MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Nakşibendilikte Zikiri Usulu Nasıldır? Gizli Zikir Kalp Zikiri Nasıl Yapılır?
Öncelikle Zikir Nedir biraz bundan bahsedelim
Hak Teâlâ, Kur'an-ı Kerimde;
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin”[1] buyurur.
Zikri emreden birçok âyet ve hadis mevcuttur. Zikrin faydaları, sevabı ve fazileti konusunda bu kadar âyet ve hadisin gelmesi onun mümin için bir hayat sebebi olduğunu gösteriyor. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostları, zikrin nimetlerini ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için onu bütün insanlara şiddetle tavsiye etmişlerdir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır. Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır.[2]
Kâinatın Efendisi Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Her hangi bir toplum yalnız Allah rızasını niyet ederek bir arada toplanıp Allah’ı zikrederlerse, gökten bir münadi bağışlanmış olduğunuz halde yerinizden kalkın, doğrusu Allah sizin günahlarınızı sevaba çevirmiştir” diye nida eder.[3]
Yine Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Kıyamet günü Allah Teâlâ ‘Şimdi mahşer halkı, kerem sahibi kimlerin olduğunu görürler’ buyurur.
Bunun üzerine kimlerdir bunlar Ya Resulullah denilince, Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): ‘Mescitteki zikir meclislerinin adamlarıdır’[4] buyurdu.
Bil ki, zikrin fazileti tesbîh, tehlil, tahmîd, tekbîr ve bunların benzerlerine bağlı değildir. Bunun doğrusu, Allah için iş yapan her itaatkâr, Allah Teâlâ hazretlerini zikredicidir. Saîd ibni Cübeyr (r.a) ve diğer âlimler böyle söylemişlerdir.
Atâ (Allah rahmet etsin) şöyle demiştir:
"Zikir meclisleri (toplantıları), helâl ve haramdan ibarettir: Nasıl satın alırsın, nasıl satarsın, nasıl namaz kılarsın, nasıl oruç tutarsın, nasıl evlenirsin, nasıl boşanırsın, nasıl hac yaparsın ve bunların benzeri şeylerdir."[5]
Ayrıca zikir, ‘’anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, namaz kılmak ve dua etmek’’ gibi manalara gelir.
Zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla'yı sevmektir. Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeye masiva denir. Zikir nefsi ezip, yüce Rabbi yüceltmektir. Zikir fikrin meyvesidir. Fikirde muhabbetin eseridir. Muhabbet ise Allah vergisidir. Sevgisiz insan yoktur. Her insanın bir şeye muhabbeti vardır. Önemli olanda bu muhabbeti Allah'a yöneltmektir. Bu da zikir ile olur.
İmam-ı Gazali (r.ah) şöyle demiştir:
‘’Bir müminin, çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a âşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.’’
Menkıbe
Büyük velilerden Necmüddin İsfehanî (k.s.) Hazretleri, ehlullahtan bir zatın vefatında kabri başında murakabe halinde dururken, o esnada imam efendinin ölü zata telkin verdiğini görür ve gayr-i ihtiyari Hz. Şeyh güler.
Her zaman vakur ve ciddi olan Hazretin, hiç mutadı olmayan bu gülüşüne orada bulunanlar hayret ederler. Ve sorarlar:
Böyle bir yerde neden güldünüz?
Hazret, keşf hali olduğu için söylemekten çekinir. Fakat ısrar edilince mecburiyette kalarak, buyurur ki:
Telkini, diri ölüye yapar. Bu mezarda ki zatın kalbi manen diridir. O taaccüp etti ve manen dedi ki: “Elhamdülillah benim kalbim diridir. Bana telkin veren imamın kalbi ölüdür. Ölünün diriye telkinine hayret ettim” demesi üzerine gayr-i ihtiyari güldüm, buyurur.[6]
Muaz bin Cebel (r.a), Allah’ın Resulü’nden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: Allah Resulü’ne sordum: ‘’Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’’ dedim. “Dilin, Allah’ı anmakla ıslanmış olarak ölmendir” dedi. [7]
Adamın biri Resul-i Ekrem’e (sallallâhü aleyhi ve sellem)
“Şer’i hükümler çoğaldı. Bana sıkı sıkıya sarılacağım birini söyle” dedi.
Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Dilinden Allah’ın zikrini eksik etme, dilin daima onunla yaş olsun” buyurmuştur.[8]
İmam Şaranî (k.s) hazretleri diyor ki: ‘’Burada dilin yaş olmasından maksat, gafil olmamaktır. Çünkü kalp gafil olursa dil kurur ve yaş olmaktan çıkar’’ [9] buyurmuştur.
Büyük müfessir İmam Fahreddin Razî (r.ah) “Siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” [10] ayet-i celileysnii tefsir ederken şöyle demiştir:
Yüce Allah bu ayette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, Ona hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’an’ı okumak ve dua etmektir.
Kalb ile zikir de, yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.
Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür.[11]
Büyük arif İmam-ı Rabbani (k.s) yüz doksanıncı mektubunda buyuruyorlar ki, “Zikrin faydalı olması ve tesir edebilmesi için şeriata uymak şarttır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve haramlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak lazımdır. Bunları da ehil olan âlimlerden öğrenerek yapmalıdır.”
Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor; “Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o kalptir.‘’ [12]
Manevi terbiyede ilk olarak kalp ele alınır. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teâlâ’yı zikretmektir.
İbadet ve amellerde bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dostları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir.
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
‘’Zikre devam ediniz, virde önem veriniz, çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Nefsin çirkin sıfatları ancak zikir ile değişir. İnsan mürşit nezaretinde sürekli çektiği zikir sayesinde terbiye olur.’’ [13]
Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olmalarıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, çalışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allah Teâlâ’yı zikreder. Bu, başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan hangi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleşmesi de böyledir. Allah Teâlâ bu hale ulaşan kalplerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiş.
Bir ayette yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların halini şöyle belirtir:
‘’Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği (ahret) günden korkarlar.’’ [14]
Allame Alusi (r.ah), bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:
‘’Birçok tasavvuf ehli, özellikle Nakşibendî büyükleri ayette emredilen daimi zikir haline ulaşmışlardır. Bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde hiçbir nedenle kesintiye uğramaz. Öyle ki hiçbir halde zikirden gafil olmazlar.’’
Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arifler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duygularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.
Gavs-i Bilvanisî (k.s) şöyle derdi: “Nakşibendîlikte esas; zikir ederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendî amelinin tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb, tıpkı saat gibidir. O sahibi başka işlerle meşgul olsa bile, çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her anı ibadetle geçer.” [15]
Gavs-ı Sâni (k.s) hazretleri ise şunları söylemiştir:
"İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp 'Allah' der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.’’ [16]
Menkıbe
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyle anlatmıştır:
"Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür.’’
Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah Teâlâ onlara,
'Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?' diye sorar. Melekler de,
'Rabbimiz! Biz bu kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık' derler. O zaman Allah Teâlâ o kula,
'Senin bizim yanımızda gizli/özel muhafaza edilmiş bir dosyan/defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir' buyurur.[17]
Menkıbe
Gavs'ın bir müridi vardı, cahildi, bilgisizdi, bilgisizliğinden dolayı bir gün Gavs'a,
"Kurban, dedi, kalbimden zikir yaptığım zaman melâikeler yazmıyorlar. Fakat sesle zikir yapıp salâvat getirdiğim zaman meleklerin yazılarının, kalemlerinin sesini duyuyorum. Ama kalben zikir yaptığımda sesleri duyamıyorum."
Tabi bunu bilmediğinden söylüyordu, bildiğinden değil. Gavs (k.s) cevaben:
"Doğrudur, buyurdu, kalben yaptığın gizli zikirleri Allah Teâlâ'nın melekleri yazmazlar, yazamazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar. Fakat insanın o zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. Allah'ın yanında, Allah'ın emanetinde kalır, tâ kıyamete kadar." [18]
Şeyh Safî (k.s.) der ki: “Bir gün bir kimse kalbini kötü huylardan temizlemeye niyet etse ve gece gündüz La ilahe illallah demekle meşgul olsa ve kalbini tamamen temizleyemeden ölse o kimseyi kabrine bıraktıkları zaman zikrettiği o zikirler gelir ona arkadaş olurlar. Kabrinde ona zarar ve azap verebilecek haşaratı yılan vesair azap ve işkence mahlûklarını yakar yıkar mahveder. O kişi selamete erer.”[19]
Zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısınması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, kişinin zikre devam etmesi gerekir. Arifler, işin çözümünü zikre başlamakta ve devam etmekte görmüşlerdir
Gavs-ı Sânî (k.s) şöyle buyurmuştur: ‘’Sûfî üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş-on gün, bir, iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur. Zikir kalbin hakkıdır.‘’
Muhammed Emin Erbili (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Maneviyat yolcusunun yemeği, ilim öğrenmek ve Allah Teâlâ'nın ismini zikre devam etmektir.’’
Ebu Yakub Nehrecurî’ye (k.s) Allah Teâlâ’nın rızasına nasıl kavuşulur diye sordular. O da “Cahillerden uzak kalmak, âlimlerin sohbetinde bulunmak, ilmi ile amel edip, Allah Teâlâ’yı anmaya devam etmek” diye buyurdu. [20]
Tasavvuf büyükleri, manevi terbiyeye ilk adımı atan kimselere evvela bu yolun sevgisini, muhabbetini kazandırırlar. Bu sevgi ile müritlerini Allah Teâlâ’yı zikretmeye ısındırırlar.
Büyük arifler zikrin kâmil bir mürşidin gözetiminde, onun nezareti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun birinci faydası mürşidi kâmilin dua ve himmet desteğidir. İkinci faydası kalbin ve çekilen zikrin kontrol altında olmasıdır.
Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri 1985 yılından Ankara'da yaptığı bir sohbette şöyle buyurmuş:
‘’Sofiler bizlere geliyorlar, biz onlara tövbe veriyoruz. Sonra beş bin zikir veriyoruz. Onlarda takliden günde beş bin kere Allah diyorlar, zikir çekiyorlar ama Sadatlar araya giriyor, onların bereketi, duası ile Allah Teâlâ sofilerin çektiği zikri kabul ediyor. Üstelik on misli ile yani elli bin zikir sevabı olarak onların amel defterine yazıyor.’’
Belli sayıdaki zikir adım adım takip edilir. Zikri mürşit kontrol eder. Gereken müdahaleleri o yapar, kalpte bir tıkanma ve usanma olursa o ilgilenir, kalbin yolunu o açar. Zira mürşit, şeytandan gelebilecek vesvese ve engelleri bilir, müridin bunları aşmasına yardımcı olur.
Zikir vücutta bir meleke haline gelene kadar, mürşit müridini kontrol eder. Meleke haline gelmek demek, vücuttan ayrılmaz bir parça haline gelmiş sıfat demektir.[21]
Kendi başına yapmanın elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın hileleri de vardır. Kişi zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek ve birçok vesveseyle baş başa kalır. Bir mürşide talebe olanlar manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uyanmalıdırlar. Kendi başına farklı zikir seçmeleri, başka zikre heves etmeleri şeytandandır. Zikrini artırmak ve değiştirmek isteyen mürşidine danışmalıdır.
Zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sayıyı karıştırabilir.
Ancak kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse bu tür durumlarda yalnız değildir. Kamil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür zikrin ilaç olacağını bilir.
Gavs-ı Sânî (k.s) buyurmuşlar ki: ‘’Virtlerinizi sağlam çekin, ara vermeyin. Bir çekip bir çekmemek kalbi tahriş eder. Nasıl ki doktorun verdiği ilacı bir alıp bir almazsanız faydası olmaz. Bu da öyledir. Bir de ne az ne fazla verilen sayıda çekmek lazım. İlacı az alırsanız faydası olmaz, çok alırsanız zararı olur.’’
Menkıbe
Bir adamın gözü ağrıyormuş. Bir baytara giderek,
“Beni tedavi et” demiş.
Baytar da hayvanların gözüne sürdüğü ilacı bu adamın da gözüne sürmüş.
Adamın gözü kör olmuş; hâkime gidip şikâyet etmiş.
Hâkim, “Hiçbir ceza ve diyet lazım gelmez. Çünkü eşek olmasaydın, baytara gitmezdin” demiş.[22]
Zikir gafletle de çekilse yinede terk edilmemelidir. Allah'ın (c.c) ihsanı boldur. Gafletle zikre devam edenin kalbine huzur verebilir. Huzurlu zikirden de fenaya yükseltebilir.
Zikirde kalbin huzurlu değil diye tamamen zikri terk etme. Çünkü hiç zikirsiz gafil olmak zikrin içinde gafil olmaktan daha kötüdür. Umulur ki Allah Teâlâ seni gafletli zikirden uyanık zikre, uyanık zikirden huzurlu zikre ve ondan da masivadan gaybet zikrine yükseltebilir. Bu Allah Teâlâ için hiç zor değildir.
Bediüzzaman Said Nursî (r.ah) hazretleri Mesnevi-i Nuriye'de sofinin mesleğinin zikir olduğunu, nefsin çirkinliklerinden sıyrılıp ahlâk-ı hamideye geçmeye sebep olacağını bildirmektedir:
"Ey aziz olan kimse, bil. Zikreden adamın ilâhî feyizleri çeken muhtelif manevi güzellikleri (latifeler) vardır. Bunların bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı ise şuursuzdur. Gaflet ile yapılan zikirler bile, bu ilâhî feyizden mahrum kalmazlar."
Onun için kardeşler, tasavvufta sofi illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah'ın feyzini çeksin.[23]
Abdullah b. Mesud’tan (r.a) rivayet olunduğuna göre Musa Peygamber (a.s),
“Ey Rabbim! En çok hangi ameli işlememi sevdiğini bana gösterir misin?” diye sorduğunda
Cenab-ı Allah ona şöyle cevap vermiş: “Beni zikretmeni ve hiç unutmamanı çok severim.” [24]
Ebu’l-Melih (r.a.) yolda yürürken gaflete düşüp Allah Teâlâ’yı anmadığında ne kadar yol almış olursa olsun gaflete düştüğü noktaya geri dönerek Allah’ı anıp şöyle derdi: “Üzerinde yürüdüğüm tüm toprak parçalarının kıyamet günü lehimde tanıklık yapmalarını istiyorum.” [25]
Zikir kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar. Bu nur insanın bütün vücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır, vücut Allah sevgisi ile tatlanır.
Hâlbuki zikir, lambaya gelen ışığı taşıyan kablolar gibi, Allah'ın nurunu kalbe taşır. Böylece kalp nurlanarak selim bir hâl alır. Kalb-i selim sahipleri de nefsin heva ve hevesine uymayıp, yalnızca Allah'a bağlanırlar.
Zikredememek nefsin işidir. Zikrettirmemek nefsin ustalığıdır. Şeytanın hıyanetidir. Çünkü zikir ile nefsin helâk olacağını bilir.
Bir adamın beş bin kere meşakkatle, zorla nefsine çektirdiği zikir, muhabbetle çekilen yüz bin zikirden daha faziletlidir. Niye? Çünkü muhabbetle çekenin mücahedesi zahmetle çekeninkinden azdır. Muhabbetli çektiği için feyzi çok olur. Zahmetle çekenin de Allah katında sevabı ve yakınlaşması çok olur. [26]
Avn b. Abdullah (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Zikir meclisleri gönüllere şifadır. İnsanlık Allah’ın zikredilmediği bir zamanla yüz yüze gelirse yemin ederim ki toptan mahvolur. Gafil insanlar içinde Allah’ı zikreden bir adam ric’at etmiş bir orduyu tek başına kurtaran bir askere benzer.‘’
Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bu kimse yeryüzünde Allah Teâlâ’nın canlı şahididir kendisine bakana Allah'ı zikrettirir hayrı sevdirir.
Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allah Teâlâ ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allah Teâlâ zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır.
Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbine yaklaştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbetini arttırır, manevi derecesini yükseltir. İhlâsla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır. Rasulullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) belirttiği gibi zikirdeki bu özellik hiçbir amelde yoktur.
Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah Teâlâ’yı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Bu mükâfat Cennet ve Allah'ın nur cemalidir.
Muaz bin Cebel (r.a.) şöyle demiştir: “Cennet ehlinin tek bir hasreti (özlemi) vardır. O da, Allah Teâlâ’yı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.”
Ebu Süleyman Dârânî (k.s) hazretleri zikrin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
‘’Cennete bir ova var, kul Allah’ı zikre başladı mı melekler bu sahaya ağaç dikmeye başlarlar. Bazen meleklerden biri ağaç dikme işine ara verir. Neden duruyorsun? Diye sorulunca, ‘namına ağaç diktiğim şahıs zikre ara verdi, (fütur getirdi) de ondan, diye cevap verirler. ’’
Zikir sahibinin zikirle aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Hakiki Müslümanlar zikir ve dua sayesinde nice engelleri aşmışlardır. İmanını görmek imanın tadını bulmak ancak iman sahibinin zikre verdiği değerle olacağını hakkal yakın bilmişlerdir. Eğer bir gönül, bir kalbde zikir varsa diridir, diri gibi her şeyi hakkıyla bilir, kalp gafil zikir yoksa ölü gibidir, çok şeyden haberi yoktur, hakikatleri göremez.
Abdülhakim Hüseyni (k.s) hazretleri de bu hususta şöyle buyurmuştur: ‘’Kalp, Allah’ın zikrini yaptığı zaman, bütün vücut da onunla zikir yapar, kalp ölmüşse vücut ölüdür.‘’
Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkânı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanların bir kısmı, belâya maruzdur. Bir kısmı da afiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz afiyete de hamd edin.” [27]
Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir.
Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.
Şeytanı yakan zikir ihlâsla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. İçinde Allah rızâsı ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilâhî rahmeti uzaklaştırır.
Menkıbe
Bir gün bir sofi Gavsı Sani (k.s) hazretlerine dedi ki;
Kurban biz ilerleyemiyoruz, ne kadar zikir yapıyoruz vücudumuz uyanmıyor, gafletteyiz nasıl yapacağız?
Gavs-ı Sani (k.s) elini bastonun üzerine koydu ve dedi ki; Sofi
1- Bir insan nazar-ı haram yaparsa, ne kadar zikir yaparsa ona fayda vermez
2- Bir insan, yirmi dört dünyayla meşgul olursa, alışveriş, insanlarla oturup kalkarsa, o insanın kalbi ne kadar zikir yaparsa fayda vermez.
3- Bir insanın ailevi huzuru yoksa bu insanda ne kadar zikir yaparsa kalbine fayda vermez.
4- Bir insan günah işlese bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur. İnsan bu dört şeyi yaparsa, ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda vermez. Terk ederse fayda verir.
S. Abdülhakim el Hüseynî (k.s) hazretleri de bu meyanda bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlar:
‘’İnsanın Allah yolunda çalışıp gayret göstermesi, amelini artırması gibi, günahtan da haberi olması lâzımdır. Ziyan etmemeye çalışmalı ki tüccar olabilsin. Meselâ, gecede beş bin, on bin veya on beş bin, yirmi bin vird çeken kimse günahtan kaçınır, Allah'ın emirlerine aykırı hareketlerden kendini korursa, çok kısa bir zaman içinde sevabı, hayrı artacağından, büyük bir tüccar olmuş olur. Onun için insanın kendinden çok haberi olması, kendine çok dikkat etmesi lâzımdır. Kendini günahlardan, Allah'ın emirlerine muhalefetten korumalı, günahın büyüğünden de, küçüğünden de, elinden geldiği kadar, imkânının el verdiği kadar kaçınmalıdır.’’ [28]
Gav-sı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele halindedir.’’
Allah Teâlâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilâcıdır, gıdasıdır, cilâsıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden yüce Allah'a sığınırız.[29]
Allah Teâlâ’nın lütfü keremiyle, sadatların himmet ve bereketiyle, yoldaşımızın şeytan olmaması için her daim Allah Teâlâ’nın zikriyle meşgul olmamız niyazı ile. Âmin.
Kalp Zikri Nasıl Çekilir Nakşibendi
Kalp zikri nasıl çekilir? Kalp zikri nakşibendi yolunda gizli olarak yapılmaktadır. Bu zikri çekmek için kişide bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar başlıca tövbe etmek, tövbe adabı yapmak, sadatların isimlerini ezberlemek, sağ şehadet parmağına sahip olmak.
Yukarıda ki şartları taşıyan her kimse kalp zikri yapabilir. Bu zikir temelde kalbin üzerinden Allah diye zikretmeye dayanmaktadır. Bu zikre başlamak isteyen kişi asgari olarak 5000 ile başlar. Bunu her gün yapmasına da vird denir. Daha fazla bilgi için ana sayfadan vird nedir adlı makalemi okuyabilirsiniz.
Kişi kendi kafasına göre bu sayıyı azaltamaz veya eksiltemez. Tüm bunlar mürşid tarafından veya onun görevlendirdiği bir vekil tarafından yapılması gereklidir. Aksi “kafasına göre ilaç alan hasta misali” yarardan çok zarara sebep olabilir.
Kalp Zikri Nakşibendi İçin Ne Gereklidir?
Genel olarak bu makaleyi okuyanların yeni başlayacağını düşünürsek 5000 kalp zikri için yüzlük bir tane yüzlük tesbih gereklidir. Bu tesbih elli defa tur attırılarak 5000 sayısına ulaşılır.
İkinci olarak 50 turun sayımı için ayrı bir tesbih lazımdır. Bu tesbih ya 50 taş adedince olabilir, ya da yüzlük tesbihin 50. yerine işaret konularak da yapılabilir. Aslında bunun tesbih olması da şart değildir. El vb. şeyler ile de 50’ye kadar sayım yapılabilir.
Özet olarak 5000 zikir için bir tane yüzlük tahta tesbih, bir tane de 50’ye kadar sayım yapmada kullanılacak tesbih ve benzeri her hangi bir şey. Burada tesbihin tahta olması şarttır.
Not: Zikir esnasında gözler kapalı olacağından zikirmatik ile bu sayım doğal olarak yapılamayacaktır.
Kalp Nasıl Çekilir
Sayım yapılacak tesbih sol ele alınır. (Sadece sol el ile de yapılabilir)
Kişi başından aşağıya doğru dizlerine kadar kapatan bir örtü atar. (Beyaz olması tercih edilir)
Gözler kapanır.
Daha önceden işlenen günahlar hatıra getirilerek hakiki manada zikir çekmenin zor olduğu düşünülür ve bunun için Allah’tan yardım istemek için 33 defa estağfirullah diye tövbe edip temiz bir kalp ile zikre başlanır.
1 adet fatiha okunur. Önce peygamber efendimize ﷺ, aline, ashabına, ehli beytine sonra isimleri ezberlenen sadatların ilk ikisin ruhaniyetine hediye edilir. Daha sonra aynı şekilde bir fatiha daha okunur ve bu seferde sonraki iki sadatın ruhaniyetine hediye edilir. Böyle böyle toplam 8 adet fatiha okunur.
Kalbin rahatlaması ve tezkiye olması için 5 dakika rabıta yapılarak mürşidinden istimdat istenir. (Rabıta hakkında bilgi almak için ana sayfadan rabıta ne demek adlı makalemi okuyabilirsiniz)
Sağ elde bulunan tesbihi baş parmağı ve orta parmağının uçlarını birleştirip arasına alır.
Daha sonra bu birleştirilen iki parmak ucunu dik bir şekilde sol memenin dört parmak altına yerleştirilir. (Burası insani kalbin olduğu yerdir)
Dil damağa yapıştırılarak hızlı bir şekilde sağ el ile tesbih çekilir ve bir yandan da Allah diyerek kalpten zikredilir.
Her yüz kere tesbih çektikten sonra kişinin kendi duyacağı bir sesle şöyle der: اٍلَهٍي اَنْتَ مَقْصُودٍي، وَرٍضَاكَ مَطْلُوبٍي – İlâhî ente maksûdî, ve rıdàke matlûbî – Arapça (Allahım, benim maksadım sensin, istediğim (hedef ve gayem) senin rızana ulaşmaktır.)
Kişi bu sözü söylerken manasını düşünür ve kalpten içtenlikle söylemek için her defasında daha çok azmeder.
Bu dua her yüzlük bittikten sonra yapılır ve 50 defa yapılıp 5000 zikir tamamlanır.
Vird bitince kişi bu virdi tam manasıyla yapamadığını düşünerek Allah’tan istiğfarda bulunarak 33 defa estağfirullah der ve gözlerini açar. Böylece virdin başında da sonunda günahlardan arınılmış olur.
DiPNOTLAR
[1] Ahzab 41
[2] Aile Saadeti, S. Muhammed Saki Erol
[3] İmam Ahmed, Müsned, 3, 142; Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391; Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2, 163, (Nr: 2187).
[4] Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391.
[5] İmam-ı Nevevî, Dualar ve Zikirler
[6] Yafiî, Neşru’l-Mehasin, 21; Bursevî, Ruhu’l-Beyan, 7, 107, 8, 394.
[7] Münzirî, Et-Terğib ve’t-Terhib, 2, 395; Hakim, Müstedrek
[8] Tirmizî, Deavat, 4; İbn-i Mace, Edeb, 53, (3793)
[9] Şaranî, Tabakat, 1, 24.
[10] Bakara 2-152
[11] Razî, Mefatihu’l-Gayb, 4, 71
[12] Buhari
[13] Kulun yolculuğu, 108
[14] Nur 24/37
[15] Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî ve Nakşibendî Tarikatı, 168
[16] Kitab-ı Kudsiyye
[17] Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 4738; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 3 4 2 1 ; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/81.a
[18] Sohbetler, S.Abdulhakim Hüseyni (k.s)
[19] Eşref er-Rumî, Müzekki’n-Nüfus, 173.
[20] Şaranî, Tabakat, 1, 111
[21] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi
[22] Şeyh Sadi, Gülistan, 237, (Ter. 154)
[23] Mürid ve Mürşid Hukuku, Mehmet Ildırar
[24] Câmiü’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 515.
[25] Tasavvufun İlk Basamağı Zikir, Hüseyin Okur
[26] Mürid ve Mürşit Hukuku, Semerkand Yay.
[27] İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2,986)
[28] Sohbetler, S. Abdülhakim el Hüseynî
[29] Zikrin fazileti, çeşitleri ile ilgili geniş bilgi ve deliller için bk. Münzirî, et-Tergm 2/365-509 (Beyrut 1996), Abdüikadir isâ, el-Hakaik ani't-Tasavvuf, s. 130-234.
Kaynaklar
Naksibenditarikati com
muhammedfurkanakdogan com tr
Öncelikle Zikir Nedir biraz bundan bahsedelim
Hak Teâlâ, Kur'an-ı Kerimde;
“Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin”[1] buyurur.
Zikri emreden birçok âyet ve hadis mevcuttur. Zikrin faydaları, sevabı ve fazileti konusunda bu kadar âyet ve hadisin gelmesi onun mümin için bir hayat sebebi olduğunu gösteriyor. Zikirle kalplerini ihya eden Allah dostları, zikrin nimetlerini ve faydalarını bizzat müşahede ettikleri için onu bütün insanlara şiddetle tavsiye etmişlerdir. Kul kalbi ve dili ile ne kadar zikir çeker ve buna devam ederse o derece ilâhî ikram ve müjdelere ulaşır. Allah dostları iman ve namazdan sonra en fazla zikrin üzerinde durmuşlardır.[2]
Kâinatın Efendisi Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Her hangi bir toplum yalnız Allah rızasını niyet ederek bir arada toplanıp Allah’ı zikrederlerse, gökten bir münadi bağışlanmış olduğunuz halde yerinizden kalkın, doğrusu Allah sizin günahlarınızı sevaba çevirmiştir” diye nida eder.[3]
Yine Resulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Kıyamet günü Allah Teâlâ ‘Şimdi mahşer halkı, kerem sahibi kimlerin olduğunu görürler’ buyurur.
Bunun üzerine kimlerdir bunlar Ya Resulullah denilince, Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): ‘Mescitteki zikir meclislerinin adamlarıdır’[4] buyurdu.
Bil ki, zikrin fazileti tesbîh, tehlil, tahmîd, tekbîr ve bunların benzerlerine bağlı değildir. Bunun doğrusu, Allah için iş yapan her itaatkâr, Allah Teâlâ hazretlerini zikredicidir. Saîd ibni Cübeyr (r.a) ve diğer âlimler böyle söylemişlerdir.
Atâ (Allah rahmet etsin) şöyle demiştir:
"Zikir meclisleri (toplantıları), helâl ve haramdan ibarettir: Nasıl satın alırsın, nasıl satarsın, nasıl namaz kılarsın, nasıl oruç tutarsın, nasıl evlenirsin, nasıl boşanırsın, nasıl hac yaparsın ve bunların benzeri şeylerdir."[5]
Ayrıca zikir, ‘’anmak, hatırlamak, gaflet ve unutma halinde olmamak, namaz kılmak ve dua etmek’’ gibi manalara gelir.
Zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla'yı sevmektir. Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeye masiva denir. Zikir nefsi ezip, yüce Rabbi yüceltmektir. Zikir fikrin meyvesidir. Fikirde muhabbetin eseridir. Muhabbet ise Allah vergisidir. Sevgisiz insan yoktur. Her insanın bir şeye muhabbeti vardır. Önemli olanda bu muhabbeti Allah'a yöneltmektir. Bu da zikir ile olur.
İmam-ı Gazali (r.ah) şöyle demiştir:
‘’Bir müminin, çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a âşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.’’
Menkıbe
Büyük velilerden Necmüddin İsfehanî (k.s.) Hazretleri, ehlullahtan bir zatın vefatında kabri başında murakabe halinde dururken, o esnada imam efendinin ölü zata telkin verdiğini görür ve gayr-i ihtiyari Hz. Şeyh güler.
Her zaman vakur ve ciddi olan Hazretin, hiç mutadı olmayan bu gülüşüne orada bulunanlar hayret ederler. Ve sorarlar:
Böyle bir yerde neden güldünüz?
Hazret, keşf hali olduğu için söylemekten çekinir. Fakat ısrar edilince mecburiyette kalarak, buyurur ki:
Telkini, diri ölüye yapar. Bu mezarda ki zatın kalbi manen diridir. O taaccüp etti ve manen dedi ki: “Elhamdülillah benim kalbim diridir. Bana telkin veren imamın kalbi ölüdür. Ölünün diriye telkinine hayret ettim” demesi üzerine gayr-i ihtiyari güldüm, buyurur.[6]
Muaz bin Cebel (r.a), Allah’ın Resulü’nden duyduğu son sözün şu olduğunu anlatıyor: Allah Resulü’ne sordum: ‘’Allah’a hangi amel daha hoş gelir?’’ dedim. “Dilin, Allah’ı anmakla ıslanmış olarak ölmendir” dedi. [7]
Adamın biri Resul-i Ekrem’e (sallallâhü aleyhi ve sellem)
“Şer’i hükümler çoğaldı. Bana sıkı sıkıya sarılacağım birini söyle” dedi.
Resul-i Ekrem (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Dilinden Allah’ın zikrini eksik etme, dilin daima onunla yaş olsun” buyurmuştur.[8]
İmam Şaranî (k.s) hazretleri diyor ki: ‘’Burada dilin yaş olmasından maksat, gafil olmamaktır. Çünkü kalp gafil olursa dil kurur ve yaş olmaktan çıkar’’ [9] buyurmuştur.
Büyük müfessir İmam Fahreddin Razî (r.ah) “Siz beni anın, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” [10] ayet-i celileysnii tefsir ederken şöyle demiştir:
Yüce Allah bu ayette zikir ile şükrü bir arada anmıştır. Zikir de şükür gibi üç çeşittir. Bunlar, dil, kalb ve beden ile yapılan zikirlerdir. Dil ile zikir, Yüce Allah’ı güzel isimleri ile anmak, Ona hamdetmek, tesbihte bulunmak, Kur’an’ı okumak ve dua etmektir.
Kalb ile zikir de, yüce Allah’ı gönülden anmaktır. Bu bir nevi tefekkürdür.
Beden ile zikir ise, vücudun bütün organlarının Allah’ın emirlerini yerine getirmeleri ve yasaklarından sakınmaları ile olur. Bu da kişinin kendi vücudunun organlarını Allah’ın yolunda bulundurması ile mümkündür.[11]
Büyük arif İmam-ı Rabbani (k.s) yüz doksanıncı mektubunda buyuruyorlar ki, “Zikrin faydalı olması ve tesir edebilmesi için şeriata uymak şarttır. Farzları ve sünnetleri yapmak ve haramlardan ve şüpheli olan şeylerden sakınmak lazımdır. Bunları da ehil olan âlimlerden öğrenerek yapmalıdır.”
Rasulullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor; “Dikkat edin! İnsanın bünyesinde bir et parçası vardır. Eğer o salah bulursa bütün ceset salah bulur; eğer o bozulursa bütün ceset bozulur. Dikkat edin o kalptir.‘’ [12]
Manevi terbiyede ilk olarak kalp ele alınır. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teâlâ’yı zikretmektir.
İbadet ve amellerde bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dostları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir.
Gavs-ı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
‘’Zikre devam ediniz, virde önem veriniz, çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Nefsin çirkin sıfatları ancak zikir ile değişir. İnsan mürşit nezaretinde sürekli çektiği zikir sayesinde terbiye olur.’’ [13]
Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olmalarıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, çalışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allah Teâlâ’yı zikreder. Bu, başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan hangi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleşmesi de böyledir. Allah Teâlâ bu hale ulaşan kalplerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiş.
