MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Kıyamet ile ilgili Yeni Bulduğum Ayet ve Hadisler Toplu
"Kıyamet Yaklaştıkça Yaklaşmıştır.
(Necm: 57)
"Kıyamet Saati Mutlaka Gelecektir, Bunda Aslâ Şüphe Yoktur.
(Mümin: 59)
"Sana Kıyamet Saatinin Ne Zaman Gelip Çatacağını Soruyorlar. Resul'üm! De ki: Onu Ancak Rabb'im Bilir. Onun Vaktini O'ndan Başka Bilecek Yoktur. Ağırlığını Göklerin ve Yerin Kaldıramayacağı O Saat, Sizlere Ansızın Gelecektir.
(A'râf: 187)
"Yer Bütünüyle Sallanıp, Paramparça Edildiği Zaman...
(Fecr: 21)
"Kıyamet Ne Zaman Kopacak?" Diye Soran Bir Zâta Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "O Gün İçin Ne Hazırladın? Buyurmuşlardır.
(Tirmizî)
KIYAMET; ZAMANINI ALLAH-U TEÂLÂ'NIN BİLDİĞİ DEHŞETLİ BİR FELÂKETTİR!
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Andolsun ki kıyamet kopacaktır. O kadar ki, alıcı ile satıcı aralarındaki elbiseyi açacaklar, amma alım-satım henüz tamamlanmadan ansızın kıyamet kopacak, açık kalan elbiseyi katlayıp dürmek mümkün olmayacaktır. Yemin ederim ki elbette kıyamet kopacaktır. Öyle ki, sağmal devesinin sütünü sağıp gelen kişiye ondan içmek nasip olmadan ansızın kopacaktır. Hiç şüphe yok ki, kıyamet mutlaka kopacaktır. Öyle ki, kişi havuzunu sıvayıp onaracak, amma kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak mümkün olmayacaktır. Kıyamet elbette kopacaktır. O kadar ki yemek yemeğe başlayan kişi lokmasını ağzına götürecek, derken ansızın kıyamet kopacak, o lokmayı yemek nasip olmayacaktır." (Buhârî-Müslim: 2954)
Âdem Aleyhisselâm ilk insan olarak yeryüzüne geldikten sonra devran devam etmiş, yüz yirmi dört bin peygamber, onların tâbileri ve muhalifleri gelip-geçmiş, yaşlı dünya binlerce defa dolmuş-boşalmış, nice nice hadiselere şâhit olmuş, artık dünyanın sonuna gelinmiştir.
İnsanoğlu muvakkat ve çok kısa bir ömre sahip olduğu halde ahiret yerine dünyayı tercih ediyor, dünyaya bağlanıyor.
Halbuki insanın ölümü onun kıyametidir ve "Küçük Kıyamet" olarak tabir olunur. Dünyanın yıkılışı büyük kıyamet, insanın ölümü ise küçük kıyamettir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine kulluk et! buyuruyor. (Hicr: 99)
Her insanın, her varlığın bir sonu olduğu gibi bu dünyanın ve kâinatın da bir sonu vardır. Ancak Allah-u Teâlâ kıyamet vaktini gizledi. Ki, insanlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesine karşılık devamlı bir hazırlık içinde olsunlar, kötülüklerden sakınsınlar.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir. Buna inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimse seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun! (Tâhâ: 15-16)
İnsanları ahiret fikrinden uzaklaştırmak isteyen şeytan tabiatlı kimseler her zaman için mevcuttur. Fakat akıllı bir mümin, o gibi kimselerin akıntısına kapılmaz, onlara asla uymaz, kulluk görevlerini yerine getirerek ahiretini kazanmaya muvaffak olur.
Allah-u Teâlâ;
Kıyametin mutlaka geleceğini;
Kıyametin, ondan kurtuluşun asla mümkün olmayan büyük bir felâket olduğunu;
Ve kıyametin zamanını kendisinden başka kimsenin bilemeyeceğini haber vermiştir.
Oysa bugün kıyamet saati hakkında küffar memleketlerinde cereyan eden yerli-yersiz tartışmalar bu İslâm memleketinde de rağbet görüyor,
Allahu Teâlâ bu büyük felâketin şiddetini;
"Gök yarıldığı zaman. (İnfitar: 1)
"Güneş katlanıp dürüldüğü zaman. (Tekvir: 1)
"Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman. (Tekvir: 2)
Âyet-i kerime'lerinde ve daha pek çok Âyet-i kerime'sinde haber verdiği halde kimisi filan köye sığınmakla, kimisi de muhkem sığınaklar yapmakla bu büyük felâketten korunabileceğini zannediyor.
Farz-ı muhal hiçbir felâketin ulaşmadığı en muhkem bir sığınıkta bile olsa "Ölüm felâketi"nden kurtuluş olmadığını, kâinatın ömrüne kıyasla çok cüzi bir ömür yaşayacağını hesap etmiyor. Küfür ve inat batağına saplanmış, Allah-u Teâlâ'nın hükmüne ve emrine teslim olmak yerine, O'nun takdirine karşı tedbir alabileceğini zannediyor. Allah-u Teâlâ'ya hasım kesiliyor.
Kıyamet Nedir?
"Kıyamet" kelimesi "Kıyam"dan türemiş olup; dikilmek, ayağa kalkmak, ayaklanmak mânâlarına gelir ve Kur'an-ı kerim'de yetmiş yerde geçmektedir.
"Kıyâmet gününe andolsun!" (Kıyâmet: 1)
Allah-u Teâlâ üzerinde yaşadığımız bu dünyayı ve bütün mahlûkatı geçici bir zaman için yaratmıştır. Her canlının bir eceli olduğu gibi, dünyanın da bir ömrü vardır. Yarattıklarını dilediği kadar yaşattıktan sonra öldürecek, var olan her şey kıyametin kopmasıyla bir gün yok olacak ve sonsuza kadar devam edecek olan ahiret hayatı başlayacaktır.
Kıyâmet günü üzerine yemin edilmiş olması, bu hadisenin muhakkak gerçekleşeceğini göstermektedir.
Dini bir tabir olarak kıyamet ise; içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesinde yer aldığı kâinatın parçalanıp dağılması, daha sonra insanların hesap vermek üzere Allah-u Teâlâ'nın huzur-u izzetinde, mahiyetini bilemediğimiz bir biçimde kıyam etmesidir.
"Her şeyi altüst eden o en büyük felâket geldiği zaman. (Nâziât: 34)
Allah-u Teâlâ üzerinde yaşadığımız bu dünyayı ve bütün mahlûkatı geçici bir zaman için yaratmıştır. Her canlının bir eceli olduğu gibi, dünyanın da kâinatın da bir ömrü vardır. Yarattıklarını dilediği kadar yaşattıktan sonra öldürecek, var olan her şey kıyametin kopmasıyla bir gün yok olacak ve sonsuza kadar devam edecek olan ahiret hayatı başlayacaktır.
Kıyamet inancı, imanın altı esasından birisi olan "Ahiret inancı"nın bir bölümüdür. Ahiret hayatı kıyametle başlar. Bunu mahşer, mizan, sırat, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmeleri ve ebedi bir hayatın başlaması safhaları takip eder.
İnsan başıboş olarak gâye ve maksatsız yaratılmamıştır. Öyle olsaydı mükellef olmaz, yaptığı şeylerden mesul tutulmaz, ceza veya mükâfat görmezdi.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"İnsan başıboş olarak bırakılacağını mı sanıyor? (Kıyamet: 36)
"Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız? (Müminûn: 115)
Kıyametin Kopma Zamanı Yaklaşmıştır:
Kıyametin kopmasının yakın olduğunu gösteren birçok Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'ler vardır:
Nitekim Âyet-i kerime'lerde mühim bir ihtar mahiyetinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır." (Necm: 57)
"Onun alâmetleri gerçekten gelmiştir. (Muhammed: 18)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şehadet parmağı ile orta parmağını yanyana göstererek şöyle buyurdular:
"Ben, kıyamet şöyle yakın olduğu halde gönderildim. (Buhârî - Müslim)
Kâinatın ömrüne nispetle kıyametin kopması çok yakın sayılır. Bu sebeple bu hadiseye "Âzife" denilmiştir.
Kıyamet, olanca şiddet ve sıkıntıları ile insanları kuşattığında onu Allah-u Teâlâ'dan başka kimse açamaz ve geri çeviremez.
"Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak yoktur. (Necm: 58)
Kıyametin kopması Kur'an-ı kerim'de "Saat" kelimesiyle ifade edilmiştir. Beklenmedik bir zamanda ve çok süratli olarak gerçekleşecektir.
"Kıyamet saati mutlaka gelecektir, bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmıyor. (Mümin: 59)
Kıt akıllı, kısır düşünceli olan bu gibi kimseler; kıyameti tasdik etmezler, öldükten sonra dirilmeyi ve mahkeme-i kübrâ'yı inkâr ederler, inanmadıkları için de mücadeleye girişirler, yalan yanlış fikirlerinde ısrar edip dururlar.
Kıyametin kopacağı kesindir. Bütün Enbiyâ-i izam, bütün semâvî kitaplar onu haber vermişlerdir.
Kıyametin ne zaman kopacağını, bu müthiş saatin ne zaman geleceğini Allah-u Teâlâ'dan başka kimse bilmez. Kesin olarak bilinen, alâmetleri zuhur etmeden kopmayacağıdır. Birisi zuhur edince, diğerleri birbiri ardından ortaya çıkar.
Önce küçük alâmetler zuhur edecektir. Ahir zaman devrinde yaşıyoruz. Kıyametin küçük alâmetlerinin hemen hepsi zulur etmiştir. Büyük alâmetlerin de zuhur etmesinden sonra her an kıyametin kopması beklenebilir.
Kıyametin Küçük Alâmetlerinden Bazıları:
Kıyamet kopmadan önce küçük alâmetler bir bir meydana çıkacaktır.
Hadis-i şerif'lerde belirtilen küçük alâmetlerin başlıcaları hülâsa olarak şunlardır:
• İlmin ortadan kalkıp cehâletin yerleşmesi,
• Zinânın alenî hâle gelmesi,
• Sarhoşluk veren içkilerin yaygınlaşması,
• Oyun ve çalgı âletlerinin ortaya çıkması ve yaygınlaşması,
• Câriyenin (köle kadının) efendisini doğurması,
• Çobanların zenginleşerek bina yapmakta yarışması,
• Zekât verilecek kimse bulunamayacak kadar servetin çoğalması,
• Aynı dâvâyı güden iki büyük topluluğun birbirleriyle savaşması,
• Adam öldürme hadiselerinin fazlalaşması,
• Emanetin ganimet bilinmesi,
• Elli kadına bir erkek düşecek şekilde erkek nüfusunun azalması,
• Müslümanların kıldan ayakkabı giyen, küçük gözlü ve geniş yüzlü insan gruplarıyla savaşması,
• İnsanların hayatlarından bıkarak ölülere gıpta etmesi,
• Peygamber olduğunu iddiâ eden otuza yakın deccalin türemesi,
• "Allah" veya "Lâ ilâhe illâllah" diyen bir kimsenin kalmaması.
• Yine Hadis-i şerif'lerin ifadelerine göre kıyamet alâmetleri şöyle gelişecektir:
• Kur'an-ı kerim'in önemi insanlar tarafından unutulacak,
• Cihad ve irşad faaliyetleri terkedilecek,
• Namaz kılınmayacak,
• Zekât angarya kabul edilecek,
• Fâiz yemeyen kimse kalmayacak,
• Büyük bir bereketsizlik olacak,
• Gasp hadiseleri çoğalacak,
• Liderliğe elverişli kişiler azalacak,
• Seviyesiz ve şahsiyetsiz kişiler idareci olup başa geçecek,
• Fâsıklar toplumun efendisi hâline gelecek,
• Ahmak ve alçaklar dünyanın en mutlu insanları olacak,
• Anne-babaya isyan edilip erkekler hanımlarının emrine girecek,
• Akrabalık bağları kesilecek,
• Sonra gelenler geçmişlerine lânet okuyacak,
• Akşam mümin olarak yatan kişi sabah kâfir olarak kalkacak; sabah mümin olarak kalkan kişi akşam kâfir olacak,
• Yalancılar tasdik edilip doğru konuşanlara itibar edilmeyecek,
• Kitapların sayısı artacak,
• Başa geçen âmirler halka zulmedecek,
• Şerrinden korkulan kimselere itibar edilecek,
• Ticareti dürüst olmayan kimseler ele geçirecek,
• İş ehil olmayanlara verilecek,
• Emanet kelepir kabul edilecek,
• Aza kanaat edilmeyecek, çok ile de doyulmayacak,
• Yağmurlar yıldırımlar çoğalacak,
• Zelzeleler artacak,
• Madenler yok olacak,
• Mescidler süslenmekle birlikte ibadete önem verilmeyecek,
• İnsanlar mescidlerle birbirine karşı övünecekler,
• Câhiller aynı zamanda dürüst olmayan zâhidler türeyecek,
• Sadece din dışı ilimler öğrenilecek,
• Âni ölümler çoğalacak,
• Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetinecek,
• Kadınlar her hususta ön plâna çıkarılacak,
• Erkekler kadınlara benzemeye çalışacak,
• Açıklık çıplaklık yayılacak,
• Fuhuş ve hayâsızlık çoğalacak...
Kıyametin Büyük Alâmetleri;
(On Büyük Alâmet):
Huzeyfe'tül-Gıfârî -radiyallahu anh- Hazretleri buyurur ki:
"Bir gün aramızda konuşurken Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz yanımıza geldi."Ne konuşuyordunuz?"diye sordu. Arkadaşlar "Kıyamet gününden bahsediyorduk. dediler. Bunun üzerine buyurdular ki:
"Siz daha evvel on alâmet görmedikçe kıyamet kopmayacaktır." (Müslim: 2901)
Hadis-i şerif'in devamında arzedilen büyük alâmetler şunlardır:
Duhân (Duman), Deccal, İsa bin Meryem Aleyhisselâm'ın inişi, Ye'cüc ve Me'cüc, Dabbetü'l-Arz, Güneşin battığı yerden doğuşu, Hicaz tarafından büyük bir ateşin çıkması, biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin batması.
1. DUHÂN
Büyük bir duman demektir. Kıyamet gününden evvel hakikati zuhur edecek, bütün yeryüzünü kaplayacak, bu hal kırk gün sürecektir. Yeryüzü âdeta bacasız bir fırın, içinde ateş yanmış bir oda gibi ısınacaktır. Müminler bu dumandan hafif nezleye tutulmuş gibi çok az etkilenecekler; kâfir ve münafıklar ise şiddetle sarsılacaklar, sarhoş gibi olacaklardır.
2. DECCAL
Âhir zamanda bu isimde bir şahıs türeyip önce peygamberlik daha sonra da ilâhlık dâvâsında bulunacak ve göstereceği hârikulâde şeyler sayesinde bir süre insanları saptıracaktır.
Rüzgâr gibi bir hıza sahip olarak yeryüzünü dolaşacak, sadece Kudüs-ü şerif'e, Mekke-i mükerreme'ye ve Medine-i münevvere'ye giremeyecektir.
İmran bin Husayn -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Âdem'in yaratılışı ile kıyametin kopması arasında Deccal'den daha büyük bir fitne yoktur. buyurmuştur. (Müslim: 2946)
3. HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM
İsa Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'nın İsrailoğulları'na gönderdiği ve mucizevî bir şekilde doğmuş bir peygamberidir. Kudsî ruhla desteklenmiştir ve Allah-u Teâlâ'nın bir kelimesidir.
İsa Aleyhisselâm ölmemiş, semâya çekilmiştir. Cesedi ile birlikte semâda yaşamaktadır. Deccâlin fitnesi ile müslümanların iyice bunaldığı bir sırada yeryüzüne inecektir ve icraatlarını gerçekleştirecektir.
İsa Aleyhisselâm'ın halen sağ olduğuna, âhir zamanda mutlaka yeryüzüne inerek Muhammed Aleyhisselâm'ın şeriatı ile hükmedeceğine ve Allah yolunda mücadele mücahede edeceğine inanmak farzdır.
Bu husus tevatür derecesine ulaşmış; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabit olmuştur.
İsa Aleyhisselâm'ı çok sevmeli ve gelmesini de beklemeliyiz, ancak henüz daha gelmiş değil. Bu yüzden bu çıkanların hepsi sahtedir, yalancıdır, soytarıdır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurur:
"Şüphesiz ki o, kıyametin kopacağını gösteren bir bilgidir. (Zuhruf: 61)
İsa Aleyhisselâm'ın yeryüzüne inmesi de kıyametin en büyük ve en bariz alâmetlerinden birisidir.
"Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce İsa'ya muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o onlara şâhit olacaktır. (Nisâ: 159)
4. YE'CÜC ve ME'CÜC
Aslı ve nesebi belirsiz iki kabile, önlerine çekilmiş olan barajı aşıp yeryüzüne yayılacaklar. Bir müddet etrafı ifsad etmeye çalışacaklar. Daha sonra İsa Aleyhisselâm'ın duâsı ile mahvolacaklar. Bunlar Çinliler'dir.
Üçüncü dünya harbi bir âfâttır, Allahu âlem bu olacak.
Yahudiler Arabistan'ı istilâya hazırlanıyor. Çinliler ise dünyayı istilâ etmek için hazırlanıyor.
Âyet-i kerime'de:
"Biz o gün onları (Ye'cüc ve Me'cüc'ü) bırakırız, dalgalar hâlinde birbirine girerler." buyuruluyor. (Kehf: 99)
Dalga dalga dünyanın üzerine hücum ederler ve memleketleri istilâ ederler.
Öyle harpler olacak ki, bu harplerde çok erkek zayi olacak.
Çinlilerin istilâsı bir helâkiyettir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Nihayet Ye'cüc Me'cüc (sedleri) açıldığı zaman her tepeden saldırırlar. (Enbiyâ: 96)
5. DABBETÜ'L-ARZ
Âhir zamanda Allah-u Teâlâ'nın emirlerinin terkedildiği, insanların gerçek dini değiştirdikleri sırada çıkacak olan bir hayvandır. Takibedenin yetişemeyeceği, kaçanın kurtulamayacağı bir süratte olacaktır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"(Kıyametin kopacağına dair) O sözün tahakkuk zamanı yaklaşınca onlara yerden bir dabbe çıkarırız da insanların âyetlerimize yakinen iman etmemiş olduklarını söyler. (Neml: 82)
Allah-u Teâlâ bu Dabbe'yi kıyametin kopması gibi büyük bir hadisenin başlangıcı olarak, insanların Kur'an-ı kerim'e kesin olarak inanmayışları sebebiyle ortaya çıkaracaktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Dabbetü'l-arz, beraberinde Musa Aleyhisselâm'ın asası, Süleyman Aleyhisselâm'ın mührü bulunduğu halde çıkar. Mühür ile müminin yüzünü parlatır, asa ile kâfirin burnunu kırar. Öyle ki insanlar sofra üzerinde biraraya gelirler de, mümin kâfirden ayırt edilip tanınır." (Tirmizî)
Böylece mümin ile kâfir tanınmış olacak. Böyle bir gün yaklaştığı zaman tevbeler kabul edilmeyecek, içinde bulundukları duruma göre insanların hükümleri verilecek.
6. GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI
Kıyametin büyük alâmetlerinden birisi de, Allah-u Teâlâ'nın izni ve emriyle bir defaya mahsus olmak üzere güneşin bir Cuma günü battığı yerden doğmasıdır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet alâmetlerinden ilk meydana gelecek olanı güneşin battığı yerden doğması ve Dabbe'nin kuşluk vaktinde insanlara (yerden) çıkmasıdır."(İbn-i Mâce: 4069)
Bu iki alâmetin arasında uzun bir zaman olmayacaktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde güneşin batıdan doğduğunu gördüklerinde yeryüzü halkının tevbelerinin kabul edilmeyeceğine hükmederek şöyle buyurur:
"Rabb'inin bazı âyetleri (mucizeleri) geldiği gün, kişi daha önce inanmamışsa veya imanında bir hayır kazanmamışsa, imanı ona hiç fayda sağlamaz. (En'âm: 158)
Bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O battığı yerden doğduğu zaman bütün insanlar iman edecek, fakat o gün daha evvelden iman etmeyen, yahut imanında bir hayır kazanamayan hiç kimseye imanı fayda vermeyecektir. (Müslim: 157)
7. HİCAZ TARAFINDAN BÜYÜK BİR ATEŞİN ÇIKMASI
Medine yahudilerinin en büyük bilgini olup sonra İslâm'la müşerref olan Abdullah bin Selâm -radiyallahu anh-: "Kıyamet alâmetlerinin birincisi nedir?" diye sorduğu zaman Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Kıyametin ilk alâmeti, bir ateşin çıkıp insanları batıya sürmesi. buyurmuştur. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1368)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyururlar:
"Hicaz toprağından, Busrâ'daki develerin boyunlarını aydınlatacak bir ateş çıkmadıkça kıyamet kopmaz. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2121 -Müslim: 2902)
8. 9. 10. ÜÇ BÜYÜK YER ÇÖKÜNTÜSÜ OLMASI
Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kıyametten önce, birisi doğuda, birisi batıda ve birisi de Arap yarımadasında olmak üzere üç çöküntü meydana gelecektir. (Müslim: 2901)
Mehdi Aleyhisselâm'ın Zuhuru:
Hazret-i Mehdi'nin zuhur etmesi de kıyamet alâmetlerindendir. Onun âhir zamanda geleceğine dâir birçok Hadis-i şerif'ler vardır.
Asr-ı saâdet'ten bu yana asırlardır müslümanların kâffesi; âhir zamanda Ehl-i beyt'e mensup bir zâtın çıkıp din-i İslâm'ı güçlendireceğine, adaleti hâkim kılacağına, müslümanların ona tâbi olup İslâm beldelerinde hâkimiyet kuracağına, bu zât-ı âlîye "Mehdi" denileceğine inanmışlardır. Böylece bu Hadis-i şerif'ler mütevâtir derecesine ulaşmıştır.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:
"Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah-u Teâlâ o günü uzatarak benim soyumdan bir kişi gönderecektir. Adı adımın, babasının adı babamın adının aynısı olacak, zulüm ve zorbalık altında inleyen yeryüzünü huzur ve adaletle dolduracaktır. (Ebu Dâvud, Tirmizi)
(Bu hususla ilgili diğer Hadis-i şerif'ler ve gerekli açıklamalar Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Kıyamet ve Alâmetleri" isimli eserinde ayrıntılı bir şekilde izah edilmiştir.)
Kıyametin Vaktini Yalnız Allah-u Teâlâ Bilir:
Mekkeli müşrikler her ne zaman kıyametin korkunçluğunu, onda olan-biten şeyleri, neticesinde olacak hesap ve cezayı duyarlarsa, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e gelerek tekrar tekrar kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar, "Eğer sen Peygamber isen bize zamanını haber ver!" derlerdi.
"Sana kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. (A'raf: 187 - Nâziat: 42)
Kıyamet saati Allah-u Teâlâ'nın kendi ilminde kalmasını istediği, bunun için de yarattıklarından hiç kimseyi ona muttali kılmadığı bir gaybtır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Resul'üm! De ki: Onu ancak Rabb'im bilir. Onun vaktini O'ndan başka bilecek yoktur.
Ağırlığını göklerin ve yerin kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir." (A'raf: 187)
İnsanlar dünyaya ve dünyanın imarına kendilerini kaptırmış oldukları bir halde, hiç umulmadık bir anda geliverecektir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Andolsun ki kıyamet kopacaktır. O kadar ki, alıcı ile satıcı aralarındaki elbiseyi açacaklar, amma alım-satım henüz tamamlanmadan ansızın kıyamet kopacak, açık kalan elbiseyi katlayıp dürmek mümkün olmayacaktır.
Yemin ederim ki elbette kıyamet kopacaktır. Öyle ki, sağmal devesinin sütünü sağıp gelen kişiye ondan içmek nasip olmadan ansızın kopacaktır.
Hiç şüphe yok ki, kıyamet mutlaka kopacaktır. Öyle ki, kişi havuzunu sıvayıp onaracak, amma kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak mümkün olmayacaktır.
Kıyamet elbette kopacaktır. O kadar ki yemek yemeğe başlayan kişi lokmasını ağzına götürecek, derken ansızın kıyamet kopacak, o lokmayı yemek nasip olmayacaktır." (Buhârî - Müslim)
Kıyamet Allâmül-ğuyûb olan Allah-u Teâlâ'nın kendi Zât-ı akdes'ine tahsis ettiği gayb işlerindendir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. Resul'üm! De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler." (A'raf: 187)
İnsanların çoğu bunun bilgisinin Allah katında olduğunu bilmedikleri gibi, kıyametin kopma zamanının gizli tutulmasındaki sırrı da bilmemektedirler.
Diğer Âyet-i kerime'lerde ise şöyle buyuruluyor:
"Sende ona ait bilgi yoktur ki anlatasın. Onun bilgisi Rabb'ine aittir. Sen ancak ondan korkacak olan kimselere o tehlikeyi haber verensin. Onlar o kıyameti gördükleri gün, sanki dünyada bir akşamdan veya kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar." (Nâziat: 43-46)
Kıyamet gününde dirilip kıyam edenler, o günün şiddet ve dehşeti, sonsuzluk ve sınırsızlığı karşısında ömürlerinin bir akşam veya bir kuşluk vakti gibi çabuk geçtiğini anlayacaklar ve kaçırdıkları fırsatlar için derin bir pişmanlık duyacaklardır.
•
Kur'an-ı kerim'in kıyamet ve mahşerin korkunç manzaralarına geniş yer ayırması, canlı bir şekilde vasıflandırması karşısında Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e devamlı surette kıyametle ilgili sorular soruluyordu. Yahudiler ise bir imtihan maksadıyla böyle bir suale cüret etmişlerdi. Çünkü gerek Tevrat'ta gerekse diğer semâvî kitaplarda kıyametin zamanı bildirilmemişti. Bu soruyu soranlar, Resulullah Aleyhisselâm'ın bunun aksine bir şey söyleyip söyleyemeyeceğini anlamak istiyorlardı. Yoksa bilgi edinmek niyetinde değillerdi.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Resul'üm! İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar.
De ki: Onun bilgisi Allah'ın katındadır.
Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır. (Ahzab: 63)
Allah-u Teâlâ ancak kendisinin bildiği bir hikmet gereğince, bunun bir sır olarak kalmasını takdir buyurmuştur.
"Kıyametin vaktine dair bilgi O'nun katındadır. (Zuhruf: 85)
O'nun ilminden hiçbir şey gizli kalmaz, O'nun takdir buyurmadığı hiçbir şey meydana gelmez.
İnsanın vazifesi, geleceği muhakkak olan o günü düşünerek, elde fırsat dilde ruhsat varken hayatını düzene sokmak, hâlini ıslah etmekten ibarettir. Çünkü ahirette iyiler iyiliklerinin, kötüler de kötülüklerinin karşılıklarını daha çok göreceklerdir.
"Kıyamet ne zaman kopacak?" diye soran bir zâta Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"O gün için ne hazırladın? buyurmuşlardır. (Tirmizî)
•
Allah-u Teâlâ müşriklerin yalanlama, inat ve inkârlarından dolayı, azabın kendilerine gelmesini uzak görerek, alay ve eğlence yollu, başlarına azabın hemen gelmesini istediklerini haber vererek Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Diyorlar ki:
Eğer doğru söylüyorsanız, vâdettiğiniz kıyamet günü ne zaman? (Enbiyâ: 38 - Sebe: 29 - Yâsin: 48 - Mülk: 25)
Gerçekte onlar kıyametin gelişini imkânsız sanıyorlardı. Halbuki onun geleceği muhakkaktır ve herhangi bir kimse istemediği için geri kalmaz, herhangi bir kimsenin istemesiyle de vaktinden önce gelmez.
"De ki:
Size vâdolunan bir gün vardır ki, siz ondan ne bir saat geri kalırsınız, ne de ileri geçebilirsiniz. (Sebe: 30)
Kıyamet, insanların ecelleri gibidir. İnsanın eceli geldiğinde, bir göz açıp kapatıncaya kadar ileri veya geri alınmadığı gibi, kıyamet zamanı geldiğinde de bir saniye olsun ileri veya geri alınmaz.
İnanmayanlar, azap her taraftan kendilerini kuşattığı zamanki durumlarının korkunçluğunu eğer bilselerdi, elbette onu acele istemezlerdi. Fakat kalplerinin körlüğü bu tehdidi onlara basit gösterdi, uyanıp da Hakk'a yönelmediler.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Kâfirler ne yüzlerinden ne de sırtlarından ateşi savamayacakları, kendilerine yardım da edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!
Doğrusu o, onlara ansızın gelecek ve onları şaşkına çevirecek.
Artık onu ne geri çevirmeye güçleri yeter, ne de kendilerine mühlet verilir. (Enbiyâ: 39-40)
"Size vâdedilen mutlaka gelecektir. Siz onun önüne geçemezsiniz. (En'am: 134)
İşte iman etmeyenlerin ebedi cezaları! Kıyametin gelmesini kendilerinden çeviremedikleri gibi, tevbe edip özür beyan etmeleri için kendilerine mühlet de verilmez.
Allah-u Teâlâ Muhammed Aleyhisselâm'a bu toplanmanın muhakkak olacağını ve kaçınılmasının imkânsız olduğunu bildirmesini emretmiş, görevinin sadece tebliğ olduğunu beyan buyurmuştur:
"Resul'üm! De ki: O bilgi ancak Allah katındadır. Ben ise apaçık bir uyarıcıyım. (Mülk: 26)
Cebrâil Aleyhisselâm'ın genç bir insan şeklinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e gelmesi, İslâm ve ihsan'dan sorup cevap aldıktan sonra kıyametin ne zaman kopacağını sorması, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in de:
"Bu hususta kendisine sorulan kimse, sorandan daha bilgili değildir." diye cevap vermesi meşhurdur. (Buhârî - Müslim)
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Kıyamet saatini bilmek Allah'a havale edilir. (Fussilet: 47)
"Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. (Lokman: 34)
Allah-u Teâlâ o günü daha önce hükmettiği belirli bir zaman için ertelemektedir. Bu süre ne artar ne de eksilir.
Âyet-i kerime'de:
"Biz onu ancak sayılı bir müddetin sona ermesi için erteledik. buyuruluyor. (Hud: 104)
Dünyanın sayılı müddeti son bulup ömrü tamam oluncaya kadar ahiret tehir olunacak ve o sayılı hesabın bittiği dakikada kıyamet kopacaktır.
Kıyamet Ansızın Kopacaktır:
İlâhî mahkemenin kurulup amellerin ölçüleceği, hesabın görüleceği o kıyamet günü gelmek üzeredir. Çok yakınlarında olmasına rağmen insanlar ondan gafil bulunuyorlar. O korkunç gün, mukadder vakti gelince ansızın gelecektir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Onlar kıyamet zamanının ansızın başlarına gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? (Muhammed: 18)
"Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır. Ona inanmayanlar, onun çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler.
İyi bilin ki kıyamet saati hakkında tartışanlar apaçık bir sapıklık içindedirler. (Şûrâ: 17-18)
Allah-u Teâlâ kıyamet karşısında müminlerin tutumlarıyla münkirlerin tutumlarını tasvir buyurmaktadır.
Müminler aynel-yakin bildikleri için kıyametten korkarlar ve titrerler. O günde bütün insanların bir muhasebeye ve muhakemeye çekileceklerine inandıkları için hallerini düzeltmeyi lüzumlu görürler.
Münkirler ise kıyametin asılsız bir vehimden ibaret olduğunu sanırlar. Kalplerini hiçbir şey titretmez. Olacağına inanmadıkları içindir ki kendilerini bekleyen âkıbeti tahmin edemezler.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"İnkâr edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye, yahut da o kısır günün azabı kendilerine gelinceye kadar onun hakkında hep şüphe içindedirler. (Hacc: 55)
Göz önünde bunca deliller varken, Âyet-i kerime'ler okunurken; bunlar Hakk'ı hatırlamazlar, Hakk'tan yana olmazlar, imansızlık ve müşriklik ederler, Allah'tan korkmazlar, ahiret için hazırlanmazlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurur:
"Allah tarafından kuşatıcı bir felâket gelmesi veya farkında olmadan kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini emin mi gördüler? (Yusuf: 107)
"Onlar hiç ummadıkları bir sırada kıyamet zamanının ansızın başlarına gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? (Zuhruf: 66)
Çarçabuk Geçen Dünya:
Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'a hitap ettikten sonra, tekrar kıyameti yalanlayanlara dönerek Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurdu:
"Hayır, hayır! Siz çarçabuk geçen dünyayı seviyorsunuz." (Kıyâmet: 20)
Hep bu geçici dünyanın zevk ve lezzetleri için çalışmak gerektiğini sanıyorsunuz, daha hayırlı ve devamlı olan ahiret için hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsunuz.
"Ve ahireti bırakıyorsunuz." (Kıyâmet: 21)
O âlemdeki mükâfat ve mücâzâtı hiç düşünmüyorsunuz.
Allah-u Teâlâ birçok Âyet-i kerime'lerinde dünya hayatının gelip-geçici olduğunu, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu haber vermiş, müminleri dünya hayatına bağlanarak ebedî hayatlarını mahvetmekten sakındırmıştır.
Akıllı kimsenin dünyaya aldanmaması, dünya sevgisine aşırı derecede kapılmaması gerekir. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider.
Ukbayı bırakıp dünyaya meyletmek, Hakk'ı bırakıp bâtıla sarılmak demektir. Hakk ve hakikati unutup dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belâya ve huzursuzluğa uğramışlardır.
İnsan dünyada yüzyıl da yaşasa, dünyanın bütün varlığı ahirete nispetle bir lokma bile değildir. Çünkü sonu olan şeyin, sonu olmayan şeye mukayesesi bile yapılamaz.
Dünyayı ahirete tercih etmek; kâfirin küfründeki, münafığın nifakındaki, âsinin mâsiyetindeki gizli hastalığını gösteren bir işarettir. Onların bütün gayretleri dünya lezzetlerini elde etmek içindir. Dünyanın süsü, eğlence ve lezzetleri gözlerini kör etmiş, basiretlerini örtmüştür. Allah-u Teâlâ'ya kavuşmayı aslâ akıllarına getirmezler. Ahiret yerine dünya hayatına râzı olurlar, geçici olanı ebedî olana tercih ederler.
Diğer taraftan hesap ve ceza gününü düşünerek hayatını ona göre düzenleyen, Rabb'inin rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o nispette korkan, nefislerini hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan alıkoyan müminlere de çok büyük müjdeler vardır.
Dünya, ahireti kazanmak için bir vasıtadır, gaye değildir. Dünyanın câzip güzelliklerinin, gelip geçici tat ve lezzetlerinin insanı Allah yolundan alıkoymaması ve ahireti unutturmaması gerekir.
KIYAMET ALÂMETLERİNİN ZUHURUNDAN SONRA
KIYAMETE KADAR GEÇEN ZAMANDA
DÜNYANIN ve İNSANLARIN DURUMU
Kıyametin büyük alâmetleri de bütünüyle ortaya çıktıktan sonra kıyamet kopuncaya kadarki zaman hakkındaki bilgileri Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Hadis-i şerif'lerinden öğreniyoruz:
Erkeklerin Azlığı, Kadınların Çokluğu:
Ebu Musa -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İnsanlara mutlaka öyle bir zaman gelecek ki, bir kimse altından olan zekâtını (diyar diyar) dolaştıracak, onu alacak hiçbir kimse bulamayacak. Erkeklerin azlığından, kadınların çokluğundan dolayı bir erkeğin peşinden ona sığınmak isteyen kırk kadının gittiği görülecektir." (Müslim: 1012)
Bütün bunlar kıyamet alâmetlerindendir.
O zaman yeryüzüne semânın bütün bereketleri inecek, yer olanca bereketlerini meydana çıkaracak, yerde gömülü bütün defineler meydana çıkacak, mal kapıdan taşacak, fakat insanlar çok az kalacak. Halk kıyametin pek yakın olduğunu bildiği için mal biriktirmeye tamah etmeyeceklerdir.
Mal Çokluğu:
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Mal çoğalıp kapıdan taşmadıkça kıyamet kopmaz. O derecede ki; bir adam malının zekâtını çıkaracak, fakat onu kabul edecek hiçbir kimse bulamayacak. Hatta Arabistan çayırlara ve nehirler akan yerlere dönecektir." (Müslim: 157)
Arap diyarının çayır ve çimenliklere dönmesinden murad; son derece ziraate elverişli olması, fakat yine de metruk bırakılmasıdır. Bunun da sebebi harp ve fitnelerden sonra erkeklerin azalması, kıyamet yaklaştığı için insanlarda mal hırsı kalmaması, bağa bahçeye önem veren bulunmamasıdır.
•
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Yer bütün ciğerparelerini altın ve gümüşler hâlinde kusacaktır. Katil gelerek: 'Ben bunlar için öldürdüm!' diyecek. Akrabasına yardım etmeyen kişi gelerek: 'Ben bunlar için akrabamla alâkamı kestim!' diyecek. Hırsız gelerek: 'Benim elim bunlar için kesildi.' diyecek. Sonra bu altın ve gümüşü terkedecek, onlardan hiçbir şey almayacaklar." (Müslim: 1013)
Çıkan altın ve gümüşlerin ciğerpareye benzetilmesi, onların halk tarafından çok sevilen şeyler olduğunu belirtmek içindir.
Bu hâl kıyamete yakın zamanda zuhur edecektir.
Nurlu Devirden Hemen Sonra Gelen Nurlu Kumandanlar:
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Kahtan kabilesinden bütün insanları sopası ile sürüp sevkedecek biri çıkmadıkça kıyamet kopmaz. (Buhârî, Fiten 23 - Müslim: 2910)
Bu zât-ı muhteremin ismi Cahcah'tır. Çok kıymetli bir kimse olup, Mehdi Resul Hazretleri'nden sonra çıkacak ve onun yolunu tutacak, çok büyük dirayet sahibi olacak ve bütün dünyayı koyun güder gibi güdecek, hükmünü yürütecek.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Cehcah denilen bir adam melik olmadıkça günlerle geceler gitmez. (Müslim: 2911)
Bütün bu hadiselerden sonra bu olacak. Ne yahudi kalacak ne Çinliler kalacak. Allah-u Teâlâ dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak, dünya hakimiyetini müslümanlara verecek.
Bunlar iki veya üç kişi olacak, birbiri peşinden gelecekler.
Bu kumandanların zuhuru da kıyamet alâmetlerindendir.
Putperestliğin Canlanması:
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Devs kabilesi'nin kadınlarının kıçları, Zü'l-Halasa putunun etrafında titremedikçe kıyamet kopmaz." (Müslim: 2906)
Bu Hadis-i şerif zâhirî mânâda adı geçen kadınlara işaret ediyorsa da, umumi mânâda putperestliğin kıyamet kopmadan hemen önce yine revaç bulacağına işarettir.
•
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
"Lât ve Uzzâ'ya (tekrar) tapılmadıkça gece ile gündüz gitmeyecektir."
Bunun üzerine ben:
'Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ:
'Dinini bütün dinlere üstün kılmak için Peygamber'ini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur.' (Tevbe: 33 - Saff: 9)
Âyet'ini indirdiği zaman ben bunun tam olduğunu zannetmiştim.' dedim.
"Şüphesiz ki bu hususta Allah'ın dediği olacak. Sonra Allah hoş bir rüzgâr gönderecek. Bunun tesiriyle kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan herkesi öldürecek, yalnız kendisinde hiçbir hayır olmayan kimseler kalacaktır. Bunlar da babalarının dinine döneceklerdir."buyurdu." (Müslim: 2907)
Bu hoş rüzgâr Allah-u Teâlâ'nın mümin kullarına olan bir ikramıdır. Hiçbir mümin kıyametin şiddetini görmeyecek, bir lütuf eseri olarak ruhları o günden önce lâtif bir şekilde kabzolunacaktır.
Müminlerin Ruhlarının Alınması:
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak ki Allah Yemen'den, ipekten daha yumuşak bir rüzgâr gönderecektir. Ki bu rüzgâr kalbinde bir dane ağırlığında imanı olanlardan ruhunu almadığı kimse bırakmayacaktır." (Müslim: 117)
Bu rüzgârın iki tane olmasının mânâsı, birinin Yemen'den, diğerinin Şam'dan olması muhtemeldir. Veya bu iki iklimin birinden başlayarak ötekisine erişmesi ve oradan her tarafa yayılması da bir ihtimaldir.
Kıyamet Senelerindeki İnsanların Durumu:
Enes -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Allah Allah diyen hiçbir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz." (Müslim: 184)
Gün gelecek, yerüzünde Allah Allah diyen insan kalmayacak, bu sebeple de kıyamet kopacak.
Kur'an-ı Kerim'in Kaldırılması:
Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Elbisenin nakışı eskiyip gittiği gibi İslâmiyet de eskiyip gider. Hatta oruç nedir, namaz nedir, Hacc ve Umre nedir, sadaka nedir bilinmeyecektir.
Azîz ve Celîl olan Allah Kur'an'ı bir gecede kaldırıp götürecek ve yeryüzünde ondan tek bir Âyet bile kalmayacaktır. Çok yaşlı erkekler ve pek ihtiyar kadınlardan meydana gelen bir takım insanlar kalacak ve: 'Biz babalarımıza Lâ ilâhe illâllah kelimesi hâli üzerine yetiştik ve (dinden bildiğimiz) bu kelimeyi söyleriz.' diyeceklerdir."
Huzeyfe -radiyallahu anh- bu hadisi rivayet edince orada bulunan Sıla kendisine:
"O yaşlılar namaz nedir, oruç nedir, Hacc ve Umre nedir, sadaka nedir bilmezken 'Lâ ilâhe illâllah' kelimesi onlara bir yarar sağlamaz," dedi.
Huzeyfe -radiyallahu anh- Sıla'nın bu sözünü cevapsız bıraktı. Sonra Sıla bu sözü Huzeyfe'ye karşı üç defa tekrarladı. Her defasında Huzeyfe onun sözünü karşılıksız bıraktı, yüzüne bakmadı. Nihayet üçüncü defasından sonra Sıla'ya dönerek üç defa:
"Yâ Sıla! Tevhid kelimesi onları (ebedî) ateşten kurtarır." dedi. (İbn-i Mâce: 4049)
Bütün bunlar İsa Aleyhisselâm'ın yeryüzüne gelip ıslahatından ve vefatından sonra kıyamet senelerinde olacaktır.
•
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Yeryüzünden kaldırılmadan önce Kur'an'ı okuyun! Zira Kur'an yeryüzünden kalkmadıkça kıyamet kopmayacaktır."
Ashâb: "Bu mushaflar kaldırılacak, fakat kalplerde mahfuz olan Kur'an nasıl olacak? diye sordular.
Buna karşılık buyurdu ki:
"Gece yatacaklar, sabah kalkınca Kur'an kalplerinden silinecek ve fakat: 'Biz bir şey biliyorduk!' deyip şiire dalacaklar. (Beyhakî)
Kâbe-i Muazzama'nın Yıkılması:
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kâbe'yi Habeşliler'den incecik baldırlı biri harap edecektir. (Müslim: 2909)
•
Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kapkara, ince bacaklı, koca ayaklı birinin Kâbe'yi taş taş yıktığını görüyorum sanki. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 790)
Bu hususa temas eden başka Hadis-i şerif'ler de vardır. Kâbe-i muazzama'yı kıyamete çok yakın bir zamanda, başlarında ince bacaklı şiş karınlı bir kimsenin yer aldığı Habeşliler gelip yıkacaklar, taş taş sökecekler, taşlarını da denize atacaklar.
En Şerli İnsanların Üzerine Kıyametin Kopması:
Nevvâs bin Sem'an el-Kilâbî -radiyallahu anh-den rivayet edilen ve İsa Aleyhisselâm'ın yeryüzüne gelişini anlatan Hadis-i şerif'lerinin nihayetinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İşte bunlar böylece bolluk içinde müreffeh bir hayat geçirirken, Cenâb-ı Hakk hoş bir rüzgâr gönderir ve bu rüzgâr bütün müminlerin ruhlarını kabzeder. Geri kalan insanlar, en şerli insanlardır, yekdiğeri ile boğuşurlar, merkepler gibi halkın huzurunda alenen çiftleşirler. Kıyamet de onların üzerine kopar. (Müslim: 2937 - İbn-i Mâce: 4075)
•
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet yalnız kötü insanların üzerine kopacaktır." (Buhârî - Müslim: 2949)
Küfürde İnat, Kötülükte Israr:
Kıyamet, dünyayı ve geçici dünya hayatını arzu edenlerin isteklerine muhaliftir. Bunun içindir ki çekinmeden onu inkâra cüret ederler. Şehvetlerinden, lezzetlerden ayrılmamayı, ileride onlara devam etmeyi, ahlâki ve dini herhangi bir engel olmadan kötülükleri ve günahkârlığı sürdürmeyi isterler. Bu hallerinden dolayı hiçbir üzüntü duymazlar. Tevbekâr olmak istemezler, hallerini ıslaha çalışmazlar.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Fakat insan, ileriye doğru devamlı suç işlemek (ömrünü günahla geçirmek) ister, 'Kıyamet günü ne zamanmış?' diye sorar.
Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay bir araya getirildiği zaman! (Kıyamet: 5-9)
Gözler o günde görecekleri şiddet ve dehşetten dolayı şimşeğe tutulmuş gibi bir hale gelir. Âlem alt-üst olur, ay ve güneş birbirine katılır, ışıkları söner simsiyah kesilir.
"Kıyamet kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar? (Muhammed: 18)
Kaçış Nereye?
İnkârcılar kıyamet gününde bu dehşetli hallerle yüz yüze gelince, ümitsizlik ve şaşkınlıklarından kaçacak yer ararlar.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"İşte o gün insan: 'Kaçacak yer neresi?' der." (Kıyâmet: 10)
Bu sorusu ile sanki kurtuluş ümidi aramaktadır.
Mahşerin mehabeti karşısında ve dehşeti içinde, cehenneme sevkedileceklerini anlamış olacakları için böyle bir temennide bulunurlar.
Halbuki ne koruyacak bir kimse, ne de sığınılacak bir yer vardır.
"Hayır hayır!.. Sığınılacak bir yer yoktur!" (Kıyâmet: 11)
O gün her kim olursa olsun, sığınma yerleri Allah-u Teâlâ'nın huzur-u izzetidir. O'ndan kaçmak isteyenler de o gün O'ndan başka sığınacak bir sığınak bulamazlar.
"O gün varıp durulacak yer, ancak Rabb'inin huzurudur." (Kıyâmet: 12)
İnsan için artık çare aramakta fayda yoktur, zira zamanı geçmiştir.
"O gün insana, yaptığı ve yapmayıp geri bıraktığı her şey haber verilir. (Kıyâmet: 13)
İşlemiş olduğu iyilikler ve kötülükler, yapması gerekirken yapmadıkları şeyler, yapmaması gerekirken yaptıkları şeyler bir bir haber verilecektir.
"İnsan artık kendi kendisinin şahitidir." (Kıyâmet: 14)
Bir başkasının haber vermesine ihtiyaç yoktur.
"İsterse günahlarını örtmek için özürlerini sayıp döksün." (Kıyâmet: 15)
O büyük mahkemede kâfir, fâsık, fâcir kimseler bazı mazeretler sayıp dökseler de, yaptıklarını gayet iyi bilirler. İşte o vakit gözleri tam açılır. O gün kendi amellerinden başka hiçbir şeyi göremezler.
"Büyük Haber":
Allah-u Teâlâ kıyamet gününün gerçekleşmesini inkâr eden, inkârlarını dışa vurmak için alay yollu soru sormak cüretini gösteren kıt akıllı müşriklerin başlarına gelecek felâketleri haber vererek, Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Onlar birbirlerine hangi şeyden soruyorlar?" (Nebe: 1)
Kıyametin durumunu mu sorup duruyorlar?
"O büyük haberden mi?" (Nebe: 2)
Onu size bildireyim mi? O çok korkunç bir haberdir.
"Ki onlar, bunun üzerinde anlaşmazlığa düşüyorlar." (Nebe: 3)
İnanan gönülden inanıyor, inanmayan her fırsatta inkârını ortaya koyuyor.
"Hayır! İleride bilecekler." (Nebe: 4)
Gerçek ortaya çıkacak, o büyük haberin doğru olduğunu anlayacaklar.
"Hayır hayır! Onlar ileride bilecekler." (Nebe: 5)
Fakat iş işten geçmiş olacak, inkârlarına karşılık neyi bulacaklarını orada görecekler.
BİRİNCİ SUR ve DÜNYANIN SONU
"Şüphesiz ki Melek İsrafil, Sur'u bir lokma gibi ağzına yerleştirmiş,
yay gibi tutup onu üflemek için emir beklemektedir." (Müslim)
Sur ve Mahiyeti:
Sur; boynuza benzer üfleme âleti mânâsına gelmekte olup, yerle gökler genişliğinde nurdan bir borudur.
"Sur nedir?" diye soran bir Arâbî'ye Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"İçine üfürülen bir boynuzdur. buyurmuşlardır. (Tirmizî: 2547)
Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise, daha iyi anlaşılabilmesi için bazı benzetmelerde bulunarak şöyle buyurmuşlardır:
"Şüphesiz ki Melek İsrafil, Sur'u bir lokma gibi ağzına yerleştirmiş, yay gibi tutup onu üflemek için emir beklemektedir. (Müslim)
Şüphe yok ki, sonradan yaratılan her şeyin bir sonu bir ölümü vardır, her şey er veya geç zeval bulacaktır. Dünyanın da bir ölümü vardır. Allah-u Teâlâ dünyanın ömrünü sona erdirmeyi murad ettiğinde, İsrafil Aleyhisselâm'a Sur'a üfürmesini emreder.
Onun Sur'a üfürmesi ile kıyamet kopar.
Sur'a ikinci defa üfürünce de, ruhlar cesetlerine dönerek diriliş meydana gelir.
"Ruhlar bedenlerde birleştirildiği zaman. (Tekvir: 7)
Allah-u Teâlâ bu üfürmeyi ruhların tekrar cisimlerine dönüp yerleşmesine bir sebep yapacaktır.
Sur'a Üfürülüş:
Ruhlar âleminden yeryüzüne inecek insan ruhu kalmadığı zaman dünya hayatı sona erer ve Allah-u Teâlâ'nın emriyle İsrafil Aleyhisselâm ilk üfürmeyi yapar. Bu üfürme göklerde ve yerdeki canlıların öleceği, meleklerin de cinlerin de insanların da hayattan mahrum kalacağı üfürmedir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Sur'a üflenince, Allah'ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar yerde olanlar hepsi düşüp ölmüş olacaktır. (Zümer: 68)
Allah-u Teâlâ'nın istisna ettiği dört büyük melekten başka herkes öldükten sonra; Allah-u Teâlâ Azrail Aleyhisselâm'a Mikâil Aleyhisselâm'ın, İsrafil Aleyhisselâm'ın ve Cebrail Aleyhisselâm'ın canlarını almalarını emreder. Daha sonra Azrail Aleyhisselâm'a da emir gelir, o da ölür.
Böylece Hayy ve Kayyum olan Allah tek kalır.
"Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak, ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabb'inin veçhi (zâtı) bâki kalacak. (Rahman: 26-27)
•
Kıyametin kopması için bir zamana ihtiyaç yoktur. Bir göz kırpması ile her şey olur biter. Onun gelişi ne belli bir uzaklıktan görülebilir, ne de ona karşı insan kendisini koruyabilir. Gelişine karşı hazırlık yapmak da mümkün değildir.
"Kıyamet saatinin kopuşu bir göz kırpması kadar yahut daha yakın bir zamanda olur. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir. (Nahl: 77)
Bu yakınlığın ölçüsü, bilinen beşeri ölçü değildir. Ansızın pek korkunç bir gürültü ortalığı kaplar. O anda göklerde ve yerde bulunanlardan, korkup ürpermeyen hiç kimse kalmaz.
"Sur'a üfürüldüğü gün, Allah'ın dilediklerinden başka göklerde ve yerde bulunanlar korku içinde kalırlar.
Hepsi boyun bükerek O'na gelirler. (Neml: 87)
İnsanlar o günde pek kıymetli gördükleri mallarını, servetlerini bile terkederek kendi başlarının telaşına kapılacaklardır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman. (Tekvir: 4)
Develer o devirde Arapların en kıymetli varlıklarıydı. Onun için develere çok iyi bakarlardı. Develerine ilgisiz kalmak zorunda olmaları demek o gün çok büyük bir âfetle karşı karşıya kalmaları demektir. Öyle ki en kıymetli varlıklarıyla bile ilgilenmeyecekler, kıyılmaz mallarını bile terkedeceklerdir. Başlarına gelen felaket, en çok sevdikleri şeyleri görmemezlikten gelmeye götürecek onları.
•
Gerek kıyametin kopuş anı, gerekse kabirlerden kaldırılıp mahşere sevk edilme günü en korkulu merhalelerdir. Kâfirlerin kalpleri o günün dehşeti ile boğazlarına gelip dayanacaktır. Korkularının şiddetinden ötürü konuşamaz, dillerini döndüremez hale gelirler.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Resul'üm! Onları o yaklaşan güne karşı uyar.
Öyle bir gün ki, yürekleri ağızlarına gelir ve kederlerinden yutkunur dururlar.
Zâlimlerin ne bir dostu, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçısı vardır. (Mümin: 18)
Dost; arkadaşını bir zorluk ve sıkıntı içinde gördüğü zaman, ona yardımcı olmaya koşan kimse demektir. Zalimlerin ne böyle bir dostu, ne de şefaat eden bir kimsesi olmayacaktır. Çünkü şefaat etme hakkını Allah-u Teâlâ sadece salih kullarına bahşedecektir.
Kıyametin yakın olduğu haber verilirken, Âyet-i kerime'de "Yakın olan şey mânâsına gelen "Âzife" kelimesi geçmektedir. Kâinatın ömrüne nispetle kıyametin kopması çok yakın sayılır. Çünkü gelecek olan her şey yakındır. Meydana gelmesi kesin olan şey, meydana gelmiş demektir, geleceğinde şüphe yoktur.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Onların beklediği tek bir sestir. Birbirleriyle çekişip dururken ansızın onları yakalayıverir. (Yasin: 49)
O anda onlar işlerinde güçlerinde, pazarlarında, alış-verişlerinde, oyunlarında eğlencelerinde iken, her canlı bulunduğu yerde ölür. Ne malları ne canları hakkında bir vasiyette ve tavsiyede bulunmaya fırsat bulamazlar.
"İşte o anda onlar ne bir tavsiyede bulunabilirler, ne de âilelerinin yanına dönebilirler. (Yasin: 50)
Eğer evleri ve memleketleri haricinde bulunmuş iseler, âileleriyle dünyada bir daha görüşmeye muvaffak olamazlar. Kim nerede ise orada kalır.
