadığını (ve muhtemelen zararlı) göstermiştir.

Maliyet ve süre

Psikanalitik tedavinin Amerika Birleşik Devletleri'nde bir psikanaliz enstitüsünde bir psikanalist adayı ile seansı 10 dolardan kıdemli bir eğitim analisti ile seansı 250 dolara kadar değişebilen bir maliyeti vardır.

Tedavinin süresi değişkendir. Kimi psikodinamik yaklaşımlar, örneğin Kısa ilişkisel terapi ve Kısa süreli psikodinamik terapi tedaviyi 20-30 seans ile bitirir. Geleneksel psikanaliz tedavisi daha uzun bir zaman alır, yaklaşık 3-5 yıl. Tedavi süresinin uzunluğu hastanın ihtiyaçlarına göre değişkenlik gösterir...

Eğitim

Psikanalizin tarihi boyunca az sayıda istisnalar dışında, birçok psikanaliz topluluğu üniversite zemininin dışında var olmuştur.

Psikanalitik eğitim çoğunlukla bir psikanaliz enstitüsünde gerçekleşir ve bu eğitim 4-10 yıl sürebilir. Bir psikanalistin eğitimi dersleri, hasta tedavilerinde aldığı süpervizyonu ve 4 yıl ya da daha fazla sürebilen kişisel analizini kapsar.

Profesyonel psikanaliz dünyasında devam eden bir tartışma psikanalitik eğitime girecek olan adayların niteliklerinin neler olması gerektiğini yönündeki kaygılardır. Freud, sosyal bilimlerden gelen ve tıp eğitiminden gelmeyen adayların da hekimler kadar eğitime hazır olduklarına inanmıştır.

Amerikan Psikanaliz Derneği, yakın bir zamana kadar psikanaliz eğitimini tıp doktorlarıyla sınırlamıştı. Geniş tartışmalar ve yasal mücadelelerden sonra psikanalitik eğitim diğer ruh sağlığı uzmanları, örneğin psikologlar ve klinik sosyal çalışmacılar, için açık hale geldi. Şu an ABD'de, edebi çalışmalar ya da felsefe gibi disiplinlerden gelen adaylar için eğitim veren kısıtlı sayıda enstitü vardır. Öbür taraftan, Avrupa'daki ve Latin Amerika'daki birçok enstitü formal klinik eğitim almayan adayları programlarına kabul etmektedir.

Klasik Psikanalitik Kuram

Freud'un orijinal görüşleri klasik psikanalitik kuramı oluşturur. Kuramda zihnin yapısı, psişik öğeleri, kişiliğin gelişimi ve değişimi dinamik bir bakış açısından anlatılır.

Psikanaliz genel olarak aşağıdaki hipotezlerden oluşur:

    İnsan gelişimi en iyi, cinsel arzunun değişen nesneleri yoluyla anlaşılabilir.
    Psişik sistem alışılmış olarak cinsel ve saldırgan istekleri baskılar ve bu istekler düşüncelerin bilinçdışı sistemlerinde saklanır.
    İstekler üstündeki bilinçdışı çatışmalar kendilerini rüyalarda, dil sürçmelerinde ve diğer belirtilerde ifade eder.
    Bilinçdışı çatışmalar nevrozun kaynağıdır.
    Nevroz, psikanaliz yoluyla bilinçdışı isteklerin ve bastırılmış olanın bilince geri getirilmesi ile tedavi edilebilir.

Bilinçdışı ve psişik yapılar

Bilinçdışı ile dürtülerin farkındalık dışında olduğu zihinsel işlevler bölümü kastedilir. Psikanalitik bilinçdışı, popüler bir kavram olan bilinçaltına benzer ama aynı değildir. Psikanaliz için, bilinçdışı bilinçte olmayan her şey değildir. Örneğin, motor becerileri, istem dışı fizyolojik hareketler değil ancak bilinçli aktif düşüncedeki bastırılanlardır. Ayrıca, önyargı gibi otomatik süreçlerin örnekleri ve şimdiki ilişkilerin üzerindeki geçmişin etkileri bilinçdışıdır.