Bir ayette yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların halini şöyle belirtir:
‘’Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği (ahret) günden korkarlar.’’ [14]
Allame Alusi (r.ah), bu ayetin tefsirinde şöyle diyor:
‘’Birçok tasavvuf ehli, özellikle Nakşibendî büyükleri ayette emredilen daimi zikir haline ulaşmışlardır. Bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde hiçbir nedenle kesintiye uğramaz. Öyle ki hiçbir halde zikirden gafil olmazlar.’’
Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arifler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duygularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.
Gavs-i Bilvanisî (k.s) şöyle derdi: “Nakşibendîlikte esas; zikir ederek kalbi ıslah etmektir. Nakşibendî amelinin tamamı kalbin çalışması içindir. Çalışmaya başlayan kalb, tıpkı saat gibidir. O sahibi başka işlerle meşgul olsa bile, çalışmasına devam eder. Bundan dolayı insanın her anı ibadetle geçer.” [15]
Gavs-ı Sâni (k.s) hazretleri ise şunları söylemiştir:
"İnsanın kalbine zikir yerleşince daha durmaz. Çarşıda, pazarda alışveriş yaparken kalp 'Allah' der. Siz istemeseniz de çalışır. Nasıl ki mideniz sizin elinizde olmadan gıdaları hazmediyor, siz uyurken bile işine devam ediyorsa, içine zikir yerleşen kalp de öylece zikreder. Bunun sevabını yalnızca Allah bilir.’’ [16]
Menkıbe
Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) kalp ile yapılan gizli zikrin faziletini şöyle anlatmıştır:
"Hafaza meleklerinin işitmediği gizli zikir, açık zikirden yetmiş derece daha üstündür.’’
Kıyamet günü olduğunda Allah Teâlâ bütün halkı hesap için toplar. Amelleri yazan melekler, yazdıkları ne varsa getirir ortaya koyarlar. Allah Teâlâ onlara,
'Bakın hele, kul için yazmadığınız bir şey kaldı mı?' diye sorar. Melekler de,
'Rabbimiz! Biz bu kulun bildiğimiz ve gördüğümüz her şeyini yazdık' derler. O zaman Allah Teâlâ o kula,
'Senin bizim yanımızda gizli/özel muhafaza edilmiş bir dosyan/defterin var. Onu melekler bilmezler. Onu ben yazdım, karşılığını da ben vereceğim. O senin yapmış olduğun gizli zikirdir' buyurur.[17]
Menkıbe
Gavs'ın bir müridi vardı, cahildi, bilgisizdi, bilgisizliğinden dolayı bir gün Gavs'a,
"Kurban, dedi, kalbimden zikir yaptığım zaman melâikeler yazmıyorlar. Fakat sesle zikir yapıp salâvat getirdiğim zaman meleklerin yazılarının, kalemlerinin sesini duyuyorum. Ama kalben zikir yaptığımda sesleri duyamıyorum."
Tabi bunu bilmediğinden söylüyordu, bildiğinden değil. Gavs (k.s) cevaben:
"Doğrudur, buyurdu, kalben yaptığın gizli zikirleri Allah Teâlâ'nın melekleri yazmazlar, yazamazlar. İnsanın ağzından çıkmayana kadar onlar yazmazlar. Fakat insanın o zikri de melekler yazmadı diye kaybolmaz. Allah'ın yanında, Allah'ın emanetinde kalır, tâ kıyamete kadar." [18]
Şeyh Safî (k.s.) der ki: “Bir gün bir kimse kalbini kötü huylardan temizlemeye niyet etse ve gece gündüz La ilahe illallah demekle meşgul olsa ve kalbini tamamen temizleyemeden ölse o kimseyi kabrine bıraktıkları zaman zikrettiği o zikirler gelir ona arkadaş olurlar. Kabrinde ona zarar ve azap verebilecek haşaratı yılan vesair azap ve işkence mahlûklarını yakar yıkar mahveder. O kişi selamete erer.”[19]
Zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısınması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, kişinin zikre devam etmesi gerekir. Arifler, işin çözümünü zikre başlamakta ve devam etmekte görmüşlerdir
Gavs-ı Sânî (k.s) şöyle buyurmuştur: ‘’Sûfî üç gün zikir çekmese kalbi hasta olur. Beş-on gün, bir, iki, üç ay, dört ay zikir çekmezse kalbi (iyice) hasta olur. Zikir kalbin hakkıdır.‘’
Muhammed Emin Erbili (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: “Maneviyat yolcusunun yemeği, ilim öğrenmek ve Allah Teâlâ'nın ismini zikre devam etmektir.’’
Ebu Yakub Nehrecurî’ye (k.s) Allah Teâlâ’nın rızasına nasıl kavuşulur diye sordular. O da “Cahillerden uzak kalmak, âlimlerin sohbetinde bulunmak, ilmi ile amel edip, Allah Teâlâ’yı anmaya devam etmek” diye buyurdu. [20]
Tasavvuf büyükleri, manevi terbiyeye ilk adımı atan kimselere evvela bu yolun sevgisini, muhabbetini kazandırırlar. Bu sevgi ile müritlerini Allah Teâlâ’yı zikretmeye ısındırırlar.
Büyük arifler zikrin kâmil bir mürşidin gözetiminde, onun nezareti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun birinci faydası mürşidi kâmilin dua ve himmet desteğidir. İkinci faydası kalbin ve çekilen zikrin kontrol altında olmasıdır.
Seyyid Muhammed Raşid (k.s) hazretleri 1985 yılından Ankara'da yaptığı bir sohbette şöyle buyurmuş:
‘’Sofiler bizlere geliyorlar, biz onlara tövbe veriyoruz. Sonra beş bin zikir veriyoruz. Onlarda takliden günde beş bin kere Allah diyorlar, zikir çekiyorlar ama Sadatlar araya giriyor, onların bereketi, duası ile Allah Teâlâ sofilerin çektiği zikri kabul ediyor. Üstelik on misli ile yani elli bin zikir sevabı olarak onların amel defterine yazıyor.’’
Belli sayıdaki zikir adım adım takip edilir. Zikri mürşit kontrol eder. Gereken müdahaleleri o yapar, kalpte bir tıkanma ve usanma olursa o ilgilenir, kalbin yolunu o açar. Zira mürşit, şeytandan gelebilecek vesvese ve engelleri bilir, müridin bunları aşmasına yardımcı olur.
Zikir vücutta bir meleke haline gelene kadar, mürşit müridini kontrol eder. Meleke haline gelmek demek, vücuttan ayrılmaz bir parça haline gelmiş sıfat demektir.[21]
Kendi başına yapmanın elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın hileleri de vardır. Kişi zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek ve birçok vesveseyle baş başa kalır. Bir mürşide talebe olanlar manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uyanmalıdırlar. Kendi başına farklı zikir seçmeleri, başka zikre heves etmeleri şeytandandır. Zikrini artırmak ve değiştirmek isteyen mürşidine danışmalıdır.
Zikirler farklı faydaları ve neticeleri olan ilaçlar gibidir. Ehil olmayan kimse kalbe ilaç olacak zikri seçerken yanılabilir, uygulamada yanlışlık yapabilir, sayıyı karıştırabilir.
Ancak kâmil bir mürşidin terbiyesine giren kimse bu tür durumlarda yalnız değildir. Kamil mürşid, manevi hastalıklarda mütehassıs doktordur. O, hangi manevi hastalığa ne tür zikrin ilaç olacağını bilir.
Gavs-ı Sânî (k.s) buyurmuşlar ki: ‘’Virtlerinizi sağlam çekin, ara vermeyin. Bir çekip bir çekmemek kalbi tahriş eder. Nasıl ki doktorun verdiği ilacı bir alıp bir almazsanız faydası olmaz. Bu da öyledir. Bir de ne az ne fazla verilen sayıda çekmek lazım. İlacı az alırsanız faydası olmaz, çok alırsanız zararı olur.’’
Menkıbe
Bir adamın gözü ağrıyormuş. Bir baytara giderek,
“Beni tedavi et” demiş.
Baytar da hayvanların gözüne sürdüğü ilacı bu adamın da gözüne sürmüş.
Adamın gözü kör olmuş; hâkime gidip şikâyet etmiş.
Hâkim, “Hiçbir ceza ve diyet lazım gelmez. Çünkü eşek olmasaydın, baytara gitmezdin” demiş.[22]
Zikir gafletle de çekilse yinede terk edilmemelidir. Allah'ın (c.c) ihsanı boldur. Gafletle zikre devam edenin kalbine huzur verebilir. Huzurlu zikirden de fenaya yükseltebilir.
Zikirde kalbin huzurlu değil diye tamamen zikri terk etme. Çünkü hiç zikirsiz gafil olmak zikrin içinde gafil olmaktan daha kötüdür. Umulur ki Allah Teâlâ seni gafletli zikirden uyanık zikre, uyanık zikirden huzurlu zikre ve ondan da masivadan gaybet zikrine yükseltebilir. Bu Allah Teâlâ için hiç zor değildir.
Bediüzzaman Said Nursî (r.ah) hazretleri Mesnevi-i Nuriye'de sofinin mesleğinin zikir olduğunu, nefsin çirkinliklerinden sıyrılıp ahlâk-ı hamideye geçmeye sebep olacağını bildirmektedir:
"Ey aziz olan kimse, bil. Zikreden adamın ilâhî feyizleri çeken muhtelif manevi güzellikleri (latifeler) vardır. Bunların bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı ise şuursuzdur. Gaflet ile yapılan zikirler bile, bu ilâhî feyizden mahrum kalmazlar."
Onun için kardeşler, tasavvufta sofi illâ zikir sahibi olmalıdır ki Allah'ın feyzini çeksin.[23]
Abdullah b. Mesud’tan (r.a) rivayet olunduğuna göre Musa Peygamber (a.s),
“Ey Rabbim! En çok hangi ameli işlememi sevdiğini bana gösterir misin?” diye sorduğunda
Cenab-ı Allah ona şöyle cevap vermiş: “Beni zikretmeni ve hiç unutmamanı çok severim.” [24]
Ebu’l-Melih (r.a.) yolda yürürken gaflete düşüp Allah Teâlâ’yı anmadığında ne kadar yol almış olursa olsun gaflete düştüğü noktaya geri dönerek Allah’ı anıp şöyle derdi: “Üzerinde yürüdüğüm tüm toprak parçalarının kıyamet günü lehimde tanıklık yapmalarını istiyorum.” [25]
Zikir kalbin cilasıdır, onu manevi kirlerden temizler, içindeki gafleti yok eder. Kalp zikrin nurları ile aydınlanır ve parlar. Bu nur insanın bütün vücuduna yayılır, her organ ondan bir pay alır, nurlanır, vücut Allah sevgisi ile tatlanır.
Hâlbuki zikir, lambaya gelen ışığı taşıyan kablolar gibi, Allah'ın nurunu kalbe taşır. Böylece kalp nurlanarak selim bir hâl alır. Kalb-i selim sahipleri de nefsin heva ve hevesine uymayıp, yalnızca Allah'a bağlanırlar.
Zikredememek nefsin işidir. Zikrettirmemek nefsin ustalığıdır. Şeytanın hıyanetidir. Çünkü zikir ile nefsin helâk olacağını bilir.
Bir adamın beş bin kere meşakkatle, zorla nefsine çektirdiği zikir, muhabbetle çekilen yüz bin zikirden daha faziletlidir. Niye? Çünkü muhabbetle çekenin mücahedesi zahmetle çekeninkinden azdır. Muhabbetli çektiği için feyzi çok olur. Zahmetle çekenin de Allah katında sevabı ve yakınlaşması çok olur. [26]
Avn b. Abdullah (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur: ‘’Zikir meclisleri gönüllere şifadır. İnsanlık Allah’ın zikredilmediği bir zamanla yüz yüze gelirse yemin ederim ki toptan mahvolur. Gafil insanlar içinde Allah’ı zikreden bir adam ric’at etmiş bir orduyu tek başına kurtaran bir askere benzer.‘’
Zikir nurları içinde kaybolan kimsenin yüzü güzel, sözü tatlı olur. Bakışı feyz akıtır, gülüşü huzur verir. Her hali hayrı yansıtır. Bu kimse yeryüzünde Allah Teâlâ’nın canlı şahididir kendisine bakana Allah'ı zikrettirir hayrı sevdirir.
Zikir manevi zevk kapılarını açar. Zikir sayesinde kul Allah Teâlâ ile özel sohbet ve muhabbet eder. Allah Teâlâ zikredenin en yakın dostu ve sohbet arkadaşı olur, kalbini şenlendirir onu doyumsuz ve benzersiz zevklere ulaştırır.
Zikir vuslat yoludur. Zikir kulu Yüce Rabbine yaklaştırır. Zikir insanın marifetini ve muhabbetini arttırır, manevi derecesini yükseltir. İhlâsla yapılan zikir kul ile Rabbi arasındaki bütün perdeleri kaldırır, engelleri aştırır. Rasulullah Efendimiz'in (sallallâhü aleyhi ve sellem) belirttiği gibi zikirdeki bu özellik hiçbir amelde yoktur.
Zikir insana cennet kapılarını açar. Allah Teâlâ’yı çokça zikreden mümin erkek ve kadınlara Yüce Rabbimiz mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır. Bu mükâfat Cennet ve Allah'ın nur cemalidir.
Muaz bin Cebel (r.a.) şöyle demiştir: “Cennet ehlinin tek bir hasreti (özlemi) vardır. O da, Allah Teâlâ’yı zikretmeksizin geçirdikleri vakitlerdir.”
Ebu Süleyman Dârânî (k.s) hazretleri zikrin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:
‘’Cennete bir ova var, kul Allah’ı zikre başladı mı melekler bu sahaya ağaç dikmeye başlarlar. Bazen meleklerden biri ağaç dikme işine ara verir. Neden duruyorsun? Diye sorulunca, ‘namına ağaç diktiğim şahıs zikre ara verdi, (fütur getirdi) de ondan, diye cevap verirler. ’’
Zikir sahibinin zikirle aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Hakiki Müslümanlar zikir ve dua sayesinde nice engelleri aşmışlardır. İmanını görmek imanın tadını bulmak ancak iman sahibinin zikre verdiği değerle olacağını hakkal yakın bilmişlerdir. Eğer bir gönül, bir kalbde zikir varsa diridir, diri gibi her şeyi hakkıyla bilir, kalp gafil zikir yoksa ölü gibidir, çok şeyden haberi yoktur, hakikatleri göremez.
Abdülhakim Hüseyni (k.s) hazretleri de bu hususta şöyle buyurmuştur: ‘’Kalp, Allah’ın zikrini yaptığı zaman, bütün vücut da onunla zikir yapar, kalp ölmüşse vücut ölüdür.‘’
Zikir kötülüklere karşı en sağlam bir kaledir, insanı haramlardan kurtarır. Zikirle meşgul olan bir kalp ve dil, gıybet, yalan, laf taşıma, fitne yayma gibi haram ve boş işlere vakit bulamaz. Bir çeşit ibadet, hizmet ve zikir ile meşgul olmayan kimsenin boş işlerden korunması mümkün değildir. Kalbe gelen günah arzularını zikirle söndürme ve hayra yönlendirme imkânı vardır. Zikir ile desteklenen kalp iyiyi kötüyü fark eder.
İmam Mâlik’e ulaştığına göre, Hz. İsa İbn Meryem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın zikri dışında çok kelâm etmeyin, kalpleriniz katılaşır. Çünkü katı kalp Allah’tan uzaktır, fakat bunu bilemezsiniz. Kendiniz efendiler imişcesine insanların günahlarına bakmayın, bilâkis kullar olarak kendi günahlarınıza bakınız. Çünkü insanların bir kısmı, belâya maruzdur. Bir kısmı da afiyete mazhardır. Belâ (imtihan) sahiplerine merhamet edin. Mazhar olduğunuz afiyete de hamd edin.” [27]
Hannas, sinsi, korkak, boş bulunca dalan, karşı durunca kaçan demektir.
Şeytan kalbi boş bulunca dalar, kalp zikre geçince hemen kaçar. Zikir devam ettiği sürece şeytan kalbe yol bulamaz. Kalbe girmek ister fakat zikrin nuru onu yakar. Böylece insan en büyük düşmanından kurtulmuş olur.
Şeytanı yakan zikir ihlâsla edep üzere yapılan ve gafletten uzak olan zikirdir. İçinde Allah rızâsı ve edep bulmayan zikir, kalpten şeytanı değil, ilâhî rahmeti uzaklaştırır.
Menkıbe
Bir gün bir sofi Gavsı Sani (k.s) hazretlerine dedi ki;
Kurban biz ilerleyemiyoruz, ne kadar zikir yapıyoruz vücudumuz uyanmıyor, gafletteyiz nasıl yapacağız?
Gavs-ı Sani (k.s) elini bastonun üzerine koydu ve dedi ki; Sofi
1- Bir insan nazar-ı haram yaparsa, ne kadar zikir yaparsa ona fayda vermez
2- Bir insan, yirmi dört dünyayla meşgul olursa, alışveriş, insanlarla oturup kalkarsa, o insanın kalbi ne kadar zikir yaparsa fayda vermez.
3- Bir insanın ailevi huzuru yoksa bu insanda ne kadar zikir yaparsa kalbine fayda vermez.
4- Bir insan günah işlese bu insan ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda yoktur. İnsan bu dört şeyi yaparsa, ne kadar zikir yaparsa yapsın fayda vermez. Terk ederse fayda verir.
S. Abdülhakim el Hüseynî (k.s) hazretleri de bu meyanda bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlar:
‘’İnsanın Allah yolunda çalışıp gayret göstermesi, amelini artırması gibi, günahtan da haberi olması lâzımdır. Ziyan etmemeye çalışmalı ki tüccar olabilsin. Meselâ, gecede beş bin, on bin veya on beş bin, yirmi bin vird çeken kimse günahtan kaçınır, Allah'ın emirlerine aykırı hareketlerden kendini korursa, çok kısa bir zaman içinde sevabı, hayrı artacağından, büyük bir tüccar olmuş olur. Onun için insanın kendinden çok haberi olması, kendine çok dikkat etmesi lâzımdır. Kendini günahlardan, Allah'ın emirlerine muhalefetten korumalı, günahın büyüğünden de, küçüğünden de, elinden geldiği kadar, imkânının el verdiği kadar kaçınmalıdır.’’ [28]
Gav-sı Sânî (k.s) hazretleri şöyle buyurmuştur:
“Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele halindedir.’’
Allah Teâlâ'yı zikir kalbin hayatıdır, tadıdır, ilâcıdır, gıdasıdır, cilâsıdır. Zikirsiz kalp zayıflar, hastalanır, kararır, kapanır, katılaşır, sonunda ölür. Bu halden yüce Allah'a sığınırız.[29]
Allah Teâlâ’nın lütfü keremiyle, sadatların himmet ve bereketiyle, yoldaşımızın şeytan olmaması için her daim Allah Teâlâ’nın zikriyle meşgul olmamız niyazı ile. Âmin.
Kalp Zikri Nasıl Çekilir Nakşibendi
Kalp zikri nasıl çekilir? Kalp zikri nakşibendi yolunda gizli olarak yapılmaktadır. Bu zikri çekmek için kişide bulunması gereken şartlar vardır. Bu şartlar başlıca tövbe etmek, tövbe adabı yapmak, sadatların isimlerini ezberlemek, sağ şehadet parmağına sahip olmak.
Yukarıda ki şartları taşıyan her kimse kalp zikri yapabilir. Bu zikir temelde kalbin üzerinden Allah diye zikretmeye dayanmaktadır. Bu zikre başlamak isteyen kişi asgari olarak 5000 ile başlar. Bunu her gün yapmasına da vird denir. Daha fazla bilgi için ana sayfadan vird nedir adlı makalemi okuyabilirsiniz.
Kişi kendi kafasına göre bu sayıyı azaltamaz veya eksiltemez. Tüm bunlar mürşid tarafından veya onun görevlendirdiği bir vekil tarafından yapılması gereklidir. Aksi “kafasına göre ilaç alan hasta misali” yarardan çok zarara sebep olabilir.
Kalp Zikri Nakşibendi İçin Ne Gereklidir?
Genel olarak bu makaleyi okuyanların yeni başlayacağını düşünürsek 5000 kalp zikri için yüzlük bir tane yüzlük tesbih gereklidir. Bu tesbih elli defa tur attırılarak 5000 sayısına ulaşılır.
İkinci olarak 50 turun sayımı için ayrı bir tesbih lazımdır. Bu tesbih ya 50 taş adedince olabilir, ya da yüzlük tesbihin 50. yerine işaret konularak da yapılabilir. Aslında bunun tesbih olması da şart değildir. El vb. şeyler ile de 50’ye kadar sayım yapılabilir.
Özet olarak 5000 zikir için bir tane yüzlük tahta tesbih, bir tane de 50’ye kadar sayım yapmada kullanılacak tesbih ve benzeri her hangi bir şey. Burada tesbihin tahta olması şarttır.
Not: Zikir esnasında gözler kapalı olacağından zikirmatik ile bu sayım doğal olarak yapılamayacaktır.
Kalp Nasıl Çekilir
Sayım yapılacak tesbih sol ele alınır. (Sadece sol el ile de yapılabilir)
Kişi başından aşağıya doğru dizlerine kadar kapatan bir örtü atar. (Beyaz olması tercih edilir)
Gözler kapanır.
Daha önceden işlenen günahlar hatıra getirilerek hakiki manada zikir çekmenin zor olduğu düşünülür ve bunun için Allah’tan yardım istemek için 33 defa estağfirullah diye tövbe edip temiz bir kalp ile zikre başlanır.
1 adet fatiha okunur. Önce peygamber efendimize ﷺ, aline, ashabına, ehli beytine sonra isimleri ezberlenen sadatların ilk ikisin ruhaniyetine hediye edilir. Daha sonra aynı şekilde bir fatiha daha okunur ve bu seferde sonraki iki sadatın ruhaniyetine hediye edilir. Böyle böyle toplam 8 adet fatiha okunur.
Kalbin rahatlaması ve tezkiye olması için 5 dakika rabıta yapılarak mürşidinden istimdat istenir. (Rabıta hakkında bilgi almak için ana sayfadan rabıta ne demek adlı makalemi okuyabilirsiniz)
Sağ elde bulunan tesbihi baş parmağı ve orta parmağının uçlarını birleştirip arasına alır.
Daha sonra bu birleştirilen iki parmak ucunu dik bir şekilde sol memenin dört parmak altına yerleştirilir. (Burası insani kalbin olduğu yerdir)
Dil damağa yapıştırılarak hızlı bir şekilde sağ el ile tesbih çekilir ve bir yandan da Allah diyerek kalpten zikredilir.
Her yüz kere tesbih çektikten sonra kişinin kendi duyacağı bir sesle şöyle der: اٍلَهٍي اَنْتَ مَقْصُودٍي، وَرٍضَاكَ مَطْلُوبٍي – İlâhî ente maksûdî, ve rıdàke matlûbî – Arapça (Allahım, benim maksadım sensin, istediğim (hedef ve gayem) senin rızana ulaşmaktır.)
Kişi bu sözü söylerken manasını düşünür ve kalpten içtenlikle söylemek için her defasında daha çok azmeder.
Bu dua her yüzlük bittikten sonra yapılır ve 50 defa yapılıp 5000 zikir tamamlanır.
Vird bitince kişi bu virdi tam manasıyla yapamadığını düşünerek Allah’tan istiğfarda bulunarak 33 defa estağfirullah der ve gözlerini açar. Böylece virdin başında da sonunda günahlardan arınılmış olur.
DiPNOTLAR
[1] Ahzab 41
[2] Aile Saadeti, S. Muhammed Saki Erol
[3] İmam Ahmed, Müsned, 3, 142; Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391; Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2, 163, (Nr: 2187).
[4] Suyutî, el-Havî, li’l-Fetava, 1, 391.
[5] İmam-ı Nevevî, Dualar ve Zikirler
[6] Yafiî, Neşru’l-Mehasin, 21; Bursevî, Ruhu’l-Beyan, 7, 107, 8, 394.
[7] Münzirî, Et-Terğib ve’t-Terhib, 2, 395; Hakim, Müstedrek
[8] Tirmizî, Deavat, 4; İbn-i Mace, Edeb, 53, (3793)
[9] Şaranî, Tabakat, 1, 24.
[10] Bakara 2-152
[11] Razî, Mefatihu’l-Gayb, 4, 71
[12] Buhari
[13] Kulun yolculuğu, 108
[14] Nur 24/37
[15] Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî ve Nakşibendî Tarikatı, 168
[16] Kitab-ı Kudsiyye
[17] Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 4738; İbn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 3 4 2 1 ; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/81.a
[18] Sohbetler, S.Abdulhakim Hüseyni (k.s)
[19] Eşref er-Rumî, Müzekki’n-Nüfus, 173.
[20] Şaranî, Tabakat, 1, 111
[21] Kaynaklarıyla Tasavvuf, Dilaver Selvi
[22] Şeyh Sadi, Gülistan, 237, (Ter. 154)
[23] Mürid ve Mürşid Hukuku, Mehmet Ildırar
[24] Câmiü’l-Ulûmi ve’l-Hikem, 515.
[25] Tasavvufun İlk Basamağı Zikir, Hüseyin Okur
[26] Mürid ve Mürşit Hukuku, Semerkand Yay.
[27] İmam Mâlik, Muvattâ, Kelâm 8 (2,986)
[28] Sohbetler, S. Abdülhakim el Hüseynî
[29] Zikrin fazileti, çeşitleri ile ilgili geniş bilgi ve deliller için bk. Münzirî, et-Tergm 2/365-509 (Beyrut 1996), Abdüikadir isâ, el-Hakaik ani't-Tasavvuf, s. 130-234.
Kaynaklar
Naksibenditarikati com
muhammedfurkanakdogan com tr
Nakşibendilik te Tövbe ve Talimatları
Nakşibendi tarikatına girerek Allah’ın hakikatine ulaşmak isteyenlerin yolculuğu öncelikle mürşidin terbiyesine girmek ile başlar. Bu terbiyenin ilk adımı ise tövbe etmektir. Tövbe etmek hem dinimizde hem de Nakşibendi Tarikatı’nda İslamiyet’in ve inançlı bir Müslüman olmanın ilk kuralları arasında yer almaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde ''Tövbe eden Allah'ın sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyurmuşlardır. Nakşibendi Tarikatı’nda ise tövbe etmenin bir adabı ve usulü bulunmaktadır. Tövbe etmek isteyen kişi mürşid eşliğinde tövbe etmeli ve kendisine buyrulan 8 şartı yerine getirmelidir. Bu şartlar ise Nakşibendi Tövbe Adabı ya da 8 Şart adabı olarak adlandırılmaktadır.
8 Şart Adabının Amacı Nedir?
Nakşibendi Tövbe Adabı olarak da bilinen 8 şart adabı ile ilgili en çok merak edilen sorulardan biri 8 şart adabının amacı nedir sorusudur. Bunun için ise öncelikle tövbenin İslamiyet’teki yerini bilmek gerektir. Tövbe, Arapçada “geri dönmek, dönüş yapmak” anlamlarına gelen tevbe kelimesinden gelen bir kelimedir. İslamiyet’te ise kulun bir günahtan dönmesi anlamını taşır. Tasavvufta ise mürşidin eşliğinde ve huzurunda yapılan tövbenin amacı kişinin müritliğinin başlamasıdır. Tarikat yoluna girmek için tövbe eden kişi mürşid eşliğinde belirlenen adaba uygun olarak tövbe etmeli, kalbini manen bütün kötülüklerden arındırarak gireceği tarikat yoluna temiz bir kalp ile başlamalıdır. 8 şart adabının yani Nakşibendi tövbe adabının da öncelikli amacı budur.
Tövbe ve Talimatları
8 Şart Adabı Nasıl Yapılır?
Nakşibendi 8 şart adabı şu adımlar ile gerçekleştirilmektedir:
Tövbe Niyeti ile Abdest Almak: 8 şart adabının ilk adımı günahlardan temizlenme ve tövbe etme niyeti ile abdest almaktır. Abdestin amacı, tarikat yoluna girmeden önce kalbi ve nefsi manevi kirlerden temizlemektir. Tövbe niyeti ile abdest alan kişi yaptığı günahlara tövbe etmeli ve bir daha günah işlememeye yürekten niyet etmelidir.
Tövbe Niyeti ile Gusül Abdesti Almak: Abdestin hemen ardından ise ikinci adım olarak yine tövbe niyeti ile gusül abdesti alınmalıdır. Gusül abdesti alınırken her zaman olduğu gibi gusül abdesti için niyet edilir ve bütün vücut komple yıkanarak, temizlenir. Ancak tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken “Allah’ım ben ancak vücudumun dışında bulunan kirleri temizleyebildim, sen de nurun ile içimi yıka, kalbimi temizle.” diye dua edilmelidir. Ayrıca tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken edebe ve adaba uygunluk için mümkün olduğunca avret yerlerinin örtülmesine dikkat edilmelidir.
İstihare Namazı Kılmak: Gusül abdesti sonrasında ise tövbe ve istihare niyeti ile 2 rekât namaz kılınmalıdır. Bu 2 rekat namaz sünnet namazıdır. Ayrıca istihare namazı Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş bir namazdır. Tövbe ya da istihare namazını kılarken öncelikle “Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyeti ile istihare namazını kılmaya” şeklinde niyet edilmelidir. Kâfirun suresini bilenler birinci rekâtta Fatiha’dan sonra bu duayı okumalıdır. Bilmeyenler ise ihlas suresini okurlar.
Tövbe Etmek: Mürşid eşliğinde yapılan tövbe, Allah’ın huzurunda olduğu düşünülerek kişi tarafından kendi duyacağı şekilde üç defa tekrarlanmalıdır. Tövbe edilirken şu cümleler söylenir: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan dolayı ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım.” Tövbe ederken kişi, ergenlik çağından bu yana yaptığı bütün günahlar için niyetlenerek tövbe etmelidir.
Estağfurullah Demek: Sesli bir şekilde tövbe edildikten sonra kişi gözlerini kapatır ve yine kendi duyacağı şekilde en az 25, 75 veya 33 kere “Estağfurullah” demelidir. Genellikle 33 kere söylenmesi tercih edilmektedir. Estağfurullah kelime anlamı olarak “Allah’ım beni affetmeni istiyorum.” Anlamına gelmektedir. Tövbe ettikten sonra estağfurullah demek kişinin tövbe ettiği günahlardan sonra kalbinde kalanlardan arınması içinde Allah’tan rahmet ve merhamet dilemesini sağlar.
Fatiha Okumak: 8 şart adabına 8 adet Fatiha suresi okunarak devam edilir. Okunan Fatiha sureleri ise öncelikle Peygamber Efendimiz sonrasında ise Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kiram’a hediye edilir. Fatiha sureleri okunurken ilk Fatiha Suresi’nden sonra “Ya Rabbi! Okumuş olduğum Fatiha’yı Hz. Resulullah Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Hz. Nakşibend ve Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim. Kabul ve vasıl eyle” denir. Sonrasında okunan Fatiha sureleri ise sırası ile:
İkinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına.
Üçüncü Fatiha Suresi, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Dördüncü Fatiha Suresi, Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Beşinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Altıncı Fatiha Suresi, Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed el Haznevi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Yedinci Fatiha Suresi, Şeyh Seyyid Abdülhakim el- Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el- Hüseyni ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Sekizinci Fatiha Suresi, Şah-ı Urfa ( k.s) Hazretleri’nin ve Şah-ı Bilvanis Hz (k.s)’nin ruhlarına hediye etmek gerekmektedir.
Ölüm Rabıtası: Ölüm rabıtasında yani ölümü düşünme adımında, kişinin nefsi için ölüm ve ölüm halleri düşündürülür. Bunun amacı kişinin ölümü hatırlayarak kalbini yumuşatmak, dünyanın gerçekliğinin geçiciliğini anlamasını sağlayarak dünya sevgisini kalbinden çıkarmak ve nefsinin ibret almasını sağlamaktır. Ölüm rabıtasında Azrail’in kişinin ruhunu teslim almak için gelmesi, kişinin ruhunu teslim etmesi, yıkanıp, kefenlenmesi, sevenlerinin ve yakınlarının başında nasıl ağlayıp üzüldüğü, kabre konduktan sonra üzerine toprak atılması, herkesin mezardan ayrıldıktan sonra sorgu meleklerinin gelmesi ve sorgulaması düşünülür.
Mürşid Rabıtası: Mürşid, sahip olduğu ilim ve fazilet ile Allah’ın yeryüzündeki dostu ve halifesidir. Mürşid rabıtasında ise, kişi gözlerini kapayarak sağ kalçasının üzerine oturur ve mürşidinin bütün heybeti ve nuru ile karşısında oturduğunu hayal eder. Onu hayal ederek onun nurundan nasiplenmeye çalışır. Bunun için ise bütün dikkatini ve gönlünü ona vererek mürşidin iki kaşı arasından çıkan ilahi nurun bembeyaz bir süt şeklinde ağzından girip kalbine ulaştığını düşünür. Bu ilahi nur kalbini tamamen temizleyerek başının üzerinden bir duman şeklinde çıktığını hayal eder. Kişi 10, 15 dakika kadar bu düşünce ile baş başa kaldıktan sonra ise 25 defa Estağfirullah diyerek gözlerini açar. Gözlerini açan kişi kalkar, yatağına girer ve yüzü kıbleye dönecek şekilde sağ tarafına yatmalıdır.
