MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Ensarın İlk Öğretmeni:
Mus’ab b. Umeyr (r.a.)
İftar için tatlı bir telaş vardı. Abdurrahman b. Avf önündeki iftar sofrasına şöyle bir bakıverdi. Nedendir bilinmez aklına birden Mus’ab gelmişti. “Mus’ab şehit edildi. Hâlbuki o benden daha hayırlıydı.” dedi sonra. Uhud Savaşı’nda şehit düşen Mus’ab’ın hâli bir türlü gözünün önünden gitmiyordu. Öylesine yokluk içindeydi ki bedenine kefen yapılacak doğru dürüst bir örtü bile bulunamamıştı. Zorlukla elde edilen bir bürdeyle kefenlendi Mus’ab. Lakin onunla da başı örtüldüğünde ayakları, ayakları örtüldüğünde ise başı açıkta kalıyordu. Mus’ab yokluk içinde bu dünyadan göçüp gittiği halde, kendisi dünyada türlü türlü nimetlere nail olmuştu. O günü hatırladıkça gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Uzanamadı eli sofraya bir türlü, kalktı gitti. (Buhârî, Cenâiz, 26)
Abdurrahman b. Avf gibi adını işiten herkes hayırla yâd ediyordu Mus’ab b. Umeyr’i. Müslüman olmak uğruna hiçbir Kureyşlinin yapamayacağı bir fedakârlıkta bulunmuş, sahip olduğu konforlu hayatı ve zenginliği hiç tereddüt etmeden elinin tersiyle itivermişti. Hâlbuki Mekke’de onun gibisi yoktu. Genç ve yakışıklıydı. Saçının güzelliği, kıyafetlerinin gösterişi, kullandığı koku hatta giydiği ayakkabının kalitesi herkesin dilindeydi. Anne babası onu çok seviyor, bir dediğini iki etmiyordu. Herkes nasıl da imreniyordu onun ihtişamlı yaşantısına.
Meraklı bakışların kuşatması altında olan Mus’ab, o günlerde gizliden gizliye Erkâm’ın evine gidiyordu. Kimsenin haberi yoktu Allah’a ve Resûlü’ne iman ettiğinden. Bir gün kabilesinden Osman b. Talha onu namaz kılarken gördü ve hemen ailesine giderek durumu haber verdi. Oğullarının Müslüman olmasına çok öfkelenen anne ve babası, onu vazgeçirmeye kararlıydılar. Günlerce hapsettiler, baskı altında tuttular ama döndüremediler gittiği yoldan. Genç Mus’ab Allah ve Resûlü’nün uğruna sahip olduğu her şeyi terk etti. Hem de hiç tereddüt etmeden. Onların sevgisi bir yana, dünya ve dünyaya dair ne varsa hepsi bir yanaydı.
İslam davetinin açıktan yapılmasıyla birlikte müşriklerin baskılarını artırmaları nedeniyle Mus’ab b. Umeyr beraberindeki bir grup Müslüman ile Habeşistan’a hicret etti. Bir müddet orada kaldıktan sonra tekrar Mekke’ye döndü. Birinci Akabe Biatı’nda Medineli Müslümanların isteği üzerine Allah Resûlü onu Medine’ye öğretmen olarak gönderdi. Genç ve yetenekli Mus’ab Resûlullah’ın tebliğ metodunu iyi biliyordu. Bunun yanı sıra o zamana kadar inen Kur’an ayetlerini ezberlemesi ve etkili konuşma tarzıyla da dikkat çekiyordu. Kısa sürede birçok insanın gönlünü kazanan Mus’ab, başta Sa’d b. Muâz ve Üseyd b. Hudayr gibi Medine’nin önde gelenleri olmak üzere çok sayıda Medinelinin Müslüman olmasına vesile oldu. Onun çabası sayesinde artık her ensar evinde mutlaka bir Müslüman vardı. Bir yılın ardından beraberinde yetmiş beş Müslümanla İkinci Akabe Biatı için Mekke’ye gelen Mus’ab, Allah Resûlü’nün verdiği görevi hakkıyla yerine getirmiş ve onun takdirini kazanmıştı.
Mus’ab b. Umeyr ilmi ve ahlakının yanı sıra cesareti ve azmiyle de örnek bir sahabiydi. Hz. Peygamber Bedir ve Uhud Savaşları’nda sancaktarlık görevini ona vermişti. Uhud’da Savaş’ın en zor anında dahi bir an olsun Resûlullah’ı yalnız bırakmadı Mus’ab. Daha önce Allah ve Resûlü uğruna sahip olduğu her şeyi feda eden, ensarın ilk öğretmeni artık elinde kalan tek şeyi, canını feda etmek üzere savaş meydanındaydı. Zira Allah’a verilen sözün gereğiydi bu. (Ahzâb, 33/23) Ve Mus’abü’l-Hayr’ın verdiği sözden geri dönmeye hiç niyeti yoktu. İbn Kamie’nin kılıç darbeleriyle önce sağ eli ardından da sol eli koptu. Yine de sancağı düşürmedi, kollarıyla tutarak göğsüne bastırmaya devam etti. En sonunda mızrakla yaralanarak şehit düştü. Savaşın ardından Allah Resûlü’nü ölümüyle en çok hüzünlendirenlerden biri o oldu. Resûlullah Mus’ab’ın yüzüstü düşmüş bedeninin başında durduktan sonra o ve beraberindeki diğer şehitlere hitaben Allah katında şehitler olduklarına kıyamet günü bizzat şahitlik edeceğini söyledi. (İbn Sa’d, Tabakât, III, 121) İslam’la şereflenmeden önce asaleti ve zenginliği dilden dile dolaşan Mus’ab b. Umeyr’in şehit olduğunda bedenini tamamen örtecek bir kefeni bile yoktu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, başının örtülmesini, ayaklarının üzerine ise izhir otu konulmasını istedi. (Buhârî, Cenâiz, 27)
Hicretten sonra Yüce Allah’ın mükâfatıyla ashab çeşitli nimetlere nail olmuşken Mus’ab b. Umeyr bunların hiçbirini göremeden yokluk içinde şehadete yürümüştü. Fakat onun nezdinde Allah ve Resûlü’nün sevgisi yanında malın, mülkün, şöhretin hiçbir kıymeti yoktu. Onun gerçek serveti imanıydı.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
Sesiyle Karanlıkları
Aydınlatan Sahabi:
Bilâl-i Habeşî (r.a.)
Taşların dahi dayanamayıp kapkara kesildiği çöl sıcağı öğle vakitlerinde dayanılmaz bir hal alırdı. Mekke sokaklarında bu öğle vaktinde sıcağa rağmen insanları bir araya toplayan her ne ise gerçekten görülmeye değer bir şey olmalıydı. Kadın erkek çoluk çocuk toplanan kalabalıktan Ümeyye b. Halef’le Ebû Cehil’in gür ve bir o kadar da hiddetli seslerini seçmek hiç de zor değildi. Haksız da olsa kötünün, zorbanın, zalimin sesi gür çıkardı ne de olsa! Kalabalığa dikkatle kulak verildiğinde, alaycı, küçümseyici edalara kahkahaların karıştığı fark ediliyor ve sesin sahibinin adeta sesinin ağırlığıyla muhatabını ezmek istediği anlaşılıyordu. İşitilenlere bakılırsa muhatap her kimse işi zor görünüyordu. İnsanın üzerine çöken öğle sıcağının ağırlığından Ümeyye b. Halef’in sesinin o ürkütücü, aşağılayıcı ve bir o kadar da tiksindirici baskısından daha kötü ne olabilir diye düşünürken tüm bunların yanında hafif kaldığı bir manzara ile karşılaşıldı:
Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl’i yere yatırmış, Bilâl’in üzerine en az omzuna yüklenen kölelik kadar ağır bir kaya bindirmişti. Ve ardı arkası kesilmeyen sorularıyla, küstah tavırlarıyla onu canından bezdirmeye çalışıyordu:
- Söyle bakalım, Rabbin kim, diyordu, ardından nefret, kibir, küçümseme bir bir yerini alıyordu yüzündeki çizgilerde zalim efendinin.