Sur'un Zelzelesi:
Kıyametin kopması insanın hayal bile edemeyeceği kadar şiddetli olacaktır.
Allah-u Teâlâ bütün insanlara hitap etmekte ve Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Ey insanlar! Rabb'inizden korkun. Çünkü kıyamet saatinin zelzelesi, şüphesiz ki çok büyük bir şeydir. (Hacc: 1)
Kıyametin numunesi zelzelelerdir. İnsanoğlu zelzeleye karşı koyacak güce sahip değildir, insan böyle bir zamanda aczini idrak eder. Zelzele hiçbir zaman "Ben geliyorum!" demez, bir anda ortalığı harabeye çevirir. Gelmesi ile gitmesi bir olur.
Zelzeleler kıyametin açık bir delilidir, bize büyük kıyameti haber vermektedir.
İnsanlar bir gün ansızın böyle tasavvurların üstünde korkunç bir âfete uğrayacaklardır.
"Yer müthiş bir sarsıntı ile sarsıldığı zaman! (Zilzal: 1)
Âyet-i kerime'si ile haber verildiği üzere, yer korkunç gürültülerle ardarda ve devamlı bir şekilde sallanır. Bir kısmı değil, yeryüzü bütün olarak sallanacaktır.
"O gün o sarsıntı sarsar. (Nâziat: 6)
Her şeyi şiddetle sarsıp titreten ilk üfürme karşısında herkes fevkalade bir korku içinde kalır.
Böyle canlı bir hadiseye o gün için yaşamakta olan insanlar, birkaç saniye de olsa şahit olacaklar. Kalpleri yerinden oynayacak, akılları başlarından gidecek, emzikli her dişi varlık dehşet ve korku içerisinde emzirdiği yavrusunu unutacak, memesini yavrusunun ağzından çekip çıkaracak.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür. (Hacc: 2)
Hiç şüphesiz ki bu hal sıkıntıların en şiddetli anıdır. En iyisini Allah-u Teâlâ'nın bildiği üzüntü ve korku onları kaplar.
"İnsanları da sarhoş bir halde görürsün! Halbuki onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah'ın azabı pek şiddetlidir. (Hacc: 2)
Bakıyorlar amma ne yaptıklarını bilmiyorlar. Açık açık gördükleri korkunç manzaralar karşısında gözleri hor ve hakir olmuş.
"O gün kalpler korkudan titrer. Gözler zilletle alçalır. (Nâziat: 8-9)
Öyle korkulu bir gün ki, gençleri bir anda ihtiyarlatmaya yetip artmaktadır. Yeni doğmuş çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirir.
"Eğer inkar ederseniz çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan o günden nasıl korunacaksınız? (Müzzemmil: 17)
Allah-u Teâlâ'nın vahdaniyetini, Peygamber'inin risaletini tasdik etmeyenler için gerçekten de zor bir gündür.
Kıyamet kopmadan önce onu yalanlayıp inkar edenler bulunursa da, gerçekleşmeye başlayınca artık onu tasdik etmeye mecbur kalırlar. İnanmadıkları o müthiş hadiseyi ayan-beyan görünce şaşkına dönerler, artık yalanlamanın hiçbir yararı olmayacağını anlarlar.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Kıyamet koptuğu zaman, onu yalanlayacak hiç kimse olmaz. (Vâkıa: 1-2)
Allah-u Teâlâ onun gerçekleşmesini murad ettiğinde, önleyecek hiçbir engel olmadığı gibi; onun meydana gelişini yalanlayan, bugünkü yalancılar gibi bir tek yalancı bulunmaz. Azabı açık açık görecekleri için inanırlar.
Nitekim diğer Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Artık o çetin azabımızı gördüklerinde 'Bir olan Allah'a inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de inkâr ettik!' dediler. (Mümin: 84)
"Fakat çetin azabımızı gördükleri zaman iman etmiş olmaları kendilerine bir fayda vermeyecektir.
Kulları hakkında Allah'ın cârî ola gelen âdeti budur.
İşte kâfirler o zaman hüsrana uğramışlardır. (Mümin: 85)
Allah-u Teâlâ bu hususta kullarını ikaz etmektedir:
"Allah katından geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce, Rabb'inizin dâvetine icabet edin. O gün hiçbiriniz sığınacak yer bulamaz, inkâr da edemezsiniz. (Şûrâ: 47)
Kıyamet mutlaka vukua geleceği için "Vâkıa" denmiştir, kıyametin bir ismidir. Yani gelecek, gerçekleşmesi muhakkak olması itibarıyla bu isim verilmiştir.
Vâkıa Sûre-i şerif'inin 3. Âyet-i kerime'sinde ise şöyle buyuruluyor:
"O alçaltıcı, yükselticidir. (Vâkıa: 3)
Dünyada iken iman etmeyi kibirlerine yediremeyen, ilâhî buyruklara iltifat etmeyen, ölümden sonra dirilmeyi red ve inkâr eden kimseleri aşağıların aşağısına, esfel-i sâfilin'e düşürür. İsterse onlar kendilerini şerefli ve seçkin kişiler sansınlar.
Şakîleri cehennemin derekelerine atar, sait olanları da cennetlerinin yüksek derecelerine kavuşturur.
Çarpacak Olan Felâket:
Kur'an-ı kerim'de kıyametin kopma hadisesi, sergileyeceği görüntülere ve taşıyacağı özelliğe göre "Kıyamet", "Saat", "Zilzal", "Hâkka", "Sâhha", "Tâmme", "Ğâşiye"... gibi isimlerle anlatılmıştır. "Çarpacak olan felâket" mânâsına gelen "Kâria" da bu cümledendir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Çarpacak olan felâket!
Nedir o çarpacak olan felâket?
O çarpacak olan felâketin ne olduğunu bilir misin? (Kâria: 1-2-3)
Kıyametin korkunç ve tüyler ürpertici bir şiddetle ses çıkartıp, gök gürlemesinden daha kuvvetli bir gürültü ve yıldırım hızından da daha hızlı bir şekilde ansızın kopacağı tasvir edilirken "Kâria" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelimenin üç defa açıkça tekrarlanması, o korkutmayı desteklemek, dehşetini pekiştirmek içindir.
İnsanların başına, tarifi mümkün olmayacak kadar korkunç bir felâket inmiş olacak. O felâketin korkunçluğu hayal bile edilemez, aynel-yakîn görülmedikçe şiddet ve dehşetinin büyüklüğünü hiçbir akıl kavrayamaz.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün insanlar ateşe çarpıp dökülen pervaneler gibi olur. (Kâria: 4)
Dehşet içinde bocalayan insanlar o günde ne tarafa gideceklerini bilemeyip birbirine karışırlar, pervane diye bilinen küçük kelebekler gibi her biri bir tarafa gider gelirler.
Kıyametin kopması anında kulakların zarını parçalayacak kadar müthiş bir ses ortalığı çınlatacak, herkes kendi derdine düşecek.
"Çarpınca kulakları sağır eden o gürültü geldiği zaman! (Abese: 33)
Dünya hayatının sonu işte budur.
Korkunç Gürültü:
Kıyametin kopması anında kulakların zarını parçalatacak kadar müthiş bir ses ortalığı çınlatacak, herkes kendi derdine düşecek.
"Çarpınca kulakları sağır eden o gürültü geldiği zaman!" (Abese: 33)
Dünya hayatının sonu işte budur.
Allah-u Teâlâ'nın müminlerle kâfirlerin arasında hükmünü vereceği o çok zor günde herkes kendi nefsini düşünür, kendi derdiyle uğraşır, meşgalesi başından aşar, kendisine bir zarar dokunmasın diye, tanıdığı bir kimseyi görmekten sıkıldığı kadar hiçbir şeyden sıkılmaz. Çünkü yaptığı bir haksızlık sebebiyle kendi evlât ve iyâlinin bile peşine düşeceklerinden kaçınır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde isyânkârların o gündeki hallerinin ne kadar feci olacağını haber vermektedir:
"Kişi o gün kardeşinden, anasından, babasından, karısından ve oğullarından kaçar. (Abese: 34-35-36)
Çünkü karşılaştığı dehşet ve gürültü çok büyüktür. Allah için sevenlerin dışında, kişilerin yakınlarına olan derûnî ilgileri bütünüyle kopar. Korkunç dehşet, başta nesep bağı olmak üzere bütün bağlılıkları kesip atar. Başlarına gelecek azaptan kendilerini kurtarabilmek için bütün güçleriyle sevdiklerinden kaçmaya çalışırlar, birbirini görmek istemezler. Fakat ne fayda!
En sıcak dostlar, en şefkatli yakınlar bile birbirinden nefret ederler, aralarındaki bütün bağlar kopar. Yakınlarının ne kötü durumda olduklarını gördükleri hâlde birbirlerinin hallerini soracak durumda bulunamazlar. Herkes kendi derdine düşer, başının çaresiyle başbaşa kalır. Kendilerini her şeyden alıkoyan bir şeyle meşgul olurlar.
Günahkâr ve isyankârların bütün bu meşakkatleri henüz hesap görülmeden ve azaba uğramadan olacaktır.
"O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır. (Abese: 37)
Kıyamet günü hiç kimse bir başkasının durumuyla ilgilenme fırsat ve imkânı bulamayacak, herkesin derdi başından aşkın olacaktır. Zihinler acı düşüncelerle ve tasalarla doludur.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz bir defasında: "Yâ Resulellah! Ahirette çıplak mı haşredileceğiz?" diye sormuştu. Resulullah Aleyhisselâm: "Evet!" diye cevap verince: "Çıplak olmaktan dolayı vah başımıza gelenlere!" diye üzüntüsünü dile getirdi.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhisselâm bu Âyet-i kerime'yi okumuştur.
Kıyamet ve Yeryüzü:
Kıyamet koptuğunda yeryüzü peşpeşe sallanacak ve sarsılacak. Üzerindeki bütün yapılar yıkılıp yok olacak.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Hayır!.. Hayır!.. Yer bütünüyle sallanıp, paramparça edildiği zaman. (Fecr: 21)
Yerin paramparça edilmesi, silinip düzlenmesi demektir. Yer yerinden oynar, enine boyuna sarsıntıya tutulur, yüksek dağlar yıkılır gider.
"Yer şiddetle sarsıldığı zaman. (Vâkıa: 4)
Hayal etmenin bile ürperti vereceği sıkıntılı ve korkulu durumlarla karşı karşıya kalınır.
"Yer uzatılıp düzlendiği, içinde bulunanları dışarı atıp boşaldığı, Rabb'ini dinleyip O'na yaraşır şekilde boyun eğdiği zaman. (İnşikak: 3-4-5)
Allah-u Teâlâ bu noktada insanı bu hayattaki yorgunluk ve çabalarının, didinmelerinin karşılığını alacağını bildirmek üzere Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Ey insan! Şüphe yok ki sen Rabb'ine doğru çaba göstermektesin ve sonunda O'na varacaksın. (İnşikak: 6)
Denizlerin, derelerin kaldırılmasıyla, dağların ve tepelerin giderilmesiyle yeryüzü dümdüz bir meydana dönüşür, yayılıp genişletilir.
Gökyüzü Rabb'ine boyun eğdiği gibi, yeryüzü de O'na boyun büker ve tam bir teslimiyet gösterir.
Uzun süredir bağrında taşıdığı cesetleri ve madenleri açığa çıkarır.
"Yer bütün ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman. (Zilzal: 2)
Kıyameti, ahireti inkâr eden insan; imkânsız zannettiği hadiseyi görüverince hayretler içinde kalır.
"İnsanın 'Bana ne oluyor?' dediği zaman. (Zilzal: 3)
O gün o durum karşısında geçirdiği şaşkınlıktan dolayı böyle söylemek zorunda kalır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"İşte o gün yer, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabb'in ona konuşmasını emretmiştir. (Zilzal: 4-5)
Allah-u Teâlâ'nın bunu ona emretmesi, onun da üzerinde meydana gelen bütün hadiseleri anlatması, izin verilmesi sebebiyledir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashâb'ına: "Yeryüzünün haberlerinin ne olduğunu bilir misiniz? diye sordu. "Allah ve Resul'ü daha iyi bilir." dediler.
Bunun üzerine buyurdu ki:
"Yeryüzünün haber vermesi, her erkek ve kadının neler işlediğini haber verip şahitlik etmesidir. 'Şu şu günlerde şunu şunu işlediniz!' demesidir. (Tirmizî, Kıyamet: 7)
Kıyamet ve Dağlar:
Allah-u Teâlâ kıyamet koptuğu zaman dağların köklerinden sökülüp yürütüleceğini, yüksekliklerinin düzlüğe dönüşeceğini, hepsinin de havada uçuşan zerrecikler haline geleceğini Âyet-i kerime'lerinde beyan buyurmaktadır:
"Resul'üm! Sana kıyamet günü dağların ne olacağını sorarlar.
De ki: Rabb'im onları kül gibi ufalayıp savuracak! (Tâhâ: 105)
Pek korkunç öyle bir hadise yüz gösterir ki, yeryüzü bitkisiz, binasız, boş, düz, kuru bir arazi haline gelir.
"Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. (Tâhâ: 106)
Ne iniş ne çıkış, ne girinti ne çıkıntı görülür, yüksek ve alçak hiçbir şey kalmaz.
"Öyle ki, orada ne bir çukur ne de bir tümsek görebileceksiniz! (Tâhâ: 107)
Yerküre, üzerinde taşıdığı dağlarla birlikte sarsıldıkça sarsılacak ve dağlar yerlerinden sökülecek, birbirine çarpıp ufalanarak kum yığını haline gelecek.
"Dağlar atılmış renkli yün gibi olur. (Kâria: 5)
Dağlar böyle olunca, insanların ne hâle geleceği düşünülmelidir.
"Sur'a ilk nefha üflendiği, yer ve dağlar kaldırılıp birbirine şiddetle çarpılarak darmadağın edildiği zaman; işte o gün olacak olur, kıyamet kopar. (Hâkka: 13-14-15)
O sarp kayalar, o ulu dağlar sertliklerine rağmen, ufalanır ufalanır, yumuşak kum yığını haline gelirler. Ağırlıklarını kaybedip yerlerinden sökülerek yürütülürler.
"O gün yer ve dağlar sarsılır, dağlar dağılmış kum yığınına döner. (Müzzemmil: 14)
Rüzgârların estirdiği toz gibi olur, kendilerinden bir eser bile kalmaz, hiçbir iz kalmamacasına kaybolup gider.
"O gün dağları yürütürüz, yeryüzünün ise çırılçıplak olduğunu görürsün. (Kehf: 47)
Onları öyle bir atışla atar ki, hiçbir parçası kalmaz. Üzerinde onu örtecek ne bir tümsek, ne bir bitki, ne de bir bina vardır.
"Biz onun üzerindeki her şeyi elbette kupkuru bir toprak haline getireceğiz. (Kehf: 8)
Dağların ilk değişikliğe uğraması, akan kum haline gelmesi şeklinde olur, sonra renkli yün haline gelir, daha sonra da dağılmış toz haline döner.
"Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman. (Mürselât: 10)
"Dağlar parçalanıp da toz duman haline geldiği zaman. (Vâkıa: 5-6)
Dünya nizamının alt-üst olacağı o büyük hadise vuku bulduğunda, dağlar o muhteşem cesametleri ve ağırlıkları ile beraber yerlerinden kopar, havaya kalkar, ufalandıkça ufalanır, toz haline gelir, hallaç pamuğu gibi atılıp dağılır.
"Dağlar da atılmış pamuğa benzer. (Meâric: 9)
Yeryüzüne çakılmış gibi görünmelerine rağmen, rüzgâra tutulan yün teli gibi uçuşurlar. Bulutlar gibi oraya buraya hareket ederler. İlâhî rahmet yetişmeyecek olursa vay o insanların haline!
"Dağlar yürütüldüğü zaman! (Tekvir: 3)
Bulundukları yerlerden başka yerlere intikal ederler, sonra da serap olurlar.
"Dağlar yürütülür, bir serap olur. (Nebe: 20)
Bakan onu bir şey zanneder, halbuki o bir şey değildir, bir serap gibidir. Su gibi görünen bir hayal olur. Daha sonra her şey tamamen silinir gider, ne göze görünür ne de izi kalır.
"Dağlar yürüdükçe yürür. (Tûr: 10)
O günü inkar edenler, kendilerini ne büyük bir felâketin beklediğinden hiç haberleri yoktur. Daima bâtıla meyledip bâtılla ülfet ettikleri için, Hakk'a yanaşmaz ve Hakk'ı kabul etmezler.
"Yalanlayanların vay haline o gün! (Tûr: 11)
Kıyamet ve Denizler:
Dağlar parçalanıp yeryüzü dümdüz olunca, denizler her yeri kaplar, acısı tatlısı birbirine karışır, birleşip tek bir deniz olur.
"Denizler birbirine karıştığı zaman. (İnfitar: 3)
Çok geçmeden sular zelzelelerle kaynar, denizler ateş haline gelir.
"Denizler kaynatıldığı zaman. (Tekvir: 6)
Kıyamet ve Gökyüzü:
Kıyametin kopma hadisesi sadece dünyada değil, mevcut sistemlerin hemen hepsini içine alacak ölçüde olacaktır.
"Gök de yarılır ve artık o gün düzeni bozulur. (Hâkka: 16)
"Gök yarıldığı zaman. (Mürselât: 9) (Bakınız. İnşikak: 1)
Yıldız ve gezegenlerin kendi yörüngesinde hareket ettiği, kâinatın da her şeyi kendi sisteminde tuttuğu bu nizam bozulacaktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"O gün göğü, kitap sayfalarını dürer gibi toplayıp düreriz.
Sonra onu yaratmaya ilk başladığımız zamanki gibi yine iade ederiz. Bu bizim vaadimizdir ve biz vaadimizi muhakkak yerine getiririz. (Enbiyâ: 104)
Bundan ne dönülür, ne de değiştirilir. Dünya aslında sayılı günden ibarettir. Onun içindir ki mukadder olan zamanı gelince dünya hayatı son bulacaktır.
Gökler nizam ve intizamını kaybetme emrine tam bir teslimiyet gösterir.
"Gök yarıldığı, Rabb'ini dinleyip O'na yaraşır şekilde boyun eğdiği zaman. (İnşikak: 1-2)
Böylece ilâhi emir ve hüküm gerçekleşmiş olur.
"Gök yarıldığı zaman. (İnfitar: 1)
"O gün gök sallanıp çalkalanır. (Tûr: 9)
Gücünü, kuvvetini, özelliğini kaybeder, çalkalana çalkalana yarılır.
"O günün şiddetinden gök yarılır, Allah'ın vaadi mutlaka yerine gelir. (Müzzemmil: 18)
Zira Allah-u Teâlâ verdiği sözden dönmez.
Gök yarılıp parça parça olduğunda, açılmış gül gibi kıpkırmızı olur ve eritilmiş zeytinyağı gibi mâyi bir hale gelir, bakıldığında ateşle tutuşmuş gibi görünür.
"Gök yarılıp da erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül gibi olduğu zaman (Rahman: 37)
"O gün gök erimiş bakır gibi olur. (Meâric: 8)
Allah-u Teâlâ kıyamet ahvalinden haber vermekle kullarını intibaha davet etmektedir.
"Yer kıyamet günü O'nun avucundadır. Gökler ise sağ eliyle dürülmüştür.
O müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir." (Zümer: 67)
Hiçbir varlığa benzemez, hiçbir varlık da kendisine benzemez. Zât-ı akdes'i yarattığı varlıklara benzemediği gibi, yakınlığı da cisimlerin yakınlığına benzemez.
O günün dehşetinden gök her taraftan yarılır, o yarıklar göklerin kapıları mesabesinde olur.
"O gün gök açılır ve kapı kapı olur. (Nebe: 19)
Meleklerin inmesi için yol ve geçit haline gelir. Parçalanıp dağılan göklerin çevresinde sayısı belirsiz melekler bulunacak, Allah-u Teâlâ'nın emriyle görev yapacaklardır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Melekler de (göğün) etrafındadır. O gün Rabb'inin arşını, onlardan başka sekiz melek yüklenir. (Hâkka: 17)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bugün için Arş'ı taşıyan meleklerin sayısının dört olduğunu, kıyamet günü olunca Allah-u Teâlâ'nın onların yanına dört melek daha verip onları destekleyeceğini, böylece sayılarını sekize yükselteceğini beyan buyurmuştur.
Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyururlar:
"Arş'ı kaldıran meleklerden bir melekle ilgili size bilgi vermem için bana izin verildi: İki kulak yumuşağıyla boyun arasındaki mesafe yedi yüz yıldır. (Ebu Dâvud. Sünnet: 18)
Bir Âyet-i kerime'de de şöyle buyuruluyor:
"O gün gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir." (Furkân: 25)
İlâhî kudret bu şekilde de tecellî edecektir.
Kıyamet ve Güneş:
Sur'a üfürüldüğünde güneşin ziyası sönerek kendi merkezinden çıkar, kat kat parçalanıp dürülür.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Güneş katlanıp dürüldüğü zaman. (Tekvir: 1)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Güneş ile ay kıyamet gününde kararıp, sarık sarılırcasına dürülürler. (Buhârî. Bed'i-Halk: 4)
Kıyamet ve Yıldızlar:
Kâinatın mevcut düzeni alt-üst olunca; kendilerine mahsus sistemi, hareket tarzı, yörüngesi olan yıldızlar da birbirine çarpıp parçalanır, dağılıp dökülürler.
"Yıldızlar saçıldığı zaman. (İnfitar: 2)
Nurlarını kaybederler, aydınlıkları kaybolur, yerlerinden kopup yağmur taneleri gibi yeryüzüne serpilirler.
"Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman. (Tekvir: 2)
O gün gökyüzü yıldız yağdıracaktır.
"Yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman. (Mürselât: 8)
O kadar çok ve o kadar ışık saçtıkları halde mahvolur giderler.
Kıyamet ve Vahşi Hayvanlar:
Âyet-i kerime'de:
"Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman. buyuruluyor. (Tekvir: 5)
Yırtıcı, vahşi ve ürkek hayvanlar o günün şiddetinden dolayı korkuya kapılıp şaşkın bir halde yuvalarından çıkıp gruplar halinde bir araya toplanırlar. Şaşkın bir halde bakışıp dururlar.
Hayvanlar böyle olursa, ya insanlar nasıl olur?
İKİNCİ SUR ve
KIYAMETİN DİĞER SAFHALARI
"Sonra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar." (Zümer: 68)
Öğüt:
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:
"Kim kıyamet gününü gözleriyle bakıp görmek istiyorsa; Tekvir, İnfitar ve İnşikak surelerini okusun. buyurmuşlardır. (Tirmizî. Tefsir: 18)
Çünkü bu ve benzeri Âyet-i kerime'ler kıyametin akılları baştan alacak hallerini ve orada meydana gelecek olan sıkıntıları veciz bir şekilde açıklamaktadır.
Birinci sur ile kıyametin kopmasından, Hayy ve Kayyum olan Allah-u Teâlâ'nın tek kalmasından sonra, vakti zamanı gelince; Allah-u Teâlâ İsrâfil Aleyhisselâm'ı tekrar diriltecek ve ikinci defa Sur'a üfürmesini emir buyuracaktır. "Nefha-i kıyam" da denilen bu üfürme ile evvelce ölenlerin tamamı bir anda yeniden dirilerek kabirlerinden kalkacaklar ve hesaplarını vermek üzere ilâhi huzura sevkolunacaklardır. Buna "Ba's-ü ba'del-mevt yani "Öldükten sonra tekrar dirilme" denir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Sonra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar. (Zümer: 68)
"Allah'ın onu yeniden döndürmeye elbette gücü yeter." (Târık: 8)
Ruhlar hazırlanmış bulunan bedenlerine yerleşirler, ölüler hayat bulur, kabirlerinden çıkarak mahşere sevkedilirler.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"Şüphesiz ki hayat veren de, ölümü veren de biziz.
Dönüş de ancak bizedir. (Kaff: 43)
Herkesin hesabının görüleceği, cezalarının tertip olunacağı yer O'nun huzurudur. Mahkeme-i kübra O'nun huzurunda kurulacaktır.
•
Ku'an-ı Kerim ve Hadis-i Şerif'lerde haber verilen Birinci Sur'dan sonraki "Ahiret Hayatının Safhaları" şöyledir:
İkinci Sur ve Kabirlerden Kalkış:
Her şeyi sarsıp titreten ilk üfürmeyi ikinci üfürme takip eder.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün o sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir. (Nâziat: 6-7)
Bu üfürme, diriliş ve kabirlerden kalkış üfürmesidir.
Allah-u Teâlâ'ya göre insanları ilk olarak yaratmakla ölümünden sonra tekrar diriltmek arasında hiç fark yoktur. Dileyince var eder, dileyince yok eder.
"Önce yaratan, ölümünden sonra dirilten O'dur. Bu O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde bulunan en yüce sıfatlar O'nundur. O Aziz'dir, hükmünde hikmet sahibidir. (Rûm: 27)
Bu üfürme ile yaratılışın başından sonuna kadar gelip geçen herkes hayata döndürülür. Kabirlerde bulunanların hepsi, haşrolunacakları yere doğru koşarlar. O gün toplanma ve sevk günüdür.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün yer yarılır, insanlar kabirlerinden süratle çıkarlar. Onları böylece toplamak bizim için pek kolaydır. (Kaff: 44)
İnanmayanların düşündükleri gibi, insanları ölümlerinden sonra diriltmek, kabirlerinden kaldırmak, mahşerde toplamak, herkesin hesabını sormak, ceza veya mükâfatlarını vermek O'nun kudreti karşısında zor bir şey değildir.
Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Gökleri ve yeri hak ile yaratan O'dur. 'Ol!' dediği gün her şey oluverir. O'nun sözü haktır.
Sûr'a üflendiği gün de hükümranlık O'nundur.
O gizliyi de açığı da bilendir, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır. (En'âm: 73)
O gün perdeler kalkar. Dünyada kendilerini saltanat sahibi imiş gibi görenlerin hepsi de, gerçekte hiçbir otoritelerinin olmadığını ve hakimiyetin yalnızca O'na ait olduğunu apaçık görürler.
Fâil-i mutlak'ın yüce iradesine gönülden teslim olanlar ise o günü fiilen müşahede ederler. İnandıkları gerçeğin ayan-beyan tecelli etmesiyle mutmain olurlar.
"Sûr'a da üfürülmüş, böylece biz onların hepsini bütünüyle bir araya getirmişizdir. (Kehf: 99)
•
O günün şiddeti kâfirler ve münafıklar için olacaktır. Dünyadaki serkeşliklerinin ve azgınlıklarının cezasını fazlasıyla görecekler, çok büyük zorluklarla karşılaşacaklardır.
Yüzleri kararacak, gözleri göğerecek, herkesin gözü önünde rezil ve rüsvay olacaklar, kendi dertleriyle başbaşa kalacaklar, başkalarının hallerini sormaya mecalleri bulunmayacaktır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Sûr'a üfürüldüğü vakit, işte o gün çetin bir gündür. Hele kâfirler için hiç de kolay olmayan zorlu bir gündür. (Müddessir: 8-9-10)
Kur'an-ı kerim'de Kıyamet hadisesinden söz edilirken üfürülecek âlete on kadar yerde "Sûr" adı verilmekte, burada ise bu alete "Nâkur denilmektedir. Çok korkunç bir ses çıkardığı için ona "Nâkur" adı verilmiştir.
O günün şiddetinden; mihnet ve meşakkatinden kalpleri korkuyla dolar. Geçmiş günleri, kaçırılan fırsatları, değerlendirilemeyen imkânları hatırladıkça içten içe kavrulurlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"O gün Sûr'a üflenir ve biz o gün suçluları gözleri dehşetten göğermiş olarak toplarız. (Tâhâ: 102)
Herkes kendi ameli ve niyetiyle başbaşa kalır, getirdiği yükün derdine düşer, birbirlerine karşı acıma ve şefkat duymazlar, akrabalık ve hısımlık bağları kopar, birbirlerinin durumlarını soramazlar.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"Sûr'a üfürüldüğünde o günün dehşetinden aralarında ne nesep bağı kalır ne de birbirlerine bir şey sorabilirler. (Mü'minun: 101)
Ceza gününe iman etmeyenler, o gün zuhur ediverince, dünyada işitip de inanmadıkları şeylerin doğruluğunu gördükleri zaman haşyet ve hasretle haykırırlar ve şöyle derler:
"Eyvah bize! İşte bu hesap günüdür.! (Saffât: 20)
Onlar böyle bir şaşkınlık içinde iken, hiç beklemedikleri bir ihtar ve azarlama ile karşılaşırlar:
"İşte bu, yalanlayıp durduğunuz hüküm günüdür. (Saffât: 21)
Kâfirler için bu kadar zor ve zahmetli olan o gün, şüphesiz ki müminler için o nispette kolay olacaktır.
Mahşer:
Haşr meydanı olan mahşer yeri beyaz, dümdüz, dağsız, tepesiz, girintisi ve çıkıntısı olmayan, saklanacak yeri bulunmayan nihayetsiz bir düzlüktür. Her tarafı aynıdır. İnsan ne yaparsa yapsın, nereye giderse gitsin asla kendisini saklayamaz.
Bu yer, bugünkü yeryüzü gibi olmayacaktır. Benzerlik sadece isimdedir. O yeryüzü alışılandan ve bilinenden başka bir şekildedir. Bu dünyanın yeri ve gökleri yerine ahiret yeri ve gökleri kurulacaktır.
Nitekim Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün yer başka bir yerle, gökler de başka göklerle değiştirilir. (İbrahim: 48)
O yerin büyüklüğünü tasavvur etmek bile imkansızdır.
Amel Defterlerinin Dağıtılması:
Dünyada iken Kirâmen Kâtibin meleklerinin yazdıkları amel defterleri sualden önce herkese dağıtılır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Amel defterleri ortaya konulduğunda, suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün." (Kehf: 49)
Boşa geçirdikleri ömürlerine yanarlar, kaybettikleri fırsatlara hayıflanırlar.
Doğru yolu seçenlerin amel defterleri sağ ellerine verilir, yanlış yolu ve bâtılı tercih edenlerin ise sol ellerine verilir veya arkalarından verilir. Sağ taraf veya sağ el, ferahlık ve uğurun, feyiz ve bereketin; sol taraf veya sol el, sıkıntı ve uğursuzluğun sembolüdür.
Kıyamet gününde ise sağ tabiri, kurtuluş ve bahtiyarlığın; sol tabiri ise felâket ve bedbahtlığın delili sayılır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Amel defterleri sağından verilenler... Ne mutlu insanlardır amel defterleri sağından verilenler! (Vâkıa: 8)
"Kimlerin amel defterleri sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmazlar. (İsrâ: 71)
Sorgu-Sual:
Allah-u Teâlâ kulları bir bir hesaba çeker, bu hesap bir anda olup biter.
Âyet-i kerime'de:
"Allah hesabı çabuk görendir." buyuruluyor. (Mümin: 17)
O'nun bir işle meşgul olması, başka bir işle meşgul olmasını engellemez. Birinin hesaba çekilmesi, diğerinin hesabının görülmesine mâni olmaz. Herkesi aynı anda hesaba çekmek, yargılamak, O'nun için zor değildir, O seriül-hisab'dır.
Beş şey o gün herkese sorulur:
İbn-i Mes'ud -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"İnsanoğluna beş şeyden hesap sorulmadıkça ayakları Rabb'inin katından ayrılmayacaktır:
1- Ömrünü nerede ne yolda tükettiği,
2- Gençliğini nasıl geçirdiği,
3- Malını nereden kazandığı,
4- Kazancını nerede harcadığı,
5- İlmi ile amel edip etmediği." (Tirmizî: 2531)
Kıyamet gününde kulun amelinden ilk hesaba çekileceği şey namazıdır. Namaz hesabını güzel veren, diğer suallerden çabuk kurtulur.
Mizan:
İnsanlar amel defterlerinde belirtilen sevap ve günahları ölçtürmek için Mizan'a gelirler.
Mizan; amellerin tartılması, iyilerinin kötülerinin belirlenmesi için Allah-u Teâlâ'nın mahşer meydanında ortaya koyacağı terazidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Biz kıyamet günü adalet terazileri kuracağız. buyuruyor. (Enbiyâ: 47)
Diğer Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onun mükâfatını görür.
Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onun cezasını görür. (Zilzâl: 7-8)
Mahkeme-i kübrâ'da ilâhi adaletin hükmü tamamen icra edildikten sonra Hakk Celle ve Alâ Hazretleri:
"Ey günahkârlar! Bu gün şöyle ayrılın! buyurur. (Yâsin: 59)
Kâfirler müminlerden ayrılırlar. Onların artık müminlerle bulunmaya salâhiyetleri yoktur. Her suçlu günahkar inkârcı ister istemez bu buyruğa uyar.
Diğer Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"O gün Allah onlarla aranızı ayırır. (Mümtehine: 3)
"O gün bir fırka cennette, bir fırka da çılgın alevli cehennemdedir. (Şûrâ: 7)
Şefâat:
Bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı gidermek için hakkında yapılan bir iltimas ve istirhamdan ibarettir.
Günahı sevabından çok olduğu için cehenneme girmeyi hak eden günahkar müminlere; Allah-u Teâlâ'nın izni ile peygamberler, sıddıklar, âlimler, şehitler şefaat edeceklerdir.
O kime şefaat yetkisi verirse, ancak o şefaat edebilir. Bu yetki O'na aittir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnud olduğu kimseden başkasının şefaatı fayda vermez. (Tâhâ: 109)
"Bütün şefaat Allah'ındır. (Zümer: 44)
Allah-u Teâlâ Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i en büyük şefaat makamı olan Makam-ı Mahmud'a erdirerek onu diğer peygamberlere üstün kılmıştır.
Âyet-i kerime'sinde:
"Ümit edebilirsin ki, Rabb'in seni bir Makam-ı Mahmud'a gönderecektir. buyuruyor. (İsra: 79)
Şefaat sayesinde kıyametin sıkıntısı ve şiddeti ümmet-i Muhammed'e dokunmayacaktır.
Sırat:
Kıyametin korkunç merhalelerinden birisi de sırattan geçmektir. Mahşerin anlatılan bu bütün zorluklarından sonra insanlar sırata sevkedilirler.
Sırat; cehennem üzerine kurulmuş, herkesin geçmek mecburiyetinde olduğu bir köprü, cennete giden bir yoldur. Bir ucu hesap verme yerinde, bir ucu da cennetin kapısındadır.
Bütün insanlar sırat köprüsünden geçeceklerdir.
Âyet-i kerime'de:
"İçinizden cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu Rabb'inin katında kesinleşmiş bir hükümdür. buyuruluyor. (Meryem: 71)
Bu uğrama yolun oradan geçmesi sebebiyledir. Cennete girecek olan oradan geçecek, cehenneme girecek olan ise oradan girecektir.
Sıratın genişliği ve uzunluğu, insanların oradan geçmeleri ve hızları, dünyada yapmış oldukları amellere göredir.
Cehennem:
İmanları ve iyi amelleri ile sevap kazanıp mükâfatı hak edenlere cennetin yolu açıldığı gibi, inkârları ve yaptıkları kötülüklerle günaha girip ceza görecek olanlara da cehennemin kapıları açılacaktır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Allah'ın düşmanları o gün toplanır cehenneme sürülürler. Hepsi bir aradadırlar. (Fussilet: 19)
Sayıları tamamlanıp bir araya geldikleri zaman topluca cehenneme itileceklerdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz. buyuruyor. (Meryem: 86)
Ateşin önlerinde yanmakta olduğunu ve içine muhakkak düşeceklerini gördüklerinde, artık kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmaz.
Cennet hizmetçileri cennetlikleri bekledikleri gibi, cehennem bekçileri de cehennemlikleri beklerler.
Cehennemlikler sevkolunup ateşe atılmak üzere hazırlandıklarında gayet hakir ve perişan bir halde, alabildiğine küçülmüş olarak, gizlice ateşe doğru bakarlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"Aşağılıktan başları öne eğilmiş, göz ucuyla etrafa gizli gizli bakışırlarken sunulduklarını görürsün. (Şûrâ: 45)
Onların korktukları ve zihinlerinde tasarladıklarından çok daha büyüğü hiç şüphesiz ki başlarına gelecektir.
A'râf:
A'râf; Cennetle cehennem arasında, her iki tarafa da nâzır bir surun yüksek tepeleridir.
Burada sevapları ve günahları eşit olan, imanları ve işledikleri salih amelleri sayesinde cehenneme girmekten kurtuldukları halde, cennete de giremeyen bir topluluk bulunur.
Cennetliklere baktıklarında onlara selâm verirler, mutluluklarına imrenerek onlarla beraber olabilmeyi arzu ederler. Cehennemliklere bakarak Allah-u Teâlâ'ya sığınırlar, onlarla beraber etmemesini niyaz ederler.
Bir müddet orada kalırlar, sonra Allah-u Teâlâ onları rahmetiyle cennete koyar.
Şöyle buyurur:
"Girin cennete! Artık size hiçbir korku yoktur, sizler mahzun da olmayacaksınız. (A'râf: 49)
A'râf ismi geçtiği için A'râf sûre-i şerif'ine bu isim verilmiştir.
Cennet:
Sırat köprüsünden selâmetle geçildikten sonra müminler gruplar halinde cennete doğru sevkedilirler. İlk olarak Hazret-i Allah'ın biricik Habib-i Ekrem'i Muhammed Aleyhisselâm cennete girer.
Müminler etrafları meleklerle dolu olduğu halde, en izzetli bir halde, dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak cennete doğru yürürler.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Rabb'lerine karşı gelmekten sakınanlar bölük bölük cennete götürülürler." (Zümer: 73)
Cennete yaklaştıkça oranın nefis kokusunu için için duyarlar, her nefes alıp vermede şevkleri ve ümitleri bir kat daha artar. Gözler görmedik, kulaklar işitmedik, beşer gönlünden geçmedik şeyler görürler.
"Oraya geldiklerinde cennet kapıları açılır.
Bekçiler onlara derler ki: Selâm olsun size! Hoş geldiniz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere buraya girin!" (Zümer: 73)
"Müjde! Bugün altlarından ırmaklar akan ve içinde ebediyen kalacağınız cennetler sizindir. İşte büyük kurtuluş budur. (Hadîd: 12)
"Girin cennete! Siz ve eşleriniz ağırlanıp sevindirileceksiniz!" (Zuhruf: 70)
Henüz perdeler açılmadan gözünü açmış, Rahman olan Allah'a tam bir iman ile gönülden yönelmiş, rahmetinin zevki, azabının dehşeti ile saygısını duymuş olan müminler taraf-ı ilâhîden taltif olunurlar:
"İşte bu cennet; Allah'a yönelen, O'nun buyruklarına riâyet eden, görmediği halde Rahman'dan korkan, Allah'a yönelmiş bir kalp ile gelen sizlere, hepinize vaad olunan yerdir. Oraya esenlikle girin!" (Kaff: 32-33-34)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Birbirine tutunacaklar, bazısı bazısının elinden tutacak." (Müslim: 219)
KUR'AN-I KERİM'DEN ÖĞÜTLER
Merhametlilerin en merhametlisi olan Rabb'imiz Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı kerim'in bir çok Âyet-i kerime'lerinde ahiret gününün çetin azabından kullarını korumak ve sakındırmak için öğütlerde ve uyarılarda bulunmaktadır.
•
Rabb'lerinin huzuruna çıkarılıp yaptıklarının hesabını verecekleri günün uzak olmadığı söylenerek insanlar uyarılmaktadır:
"İnsanların hesap görme zamanı yaklaştı, fakat onlar hâlâ gaflet içindedirler. (Enbiyâ: 1)
Gaflet; hatırlanması gereken şeyin insanın aklından çıkması, onu hatırlamaması demektir. Yapması gereken şeyi ihmal ederek yapmayan kimseye gafil denir.
Nefsin arzularına, şeytanın adımlarına uymuş, zevk ve safaya, oyun ve eğlenceye dalmış, gerçek hayatın bu dünya hayatı olduğunu zannetmiş, böylece ömrünü tüketiyor, gerçek hayatın ölümden sonra başlayacağını bilmiyor, ahiret tedarikinin çaresine bakmıyor.
Allah-u Teâlâ o gün için hazırlık yapılmasını emreder ve şöyle buyurur:
"Allah katından geri çevrilmesi mümkün olmayan bir gün gelmezden önce, Rabb'inizin davetine icabet edin. O gün hiçbiriniz sığınacak yer bulamaz, inkâr da edemezsiniz. (Şûrâ: 47)
O günde Allah-u Teâlâ'nın himayesinden başka sığınacak bir yer yoktur. Müstehak olanlardan hiç kimsenin azabı kaldırmaya gücü yetmeyecektir.
•
Allah-u Teâlâ kullarına öğüt vererek dünya hayatının gün gelip sona ereceğini, daha sonra ahiret hayatının başlayacağını, kendisine dönüleceğini, insanların hesaptan geçirileceklerini hatırlatmakta ve azabından sakındırmaktadır:
"Öyle bir günden korkun ki, o günde hepiniz Allah'a döndürülürsünüz. Sonra herkese kazandıkları noksansız verilir ve hiç kimse haksızlığa uğratılmaz. (Bakara: 281)
"Öyle bir günden korkun ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez. (Bakara: 123)
Allah-u Teâlâ'nın azabını onlardan hiç kimse uzaklaştıramaz ve ilâhi azaba karşı kimse onları kurtaramaz. Ne zorla kurtarılabilir ne de kolaylıkla.
"O gün kimseye şefaat fayda vermez, onlar hiç kimseden yardım da göremezler. (Bakara: 123)
Aracılar yok olmuş, kişi yaptıkları ile başbaşa kalmış. Herkes kendisini kurtarmaya çalışıyor. O gün toplulukların birbirleriyle yardımlaşmaları, birbirlerini desteklemeleri de kaldırılmıştır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Kimsenin kimseye bir şey ödeyemeyeceği, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkun! (Bakara: 48)
"Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenemez. (Fatır: 18) (Bakınız, Necm: 41)
O gün iman ve amel-i salih sahibi olmayana hiçbir şefaat kâr etmez.
"O gün ki ne mallar fayda verir ne de oğullar.. Meğer ki Allah'a tamamen salim ve temiz bir kalp ile gelenler ola. (Şuarâ: 88-89)
Demek oluyor ki o gün insanın başına gelecek felaketlerden korunmak mümkündür, fakat geldikten sonra ahirette değil, gelmeden önce dünyadayken korunmak mümkündür.
•
Allah-u Teâlâ'nın müminlerle kâfirlerin arasında hükmünü vereceği o çok zor günde herkes kendi nefsini düşünür, kendi derdiyle uğraşır, meşgalesi başından aşar, kendisine bir zarar dokunmasın diye, tanıdığı bir kimseyi görmekten sıkıldığı kadar hiçbir şeyden sıkılmaz. Çünkü yaptığı bir haksızlık sebebiyle kendi evlât ve ıyalinin bile peşine düşeceklerinden kaçınır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Kişi o gün kardeşinden, anasından, babasından, karısından ve oğullarından kaçar.
O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır. (Abese: 34-35-36-37)
"Kıyamet gününde yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler.
O gün Allah onlarla aranızı ayırır.
Allah yaptıklarınızı görmektedir. (Mümtehine: 3)
"Suçlu kişi o günün azabından kurtulmak için;
Oğullarını,
Karısını,
Kardeşini,
Kendisini barındırmış olan sülâlesini,
Yeryüzünde bulunan herkesi feda etmek ve böylece kendisini kurtarmak ister.
Fakat ne mümkün! (Mearic: 11-12-13-14-15)
Zira her şey zamanında olacaktı. Zamanı geçtikten sonra kurtuluş çaresi aramanın hiç faydası yoktur.
•
İlâhi davete icabet edenlerle etmeyenlerin, inananlarla inanmayanların, aklını kullananlarla akıllı geçinenlerin âkıbetlerini beyan etmek üzere Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"Rabb'lerinin davetine uyanlara en güzel karşılık vardır.
O'nun davetine uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde bulunan her şey ve bir o kadarı daha onların olsa, azaptan kurtulmak için hepsini feda ederlerdi. (Ra'd: 18)
Allah'ım iyiler zümresine ilhak ettiğin kullarından eyle. Sonumuzu ve âkıbetimizi hayırlı eyle. Bizi bize bırakma, lütuf ve rızândan ayırma, kötülerden koru. İmanla çektiğin, lütfun ile aldığın kullarından eyle. Sevdiklerinle haşr-u cem eyle.
Türkiye'deki tüm il Posta Kod Listesi
İllerPosta Kodu
Adana
01000
Adıyaman
02000
Afyonkarahisar
03000
Ağrı
04000
Aksaray
68000
Amasya
05000
Ankara
06000
Antalya
07000
Ardahan
75000
Artvin
08000
Aydın
09000
Balıkesir
10000
Bartın
74000
Batman
72000
Bayburt
69000
Bilecik
11000
Bingöl
12000
Bitlis
13000
Bolu
14000
Burdur
15000
Bursa
16000
Çanakkale
17000
Çankırı
18000
Çorum
19000
Denizli
20000
Diyarbakır
21000
Düzce
81000
Edirne
22000
Elazığ
23000
Erzincan
24000
Erzurum
25000
Eskişehir
26000
Gaziantep
27000
Giresun
28000
Gümüşhane
29000
Hakkari
30000
Hatay
31000
Iğdır
76000
Isparta
32000
İstanbul
34000
İzmir
35000
Kahramanmaraş
46000
Karabük
78000
Karaman
70000
Kars
36000
Kastamonu
37000
Kayseri
38000
Kırıkkale
71000
Kırklareli
39000
Kırşehir
40000
Kilis
79000
KKTC
99000
Kocaeli
41000
Konya
42000
Kütahya
43000
Malatya
44000
Manisa
45000
Mardin
47000
Mersin
33000
Muğla
48000
Muş
49000
Nevşehir
50000
Niğde
51000
Ordu
52000
Osmaniye
80000
Rize
53000
Sakarya
54000
Samsun
55000
Siirt
56000
Sinop
57000
Sivas
58000
Şanlıurfa
63000
Şırnak
73000
Tekirdağ
59000
Tokat
60000
Trabzon
61000
Tunceli
62000
Uşak
64000
Van
65000
Yalova
77000
Yozgat
66000
Zonguldak
67000
İllerPosta Kodu
Adana
01000
Adıyaman
02000
Afyonkarahisar
03000
Ağrı
04000
Aksaray
68000
Amasya
05000
Ankara
06000
Antalya
07000
Ardahan
75000
Artvin
08000
Aydın
09000
Balıkesir
10000
Bartın
74000
Batman
72000
Bayburt
69000
Bilecik
11000
Bingöl
12000
Bitlis
13000
Bolu
14000
Burdur
15000
Bursa
16000
Çanakkale
17000
Çankırı
18000
Çorum
19000
Denizli
20000
Diyarbakır
21000
Düzce
81000
Edirne
22000
Elazığ
23000
Erzincan
24000
Erzurum
25000
Eskişehir
26000
Gaziantep
27000
Giresun
28000
Gümüşhane
29000
Hakkari
30000
Hatay
31000
Iğdır
76000
Isparta
32000
İstanbul
34000
İzmir
35000
Kahramanmaraş
46000
Karabük
78000
Karaman
70000
Kars
36000
Kastamonu
37000
Kayseri
38000
Kırıkkale
71000
Kırklareli
39000
Kırşehir
40000
Kilis
79000
KKTC
99000
Kocaeli
41000
Konya
42000
Kütahya
43000
Malatya
44000
Manisa
45000
Mardin
47000
Mersin
33000
Muğla
48000
Muş
49000
Nevşehir
50000
Niğde
51000
Ordu
52000
Osmaniye
80000
Rize
53000
Sakarya
54000
Samsun
55000
Siirt
56000
Sinop
57000
Sivas
58000
Şanlıurfa
63000
Şırnak
73000
Tekirdağ
59000
Tokat
60000
Trabzon
61000
Tunceli
62000
Uşak
64000
Van
65000
Yalova
77000
Yozgat
66000
Zonguldak
67000
Avusturya'daki posta kodlarının listesi-List of postal codes in Austria
Austrian postal code areas
Postal codes in Austria consist of four digits. They were introduced on 1 January 1966. Each code denotes a post office of the Österreichische Post company.
The first digit identifies a geographic delivery area in Austria. The second identifies a routing area. The third defines the route the mail takes by either car/truck or train. The fourth stands for the post office outlet in the routing city.
Postal codes by state
Vienna
10xx-14xx
1010 - Innere Stadt
1020 - Leopoldstadt
1030 - Landstraße
1040 - Wieden
1050 - Margareten
1060 - Mariahilf
1070 - Neubau
1080 - Josefstadt
1090 - Alsergrund
1100 - Favoriten
1110 - Simmering
1120 - Meidling
1130 - Hietzing
1140 - Penzing
1150 - Rudolfsheim-Fünfhaus
1160 - Ottakring
1170 - Hernals
1180 - Währing
1190 - Döbling
1200 - Brigittenau
1210 - Floridsdorf
1220 - Donaustadt
1230 - Liesing
1300 - Vienna International Airport
1400 - Vienna International Centre (United Nations complex in Vienna-Donaustadt)
Lower Austria
20xx-24xx
2000 - Stockerau
2002 - Großmugl
2020 - Hollabrunn
2051 - Platt
2054 - Haugsdorf
2062 - Seefeld-Kadolz
2070 - Retz
2093 - Geras
2100 - Bisamberg
2100 - Korneuburg
2102 - Hagenbrunn
2111 - Harmannsdorf
2114 - Großrußbach
2115 - Ernstbrunn
2120 - Wolkersdorf
2122 - Ulrichskirchen
2130 - Mistelbach
2135 - Neudorf bei Staatz
2136 - Laa an der Thaya
2152 - Pyhra
2152 - Zwentendorf
2430-2469
2471-2472
2480-2489
25xx-28xx
2500 - Baden
2680 - Semmering
2700 - Wiener Neustadt
2822 - Bad Erlach
30xx-39xx
3312 - Oed-Oehling
3331-3333
3340-3999
3340 - Waidhofen an der Ybbs
3500 - Krems an der Donau
3550 - Langenlois
3580 - Sankt Bernhard-Frauenhofen
3830 - Waidhofen an der Thaya
3860 - Heidenreichstein
3943 - Schrems
3950 - Gmünd
40xx-44xx
4300-4309
4392
4430-4439
4441
4482
Upper Austria
40xx-44xx
4020 - Linz
4030 - Linz
4040 - Linz
4052 - Ansfelden
4070 - Eferding
4210 - Gallneukirchen
4211 - Alberndorf in der Riedmark
4212 - Neumarkt im Mühlkreis
4213 - Unterweitersdorf
4400 - Steyr
4470 - Enns
48xx-49xx
4800 - Attnang-Puchheim
4801 - Traunkirchen
4802 - Ebensee
4810 - Gmunden
4812 - Pinsdorf
4813 - Altmünster
4814 - Neukirchen bei Altmünster
4815 - Ort bei Gmunden
4816 - Gschwandt
4817 - St. Konrad
4819 - Gmunden
4820 - Bad Ischl
4821 - Lauffen
4822 - Bad Goisern
4823 - Steeg
4824 - Gosau
4825 - Gosau-Hintertal
4829 - Bad Ischl
4830 - Hallstatt
4831 - Obertraun
4840 - Vöcklabruck
4841 - Ungenach
4842 - Zell am Pettenfirst
4843 - Ampflwang im Hausruckwald
4844 - Regau
4845 - Rutzenmoos
4850 - Timelkam
4851 - Gampern
4852 - Weyregg
4853 - Steinbach am Attersee
4854 - Weißenbach
4860 - Lenzing
4861 - Schörfling
4862 - Kammer
4863 - Seewalchen
4864 - Attersee
4865 - Nußdorf
4866 - Unterach
4870 - Vöcklamarkt
4871 - Zipf
4872 - Neukirchen an der Vöckla
4873 - Frankenburg
4874 - Pramet
4880 - St. Georgen im Attergau
4881 - Straß im Attergau
4882 - Oberwang
4890 - Frankenmarkt
4891 - Pöndorf
4892 - Fornach
4893 - Zell am Moos
4894 - Oberhofen am Irrsee
50xx-52xx
5131 - Franking
5222 - Auerbach
Salzburg
50xx-51xx
5020, 5023, 5026, 5061, 5071, 5081, 5082 - Salzburg
5071, 5072 - Wals-Siezenheim
5081 - Anif
5090 - Lofer
5101 - Bergheim
5102 - Anthering
5110 - Oberndorf bei Salzburg
5111 - Bürmoos
5165 - Berndorf bei Salzburg
5200-5209
5300-5309
5320-5330
5302 - Henndorf am Wallersee
5323 - Ebenau
5330 - Fuschl am See
5340
5340 - St. Gilgen
5342
5350-5359
5350 - Strobl
5400-5799
5400 - Hallein
5421 - Adnet
5424 - Bad Vigaun
5431 - Kuchl
5441 - Abtenau
5450 - Werfen
5500 - Bischofshofen
5505 - Mühlbach am Hochkönig
5511 - Hüttau
5524 - Annaberg-Lungötz
5541 - Altenmarkt im Pongau
5550 - Radstadt
5570 - Mauterndorf
5580 - Tamsweg
5583 - Muhr
5584 - Zederhaus
5600 - Sankt Johann im Pongau
5622 - Goldegg
5630 - Bad Hofgastein
5640 - Bad Gastein
5661 - Rauris
5672 - Fusch an der Großglocknerstraße
5700 - Zell am See
5710 - Kaprun
5722 - Niedernsill
5730 - Mittersill
5743 - Krimml
5753 - Saalbach-Hinterglemm
5760 - Saalfelden
Tyrol
60xx-66xx
6020 - Innsbruck
6080 - Igls
6080 - Vill
6060 - Ampass
6060 - Hall in Tirol
6067 - Absam
6071 - Aldrans
6072 - Lans
6073 - Sistrans
6100 - Seefield
6112 - Wattens
6142 - Mieders
6166 - Fulpmes
6173 - Oberperfuss
6401 - Inzing
6402 - Hatting
6410 - Telfs
6460 - Imst
9782
99xx (East Tyrol)
9900 - Lienz
9903 - Oberlienz
9904 - Thurn
9905 - Gaimberg
9906 - Lavant
9907 - Tristach
9908 - Amlach
9909 - Leisach
9911 - Assling
9912 - Anras
9913 - Abfaltersbach
9918 - Strassen
9919 - Heinfels
9920 - Sillian
9922 - Strassen
9931 - Außervillgraten
9932 - Innervillgraten
9941 - Kartitsch
9942 - Obertilliach
9943 - Untertilliach
9951 - Ainet
9952 - Sankt Johann im Walde
9953 - Huben (Matrei in Osttirol)
9954 - Schlaiten
9961 - Hopfgarten in Defereggen
9962 - St. Veit in Defereggen
9963 - St. Jakob in Defereggen
9971 - Matrei in Osttirol
9972 - Virgen
9974 - Prägraten am Großvenediger
9981 - Kals am Großglockner
9990 - Nußdorf-Debant
9991 - Dölsach
9992 - Iselsberg-Stronach
Vorarlberg
67xx - 69xx
6733 - Fontanella
6763 - Zürs
6764 - Lech
6774 - Tschagguns
6780 - Schruns
6800 - Feldkirch
6820 - Frastanz
6830 - Rankweil
6840 - Götzis
6845 - Hohenems
6850 - Dornbirn
6858 - Schwarzach
6863 - Egg
6867 - Schwarzenberg
6870 - Reuthe
6870 - Bezau
6874 - Bizau
6881 - Mellau
6883 - Au
6886 - Schoppernau
6890 - Lustenau
6900 - Bregenz
6911 - Lochau
6922 - Wolfurt
6923 - Lauterach
6942 - Krumbach
6971 - Hard
6991 - Riezlern
Burgenland
2420-2429
2443
2443 - Leithaprodersdorf
2443 - Loretto, Austria
2443 - Stotzing
2473-2475
2485
2485 - Wimpassing an der Leitha
2491
2491 - Neufeld an der Leitha
7000-7399
7000 - Eisenstadt
7011 - Siegendorf
7011 - Zagersdorf
7013 - Klingenbach
7023 - Zemendorf - Stöttera
7024 - Hirm
7034 - Zillingtal
7035 - Steinbrunn
7041 - Wulkaprodersdorf
7051 - Großhöflein
7052 - Müllendorf
7053 - Hornstein, Austria
7061 - Trausdorf an der Wulka
7062 - Sankt Margarethen im Burgenland
7063 - Oggau am Neusiedler See
7064 - Oslip
7072 - Mörbisch am See
7081 - Schützen am Gebirge
7082 - Donnerskirchen
7083 - Purbach am Neusiedlersee
7091 - Breitenbrunn, Austria
7400-7419
7422-7423
7423 - Pinkafeld
7430-7479
7500-7599
8380-8389
Styria
7421 - Tauchen (Pinggau)
8000-8239
8010 - Graz Innere Stadt
8020 - Eggenberg
8036 - Graz
8041 - Neudorf
8042 - Graz St. Peter
8350-8399
8330 - Feldbach
8400-8999
8510 - Stainz
8511 - Sankt Stefan ob Stainz
8523 - Frauental
8530 - Deutschlandsberg
8671 - Alpl
8672 - St.Kathrein am Hauenstein
8680 - Mürzzuschlag
8684 - Spital am Semmering
9323 - Dürnstein in der Steiermark
Carinthia
9000-9319
9020 - Klagenfurt
9100 - Völkermarkt
9145 - Bad Eisenkappel
9150 - Bleiburg
9170 - Ferlach
9300 - Sankt Veit
9321-9322
9330-9379
9341 - Straßburg
9342 - Gurk
9400-9699
9400 - Wolfsberg
9473 - Hart (Lavamünd)
9470 - Sankt Paul
9500 - Villach
9545 - Radenthein
9546 - Bad Kleinkirchheim
9551-9552 - Steindorf am Ossiacher See
9560 - Feldkirchen
9570 - Ossiach
9620 - Hermagor
9632 - Kirchbach
9700-9781
9701 - Rothenthurn
9702 - Ferndorf
9710 - Feistritz an der Drau
9711 - Paternion
9712 - Fresach
9713 - Zlan
9714 - Stockenboi
9781 - Oberdrauburg
98xx
9800, 9802, 9803 - Spittal an der Drau
9805 - Baldramsdorf
9811 - Lendorf
9812 - Pusarnitz (Lurnfeld)
9813 - Möllbrücke (Lurnfeld)
9814 - Mühldorf
9815 - Kolbnitz (Reißeck)
9816 - Penk (Reißeck)
9821 - Obervellach
9822 - Mallnitz
9831 - Flattach
9832 - Stall
9833 - Rangersdorf
9841 - Winklern
9842 - Mörtschach
9843 - Großkirchheim
9844 - Heiligenblut
9851 - Lieserbrücke (Seeboden)
9852 - Trebesing
9853 - Gmünd
9854 - Malta
9861 - Eisentratten (Krems)
9862 - Kremsbrücke (Krems)
9863 - Rennweg am Katschberg
9871 - Seeboden
9872 - Millstatt
9873 - Döbriach (Radenthein)
Categories:
Austria-related listsPostal co
Austrian postal code areas
Postal codes in Austria consist of four digits. They were introduced on 1 January 1966. Each code denotes a post office of the Österreichische Post company.