8 şart adabında yer alan bütün adımlar sadece tek bir gecede yapılmalıdır. Ayrıca yapıldıktan sonra sabah güneş doğana kadar kişi hiçbir şey yememeli, içmemeli ve cima yapmamalıdır. Evli olan kişiler eşlerinden ayrı yatmalıdır. Dünyaya dair hiçbir konu konuşulmaz ancak kişi adapları yerine getirip biraz uyuduktan sonra gecesini namaz, zikir ya da dua ile geçirebilir.
Kaynak ve Dipnotlar
Hiranur org tr
Nakşibendi tarikatına girerek Allah’ın hakikatine ulaşmak isteyenlerin yolculuğu öncelikle mürşidin terbiyesine girmek ile başlar. Bu terbiyenin ilk adımı ise tövbe etmektir. Tövbe etmek hem dinimizde hem de Nakşibendi Tarikatı’nda İslamiyet’in ve inançlı bir Müslüman olmanın ilk kuralları arasında yer almaktadır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde ''Tövbe eden Allah'ın sevgilisidir, günahlardan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir" buyurmuşlardır. Nakşibendi Tarikatı’nda ise tövbe etmenin bir adabı ve usulü bulunmaktadır. Tövbe etmek isteyen kişi mürşid eşliğinde tövbe etmeli ve kendisine buyrulan 8 şartı yerine getirmelidir. Bu şartlar ise Nakşibendi Tövbe Adabı ya da 8 Şart adabı olarak adlandırılmaktadır.
8 Şart Adabının Amacı Nedir?
Nakşibendi Tövbe Adabı olarak da bilinen 8 şart adabı ile ilgili en çok merak edilen sorulardan biri 8 şart adabının amacı nedir sorusudur. Bunun için ise öncelikle tövbenin İslamiyet’teki yerini bilmek gerektir. Tövbe, Arapçada “geri dönmek, dönüş yapmak” anlamlarına gelen tevbe kelimesinden gelen bir kelimedir. İslamiyet’te ise kulun bir günahtan dönmesi anlamını taşır. Tasavvufta ise mürşidin eşliğinde ve huzurunda yapılan tövbenin amacı kişinin müritliğinin başlamasıdır. Tarikat yoluna girmek için tövbe eden kişi mürşid eşliğinde belirlenen adaba uygun olarak tövbe etmeli, kalbini manen bütün kötülüklerden arındırarak gireceği tarikat yoluna temiz bir kalp ile başlamalıdır. 8 şart adabının yani Nakşibendi tövbe adabının da öncelikli amacı budur.
Tövbe ve Talimatları
8 Şart Adabı Nasıl Yapılır?
Nakşibendi 8 şart adabı şu adımlar ile gerçekleştirilmektedir:
Tövbe Niyeti ile Abdest Almak: 8 şart adabının ilk adımı günahlardan temizlenme ve tövbe etme niyeti ile abdest almaktır. Abdestin amacı, tarikat yoluna girmeden önce kalbi ve nefsi manevi kirlerden temizlemektir. Tövbe niyeti ile abdest alan kişi yaptığı günahlara tövbe etmeli ve bir daha günah işlememeye yürekten niyet etmelidir.
Tövbe Niyeti ile Gusül Abdesti Almak: Abdestin hemen ardından ise ikinci adım olarak yine tövbe niyeti ile gusül abdesti alınmalıdır. Gusül abdesti alınırken her zaman olduğu gibi gusül abdesti için niyet edilir ve bütün vücut komple yıkanarak, temizlenir. Ancak tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken “Allah’ım ben ancak vücudumun dışında bulunan kirleri temizleyebildim, sen de nurun ile içimi yıka, kalbimi temizle.” diye dua edilmelidir. Ayrıca tövbe niyeti ile gusül abdesti alınırken edebe ve adaba uygunluk için mümkün olduğunca avret yerlerinin örtülmesine dikkat edilmelidir.
İstihare Namazı Kılmak: Gusül abdesti sonrasında ise tövbe ve istihare niyeti ile 2 rekât namaz kılınmalıdır. Bu 2 rekat namaz sünnet namazıdır. Ayrıca istihare namazı Peygamber Efendimiz tarafından tavsiye edilmiş bir namazdır. Tövbe ya da istihare namazını kılarken öncelikle “Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyeti ile istihare namazını kılmaya” şeklinde niyet edilmelidir. Kâfirun suresini bilenler birinci rekâtta Fatiha’dan sonra bu duayı okumalıdır. Bilmeyenler ise ihlas suresini okurlar.
Tövbe Etmek: Mürşid eşliğinde yapılan tövbe, Allah’ın huzurunda olduğu düşünülerek kişi tarafından kendi duyacağı şekilde üç defa tekrarlanmalıdır. Tövbe edilirken şu cümleler söylenir: “Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan dolayı ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha yapmayacağım.” Tövbe ederken kişi, ergenlik çağından bu yana yaptığı bütün günahlar için niyetlenerek tövbe etmelidir.
Estağfurullah Demek: Sesli bir şekilde tövbe edildikten sonra kişi gözlerini kapatır ve yine kendi duyacağı şekilde en az 25, 75 veya 33 kere “Estağfurullah” demelidir. Genellikle 33 kere söylenmesi tercih edilmektedir. Estağfurullah kelime anlamı olarak “Allah’ım beni affetmeni istiyorum.” Anlamına gelmektedir. Tövbe ettikten sonra estağfurullah demek kişinin tövbe ettiği günahlardan sonra kalbinde kalanlardan arınması içinde Allah’tan rahmet ve merhamet dilemesini sağlar.
Fatiha Okumak: 8 şart adabına 8 adet Fatiha suresi okunarak devam edilir. Okunan Fatiha sureleri ise öncelikle Peygamber Efendimiz sonrasında ise Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kiram’a hediye edilir. Fatiha sureleri okunurken ilk Fatiha Suresi’nden sonra “Ya Rabbi! Okumuş olduğum Fatiha’yı Hz. Resulullah Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Hz. Nakşibend ve Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim. Kabul ve vasıl eyle” denir. Sonrasında okunan Fatiha sureleri ise sırası ile:
İkinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına.
Üçüncü Fatiha Suresi, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Dördüncü Fatiha Suresi, Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Beşinci Fatiha Suresi, Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Altıncı Fatiha Suresi, Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed el Haznevi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Yedinci Fatiha Suresi, Şeyh Seyyid Abdülhakim el- Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el- Hüseyni ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına,
Sekizinci Fatiha Suresi, Şah-ı Urfa ( k.s) Hazretleri’nin ve Şah-ı Bilvanis Hz (k.s)’nin ruhlarına hediye etmek gerekmektedir.
Ölüm Rabıtası: Ölüm rabıtasında yani ölümü düşünme adımında, kişinin nefsi için ölüm ve ölüm halleri düşündürülür. Bunun amacı kişinin ölümü hatırlayarak kalbini yumuşatmak, dünyanın gerçekliğinin geçiciliğini anlamasını sağlayarak dünya sevgisini kalbinden çıkarmak ve nefsinin ibret almasını sağlamaktır. Ölüm rabıtasında Azrail’in kişinin ruhunu teslim almak için gelmesi, kişinin ruhunu teslim etmesi, yıkanıp, kefenlenmesi, sevenlerinin ve yakınlarının başında nasıl ağlayıp üzüldüğü, kabre konduktan sonra üzerine toprak atılması, herkesin mezardan ayrıldıktan sonra sorgu meleklerinin gelmesi ve sorgulaması düşünülür.
Mürşid Rabıtası: Mürşid, sahip olduğu ilim ve fazilet ile Allah’ın yeryüzündeki dostu ve halifesidir. Mürşid rabıtasında ise, kişi gözlerini kapayarak sağ kalçasının üzerine oturur ve mürşidinin bütün heybeti ve nuru ile karşısında oturduğunu hayal eder. Onu hayal ederek onun nurundan nasiplenmeye çalışır. Bunun için ise bütün dikkatini ve gönlünü ona vererek mürşidin iki kaşı arasından çıkan ilahi nurun bembeyaz bir süt şeklinde ağzından girip kalbine ulaştığını düşünür. Bu ilahi nur kalbini tamamen temizleyerek başının üzerinden bir duman şeklinde çıktığını hayal eder. Kişi 10, 15 dakika kadar bu düşünce ile baş başa kaldıktan sonra ise 25 defa Estağfirullah diyerek gözlerini açar. Gözlerini açan kişi kalkar, yatağına girer ve yüzü kıbleye dönecek şekilde sağ tarafına yatmalıdır.
8 şart adabında yer alan bütün adımlar sadece tek bir gecede yapılmalıdır. Ayrıca yapıldıktan sonra sabah güneş doğana kadar kişi hiçbir şey yememeli, içmemeli ve cima yapmamalıdır. Evli olan kişiler eşlerinden ayrı yatmalıdır. Dünyaya dair hiçbir konu konuşulmaz ancak kişi adapları yerine getirip biraz uyuduktan sonra gecesini namaz, zikir ya da dua ile geçirebilir.
Kaynak ve Dipnotlar
Hiranur org tr
Nakşibendilik Nedir?
Nakşibendilik (Osmanlıca: نقشبندیه Nakşbendiye), Abdulhalik Gücdevani tarafından sistemleştirilen, Muhammed Bahauddin Şah-ı Nakşibendi'nin isim babası olduğu Sünni İslam dini tarikatı. "Nakış yapan" anlamına gelen Nakşibend, Nakşibendi mürşidlerinin, kalbi dünyadan ahirete bağladığı düşünüldüğü için bu adı almıştır.
Râbıta ve teveccüh
Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türemiş, sözlükte 'birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak' anlamlarına gelmektedir.[1] Tasavvufta mürid'in, kendisini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nûrlandığını) zihninde canlandırması demektir.
Hatme: İslam peygamberi Muhammed'e salavat getirilerek, cemaat ile toplu halde yapılan bir halka zikridir.
Vird: Dil damağa yapıştırılarak belirli (ders olarak verilen) sayıda dil damaktan ayrılmadan kalben Allah denilerek nefsin durulmasını (terbiyesini) amaçlayan günlük ibadet.
Teveccüh: Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir.
Allah için yapılan her şey ibadettir.[2]
Nakşibendilik Nedir?
Nakşibendî terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 tarihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek “Nakşibendîlik” diye anılmaktadır. Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usûl, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usûl ve âdabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır.
Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır. Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan (r.a) sonra bu yola “Sıddıkiyye” ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî’ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra “Tayfûriyye” ismi verildi. Tayfur, Beyazid-i Bistamî’nin bir diğer adıdır. Hâce Abdulhâlik Gücdevanî Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, “Haceganiyye” ismi verildi. Şah-ı Nakşibend Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Şah-ı Nakşibend Hz.lerinden sonra, “Nakşibendiyye” ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi’den sonra “Nakşibendî Hâlidiyye” ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yaygın olan kol “Halidiyye” koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle “Nakşibendîlik” şeklinde anılmaktadır. Nakşibend, “nakş” ile “bend” kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.
Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hâle getirmek, mühür gibi kazımaktır. Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. İsim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir. Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendî denmiştir. Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur’an ve sünnettir. Bütün manevi terbiye yollarına kısaca “tasavvuf” denir. Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur’an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O’nun şerefli Ashabının (r.anhüm) hâllerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur’an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve âdapları, Kur’an ve sünnette ya açıkça belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam’ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur. Fakihler nasıl fıkıh alanında içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler. Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah’a bağlamaktır. Temel usulü gizli zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir. Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir: 1- Zahiri haller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir. 2- Batıni haller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük nimet güzel kulluktur. Bu hâle kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir. Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O’nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
nasihatler com
Seyyid Muhammed Saki El Hüseyni
Nakşibendilik (Osmanlıca: نقشبندیه Nakşbendiye), Abdulhalik Gücdevani tarafından sistemleştirilen, Muhammed Bahauddin Şah-ı Nakşibendi'nin isim babası olduğu Sünni İslam dini tarikatı. "Nakış yapan" anlamına gelen Nakşibend, Nakşibendi mürşidlerinin, kalbi dünyadan ahirete bağladığı düşünüldüğü için bu adı almıştır.
Râbıta ve teveccüh
Râbıta: Arapça "rabt" kökünden türemiş, sözlükte 'birleştirmek, bitiştirmek, iliştirmek ve bağlamak' anlamlarına gelmektedir.[1] Tasavvufta mürid'in, kendisini mürşidi ile yüz yüze gelmiş varsayıp ondan feyiz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nûrlandığını) zihninde canlandırması demektir.
Hatme: İslam peygamberi Muhammed'e salavat getirilerek, cemaat ile toplu halde yapılan bir halka zikridir.
Vird: Dil damağa yapıştırılarak belirli (ders olarak verilen) sayıda dil damaktan ayrılmadan kalben Allah denilerek nefsin durulmasını (terbiyesini) amaçlayan günlük ibadet.
Teveccüh: Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir.
Allah için yapılan her şey ibadettir.[2]
Nakşibendilik Nedir?
Nakşibendî terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 tarihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek “Nakşibendîlik” diye anılmaktadır. Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usûl, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usûl ve âdabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık’a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır.
Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbettir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır. Hz. Ebu Bekir Sıddık’tan (r.a) sonra bu yola “Sıddıkiyye” ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî’ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra “Tayfûriyye” ismi verildi. Tayfur, Beyazid-i Bistamî’nin bir diğer adıdır. Hâce Abdulhâlik Gücdevanî Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, “Haceganiyye” ismi verildi. Şah-ı Nakşibend Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Şah-ı Nakşibend Hz.lerinden sonra, “Nakşibendiyye” ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi’den sonra “Nakşibendî Hâlidiyye” ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yaygın olan kol “Halidiyye” koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle “Nakşibendîlik” şeklinde anılmaktadır. Nakşibend, “nakş” ile “bend” kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.
Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hâle getirmek, mühür gibi kazımaktır. Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. İsim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir. Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendî denmiştir. Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur’an ve sünnettir. Bütün manevi terbiye yollarına kısaca “tasavvuf” denir. Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur’an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O’nun şerefli Ashabının (r.anhüm) hâllerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur’an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve âdapları, Kur’an ve sünnette ya açıkça belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam’ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur. Fakihler nasıl fıkıh alanında içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler. Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah’a bağlamaktır. Temel usulü gizli zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir. Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir: 1- Zahiri haller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir. 2- Batıni haller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük nimet güzel kulluktur. Bu hâle kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir. Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O’nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
nasihatler com
Seyyid Muhammed Saki El Hüseyni
İrem Derici Kimdir? Biyografisi
İrem Derici (d. 21 Mart 1987, İstanbul), Türk şarkıcı. 2010'ların başından itibaren "Zorun Ne Sevgilim", "Kalbimin Tek Sahibine" ve "Dantel" gibi hit şarkılarla Türkiye'de tanınır hâle geldi.
Hayatı ve kariyeri
İrem Derici, 21 Mart 1987 tarihinde Hulusi Derici ve Jale Ediz'in kızları olarak dünyaya geldi.[2][3] Dört yaşında org çalmaya başlayan şarkıcı,[4] Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı piyano bölümünü liseyle beraber bitirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji bölümününden mezun olan Derici, pazarlama iletişimi yüksek lisans programına devam ederken O Ses Türkiye'ye katıldı ve yarı finale kadar yükseldi. O Ses Türkiye'den önce üç yıl bir reklam ajansında metin yazarı olarak çalıştı. Aynı dönemde Monopop isimli grubuyla Türkiye'nin birçok yerinde sahne aldı.[3]
2012'de "Bensiz Yapamazsın" single'ı ile profesyonel anlamda müzik hayatına başladı. Ardından Mayıs 2013'te ikinci single'ı "Düşler Ülkesinin Gelgit Akıllısı"nı piyasaya çıkardı. Aynı yılın Eylül ayında İki adlı bir maxi single yayımladı. Bu maksi teklinin ilk klibi "Sevgi Olsun Taştan Olsun" şarkısına çekilirken ikinci klibi "Zorun Ne Sevgilim"e çekildi. "Zorun Ne Sevgilim", Türkiye Resmî Listesi'nde üç hafta iki numarada kaldı. Ardından Neşet Ertaş şarkısı olan "Neredesin Sen?"i yeniden yorumladığı bir single piyasaya sürdü.
2014'te yayımladığı "Kalbimin Tek Sahibine" single'ı Türkiye'de hit olarak YouTube'da izlenme başarısı yakaladı.[5] Aynı yıl ikinci maxi single'ı Üç'ü çıkardı. Çıkış şarkısı "Bir miyiz?"in yanı sıra "Nabza Göre Şerbet" şarkılarına video klip çekildi.[6] Mart 2015'te "Değmezsin Ağlamaya" ve Eylül 2015'te "Aşk Eşittir Biz" teklilerini yayımladı. "Aşk Eşittir Biz", Türkiye'de iki numaraya kadar yükseldi.[7] Aynı yıl ayrıca Emrah Karaduman'ın Tozduman albümündeki "Nerden Bilecekmiş" şarkısını seslendirdi.
Derici, Şubat 2016'da ilk stüdyo albümü Dantel'i GNL Entertainment etiketiyle piyasaya sürdü. Albümle aynı adı taşıyan çıkış şarkısı, Türkiye'de aralıksız dört hafta bir numarada kaldı.[8] Albümün ikinci klibi "Evlenmene Bak" şarkısına çekildi ve klipte Sinan Akçıl da oynadı. Ardından üçüncü klip "Dur Yavaş" ve dördüncü klip "Bana Hiçbir Şey Olmaz" şarkılarına geldi.
13 Eylül 2014'te radyocu Rıza Esendemir ile yaptığı evliliği 22 Mart 2016'da tek celselik bir boşanma davasıyla sonlandırdı.[9][10] 11 Temmuz - 21 Eylül 2016'da Rising Star Türkiye yarışmasının ikinci sezonunda jüri üyeliği yaptı.
2017'de Mustafa Ceceli'nin Zincirimi Kırdı Aşk albümünün çıkış şarkısı "Kıymetlim"de ve Yonca Evcimik'in "Kendine Gel" single'ında düet şarkıcısı olarak yer aldı.[11][12] Ayrıca kendisine ait "Tektaş" adlı bir single piyasaya sürdü. Aynı sene Bekâr Bekir isimli filmin müziği "Sevimli" seslendirdi.
2018 yılı Ağustos ayında Sabıka Kaydı başlıklı albümü piyasaya sürüldü. Albümün çıkış şarkısı "Ben Tek Siz Hepiniz" için klip çekildi.[13] 2019 Şubat ayında "Meftun" başlıklı teklinin ardından,[14] 31 Mayıs 2019'da da Mest Of başlıklı albüm yayımlandı.[15]
HAKKINDA KISACA
Doğum 21 Mart 1987 (36 yaşında)
İstanbul, Türkiye
İkamet Cihangir, Beyoğlu, İstanbul[1]
Vatandaşlık Türkiye
Eğitim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
İstanbul Bilgi Üniversitesi
Meslek Şarkıcı · albüm yapımcısı
Evlilik Rıza Esendemir
(e. 2014; b. 2016)
Resmî site i̇remderici.com
Müzikal kariyeri
Tarzlar Dans · pop
Çalgılar Piyano
Etkin yıllar 2012-günümüz
Müzik şirketi DMC · GNL · İD
İlişkili hareketler Monopop
Diskografi
Dantel (2016)
Sabıka Kaydı (2018)
Mest Of (2019)
Filmografi
Sinema
Bekâr Bekir (2017) - Kendisi
Televizyon
O Ses Türkiye (2011) - Kendisi (Yarışmacı)
İşte Benim Stilim (2016) - Kendisi
İrem Derici ile Eğlenmene Bak (2017) - Sunucu
Jet Sosyete (2018) - Kendisi[16]
Kalk Gidelim (2019) - Kendisi
Menajerimi Ara (2020/2021) - Kendisi
İbrahim Selim ile Bu Gece (2022) - Kendisi
Dipnotlar
Kaynak
Wikipedia
Grup - Periyodik Tablo - Elementler Cetveli Hakkinda
Periyodik tabloda dikey sütunlara grup denir. Aynı grupta olan elementlerin kimyasal özellikleri benzerdir. Yukarı doğru dikeyce çıktıkça özellik yoğunlaşır ve belirginleşir. Bir A grubuna ait elementin son katmanında kaç elektron varsa grup sıralaması da odur. Örneğin, berilyum (Be) atomunun son katmanında 2 elektron vardır ve bu atom 2A grubunun elementi olur.
Bir gruptaki elementlerde yukarıdan aşağıya doğru inildiğinde Atom yarıçapı artar, iyonlaşma enerjisi ve elektronegatiflik ise azalır.
Periyodik tabloda 8 tane A 10 tane de B grubu vardır. A grubu elementlerine baş grup elementleri de denir. Bazı grupların özel adları şöyledir.
1A grubu Alkali metal'ler denir. Hidrojen hariç hepsi metaldir.
2A grubu Toprak alkali metalleri denir. Hepsi metaldir.He=elementi 2 elektronla bitmesine rağmen 2A grubunda değil 8A grubuna aittir .(İstisnadır)
3A grubu Toprak metalleri (ya da Bor grubu) olarak adlandırılır.
4A Karbon grubu olarak adlandırılır.
5A Azot grubu (ya da nitrojen grubu) olarak adlandırılır.
6A Oksijen (ya da Kalkojen) grubu olarak adlandırılır.
7A grubu Halojenler olarak adlandırılır.
8A grubu Soygazlar bu grupta yer alır.
B grubu elementlerinin tamamı metaldir. B grubu elementlerine geçiş metalleri de denir. B grubunun 2 ilginç özelliği vardır. 2A grubu ile 3A grubu arasında yer alır.
1B'den başlamaz. 3B ile başlar. (3B nin değerlik elektron sayı 3 olduğundan) 2B ile biter. (2B den sonra 3A gelir).
8B grubu yan yana 3'lü element gruplarından oluşur. 8B grubunda dikey benzerlikler yatay benzerliklerden daha önemlidir.
Numaralandırma
Grupları numaralandırmanın üç yolu vardır. İlk kullanım Hindu-Arap Rakamları'nı kullanmak, diğer iki yöntem ise Roma rakamları'dır.
Avrupa ve Amerika'da kullanılan sisteme göre periyodik tablo grupları:
1. Grup (IA,IA): alkali metaller, hidrojen ya da lityum ailesi
2. Grup (IIA,IIA): toprak alkali metaller ya da berilyum ailesi
3. Grup (IIIA,IIIB): skandiyum ailesi
4. Grup (IVA,IVB): titanyum ailesi
5. Grup (VA,VB): vanadyum ailesi
6. Grup (VIA,VIB): krom ailesi
7. Grup (VIIA,VIIB): manganez ailesi
8. Grup (VIII): demir ailesi
9. Grup (VIII): kobalt ailesi
10. Grup (VIII): nikel ailesi
11. Grup (IB,IB): bakır ailesi
12. Grup (IIB,IIB): çinko ailesi
13. Grup (IIIB,IIIA): toprak metalleri ya da bor ailesi
14. Grup (IVB,IVA): karbon ailesi
15. Grup (VB,VA): pentels ya da azot ailesi
16.Grup (VIB,VIA): kalkojen ya da oksijen ailesi
17. Grup (VIIB,VIIA): halojen ya da flor ailesi
18. Grup (Grup 0): soygaz ya da helyum ailesi
Kaynak ve dipnotlar
Wikipedia
Periyodik tabloda dikey sütunlara grup denir. Aynı grupta olan elementlerin kimyasal özellikleri benzerdir. Yukarı doğru dikeyce çıktıkça özellik yoğunlaşır ve belirginleşir. Bir A grubuna ait elementin son katmanında kaç elektron varsa grup sıralaması da odur. Örneğin, berilyum (Be) atomunun son katmanında 2 elektron vardır ve bu atom 2A grubunun elementi olur.
Bir gruptaki elementlerde yukarıdan aşağıya doğru inildiğinde Atom yarıçapı artar, iyonlaşma enerjisi ve elektronegatiflik ise azalır.
Periyodik tabloda 8 tane A 10 tane de B grubu vardır. A grubu elementlerine baş grup elementleri de denir. Bazı grupların özel adları şöyledir.
1A grubu Alkali metal'ler denir. Hidrojen hariç hepsi metaldir.
2A grubu Toprak alkali metalleri denir. Hepsi metaldir.He=elementi 2 elektronla bitmesine rağmen 2A grubunda değil 8A grubuna aittir .(İstisnadır)
3A grubu Toprak metalleri (ya da Bor grubu) olarak adlandırılır.
4A Karbon grubu olarak adlandırılır.
5A Azot grubu (ya da nitrojen grubu) olarak adlandırılır.
6A Oksijen (ya da Kalkojen) grubu olarak adlandırılır.
7A grubu Halojenler olarak adlandırılır.
8A grubu Soygazlar bu grupta yer alır.
B grubu elementlerinin tamamı metaldir. B grubu elementlerine geçiş metalleri de denir. B grubunun 2 ilginç özelliği vardır. 2A grubu ile 3A grubu arasında yer alır.
1B'den başlamaz. 3B ile başlar. (3B nin değerlik elektron sayı 3 olduğundan) 2B ile biter. (2B den sonra 3A gelir).
8B grubu yan yana 3'lü element gruplarından oluşur. 8B grubunda dikey benzerlikler yatay benzerliklerden daha önemlidir.
Numaralandırma
Grupları numaralandırmanın üç yolu vardır. İlk kullanım Hindu-Arap Rakamları'nı kullanmak, diğer iki yöntem ise Roma rakamları'dır.
Avrupa ve Amerika'da kullanılan sisteme göre periyodik tablo grupları:
1. Grup (IA,IA): alkali metaller, hidrojen ya da lityum ailesi
2. Grup (IIA,IIA): toprak alkali metaller ya da berilyum ailesi
3. Grup (IIIA,IIIB): skandiyum ailesi
4. Grup (IVA,IVB): titanyum ailesi
5. Grup (VA,VB): vanadyum ailesi
6. Grup (VIA,VIB): krom ailesi
7. Grup (VIIA,VIIB): manganez ailesi
8. Grup (VIII): demir ailesi
9. Grup (VIII): kobalt ailesi
10. Grup (VIII): nikel ailesi
11. Grup (IB,IB): bakır ailesi
12. Grup (IIB,IIB): çinko ailesi
13. Grup (IIIB,IIIA): toprak metalleri ya da bor ailesi
14. Grup (IVB,IVA): karbon ailesi
15. Grup (VB,VA): pentels ya da azot ailesi
16.Grup (VIB,VIA): kalkojen ya da oksijen ailesi
17. Grup (VIIB,VIIA): halojen ya da flor ailesi
18. Grup (Grup 0): soygaz ya da helyum ailesi
Kaynak ve dipnotlar
Wikipedia
Hale Soygazi Kimdir? Biyografisi
Hale Soygazi, (d. 21 Eylül 1950, İstanbul), Türk oyuncu ve eski manken.
Hayatı
21 Eylül 1950 tarihinde İstanbul'da doğdu. Saint Benoit Fransız Lisesi'nde ortaokulu tamamladıktan sonra Erenköy Kız Lisesi'nden mezun oldu. Fransız filolojisi dalında başladığı lisans eğitimini yarıda bırakarak İsviçre'ye gitti. Orada mankenlik kursu gören sanatçı, Türkiye'ye dönüp manken ve fotomodel olarak çalıştı.
1972 yılında Saklambaç gazetesinin açtığı Türkiye Sinema Güzellik Yarışması'na katıldı ve birinci oldu. Daha sonra İtalya'da Avrupa Sinema Güzeli seçildi. Yurda dönünce on film çevirmek üzere bir anlaşma yaptı. İlk filmi olan Kara Murat: Fatih'ın Fedaisi'nin ardından, Bir Garip Yolcu, Mahkum, İtham Ediyorum, Bir Kız Böyle Düştü, Ölüme Koşanlar adlı filmleri ardı ardına çevirdi. Gittikçe daha geniş kitlelere ulaşan filmlerde oynayan sanatçı, Çocuğumu İstiyorum başlıklı 1973 tarihli yapımda başrolleri paylaştığı Ahmet Özhan'la 1976'da evlendi. Çiftin evliliği 1985 yılında boşanma ile sonuçlandı.
1978 yılında "Maden" filmindeki rolünden dolayı Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanmasının ardından sinemaya bir süre ara verdi. Bu dönemde birçok meslektaşının aksine şarkıcılık yapmadı.[2] 1984 yılında Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğini yaptığı Bir Yudum Sevgi'de başrol oynayarak döndü. Bu filmdeki performansı ile Antalya Film Festivali'inde ikinci kez en iyi kadın oyuncu ödülünü aldıktan sonra Atıf Yılmaz'ın yönettiği Kadının Adı Yok, Bekle Dedim Gölgeye filmlerinde ataerkilliğe baş kaldıran, eğitimli ve şehirli kadın karakterlerini canlandırdı.[3] 1997 yılında Barış Pirhasan'ın yönettiği Usta Beni Öldürsene adlı filmde rol adlı. Film, çeşitli festivallerden farklı dallarda 5 ödül aldı. Soygazi, 2004 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yaşam boyu onur ödülü ile ödüllendirildi. Aynı yıl Sil Baştan başlıklı dizide rol aldı.
Tiyatro sahnesine ilk defa 2000 yılında Küçük Prens adlı oyunla çıktı.[4] 2006'da Özel Bir Gün başlıklı oyunda rol aldı.
Yönetmen Barış Pirhasan ile uzun süreli bir ilişki yaşamış olan Soygazi, daha sonra Türkiye'nin önde gelen entelektüellerinden Murat Belge ile yaşadığı 10 yıl kadar süren birlikteliğin ardından Belge ile evlendi.
Hale Soygazi
Doğum 21 Eylül 1950 (72 yaşında)[1]
İstanbul, Türkiye
Milliyet Türk
Eğitim Saint Benoit Lisesi
Erenköy Kız Lisesi
Fransız Filolojisi (2. sınıf terk)
Meslek Oyuncu, manken
Etkin yıllar 1972-günümüz
Evlilik Ahmet Özhan
(e. 1976; b. 1985)
Murat Belge (e. 2006)
Filmografisi
Bir Garip Yolcu 1972 Fatma Şencan Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [4]
Kara Murat Fatih'in Fedaisi Angela/Zeynep Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [5]
İtham Ediyorum Selma Hakmen Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [6]
(:::) / Bir Kız Böyle Düştü Ayşe [7]
Mahkûm Zeynep [8]
Aşkımla Oynama 1973 Nevin Sever Seslendiren: Nevin Akkaya [9]
Aşk Mahkumu Selma Seslendiren: Nevin Akkaya [10]
Bataklık Bülbülü Zeynep Seslendiren: Nevin Akkaya [11]
Bir Demet Menekşe Nesrin Seslendiren: Nevin Akkaya [12]
Çocuğumu İstiyorum Selma Seslendiren: Nevin Akkaya [13]
Kabadayının Sonu Arzu Seslendiren: Gülen Kıpçak [14]
Oh Olsun Alev Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [15]
Öksüzler Selma [16]
Ölüme Koşanlar Zeynep Seslendiren: Gülen Kıpçak [17]
Sevilmek İstiyorum Hale Seslendiren: Tijen Par [18]
Şüphe Leyla Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [19]
Tatlım Alev [20]
Vurun Kahpeye Aliye Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [21]
Unutama Beni 1974 Arzu Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [22]
Mirasyediler Hale Seslendiren: Nevin Akkaya [23][24]
Ceza Alev Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [25]
Kanlı Deniz Meryem Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [26]
Gariban Gül Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [27]
Adamını Bul 1975 Filiz Seslendiren: Gülen Kıpçak [28]
Bak Yeşil Yeşil Neşe Seslendiren: Jeyan Mahfi Tözüm [29]
Gece Kuşu Zehra Zehra/Semra Seslendiren: Nevin Akkaya [30]
Küçük Bey Hülya Seslendiren: Nevin Akkaya [31]
Nereden Çıktı Bu Velet Hale Seslendiren: Füsun Kokucu [32]
Süt Kardeşler 1976 Bihter Seslendiren: Aliye Uzunatağan [33]
Kördüğüm 1977 Alev Seslendiren: Ayşin Atav [34]
Sevgili Dayım Serap Seslendiren: Tijen Par [35]
Maden 1978 Halkacı Kadın Bu filmdeki rolüyle 1978'de Altın Portakal En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştır.
Seslendiren: Ayşin Atav [36]
Dolap Beygiri 1982 Yapım ekibinde Çevre Düzeni sorumlusu olarak yer aldı [37]
Bir Yudum Sevgi 1984 Aygül Bu filmdeki rolüyle 1984'te Altın Portakal En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü kazanmıştır.
Seslendiren: Şermin Hürmeriç [38]
Bir Avuç Cennet 1985 Emine Seslendiren: Şermin Hürmeriç [39]
Kadının Adı Yok 1987 Işık [40]
Bekle Dedim Gölgeye 1990 Esra [41]
Küçük Balıklar Üzerine Bir Masal Feryal [42]
Cazibe Hanım'ın Gündüz Düşleri 1992 Cazibe [43]
Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey 1995 Nebile [44]
Usta Beni Öldürsene 1997 Nelix [45]
Geçerken Uğradım 2007 Kısa Film [46]
Nisvan-Tarihe Adını Yazdıran Kadınlar 2010 Cahide Sonku / ilk kadın yönetmen [47]
Televizyon dizileri
Cahide 1989 TRT-1 [50]
Bir Umut 1997 Show TV [51][52]
Sil Baştan 2004 Gülizar Kanal D [53][54]
Arka Sokaklar (3.sezon) 2008 [55]
Bu Kalp Seni Unutur mu? 2009 Show TV [56]
Kuzey Güney (1 ve 2 sezon) 2011-2012 Ebru Sinaner Kanal D [57]
Kaderimin Yazıldığı Gün (1 ve 2 sezon) 2014-2015 Star TV [58][59]
Verda 2019 Sevim Atv [60]
Hayatımın Şansı 2022 Müyesser Teksoy Fox TV [61]
Belgesel filmleri
Yeşilçam Denizi 2003 [62]
Ayın Yıldızı 2006 Kendisi [63]
Hayalimdeki Sahneler' 2020 Kendisi [64]
Tiyatro oyunları
Küçük Prens 2001 Antoine de Saint-Exupéry Tiyatro Diyez [65][66][67]
Özel Bir Gün 2003 Sophia Loren Ettore Scola [68][69]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Cennette Dört Irmak Vardır Birinden saf su akar, birinden saf süt akar,..