Bilâl’in zayıf ve kuru yüzünde ise dinginlik ve metanet okunuyor, gösterdiği emsalsiz sabır, onun siyah tenine asalet katıyordu. Güneşin alnında nefes almakta zorlanan Bilâl’in bir ara dudaklarının kıpırdadığı fark edildi. Ve ondan onca karanlık ses arasında latif bir cevap yükseldi. Ancak iyice kulak verildiğinde hissedilebilen bu ses, öğle sıcağında ferahlatıcı bir etki yapıyor ve Bilâl, etrafında çöreklenmiş olan müşriklerin kesif karanlığını adeta sözleriyle dağıtıyordu:
- Ehad! Ehad! Diyordu.
Üzerindeki baskı daha da artıyordu o zaman, işkenceler daha da çoğalıyordu. Yine aynı soru çınlıyordu Bilâl’in kulaklarında:
- Rabbin kim söyle!
İnanmadığı bir şeyi söylemeyi kabul etmiyordu dili ve kalbi imanla doluyken efendisinin Rabbini Rab olarak benimseyemiyordu. Sadece, “Benim dilim onu söyleyemiyor.” diyebiliyordu.
Oysa efendileri karar vermişti onun hakkında. Köle değil miydi, ancak onların ilahlarını Rab edinebilirdi. Asla “Ehad” diyemez, Muhammed’in dinini kabul edemezdi. İzin almadan öğle vakitlerinde, özellikle de geceleri Muhammed’i ziyaret etmek de ne demekti! Ümeyye b. Halef’in parmaklarından bile daha itaatkâr olan kölesi nasıl olur da efendisinin ilahlarından yüz çevirirdi!
Siyahi bir köleydi Bilâl. Annesi Hamâme köleydi. Babası Rebâh köleydi. Köleler düşünemezdi o dönemlerde, kendi kararlarını veremezlerdi, kendi inançlarını yaşayamazlardı. Onlara düşen sadece efendilerine itaat etmekti. Efendisi Bilâl’i satın almayı başarmıştı ama onun imanını esir alamamıştı. Bilâl’in aklı, vicdanı, cesareti köleleşmemişti. Korkusuzca kabul etti Muhammed’in dinini korkusuzca bunu dile getirdi.
Mekke çöllerinde kızgın kayaların altında “Ehad!” diyordu Bilâl. Gün geldi Bilâl’in sesi Medine semalarında işitilir oldu. Allah’ın dini güçlendikçe Bilâl’in sesi daha gür çıkar oldu. Artık Peygamber Mescidinde müminleri namaza çağırıyordu Bilâl, Peygamber’in yanından hiç ayırmadığı müezzini olmuştu. Bilâl “Allahu ekber” dediği anda O’nun dışındaki her şey küçülüyordu. Bilâl “Eşhedu en la ilahe illallah” diyor, sesinin ulaştığı her bir zerre buna şehadet ediyordu. Bilâl “Hayya ale’s-salah” dediğinde Peygamber mescidi müminlerle dolup taşıyordu. Bilâl ezan okuyor, Allah Resûlü dinliyordu. Sonrasında Nebî’nin arkasında bütün bir kâinat kıyama duruyordu.
Sadece Peygamber Mescidinde yankılanmadı, Allah Resûlü’nün gittiği her yere eşlik etti Bilâl’in sesi. Çok sevdiği müezzininin her an yanında olmasını arzuluyordu Nebî. Öyle ki biraz daraldığında, hemen ona seslenerek, “Kalk Bilâl, namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat!” diyordu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 78) Bilâl-i Habeşî, sadece müezzini değil, en yakın yardımcısıydı Allah Resûlü’nün. Gece koruması, gündüz gölgesi idi. Allah Resûlü seslendiğinde, hemen “Lebbeyk ve sa’deyk ve ene fedâük” diyerek hizmetine koşan, onunla birlikte açlığı da tokluğu da paylaşan o idi. Kimi zaman çok sevdiği Peygamberinin abdest almasına yardımcı oluyor, kimi zaman orucunu açması için ona ‘sevik’ hazırlıyordu. Bedir’de heyecanla Allah Resûlü’nün yanında savaşan, Hayber dönüşünde biraz uyuyup dinlensin diye nöbet tutan o idi. Bir Ramazan bayramında Allah Resûlü hutbe verirken elinden tutup destek aldığı da Arafat’ta veda hutbesini verirken devesinin yularını tutan da o idi. Nihayet Mekke fethedildiği zaman Allah Resûlü Bilâl-i Habeşî’ye, bir zamanlar Ümeyye b. Halef’in kölesi olan, taşlar altında inletilen Bilâl’e emretti de fetih ezanını Kâbe’nin üzerine çıkarak o okudu. Bir zamanlar Ehad diyen bu sesten, artık Allahu ekber nidaları işitiliyor, Bilâl’in sesiyle Mekke semaları aydınlanıyordu.
Ve bu aydınlık, Bilâller ezanlar okudukça kıyamete kadar böyle devam edecekti…
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Zü’l-hicreteyn:
Cafer b. Ebû Tâlib (r.a.)