The first digit identifies a geographic delivery area in Austria. The second identifies a routing area. The third defines the route the mail takes by either car/truck or train. The fourth stands for the post office outlet in the routing city.
Postal codes by state
Vienna
10xx-14xx
1010 - Innere Stadt
1020 - Leopoldstadt
1030 - Landstraße
1040 - Wieden
1050 - Margareten
1060 - Mariahilf
1070 - Neubau
1080 - Josefstadt
1090 - Alsergrund
1100 - Favoriten
1110 - Simmering
1120 - Meidling
1130 - Hietzing
1140 - Penzing
1150 - Rudolfsheim-Fünfhaus
1160 - Ottakring
1170 - Hernals
1180 - Währing
1190 - Döbling
1200 - Brigittenau
1210 - Floridsdorf
1220 - Donaustadt
1230 - Liesing
1300 - Vienna International Airport
1400 - Vienna International Centre (United Nations complex in Vienna-Donaustadt)
Lower Austria
20xx-24xx
2000 - Stockerau
2002 - Großmugl
2020 - Hollabrunn
2051 - Platt
2054 - Haugsdorf
2062 - Seefeld-Kadolz
2070 - Retz
2093 - Geras
2100 - Bisamberg
2100 - Korneuburg
2102 - Hagenbrunn
2111 - Harmannsdorf
2114 - Großrußbach
2115 - Ernstbrunn
2120 - Wolkersdorf
2122 - Ulrichskirchen
2130 - Mistelbach
2135 - Neudorf bei Staatz
2136 - Laa an der Thaya
2152 - Pyhra
2152 - Zwentendorf
2430-2469
2471-2472
2480-2489
25xx-28xx
2500 - Baden
2680 - Semmering
2700 - Wiener Neustadt
2822 - Bad Erlach
30xx-39xx
3312 - Oed-Oehling
3331-3333
3340-3999
3340 - Waidhofen an der Ybbs
3500 - Krems an der Donau
3550 - Langenlois
3580 - Sankt Bernhard-Frauenhofen
3830 - Waidhofen an der Thaya
3860 - Heidenreichstein
3943 - Schrems
3950 - Gmünd
40xx-44xx
4300-4309
4392
4430-4439
4441
4482
Upper Austria
40xx-44xx
4020 - Linz
4030 - Linz
4040 - Linz
4052 - Ansfelden
4070 - Eferding
4210 - Gallneukirchen
4211 - Alberndorf in der Riedmark
4212 - Neumarkt im Mühlkreis
4213 - Unterweitersdorf
4400 - Steyr
4470 - Enns
48xx-49xx
4800 - Attnang-Puchheim
4801 - Traunkirchen
4802 - Ebensee
4810 - Gmunden
4812 - Pinsdorf
4813 - Altmünster
4814 - Neukirchen bei Altmünster
4815 - Ort bei Gmunden
4816 - Gschwandt
4817 - St. Konrad
4819 - Gmunden
4820 - Bad Ischl
4821 - Lauffen
4822 - Bad Goisern
4823 - Steeg
4824 - Gosau
4825 - Gosau-Hintertal
4829 - Bad Ischl
4830 - Hallstatt
4831 - Obertraun
4840 - Vöcklabruck
4841 - Ungenach
4842 - Zell am Pettenfirst
4843 - Ampflwang im Hausruckwald
4844 - Regau
4845 - Rutzenmoos
4850 - Timelkam
4851 - Gampern
4852 - Weyregg
4853 - Steinbach am Attersee
4854 - Weißenbach
4860 - Lenzing
4861 - Schörfling
4862 - Kammer
4863 - Seewalchen
4864 - Attersee
4865 - Nußdorf
4866 - Unterach
4870 - Vöcklamarkt
4871 - Zipf
4872 - Neukirchen an der Vöckla
4873 - Frankenburg
4874 - Pramet
4880 - St. Georgen im Attergau
4881 - Straß im Attergau
4882 - Oberwang
4890 - Frankenmarkt
4891 - Pöndorf
4892 - Fornach
4893 - Zell am Moos
4894 - Oberhofen am Irrsee
50xx-52xx
5131 - Franking
5222 - Auerbach
Salzburg
50xx-51xx
5020, 5023, 5026, 5061, 5071, 5081, 5082 - Salzburg
5071, 5072 - Wals-Siezenheim
5081 - Anif
5090 - Lofer
5101 - Bergheim
5102 - Anthering
5110 - Oberndorf bei Salzburg
5111 - Bürmoos
5165 - Berndorf bei Salzburg
5200-5209
5300-5309
5320-5330
5302 - Henndorf am Wallersee
5323 - Ebenau
5330 - Fuschl am See
5340
5340 - St. Gilgen
5342
5350-5359
5350 - Strobl
5400-5799
5400 - Hallein
5421 - Adnet
5424 - Bad Vigaun
5431 - Kuchl
5441 - Abtenau
5450 - Werfen
5500 - Bischofshofen
5505 - Mühlbach am Hochkönig
5511 - Hüttau
5524 - Annaberg-Lungötz
5541 - Altenmarkt im Pongau
5550 - Radstadt
5570 - Mauterndorf
5580 - Tamsweg
5583 - Muhr
5584 - Zederhaus
5600 - Sankt Johann im Pongau
5622 - Goldegg
5630 - Bad Hofgastein
5640 - Bad Gastein
5661 - Rauris
5672 - Fusch an der Großglocknerstraße
5700 - Zell am See
5710 - Kaprun
5722 - Niedernsill
5730 - Mittersill
5743 - Krimml
5753 - Saalbach-Hinterglemm
5760 - Saalfelden
Tyrol
60xx-66xx
6020 - Innsbruck
6080 - Igls
6080 - Vill
6060 - Ampass
6060 - Hall in Tirol
6067 - Absam
6071 - Aldrans
6072 - Lans
6073 - Sistrans
6100 - Seefield
6112 - Wattens
6142 - Mieders
6166 - Fulpmes
6173 - Oberperfuss
6401 - Inzing
6402 - Hatting
6410 - Telfs
6460 - Imst
9782
99xx (East Tyrol)
9900 - Lienz
9903 - Oberlienz
9904 - Thurn
9905 - Gaimberg
9906 - Lavant
9907 - Tristach
9908 - Amlach
9909 - Leisach
9911 - Assling
9912 - Anras
9913 - Abfaltersbach
9918 - Strassen
9919 - Heinfels
9920 - Sillian
9922 - Strassen
9931 - Außervillgraten
9932 - Innervillgraten
9941 - Kartitsch
9942 - Obertilliach
9943 - Untertilliach
9951 - Ainet
9952 - Sankt Johann im Walde
9953 - Huben (Matrei in Osttirol)
9954 - Schlaiten
9961 - Hopfgarten in Defereggen
9962 - St. Veit in Defereggen
9963 - St. Jakob in Defereggen
9971 - Matrei in Osttirol
9972 - Virgen
9974 - Prägraten am Großvenediger
9981 - Kals am Großglockner
9990 - Nußdorf-Debant
9991 - Dölsach
9992 - Iselsberg-Stronach
Vorarlberg
67xx - 69xx
6733 - Fontanella
6763 - Zürs
6764 - Lech
6774 - Tschagguns
6780 - Schruns
6800 - Feldkirch
6820 - Frastanz
6830 - Rankweil
6840 - Götzis
6845 - Hohenems
6850 - Dornbirn
6858 - Schwarzach
6863 - Egg
6867 - Schwarzenberg
6870 - Reuthe
6870 - Bezau
6874 - Bizau
6881 - Mellau
6883 - Au
6886 - Schoppernau
6890 - Lustenau
6900 - Bregenz
6911 - Lochau
6922 - Wolfurt
6923 - Lauterach
6942 - Krumbach
6971 - Hard
6991 - Riezlern
Burgenland
2420-2429
2443
2443 - Leithaprodersdorf
2443 - Loretto, Austria
2443 - Stotzing
2473-2475
2485
2485 - Wimpassing an der Leitha
2491
2491 - Neufeld an der Leitha
7000-7399
7000 - Eisenstadt
7011 - Siegendorf
7011 - Zagersdorf
7013 - Klingenbach
7023 - Zemendorf - Stöttera
7024 - Hirm
7034 - Zillingtal
7035 - Steinbrunn
7041 - Wulkaprodersdorf
7051 - Großhöflein
7052 - Müllendorf
7053 - Hornstein, Austria
7061 - Trausdorf an der Wulka
7062 - Sankt Margarethen im Burgenland
7063 - Oggau am Neusiedler See
7064 - Oslip
7072 - Mörbisch am See
7081 - Schützen am Gebirge
7082 - Donnerskirchen
7083 - Purbach am Neusiedlersee
7091 - Breitenbrunn, Austria
7400-7419
7422-7423
7423 - Pinkafeld
7430-7479
7500-7599
8380-8389
Styria
7421 - Tauchen (Pinggau)
8000-8239
8010 - Graz Innere Stadt
8020 - Eggenberg
8036 - Graz
8041 - Neudorf
8042 - Graz St. Peter
8350-8399
8330 - Feldbach
8400-8999
8510 - Stainz
8511 - Sankt Stefan ob Stainz
8523 - Frauental
8530 - Deutschlandsberg
8671 - Alpl
8672 - St.Kathrein am Hauenstein
8680 - Mürzzuschlag
8684 - Spital am Semmering
9323 - Dürnstein in der Steiermark
Carinthia
9000-9319
9020 - Klagenfurt
9100 - Völkermarkt
9145 - Bad Eisenkappel
9150 - Bleiburg
9170 - Ferlach
9300 - Sankt Veit
9321-9322
9330-9379
9341 - Straßburg
9342 - Gurk
9400-9699
9400 - Wolfsberg
9473 - Hart (Lavamünd)
9470 - Sankt Paul
9500 - Villach
9545 - Radenthein
9546 - Bad Kleinkirchheim
9551-9552 - Steindorf am Ossiacher See
9560 - Feldkirchen
9570 - Ossiach
9620 - Hermagor
9632 - Kirchbach
9700-9781
9701 - Rothenthurn
9702 - Ferndorf
9710 - Feistritz an der Drau
9711 - Paternion
9712 - Fresach
9713 - Zlan
9714 - Stockenboi
9781 - Oberdrauburg
98xx
9800, 9802, 9803 - Spittal an der Drau
9805 - Baldramsdorf
9811 - Lendorf
9812 - Pusarnitz (Lurnfeld)
9813 - Möllbrücke (Lurnfeld)
9814 - Mühldorf
9815 - Kolbnitz (Reißeck)
9816 - Penk (Reißeck)
9821 - Obervellach
9822 - Mallnitz
9831 - Flattach
9832 - Stall
9833 - Rangersdorf
9841 - Winklern
9842 - Mörtschach
9843 - Großkirchheim
9844 - Heiligenblut
9851 - Lieserbrücke (Seeboden)
9852 - Trebesing
9853 - Gmünd
9854 - Malta
9861 - Eisentratten (Krems)
9862 - Kremsbrücke (Krems)
9863 - Rennweg am Katschberg
9871 - Seeboden
9872 - Millstatt
9873 - Döbriach (Radenthein)
Categories:
Austria-related listsPostal co
Bilardo Nedir? Bilardo ve Tarihçesi Üç Bant Bilardo
Bilardo
Bilardo bir spor çeşididir. Son yıllarda spor dalları içinde önemli bir yer kaplamaya başlamıştır. Şu anda, Avrupa'nın en çok ilgilenilen 5 sporu arasındadır. Bilardo oynamak için gereken aletler; bilardo masası, isteka (bilardo sopası), bilardo topları, tebeşir (istekanın topa daha ölçülü vurmasını ve gereksiz yere kaymamasını sağlar, özellikle falsolu vuruşlarda çok işe yarar), köprü(isteğe göre) (zor uzanılan toplara yetişmeyi sağlar) gerekir.
Bilardoda açı hesaplamak ve hızı ayarlamak iki temel kuraldır. Bilardo kapalı bir alanda oynanır. Bilardo en başta cepli (delikli) bilardo ve cepsiz (deliksiz) bilardo olarak iki temel gruba ayrılır. Cepli bilardoya örnek olarak bilinen 8-Top (Amerikan) bilardosu ve Snooker vardır. Cepsiz bilardoysa 3-Top (3-Bant) bilardo olarak bilinir. Tabii bunların bugüne kadar ulaşamayan çeşitleri de vardır.
Amerikan Bilardosu (pool)
8 top
Amerikalı bilardosu, bilardonun bugüne kadar gelebilen ilk cepli bilardo çeşididir. Amerikan bilardosu adından da anlaşılacağı gibi Amerikalıların keşfettiği bilardo çeşididir. Amerikan bilardosunda düz olarak adlandırılan 1-7 arasında numaralanmış yedi tane top, çizgili (pijamalı) olarak adlandırılan 9-15 arasında numaralanmış top, 8 numaralı siyah bir top bir de vuruş yapılan beyaz bir top vardır. Yani tam olarak 16 tane top vardır.
Oyun, 2 kişi ya da 2 takım olarak, Bantlı veya Bantsız olarak oynanabilir. Oyunun amacı iki gruptan birini tamamlayıp siyah topu en son topun girdiği cep’e veya oyuncunun değiştirmemek kaydıyla deklare edeceği cep’e girdirmesidir. “Bantsız” (topların cep'e girmeden önce veya Beyaz topun oyuncunun deklare ettiği topa değmeden önce bantı görmesi zorunlu değildir) Oyun, topların şamadan farklı olarak (1 ve 15 numaralı toplar 3 ve 10 numaralı topların yerini alır) dizildikten sonra beyaz topun masanın diğer tarafından, masanın ilk çeyrek çizgisinden, oyuncunun istediği açıdan vurarak başlar. Cep'e ilk giren top oyunu başlatan oyuncunun hangi grupla oynayacağını belirler, açılışta top düşmemesi halinde rakip oynayacağı grubu seçer, açılışta iki farklı gruba ait topların cep’e girmesi faul sayılmaz, giren toplar çıkartılmaz, gruplar seçilerek oyun rakibe geçer. Oyun başladıktan sonra oyuncu her vuruşta hangi topu hangi cep'e girdireceğini vuruş öncesi deklare etmek zorundadır. 1 numara ve 15 numara toplar farklı olmak kaydıyla orta ceplere girdirilmesi zorunludur. İlk açılış ta 1 veya 15 numaralı toplardan birinin veya ikisinin ceplerden birine girmesi halinde cepten çıkartılmaz ve oyun devam eder, biri girmesi halinde rakip diğer topu orta ceplerden birine girdirmek zorundadır.
Fauller, (Rakibe beyaz topu istediği yerden başlatma hakkı sağlar), beyaz topu sokmak, herhangi bir topun masadan dışarı çıkması, yanlış gruptaki topun direkt veya çaptırarak cep'e sokulması, beyaz topun ilk önce diğer gruptan topa ya da siyah topa değmesi ya da hiçbir topa değmeden gitmesi, oyuncunun isteği haricinde herhangi bir eli, kıyafeti veya bir aletle herhangi bir topa dokunması, istekanın beyaz topa iki kere değmesi ya da beyaz top haricinde bir topa değmesi halinde uygulanır.
Beyaz topun deliğe girdiği ya da masadan çıktığı durumlarda rakip oyuncu beyaz topu başlama çizgisinden istediği açıda başlatır, ancak ilk vuruşta vuracağı herhangi bir top masanın diğer yarısında olması veya beyaz topu banttan sektirerek ilk yarıda deklare edeceği topa vurabilir.
Oyunun kaybedilmesine sebep olan fauller, siyah topun daha siyah topa sıra gelmeden sokulması, siyah topun masadan dışarı çıkması ve siyah topun deklare edilenden başka bir cebe sokulmasıdır. Açılışta sadece siyah topun ceplerden birine girmesi halinde açılış yapan oyuncu oyunu kazanır, siyah topla birlikte başka herhangi topun ceplerden birine girmesi, oyunun kaybettirir. (Eğer son topta siyahın sokulacağı delik seçildikten sonra,önce beyaz top başka bir deliğe girerse ardından siyah top söylenen deliğe girerse, deliği seçen oyuncu oyunu kazanır.Deklare etme zorunluğu olan ya da olmayan tüm atışlarda son top olarak siyah top kalmış olsa dahi beyaz top ve siyah topun aynı atışta cebe sokulması durumunda beyazı ve siyahı sokan taraf kaybeder.Bu durumda beyaz ve siyah toptan hangisinin önce girdiğine bakılmaz.)
Oyun “Bantlı” oynanması halinde beyaz topun deklare edilen topa değmeden önce veya deklare edilen topun cep’e girmeden önce bantı görmesi zorunludur.
Amerikan bilardosu en çok tercih edilen cepli bilardo çeşididir.
Masa Tipi FT Dış Ölçü Oyun Alanı
Maç Bilardo Masası 10 315×170 284×142
Yarı Maç Bilardo Masası 9 285×160 245×127
Küçük Boy Bilardo Masası 7 240×135 245×127
Ev Tipi Bilardo Masası 6 220×125 190×95
Ayrıca 9-top, 14+1 ve Bank pool gibi çeşitleri vardır.
Yine, standart Amerikan Bilardo masasında oynanan bir oyundur. Kuralları hemen hemen aynıdır. Ancak bu oyunda sadece 1-9 arasındaki toplar kullanılır. Toplar, 1 numaralı top en önde ve 9 numaralı top tam ortada kalmak üzere diamond şeklinde 1 numaralı top açılış noktasında olacak şekilde birbirine yapışık olarak dizilir. Oyunun amacı, açılıştan sonra 1 numaralı toptan başlayarak sırayla gitmek ve en son 9 numaralı topu sokarak oyunu bitirmektir. Buradaki önemli nokta sıradaki topu gördükten sonra başka bir topu sokma hakkı olmasıdır. Örneğin sıra 2 numaralı toptayken, oyuncu beyaz topla önce 2 numaralı topu görüp daha sonra 9 numaralı topu sokarak oyunu kazanabilir. Bu durum bütün toplar için geçerlidir. 9 top oyununda deklarasyon yapılmaz.istediğiniz gibi oynayın.
14+1
Yine standart Amerikan Bilardo masasında oynanan bir oyundur. Bütün toplar 8-top düzeninde yerleştirilerek oyuna başlanır. Bu oyunda her iki oyuncu da sıra kendisindeyken istediği her topu sokabilir. Deliğe nizami olarak giren her top 1 sayıdır. Önceden belirlenen sayıya ulaşan oyuncu maçı kazanır. Bu oyunda da deklare yapmak zorunludur. Deklare edilen top yanlış deliğe girerse ya da başka bir top deliklerden birine girerse söz konusu top çıkarılıp açılış noktasına konur. Oyun sonu ise diğer türlerden tamamen farklıdır. Masadaki 15 topun sonuncusuna atış yapılmaz, masada kaldığı yerde bırakılarak önceden sokulmuş 14 top üçgen içinde en öndeki top olmadan dizilir. Topların diziliş sırası yoktur. Dizilişten sonra son toptan bir önceki topu yani 14. topu sokan oyuncu oyuna devam eder. İdeal devam biçimi masada önceki seriden kalan tek topu sokarak beyaz topla diğer 14 topu dağıtmak ya da "kırmaktır". Bu yapılamıyorsa güvenli vuruş yapmak gereklidir. Eğer 15. top üçgenin konacağı alanda kalmışsa üçgen içine konur ve 15 top birlikte dizilmiş olur. Aynı şey beyaz top için geçerli olursa açılış çizgisinden başlanır. Bu oyunda fauller -1 puan olarak hesaplanır. Faulden sonra beyaz topun kaldığı yerden devam edilir. Beyaz topun deliklere girmesi halinde açılış çizgisinde bir noktadan başlanabilir ancak açılış noktasının gerisindeki toplara atış yapılamaz. Üst üste 3 kez faul yapan oyuncudan 15 puan düşülür. Ayrıca bant kuralı da vardır. Bu kurala göre beyaz top ya da diğer toplardan en az biri vuruştan sonra en az 1 banta temas etmelidir.
Snooker
Cepli bilardoya diğer bir örnek Snookerdır. İki kişi ya da iki takımla oynanır. Snookerı İngilizler savaşa giderken can sıkıntısından keşfetmişlerdir. Diğer bilardo çeşitlerinden canları sıkıldığı için keşfetme gereği duymuşlardır. İngilizler ilk keşfettiğinde renkli toplar yoktu. Renkli toplar sonradan keşfedildi bunlar sarı top (2 puan), yeşil top (3 puan), kahverengi top(4 puan), mavi top(5 puan), pembe top (6 puan) ve son olarak da siyah top(7 puan) olarak sıralanır. Bunların yanında 15 tane kırmızı top (1 puan) olarak sayılır ama kırmızı toplar en baştan beri vardır. Bir de yine bir tane beyaz top vardır. Yani toplam olarak 22 top vardır. Kuralları bir kırmızı top sokmak sonra da bir renkli top sokmak ardından yine bir kırmızı top sokmak gibi bir döngüye sahiptir. Faul olsa da olmasa da deliğe giren kırmızı top asla ve asla çıkartılmaz ama renkli toplar çıkartılır. Masada hiç kırmızı top kalmayınca renkli toplar kıdem sırasına göre küçükten büyüğe doğru (sarı-yeşil-kahverengi-mavi-pembe-siyah) sokulur.
Fauller, sıra kırmızı toptayken beyaz topun deliğe girmesi (4 puan), sıra kırmızı toptayken renkli bir topun sokulması durumunda (sarı, yeşil, kahverengi için 4 puan, mavi için 5 puan, pembe için 6 puan, siyah için 7 puan) karşı tarafa geçirilir. Sıra renkli bir toptayken vurulan ilk renkli top yerine herhangi başka bir topun sokulması durumunda (kırmızı, sarı, yeşil, kahverengi için 4 puan, mavi için 5 puan, pembe için 6 puan, siyah için 7 puan) sokulan ya da ilk vurulan topun sayısı toplanmaz hangisinin puanı daha fazlaysa ona göre rakibe puan geçer. Herhangi bir topun masayı, yapılan vuruş sonrası terk etmesi ya da herhangi bir topa isteka harici herhangi bir şeyle değilmesi ya da beyaz topa iki kere vurulması halinde 7 puan karşı tarafa geçirilir. Oyunun adını aldığı "snooker" terimi aynı zamanda oyunun ayırıcı ve can alıcı bir özelliğini adlandırmak için de kullanılır. Pot şansı olmayan ya da riske girmek istemeyen oyuncu beyaz topu masada rakibinin top görmesini engelleyecek bir noktaya bırakırsa - faul yapmadan - buna "snooker" bırakmak denir. "çin snookerı" ise beyaz topu bir topa yapıştırmak suretiyle rakibi kontrolsüz, zor bir vuruş yapmaya zorlamaktır. Üst seviye oyuncular için pot yüzdesi ne kadar önemliyse snooker bırakabilmek ve snooker çözebilmek de o kadar önemlidir. Oyunculardan biri herhangi bir durumda faul yaptıktan sonra, sıra rakibine geçtiğinde eğer bu oyuncu masadaki kırmızılardan herhangi birinin her iki maksimum incesini düz bir vuruş çizgisinden göremiyorsa "free ball" veya "açık top" kuralı uygulanır. Bu kurala göre masa üstündeki tüm toplar (yani renkliler) kırmızı top olarak sayılır ve oyuncu istediği topa vurabilir. Renklilerden birini kırmızı yerine pot yaparsa kırmızı topların değeri olan 1 sayı kazanır ve renkli top yerine konur. Oyunun devamı normal şekilde oynanır.
Hesaplandığında bu oyunda en fazla 147 sayı yapılabilir (fauller sayılmazsa). En çok 147 Ronnie O'Sullivan tarafından(9 kez-3'ü Crucible Tiyatrosunda olmak üzere)yapılmıştır. Steven Hendry ise, 8 kez maksimum seriye ulaşmıştır.Ronnie'nin yaptığı bu 9 seriden 5 seri en hızlı 5 maksimum seridir. Bu hızlı oyun tarzından dolayı kendisine roket Ronnie denir. Snookerın devleri(lokomotifleri) olarak bilinen oyuncular Ronnie O'Sullivan, Stephen Hendry, Paul Hunter (Kanser olmasına rağmen kemoterapi gördüğü hafta maça çıkmıştır, 2006 yılında kanserden öldü.)(Peter Ebdon), (John Higgins), (Ken Doherty), (Steve Davis(80'lerin en büyük oyuncusu))
Kuralları pek bilinmediği için Türkiye'de çok tercih edilen bir bilardo çeşidi değildir. Yabancı turistleri (özellikle de İngiliz turistleri) ağırlayan oteller snookerı tercih eder. Snooker masasının boyu 3.60, eni 1.80'dir. Dünyanın en fazla tercih edilen bilardo oyunu olmaya doğru ilerlemektedir. Yavaş yavaş Britanya dışında da oynanmaya başlanmıştır.[1][2]
3-Top (Karambol)
Cepsiz bilardoya en iyi örnekse 3-Top (Karambol bilardo) ve Üç-Bant Bilardodur. Prensip olarak bu iki oyun arasında çok az fark vardır. Bu iki oyun da aynı masada ve aynı toplarla oynanır. 3-Topta ve 3-Bantta bir bitiş sayısı seçilir örnek olarak (20) ve bu sayıya ilk ulaşan kazanır. Bu iki oyunda da bir beyaz top, bir sarı top ve bir de kırmızı top vardır. İki kişi ya da iki takım olarak oynanır. Kural olarak rakiplerden biri beyaz topa diğeri ise sarı topa vurur bu iki oyunda da kırmızı topa vurulmaz. 3-Topta sayı yapmak için vuruş yapılan topun diğer iki topa değmesi lazımdır. 3-Bantta ise sayı yapmak için vuruş topunu 3 kez banta (bir banta üç kez ya da 3 ayrı banta gibi) temas etmesi ve diğer iki topa vurmasıdır. 3-bant oyununun esası vuruşu yaparken ıstakanın çıkış noktasını dikkate alarak, topların masa içinde hangi hızda ve hangi açılarda yol alacağını hesap etmeye dayanır. Masa üstündeki nokta ya da diamond şeklindeki işaretler bu hesaplamaları yapmaya yardımcı olur. bu hesapların yapılabilmesi için farklı sayı sistemleri kullanılmaktadır. Sayı yapan kişi tekrar vurur. Faullerde karşı tarafa sayı geçmez. Herhangi bir topun masayı terk etmesi halinde faul olur. 3-Top 3-Banta göre daha kolay sayı yapılan bir oyundur.
Oyunda belirli bir seviyenin üzerine çıktıktan sonra sayıyla birlikte atış bırakmanın ve tuş engellemenin öğrenilmesi gerekir. Atış bırakmak için geometri hesabının yanı sıra oyun temposunun iyi ayarlanması gerekir.Ayrıca zor pozisyonlarda sayı almak yerine rakibe karot atmak tabir edilen vuruşlarla pozisyon vermemek düşünülebilir. Öbür türlü sayı alınamazsa rakibe sote ya da sota tabir edilen kolay vuruş bırakılması kuvvetle muhtemeldir.
Türkiye'nin en başarılı bilardocularından Avrupa Şampiyonu Semih Saygıner Türkiye'de bilardonun özellikle de 3-Bant ve Karambol bilardonun öncüsü olarak görülür. Kendisinin Dünya Şampiyonlukları ve pek çok Türkiye şampiyonluğu vardır. Dünya genelindeki diğer büyük 3 bant oyuncularını Raymond Ceulemans, Torbjörn Blomdahl, Sanchez olarak sayılabilir.
Bu oyun eskiden sadece göz kararı oynanırken büyük üstat Raymond Ceulemans'ın bulduğu diamond sistemle bir matematik hesaba dayandırılmıştır.
Turnike, ters turnike, 5 bant, viyana turnikesi, brikol, efekare, acem gibi pek çok özel vuruşu vardır.
Carom bilardonun karambol ve 3 bant dışında Bant, Artistik bilardo, 4 top gibi çeşitleri vardır.
Üç bant bilardo
3 bant bilardo üç topla oynanan bir bilardo türüdür.
Özellikleri
George Sutton 1911'de bilardo oynarken.
Dünyanın en zor ve en popüler disiplini olarak nitelendirilir. Bu bilardo disiplininde sporcunun topu en az üç bandı tamamlamasından sonra sayı oluşabilmektedir. Bilardo masası üzerindeki elmasların hesap tekniği olarak kullanıldığı bu disiplinde karot, sota, brikol, falso, sırt, kleps, amorti vuruş ve plase vuruş teknikleri kullanılır.
Bu disiplinde sporcular ya 50 sayı üzerinden maraton tabir edilen sistemde ya da 2 galibiyet ve 3 galibiyet seti olarak yarışırlar. 15 sayılık set sistemi ile turnuva düzenlenir.[1]
Bilardo ve Tarihçesi..
Ünlü fizikçi Nicola Tesla, bilardonun şimdiye kadar yapılan en güzel tanımda aynen şöyle diyor;
'' Bilardo; Satranç kombinasyonları, fizik yasaları ve insan beyni ile vücut hareketleri arasındaki gözle görülür dikkat çekici bağlantının birleşiminden oluşan algılanması belki de en güç mükemmelliğin oyunudur".
Matematik, fizik, geometri ve psikoloji dörtgeninin mükemmel bir şekilde sergilendiği, zerafet ve akıl oyunları üzerine kurgulanmış bir spordur bilardo.
Bilardo şampiyonalarını izleme fırsatını bulduysanız kültürünü gözlemleme fırsatını azda olsa yakalamışsınızdır. Sporcuların papyonlarını takarak yarıştığı, güzel sayı aldığında rakibini alkışlama nezaketinde bulunduğu, sporcular artış yaparken oyuncuların konsantresinin bozulmaması için tabiri caizse izleyenlerin nefeslerini dahi tutulduğu, saygı, hoşgörü ve hırsın muhteşem bir ahenkle sergilendiği, masa başına geçtiğinizde hiçbir atışın bir önceki ile benzer olmadığı, saç teli inceliğinde sayıların kaçtığı, çok uzun yıllarını bu sporuna adamış onlarca, yüzlerce değil binlerce insanın olduğu, zerafet, kibarlık ve akıl oyunları üzerine kurgulanmış, Türkiye’de ki en yaygın masa spordur bilardo.
Bilardo sporunda ülke olarak Dünya’da ik 3 sırada yer almaktayız. Türkiye ve Güney Kore dışında ise dünyada Almanya, Hollanda, Fransa, İsveç, Belçika ve İspanya’da bilardoda önde gelen ülkeler arasında. Şu anda Avrupa’nın en çok ilgilenilen 5 sporu arasında yer alan bilardo sporunda ülkemiz özellikle sonra beş yıldır gücünü iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Ülkemizde 1993 yılında kurulan Türkiye Bilardo Federasyonu sayesinde 23 yıldır spor olarak icra edilen Bilardo, bu süre içerisinde ülkemize defalarca Dünya ve Avrupa Şampiyonlukları kazandırmış ve İstiklal Marşımızı yurtdışında dinletmiştir.
Biraz da Bilardo Sporunun tarihçesine göz atmaya ne dersiniz? Nasıl oynanmaya başlamıştır, ilk kimler oynamıştır, ''Bilardo'' ismi nereden gelmiştir?
Bilardonun adının nereden geldiğini anlatan bir kaç söylenti vardır.
Bilardonun başlangıç tarihi ile ilgili çok kesin bulgular bulunmamaktadır. Bu konudaki en eski kayıt, düşünür Anacharsis’in M.Ö. 400’de Yunanistan’da bilârdoya benzer bir oyun gördüğünü söylemesidir. M.S. 2. yüzyılda İrlanda kralı Catkire MORE’nin öldükten sonra pirinçten yapılmış 55 top ile, aynı malzemeden yapılmış masa ve istekalar bırakmış olduğu yazılı kayıtlarda bulunmaktadır. Shakespeare’in “Anthony ve Cleopatra” adlı oyununda, Cleopatra’nın Charmian’a söylediği “Hadi, gel bilârdo oynayalım.” repliğini yazmış olması, bu dönemde bilârdonun bilinmekte olduğu anlamına gelir. Bazı yazarlar bilârdonun, Fransızca “bille” (top) kelimesinin türevi olduğunu öne sürerek Fransa’da ortaya çıktığını iddia ederler, icat edildikleri günden bu yana, her sınıftan amatör ve profesyonel oyuncunun- ilgisini çekmiş olan bilârdo oyunlarının, ilk kez 15. yy. ortalarında Fransa’da oynandığı sanılmaktadır. Ancak asıl yaygınlaşmaya başladığı dönem XVI. Louis’nin saltanat dönemidir.
1550 yıllarında Londra’da Bill KNEW adında bir emanetçi yaşıyordu. İşi pek iyi gitmediğinden kendisinin boş zamanı çoktu, canı sıkılıyordu. Bir gün aklına ülkesinin simgesi olan, kapının üstünde duran üç topla tezgahın üzerinde oynama fikri geldi. Topları oynatmak için “Yard” denilen bir çubuk kullandı (yard=0,914 m. uzunluğundaki ölçüm çubuğu). Kısa zaman sonra komşuları da oyuna katıldılar. Toplara vurdukları çubuğa “Bill’s Yard = Bill’in Yardı” adını verdiler. Buradan daha sonra bilardo oyununun ad ile fikrinin çıktığı kabul edilir.
İngiltere çıkışlı olduğunu söyleyen bazı yazarlar da, İngilterede, yerde toplar ile sopalarla oynanan Pall-Mall adlı oyundan türediğini anlatıyorlar.
Fakat Fransızlar da bilardonun bulunuşunu kendilerine mal ederler. Terimi “Billes” = Top ile “art” = Sanat sözcüklerinden türemiş olduğunu söylerler. Böylelikle bilardo “Top oynamanın sanatı” olarak kolayca dilimize çevrilebilir.
Belki de bilardo ismi, o adı taşıyıp oyunu bulan kişinin adının verilmesiyle oluşturulmuştur. Ancak bu konuda hiçbir bilgi yoktur.
Bilardonun ortaya çıkış tarihi çok eskilere kadar gitmektedir.
Bilardo ile ilgili en eski tarih, filozof Anakharsis‘in, M.Ö 400′de Yunanistan’da bilardoya benzer bir oyun gördüğünü söylemesidir. Yazılı kayıtlarda, İrlanda Kralı More‘un M.S. 2. yüz yılda ölürken pirinçten yapılmış 55 topla, ahşap malzemeden yapılmış masa ile ıstakalar bırakmış olduğu yazılı…
Shakespeare‘in, Antonius and Cleopatra adlı yapıtında, “Hadi gel bilardo oynayalım” diye bir tümce bulunması, onun dönemin de bilardo bilindiğini gösteriyor. . Bazı yerlerde ise, bu oyunun i!k kez Çin ile Hindistan’da görüldüğü yazılı. Kısacası, bilardonun kökeni net olarak bilinemiyor.
1839′da Good Year kauçuğu vulkanize ederek biçimlendiriyor. Bunun sonucunda, bilardocular 1855′te güvenilir kauçuk bantlara kavuşuyorlar. Böylece açık alan ile toprak zeminde oynanmaya başlayan, gittikçe gelişen bilye yuvarlama sanatı, şimdiki haline yakın bir biçime dönüşüyor.
llk bilardo masaları son derece zayıf olup, dayanıksızdı. Oyunculara koşul olarak öne sürülen “bir ayağın yerde olması” kuralının asıl nedeni bu dayanıksız masalardı. Böylece, zeminde kullanılan ince tahta plakalar kırılmayacak, masa zarar göremeyecekti.
Eskiden bilardo masalarının standart ölçüleri yoktu, uzunluğun geniş likten biraz fazla olması yeterliydi. Ancak, 18. yüzyılın ortalarına doğru, 2′ye 1 oranı yavaş yavaş yerleşmeye başladı. Bugün, Fransız bilardosunda kullanılan standart ölçü 152 x 305 santimetre olmakla birlikte, aynı oranda daha küçük masalar da kullanılabiliyor. “Pool” masası da genellikle 122 x 224 ya da 137,2 x 274,5 santimetre boyutlarında üretiliyor.
Bilardo masasının kalitesi 19. yüzyıl başlarında arttı. Cepsiz bilardoyu (karambol) yaygınlaştıran Fransızlar oldu. 1810 yılında yapıldığı bilinen bu tür masaların yaygınlaşması 1850 yılını buldu.
Bilardo ustaları, genellikle ahşaptan kesilmiş masif ayak ile çerçeveli, çuha kaplı mermer masalarda oynuyorlar. Bu masalar oldukça pahalı, 2 bin TL ile 103 bin TL arasında (İthal, Brunswick marka)… Bunun nedeni, hem çok kaliteli malzeme kullanılıp, birinci sınıf işçilikle üretilmesi, hem de bu masalarda ısıtılabilen, sürekli aynı ısıda tutulabilen bir düzeneğin bulunması. Bunun için arduvaz olan masa tablier’sinin altına termostatlı ısıtma sistemleri konuluyor. Böylece masanın 30C – 90C derece aralığında ısıtılması sağlanabiliyor.
Daha önceleri ısıtma bilardo masası altına bir mangal yerleştirerek sağlanmaktaydı.
llk bilardo masalarında, topların yere düşmesini engellemek için ahşap bir çerçeve bulunurdu. Çok sesi önlemek için çerçevenin iç kısmına önce içi keçeyle doldurulmuş bez yastık konuldu. 1855′te, ilk standart masanın mucidi İngiliz Thurston, ilk kez lastik bantı uyguladı. Lastik bandın icadı, modern bilardonun icadı olarak görülüyor.
8. yüzyılın sonlarına kadar bilardo, golf sopalarına benzer, bir tarafı geniş “çoban sopaları” ile oynanıyordu. Istaka dışında “mace” adı verilen, hokey sopasına benzeyen yardımcı gereçler de kullanılırdı.
Banda değerek durmakta olan toplara, bu kalın sopalarla vurmanın çok zor olması insanları ince uçlar kullanmaya, böylece de nokta (spot) vuruşları öğrenmeye itti. İnce ucun kullanılması, ıstakanın bulunuşu olarak kabul ediliyor. 1777′de yayınlanan “En Eski Kurallar” adlı kitapta, oyunculara çoban sopası ya da ıstakadan birini seçme hakkı tanınmış olması, bu tarihin ıstakanın bulunuş tarihi olarak kabul edilmesini sağlıyor.
İki parçalı ıstakaya 1829 yılında rastlanıyor. Istakaya kurşun ağırlık konulduğunu anlatan bilgiler ise 1830′ larden geliyor. Sert vuruşlar için ideal olan ıstakalar genellikle gülağacı, dişbudak ile akçaağaçtan yapılıyor.
Istakada sivri ahşap ucun topa değmesinde kaymaları önlemek için kullanılan kösele uygulaması şöyle bir öyküye dayandırılır :
Bir Fransız piyade subayı olan Monsieur MINGAUD siyasi bir suçtan ötürü hapise girdiğinde bilardo oynamasına izin veriliyordu. Istakanın ucundaki bir arızayı gidermeye çalışırken ayakkabısının köselesini kullanmıştır. Bu uğraş ilk kösele ucun icadına yol açmıştır.
Topa falso ile kleps hareketinin verilebilmesine yarayan bu icad için ise tarih 1825 olarak kabul edilmektedir.
Önceleri tahta olan bilardo topları, 16. yüzyıldan başlayarak fildişinden yapılma yoluna gidildi. Ancak oyun geliştikçe, fildişi toplar da yakınma konusu oluyordu. Yanılma payı çok az küresel dış yapı elde edilmesine karşın, ağırlık merkezinin topun geometrik merkezine denk gelme oranının düşük olması (demek ki fildişinin homojen yapıda olmaması), Amerikalı bir bilardo fabrikatörünü harekete geçirdi. Ucuz, daha hatasız top yapımı için koyduğu 10 bin dolarlık ödülü ise John Hyatt kazandi. Böylece Hyatt, 1868 yılında ilk plastik topu icat etmiş oldu.
Eskiden ıstakanın ucu, topa değince kaymaması için, alçılı duvarlara vurulurdu. Eski resimlerde görülen bilardo odasının duvarlarındaki delikler böyle bir uygulamanın kanıtıdır.
Istakanın tebeşirlenmesini sağlamak için, 1818′de bir bilardo ustası olan İngiliz John Carr, boş ilaç kutularının içini bildiğimiz yumuşak tebeşirle doldurup satmaya başladı. John Carr’a bunu, iyi bir bilardocu olan patronu John Bartley öğretmişti.
İyi bir bilârdo oyuncusu olabilmek için hem zekâ, hem de beden olarak yatkınlık gerekir. Bilârdoya yeni başlayan bir kişinin öncelikle kendi istekasına sahip olması gereklidir. Bilârdo, iyi oyuncular seyredilerek, imkân varsa bir bilârdo oyuncusundan ders alınarak ve çalışarak öğrenilebilir. Temeldeki benzerliklerine rağmen değişik kurallar içeren farklı türde bilârdo oyunları, tüm dünyada ilgiyle oynanmaktadır.
Semih Saygıner Kimdir?
Semih Saygıner (d. 12 Kasım 1964,[2] Adapazarı), profesyonel 3 bant bilardo oyuncusudur.
1994'te ilk Dünya Bilardo Şampiyonluğunu kazanan Saygıner, dünyada "Mr. Magic" (Bay Sihir) ya da "The Turkish Prince (Türk Prensi)" lakaplarıyla tanınır. Türkiye’de bilardonun federasyon haline gelmesini sağlayan kişidir. Hollanda liginde 9 yıl, Portekiz liginde 3 yıl profesyonel oyunculuk yapan Saygıner, bilardo literatürüne "Semih Saygıner Magic Shots" (Semih Saygıner'in Sihirli Vuruşları) olarak geçmiş 42 özel vuruş tekniğine sahiptir ve bu oyunun dünyadaki en önemli isimlerinden biridir.[3]
Yaşamı
Ailesi ve çocukluğu
12 Kasım 1964'te Adapazarı'nda dünyaya geldi. Babası terzi Faruk Bey, annesi Süreyya Hanım idi. 1978'de gerçekleşen bir trafik kazasında anne ve babasını kaybetti.[2] Anne ve babasının ölümünün ardından lise öğrenimini yarıda bıraktı.[2] 16 yaşında bilardo oynamaya başladı.[2]
Kariyerinin ilk yılları
17 yaşındayken arkadaşı Tezcan Şen'in ikna etmesiyle İstanbul Şampiyonası'na katıldı ve birinci oldu[2]. Bir süre ulusal sampiyonalarda Bora Karatay'ın arkasından Türkiye ikincisi oldu; ilk defa 1987'de Türkiye şampiyonluğunu elde etti. İstanbul'da bir bilardo salonu açarak yüzlerce kişiye bilardo dersi verdi.[4] 1991 German Open ve 1991 İstanbul Efes Pilsen Grand Prix dokuzuncusu ve 1992 yılında Berlin’de, dünya şampiyonu Raymond Ceulemans'ı 3-0 mağlup ettiği turnuvada dünya sekizincisi oldu.[5]
1994 - 1998
1994 yılında Saygıner, bilardonun en önemli ligi olarak bilinen Hollanda Takımlar Ligi’ne transfer oldu. 1998’de Antalya, Kemer’de yapılan Dünya Bilardo Şampiyonası’nda (3 bant) finalde Hollanda’lı Cerwin Walentijn’i yenerek 1. oldu. 2003'te Mönchengladbach, Almanya’daki Dünya Bilardo Takım Şampiyonası’nda Tayfun Taşdemir’le birlikte finalde Yunan takımını yenerek şampiyon oldu[6] Toplamda 25 defa Türkiye Grand Prix şampiyonu olan Saygıner, 3 bantta 14 kez Türkiye şampiyonu oldu. Karambolde 10 kez Türkiye şampiyonu olurken, Cadre 47/2’de ve tekbantta da birer kez Türkiye Şampiyonluğu başarısını yakaladı.
2003-2007
Çeşitli yerlerden yılın sporcusu ödülüne layık görülen Saygıner[7] , 7 Şubat 2004’te de Antwerp, Belçika’da 2003 Yılının En İyi Bilardo Oyuncusu seçildi.[1] 2006’da UMB’nin (Union Mondiale de Billard) dünya oyuncular listesinde 8. sırada bulunan oyuncu, 3 yıl boyunca Portekiz Ligi’nde FC Porto Bilardo Takımı’nın kaptanlığını yaptı. 2005'te FC Porto takımı ile Avrupa Kulüpler Şampiyonası’nda bronz madalya kazandı. 2006 Avrupa Şampiyonası'nda gümüş madalya kazanırken, aynı yıl Avrupa Kulüpler Şampiyonası'nda ikinciliğe sahip oldu.
Özel yaşamı
Semih Saygıner, 1995’te bilardo oyuncusu Aygen Berk ile evlenmiştir[8][9]. Bayanlar Türkiye Şampiyonluğu bulunan ve aynı zamanda Türkiye Bilardo Federasyonu kurucu üyesi olan Berk ile Saygıner'in evliliği bir süre sonra sona erdi. Türkiye’de bilardonun sevilmesinde ve hızla yaygınlaşmasında büyük payı bulunan Saygıner de 1996-1997 yılları arasında bilardo federasyonunun başkanlığını yürüttü.[6] Semih Saygıner 2009 yılında Arçelik'in ürettiği yeni televizyonun reklamı için kamera karşısına geçti. Saygıner, 2009 yılında ünlü İtalyan ıstaka üreticisi Longoni ile anlaşma imzalayarak maçlara Longoni ıstakaları ile çıkmayı kabul etti. Longoni firması üzerinde Semih Saygıner imzası bulunan ıstakalar üretildi.[10] 2011 yılında "Gizli Aşk" albümünü Seyhan Müzik etiketiyle piyasaya sürdü.[11][12][13][14]
Önce gelen:
Marco Zanetti UMB Dünya Üç-bant Şampiyonu
2003 Sonra gelen:
Dick Jaspers
Önce gelen:
Torbjörn Blomdahl BWA Dünya Üç-bant Şampiyonu
2003 Sonra gelen:
-
Başarıları
1994 Dünya kupası şampiyonu (Gent-Belçika)
1994 Olimpiyat meşalesi ödülü (İstanbul-Türkiye)
1994 Dünya Kupaları serisi üçüncüsü (6 ayak)
1995 Kore açık üçbant turnuvası şampiyonu (Suwon-Kore)
1995 Mersin uluslararası turnuva şampiyonu (Mersin-Türkiye)
1996 Mersin uluslararası turnuva şampiyonu (Mersin-Türkiye)
1998 Dünya kupası şampiyonu (Göynük-Türkiye)
1998 Dünya kupası ikincisi (Antwerp-Belçika)
1998 Hollanda uluslararası turnuvası şampiyonu (Zundert-Hollanda)
1999 Dünya kupası ikincisi (Las Vegas-ABD)
1999 Amerika açık üçbant turnuvası şampiyonu (San Jose-ABD)
1999 Hollanda Grand Prix şampiyonu (Barendrecht-Hollanda)
1999 Avrupa şampiyonu (Porto-Portekiz)
2000 Dünya Kupaları serisi (5 ayak) 2.si
2000 Danimarka açık üçbant turnuvası şampiyonu (Danimarka)
2000 Amerika açık üçbant turnuvası şampiyonu (Boston-ABD)
2000 Amerika açık üçbant turnuvası şampiyonu (Atlanta-ABD)
2000 Meksika açık üçbant turnuvası şampiyonu (Mexico city-Meksika)
2000 Metropol Elmas kupası şampiyonu (Antwerp-Belçika)
2000 Avrupa şampiyonası 2.si (Madrid-İspanya)
2000 Dünya kupası şampiyonu (Bogota-Kolombiya)
2000 Yunanistan açık üçbant turnuvası şampiyonu (Atina-Yunanistan)
2000 Japonya kupası şampiyonu (Tokyo-Japonya)
2001 Dünya kupası şampiyonu (Bogota-Kolombiya)
2001 Metropol Elmas kupası şampiyonu (Antwerp-Belçika)
2002 Avrupa kulüpler şampiyonu (Hollanda Ligi Vanwanrooij bilardo takımı ile) (Oporto-Portekiz)
2002 Japonya kupası şampiyonu (Tokyo-Japonya)
2003 Dünya kupası şampiyonu (Las Vegas-ABD)
2003 Dünya şampiyonu (Valladolid-İspanya)
2003 Dünya Milli Takımlar Şampiyonası Şampiyonu (Tayfun Taşdemir'le birlikte) (Almanya)
2003 Zaman gazetesi yılın sporcusu özel ödülü (İstanbul-Türkiye)
2004 Dünya Milli Takımlar Şampiyonası Şampiyonu (Tayfun Taşdemir'le birlikte) (Viersen-Almanya)
2004 Dünya kupası şampiyonu (Atina-Yunanistan)
2004 Dünya Kupaları serisi (5 ayak) 2.si
2004 Dünya'da yılın oyuncusu ödülü (Antwerp-Belçika)
2004 Süper kupa şampiyonu (Antwerp-Belçika)
2004 Milliyet gazetesi yılın sporcusu özel ödülü (İstanbul-Türkiye)
2005 Avrupa kulüpler şampiyonası Bronz Madalya (Portekiz ligi FC Porto takımı ile) (Fransa)
2005 Dünya Oyunları Bronz Madalya (Duisburg-Almanya)
2006 Avrupa Şampiyonası Gümüş Madalya
2006 Avrupa Kulüpler Şampiyonası 2.liği
2016 Millî Takımlar Dünya Şampiyonası 2.liği (Lütfi Çenet ile birlikte)
2016 Dünya 3 Bant Bilardo Şampiyonası 3.lüğü (Bordeaux-Fransa)
2018 Dünya Milli Takımlar Şampiyonası 3.lüğü (Viersen-Almanya)[15]
2018 Dünya Kupası 3.sü (Fransa)
2018 Dünya Kupası 2.si (Belçika)
2018 Dünya Şampiyonası 3.sü (Mısır)
2021 Dünya Şampiyonası Şampiyonu (Mısır)
2023 Dünya Milli Takımlar Şampiyonası Şampiyonu (Tayfun Taşdemir ile birlikte) (Viersen-Almanya)
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
FOCUS dergisi - Aralık 1995 sayısı
Fizikte Aynalar Konu Anlatımı
Ayna, ışığın %100'e yakın bir kısmını düzgün olarak yansıtan cilalı yüzeydir.