Peygamberimiz buyurdular
Cennette Dört Irmak Vardır Birinden saf su akar, birinden saf süt akar, birinden saf bal akar, birinden de sarhoş etmeyen şarap akar
Hadisi kayıp bunu sorular ile islamiyet sayfasında ayet olarak veriyor
"Takva sahiplerine vadedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir mağfiret vardır..." (Muhammed, 47/15)
yazıyor halbuki ırmak ile nehir aynı değildir debisi farklıdır ve kuran da ki hali ise nehir yaziyor bunlar için
Kuran'da
Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.
مَّثَلُ ٱلْجَنَّةِ ٱلَّتِى وُعِدَ ٱلْمُتَّقُونَ ۖ فِيهَآ أَنْهَٰرٌ مِّن مَّآءٍ غَيْرِ ءَاسِنٍ وَأَنْهَٰرٌ مِّن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُۥ وَأَنْهَٰرٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّٰرِبِينَ وَأَنْهَٰرٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى ۖ وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ ۖ كَمَنْ هُوَ خَٰلِدٌ فِى ٱلنَّارِ وَسُقُوا۟ مَآءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَآءَهُمْ
Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Muhammed Suresi 15
ve bu kurandan ayet değil hadis idi ve aslı ne nehir ne deniz idi ve dört Irmak idi
hepsi birbinine girmiş ve bozulmuş vaziyette gözüküyor benim internette, sizde de öylemi? bilen bulan varsa aslını yazıp bildirsin bize
Hz Muhammed mirac da bize getirilince mesela Avusturyada daki çiftcilerin yani bauer lerin olduğu her köy de yaklaşık bir tane mölkerei evi vardır ve soguk hava deposu olan süt toplanma tanki ve ev ve her sabah ve ikindi yada akşam yada günde bir defa aynen petrol taşıyan tanker gibi bir tanker ile temiz sütler köy köy gezilip bu tankere toplanır ve bu süt fabrikasına gider orada fabrikaya kalın oluk gibi akan hortumla boşaltılır ve ve orada tereyağ peynir yoğurt kaymak ve benzeri mamüller imal edilip paketlenip marketlere gönderilir ve muhammed bu tankeri görünce o günün insanı olarak oluk gibi akan bir tanker ve oluğundan süt akıyor görünce sizce ne kadar saşırır ve bunu nasıl tarif edebilir belkide işte ona süt akan enhar yani nehir yada belkide ona keveser dedi kabe kavseyndeki "kavse" kelimesi yay gibi bükülebilen tanker hortumunu kastetti belkide yani..
Kavis
~ Ar ḳaws قوس [#ḳws msd.] yay, kavis < Ar ḳāsa قاس büktü, yay haline getirdi
Kelime Kökeni
Arapça ḳws kökünden gelen ḳaws قوس "yay, kavis" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ḳāsa قاس "büktü, yay haline getirdi" fiilinin masdarıdır.
##################
Bir Elektrik hattı tartışması bir forumdan alıntı
#########################
Priz ve anahtarlar kaç mm kablo
prizlerde 2,5 mm. kablo kullanmak daha doğru.
ayrıca 2*1,5 mm2 kablo kullanırsan toprak hattın yok demektir aydınlatmada.
aydınlatma sortılerı 2x1.5 olmalıdır
aydınlatma linyelerı 2x2.5 olmalıdır.
aydınlatma ve priz linye hatlarında 2,5mm2 kablo kullanılır mesafeyle ilgili sorun olmadığını öngördüm
aydınlatma sorti hattında 1,5mm2 kablo kullanılır prizlerde 2,5mm2 kablo kullanırsan iyi olur yada 1,5mm2 kablo kullanabilirisin
toprak hattını ortakmı yapacaksın neden 2x kablo kullanıyorsun
aydınlatmada topraklama yapılmaz ondan 2x2.5 yada 2x1.5 kullanılır
aydınlatmada yapılmaz diye bir şey yok. sadece Türkiyede yok. Kıbrısda bile bırakın aydınlatmayı. sıva altına yerleştirilen metal anahtar kasasının bile ayrı topraklanması gerekiyor. eğer toprak yoksa KIB-TEK enerji müsadesi vermiyor.
bencede topraklama elektrik için en önemli olmazsa olmaz
aydınlatmada topraklama şu an için ülkemizde kullanılmıyor
ayrıca bazı avizelerde yurt dışında ithal gelenlerde topraklama kablosu olduğunu göreceksiniz (çin malı bile olsa)
arkadaşların dediği gibi 2,5mm2 priz linyelerinde 1,5mm2 aydınlatma sortilerinde kullanılır aydınlatma linyelerinde ise mesafe ve akım kontrolüne göre aydınlatma linyesi 2.5mm2 kullanılabilir
vesaire......
###################
yani elktrik hattının uzunluğu ve birde elektrik hattın da kullanılcak alet erdavatın YADA MOTORLARIN GÜCÜNE GÖRE DÖŞENEN KABLONUN MiLiMETRE KARE BAZINDA ÇAPINA VERiLEN iSiMDiR YANi "MiLiMETRE KARE" BiR ALAN BiRiMiDiR YANi BiR DAiRENiN ALANI NI HESAP EDERKEN
##############
Dairenin Alanı Nasıl Bulunur?
Daire, çemberin arasındaki alan anlamına gelmektedir. Çemberi tam ortadan bölündüğünde alan hesaplamalarına yarıçap olarak hesaplanmaktadır. Dairenin alanını bulmak için öncelikle yarıçap hesaplamaları yani yarım daire alanının bulunması gerekmektedir. Formüle edilirse Dairenin çevresi r dairenin yarı çapı, π, yaklaşık 3,14 olan pi sayısı ile ifade edilmektedir. Pi sayısı sabittir. 3,14
olarak kullanılmaktadır. Tüm dairenin alanını bulmak için A=π.r2 alan formülü kullanılır. Dairenin bir parçası çeyrek veya yarım olarak istenirse tüm dairenin alanı 2'ye bölünerek yarı çap veya 4'e bölünerek bulunabilir. Bir daire diliminin alanı, bir merkez açıya karşılık gelecek şekilde A=π.r2.α/360 formülü ile hesaplanmaktadır. 360 dairenin yuvarlak olması sebebiyle dış ölçüleri olarak ifade edilmektedir. Yarıçap ise 2 ye bölünmesi ile bulunmaktadır.
#################
ve bir kablonun 1,5mm² olması demek kablonun kalınlık olarak dairesel kalınlığı demektir uzunluğundan bahsedilmez burada aynen buna benzer olarak
bir akarsuyun "debisi" vardır ve
###############
Suyun Debisi Ne Anlama Gelir?
Debi, akarsu akımı manasına gelir. Akarsu yatağının herhangi bir bölümünden bir saniye içerisinde geçen su miktarını ifade eder. Debi, Metre/saniye olarak ölçülür. Türkiye içerisinde debisi bir başka ifade ile akımı en yüksek olan nehir Fırat'tır.
Debi Neye Bağlıdır?
Debiyi etkileyen önemli unsurlar şu şekilde sıralanabilir:
Yağış miktarı
Yağış biçimi
Eğim
Sıcaklık
Arazi yapısı
Beşeri faktörler
#################
bunlardan debisi genişlik ve derinlik olarak en küçük olan pınar ondan büyük dere ve çay ve bunların debisi en fazla dizlerine kadar olur ve ondan büyük olan ırmak onlarda da belki beline kadar derinlik olur yada boynuna kadar derin olur ve geniş olur ve nehir ise derinliği genişliğine göre bir insan boyunu yutan sulara verilen ve geniş akan sulara verilen isimdir yani elketrik kabloları olan 1,5mm² ile yine 2.5mm² YADA ANA HAT KABOLUSU MESELA 22 mm² ve trafao hatları daha büyük olabilir mesela direklerden direkelere giden kalın kabloların hacmi gibi işte nehir ve akarsularda çaplarına göre kalınlıklarına göre isimleri farklıdır fakat avrupa dillerinde buna hep river yada fluss denilmiş halbuki hepsi bizim türkcede ayrı isim ve debisi ve akışı farklıdır o yüzden burdaki IRMAK
أُو۟لَٰٓئِكَ جَزَآؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَا ۚ وَنِعْمَ أَجْرُ ٱلْعَٰمِلِينَ
Ulâike cezâuhum magfiretun min rabbihim ve cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, ve ni’me ecrul âmilîn
İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!
Âli İmrân Suresi 136
burda bahsedilen şehrin su hattı evimizde ki musluğa kadar gelen suyumuz ayaklarımızın altından yada şehrin yollarında ki asfaltın altından akan borular ile döşenmiş su hattı öyle olunca altlarından akan ırmak meselesı budur belkide değil mi yani?
BU KONUDAKi BULDUĞUM RiVAYETLERDEN BiRiSi
Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Cennette Gördükleri
Âlemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimiz Sallallahü Aleyhisselâm, İsrafil aleyhisselam ile birlikte Cebrail aleyhisselamın yanına geldiler. Allah Celle Celâlüh’ün emrini yerine getirmek için Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimiz Aleyhisselâm’ı Cennet'e götürdü.
Melekler, ellerinde nur dolu tabaklarla bekliyorlardı. Cebrail aleyhisselam;
“– Ya Resulallah! Bunlar, Âdem aleyhisselamdan seksen bin yıl önce yaratıldı. Bu makamda, tabaktakileri sana ve ümmetine saçmak için sabırsızlanırlar. Kıyamet günü Hazretin ve ümmetin, Allah’ü Teâlâ’nın emriyle Cennet'in eşiğine ayak basınca, bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize saçacaklardır" dedi.
Cennet'te vazifeli olan Rıdvan ismindeki melek, onları karşıladı. Peygamber efendimize müjdeler verdi ve; "Hak teâlâ, ikisini senin ümmetine, birini de diğer ümmetlere vermek için Cennet'i üç kısım etti" dedi ve Cennet'in her tarafını gezdirdi.
Habib-i Ekrem Sallallahü Aleyhi Vesellem efendimiz buyurdular ki:
“– Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş'ın yukarısında akar. Bir yerden su, süt ve bal çıkar. Asla birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı zebercedden idi. İçindeki taşlar cevahir, balçığı anber, otları za'feran idi. Etrafına gümüş bardaklar koymuşlar, sayıları gökteki yıldızlardan ziyade idi. Çevresinde kuşlar olup, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese ve o ırmaktan içse, Hak teâlânın rızasına mazhar olur.
Cebrail Aleyhisselâm'a:
“– Bu ırmak nedir?" diye sordum. "Kevser'dir. Hak teâlâ, onu sana vermiştir. Sekiz Cennette olan bostanlara bu Kevserden akar" dedi.
Irmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakuttan idi. O çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi. Derlerdi ki:
“– Biz sevinçli ve neş'eliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz gençleriz, hiç yaşlanmayız. Biz iyi huyluyuz, hiç kızmayız. Biz hep böyleyiz, hiç ölmeyiz."
Saadet köşklerine ve ağaçlarına erişip, onların nağme ve sedaları her yeri kaplar. Öyle hoş sesleri vardı ki, o nağmeler dünyaya gelseydi, ölüm ve mihnet dünyada olmazdı.
Cebrail Aleyhisselâm "Bunların yüzlerini görmek ister misin?" dedi. "İsterim" dedim.
Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel suretler gördüm ki, eğer bütün ömrümce onların güzelliğini anlatsam, bitiremem. Yüzleri sütten beyaz, yanakları yakuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten yumuşak ve ay gibi ışıklı, kokuları miskten daha güzeldi.
Saçları gayet siyah, kimi örülmüş, kimi toplanmış, kimi salıverilmiş, otursa, etrafında çadır gibi olur, kalksa, ayağına kadar uzanırdı. Her birinin önünde bir hizmetçi dururdu.
Peygamber efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurdu ki:
“– Sekiz Cennet'in bağ ve bostanını ve türlü nimetlerini gördüm. Cehennem'i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi."
Cebrail Aleyhisselâm elimi tutup, Cehennem'in en büyük meleği Malik Aleyhisselâm'a götürdü:
“– Ey Malik! Muhammed aleyhisselam, asilerin Cehennem'deki yerlerini görmek ister O'na Cehennem'i göster" dedi.
Malik Aleyhisselâm, Cehennem'in tabakalarını açtı. Yedi tabakanın hepsini gördüm.
Efendimiz, Cehennemdekilerin halini görünce çok üzüldü. Merhametinden çok ağladı. Bütün melekler de ağlaştılar.
“– O söyledi ise doğrudur!"
Âlemlerin efendisi Cehennemdekilerin halini görünce ağlamaya başladı. AllahCelle Celâlühü’ü teâlâya yalvardı. Ümmetinin zayıflığını ve böyle azaba takat getiremeyeceklerini söyleyerek, o kadar çok ağladı ki, Cebrail aleyhisselam ve cümle melekler de beraber ağlaştılar.
AllahCelle Celâlühü’ü teâlâdan hitap geldi ki:
“– Ey Habibim! Senin hürmetin ve kıymetin benim katımda büyüktür, duan kabul olunmuştur. Hatırını hoş tut. Seni, muradına eriştiririm. Sana öyle bir makam veririm ki, pek çok sayıda asileri, senin şefaatin ile bağışlarım. Ta ki, sen yeter diyene kadar."
Peygamber efendimiz gördüklerini anlatmaya devam ederek buyurdu ki:
“– Daha sonra, Semavattan geçip, Musa'nın Aleyhisselam bulunduğu makama geldim.
Bana; "Hak teâlâ, sana ve ümmetine ne farz eyledi" dedi. Ben de; "Her gün ve gece için elli vakit namaz kılınmasını bana farz kıldı" dedim. "Rabbine dön, biraz hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz", dedi.
Bunun üzerine, Rabbime döndüm ve dedim ki: "Ya Rabbi! Ümmetimden bu emri biraz hafif eyle." Bunun üzerine elli vakitten sadece beş vakit indirdi.
Musa Aleyhisselam'a döndüm ve beş vakit indirdi dedim.
Dedi ki: "Rabbine dön! Biraz daha hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından da kalkamaz." Böylece Musa Aleyhisselam ile Rabbimin arasında gidip geldim ve nihayet AllahCelle Celâlühü’ü teâlâ şöyle buyurdu:
"Bu namazı beş vakte indirdim. Her namaz için on sevab vardır. Bu bakımdan sonunda yine elli namaz olur. Zira her kim bir sevabı kastedip de yapamazsa, onun için bir sevab yazılır. Fakat yaparsa, bire karşılık tam on sevab yazılır. Fakat bir günaha kasdedip de yapmazsa, hiç bir şey yazılmaz. Yaparsa, ancak o bir günah olarak kayda geçer."
Allah Celle Celâlühü’ü teâlâ böylece, sevgili Peygamberimizin çektiği sıkıntılarla yaralanan mübarek kalbini, teselli eyledi. Hiç bir mahlukuna vermediği, kimsenin bilemiyeceği, anlayamıyacağı nimetleri, O'na ihsan eyledi.
Âlemlerin efendisi, sonra bir anda Kudüs'e ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hani'nin evine geldiler. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi.
Dışarda dolaşan Ümm-i Hani uyuklamış, bir şeyden haberi olmamıştı. Peygamber efendimiz, Kudüs'ten Mekke'ye gelirken, Kureyş'in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kabe yanına gidip Miracını anlattı.
Kafirler, alay ettiler. Müslüman olmaya niyetli olanlar da tereddüde düştüler. Müşriklerden bazıları sevinerek, Ebu Bekir'in evine geldiler. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu gayet iyi biliyorlardı.
Kapıya çıkınca;
“– Ey Ebu Bekir! İyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer? diye sordular. Hazret-i Ebu Bekir;
“– İyi biliyorum. Bir aydan fazla sürer, dedi.
Bu söze sevinen kafir güruhu;
“– Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülüp, alay ederek ve hazret- i Ebu Bekir'in de kendileri gibi düşüneceğini umarak;
“– Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı, dediler. Hazret-i Ebu Bekir'e sevgi, saygı gösterip bel bağladılar.
Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü Anh, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince;
“– Eğer O söyledi ise doğrudur. Bir anda gidip geldiğine ben de inandım, deyip içeri girdi.
“– Canım feda olsun!"
Resulullahın Miraca çıktığını öğrenen, hazret-i Ebu Bekir, hemen Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle;
“– Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdiği ve mübarek yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdiği için AllahCelle Celâlühü’ü teâlâya sonsuz şükürler ederim. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun!" dedi.
Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü Anh'ın sözleri kafirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imanı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet geldi. Resulullah efendimiz o gün, Ebu Bekir'e "Sıddik" dedi. Bu adı almakla, derecesi bir kat daha yükseldi.
Bu hale çok kızan kafirler, mü'minlerin kuvvetli imanına, Peygamberimizin her sözüne hemen inanmalarına, O'nun çevresinde pervane gibi dönmelerinle dayanamadılar. Resulullah efendimizi mahcup ve mağlub etmek için, imtihan etmeğe Mescid-i Aksa hakkında sorular sormaya başladılar.
Resulullah efendimiz hepsine birer birer cevap verdiler. Efendimiz cevap verirken, hazret-i Ebu Bekir; "Öyledir ya Resulallah" derdi. Halbuki, Resulullah efendimiz edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyurdu ki:
“– Mescid-i Aksa'da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O anda, hazret-i Cebrail Mescid-i Aksa'yı gözümün önüne getirdi. Pencerelerini görüp sayıyor ve sorularına, hemen cevap veriyordum."
Resulullah efendimiz, yolda develi yolcular gördüğünü söyledi.
“– İnşaallah Çarşamba günü gelirler" buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke'ye ulaştı. Kervandakilere sorduklarında fırtına eser gibi olduğunu ve bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hal, mü'minlerin imanını kuvvetlendirdi. Kafirlerin düşmanlığı da gittikçe arttı.
Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27'sinde Cuma gecesi vuku bulan bu mucizeye Mirac denir. Resulullah, miraca, ruh ve bedeni ile uyanık bir halde çıktı. Mirac gecesinde O'na nice ilahi hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Ayrıca Bekara suresinin son iki ayet-i kerimesi ihsan edildi. Mirac; Kur'an-i kerimde, İsra ve Necm suresi ile bazı hadis-i şeriflerde bildirilmektedir.
Sevgili Peygamberimiz Miracdan sonra dört büyük halifesine Cennet'i anlatırken buyurdular ki:
“– Ya Eba Bekir! Senin köşkünü gördüm. Kızıl altından idi. Senin için hazırlanan nimetleri müşahede ettim.”
“– Ya Ömer! Senin köşkünü gördüm. Yakuttan idi. Fakat içeri girmedim. Senin gayretini düşündüm.”
“– Ya Osman! Seni her gökte gördüm. Cennet'te köşkünü görüp seni düşündüm.”
“– Ya Ali! Senin suretini dördüncü semada gördüm. Cebrail'e sual ettim. Dedi ki: "Ya Resulallah! Melekler hazret-i Ali'yi görmeden duramazlar. Hak teâlâ, onun suretinde bir melek yarattı. Dördüncü gökte durur, melekler onu ziyaret eder, bereketlenirler."
Mirac gecesinin sabahında Cebrail aleyhisselam gelerek Resulullah efendimize beş vakit namazı, vakitlerinde imam olarak kıldırdı.
Mirac hadisesinin Kudüs'e kadar olan kısmı ayet-i kerime ile sabit olduğundan buna inanmayan dinden çıkar. Hadis-i şeriflerle bildirilen göklere yükselmesi kısma inanmayan bid'at ehli yani sapık,bozuk itikatlı olur.
CENNET iLE iLGiLi AYET VE RiVAYETLER DE BUNLAR
(Sûre-i Secde, Âyet 19)
Meâl'i: "Evet... O kimseler ki, iman ettiler ve sâlih amellerde bulundular. Artık onlar için yapmış oldukları amelleri mukabilinde konak olmak üzere me'vâ cennetleri vardır."
(Sûre-i Necm, Âyet 13-15)
Meâl'i: "Yemin olsun ki onu, sidretü'l-müntehâ'nın yanında önceden bir defa daha görmüştü.
Cennet'ül-Me'vâ da onun yanındadır."
(Sûre-i Saffat, Âyet 40-48)
Meâl'i: (Bu azaptan) Ancak Allah'ın halis kulları istisna edecek. Onlar için bilinen bir rızık ve türlü meyveler vardır.
Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendilerine ikram edilir.
Kendilerine kaynaktan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
Berraktır, içenlere lezzet verir (bir içkidir).
O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar.
Yanlarında güzel bakışlarını yalnız kendilerine tahsis etmiş, iri gözlü eşler (huriler) vardır.
(Sûre-i Sad, Âyet 50-52)
Meâl'i: "Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak
Orada (koltuklara) yaslanıcılardır. Orada bir çok meyveler ve içilecek şeyler isteyeceklerdir.
Ve onların yanlarında gözlerini (kocalarına) dikmiş, yaşları müsavi (dilber) ler vardır."
(Sûre-i Taha, Âyet 76)
Meâl'i: "İçinde ebedi kalacakları zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte tertemiz arınanların mükâfatı budur."
(Sûre-i Mü'min, Âyet null8)
Meâl'i:"Rabb'imiz! Onları da onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine va'dettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz aziz ve hakim olan sensin!"
(Sûre-i Saf, Âyet 12)
Meâl'i: "İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden (altından) ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur."
(Sûre-i Tevbe, Âyet 72)
Meâl'i: "Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler (konaklar, saraylar, köşkler) va'detti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur."
(Sûre-i Nahl, Âyet 31-32)
Meâl'i: "(O yurt) onların girecekleri, (altlarından) zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada kendilerine diledikleri her şey verilir. İşte Allah takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır.
(Onlar) meleklerin "Selâm sizin üzerinize olsun yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek iyilikle canlarını aldıkları kimselerdir."
(Sûre-i Fâtır, Âyet 33-35)
Meâl'i: "(Onların mükâfatı) içine girecekleri Adn cennetleridir. Zira orada altın bilezikler takarlar ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.
(Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı (kaygıyı) gideren Allah'a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan çok ni'met verenlerdir.
O (Rabb) ki lûtfuyla bizi gerçek ikâmet evine (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç gelecektir."
(Sûre-i Kehf, Âyet 31)
Meâl'i: "İşte onlara içinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler. İnce ve kalın dîbadan yeşil elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri."
(Sûre-i Beyyine, Âyet null8)
Meâl'i: "Onların Rabbileri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah (cc) dan hoşnut olmuşlar. Bu söylenenler hep Rabb'inden korkan, ona saygı gösterenler içindir."
(Sûre-i Rad, Âyet 23-24)
Meâl'i: "(O sonuç) Adn cennetleridir. Oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber girecekler, melekler de hep kapıdan onların yanına varacaklar.
(Melekler), sabrettiğinize karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir, derler."
(Sûre-i Mü'minun, Âyet 11)
Meâl'i: "(Evet) firdevs'e varis olan bu kimseler orada ebedî kalırlar."
(Sûre-i Sâffat, Âyet 58)
Meâl'i: "O cennetteki zat diyecektir ki (değil mi biz) artık ölüler olmayacağız."
(Sûre-i Vakıa, Âyet 18-21)
Meâl'i: "Çeşmelerden akan şuruplar ile dolu destiler ile ve ibrikler ile ve bardaklar ile,
Onlardan baş ağrısına uğramazlar ve akıllarını da gidermiş olmazlar.
Ve, o hizmetçiler ehli cennet'in (ihtiyar) ettikleri meyveler ile (dolaşırlar).
Ve iştihada bulundukları kuş eti ile (dolaşır) lar (kendilerinin iştahları çekeceği kuş etleri ile dolaşırlar)"
(Sûre-i Taha, Âyet 74)
Meâl'i: "Şüphe yok ki, her kim Rabbine münkir olarak gelirse elbetteki, Onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ve ne de dirilir.
Cehennemde yananlar ölü ile diri arasında Allah'ın didarını cennette görenler sarhoş ile ayık arasında olurlar."
(Sûre-i Rad, Âyet 35)
Meâl'i: "Takvâ sahiplerine va'dolunan cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden (altlarından) ırmaklar akar yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir."
(Sûre-i İnsan, Âyet 5-6)
Meâl'i: "İyiler ise, kâfur atılmış bir kadehten (cennet şarabını) içerler.
(Bu) Allah'ın has kullarının içtikleri ve istedikleri yere akıttıkları bir pınardır."
(Sûre-i İnsan, Âyet 12-18)
Meâl'i: "Ve onları sabrettikleri için cennetle ve ipekli libasla mükâfatlandırdı.
Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Orada ne bir güneş ve ne de bir şiddetli soğuk görürler.
Ve onların üzerlerine (O cennetin) gölgeleri yakındır. Meyveleri de kemal'i itaatle müsehhar bulunmuştur. (yemekleri, kolaylıkla olur.)
Ve onların üzerlerine gümüşten kaplar ile ve billûrdan küpler ile dolaşılır.
Gümüşten billûrlardır. Onları muayyen miktarlarda takdir etmişlerdir.
Ve orada bir kadehde içirilirler ki; ona katılmış olan, zencebil'dir.
Orada bir çeşmeden ki: Ona selsebil denilir."
(Sûre-i Hicr, Âyet 45-48)
Meâl'i: "Allah'ın azabından korkup rahmetine sığınan müttekiler, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.
Oraya emniyet ve selâmetle girin! denilir. (Onlara)
Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık. Onlar artık köşkler üzerinde, karşı karşıya oturan kardeşler olup (sohbet ederler).
Onlara, orada hiç bir yorgunluk dokunmayacak ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır."
(Sûre-i Nebe, Âyet 35-37)
Meâl'i: "Rabbinden bir mükâfat bir hediye, bir hesap görme olarak orada (cennette) onlar ne boş bir lakırdı ne de birbirlerine karşı yalan işitirler. O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi'dir. O Râhmân'dır. O gün insanlar, ona karşı konuşmaya yetkili değillerdir. (Buna güçleri de yetmez)"
(Sûre-i Mutaffifin, Âyet 25-30)
Meâl'i: "Kendilerine damgalı, hâlis bir içki sunulur. Onun sonu misk'ü anberdir. İşte onda ancak yarışanlar yarışsınlar.
Karışımı tesnimdendir. (Yani o şaraba tesnimden karıştırılmıştır).
Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynaktır o tesnim.
Dünyada mücrimler, iman edenlere gülenlerdir. Mü'minlere uğradıklarında kaş göz hareketiyle alay edenlerdi."
Onun için kaşla gözle işaretle konuşmak, iyi değil. Peygamberimiz (sav)'in gözüne Hz. Ömer baktı, bana işaret edecek mi? Peygamberimiz (sav) işaret etmedi. Sonunda Peygamberimiz(sav)'e sen bana niçin işaret etmedin, dedi. Peygamberimiz (sav) kaşla gözle işaretle konuşan hiç bir Peygamber gelmemişti, buyurmuştur. Kitabımızda açıklanmıştır.
(Sûre-i Muhammed, Âyet 15)
Meâl'i: "Müttakilere va'dolunan cennetin durumu şöyledir:
İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmakları ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvaların her çeşidi onlarındır. Bunlardan da öte Rabb'lerinden bir bağışlama vardır. Bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu hiç?"
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4331)
Manâ'sı: "Muâz bin Cebel (ra)'den rivâyet edildiğine göre kendisi:
– Ben, Resûlullah (sav)'i, şöyle buyururken işittim, demiştir.
Muhakkak cennet yüz derecedir. Onlardan her bir derece(nin yüksekliği) gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Şüphesiz o derecelerin en yücesi Firdevs'tir, en faziletlisi de Firdevs'tir. Arş, muhakkak Firdevs'in üstündedir. Cennetin ırmakları da Firdevs'ten çıkıp akar. Bu itibarla siz Allah'tan (cennet) dilemek istediğiniz zaman ondan Firdevs'i isteyiniz."
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret" sayfa 307, Hadîs No: 501)
"Allahu Teâlâ:
– Allah'a karşı gelmekten sakınanlara vaad edilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her çeşit meyve ve Rabblerinden mağfiret vardır (Sûre-i Muhammed, Âyet 15.)" buyurmuştur.
Bu ırmakların, su ark ve çukurlarında değil de, Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle intizamlı şekilde, akmakta olduğu rivâyet edilmiştir.
Hadîs-i Şerifte Resûlullah (sav) Efendimiz:
"Cennet ırmakları, misk dağlarının yahut da misk tepelerinin altından çıkar", buyurmuştur.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4323)
Manâ'sı: "El-Hâris bin Ukayş (ra)'den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Şüphesiz benim ümmetimden (şefaatı makbul) öyle kimseler vardır ki, onların şefaatıyla Mudar (kabilesin) den daha çok kişiler cennete girer. Şüphesiz benim (davet) ümmetimden öyle kimseler de bulunur ki, ateş (te yanmak) için cehennemin bir köşesini teşkil edecek kadar iri yapılı olur."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4328)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Allah (cc):
– Ben sâlih (yani ibadete düşkün yasak şeylerden çekingen, ahlâken faziletli mü'min) kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın
işitmediği ve hiç bir insanın kalbinden geçmeyen bir takım nimetler hazırladım, buyurur. Ebû Hüreyre'de demiştir ki:
– Ve (bu nimetler) Allah'ın size Kur'an'da bildirdiği nimetlerden başkadır. İsterseniz "İşledikleri ibadetlere mükâfat olarak mü'minler için Allah katında saklanmış gözler aydınlığı nimetleri hiç kimse bilemez." (Secde: 17)'yi okuyunuz.
Râvi demiştir ki: Ebû Hüreyre bu âyeti "Gözler aydınlıkları" diye okurdu." (Buhari, Tirmizi, Müslim, Ahmed bin Hanbel rivâyet etmiştir.)
(Sünen-i Tirmizi, Cild: 4, Hadîs No: 2676)
Manâ'sı: "Süheyb (ra)'den rivâyet edilmiştir. Resûlullah (sav):
Amelini güzel yapanlar için güzel mükâfat ve dahası vardır. (Yunus: 26) âyet-i kerimesi hakkında şöyle buyurdu:
– Cennet ehli cennete girdikleri bir münadi (tellal) sizin için Allah katında bir vaad vardır! diye çağıracak. Onlar da:
– Bizim yüzlerimizi ak etmedi mi? Bizi ateşten kurtarmadı mı? Bizi cennete girdirmedi mi? diyecekler. Melekler "evet" diye cevap verecekler.
Bunu müteakip perde açılacaktır.
Resûl-ü Ekrem (sav) buyurdu ki:
Allah'a yemin ederim ki, o (onlara) (cennet ehline) kendisini görmekten daha sevgili bir şey vermemiştir."
Allahu Teâlâ'nın cemalini görürler.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4329)
Manâ'sı: "Ebû Said-i Hüdri (ra)'den rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
Şüphesiz cennetteki bir karış(lık saha) yer (küresin)den ve üzerinde bulunan şeylerden (yani dünya ve içindeki bütün nimetlerden) hayırlıdır."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4330)
Manâ'sı: "Sehl bin Sa'd (es-Sâidi) (ra) den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir.
Cennette bir kamçının (azıcık) yeri (bile) dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden hayırlıdır." (Buhair ve Tirmizi rivâyet etmiştir.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4332)
Manâ'sı: "Üsame bin Zeyd (ra) den rivâyet edildiğine göre: Resûlullah (sav) bir gün sahabilerine şöyle buyurdu, demiştir.
(İçinizde) cennet için çabalayıp gayret edecek kimse yok mu? Şüphesiz, cennete denk hiç bir şey yoktur. Kâ'be'nin rabbine yemin ederim ki, cennet, güzel sağlam ve yüksek saraylarda, yüz parlaklığı ve mutluluk (refah) içinde sonsuza dek devamlı kalınacak, parlayan nur (rüzgâr esintisiyle) sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşillik, sağlam köşk, akan nehir, olgunlaşmış bol meyve (huyu) beğenilen ve (şeklen) güzel hanım ve çok giysiden ibarettir. Sahâbiler:
– Cennet için çabalayıp gayret edenler bizleriz ya Resûlullah, dediler. O:
– İnşallah, deyiniz buyurdu. Sonra cihad etmeyi anlatarak (sahabileri) ona teşvik etti."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4333)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir.
Cennete giren ilk zümre ayın on dördüncü gecesindeki suretinde (parlak) tır. Onların ardından girenler de gökteki en şiddetli ışık saçan yıldız parlaklığındadır. Küçük abdest yapmazlar, büyük abdest yapmazlar, sümkürmezler ve tükürmezler. Tarakları altındır. Terleri de misk (gibi) dir ve (buhurdanlıklarındaki) buhurları od ağacıdır. Zevceleri (yani) hanımları büyük gözle hurilerdir. Huyları bir adamın huyu üzerinde (yani huyları aynı) dır. Onlar, babaları Adem (as)'ın suretinde (boyları da) altmış arşındır.