Habeşistan’da, ülkesinde hiç kimseye zulmedilmeyen bir kral vardır. Allah sizin için bu durumdan bir çıkış ve kurtuluş yolu gösterinceye kadar orada kalın.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 17; İbn İshâk, Sîret, I, 247)
Allah Resûlü’nün bu tavsiyesiyle, müşriklerin eziyetlerinden ötürü öz yurtlarını terk etmek durumunda kalan müminlerden bazıları Habeşistan’a doğru yola koyuldular. Çöl hayatına aşina olan bu kimseler, inançları uğruna her şeylerini bırakarak farklı bir iklimdeki yabancı bir ülkeye, hiç tanımadıkları insanların arasına gidiyorlardı. Kızıldeniz’i aşarak zorlu bir yolculuğu göğüslerken akıbetlerini de bilmiyor, gönüllerine kök salan imanla yaşama tutunuyorlardı. Resûlullah, bu kutlu yolculuğa çıkacak ikinci kafileye amcasının oğlu Cafer b. Ebû Tâlib’i başkan tayin etti. Ne var ki müminlerin başka bir diyarda dahi rahata ermesine müsaade etmek istemeyen müşrikler boş durmadılar, ülkesine sığınan kimseleri geri göndermesini talep etmek üzere Necâşî’ye bir heyet gönderdiler. Adil hükümdar Necâşî onların müminler hakkındaki suçlamalarını dinledikten sonra müslümanlara söz hakkı tanıdı. “Ey Hükümdar! Biz Cahiliye toplumuyduk; putlara tapar, leş yer, çirkin işler yapardık. Akraba ilişkilerine değer vermez, etrafımızdakilere kötülük ederdik. Güçlülerimiz zayıflarımızı yok ederdi. İşte biz bu hâlde iken, neticede Allah bize içimizden soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetini iyi bildiğimiz bir resûl gönderdi.” diyerek söze başlayan Cafer b. Ebû Tâlib, tarihi konuşmasıyla Resûlullah’ın getirdiği dinin inanç esaslarını, emir ve yasaklarını anlatarak müminlerin durumunu, neden kendisine sığındıklarını veciz bir şekilde beyan etti (İbn Hanbel, I, 202; İbn İshâk, Sîret, I, 248-249). Bu konuşmadan oldukça etkilenen Necâşî, Kur’an ayetlerinden bir bölümünü dinlemek isteyince Cafer (r.a.) oldukça manidar bir tercihle Meryem suresinin Hz. İsa’dan bahseden ayetlerini okudu. Zira burada Hz. İsa’nın babasız olarak gönderilmiş bir hak peygamber olduğu anlatılıyordu. Hristiyan olan Necâşî bu sözlerin batıl olmadığına, bilakis Hz. Musa’ya inen vahiyle aynı kaynaktan olduğuna kanaat getirerek müşriklere itibar etmedi (İbn Hanbel, I, 202). Müminleri müşriklere teslim etmediği gibi ülkesinde rahat yaşamalarına da imkân sağladı.
Cafer b. Ebû Tâlib, başkanlık görevini hakkıyla yerine getirerek müminleri en güzel şekilde temsil etmişti. Burada kaldıkları sürece onları kimse rahatsız etmedi. Ancak yurtlarından, dost ve akrabalarından en önemlisi de Resûlullah’tan uzak kalmak onlara ağır geliyordu. Resûlullah da onları çok özlüyordu. Müminlerin Medine’de huzurlu bir yaşantıya kavuşmalarının ardından hicretin yedinci yılında Necâşî’ye yazdığı bir mektupla onların geri gönderilmesini istedi. Onlar döndüklerinde Resûlullah Hayber’deydi. Her fırsatta sergiledikleri hainlikleriyle Müslümanlar için devamlı bir tehdit oluşturan Yahudilere son darbeyi vurmuş, oldukça sağlam kaleleri ve yenilmez savaşçılarıyla meşhur Hayber’i fethetmişti. Böylece Kureyş müşrikleri de en büyük destekçilerini kaybederken Müslümanlar bölgede mutlak nüfuz sahibi olmuşlardı. İşte bu sırada gelen Cafer b. Ebû Tâlib Resûlullah’ın sevincini kat kat artırdı. Allah Resûlü, yıllardır göremediği amcasının oğlunu bağrına basarak iki kaşının arasından öptü (Ebû Dâvûd, Edeb, 145-146) ve mutluluğunu şöyle ifade etti: “Hangisine daha çok sevineceğimi bilemiyorum. Hayber’in fethine mi yoksa Cafer’in dönüşüne mi!” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VII, 157)
Ashab arasında cömertliğiyle meşhur olup “Ebu’l-mesâkin (muhtaçların babası)” diye anılan Cafer b. Ebû Tâlib bundan böyle “Zü’l-hicreteyn (iki hicret sahibi) ismiyle şöhret buldu. Fakat ashabla birlikteliği bundan sonra da çok üzün sürmedi. Cafer (r.a.) bir yıl sonra Bizans’la yapılan Mute Savaşı’nda henüz kırk yaşındayken şehit düştü. İki kolu kesilen Cafer b. Ebû Tâlib’in vücudunda da sayılamayacak kadar çok yara vardı. Allah Resûlü, ahlakını kendisine çok benzettiği (Tirmizî, Menâkıb, 29) bu güzide sahabinin kesilen kolları yerine Allah’ın ihsan ettiği iki kanatla cennette uçtuğunu bildirmiştir. Böylece ömrü dine hizmetle geçen bu yiğit sahabi İslam tarihine “Cafer-i Tayyâr” adıyla kazınmıştır.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Resûlullah’a En Çabuk Kavuşan
Kıymetli Validemiz:
Zeyneb bint Cahş (r.a.)
Allah Resûlü’nü kaybetmenin hüznüyle doluydu yürekler. Hane-i saadette de hüzün vardı. Aynı zamanda bir merak içindeydi müminlerin anneleri. “İçinizden bana en çabuk kavuşacak olanınız, kolu en uzun olanınızdır.” demişti Alemlerin Efendisi onlara hayattayken (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 101). Acaba kimi kastetmişti; içlerinden hangisi diğerlerinden daha önce kavuşacaktı o gül yüzlü nebiye? Resûlullah’ın kıymetli eşleri bu sorunun cevabını bulmak için, ne zaman bir araya gelseler duvar kenarında kollarının uzunluğunu ölçmeye koyuluyorlardı. Bu durum bir süre böyle devam etti. Zihinleri meşgul eden bu bilmece, Zeyneb bint Cahş’ın ölümüyle çözülüverdi. Boyu pek de uzun olmamakla birlikte cömertliği ve ihtiyaç sahiplerini görüp gözetmesiyle meşhur olan bu hanımın vefatıyla anlaşıldı ki, “kolu en uzun olan”, “en çok sadaka veren” demekti.
Zeynep bint Cahş, Allah Resûlü’nün halası Ümeyme’nin kızıydı. Hz. Peygamber onu, köleyken azat ederek evlat edindiği Zeyd b. Hârise ile evlendirmek istemişti. Toplum içerisinde saygın bir konumda olan Kureyş kabilesinin en seçkin ailelerinden birine mensup Zeyneb bint Cahş, bu teklife sıcak bakmasa da o sıralarda nazil olan “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzâb, 33/36) ayeti doğrultusunda Resûlullah’a karşı gelmek istememiş ve Zeyd (r.a.) ile evlenmeyi kabul etmişti. Cahiliye adetlerinde hür bir kişi, azat edilmiş bile olsa köle statüsünde olan biriyle evlenemezdi. Dolayısıyla bu evlilik, hür ve köle ayrımına odaklanmış cahiliye anlayışına darbe vuran önemli bir olaydı. Fakat zaman içerisinde iki genç arasında çıkan anlaşmazlıklar had safhaya vardı, Resûlullah’ın barış tavsiyeleri artık sonuç vermiyordu ve sonunda boşanma yoluna gidildi.
Resûlullah’ın takdiri karşısında kendi tercihinden vazgeçen, ancak bu birliktelikte huzur bulamayan Zeyneb bint Cahş’a müjde olacak haber, vahiyle geldi: “...Biz onu -Zeyneb’i- sana nikâhladık ki evlâtlıkları, kadınlarıyla ilişkilerini kestiğinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. (Ahzâb, 33/37). Bu ayetle Zeyd b. Hârise’den ayrılan Zeyneb (r.a.), Resûlullah’a eş olmakla kalmıyor, müminlerin anneleri arasında eşsiz bir konumu haiz oluyordu. Evlilikleri boyunca bu hususu dile getiren Zeyneb (r.a.), “Sizleri (Hz. Peygamber ile) kendi aileleriniz evlendirdi. Beni ise yedi kat göklerin ötesinden Yüce Allah evlendirdi.” sözleriyle Hz. Peygamber’in diğer eşlerine karşı övünürdü. (Buhârî, Tevhîd, 22) Zeyneb’in (r.a.) ilk evliliği gibi bu ikinci evliliği de inananlar için bir mesaj niteliğindeydi. Zira Yüce Allah, elçisine Zeyneb bint Cahş’ı nikahlayarak cahiliye toplumunda mevcut “evlatlıkların boşadığı hanımla evlenememe” adetini kaldırdığını ilan ediyordu.