Metal yüzeylerin parlatılmasıyla ilk ayna elde edilmiştir. Daha sonra ise, cam levhaların bir yüzeyi cıva amalgamları ile kaplanarak ayna elde edilmiştir. Günümüzde ise genellikle cam levhaların bir yüzü, ince bir gümüş tabakası ile sırlanarak elde edilir. Bazen gümüş yerine alüminyum, altın, hatta platin dahi kullanılır. Alüminyum sırlı aynalar, dalga boyu 0,4 mikrondan küçük olan morötesi ışınları da yansıtırlar. Aynalar düz, küresel ve parabolik diye ayrılırlar, küresel aynalar da çukur ve tümsek ayna olarak iki çeşittir. İlk ayna, metal yüzeylerin iyi bir şekilde parlatılmasıyla oluşturulmuştur.
Bir başka ayna çeşidi de, ışığın %100'den daha azını düzgün olarak yansıtan ve arka planı da gösteren, camera lucidada kullanılan, hayalet gösterme, ve diğer bazı sihirbaz gösterilerinde kullanılan yarı geçirgen aynalardır.
Tarihi ve yapım tekniği
Ayna ve vazo
Yüzyıllar önce (17. yüzyıla kadar) yüzeyi iyice parlatılmış düz metal levhalardan yapılan aynalar, daha sonra yerini bir yüzü çok ince bir metal katmanıyla kaplanmış cam levhalara bıraktı. Sır adı verilen bu metal kaplama, aynanın ışığı yansıtarak görüntü vermesini sağlar. Kolayca şekil verilip cilalanabilmeleri, böylelikle pürüzsüz hâle getirilebilmeleri ve dayanıklı olmaları sebebiyle metaller, ayna yapımında çok eskiden beri kullanılırdı. Milattan önceki zamanlarda Mısırlılar, Etrüskler, Yunanlar ve Romalıların bronz el aynaları kullandığı bilinmektedir. Daha değerli olanları ise gümüşten yapılırdı. Çok eskiden metalle kaplanmış cam aynaların kullanıldığına dair kayıtlara da rastlanmaktadır. Fakat bu yöntem o zamanlar yaygınlaşmamıştı.
Günümüzden yalnızca üç yüzyıl öncesine kadar Venedik Cumhuriyeti, Avrupa'da cam eşya ve özellikle de ayna yapımının sırrına sahip tek ülkeydi. Venedikliler bu sırrı büyük ihtimamla saklıyordu. Ayna ve cam eşya fabrikalarını Murano adasında kurmuş ve bu adaya camcı ustalarından başkasının girmesine de izin vermemişlerdi. Bu sırrı Fransızlar, adadan zorla kaçırdıkları dört usta sayesinde öğrendi ve bundan sonra ayna yapımı bir giz olmaktan çıkmaya başladı.
Ayna yapımında Venediklilerin kullandığı yöntem özetle şöyleydi: İnce bir kalay yaprak düz bir şekilde yayılır, üstü cıva ile kaplanır. Cıvanın fazlası sıkıştırılarak alındıktan sonra üstüne bir kâğıt ve onun da üstüne bir cam levha konur. Bundan sonra aradaki kâğıdın yavaşça çekilip alınır. Bu sırada kalay ve cıva bir amalgam oluşturarak camın alt yüzeyini kaplar. Son basamak olarak camın arkasına sırı koruyacak bir sırt geçirilir.
Venediklilerin kullandığı yöntem, 19. yüzyılda yerini yeni bir yönteme bırakmıştır. Alman kimyacı Justus von Liebig (1803-1873), camın üzerine bir çözeltiyle gümüş kaplama yöntemini bulmuş, bu yöntem günümüzde bile günlük amaçlar için kullanılan aynaların üretiminde uygulanmaya başlanmıştır. Yumuşak gümüş tabakasının çizilmemesi için bakır sülfat gibi maddelerle kaplama ve boyama işlemleri yapılmaktadır.
Bilimsel çalışmalarda kullanılan aynalarda ise, camın ışığın bir bölümünü absorbasyonunu önlemek amacıyla ön yüzler de gümüşlenir.
Ayna çeşitleri
Temel olarak üçe ayrılır.
Düz aynalar
Ana madde: Düzlem ayna
Yansıtıcı yüzeyi düz olan aynalardır. Cisimlerin aynada oluşan görünümleri cisimlerden çıkarak aynada yansıyan ışınların uzantılarının kesiştiği yerde oluşur. Bu şekilde oluşan görüntülere zahirî veya sanal görüntü denir. Yansıyan ışınların kendilerinin kesişimiyle oluşan görüntülere ise gerçek görüntü denir.
Küresel aynalar
Ana madde: Küresel ayna
Küresel aynalar da kendi içinde ikiye ayrılır. Çukur ayna ve tümsek ayna
Çukur ayna veya içbükey ayna: Çukur aynada merkezin dış tarafındaki bir cismin görüntüsü, merkez ile odak arasında cisimden küçük, ters ve gerçek bir görüntüdür. Cisim merkezdeyken görüntüsü de merkezde ters, gerçek ve boyu cismin boyuna eşittir. Cisim merkezle odak arasındayken görüntü merkezin dışında ters, gerçek ve cisimden büyüktür. Cisim odak ile ayna arasında ise görüntüsü aynanın arkasında düz, zahirî ve cisimden büyüktür.
Tümsek ayna veya dışbükey ayna: Aynanın yansıtıcı yüzeyi tümsek olduğundan bu ismi alır. Tümsek aynanın önünde bulunan bir cismin görüntüsü ise daima odak ile ayna arasında, cisimden küçük, düz ve zahirîdir. Cisim, aynanın tepe noktasına geldiği zaman görüntünün boyu, cismin boyuna eşit olur. Tümsek ayna, cisimlerin görüntülerini küçültebilme ve gelen paralel ışınları dağıtma özelliğine sahiptir.
Parabolik aynalar
İtalyan matematikçi Ghetaldi tarafından incelenmiştir. Parabolik aynalar özel bir şekle sahip olup, enerji yakalayıp bu enerjinin tek bir noktaya odaklanması için tasarlanmış bir cisim olmakla birlikte odak noktasından dışa doğru enerji dağıtarak çalışabilir. Fenerlerde ve otomobil farlarında geri yansıtıcı olarak da kullanılabilir.
Parabolik aynalar düşük genleşmeye sahip cam ve pyrex maddelerinden yapılır. Görüntünün daha net olması için ince olarak tasarlanır.
17. yüzyılda Isaac Newton'un yansıtan teleskobu ile ilk defa parabolik ayna kullanıldı.
Dünya Olimpiyatları'nda olimpiyat meşalesi, Güneş ışığından dev parabolik aynalarla tutuşturulmaktadır.
Halk kültüründe ayna
Halk ağzında pek çok yörede aynaya göz kelimesinden türetilmiş olan gözgü adı verilir. Gözgeç, güzgü, közgeç, közgö, közgü, küzgü de denir. Aynalar halk inancının dikkatini çekmiş cisimler olup farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu Dünya ile Öteki arasındaki sınırı sembolize eder. Ruhlar âlemine açılan bir pencere gibi algılanır. Şaman, aynaya bakarak gelecekten haber verir veya kendi ruhunu görebilir. Gözle görünmeyen varlıkları gösterir. Erlik Han, yanında bir ayna gezdirir ve buna baktığında insanların işledikleri tüm günahları görür. Gece aynaya bakmak, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle hoş karşılanmaz. Ayna yere bırakıldığında bir denize dönüşür. Tarak da yere bırakıldığında bir ormana dönüşür. Bazı şamanların anormal güçleri olan aynaları vardır. Öbür Dünya'da zirveleri gökyüzüne değen iki dağın arasında bulunan bir sandıkta duran ve bütün Dünya'yı gösteren bir ayna vardır. Gömülen cenazelerin üzerine ters bir ayna bırakmak eski bir Türk geleneği olup bu geleneği Anadolu’da uygulamaya devam eden yöreler vardır. Görme fiili ve görüntülerin Türk kültüründe farklı bir önemi vardır. Görüntü gerçeğin en önemli parçası kabul edilir. Bu nedenle geriye dönüp bakma yasağı (arkaya bakma yasağı) veya kimseye bakmama yasağı şeklinde efsane motifleri vardır. İmtihandan geçen kahraman, bu yasağa uymazsa taşa dönüşür, taş kesilir. Geriye dönüldüğünde tıpkı aynada olduğu gibi bir yansıma idrakiyle ruhlar âlemine olumsuz bir yöneliş gerçekleşir. Çuvaşçdaki Çuvaşça: teker/Çuvaşça: tevger ile Macarcadaki Macarca: tükör kelimeleri arasında bulunan bağlantı ilginçtir. Masallarda sihirli aynalar gelecekten haber verir, uzak yerleri gösterir, insanlarla konuşur.
Konu: Aynalar ve Görüntü Özellikleri
Arka yüzeyi parlatılmış camlara ayna denir.
Camların arkası gümüş veya alüminyum içeren bileşikler ile kaplanarak ayna elde edilir.
Parlak ve düzgün yüzeylerde ayna görevi görmektedir.
Aynalar üzerine düşen ışığın tamamını yansıtır.
Işığı yansıtma özelliğinden dolayı cisimler aynada görülebilir.
Üç çeşit ayna vardır.
A- Düzlem Ayna (Düz Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi düzdür.
Aynaya gönderilen paralel ışığı yine paralel olarak yansıtır.
Durgun su, düzgün alüminyum folyo düz ayna görevi görmektedir.
Görüntü Özellikleri
1. Görüntü aynanın içinde oluşur. Görüntü sanal (zahiri) dir.
2. Düzdür. Bakan kişinin görüntüsü ters değildir. (Ayaklar yukarıda baş aşağıda değildir. )
3. Simetriktir. Sağ elimizi kaldırdığımızda, görüntüde sol el kalkar.
4. Cisimle görüntünün boyu eşittir.
5. Görüntünün aynaya uzaklığı ile cismin aynaya uzaklığı eşittir.
6. Cisim aynaya hangi sürat ile yaklaşıyorsa, görüntü de aynaya aynı süratle yaklaşır.
7. Birbirine paralel iki ayna arasında sonsuz görüntü oluşur.
Aynalarda oluşan görüntü simetrik olduğu için ambulans ve itfaiye araçlarının önüne yazılar simetrik olarak yazılır.
Düz Aynanın Kullanım Alanları
Evde, mağazalarda, kuaförde, araç içi dikiz aynasında düzlem ayna kullanılır.
Binaların dış cephelerinde aynalar yerleştirilerek içeri ışığın girmesi engellenir. Böylece binanın ısınması engellenir.
Tepegözde, periskop gibi araçlarda düzlem ayna kullanılır.
B- Çukur Ayna (İçbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin iç yüzü gibi olan aynalardır.
Odak Noktası
F (focus) harfi ile gösterilir.
Merkez noktası ile aynanın arasındaki mesafenin yarısıdır (Ortasıdır).
Asal Eksen
Aynanın tam ortasından geçer.
Üzerinde odak noktası bulunur.
Çukur aynaya gönderilen paralel ışık, yansıdıktan sonra Odak noktasında toplanır.
Odak noktası aynanın önündedir.
Çukur Aynada Görüntü Özellikleri
Cismin aynaya olan mesafesine göre görüntü özellikleri değişir.
1. Cisim odak noktası ve ayna arasında ise
Görüntü cisme göre düzdür.
Görüntünün boyu cismin boyundan büyüktür.
Görüntü aynanın arkasında oluşur. (sanaldır)
Simetrik değildir. (Büyüklükleri farklı)
2. Cisim odak noktadan uzakta ise
Görüntü cisme göre terstir.
Görüntünün boyu cismin boyundan büyük, küçük veya eşit olabilir.
Görüntü gerçektir.
Çukur aynanın görüntü özellikleri hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayınız.
Çukur Aynanın Kullanım Alanları
Kaşığın iç yüzeyi, el feneri, ışıldak, araba farı, dişçi aynası, tavan aydınlatmaları, elektrik sobası, makyaj aynası, deniz feneri, ışık mikroskobu, güneş ocağı, teleskopta ve kahkaha aynası çukur aynanın kullanıldığı yerlerdir.
Çukur aynalar genellikle ince işçilikte görüntünün büyütülmesini sağlamak amacı ile kullanılır.
C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.
C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.
Tümsek Aynanın Görüntü Özellikleri
Tümsek aynada görüntü düzdür.
Oluşan görüntü cisimden küçüktür.
Görüntü sanaldır ve simetrik değildir. (Görüntü cisimle aynı boyda olmaz.)
Cisim aynaya yaklaştıkça görüntüsü büyür, fakat cismin boyuna eşit olmaz.
Tümsek aynalar daha geniş alanların görüntülenmesi amacı ile kullanılır.
Tümsek Aynanın Kullanım alanları
1. Araçlarda dikiz aynası olarak kullanılır. Tümsek ayna sayesinde aracın arkasında geniş bir alan görülebilir.
2. Mağazalarda güvenlik aynası olarak kullanılır.
3. Yollarda önü kapalı keskin virajlarda karşıdan gelen aracı görmek için kullanılır.
4. Araç altı arama aynası olarak kullanılır. Araçların altında yabancı madde olup olmadığını kontrol etmeyi sağlar.
Tümsek aynalar ayrıca kaşığın dış yüzeyinde, kahkaha aynalarında da vardır.
Not:
Çukur ve tümsek aynalara küresel aynalar denir.
Bütün aynalar da yansıma kuralına uyulur.
Küresel aynalar da dağınık yansıma gerçekleşir.
Küresel aynalarda görüntü simetrik değildir.
Ayna, ışığın %100'e yakın bir kısmını düzgün olarak yansıtan cilalı yüzeydir.
Metal yüzeylerin parlatılmasıyla ilk ayna elde edilmiştir. Daha sonra ise, cam levhaların bir yüzeyi cıva amalgamları ile kaplanarak ayna elde edilmiştir. Günümüzde ise genellikle cam levhaların bir yüzü, ince bir gümüş tabakası ile sırlanarak elde edilir. Bazen gümüş yerine alüminyum, altın, hatta platin dahi kullanılır. Alüminyum sırlı aynalar, dalga boyu 0,4 mikrondan küçük olan morötesi ışınları da yansıtırlar. Aynalar düz, küresel ve parabolik diye ayrılırlar, küresel aynalar da çukur ve tümsek ayna olarak iki çeşittir. İlk ayna, metal yüzeylerin iyi bir şekilde parlatılmasıyla oluşturulmuştur.
Bir başka ayna çeşidi de, ışığın %100'den daha azını düzgün olarak yansıtan ve arka planı da gösteren, camera lucidada kullanılan, hayalet gösterme, ve diğer bazı sihirbaz gösterilerinde kullanılan yarı geçirgen aynalardır.
Tarihi ve yapım tekniği
Ayna ve vazo
Yüzyıllar önce (17. yüzyıla kadar) yüzeyi iyice parlatılmış düz metal levhalardan yapılan aynalar, daha sonra yerini bir yüzü çok ince bir metal katmanıyla kaplanmış cam levhalara bıraktı. Sır adı verilen bu metal kaplama, aynanın ışığı yansıtarak görüntü vermesini sağlar. Kolayca şekil verilip cilalanabilmeleri, böylelikle pürüzsüz hâle getirilebilmeleri ve dayanıklı olmaları sebebiyle metaller, ayna yapımında çok eskiden beri kullanılırdı. Milattan önceki zamanlarda Mısırlılar, Etrüskler, Yunanlar ve Romalıların bronz el aynaları kullandığı bilinmektedir. Daha değerli olanları ise gümüşten yapılırdı. Çok eskiden metalle kaplanmış cam aynaların kullanıldığına dair kayıtlara da rastlanmaktadır. Fakat bu yöntem o zamanlar yaygınlaşmamıştı.
Günümüzden yalnızca üç yüzyıl öncesine kadar Venedik Cumhuriyeti, Avrupa'da cam eşya ve özellikle de ayna yapımının sırrına sahip tek ülkeydi. Venedikliler bu sırrı büyük ihtimamla saklıyordu. Ayna ve cam eşya fabrikalarını Murano adasında kurmuş ve bu adaya camcı ustalarından başkasının girmesine de izin vermemişlerdi. Bu sırrı Fransızlar, adadan zorla kaçırdıkları dört usta sayesinde öğrendi ve bundan sonra ayna yapımı bir giz olmaktan çıkmaya başladı.
Ayna yapımında Venediklilerin kullandığı yöntem özetle şöyleydi: İnce bir kalay yaprak düz bir şekilde yayılır, üstü cıva ile kaplanır. Cıvanın fazlası sıkıştırılarak alındıktan sonra üstüne bir kâğıt ve onun da üstüne bir cam levha konur. Bundan sonra aradaki kâğıdın yavaşça çekilip alınır. Bu sırada kalay ve cıva bir amalgam oluşturarak camın alt yüzeyini kaplar. Son basamak olarak camın arkasına sırı koruyacak bir sırt geçirilir.
Venediklilerin kullandığı yöntem, 19. yüzyılda yerini yeni bir yönteme bırakmıştır. Alman kimyacı Justus von Liebig (1803-1873), camın üzerine bir çözeltiyle gümüş kaplama yöntemini bulmuş, bu yöntem günümüzde bile günlük amaçlar için kullanılan aynaların üretiminde uygulanmaya başlanmıştır. Yumuşak gümüş tabakasının çizilmemesi için bakır sülfat gibi maddelerle kaplama ve boyama işlemleri yapılmaktadır.
Bilimsel çalışmalarda kullanılan aynalarda ise, camın ışığın bir bölümünü absorbasyonunu önlemek amacıyla ön yüzler de gümüşlenir.
Ayna çeşitleri
Temel olarak üçe ayrılır.
Düz aynalar
Ana madde: Düzlem ayna
Yansıtıcı yüzeyi düz olan aynalardır. Cisimlerin aynada oluşan görünümleri cisimlerden çıkarak aynada yansıyan ışınların uzantılarının kesiştiği yerde oluşur. Bu şekilde oluşan görüntülere zahirî veya sanal görüntü denir. Yansıyan ışınların kendilerinin kesişimiyle oluşan görüntülere ise gerçek görüntü denir.
Küresel aynalar
Ana madde: Küresel ayna
Küresel aynalar da kendi içinde ikiye ayrılır. Çukur ayna ve tümsek ayna
Çukur ayna veya içbükey ayna: Çukur aynada merkezin dış tarafındaki bir cismin görüntüsü, merkez ile odak arasında cisimden küçük, ters ve gerçek bir görüntüdür. Cisim merkezdeyken görüntüsü de merkezde ters, gerçek ve boyu cismin boyuna eşittir. Cisim merkezle odak arasındayken görüntü merkezin dışında ters, gerçek ve cisimden büyüktür. Cisim odak ile ayna arasında ise görüntüsü aynanın arkasında düz, zahirî ve cisimden büyüktür.
Tümsek ayna veya dışbükey ayna: Aynanın yansıtıcı yüzeyi tümsek olduğundan bu ismi alır. Tümsek aynanın önünde bulunan bir cismin görüntüsü ise daima odak ile ayna arasında, cisimden küçük, düz ve zahirîdir. Cisim, aynanın tepe noktasına geldiği zaman görüntünün boyu, cismin boyuna eşit olur. Tümsek ayna, cisimlerin görüntülerini küçültebilme ve gelen paralel ışınları dağıtma özelliğine sahiptir.
Parabolik aynalar
İtalyan matematikçi Ghetaldi tarafından incelenmiştir. Parabolik aynalar özel bir şekle sahip olup, enerji yakalayıp bu enerjinin tek bir noktaya odaklanması için tasarlanmış bir cisim olmakla birlikte odak noktasından dışa doğru enerji dağıtarak çalışabilir. Fenerlerde ve otomobil farlarında geri yansıtıcı olarak da kullanılabilir.
Parabolik aynalar düşük genleşmeye sahip cam ve pyrex maddelerinden yapılır. Görüntünün daha net olması için ince olarak tasarlanır.
17. yüzyılda Isaac Newton'un yansıtan teleskobu ile ilk defa parabolik ayna kullanıldı.
Dünya Olimpiyatları'nda olimpiyat meşalesi, Güneş ışığından dev parabolik aynalarla tutuşturulmaktadır.
Halk kültüründe ayna
Halk ağzında pek çok yörede aynaya göz kelimesinden türetilmiş olan gözgü adı verilir. Gözgeç, güzgü, közgeç, közgö, közgü, küzgü de denir. Aynalar halk inancının dikkatini çekmiş cisimler olup farklı anlamlar yüklenmiştir. Bu Dünya ile Öteki arasındaki sınırı sembolize eder. Ruhlar âlemine açılan bir pencere gibi algılanır. Şaman, aynaya bakarak gelecekten haber verir veya kendi ruhunu görebilir. Gözle görünmeyen varlıkları gösterir. Erlik Han, yanında bir ayna gezdirir ve buna baktığında insanların işledikleri tüm günahları görür. Gece aynaya bakmak, uğursuzluk getireceği düşüncesiyle hoş karşılanmaz. Ayna yere bırakıldığında bir denize dönüşür. Tarak da yere bırakıldığında bir ormana dönüşür. Bazı şamanların anormal güçleri olan aynaları vardır. Öbür Dünya'da zirveleri gökyüzüne değen iki dağın arasında bulunan bir sandıkta duran ve bütün Dünya'yı gösteren bir ayna vardır. Gömülen cenazelerin üzerine ters bir ayna bırakmak eski bir Türk geleneği olup bu geleneği Anadolu’da uygulamaya devam eden yöreler vardır. Görme fiili ve görüntülerin Türk kültüründe farklı bir önemi vardır. Görüntü gerçeğin en önemli parçası kabul edilir. Bu nedenle geriye dönüp bakma yasağı (arkaya bakma yasağı) veya kimseye bakmama yasağı şeklinde efsane motifleri vardır. İmtihandan geçen kahraman, bu yasağa uymazsa taşa dönüşür, taş kesilir. Geriye dönüldüğünde tıpkı aynada olduğu gibi bir yansıma idrakiyle ruhlar âlemine olumsuz bir yöneliş gerçekleşir. Çuvaşçdaki Çuvaşça: teker/Çuvaşça: tevger ile Macarcadaki Macarca: tükör kelimeleri arasında bulunan bağlantı ilginçtir. Masallarda sihirli aynalar gelecekten haber verir, uzak yerleri gösterir, insanlarla konuşur.
Konu: Aynalar ve Görüntü Özellikleri
Arka yüzeyi parlatılmış camlara ayna denir.
Camların arkası gümüş veya alüminyum içeren bileşikler ile kaplanarak ayna elde edilir.
Parlak ve düzgün yüzeylerde ayna görevi görmektedir.
Aynalar üzerine düşen ışığın tamamını yansıtır.
Işığı yansıtma özelliğinden dolayı cisimler aynada görülebilir.
Üç çeşit ayna vardır.
A- Düzlem Ayna (Düz Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi düzdür.
Aynaya gönderilen paralel ışığı yine paralel olarak yansıtır.
Durgun su, düzgün alüminyum folyo düz ayna görevi görmektedir.
Görüntü Özellikleri
1. Görüntü aynanın içinde oluşur. Görüntü sanal (zahiri) dir.
2. Düzdür. Bakan kişinin görüntüsü ters değildir. (Ayaklar yukarıda baş aşağıda değildir. )
3. Simetriktir. Sağ elimizi kaldırdığımızda, görüntüde sol el kalkar.
4. Cisimle görüntünün boyu eşittir.
5. Görüntünün aynaya uzaklığı ile cismin aynaya uzaklığı eşittir.
6. Cisim aynaya hangi sürat ile yaklaşıyorsa, görüntü de aynaya aynı süratle yaklaşır.
7. Birbirine paralel iki ayna arasında sonsuz görüntü oluşur.
Aynalarda oluşan görüntü simetrik olduğu için ambulans ve itfaiye araçlarının önüne yazılar simetrik olarak yazılır.
Düz Aynanın Kullanım Alanları
Evde, mağazalarda, kuaförde, araç içi dikiz aynasında düzlem ayna kullanılır.
Binaların dış cephelerinde aynalar yerleştirilerek içeri ışığın girmesi engellenir. Böylece binanın ısınması engellenir.
Tepegözde, periskop gibi araçlarda düzlem ayna kullanılır.
B- Çukur Ayna (İçbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin iç yüzü gibi olan aynalardır.
Odak Noktası
F (focus) harfi ile gösterilir.
Merkez noktası ile aynanın arasındaki mesafenin yarısıdır (Ortasıdır).
Asal Eksen
Aynanın tam ortasından geçer.
Üzerinde odak noktası bulunur.
Çukur aynaya gönderilen paralel ışık, yansıdıktan sonra Odak noktasında toplanır.
Odak noktası aynanın önündedir.
Çukur Aynada Görüntü Özellikleri
Cismin aynaya olan mesafesine göre görüntü özellikleri değişir.
1. Cisim odak noktası ve ayna arasında ise
Görüntü cisme göre düzdür.
Görüntünün boyu cismin boyundan büyüktür.
Görüntü aynanın arkasında oluşur. (sanaldır)
Simetrik değildir. (Büyüklükleri farklı)
2. Cisim odak noktadan uzakta ise
Görüntü cisme göre terstir.
Görüntünün boyu cismin boyundan büyük, küçük veya eşit olabilir.
Görüntü gerçektir.
Çukur aynanın görüntü özellikleri hakkında daha fazla bilgi almak için tıklayınız.
Çukur Aynanın Kullanım Alanları
Kaşığın iç yüzeyi, el feneri, ışıldak, araba farı, dişçi aynası, tavan aydınlatmaları, elektrik sobası, makyaj aynası, deniz feneri, ışık mikroskobu, güneş ocağı, teleskopta ve kahkaha aynası çukur aynanın kullanıldığı yerlerdir.
Çukur aynalar genellikle ince işçilikte görüntünün büyütülmesini sağlamak amacı ile kullanılır.
C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.
C- Tümsek Ayna (Dışbükey Ayna)
Yansıtıcı yüzeyi kürenin dış yüzeyidir. Aynaya gönderilen paralel bir noktadan çıkıyormuş gibi dağılarak yansır. Bu nokta odak noktasıdır.
Tümsek Aynanın Görüntü Özellikleri
Tümsek aynada görüntü düzdür.
Oluşan görüntü cisimden küçüktür.
Görüntü sanaldır ve simetrik değildir. (Görüntü cisimle aynı boyda olmaz.)
Cisim aynaya yaklaştıkça görüntüsü büyür, fakat cismin boyuna eşit olmaz.
Tümsek aynalar daha geniş alanların görüntülenmesi amacı ile kullanılır.
Tümsek Aynanın Kullanım alanları
1. Araçlarda dikiz aynası olarak kullanılır. Tümsek ayna sayesinde aracın arkasında geniş bir alan görülebilir.
2. Mağazalarda güvenlik aynası olarak kullanılır.
3. Yollarda önü kapalı keskin virajlarda karşıdan gelen aracı görmek için kullanılır.
4. Araç altı arama aynası olarak kullanılır. Araçların altında yabancı madde olup olmadığını kontrol etmeyi sağlar.
Tümsek aynalar ayrıca kaşığın dış yüzeyinde, kahkaha aynalarında da vardır.
Not:
Çukur ve tümsek aynalara küresel aynalar denir.
Bütün aynalar da yansıma kuralına uyulur.
Küresel aynalar da dağınık yansıma gerçekleşir.
Küresel aynalarda görüntü simetrik değildir.
Nisbet Nedir? Nakşilikte Nisbet Nedir?
İmam Rabbanî hazretleri müritlerine yazdığı mektuplarında Nakşîliğin esasları hakkında detaylı bilgiler verir. Zaman zaman Nakşîliğin diğer sufi metotlara üstünlüğünü de ele alan bu mektuplar, Nakşîliğin tanınması için çok önemlidir. Zira İmam hem ilmî hem de tasavvufî tecrübesi ile bu konuda muktedir bir şahsiyettir. Ayrıca o Nakşîler arasında sıkça geçen ve mânâsı çok açık olmayan bazı kavram ve sözleri de açıklar. Bu kavramlar arasında nisbet kelimesi önemli bir konudur. Nakşilikte nisbet; Hakk ile sâlik arasındaki sevgi ve alâkaya verilen isimdir. Hâce Ammek adlı bir yakınına yazdığı mektupta İmam, Nakşî nisbetini şöyle anlatır:
Muhterem Oğlum! Bu yüce silsilenin büyükleri (k.s) buyuruyorlar ki; Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir. Burada anlatılan nisbet tabiri ile huzur ve şuur kastedilmektedir. Bu büyüklere göre makbul olan huzur; kendisinde gaiplik hali olmayan huzurdur. Böyle devamlı olan huzura ise (Yâd Dâşt) demişlerdir. Bu büyüklerin nisbeti, yâd dâşt olmaktadır.
İmam’ın sözlerinden anlaşıldığına göre onun Hakk ile özel bağ olarak tabir edebileceğimiz nisbet kelimesini en iyi anlatan Nakşî prensibi Yâd Daşt kavramıdır. Nakşî nisbetinin üstünlüğü bu kavramda aranmalıdır ona göre:
Bu fakirin anladığına göre, yâd dâşt’ın tafsilatı şudur: Allah Teâlâ’nın isimleri, sıfatları fiilleri ve itibârları düşünülmeksizin, yalnız Zât-ı ilâhînin zuhûr etmesine yani kalbe, ruha görünmesine “Tecellî-i Zât” denir. Bu tecelliye; Tecellî-i Berkî, şimşek tecellisi demişlerdir. Yani, şü’ûn ve itibâr perdelerinin aradan kalkmasıyla zâtın görünmesi, şimşek çakar gibi bir an gelip geçer. Sonra bu perdeler hemen araya girerek örtülür. Böyle olunca, gaybsız, devamlı huzur düşünülemez. Bilakis huzur bir anlık olup gaybet hali sürekli olmakta ve sufinin çoğu vaktini işgal etmektedir. İşte Nakşî büyükleri böyle olan nisbete kıymet vermemiştir.
İmam’a göre Nakşîlikte muteber olmayan bu tür berkî tecellîyi diğer tarikatlar sonun sonu yani en üstün mertebe olarak görürler. Nakşî büyükleri ise aksine bununla yetinmezler ve daimi tecelliyi terviç ederler. Onlara göre söz konusu huzur hali devamlı olup asla perdelenme olmaz; isim, sıfat, şuun itibarlarının perdesi olmaksızın Hakk Teala devamlı tecelli ederse gaybetsiz huzur gerçekleşir. Bu durum Nakşî meşayihini diğer tarikatların şeyhlerinden ayırıcı bir özelliktir. İmam bu durumun o dönemde fazla bilinmediğini hatta Nakşî silsilesinde olan bazı kimselerin bile bunu unuttuğunu söyler:
Bu yüksek nisbet, öyle garip oldu ki, bu silsilenin erbabına durumu anlatsam çoğunun bunu inkâr etmesi muhtemeldir. Şimdi, bu büyüklerin yolunda bulunanlara göre nisbet demek, Allah Teâlâ’nın huzuru ve anlaşılamayacak bir şühûdudur ve cihetsiz olarak Ona teveccüh etmektedir. Yukarıda olmak hayale gelirse de, cihetsizdir ve görünüşte devamlıdır. Bu nisbet yalnız cezbe makamında hâsıl olur. Böyle nisbetin başka tarikatlardaki nisbetlerden yüksek bir tarafı yoktur. Hâlbuki yukarıda bildirdiğimiz Yâd dâşt, cezbe tamamlandıktan ve sülûk makamları aşıldıktan sonra hâsıl olur. Bunun derecesinin yüksekliğini bilmeyen kimse yoktur. Eğer gizli kalmışsa, elde edilememesindendir. Bir kimse haset ederek inanmazsa ve aşağı bir kimse kendi kusurundan dolayı inat ederse ona bir diyeceğimiz yoktur. (27. Mektup)
İmam’a göre bu nisbeti yani mânevi hali elde etmek için halis bir niyetle mürşidin sohbetinde bulunmak gerekir. Bu nisbeti söz veya yazı ile açıklamak mümkün değildir. Zira nisbet ancak hal transferi ile elde edilebilir, tecrübe edilmeden anlaşılamaz. Zira her makamın kendine has bilgi, vecd ve halleri vardır. Bir makamda zikir ve teveccüh uygun iken diğer bir makamda Kur’an okumak ve namaz kılmak münasip olur. Bazı makamlar sadece cezbe yoluna mahsustur, bazıları da seyr u süluka özgüdür. Bazı makamlar ise her ikisiyle yani süluk ve cezbe ile iç içedir. Makam vardır ki her ikisinden de uzaktır, yani ne cezbeyle ne de süluk ile bir alâkası vardır. İşte en yüksek makam bu olup Allah Resulü’nün sahabesi bu makamla insanlar arasında mümtaz bir yer kazanmıştır. İmam’a göre Ashab-ı Kirâm tasavvufi metotların üstünde bir yer alır, onlar cezbe ve süluka girmeden sırf Hazret-i Peygamberi görmenin şerefi ile en üstün kemâlâta ermişlerdir. Başka bir deyişle onların nisbeti bütün tasavvufi nisbetlerin üstündedir. (32. Mektup)
İmama göre tasavvufî nisbetlerde de asıl olan ilerlemedir. Bir önceki şeyhe göre sonra gelen zamanına uygun içtihatlar yapabilir, değişik uygulamalarla nisbeti zenginleştirip güçlendirebilir. İmam geçmişin aşırı şekilde idealleştirilerek değişime ve gelişime kapalı bir tasavvuf anlayışı sergilemesini kabul etmez ve bu konuda halifelerini uyarır:
Mektubunuzda Şeyhimizin nisbetlerinin hala devam ettiğini, ne kadar zaman geçerse geçsin bu nisbette artma ve azalma olmayacağını yazmışsınız. Ey saygıdeğer kardeşim! Bir sanatın kemale ermesi ancak fikirlerin ve düşüncelerin birbirine eklenmesi ile olur. Öyle değil mi? Sibeveyh’in kurduğu Nahiv ilmi sonradan gelen nahivcilerin katkılarıyla onlarca kat gelişmiştir. Aslında bir ilmin çoğalmadan aynı kalması noksanlık olur. Nitekim Bahauddin Nakşibend hazretlerinin zamanında bulunan nisbet, Abduhâlik Gucdüvani Hazretlerinin zamanında yoktur. Her zaman da böyle olmuştur. Bundan başka, kıymetli hocamız Bâkî-billah hazretleri, bu nisbeti daha da olgunlaştırmak istiyordu. Eğer daha yaşasaydı, Allah Teâlâ’nın iradesi ile, bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir.
İmam Rabbanî hazretleri bu sözleri ile durağan bir tasavvufu değil de, aksine zaman ve zeminin şartlarına uygun bir tasavvufi terbiyeyi savunmaktadır. Bu açıdan bir mürşidin vefatı ile onun yerine irşad ile vazifelenen mürşid arasındaki terbiye metotlarındaki farklılık normal, hatta gereklidir. Eğer böyle olmasaydı tasavvuf bir araç değil amaç olur, ruhbanlıkta olduğu gibi hiçbir şekilde değişmediği için insanlığa rehberlik edemezdi.
Bu sebeple özellikle sâlikler, mürşid değişikliğinde önceki dönemleri aşırı idealize ederek değişime kapalı olmamalı, hayattaki mürşidin tavsiyelerine can u gönülden kulak verme konusunda ihmal göstermemelidirler.
Arapça’da nisbet sözcüğü iki kişi arasındaki yakınlık ya da bağlılık anlamına gelir. Sufi terminolojisinde ise Allah ile insanlar arasında gelişen yakınlık demektir. Sufizm’in özüne göre bir insan bir nitelik ya da erdemi o kadar geliştirmeli ki tüm varlığına yayılabilsin.
Böylesine bir nitelik kişinin varlığının esas özelliğini oluşturduğu zaman, manevi yakınlık olarak adlandırılabilir. Sufilik arayışının amacı bu manevi yakınlığa ulaşabilmektir.
Yakınlığın farklı çeşitleri vardır: güzel olanı yapmanın yakınlığı, arı olmanın yakınlığı, yoğun sevginin yakınlığı, manevi düzlemde kendinden geçme halinin yakınlığı, birliğin yakınlığı, huzurun yakınlığı, ve anmanın yakınlığı gibi daha birçok yakınlık hali vardır.
Bu yakınlıkların ancak Sufi uygulamaları yoluyla edinilebileceğini düşünmek yanlış olur. Alıştırmalar sadece bunlara ulaşmak için birer araçtır. Aslında bunlar Allah’ın, manevi silsileleri ne olursa olsun, istediği kişilere sunduğu hediyeleridir. Bu anlamda Hazreti Hoca Bahaeddin Nakşibend’in (r.a.) ifadesi en kapsamlı olandır.
Birisi ona silsilesinin evliyaları hakkında soru sormuştur. O da şöyle yanıtlamıştır: Ben Allah’a silsilemdeki evliyalar yoluyla ulaşmadım. Allah’a yakınlık bana sunulmuştu ve beni Allah’a götüren bu oldu.
Peygamber’in (s.a.v.) sahabeleri (r.a.) ve sonradan ortaya çıkan takipçileri manevi yakınlığa farklı yollarla ulaşıyorlardı. Farz olan beş vakit namazın ve nafil namazların kılınması, Allah’ı sürekli anmak, Kuran-ı Kerim’in okunması, ölümü hatırlamak, ve kıyamet gününden korkmak gibi eylemlerin tutarlılığı ve düzenliliği, bunları uygulayanların kalplerine işleyen Allah’a yakınlık niteliğine götürür. Bu kişiler ömürlerinin sonuna kadar bu yakınlığı korurlar
“Sevgili dostum, iyi bil ki Allah sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı. Murad ve mürîd O’nun nurudur.Allah hiçbir kimseyi karanlıkta bırakmamış, hiç kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsinde kendisinden bir ruh, bir akıl bulunduğu gibi hepsi için de “kulak, göz ve gönüller” (Ahkaf, 46/26) yaratmıştır.” (S.93)
“Zikir ateşi, “herşeyi yakıp yok eden”, (Müddessir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalbde) şöyle der: “Ben varım artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bu ise “La ilâhe illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) anlamındadır.Evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur.Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok eder, evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz, aksine zikir, zâkir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlar ”Nur üstüne nur” (Nur, 24/35) olur o zaman.” (S.95)
“Meleklerin gelişi umumiyetle insanın arkasından, bazan da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan sekînette (Bakara, 2/248; Tevbe, 9/26) böyledir. Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık, doygunluk ve tatmin bulursun.” “Bunda Peygamberin seninle beraber olduğunun alâmet ve işareti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dil ile O’na olan salat ve selâmın devam etmesidir.” (S.99)
“Yine bir gün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun “tevbe, tevbe” deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı. Korku halleri şiddetlenen meleklerin “Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.” (S.99-100)
“Saf hâtır-ı Hakk ise ilhamla olur, ilham sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez, onu reddedemez. Bu ilhâm bazen gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur. Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünn (marifet, keşf, ilham...) olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir,Allah’ın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” diye hitab ettiği (A’raf, 7/172) ve “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti...” (Bakara, 2/31), âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenmek durumundadırlar. Ancak bu ilim, bazan vücut ve varlık karanlığı ile örtülür.” (S.100)
“Bir kere gaybet hâlinde iken Hz.Peygamberi -yanında Hz. Ali olduğu halde- gördüm. Hemen koşup Ali’nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resûlullah’tan gelen haberlerde şöyle bir şey işitir gibi oldum: “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete gider” Döndüm Hz.Ali’ye “Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. “Evet Resûlullah (s.a) doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer”, dedi.” (S.100-101)
“Tâbi ve uydu ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin ruhları karşısındaki durumu gibi.”
“Ebu Hasan Harakani (öl. 425/1033) şöyle diyor: “Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:
– Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir?
– Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir.
Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez, dediler.
Bu defa onlar:
– Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?
– Ben dedim, insanoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır. Süratim ise şevk ateşinin sonucudur.” (S.101)
“Yüce Allah bazan, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makâmına ulaştırır. Bu şöyle olur: Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir.Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar. Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hak için olmak ister, başka türlü olmaktan imtina eder. İşte bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.” (S.102)
“Birgün halvette yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hasıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah” kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah’ı zikirden alıkoyan hâtıraları kovuyordum. O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi, (kalb hâtırı). Şeyhim izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benim şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı bırak.. Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah bundan uzaktır bu hâtır şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.” “Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hâtır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür.” (S.103)
“Tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nisbetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu sıhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabib durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (ibtida halindeki sâlik) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur.” “Velayet mertebesine ulaşan havvastan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı? Teklifin, meşakkat mânasına gelen külfetten alınmış olması mânasında evet, düşer. Zira velîler külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibâdetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)” (S.104)
“Şüphesiz ki namaz bir münacaattır. Lâkin âbid şeytana muvafık, Rahman’a muhalif olduğu sürece münacaatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur, meşakkat verir. Zira muhalifin münacaatı beden için zor ve güçtür. Fakat âbid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacaattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, sevgili ile sohbet halini alır. En lezzetli şey işte budur.”
“Hadramî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum?Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum: Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.” “İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. (O bu organlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir.” (S.105)
“Muhayyile gücü bir mânayı, o mânaya lâyık bir kıyafet içinde tahayyül eder, tasavvur gücü o mânaya sûret ve şekil verir, Meselâ adî bir düşman köpek suretinde, haysiyetli bir düşman aslan şeklinde, büyük bir adam dağ biçiminde, padişah deniz tarzında , faydalı bir adam meyveli ağaç şeklinde, faydasız adam meyvesiz ağaç biçiminde, fayda ve rızık yemek halinde, dünya necaset ve koca karı vaziyetinde... tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır işte budur.” (S.106)
“İlk İstiğrak, ziriden vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, (:::) ve iyilerinin bırakıldığı zaman vukua gelir. O zaman varlığın zikrini işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.” (S.107-108)
“Düzgün hale gelmeden (istikâmet elde etmeden) evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. Zikir bir sultan ve kraldır. Debdebe ve şaşaası her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.” “Yine halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, bu tip sesler duydum. Halbuki ben, bu hususta sâdık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim. Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım. “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben, “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makâmda ve) konakta iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç durumumdan haber veriyorum. Yok eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi. Bu durum ve sıkıntılar-Allah bu düğmeyi çözünceye kadar- bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhûr etti.” (S.108)
“Bu davul ve boru seslerini müteakip çeşitli tonlarda sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırtısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses... vs. gibi.”
“Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. İşte bütün bu sesler, söz konusu cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah’ı her lisanla (bütün varlıkların çıkardıkları seslerle) tesbih ve takdis etmiştir.” (S.108)
“İkinci İstiğrak. Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, ateş zikrin ateşi, yeşillik ise kalbin yeşilliğidir.” (S.109)
“Kalp bu esnada ferahlık hisseder (bağlarından çözülür). Sıhhatli olması halinde Rabb (c.c)a rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma (hissi) meydana gelir, alışılmışın dışında zaruri hareketler görülür, titreyen kişinin (refleks) hareketleri gibi.”
“Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, göğüsteki kalp zikir taleb etmek için harekete geçer. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi.”
“Kalbin zikri, arı vızıltısına benzer. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir ses!” (S.109)
“Kalbte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir memba müşâhede etmendir.” (S.109)
“Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varır, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar.” (S.109)
“Üçüncü İstiğrak. Zikrin sırra düşmesidir Bu da Mezkûra (Allah’a) ulaşan zâkirin zikirden gayb oluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır. Bunun alâmetlerinden biri, sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden huzûr haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. Bir başka alâmeti de zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır.”
“Şu halde huzûr hâli olmaksızın harflerle yapılan zikre, dilin zikri; kalpteki huzûrun zikrine kalbin zikri; mezkûrda huzûrdan gaybet zikrine sırrın zikri denir.” (S.110)
“Zikrin –sadece dil ile söylense bile – büyük bir saltanatı (ve kudreti) vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir saltanatının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhûr etmesi mümkün değildir. İşte Seyyar, uyku veya gaybet hâli ile vücudu söz konusu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar.” (S.110)
“İyi bil ki, seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhûr eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış iki göz dairesi bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhûr eden Hakk’ın nuru dairesi de bunlardandır. Yalnız bu dairenin – gözde olduğu gibi- ortasında nokta yoktur.” (S.111-112)
“Birgün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir’e (Öl.582/1186) sordum. “Allah’a hamdolsun” dedi. “Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i Şerifte bana şöyle dedin:
– ‘Ey Şeyh ben kimim?’ ‘Beni tanıyor musun?’
– ‘Sen kimsin’, dedim. Bunun üzerine sen:
– ‘Ben gökteki şu güneşim’ diye karşılık verdin.”
“Kudsî ruh latîftîr, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda gark olur.” (S.112)
“Gaybet hâlinde iken müşâhede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır. Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun Allah’ın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah’ın safasında seyr, seyr-ü sülûkun sonudur. Aslında Allah’ın safasının sonu yoktur.” “İyi bil ki Allah’ın bir takım mahdarları (mazhar, meclâ ve tecelligâhları) vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir mahdarı, öbür mahdardan hâlinle ayırd edebilirsin. Bu makâma yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o mahdarın ve mazharın onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra mahdarı ve mahdarın sıfatına ulaşırsın.” (S.113)
“Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve bölümü vasıtasıyla tecellî eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecellî eder.” (S.114)
“Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince- su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi-nur saçar. İki kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.”
“Daha sonra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşâhede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar. İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.”
“Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfilerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”, ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.” (S.115)
“İyi bil ki, melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet,Cehennem, hayat, ölüm...de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. Seyredip saflaştığın zaman bu (sır) sana açıklanacak inşaallah.”
“İyi bil ki “Allah yerin ve göklerin nurudur” (Nur, 24/35). Peygamberin nuru O’nun izzet nurundan, velîlerin ve müminlerin nuru ise peygamberin nurundandır. Demek ki nur ancak Allah’ındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” (Fatır, 35/10); “... Şeref Allah’ındır, Peygamberlerinindir, müminlerindir” (Münafikûn, 63/8)”
“Alın hizası bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilir. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır.” (S.116)
“Gayb âleminde Allah Teâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır.” “Seyyar önce -Kur’ân gibi- yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu bazan da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlayamaz. Sonra kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder.” (S.117)
“İyi bil ki, Seyyarlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm-i âzam kalplerden fışkırır. İsm-i âzam âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hasıl olur. Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün delillerin ortaya çıkış nisbetine göre ism-i âzamın harflerinden biridir.” “Mahabbet marifetin (irfân bilgisinin) meyvasıdır, çünkü bilmeyen sevemez. O’nun bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar.” (S.118)
“Zât tevellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyar ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şöyle bir ses işitir: “Ahad, Ahad.... (“Bir,Bir!.). Zâtından fânî olunca O’nunla bâkî olur ve O’nunla yaşar.”
“Bazan Seyyar gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah’ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması makâmların ve kerâmetlerin en yükseğidir.” (S.119)
“İstihlâk mahabbetin eseridir. Mahabbette ilk adım nefs için mahbûbun arzu edimesidir. Sonra nefsin kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdaniyyette fenâ bulmasıdır. Mahluklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz işte bunu tattık.” (S.120) “Mahabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir.”
“Bu işin sonu nedir? Cevabı şudur: Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin kendi cinsini taleb ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu da şehvete temennî, yüreğe (fuâda) irâde, kalbe (gönüle) sevgi, ruha aşk, sırra vuslat, himmete tasarruf, sıfata saflık, zatta fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana getirir.” (S.121)
“Güç, kuvvet ve takat sûfilere göre mal ve hâl ile olur. Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir. Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.”
“Nefis ve şehvetin de bâkî olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz? Cevap olarak deriz ki: Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet te bunun gibidir. Fânîden bâkîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.” (S.122)
“Kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan Hakk’ı talebte cehd sarf eden iki haktır.”
“Hâl, yolculuğun sebepleri, (âlet ve edevatı) makâm ise yoldaki konaklar gibidir.”
“İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sonra olan ise şeyhtir, ihtiyardır.”
“Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir.”
“Yavrunun kanatları havf-recâ, orta yaşlının kanatları kabz-bast,ihtiyarın kanatları ise üns ve heybettir.” (S.123)
“Onlardan sonra marifet, muhabbet fenâ-bekâ, vasl fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar)” (S.123-124)
“Çocukların âdetî böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recânın sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir.” (S.124)
“Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyar için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recâdan, -derece yönünden-bir mertebe üstün oluşudur.Sebebi de şudur: Havf ve recânın sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyardaki kadîm kudretin tasarrufudur.” (S.124-125)
“Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazan -iz ve eseri yüzde görülecek şekilde- bast hâlinde, bazan da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki telvîn makâmıdır. Müstakîm olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali dolabı olduğunu alnından okur.”
“Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlariyle bast halindedirler.” (S.125)
“Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nisbeti sûret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek arasındaki güzelliğe benzer. Mâna itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek kadından, celâl cemâlden daha güzeldir).”
“Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. (S.126)
“Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer değiştirir. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir.”
“Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat-ı müstakîm ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkînidir. Telvîn bazan, kerem, lutuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazan da kuvvetli bir tutuş, satvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur.”
“Hem korkan (hâif) hem ümid eden (râci) İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân makâmındadır. Üns ve heybet sahibi muttaki bir âriftir.”
“Heybet ve ünsten, mahabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.”
“Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyar orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.” (S.127)
“Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şükre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı 'rızâ ve tefvîz'dir.”
“Marifet ve muhabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı muhabbet kanadından öndedir.” (S.128)
“Her irfan kendi gücü oranında muhabbet ve şevki beraberinde getirir.”
“Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi –kulun Allah’a olan mahabbeti ile değil- Hakk’ın kendisine olan mahabbeti ile Hakk’a aittir.”
“Hâl seni bir makâmdan diğer bir makâma nakleden şeydir. Makâm ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir.” (S.129)
“Vakit keskin bir kılıçtır. Şayet keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Halbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor. Sûfî 'ibnu’l-vakt'tır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de bakmaz geleceğe de. Çünkü onun maziye veya müstakbele bakması geçmişi veya geleceği düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir.”
“Murâkebe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.”
“Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme nevinden kulun yaptığı her şeyi Hakk Taâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O Rakîbdir.”
“Sûfî de belâ ve dostluk nevinden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakîbi olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, yolun ortasında şükür ve isâr ile, başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar (ve lutfun da kahrın da hoştur, der).” (S.130)
“Allah kendisine dönenlerin kalblerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar, o zaman Seyyar kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar.”
“Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başına gecelemiştim. Eve hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Halbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinde olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, nihayet kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime “bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızı eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım. Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim)dir.”
“Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veyahut da yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l cemiyet). Cemu’l-cem ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir.”
“Allah’ın Arşı istiva etmesi (Bk. Furkan, 25/59; Taha 20/5) kalpleri istiva etmesine göredir. Şu kadar var ki Arşı istiva etmesi celâlî, kalpleri istiva etmesi ise cemâlîdir.” (S.131)
“Bu da “Rahman ve Rahîm”in mânasıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahîm kalpte tecellî edendir.” (S.131-132)
“Rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik,kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün celâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, âtıfet, kerem, lutuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.” “Ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu kâinat ile onu meydana getiren (mükevvin ile mükevven) arasındaki bir iştir.” “Bu söylediğim mânayı Allah’ın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir....” (İsrâ, 17/85) Bu ifade, ruhun mânası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah, ile peygamber ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten susmaya benzer.” (S.132)
“Bu makâma ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahim” Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani marûf (bilinen) cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur.” “Birgün gaybet halinde iken Resûlüllah ve ashabını görür gibi oldum. Sordum: “Ya Resûlallah Rahman’ın anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” (Taha 20/5; Furkan, 25/59) dedi. Bu defa: “Peki Rahîm ne demektir?” buna karşılıkta: “O müminler için Rahîmdir” (Ahzab, 33/43) diye bana âyetlerle karşılık verdi.” “Bazan şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden sonra, Allah’a yönelen kimse için vech i kerimin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nûrları tecelli eder.” (S.133)
“Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır, halvetle ünsiyet eder sadece zaruri ihtiyaçları için halvetten çıkar, sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyara hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, Seyyarın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Tıpkı ateşin odunu kuşattığı gibi.” “Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile, bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım.” (S.134)
“Sonra tekrar vücuda (normal hâle) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış müsterihtim. Şevk, yakîn kulluk ve hayret ile dolu idim.”
“Kalb ve ruh toprağa ait parça (ve ağırlıklardan) kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyar da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece taaccüb eder.”
“İşte bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm (Bk. Âl-i İmran 3/2; Bakara, 2/255) olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı (Bakara, 2/255) Zât ona tecellî eder. İşte “daimâ kâim olan” “kıyamı dâim olan” da böyledir. (Seyyar, Allah’ın Kayyûm, daimâ kaim, Hay ve uyumayan vasıflarının mazharı olur).”
“Seyr hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyarın durumuna gelince: Yatırılmaz ve çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgar sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uykusu kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zâhirî duyguların zayıf, bâtınî hislerin, kalbî duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir.” (S.135)
“Bununla beraber şeyh bazan sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar, bazan da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ müridin içi kötü şeyle dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kâdir olamaz, onun için müridi halvete sokar.” “Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı” “Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar on bir kere beni halvetten çıkardılar.” (S.136)
“Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: ‘İşte o budur al onu’ dedim. Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi hediye ettim. Paraları tasadduk edip dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti önüme getirdim. Ar ve namus elbiselerini çıkardım, insanlar hakkımda şöyle düşünsünler diye: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şöyle dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Nihayet, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Şayet halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse-insanların yanına çıplak çıkmaktan haya edip çıkmamak için –şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesidir. İşte bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsaadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım.” (S.136-137)
“Şeyhim Ammar Yasir, bana şöyle demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şöyle desin: ‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil’ ”
Sonra sözüne şunu ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur.”
“Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılır. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhanehu ve Teâlâ’nın zikridir. Bazan zikir ünsün önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yarışır ve yekdiğerini takib ederler.” (S.137)
“Zikirle meşgul olan Seyyar kendisine şöyle seslenilen bir makâma ulaşır: Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrüdür. Ancak Allah ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamakta. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler.” “Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman sülûku inkıtaa uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder.” “Seyyar dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir.kalbi karıştırır, teşvişe uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalbteki huzuru devam eder senelerce dil ile zikredemez. Bu şahıs mü'min, mukîn ve mutkındır (imân eden, şüphesiz ve yakînen bilendir). Ancak, farz namazları kalp takvası ile fiilen edâ eder. Çünkü kalp, farzların terk edilmesi yolunda asla fetva vermez. Hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vermez.” (S.138)
“Biri semâya çıkan, diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman Seyyar, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç, hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyar donar. Bu donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de girse durum değişmez.” “Namaz aydınlığı ve neşesi bu ateşin-tamamını değilse bile-bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme soğutucularına ihtiyaç vardır.” (S.139)
“Yakıtı, taş kesilen kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder.(Bk. Tahrîm, 66/6). Ateş doyunca heyecanı sukûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder.” (S.139-140) “Bu soğukluk da bir cüzdür, onun da yok olmayan bir küllü vardır. Ancak bu da külle katılır. O kül Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.” “Halvet, zikir, oruç, temizlik, susma, nefyu’l havâtır (hatıraları kovma, ve yok etme), râbıta ve arzuları tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.” “Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet, demirci ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama âletidir. Susma ve nefyu’l-havâtır Seyyara gelen karanlık vâridleri yok etmektir. Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.” (S.140)
“Bir defasında Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevi gücümü) onun üzerine musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki herşeyden menetti. Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğunu anlıyordu. Aynı şekilde ben de onunla konuşuyor ve bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya kadar devam etti. Ve aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu. Ruhu, bir seher vakti bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi. “Ey şeyh elamân, elamân! Beni öldürdün, yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim. “Gelip ayağını öpmek için beni çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü kaldırdı gönlümden kâm alıp rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!” (S.140- 141)
“İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir.” “Şeyhlerden biri -Sehl b. Abdullah Tüsterî (Öl. 283/986) olduğunu zannediyorum- müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir ‘Âh’ deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir.” “Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.”