(Cennet ebedidir. Bilâl Babam bunu şöyle anlattı:
– Okyanus denizinin üzerine hiç su gelmese hiç bir şekilde de zayi olmasa güneş çekmese hiç bir milim azalmasa artmasa da öyle beklese her yetmiş bin senede bir damla su bu dünyada okyanustan alıp, başka dünyaya atsa bu su biter mi? Cevap:
– Bu su biter. Bu su nihayet bitmeye mahkumdur. Çünkü denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa denizden mürekkep bitinceye kadar, yazılsa Rabbının kelamı bitmez (Sûre-i Lokman, Âyet 27.) ama her yetmiş bin senede bir damla su okyanustan başka bir dünyaya atılsa onun senesini biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bilir. Bu sürenin ne kadar olacağını biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bilir. En son okyanus denizinin de sonu gelir, biter. Ama cennet ebedidir. Cennetin sonu gelir mi? dersen hiç gelmez. Gelir dersen ebediliğini inkâr etmiş olursun. Ebedi demek hiç sonu yok, sonu gelmez demektir.
Cennette yeme, içme var, tuvalete gitme yok.)
"Ebû Bekir bin Ebî şeybe bize ibn-i Fudayl'ın Umâre'den rivâyet ettiği (şu) hadisin mislini... senediyle de yine Ebû Hüreyre'den merfû olarak rivâyet etmiştir."
[Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1342; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2660; Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 14 (2834), 18 (2835); Ramöuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerif, No: 979, 6270.]
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4335)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
Muhakkak cennette öyle bir ağaç vardır ki, süvari kimse onun gölgesinde yüz yıl yürür onun (dallarının kapladığı sahayı) bitiremez. (Ebû Hüreyre demiştir ki:)
– Ve dilerseniz ve cennet halkı uzanmış bir gölgededir. (Sûre-i Vakıa, Âyet 30'u okuyunuz)".
(Sûre-i Vakıa, Âyet 30)
Meâl'i: "Yayılmış gölgeler". [Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1346; Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 6 (2826), 8 (2828); Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2644, 2645; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 619, sayfa 342.]
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4336)
Manâ'sı: "Saîd bin el-Müseyyeb (ra)'den rivâyet edildiğine göre:
Kendisi (bir gün) Ebû Hüreyre (ra)'a rastlamış ve Ebû Hüreyre (ra) kendisine:
Beni ve seni cennet çarşısında bir araya getirmesini Allah'tan isterim, demiş. (Bunun üzerine) Said:
– Cennette çarşı var mı? diye sormuş. Ebû Hüreyre (ra) Resûlullah (sav) bana şu haberi verdi, demiştir:
– Cennet halkı cennete girdikleri zaman (iyi) amellerinin çokluk derecesine göre makamlarına yerleşirler. Sonra dünya günlerinden Cuma günü kadar bir süre için onlara izin verilerek Allah (cc)'yi ziyaret ederler. Allah (cc) onlar için Arş'ını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede onlara görünür. Cennet halkı için nurdan koltuklar, inciden koltuklar, yakuttan koltuklar, zeberced (cevherin) den koltuklar, altından koltuklar ve gümüşten koltuklar konulur. Cennet halkının (makamca) en aşağı olanı (onların içinde denî -âdi- kimse yoktur) da misk ve kâfur yığınları (yani tepecikleri) üstünde otururlar. Bunlar koltuklarda oturanların yerlerinin kendilerinin oturdukları yerlerden üstün olduğunu sanmazlar (ki üzülmesinler).
Ebû Hüreyre demişti ki, Ben:
– Yâ Resûlullah! Biz (cennette) Rabbimizi görecek miyiz? dedim. O:
– Evet (göreceksiniz) siz güneşi görmek ve (gök) ayı on dördüncü gecesinde (yani dolunay halinde iken) görmek husûsunda şüpheye düşer misiniz? diye sordu. Biz:
– Hayır (şüpheye düşmeyiz, alenen görürüz) dedik. O:
– İşte böylece Rabbiniz (cc)'i (cennette) görmek hususunda şüpheye düşmeyeceksiniz. (yani O'nun zatını açıkça görmek şerefine kavuşacaksınız) ve o mecliste bulunan herkesle Allah (cc) (ayrı ayrı) konuşacaktır. Hatta Allah sizden bir adama:
– Yâ filân! Şöyle şöyle yaptığın günü hatırlıyor musun? diyecek. (Dünyadaki bazı vefasızlıklarını -günahlarını- ona hatırlatacaktır.)
Adam da:
– Yâ Rabbi; beni bağışlamadın mı? diyecek. Bunun üzerine Allah (o adama):
– Evet, seni bağışladım. Sen şu mertebene ancak benim mağfiretimin bolluğuyla eriştin, buyuracaktır. İşte cennet halkı böylece Allah'ın cemal ve sohbetiyle müşerref oldukları sıralarda bir bulut parçası üstten onları kaplı(Zeker) üzerlerine öyle güzel bir koku yağdıracak ki onun kokusu gibi güzel bir şeyi hiç duymamışlar. Sonra Allah (onlara):
– Sizin için hazırladığım ikrama kalkıp gidiniz ve arzuladığınızı canınızın çektiği şeyleri alınız, buyuracaktır. (Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:)
– Bunun üzerine meleklerin kuşattığı bir çarşıya varacağız. Misline gözlerin bakmadığı, kulakların işitmediği ve kalblerden geçmeyen şeyler o çarşıda bulunur (peygamberimiz (sav) buyurdu ki:)
– O çarşıda hiç bir şey satılmadığı ve satın alınmadığı (yani her şeyin bedava olduğu) halde arzuladığımız şeyler bizim için (köşklerimize) nakledilecektir. Cennet halkı birbirlerini o çarşıda göreceklerdir. Yüksek makam sahibi olan adam gelip kendisinden dün (yani makamca düşük) adama rastlar. (Cennet halkı içinde deni-âdi kimse yoktur.) Makamca düşük olan adam, makamca kendisinden yüksek olan adamın üstündeki elbiseyi beğenir, hoşuna gider. Fakat henüz beğenme işi tamamlanmamış iken kendisinin üstündeki elbise gözünde ondan daha güzel hâl olur. Bunun sebebi de cennette hiç bir kimsenin üzülmesine meydan verilmemesidir.
Peygamberimiz (sav) buyurdu ki, sonra (çarşıdan) konaklarımıza döneceğiz. Zevcelerimiz bizi karşılayacak:
"Merhaba, hoş geldin. Yemin ederim ki bizden ayrıldığın vakitteki güzellik ve güzel kokudan daha üstün bir güzellik ve daha güzel bir koku ile geldin" diyecekler.
Biz de diyeceğiz ki:
– Bu gün biz Cebbar olan Rabbimiz (cc)'in meclisinde oturduk. (yani sohbet ve cemali ile şereflendik) ve şu gördüğünüz üstün güzellik ve daha güzel koku misli ile dönmemiz bize layıktır, diyeceğiz."
[Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 15 (2663, 2674, 2675, 2679); Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 13 (2833), 14 (2834), Hadis-i Şerif, REH No: 1587, 2361; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1342; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 562, sayfa 325.]
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 325, Hadîs No: 560)
"Muhakkak ki cennette (mü'min için) içi boşaltılmış bir tek inciden bir çadır vardır. Bu çadırın eni altmış mil, mesafe genişliğindedir. Bunun her köşesinde (mü'mine mahsus) bir takım ev halkı vardır ki başkalarını (yani birbirlerini) göremezler. (Ancak) Mü'min onları dolaşıp ziyaret eder." (İmam-ı Müslim, Ebû Musa el-Eş'ari (ra) den rivâyet etmiştir.)
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 325, Hadîs No: 563)
"Muhakkak cennette birçarşı vardır ki, melekler orayı ziyaret ederler. Orada gözlerin mislini görmediği kulakların duymadığı ve kalplere gelmeyen nimetler vardır. Canımızın istediği her şey bize getirilir. Fakat orada satılan ve satın alınan hiç bir şey yoktur. O çarşıda cennet halkının bazısı diğer bazısı ile karşılaşır. Yüksek menzil ve mevkii sahibi döner de mevki bakımından kendinden aşağı derece olan kimse ile karşılaşır. Onların içinde herhangi bir şeyi eksik olan kimse yok ki, karşılaştığının üzerinde gördüğü süs elbiselerinden dolayı rahatsız olsun. Sözünün sona gelmeden üzerinde daha güzel bir kıyafet bürünür. Şu muhakkak ki cennette hiçbir kimsenin üzülmesi kederlenmesi yoktur" (Et-Tergib ve't-Terhib, Cilt 4/540; Mişkat'ül-Mesabih, Hadis No: 5646.).
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4338)
Manâ'sı: "Ebû Sâid-i el-Hudri (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Mü'min kişi cennette çocuk istediği zaman, arzu ettiği gibi çocuğun ceninliği, doğumu (ve erginlik çağına varması) tek bir saatte olur."
[Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2688; Ramuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerif, No: 2837; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 605, sayfa 338, Buhari de rivâyet etmiştir.]
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 6277)
Manâ'sı: "Cennet, Allah'ın dilediği kadar (bazı yerleri boş) kalacak, sonra tekrar dilediği kadar mahluk yaratacak ve onu dolduracaktır."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4339)
Manâ'sı: "Abdullah bin Mes'ûd (ra) den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu. Ben cehennemlik olanlardan en son cehennemden çıkan ve cennetlik olanlardan en son cennete giren adamı şüphesiz bilirim. (o kişi) Cehennemden emekleyerek çıkan bir adamdır... (Allah tarafından) ona:
– Git de cennete gir denilecek. Bunun üzerine adam cennete gidecek, fakat ona cennet dolu gibi görünecektir. Adam da geri dönerek:
– Yâ Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecek Allah (da ona):
– Git cennete gir diyecek. O da cennete varacak fakat ona cennet (yine) dolu görünecek ve tekrar geri dönecek, sonra:
– Ya Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecektir. Allah (sübhânehu) (ona):
– Git cennete gir, buyuracak. O da (tekrar) cennete varacak ve (yine) ona cennet dolmuş gibi görünecek. Tekrar dönüp:
– Ya Rabbi! Cennet şüphesi doludur, diyecektir. Bunun üzerine Allah (ona):
– Git de cennete gir, çünkü şüphesiz (orada) dünya kadar ve dünyanın on misli sanadır. (Veya muhakkak dünyanın on katı kadar sanadır) buyuracaktır. Adam da:
– (Ya Rabbi!) Yegane hükümdar olduğun halde benimle alay mı ediyorsun (veya benim aklıma mı gülüyorsun?) diyecektir.
Abdullah bin Mes'ud demiştir ki:
– (Vallahi) ben Resûlullah (sav)'i (bu hadisin sonunu buyururken) azı dişleri görülecek derecede gülerken gördüm, demiştir.
(İbn-i Mes'ud sözüne devamla) Bu adam cennetliklerin mertebece en aşağı olanıdır, söyleniyordu." (Buhari; Müslim; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2722, 2723.)
Cennette her insana bu dünya kadar yer verilecek. Bu dünyanın on katı kadar da yer verilecektir.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4340)
Manâ'sı: "Enes bin Malik (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Kim (Allah'tan) cenneti üç defa isterse cennet "Allah'ım onu cennete dahil et" der. Kim de cehennem ateşinden korunmasını (Allah'tan) üç defa dilerse, cehennem ateşi "Allah'ım onu cehennem ateşinden koru" der. (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2691; Hadis-i Şerif, REH No: 6386.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4341)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Sizden hiç bir kimse yoktur ki, iki konağı olmasın; bir konak cennette diğer bir konakda ateşle, cehennemdedir. Bu itibarla bir adam ölüp de ateşe girdiği zaman cennet halkı o kimsenin (cennetteki) konağına varis olurlar. İşte cennet ehlinin cehennemliklerin cennetteki konaklarına varis olmaları Allahu Teâlâ' nın: "işte bu sıfatları taşıyanlar varislerdir" (Sûre-i Mü'minun, Âyet 10.) buyruğunun te'yid ettiği bir hükümdür."
, (Sûre-i Mü'minün, Âyet 10)
Meâl'i: "İşte asıl bunlar varis olacaklardır."
Her insanın cennette bir sarayı cehennemde bir sarayı vardır. Cennete giren kendi sarayına bir de kendi gibi olup kendinin yakını veya arkadaşı cehenneme girmişse onun cennetteki sarayı da ilâve olur. İki saraya sahip olur. Cehenneme giden de kendi cehennemdeki sarayına bir de kendinin arkadaşı, komşusu olup cennete gidenin, cehennemdeki sarayını kendine verirler. Şu senin şu da senin arkadaşının yanacağı yerde o tevbe istiğfar etti. Cenneti kazandı. Sen cehennemi kazandın. Onun cennetteki sarayı sana, bunun cehennemdeki sarayı da sana verildi, derler. Kitabımızda cennete girmek ibadet, amel, itikad, çalışma, cehenneme girmek küfür ve masiyetle demiştik. Bazı kimseler de alın yazısı, şaşmaz, cennetlik yazılmışsa cennetlik, cehennemlik yazılmışsa cehennemliktir, derler. Bu hadiste her insan; hem cennetlik hem cehennemlik yazılıyor Cennet yolunu tutan, cennete, cehennem yolunu tutan cehenneme gider. Hiç bir kimse;
– Ya Rabbi, Sen bana cehennemi nasib etmişsin, Cennet nasib etseydin oraya giderdim diyemez. Hiç bir kimse de yarabbi beni cennetlik yaratmışsın ben saî gayret etmeseydim yine cennetliktim diyemez. Ancak iblis; ilmi ezeliyede benim nasıl olacağım sana malumdu. Benim alnıma böyle yazmışsın, başıma geldi. Benim kabahatim yok deyip suçu, kabahati Allah'a yüklemek istedi. Onun için cennetten kovuldu.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 2, Hadîs No: 417)
Manâ'sı: "Esma bin-i Ebî Bekr (ra) 'dan şöyle demiştir:
Nebiyyi,Ekrem (sav) efendimiz küsuf (Husuf, küsuf namazı derler, güneş ay tutulması veya başka harikûlade haller olursa cemaatle kılınır.) namazını kıldırdı idi. (şöyle ki) Kıyama durup kıyamı çok uzattı. Sonra rükûa varıp rükûa (çok uzattı). Sonra başını kaldırıp kavmeyi (çok) uzattı. Sonra yine rükûa varıp rükûu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra secdeye varıp sücudu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra (yine) secdeye varıp sücudu(çok) uzattı. Sonra ayağa kalkıp kıyamı uzattı. Sonra rükûa varip rükûu (çok) uzattı. Sonra başını kaldırıp kavmeyi (çok) uzattı. Sonra yine rükûa varıp rükuu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra secdeye varıp sücudu (çok) uzattı. Sonra namazdan çıktı. Resûlullah (sav) buyurdu ki:
– (İyi biliniz) Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı) o kadar ki eğer cür'et edeydim, salkımlarından bir tanesini (alıp) size getirebilecektim. Cehennem de bana o kadar yaklaştı ki, "Ey Rabbim, ben de onlarla beraber miyim?" demeye başladım. (Orada bir de ne göreyim?) Bir kadını bir kedi tırmalayıp duruyor. "Buna ne oluyor" diye sordum. "(Bu kadın) bu kediyi ölünceye kadar hapsetti. Ne yiyeceğini verdi, ne de yeryüzündeki haşerattan nafakalansın diye salıverdi, dediler."
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 4, Hadîs No: 617)
Manâ'sı: "Ebû Zerr (-il Gıffari) (ra)'den şöyle rivâyet edilmiştir. Ebû Zerr Hz. demiştir ki, Resûlullah (sav):
– Bana Rabbim tarafından (sefaretle, sefirlik, elçilik) gelen Cibril (bir kere daha) gelmiş ve:
"Ümmetimden her kim Allahu Teâlâ'ya hiç bir şeyi (Uluhiyette ve havass-ı rubûbiyette) ortak tanımayarak ölürse, o kimse cennete girer, diye haber verdi, buyurdu. Ben:
– (Yâ Resûlullah) o adam zina ettiği ve sirkat eylediği halde (yine cennete girer) mi? diye sordum. Resûl-i Ekrem:
– (Evet) zina ettiği ve sirkat eylediği halde de (cennet'e girer) diye cevap verdi" (Müslim, Ebû Dâvud; Neseî, Tirmizi Ebû Zer'den rivayet etmiştir.).
Cehennemde cezası miktarınca yanar yanar sonunda yine cennete girer demektir.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 1918)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Resûlullah (sav)'den işittim ki:
– (Allah'ın kerem ve rahmeti olmadıkça) hiç bir kişiyi onun güzel işi ve ibadeti cennete koyamaz, buyurdu. Bunun üzerine Ashâb:
– Yâ Resûlullah! Sizi de mi koyamaz? diye sormuşlardı da Resûl-i Ekrem şöyle cevap verdi:
– Evet beni de Allah'ın fazlı ve rahmeti bürümedikçe yalnız ibadetim cennete koyamaz. Bu vechile Ashâb'ım! İş ve ibadetinizde (i'tidal ile (ortalama) hareket edip) ifrat (aşırı) ve tefritten (azı) sakınınız. Doğru yoldan gidip Allah'a yaklaşınız. Sakın sizin hiç biriniz (salih olsun, fâsık olsun) ölümü temenni etmesin! Çünkü o, hayır ve ihsan sahibi ise (yaşayıp) hayrını, ihsanını arttırması umulur. Eğer günahkâr bir kişi ise (yine yaşayıp günün birisinde) tevbe ederek Allah'ın rızasını dilemesi me'muldûr."
Peygamberimiz (sav)'i bile ameli değil, Allahû Teâlâ'nın rahmeti cennete koyuyor.
Peygamberimiz (sav)'i "Rahmeten lil alemin" olarak gönderdiği halde.
Peygamberimiz (sav)'in sünnetine mevlidine, mûsafahasına salavatı şerifesine kıymet vermeyene Allahu Teâlâ'nın rahmeti olmasına imkân var mı? O kendini nasıl kurtaracak?
İfrattan ve tefritten sakının ifrat lüzumundan fazla değer vermek, ifratla sevmek. Her şeyin ölçüsü var. Tabiin olmayan evliyayı, tabiinden üstün görmek, tabiin olanı ashaptan üstün görmek. Ashaptan herhangi birini cihar-ı yarlardan üstün görmek. Cihar-ı yarları Peygamberimiz (sav)'den üstün görmek, Peygamberimiz(sav)'i Allahu Teâlâ'ya ortak koşmak (o da Allah'tır, küçük Allah'tır. Allah'ın ortağıdır) gibi sözlerin hepsi ifrattır. Peygamberimiz(sav)'den sizi bu ifrattan nehyederim. Tefrit aşağı ve küçük görmektir! Şimdi küçük görme değil Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer(ra), Hz. Osman (ra)'a buğz ediyorlar, kötü söylüyorlar. Hz. Aişe (ra), Hz. Hafza (ra) validemize fahişedir diyorlar. Kendinin ailesine kızına birisi fahişedir dese ona kızar, döğüşür, bağırır, çağırır sözünü kabul etmez. Şimdi en sofu dediğimiz adamların toplumun içinde Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Hafza (ra), Hz. Aişe (ra)'ye tefrit yapıyorlar. Hz. Ali (ra)'ye de Peygamberimiz (sav)'in denginde, daha üstün görüp ifrat yapıyorlar. Her ikisini de Peygamberimiz (sav) şiddetle men ediyor. Ömür boyu devamlı faizci, şarapcı, ona rey verenler der; ama bu saydığımız ifratı tefriti yapanları çok iyi görür. Bazı dini gazetelerde; İran askerlerini, Humeyni'nin resimlerini gösterir İslamın zaferi der. Onların hemen hepsinde hem ifrat hem de tefrit var. Onları normal sayar, iyi görür. Bu taraftan da şarabçı, faizci ona rey verenler der. Şarap, faiz amel noksanlığına girer.
Bu dediğimiz, ifrat, tefrit, iman noksanlığına girer. Amel noksanlığını söyler. İtikad noksanlığı olanlara da göz yumar. Hz. Ömer (ra)'e Peygamberimiz (sav): Beni canından da ziyade sevmedikten sonra imanın kemal bulmuş olmaz, diyor. Peygamberimiz (sav)'in ailelerinin hakkında âyet inmiştir (Sûre-i Tahrim, Âyet 1-5.). Hz. Aişe (ra)'nın sıddika doğru sağlam olduğuna dair Allahu Teâlâ överek 9 âyet indiriyor (Sûre-i Nur, Âyet 11-20.).
Bunlar da onlara fahişedir, diyor. İyi dikkat et! Onu Peygamberimiz (sav)'i canından fazla sevmezsen imanın kemal bulmaz diye Peygamberimiz (sav) söylüyor. Sorulsa ben de canımdan ziyade severim diyorsun. Canımdan ziyade severim dediğin Peygamberimiz (sav)'in ailesine fahişe, dört sevgili cihar-ı yarına ifrat, tefrit yapanlara, hiç bir şey söyleme. Karşı çıkma ve onları gazetelerde öv. Buna da İslamın zaferi de; hakiki müslüman gibi görün. Bir hadis-i şerifte: Bir müslümanın malını kendi malından, canını, kendi canından, namusunu kendi namusundan fazla kayırmazsan, tam müslüman olamazsın. Hz. Aişe'nin namusuna ve dört cihar-ı yarına dil uzatanlara seslenme onları da öv. Sen de onlara, "Çarşafı giydirdi, şarabı yasakladı, hakiki müslümandır" de...
Askerlikte her kumandanın değeri, kumandanlığı kadar kumandan olarak görülür. Her biri kumandanı büyük kumandandan büyük görmek, o büyüğü küçültmek olur. Bundan da kesinlikle nehyediyor.
Yine bir hadis-i şerifte;
Peygamberimiz (sav): Sizin toprak altında bin sene yatmanızdan bir "Lâ ilâhe illallah" veya şehadet kelimesi getirmeniz, Allah yanında daha makbûldür.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2036)
Manâ'sı: "Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra)'dan rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
(Ashâbım!) Cennet sizin her birinize nalınının tasmasından daha yakındır; cehennem de bunun gibi (yakın) dır. (Tâ'at cennete ma'siyet cehenneme yaklaştırır)"
Tasma dediği; köpeklerin boynuna takılana denir. Tok takarlar tazıların tavşanı boğarken boyunlarında tok olur. Boynuna geçirir. Nalını giyince de ayağının üstüne geçen kayıştır.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2052)
Manâ'sı: "Ebû Sa'id Hudri (ra)'da rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle demiştir. Allah Tebareke ve Teâlâ ehl-i cennete:
– Ey ehl-i cennet! diye hitab eder. Onlar da:
– Ey Rabbimiz! Ferman buyurunuz, emrinizi ifaya her zaman hazırız ve ubûdiyyette daimiz, derler. Cenab-ı Hak:
– Nasıl, şu halinizden razı mısınız? buyurur.
– Rabbimiz! Nasıl razı olmayalım. Sen bize hiç bir kimseye vermediğin bunca nimetleri ihsan buyurdun.
– Size ben bunlardan daha şerefli bir nimet vereceğim.
– Rabbımız, bu nimetlerden daha kıymetli nasıl bir nimet olabilir ki?
– Sizden razı ve hoşnut olmaklığımın şerefi size layık kılındı. Artık bundan böyle ebedî size darılmayacağım."
(Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 9 (2929); Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2680.)
Allahu Teâlâ bu hadîs-i kudsisinde sizden razıyım. Bundan sonra size ebedi darılmayacağım, diyor. Yani insanın aklına bir şey gelir. Adem ve Havva anamız cennette idi. Allah'ın gadabına uğradı. İnsan da onlar gibi cennette iken Allah'ın gadabına uğrayacak bir şey yapar mıyım acaba düşüncesi ile insan tereddüte kapılmaması için Allahu Teâlâ cennet ehline darılmayacağına, diğer bir âyette de cennetin ebedi olacağına her ikisine de garanti veriyor. Allahu Teâlâ'nın gadabına uğramazsa cennetin sonu olmazsa ebedi olursa bundan daha üstünü olmaz.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2654)
Manâ'sı: "Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra) den rivâyet edilmiştir; Resullullah (sav) buyurdu ki:
– Cennet ehlinin kadınlarından bir kadının baldırının beyazlığı, yetmiş kat cennet elbiseninin ardından görünür ve hatta onun iliği dahi görünür. Çünkü Allahu Teâlâ:
"O kadınlar adeta yakut ve mercan gibidirler (Sûre-i Rahman, Âyet 58.)" buyurmaktadır. Yakuta gelince bu bir taştır ki, onun içine bir tel sokup sonra onu durulasan, taşın ardından o teli görürsün." [Ramuz’ul Ehadis,Hadîs-i Şerif, No: 4174, 1462, 1362; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 581-582, sayfa 329.]
Cennette kadınlar yakut ve mercan gibidirler. Onların üzerinden yetmiş kat elbise giyilse baldırının beyazlığı görünür, hatta iliği dahi görünür. Yakutun içini delsen bir tel soksan kendi taş olduğu halde içindeki tel onun gibi görülür. Demek ki o yetmiş kat elbise giyse o elbiselerde yakuttandır. Bu dünyada camdan elbise vardır. İçi görülür, ama yumuşak değil. Bu hem yakut gibi içi görünür, cam gibi değil yumuşak elbisedir. Camın öbür tarafı görülür. Serttir. Yakutun öbür tarafı görülür. Taştır ama bu hem yakuta, hem cama, hem de ipekli elbiseye benzeyen elbise gibi yumuşak cam gibi öbür tarafı görünür. Yakut gibi kıymetli hem de içi görünür. Bacağın da et var etin içi görülmez. Orda o da görülüyor. Demek ki kendinin vücut yapısı da öyledir. Bilâl Babam da:
– Mürit ilk defa şeyhte fani olur. Sonra Resûlullah'ta fani olur. Sonra Hak'ta fani olur. Şeyhte fani kendi kendini kaybeder. Kendi yok şeyhi var. İkinci Resûlullah'ta fani: Resûlullah'ın vücudundan başka birşey görmez. Pembe camın üzerine güneş vurmuş gibi nurlu, çok beyaz yumurtanın üzerinde çukurlar gibi yüzünde az çukurlar var. O kadar feyizli o kadar aşklıdır, onu gören aşığın tahammülü kalmaz. Peygamberimiz (sav)'in bu tarafından bakınca öbür tarafı görünecek gibi gayet nurlu olarak görür.
Bu hadîste de cennette aynı görür diyor. Peygamberimiz(sav)'in maneviyatı ve hayatı tayyibeye yetişen insan o hayatı bu dünyada bulur. Odada oturtuğu yerde birkaç tane olup, hem oturan kendi, hem giden kendisidir. Şeyh Abdülkadir Geylani Hz.leri ramazan günü akşam iftarına yetmiş yere söz verdi. Hepsinde de iftar etti. Ayrıca evinde de yedi. Esas hakikisinin hangisi olduğunu bilemediler. Veysel Karani Hz. de "sıffın" harbinde şehid düşünce üç ayrı yere biz götüreceğiz, dediler. Üç tabut yaptırdılar, yanyana koydular. Her gelen grup kendi tabutunun içinde görüp ayrı ayrı Yemen'e, Sıffin'e, Siirt'e üç yere defnettiler. Üçü de kendisidir. Allahu Teâlâ'nın işidir. Bu gibi şeyleri fazla inceleyip fazla düşünmeye gelmez. Allahu Teâlâ yapar mı, yapar! Allah herşeye kadirdir. Beyazıd-ı Bestami'nin yüz tane olduğunu, karısının hangisinin önüne yemek koyacağını şaşırdığını, kendine sorunca:
– Eyy... Zavallı! Sen beni bu zamana kadar bir tane mi sanıyordun. Peygamberimiz (sav) hem bu dünyada bu alemde oturur, vaaz eder. Ayet, hadîs söyler. Milleti eğitir, hem de başka alemde onların müşkillerini halleder. Yüzlerce binlerce alemde bir anda olur. Hakka vasıl olunca akıl yetmez. Allahu Teâlâ birdir. Her yerde hazırdır. Çağırdığın yerde ordadır. En dar en ufak bir deliğin içinde de, en geniş en bol yerde de aynıdır. İşte evliyaullah'ta Kaygısız Hz. leri kasidesinde demiş ki:
Hakk zatıyla sıfatıyla
Tecellî eyledi anda
Varlığı hak varlığıdır.
Emri sübhan elindedir, diyor.
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 4751)
Manâ'sı: "Cennete giren herhangi bir kulun başı ve ayakları ucunda ikişer huri durup cin ve insanların duyduğu en güzel bir sesle türkü söyleyecekler, lakin o, şeytanın çalgısı değildir. Allah'ın tahmidini ve takdisini dile getiren bir şeydir O."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2687)
Manâ'sı: "Ebû Said El-Hudri (ra)'den rivâyet edilmiştir, dedi ki Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Derece bakımından cennet ehlinin ednâsı (en aşağı mertebe olanı) şol kimsedir ki, onun seksen bin hizmetçisi ve yetmiş iki karısı vardır" (Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 6313.).
Kendisi için Câbiye (Şam'ın eski kasabalarından biri) ile San'a (bugün Yemen Arap Cumhuriyeti'nin Başkenti'dir.) arasındaki mesafe kadar inci, zeberced ve yakuttan bir kubbe dikilecektir.
Aynı senedle Peygamberimiz (sav)'in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir. "Cennet ehlinde küçük veya büyük (yaşta) bütün ölenler, cennette otuz yaşın çocukları olarak çevrilecekler ve onların yaşları otuzun üstüne asla çıkmayacaktır. Cehennem ehli de böyledir.
Aynı isnad (sened) ile Peygamberimiz (sav)'den şöyle buyurduğu, rivâyet edilmiştir.
"Onların (cennet ehlinin) başlarında taçlar vardır ve bu taçların incilerden ednası (en değersizi) doğu ile batı arasını muhakkak surette aydınlatır."
Cennet ve cehennemde ihtiyar, genç, dünyada çocukken ölenler otuz yaşından aşağıda olmayacak fazla da olmayacak. Bu dünyada cevahirin bir çeşidi hemen hemen hiç bulunmaz. diyecek kadar çok azdır. O cevahir lüks gibi gece her tarafı ışıtır. Cennetteki güneşten daha fazla ışıtır. Cennetteki ile bu dünyadaki birbirinin karşılığıdır. Allahu Teâlâ ayette "Her şeyi çift yarattım" (Sûre-i Zariyat, Âyet 48.) diye buyuruyor. Biz birşeyi tek görüyorsak karşılığındakini bulamadığımızdan, bilemediğimizdendir.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2689)
Manâ'sı: "Ali (kv)'den rivâyet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Cennette cennet kızlarının bir toplantı yeri vardır. Bütün yaratıkların benzerini işitmedikleri bir takım sesler yükseltirler ve derler ki: "Biz ebedi kalanlarız, yok olmayacağız. Biz refah içinde yüzenleriz, güçlük görmeyeceğiz. Biz memnun olanlarız. Öfkelenmeyeceğiz. Ne mutlu o kişiye ki, o bizimdir ve biz de onunuz." (Ramuz’ul Ehadisd, Hadîs-i Şerif, No: 6314.)
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1344)
Manâ'sı: "Sehl ibn-i Sa'd (ra)'dan rivâyete göre Nebi (sav) şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki, ümmetimden yetmiş bin yahut yedi yüz bin (kişi veya zümre hesap ve ikab görmek sizin ilk defa olarak cennete) girecektir. Bu ilk zümrenin sondakileri cennete girinceye kadar öndekileri girmeyecektir (ve bir saf halinde hepsi def'aten gireceklerdir.) Bunların yüzleri, bedir gecesinde (sanki) ayın (nûrânî) çehresidir. Her bin kişinin maiyeti olan yetmiş bin kişi de cennete ikinci zümre olarak milyarlar halinde girecektir." [Sahih-i Müslim, Cild 1/197; İbn-i Mâce, Cild 2/1433; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 379-380, 532; Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 5720, 6306.]
Peygamberimiz (sav) buyuruyor. ümmetimden yetmiş bin veya yediyüz bin kişi hesapsız, sualsiz cennete girer. Her birisi cehenneme müstehak olmuş, cehennemlik olandan yetmiş bin kişiyi kurtarır, beraberinde cennete götürür. O yetmiş bin veya yediyüz bin kişi olan kimselere hesap, sorgu, sual olmaz diyor. Her adam yetmiş bin kişiyi kurtarır. Bunların da sayısı yetmiş bin olunca yetmiş binle yetmiş bini çarpmak lazım. Dört milyor dokuz yüz milyon olur. Dört milyar dokuz yüz milyon sadece yetmiş bin kişinin cehennemden kurtardığıdır.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1348)
Manâ'sı: "Ebû Saîd-i Hudri (ra)'den rivâyet olunduğuna göre Nebi (sav):
– Ehl-i cennet, cennette kendilerinden yükseklerdeki (ehl-i guref) denilen bir takım köşklerin sahiplerini (aralarındaki mesafe farkından dolayı) güçlükle görebilirler. Nasıl ki, (gündüz) şark ve garb ufkunda ziyade kalan parlak yıldızı aradaki mesafe uzunluğundan dolayı dikkatle bakanlar seçebilir! Buyurmuş Ashâb:
– Yâ Resûlullah o âli köşkler enbiyâ menzilleri midir? Başkaları oralara erişemez mi? diye sordular.