Freud'a göre, psikolojik bastırma yoluyla aklın ötesine taşınan kültür tarafından kabul edilmeyen düşünceler, arzular ve istekler, travmatik yaşantılar ve acı veren duyguların deposu bilinçdışıydı. Ancak, içerik her zaman olumsuz olmak zorunda değildi. Psikanalitik bakış açısına göre, bilinç dışı sadece kendi etkileri ile fark edilebilen bir güçtü - kendini belirtilerle ifade ederdi.

Freud'un daha sonra geliştirdiği "yapısal teorisi"ne göre ego, süperego ve id zihnin bölümleridir. "İd" "ilkel arzuları" (cinsellik, saldırganlık, açlık vs.) saklayan, "süperego" içselleştirilmiş norm, ahlak ve tabuları kapsayan, ve "ego" bu iki bölümün arabulucusu ve kendilik duygusuna yol veren bölümdür.

İd

İd, doğuştan vardır ve psişik enerjinin kaynağıdır. İlkel arzular; açlık, su, dışkılama, cinsellik ve ısınma, için temel güdüler İd'de saklıdır. Freud, bu psişik enerjinin bebeğin doğuştan getirdiği biyolojik bir enerji olduğunu söyler. Libido adını verdiği bu biyolojik enerji, bebeğin büyüyüp geliştiği süreçte psişik bir enerji haline gelir. Kurama göre, bu süreç bebeğin bilinç düzeyinde değildir, bilinçdışı olarak gerçekleşir.

İd, haz ilkesi (pleasure principle) ile hareket eder ve amaç bir an önce doyuma ulaşmaktır. Amaca ulaşamamak ve bu yolda engellenmek gerginliğe neden olur ve bunu yenmek için gösterilecek çabayı körükler. Freud'a göre, doyuma ulaşmak ve gerginliği azaltmak için bir yolu birincil süreç (primary process) düşüncedir. Buna göre, istenilen ve arzu edilen şey düşlenerek doyuma ulaşılır.

Ego

Ego, İd'den sonra gelişen bir diğer yapıdır. Bebeğin altıncı ayından itibaren İd'den kaynaklanarak gelişmeye başlayan Ego, bilinci ve gerçekliği temsil eder. Enerjisini İd'den alır ve aldığı bu enerjiye göre şekillenir. İd'in doyuma ulaşmak için kullandığı birincil süreç tarzı düşüncenin yerini ikincil süreç (secondary process) tarzı düşünceye bıraktığı yerdir. Düşleyerek yaşamanın mümkün olmadığını söyleyen Ego, devreye düşünme, karar verme ve planlama yetilerini sokar. İd'in sabırsızca doyum elde etme ve düşlemlerini daha gerçekçi yapıya dönüştüren Ego, gerçeklik ilkesine (reality principle) göre çalışır.

Süperego

İd ve Ego'dan sonra Süperego yapısı oluşur. Çocuk konuşmayı ve kültürü öğrenmeye başladıkça Süperego'su gelişir. Büyüme aşamalarının her birinde kültürü (babanın dilini), normları, sembolleri, kuralları, yasakları öğrenir ve içselleştirir. Vicdani yapısı gelişen çocuk, çevresi tarafından kimi zaman onaylanır, kimi zaman onaylanmaz. Bakıcıları tarafından kabul edilmeyen şeyleri fark eder ve onaylanmamaktan kaçınır. Örneğin, bakıcıları tarafından onaylanmak için yatağını ıslatmamayı öğrenir ve bundan haz duyar.

Kişiliğin Dinamiği

Klasik psikianalize göre, bu üç ruhsal yapı çok karmaşık ilişkilerle ve sistematikle insan gelişimini belirler ve kişiliğini oluşturur. Bu üç yapı sürekli olarak, birbirinden kaynaklanan ve birbiriyle etkileşen dinamik bir yapıdır(kişiliğin dinamiği). Bu dinamik yapı, Freud'un görüşlerini takip edenlerin ve geliştirenlerin kendilerini psikodinamik kuramcılar olarak tanımlamalarını da yol açmıştır.