İbadete düşkünlüğü ve hayır işlerindeki gayretiyle ön plana çıkan Zeyneb bint Cahş, Hz. Peygamber’in en sevdiği hanımlarındandı. Deri tabaklama, deri dikme ve boncuk dizme gibi işler yapar, kazandığı parayı Allah yolunda harcardı. Hz. Ömer’in halifeliği sırasında kendisine tahsis ettiği gelirin tamamını yoksullara dağıtmıştı. Resûlullah’ın diğer hanımları da onun bu yönünü takdir ederdi. Vefatının ardından Ümmü Seleme validemiz onun hakkında şöyle demişti: “Zeyneb, saliha bir hanımdı. Gece namazı kılar, çok oruç tutardı. Elişi yapar ve ondan elde ettiğinin hepsini yoksullara sadaka olarak dağıtırdı.” (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 82). Onun vefat haberini alan Hz. Âişe ise üzüntüsünü şu sözlerle dile getirmişti: “Övgüye lâyık, ibadetine düşkün, yetim ve dulların sığınağı gitti.” (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 87) Bu güzel özellikleriyle Resûlullah’ın nazarında özel bir yeri olan Zeyneb validemiz, vefatından sonra da ona en çabuk kavuşan eşi oldu.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Eşi Muhammed,
Babası Harun,
Amcası Musa:
Safiyye bint Huyey (r.a.)
Allah Resûlü’nün Medine’ye hicretinin ardından şehrin eski sakinlerinden olan Yahudiler için yeni bir dönem başlamıştı. İslam Peygamberi ile yaptıkları Medine Sözleşmesi gereği artık onun önderliğinde Müslümanlarla birlikte yaşayacak ve şehri dış saldırılara karşı beraber savunacaklardı. Ne var ki Mekke’deki güvensiz ortamın ardından Hz. Peygamber’in Medine’de yeni ve huzurlu bir toplum inşa etme gayreti önce Yahudi kabilelerinden Kaynukaoğulları, sonra da Nadîroğulları tarafından suiistimal edildi. Nadîroğulları peygamberi öldürmeye teşebbüs edecek kadar hadlerini aştılar ve bu ihanetleri üzerine Hayber’e sürüldüler. Resûlullah’a karşı düşmanca faaliyetlerini orada da sürdürmekten çekinmeyen Nadîroğulları’nın hicretin altıncı yılında savaş hazırlıklarına başladıkları haberi geldi. Bunun üzerine zorlu bir kuşatmanın ardından sağlam kaleleri ve cesur savaşçılarıyla ünlü Hayber şehri fethedildi.
Hayber’in fethiyle birlikte Müslümanlar çok sayıda esir ve ganimet elde ettiler. Kabile reisi Huyey b. Ahtab’ın kızı Safiyye de esirler arasındaydı. Daha önce Nadîroğulları’nın ileri gelenlerinden Sellâm b. Mişkem ile evli olan Safiyye, ondan boşanınca şair Kinâne b. Rebî’ ile evlenmişti. Düğünleri Hayber’in fethinden birkaç gün önce yapılmıştı. Ne var ki savaşta eşi Kinâne’yi de kaybetti. Yahudilerle ilişkilerin düzelmesi ve İslam’ın daha iyi tanınıp yayılması amacıyla Allah Resûlü, kabilesinin soylu kadınlarından olan Safiyye’ye evlilik teklif etti. Ona İslam’ı anlattıktan sonra her şeye rağmen dininde kalmak isterse kendisini zorlamayacağını, ancak Allah ve Resûlü’nü tercih etmesi durumunda onu eş olarak kabul edeceğini söyledi. Hz. Peygamber’in nazik tutumu ve hoşgörü göstermesi Safiyye üzerinde oldukça tesir etti. Safiyye İslamiyet’i ve Resûlullah’a eş olmayı tercih etti. Bunun üzerine Allah Resûlü onu azat ettiğini, mehrinin de hürriyetine kavuşması olduğunu söyledi.
Verdiği önemli karar sayesinde müminlerin annesi olma saadetine nail olan Hz. Safiyye, bir Peygamber hanımı olmanın bilinciyle Müslümanlığı en güzel şekilde yaşamaya gayret ediyordu. Ancak onun Yahudi kökenli olması zaman zaman yüzüne vuruluyordu. Hz. Safiyye bir defasında Hz. Âişe ile Hz. Hafsa’nın kendisi hakkında söylediği sözleri duyunca çok üzülmüş ve bunu Resûlullah’a bildirmişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Sen de onlara ‘Siz ikiniz nasıl benden üstün olabilirsiniz? Benim kocam Muhammed, babam Harun, amcam ise Musa’dır.’ deseydin ya!” (Tirmizî, Menâkıb, 63) diyerek Hz. Safiyye’yi teselli etti ve kendisinin de peygamberler soyundan gelen ve peygamberin nikâhında olan bir kadın olarak övülmeye layık olduğuna dikkat çekti. Benzer bir olay da hac yolculuğu esnasında yaşanmıştı. Hz. Safiyye’nin devesi hastalanınca Allah Resûlü yanında bir devesi daha bulunan hanımı Zeyneb bint Cahş’tan fazla devesini Hz. Safiyye’ye vermesini istedi. Hz. Zeyneb “Şu yahudiye mi vereceğim?” diye karşılık verince Resûlullah öfkelendi ve iki-üç ay kadar Hz. Zeyneb’e küs kaldı. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 3)
Allah Resûlü’nün hasta yatağında son günleriydi. Ondan ayrı kalacak olmanın endişesi ve hüznüyle hanımlarının hiçbiri yanından bir an olsun ayrılmak istemiyordu. Derken aralarından Hz. Safiyye “Keşke senin yerinde ben olsaydım.” sözleriyle üzüntüsünü dile getiriverdi. Ona inanmayan diğer hanımlar birbirlerine işaret ettiler. Durumu fark eden Resûlullah hanımlarını uyardı ve Hz. Safiyye’nin samimi davrandığını söyledi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 128)
Gerek Hz. Peygamber’in sağlığında gerekse vefatından sonra Yahudi kökenli oluşu gerekçesiyle çeşitli vesilelerle küçümsenen Hz. Safiyye İslam’ı tercih ederek müminlerin annelerinden biri olma şerefini kazandığında, Allah Resûlü’nün ifade ettiği üzere iyi ve samimi bir müslüman oldu. İsimleri ihanetle birlikte anılan babası ve kabilesinin aksine Resûlullah’a tam bir sadakat gösterdi. Daha sağlığında iken evini sadaka olarak bağışladı. Halifeliğinin son yıllarında baş gösteren fitne olayları sonucunda Hz. Osman’ı evinde hapsedip öldürecek kadar ileri giden isyancıların zulmüne göz yummadı. Bütün engellemelerine rağmen Hz. Osman’a su ve yiyecek ulaştırabilmek için samimiyetle çabaladı. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 128) Akıllı, güzel, fazilet sahibi, yumuşak huylu, cesur ve cömert bir kadın olan Hz. Safiyye hicretin 50. (ya da 52.) senesinde Medine’de vefat etti ve Bakî mezarlığına defnedildi.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
İslam’a Adanmış Bir Ömür:
Ümmü Seleme (r.a.)