Resûlullah (sav):
– Evet o köşkler enbiya menzilleridir. Fakat (Allah başkalarına da ihsan edebilir) hayatım yed'i kudretinde bulunan Allah'a yemin ederim ki (Enbiyadan başkaları) o erlerdir ki onlar Allah'a iman ve peygamberleri tasdik etmişlerdir, buyurdu"
[Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 10 (2830), 11 (2831), Hadîs-i Şerif, No: 2762; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 545, sayfa 320.].
Allah'a iman etmişler, Peygamberleri tasdik etmişler, hepsini sevmişler. Peygamberimiz (sav)'i sevdiklerinin nişanesi olarak o farzları, sünnetleri, nafileleri, namaz olarak kılarlar. Oruç olarak onun tuttuğu oruca benzetmeye çalışır. Farz orucu, kaza orucu, nafile orucu, tutar. Peygamberimiz (sav)'in bunları nasıl yaptığını kitabımızda açıklamıştık. Hz. ömer (ra) Hz.'nin bile Peygamberimiz (sav)'i sevmesini Veysel Karani Hz.leri kabul etmiyor. Kendi sevdiğini otuz iki dişini çektirmekle tasdik ettiğini kitabımızda yazmıştık, öyle tasdik etmesi lazım.
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1647)
Manâ'sı: "Cennette bir derece vardır ki, oraya ancak üç zümre nail olacaktır. Adil hükümdar, akraba ziyaretçisi, sabırlı ve çocuklarına yaptığı harcamaları başlarına kakmayan hane reisi."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2647)
Manâ'sı: "Ali (kv)'den rivâyet edilmiştir, dedi ki:
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Cennette bir takım köşkler vardır ki, dışları içlerinden ve içleri dışlarından görünür. Bunun üzerine bir arabi Resûl-i Ekrem'e kalkarak:
– Ey Allah'ın Peygamberi! dedi. O köşkler kimler içindir. Resûl-i Ekrem buyurdu ki:
– O köşkler; tatlı söz söyleyen, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uykuda iken geceleyin namaz kılanlar içindir."
[İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 549, sayfa 322; Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1653.]
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 323, Hadîs No: 555)
"Allah'ın resûlü:
– Muhakkak ki, cennet saraylarından bir sarayın içinde yetmiş menzil bulunur. Her menzilde, içerisine girilmek üzere yetmiş kapı, her kapının da diğerinden girmekte olan kokudan başka cennet kokularından koku girer dedi ve işte bu da yüce Allah'ın:
– Artık onlar için, yapmakta olduklarına karşılık olarak gözlerin aydın olacağı nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu hiçbir kimse bilemez, sözünün manasıdır", buyurdu.
, (İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 320, Hadîs No: 544)
Bu Bir Karoglan Makelesi
Karoglan Raşit Tunca
Schrems, 21.07.2023
Peygamberimiz buyurdular
Cennette Dört Irmak Vardır Birinden saf su akar, birinden saf süt akar, birinden saf bal akar, birinden de sarhoş etmeyen şarap akar
Hadisi kayıp bunu sorular ile islamiyet sayfasında ayet olarak veriyor
"Takva sahiplerine vadedilen cennetin misali (şudur): İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır ve orda onlar için meyvelerin her türlüsünden ve Rabblerinden bir mağfiret vardır..." (Muhammed, 47/15)
yazıyor halbuki ırmak ile nehir aynı değildir debisi farklıdır ve kuran da ki hali ise nehir yaziyor bunlar için
Kuran'da
Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.
مَّثَلُ ٱلْجَنَّةِ ٱلَّتِى وُعِدَ ٱلْمُتَّقُونَ ۖ فِيهَآ أَنْهَٰرٌ مِّن مَّآءٍ غَيْرِ ءَاسِنٍ وَأَنْهَٰرٌ مِّن لَّبَنٍ لَّمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُۥ وَأَنْهَٰرٌ مِّنْ خَمْرٍ لَّذَّةٍ لِّلشَّٰرِبِينَ وَأَنْهَٰرٌ مِّنْ عَسَلٍ مُّصَفًّى ۖ وَلَهُمْ فِيهَا مِن كُلِّ ٱلثَّمَرَٰتِ وَمَغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ ۖ كَمَنْ هُوَ خَٰلِدٌ فِى ٱلنَّارِ وَسُقُوا۟ مَآءً حَمِيمًا فَقَطَّعَ أَمْعَآءَهُمْ
Allah’a karşı gelmekten sakınanlara söz verilen cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Orada onlar için meyvelerin her çeşidi vardır. Rablerinden de bağışlama vardır. Bu cennetliklerin durumu, ateşte temelli kalacak olan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu?
Muhammed Suresi 15
ve bu kurandan ayet değil hadis idi ve aslı ne nehir ne deniz idi ve dört Irmak idi
hepsi birbinine girmiş ve bozulmuş vaziyette gözüküyor benim internette, sizde de öylemi? bilen bulan varsa aslını yazıp bildirsin bize
Hz Muhammed mirac da bize getirilince mesela Avusturyada daki çiftcilerin yani bauer lerin olduğu her köy de yaklaşık bir tane mölkerei evi vardır ve soguk hava deposu olan süt toplanma tanki ve ev ve her sabah ve ikindi yada akşam yada günde bir defa aynen petrol taşıyan tanker gibi bir tanker ile temiz sütler köy köy gezilip bu tankere toplanır ve bu süt fabrikasına gider orada fabrikaya kalın oluk gibi akan hortumla boşaltılır ve ve orada tereyağ peynir yoğurt kaymak ve benzeri mamüller imal edilip paketlenip marketlere gönderilir ve muhammed bu tankeri görünce o günün insanı olarak oluk gibi akan bir tanker ve oluğundan süt akıyor görünce sizce ne kadar saşırır ve bunu nasıl tarif edebilir belkide işte ona süt akan enhar yani nehir yada belkide ona keveser dedi kabe kavseyndeki "kavse" kelimesi yay gibi bükülebilen tanker hortumunu kastetti belkide yani..
Kavis
~ Ar ḳaws قوس [#ḳws msd.] yay, kavis < Ar ḳāsa قاس büktü, yay haline getirdi
Kelime Kökeni
Arapça ḳws kökünden gelen ḳaws قوس "yay, kavis" sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça ḳāsa قاس "büktü, yay haline getirdi" fiilinin masdarıdır.
##################
Bir Elektrik hattı tartışması bir forumdan alıntı
#########################
Priz ve anahtarlar kaç mm kablo
prizlerde 2,5 mm. kablo kullanmak daha doğru.
ayrıca 2*1,5 mm2 kablo kullanırsan toprak hattın yok demektir aydınlatmada.
aydınlatma sortılerı 2x1.5 olmalıdır
aydınlatma linyelerı 2x2.5 olmalıdır.
aydınlatma ve priz linye hatlarında 2,5mm2 kablo kullanılır mesafeyle ilgili sorun olmadığını öngördüm
aydınlatma sorti hattında 1,5mm2 kablo kullanılır prizlerde 2,5mm2 kablo kullanırsan iyi olur yada 1,5mm2 kablo kullanabilirisin
toprak hattını ortakmı yapacaksın neden 2x kablo kullanıyorsun
aydınlatmada topraklama yapılmaz ondan 2x2.5 yada 2x1.5 kullanılır
aydınlatmada yapılmaz diye bir şey yok. sadece Türkiyede yok. Kıbrısda bile bırakın aydınlatmayı. sıva altına yerleştirilen metal anahtar kasasının bile ayrı topraklanması gerekiyor. eğer toprak yoksa KIB-TEK enerji müsadesi vermiyor.
bencede topraklama elektrik için en önemli olmazsa olmaz
aydınlatmada topraklama şu an için ülkemizde kullanılmıyor
ayrıca bazı avizelerde yurt dışında ithal gelenlerde topraklama kablosu olduğunu göreceksiniz (çin malı bile olsa)
arkadaşların dediği gibi 2,5mm2 priz linyelerinde 1,5mm2 aydınlatma sortilerinde kullanılır aydınlatma linyelerinde ise mesafe ve akım kontrolüne göre aydınlatma linyesi 2.5mm2 kullanılabilir
vesaire......
###################
yani elktrik hattının uzunluğu ve birde elektrik hattın da kullanılcak alet erdavatın YADA MOTORLARIN GÜCÜNE GÖRE DÖŞENEN KABLONUN MiLiMETRE KARE BAZINDA ÇAPINA VERiLEN iSiMDiR YANi "MiLiMETRE KARE" BiR ALAN BiRiMiDiR YANi BiR DAiRENiN ALANI NI HESAP EDERKEN
##############
Dairenin Alanı Nasıl Bulunur?
Daire, çemberin arasındaki alan anlamına gelmektedir. Çemberi tam ortadan bölündüğünde alan hesaplamalarına yarıçap olarak hesaplanmaktadır. Dairenin alanını bulmak için öncelikle yarıçap hesaplamaları yani yarım daire alanının bulunması gerekmektedir. Formüle edilirse Dairenin çevresi r dairenin yarı çapı, π, yaklaşık 3,14 olan pi sayısı ile ifade edilmektedir. Pi sayısı sabittir. 3,14
olarak kullanılmaktadır. Tüm dairenin alanını bulmak için A=π.r2 alan formülü kullanılır. Dairenin bir parçası çeyrek veya yarım olarak istenirse tüm dairenin alanı 2'ye bölünerek yarı çap veya 4'e bölünerek bulunabilir. Bir daire diliminin alanı, bir merkez açıya karşılık gelecek şekilde A=π.r2.α/360 formülü ile hesaplanmaktadır. 360 dairenin yuvarlak olması sebebiyle dış ölçüleri olarak ifade edilmektedir. Yarıçap ise 2 ye bölünmesi ile bulunmaktadır.
#################
ve bir kablonun 1,5mm² olması demek kablonun kalınlık olarak dairesel kalınlığı demektir uzunluğundan bahsedilmez burada aynen buna benzer olarak
bir akarsuyun "debisi" vardır ve
###############
Suyun Debisi Ne Anlama Gelir?
Debi, akarsu akımı manasına gelir. Akarsu yatağının herhangi bir bölümünden bir saniye içerisinde geçen su miktarını ifade eder. Debi, Metre/saniye olarak ölçülür. Türkiye içerisinde debisi bir başka ifade ile akımı en yüksek olan nehir Fırat'tır.
Debi Neye Bağlıdır?
Debiyi etkileyen önemli unsurlar şu şekilde sıralanabilir:
Yağış miktarı
Yağış biçimi
Eğim
Sıcaklık
Arazi yapısı
Beşeri faktörler
#################
bunlardan debisi genişlik ve derinlik olarak en küçük olan pınar ondan büyük dere ve çay ve bunların debisi en fazla dizlerine kadar olur ve ondan büyük olan ırmak onlarda da belki beline kadar derinlik olur yada boynuna kadar derin olur ve geniş olur ve nehir ise derinliği genişliğine göre bir insan boyunu yutan sulara verilen ve geniş akan sulara verilen isimdir yani elketrik kabloları olan 1,5mm² ile yine 2.5mm² YADA ANA HAT KABOLUSU MESELA 22 mm² ve trafao hatları daha büyük olabilir mesela direklerden direkelere giden kalın kabloların hacmi gibi işte nehir ve akarsularda çaplarına göre kalınlıklarına göre isimleri farklıdır fakat avrupa dillerinde buna hep river yada fluss denilmiş halbuki hepsi bizim türkcede ayrı isim ve debisi ve akışı farklıdır o yüzden burdaki IRMAK
أُو۟لَٰٓئِكَ جَزَآؤُهُم مَّغْفِرَةٌ مِّن رَّبِّهِمْ وَجَنَّٰتٌ تَجْرِى مِن تَحْتِهَا ٱلْأَنْهَٰرُ خَٰلِدِينَ فِيهَا ۚ وَنِعْمَ أَجْرُ ٱلْعَٰمِلِينَ
Ulâike cezâuhum magfiretun min rabbihim ve cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, ve ni’me ecrul âmilîn
İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!
Âli İmrân Suresi 136
burda bahsedilen şehrin su hattı evimizde ki musluğa kadar gelen suyumuz ayaklarımızın altından yada şehrin yollarında ki asfaltın altından akan borular ile döşenmiş su hattı öyle olunca altlarından akan ırmak meselesı budur belkide değil mi yani?
BU KONUDAKi BULDUĞUM RiVAYETLERDEN BiRiSi
Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Cennette Gördükleri
Âlemlerin efendisi olan sevgili Peygamberimiz Sallallahü Aleyhisselâm, İsrafil aleyhisselam ile birlikte Cebrail aleyhisselamın yanına geldiler. Allah Celle Celâlüh’ün emrini yerine getirmek için Cebrail aleyhisselam, Peygamber efendimiz Aleyhisselâm’ı Cennet'e götürdü.
Melekler, ellerinde nur dolu tabaklarla bekliyorlardı. Cebrail aleyhisselam;
“– Ya Resulallah! Bunlar, Âdem aleyhisselamdan seksen bin yıl önce yaratıldı. Bu makamda, tabaktakileri sana ve ümmetine saçmak için sabırsızlanırlar. Kıyamet günü Hazretin ve ümmetin, Allah’ü Teâlâ’nın emriyle Cennet'in eşiğine ayak basınca, bu melekler tabaklardaki cevahiri üzerinize saçacaklardır" dedi.
Cennet'te vazifeli olan Rıdvan ismindeki melek, onları karşıladı. Peygamber efendimize müjdeler verdi ve; "Hak teâlâ, ikisini senin ümmetine, birini de diğer ümmetlere vermek için Cennet'i üç kısım etti" dedi ve Cennet'in her tarafını gezdirdi.
Habib-i Ekrem Sallallahü Aleyhi Vesellem efendimiz buyurdular ki:
“– Cennet ortasında bir ırmak gördüm. Arş'ın yukarısında akar. Bir yerden su, süt ve bal çıkar. Asla birbirine karışmaz. O ırmağın kenarı zebercedden idi. İçindeki taşlar cevahir, balçığı anber, otları za'feran idi. Etrafına gümüş bardaklar koymuşlar, sayıları gökteki yıldızlardan ziyade idi. Çevresinde kuşlar olup, boyunları deve boynu gibi idi. Her kim onların etinden yese ve o ırmaktan içse, Hak teâlânın rızasına mazhar olur.
Cebrail Aleyhisselâm'a:
“– Bu ırmak nedir?" diye sordum. "Kevser'dir. Hak teâlâ, onu sana vermiştir. Sekiz Cennette olan bostanlara bu Kevserden akar" dedi.
Irmağın kenarında çadırlar gördüm. Cümlesi inci ve yakuttan idi. O çadırlarda huriler gördüm. Yüzleri güneş gibi parlar idi. Derlerdi ki:
“– Biz sevinçli ve neş'eliyiz. Bize hiç üzüntü gelmez. Biz gençleriz, hiç yaşlanmayız. Biz iyi huyluyuz, hiç kızmayız. Biz hep böyleyiz, hiç ölmeyiz."
Saadet köşklerine ve ağaçlarına erişip, onların nağme ve sedaları her yeri kaplar. Öyle hoş sesleri vardı ki, o nağmeler dünyaya gelseydi, ölüm ve mihnet dünyada olmazdı.
Cebrail Aleyhisselâm "Bunların yüzlerini görmek ister misin?" dedi. "İsterim" dedim.
Bir çadırın kapısını açtı. Baktım. Öyle güzel suretler gördüm ki, eğer bütün ömrümce onların güzelliğini anlatsam, bitiremem. Yüzleri sütten beyaz, yanakları yakuttan kırmızı ve güneşten parlaktı. Derileri ipekten yumuşak ve ay gibi ışıklı, kokuları miskten daha güzeldi.
Saçları gayet siyah, kimi örülmüş, kimi toplanmış, kimi salıverilmiş, otursa, etrafında çadır gibi olur, kalksa, ayağına kadar uzanırdı. Her birinin önünde bir hizmetçi dururdu.
Peygamber efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellem buyurdu ki:
“– Sekiz Cennet'in bağ ve bostanını ve türlü nimetlerini gördüm. Cehennem'i ve derecelerini de görsem diye hatırıma geldi."
Cebrail Aleyhisselâm elimi tutup, Cehennem'in en büyük meleği Malik Aleyhisselâm'a götürdü:
“– Ey Malik! Muhammed aleyhisselam, asilerin Cehennem'deki yerlerini görmek ister O'na Cehennem'i göster" dedi.
Malik Aleyhisselâm, Cehennem'in tabakalarını açtı. Yedi tabakanın hepsini gördüm.
Efendimiz, Cehennemdekilerin halini görünce çok üzüldü. Merhametinden çok ağladı. Bütün melekler de ağlaştılar.
“– O söyledi ise doğrudur!"
Âlemlerin efendisi Cehennemdekilerin halini görünce ağlamaya başladı. AllahCelle Celâlühü’ü teâlâya yalvardı. Ümmetinin zayıflığını ve böyle azaba takat getiremeyeceklerini söyleyerek, o kadar çok ağladı ki, Cebrail aleyhisselam ve cümle melekler de beraber ağlaştılar.
AllahCelle Celâlühü’ü teâlâdan hitap geldi ki:
“– Ey Habibim! Senin hürmetin ve kıymetin benim katımda büyüktür, duan kabul olunmuştur. Hatırını hoş tut. Seni, muradına eriştiririm. Sana öyle bir makam veririm ki, pek çok sayıda asileri, senin şefaatin ile bağışlarım. Ta ki, sen yeter diyene kadar."
Peygamber efendimiz gördüklerini anlatmaya devam ederek buyurdu ki:
“– Daha sonra, Semavattan geçip, Musa'nın Aleyhisselam bulunduğu makama geldim.
Bana; "Hak teâlâ, sana ve ümmetine ne farz eyledi" dedi. Ben de; "Her gün ve gece için elli vakit namaz kılınmasını bana farz kıldı" dedim. "Rabbine dön, biraz hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından kalkamaz", dedi.
Bunun üzerine, Rabbime döndüm ve dedim ki: "Ya Rabbi! Ümmetimden bu emri biraz hafif eyle." Bunun üzerine elli vakitten sadece beş vakit indirdi.
Musa Aleyhisselam'a döndüm ve beş vakit indirdi dedim.
Dedi ki: "Rabbine dön! Biraz daha hafifletmesini dile. Çünkü ümmetin bunun altından da kalkamaz." Böylece Musa Aleyhisselam ile Rabbimin arasında gidip geldim ve nihayet AllahCelle Celâlühü’ü teâlâ şöyle buyurdu:
"Bu namazı beş vakte indirdim. Her namaz için on sevab vardır. Bu bakımdan sonunda yine elli namaz olur. Zira her kim bir sevabı kastedip de yapamazsa, onun için bir sevab yazılır. Fakat yaparsa, bire karşılık tam on sevab yazılır. Fakat bir günaha kasdedip de yapmazsa, hiç bir şey yazılmaz. Yaparsa, ancak o bir günah olarak kayda geçer."
Allah Celle Celâlühü’ü teâlâ böylece, sevgili Peygamberimizin çektiği sıkıntılarla yaralanan mübarek kalbini, teselli eyledi. Hiç bir mahlukuna vermediği, kimsenin bilemiyeceği, anlayamıyacağı nimetleri, O'na ihsan eyledi.
Âlemlerin efendisi, sonra bir anda Kudüs'e ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hani'nin evine geldiler. Yattığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi.
Dışarda dolaşan Ümm-i Hani uyuklamış, bir şeyden haberi olmamıştı. Peygamber efendimiz, Kudüs'ten Mekke'ye gelirken, Kureyş'in kervanına rastladı. Kervandaki bir deve ürktü, yıkıldı. Sabah olunca, Kabe yanına gidip Miracını anlattı.
Kafirler, alay ettiler. Müslüman olmaya niyetli olanlar da tereddüde düştüler. Müşriklerden bazıları sevinerek, Ebu Bekir'in evine geldiler. Çünkü onun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu gayet iyi biliyorlardı.
Kapıya çıkınca;
“– Ey Ebu Bekir! İyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer? diye sordular. Hazret-i Ebu Bekir;
“– İyi biliyorum. Bir aydan fazla sürer, dedi.
Bu söze sevinen kafir güruhu;
“– Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülüp, alay ederek ve hazret- i Ebu Bekir'in de kendileri gibi düşüneceğini umarak;
“– Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı, dediler. Hazret-i Ebu Bekir'e sevgi, saygı gösterip bel bağladılar.
Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü Anh, Resulullah efendimizin mübarek adını işitince;
“– Eğer O söyledi ise doğrudur. Bir anda gidip geldiğine ben de inandım, deyip içeri girdi.
“– Canım feda olsun!"
Resulullahın Miraca çıktığını öğrenen, hazret-i Ebu Bekir, hemen Resulullah efendimizin yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle;
“– Ya Resulallah! Miracınız mübarek olsun! Bizleri, senin gibi büyük Peygambere hizmetçi yapmakla şereflendirdiği ve mübarek yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdiği için AllahCelle Celâlühü’ü teâlâya sonsuz şükürler ederim. Ya Resulallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun!" dedi.
Hazret-i Ebu Bekir Radiyallahü Anh'ın sözleri kafirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imanı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet geldi. Resulullah efendimiz o gün, Ebu Bekir'e "Sıddik" dedi. Bu adı almakla, derecesi bir kat daha yükseldi.
Bu hale çok kızan kafirler, mü'minlerin kuvvetli imanına, Peygamberimizin her sözüne hemen inanmalarına, O'nun çevresinde pervane gibi dönmelerinle dayanamadılar. Resulullah efendimizi mahcup ve mağlub etmek için, imtihan etmeğe Mescid-i Aksa hakkında sorular sormaya başladılar.
Resulullah efendimiz hepsine birer birer cevap verdiler. Efendimiz cevap verirken, hazret-i Ebu Bekir; "Öyledir ya Resulallah" derdi. Halbuki, Resulullah efendimiz edebinden, hayasından karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyurdu ki:
“– Mescid-i Aksa'da etrafıma bakmamıştım. Sorduklarını görmemiştim. O anda, hazret-i Cebrail Mescid-i Aksa'yı gözümün önüne getirdi. Pencerelerini görüp sayıyor ve sorularına, hemen cevap veriyordum."
Resulullah efendimiz, yolda develi yolcular gördüğünü söyledi.
“– İnşaallah Çarşamba günü gelirler" buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekke'ye ulaştı. Kervandakilere sorduklarında fırtına eser gibi olduğunu ve bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hal, mü'minlerin imanını kuvvetlendirdi. Kafirlerin düşmanlığı da gittikçe arttı.
Hicretten bir yıl önce, Receb ayının 27'sinde Cuma gecesi vuku bulan bu mucizeye Mirac denir. Resulullah, miraca, ruh ve bedeni ile uyanık bir halde çıktı. Mirac gecesinde O'na nice ilahi hakikatler gösterildi ve beş vakit namaz bu gecede farz kılındı. Ayrıca Bekara suresinin son iki ayet-i kerimesi ihsan edildi. Mirac; Kur'an-i kerimde, İsra ve Necm suresi ile bazı hadis-i şeriflerde bildirilmektedir.
Sevgili Peygamberimiz Miracdan sonra dört büyük halifesine Cennet'i anlatırken buyurdular ki:
“– Ya Eba Bekir! Senin köşkünü gördüm. Kızıl altından idi. Senin için hazırlanan nimetleri müşahede ettim.”
“– Ya Ömer! Senin köşkünü gördüm. Yakuttan idi. Fakat içeri girmedim. Senin gayretini düşündüm.”
“– Ya Osman! Seni her gökte gördüm. Cennet'te köşkünü görüp seni düşündüm.”
“– Ya Ali! Senin suretini dördüncü semada gördüm. Cebrail'e sual ettim. Dedi ki: "Ya Resulallah! Melekler hazret-i Ali'yi görmeden duramazlar. Hak teâlâ, onun suretinde bir melek yarattı. Dördüncü gökte durur, melekler onu ziyaret eder, bereketlenirler."
Mirac gecesinin sabahında Cebrail aleyhisselam gelerek Resulullah efendimize beş vakit namazı, vakitlerinde imam olarak kıldırdı.
Mirac hadisesinin Kudüs'e kadar olan kısmı ayet-i kerime ile sabit olduğundan buna inanmayan dinden çıkar. Hadis-i şeriflerle bildirilen göklere yükselmesi kısma inanmayan bid'at ehli yani sapık,bozuk itikatlı olur.
CENNET iLE iLGiLi AYET VE RiVAYETLER DE BUNLAR
(Sûre-i Secde, Âyet 19)
Meâl'i: "Evet... O kimseler ki, iman ettiler ve sâlih amellerde bulundular. Artık onlar için yapmış oldukları amelleri mukabilinde konak olmak üzere me'vâ cennetleri vardır."
(Sûre-i Necm, Âyet 13-15)
Meâl'i: "Yemin olsun ki onu, sidretü'l-müntehâ'nın yanında önceden bir defa daha görmüştü.
Cennet'ül-Me'vâ da onun yanındadır."
(Sûre-i Saffat, Âyet 40-48)
Meâl'i: (Bu azaptan) Ancak Allah'ın halis kulları istisna edecek. Onlar için bilinen bir rızık ve türlü meyveler vardır.
Naim cennetlerinde karşılıklı koltuklar üzerine kurulmuş oldukları halde kendilerine ikram edilir.
Kendilerine kaynaktan (doldurulmuş) kadehler dolaştırılır.
Berraktır, içenlere lezzet verir (bir içkidir).
O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar.
Yanlarında güzel bakışlarını yalnız kendilerine tahsis etmiş, iri gözlü eşler (huriler) vardır.
(Sûre-i Sad, Âyet 50-52)
Meâl'i: "Adn cennetleridir. Onlar için kapıları açılmış olarak
Orada (koltuklara) yaslanıcılardır. Orada bir çok meyveler ve içilecek şeyler isteyeceklerdir.
Ve onların yanlarında gözlerini (kocalarına) dikmiş, yaşları müsavi (dilber) ler vardır."
(Sûre-i Taha, Âyet 76)
Meâl'i: "İçinde ebedi kalacakları zemininden ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte tertemiz arınanların mükâfatı budur."
(Sûre-i Mü'min, Âyet null8)
Meâl'i:"Rabb'imiz! Onları da onların atalarından, zevcelerinden, nesillerinden iyi olanları da kendilerine va'dettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz aziz ve hakim olan sensin!"
(Sûre-i Saf, Âyet 12)
Meâl'i: "İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden (altından) ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur."
(Sûre-i Tevbe, Âyet 72)
Meâl'i: "Allah, mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler (konaklar, saraylar, köşkler) va'detti. Allah'ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur."
(Sûre-i Nahl, Âyet 31-32)
Meâl'i: "(O yurt) onların girecekleri, (altlarından) zemininden ırmaklar akan Adn cennetleridir. Orada kendilerine diledikleri her şey verilir. İşte Allah takva sahiplerini böyle mükâfatlandırır.
(Onlar) meleklerin "Selâm sizin üzerinize olsun yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek iyilikle canlarını aldıkları kimselerdir."
(Sûre-i Fâtır, Âyet 33-35)
Meâl'i: "(Onların mükâfatı) içine girecekleri Adn cennetleridir. Zira orada altın bilezikler takarlar ve incilerle süslenirler. Orada giyecekleri elbiseleri de ipektir.
(Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı (kaygıyı) gideren Allah'a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan çok ni'met verenlerdir.
O (Rabb) ki lûtfuyla bizi gerçek ikâmet evine (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de orada bize bir usanç gelecektir."
(Sûre-i Kehf, Âyet 31)
Meâl'i: "İşte onlara içinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerinde kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler. İnce ve kalın dîbadan yeşil elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri."
(Sûre-i Beyyine, Âyet null8)
Meâl'i: "Onların Rabbileri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah (cc) dan hoşnut olmuşlar. Bu söylenenler hep Rabb'inden korkan, ona saygı gösterenler içindir."
(Sûre-i Rad, Âyet 23-24)
Meâl'i: "(O sonuç) Adn cennetleridir. Oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlarla beraber girecekler, melekler de hep kapıdan onların yanına varacaklar.
(Melekler), sabrettiğinize karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir, derler."
(Sûre-i Mü'minun, Âyet 11)
Meâl'i: "(Evet) firdevs'e varis olan bu kimseler orada ebedî kalırlar."
(Sûre-i Sâffat, Âyet 58)
Meâl'i: "O cennetteki zat diyecektir ki (değil mi biz) artık ölüler olmayacağız."
(Sûre-i Vakıa, Âyet 18-21)
Meâl'i: "Çeşmelerden akan şuruplar ile dolu destiler ile ve ibrikler ile ve bardaklar ile,
Onlardan baş ağrısına uğramazlar ve akıllarını da gidermiş olmazlar.
Ve, o hizmetçiler ehli cennet'in (ihtiyar) ettikleri meyveler ile (dolaşırlar).
Ve iştihada bulundukları kuş eti ile (dolaşır) lar (kendilerinin iştahları çekeceği kuş etleri ile dolaşırlar)"
(Sûre-i Taha, Âyet 74)
Meâl'i: "Şüphe yok ki, her kim Rabbine münkir olarak gelirse elbetteki, Onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ve ne de dirilir.
Cehennemde yananlar ölü ile diri arasında Allah'ın didarını cennette görenler sarhoş ile ayık arasında olurlar."
(Sûre-i Rad, Âyet 35)
Meâl'i: "Takvâ sahiplerine va'dolunan cennetin özelliği (şudur): Onun zemininden (altlarından) ırmaklar akar yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu (kötülüklerden) sakınanların (mutlu) sonudur. Kafirlerin sonu ise ateştir."
(Sûre-i İnsan, Âyet 5-6)
Meâl'i: "İyiler ise, kâfur atılmış bir kadehten (cennet şarabını) içerler.
(Bu) Allah'ın has kullarının içtikleri ve istedikleri yere akıttıkları bir pınardır."
(Sûre-i İnsan, Âyet 12-18)
Meâl'i: "Ve onları sabrettikleri için cennetle ve ipekli libasla mükâfatlandırdı.
Orada tahtlar üzerine yaslanırlar. Orada ne bir güneş ve ne de bir şiddetli soğuk görürler.
Ve onların üzerlerine (O cennetin) gölgeleri yakındır. Meyveleri de kemal'i itaatle müsehhar bulunmuştur. (yemekleri, kolaylıkla olur.)
Ve onların üzerlerine gümüşten kaplar ile ve billûrdan küpler ile dolaşılır.
Gümüşten billûrlardır. Onları muayyen miktarlarda takdir etmişlerdir.
Ve orada bir kadehde içirilirler ki; ona katılmış olan, zencebil'dir.
Orada bir çeşmeden ki: Ona selsebil denilir."
(Sûre-i Hicr, Âyet 45-48)
Meâl'i: "Allah'ın azabından korkup rahmetine sığınan müttekiler, mutlaka cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar.
Oraya emniyet ve selâmetle girin! denilir. (Onlara)
Biz, onların göğüslerindeki kini söküp attık. Onlar artık köşkler üzerinde, karşı karşıya oturan kardeşler olup (sohbet ederler).
Onlara, orada hiç bir yorgunluk dokunmayacak ve onlar, oradan çıkarılmayacaklardır."
(Sûre-i Nebe, Âyet 35-37)
Meâl'i: "Rabbinden bir mükâfat bir hediye, bir hesap görme olarak orada (cennette) onlar ne boş bir lakırdı ne de birbirlerine karşı yalan işitirler. O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi'dir. O Râhmân'dır. O gün insanlar, ona karşı konuşmaya yetkili değillerdir. (Buna güçleri de yetmez)"
(Sûre-i Mutaffifin, Âyet 25-30)
Meâl'i: "Kendilerine damgalı, hâlis bir içki sunulur. Onun sonu misk'ü anberdir. İşte onda ancak yarışanlar yarışsınlar.
Karışımı tesnimdendir. (Yani o şaraba tesnimden karıştırılmıştır).
Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynaktır o tesnim.
Dünyada mücrimler, iman edenlere gülenlerdir. Mü'minlere uğradıklarında kaş göz hareketiyle alay edenlerdi."
Onun için kaşla gözle işaretle konuşmak, iyi değil. Peygamberimiz (sav)'in gözüne Hz. Ömer baktı, bana işaret edecek mi? Peygamberimiz (sav) işaret etmedi. Sonunda Peygamberimiz(sav)'e sen bana niçin işaret etmedin, dedi. Peygamberimiz (sav) kaşla gözle işaretle konuşan hiç bir Peygamber gelmemişti, buyurmuştur. Kitabımızda açıklanmıştır.
(Sûre-i Muhammed, Âyet 15)
Meâl'i: "Müttakilere va'dolunan cennetin durumu şöyledir:
İçinde bozulmayan sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmakları ve süzme baldan ırmaklar vardır. Orada meyvaların her çeşidi onlarındır. Bunlardan da öte Rabb'lerinden bir bağışlama vardır. Bu, ateşte ebedî kalan ve bağırsaklarını parça parça edecek kaynar su içirilen kimselerin durumu gibi olur mu hiç?"
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4331)
Manâ'sı: "Muâz bin Cebel (ra)'den rivâyet edildiğine göre kendisi:
– Ben, Resûlullah (sav)'i, şöyle buyururken işittim, demiştir.