Breuer ile birlikte Freud, histeri vakaları üzerinde yoğunlukla çalışmış ve kuramını geliştirmiştir. Hastalarından edindiği bilgiler doğrultusunda, Freud farkında olunmayan bilinçdışı gelişen ve etkileşen güçlerin olduğu varsayımını kabul etmiştir. Bu durumda, İd ve Süperego'nun çalışmaları bilinç düzeyindedir ve kişi bu etkileşimin farkında değildir. Ego, birincil düzeyde bilinçlidir ve bilinçdışı gerçekleşen savunma mekanizmaları ile kişiyi yoğun kaygı ve çatışmadan korur.

Etkileri

Sigmund Freud'un icat ettiği psikanalizden etkilenmiş olan psikanalist ve teorisyenler, filozof ve yazınsal eleştirmenler: Alfred Adler, Karl Abraham, Franz Alexander, Lou Andreas-Salomé, Jacob Arlow, Michael Balint, Therese Benedek, John Benjamin, Bruno Bettelheim, Edward Bibring Wilfred Bion, John Bowlby, Charles Brenner, Abraham A. Brill, Ruth Mack Brunswick, Helene Deutsch, Françoise Dolto, Kurt R. Eissler, Erik Erikson, Ronald Fairbairn, Pierre Fédida, Otto Fenichel, Sándor Ferenczi, Anna Freud, Erich Fromm, Frieda Fromm-Reichmann, Merton Gill, Andre Green, Ralph R. Greenson Heinz Hartmann, Edith Jacobson, Ernest Jones, Carl Jung, Otto Kernberg, Paulina Kernberg, Melanie Klein, Heinz Kohut, G. Stanley Hall, Paula Heimann, Karen Horney, Luce Irigaray, Susan S. Isaacs, Julia Kristeva, Jacques Lacan, Jean Laplanche, Bertram D. Lewin, Hans Loewald, Rudolf Loewenstein, Margaret Mahler, Adolf Meyer, Donald Meltzer, Karl Menninger, Stephen A. Mitchell, Sandor Rado, Otto Rank, Theodor Reik, Joan Riviere, Herbert Rosenfeld, David Rapaport, Harold F Searles, Hanna Segal, Roy Schafer, Melitta Schmideberg, Sabina Spielrein, Rene Spitz, Daniel N. Stern, Robert J Stoller, Harry Stack Sullivan, Neville Symington, Victor Tausk, Frances Tustin, Vamık Volkan, Donald Winnicott, ve Slavoj Zizek.

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia
"Dehrîler" Kimdir ve "Dehriyye" Nedir?

Dehr, lügatte; zamanın başlangıcı, dünyanın ömrü, asır, çağ gibi anlamlara gelmektedir.

"Dehrîler" veya "Dehriyye" ise, zamanı esas alıp, zamanın ve maddenin ebedîliğine inandıkları için, dünyadaki hadiselerin ancak tabiat kanunlarına uyarak meydana geldiğini kabul eden zümredir. Bunlar, Maddiyyûn, Muattıla ve Zenâdıka isimleriyle de tanınmaktadırlar.

Gazzalî, felsefecilerden bahsederken, kendisinden önceki felsefecileri üç gruba ayırmaktadır. Bunlar: Dehriyyûn (Materyalistler), Tabîiyyûn (Natüralistler) ve İlahiyyûn (Metafizikçiler)dir. Gazzali bu ayırımı takiben, onların fikirlerini kısa ve tiz bir şekilde şöyle özetler: "Bunlar, en eski filozoflardan bir zümredir. Kâinâtı idare eden ve herşeye muktedir olan bir yaratıcının varlığını inkâr etmişlerdir. Âlemin bir yaratıcı tarafından değil de, öteden beri kendiliğinden mevcut olduğunu, canlının meniden, meninin canlıdan vücûda geldiğini, böylece ebedî olarak devam ettiğini iddia etmişlerdir ki, bunlar zındıklardır." (İmam-ı Gazzali, el-Munkızu mine'd-Dalâl, Çev. A. Subhi Furat, Dalâletleri Hidâyete, İstanbul (t.y.), 48)

Bir başka ayırıma göre de Dehrîler, İslâm felsefesinin kollarından olan tabiat felsefesinin kısımlarından birisidir ki, bu ayırıma göre tabiat felsefesi ile uğraşanlar dörde ayrılırlar. Bunlar; Tabiatçılar (Natüralistler), Dehrîler (Maddeciler), Batınîler ve İhvânu's-Safâ'dır. (Prof. Dr. Cavit Sunâr, Varlık Hakkında Ana Düşünceler, Ankara 1977, 170).