“Kimin başına bir musibet gelir de Allah Teâlâ’nın emrettiği gibi ‘Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz. Allah’ım! Musibetimin ecrini bana ver, bana kaybettiğimden daha hayırlısını ver!’ diye dua ederse Allah mutlaka onun duasını kabul eder.” demişti Allah’ın Resûlü (Muvatta’, Cenâiz, 14). Sevgili eşi Ebû Seleme’nin vefatıyla hüzne boğulan Ümmü Seleme, bu duayla Rabbine sığınarak teselli bulmaya çalışıyordu. Bugünlere gelmek hiç de kolay olmamıştı zira.
Asıl adı Hind bint Ebû Ümeyye olan Ümmü Seleme, Kureyş’in Mahzûmoğulları kabilesine mensuptu. Resûlullah’ın halasının oğlu olan eşi Ebû Seleme ile birlikte, cahiliye toplumunu İslam’ın nuruna çağıran Hz. Peygamber’in davetine uyarak ilk Müslümanlardan olmuş, müşriklerin hedefi haline gelmişlerdi. Beş yıl boyunca türlü eziyetlere katlandıktan sonra çareyi, Habeşistan’a göç eden ilk Müslüman gruba katılmakta buldular. Birkaç ay sonra Mekkeli müşriklerin Müslüman oldukları haberi üzerine heyecanla geri döndüklerinde hayal kırıklığına uğramışlardı. Zira müşriklerin baskısı daha da artmıştı. Resûlullah, daha kalabalık bir grubu dinlerini rahatça yaşayabileceklerini tecrübe ettiği Habeş yurduna gönderdiğinde, Ümmü Seleme ve eşi deniz aşırı bu zorlu yolculuğa çıkmaya tekrar talip oldular. İnançlarını serbestçe yaşayabilmenin huzuru, gurbetin acısını bir nebze unuttursa da bir müddet sonra yine memleketlerine döndüler.
Birinci Akabe Biati ve sonrasındaki gelişmeler müminler için yepyeni bir ümidin habercisi olmuştu. Ümmü Seleme ve eşi, yaşamlarını bu defa Medine’de devam ettirmek üzere oğulları Seleme ile birlikte yola koyuldular. Ne var ki Ümmü Seleme’nin ailesi, kızlarının hicretine müsaade etmemiş, Ebû Seleme’nin ailesi ise oğulları Seleme’yi sahiplenerek onu annesinden almışlardı. Böylece Ebû Seleme yolculuğuna yalnız devam ederken Ümmü Seleme, yıllarca çektiği sıkıntıların üzerine eşinden ve evladından ayrılmanın acısı eklenmiş halde Mekke’de kaldı. Gözyaşlarıyla geçen bir yılın nihayetinde oğluyla birlikte hicretine izin verilince uçsuz bucaksız çölde yalnız başına yola çıktı. Böylece Habeşistan’a hicret eden ilk hanım olarak bilinen Ümmü Seleme, Medine’ye yalnız başına hicret eden ilk hanım olarak da tarihe geçti.
Huzurlu Medine toplumunda ailesiyle yeni bir hayat kuran Ümmü Seleme’nin üç çocuğu daha oldu. Yıllardır özlemini çektiği mutlu yaşantıya nihayet kavuşmuştu ki Ebû Seleme, Uhud Savaşı’nda aldığı yaranın etkisiyle hayatını kaybetti. Bu olayla bir kez daha sarsılan Ümmü Seleme isyana kapılmayıp sabırla Resûlullah’tan öğrendiği “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz. Allah’ım! Musibetimin ecrini bana ver, bana kaybettiğimden daha hayırlısını ver!” sözleriyle dua ediyor bir yandan da şöyle diyordu: “Ebû Seleme’den daha hayırlı kim olabilir ki?” (Muvatta’, Cenâiz, 14). Dört çocuklu dul bir hanımdı. “Müminlerin annesi” olarak mükâfatlandırılacağını tahmin bile etmemişti.
Hicretin dördüncü yılı şevval ayında Resûlullah’la evlenen Ümmü Seleme, ömrü boyunca ona hayırlı bir eş oldu. Hayber, Taif gibi pek çok seferde kendisine refakat etmenin yanında Hudeybiye Anlaşması’nın oluşturduğu gergin havanın dağıtılmasında da Resûlullah’ın en büyük destekçisiydi. Tebliğ görevinde de yalnız bırakmamıştı onu. Zaman zaman hanımlara imamlık yapmış, gerek kendi sorduğu sorular gerekse mümin hanımlara aracı olarak Resûlullah’a ilettiği mevzular vesilesiyle müminlere dinî bilgilerin öğretilmesinde öncü rol üstlenmişti. Hatta bazı ayetlerin onun sorduğu sorulara cevaben indiği nakledilmiştir. Yıllarca birlikte olduğu, dünyevi ve uhrevi hayatını kendisiyle şekillendirdiği eşini kaybettiğinde ise yüreğini derin bir hüzün kaplamış, “kazma seslerini duyuncaya kadar” Hz. Peygamber’in vefat ettiğine inanamamıştı. (Muvatta’, Cenâiz, 10)
Resûlullah’ın ilim ve terbiyesinde yetişerek dinî ilimlerde derinlik kazanan Ümmü Seleme validemiz, onun vefatından sonra da müctehid kimliğiyle inananlara yol göstermiş; naklettiği hadislerle ashabu’l-miîn (200-1000 hadis rivayet eden sahabiler) arasında yerini alarak nebevi rehberliğin, nesiller boyu insanlığı aydınlatmasına katkı sağlamıştır. Yaşamı ve dini uğrunda gösterdiği fedakârlıklarla inananlar için örnek bir şahsiyet olan validemiz, hicretin 62. yılında yaklaşık 84 yaşında hayata veda etmiştir.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
Resûlullah’ın Sevgilisi:
Hz. Âişe (r.a.)
O zamanlar evlerde kandiller yoktu. Ay ışığı sızardı küçük pencerelerden… Damlardı ayın şavkı hurma dallarından toprak duvarlara. Mescidin avlusuna bitişik küçük odalar da alırdı nasibini ay ışığından ama sadece ay değildi odalardan birini aydınlatan. Âişe’nin (r.a.) gözlerinde parlayan, onun göz bebeklerinde ışıldayan… Dua yansırdı gözlerine geceleri Âişe’nin (r.a.), uzun secdeler aydınlatırdı yüzünü, sakalını ıslatıncaya kadar ağlayan sevgili eşinin akıttığı her bir damla kandile ihtiyaç bırakmazdı… Onun o küçük odasında hiç gece yaşanmamıştı ki… Kararmamıştı ki hiç Âişe’nin (r.a.) göz bebekleri…
Oysa üç gün arka arkaya buğday ekmeğinden yememişlerdi bu evde. Bir ay boyunca ateşin yanmadığı zamanlar da olmuştu, su ve kuru hurma dışında katığın bulunmadığı zamanlar da… Hiçbiri söndürememişti gözlerindeki ışığı Âişe’nin, Âişe mutluluğu dünyalıkla hiç aramamıştı… Onun varlığı yanı başındaydı, çok sevdiği eşinin Âişe’siydi o, Sıddıkası, beyaz tenli Humeyra’sı, Rabbinin temize çıkardığı Müberra’sı idi. Allah Resûlü’ne insanların en sevimlisini sorduklarında verdiği cevaptı Âişe (r.a.). Allah’ın Habibi’nin sevgilisi idi. Cebrail’in selam verdiği kadındı. Müminlerin annesiydi.