“Allah kelimesindeki “he” bu “he” dir. Elif ile lâm harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sâkin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman Elihe olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar İsm-i a’zamın “h” olduğuna dikkati çekmek içindir.” “”He” sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu mânaya işaret etmektedir. Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır” (S.141)
“Sözkonusu ettiğimiz “ha”, ağzımızla telaffuz ettiğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif”ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalbteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyyen çıkmayanı kasd ediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah’ın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Herşeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız” (Zariyat, 51/49,50). Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.” “Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mâna yönünden ortası ve özü (adl) demektir. Burada “he” harfi de -ebced hesabıyla- beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhûr ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyle.”
“Hüviyet ikidir: O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile bâkî olursun. “Lâ ilâhe illâllah” sözünün mânası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok.” “Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce –iyi olsun kötü olsun – kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür.” (S.142)
“Allah’ın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyar sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyar o anda- istese de istemese de-kendinden geçer ve secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat eder, var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyarın takati ve manevi gücü oranında olur. Allah, kelâmındaki tecrid halini devam ettirirse Seyyar ölür (ilâhî kitabı, çıplak bir şekilde dinlemeye takat getiremez). Hz.Musa (a.s)’ın durumu ona keşfen gösterilir. İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Biz seninle on bin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün.” “Tusterî demişti ki: “Ah Allah’ın ismidir. Sebebini anlatmıştım. Oh şeytanın ismidir.” Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır.” (S.143)
“Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der.” “Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)” “Zaman zaman isim denizine düştüğü vakit Seyyarın kalbinden – kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan – bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyarı veya başkalarını öldürebilecek bir makâma yükselir.” (S.144)
“Cüneyd Bağdadî'ye (Kaddesellahu sırrehu) dervişlerin sayhalarından soruldu. Şöyle cevap verdi: “O İsm-i azam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz.” (S.145)
“Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi soluk alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır.” “Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zaman söz konusudur. Bunun hakikati kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık için özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir. Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir benzetişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.” “Özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa adımını atar. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safânın eseridir, veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir.” “Bu Allah ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir.” (S.146)
“Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür, onlarda yıldızlar, güneşler,aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir.” (S.147)
“Cesedlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesedlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün insanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının basirete çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü nisbetinde nasibini alır. Meğer ki, insanlardan her biri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar.” (S.147-148)
“Avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama mezkûr hücûm edince, şu atasözünü söylerler: Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla! Bunun mânası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.” “Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar, bölge ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara: “Haydi geliniz, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu.” (S.148)
“Onun himmeti ile ruhlar-isteseler de istemeseler de- huzura gelirler. Sonra hâli ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırd eder. Nebîlerle şehidlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür.” “Gaybet hâlinde iken din âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim, “Bu güneş ve yıldızların mânasını anlıyor musun?” dedi. Buyurun söyleyin dedim. Şöyle dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. (S.149)
“Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur’an kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şöyle yazılmıştı: Bu Taha suresinin şu âyeti idi: “...Gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum...” (Taha, 20/39-40) Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilhâm edildi. Kadının ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile, “İsteftiyn” idi.” (S.149-150)
“Seyyar makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye veririler. Şeytanın ismi ile Allah Taâlâ’nın ism-i azam’ı ona tarif edilir. Benim gaybtaki ismim Kanterûn’dur.” “Gaybet hâlinde olduğum bir sırada Resûlüllah’ı, yanında ikinin ikincisi (Hz. Ebu Bekir) olduğu halde (Bk. Tevbe, 9/40) benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilhâm edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek: “İşte böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı Kerîm oku” dedi. Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Resûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi. “Künyen Ebu’l-Cennâb (korkanların babası) dır”.dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da, “Evet ya Resûlallah o Ebu’l-Cennâb’dır”. İşte bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği için, Allah’ın izni ile ikisinden de uzak kalıyorum.” (S.150)
“Şeytanın ismine gelince. Yine bir gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin ve adın nedir?”. – Garip bir adamım, ismim de Yunak – Hayır sen Azâzilsin. Dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve: – Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın?“ (S.150-151)
“Bu olay Peygamberin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi,insan oğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız”. Şu hadisin mânası da bunu izah eder: “İman çıplak (bir insan gibi)dir. Elbisesi takvadır. Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.” “Nefis ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefs de tıpkı bunun gibidir.” (S.151)
“Ölmüş olan nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefs vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve nihayet ayağa kalkar.” (S.151-152)
“Her şeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu her şeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm” (S.152)
“VELÎNİN ALÂMETLERİ”
“1. Allah tarafından mahfûz olması”
“2. Allah Teâlâ’nın çeşit çeşit lutuflarıyla onu talep etmesi ve araması.”
“Üzerinde kötü bir şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lutuflar hadsiz ve hesapsızdır.”
“Çoğu kere kötü işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâlî, iyi işlerin sonunda hasıl olan yakînden daha kuvvetli olmaktadır.”
“İşte bunun gibi, kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyarı azarlar veya kendisine bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse Allah’ın ihsanında bulamayacağı yakîn derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Halbuki ceza onun sıfatı değildir.” (S.153)
“3. Duasının kabul edilmesi” “Bu konuda da Allah’ın velîleri kısım kısımdır. Kiminin duasına anında, kimininkine üç günde, bazısınınkine bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun bir zaman içinde icâbet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makâmları ile ilgilidir. Buradaki “dua” dan kastımız da sadece, “Rabbım şunu, şunu yap” şeklinde olan dua değildir. Bu; sadece kalbindeki duaya delil teşkil eder.”
“4. Bir başka alâmeti kendisine İsm-i azam’ın (en büyük isim) verilmiş olmasıdır. “Velîlerden herbirine Allah’ın isimlerinden bir İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O’na dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.”
“Bağdat Şunuziyye Mescidinde halvette iken üzerinde “ifteh bihanin” kelimesinin yazılı olduğu bir kağıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve “İşte Allah’ın en büyük ismi”, dedim. Başını önüne eğdi ve içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir müddet sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlayamadık. Yanımıza bir kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı “Ne oldu sana?”, dedim. “Az önce 'Bu Allah’ın en büyük ismidir' dediğin zaman şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi, gerçekten bu İsm-i azam ise şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım”. Gerisi malum” (S.154)
“Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmıştı: Uykudaki adamın gördüğü gibi şahısları görmüşüm. Onların melekler olduklarını zannetmişim. “Biz filan kimseye İsm-i azam’ı verdik”, demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha sonra şöyle dedi: “Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona verdiniz”. Şöyle karşılık verdiler: “O pek çok müşâhede ve riyâzet yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.
Velîye İsm-i azam verildiği gibi gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhanî varlıkların isimleri de tarif edilir.” (S.154-155)
“Bil ki Seyyar ancak kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır.” (S.155)
“Velî irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın irâde ettiği şey hâline gelir.” (S.155-156)
“ “Kâf” ve “Nun”dan meydana gelen “kün” emrini Allah’ın telaffuz etmesi caiz değildir. Bu bir işi süratli olarak yapma anlamındadır. Ve bu kelimedeki “kâf” kevnin (dünyanın) kâf’ı; “nun”ise O’nun nûrudur.” “ “İftah bihanin”, “Yunak”, “Kanterûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım mânaları vardır. Ancak bunu zevk, hâl ile işiten kimse bilir. Meselâ “İftah bihanin” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, mânasına, “Kanterûn”, vâridlerin kabulune düşkünlük gösteren mânasına “İsteftîyn” ise zamanın Aişe’si anlamına gelmektedir. “Diyorsun ki İfteh bihanîn İsm-i azam’dır. Peki o zaman iftah bihanin anlamına nasıl gelebiliyor? İsm-i azam’ın mânası olması nasıl sahih olur? Biz deriz ki: “Bunu bir zevk ve tadma yoluyla öğrendik.
Şöyle ki; Allah’ı zikir, kalbe vâki olana kadar Allah’ı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses duyduk. Sonra azamet ve kibriya vâridleri, kalbin celâli ve cemâli tecellilere mazhar olması, zâhir ve bâtın âyetlerin ona zuhûr etmesi, sebebiyle kalb kuvvetlenince bu hal arttı.” “ “İftah bihanin” (inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânası işte budur.” “Herşeyin İsm-i azam’ı onun yakîni celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının mazharlarını tanıması miktarınca olur.” (S.156)
“Tevekkül, Seyyarın va’d ve vaîd konusunda Allah’a güvenmesi, kendisine gelecek olan hiçbir şeyin elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da sevinmez.” “Seyyar kendisine kötülük yapan şahsı Allah’a havale eder. Çünkü hakettiği cezanın miktarını ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir.” “Zikir, sırra (ruha) vaki olunca, Seyyarın sukût halindeki zikri, iğne batırılarak dilde yapılan nakışlar gibi olur veya bütün yüzü dil haline gelir ve ondan feyezan eden, taşan bir nur ile zikreder.” “Seyyar, saf hale gelip kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, kaybettiği bu elden bedel başka eller bulur. Bu kalbin elidir. Orada (gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan yer.” (S.157)
“Sâdık, ihlâslı ve âşık olan Seyyarın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel olamaz.” “Hakk Sübhanehu ve Taâlâ hazretleri şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir: Gayb âleminde batınî âyetlerle, şehadet âleminde ise zafirî âyetlerle.” “Seyyar, marifetini gaybî âyetlerin zuhûru ile arttırır. Daha sonra azamet ve kibriyanın hücümlarında gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile ve marifetini çoğaltır.” (S.158)
“Zat ve sıfatın tecellisi ise gaybî âyetlere oranla hârikulâde olur.”
“Artık zâhirî âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı zamandaki hayreti nisbetinde olur. Zât ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle olur.”
“Tarikatta sülûk etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda terbiye etmesi asla doğru değildir. Meczûbun şeyhliği de doğru değildir.”
“Fakat maksuda giden yolu tadmamıştır. Dolayısıyla onun şeyhliği ve mürşidliği söz konusu olamaz. Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.”
“Seyyar, zâhirî ve batınî âyetlerden hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer ve gök, - kendisinin içinde mahkûm ve mahbus olarak kaldığı- bir hapishâne, bir zindan bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür.” (S.159)
“Başlangıcı uykudur, sonra -uyku ile uyanıklık arasında olan- vâkıadır. Bunu, hâlet, onu vecd ve vicdanın galebeleri, bunu kudreti müşahede ve sonra kudretle ittisaf, bütün bunlardan sonra da tekvin (yaratma) takib eder.” (S. 160)
“Allah Teâlâ’nın, kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Haşa ki böyle bir şey ola. Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütûfları, işaretleri, uyarmalarıdır.” (S.160-161)
“Bunlar Allah’a yönelenler için sadece bir misâldir, bununla bu zevki tadanların zevki, âşıkların âşkı, âriflerin nuru, sevenlerin ateşi, özlem duyanların sürati, vecd hâlini yaşayanların vecdi, mücâhede edenlerin, keşf ehlinin meyveleri, münacaat edenlerin sırları ve necâta erenlerin üslûbu bilinir.” (S.161)
İmam Rabbanî hazretleri müritlerine yazdığı mektuplarında Nakşîliğin esasları hakkında detaylı bilgiler verir. Zaman zaman Nakşîliğin diğer sufi metotlara üstünlüğünü de ele alan bu mektuplar, Nakşîliğin tanınması için çok önemlidir. Zira İmam hem ilmî hem de tasavvufî tecrübesi ile bu konuda muktedir bir şahsiyettir. Ayrıca o Nakşîler arasında sıkça geçen ve mânâsı çok açık olmayan bazı kavram ve sözleri de açıklar. Bu kavramlar arasında nisbet kelimesi önemli bir konudur. Nakşilikte nisbet; Hakk ile sâlik arasındaki sevgi ve alâkaya verilen isimdir. Hâce Ammek adlı bir yakınına yazdığı mektupta İmam, Nakşî nisbetini şöyle anlatır:
Muhterem Oğlum! Bu yüce silsilenin büyükleri (k.s) buyuruyorlar ki; Bizim nisbetimiz bütün nisbetlerin üstündedir. Burada anlatılan nisbet tabiri ile huzur ve şuur kastedilmektedir. Bu büyüklere göre makbul olan huzur; kendisinde gaiplik hali olmayan huzurdur. Böyle devamlı olan huzura ise (Yâd Dâşt) demişlerdir. Bu büyüklerin nisbeti, yâd dâşt olmaktadır.
İmam’ın sözlerinden anlaşıldığına göre onun Hakk ile özel bağ olarak tabir edebileceğimiz nisbet kelimesini en iyi anlatan Nakşî prensibi Yâd Daşt kavramıdır. Nakşî nisbetinin üstünlüğü bu kavramda aranmalıdır ona göre:
Bu fakirin anladığına göre, yâd dâşt’ın tafsilatı şudur: Allah Teâlâ’nın isimleri, sıfatları fiilleri ve itibârları düşünülmeksizin, yalnız Zât-ı ilâhînin zuhûr etmesine yani kalbe, ruha görünmesine “Tecellî-i Zât” denir. Bu tecelliye; Tecellî-i Berkî, şimşek tecellisi demişlerdir. Yani, şü’ûn ve itibâr perdelerinin aradan kalkmasıyla zâtın görünmesi, şimşek çakar gibi bir an gelip geçer. Sonra bu perdeler hemen araya girerek örtülür. Böyle olunca, gaybsız, devamlı huzur düşünülemez. Bilakis huzur bir anlık olup gaybet hali sürekli olmakta ve sufinin çoğu vaktini işgal etmektedir. İşte Nakşî büyükleri böyle olan nisbete kıymet vermemiştir.
İmam’a göre Nakşîlikte muteber olmayan bu tür berkî tecellîyi diğer tarikatlar sonun sonu yani en üstün mertebe olarak görürler. Nakşî büyükleri ise aksine bununla yetinmezler ve daimi tecelliyi terviç ederler. Onlara göre söz konusu huzur hali devamlı olup asla perdelenme olmaz; isim, sıfat, şuun itibarlarının perdesi olmaksızın Hakk Teala devamlı tecelli ederse gaybetsiz huzur gerçekleşir. Bu durum Nakşî meşayihini diğer tarikatların şeyhlerinden ayırıcı bir özelliktir. İmam bu durumun o dönemde fazla bilinmediğini hatta Nakşî silsilesinde olan bazı kimselerin bile bunu unuttuğunu söyler:
Bu yüksek nisbet, öyle garip oldu ki, bu silsilenin erbabına durumu anlatsam çoğunun bunu inkâr etmesi muhtemeldir. Şimdi, bu büyüklerin yolunda bulunanlara göre nisbet demek, Allah Teâlâ’nın huzuru ve anlaşılamayacak bir şühûdudur ve cihetsiz olarak Ona teveccüh etmektedir. Yukarıda olmak hayale gelirse de, cihetsizdir ve görünüşte devamlıdır. Bu nisbet yalnız cezbe makamında hâsıl olur. Böyle nisbetin başka tarikatlardaki nisbetlerden yüksek bir tarafı yoktur. Hâlbuki yukarıda bildirdiğimiz Yâd dâşt, cezbe tamamlandıktan ve sülûk makamları aşıldıktan sonra hâsıl olur. Bunun derecesinin yüksekliğini bilmeyen kimse yoktur. Eğer gizli kalmışsa, elde edilememesindendir. Bir kimse haset ederek inanmazsa ve aşağı bir kimse kendi kusurundan dolayı inat ederse ona bir diyeceğimiz yoktur. (27. Mektup)
İmam’a göre bu nisbeti yani mânevi hali elde etmek için halis bir niyetle mürşidin sohbetinde bulunmak gerekir. Bu nisbeti söz veya yazı ile açıklamak mümkün değildir. Zira nisbet ancak hal transferi ile elde edilebilir, tecrübe edilmeden anlaşılamaz. Zira her makamın kendine has bilgi, vecd ve halleri vardır. Bir makamda zikir ve teveccüh uygun iken diğer bir makamda Kur’an okumak ve namaz kılmak münasip olur. Bazı makamlar sadece cezbe yoluna mahsustur, bazıları da seyr u süluka özgüdür. Bazı makamlar ise her ikisiyle yani süluk ve cezbe ile iç içedir. Makam vardır ki her ikisinden de uzaktır, yani ne cezbeyle ne de süluk ile bir alâkası vardır. İşte en yüksek makam bu olup Allah Resulü’nün sahabesi bu makamla insanlar arasında mümtaz bir yer kazanmıştır. İmam’a göre Ashab-ı Kirâm tasavvufi metotların üstünde bir yer alır, onlar cezbe ve süluka girmeden sırf Hazret-i Peygamberi görmenin şerefi ile en üstün kemâlâta ermişlerdir. Başka bir deyişle onların nisbeti bütün tasavvufi nisbetlerin üstündedir. (32. Mektup)
İmama göre tasavvufî nisbetlerde de asıl olan ilerlemedir. Bir önceki şeyhe göre sonra gelen zamanına uygun içtihatlar yapabilir, değişik uygulamalarla nisbeti zenginleştirip güçlendirebilir. İmam geçmişin aşırı şekilde idealleştirilerek değişime ve gelişime kapalı bir tasavvuf anlayışı sergilemesini kabul etmez ve bu konuda halifelerini uyarır:
Mektubunuzda Şeyhimizin nisbetlerinin hala devam ettiğini, ne kadar zaman geçerse geçsin bu nisbette artma ve azalma olmayacağını yazmışsınız. Ey saygıdeğer kardeşim! Bir sanatın kemale ermesi ancak fikirlerin ve düşüncelerin birbirine eklenmesi ile olur. Öyle değil mi? Sibeveyh’in kurduğu Nahiv ilmi sonradan gelen nahivcilerin katkılarıyla onlarca kat gelişmiştir. Aslında bir ilmin çoğalmadan aynı kalması noksanlık olur. Nitekim Bahauddin Nakşibend hazretlerinin zamanında bulunan nisbet, Abduhâlik Gucdüvani Hazretlerinin zamanında yoktur. Her zaman da böyle olmuştur. Bundan başka, kıymetli hocamız Bâkî-billah hazretleri, bu nisbeti daha da olgunlaştırmak istiyordu. Eğer daha yaşasaydı, Allah Teâlâ’nın iradesi ile, bu nisbeti kim bilir nereye kadar yükseltecekti. Bunun yükseltilmemesi için uğraşmak doğru değildir.
İmam Rabbanî hazretleri bu sözleri ile durağan bir tasavvufu değil de, aksine zaman ve zeminin şartlarına uygun bir tasavvufi terbiyeyi savunmaktadır. Bu açıdan bir mürşidin vefatı ile onun yerine irşad ile vazifelenen mürşid arasındaki terbiye metotlarındaki farklılık normal, hatta gereklidir. Eğer böyle olmasaydı tasavvuf bir araç değil amaç olur, ruhbanlıkta olduğu gibi hiçbir şekilde değişmediği için insanlığa rehberlik edemezdi.
Bu sebeple özellikle sâlikler, mürşid değişikliğinde önceki dönemleri aşırı idealize ederek değişime kapalı olmamalı, hayattaki mürşidin tavsiyelerine can u gönülden kulak verme konusunda ihmal göstermemelidirler.
Arapça’da nisbet sözcüğü iki kişi arasındaki yakınlık ya da bağlılık anlamına gelir. Sufi terminolojisinde ise Allah ile insanlar arasında gelişen yakınlık demektir. Sufizm’in özüne göre bir insan bir nitelik ya da erdemi o kadar geliştirmeli ki tüm varlığına yayılabilsin.
Böylesine bir nitelik kişinin varlığının esas özelliğini oluşturduğu zaman, manevi yakınlık olarak adlandırılabilir. Sufilik arayışının amacı bu manevi yakınlığa ulaşabilmektir.
Yakınlığın farklı çeşitleri vardır: güzel olanı yapmanın yakınlığı, arı olmanın yakınlığı, yoğun sevginin yakınlığı, manevi düzlemde kendinden geçme halinin yakınlığı, birliğin yakınlığı, huzurun yakınlığı, ve anmanın yakınlığı gibi daha birçok yakınlık hali vardır.
Bu yakınlıkların ancak Sufi uygulamaları yoluyla edinilebileceğini düşünmek yanlış olur. Alıştırmalar sadece bunlara ulaşmak için birer araçtır. Aslında bunlar Allah’ın, manevi silsileleri ne olursa olsun, istediği kişilere sunduğu hediyeleridir. Bu anlamda Hazreti Hoca Bahaeddin Nakşibend’in (r.a.) ifadesi en kapsamlı olandır.
Birisi ona silsilesinin evliyaları hakkında soru sormuştur. O da şöyle yanıtlamıştır: Ben Allah’a silsilemdeki evliyalar yoluyla ulaşmadım. Allah’a yakınlık bana sunulmuştu ve beni Allah’a götüren bu oldu.
Peygamber’in (s.a.v.) sahabeleri (r.a.) ve sonradan ortaya çıkan takipçileri manevi yakınlığa farklı yollarla ulaşıyorlardı. Farz olan beş vakit namazın ve nafil namazların kılınması, Allah’ı sürekli anmak, Kuran-ı Kerim’in okunması, ölümü hatırlamak, ve kıyamet gününden korkmak gibi eylemlerin tutarlılığı ve düzenliliği, bunları uygulayanların kalplerine işleyen Allah’a yakınlık niteliğine götürür. Bu kişiler ömürlerinin sonuna kadar bu yakınlığı korurlar
“Sevgili dostum, iyi bil ki Allah sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı. Murad ve mürîd O’nun nurudur.Allah hiçbir kimseyi karanlıkta bırakmamış, hiç kimseye zulmetmemiştir. Çünkü hepsinde kendisinden bir ruh, bir akıl bulunduğu gibi hepsi için de “kulak, göz ve gönüller” (Ahkaf, 46/26) yaratmıştır.” (S.93)
“Zikir ateşi, “herşeyi yakıp yok eden”, (Müddessir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalbde) şöyle der: “Ben varım artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bu ise “La ilâhe illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) anlamındadır.Evde odun varsa onu yakar, odun ateş olur.Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok eder, evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz, aksine zikir, zâkir (zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlar ”Nur üstüne nur” (Nur, 24/35) olur o zaman.” (S.95)
“Meleklerin gelişi umumiyetle insanın arkasından, bazan da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret olan sekînette (Bakara, 2/248; Tevbe, 9/26) böyledir. Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte bir rahatlık, doygunluk ve tatmin bulursun.” “Bunda Peygamberin seninle beraber olduğunun alâmet ve işareti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dil ile O’na olan salat ve selâmın devam etmesidir.” (S.99)
“Yine bir gün seher vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Teâlâ sanki dünya semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun “tevbe, tevbe” deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı. Korku halleri şiddetlenen meleklerin “Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Muktedir”, diye yalvarmalarını duydum.” (S.99-100)
“Saf hâtır-ı Hakk ise ilhamla olur, ilham sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz edemez, onu reddedemez. Bu ilhâm bazen gaybet hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın olur. Bundaki sır ve incelik, Hakkânî havâtırın ilm-i ledünn (marifet, keşf, ilham...) olmasıdır. Yani ilham gerçekte hâtır değildir,Allah’ın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” diye hitab ettiği (A’raf, 7/172) ve “Allah Adem’e bütün isimleri öğretti...” (Bakara, 2/31), âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenmek durumundadırlar. Ancak bu ilim, bazan vücut ve varlık karanlığı ile örtülür.” (S.100)
“Bir kere gaybet hâlinde iken Hz.Peygamberi -yanında Hz. Ali olduğu halde- gördüm. Hemen koşup Ali’nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resûlullah’tan gelen haberlerde şöyle bir şey işitir gibi oldum: “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete gider” Döndüm Hz.Ali’ye “Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. “Evet Resûlullah (s.a) doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer”, dedi.” (S.100-101)
“Tâbi ve uydu ruhlar şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin ruhları karşısındaki durumu gibi.”
“Ebu Hasan Harakani (öl. 425/1033) şöyle diyor: “Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir topluluk gördüm ve sordum:
– Kimsiniz, tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir?
– Biz meleğiz dediler, biz nuruz, tabiatımız böyledir.
Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez, dediler.
Bu defa onlar:
– Sen kimsin, tavafındaki bu sürat ve hareket nedir?
– Ben dedim, insanoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır. Süratim ise şevk ateşinin sonucudur.” (S.101)
“Yüce Allah bazan, işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb makâmına ulaştırır. Bu şöyle olur: Şeytan halka karşı riya gayesi ile o kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir.Böylece onlar da halkın iltifatı için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan rağbetleri de artar. Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar. Diğer taraftan ibadet sadece Hak için olmak ister, başka türlü olmaktan imtina eder. İşte bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.” (S.102)
“Birgün halvette yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet kılıcı hasıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”, “Allah” kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah’ı zikirden alıkoyan hâtıraları kovuyordum. O anda kalbime “Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma geldi, (kalb hâtırı). Şeyhim izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benim şeyhim arasındaki rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı bırak.. Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah bundan uzaktır bu hâtır şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.” “Gönlünün fezasında veya kalbinde bir hâtır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. İşte zevke ulaşıncaya kadar senin için kaide bu yol ve usûldür.” (S.103)
“Tasavvufî hayatın başlangıcı sonuna nisbetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu sıhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabib durumunda olan şeyh tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (ibtida halindeki sâlik) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı bulur.” “Velayet mertebesine ulaşan havvastan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı? Teklifin, meşakkat mânasına gelen külfetten alınmış olması mânasında evet, düşer. Zira velîler külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibâdetten zevk alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)” (S.104)
“Şüphesiz ki namaz bir münacaattır. Lâkin âbid şeytana muvafık, Rahman’a muhalif olduğu sürece münacaatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur, meşakkat verir. Zira muhalifin münacaatı beden için zor ve güçtür. Fakat âbid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a düşmanlık etti mi, onun hakkında münacaattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz, sevgili ile sohbet halini alır. En lezzetli şey işte budur.”
“Hadramî’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ olduğumu söylüyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum?Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum: Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.” “İnsan uyuduğu, az da olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine başka duyu organları açılır. (O bu organlarla) görür ve işitir. Gaybdan yemek alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir.” (S.105)
“Muhayyile gücü bir mânayı, o mânaya lâyık bir kıyafet içinde tahayyül eder, tasavvur gücü o mânaya sûret ve şekil verir, Meselâ adî bir düşman köpek suretinde, haysiyetli bir düşman aslan şeklinde, büyük bir adam dağ biçiminde, padişah deniz tarzında , faydalı bir adam meyveli ağaç şeklinde, faydasız adam meyvesiz ağaç biçiminde, fayda ve rızık yemek halinde, dünya necaset ve koca karı vaziyetinde... tasavvur edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır işte budur.” (S.106)
“İlk İstiğrak, ziriden vücudun istiğrakıdır. Bu da sadece vücut ve varlıktaki habis ve pis parçaların yok edildiği, (:::) ve iyilerinin bırakıldığı zaman vukua gelir. O zaman varlığın zikrini işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal arısının vızıltısı haline gelir.” (S.107-108)
“Düzgün hale gelmeden (istikâmet elde etmeden) evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir. Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. Zikir bir sultan ve kraldır. Debdebe ve şaşaası her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar vermez.” “Yine halvette zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, bu tip sesler duydum. Halbuki ben, bu hususta sâdık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda etmiştim. Bu ses ve sıkıntıları şeyhime anlattım. “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri bırak”, dedi. Ben, “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makâmda ve) konakta iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç durumumdan haber veriyorum. Yok eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi. Bu durum ve sıkıntılar-Allah bu düğmeyi çözünceye kadar- bir hafta devam etti. Zikir tekrar başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve kalplerin güzellikleri zuhûr etti.” (S.108)
“Bu davul ve boru seslerini müteakip çeşitli tonlarda sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi, yanmak üzere olan ateşin çatırtısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının çıkardığı ses... vs. gibi.”
“Yer, gök ve ikisi arasındaki şeyler bu unsurlardandır. İşte bütün bu sesler, söz konusu cevherlerin, unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah’ı her lisanla (bütün varlıkların çıkardıkları seslerle) tesbih ve takdis etmiştir.” (S.108)
“İkinci İstiğrak. Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar. Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra bir ateş daha sonra da bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, ateş zikrin ateşi, yeşillik ise kalbin yeşilliğidir.” (S.109)
“Kalp bu esnada ferahlık hisseder (bağlarından çözülür). Sıhhatli olması halinde Rabb (c.c)a rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma (hissi) meydana gelir, alışılmışın dışında zaruri hareketler görülür, titreyen kişinin (refleks) hareketleri gibi.”
“Sen ne zaman zikirden susarsan, sükût haline geçersen, göğüsteki kalp zikir taleb etmek için harekete geçer. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi.”
“Kalbin zikri, arı vızıltısına benzer. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı derecede alçak ve gizli bir ses!” (S.109)
“Kalbte meydana gelen zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir memba müşâhede etmendir.” (S.109)
“Bir başka alâmet ve işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varır, zikirle beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar.” (S.109)
“Üçüncü İstiğrak. Zikrin sırra düşmesidir Bu da Mezkûra (Allah’a) ulaşan zâkirin zikirden gayb oluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır. Bunun alâmetlerinden biri, sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden huzûr haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. Bir başka alâmeti de zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır.”
“Şu halde huzûr hâli olmaksızın harflerle yapılan zikre, dilin zikri; kalpteki huzûrun zikrine kalbin zikri; mezkûrda huzûrdan gaybet zikrine sırrın zikri denir.” (S.110)
“Zikrin –sadece dil ile söylense bile – büyük bir saltanatı (ve kudreti) vardır. Fakat vücut ve varlığın perdeleri, zikir saltanatının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu için onun yanında zuhûr etmesi mümkün değildir. İşte Seyyar, uyku veya gaybet hâli ile vücudu söz konusu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade ile zikir sultanı ortaya çıkar.” (S.110)
“İyi bil ki, seyr ü sülûkun sonunda yüzde zuhûr eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola bakanda görülen nurdan yapılmış iki göz dairesi bunlardandır. İki göz ile iki kaş arasından zuhûr eden Hakk’ın nuru dairesi de bunlardandır. Yalnız bu dairenin – gözde olduğu gibi- ortasında nokta yoktur.” (S.111-112)
“Birgün halvette iken gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim. Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu şeyhim Ammar Yasir’e (Öl.582/1186) sordum. “Allah’a hamdolsun” dedi. “Ben de bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i Şerifte bana şöyle dedin:
– ‘Ey Şeyh ben kimim?’ ‘Beni tanıyor musun?’
– ‘Sen kimsin’, dedim. Bunun üzerine sen:
– ‘Ben gökteki şu güneşim’ diye karşılık verdin.”
“Kudsî ruh latîftîr, semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda gark olur.” (S.112)
“Gaybet hâlinde iken müşâhede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler vardır. Kendi iç saflığını artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür. Bu durumun Allah’ın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah’ın safasında seyr, seyr-ü sülûkun sonudur. Aslında Allah’ın safasının sonu yoktur.” “İyi bil ki Allah’ın bir takım mahdarları (mazhar, meclâ ve tecelligâhları) vardır. Bunlar sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir mahdarı, öbür mahdardan hâlinle ayırd edebilirsin. Bu makâma yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o mahdarın ve mazharın onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra mahdarı ve mahdarın sıfatına ulaşırsın.” (S.113)
“Hakk’ın her sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve bölümü vasıtasıyla tecellî eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar zâtlar için tecellî eder.” (S.114)
“Yüz dairesi saf ve temiz hâle gelince- su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi-nur saçar. İki kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura gark olur, önünden yüzünün hizasına kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.”
“Daha sonra bu saflık ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs müşâhede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan kalkar. İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.”
“Basiretin açılışı gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfilerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”, ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.” (S.115)
“İyi bil ki, melek, nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet,Cehennem, hayat, ölüm...de senin dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. Seyredip saflaştığın zaman bu (sır) sana açıklanacak inşaallah.”
“İyi bil ki “Allah yerin ve göklerin nurudur” (Nur, 24/35). Peygamberin nuru O’nun izzet nurundan, velîlerin ve müminlerin nuru ise peygamberin nurundandır. Demek ki nur ancak Allah’ındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet (şeref, kuvvet) Allah’ındır” (Fatır, 35/10); “... Şeref Allah’ındır, Peygamberlerinindir, müminlerindir” (Münafikûn, 63/8)”
“Alın hizası bu noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilir. Çünkü görüş buradan yapılmaktadır.” (S.116)
“Gayb âleminde Allah Teâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır.” “Seyyar önce -Kur’ân gibi- yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu bazan da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlayamaz. Sonra kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder.” (S.117)
“İyi bil ki, Seyyarlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm-i âzam kalplerden fışkırır. İsm-i âzam âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hasıl olur. Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün delillerin ortaya çıkış nisbetine göre ism-i âzamın harflerinden biridir.” “Mahabbet marifetin (irfân bilgisinin) meyvasıdır, çünkü bilmeyen sevemez. O’nun bize olan muhabbeti bizim O’na olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar.” (S.118)
“Zât tevellî edince heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyar ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek gibi olur. O anda şöyle bir ses işitir: “Ahad, Ahad.... (“Bir,Bir!.). Zâtından fânî olunca O’nunla bâkî olur ve O’nunla yaşar.”
“Bazan Seyyar gaybet hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah’ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması makâmların ve kerâmetlerin en yükseğidir.” (S.119)
“İstihlâk mahabbetin eseridir. Mahabbette ilk adım nefs için mahbûbun arzu edimesidir. Sonra nefsin kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise vahdaniyyette fenâ bulmasıdır. Mahluklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere bir hâl olarak biz işte bunu tattık.” (S.120) “Mahabbetin sonu aşkın başlangıcıdır. Muhabbet kalp için, aşk ise ruh içindir.”
“Bu işin sonu nedir? Cevabı şudur: Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin kendi cinsini taleb ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu da şehvete temennî, yüreğe (fuâda) irâde, kalbe (gönüle) sevgi, ruha aşk, sırra vuslat, himmete tasarruf, sıfata saflık, zatta fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana getirir.” (S.121)
“Güç, kuvvet ve takat sûfilere göre mal ve hâl ile olur. Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir. Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.”
“Nefis ve şehvetin de bâkî olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz? Cevap olarak deriz ki: Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür. Şehvet te bunun gibidir. Fânîden bâkîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.” (S.122)
“Kalp ve ruh, ikisi sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey yapmayan Hakk’ı talebte cehd sarf eden iki haktır.”
“Hâl, yolculuğun sebepleri, (âlet ve edevatı) makâm ise yoldaki konaklar gibidir.”
“İşe yeni başlayan kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sonra olan ise şeyhtir, ihtiyardır.”
“Yavrunun kanadı, orta yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi değildir.”
“Yavrunun kanatları havf-recâ, orta yaşlının kanatları kabz-bast,ihtiyarın kanatları ise üns ve heybettir.” (S.123)
“Onlardan sonra marifet, muhabbet fenâ-bekâ, vasl fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve bu kanatlarla uçar)” (S.123-124)
“Çocukların âdetî böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recânın sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir.” (S.124)
“Kabz ve bast orta yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyar için bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz ve bastın havf ve recâdan, -derece yönünden-bir mertebe üstün oluşudur.Sebebi de şudur: Havf ve recânın sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyardaki kadîm kudretin tasarrufudur.” (S.124-125)
“Bu meydana girişin ilk günlerinde kalp bazan -iz ve eseri yüzde görülecek şekilde- bast hâlinde, bazan da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast meydanındaki telvîn makâmıdır. Müstakîm olan kimse burada hem kabz hem de bast hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri bulunan bir kabz hali dolabı olduğunu alnından okur.”
“Ceberut ve kibriya sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse gibi de ruhlariyle bast halindedirler.” (S.125)
“Cemâl sıfatların celâl sıfatlara nisbeti sûret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek arasındaki güzelliğe benzer. Mâna itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek kadından, celâl cemâlden daha güzeldir).”
“Cüneyd Bağdadî şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. (S.126)
“Orta yaşlı zat bu iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer değiştirir. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir.”
“Şeyh olan kimse dahi bu iki kanatla sırat-ı müstakîm ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun telvini ve temkînidir. Telvîn bazan, kerem, lutuf, rahmet ve fazl gibi cemâl sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazan da kuvvetli bir tutuş, satvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur.”
“Hem korkan (hâif) hem ümid eden (râci) İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân makâmındadır. Üns ve heybet sahibi muttaki bir âriftir.”
“Heybet ve ünsten, mahabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.”
“Kabz ve bast ise sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyar orta yaşlı bir kimse durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.” (S.127)
“Havfın tam ve mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak yapılan sabır ve şükre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de devamlı 'rızâ ve tefvîz'dir.”
“Marifet ve muhabbet kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı muhabbet kanadından öndedir.” (S.128)
“Her irfan kendi gücü oranında muhabbet ve şevki beraberinde getirir.”
“Seven kimse sevgide fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi –kulun Allah’a olan mahabbeti ile değil- Hakk’ın kendisine olan mahabbeti ile Hakk’a aittir.”
“Hâl seni bir makâmdan diğer bir makâma nakleden şeydir. Makâm ise yorulduğun zaman oturduğun ve dinlendiğin yerdir.” (S.129)
“Vakit keskin bir kılıçtır. Şayet keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi. Halbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor. Sûfî 'ibnu’l-vakt'tır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de bakmaz geleceğe de. Çünkü onun maziye veya müstakbele bakması geçmişi veya geleceği düşünmesi şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir.”
“Murâkebe sevgili olan Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.”
“Hayır, şer, başkasına kulak verme ve yönelme nevinden kulun yaptığı her şeyi Hakk Taâlâ gözetlemekte ve denetlemektedir. O Rakîbdir.”
“Sûfî de belâ ve dostluk nevinden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakîbi olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, yolun ortasında şükür ve isâr ile, başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar (ve lutfun da kahrın da hoştur, der).” (S.130)
“Allah kendisine dönenlerin kalblerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar, o zaman Seyyar kendisi ile gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar.”
“Küçükken ıssız bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başına gecelemiştim. Eve hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Halbuki kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin yanılması ve korkunun şiddetinde olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, nihayet kapıyı açtı ve içeri girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği zaman kendi kendime “bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızı eve girişini ve bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde. Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım. Çok korkulduğu zaman, (hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve vehim)dir.”
“Cem’iyet kalbin Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veyahut da yolun ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l cemiyet). Cemu’l-cem ise kalp ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva etmesidir.”
“Allah’ın Arşı istiva etmesi (Bk. Furkan, 25/59; Taha 20/5) kalpleri istiva etmesine göredir. Şu kadar var ki Arşı istiva etmesi celâlî, kalpleri istiva etmesi ise cemâlîdir.” (S.131)
“Bu da “Rahman ve Rahîm”in mânasıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahîm kalpte tecellî edendir.” (S.131-132)
“Rahman kelimesini söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik,kudret, azamet, kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün celâl sıfatlarının toplamını o kelimede bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, âtıfet, kerem, lutuf, rahmet gibi cemâl sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.” “Ruhlar, sırların mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu kâinat ile onu meydana getiren (mükevvin ile mükevven) arasındaki bir iştir.” “Bu söylediğim mânayı Allah’ın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir....” (İsrâ, 17/85) Bu ifade, ruhun mânası konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah, ile peygamber ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten susmaya benzer.” (S.132)
“Bu makâma ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahim” Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu. Yani marûf (bilinen) cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur.” “Birgün gaybet halinde iken Resûlüllah ve ashabını görür gibi oldum. Sordum: “Ya Resûlallah Rahman’ın anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” (Taha 20/5; Furkan, 25/59) dedi. Bu defa: “Peki Rahîm ne demektir?” buna karşılıkta: “O müminler için Rahîmdir” (Ahzab, 33/43) diye bana âyetlerle karşılık verdi.” “Bazan şiddetten sonra ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden sonra, Allah’a yönelen kimse için vech i kerimin bütün daireleri sanki tesbih imiş ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin nûrları tecelli eder.” (S.133)
“Halvette bulunan zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır, halvetle ünsiyet eder sadece zaruri ihtiyaçları için halvetten çıkar, sonra tekrar halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyara hücum ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, Seyyarın arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Tıpkı ateşin odunu kuşattığı gibi.” “Bir gün ona giden yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade ile, bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım.” (S.134)
“Sonra tekrar vücuda (normal hâle) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış müsterihtim. Şevk, yakîn kulluk ve hayret ile dolu idim.”
“Kalb ve ruh toprağa ait parça (ve ağırlıklardan) kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği müddetçe Seyyar da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece taaccüb eder.”
“İşte bunun gibi kim zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm (Bk. Âl-i İmran 3/2; Bakara, 2/255) olan, kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı (Bakara, 2/255) Zât ona tecellî eder. İşte “daimâ kâim olan” “kıyamı dâim olan” da böyledir. (Seyyar, Allah’ın Kayyûm, daimâ kaim, Hay ve uyumayan vasıflarının mazharı olur).”
“Seyr hayatının başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyarın durumuna gelince: Yatırılmaz ve çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgar sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uykusu kaçtığı için uyuyamaz. Bu durum zâhirî duyguların zayıf, bâtınî hislerin, kalbî duyguların kuvvetli olduğu zaman meydana gelir.” (S.135)
“Bununla beraber şeyh bazan sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar, bazan da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ müridin içi kötü şeyle dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp atmaya kâdir olamaz, onun için müridi halvete sokar.” “Halvete ilk olarak girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı” “Sonra anlayabildiğim kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar on bir kere beni halvetten çıkardılar.” (S.136)
“Ruhumu ele aldım ve kendi kendime: ‘İşte o budur al onu’ dedim. Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi hediye ettim. Paraları tasadduk edip dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti önüme getirdim. Ar ve namus elbiselerini çıkardım, insanlar hakkımda şöyle düşünsünler diye: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi, olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi hissettim. Şöyle dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan çıkamayacağım”. Nihayet, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Şayet halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse-insanların yanına çıplak çıkmaktan haya edip çıkmamak için –şu üzerimdeki elbiseyi yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise vazifesini görür. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin neticesidir. İşte bu düşüncelerle girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsaadesi olmadan çıkmadım, ayrılmadım.” (S.136-137)
“Şeyhim Ammar Yasir, bana şöyle demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şöyle desin: ‘Burası kıyamet gününe kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil’ ”
Sonra sözüne şunu ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz olunur.”
“Halvete ısındığı zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılır. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhanehu ve Teâlâ’nın zikridir. Bazan zikir ünsün önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yarışır ve yekdiğerini takib ederler.” (S.137)
“Zikirle meşgul olan Seyyar kendisine şöyle seslenilen bir makâma ulaşır: Zikrin, seni nasıl zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan devamlı olarak Hakk’ın mezkûrüdür. Ancak Allah ile aralarındaki koyu karanlıklar ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamakta. Onlar işitmezler ve bu hâli hissetmezler.” “Mürid, zikirde istiğrak hâline ulaştığı zaman sülûku inkıtaa uğrayanların kaldıkları yerde kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder.” “Seyyar dil ile yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir.kalbi karıştırır, teşvişe uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalbteki huzuru devam eder senelerce dil ile zikredemez. Bu şahıs mü'min, mukîn ve mutkındır (imân eden, şüphesiz ve yakînen bilendir). Ancak, farz namazları kalp takvası ile fiilen edâ eder. Çünkü kalp, farzların terk edilmesi yolunda asla fetva vermez. Hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vermez.” (S.138)
“Biri semâya çıkan, diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman Seyyar, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç, hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyar donar. Bu donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de girse durum değişmez.” “Namaz aydınlığı ve neşesi bu ateşin-tamamını değilse bile-bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme soğutucularına ihtiyaç vardır.” (S.139)
“Yakıtı, taş kesilen kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder.(Bk. Tahrîm, 66/6). Ateş doyunca heyecanı sukûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder.” (S.139-140) “Bu soğukluk da bir cüzdür, onun da yok olmayan bir küllü vardır. Ancak bu da külle katılır. O kül Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.” “Halvet, zikir, oruç, temizlik, susma, nefyu’l havâtır (hatıraları kovma, ve yok etme), râbıta ve arzuları tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.” “Zikir ateştir, törpüdür ve çekiçtir. Halvet, demirci ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik, cilalama âletidir. Susma ve nefyu’l-havâtır Seyyara gelen karanlık vâridleri yok etmektir. Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.” (S.140)
“Bir defasında Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevi gücümü) onun üzerine musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki herşeyden menetti. Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğunu anlıyordu. Aynı şekilde ben de onunla konuşuyor ve bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya kadar devam etti. Ve aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu. Ruhu, bir seher vakti bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi. “Ey şeyh elamân, elamân! Beni öldürdün, yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim. “Gelip ayağını öpmek için beni çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü kaldırdı gönlümden kâm alıp rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!” (S.140- 141)
“İsteseler de istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he” nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki vav ise ruhun ismidir.” “Şeyhlerden biri -Sehl b. Abdullah Tüsterî (Öl. 283/986) olduğunu zannediyorum- müridlerine şöyle demişti: “Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın ismidir ‘Âh’ deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah”, “vah” da böyledir. Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir.” “Dil bir harf ile zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir (küçük dil, büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.”
“Allah kelimesindeki “he” bu “he” dir. Elif ile lâm harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir. Arapça gramerine göre iki sâkin harf yan yana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O zaman Elihe olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir “lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar İsm-i a’zamın “h” olduğuna dikkati çekmek içindir.” “”He” sakindir dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” harfinin yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu mânaya işaret etmektedir. Daire, merkezi ve aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise Hakk’tır” (S.141)
“Sözkonusu ettiğimiz “ha”, ağzımızla telaffuz ettiğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he” “h” ve “elif”ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bir olanı, dilden değil kalbteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyyen çıkmayanı kasd ediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır. Bununla ismi aziz olan Allah’ın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Herşeyden çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız” (Zariyat, 51/49,50). Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.” “Kalp kelimesinin sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mâna yönünden ortası ve özü (adl) demektir. Burada “he” harfi de -ebced hesabıyla- beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı harflerin (1-9) tam ortasında yer alır. Beş vakit namazın sırrı da buradan zuhûr ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur” hadisi de öyle.”
“Hüviyet ikidir: O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun zâtı ile bâkî olursun. “Lâ ilâhe illâllah” sözünün mânası da budur. Yani O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok.” “Kendi hüviyetini yok ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce –iyi olsun kötü olsun – kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl sıfatları seni bürür.” (S.142)
“Allah’ın kelâm ve sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyar sanki kulağının zarı patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyar o anda- istese de istemese de-kendinden geçer ve secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu isbat eder, var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyarın takati ve manevi gücü oranında olur. Allah, kelâmındaki tecrid halini devam ettirirse Seyyar ölür (ilâhî kitabı, çıplak bir şekilde dinlemeye takat getiremez). Hz.Musa (a.s)’ın durumu ona keşfen gösterilir. İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Biz seninle on bin insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün.” “Tusterî demişti ki: “Ah Allah’ın ismidir. Sebebini anlatmıştım. Oh şeytanın ismidir.” Çünkü hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır.” (S.143)
“Nefis rahatı bulunca istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda kaldığı zaman “Allah, Allah” der.” “Bu isim, yani “ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)” “Zaman zaman isim denizine düştüğü vakit Seyyarın kalbinden – kendi irâde ve isteğine bağlı olmadan – bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık gibidir. Sonra (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyarı veya başkalarını öldürebilecek bir makâma yükselir.” (S.144)
“Cüneyd Bağdadî'ye (Kaddesellahu sırrehu) dervişlerin sayhalarından soruldu. Şöyle cevap verdi: “O İsm-i azam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki sayhanın lezzetini bulamaz.” (S.145)
“Hüzün mutlak susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi soluk alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır.” “Hüzün, arzu edilen bir şey elden kaçırıldığı zaman söz konusudur. Bunun hakikati kalbin sevgiliye özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için artık için özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir. Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir. Başka bir benzetişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.” “Özleyenin özlemi sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa adımını atar. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir zevk ve safânın eseridir, veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve zevkin neticesidir.” “Bu Allah ile üns ve bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve meyvesidir.” (S.146)
“Gaybet hâlinde iken bazı semâlar görülür, onlarda yıldızlar, güneşler,aylar vardır. Hepsi yakînin sebeplerindendir.” (S.147)
“Cesedlerden önce ruhların bir araya toplanması, yine cesedlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün insanlar için durum böyledir. Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının basirete çökmesi sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü nisbetinde nasibini alır. Meğer ki, insanlardan her biri, ruhların birleşmesinden kendi miktarlarınca pay almış olsunlar.” (S.147-148)
“Avam akılla hatırlar ve dille zikreder. Avama mezkûr hücûm edince, şu atasözünü söylerler: Dostunu ve sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla! Bunun mânası şudur: O seni ruhu ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.” “Şeyh bizim olduğumuz şehre yaklaşınca onun vakar, bölge ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve arkadaşlara: “Haydi geliniz, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu kim haber verdi”, dediler. Ben de “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu.” (S.148)
“Onun himmeti ile ruhlar-isteseler de istemeseler de- huzura gelirler. Sonra hâli ilerler ve ölülerle dirilerin ruhlarını ayırd eder. Nebîlerle şehidlerin ve diğer insanların ruhları arasındaki farkı görür.” “Gaybet hâlinde iken din âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim, “Bu güneş ve yıldızların mânasını anlıyor musun?” dedi. Buyurun söyleyin dedim. Şöyle dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. (S.149)
“Bir başka gaybet hâlinde de gökyüzü Kur’an kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve noktalarla şöyle yazılmıştı: Bu Taha suresinin şu âyeti idi: “...Gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi koydum...” (Taha, 20/39-40) Bunu anlıyor ve okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilhâm edildi. Kadının ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile, “İsteftiyn” idi.” (S.149-150)
“Seyyar makbul haline gelince gayb âleminde ona isim ve künye veririler. Şeytanın ismi ile Allah Taâlâ’nın ism-i azam’ı ona tarif edilir. Benim gaybtaki ismim Kanterûn’dur.” “Gaybet hâlinde olduğum bir sırada Resûlüllah’ı, yanında ikinin ikincisi (Hz. Ebu Bekir) olduğu halde (Bk. Tevbe, 9/40) benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli virdlerimin olduğu ilhâm edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok iyi bulduğunu ifade ederek: “İşte böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı Kerîm oku” dedi. Daha sonra kendisinden künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Resûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb mıdır, yoksa Ebu’l Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası) şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi. “Künyen Ebu’l-Cennâb (korkanların babası) dır”.dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da, “Evet ya Resûlallah o Ebu’l-Cennâb’dır”. İşte bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği için, Allah’ın izni ile ikisinden de uzak kalıyorum.” (S.150)
“Şeytanın ismine gelince. Yine bir gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin ve adın nedir?”. – Garip bir adamım, ismim de Yunak – Hayır sen Azâzilsin. Dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve: – Evet ben Azâzîlim, ne yapacaksın?“ (S.150-151)
“Bu olay Peygamberin şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi,insan oğlunun damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız”. Şu hadisin mânası da bunu izah eder: “İman çıplak (bir insan gibi)dir. Elbisesi takvadır. Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.” “Nefis ölmeyen bir yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa, eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefs de tıpkı bunun gibidir.” (S.151)
“Ölmüş olan nefse hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra nefs vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını geri alır ve nihayet ayağa kalkar.” (S.151-152)
“Her şeyden sonra Allah’ı gördüm, sonra onu her şeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce O’nu gördüm” (S.152)
“VELÎNİN ALÂMETLERİ”
“1. Allah tarafından mahfûz olması”
“2. Allah Teâlâ’nın çeşit çeşit lutuflarıyla onu talep etmesi ve araması.”
“Üzerinde kötü bir şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lutuflar hadsiz ve hesapsızdır.”
“Çoğu kere kötü işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâlî, iyi işlerin sonunda hasıl olan yakînden daha kuvvetli olmaktadır.”
“İşte bunun gibi, kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyarı azarlar veya kendisine bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse Allah’ın ihsanında bulamayacağı yakîn derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Halbuki ceza onun sıfatı değildir.” (S.153)
“3. Duasının kabul edilmesi” “Bu konuda da Allah’ın velîleri kısım kısımdır. Kiminin duasına anında, kimininkine üç günde, bazısınınkine bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun bir zaman içinde icâbet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makâmları ile ilgilidir. Buradaki “dua” dan kastımız da sadece, “Rabbım şunu, şunu yap” şeklinde olan dua değildir. Bu; sadece kalbindeki duaya delil teşkil eder.”
“4. Bir başka alâmeti kendisine İsm-i azam’ın (en büyük isim) verilmiş olmasıdır. “Velîlerden herbirine Allah’ın isimlerinden bir İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O’na dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.”
“Bağdat Şunuziyye Mescidinde halvette iken üzerinde “ifteh bihanin” kelimesinin yazılı olduğu bir kağıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine götürdüm ve “İşte Allah’ın en büyük ismi”, dedim. Başını önüne eğdi ve içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir müddet sonra evinin kapısını bir adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlayamadık. Yanımıza bir kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar. Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı “Ne oldu sana?”, dedim. “Az önce 'Bu Allah’ın en büyük ismidir' dediğin zaman şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi, gerçekten bu İsm-i azam ise şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım”. Gerisi malum” (S.154)
“Tekke hizmetçisi bir müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmıştı: Uykudaki adamın gördüğü gibi şahısları görmüşüm. Onların melekler olduklarını zannetmişim. “Biz filan kimseye İsm-i azam’ı verdik”, demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha sonra şöyle dedi: “Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona verdiniz”. Şöyle karşılık verdiler: “O pek çok müşâhede ve riyâzet yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.