Muhakkak cennet yüz derecedir. Onlardan her bir derece(nin yüksekliği) gök ile yer arasındaki mesafe kadardır. Şüphesiz o derecelerin en yücesi Firdevs'tir, en faziletlisi de Firdevs'tir. Arş, muhakkak Firdevs'in üstündedir. Cennetin ırmakları da Firdevs'ten çıkıp akar. Bu itibarla siz Allah'tan (cennet) dilemek istediğiniz zaman ondan Firdevs'i isteyiniz."
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret" sayfa 307, Hadîs No: 501)
"Allahu Teâlâ:
– Allah'a karşı gelmekten sakınanlara vaad edilen cennet şöyledir: Orada temiz su ırmakları, tadı bozulmayan süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Onlara orada her çeşit meyve ve Rabblerinden mağfiret vardır (Sûre-i Muhammed, Âyet 15.)" buyurmuştur.
Bu ırmakların, su ark ve çukurlarında değil de, Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle intizamlı şekilde, akmakta olduğu rivâyet edilmiştir.
Hadîs-i Şerifte Resûlullah (sav) Efendimiz:
"Cennet ırmakları, misk dağlarının yahut da misk tepelerinin altından çıkar", buyurmuştur.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4323)
Manâ'sı: "El-Hâris bin Ukayş (ra)'den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Şüphesiz benim ümmetimden (şefaatı makbul) öyle kimseler vardır ki, onların şefaatıyla Mudar (kabilesin) den daha çok kişiler cennete girer. Şüphesiz benim (davet) ümmetimden öyle kimseler de bulunur ki, ateş (te yanmak) için cehennemin bir köşesini teşkil edecek kadar iri yapılı olur."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4328)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Allah (cc):
– Ben sâlih (yani ibadete düşkün yasak şeylerden çekingen, ahlâken faziletli mü'min) kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın
işitmediği ve hiç bir insanın kalbinden geçmeyen bir takım nimetler hazırladım, buyurur. Ebû Hüreyre'de demiştir ki:
– Ve (bu nimetler) Allah'ın size Kur'an'da bildirdiği nimetlerden başkadır. İsterseniz "İşledikleri ibadetlere mükâfat olarak mü'minler için Allah katında saklanmış gözler aydınlığı nimetleri hiç kimse bilemez." (Secde: 17)'yi okuyunuz.
Râvi demiştir ki: Ebû Hüreyre bu âyeti "Gözler aydınlıkları" diye okurdu." (Buhari, Tirmizi, Müslim, Ahmed bin Hanbel rivâyet etmiştir.)
(Sünen-i Tirmizi, Cild: 4, Hadîs No: 2676)
Manâ'sı: "Süheyb (ra)'den rivâyet edilmiştir. Resûlullah (sav):
Amelini güzel yapanlar için güzel mükâfat ve dahası vardır. (Yunus: 26) âyet-i kerimesi hakkında şöyle buyurdu:
– Cennet ehli cennete girdikleri bir münadi (tellal) sizin için Allah katında bir vaad vardır! diye çağıracak. Onlar da:
– Bizim yüzlerimizi ak etmedi mi? Bizi ateşten kurtarmadı mı? Bizi cennete girdirmedi mi? diyecekler. Melekler "evet" diye cevap verecekler.
Bunu müteakip perde açılacaktır.
Resûl-ü Ekrem (sav) buyurdu ki:
Allah'a yemin ederim ki, o (onlara) (cennet ehline) kendisini görmekten daha sevgili bir şey vermemiştir."
Allahu Teâlâ'nın cemalini görürler.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4329)
Manâ'sı: "Ebû Said-i Hüdri (ra)'den rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:
Şüphesiz cennetteki bir karış(lık saha) yer (küresin)den ve üzerinde bulunan şeylerden (yani dünya ve içindeki bütün nimetlerden) hayırlıdır."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4330)
Manâ'sı: "Sehl bin Sa'd (es-Sâidi) (ra) den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir.
Cennette bir kamçının (azıcık) yeri (bile) dünyadan ve dünyada bulunan her şeyden hayırlıdır." (Buhair ve Tirmizi rivâyet etmiştir.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4332)
Manâ'sı: "Üsame bin Zeyd (ra) den rivâyet edildiğine göre: Resûlullah (sav) bir gün sahabilerine şöyle buyurdu, demiştir.
(İçinizde) cennet için çabalayıp gayret edecek kimse yok mu? Şüphesiz, cennete denk hiç bir şey yoktur. Kâ'be'nin rabbine yemin ederim ki, cennet, güzel sağlam ve yüksek saraylarda, yüz parlaklığı ve mutluluk (refah) içinde sonsuza dek devamlı kalınacak, parlayan nur (rüzgâr esintisiyle) sallanıp dalgalanan güzel kokulu yeşillik, sağlam köşk, akan nehir, olgunlaşmış bol meyve (huyu) beğenilen ve (şeklen) güzel hanım ve çok giysiden ibarettir. Sahâbiler:
– Cennet için çabalayıp gayret edenler bizleriz ya Resûlullah, dediler. O:
– İnşallah, deyiniz buyurdu. Sonra cihad etmeyi anlatarak (sahabileri) ona teşvik etti."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4333)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir.
Cennete giren ilk zümre ayın on dördüncü gecesindeki suretinde (parlak) tır. Onların ardından girenler de gökteki en şiddetli ışık saçan yıldız parlaklığındadır. Küçük abdest yapmazlar, büyük abdest yapmazlar, sümkürmezler ve tükürmezler. Tarakları altındır. Terleri de misk (gibi) dir ve (buhurdanlıklarındaki) buhurları od ağacıdır. Zevceleri (yani) hanımları büyük gözle hurilerdir. Huyları bir adamın huyu üzerinde (yani huyları aynı) dır. Onlar, babaları Adem (as)'ın suretinde (boyları da) altmış arşındır.
(Cennet ebedidir. Bilâl Babam bunu şöyle anlattı:
– Okyanus denizinin üzerine hiç su gelmese hiç bir şekilde de zayi olmasa güneş çekmese hiç bir milim azalmasa artmasa da öyle beklese her yetmiş bin senede bir damla su bu dünyada okyanustan alıp, başka dünyaya atsa bu su biter mi? Cevap:
– Bu su biter. Bu su nihayet bitmeye mahkumdur. Çünkü denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa denizden mürekkep bitinceye kadar, yazılsa Rabbının kelamı bitmez (Sûre-i Lokman, Âyet 27.) ama her yetmiş bin senede bir damla su okyanustan başka bir dünyaya atılsa onun senesini biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bilir. Bu sürenin ne kadar olacağını biz bilemeyiz. Allahu Teâlâ bilir. En son okyanus denizinin de sonu gelir, biter. Ama cennet ebedidir. Cennetin sonu gelir mi? dersen hiç gelmez. Gelir dersen ebediliğini inkâr etmiş olursun. Ebedi demek hiç sonu yok, sonu gelmez demektir.
Cennette yeme, içme var, tuvalete gitme yok.)
"Ebû Bekir bin Ebî şeybe bize ibn-i Fudayl'ın Umâre'den rivâyet ettiği (şu) hadisin mislini... senediyle de yine Ebû Hüreyre'den merfû olarak rivâyet etmiştir."
[Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1342; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2660; Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 14 (2834), 18 (2835); Ramöuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerif, No: 979, 6270.]
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4335)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
Muhakkak cennette öyle bir ağaç vardır ki, süvari kimse onun gölgesinde yüz yıl yürür onun (dallarının kapladığı sahayı) bitiremez. (Ebû Hüreyre demiştir ki:)
– Ve dilerseniz ve cennet halkı uzanmış bir gölgededir. (Sûre-i Vakıa, Âyet 30'u okuyunuz)".
(Sûre-i Vakıa, Âyet 30)
Meâl'i: "Yayılmış gölgeler". [Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1346; Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 6 (2826), 8 (2828); Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2644, 2645; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 619, sayfa 342.]
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4336)
Manâ'sı: "Saîd bin el-Müseyyeb (ra)'den rivâyet edildiğine göre:
Kendisi (bir gün) Ebû Hüreyre (ra)'a rastlamış ve Ebû Hüreyre (ra) kendisine:
Beni ve seni cennet çarşısında bir araya getirmesini Allah'tan isterim, demiş. (Bunun üzerine) Said:
– Cennette çarşı var mı? diye sormuş. Ebû Hüreyre (ra) Resûlullah (sav) bana şu haberi verdi, demiştir:
– Cennet halkı cennete girdikleri zaman (iyi) amellerinin çokluk derecesine göre makamlarına yerleşirler. Sonra dünya günlerinden Cuma günü kadar bir süre için onlara izin verilerek Allah (cc)'yi ziyaret ederler. Allah (cc) onlar için Arş'ını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede onlara görünür. Cennet halkı için nurdan koltuklar, inciden koltuklar, yakuttan koltuklar, zeberced (cevherin) den koltuklar, altından koltuklar ve gümüşten koltuklar konulur. Cennet halkının (makamca) en aşağı olanı (onların içinde denî -âdi- kimse yoktur) da misk ve kâfur yığınları (yani tepecikleri) üstünde otururlar. Bunlar koltuklarda oturanların yerlerinin kendilerinin oturdukları yerlerden üstün olduğunu sanmazlar (ki üzülmesinler).
Ebû Hüreyre demişti ki, Ben:
– Yâ Resûlullah! Biz (cennette) Rabbimizi görecek miyiz? dedim. O:
– Evet (göreceksiniz) siz güneşi görmek ve (gök) ayı on dördüncü gecesinde (yani dolunay halinde iken) görmek husûsunda şüpheye düşer misiniz? diye sordu. Biz:
– Hayır (şüpheye düşmeyiz, alenen görürüz) dedik. O:
– İşte böylece Rabbiniz (cc)'i (cennette) görmek hususunda şüpheye düşmeyeceksiniz. (yani O'nun zatını açıkça görmek şerefine kavuşacaksınız) ve o mecliste bulunan herkesle Allah (cc) (ayrı ayrı) konuşacaktır. Hatta Allah sizden bir adama:
– Yâ filân! Şöyle şöyle yaptığın günü hatırlıyor musun? diyecek. (Dünyadaki bazı vefasızlıklarını -günahlarını- ona hatırlatacaktır.)
Adam da:
– Yâ Rabbi; beni bağışlamadın mı? diyecek. Bunun üzerine Allah (o adama):
– Evet, seni bağışladım. Sen şu mertebene ancak benim mağfiretimin bolluğuyla eriştin, buyuracaktır. İşte cennet halkı böylece Allah'ın cemal ve sohbetiyle müşerref oldukları sıralarda bir bulut parçası üstten onları kaplı(Zeker) üzerlerine öyle güzel bir koku yağdıracak ki onun kokusu gibi güzel bir şeyi hiç duymamışlar. Sonra Allah (onlara):
– Sizin için hazırladığım ikrama kalkıp gidiniz ve arzuladığınızı canınızın çektiği şeyleri alınız, buyuracaktır. (Peygamberimiz (sav) buyurdu ki:)
– Bunun üzerine meleklerin kuşattığı bir çarşıya varacağız. Misline gözlerin bakmadığı, kulakların işitmediği ve kalblerden geçmeyen şeyler o çarşıda bulunur (peygamberimiz (sav) buyurdu ki:)
– O çarşıda hiç bir şey satılmadığı ve satın alınmadığı (yani her şeyin bedava olduğu) halde arzuladığımız şeyler bizim için (köşklerimize) nakledilecektir. Cennet halkı birbirlerini o çarşıda göreceklerdir. Yüksek makam sahibi olan adam gelip kendisinden dün (yani makamca düşük) adama rastlar. (Cennet halkı içinde deni-âdi kimse yoktur.) Makamca düşük olan adam, makamca kendisinden yüksek olan adamın üstündeki elbiseyi beğenir, hoşuna gider. Fakat henüz beğenme işi tamamlanmamış iken kendisinin üstündeki elbise gözünde ondan daha güzel hâl olur. Bunun sebebi de cennette hiç bir kimsenin üzülmesine meydan verilmemesidir.
Peygamberimiz (sav) buyurdu ki, sonra (çarşıdan) konaklarımıza döneceğiz. Zevcelerimiz bizi karşılayacak:
"Merhaba, hoş geldin. Yemin ederim ki bizden ayrıldığın vakitteki güzellik ve güzel kokudan daha üstün bir güzellik ve daha güzel bir koku ile geldin" diyecekler.
Biz de diyeceğiz ki:
– Bu gün biz Cebbar olan Rabbimiz (cc)'in meclisinde oturduk. (yani sohbet ve cemali ile şereflendik) ve şu gördüğünüz üstün güzellik ve daha güzel koku misli ile dönmemiz bize layıktır, diyeceğiz."
[Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 15 (2663, 2674, 2675, 2679); Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 13 (2833), 14 (2834), Hadis-i Şerif, REH No: 1587, 2361; Sahih-i Buhari Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadis No: 1342; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 562, sayfa 325.]
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 325, Hadîs No: 560)
"Muhakkak ki cennette (mü'min için) içi boşaltılmış bir tek inciden bir çadır vardır. Bu çadırın eni altmış mil, mesafe genişliğindedir. Bunun her köşesinde (mü'mine mahsus) bir takım ev halkı vardır ki başkalarını (yani birbirlerini) göremezler. (Ancak) Mü'min onları dolaşıp ziyaret eder." (İmam-ı Müslim, Ebû Musa el-Eş'ari (ra) den rivâyet etmiştir.)
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 325, Hadîs No: 563)
"Muhakkak cennette birçarşı vardır ki, melekler orayı ziyaret ederler. Orada gözlerin mislini görmediği kulakların duymadığı ve kalplere gelmeyen nimetler vardır. Canımızın istediği her şey bize getirilir. Fakat orada satılan ve satın alınan hiç bir şey yoktur. O çarşıda cennet halkının bazısı diğer bazısı ile karşılaşır. Yüksek menzil ve mevkii sahibi döner de mevki bakımından kendinden aşağı derece olan kimse ile karşılaşır. Onların içinde herhangi bir şeyi eksik olan kimse yok ki, karşılaştığının üzerinde gördüğü süs elbiselerinden dolayı rahatsız olsun. Sözünün sona gelmeden üzerinde daha güzel bir kıyafet bürünür. Şu muhakkak ki cennette hiçbir kimsenin üzülmesi kederlenmesi yoktur" (Et-Tergib ve't-Terhib, Cilt 4/540; Mişkat'ül-Mesabih, Hadis No: 5646.).
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4338)
Manâ'sı: "Ebû Sâid-i el-Hudri (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Mü'min kişi cennette çocuk istediği zaman, arzu ettiği gibi çocuğun ceninliği, doğumu (ve erginlik çağına varması) tek bir saatte olur."
[Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2688; Ramuz’ul Ehadis, Hadis-i Şerif, No: 2837; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 605, sayfa 338, Buhari de rivâyet etmiştir.]
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 6277)
Manâ'sı: "Cennet, Allah'ın dilediği kadar (bazı yerleri boş) kalacak, sonra tekrar dilediği kadar mahluk yaratacak ve onu dolduracaktır."
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4339)
Manâ'sı: "Abdullah bin Mes'ûd (ra) den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu. Ben cehennemlik olanlardan en son cehennemden çıkan ve cennetlik olanlardan en son cennete giren adamı şüphesiz bilirim. (o kişi) Cehennemden emekleyerek çıkan bir adamdır... (Allah tarafından) ona:
– Git de cennete gir denilecek. Bunun üzerine adam cennete gidecek, fakat ona cennet dolu gibi görünecektir. Adam da geri dönerek:
– Yâ Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecek Allah (da ona):
– Git cennete gir diyecek. O da cennete varacak fakat ona cennet (yine) dolu görünecek ve tekrar geri dönecek, sonra:
– Ya Rabbi! Ben cenneti dolu buldum, diyecektir. Allah (sübhânehu) (ona):
– Git cennete gir, buyuracak. O da (tekrar) cennete varacak ve (yine) ona cennet dolmuş gibi görünecek. Tekrar dönüp:
– Ya Rabbi! Cennet şüphesi doludur, diyecektir. Bunun üzerine Allah (ona):
– Git de cennete gir, çünkü şüphesiz (orada) dünya kadar ve dünyanın on misli sanadır. (Veya muhakkak dünyanın on katı kadar sanadır) buyuracaktır. Adam da:
– (Ya Rabbi!) Yegane hükümdar olduğun halde benimle alay mı ediyorsun (veya benim aklıma mı gülüyorsun?) diyecektir.
Abdullah bin Mes'ud demiştir ki:
– (Vallahi) ben Resûlullah (sav)'i (bu hadisin sonunu buyururken) azı dişleri görülecek derecede gülerken gördüm, demiştir.
(İbn-i Mes'ud sözüne devamla) Bu adam cennetliklerin mertebece en aşağı olanıdır, söyleniyordu." (Buhari; Müslim; Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2722, 2723.)
Cennette her insana bu dünya kadar yer verilecek. Bu dünyanın on katı kadar da yer verilecektir.
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4340)
Manâ'sı: "Enes bin Malik (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu, demiştir:
Kim (Allah'tan) cenneti üç defa isterse cennet "Allah'ım onu cennete dahil et" der. Kim de cehennem ateşinden korunmasını (Allah'tan) üç defa dilerse, cehennem ateşi "Allah'ım onu cehennem ateşinden koru" der. (Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2691; Hadis-i Şerif, REH No: 6386.)
(Sünen-i İbn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4341)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den rivâyet edildiğine göre; Resûlullah (sav) şöyle buyurdu demiştir:
– Sizden hiç bir kimse yoktur ki, iki konağı olmasın; bir konak cennette diğer bir konakda ateşle, cehennemdedir. Bu itibarla bir adam ölüp de ateşe girdiği zaman cennet halkı o kimsenin (cennetteki) konağına varis olurlar. İşte cennet ehlinin cehennemliklerin cennetteki konaklarına varis olmaları Allahu Teâlâ' nın: "işte bu sıfatları taşıyanlar varislerdir" (Sûre-i Mü'minun, Âyet 10.) buyruğunun te'yid ettiği bir hükümdür."
, (Sûre-i Mü'minün, Âyet 10)
Meâl'i: "İşte asıl bunlar varis olacaklardır."
Her insanın cennette bir sarayı cehennemde bir sarayı vardır. Cennete giren kendi sarayına bir de kendi gibi olup kendinin yakını veya arkadaşı cehenneme girmişse onun cennetteki sarayı da ilâve olur. İki saraya sahip olur. Cehenneme giden de kendi cehennemdeki sarayına bir de kendinin arkadaşı, komşusu olup cennete gidenin, cehennemdeki sarayını kendine verirler. Şu senin şu da senin arkadaşının yanacağı yerde o tevbe istiğfar etti. Cenneti kazandı. Sen cehennemi kazandın. Onun cennetteki sarayı sana, bunun cehennemdeki sarayı da sana verildi, derler. Kitabımızda cennete girmek ibadet, amel, itikad, çalışma, cehenneme girmek küfür ve masiyetle demiştik. Bazı kimseler de alın yazısı, şaşmaz, cennetlik yazılmışsa cennetlik, cehennemlik yazılmışsa cehennemliktir, derler. Bu hadiste her insan; hem cennetlik hem cehennemlik yazılıyor Cennet yolunu tutan, cennete, cehennem yolunu tutan cehenneme gider. Hiç bir kimse;
– Ya Rabbi, Sen bana cehennemi nasib etmişsin, Cennet nasib etseydin oraya giderdim diyemez. Hiç bir kimse de yarabbi beni cennetlik yaratmışsın ben saî gayret etmeseydim yine cennetliktim diyemez. Ancak iblis; ilmi ezeliyede benim nasıl olacağım sana malumdu. Benim alnıma böyle yazmışsın, başıma geldi. Benim kabahatim yok deyip suçu, kabahati Allah'a yüklemek istedi. Onun için cennetten kovuldu.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 2, Hadîs No: 417)
Manâ'sı: "Esma bin-i Ebî Bekr (ra) 'dan şöyle demiştir:
Nebiyyi,Ekrem (sav) efendimiz küsuf (Husuf, küsuf namazı derler, güneş ay tutulması veya başka harikûlade haller olursa cemaatle kılınır.) namazını kıldırdı idi. (şöyle ki) Kıyama durup kıyamı çok uzattı. Sonra rükûa varıp rükûa (çok uzattı). Sonra başını kaldırıp kavmeyi (çok) uzattı. Sonra yine rükûa varıp rükûu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra secdeye varıp sücudu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra (yine) secdeye varıp sücudu(çok) uzattı. Sonra ayağa kalkıp kıyamı uzattı. Sonra rükûa varip rükûu (çok) uzattı. Sonra başını kaldırıp kavmeyi (çok) uzattı. Sonra yine rükûa varıp rükuu çok uzattı. Sonra başını kaldırdı. Sonra secdeye varıp sücudu (çok) uzattı. Sonra namazdan çıktı. Resûlullah (sav) buyurdu ki:
– (İyi biliniz) Cennet bana yaklaştı, (yaklaştı) o kadar ki eğer cür'et edeydim, salkımlarından bir tanesini (alıp) size getirebilecektim. Cehennem de bana o kadar yaklaştı ki, "Ey Rabbim, ben de onlarla beraber miyim?" demeye başladım. (Orada bir de ne göreyim?) Bir kadını bir kedi tırmalayıp duruyor. "Buna ne oluyor" diye sordum. "(Bu kadın) bu kediyi ölünceye kadar hapsetti. Ne yiyeceğini verdi, ne de yeryüzündeki haşerattan nafakalansın diye salıverdi, dediler."
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 4, Hadîs No: 617)
Manâ'sı: "Ebû Zerr (-il Gıffari) (ra)'den şöyle rivâyet edilmiştir. Ebû Zerr Hz. demiştir ki, Resûlullah (sav):
– Bana Rabbim tarafından (sefaretle, sefirlik, elçilik) gelen Cibril (bir kere daha) gelmiş ve:
"Ümmetimden her kim Allahu Teâlâ'ya hiç bir şeyi (Uluhiyette ve havass-ı rubûbiyette) ortak tanımayarak ölürse, o kimse cennete girer, diye haber verdi, buyurdu. Ben:
– (Yâ Resûlullah) o adam zina ettiği ve sirkat eylediği halde (yine cennete girer) mi? diye sordum. Resûl-i Ekrem:
– (Evet) zina ettiği ve sirkat eylediği halde de (cennet'e girer) diye cevap verdi" (Müslim, Ebû Dâvud; Neseî, Tirmizi Ebû Zer'den rivayet etmiştir.).
Cehennemde cezası miktarınca yanar yanar sonunda yine cennete girer demektir.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 1918)
Manâ'sı: "Ebû Hüreyre (ra)'den şöyle dediği rivâyet olunmuştur. Resûlullah (sav)'den işittim ki:
– (Allah'ın kerem ve rahmeti olmadıkça) hiç bir kişiyi onun güzel işi ve ibadeti cennete koyamaz, buyurdu. Bunun üzerine Ashâb:
– Yâ Resûlullah! Sizi de mi koyamaz? diye sormuşlardı da Resûl-i Ekrem şöyle cevap verdi:
– Evet beni de Allah'ın fazlı ve rahmeti bürümedikçe yalnız ibadetim cennete koyamaz. Bu vechile Ashâb'ım! İş ve ibadetinizde (i'tidal ile (ortalama) hareket edip) ifrat (aşırı) ve tefritten (azı) sakınınız. Doğru yoldan gidip Allah'a yaklaşınız. Sakın sizin hiç biriniz (salih olsun, fâsık olsun) ölümü temenni etmesin! Çünkü o, hayır ve ihsan sahibi ise (yaşayıp) hayrını, ihsanını arttırması umulur. Eğer günahkâr bir kişi ise (yine yaşayıp günün birisinde) tevbe ederek Allah'ın rızasını dilemesi me'muldûr."
Peygamberimiz (sav)'i bile ameli değil, Allahû Teâlâ'nın rahmeti cennete koyuyor.
Peygamberimiz (sav)'i "Rahmeten lil alemin" olarak gönderdiği halde.
Peygamberimiz (sav)'in sünnetine mevlidine, mûsafahasına salavatı şerifesine kıymet vermeyene Allahu Teâlâ'nın rahmeti olmasına imkân var mı? O kendini nasıl kurtaracak?
İfrattan ve tefritten sakının ifrat lüzumundan fazla değer vermek, ifratla sevmek. Her şeyin ölçüsü var. Tabiin olmayan evliyayı, tabiinden üstün görmek, tabiin olanı ashaptan üstün görmek. Ashaptan herhangi birini cihar-ı yarlardan üstün görmek. Cihar-ı yarları Peygamberimiz (sav)'den üstün görmek, Peygamberimiz(sav)'i Allahu Teâlâ'ya ortak koşmak (o da Allah'tır, küçük Allah'tır. Allah'ın ortağıdır) gibi sözlerin hepsi ifrattır. Peygamberimiz(sav)'den sizi bu ifrattan nehyederim. Tefrit aşağı ve küçük görmektir! Şimdi küçük görme değil Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer(ra), Hz. Osman (ra)'a buğz ediyorlar, kötü söylüyorlar. Hz. Aişe (ra), Hz. Hafza (ra) validemize fahişedir diyorlar. Kendinin ailesine kızına birisi fahişedir dese ona kızar, döğüşür, bağırır, çağırır sözünü kabul etmez. Şimdi en sofu dediğimiz adamların toplumun içinde Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Hafza (ra), Hz. Aişe (ra)'ye tefrit yapıyorlar. Hz. Ali (ra)'ye de Peygamberimiz (sav)'in denginde, daha üstün görüp ifrat yapıyorlar. Her ikisini de Peygamberimiz (sav) şiddetle men ediyor. Ömür boyu devamlı faizci, şarapcı, ona rey verenler der; ama bu saydığımız ifratı tefriti yapanları çok iyi görür. Bazı dini gazetelerde; İran askerlerini, Humeyni'nin resimlerini gösterir İslamın zaferi der. Onların hemen hepsinde hem ifrat hem de tefrit var. Onları normal sayar, iyi görür. Bu taraftan da şarabçı, faizci ona rey verenler der. Şarap, faiz amel noksanlığına girer.
Bu dediğimiz, ifrat, tefrit, iman noksanlığına girer. Amel noksanlığını söyler. İtikad noksanlığı olanlara da göz yumar. Hz. Ömer (ra)'e Peygamberimiz (sav): Beni canından da ziyade sevmedikten sonra imanın kemal bulmuş olmaz, diyor. Peygamberimiz (sav)'in ailelerinin hakkında âyet inmiştir (Sûre-i Tahrim, Âyet 1-5.). Hz. Aişe (ra)'nın sıddika doğru sağlam olduğuna dair Allahu Teâlâ överek 9 âyet indiriyor (Sûre-i Nur, Âyet 11-20.).
Bunlar da onlara fahişedir, diyor. İyi dikkat et! Onu Peygamberimiz (sav)'i canından fazla sevmezsen imanın kemal bulmaz diye Peygamberimiz (sav) söylüyor. Sorulsa ben de canımdan ziyade severim diyorsun. Canımdan ziyade severim dediğin Peygamberimiz (sav)'in ailesine fahişe, dört sevgili cihar-ı yarına ifrat, tefrit yapanlara, hiç bir şey söyleme. Karşı çıkma ve onları gazetelerde öv. Buna da İslamın zaferi de; hakiki müslüman gibi görün. Bir hadis-i şerifte: Bir müslümanın malını kendi malından, canını, kendi canından, namusunu kendi namusundan fazla kayırmazsan, tam müslüman olamazsın. Hz. Aişe'nin namusuna ve dört cihar-ı yarına dil uzatanlara seslenme onları da öv. Sen de onlara, "Çarşafı giydirdi, şarabı yasakladı, hakiki müslümandır" de...
Askerlikte her kumandanın değeri, kumandanlığı kadar kumandan olarak görülür. Her biri kumandanı büyük kumandandan büyük görmek, o büyüğü küçültmek olur. Bundan da kesinlikle nehyediyor.
Yine bir hadis-i şerifte;
Peygamberimiz (sav): Sizin toprak altında bin sene yatmanızdan bir "Lâ ilâhe illallah" veya şehadet kelimesi getirmeniz, Allah yanında daha makbûldür.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2036)
Manâ'sı: "Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra)'dan rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:
(Ashâbım!) Cennet sizin her birinize nalınının tasmasından daha yakındır; cehennem de bunun gibi (yakın) dır. (Tâ'at cennete ma'siyet cehenneme yaklaştırır)"
Tasma dediği; köpeklerin boynuna takılana denir. Tok takarlar tazıların tavşanı boğarken boyunlarında tok olur. Boynuna geçirir. Nalını giyince de ayağının üstüne geçen kayıştır.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2052)
Manâ'sı: "Ebû Sa'id Hudri (ra)'da rivâyete göre, Resûlullah (sav) şöyle demiştir. Allah Tebareke ve Teâlâ ehl-i cennete:
– Ey ehl-i cennet! diye hitab eder. Onlar da:
– Ey Rabbimiz! Ferman buyurunuz, emrinizi ifaya her zaman hazırız ve ubûdiyyette daimiz, derler. Cenab-ı Hak:
– Nasıl, şu halinizden razı mısınız? buyurur.
– Rabbimiz! Nasıl razı olmayalım. Sen bize hiç bir kimseye vermediğin bunca nimetleri ihsan buyurdun.
– Size ben bunlardan daha şerefli bir nimet vereceğim.
– Rabbımız, bu nimetlerden daha kıymetli nasıl bir nimet olabilir ki?
– Sizden razı ve hoşnut olmaklığımın şerefi size layık kılındı. Artık bundan böyle ebedî size darılmayacağım."
(Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadis No: 9 (2929); Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadis No: 2680.)
Allahu Teâlâ bu hadîs-i kudsisinde sizden razıyım. Bundan sonra size ebedi darılmayacağım, diyor. Yani insanın aklına bir şey gelir. Adem ve Havva anamız cennette idi. Allah'ın gadabına uğradı. İnsan da onlar gibi cennette iken Allah'ın gadabına uğrayacak bir şey yapar mıyım acaba düşüncesi ile insan tereddüte kapılmaması için Allahu Teâlâ cennet ehline darılmayacağına, diğer bir âyette de cennetin ebedi olacağına her ikisine de garanti veriyor. Allahu Teâlâ'nın gadabına uğramazsa cennetin sonu olmazsa ebedi olursa bundan daha üstünü olmaz.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2654)
Manâ'sı: "Abdullah İbn-i Mes'ûd (ra) den rivâyet edilmiştir; Resullullah (sav) buyurdu ki:
– Cennet ehlinin kadınlarından bir kadının baldırının beyazlığı, yetmiş kat cennet elbiseninin ardından görünür ve hatta onun iliği dahi görünür. Çünkü Allahu Teâlâ:
"O kadınlar adeta yakut ve mercan gibidirler (Sûre-i Rahman, Âyet 58.)" buyurmaktadır. Yakuta gelince bu bir taştır ki, onun içine bir tel sokup sonra onu durulasan, taşın ardından o teli görürsün." [Ramuz’ul Ehadis,Hadîs-i Şerif, No: 4174, 1462, 1362; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 581-582, sayfa 329.]
Cennette kadınlar yakut ve mercan gibidirler. Onların üzerinden yetmiş kat elbise giyilse baldırının beyazlığı görünür, hatta iliği dahi görünür. Yakutun içini delsen bir tel soksan kendi taş olduğu halde içindeki tel onun gibi görülür. Demek ki o yetmiş kat elbise giyse o elbiselerde yakuttandır. Bu dünyada camdan elbise vardır. İçi görülür, ama yumuşak değil. Bu hem yakut gibi içi görünür, cam gibi değil yumuşak elbisedir. Camın öbür tarafı görülür. Serttir. Yakutun öbür tarafı görülür. Taştır ama bu hem yakuta, hem cama, hem de ipekli elbiseye benzeyen elbise gibi yumuşak cam gibi öbür tarafı görünür. Yakut gibi kıymetli hem de içi görünür. Bacağın da et var etin içi görülmez. Orda o da görülüyor. Demek ki kendinin vücut yapısı da öyledir. Bilâl Babam da:
– Mürit ilk defa şeyhte fani olur. Sonra Resûlullah'ta fani olur. Sonra Hak'ta fani olur. Şeyhte fani kendi kendini kaybeder. Kendi yok şeyhi var. İkinci Resûlullah'ta fani: Resûlullah'ın vücudundan başka birşey görmez. Pembe camın üzerine güneş vurmuş gibi nurlu, çok beyaz yumurtanın üzerinde çukurlar gibi yüzünde az çukurlar var. O kadar feyizli o kadar aşklıdır, onu gören aşığın tahammülü kalmaz. Peygamberimiz (sav)'in bu tarafından bakınca öbür tarafı görünecek gibi gayet nurlu olarak görür.