Dehrîlerin görüşlerine gelince... Bunlar ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir:

Bütün metafizik gerçekleri inkâr ederler. Dinleri ve peygamberleri lüzumsuz kabul ederler. Bundan dolayı kendilerine "Zanâdıka" denmektedir. Her şeyi dış duyuların verilerinden ibaret sayarlar. Duyularla elde edilen bilgiyi gerçek bilgi kabul ederler. Zirâ onlara göre her şey bu dünyadadır, ilâhî birşey yoktur. Bunun için de kendilerine "Duyumcular" (Hissiyyûn) adı verilir. Allah'ı ve rûhu inkâr ederler. Maddeden bağımsız bir ruh yoktur. Her mevcut maddîdir. Allah'ın vücûdunu ve dünyanın Allah tarafından ve yine Allah'ın lûtuf ve keremiyle yaratıldığını inkâr ederler. Bundan dolayı da kendileri "Muattıla" ve "Mülhidler" (Ateistler) olarak bilinir.

Hiçbir şekil ve sûrette eskimeyen veya her şeyin kendisinde eskidiği tek ve yegane gerçek vardır ki, o da dehr (zaman)dır. Buna inanırlar. Kendilerine "Dehriyyûn" denmesinin sebebi de bu inançlarıdır. Bunların inançlarının en belirgin tarafı, zamanın başlangıcı olmadığı fikridir. Önemle bağlandıkları bu nokta, onların diğer bütün inançlarının temelini oluşturur. Dehr (zaman)dan sonra duyulara konu olan ikinci bir gerçek daha vardır ki, o da maddedir. Maddenin ötesinde başka hiçbir gerçek yoktur. Bundan dolayı da kendilerine "Maddiyyûn" (Materyalistler) denmiştir. Âlemin iki buudu vardır: Dehr ve madde. Bu ikisi ezelî olduğu için âlem de ezelîdir ve yaratılmamıştır. Bundan dolayı da âlem sürekli varoluş içinde sonsuza kadar devam edecektir. Âlemden ayrı iradeye sahip bir Allah yoktur. Allah ve âlem aynıdır. İnsan şahsiyeti psikolojik değildir; tümel varlığın bir sonucudur. İnsan ruhu âlemden sonra tümel varlığa karışır; ebedîlik de bunun ebedîliğinden ibarettir. Bu yüzden bunlar "Ehlu't-Tenâsuh" (Tenâsuhçular) olarak da tanınmaktadırlar. Onlara göre, yaratılışın arzu ettiği herşey mübahtır. İnsan ile hayvan arasında fazla bir fark yoktur. Hazlara engel olan herşey kötüdür. Kendisine faydalı olan birşey birisinin ölümüne sebep olsa bile iyidir. Bunlar, ayrıca meleklerin varlığına da inanmazlar. (el-Bağdâdî, el-Fark Beyne'l-Fırâk, Çev: E. R. Fığlalı, Mezhebler Arasındaki Farklar, İstanbul 1979, 268-271; Prof. Dr. Cavit Sunar, a.g.e., 170; Mehmet Bayraktar, İslâm Felsefesine Giriş, Ankara 1988, 90; I. Goldzıher, İ.A "Dehriye" maddesi).

Dehrîlik, doğrudan doğruya İslâm kültüründen doğmuş felsefî bir cereyan değildir. Kur'ân-ı Kerim'de "Hayat, ancak bu dünyadaki hayatınızdır; ölürüz ve yaşarız: bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler derler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece böyle sanırlar" (el-Casiye, 45/24) âyetinde de işaret edildiği üzere İslâm'dan önce ve İslâm'ın yayılışı sırasında Ortadoğu'da bunlar veya bu fikirler mevcuttu. Ancak, bunu tarihen söylemek biraz güç görünmektedir. Zirâ, böyle bir cereyanın bizzat Orta Şark'ta oluşmuş ve oraya has bir cereyan mı, yoksa Helenistik devirde materyalistlerin tesiriyle ortaya çıkmış bir cereyan mı olduğunu kesin olarak söyleyemiyoruz.