Velîye İsm-i azam verildiği gibi gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhanî varlıkların isimleri de tarif edilir.” (S.154-155)
“Bil ki Seyyar ancak kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır.” (S.155)
“Velî irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın irâde ettiği şey hâline gelir.” (S.155-156)
“ “Kâf” ve “Nun”dan meydana gelen “kün” emrini Allah’ın telaffuz etmesi caiz değildir. Bu bir işi süratli olarak yapma anlamındadır. Ve bu kelimedeki “kâf” kevnin (dünyanın) kâf’ı; “nun”ise O’nun nûrudur.” “ “İftah bihanin”, “Yunak”, “Kanterûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım mânaları vardır. Ancak bunu zevk, hâl ile işiten kimse bilir. Meselâ “İftah bihanin” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, mânasına, “Kanterûn”, vâridlerin kabulune düşkünlük gösteren mânasına “İsteftîyn” ise zamanın Aişe’si anlamına gelmektedir. “Diyorsun ki İfteh bihanîn İsm-i azam’dır. Peki o zaman iftah bihanin anlamına nasıl gelebiliyor? İsm-i azam’ın mânası olması nasıl sahih olur? Biz deriz ki: “Bunu bir zevk ve tadma yoluyla öğrendik.
Şöyle ki; Allah’ı zikir, kalbe vâki olana kadar Allah’ı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses duyduk. Sonra azamet ve kibriya vâridleri, kalbin celâli ve cemâli tecellilere mazhar olması, zâhir ve bâtın âyetlerin ona zuhûr etmesi, sebebiyle kalb kuvvetlenince bu hal arttı.” “ “İftah bihanin” (inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânası işte budur.” “Herşeyin İsm-i azam’ı onun yakîni celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının mazharlarını tanıması miktarınca olur.” (S.156)
“Tevekkül, Seyyarın va’d ve vaîd konusunda Allah’a güvenmesi, kendisine gelecek olan hiçbir şeyin elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da sevinmez.” “Seyyar kendisine kötülük yapan şahsı Allah’a havale eder. Çünkü hakettiği cezanın miktarını ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir.” “Zikir, sırra (ruha) vaki olunca, Seyyarın sukût halindeki zikri, iğne batırılarak dilde yapılan nakışlar gibi olur veya bütün yüzü dil haline gelir ve ondan feyezan eden, taşan bir nur ile zikreder.” “Seyyar, saf hale gelip kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, kaybettiği bu elden bedel başka eller bulur. Bu kalbin elidir. Orada (gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan yer.” (S.157)
“Sâdık, ihlâslı ve âşık olan Seyyarın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel olamaz.” “Hakk Sübhanehu ve Taâlâ hazretleri şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir: Gayb âleminde batınî âyetlerle, şehadet âleminde ise zafirî âyetlerle.” “Seyyar, marifetini gaybî âyetlerin zuhûru ile arttırır. Daha sonra azamet ve kibriyanın hücümlarında gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile ve marifetini çoğaltır.” (S.158)
“Zat ve sıfatın tecellisi ise gaybî âyetlere oranla hârikulâde olur.”
“Artık zâhirî âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı zamandaki hayreti nisbetinde olur. Zât ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle olur.”
“Tarikatta sülûk etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda terbiye etmesi asla doğru değildir. Meczûbun şeyhliği de doğru değildir.”
“Fakat maksuda giden yolu tadmamıştır. Dolayısıyla onun şeyhliği ve mürşidliği söz konusu olamaz. Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.”
“Seyyar, zâhirî ve batınî âyetlerden hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer ve gök, - kendisinin içinde mahkûm ve mahbus olarak kaldığı- bir hapishâne, bir zindan bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür.” (S.159)
“Başlangıcı uykudur, sonra -uyku ile uyanıklık arasında olan- vâkıadır. Bunu, hâlet, onu vecd ve vicdanın galebeleri, bunu kudreti müşahede ve sonra kudretle ittisaf, bütün bunlardan sonra da tekvin (yaratma) takib eder.” (S. 160)
“Allah Teâlâ’nın, kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Haşa ki böyle bir şey ola. Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütûfları, işaretleri, uyarmalarıdır.” (S.160-161)
“Bunlar Allah’a yönelenler için sadece bir misâldir, bununla bu zevki tadanların zevki, âşıkların âşkı, âriflerin nuru, sevenlerin ateşi, özlem duyanların sürati, vecd hâlini yaşayanların vecdi, mücâhede edenlerin, keşf ehlinin meyveleri, münacaat edenlerin sırları ve necâta erenlerin üslûbu bilinir.” (S.161)
Raşidi Tarikatında Seyri Sülük Yolu Üçe Ayrılır
1. Yol : Nakşibendi yolu yani gizli zikir ile seyri sülük ettirilmek,
2. Yol : Burhani veya Dusukiye yolu ile açık Zikir ile seyri sülük ettirilmek,
3. Yol : Zül cenaheyn yani Çift kanatlı yol, yani raşidi yolu hem cehri hem de Hafi Zikir ile seyr-i sülük etme yolu.raşidin evini yolu gibi,... her iki tarfdaki iki kanat ile Cafer Yusufcuk yolu...
Raşidi yolundan seyri sülük etmek isteyen Sofi ve müridan geldiğinde bakılır,..
Anne veya baba tarafından akraba olan Hasan veya Hüseyin isimli kimseler aranır.
Bu annesi tarafından veyahut annenin babası ve annesi tarafından akrabalar olabilir, dayı teyze veya baba tarafından hala amca Kuzenler Yeğenler dünürler
bunlardan anne tarafından bu isimlere rastlanırsa, birisi veya ikisi aynı kolda var ise, mesela anne tarafında Hüseyin isimli bir akrabamız var ise, sol koldan gizli zikire bağlıyız yani, yol Ebubekir yolu usulü ile olacak, Eğer Hasan var ise yol cehriyiz, yani Açık zikir yoluyla olacak, ve yol Ali yolu olacak..
Eğer Her ikisi de var ise, direkt bir üst sınıf olan raşidii Tarikatı zikirleriyle başlayacak yol.
Bu baba tarafından olursa, usul baba tarafında Hüseyin varsa sağ kol gizli zikir demek genellikle gizli zikir yapmak zorunda, Eğer Baba tarafında Hasan var ise Ali yolu yani cehri Zikir ile zikir yapmak zorunda..
Eğer ikisi de var ise, o zaman bir üst sınıftan başlayabilir, çift kanatlıdır, hem Hasan hem Hüseyin vardır, yani zülcelaleyndir, bu kimseler
aynı durum anne tarafında da geçerli fakat orada sol taraf olduğu için, anne tarafı sol taraftır, yani Sağ taraf baskın ve baba tarafıdır, sol taraf baskın olmayan taraf demektir.
Eğer akrabalardan bulunamaz ise bu sefer evimizin Sağ ve sol tarafındA Hasan ve Hüseyin isimli Konu, komşu, tanıdık, Bakkal, çakkal imam müezzin, ögretmen,...isimlerine bakılabilir. Sağdaki isim Hasan ise Ali yolu cehri yol, hüseyin ise gizli yol, ebu bekr ve nakşi usuluü uygulanır.
TÖVBE
Bu usul ile yola nakşibendilikle yani gizli zikir ile başlayacak olanlar Yani sağ kol baskın kol Hüseyin kolu olunca
şöyle tövbe alması lazımdır:
Önce kıbleye karşı oturulur ve Gözler yumulur ve sağ el ileri uzatılır daha sonra
“Yarabi! ben pişmanım! yapmış olduğum bütün günahlardan! Keşke yapmasaydım! inşallah bir daha yapmayacağım, Başağaçlı Raşit Tunca’yı kendime şeyh kabul ettim.”
Euzu besmele ile
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ
yedullâhi fevka eydîhim
Elimin üzerinde onun eli vardır onun elinin üzerinde Allah'ın eli vardır denilir.
Biatım onadır ondan da öte Cenabı Allah'adır.
Denilip gözler açılır.
Edepler
1 - Günlük namazlar Eda edilir,
2 - Boş vakitlerde namaz tesbihleri çekilmemişse, onlar boş vakitlerde çekilir, her vakit için 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 34 Allahu Ekber,
3 - Akşam namazından sonra rabıta yapılır, şeyhe gıyabında rabıta, şeyin Resmine bir defa bakılır, ve şeyh gözler önüne getirilip görülmeye çalışılır, sofinin ve bir hali ve maruzatı varsa, kalpten o'na onu da söylenir. Bu Rabıta şeyhi gerçekten karşında göresiye kadar yahutta, o seni ziyaret edeceği güne kadar, yahut da sen ona gidebilesiye kadar devam edilir. Amaç gayret etmektir, ulaşılamasa da, bir gün o kapı size açılacaktır, açılmadı diye vazgeçmeyin, Tabii ki akşam namazından sonra iki rekat, veya dört rekat, veya 6 rekat evvabın namazı kılınır, evvabın namazından sonra rabıta yapılır, kıbleye karşı dönülür, gözler yumulur, ve biz de 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur Ondan sonra Şeyh rabıta edilir, gıyabında ve rabıtadan çıkmak isteyince tekrar 13 Estağfurullah denir ve gözler açılır Ondan sonra dünya işlerine dönülür.
ZiKiR USULÜ
Zikire gelince Hüseyin kolunda gidecek olanlar
Nakşiler gizli efdal olduğu için zikrederken bir de üzerlerine örtü almışlardır, Biz de örtü almak diye bir şey yoktur, 13 Estağfurullah çekilir, Sadece gözler yumulur, ve 5.000 Allah zikri ile başlanır zikire, ve 100 taneli tesbih alınır, Bu hafif bir cinsten tesbih olursa bilek ve el Yorulmaz ve küçük taneli tesbih ilede çekebilirseniz, daha kısa devir eder, daha kısa sürede biter ve sıkılmazsınız, eğer büyük taneli tesbih alırsanız, çekmeniz uzun süreceği için, her bir taneyi devirmek uzun sürer, Onun için bir an gelir yorulursunuz, İki gün sonra bırakmak durumunda kalırsınız, Eğer öyle olursa iki üç çeşit tesbih kullanın, orta boy, küçük boy, uzun boy, vaktinizi müsait olduğuna göre küçük veya büyük ile çek, hızlı çekmek istediğin zaman küçük tesbih ile böyle çekersiniz, veyahut da vaktiniz varsa büyük taneli ile daha uzun sürede ve daha şuurlu şekilde tek tek düşüre düşüre çekersiniz, ama her an ona o şuura Vakıf olmak mümkün değil, yani Siz sadece çekmeye çalışın, 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur, dil damağa yapıştırılır, dil hareket ettirilmeden Kalp ile Allah Allah Allah Allah Demeye çalışılır, ve tesbih sağ ele alınır, Bu zikir çekilmeden önce sağ el tesbih ile sol memenin dört parmak altında tutulur, tespih baş parmak ile orta parmak arasında tutulur, ve imamenin oradan, ve işaret parmağıyla, sanki tabancanın mermisini atarcasına, tetiğe dokunurcasına, her bir tane tık tık tık tık tık tık aşağıı çekilir. sadece hızlı şekilde en hızlı şekilde tesbihi nasıl çekebilirseniz o kaadar hızlı şekilde çekebilirsiniz. Allah kelimesini de kalbinizden ne kadar hızlı söyleyebilirsiniz öyle söyleyin. Yani bu her bir tanede Allah diyeceksin diye uğraşmayın, yani saymaya kalkmayın, sadece tesbih tanelerini ileri çekin, Çünkü düşünün tetiğe her bir dokunuşunuzda merminin ileri attığını, Allah denilen bir merminin kalbinizden ateş ettiğini, ve Allah Dedikçe her bir tesbih tanesini aşağıya itmeniz yeterli bunun için extra saymak gerekmediğini biliniz. Fakat bu mermi ile Tetik ayın bir şekilde hareket etmez, en hızlı şekilde tesbih tanesinde bir Allah demeniz yeterli, her bir tur da imameye gelindiğinde
“ilahi ente maksudi ve rızâike matlubu” denir
ya rabbi maksadım sensin maksadım rızana talip olmaktır manası bunun da
ikinci elde de ayri tesbih tutulur ve her bir turdan sonra ondaki taneden bir tane ileri itilir ve ikinci sabit tesbihdeki taneler 50 tene ayrılmış olmalı elli tane olunca mesala 5000 Allah demiş olursunuz.
zikrin adedi Tamam olunca tekrar 13 Estağfurullah çekilir ve zikirden çıkılır gözler açılır.
Ve bu her 3 ayda bir 5000 yükseltilir, yani 3 ay sonra 10.000 Allah zikri çekilir, O ndan sonraki 3 ay sonra 15.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra 20.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra sadece 21.000 Allah zikri çekilir, yani Sadece bin artırılır 21.000 Allah zikri çekilir, ve orada artık yol bitmiştir Ve Hafi Gizli zikreden Gidilmez bizde, Ondan sonra cehri zikre geçmeniz gerekir, Ondan sonra yol Hasan kolundan devam eder, artık yol cehri zikirdir usul. ve bu usulde forumumuzda daki Dusukuyie usulünü incelediğiniz zaman, oradaki zikir ve evradın nasıl yapıldığını incelendiği zaman, yol artık o usulü ile devam eder, ve o şekilde üçüncü sınıflara kadar zikir ve Evrad uygulanır, Ondan sonra yol çatallık verir, yol birleşir, ve fena fillahtan önce bekabillah de Yolları birleştiği yerde, Yollar birleşir, ve artık raşidi usulü ile Ya direk Tahsin virdi ile yada (raşidi tahsini şerefiyle) veya intisab ile girilir zikre başlanır ve artık Çift kanatlı ilerlemeye başlanır ve zikir istenirse cehri istenirse gizli olaraktan zikredilir. ve eğer ailede hangi tarafından Hasan veya Hüseyin varsa. baba tarafında baskin olan hangisi, baba tarafinda Hüseyin var ise, o zaman bizim zikrimizdeki Allah zikrine geldiğinde, Hüseyin baba tarafinda ise, o "Allah" zikiri kalp Zikri şeklinde, Yani biraz önce anlattığımız usulü ile kalp Zikri gibi gizli zikir şeklinde zikredilir, ve eğer baba tarafinda hasan varsa, cehri Zikir ile zikredilir, bu usulde artık kalbin yanına tesbihi tutmak veya benzeri şey yoktur, bizde tespihlerin renkleri vardır, her renk tesbih mevsimine göredir, ve tesbih normal şekilde bir elinizde tutaraktan, Allah zikri normal bir tesbih çekermişcesına zikir edilir. bundan sonraki yolda artık Raşidi usulü devam ettiği için 1. sınıf, 2. sınıf... sınıflara usulüne baktığınız zaman o şekilde devam eder, mezun olduktan sonra iki horoz aynı çiftlikte ötmeyeceği için, artık mezun olan kimse, şeyh raşidin olduğu yerden uzaklaşmak zorundadır. artık kendi usulünü yapaar, misal ile içine Biraz üzüm, biraz Bilmem pekmez katıp, kendisi artık o da yoğuraraktan, kendi usulüne bir şeyler kataraktan, yoluna devam edebilir, yahut da kendisi yol çizebilir, ondan sonra, vesselam.
Raşit Tunca
Schrems; 1 Ağustos 2023
1. Yol : Nakşibendi yolu yani gizli zikir ile seyri sülük ettirilmek,
2. Yol : Burhani veya Dusukiye yolu ile açık Zikir ile seyri sülük ettirilmek,
3. Yol : Zül cenaheyn yani Çift kanatlı yol, yani raşidi yolu hem cehri hem de Hafi Zikir ile seyr-i sülük etme yolu.raşidin evini yolu gibi,... her iki tarfdaki iki kanat ile Cafer Yusufcuk yolu...
Raşidi yolundan seyri sülük etmek isteyen Sofi ve müridan geldiğinde bakılır,..
Anne veya baba tarafından akraba olan Hasan veya Hüseyin isimli kimseler aranır.
Bu annesi tarafından veyahut annenin babası ve annesi tarafından akrabalar olabilir, dayı teyze veya baba tarafından hala amca Kuzenler Yeğenler dünürler
bunlardan anne tarafından bu isimlere rastlanırsa, birisi veya ikisi aynı kolda var ise, mesela anne tarafında Hüseyin isimli bir akrabamız var ise, sol koldan gizli zikire bağlıyız yani, yol Ebubekir yolu usulü ile olacak, Eğer Hasan var ise yol cehriyiz, yani Açık zikir yoluyla olacak, ve yol Ali yolu olacak..
Eğer Her ikisi de var ise, direkt bir üst sınıf olan raşidii Tarikatı zikirleriyle başlayacak yol.
Bu baba tarafından olursa, usul baba tarafında Hüseyin varsa sağ kol gizli zikir demek genellikle gizli zikir yapmak zorunda, Eğer Baba tarafında Hasan var ise Ali yolu yani cehri Zikir ile zikir yapmak zorunda..
Eğer ikisi de var ise, o zaman bir üst sınıftan başlayabilir, çift kanatlıdır, hem Hasan hem Hüseyin vardır, yani zülcelaleyndir, bu kimseler
aynı durum anne tarafında da geçerli fakat orada sol taraf olduğu için, anne tarafı sol taraftır, yani Sağ taraf baskın ve baba tarafıdır, sol taraf baskın olmayan taraf demektir.
Eğer akrabalardan bulunamaz ise bu sefer evimizin Sağ ve sol tarafındA Hasan ve Hüseyin isimli Konu, komşu, tanıdık, Bakkal, çakkal imam müezzin, ögretmen,...isimlerine bakılabilir. Sağdaki isim Hasan ise Ali yolu cehri yol, hüseyin ise gizli yol, ebu bekr ve nakşi usuluü uygulanır.
TÖVBE
Bu usul ile yola nakşibendilikle yani gizli zikir ile başlayacak olanlar Yani sağ kol baskın kol Hüseyin kolu olunca
şöyle tövbe alması lazımdır:
Önce kıbleye karşı oturulur ve Gözler yumulur ve sağ el ileri uzatılır daha sonra
“Yarabi! ben pişmanım! yapmış olduğum bütün günahlardan! Keşke yapmasaydım! inşallah bir daha yapmayacağım, Başağaçlı Raşit Tunca’yı kendime şeyh kabul ettim.”
Euzu besmele ile
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ
yedullâhi fevka eydîhim
Elimin üzerinde onun eli vardır onun elinin üzerinde Allah'ın eli vardır denilir.
Biatım onadır ondan da öte Cenabı Allah'adır.
Denilip gözler açılır.
Edepler
1 - Günlük namazlar Eda edilir,
2 - Boş vakitlerde namaz tesbihleri çekilmemişse, onlar boş vakitlerde çekilir, her vakit için 33 Sübhanallah, 33 Elhamdülillah, 34 Allahu Ekber,
3 - Akşam namazından sonra rabıta yapılır, şeyhe gıyabında rabıta, şeyin Resmine bir defa bakılır, ve şeyh gözler önüne getirilip görülmeye çalışılır, sofinin ve bir hali ve maruzatı varsa, kalpten o'na onu da söylenir. Bu Rabıta şeyhi gerçekten karşında göresiye kadar yahutta, o seni ziyaret edeceği güne kadar, yahut da sen ona gidebilesiye kadar devam edilir. Amaç gayret etmektir, ulaşılamasa da, bir gün o kapı size açılacaktır, açılmadı diye vazgeçmeyin, Tabii ki akşam namazından sonra iki rekat, veya dört rekat, veya 6 rekat evvabın namazı kılınır, evvabın namazından sonra rabıta yapılır, kıbleye karşı dönülür, gözler yumulur, ve biz de 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur Ondan sonra Şeyh rabıta edilir, gıyabında ve rabıtadan çıkmak isteyince tekrar 13 Estağfurullah denir ve gözler açılır Ondan sonra dünya işlerine dönülür.
ZiKiR USULÜ
Zikire gelince Hüseyin kolunda gidecek olanlar
Nakşiler gizli efdal olduğu için zikrederken bir de üzerlerine örtü almışlardır, Biz de örtü almak diye bir şey yoktur, 13 Estağfurullah çekilir, Sadece gözler yumulur, ve 5.000 Allah zikri ile başlanır zikire, ve 100 taneli tesbih alınır, Bu hafif bir cinsten tesbih olursa bilek ve el Yorulmaz ve küçük taneli tesbih ilede çekebilirseniz, daha kısa devir eder, daha kısa sürede biter ve sıkılmazsınız, eğer büyük taneli tesbih alırsanız, çekmeniz uzun süreceği için, her bir taneyi devirmek uzun sürer, Onun için bir an gelir yorulursunuz, İki gün sonra bırakmak durumunda kalırsınız, Eğer öyle olursa iki üç çeşit tesbih kullanın, orta boy, küçük boy, uzun boy, vaktinizi müsait olduğuna göre küçük veya büyük ile çek, hızlı çekmek istediğin zaman küçük tesbih ile böyle çekersiniz, veyahut da vaktiniz varsa büyük taneli ile daha uzun sürede ve daha şuurlu şekilde tek tek düşüre düşüre çekersiniz, ama her an ona o şuura Vakıf olmak mümkün değil, yani Siz sadece çekmeye çalışın, 13 Estağfurullah çekilir, gözler yumulur, dil damağa yapıştırılır, dil hareket ettirilmeden Kalp ile Allah Allah Allah Allah Demeye çalışılır, ve tesbih sağ ele alınır, Bu zikir çekilmeden önce sağ el tesbih ile sol memenin dört parmak altında tutulur, tespih baş parmak ile orta parmak arasında tutulur, ve imamenin oradan, ve işaret parmağıyla, sanki tabancanın mermisini atarcasına, tetiğe dokunurcasına, her bir tane tık tık tık tık tık tık aşağıı çekilir. sadece hızlı şekilde en hızlı şekilde tesbihi nasıl çekebilirseniz o kaadar hızlı şekilde çekebilirsiniz. Allah kelimesini de kalbinizden ne kadar hızlı söyleyebilirsiniz öyle söyleyin. Yani bu her bir tanede Allah diyeceksin diye uğraşmayın, yani saymaya kalkmayın, sadece tesbih tanelerini ileri çekin, Çünkü düşünün tetiğe her bir dokunuşunuzda merminin ileri attığını, Allah denilen bir merminin kalbinizden ateş ettiğini, ve Allah Dedikçe her bir tesbih tanesini aşağıya itmeniz yeterli bunun için extra saymak gerekmediğini biliniz. Fakat bu mermi ile Tetik ayın bir şekilde hareket etmez, en hızlı şekilde tesbih tanesinde bir Allah demeniz yeterli, her bir tur da imameye gelindiğinde
“ilahi ente maksudi ve rızâike matlubu” denir
ya rabbi maksadım sensin maksadım rızana talip olmaktır manası bunun da
ikinci elde de ayri tesbih tutulur ve her bir turdan sonra ondaki taneden bir tane ileri itilir ve ikinci sabit tesbihdeki taneler 50 tene ayrılmış olmalı elli tane olunca mesala 5000 Allah demiş olursunuz.
zikrin adedi Tamam olunca tekrar 13 Estağfurullah çekilir ve zikirden çıkılır gözler açılır.
Ve bu her 3 ayda bir 5000 yükseltilir, yani 3 ay sonra 10.000 Allah zikri çekilir, O ndan sonraki 3 ay sonra 15.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra 20.000 Allah zikri çekilir, Ondan sonraki 3 ay sonra sadece 21.000 Allah zikri çekilir, yani Sadece bin artırılır 21.000 Allah zikri çekilir, ve orada artık yol bitmiştir Ve Hafi Gizli zikreden Gidilmez bizde, Ondan sonra cehri zikre geçmeniz gerekir, Ondan sonra yol Hasan kolundan devam eder, artık yol cehri zikirdir usul. ve bu usulde forumumuzda daki Dusukuyie usulünü incelediğiniz zaman, oradaki zikir ve evradın nasıl yapıldığını incelendiği zaman, yol artık o usulü ile devam eder, ve o şekilde üçüncü sınıflara kadar zikir ve Evrad uygulanır, Ondan sonra yol çatallık verir, yol birleşir, ve fena fillahtan önce bekabillah de Yolları birleştiği yerde, Yollar birleşir, ve artık raşidi usulü ile Ya direk Tahsin virdi ile yada (raşidi tahsini şerefiyle) veya intisab ile girilir zikre başlanır ve artık Çift kanatlı ilerlemeye başlanır ve zikir istenirse cehri istenirse gizli olaraktan zikredilir. ve eğer ailede hangi tarafından Hasan veya Hüseyin varsa. baba tarafında baskin olan hangisi, baba tarafinda Hüseyin var ise, o zaman bizim zikrimizdeki Allah zikrine geldiğinde, Hüseyin baba tarafinda ise, o "Allah" zikiri kalp Zikri şeklinde, Yani biraz önce anlattığımız usulü ile kalp Zikri gibi gizli zikir şeklinde zikredilir, ve eğer baba tarafinda hasan varsa, cehri Zikir ile zikredilir, bu usulde artık kalbin yanına tesbihi tutmak veya benzeri şey yoktur, bizde tespihlerin renkleri vardır, her renk tesbih mevsimine göredir, ve tesbih normal şekilde bir elinizde tutaraktan, Allah zikri normal bir tesbih çekermişcesına zikir edilir. bundan sonraki yolda artık Raşidi usulü devam ettiği için 1. sınıf, 2. sınıf... sınıflara usulüne baktığınız zaman o şekilde devam eder, mezun olduktan sonra iki horoz aynı çiftlikte ötmeyeceği için, artık mezun olan kimse, şeyh raşidin olduğu yerden uzaklaşmak zorundadır. artık kendi usulünü yapaar, misal ile içine Biraz üzüm, biraz Bilmem pekmez katıp, kendisi artık o da yoğuraraktan, kendi usulüne bir şeyler kataraktan, yoluna devam edebilir, yahut da kendisi yol çizebilir, ondan sonra, vesselam.
Raşit Tunca
Schrems; 1 Ağustos 2023
Letaif Nedir? Letaifler Nelerdir? Nakşibendilikte Lataif Virdi (Zikri) Yapmanın Usulu Nedir?
Letaif zikir, vesvese, bir Kamil Mürşid!
Soru :
Ben özellikle vesveseye karşı etkili olucak bir ders almak istiyorum çünkü aşırı derecede vesveseliyim.letaif zikri yeni okudum bu kelimeyi yeni öğrendim ilmimde bilgimde gayet zayıf ve ben ne zaman namaza vs dinime sarılsam bu vesvese yüzünden terk etmeme sebep olmuştur.
Büyüklerimden istediğim şey bana letaif zikri veya okumam için günlük veya haftalık bir ders sunmaları ,zira gelişigüzel zikirde yapılmıyor bildiğim kadarı ile belirli sayılarda çekiliyor zikirler.bana zikir dersi önerebilirmisiniz ?
Cevab :
vesvese ´ye aldirmayacaksin, üsütnde durmayacaksin, sanki bir rüzgar gelmis gecmis...
Kalb Zikri ve Letaif Zikrine gelince bu herkez veremez, kendi basinada cekilmez bir Kamil Mürside varib onun usulünce cekilmesi gerek, günde belirli sayida Zikir Vird haline getirilmemesi gerekiyor yoksa kendi basina insan seytanin ve nefsin hilelerine uyar onlarin oyuncagi haline gelir...TV´de ve ortalikda dolasan örneklerinden görüldügü gibi...
illede insan cekmek istiyorsa sayi tutmaksizin cekebilir, heb ayni sayiyi veya belirli zamanlarda artirarak vid edinmek bir Allah Dostuna baglanmadan manevi desteksiz, tanisabilecegi bir üstad olmadan nefsin ve seytanin o merhalelerdeki hilelerini bilen ve gecmis olan birisi olmadan insanin helakina sebeb olabilir...
Menzildeki mübaregin usulünce Kalb Zikrinde belirli bir sayiya geldikden sonra verilir Letaif Zikri...nadiren ilk tövbesinden veya ilk zikrinden sonra (ihlas/muhabbet/halavetine göre) bu zikre gecenlerde olmus ama bunu mübarekler belirliyor öyle durumlarda...
cekilisini söylemekde bunun için dogru bulmuyoruz, birisi kalkar baslar cekmeye degisik haller zuhur eder , Nefs ve Seytan oyuna getirir , rüyada gösterilen makamlar olsun, istidrac (olaganüstü haller gücler kabiliyetler) yoluyla olsun, o da kalkar ben suyum,buyum,oldum, seyhim der alir kendine bir post oturur ve daha nice haller ...seytan nefs ikilisi istedigini elde eder. bediüzzaman hz.lerinin sözü olacakdi Allah-ül alem aldatmazlar aldanirla, seytan onlari aldatmisdir...yani kendileride samimiyetle öyle olduklarini , sanirlar.
onun icindirki bir Kamil Mürside varmazsan olmaz demisler, yada bir vekiline...size acizane tavsiyemiz kalb zikri olsun letaif zikri olsun , kim olursa olsun söyle cek böyle cek sukadar cek, diyenleri dinlememenizdir eger bir kamil mürsid yoksa baslarinda, hayatda degilse mübarek vede kendi yerini alacak halifede birakmadiysa...yani bu isler gelisi güzel olmaz...biz tarikat degiliz ama cekiyoruz olmaz, zarar kendilerinedir
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
Minah-10 :
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir.
Minah-34 :
Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenelerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.
Minah-35 :
Ademoğlu başangıçta unutgandır. Çünkü alemi ervahdaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.
Minah-36 :
Müridlerden biri Gavs (k.s) H.z.'lerinden sordu :
- '' Mürid fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan (fena-fi şeyh) rabıtadan gafil kalıyor.'' buyurdular.
- '' Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''
(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) H.z.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)
Minah-37 :
Gavs (k.s) H.z.'lerinden soruldu : '' Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrımıdır ? Zoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektirde, makama göre isimleri mi değişir ? ''
Cevaben : '' Ayrı ayrı birer hakiattır.'' dedi.
Minah-38 :
Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.
Minah-56 :
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez.Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kamildir.
Minah-65 :
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de Letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.
Minah-66 :
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.
Minah-67 :
Bazen letaifler birlikte yükselirler, Kendi alemlerine yönelirler.Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk ednlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.
Letaifler kendi alemine yönlirken bazende birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sğlukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.
Minah-68 :
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hazır amelleri görmemesidir.
Minah-69 :
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.
Minah-70 :
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.
Minah-71 :
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.
Minah-72 :
Muteber olan fena (fenaillah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir.
LETAİFLERİN VÜCUTTAKİ YERLERİ
KALB : sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
RUH : sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
SIR : sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
HAFİ : sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
AHFA : göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
NEFS , latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
LETÂİF VİRDİ
Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır
LETAİF VİRDİNİN ÇEKİLİŞİ
Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de “Allah” ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.
Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir.
Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.
Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle ‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” der.
Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır.
Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ‘‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” denir.
Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.
MENKIBE
Letaif zikri…
Mehmet yarbay abimiz sohbet
ediyordu ve sorulara cevap veriyordu. Sorusu olan varmı dedi?
kurban bize zikri anlat inşaallah! Mehmet Yarbay abimiz sohbete
başladı dedi nefis ahtapot gibidir bacakları vardır
bütün lataiflerin üstünü bacaklarınla kapatır kalbin üstünde bir
bacağı vardır ruhun üzerinde bir bacağı vardır
sırrın üstünde bir bacağı vardır ahvanın üzerinde bir bacağı vardır
hafi nin üstünde bir bacağı vardır makamıda iki kaşın arasıdır dedi
ve devam etti
bunlar vucutda olan lafaiflerdir nefs bunların hepsini sarmışdır ama
kalbin üzerinde zikir çekmeye başlayınca
ayağı yanar ve çeker dedi sonra şöyle devam etti kalp dedi
huzurullah makamıdır yeri sol memenin 4 parmak altıdır
orda insan ALLAHIN huzuru ile zikir çeker Ruh dedi muhabbetullah
makamıdır Allahın muhabbeti ile zikir çekilir dedi
makamı sağ memenin 4 parmak altındadır sır teklik makamıdır dedi
nefis hep herşeyin ikitane olmasını ister araba olsa
ikinciyi ister kadın alsa ikinciyi ister bina alsa bi apartman daha
ister bu makam dedi layiki ile ziker çeken
biri her şeyin bir olduğuna kanaat eder makamı sol memenin iki
parmak üstüdür Hafi sağ memenin iki parmak üstüdür dedi
bütün lataifler de toplanan nurlar bu noktada toplanır ve vucuda
burdan dağılır Ahva iman tahtası diyede geçer vucutdaki makamı
göğüs çukurunun iki parmak aşağısıdır
dedi ve anlat maya başladı ahvayı Nasıl çay var dedi nasıl çay
şekeri var dedi bu çay şekeri bu çayın içinde karıştırınca
kaybolduğu gibi işte bu makam da
Allah da kaybolma makamıdır dedi
ortalığı rahmet sardı ve sofilere cezbe hali geldi mubarek
tebessüm etti ve istirhatine gitti… Allah onlardan gani gani Razı
olsun.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre Letâif ve Terbiyesi
Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi
Letâif, latîfe (ince, nâzik, şeffaf şey) kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf ıstılâhı olarak insanın hakîkatını oluşturan katmanları ifâde eder. Bunlara rûhun mertebeleri veya farklı boyutları da denebilir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki mânevî gerçekleri bilmemizi sağlayan hassas bilinçaltı yetenekleridir.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre insan, on letâiften oluşmaktadır. Bunlara “Letâif-i Aşere” adı verilir. Bunlardan beşi Âlem-i Emr’e (ruhlar âlemine), beşi de Âlem-i Halk’a (yaratılış âlemine) âittir.
Âlem-i Emr’in beş latîfesi “kalp”, “ruh”, “sır”, “hafî” ve “ahfâ” olup “letâif-i hamse” veya “cevâhir-i hamse” (beş latîfe) diye bilinirler.
Âlem-i Halk’ın beş latîfesi ise “nefs” ve insan bedenini oluşturan “dört unsur”dur (anâsır-ı erba‘a: Toprak, ateş, su ve hava). Bu dört unsurun da nefse dâhil olduğu kabûl edilir. Letâif-i Sitte (altı latîfe) dendiğinde Âlem-i Emr’in beş latîfesi ile “nefs”ten oluşan altılı grup kastedilir. “Letâif-i Seb‘a” (yedi latîfe) dendiğinde ise bu altılı gruba dört unsurun “latîfe-i kâlebiyye” (beden latîfesi) adıyla tek bir latîfe olarak eklenmesiyle oluşan yedili grup kastedilir.
Letâif-i sitte (altı latîfe) iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünülebilir. En dış halka nefs, onun içindekiler sırasıyla kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar insan rûhunun farklı mertebeleri ve boyutları olup bir içteki, dıştakine göre daha hassâs ve yüksek seviyelidir.
Sûfî, önce “kalbine” (göğsün sol tarafına) yoğunlaşarak zikre başlar. Kalbi zikrin lezzetini hissedip zikre iştirâk eder hâle gelince “rûhuna” (göğsün sağ tarafına) yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirâk edince bunu sırasıyla sır, hafî, ahfâ ve nefs izler. Nefs zikre iştirâk ettikten sonra tüm bedenin zikre iştirâk etmesi sağlanır (sultânü’z-zikr). Bu işlemlere, “letâife zikrin ilkâsı” denir.
Ahmed Sirhindî’den önceki sûfîlerde, özellikle Kübreviyye şeyhleri arasında letâifin isimleri, nurları ve irtibatlı olduğu peygamberler bilinmekteydi . Ancak letâifin yerlerinden yani insan bedenindeki farklı bölgelere yerleştirilmesinden bahseden ilk yazılı kaynak, muhtemelen Sirhindî’nin Mebde’ ve Me‘âd adlı eseridir. Sirhindî bu eserde “kalb”in, göğsün sol tarafında, “rûh”un ise sağ tarafında olduğunu; sır, hafî ve ahfânın göğsün ortasında bulunduğunu, “ahfâ”nın tam ortada, “sır” ve “hafî”nin de onun yanlarında bulunduğunu, “nefs”in ise beyin (dimâğ) ile irtibatlı olduğunu ifâde etmiştir . Sirhindî bu cümleleri ile letâifin yerlerini ana hatlarıyla belirtmiş, detaylara girmemiştir. Sonraki Müceddidîler letâifin yerleri konusunda detaylı ya da detaysız olarak bazı bilgiler vermişlerdir . Ancak her sûfînin kendi rûhî tecrübesinin farklı oluşu sebebiyle olsa gerek, Sirhindî’den sonraki bazı Müceddidî şeyhleri letâifin yerleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Meselâ Sirhindî’nin halifelerinden Âdem Benûrî’ye göre “kalp” solda, “ruh” sağda, “sır” göğsün ortasında, “hafî” alında, “ahfâ” başın üst tarafında bulunmaktadır . Sirhindî’nin ana hatlarını belirlediği dizilişi prensip olarak kabul edenler bile bunu üç şekilde yorumlamışlardır:
1. Şekil: “Kalp” sol memenin altında; “ruh” sağ memenin altında; “sır” kalbin yanında, kalp ile göğsün ortası arasında; “hafî” rûhun yanında, ruh ile göğsün ortası arasında; “ahfâ” kalp ile ruh arasında ve göğsün tam ortasında yer alır. Nefs ise beyinde (dimâğ) bulunmaktadır. Bu dizilişe göre, ilk beş letâif insan göğsünde yatay bir çizgi üzerinde sıralanmış durumdadır . Ahmed Sirhindî’nin ifâde ettiği diziliş budur. İlk dönem Müceddidî şeyhlerinin de çoğunlukla bunu esas aldıkları anlaşılmaktadır.
2. Şekil: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altındadır. “Sır” sol memenin hizâsında, göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “hafî” sağ memenin hizâsında göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “ahfâ”, göğsün ortasının üst kısmında, nefs de alındadır. Bu dizilişe göre ilk beş letâif insan göğsünde bir üçgen üzerindeki noktalar şeklinde sıralanmıştır. Bu diziliş yorumunu, muhtemelen ilk kez Abdullah Dihlevî (ö. 1240/1824) yapmıştır.
3. Şekil: Abdullah Dihlevî’nin halifelerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) ile başlayan Hâlidiyye kolunda “sır” sol memenin hizâsına değil üstüne, “hafî” de sağ memenin hizâsına değil üstüne yerleştirmiştir. Bazı şeyhler bu dizilişi daha detaylı olarak şöyle ifâde etmişlerdir: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altında, “sır” sol memenin iki parmak üstünde, “hafî” sağ memenin iki parmak üstünde, “ahfâ” iki memenin arasında, göğsün ortasındadır. Bu dizilişe göre ilk dört letâif göğüste âdetâ bir dikdörtgen üzerinde dizilmiş, ahfâ da ortalarına yerleşmiş durumdadır . Bazı kaynaklarda “ahfâ”, “sır” ile “hafî” arasına yerleştirilmiştir.
ZiKiR NEDiR? ZiKRETMENiN ViRDiN USULLERi?
Kur’an ve sünnette farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. Tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde halka zikri de yapmıştır.
Gizli zikrin yanında açık zikri de icra etmiştir. Ashaptan bazılarının meşrebine uygun olarak kendilerine zikir öğretmiş; bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşitlerini de belirtmiştir.
Efendimiz (say) tarafından miktarı, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. değiştirilemez. Mesela, farz namazlardan sora otuz üçer defa ‘Sübhanellah, Elhamdülillah, Allahu ekber’ demek ve peşinden ‘ La İlahe İllallahü vahdehü La Şerike Lehü ‘ zikri ile bu rakamı yüze tamamlamak gibi.
Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir. Kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rüku, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlemiş zikirler de aynen uygulanır.
Bunların dışında Kur’an ve sünnette herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Teala’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu tür zikir yapılabilir.
Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu konuda alim ve arif olan kamil mürşitler yetkilidir.
Kalbe ilaç olacak zikir çeşidini bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi alimler tespit eder. Bu alimlere mürşit denir.
Bir mürşit tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Hangi hastalığa ne kadar doz ilaç kullanılacağını doktor belirler.
Kalbin manevi hastalıklarda doktoru ise kamil mürşitlerdir. Bu zatlar, kalbe hangi zikrin şifa vereceğini bilirler. Çeşitli zikirler arasından bir tercih ve terkip yaparlar. Bu terkibi herkes hazırlayamaz.
Bu bir ilim gerektirir. Feraset, müşahede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar. Tasavvufun ana gayesi kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur hale getirmektir. Bütün tasavvuf yolunun büyükleri, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir.
Elbette her ikisini birden uygulayanlar da olmuştur. Bu bir kolaylıktır. Böylelikle herkes meşrep ve mizacına uygun olan bir mürşide bağlanır.
Onun terbiye metoduna razı olur. zira önemli olan zikrin en faziletlisi insanın meşrebine en uygun olanı ve az da olsa ihlasla devamlı yapılanıdır.[181][181]
Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.
1- SESLİ ZİKİR CEEHRi ZiKiR
Bu zikir yüksek sesle ve dille yapılır. Sesli zikirde hedef sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. Daha sonra kalbe sıra gelir.
Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaatle kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.
Tasavvufun en önemli özelliklerinden olan zikr, insanı gafletten koruyan, manevi bir zırhtır. İnsan ancak zikir sayesinde huzur bulur. Zikre devam eden insanların kalbinde dünyaya karşı duyulan rağbet zayıflar ve yerini Allah sevgisine terkeder.
İmam Suyutî’nin sahih dediği bir hadis-i şerifte, bir gün Cebrail (a.s.) gelip dediler ki; “Ya Resulellah, ashabına emret de yüksek sesle tekbir alsınlar”[182][182] buyurmuştur.
Muaz bin Cebel’ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.):
“Sizden her hangi biriniz gece namaz kıldığı zaman kıraatı cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına meleklerde iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mümin cinlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretle evin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnilerin fasıklarını da, inadcı şeytanları da tard ve def edip kovalar”[183][183] buyurmuştur.
Allame Tahtavî, Zikri cehrinin faziletine dair de bir çok hadisi şerif olduğunu söyler. Bazı ilim sahiplerine göre zikri cehrinin ameli faydası daha çok başkalarına da etkili olmasıyla beraber, zakirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neşeyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder.
Bu sebepledir ki zikrullah’ın mescidlerde toplu olarak yapılması alimler tarafından asla kerahet olmayıp, bilakis müstehap olduğunu gösteren hadisler vardır.
Allame Alüsî Ruhu’l-Meanî Tefsirinde, İmam Nevevî’nin Fetva kitabından naklederek şöyle der: Meşru bir sakınca olmadığı vakit aşikare zikir mendup ve Şafiî mezhebine göre de cehri zikir, hafi zikirden daha faziletlidir demiştir.
Büyük velilerden Mahmud İncirfagnevî Hocası Hace Arif Rivegerî Hazretlerinin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük alimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hafızuddin, alimlerin üstadı Şemsül- eimme Hulvanî’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en büyük imam ve alimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevabında;
“Uyuyanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebeb olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hafızuddin ona;
“Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr etmeniz helal olur” dedi. Ve hakikatın mecazdan ayrılma hududunun olması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmud İncirfagnevî şöyle buyurdu:
“Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan yapabilir” buyurdu.[184][184]
Devrin ileri gelen ilim sahiplerinden Mevlana Seyfeddin Fidda şöyle sormuş:
“Niçin Allah’ı zikrederken cehri zikri tercih ediyorsun?”
Hace Azizan Ali Ramitenî (k.s.) şöyle cevap vermiş:
“Bütün alimler, her müminin son nefeste açıktan Allah’ı zikretmesi gerektiğini söylemişlerdir ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu mealdeki sözünü delil olarak ileri sürmüşlerdir:
‘Ölmek üzere olanlara kelime-i tevhidi telkin edin.’[185][185]
Tasavvuf yolunun mürşid-i kamilleri olan veliler de bu yüzden şöyle demişlerdir:
‘Dünyada iken alınıp verilen her nefes, aslında son nefes demektir.’[186][186]–[187][187]
2- GİZLİ ZİKİR HAFi ZiKiR
Gizli zikir, şanı büyük bir iştir. Hak yolcusu salikin kalbi bu zikirle nurlanır. Hak yolcusu salikin alacağı yollar, bu şekilde kısalır, tez zamana varacağı yere varır.
Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Teala’dır. 0, kula şah damarından daha yakındır.
Hz. Resülullah (s.a.v) Efendimiz:
“Zikrin en hayırlısı, gizli zikirdir,”[188][188] buyurmuşlardır.
Bir yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah Efendimiz (s.a.v), onları şu şekilde uyarmıştır:
“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.”[189][189]
Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya gerek yoktur.[190][190]
Zikrin gizliliği hakkında Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bir çok deliller vardır. Kur’an’da:
“Rabbini kendi içinde tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”[191][191]
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.”[192][192] buyuruldu. Zira gizli zikir matlub olan şeylerin hasıl olmalarına yarar. Faziletçe daha çok, makam itibarıyle daha büyüktür. Nasıl öyle olmasın ki: O muhafaza edilmiş bir incidir, inciler sandıklarında saklıdır. Ondan, Allah’ın meleklerinin bile haberi olmaz. hafaza (insanların amellerini yazmakla görevli olan melekler) onu deftere yazamazlar. Gizli zikir, aşikar zikirden faziletçe daha üstün olduğuna dair, ilimde kök salan pek çok alimler olgun arifler açıkça belirtmişlerdir. Gizli zikir yapılması hakkındaki hadis-i şerif ise, şudur: Müslümanların annesi, Hz. Aişe’den rivayet olunur ki:
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) “Bir kısım zikir diğerinden yetmiş kat üstün olur” diye buyurdu. Camiu’s-Sagir kitabında ise,
“Zikrin iyisi, gizli olanı, rızkın iyisi, kafi gelendir” geçmektedir. Bu konudaki hadis-i şerifler pek çoktur.
Dil ile zikredilmesinin faisesi azdır ve pek çok zamanda afetlere maruz kalıp belalardan kurtulamaz. Hatta düşünerek inceleyip insaf edersen yalnız dil ile yapılan zikrin hiçbir faydası olmadığını mukaddes olan ilahi huzura yaklaşmaya sebep olmadığını anlayacaksın. Burada Feyd el-Varid kitabının ibaresi sona erdi.
Ey kardeşim! Allahu Teala seni yukarıda adları geçen kitapların yazdıkları şeylerle ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetiyle amel etmeye muvaffak eylesin!
Akli delil dahi gizli yapılan zikrin müstehap olduğuna delalet eder. Mesela: Padişahın kölelerinden veya askerlerinden birisi, huzurunda terbiyeye aykırı olarak yüksek sesle ey padişah, ey padişah! demesi, gayet terbiyesizlik ve ahmaklıktır. Zira, köleler, padişah ve efendilerinin nezdinde sükut edip ses çıkarmamaları adettir. Bu akli delil, Reşahat kitabındadır. Yine Reşahat kitabının sahibi demiştir ki:
Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin irşadı zamanında, Şeyh Abdülhalık Gücdevanî’nin ruhaniyeti tarafından azimetle amel etmekle memur olunca, gizli zikretmeyi arzu ederek aşikar zikretmeyi terk etti. Emir Külal’ın müridleri, aşikar zikir ettiklerinde, Şah-ı Nakşibend Hazretleri toplantılarından kalkıp onlardan ayrılıyordu. Yaptığı bu hareketi diğer ashabına hoş gelmez, fakat Hace Hazretleri buna iltifat etmeyip kalplerindeki bu düşüncenin izalesine önem vermiyordu.
Şeyh Alaeddin el-Gücdevanî demiştir ki: Emir Külal el-Vaşî, bana gizli zikir etmemi emretti. Hatta bunu yanında oturanlardan da gizledi.
Hülasa; ey kardeşim! Nakşibendi tarikatının temeli, gizlice zikir etme usulü üzeredir. Bu tarikatın sadatı (uluları) cehren zikir etmeyi kabul etmezler.[193][193]
Ebu Hureyre (r.a.) şöyle buyurur: “Kul Rabbisini gizli olarak zikrederse Rabbi de onu gizlice anar. Eğer cehri olarak cemaatla zikrederse Allahu Teala’da onu daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikreder.[194][194]
“Zikrin en faziletlisi muhafaza meleklerinin işitmediği zikirdir.”
Hz. Aişe (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle diyor: “Gizli zikir -açıkça yapılan- zikirden yetmiş kat üstündür. Kıyamet günü olunca Cenab-ı Allah hesaplarını görmek için bütün mahlukatı geri çevirir, Hafaza melekleri de tesbit edip yazdıkları şeyleri getirir, o zaman Cenab-ı Allah buyurur ki: “Bakınız bir şeyi kaldı mı?” Onlar (melekler): Bildiğimiz ve öğrendiğimiz şeylerden hiçbir şey terketmedik. Mutlaka hepsini, tesbit edip, yazdık, diye cevap verince Cenab-ı Allah buyurur: “Benim nezdimde sana ait bir iyilik vardır. Onun karşılığını sana vereceğim. O da gizli zikirdir.”
Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ben kulumun hakkımdaki düşüncesi yanındayım. Beni anınca onunla beraberim. İçinden beni anarsa ben de onu içimde anarım. Beni bir cemaatta anarsa Ben de onu daha iyi bir cemaat içerisinde anarım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”[195][195]
Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) diyor: “Yapılan işler arasında öyleleri vardır ki; onları hafaza melekleri de bilmezler. O işlerin başında, kalben Allah’ı anmak gelir.[196][196]
Sonra da şöyle devam etti:
-Rüya gördüm; halka konuşma yapıyordum.
O konuşma arasında bana bir melek geldi, şöyle sordu:
-Yüce Hakk’a yakınlık duygusu kazananlar, en çok ne ile kazanırlar?
Şöyle dedim:
-Tam ölçülü gizli iş…
Yine dedi ki:
-Yüce Allah, kalblere iyiliğinden verir; amma, ettikleri zikirde temiz duyguları kadar…
Şu söz de onun: “Tasavvufun on tane temel özelliği vardır: Biri de Allah’ı kalpten zikretmektir.”[197][197]
Tavus bin Keysan (r.a) şöyle diyordu: “İbadetlerin en değerlisi, gizliliğine en çok riayet edilendir.”[198][198]
Abdurrahman bin Muhammed es-Sekkaf (k.s.) de şöyle diyor: “Kalb ile ilgili ameller işleyiniz. Zira kalb ile yapılan ameller zahirî amelleri güzelleştirir.”
Ebu Hureyre’nin rivayetine göre:
Arşı a’ladan başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde yedi sınıf insanın arşı a’la’nın gölgesinde gölgeleneceğini haber vererek bunlardan birisinin de: “Kimsenin bulunmadığı tenha bir yerde gizlice Allahu Teala’yı zikredip gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir” diye buyurmuşlardır.[199][199]
Ebu’l-Hasan eş-Şazili (k.s.) ise şöyle demiştir: “Kalblerin zerre miktar bir ameli, azaların dağlar kadar amellerine denk gelir.”[200][200]
Ebu Abdullah el-Busrî (k.s) şöyle demiştir: “Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya olur.”[201][201]
Şeyh Takıyyüddin der ki: “Kalp ile zikir, kalpten gelmeyerek yapılan bir kıraattan efdaldır.”[202][202]
Muhammed bin Fadl (k.s) diyor ki: “Dil ile zikretmek, günahlara kefarettir. Kalb ile zikr, Allahu Teala’ya yakınlık ve mertebenin yükselmesidir.”
Seyyid Abdülkadir el-Geylanî der ki: “Asıl Allah’ı zikir kalple olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar.”[203][203]
Yine Gavs şöyle buyurdu: “Ey evlad! Önce kalbinle Hak Teala’yı an. Sonra da dilinle… Yalnız şunu unutma. Bir defa dilden anarsan bin defa kalbinle an. Bilhassa başına gelecek afetlere karşı Hakk’ı an ve sabırlı ol. Hele dünyalık olan bazı kötü şeylerin terki için Hakk’ı anmaktan gayri çare yoktur.[204][204]
Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s) sadık müridi Şeyhu’l-İslam Mekki Zade Mustafa Asım Efendiye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle anlatmıştır:
“Sağlam bir itikada sahip olup, hak mezheplerden birisine uyarak farzları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi olan gizli zikre devam etmek gerekir.
Zikir esnasında insan, Allahu Teala’nm kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Burada bilmek taklit değildir. Tahkikle elde edilen bir ilimdir. Bu ilme yakin ilmi denir.
Bu ilme ulaşmak için, insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip ihlas, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir.[205][205]
Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen gösteriniz, bu yolun büyüklerinin himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nisbet bile size çok şey kazandırır.”[206][206]
İmam Gazali (k.s.) der ki: Faideli olan zikir, devamlı ve kalp huzuru ile olan zikirdir. Gafil kalp ile yalnız dilden yapılan zikrin faydası azdır.[207][207]
Yine İmam Muhammed el-Gazali (k.s.) demiştir ki: “Allah’tan başka bir şey hatırına getirmemeğe gayret etmeli, halvette kalp huzuru ile Allah Allah demeğe devam etmeli ve öyle bir hale gelmeli ki, dilini oynatmağı terketmeli ve yine Allah Allah der gibi olmalıdır. Sonra bu hale devam etmeli, ta ki zikir, dilden kalbine intikal etsin. Sonra kalbinden de lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnız bu kelimenin manası kalıncaya kadar sabretmelidir.”[208][208]
Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Zikir, kalpten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs-i natika üzerinde yapılarak bütün vücudu sardığında artık zikir ‘zikr-i sultani’ ismini alır.
Zikr-i sultani; zikrin insnın bütün vücudunu sarması hatta bütün eşyada hissedilmesi demektir.”[209][209]
Velilerden Bennan bin Muhammed el-Hammal (k.s.) ise şöyle der: Dille yapılan zikir derecelerin artmasına, kalple yapılan zikir ise Allah’a yaklaşmaya sebep olur.[210][210]
Gavs-i Kasrevî (k.s.); “Nakşibendi tarikatında yapılan amelden Allah’tan başka hiç kimsenin haberi olmaz, hatta meleklerin bile haberi olmaz. Biri sağ diğeri sol omuzunda olan melekler bile haberdar olamazlar. Sağda sevap yazmak, solda da günah yazmak için bulunan meleklerin haberleri olmadığı için yapılan amelleri yazıp hesaba geçirmezler. O Allah’ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olur hiç kimsenin haberi olmaz. Ancak kıyamette Allahu Teala açıkladığı zaman bilinir.
Nasıl ki insanın malı, altın ve gümüşü olsa ve onları saklasa, yerin altına gizlese, artık o emniyettedir. Kimsenin haberi olmaz, hırsız tarafından götürülme veya herhangi bir kimse tarafından zulümle elinden alınma tehlikesi olmaz. Çünkü gizlidir, kimsenin ondan haberi yoktur.