Mescidin duvarına bitişik küçük odasında her an birlikteydi Âişe (r.a.) Allah Resûlü’yle, diğer zamanlarda ise onun izini süren bir çift gözdü. Her anını görüp saklamak, zihnine kazımak, sadece kalbinde değil hafızasında da en çok yeri ona ayırmaktı gayesi. Öyle de yaptı. Genç dimağı, ona ait olan her bir anıyı her bir ayrıntıyı özenle sakladı. Sevgili eşiyle hep birlikte olmanın sağladığı ayrıcalığı müminlerin annesi onları aydınlatmakta kullandı. Kapısını merakla, heyecanla, muhabbetle çalan ve Nebî’yi daha yakından tanımak isteyen her soruya cevaptı Hz. Âişe.
- Ey Âişe, Allah Resûlü’nde gördüğün, seni çok şaşırtan hal ne idi?
- Anneciğim, Resûl-i Ekrem’de gördüğün hayret verici bir davranışını bize anlatır mısın?
- Onun ahlakı nasıldı?
- Nebî’nin (s.a.v.) konuşma tarzından bahsetsen bize…
- Uhud gününden daha sıkıntılı bir günü oldu mu?
- Namazları nasıldı Nebî’nin (s.a.v.)?
- Ev hali nasıldı Resûl-i Ekrem’in?
…
Evinde, küçük odacığında ne yaptığını sorduklarında arı, duru, sade hayatlarını anlatırdı Âişe (r.a.). Dünyalık girmeyen evlerinin tek zenginliğinden bahsederdi uzun uzun, onu anlatmaktan yorulmazdı meraklı gözlere. O zamanlar evlerde kandiller yoktu ama odasını ısıtan da ışıtan da Allah Resûlü’ydü. Yanı başında sevgili eşi varken Âişe, dünya yükünün giremediği bu evde, en saadetli hanede yaşardı. Yaşardı ama onunla birlikte geçirdiği her bir saniyenin hakkını vermenin boynunun borcu olduğunu bilerek, onun eşi olmanın ağırlığını hep üzerinde taşırdı. Sevgili eşinin her hareketini izlemek, ona ait her anıyı hafızasına kazımak, her bir sözünü ezberlemek, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak vazifesiydi adeta. Onun ağzından çıkan her bir söz Âişe’ye verilmiş kutsal bir emanetti. Bu yüzden soruyor, sorguluyor, onun her bir davranışını anlamak, hikmetini kavramak için çabalıyordu. Onun bu berraklığı, netliği, açık sözlülüğü, merakı, yerinde duramayan halleri ona çok yakışıyordu. Aklına bir soru takılmışsa hemen sorardı Allah Resûlü’ne, aklına bir şey yatmadığında çekinmeden sorgulardı. Cevapsız hiçbir soru kalmasın isterdi zihninde, öğreten o olduğundan, tadına doyum olmazdı öğrendiklerinin, bitmesin isterdi tatlı sohbetleri.
Bazı kadınlar sakin, duru bir göl gibiydi; Âişe (r.a.) ise akan coşkun bir ırmak, berrak bir çağlayandı. Sorardı, soruştururdu, itiraz eder, kıskanırdı. Sevincini de kızgınlığını da saklayamaz, yüzüne yansıtırdı. Allah Resûlü onun içini yüzünden okur, her halinden haberdar olurdu. Kıskandığında “Anneniz kıskandı.” der, sakinleştirirdi Âişe’sini; öfkesini anlamak ise onun için hiç zor değildi. “Sen benden razı olduğun zaman Muhammed’in Rabbine yemin olsun ki, dersin; kızgın olduğun zaman ise İbrahim’in Rabbine yemin edersin.” derdi. (Buhârî, Edeb, 63) Âişe’nin de ondan işittikleri içine öyle işlerdi ki herhangi bir sözün, bir davranışın ona ait olup olmadığını bilir, kendisine bir olayı arz ettiklerinde “Allah Resûlü olsaydı şöyle yapardı.” “O, bunları görseydi şöyle derdi.” diyebilecek kadar mizaçşinâs-ı Resûl idi. Çünkü hiç ayrılmamıştı ondan, ayrılmayı aklından hiç geçirmemişti.
Bir gün mescidin avlusundaki odalardan birinin ışığı söndü, artık eskisi kadar parlamıyordu Âişe’nin (r.a.) göz bebekleri… Muhabbetle geçen bir ömür sonunda, bu küçük odacıkta, mübarek başını sevgili eşinin kucağına koydu Allah’ın Habibi… Artık eskisi gibi bakmıyordu Âişe’nin (r.a.) gözleri…
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR
Babasının Annesi:
Fâtıma bint Resûlullah (r.a.)
Risaletten yaklaşık bir yıl önceydi. Zeyneb, Rukiyye ve Ümmü Külsûm’un ardından Muhammedü’l-Emîn, kendisine göz aydınlığı olacak dördüncü kızının doğumuyla müjdelendi. Dünyaya bir kız çocuğu geldiğinde utanç ve öfkeden yüzlerin kapkara kesildiği o zamanlarda beyaz ve parlak çehresiyle hâne-i saâdete aydınlık ve neşe getiren bu minik misafirin adı Fâtımatü’z-Zehrâ oldu. Hz. Fâtıma Allah Resûlü’nün peygamberlikle görevlendirilmesi üzerine Mekke’de geçen zorlu yıllarda büyüdü. Resûlullah’a hayırlı bir eş olan annesi Hz. Hatice’nin yokluğunda babasından desteğini esirgemeyen hayırlı bir evlat oldu.
Medine’ye hicretten sonra Hz. Ali, Allah Resûlü’ne Hz. Fâtıma ile evlenmek istediğini bildirdi. Daha önce Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de talip olmasına rağmen Hz. Peygamber, sevgili kızına eş olarak Hz. Ali’yi seçti ve Bedir Savaşı’nın ardından Hz. Fâtıma ile Hz. Ali’yi evlendirdi. O sıralarda Hz. Ali fakirdi, savaşta ganimet olarak aldığı bir zırhtan başka mehir verebileceği malı yoktu. Fakat o, içlerinde en bilgili ve halîm olan ve İslâm’ı ilk kabul eden kişiydi. Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’nın evliliklerini mübarek kılması için kızına ve damadına düğün gecesi bizzat dua etti. (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, VI, 221-222) Resûlullah’ın duasıyla kurulan bu mütevazı yuvada Hasan, Hüseyin, Muhassin, Ümmü Külsûm ve Zeyneb adlarında beş çocuk dünyaya geldi. Allah Resûlü’nün nesli Hz. Fâtıma’nın çocukları ile devam etti.