Aynı zamanda bu düşünce akımının İslâm kültürüne ilk defa kimin tarafından sokulmaya çalışıldığı da şüphelidir. Ancak bu konuda genel olarak bilinen şey, bu fikirlerin, bu fikirlere sahip müslüman olmayan zümrelerin etkileri sonucu İslâm kültürüne geçtiğidir. Şurası kesindir ki, İslâm Dehrîliği ve maddeciliğine, özellikle tercüme hareketinin sonucu olarak Heraklit, Demokrit, Epikürcülük ve Stoacılık gibi felsefi düşüncelerin etkisi olmuştur (M. Bayraktar, a.g.e., 90).

Dehrîlerin temsilcileri ve bu fikri kabul edenler olarak şu isimler sayılmaktadır: Ebû Ali Rica, Talût (Yahudi asıllı), Salib b. Abdulkuddûs, Ebû İsâ el-Varrâk, Beşşâr b. Burd ve bunların bir tür öncülüğünü yapan İbn Râvendî. (ö. 245/859)

Kaynak

Şamil İslam Ansiklopedisi
Abdurrahim GÜZEL


Nevşin Mengü Kimdir? Biyografisi

Nevşin Mengü 2 Mayıs 1982 tarihinde Ankara'da doğdu. Türk gazeteci ve sunucu.

Nevşin Mengü ilköğrenimini Ankara'da, ortaöğrenimini Ted Ankara Kolejinde, lisans eğitimini Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi bölümünde, yüksek lisans eğitimini de Galatasaray Üniversitesinde "Türkiye üzerine toplumsal incelemeler" başlıklı teziyle tamamladı.

NEVŞİN MENGÜ'NÜN BABASI KİM?

Nevşin Mengü, politikacı Şahin Mengü'nün kızıdır.

NEVŞİN MENGÜ'NÜN KARDEŞİ KİM?

Burak Mengü

NEVŞİN MENGÜ EVLi Mi?

Nevşin Mengü'nün bilinen bir evliliği yoktur.

NEVŞİN MENGÜ'NÜN  ÇOCUĞU VAR MI?

Bilinmiyor

NEVŞİN MENGÜ DAHA ÖNCE NERELERDE ÇALIŞTI?

Televizyonculuğa 2005 yılında Kanaltürk televizyonunda başlamış ve bu kanalda Kadınlar Kulübü adlı programı sunmuştur.

Bir yıl sonra Habertürk'te muhabirliğe başlayan Mengü, One Ajans tarafından gelen Tahran muhabirliği teklifi üzerine bu kanaldaki görevini bıraktı ve 1,5 yıl ajansın Tahran temsilciliğini yaptı.Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu'na prodüksiyon ve iletişim hizmetleri sağlayan One Ajans'ta bir süre görev alan sunucu, altı ay Hürriyet gazetesinde de çalışmıştı. CNN Türk kanalında editörlük ve sunuculuk yaptı.

Mengü; Temmuz 2011'de mensubu bulunduğu medya grubu DYH'in bünyesindeki Kanal D'nin ana haber sunucusu Mehmet Ali Birand'ın sağlık sorunları nedeniyle yayına çıkamaması sonucu aynı gün içinde iki farklı televizyon kanalında ana haber bülteni sundu.
14 Temmuz 2020 tarihinden itibaren YouTube'da Bugün Ne Oldu? başlığıyla günlük haber sunmaktadır. 2021'de FOX'da  Orta Sayfa adlı programda yer almaktadır.

KiTAPLARI

    İnsanın Düşünmekten Canı Yanar mı? (Everest Yayınları, 2017 - ISBN 6051852089)
    Herkes İstediği Gibi Yaşasın (Büşra Cebeci ile birlikte) (İletişim Yayınları, 2021)

KAYNAK

Konunun Tamamı internetten Derlenmiş Bilgilerdir
KONUDAN HERHANGi BiR ALINTI YAPARAKTAN referans olarak tan da Lütfen bizi göstermeyiniz...
Herhangi bir durumda gerçek  Referans Nevşin Mengü'nün Kendisidir, 
HERHANGi BiR ALINTI YAPMADAN ÖNCE
Konunun doğruluğunu Nevşin Mengü'den teyit ettiriniz...

Smileys-2

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)