İşte Nakşibendi zikri de böyledir. Gizlenmiş bir mal gibidir. Onda nefis meydana gelip hayrını batıl etmez. O öyle bir maldır ki Allahu Teala’nın melekleri bile onu tesbit edemezler.”[211][211]
Abdurrahman et-Tahi (k.s.) de şöyle demiştir: “Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehri olarak vird çekmezler. Kim vird maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (c.c.) veya Lailaheillallah kelimei teyyibelerini sesli olarak dört sefer söylerse tarikattan düşerler.”[212][212]–[213][213]
Gizli zikir iki şekilde olur:
Birincisi sadece kalple yapılır. İkincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır.[214][214]
“Kulum beni gizlice içinden zikrederse ben de onu zatımda zikrederim.”[215][215] Kudsi hadisi de, gizli zikrin ilahi huzurda ayrı bir değeri bulunduğunu gösteriyor.
Gizli zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmiştir. Dil damağa yapışık halde tutulur. Kalp ile ‘Allah… Allah… ‘denir. Allah lafzı, alemlerin rabbi Yüce Yaratıcımızın özel ismidir. Diğer bütün ilahi isimleri içinde toplamaktadır.
Bu isimle zikredildiği zaman bütün ilahi isimlerin tecellisine ulaşılmış olur. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahta ve nefs latifeleri üzerinde yapılır. Zikrin tesiri tüm vücuda yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe İllallah”zikrine geçilir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmektedir. Böylece bütün vücut zikre katılmış olur.[216][216]
Vird Nedir?
Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır.
Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird, beş vakit namaz gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler ‘virdi olmayanın varidi olmaz’[217][217] demişlerdir.
Varid,. manevi feyiz ve ilahi hediyeler demektir. Vird, hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. 0 sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.[218][218]
Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub eserinde virdlerle ilgili özel bölümde özetle şöyle der:
“Bil ki vird ve evrad; kulun Allahu Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenab-ı Hakk’a verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder.”[219][219]
Muhammed Emin Erbilî (k.s.) demiştir ki: “Kalbini başka şeyle meşgul eden ve günlük virdi olmayan veya olup da terk eden talebe, gaflet pislikleriyle kalbini kirletmiş olur. Emirleri yapmak ve tasavvuf yolunda yürümek onun için zorlaşır.”
Hz. Ömer’in, gece virdinden bir ayet-i kerimeyi okuyamadığı zaman, gündüzleri bayıldığı, hatta bu yüzden bir hasta gibi günlerce ziyaret edildiği rivayet edilmiştir.
Malik bin Dinar (r.a.) diyor ki: “Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getiremedim. Rüyamda birisi karşıma çıktı ve okuryazarlığın var mı? dedi. Var dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kağıt parçası verdi. Kağıtta; Dünyanın geçici ve aldatıcı nimetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennetin zevk aldığın bu uyku, ebedi saadetine yarayacak ibadetine mani olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur’an-ı Kerim oku. Zira bunlar, uykudan hayırlıdır.”
Tacüddin (İbn-i Ataullah) İskenderî (k.s): “Kişinin devamlı edindiği virdi kendisini Allah’a yaklaştırır ve ancak cahiller virdi hakir görürler, halbuki vird sahibini yükseltir, ali makamlara çıkarır” demiştir.[220][220]
Büyük üstad Ebu Ali ed-Dekkak şöyle demiştir: “Manevi varidatlar (fayiz ve ihsanlar) virdlere bağlıdır. Kimin zahirde sürekli yaptığı bir virdi yoksa, onun sırlarında (iç aleminde) bir varidi (feyzi) yoktur.”[221][221]
Virdi olan gafletle de olsa vird çekmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücudu o anda Allah’ın zikri ile meşgul olur.
Büyük arif İbn-i Ataullah İskenderî (k.s) şöylr diyor: “O esnada Allahu Teala ile huzurda olmasan da, zikri terk etme! Çünkü zikir ettiğin halde Ondan gafil olman, zikir etmediğin zamanki gafletinden daha azdır. Umulur ki, böyle zikir, seni gafletten uyandırır ve huzura kavuşturur.”[222][222]
Ebu Osman’a şöyle bir soru soruldu: “Biz Allahu Teala’yı zikrediyor, fakat bunun zevkini ve halavetini kalbimizde bulamıyoruz.” Ebu Osman bu soruya, “şükrettiğiniz zaman sizi zikrin daha yüksek derecesine yükseltir. Zira şükrederseniz nimet ziyadeleşir.” diye cevap verdi.
Ebu Osman (k.s.): “Gafletin (ve zikirden uzak kalmanın) sıkıntısını çekmeyen, zikirdeki ünsün tadını bulamaz.” diyor.[223][223]–[224][224]
Kaç çeşit vird vardır?
Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letaif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:
A- KALP ZİKRİ/VİRDİ
a) Kalp virdi nasıl verilir?
Kalp zikri dersi almanın/vermenin bazı şartları vardır:
1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.
2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.
3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.
b- Kalb virdi alması için mürid zorlanır mı?
Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Vekil, kimseyi virdini artırması için zorlayamaz. Kimsenin vird süresini takip etmesi gerekmez. Sofiye vird tavsiye ve teşvik edilir, kendi gönlü ile müracaat edenin virdi usulünce artırılır.
c- Kalb virdi nedir? İlk kaçtan başlar?
Kalbin üzerinde Lafza-i Celal, (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez.
f) Kalb zikri nasıl artırılır?
Kalp virdi, en az aralıksız 4 ay çekilmek kaydı ile artırılır. Yani alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur.
Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürid mürşidine veya vekiline danışarak virdini artırabilir.
21 binden sonrası Letaif virdine girer.
• Çocuklar kalb zikri alabilir mi?
Sadat-ı Kiram’ın isimlerini ezbere bilen ergenlik çağma gelmiş herkes beş bin kalb zikri alabilir. Onbeş yaşından küçük çocuklara, isterlerse vird dersi verilebilir, onbeş yaşına kadar beş binde devam ettirilir.
g) Sadatların ismini ezberleyemeyenlere ne virdi verilir?
Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Sadat-ı Kiramın isimlerini
ezberlememiş kimselere isterlerse geçici ders ( acemi dersi) verilir.
B- LETAİF ZİKRİ
1- Letaif ne demektir?
Letaif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nurani cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur.
2- Letaiflerin vücuttaki yerleri ve görevleri nedir?
Kamil mürşidler letaifleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir.
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen halk alemindendir. Bunlartoprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘Mülk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi ruhtur.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesi nin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı halk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
• Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahallidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahallidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahallidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir, ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlahi sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs, latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hal perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kamilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kamil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her halde zikretme haline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’m razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kamilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakîki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
C- NEFY U İSBAT ZİKRİ
Letaif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe illallah” zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.
Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zati zikirdir. Zati zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir haline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala’yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. 0 insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah’ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, İlahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala’yı görüyor gibi O’na kulluk yapmaktır.
Letaif zikir, vesvese, bir Kamil Mürşid!
Soru :
Ben özellikle vesveseye karşı etkili olucak bir ders almak istiyorum çünkü aşırı derecede vesveseliyim.letaif zikri yeni okudum bu kelimeyi yeni öğrendim ilmimde bilgimde gayet zayıf ve ben ne zaman namaza vs dinime sarılsam bu vesvese yüzünden terk etmeme sebep olmuştur.
Büyüklerimden istediğim şey bana letaif zikri veya okumam için günlük veya haftalık bir ders sunmaları ,zira gelişigüzel zikirde yapılmıyor bildiğim kadarı ile belirli sayılarda çekiliyor zikirler.bana zikir dersi önerebilirmisiniz ?
Cevab :
vesvese ´ye aldirmayacaksin, üsütnde durmayacaksin, sanki bir rüzgar gelmis gecmis...
Kalb Zikri ve Letaif Zikrine gelince bu herkez veremez, kendi basinada cekilmez bir Kamil Mürside varib onun usulünce cekilmesi gerek, günde belirli sayida Zikir Vird haline getirilmemesi gerekiyor yoksa kendi basina insan seytanin ve nefsin hilelerine uyar onlarin oyuncagi haline gelir...TV´de ve ortalikda dolasan örneklerinden görüldügü gibi...
illede insan cekmek istiyorsa sayi tutmaksizin cekebilir, heb ayni sayiyi veya belirli zamanlarda artirarak vid edinmek bir Allah Dostuna baglanmadan manevi desteksiz, tanisabilecegi bir üstad olmadan nefsin ve seytanin o merhalelerdeki hilelerini bilen ve gecmis olan birisi olmadan insanin helakina sebeb olabilir...
Menzildeki mübaregin usulünce Kalb Zikrinde belirli bir sayiya geldikden sonra verilir Letaif Zikri...nadiren ilk tövbesinden veya ilk zikrinden sonra (ihlas/muhabbet/halavetine göre) bu zikre gecenlerde olmus ama bunu mübarekler belirliyor öyle durumlarda...
cekilisini söylemekde bunun için dogru bulmuyoruz, birisi kalkar baslar cekmeye degisik haller zuhur eder , Nefs ve Seytan oyuna getirir , rüyada gösterilen makamlar olsun, istidrac (olaganüstü haller gücler kabiliyetler) yoluyla olsun, o da kalkar ben suyum,buyum,oldum, seyhim der alir kendine bir post oturur ve daha nice haller ...seytan nefs ikilisi istedigini elde eder. bediüzzaman hz.lerinin sözü olacakdi Allah-ül alem aldatmazlar aldanirla, seytan onlari aldatmisdir...yani kendileride samimiyetle öyle olduklarini , sanirlar.
onun icindirki bir Kamil Mürside varmazsan olmaz demisler, yada bir vekiline...size acizane tavsiyemiz kalb zikri olsun letaif zikri olsun , kim olursa olsun söyle cek böyle cek sukadar cek, diyenleri dinlememenizdir eger bir kamil mürsid yoksa baslarinda, hayatda degilse mübarek vede kendi yerini alacak halifede birakmadiysa...yani bu isler gelisi güzel olmaz...biz tarikat degiliz ama cekiyoruz olmaz, zarar kendilerinedir
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
Minah-10 :
İnsanın kalbine gelen gayr-i ihtiyari vesveseler, zararsız olsada mürid bunlar için istiğfar etmesi gerekir.
Minah-34 :
Letaifi yükselirken halk aleminden kesilmeyen mütemekkin meczub, avam için daha faydalıdır. Avam tabakası bunlara, seyri sülukunu tamamlayıp dönenelerden daha fazla itibar gösterir. Onlarla aralarındaki münasebet fazla olduğundan, tanımaları daha kolay olur.
Minah-35 :
Ademoğlu başangıçta unutgandır. Çünkü alemi ervahdaki ahdini ve başından geçenleri unutmuştur. İnsanın bilgi sahibi olması ancak, letaiflerin alem-i emirdeki yerlerine ulaşmalarından sonradır.
Minah-36 :
Müridlerden biri Gavs (k.s) H.z.'lerinden sordu :
- '' Mürid fazileti olan nefs muhasebesiyle uğraşırken bazen fenaya sebeb olan (fena-fi şeyh) rabıtadan gafil kalıyor.'' buyurdular.
- '' Nefs muhasebesi kendisini var görenler içindir.''
(Muhasebe kendini var gören kişiye fayda verir. Bu nedenle rabıta hali daha üstündür. Rabıta fenaya ulaştırırsa muhasebeye lüzum yoktur. Kısaca buradan anlaşılan Gavs (k.s) H.z.'nin rabıtayı tercih etmesidir.)
Minah-37 :
Gavs (k.s) H.z.'lerinden soruldu : '' Letaifler meşhur olduğu üzere ayrı ayrımıdır ? Zoksa bazı meşayihlerin dediği gibi bir tektirde, makama göre isimleri mi değişir ? ''
Cevaben : '' Ayrı ayrı birer hakiattır.'' dedi.
Minah-38 :
Letaifler alem-i emire yükselmeğe başlayınca ekseriya müridde ağlama hasıl olur. Halbuki Letaifler kendileri için gurbet sayılan bu alemden, asıl vatan olan, emir alemine gidiyorlar. Bunun misali gelin olan kızın asıl evi olan kocasının evine giderken ağlamasında görülür.
Minah-56 :
İstiğrak halinde bulunan salik, içinde bulunduğu manevi halini, letaifleri, yükselip fenafillah'a ulaşıp dönen ile değiştirmek istemez.Halbuki letaifleri fenafillah'a ulaşıp dönen daha kamildir.
Minah-65 :
Nefsin yaratlışında liderlik ve başkanlık vardır. Letaifler makamlarına ulaşmadan önce, nefse bulunduğu kötülük hali üzerine hizmet ederler. Letaifler makamlarına ulaştıkları zaman nefis yalnız ve hizmetçisiz kalır. Bu ise nefsin tabiatına aykırı olduğundan, nefis bu hale sabredemez. Nefis de Letaiflerin peşinde, onların makamına çıkar. Yine onlara baş olur fakat hayır üzere emr eder.
Minah-66 :
Bazen salikin letaifi yükselir, fakat salikin bundan haberi olmaz.
Minah-67 :
Bazen letaifler birlikte yükselirler, Kendi alemlerine yönelirler.Bu durumda letaifler karışıp tek sütun gibi görülürler. Süluk ednlerde bu halet kuvvetli olup, böyle olanların halka menfaatleri daha çok olur. Letaifler zati olarak birdir diyenlerin sözü buradan kaynaklanmıştır.
Letaifler kendi alemine yönlirken bazende birbirini takib ederek sırayla giderler. Bu sğlukta zayıflıktır. Hem de böylelerinin halka menfaati az olur.
Minah-68 :
Letaifler nuranidirler. Salik hayr amelini bunlarla görür. Letaifin yükselmesinin belirtisi, salikin hazır amelleri görmemesidir.
Minah-69 :
Letaifler yükselirken, tecelliyat kalbe inmeye başlar. Letaifin yükselişini farkeden salik, kendisinden bir şey yükseldiğini ve üzerine sis gibi bir şeyin yağdığını hisseder.
Minah-70 :
İnsanın letaifi yükselince, letaif sütununun kökü bedende kalır. Bedenden temelli ilişiği kesilmez.
Minah-71 :
Tecelli-i berkiden önceki bütün tecellilier sıfatların tecellisidir. Ancak tecelli-i berki de Cenab-ı Hakk (c.c)'ın zatının tecellisi başlar.
Minah-72 :
Muteber olan fena (fenaillah) daimi fenadır. Gelip geçici olan berki fena muteber değildir. Berki fena tarikata yeni girende, hatta avamda da olur. Bu hal sonu başa getirmenin bir semeresidir.
LETAİFLERİN VÜCUTTAKİ YERLERİ
KALB : sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
RUH : sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
SIR : sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
HAFİ : sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
AHFA : göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
NEFS , latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
LETÂİF VİRDİ
Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘hâlk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır
LETAİF VİRDİNİN ÇEKİLİŞİ
Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de “Allah” ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.
Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir.
Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.
Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle ‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” der.
Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır.
Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ‘‘İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi” denir.
Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.
MENKIBE
Letaif zikri…
Mehmet yarbay abimiz sohbet
ediyordu ve sorulara cevap veriyordu. Sorusu olan varmı dedi?
kurban bize zikri anlat inşaallah! Mehmet Yarbay abimiz sohbete
başladı dedi nefis ahtapot gibidir bacakları vardır
bütün lataiflerin üstünü bacaklarınla kapatır kalbin üstünde bir
bacağı vardır ruhun üzerinde bir bacağı vardır
sırrın üstünde bir bacağı vardır ahvanın üzerinde bir bacağı vardır
hafi nin üstünde bir bacağı vardır makamıda iki kaşın arasıdır dedi
ve devam etti
bunlar vucutda olan lafaiflerdir nefs bunların hepsini sarmışdır ama
kalbin üzerinde zikir çekmeye başlayınca
ayağı yanar ve çeker dedi sonra şöyle devam etti kalp dedi
huzurullah makamıdır yeri sol memenin 4 parmak altıdır
orda insan ALLAHIN huzuru ile zikir çeker Ruh dedi muhabbetullah
makamıdır Allahın muhabbeti ile zikir çekilir dedi
makamı sağ memenin 4 parmak altındadır sır teklik makamıdır dedi
nefis hep herşeyin ikitane olmasını ister araba olsa
ikinciyi ister kadın alsa ikinciyi ister bina alsa bi apartman daha
ister bu makam dedi layiki ile ziker çeken
biri her şeyin bir olduğuna kanaat eder makamı sol memenin iki
parmak üstüdür Hafi sağ memenin iki parmak üstüdür dedi
bütün lataifler de toplanan nurlar bu noktada toplanır ve vucuda
burdan dağılır Ahva iman tahtası diyede geçer vucutdaki makamı
göğüs çukurunun iki parmak aşağısıdır
dedi ve anlat maya başladı ahvayı Nasıl çay var dedi nasıl çay
şekeri var dedi bu çay şekeri bu çayın içinde karıştırınca
kaybolduğu gibi işte bu makam da
Allah da kaybolma makamıdır dedi
ortalığı rahmet sardı ve sofilere cezbe hali geldi mubarek
tebessüm etti ve istirhatine gitti… Allah onlardan gani gani Razı
olsun.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre Letâif ve Terbiyesi
Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi
Letâif, latîfe (ince, nâzik, şeffaf şey) kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf ıstılâhı olarak insanın hakîkatını oluşturan katmanları ifâde eder. Bunlara rûhun mertebeleri veya farklı boyutları da denebilir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki mânevî gerçekleri bilmemizi sağlayan hassas bilinçaltı yetenekleridir.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre insan, on letâiften oluşmaktadır. Bunlara “Letâif-i Aşere” adı verilir. Bunlardan beşi Âlem-i Emr’e (ruhlar âlemine), beşi de Âlem-i Halk’a (yaratılış âlemine) âittir.
Âlem-i Emr’in beş latîfesi “kalp”, “ruh”, “sır”, “hafî” ve “ahfâ” olup “letâif-i hamse” veya “cevâhir-i hamse” (beş latîfe) diye bilinirler.
Âlem-i Halk’ın beş latîfesi ise “nefs” ve insan bedenini oluşturan “dört unsur”dur (anâsır-ı erba‘a: Toprak, ateş, su ve hava). Bu dört unsurun da nefse dâhil olduğu kabûl edilir. Letâif-i Sitte (altı latîfe) dendiğinde Âlem-i Emr’in beş latîfesi ile “nefs”ten oluşan altılı grup kastedilir. “Letâif-i Seb‘a” (yedi latîfe) dendiğinde ise bu altılı gruba dört unsurun “latîfe-i kâlebiyye” (beden latîfesi) adıyla tek bir latîfe olarak eklenmesiyle oluşan yedili grup kastedilir.
Letâif-i sitte (altı latîfe) iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünülebilir. En dış halka nefs, onun içindekiler sırasıyla kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar insan rûhunun farklı mertebeleri ve boyutları olup bir içteki, dıştakine göre daha hassâs ve yüksek seviyelidir.
Sûfî, önce “kalbine” (göğsün sol tarafına) yoğunlaşarak zikre başlar. Kalbi zikrin lezzetini hissedip zikre iştirâk eder hâle gelince “rûhuna” (göğsün sağ tarafına) yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirâk edince bunu sırasıyla sır, hafî, ahfâ ve nefs izler. Nefs zikre iştirâk ettikten sonra tüm bedenin zikre iştirâk etmesi sağlanır (sultânü’z-zikr). Bu işlemlere, “letâife zikrin ilkâsı” denir.
Ahmed Sirhindî’den önceki sûfîlerde, özellikle Kübreviyye şeyhleri arasında letâifin isimleri, nurları ve irtibatlı olduğu peygamberler bilinmekteydi . Ancak letâifin yerlerinden yani insan bedenindeki farklı bölgelere yerleştirilmesinden bahseden ilk yazılı kaynak, muhtemelen Sirhindî’nin Mebde’ ve Me‘âd adlı eseridir. Sirhindî bu eserde “kalb”in, göğsün sol tarafında, “rûh”un ise sağ tarafında olduğunu; sır, hafî ve ahfânın göğsün ortasında bulunduğunu, “ahfâ”nın tam ortada, “sır” ve “hafî”nin de onun yanlarında bulunduğunu, “nefs”in ise beyin (dimâğ) ile irtibatlı olduğunu ifâde etmiştir . Sirhindî bu cümleleri ile letâifin yerlerini ana hatlarıyla belirtmiş, detaylara girmemiştir. Sonraki Müceddidîler letâifin yerleri konusunda detaylı ya da detaysız olarak bazı bilgiler vermişlerdir . Ancak her sûfînin kendi rûhî tecrübesinin farklı oluşu sebebiyle olsa gerek, Sirhindî’den sonraki bazı Müceddidî şeyhleri letâifin yerleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Meselâ Sirhindî’nin halifelerinden Âdem Benûrî’ye göre “kalp” solda, “ruh” sağda, “sır” göğsün ortasında, “hafî” alında, “ahfâ” başın üst tarafında bulunmaktadır . Sirhindî’nin ana hatlarını belirlediği dizilişi prensip olarak kabul edenler bile bunu üç şekilde yorumlamışlardır:
1. Şekil: “Kalp” sol memenin altında; “ruh” sağ memenin altında; “sır” kalbin yanında, kalp ile göğsün ortası arasında; “hafî” rûhun yanında, ruh ile göğsün ortası arasında; “ahfâ” kalp ile ruh arasında ve göğsün tam ortasında yer alır. Nefs ise beyinde (dimâğ) bulunmaktadır. Bu dizilişe göre, ilk beş letâif insan göğsünde yatay bir çizgi üzerinde sıralanmış durumdadır . Ahmed Sirhindî’nin ifâde ettiği diziliş budur. İlk dönem Müceddidî şeyhlerinin de çoğunlukla bunu esas aldıkları anlaşılmaktadır.
2. Şekil: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altındadır. “Sır” sol memenin hizâsında, göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “hafî” sağ memenin hizâsında göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “ahfâ”, göğsün ortasının üst kısmında, nefs de alındadır. Bu dizilişe göre ilk beş letâif insan göğsünde bir üçgen üzerindeki noktalar şeklinde sıralanmıştır. Bu diziliş yorumunu, muhtemelen ilk kez Abdullah Dihlevî (ö. 1240/1824) yapmıştır.
3. Şekil: Abdullah Dihlevî’nin halifelerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) ile başlayan Hâlidiyye kolunda “sır” sol memenin hizâsına değil üstüne, “hafî” de sağ memenin hizâsına değil üstüne yerleştirmiştir. Bazı şeyhler bu dizilişi daha detaylı olarak şöyle ifâde etmişlerdir: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altında, “sır” sol memenin iki parmak üstünde, “hafî” sağ memenin iki parmak üstünde, “ahfâ” iki memenin arasında, göğsün ortasındadır. Bu dizilişe göre ilk dört letâif göğüste âdetâ bir dikdörtgen üzerinde dizilmiş, ahfâ da ortalarına yerleşmiş durumdadır . Bazı kaynaklarda “ahfâ”, “sır” ile “hafî” arasına yerleştirilmiştir.
ZiKiR NEDiR? ZiKRETMENiN ViRDiN USULLERi?
Kur’an ve sünnette farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber (sav) Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. Tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde halka zikri de yapmıştır.
Gizli zikrin yanında açık zikri de icra etmiştir. Ashaptan bazılarının meşrebine uygun olarak kendilerine zikir öğretmiş; bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşitlerini de belirtmiştir.
Efendimiz (say) tarafından miktarı, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. değiştirilemez. Mesela, farz namazlardan sora otuz üçer defa ‘Sübhanellah, Elhamdülillah, Allahu ekber’ demek ve peşinden ‘ La İlahe İllallahü vahdehü La Şerike Lehü ‘ zikri ile bu rakamı yüze tamamlamak gibi.
Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir. Kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rüku, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlemiş zikirler de aynen uygulanır.
Bunların dışında Kur’an ve sünnette herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Teala’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu tür zikir yapılabilir.
Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu konuda alim ve arif olan kamil mürşitler yetkilidir.
Kalbe ilaç olacak zikir çeşidini bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi alimler tespit eder. Bu alimlere mürşit denir.
Bir mürşit tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Hangi hastalığa ne kadar doz ilaç kullanılacağını doktor belirler.
Kalbin manevi hastalıklarda doktoru ise kamil mürşitlerdir. Bu zatlar, kalbe hangi zikrin şifa vereceğini bilirler. Çeşitli zikirler arasından bir tercih ve terkip yaparlar. Bu terkibi herkes hazırlayamaz.
Bu bir ilim gerektirir. Feraset, müşahede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar. Tasavvufun ana gayesi kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur hale getirmektir. Bütün tasavvuf yolunun büyükleri, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir.
Elbette her ikisini birden uygulayanlar da olmuştur. Bu bir kolaylıktır. Böylelikle herkes meşrep ve mizacına uygun olan bir mürşide bağlanır.
Onun terbiye metoduna razı olur. zira önemli olan zikrin en faziletlisi insanın meşrebine en uygun olanı ve az da olsa ihlasla devamlı yapılanıdır.[181][181]
Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.
1- SESLİ ZİKİR CEEHRi ZiKiR
Bu zikir yüksek sesle ve dille yapılır. Sesli zikirde hedef sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. Daha sonra kalbe sıra gelir.
Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaatle kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.
Tasavvufun en önemli özelliklerinden olan zikr, insanı gafletten koruyan, manevi bir zırhtır. İnsan ancak zikir sayesinde huzur bulur. Zikre devam eden insanların kalbinde dünyaya karşı duyulan rağbet zayıflar ve yerini Allah sevgisine terkeder.
İmam Suyutî’nin sahih dediği bir hadis-i şerifte, bir gün Cebrail (a.s.) gelip dediler ki; “Ya Resulellah, ashabına emret de yüksek sesle tekbir alsınlar”[182][182] buyurmuştur.
Muaz bin Cebel’ın (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v.):
“Sizden her hangi biriniz gece namaz kıldığı zaman kıraatı cehren okusun. Çünkü muhakkak onun namazına meleklerde iştirak ederler ve kıraati dinlerler. Mümin cinlerden havada ve evde olan komşuları da onun namazına katılırlar ve kıraati dinlerler. Bu suretle evin ve etrafındaki evlerde bulunan cinnilerin fasıklarını da, inadcı şeytanları da tard ve def edip kovalar”[183][183] buyurmuştur.
Allame Tahtavî, Zikri cehrinin faziletine dair de bir çok hadisi şerif olduğunu söyler. Bazı ilim sahiplerine göre zikri cehrinin ameli faydası daha çok başkalarına da etkili olmasıyla beraber, zakirin kalbini uyandırır. Uykuyu giderir, neşeyi artırır, dimağı tefekküre sevk eder.
Bu sebepledir ki zikrullah’ın mescidlerde toplu olarak yapılması alimler tarafından asla kerahet olmayıp, bilakis müstehap olduğunu gösteren hadisler vardır.
Allame Alüsî Ruhu’l-Meanî Tefsirinde, İmam Nevevî’nin Fetva kitabından naklederek şöyle der: Meşru bir sakınca olmadığı vakit aşikare zikir mendup ve Şafiî mezhebine göre de cehri zikir, hafi zikirden daha faziletlidir demiştir.
Büyük velilerden Mahmud İncirfagnevî Hocası Hace Arif Rivegerî Hazretlerinin vefatından sonra, Kale Kapısı önündeki mescidde sesli zikre devam eyledi. Vaktinin büyük alimlerinden Hace Muhammed Parisa’nın dedelerinden Mevlana Hafızuddin, alimlerin üstadı Şemsül- eimme Hulvanî’nin işareti ile, Buhara’da, o zamanın en büyük imam ve alimlerinin huzurunda, Hace Mahmud’a; “Siz hangi niyetle cehri (sesli) zikr ile meşgul oluyorsunuz?” diye sordu. Cevabında;
“Uyuyanları uyandırmak, gafillere işittirmek ve insanları dinin ana caddesi ve doğru yolu üzerinde yürütmek, hakikate teşvik etmek, böylece insanların, bütün iyiliklerin anahtarı, her saadetin esası olan tevbeye ve bir büyüğe bağlanmalarına sebeb olmak istiyorum” buyurdu. Bunu duyunca, Mevlana Hafızuddin ona;
“Niyetiniz böyle dürüst olunca, böyle zikr etmeniz helal olur” dedi. Ve hakikatın mecazdan ayrılma hududunun olması için, sesli zikrin sınırını (şartını) rica etti. Bunun üzerine Mahmud İncirfagnevî şöyle buyurdu:
“Sesli zikri ancak, dili yalandan ve gıybetten, boğazı, midesi haram ve şüpheliden temiz, kalbi riyadan ve gösterişten uzak, sırrı Rabbinden başka her şeye teveccühden münezzeh olan yapabilir” buyurdu.[184][184]
Devrin ileri gelen ilim sahiplerinden Mevlana Seyfeddin Fidda şöyle sormuş:
“Niçin Allah’ı zikrederken cehri zikri tercih ediyorsun?”
Hace Azizan Ali Ramitenî (k.s.) şöyle cevap vermiş:
“Bütün alimler, her müminin son nefeste açıktan Allah’ı zikretmesi gerektiğini söylemişlerdir ve sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) şu mealdeki sözünü delil olarak ileri sürmüşlerdir:
‘Ölmek üzere olanlara kelime-i tevhidi telkin edin.’[185][185]
Tasavvuf yolunun mürşid-i kamilleri olan veliler de bu yüzden şöyle demişlerdir:
‘Dünyada iken alınıp verilen her nefes, aslında son nefes demektir.’[186][186]–[187][187]
2- GİZLİ ZİKİR HAFi ZiKiR
Gizli zikir, şanı büyük bir iştir. Hak yolcusu salikin kalbi bu zikirle nurlanır. Hak yolcusu salikin alacağı yollar, bu şekilde kısalır, tez zamana varacağı yere varır.
Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Teala’dır. 0, kula şah damarından daha yakındır.
Hz. Resülullah (s.a.v) Efendimiz:
“Zikrin en hayırlısı, gizli zikirdir,”[188][188] buyurmuşlardır.
Bir yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah Efendimiz (s.a.v), onları şu şekilde uyarmıştır:
“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.”[189][189]
Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya gerek yoktur.[190][190]
Zikrin gizliliği hakkında Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bir çok deliller vardır. Kur’an’da:
“Rabbini kendi içinde tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”[191][191]
“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.”[192][192] buyuruldu. Zira gizli zikir matlub olan şeylerin hasıl olmalarına yarar. Faziletçe daha çok, makam itibarıyle daha büyüktür. Nasıl öyle olmasın ki: O muhafaza edilmiş bir incidir, inciler sandıklarında saklıdır. Ondan, Allah’ın meleklerinin bile haberi olmaz. hafaza (insanların amellerini yazmakla görevli olan melekler) onu deftere yazamazlar. Gizli zikir, aşikar zikirden faziletçe daha üstün olduğuna dair, ilimde kök salan pek çok alimler olgun arifler açıkça belirtmişlerdir. Gizli zikir yapılması hakkındaki hadis-i şerif ise, şudur: Müslümanların annesi, Hz. Aişe’den rivayet olunur ki:
Resulullah Efendimiz (s.a.v.) “Bir kısım zikir diğerinden yetmiş kat üstün olur” diye buyurdu. Camiu’s-Sagir kitabında ise,
“Zikrin iyisi, gizli olanı, rızkın iyisi, kafi gelendir” geçmektedir. Bu konudaki hadis-i şerifler pek çoktur.
Dil ile zikredilmesinin faisesi azdır ve pek çok zamanda afetlere maruz kalıp belalardan kurtulamaz. Hatta düşünerek inceleyip insaf edersen yalnız dil ile yapılan zikrin hiçbir faydası olmadığını mukaddes olan ilahi huzura yaklaşmaya sebep olmadığını anlayacaksın. Burada Feyd el-Varid kitabının ibaresi sona erdi.
Ey kardeşim! Allahu Teala seni yukarıda adları geçen kitapların yazdıkları şeylerle ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetiyle amel etmeye muvaffak eylesin!
Akli delil dahi gizli yapılan zikrin müstehap olduğuna delalet eder. Mesela: Padişahın kölelerinden veya askerlerinden birisi, huzurunda terbiyeye aykırı olarak yüksek sesle ey padişah, ey padişah! demesi, gayet terbiyesizlik ve ahmaklıktır. Zira, köleler, padişah ve efendilerinin nezdinde sükut edip ses çıkarmamaları adettir. Bu akli delil, Reşahat kitabındadır. Yine Reşahat kitabının sahibi demiştir ki:
Bahaeddin Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin irşadı zamanında, Şeyh Abdülhalık Gücdevanî’nin ruhaniyeti tarafından azimetle amel etmekle memur olunca, gizli zikretmeyi arzu ederek aşikar zikretmeyi terk etti. Emir Külal’ın müridleri, aşikar zikir ettiklerinde, Şah-ı Nakşibend Hazretleri toplantılarından kalkıp onlardan ayrılıyordu. Yaptığı bu hareketi diğer ashabına hoş gelmez, fakat Hace Hazretleri buna iltifat etmeyip kalplerindeki bu düşüncenin izalesine önem vermiyordu.
Şeyh Alaeddin el-Gücdevanî demiştir ki: Emir Külal el-Vaşî, bana gizli zikir etmemi emretti. Hatta bunu yanında oturanlardan da gizledi.
Hülasa; ey kardeşim! Nakşibendi tarikatının temeli, gizlice zikir etme usulü üzeredir. Bu tarikatın sadatı (uluları) cehren zikir etmeyi kabul etmezler.[193][193]
Ebu Hureyre (r.a.) şöyle buyurur: “Kul Rabbisini gizli olarak zikrederse Rabbi de onu gizlice anar. Eğer cehri olarak cemaatla zikrederse Allahu Teala’da onu daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikreder.[194][194]
“Zikrin en faziletlisi muhafaza meleklerinin işitmediği zikirdir.”
Hz. Aişe (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte şöyle diyor: “Gizli zikir -açıkça yapılan- zikirden yetmiş kat üstündür. Kıyamet günü olunca Cenab-ı Allah hesaplarını görmek için bütün mahlukatı geri çevirir, Hafaza melekleri de tesbit edip yazdıkları şeyleri getirir, o zaman Cenab-ı Allah buyurur ki: “Bakınız bir şeyi kaldı mı?” Onlar (melekler): Bildiğimiz ve öğrendiğimiz şeylerden hiçbir şey terketmedik. Mutlaka hepsini, tesbit edip, yazdık, diye cevap verince Cenab-ı Allah buyurur: “Benim nezdimde sana ait bir iyilik vardır. Onun karşılığını sana vereceğim. O da gizli zikirdir.”
Buharî ve Müslim’in rivayet ettiği hadisi şerifte şöyle buyurulur: “Ben kulumun hakkımdaki düşüncesi yanındayım. Beni anınca onunla beraberim. İçinden beni anarsa ben de onu içimde anarım. Beni bir cemaatta anarsa Ben de onu daha iyi bir cemaat içerisinde anarım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.”[195][195]
Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) diyor: “Yapılan işler arasında öyleleri vardır ki; onları hafaza melekleri de bilmezler. O işlerin başında, kalben Allah’ı anmak gelir.[196][196]
Sonra da şöyle devam etti:
-Rüya gördüm; halka konuşma yapıyordum.
O konuşma arasında bana bir melek geldi, şöyle sordu:
-Yüce Hakk’a yakınlık duygusu kazananlar, en çok ne ile kazanırlar?
Şöyle dedim:
-Tam ölçülü gizli iş…
Yine dedi ki:
-Yüce Allah, kalblere iyiliğinden verir; amma, ettikleri zikirde temiz duyguları kadar…
Şu söz de onun: “Tasavvufun on tane temel özelliği vardır: Biri de Allah’ı kalpten zikretmektir.”[197][197]
Tavus bin Keysan (r.a) şöyle diyordu: “İbadetlerin en değerlisi, gizliliğine en çok riayet edilendir.”[198][198]
Abdurrahman bin Muhammed es-Sekkaf (k.s.) de şöyle diyor: “Kalb ile ilgili ameller işleyiniz. Zira kalb ile yapılan ameller zahirî amelleri güzelleştirir.”
Ebu Hureyre’nin rivayetine göre:
Arşı a’ladan başka gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde yedi sınıf insanın arşı a’la’nın gölgesinde gölgeleneceğini haber vererek bunlardan birisinin de: “Kimsenin bulunmadığı tenha bir yerde gizlice Allahu Teala’yı zikredip gözlerinden yaşlar akıtan kimsedir” diye buyurmuşlardır.[199][199]
Ebu’l-Hasan eş-Şazili (k.s.) ise şöyle demiştir: “Kalblerin zerre miktar bir ameli, azaların dağlar kadar amellerine denk gelir.”[200][200]
Ebu Abdullah el-Busrî (k.s) şöyle demiştir: “Zikir kalble olmalıdır. Yalnız dille yapılır da kalbe işlemezse riya olur.”[201][201]
Şeyh Takıyyüddin der ki: “Kalp ile zikir, kalpten gelmeyerek yapılan bir kıraattan efdaldır.”[202][202]
Muhammed bin Fadl (k.s) diyor ki: “Dil ile zikretmek, günahlara kefarettir. Kalb ile zikr, Allahu Teala’ya yakınlık ve mertebenin yükselmesidir.”
Seyyid Abdülkadir el-Geylanî der ki: “Asıl Allah’ı zikir kalple olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah’ı zikreden, Allah’ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar.”[203][203]
Yine Gavs şöyle buyurdu: “Ey evlad! Önce kalbinle Hak Teala’yı an. Sonra da dilinle… Yalnız şunu unutma. Bir defa dilden anarsan bin defa kalbinle an. Bilhassa başına gelecek afetlere karşı Hakk’ı an ve sabırlı ol. Hele dünyalık olan bazı kötü şeylerin terki için Hakk’ı anmaktan gayri çare yoktur.[204][204]
Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s) sadık müridi Şeyhu’l-İslam Mekki Zade Mustafa Asım Efendiye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle anlatmıştır:
“Sağlam bir itikada sahip olup, hak mezheplerden birisine uyarak farzları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi olan gizli zikre devam etmek gerekir.
Zikir esnasında insan, Allahu Teala’nm kendisini gördüğünü, işittiğini ve hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Burada bilmek taklit değildir. Tahkikle elde edilen bir ilimdir. Bu ilme yakin ilmi denir.
Bu ilme ulaşmak için, insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip ihlas, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, irşatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına girmektir.[205][205]
Gücünüzün yettiği kadar, gizli zikre özen gösteriniz, bu yolun büyüklerinin himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışınız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nisbet bile size çok şey kazandırır.”[206][206]
İmam Gazali (k.s.) der ki: Faideli olan zikir, devamlı ve kalp huzuru ile olan zikirdir. Gafil kalp ile yalnız dilden yapılan zikrin faydası azdır.[207][207]
Yine İmam Muhammed el-Gazali (k.s.) demiştir ki: “Allah’tan başka bir şey hatırına getirmemeğe gayret etmeli, halvette kalp huzuru ile Allah Allah demeğe devam etmeli ve öyle bir hale gelmeli ki, dilini oynatmağı terketmeli ve yine Allah Allah der gibi olmalıdır. Sonra bu hale devam etmeli, ta ki zikir, dilden kalbine intikal etsin. Sonra kalbinden de lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnız bu kelimenin manası kalıncaya kadar sabretmelidir.”[208][208]
Mevlana Halid el-Bağdadî (k.s.) şöyle demiştir: “Zikir, kalpten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs-i natika üzerinde yapılarak bütün vücudu sardığında artık zikir ‘zikr-i sultani’ ismini alır.
Zikr-i sultani; zikrin insnın bütün vücudunu sarması hatta bütün eşyada hissedilmesi demektir.”[209][209]
Velilerden Bennan bin Muhammed el-Hammal (k.s.) ise şöyle der: Dille yapılan zikir derecelerin artmasına, kalple yapılan zikir ise Allah’a yaklaşmaya sebep olur.[210][210]
Gavs-i Kasrevî (k.s.); “Nakşibendi tarikatında yapılan amelden Allah’tan başka hiç kimsenin haberi olmaz, hatta meleklerin bile haberi olmaz. Biri sağ diğeri sol omuzunda olan melekler bile haberdar olamazlar. Sağda sevap yazmak, solda da günah yazmak için bulunan meleklerin haberleri olmadığı için yapılan amelleri yazıp hesaba geçirmezler. O Allah’ın ilminde ve emanetinde kalan gizli bir mal olur hiç kimsenin haberi olmaz. Ancak kıyamette Allahu Teala açıkladığı zaman bilinir.
Nasıl ki insanın malı, altın ve gümüşü olsa ve onları saklasa, yerin altına gizlese, artık o emniyettedir. Kimsenin haberi olmaz, hırsız tarafından götürülme veya herhangi bir kimse tarafından zulümle elinden alınma tehlikesi olmaz. Çünkü gizlidir, kimsenin ondan haberi yoktur.
İşte Nakşibendi zikri de böyledir. Gizlenmiş bir mal gibidir. Onda nefis meydana gelip hayrını batıl etmez. O öyle bir maldır ki Allahu Teala’nın melekleri bile onu tesbit edemezler.”[211][211]
Abdurrahman et-Tahi (k.s.) de şöyle demiştir: “Bu tarikat-i Aliye-i Nakşibendiye mensupları, cehri olarak vird çekmezler. Kim vird maksadıyla kendisine verilen zikri yani Allah (c.c.) veya Lailaheillallah kelimei teyyibelerini sesli olarak dört sefer söylerse tarikattan düşerler.”[212][212]–[213][213]
Gizli zikir iki şekilde olur:
Birincisi sadece kalple yapılır. İkincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır.[214][214]
“Kulum beni gizlice içinden zikrederse ben de onu zatımda zikrederim.”[215][215] Kudsi hadisi de, gizli zikrin ilahi huzurda ayrı bir değeri bulunduğunu gösteriyor.
Gizli zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmiştir. Dil damağa yapışık halde tutulur. Kalp ile ‘Allah… Allah… ‘denir. Allah lafzı, alemlerin rabbi Yüce Yaratıcımızın özel ismidir. Diğer bütün ilahi isimleri içinde toplamaktadır.
Bu isimle zikredildiği zaman bütün ilahi isimlerin tecellisine ulaşılmış olur. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahta ve nefs latifeleri üzerinde yapılır. Zikrin tesiri tüm vücuda yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe İllallah”zikrine geçilir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmektedir. Böylece bütün vücut zikre katılmış olur.[216][216]
Vird Nedir?
Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır.
Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird, beş vakit namaz gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler ‘virdi olmayanın varidi olmaz’[217][217] demişlerdir.
Varid,. manevi feyiz ve ilahi hediyeler demektir. Vird, hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. 0 sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.[218][218]
Ebu Talib el-Mekkî, Kutu’l-Kulub eserinde virdlerle ilgili özel bölümde özetle şöyle der:
“Bil ki vird ve evrad; kulun Allahu Teala’ya ibadet etmek üzere gece ve gündüz, belirli bir vakitte tekrar ettiği ibadetlerin ismidir. Kul bu belirlediği vakitte kendisini, sevgilisi olan Cenab-ı Hakk’a verir ve O da, bunun karşılığını ahirette ona ikram eder.”[219][219]
Muhammed Emin Erbilî (k.s.) demiştir ki: “Kalbini başka şeyle meşgul eden ve günlük virdi olmayan veya olup da terk eden talebe, gaflet pislikleriyle kalbini kirletmiş olur. Emirleri yapmak ve tasavvuf yolunda yürümek onun için zorlaşır.”
Hz. Ömer’in, gece virdinden bir ayet-i kerimeyi okuyamadığı zaman, gündüzleri bayıldığı, hatta bu yüzden bir hasta gibi günlerce ziyaret edildiği rivayet edilmiştir.
Malik bin Dinar (r.a.) diyor ki: “Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getiremedim. Rüyamda birisi karşıma çıktı ve okuryazarlığın var mı? dedi. Var dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kağıt parçası verdi. Kağıtta; Dünyanın geçici ve aldatıcı nimetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennetin zevk aldığın bu uyku, ebedi saadetine yarayacak ibadetine mani olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur’an-ı Kerim oku. Zira bunlar, uykudan hayırlıdır.”
Tacüddin (İbn-i Ataullah) İskenderî (k.s): “Kişinin devamlı edindiği virdi kendisini Allah’a yaklaştırır ve ancak cahiller virdi hakir görürler, halbuki vird sahibini yükseltir, ali makamlara çıkarır” demiştir.[220][220]
Büyük üstad Ebu Ali ed-Dekkak şöyle demiştir: “Manevi varidatlar (fayiz ve ihsanlar) virdlere bağlıdır. Kimin zahirde sürekli yaptığı bir virdi yoksa, onun sırlarında (iç aleminde) bir varidi (feyzi) yoktur.”[221][221]
Virdi olan gafletle de olsa vird çekmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücudu o anda Allah’ın zikri ile meşgul olur.
Büyük arif İbn-i Ataullah İskenderî (k.s) şöylr diyor: “O esnada Allahu Teala ile huzurda olmasan da, zikri terk etme! Çünkü zikir ettiğin halde Ondan gafil olman, zikir etmediğin zamanki gafletinden daha azdır. Umulur ki, böyle zikir, seni gafletten uyandırır ve huzura kavuşturur.”[222][222]
Ebu Osman’a şöyle bir soru soruldu: “Biz Allahu Teala’yı zikrediyor, fakat bunun zevkini ve halavetini kalbimizde bulamıyoruz.” Ebu Osman bu soruya, “şükrettiğiniz zaman sizi zikrin daha yüksek derecesine yükseltir. Zira şükrederseniz nimet ziyadeleşir.” diye cevap verdi.
Ebu Osman (k.s.): “Gafletin (ve zikirden uzak kalmanın) sıkıntısını çekmeyen, zikirdeki ünsün tadını bulamaz.” diyor.[223][223]–[224][224]
Kaç çeşit vird vardır?
Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letaif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:
A- KALP ZİKRİ/VİRDİ
a) Kalp virdi nasıl verilir?
Kalp zikri dersi almanın/vermenin bazı şartları vardır:
1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.
2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.
3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.
b- Kalb virdi alması için mürid zorlanır mı?
Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Vekil, kimseyi virdini artırması için zorlayamaz. Kimsenin vird süresini takip etmesi gerekmez. Sofiye vird tavsiye ve teşvik edilir, kendi gönlü ile müracaat edenin virdi usulünce artırılır.
c- Kalb virdi nedir? İlk kaçtan başlar?
Kalbin üzerinde Lafza-i Celal, (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez.
f) Kalb zikri nasıl artırılır?
Kalp virdi, en az aralıksız 4 ay çekilmek kaydı ile artırılır. Yani alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur.
Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürid mürşidine veya vekiline danışarak virdini artırabilir.
21 binden sonrası Letaif virdine girer.
• Çocuklar kalb zikri alabilir mi?
Sadat-ı Kiram’ın isimlerini ezbere bilen ergenlik çağma gelmiş herkes beş bin kalb zikri alabilir. Onbeş yaşından küçük çocuklara, isterlerse vird dersi verilebilir, onbeş yaşına kadar beş binde devam ettirilir.
g) Sadatların ismini ezberleyemeyenlere ne virdi verilir?
Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Sadat-ı Kiramın isimlerini
ezberlememiş kimselere isterlerse geçici ders ( acemi dersi) verilir.
B- LETAİF ZİKRİ
1- Letaif ne demektir?
Letaif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nurani cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur.
2- Letaiflerin vücuttaki yerleri ve görevleri nedir?
Kamil mürşidler letaifleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir.
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen halk alemindendir. Bunlartoprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme ‘Mülk alemi’ denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi ruhtur.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala’nın ‘ol’ emri ve iradesi nin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere ‘emir alemi’ denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı halk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
• Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahallidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahallidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahallidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir, ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlahi sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs, latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hale gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hal perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kamilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kamil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala’nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her halde zikretme haline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk’m razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kamilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam’ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakîki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
C- NEFY U İSBAT ZİKRİ
Letaif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe illallah” zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.
Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zati zikirdir. Zati zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir haline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala’yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. 0 insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah’ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, İlahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala’yı görüyor gibi O’na kulluk yapmaktır.
Nakşibendilikte Evvabin Namazı Kılmak ve Rabıta Yapmanın Usulu Nasıldır? Rabıta Nasıl Yapılır?
Sözlük manası ile rabıta, iki şeyi birbirine bağlayan ip, ilgi, sevgi, alaka, münasebet demektir.[1] [2]
Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah’ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teâlâ’nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.
Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.
Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.
Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun.“ [3]
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz.” [4]
Bütün gaye Allah’tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O’na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayâlı/edebli olmaktır. Buna kısaca takva denir.
Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti kerimede Allah’ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
İşte rabıta, Allahu Teâlâ’nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah’a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah’a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.
Arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:
“Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah’ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teala’ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.
Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah’ın s.a.v gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.
Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edeb ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.
Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edeb ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır. [5]
Rabıtanın aslı, Allah'ın [celle celâluh] kitabı olan Kur'an’a, Hz. Resûlullah'ın [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetine ve imamlarımızın sözlerine dayanmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'deki deliller:
Cenâb-ı Hak,
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda mücâhede edin ki kurtuluşa eresiniz" (Mâide 5/35) buyurmaktadır.
Şayet, "Âyetteki vesileden maksat, rabıta olmayabilir" dense deriz ki: "Evet, söz konusu âyetin manası umumidir. Fakat emredilen şey, vesiledir. Vesilelerin en faziletlisi ise rabıtadır. Zira vesile, ya Resûlullah Efendimiz'dir [sallallahu aleyhi vesellem] ya da onun vârisi ve vekili olan kâmil velilerdir.
Sonra Allah Teâlâ,
"(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Âl-i İmrân 3/31 buyurmaktadır.
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede rabıtanın zaruretine işaret vardır. Çünkü tâbi olmak, tâbi olunan kimseyi görmeyi gerektirir. Bu görüş, ya hissî ya da mana yolundan hayal etmekle olur. İşte rabıtadan maksadımız budur. Aksi halde ittiba gerçekleşmez ve itibadan söz edilemez.
Rabıtanın sünnetteki delili:
Buhârî'nin ifadesine göre, Hz. Ebû Bekir'in [radıyallahu anh], "Yâ Resûlallah, her yerde hatta helada bile, senin ruhaniyetin benden ayrılmıyor, bundan hayâ ediyorum" diyerek halini şikâyet etmesidir. [6]
İmamlarımızın sözlerine gelince:
Büyük ârif imam Şa'rânî [kuddise sırruhû), Nefehâtü'l-Kudsiyye adlı kitabında zikir edeplerini izah ederken şöyle demiştir:
"Zikrin yirmi edebi vardır. Bunlardan önemli olanlarından biri, sâlikin şeyhinin sûretini iki gözü ortasından hayal ve tasavvur etmesidir. Bu iş, ehl-i tasavvufa göre edeplerin en gereklerindendir. Çünkü bu sayede mürid, Allah Teâlâ ile beraber olma edebine ve O'nu murakabe haline ulaşır." [7]
Bizim de rabıtadan maksadımız budur. Bundan başka bir şey değildir.
Şeyh Tâceddin en-Nakşibendî [kuddise sırruhû] yazdığı Risâle'sinde şöyle demektedir:
"Mürid, dünyalık işlerini bitirdikten sonra yeniden abdest alır. Sonra tenha bir yere çekilir. Oturduğunda ilk yapacağı şey, mürşidinin sûretini hayaline getirmektir."
Şeyh Abdülganî en-Nablusî de [kuddise sırruhû], söz konusu risâlenin üzerine yaptığı şerhte şöyle demiştir:
"Mürid, şeyhinin sûretini en kâmil ve en güzel şekilde düşünmelidir ki, ondan yardım alabilsin, istifade edebilsin. Çünkü şeyh, mürid için Allah'ın huzuruna açılan kapı ve O'na ulaştıran bir vasıtadır. [8]
Rabıtanın hedefi, müridi fenafillah makamına yükseltmektir. Bu makam ihsan mertebesi olup, yüce Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk yapma makamıdır.
Mürşid bu makama ulaştırdığı müridini Allah Teâlâ'ya emanet eder ve aradan çekilir. Artık rabıta murakabe adını alır. Murakabe, her yerde ve her şeyde Allah Teâlâ'nın azametini müşahede etmektir. [9]
Rabıtanın genel olarak anlamını Abdurrahman et-Tâhî hazretleri şöyle ifade etmiştir:
"Mürşidin sûretinden yayılan nurun müridin her tarafına yayılıncaya kadar mürşidin sûretine bakmaktır. Mürid, mürşidin sûreti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin sûretini buraya yerleştirmelidir." Mübareğe sormuşlar:
"Kurban, nerede olursam olayım, bu şekilde ben rabıta yapamıyorum, o bahsettiğiniz görüntü gözümün önüne gelmiyor!" diye... Şöyle buyurmuş: "İnsanın istediği yanına gelmeyince, o, istediğinin (mürşidi ziyaret ederek) yanına gitmelidir." Yani şeyhini(n suretini) yanına getirinceye/gönlünde tutuncaya dek sık sık onu ziyarete git tekrar tekrar şeyhine git. [10]
Rahmetli Mehmet Ildırar diyor ki: “Sâdât-ı kirâm efendilerimizde defalarca şahit oldum; rabıtaya oturdukları vakit saatine bakıyorlardı. Bitirince de arada geçen süreyi kontrol ediyorlardı. Neden? Çünkü rabıtada geçen zaman çok önemlidir. Rabıtanın en azı on beş dakika, normali yarım saat, iyisi ise bir saattir. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de Şeyda hazretleri de ramazan ve mübarek günler hariç, akşam namazının sünnetini ve evvâbîn namazını kıldıktan sonra rabıta yapmışlardır. [11]
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu:
"Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek uzaktan tesir ederek olur. Mürid, yol gösteren mürşidine karşı kalbindeki muhabbet bağı ile her an onun gibi olmakta ve mürşidinden akseden, yayılan nurlar ile temizlenmektedir. Müridin, bunları anlamasına lüzum yoktur. Aslında nurları saçan da, alan da bilmez. Güneş ışınları karşısında, her an olgunlaşan ve tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne gerek vardır? Güneş de, karpuzu olgunlaştırdığını bilmez!"[12]
Rabıta, tasavvufta çok önemli bir usuldür, bir yoldur. İmam Gazâlî hazretleri (k.s) rabıta için, "Sofinin mürşidinden emdiği ana sütü" ifadesini kullanır.
Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri de (k.s), "Mürşidin gölgesi, zikr-i Hak'tan iyidir" buyurmuştur. Bu kelâmı, İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) oğlu Hâce Masum hazretleri (k.s) şöyle açıklamıştır:
"Rabbin azâmeti bakımından, kul ile Rab arasında hiçbir münasebet yok ki kul Rabbinden istifade edebilsin. Öyle ise kula iki cihetli, beşeriyet ve mukaddesiyet cihetiyle muttasıf olan bir vasıta lazımdır. Rabıtanın maksadı, Allah'ın feyzinden istifade etmektir. Gerçekten rabıta, zikr-i Hak'tan (Allah’ı zikretmekten) efdal olduğu için değil belki halis kul ile kadim olan Rabbin arasında münasebet kurduğu için sofiye menfaat sağlaması bakımından üstün sayılmıştır." Yani sofinin olgunlaşmasını rabıta sağlar. Allah'a yaklaşmak zikirle olur. Şu halde mesele, süt emen çocuğun annesine muhtaçlığına benziyor. Hak yolcusu olan sofi de şeyhine daima muhtaçtır.
İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), "Rabıta, Allah'a ibadette huzura kavuşturucudur. Rabıta esnasında kalbe gaflet gelmez. Rabıtada, Allah'tan gayri her şey kalpten silinir. Onda yalnız mürşidin hayali, ondan da (bir müddet sonra) vazgeçip murakabe safhası başlar" buyurmuştur.
Şah-ı Hazne (k.s) Mektubatında şöyle buyurur:
"Rabıta, Nakşibendîliğin medarıdır. İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), 'Rabıta Allah'a yapılan ibadetler için mânevî huzura kavuşturan vesilelerin cümlesinden olup fuzûlî hatıraları giderir.' buyurdu. [13]
Sohbet iki türlüdür: Cismani ve ruhani. Ruhani ve kalbi beraberliğe sevgi ve rabıta denir. Rabıta, gönlün sevdiği ile beraber olmasıdır.
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik iki türlü olur:
Birincisi, zâhirî beraberliktir. Bu, onlarla birlikte olmak, onların sohbet halkalarına girmek, meclislerinde bulunmaktır. Buna devam eden müridin kalbi, sadık velilerin iç âlemindeki nurla nurlanır, onların ahlâkı ile ahlâklanır.
İkincisi, manevi beraberliktir. Bu, müridle Allah arasında vasıta olmayı hak etmiş kimselere kalbini bağlayarak rabıta etmektir. İstifade etmek için sürekli onlarla aynı meclisi paylaşmak ve zâhir gözleriyle onları seyretmek gerekmez. Onlarla her yerde birlikte olma keyfiyetini elde ederek şekilden manaya geçmek lazımdır. Bunu gerçekleştiren mürid, gönül gözüyle onları seyreder. Buna özenle devam edildiği zaman onların sırrı ile müridin sırrı arasında bir ilişki ve birleşme oluşur. Böylece onlarda hâsıl olan gerçek gaye müridin hakikatinde de gerçekleşmiş olur. [14] [15]
Kâmil bir mürşidi vesile kılarak Allah yoluna çıkan bir insan, önündeki rehberi ile ruhen tanışmazsa, kalben kaynaşmazsa, onunla aynı sevgide buluşmazsa, kendisinden nasıl istifade edebilir?!..
Allah için böyle bir rabıtaya ve sevdaya sahip olmayan insan, acaba kalbini hangi tür rabıtalar ve sevdalar ile ıslah ve ihya edecek? [16]
Bu yolda ilerlemenin şartı mürşidi sevmeye bağlıdır. Mürşid sevgisinin artması için de mürşid rabıtası ve sohbeti lazımdır. Sevgi arttığı nisbette istifade de artar. İnsanın mürşide sevgisi artmıyorsa yerinde sayıyor demektir.
İnsan, mürşidinden sevdiği ölçüde istifade edebilir. Mürşid doktora, sofi de hastaya benzer. Sofide, "Beni bu doktor iyi edebilir" itikadı yerleşmiş olacak ki istifade edebilsin. [17]
Mürşid-i kâmilin rabıtası, sohbeti, kendisinden sık sık bahsedilmesi kalplerin pasını siler. Mürşid vasıtadır; asıl maksat Allah'tır.
"Bir kadeh muhabbet şarabı iç. O zaman gönlün Mevlâ'ya mütemayil olur. Ten kadehin kırılır, yerine nur-i Muhammedi teşekkül eder" diyor Hz. Mevlânâ...
Şarap, mecazdır. Şaraptan maksat şeyhtir. Ne mutlu evliya şarabı içene! [18]
Terbiye tek başına olmaz. Bunun en güzel yolu kâmil insanlarla beraber olmaktır. Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun ayeti (Tövbe, 119) bunu emreder.
Tasavvuf büyükleri, rabıtanın öz itibariyle şu âyetlere dayandığını belirtmişlerdir:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun." [19]
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz." [20]
Her iki âyet de bize takvayı emrediyor. Takvayı elde etmek için birinci âyette Allah'ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci âyette ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik ya beden ile ya da kalp ile olur. Asıl mesele onlarla Allah yolunda kalp ile beraber olmaktır. Beden ile beraberlik bundan sonra fayda verir.
Bedeni camide, kalbi caddede olan birisi, gerçekte camide değildir.
İşte rabıta, Allah Teâlâ'nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile kalp, gönül, hayal, sevgi, fikir, fiil ve bedenle beraber olmaktır.
Mürşidle ilk beraberlik onun terbiyesine girmekle başlar. Ardından mürid onunla aynı meclisi, aynı mekanları, aynı işleri, aynı ibadetleri paylaşmaya başlar. Bundan sonra mürid, kalben mürşidine yakınlık duyar.
Mürid mürşidini yakından tanıdıkça, onun Allah'a karşı sevgisini, güzel edebini gördükçe kendisine hayran olur. Onu Allah için sever. Onun gibi samimiyetle Allah adamı olmaya ve güzel amel yapmaya yönelir.
İşte asıl hedef bu kalp ve gönül beraberliğidir. Bu sevginin ve beraberliğin sonucu mürşiddeki ihlâs, takva, edep ve ilâhi aşk, müridin samimiyet derecesine göre kendisine geçer. [21]
Rabıta, sadıklarla bulunmak demektir. Rabıta, onlara kadar uzanan, onlara bağlayan manevî bir hattır, manevî bir bağdır. Zahîren nasıl huzurlarına varılıyorsa, rabıtayla da ma'nen onların huzurlarına varılır. İnsan rabıta yaptığı müddetçe onların huzurlarında olur.
İnsan Allah dostlarıyla bulunur, onlarla oturup kalkarsa, yankesicilerin insanın haberi olmadan ceplerini boşalttığı gibi, Allah dostları da hiç insanın haberi olmadan gayet ustalıkla, insanın kötü ahlâkını, içinde bulunan kin, buğz, adavet, riya, hased ve küfür gibi hastalıkları kesip atar. Yankesicinin habersizce cebi kesip aldığı gibi, onlar da insandaki bütün kötü huyları kesip alır. İnsanı ahlaken düzelterek Allah'a çekerler. [22]
Şeyh Muhammed Esad Erbilî hazretleri, Mektubat' ında (Yedinci Mektup) şöyle buyurmaktadır:
"Nakşibendî tarikatının kurtuluş dairesine giren ve şeyhinin gösterdiği âdâp üzerinde zikirlerine başlayan sadık bir mürid, Cenab-ı Hakk'ın, “Sadıklarla beraber olunuz' (Tevbe, 9/119) emr-i celilesine uyarak, şeyhini hiçbir an hatırından çıkarmamalıdır. Bunun hikmeti şudur: Nefis ve şeytan gibi iki amansız düşmana karşı koymak her yiğidin harcı/işi değildir. Bu düşmanlar milyonlarca mümini gaflete sokarak Cenab-ı Hakk'a karşı isyana sevketmiş ve etmektedir. Müminlerin, bir kuvvete dayanmadan bu düşmanlara karşı gelebilmeleri müşküldür. Bu sebeple sâlik/mürid, bu kuvveti, Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) mânen dayanan bir mürşid-i kâmil silsilesinde aramalıdır. Cenab-ı Hakk'ın sadık bir kulu olduğuna inanarak kendisine şeyh edindiği mürşide maddî ve mânevî irtibat ile bu ruhanî beraberliğe/rabıta girmelidir." [23]
Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, zâtî sıfatların hakikatine ermiş kâmil bir şeyhe kalbi bağlamak, huzur ve gıyabında onun sûretini hayalinde muhafaza etmekten ibarettir. Zira bu sıfatlarla sıfatlanmış kâmil şeyhi görmek,
"Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah hatırlanır" [24] meâlindeki hadis-i şerif gereğince kalpte zikrin faydasını doğurur. Böyle bir mürşidin sohbeti ise, "Onlar, Allah ile meclis kuranlardır" [25] meâlindeki hadis gereğince de Allah ile kalbî beraberliğin oluşmasını sağlar.
Hiç şüphesiz salihlerle birlikte olmayı teşvik eden sayısız hadis mevcuttur.[26] Şeyh, bir oluk gibidir. Feyiz, onun okyanus gibi geniş kalbinden kendisine rabıta kuran müridin kalbine akar. Mürid, "Kişi sevdiği ile beraberdir" [27] hadis-i şerifi gereğince şeyhinin simasını hayalinde tutmaya, onu hayal etmeye çalışmalıdır. Onu daima hayalinde tutmak suretiyle şeyhinin vasıfları ile vasıflanır, halleriyle hallenir ve onu sevmeye başlar. Ayrıca fenâ fi'ş-şeyh (bütün varlığını şeyhinin manevi şahsiyetinde yok etme hali) fenâ fillâhın (bütün benliğini Allah'ın varlığında yok olmasının) başlangıcıdır.[28]
Rabıta Kur’an’da zikredilen tefekkür ve murakabenin bir çeşidi ve türüdür.
Rabıta, Kur'an'da ve sünnette emredilen tefekkürün bir çeşididir. Bu anlamda bir nevi murakabedir. Allah Teâlâ'nın zatı dışında her şey tefekküre konu edilebilir. Çünkü hadisler, Allah'ın bizzat şeklini düşünmeyi yasaklamıştır. [29]
Diğer yandan tefekkür ise emredilmiştir, farzdır. Kalbin en önemli vazifesi de tefekkür yoluyla uyanmak ve yüce Allah'a bağlanmaktır.
Tefekkür kâinattaki ilâhi sanata bakıp. Yüce sanatkârı tanımak ve ona hayran olmaktır. Tefekkür varlıklarda gizlenen ilâhi güzellikleri ve tecellileri gönül gözüyle seyretmektir. Kâinattaki bütün güzelliklerin, üstünlüklerin, izzet ve şerefin asıl sahibi Allah Teâlâ'dır. İnsan olsun melek olsun, her kimde ne varsa O'nundur. Aklın vazifesi O'nu tanımak, gönlün vazifesi O'nu aramak, kalbin vazifesi O'nun sevgisini tatmaktır.
Yüce Yaratıcı zatını nur ile gizlemiş, bazı tecelliler ile perdelemiştir. Ardından bütün akıllılara, adeta 'Bana gelin, beni tanıyın, benim dostum olun' dercesine haber göndermiştir.
Bu yüzden ilâhi sevgiye gönül verenler, her yerde, her şeyde, her sevgilide O'na ait bir ilim aramış, O'ndan bir haber duymak istemiştir.
Bu hususta Yüce Mevla'yı sevenlerine tanıtacak ve sevgisini tattıracak en güzel yol, O'nun boyası ile boyanmış, her halleriyle O'nun şahidi olmuş kâmil müminlerdir. Zira onlar rabbani âlimlerdir, kâmil mürşidlerdir. Onlardaki ilâhi ilme ve sevgiye ulaşmak için kalp hazinelerine girmek gerekir. Kalbe girmek için kalbi kullanmak icap eder.
Ayrıca, sevgi dolu bir gönülle mürşidin kalbine yönelmek, ihlâsla ihtiyacını dile getirmek, samimiyetle yardım talep etmek, sabır ve edeple kalbin kapısında beklemek gerekir. Böyle olunca kalp kalbe açılır, birinden diğerine nur intikal eder, ilim geçer, feyiz akar, sevgi yayılır. [30]
Kişinin Allah’ın sevgili kulunu tasavvur etmesi kadar münasip bir tavır yoktur.
Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah’a ve ahirete bağlamaz. [31]
Rabıtaya şirk demek, bu sözü söyleyeni sıkıntıya sokar. Kalbin herhangi bir şeye ilgi duyup bağlanmasına da rabıta diyebiliriz. Bu tür bağlanma, iyi veya kötü olabilir. Kalbin sevip bağlandığı bu şey, bir insan olabileceği gibi eşya, dünya, para gibi şeyler de olabilir. Bu manadaki rabıtayı bütün insanlar farklı isim, şekil ve derecelerde yapmaktadırlar.
Rabıtayı inkâr etmek, insanı inkâr etmek demektir.
Çünkü rabıta, düşünmek, hayal etmek, sevmek, özlemek, özenmek ve etkilenmekten ibarettir. Bu bir insanın en tabii halleridir. Bir insanın en tabii halini tümüyle reddetmek yerine, yanlış davranışını ıslah etmek daha uygundur.
Mürşid üzerinden gelecek bütün sevgi, feyiz, nur ve mânevî ilimler aslında yüce Allah'ın rahmeti ve mülküdür. Onları doğrudan yüce Allah'tan alabilecek bir kimsenin, arada başka vasıtaya ihtiyacı yoktur.
Ancak bu rahmeti çekmek, onu muhafaza etmek ve hakkını vermek için kalbin çok ciddi bir terbiyeden geçmesi ve ilahi emanetleri taşımaya hazır hale gelmesi gerekir. Yoksa manen hasta ve gafil bir kalp, bu haliyle o nimetlere ulaşamaz.
Hasta kalbin terbiyeye ve özel desteğe ihtiyacı vardır. İşte rabıta, kalbi kâmil mürşidin elinde terbiye edip temizlemek ve onun vereceği özel destek ile kalbi kuvvetlendirmektir. [32]
Sahabe hazırda ve gaipte Resulullah’ı (s.a.v) düşünüp rabıta etmişlerdir.
Sevban (r.a.), bir gün mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü’nün huzuruna girdi. Rasul-i Kibriya Efendimiz (s.a.v.), “Neyin var senin?” diye sordu. Sevban (r.a.):
“Ey Allah’ın Rasulü! Ben sizi kendimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum, duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Rasulullah s.a.v. Efendimiz niçin ağladığını sordu. Sevban r.a. şöyle dedi:
“Sizin ve benim vefat edeceğimizi düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum, sizi göremem. Bunun için ağlıyorum.”
Efendimiz s.a.v. sükût etti. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:
“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır! Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz ona, “Müjde sana, sevin.” buyurdu. [33] [34]
RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ VE ÇEŞİTLERİ
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekillerine göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.
Mürşidin huzurunda yapılan rabıta;
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür. Kendisini de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi düşünür. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak mana sultanının huzuruna arzeder. Bu hal, hayalle değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur. Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar. Rabıtada hedef mürşidin yüzü değil özüdür; zahiri değil sırrıdır. Mürşidden alınacak ilahi marifet, sevgi, feyiz ve nur kalbindedir. Kalbe, kalple girilir; bunun için mürşidin huzurunda da olsa, rabıtada baş gözü kapanır, gönül gözü açılır, gönül diliyle kendisine arz-ı hal edilir. Himmet istenir. İnsanın yüzü zatını temsil eder, göz gönlün penceresidir, bakış ve nazar iki kaşın arasından gerçekleşir; bunun için rabıtada önce kamil insanın yüzü, sonra özü hedefe alınır.
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta;
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Biri günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usülüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler.
GÜNLÜK DERS OLAN RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ
Günlük ders olarak yapılan rabıta;
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman normal zamanlarda akşam namazından sonra Evvabin Namazı Kılınır ve ardından da Rabıta Yapılır, ramazan-ı şerifte ise öğle namazından sonra abdestli bir şekilde kıbleye karşı edep üzere oturur, gözlerini kapatır, 25 defa estağfirullah der. Mürşidinin İlahi nura ayna olan ve dolunay gibi parlayan cemalini hayalinde canlandırır.
Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek veya doğrudan kalbine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözlerini açar.
Kadınlar ders rabıtası yaparken mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.
Evvabin Namazı Nedir? Vakitleri Ne Zamandır? Kaç Rekattırlar? Nasıl Kılınır?
Evvabin namazı: Evvâb( Veya Tevvab) "tevbe eden, sığınan" anlamına gelir. Evvabin, evvab kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek Allah Teâlâ'ya çokca yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup akşam namazından sonra, bir iki veya üç selâmla kılınır.
Ammâr b. Yâsir (r. anhümâ)'den şu hadis rivayet edilmiştir:
"Her kim akşam namazından sonra altı rekat namaz kılarsa denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder."
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza da "evvabin" denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur: "Rabbiniz, içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz Allah tövbe edenleri affedicidir"
(el-İsrâ, 17/25 ; bk. İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nüri'l-İzah, İstanbul 1984. s.74)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمْ إِن تَكُونُواْ صَالِحِينَ فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُورًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbukum a’lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ
Meali :
Rabbiniz, nefslerinizde olanı (niyetinizi) daha iyi bilir. Eğer salihler olursanız, o taktirde muhakkak ki O Allah, evvab olanlar (O’na yönelip, tövbe edenleri) avf ve mağfiret edici çok bağışlayıcıdır.
(Sadakallahul Aziym İSRA Suresi 25. ayet)
Altı Rekatlık Evvabin Namazının kılınışı
1. Rekat
"Niyet ettim Allah rızası için Altı rekat evvabin namazını kılmaya" diye niyet ederiz
"Allahu Ekber" diyerek İftitah Tekbiri alır ve namaza başlarız
Sübhaneke'yi okuruz
Euzü-besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
2. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu okuruz
3. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
4. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu okuruz
5. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
6. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu ve Allâhumme salli, Allâhumme Bârik ve Rabbenâ dualarını okuruz
"Es selâmu aleyküm ve rahmet'ullah" diye sağa ve sola selam vererek namazı tamamlarız
Hayatın her anına yayılan rabıta;
Buna manevi ve hayali rabıtada denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıtada Mürid bütün vakitlerini kalben uyanık geçirmeye çalışır, görülen şeylerden ibret alır, edebini güzelleştirir. Rabıtanın feyzi ve ışığı içinde yapılan ameller, güzel olur, insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.
Manevi rabıta, müridin mürşidinin hayatının merkezine koyması, gönlünü ve gününü onun hayal ve hatıralarıyla doldurmasıdır. Bu rabıtanın bir şekli de mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehlibeytini, oturduğu yerleri, kendisi ile ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.
Mürid, yolda yürürken yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan, Allah’ın Rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidinin başucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Ancak namazın içinde rabıta yapılmaz. Buna özellikle dikkat edilmelidir.
Sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne; (k.s) müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir “Mürid sanki üstadı daima kendisi ile berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla, başkalarıyla karşılaştığı zaman onun hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun başucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.”[35]
Vesveseden kurtulmak içinde rabıta yapmak gerekir.
Gavs-i Hizani (k.s) şöyle derdi: “Kalbe gelen vesvese ve kuruntuları def edecek rabıtanın yapılış şekli, müridin mürşidinin suretini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur etmesidir. Zira bana bildirildiğine göre, şeytanın kalbe giriş yolu insanın baş tarafıdır.[36]
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[37]
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[38]
Rabıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.
Mürşidin sağlığında ondan başkası rabıta edilemez.
KİME RABITA YAPILIR
Rabıtayı yapandan çok rabıta yapılanın durumu önemlidir. Herkes rabıta yapılmaya uygun değildir. Zira rabıta yapanla yapılan arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. Yanlış kişiye yapılan rabıta kişiyi yanlışa götürür. Rabıta yapılacak kişide iki özellik olması şarttır.
1. Hz. Resülullah’ın (s.a.v) gerçek varisi olması:
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allah Teala’ya tam teslim olma halini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir. [39]
2. Mürşidin hayatta olması:
Gavs-ı Hizani (k.s) buyuruyorki: ”Şehadet (halk) âleminde olan biri, berzah (kabir) âleminde olan birine yaptığı rabıtadan fayda göremez.”
Zaten berzah âleminde olan bir şeyhin, şahadet âleminde olan bir müride faydası olsaydı, herkes Resülullah’ı (s.a.v) rabıta ederek diğer şeyhlere rabıta etmeye ihtiyaç duymazdı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) dünyadaki hayatından daha mükemmel hayatta Ravza-i Mutahhara’da diri ve bütün mahlûkatın mürşidi-rehberi olduğundan rabıta edilmeye daha layıktır.
[1] Cevheri. es-Sıhah. 3/1127; İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, 7/302-303; Zebidi, Tacu'l-Arus, 19/298-304
[2] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78-79.
[3] Tevbe suresi ayet-119
[4] Maide suresi ayet-35
[5] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.
[6] Mevlânâ Hâlid, Hâlidiyye Risalesi, s. 16.
[7] Şa'rânî, el-Envârü'l-Kudsiyye, 1/58.
[8] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.194-196.
[9] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82-83.
[10] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.225.
[11] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.224.
[12] İmam-ı Rabbânî, Mektubat, 260. Mektup
[13] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.571-576.
[14] Mevlânâ Safî, Reşehât. s. 184.
[15] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Seniyye, Semerkand Yayınları, Sf.198.
[16] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78.
[17] Dr.Ahmet Çağıl, Yar ile Şimdi.
[18] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.476.
[19] Tövbe. 119.
[20] Maide, 35.
[21] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82.
[22] S.Abdulhakim Bilvanisi (k.s.a), Sohbetler, Otuz ikinci Sohbet.
[23] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.222.
[24] İbn Mâce, Zühd, 4 (nr. 4119); Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, nr. 6; İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, nr. 217, 218; Ibn Ebü'd-Dünya, Kitâbü'l-Evliyâ, nr. 48.
[25] Bu manayı destekleyen hadisler için bk. Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 6; Tirmizî, Zühd, 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21251; 3/277; Deylemî, Firdevsû'l-Ahbâr, nr. 5029.
[26] Bk. Buhârî, Büyü, 38, Zebâih, 31, Daavât, 66; Müslim, Birr, 45, Zikir, 8; Ebû Davud, Edeb, 16; Tirmizî, Daavât, 129; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/405; Beyhakî, Şuabû'l-Imân, nr. 531; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 856.
[27] Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/395.
[28] MUHAMMED b. ABDULLAH el-HÂNÎ, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.181.
[29] Ebû Nuaym. Hilye. 6/67: Taberânî. el-Vasıl, no 631» Beyhakî. Şuabü'l-lmân. no. 126; Elba-m Sahi ha. no 1788
[30] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80-81.
[31] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.
[32] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80.
[33] Said b. Mansur, Sünen, nr. 661; ed-Dürrü’l-Mensûr, 2/588-589; Taberânî, el-Kebir, nr. 12559; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 7/7.
[34] Semerkand Dergisi, Nisan 2007.
[35] Muhammed Diyaüddin
[36]Minah s.44
[37] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106
[38] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106
[39]S.Saki Haşimi ,Arifler Yolunun Edepleri,s.76
Sözlük manası ile rabıta, iki şeyi birbirine bağlayan ip, ilgi, sevgi, alaka, münasebet demektir.[1] [2]
Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah’ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teâlâ’nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.
Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.
Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.
Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun.“ [3]
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz.” [4]
Bütün gaye Allah’tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O’na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayâlı/edebli olmaktır. Buna kısaca takva denir.
Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti kerimede Allah’ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
İşte rabıta, Allahu Teâlâ’nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah’a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah’a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.
Arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:
“Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah’ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teala’ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.
Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah’ın s.a.v gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.
Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edeb ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.
Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edeb ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır. [5]
Rabıtanın aslı, Allah'ın [celle celâluh] kitabı olan Kur'an’a, Hz. Resûlullah'ın [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetine ve imamlarımızın sözlerine dayanmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'deki deliller:
Cenâb-ı Hak,
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda mücâhede edin ki kurtuluşa eresiniz" (Mâide 5/35) buyurmaktadır.
Şayet, "Âyetteki vesileden maksat, rabıta olmayabilir" dense deriz ki: "Evet, söz konusu âyetin manası umumidir. Fakat emredilen şey, vesiledir. Vesilelerin en faziletlisi ise rabıtadır. Zira vesile, ya Resûlullah Efendimiz'dir [sallallahu aleyhi vesellem] ya da onun vârisi ve vekili olan kâmil velilerdir.
Sonra Allah Teâlâ,
"(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın" (Âl-i İmrân 3/31 buyurmaktadır.
Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede rabıtanın zaruretine işaret vardır. Çünkü tâbi olmak, tâbi olunan kimseyi görmeyi gerektirir. Bu görüş, ya hissî ya da mana yolundan hayal etmekle olur. İşte rabıtadan maksadımız budur. Aksi halde ittiba gerçekleşmez ve itibadan söz edilemez.
Rabıtanın sünnetteki delili:
Buhârî'nin ifadesine göre, Hz. Ebû Bekir'in [radıyallahu anh], "Yâ Resûlallah, her yerde hatta helada bile, senin ruhaniyetin benden ayrılmıyor, bundan hayâ ediyorum" diyerek halini şikâyet etmesidir. [6]
İmamlarımızın sözlerine gelince:
Büyük ârif imam Şa'rânî [kuddise sırruhû), Nefehâtü'l-Kudsiyye adlı kitabında zikir edeplerini izah ederken şöyle demiştir:
"Zikrin yirmi edebi vardır. Bunlardan önemli olanlarından biri, sâlikin şeyhinin sûretini iki gözü ortasından hayal ve tasavvur etmesidir. Bu iş, ehl-i tasavvufa göre edeplerin en gereklerindendir. Çünkü bu sayede mürid, Allah Teâlâ ile beraber olma edebine ve O'nu murakabe haline ulaşır." [7]
Bizim de rabıtadan maksadımız budur. Bundan başka bir şey değildir.
Şeyh Tâceddin en-Nakşibendî [kuddise sırruhû] yazdığı Risâle'sinde şöyle demektedir:
"Mürid, dünyalık işlerini bitirdikten sonra yeniden abdest alır. Sonra tenha bir yere çekilir. Oturduğunda ilk yapacağı şey, mürşidinin sûretini hayaline getirmektir."
Şeyh Abdülganî en-Nablusî de [kuddise sırruhû], söz konusu risâlenin üzerine yaptığı şerhte şöyle demiştir:
"Mürid, şeyhinin sûretini en kâmil ve en güzel şekilde düşünmelidir ki, ondan yardım alabilsin, istifade edebilsin. Çünkü şeyh, mürid için Allah'ın huzuruna açılan kapı ve O'na ulaştıran bir vasıtadır. [8]
Rabıtanın hedefi, müridi fenafillah makamına yükseltmektir. Bu makam ihsan mertebesi olup, yüce Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk yapma makamıdır.
Mürşid bu makama ulaştırdığı müridini Allah Teâlâ'ya emanet eder ve aradan çekilir. Artık rabıta murakabe adını alır. Murakabe, her yerde ve her şeyde Allah Teâlâ'nın azametini müşahede etmektir. [9]
Rabıtanın genel olarak anlamını Abdurrahman et-Tâhî hazretleri şöyle ifade etmiştir:
"Mürşidin sûretinden yayılan nurun müridin her tarafına yayılıncaya kadar mürşidin sûretine bakmaktır. Mürid, mürşidin sûreti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin sûretini buraya yerleştirmelidir." Mübareğe sormuşlar:
"Kurban, nerede olursam olayım, bu şekilde ben rabıta yapamıyorum, o bahsettiğiniz görüntü gözümün önüne gelmiyor!" diye... Şöyle buyurmuş: "İnsanın istediği yanına gelmeyince, o, istediğinin (mürşidi ziyaret ederek) yanına gitmelidir." Yani şeyhini(n suretini) yanına getirinceye/gönlünde tutuncaya dek sık sık onu ziyarete git tekrar tekrar şeyhine git. [10]
Rahmetli Mehmet Ildırar diyor ki: “Sâdât-ı kirâm efendilerimizde defalarca şahit oldum; rabıtaya oturdukları vakit saatine bakıyorlardı. Bitirince de arada geçen süreyi kontrol ediyorlardı. Neden? Çünkü rabıtada geçen zaman çok önemlidir. Rabıtanın en azı on beş dakika, normali yarım saat, iyisi ise bir saattir. Gavs-ı Bilvânisî hazretleri de Şeyda hazretleri de ramazan ve mübarek günler hariç, akşam namazının sünnetini ve evvâbîn namazını kıldıktan sonra rabıta yapmışlardır. [11]
İmam-ı Rabbânî hazretleri buyurdu:
"Bu yolda yetişmek ve başkalarını yetiştirmek uzaktan tesir ederek olur. Mürid, yol gösteren mürşidine karşı kalbindeki muhabbet bağı ile her an onun gibi olmakta ve mürşidinden akseden, yayılan nurlar ile temizlenmektedir. Müridin, bunları anlamasına lüzum yoktur. Aslında nurları saçan da, alan da bilmez. Güneş ışınları karşısında, her an olgunlaşan ve tatlılaşan karpuzun, bu değişikliğini bilmesine ne gerek vardır? Güneş de, karpuzu olgunlaştırdığını bilmez!"[12]
Rabıta, tasavvufta çok önemli bir usuldür, bir yoldur. İmam Gazâlî hazretleri (k.s) rabıta için, "Sofinin mürşidinden emdiği ana sütü" ifadesini kullanır.
Hâce Ubeydullah Ahrâr hazretleri de (k.s), "Mürşidin gölgesi, zikr-i Hak'tan iyidir" buyurmuştur. Bu kelâmı, İmam-ı Rabbânî'nin (k.s) oğlu Hâce Masum hazretleri (k.s) şöyle açıklamıştır:
"Rabbin azâmeti bakımından, kul ile Rab arasında hiçbir münasebet yok ki kul Rabbinden istifade edebilsin. Öyle ise kula iki cihetli, beşeriyet ve mukaddesiyet cihetiyle muttasıf olan bir vasıta lazımdır. Rabıtanın maksadı, Allah'ın feyzinden istifade etmektir. Gerçekten rabıta, zikr-i Hak'tan (Allah’ı zikretmekten) efdal olduğu için değil belki halis kul ile kadim olan Rabbin arasında münasebet kurduğu için sofiye menfaat sağlaması bakımından üstün sayılmıştır." Yani sofinin olgunlaşmasını rabıta sağlar. Allah'a yaklaşmak zikirle olur. Şu halde mesele, süt emen çocuğun annesine muhtaçlığına benziyor. Hak yolcusu olan sofi de şeyhine daima muhtaçtır.
İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), "Rabıta, Allah'a ibadette huzura kavuşturucudur. Rabıta esnasında kalbe gaflet gelmez. Rabıtada, Allah'tan gayri her şey kalpten silinir. Onda yalnız mürşidin hayali, ondan da (bir müddet sonra) vazgeçip murakabe safhası başlar" buyurmuştur.
Şah-ı Hazne (k.s) Mektubatında şöyle buyurur:
"Rabıta, Nakşibendîliğin medarıdır. İmam-ı Rabbânî hazretleri (k.s), 'Rabıta Allah'a yapılan ibadetler için mânevî huzura kavuşturan vesilelerin cümlesinden olup fuzûlî hatıraları giderir.' buyurdu. [13]
Sohbet iki türlüdür: Cismani ve ruhani. Ruhani ve kalbi beraberliğe sevgi ve rabıta denir. Rabıta, gönlün sevdiği ile beraber olmasıdır.
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik iki türlü olur:
Birincisi, zâhirî beraberliktir. Bu, onlarla birlikte olmak, onların sohbet halkalarına girmek, meclislerinde bulunmaktır. Buna devam eden müridin kalbi, sadık velilerin iç âlemindeki nurla nurlanır, onların ahlâkı ile ahlâklanır.
İkincisi, manevi beraberliktir. Bu, müridle Allah arasında vasıta olmayı hak etmiş kimselere kalbini bağlayarak rabıta etmektir. İstifade etmek için sürekli onlarla aynı meclisi paylaşmak ve zâhir gözleriyle onları seyretmek gerekmez. Onlarla her yerde birlikte olma keyfiyetini elde ederek şekilden manaya geçmek lazımdır. Bunu gerçekleştiren mürid, gönül gözüyle onları seyreder. Buna özenle devam edildiği zaman onların sırrı ile müridin sırrı arasında bir ilişki ve birleşme oluşur. Böylece onlarda hâsıl olan gerçek gaye müridin hakikatinde de gerçekleşmiş olur. [14] [15]
Kâmil bir mürşidi vesile kılarak Allah yoluna çıkan bir insan, önündeki rehberi ile ruhen tanışmazsa, kalben kaynaşmazsa, onunla aynı sevgide buluşmazsa, kendisinden nasıl istifade edebilir?!..
Allah için böyle bir rabıtaya ve sevdaya sahip olmayan insan, acaba kalbini hangi tür rabıtalar ve sevdalar ile ıslah ve ihya edecek? [16]
Bu yolda ilerlemenin şartı mürşidi sevmeye bağlıdır. Mürşid sevgisinin artması için de mürşid rabıtası ve sohbeti lazımdır. Sevgi arttığı nisbette istifade de artar. İnsanın mürşide sevgisi artmıyorsa yerinde sayıyor demektir.
İnsan, mürşidinden sevdiği ölçüde istifade edebilir. Mürşid doktora, sofi de hastaya benzer. Sofide, "Beni bu doktor iyi edebilir" itikadı yerleşmiş olacak ki istifade edebilsin. [17]
Mürşid-i kâmilin rabıtası, sohbeti, kendisinden sık sık bahsedilmesi kalplerin pasını siler. Mürşid vasıtadır; asıl maksat Allah'tır.
"Bir kadeh muhabbet şarabı iç. O zaman gönlün Mevlâ'ya mütemayil olur. Ten kadehin kırılır, yerine nur-i Muhammedi teşekkül eder" diyor Hz. Mevlânâ...
Şarap, mecazdır. Şaraptan maksat şeyhtir. Ne mutlu evliya şarabı içene! [18]
Terbiye tek başına olmaz. Bunun en güzel yolu kâmil insanlarla beraber olmaktır. Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun ayeti (Tövbe, 119) bunu emreder.
Tasavvuf büyükleri, rabıtanın öz itibariyle şu âyetlere dayandığını belirtmişlerdir:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun." [19]
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz." [20]
Her iki âyet de bize takvayı emrediyor. Takvayı elde etmek için birinci âyette Allah'ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci âyette ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
Allah'ın sadık kulları ile beraberlik ya beden ile ya da kalp ile olur. Asıl mesele onlarla Allah yolunda kalp ile beraber olmaktır. Beden ile beraberlik bundan sonra fayda verir.
Bedeni camide, kalbi caddede olan birisi, gerçekte camide değildir.
İşte rabıta, Allah Teâlâ'nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile kalp, gönül, hayal, sevgi, fikir, fiil ve bedenle beraber olmaktır.
Mürşidle ilk beraberlik onun terbiyesine girmekle başlar. Ardından mürid onunla aynı meclisi, aynı mekanları, aynı işleri, aynı ibadetleri paylaşmaya başlar. Bundan sonra mürid, kalben mürşidine yakınlık duyar.
Mürid mürşidini yakından tanıdıkça, onun Allah'a karşı sevgisini, güzel edebini gördükçe kendisine hayran olur. Onu Allah için sever. Onun gibi samimiyetle Allah adamı olmaya ve güzel amel yapmaya yönelir.
İşte asıl hedef bu kalp ve gönül beraberliğidir. Bu sevginin ve beraberliğin sonucu mürşiddeki ihlâs, takva, edep ve ilâhi aşk, müridin samimiyet derecesine göre kendisine geçer. [21]
Rabıta, sadıklarla bulunmak demektir. Rabıta, onlara kadar uzanan, onlara bağlayan manevî bir hattır, manevî bir bağdır. Zahîren nasıl huzurlarına varılıyorsa, rabıtayla da ma'nen onların huzurlarına varılır. İnsan rabıta yaptığı müddetçe onların huzurlarında olur.
İnsan Allah dostlarıyla bulunur, onlarla oturup kalkarsa, yankesicilerin insanın haberi olmadan ceplerini boşalttığı gibi, Allah dostları da hiç insanın haberi olmadan gayet ustalıkla, insanın kötü ahlâkını, içinde bulunan kin, buğz, adavet, riya, hased ve küfür gibi hastalıkları kesip atar. Yankesicinin habersizce cebi kesip aldığı gibi, onlar da insandaki bütün kötü huyları kesip alır. İnsanı ahlaken düzelterek Allah'a çekerler. [22]
Şeyh Muhammed Esad Erbilî hazretleri, Mektubat' ında (Yedinci Mektup) şöyle buyurmaktadır:
"Nakşibendî tarikatının kurtuluş dairesine giren ve şeyhinin gösterdiği âdâp üzerinde zikirlerine başlayan sadık bir mürid, Cenab-ı Hakk'ın, “Sadıklarla beraber olunuz' (Tevbe, 9/119) emr-i celilesine uyarak, şeyhini hiçbir an hatırından çıkarmamalıdır. Bunun hikmeti şudur: Nefis ve şeytan gibi iki amansız düşmana karşı koymak her yiğidin harcı/işi değildir. Bu düşmanlar milyonlarca mümini gaflete sokarak Cenab-ı Hakk'a karşı isyana sevketmiş ve etmektedir. Müminlerin, bir kuvvete dayanmadan bu düşmanlara karşı gelebilmeleri müşküldür. Bu sebeple sâlik/mürid, bu kuvveti, Resûlullah Efendimiz'e (s.a.v) mânen dayanan bir mürşid-i kâmil silsilesinde aramalıdır. Cenab-ı Hakk'ın sadık bir kulu olduğuna inanarak kendisine şeyh edindiği mürşide maddî ve mânevî irtibat ile bu ruhanî beraberliğe/rabıta girmelidir." [23]
Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, zâtî sıfatların hakikatine ermiş kâmil bir şeyhe kalbi bağlamak, huzur ve gıyabında onun sûretini hayalinde muhafaza etmekten ibarettir. Zira bu sıfatlarla sıfatlanmış kâmil şeyhi görmek,
"Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah hatırlanır" [24] meâlindeki hadis-i şerif gereğince kalpte zikrin faydasını doğurur. Böyle bir mürşidin sohbeti ise, "Onlar, Allah ile meclis kuranlardır" [25] meâlindeki hadis gereğince de Allah ile kalbî beraberliğin oluşmasını sağlar.
Hiç şüphesiz salihlerle birlikte olmayı teşvik eden sayısız hadis mevcuttur.[26] Şeyh, bir oluk gibidir. Feyiz, onun okyanus gibi geniş kalbinden kendisine rabıta kuran müridin kalbine akar. Mürid, "Kişi sevdiği ile beraberdir" [27] hadis-i şerifi gereğince şeyhinin simasını hayalinde tutmaya, onu hayal etmeye çalışmalıdır. Onu daima hayalinde tutmak suretiyle şeyhinin vasıfları ile vasıflanır, halleriyle hallenir ve onu sevmeye başlar. Ayrıca fenâ fi'ş-şeyh (bütün varlığını şeyhinin manevi şahsiyetinde yok etme hali) fenâ fillâhın (bütün benliğini Allah'ın varlığında yok olmasının) başlangıcıdır.[28]
Rabıta Kur’an’da zikredilen tefekkür ve murakabenin bir çeşidi ve türüdür.
Rabıta, Kur'an'da ve sünnette emredilen tefekkürün bir çeşididir. Bu anlamda bir nevi murakabedir. Allah Teâlâ'nın zatı dışında her şey tefekküre konu edilebilir. Çünkü hadisler, Allah'ın bizzat şeklini düşünmeyi yasaklamıştır. [29]
Diğer yandan tefekkür ise emredilmiştir, farzdır. Kalbin en önemli vazifesi de tefekkür yoluyla uyanmak ve yüce Allah'a bağlanmaktır.
Tefekkür kâinattaki ilâhi sanata bakıp. Yüce sanatkârı tanımak ve ona hayran olmaktır. Tefekkür varlıklarda gizlenen ilâhi güzellikleri ve tecellileri gönül gözüyle seyretmektir. Kâinattaki bütün güzelliklerin, üstünlüklerin, izzet ve şerefin asıl sahibi Allah Teâlâ'dır. İnsan olsun melek olsun, her kimde ne varsa O'nundur. Aklın vazifesi O'nu tanımak, gönlün vazifesi O'nu aramak, kalbin vazifesi O'nun sevgisini tatmaktır.
Yüce Yaratıcı zatını nur ile gizlemiş, bazı tecelliler ile perdelemiştir. Ardından bütün akıllılara, adeta 'Bana gelin, beni tanıyın, benim dostum olun' dercesine haber göndermiştir.
Bu yüzden ilâhi sevgiye gönül verenler, her yerde, her şeyde, her sevgilide O'na ait bir ilim aramış, O'ndan bir haber duymak istemiştir.
Bu hususta Yüce Mevla'yı sevenlerine tanıtacak ve sevgisini tattıracak en güzel yol, O'nun boyası ile boyanmış, her halleriyle O'nun şahidi olmuş kâmil müminlerdir. Zira onlar rabbani âlimlerdir, kâmil mürşidlerdir. Onlardaki ilâhi ilme ve sevgiye ulaşmak için kalp hazinelerine girmek gerekir. Kalbe girmek için kalbi kullanmak icap eder.
Ayrıca, sevgi dolu bir gönülle mürşidin kalbine yönelmek, ihlâsla ihtiyacını dile getirmek, samimiyetle yardım talep etmek, sabır ve edeple kalbin kapısında beklemek gerekir. Böyle olunca kalp kalbe açılır, birinden diğerine nur intikal eder, ilim geçer, feyiz akar, sevgi yayılır. [30]
Kişinin Allah’ın sevgili kulunu tasavvur etmesi kadar münasip bir tavır yoktur.
Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah’a ve ahirete bağlamaz. [31]
Rabıtaya şirk demek, bu sözü söyleyeni sıkıntıya sokar. Kalbin herhangi bir şeye ilgi duyup bağlanmasına da rabıta diyebiliriz. Bu tür bağlanma, iyi veya kötü olabilir. Kalbin sevip bağlandığı bu şey, bir insan olabileceği gibi eşya, dünya, para gibi şeyler de olabilir. Bu manadaki rabıtayı bütün insanlar farklı isim, şekil ve derecelerde yapmaktadırlar.
Rabıtayı inkâr etmek, insanı inkâr etmek demektir.
Çünkü rabıta, düşünmek, hayal etmek, sevmek, özlemek, özenmek ve etkilenmekten ibarettir. Bu bir insanın en tabii halleridir. Bir insanın en tabii halini tümüyle reddetmek yerine, yanlış davranışını ıslah etmek daha uygundur.
Mürşid üzerinden gelecek bütün sevgi, feyiz, nur ve mânevî ilimler aslında yüce Allah'ın rahmeti ve mülküdür. Onları doğrudan yüce Allah'tan alabilecek bir kimsenin, arada başka vasıtaya ihtiyacı yoktur.
Ancak bu rahmeti çekmek, onu muhafaza etmek ve hakkını vermek için kalbin çok ciddi bir terbiyeden geçmesi ve ilahi emanetleri taşımaya hazır hale gelmesi gerekir. Yoksa manen hasta ve gafil bir kalp, bu haliyle o nimetlere ulaşamaz.
Hasta kalbin terbiyeye ve özel desteğe ihtiyacı vardır. İşte rabıta, kalbi kâmil mürşidin elinde terbiye edip temizlemek ve onun vereceği özel destek ile kalbi kuvvetlendirmektir. [32]
Sahabe hazırda ve gaipte Resulullah’ı (s.a.v) düşünüp rabıta etmişlerdir.
Sevban (r.a.), bir gün mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü’nün huzuruna girdi. Rasul-i Kibriya Efendimiz (s.a.v.), “Neyin var senin?” diye sordu. Sevban (r.a.):
“Ey Allah’ın Rasulü! Ben sizi kendimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum, duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Rasulullah s.a.v. Efendimiz niçin ağladığını sordu. Sevban r.a. şöyle dedi:
“Sizin ve benim vefat edeceğimizi düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum, sizi göremem. Bunun için ağlıyorum.”
Efendimiz s.a.v. sükût etti. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:
“Kim Allah’a ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır! Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz ona, “Müjde sana, sevin.” buyurdu. [33] [34]
RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ VE ÇEŞİTLERİ
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekillerine göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.
Mürşidin huzurunda yapılan rabıta;
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür. Kendisini de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi düşünür. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak mana sultanının huzuruna arzeder. Bu hal, hayalle değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur. Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar. Rabıtada hedef mürşidin yüzü değil özüdür; zahiri değil sırrıdır. Mürşidden alınacak ilahi marifet, sevgi, feyiz ve nur kalbindedir. Kalbe, kalple girilir; bunun için mürşidin huzurunda da olsa, rabıtada baş gözü kapanır, gönül gözü açılır, gönül diliyle kendisine arz-ı hal edilir. Himmet istenir. İnsanın yüzü zatını temsil eder, göz gönlün penceresidir, bakış ve nazar iki kaşın arasından gerçekleşir; bunun için rabıtada önce kamil insanın yüzü, sonra özü hedefe alınır.
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta;
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Biri günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usülüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler.
GÜNLÜK DERS OLAN RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ
Günlük ders olarak yapılan rabıta;
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman normal zamanlarda akşam namazından sonra Evvabin Namazı Kılınır ve ardından da Rabıta Yapılır, ramazan-ı şerifte ise öğle namazından sonra abdestli bir şekilde kıbleye karşı edep üzere oturur, gözlerini kapatır, 25 defa estağfirullah der. Mürşidinin İlahi nura ayna olan ve dolunay gibi parlayan cemalini hayalinde canlandırır.
Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek veya doğrudan kalbine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözlerini açar.
Kadınlar ders rabıtası yaparken mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.
Evvabin Namazı Nedir? Vakitleri Ne Zamandır? Kaç Rekattırlar? Nasıl Kılınır?
Evvabin namazı: Evvâb( Veya Tevvab) "tevbe eden, sığınan" anlamına gelir. Evvabin, evvab kelimesinin çoğulu olup, tevbe ve istiğfar ederek Allah Teâlâ'ya çokca yönelen kişi demektir. Bu namaz altı rekât olup akşam namazından sonra, bir iki veya üç selâmla kılınır.
Ammâr b. Yâsir (r. anhümâ)'den şu hadis rivayet edilmiştir:
"Her kim akşam namazından sonra altı rekat namaz kılarsa denizin köpükleri kadar da olsa Allah Teâlâ onun günahlarını mağfiret eder."
Akşam namazının sünnetinden sonra iki ilâ altı rekat arasında kılınan nafile namaza da "evvabin" denilmiştir. Hz. Peygamber, akşam namazından sonra altı rekat nafile namaz kılanın evvâbinden (günah işleyip, arkasından hemen tövbe eden kimselerden) sayılacağını bildirmiş ve arkasından da şu ayeti okumuştur: "Rabbiniz, içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer salih kimseler olursanız, şüphesiz Allah tövbe edenleri affedicidir"
(el-İsrâ, 17/25 ; bk. İbn Kesir, Tefsir, İstanbul 1985, V, 64, 65; Şürünbülâli, Şerhu Nüri'l-İzah, İstanbul 1984. s.74)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
رَّبُّكُمْ أَعْلَمُ بِمَا فِي نُفُوسِكُمْ إِن تَكُونُواْ صَالِحِينَ فَإِنَّهُ كَانَ لِلأَوَّابِينَ غَفُورًا
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Rabbukum a’lemu bi mâ fî nufûsikum, in tekûnû sâlihîne fe innehu kâne lil evvâbîne gafûrâ
Meali :
Rabbiniz, nefslerinizde olanı (niyetinizi) daha iyi bilir. Eğer salihler olursanız, o taktirde muhakkak ki O Allah, evvab olanlar (O’na yönelip, tövbe edenleri) avf ve mağfiret edici çok bağışlayıcıdır.
(Sadakallahul Aziym İSRA Suresi 25. ayet)
Altı Rekatlık Evvabin Namazının kılınışı
1. Rekat
"Niyet ettim Allah rızası için Altı rekat evvabin namazını kılmaya" diye niyet ederiz
"Allahu Ekber" diyerek İftitah Tekbiri alır ve namaza başlarız
Sübhaneke'yi okuruz
Euzü-besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
2. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu okuruz
3. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
4. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu okuruz
5. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
6. Rekat
Ayağa kalkarak Kıyama dururuz
Besmele çekeriz
Fatiha Sûresini okuruz
Kur'an'dan bir sure okuruz
Rüku'ya gideriz
Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz
Oturarak Ettahiyyatu ve Allâhumme salli, Allâhumme Bârik ve Rabbenâ dualarını okuruz
"Es selâmu aleyküm ve rahmet'ullah" diye sağa ve sola selam vererek namazı tamamlarız
Hayatın her anına yayılan rabıta;
Buna manevi ve hayali rabıtada denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıtada Mürid bütün vakitlerini kalben uyanık geçirmeye çalışır, görülen şeylerden ibret alır, edebini güzelleştirir. Rabıtanın feyzi ve ışığı içinde yapılan ameller, güzel olur, insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.
Manevi rabıta, müridin mürşidinin hayatının merkezine koyması, gönlünü ve gününü onun hayal ve hatıralarıyla doldurmasıdır. Bu rabıtanın bir şekli de mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehlibeytini, oturduğu yerleri, kendisi ile ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.
Mürid, yolda yürürken yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan, Allah’ın Rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidinin başucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Ancak namazın içinde rabıta yapılmaz. Buna özellikle dikkat edilmelidir.
Sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne; (k.s) müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir “Mürid sanki üstadı daima kendisi ile berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla, başkalarıyla karşılaştığı zaman onun hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun başucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.”[35]
Vesveseden kurtulmak içinde rabıta yapmak gerekir.
Gavs-i Hizani (k.s) şöyle derdi: “Kalbe gelen vesvese ve kuruntuları def edecek rabıtanın yapılış şekli, müridin mürşidinin suretini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur etmesidir. Zira bana bildirildiğine göre, şeytanın kalbe giriş yolu insanın baş tarafıdır.[36]
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[37]
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
Mürid şeyhin zatından ayrılmayan kamalatın, şeyhin ruhaniyetinden de ayrılmayacağına itikat etmelidir.
Mürid mürşidini Allah ile arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürid kâmil bir velinin ruhaniyetinin bir mekâna bağlı olmadığına itikad etmelidir. Bu sebeple kâmil bir ruhaniyet nerede düşünülür ve rabıta edilirse –Allah’ın izniyle- orada hazır bulunur.
Mürid şeyhin ruhani tasarruflarının Hak Teâla’nın emri ve O’nun tasarruflarından olduğunu düşünmelidir.
Bir mürid devam ettiği rabıtasında şeyhinin suretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hallere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hale yönelmesi gerekir.
Bir keresinde Şah-ı Nakşibend (k.s) hazretlerinin müritlerinden birisi, huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müride manevi hal zuhur etti. Fakat mürid hala rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben:
“Bana rabıtayı bırak, sana gelen hale yönel!” diye uyardı.[38]
Rabıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.
Mürşidin sağlığında ondan başkası rabıta edilemez.
KİME RABITA YAPILIR
Rabıtayı yapandan çok rabıta yapılanın durumu önemlidir. Herkes rabıta yapılmaya uygun değildir. Zira rabıta yapanla yapılan arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. Yanlış kişiye yapılan rabıta kişiyi yanlışa götürür. Rabıta yapılacak kişide iki özellik olması şarttır.
1. Hz. Resülullah’ın (s.a.v) gerçek varisi olması:
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allah Teala’ya tam teslim olma halini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşad izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir. [39]
2. Mürşidin hayatta olması:
Gavs-ı Hizani (k.s) buyuruyorki: ”Şehadet (halk) âleminde olan biri, berzah (kabir) âleminde olan birine yaptığı rabıtadan fayda göremez.”
Zaten berzah âleminde olan bir şeyhin, şahadet âleminde olan bir müride faydası olsaydı, herkes Resülullah’ı (s.a.v) rabıta ederek diğer şeyhlere rabıta etmeye ihtiyaç duymazdı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) dünyadaki hayatından daha mükemmel hayatta Ravza-i Mutahhara’da diri ve bütün mahlûkatın mürşidi-rehberi olduğundan rabıta edilmeye daha layıktır.
[1] Cevheri. es-Sıhah. 3/1127; İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, 7/302-303; Zebidi, Tacu'l-Arus, 19/298-304
[2] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78-79.
[3] Tevbe suresi ayet-119
[4] Maide suresi ayet-35
[5] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.
[6] Mevlânâ Hâlid, Hâlidiyye Risalesi, s. 16.
[7] Şa'rânî, el-Envârü'l-Kudsiyye, 1/58.
[8] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.194-196.
[9] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82-83.
[10] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.225.
[11] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.224.
[12] İmam-ı Rabbânî, Mektubat, 260. Mektup
[13] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.571-576.
[14] Mevlânâ Safî, Reşehât. s. 184.
[15] Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Behçetü's-Seniyye, Semerkand Yayınları, Sf.198.
[16] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.78.
[17] Dr.Ahmet Çağıl, Yar ile Şimdi.
[18] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.476.
[19] Tövbe. 119.
[20] Maide, 35.
[21] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.82.
[22] S.Abdulhakim Bilvanisi (k.s.a), Sohbetler, Otuz ikinci Sohbet.
[23] Mehmet Ildırar, Mürid ve Mürşid Hukuku, Semerkand Yayınları, Sf.222.
[24] İbn Mâce, Zühd, 4 (nr. 4119); Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1/78; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, nr. 6; İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-Zühd, nr. 217, 218; Ibn Ebü'd-Dünya, Kitâbü'l-Evliyâ, nr. 48.
[25] Bu manayı destekleyen hadisler için bk. Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 6; Tirmizî, Zühd, 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 21251; 3/277; Deylemî, Firdevsû'l-Ahbâr, nr. 5029.
[26] Bk. Buhârî, Büyü, 38, Zebâih, 31, Daavât, 66; Müslim, Birr, 45, Zikir, 8; Ebû Davud, Edeb, 16; Tirmizî, Daavât, 129; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/405; Beyhakî, Şuabû'l-Imân, nr. 531; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 856.
[27] Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/395.
[28] MUHAMMED b. ABDULLAH el-HÂNÎ, Behçetü's-Senie, Semerkand Yayınları, Sf.181.
[29] Ebû Nuaym. Hilye. 6/67: Taberânî. el-Vasıl, no 631» Beyhakî. Şuabü'l-lmân. no. 126; Elba-m Sahi ha. no 1788
[30] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80-81.
[31] S. M. Saki Erol, Arifler Yolunun Edepleri, Semerkand Yayınları, Sf.76.
[32] Dilaver Selvi, Kaynaklarıyla Tasavvuf, Semerkand Yayınları, Sf.80.
[33] Said b. Mansur, Sünen, nr. 661; ed-Dürrü’l-Mensûr, 2/588-589; Taberânî, el-Kebir, nr. 12559; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, 7/7.
[34] Semerkand Dergisi, Nisan 2007.
[35] Muhammed Diyaüddin
[36]Minah s.44
[37] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106
[38] İbrahim Fasih, Mecd-i Talid, 105-106
[39]S.Saki Haşimi ,Arifler Yolunun Edepleri,s.76
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