Allah Resûlü Hz. Fâtıma’yı “ümmü ebîhâ”, babasının annesi diye severdi. Ona çok düşkündü. “Fâtıma benden bir parçadır. Ona eziyet veren şey bana da eziyet verir.” buyururdu. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 94) Hz. Fâtıma da babasına çok düşkündü, onun üzülmesine dayanamazdı hiç. Bu yüzden en zor zamanlarında onun yanında olmuştu bir anne şefkatiyle. Kâbe’de müşrikler tarafından Hz. Peygamber’in üzerine deve işkembesi atıldığında üstündeki pislikleri temizleyip teselli eden de o idi; (Müslim, Cihâd, 107) Uhud’da dişi kırıldığında yaktığı hasır parçasının külünü babasının yüzündeki yaraya bastırıp kanını dindiren de. (Müslim, Cihâd, 101)
Ablalarının ve erkek kardeşlerinin vefatından sonra Resûlullah’a kalan tek yadigârdı Hz. Fâtıma. Baba kız arasındaki sevgi ve muhabbet zamanla öylesine bir hâl almıştı ki tavır ve davranışları bile birbirine çok benziyordu artık. Fâtıma onun huzuruna girdiği zaman Resûlullah ayağa kalkar, onun elini tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. Resûlullah Fâtıma’nın yanına girdiği zaman da aynı şekilde o hemen ayağa kalkar, babasının elinden tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 143, 144) Yürüyüşleri dahi aynıydı. Resûlullah’ın hastalığı esnasında bir gün Hz. Fâtıma babasına geldi. Allah Resûlü “Merhaba kızım” dedi ve onu yanına oturttu. Kulağına bir şeyler fısıldadı. Hz. Fâtıma ağlamaya başladı. Sonra bir kez daha kendisine fısıldadı. Bu kez Hz. Fâtıma’nın yüzü güldü. Hz. Âişe ona babasının gizlice ne söylediğini sormasına rağmen bir cevap alamadı. Hz. Peygamber’in vefatının ardından Hz. Âişe Hz. Fâtıma’ya üzerindeki hakkı için yemin ederek tekrar sordu. Bunun üzerine Hz. Fâtıma Resûlullah’ın ilk başta vefatının yaklaştığını haber verdiğini ve sabretmesini söylediğini, ağlayıp üzüldüğünü görünce de kendisine mümin kadınların hanımefendisi olup olmak istemediğini sorduğunu ve böylece güldüğünü söyledi. (Buhârî, İsti’zân, 43) Babasının vefatı nedeniyle çok sarsılan Hz. Fâtıma’nın tek tesellisi o gün aldığı diğer bir müjdeydi: Allah Resûlü’ne ailesinden ilk kavuşacak olan kimse kızı Fâtıma idi. (Buhârî, Fedâilü ashâbi’n-nebî, 12) Hicretin on birinci yılında Resûlullah’ın ahirete irtihalinden altı ay sonra Hz. Fâtıma yaklaşık yirmi dokuz yaşında Medine’de vefat etti.
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN
Hâne-i Saâdetin Unutulmaz Hanımefendisi:
Hz. Hatice (r.a.)
556 yılında, Kureyş Kabilesi’nin önde gelen isimlerinden Huveylid’in kızı olarak Mekke’de dünyaya gelmiş, iki evlilik tecrübesi geçirmiş, dul bir kadındı Hatice. Hak hukuk kavramlarının tanınmadığı, insanlık değerlerinin hiçe sayıldığı, güç ve itibarın yegâne değer olduğu “Cahiliye” karanlığında “Tâhira” lakabıyla anılan tertemiz bir insandı o. Kadın olmanın en zor olduğu, kız çocuğu sahibi olmanın bile aşağılanma sebebi sayıldığı bir dönemde seçkin ve başarılı bir hanım tüccar olarak toplumdaki saygın yerini almıştı. Ayrıca soylu, güzel ve oldukça zengindi. Bu nedenle kabilesinin ileri gelenlerinden evlilik teklifleri alıyor, ama hiçbirini kabul etmiyordu. Zira evlenmek için uygun kişiye rastlamamıştı, ta ki nesiller öncesinde soyları birleşen Muhammed’i (s.a.v.) tanıyana kadar.
Hatice, ticarî işlerini güvendiği kişilerle ortaklık yaparak devam ettiriyordu. Tavsiye üzerine ahlâkının güzelliği ve güvenilir oluşuyla tanınan Muhammed (s.a.v.) ile anlaşma yaptı ve onu kendi mallarıyla ticaret yapmak üzere Şam’a gönderdi. Dönüşünde onun yaptığı kârlı ticaretten memnun kalan Hatice, dürüstlüğüne de hayran olmuştu. Kendisini daha yakından tanıyabilmek için yolculuk süresince hizmetine verdiği Meysere’ye danıştı. Neticede Muhammed’in (s.a.v.) söz ve fiilleriyle, hâl ve hareketleriyle üstün meziyetlere sahip bir insan olduğuna kanaat getirdi. Bütün bu özelliklerinden dolayı ona evlenme teklifinde bulundu ve bu teklifi kabul gördü. Böylece tam da Yüce Allah’ın “…Temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktır.” (Nûr, 24/26) sözleriyle belirttiği üzere Mekke’nin “Tâhira” isimli en seçkin hanımefendisi, kendisi gibi Cahiliye döneminde yaygın tüm kötülüklerden uzak olan, iffeti, hakkaniyeti ve güvenilirliğiyle “Muhammedü’l-Emîn” adıyla şöhret bulan Muhammed (s.a.v.) ile hayatını birleştirdi.
Evlendiklerinde Hatice kırk, Muhammed (s.a.v.) ise yirmi beş yaşlarındaydı. Safâ ile Merve Tepeleri arasında bulunan Hatice’nin evi, sevgi ve saygı temelli, huzurlu, sımsıcak bir yuvanın adresi olmuştu. Bu güzel yuvada altı çocuk dünyaya geldi. Doğan ilk çocuğa Kâsım ismini verdiklerinden Muhammed (s.a.v.) de “Ebü’l-Kâsım” künyesiyle anılmaya başlamıştı. Ne yazık ki Kâsım henüz iki yaşını doldurmadan vefat etti. Daha sonra Zeyneb, Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma şenlendirdi yuvalarını. Allah Resûlü’nün peygamberlikle görevlendirilmesinden sonra dünyaya gelen, Tâhir ve Tayyîb isimleriyle de anılan Abdullah da çok fazla yaşamamıştı.