Bu hadîste de cennette aynı görür diyor. Peygamberimiz(sav)'in maneviyatı ve hayatı tayyibeye yetişen insan o hayatı bu dünyada bulur. Odada oturtuğu yerde birkaç tane olup, hem oturan kendi, hem giden kendisidir. Şeyh Abdülkadir Geylani Hz.leri ramazan günü akşam iftarına yetmiş yere söz verdi. Hepsinde de iftar etti. Ayrıca evinde de yedi. Esas hakikisinin hangisi olduğunu bilemediler. Veysel Karani Hz. de "sıffın" harbinde şehid düşünce üç ayrı yere biz götüreceğiz, dediler. Üç tabut yaptırdılar, yanyana koydular. Her gelen grup kendi tabutunun içinde görüp ayrı ayrı Yemen'e, Sıffin'e, Siirt'e üç yere defnettiler. Üçü de kendisidir. Allahu Teâlâ'nın işidir. Bu gibi şeyleri fazla inceleyip fazla düşünmeye gelmez. Allahu Teâlâ yapar mı, yapar! Allah herşeye kadirdir. Beyazıd-ı Bestami'nin yüz tane olduğunu, karısının hangisinin önüne yemek koyacağını şaşırdığını, kendine sorunca:
– Eyy... Zavallı! Sen beni bu zamana kadar bir tane mi sanıyordun. Peygamberimiz (sav) hem bu dünyada bu alemde oturur, vaaz eder. Ayet, hadîs söyler. Milleti eğitir, hem de başka alemde onların müşkillerini halleder. Yüzlerce binlerce alemde bir anda olur. Hakka vasıl olunca akıl yetmez. Allahu Teâlâ birdir. Her yerde hazırdır. Çağırdığın yerde ordadır. En dar en ufak bir deliğin içinde de, en geniş en bol yerde de aynıdır. İşte evliyaullah'ta Kaygısız Hz. leri kasidesinde demiş ki:
Hakk zatıyla sıfatıyla
Tecellî eyledi anda
Varlığı hak varlığıdır.
Emri sübhan elindedir, diyor.
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 4751)
Manâ'sı: "Cennete giren herhangi bir kulun başı ve ayakları ucunda ikişer huri durup cin ve insanların duyduğu en güzel bir sesle türkü söyleyecekler, lakin o, şeytanın çalgısı değildir. Allah'ın tahmidini ve takdisini dile getiren bir şeydir O."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2687)
Manâ'sı: "Ebû Said El-Hudri (ra)'den rivâyet edilmiştir, dedi ki Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
Derece bakımından cennet ehlinin ednâsı (en aşağı mertebe olanı) şol kimsedir ki, onun seksen bin hizmetçisi ve yetmiş iki karısı vardır" (Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 6313.).
Kendisi için Câbiye (Şam'ın eski kasabalarından biri) ile San'a (bugün Yemen Arap Cumhuriyeti'nin Başkenti'dir.) arasındaki mesafe kadar inci, zeberced ve yakuttan bir kubbe dikilecektir.
Aynı senedle Peygamberimiz (sav)'in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir. "Cennet ehlinde küçük veya büyük (yaşta) bütün ölenler, cennette otuz yaşın çocukları olarak çevrilecekler ve onların yaşları otuzun üstüne asla çıkmayacaktır. Cehennem ehli de böyledir.
Aynı isnad (sened) ile Peygamberimiz (sav)'den şöyle buyurduğu, rivâyet edilmiştir.
"Onların (cennet ehlinin) başlarında taçlar vardır ve bu taçların incilerden ednası (en değersizi) doğu ile batı arasını muhakkak surette aydınlatır."
Cennet ve cehennemde ihtiyar, genç, dünyada çocukken ölenler otuz yaşından aşağıda olmayacak fazla da olmayacak. Bu dünyada cevahirin bir çeşidi hemen hemen hiç bulunmaz. diyecek kadar çok azdır. O cevahir lüks gibi gece her tarafı ışıtır. Cennetteki güneşten daha fazla ışıtır. Cennetteki ile bu dünyadaki birbirinin karşılığıdır. Allahu Teâlâ ayette "Her şeyi çift yarattım" (Sûre-i Zariyat, Âyet 48.) diye buyuruyor. Biz birşeyi tek görüyorsak karşılığındakini bulamadığımızdan, bilemediğimizdendir.
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2689)
Manâ'sı: "Ali (kv)'den rivâyet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Cennette cennet kızlarının bir toplantı yeri vardır. Bütün yaratıkların benzerini işitmedikleri bir takım sesler yükseltirler ve derler ki: "Biz ebedi kalanlarız, yok olmayacağız. Biz refah içinde yüzenleriz, güçlük görmeyeceğiz. Biz memnun olanlarız. Öfkelenmeyeceğiz. Ne mutlu o kişiye ki, o bizimdir ve biz de onunuz." (Ramuz’ul Ehadisd, Hadîs-i Şerif, No: 6314.)
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1344)
Manâ'sı: "Sehl ibn-i Sa'd (ra)'dan rivâyete göre Nebi (sav) şöyle buyurmuştur:
Muhakkak ki, ümmetimden yetmiş bin yahut yedi yüz bin (kişi veya zümre hesap ve ikab görmek sizin ilk defa olarak cennete) girecektir. Bu ilk zümrenin sondakileri cennete girinceye kadar öndekileri girmeyecektir (ve bir saf halinde hepsi def'aten gireceklerdir.) Bunların yüzleri, bedir gecesinde (sanki) ayın (nûrânî) çehresidir. Her bin kişinin maiyeti olan yetmiş bin kişi de cennete ikinci zümre olarak milyarlar halinde girecektir." [Sahih-i Müslim, Cild 1/197; İbn-i Mâce, Cild 2/1433; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 379-380, 532; Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 5720, 6306.]
Peygamberimiz (sav) buyuruyor. ümmetimden yetmiş bin veya yediyüz bin kişi hesapsız, sualsiz cennete girer. Her birisi cehenneme müstehak olmuş, cehennemlik olandan yetmiş bin kişiyi kurtarır, beraberinde cennete götürür. O yetmiş bin veya yediyüz bin kişi olan kimselere hesap, sorgu, sual olmaz diyor. Her adam yetmiş bin kişiyi kurtarır. Bunların da sayısı yetmiş bin olunca yetmiş binle yetmiş bini çarpmak lazım. Dört milyor dokuz yüz milyon olur. Dört milyar dokuz yüz milyon sadece yetmiş bin kişinin cehennemden kurtardığıdır.
(Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1348)
Manâ'sı: "Ebû Saîd-i Hudri (ra)'den rivâyet olunduğuna göre Nebi (sav):
– Ehl-i cennet, cennette kendilerinden yükseklerdeki (ehl-i guref) denilen bir takım köşklerin sahiplerini (aralarındaki mesafe farkından dolayı) güçlükle görebilirler. Nasıl ki, (gündüz) şark ve garb ufkunda ziyade kalan parlak yıldızı aradaki mesafe uzunluğundan dolayı dikkatle bakanlar seçebilir! Buyurmuş Ashâb:
– Yâ Resûlullah o âli köşkler enbiyâ menzilleri midir? Başkaları oralara erişemez mi? diye sordular.
Resûlullah (sav):
– Evet o köşkler enbiya menzilleridir. Fakat (Allah başkalarına da ihsan edebilir) hayatım yed'i kudretinde bulunan Allah'a yemin ederim ki (Enbiyadan başkaları) o erlerdir ki onlar Allah'a iman ve peygamberleri tasdik etmişlerdir, buyurdu"
[Sahih-i Müslim, Cild 8, Hadîs No: 10 (2830), 11 (2831), Hadîs-i Şerif, No: 2762; İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 545, sayfa 320.].
Allah'a iman etmişler, Peygamberleri tasdik etmişler, hepsini sevmişler. Peygamberimiz (sav)'i sevdiklerinin nişanesi olarak o farzları, sünnetleri, nafileleri, namaz olarak kılarlar. Oruç olarak onun tuttuğu oruca benzetmeye çalışır. Farz orucu, kaza orucu, nafile orucu, tutar. Peygamberimiz (sav)'in bunları nasıl yaptığını kitabımızda açıklamıştık. Hz. ömer (ra) Hz.'nin bile Peygamberimiz (sav)'i sevmesini Veysel Karani Hz.leri kabul etmiyor. Kendi sevdiğini otuz iki dişini çektirmekle tasdik ettiğini kitabımızda yazmıştık, öyle tasdik etmesi lazım.
(Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1647)
Manâ'sı: "Cennette bir derece vardır ki, oraya ancak üç zümre nail olacaktır. Adil hükümdar, akraba ziyaretçisi, sabırlı ve çocuklarına yaptığı harcamaları başlarına kakmayan hane reisi."
(Sünen-i Tirmizi, Cild 4, Hadîs No: 2647)
Manâ'sı: "Ali (kv)'den rivâyet edilmiştir, dedi ki:
Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:
– Cennette bir takım köşkler vardır ki, dışları içlerinden ve içleri dışlarından görünür. Bunun üzerine bir arabi Resûl-i Ekrem'e kalkarak:
– Ey Allah'ın Peygamberi! dedi. O köşkler kimler içindir. Resûl-i Ekrem buyurdu ki:
– O köşkler; tatlı söz söyleyen, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uykuda iken geceleyin namaz kılanlar içindir."
[İmam-ı Şa'rânî, Ölüm-Kıyâmet-Âhiret, Hadis No: 549, sayfa 322; Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 1653.]
(İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 323, Hadîs No: 555)
"Allah'ın resûlü:
– Muhakkak ki, cennet saraylarından bir sarayın içinde yetmiş menzil bulunur. Her menzilde, içerisine girilmek üzere yetmiş kapı, her kapının da diğerinden girmekte olan kokudan başka cennet kokularından koku girer dedi ve işte bu da yüce Allah'ın:
– Artık onlar için, yapmakta olduklarına karşılık olarak gözlerin aydın olacağı nimetlerden neler gizlenmiş olduğunu hiçbir kimse bilemez, sözünün manasıdır", buyurdu.
, (İmam Şa'rânî, "Ölüm-Kıyâmet-Âhiret", Sayfa 320, Hadîs No: 544)
Bu Bir Karoglan Makelesi
Karoglan Raşit Tunca
Schrems, 21.07.2023
Amortisör Nedir? Fonksiyonu Nedir?
Amortisör (Fransızcadan: amortisseur), makinelerde çalışma sırasında meydana gelen sarsıntı ve titreşimlerin şiddetini ve etkisini azaltmak için kullanılan elemanlar. Amortisörler hareket yönüne ters, hız ile orantılı bir direnç gösterirler. Böylece sarsıntı ve titreşim doğuran enerjiyi ısıya çevirerek yutarlar. Her türlü darbeli çalışan makinelerde (tekstil makineleri, presler, iş makineleri, kaldırma makineleri, otomobiller...) kullanılmalarına rağmen en yaygın kullanma alanı araçlardır.
Pnömatik ve hidrolik amortisörler, yastıklar ve yaylarla birlikte kullanılır. Araç amortisörü, yağının akış debisini içindeki pistondan kontrol eden yaylı çek valfleri ve orifisleri kapsar.[1]
Amortisör tasarlarken veya seçerken tasarım düşüncesi bu enerjinin nereye gideceğidir. Çoğu amortisörde, mekanik enerji amortisörün viskoz sıvısında ısı enerjisine dönüşür. Hidrolik silindirlerde hidrolik sıvı ısınır, pnömatik silindirlerdeyse sıcak hava amortisörün dışındaki ortama boşaltılır. Elektromanyetik amortisör türlerinde harcanan enerji depolanıp ve daha sonra kullanılabilir.
Araç süspansiyonu
Bir araçta amortisörler engebeli zeminde gitmenin etkisini azaltarak sürüş kalitesini ve araç kullanımını iyileştirir. Amortisörler aşırı süspansiyon hareketini sınırlarken amaçları yay salınımlarını sönümlemektir. Amortisörler yaylardan fazla enerjiyi emmek için yağ ve gaz valflerini kullanır. Yay oranları üretici tarafından aracın yüklü ve yüksüz ağırlığına göre seçilir. Bazı insanlar yay oranlarını değiştirmek için şok kullanır ancak bu doğru kullanım değildir. Tekerlek lastiğin kendisindeki histerezis ile birlikte yaylanmamış ağırlık yukarı ve aşağı hareketinde depolanan enerjiyi sönümler. Etkili tekerlek sekme sönümlemesi şokların en uygun dirence ayarlanmasını gerektirir.
Yaylı amortisörler genellikle helis yay veya yaprak yay kullanılır ancak burulma şoklarında burulma çubuğu da kullanılır. Ancak yay tek başına şoku ememez çünkü yay sadece enerjiyi depolar enerjiyi ememez. Araçlarda hem hidrolik amortisörler hem de yay veya burulma çubuklarını kullanır.
Araç amortisör tipleri
İkiz ve tek borulu amortisörün ana bileşenlerinin şeması
Çoğu araç amortisörü, bu konularda bazı değişimlerle ikiz veya tek boruludur.
İkiz borulu
Temel ikiz borulu
"İki borulu" amortisör olarak da bilinen bu cihaz, iç içe iki silindirik borudan "çalışma borusu" veya "basınç borusu" olarak adlandırılan bir iç boru ve "yedek boru" adı verilen bir dış borudan oluşur. Cihazın altında iç kısımda bir sıkıştırma valfi veya taban valfi bulunur. Piston, yoldaki tümsekler tarafından yukarı veya aşağı doğru zorlandığında, hidrolik sıvı pistondaki küçük delikler veya "orifisler" aracılığıyla ve valf yoluyla farklı bölmeler arasında hareket eder ve "şok" enerjisini ısıya dönüştürür ve daha sonra bu enerjinin harcanması gerekir.
İkiz borulu gazlı
Çeşitli şekillerde "iki borulu gaz hücresi" tasarım olarak bilinen bu tip temel ikiz boru tipinin gelişmişidir. Yapısı ikiz boruya çok benzer ancak yedek boruya düşük basınçlı azot gazı basılır. Bu değişikliğin sonucunda tertibattan damlayan köpüklü hidrolik sıvı olarak çıkan, ikiz borulunun aşırı ısınması yüzünden "köpürmesi" azalır. İkiz borulu gazlı amortisörler orijinal modern araç süspansiyonlarının çoğunluğunu oluşturur.
Araç süspansiyon sistemleri ve yaylar
Yayların araç süspansiyon sistemlerinde kullanılmaları geçen yüzyıla kadar dayanır. İlk kullanılan yaylar kalın çelik yaylardır. Bunların yoldan gelen darbeleri bir ölçüde yutmaları, daha hızlı ve rahat yolculuk yapma imkânını ortaya çıkarmıştı. Daha sonraları halk arasında makas olarak bilinen yaprak yayların büyükten küçüğe doğru yerleştirilmesi ile meydana gelen yaylar, geniş kullanım alanı bulmuştur. Bu yayların ön ve arka dingil ile şasi arasında kullanılmasıyla araç gövdesi dolaylı olarak dingillere oturtulmuş olur. Böylece yoldan gelen sarsıntılar kadar, aracın kalkma ve fren sırasındaki sarsılmaları da yumuşatılmış oluyordu. İlk defa 1928'de otomobil imalatındaki bir uygulamayla süspansiyon sistemi her bir tekerleğe bağımsız olarak uygulanmış, yani dingil kullanılmasından vaz geçilerek her tekerlek ayrı olarak yataklanmıştır. Böylece bir tekerlek tarafından alınan darbe diğerine iletilmediğinden seyahat rahatlığı artırılmıştır.
Bugün helezon yaylar, burulma çubukları, yaprak yaylar gibi kullanılan birçok yay tipi vardır. Genellikle ön tekerlekler için helezon yaylar kullanılırken, arka dingil yaprak yaylardan yapılan makaslar üzerine oturtulur.
Yaylar enerji depolama kabiliyetleri yüksek olan elastik elemanlardır. Bu özellikleri, dolayısıyla yol sathından alınan darbeleri, boyut değiştirerek ve enerji depolayarak şasiye iletmeden alırlar. Fakat yalnız başlarına kullanıldıklarında ilk anda depoladıkları enerjiyi sonra geri verirler ve bir salınım hareketine sebep olurlar. Bu salınımın sadece bir kısmı yayın rijitliği, yani iç moleküller sürtünmesi dolayısıyla ısıya çevrilerek yutulur ve salınımın durması zaman alır. Eğer bu salınımların devam etmesine müsaade edilirse araçta da sallanmalar görülür.
Bilhassa İkinci Dünya Savaşı sırasında metalurji sahasındaki son ilerlemeler yayların enerji depolama kabiliyetlerini, yani elastikiyetlerini arttırmış ve araç süspansiyon sistemlerinde yaylar yanında enerji yutma kabiliyetleri yüksek amortisörlerin kullanılması bir ihtiyaç halini almıştır. Bugün amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde geniş bir şekilde kullanılmaktadır.
Amortisörlerin rolü
Amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde yaylarla birlikte kullanılarak yoldan tekerleklere gelen sarsıntı ve titreşimlerin araba şasisine iletilmeden emilmesini veya en aza indirilmesini sağlarlar. Burada amortisörlerin rolü yaylardan daha değişik bir karakter gösterir.
Bu sistemlerde yay tarafından depolanan enerji, salınımlar halinde şasiye iletilmeden amortisörler tarafından emilir. İşte bu prensibe dayanarak yolun düzensizliklerinden dolayı meydana gelen darbe ve salınımları, yaylar, araç gövdesine iletmeyerek depolarlar. Amortisörler ise hareket yönüne ters doğrultuda gösterdikleri direnç ile gerek ilk anda tekerlekten gelen enerjiyi ve gerekse yayda depolanan enerjiyi yutarak ısıya çevirirler. Böylece sarsıntıları azaltırlar.
Amortisörler, sadece aracın konforu için gerekli elemanlar değillerdir. Aynı zamanda tekerleklerin yolu iyi kavramaları gibi önemli bir fonksiyonu da yerine getirirler. İyi bir amortisör virajda savrulmayı önler. Tekerleklerin yere iyi basmalarını ve zıplamamalarını sağlayarak hem çekişi artırır, hem de fren yapıldığında duruş mesafesini kısaltır.
Amortisörlerin yapısı, tipleri
Genel olarak amortisörlerin çalışma prensibi sürtünme yoluyla harekete karşı bir direnç göstererek, hareket enerjisinin ısıya dönüştürülüp, yutulması esasına dayanır. Amortisörler kuru ve akışkan esaslı tipler olmak üzere iki ana bölüme ayrılırlar.
Kuru tipler, yaylar ve lastiklerde olduğu gibi cisimlerin iç moleküler sürtünmesine dayanarak veya doğrudan birbirine sürtünen cisimlerde olduğu gibi dış sürtünme esasına dayanarak sarsıntı ve titreşim doğuran hareket enerjisini ısıya çevirerek yutarlar.
Akışkan tipleri ise sıvı veya gaz esaslı olabilirler. Sıvı tiplerde daha çok yağ kullanılır. Yağların iç moleküler sürtünmesi olan yüksek viskozite (kıvamlılık) özelliğine dayanılarak basınç altındaki yağın dar kanallardan geçmeye zorlanmasıyla sıkışan moleküllerin arasındaki sürtünme yardımıyla ısıya çevrilen enerji yutulur. Gaz esaslı tipler de aynı prensibe göre çalışırlar. Gaz olarak daha çok hava kullanılır.
Amortisörlerin bu iki ana esasa bağlı, sanayi ve araçlarda kullanılan birçok tipleri vardır. Araçlarda geniş bir kullanılma alanı bulması dolayısıyla en çok tanınan teleskobik tipdir.
Teleskobik tip hidrolik amortisörler
Bu tip amortisörler tekerlek kısmına bağlı içi yağ dolu silindir ve arabanın gövdesine bağlı çubuk piston grubu olmak üzere iki ana parçadan meydana gelirler. Silindir kısmının dış zarfı iki kat olup ara kısım yedek yağ deposu vazifesini görür. Piston çubuğuna silindirin üst tarafına geçen koruyucu toz tüpü ve silindir içinde işleyen piston bağlıdır.
Bu tip amortisörlerin çalışma şekli şöyledir: Eğer tekerlek bir darbe alırsa, amortisörün bu sıkışma stroku esnasında silindirin alt kısmındaki süpap kapanır. Yağ basıncı piston üzerindeki süpabı açar ve yağ pistonun üst kısmına geçer. Bu kısımda aynı zamanda piston çubuğu bulunduğundan fazla yağ bir boru vasıtasıyla yedek depoya gönderilir. Bu borunun ucunda bir supap daha mevcuttur. Bu işlem sırasında amortisör yukarı doğru olan yay hareketini yumuşatır, darbeyi söndürür, amortisörün aşağı doğru tepkisi lastiği yola bastırır, zıplamasını önler.
Tekerleğin düşmesi sırasında amortisör şöyle çalışır: Amortisörün açılması esnasında yağ önce silindirin alt başındaki süpaptan içeri girer. Piston üzerindeki süpap tek taraflı olduğundan kapanır ve piston üstündeki yağ ince borudan geçerek yedek depoya ve oradan silindire girer ve geri gelme mukavemetini te'min eder. Bu işlem sırasında amortisör tekerleğin düşmesi ile yayın birden boşalmasını önler, darbeli açılımı frenler, tekerleğin yola yumuşak bir hareketle oturmasını sağlı(Zeker), zıplamasına engel olur.
Görüldüğü gibi yağın ince boru ve süpaplardan geçmeye zorlanması amortisörün hareketini, ters yönünden bir direnç göstererek sarsıntı doğuran enerjiyi ısıya çevirip yutmasına imkân sağlar. Dikkat edilecek diğer bir husus da amortisör içinde ısınan yağın her zaman bir yönde hareket etmesi ve böylece kendini ve cihazı soğutmasıdır.
Diğer kullanım alanları
Yalpalama damperi, demiryolu ulaşımında vagonların ve lokomotiflerin aşırı derecede yan yana sallanmasını önlemek için kullanılan enine monte edilmiş bir amortisördür
Başta Japonya olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan ve amortisör gibi işleyen taban izolasyon sistemi, binaların temel ile irtibatını keserek depreme karşı koruma sağlıyor.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Amortisör Nedir? Fonksiyonu Nedir?
Amortisör (Fransızcadan: amortisseur), makinelerde çalışma sırasında meydana gelen sarsıntı ve titreşimlerin şiddetini ve etkisini azaltmak için kullanılan elemanlar. Amortisörler hareket yönüne ters, hız ile orantılı bir direnç gösterirler. Böylece sarsıntı ve titreşim doğuran enerjiyi ısıya çevirerek yutarlar. Her türlü darbeli çalışan makinelerde (tekstil makineleri, presler, iş makineleri, kaldırma makineleri, otomobiller...) kullanılmalarına rağmen en yaygın kullanma alanı araçlardır.
Pnömatik ve hidrolik amortisörler, yastıklar ve yaylarla birlikte kullanılır. Araç amortisörü, yağının akış debisini içindeki pistondan kontrol eden yaylı çek valfleri ve orifisleri kapsar.[1]
Amortisör tasarlarken veya seçerken tasarım düşüncesi bu enerjinin nereye gideceğidir. Çoğu amortisörde, mekanik enerji amortisörün viskoz sıvısında ısı enerjisine dönüşür. Hidrolik silindirlerde hidrolik sıvı ısınır, pnömatik silindirlerdeyse sıcak hava amortisörün dışındaki ortama boşaltılır. Elektromanyetik amortisör türlerinde harcanan enerji depolanıp ve daha sonra kullanılabilir.
Araç süspansiyonu
Bir araçta amortisörler engebeli zeminde gitmenin etkisini azaltarak sürüş kalitesini ve araç kullanımını iyileştirir. Amortisörler aşırı süspansiyon hareketini sınırlarken amaçları yay salınımlarını sönümlemektir. Amortisörler yaylardan fazla enerjiyi emmek için yağ ve gaz valflerini kullanır. Yay oranları üretici tarafından aracın yüklü ve yüksüz ağırlığına göre seçilir. Bazı insanlar yay oranlarını değiştirmek için şok kullanır ancak bu doğru kullanım değildir. Tekerlek lastiğin kendisindeki histerezis ile birlikte yaylanmamış ağırlık yukarı ve aşağı hareketinde depolanan enerjiyi sönümler. Etkili tekerlek sekme sönümlemesi şokların en uygun dirence ayarlanmasını gerektirir.
Yaylı amortisörler genellikle helis yay veya yaprak yay kullanılır ancak burulma şoklarında burulma çubuğu da kullanılır. Ancak yay tek başına şoku ememez çünkü yay sadece enerjiyi depolar enerjiyi ememez. Araçlarda hem hidrolik amortisörler hem de yay veya burulma çubuklarını kullanır.
Araç amortisör tipleri
İkiz ve tek borulu amortisörün ana bileşenlerinin şeması
Çoğu araç amortisörü, bu konularda bazı değişimlerle ikiz veya tek boruludur.
İkiz borulu
Temel ikiz borulu
"İki borulu" amortisör olarak da bilinen bu cihaz, iç içe iki silindirik borudan "çalışma borusu" veya "basınç borusu" olarak adlandırılan bir iç boru ve "yedek boru" adı verilen bir dış borudan oluşur. Cihazın altında iç kısımda bir sıkıştırma valfi veya taban valfi bulunur. Piston, yoldaki tümsekler tarafından yukarı veya aşağı doğru zorlandığında, hidrolik sıvı pistondaki küçük delikler veya "orifisler" aracılığıyla ve valf yoluyla farklı bölmeler arasında hareket eder ve "şok" enerjisini ısıya dönüştürür ve daha sonra bu enerjinin harcanması gerekir.
İkiz borulu gazlı
Çeşitli şekillerde "iki borulu gaz hücresi" tasarım olarak bilinen bu tip temel ikiz boru tipinin gelişmişidir. Yapısı ikiz boruya çok benzer ancak yedek boruya düşük basınçlı azot gazı basılır. Bu değişikliğin sonucunda tertibattan damlayan köpüklü hidrolik sıvı olarak çıkan, ikiz borulunun aşırı ısınması yüzünden "köpürmesi" azalır. İkiz borulu gazlı amortisörler orijinal modern araç süspansiyonlarının çoğunluğunu oluşturur.
Araç süspansiyon sistemleri ve yaylar
Yayların araç süspansiyon sistemlerinde kullanılmaları geçen yüzyıla kadar dayanır. İlk kullanılan yaylar kalın çelik yaylardır. Bunların yoldan gelen darbeleri bir ölçüde yutmaları, daha hızlı ve rahat yolculuk yapma imkânını ortaya çıkarmıştı. Daha sonraları halk arasında makas olarak bilinen yaprak yayların büyükten küçüğe doğru yerleştirilmesi ile meydana gelen yaylar, geniş kullanım alanı bulmuştur. Bu yayların ön ve arka dingil ile şasi arasında kullanılmasıyla araç gövdesi dolaylı olarak dingillere oturtulmuş olur. Böylece yoldan gelen sarsıntılar kadar, aracın kalkma ve fren sırasındaki sarsılmaları da yumuşatılmış oluyordu. İlk defa 1928'de otomobil imalatındaki bir uygulamayla süspansiyon sistemi her bir tekerleğe bağımsız olarak uygulanmış, yani dingil kullanılmasından vaz geçilerek her tekerlek ayrı olarak yataklanmıştır. Böylece bir tekerlek tarafından alınan darbe diğerine iletilmediğinden seyahat rahatlığı artırılmıştır.
Bugün helezon yaylar, burulma çubukları, yaprak yaylar gibi kullanılan birçok yay tipi vardır. Genellikle ön tekerlekler için helezon yaylar kullanılırken, arka dingil yaprak yaylardan yapılan makaslar üzerine oturtulur.
Yaylar enerji depolama kabiliyetleri yüksek olan elastik elemanlardır. Bu özellikleri, dolayısıyla yol sathından alınan darbeleri, boyut değiştirerek ve enerji depolayarak şasiye iletmeden alırlar. Fakat yalnız başlarına kullanıldıklarında ilk anda depoladıkları enerjiyi sonra geri verirler ve bir salınım hareketine sebep olurlar. Bu salınımın sadece bir kısmı yayın rijitliği, yani iç moleküller sürtünmesi dolayısıyla ısıya çevrilerek yutulur ve salınımın durması zaman alır. Eğer bu salınımların devam etmesine müsaade edilirse araçta da sallanmalar görülür.
Bilhassa İkinci Dünya Savaşı sırasında metalurji sahasındaki son ilerlemeler yayların enerji depolama kabiliyetlerini, yani elastikiyetlerini arttırmış ve araç süspansiyon sistemlerinde yaylar yanında enerji yutma kabiliyetleri yüksek amortisörlerin kullanılması bir ihtiyaç halini almıştır. Bugün amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde geniş bir şekilde kullanılmaktadır.
Amortisörlerin rolü
Amortisörler, araç süspansiyon sistemlerinde yaylarla birlikte kullanılarak yoldan tekerleklere gelen sarsıntı ve titreşimlerin araba şasisine iletilmeden emilmesini veya en aza indirilmesini sağlarlar. Burada amortisörlerin rolü yaylardan daha değişik bir karakter gösterir.
Bu sistemlerde yay tarafından depolanan enerji, salınımlar halinde şasiye iletilmeden amortisörler tarafından emilir. İşte bu prensibe dayanarak yolun düzensizliklerinden dolayı meydana gelen darbe ve salınımları, yaylar, araç gövdesine iletmeyerek depolarlar. Amortisörler ise hareket yönüne ters doğrultuda gösterdikleri direnç ile gerek ilk anda tekerlekten gelen enerjiyi ve gerekse yayda depolanan enerjiyi yutarak ısıya çevirirler. Böylece sarsıntıları azaltırlar.
Amortisörler, sadece aracın konforu için gerekli elemanlar değillerdir. Aynı zamanda tekerleklerin yolu iyi kavramaları gibi önemli bir fonksiyonu da yerine getirirler. İyi bir amortisör virajda savrulmayı önler. Tekerleklerin yere iyi basmalarını ve zıplamamalarını sağlayarak hem çekişi artırır, hem de fren yapıldığında duruş mesafesini kısaltır.
Amortisörlerin yapısı, tipleri
Genel olarak amortisörlerin çalışma prensibi sürtünme yoluyla harekete karşı bir direnç göstererek, hareket enerjisinin ısıya dönüştürülüp, yutulması esasına dayanır. Amortisörler kuru ve akışkan esaslı tipler olmak üzere iki ana bölüme ayrılırlar.
Kuru tipler, yaylar ve lastiklerde olduğu gibi cisimlerin iç moleküler sürtünmesine dayanarak veya doğrudan birbirine sürtünen cisimlerde olduğu gibi dış sürtünme esasına dayanarak sarsıntı ve titreşim doğuran hareket enerjisini ısıya çevirerek yutarlar.
Akışkan tipleri ise sıvı veya gaz esaslı olabilirler. Sıvı tiplerde daha çok yağ kullanılır. Yağların iç moleküler sürtünmesi olan yüksek viskozite (kıvamlılık) özelliğine dayanılarak basınç altındaki yağın dar kanallardan geçmeye zorlanmasıyla sıkışan moleküllerin arasındaki sürtünme yardımıyla ısıya çevrilen enerji yutulur. Gaz esaslı tipler de aynı prensibe göre çalışırlar. Gaz olarak daha çok hava kullanılır.
Amortisörlerin bu iki ana esasa bağlı, sanayi ve araçlarda kullanılan birçok tipleri vardır. Araçlarda geniş bir kullanılma alanı bulması dolayısıyla en çok tanınan teleskobik tipdir.
Teleskobik tip hidrolik amortisörler
Bu tip amortisörler tekerlek kısmına bağlı içi yağ dolu silindir ve arabanın gövdesine bağlı çubuk piston grubu olmak üzere iki ana parçadan meydana gelirler. Silindir kısmının dış zarfı iki kat olup ara kısım yedek yağ deposu vazifesini görür. Piston çubuğuna silindirin üst tarafına geçen koruyucu toz tüpü ve silindir içinde işleyen piston bağlıdır.
Bu tip amortisörlerin çalışma şekli şöyledir: Eğer tekerlek bir darbe alırsa, amortisörün bu sıkışma stroku esnasında silindirin alt kısmındaki süpap kapanır. Yağ basıncı piston üzerindeki süpabı açar ve yağ pistonun üst kısmına geçer. Bu kısımda aynı zamanda piston çubuğu bulunduğundan fazla yağ bir boru vasıtasıyla yedek depoya gönderilir. Bu borunun ucunda bir supap daha mevcuttur. Bu işlem sırasında amortisör yukarı doğru olan yay hareketini yumuşatır, darbeyi söndürür, amortisörün aşağı doğru tepkisi lastiği yola bastırır, zıplamasını önler.
Tekerleğin düşmesi sırasında amortisör şöyle çalışır: Amortisörün açılması esnasında yağ önce silindirin alt başındaki süpaptan içeri girer. Piston üzerindeki süpap tek taraflı olduğundan kapanır ve piston üstündeki yağ ince borudan geçerek yedek depoya ve oradan silindire girer ve geri gelme mukavemetini te'min eder. Bu işlem sırasında amortisör tekerleğin düşmesi ile yayın birden boşalmasını önler, darbeli açılımı frenler, tekerleğin yola yumuşak bir hareketle oturmasını sağlı(Zeker), zıplamasına engel olur.
Görüldüğü gibi yağın ince boru ve süpaplardan geçmeye zorlanması amortisörün hareketini, ters yönünden bir direnç göstererek sarsıntı doğuran enerjiyi ısıya çevirip yutmasına imkân sağlar. Dikkat edilecek diğer bir husus da amortisör içinde ısınan yağın her zaman bir yönde hareket etmesi ve böylece kendini ve cihazı soğutmasıdır.
Diğer kullanım alanları
Yalpalama damperi, demiryolu ulaşımında vagonların ve lokomotiflerin aşırı derecede yan yana sallanmasını önlemek için kullanılan enine monte edilmiş bir amortisördür
Başta Japonya olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde uygulanan ve amortisör gibi işleyen taban izolasyon sistemi, binaların temel ile irtibatını keserek depreme karşı koruma sağlıyor.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