Evlilikleri boyunca Hatice, Muhammed’in (s.a.v.) hep yanında oldu. Ona inanıyor, güveniyor, güzel huylarını takdir ediyor ve onu gerçekten seviyordu. Ramazan aylarını Hira’da inzivaya çekilerek tefekkürle geçirmeye başladığında dahi onunla yakından ilgilendi. Yanına alması için yemeğini hazırlıyor, dönüşü biraz olsun gecikirse onun güvende olduğundan emin olmak için hizmetkârlarını gönderiyordu. Onun bu hâli Muhammed’e (s.a.v.) güven veriyordu. Bu yüzden, ilk vahiy tecrübesini yaşayıp Allah’ın Elçisi olma şerefine erdiğinde bu inanılmaz hadiseyi anlatmak üzere derhal biricik eşinin yanına koşmuştu. Cebrail ile ilk kez karşılaşmanın verdiği heyecan ve korkuyu onunla paylaşmış, onun sözleriyle sükûnet bulmuştu. Zira bu yaşadıklarına bir anlam veremeyerek “Kendimden endişe ettim.” diyen Allah Resûlü’ne Hz. Hatice’nin cevabı şöyleydi: “Öyle deme; Allah’a yemin ederim ki, Allah hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabanla ilgilenirsin, işini görmekten aciz olanların yükünü yüklenirsin, yoksula kazanç kapısı sağlarsın, misafiri ağırlarsın, başa gelen her türlü musibette yardım edersin.” (Buhârî, Bed’ü’l-vahy, 1) Yaşamının en zor anlarında eşinin dudaklarından dökülen bu sözler Allah Resûlü için oldukça manidardı. Hz. Hatice bununla da yetinmeyerek Resûlullah’ı, Hristiyanlık dinini benimsemiş olan amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e götürdü. Başından geçenleri dinledikten sonra Hz. Peygamber’e, bütün peygamberlere gelen vahiy meleğinin gelmiş olduğunu haber veren Varaka’nın bu sözleri de kendilerini bir hayli rahatlatmıştı.
Allah Resûlü’nün bu ilk vahiy tecrübesini paylaşan Hz. Hatice, onun getirdiği dine de ilk inanan kimseydi. Hz. Peygamber’in hayatının en zor zamanlarını yaşadığı Mekke döneminde onun en büyük desteği olmuştu. Resûlullah’ın Safâ Tepesi’nde yakın akrabalarını açıkça İslâm dinine davet etmeye başladığı günden beri başına gelmeyen kalmamıştı. Öz amcası Ebû Leheb bile ona inanmamış, türlü hakaretleri kendisine reva görmüştü. Şahsına yapılan hakaretlerin, eziyetlerin yanında bir de kendisine tabi olanlara yapılan işkencelere şahit olmak ve bütün Müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde toplanıp hayattan tecrit edildikleri ambargo yılları… Bütün bu sıkıntılı dönemlerde Hz. Peygamber’in en büyük yardımcısıydı Hz. Hatice. Manevi desteği bir yana bütün servetini de onun ve ona inananların yolunda harcamıştı. Fakat ne yazık ki Müslümanların refaha erdiğini göremeden, hicretten üç yıl evvel, Ramazan ayının onuncu günü vefat etti ve Mekke’nin Hacûn Kabristanı’na defnedildi.
Allah Resûlü Hz. Hatice ile on beş yılı peygamberlikten önce on yılı da peygamberlikle görevlendirildikten sonra olmak üzere yirmi beş yıl saadet dolu bir evlilik hayatı sürmüştü. Yaşamı boyunca maddî manevi en büyük destekçisi olan bu güzide eşini kaybetmek ona o kadar ağır gelmişti ki... Onun ardından hayatında önemli bir yeri olan sevgili amcası Ebû Tâlib de vefat edince bu yıl, Allah Resûlü ile birlikte bütün Müslümanlar için “hüzün yılı” olarak tarihe geçti.
Resûlullah, Hz. Hatice ile olan evliliği boyunca başka hiç kimseyle evlenmedi. Vefatının ardından da onu bir ömür boyu hiç unutmadı. Müslümanların refah bir yaşama kavuştuğu Medine yıllarında ona olan özlemini sıklıkla dile getiriyor, “Bana onun sevgisi bahşedildi.” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 75) diyordu. Onun için dua ediyor, kendisine onu hatırlatan herkese ve her şeye saygı ve ilgi gösteriyordu. Bir gün kendisini ziyarete gelen Hâle’nin sesini ablası Hz. Hatice’nin sesine benzeterek heyecanlanmıştı. Bedir Savaşı sonrasında kızı Zeyneb’in, henüz müslüman olmayan eşinin fidyesini ödemek üzere gönderdiği gerdanlığı görünce de gözleri yaşlarla dolmuştu. Zira Hz. Hatice kendisine ait olan bu gerdanlığı kızına düğün hediyesi olarak vermişti. Hz. Hatice’nin sevdiği, değer verdiği kimselerle yakından ilgilenirdi Allah Resûlû. Kendisine gelen hediyelerden onlara da gönderir, şöyle derdi: “Bunu falan hanıma götürün, çünkü o Hatice’nin arkadaşıydı; bunu falan hanımın evine götürün, çünkü o Hatice’yi severdi.” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, 90) Bazen de bir koyun keser, onun bir kısmını eşinin sevdiği insanlara dağıtırdı. Kendisine gelen “Cessâme el-Müzenî” lakabıyla anılan ihtiyar hanıma gösterdiği hürmet ve iltifat da onun Hz. Hatice’nin arkadaşı olmasındandı.
Resûlullah, Hz. Hatice’den öyle çok bahsederdi, onu öylesine överdi ki, Hz. Âişe validemiz kendisini hiç görmemesine rağmen onu kıskanır, bazen de “Sanki yeryüzünde Hatice’den başka kadın yok!” diye sitem ederdi. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20) Fakat Hz. Peygamber’in gönlünde Hz. Hatice’nin bambaşka bir yeri vardı. Çünkü o Resûlullah’a, bir insanın hayatını paylaştığı eşinden bekleyebileceği her şeyi en mükemmel hâlde sunmuştu. Hz. Peygamber da ona karşı vefakârdı. Onun kendi hayatındaki rolünü şu sözcüklerle özetliyordu: “Yüce Allah bana Hatice’den daha hayırlı bir eş vermemiştir. Bütün insanlar bana inanmazken o bana inandı. Herkes beni yalanlarken o doğruladı. İnsanlar (yardımlarını) benden esirgediklerinde o bana malıyla destek oldu. Yüce Allah bana başka kadınlardan değil ondan çocuklar ihsan etti.” (İbn Hanbel, VI, 118)
Yaşamı boyunca pek çok sıkıntıyı göğüslemek zorunda kalmış olsa da Hz. Hatice, Allah Resûlü’nün ilk hanımı olma bahtiyarlığına ermişti. Aynı zamanda “Müminlerin Annesi” olma şerefine nail olan ilk kadın olarak “Hatîcetü’l-Kübrâ” adıyla tarih sayfalarındaki yerini aldı. Hz. Peygamber’e olan sevgisi ve desteği, İslâm dini uğrunda yaptığı hizmet ve fedakârlıklarla örnek bir şahsiyet olan Hz. Hatice, Resûlullah’ın ifadesiyle “kendi döneminin en hayırlı kadını”ydı. (Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr, 20) Dahası Yüce Allah, kendisine Cebrail ile selâm göndermiş ve onu, cennette, yorgunluğun olmadığı, gürültü patırtıdan uzak, inciden yapılmış bir köşkle müjdelemişti.
Hz. Hatice’nin Allah Resûlü ile yaşadığı muhabbet dolu aile hayatı yüzyıllar boyu inanan nesiller için eşsiz bir örnek oldu. Öyle ki kurulan her yeni ailenin bu ideal yuva gibi olması arzusuyla evlenecek çiftlere yapılan nikâh duasında şu cümleler yer aldı: “Allah’ım bu iki insanı birbirine kaynaştır. Tıpkı Hz. Muhammed ile Hatîcetü’l-Kübrâ’yı birbirlerine kaynaştırdığın gibi.”
Kaynak :
Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
