MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Karanlık Dünyasını İmanın
Nuruyla Aydınlatan Sahabi:
İbn Ümmü Mektûm (r.a.)


Sahabenin önde gelenleri gibi onun hakkında sayfalar dolusu bilgi yoktu tarih kitaplarında. Lakin o ne sıradan biriydi ne diğer sahabilerden daha az tanınıyordu ne de zamanla unutulup gitmişti. Resûlullah ile öyle bir hatırası vardı ki unutulması imkansızdı. Nitekim kıyamete kadar zayi olmayacak tek kitap Kur’an-ı Kerim’de bir sûre sırf o hatıra üzerine nazil olmuş ve Hz. Peygamber Rabbi’nin itabıyla karşı karşıya kalmıştı.
Adı Husayn’dı. Mekke’de İslamiyet’i ilk kabul edenlerdendi. Müslüman olunca Allah Resûlü ona Abdullah adını verdi. Kendini bildi bileli âmâ idi. Bundan dolayı annesi Âtike bint Abdullah’a Ümmü Mektûm künyesi verilmişti. Kendisi de annesine nispetle İbn Ümmü Mektûm diye tanınmıştı.
Risaletin ilk yıllarıydı. Hz. Peygamber Rabbinden aldığı tebliğ görevini hakkıyla ifa edebilmenin gayreti içerisindeydi. Müşriklerin ileri gelenlerinden birine İslâm’ı anlatıyordu. Zayıf bir ihtimalle de olsa onun iman etmesi Müslümanlar açısından önemli bir kazanç olacaktı. Anlattıklarına kulak vermişti bir kere, biraz daha dinlerse ikna olacaktı belki de. Umutluydu Allah Resûlü. O sırada İbn Ümmü Mektûm çıkageldi. Resûl’ün rehberliğine ihtiyacı vardı. Yüce Allah’ın elçisine öğrettiklerini öğrenmek istediğini söyledi. Hz. Peygamber ise konuşmasının bölünmesini istemiyordu. İbn Ümmü Mektûm’un zamansız gelişinden hoşlanmamış olacaktı ki yüzünü ekşiterek çevirdi. İbn Ümmü Mektûm’un kendisine takınılan tavrı o an için görmesi imkansızdı. Fakat her şeyi gören ve işiten Yüce Allah elçisini derhal uyardı ve şu ayetlerle başlayan Abese sûresini indirdi: “Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve çeviriverdi. (Ey Muhammed!) Ne bilirsin belki de o arınacak veya öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun. (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne! Allah’a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana gelene ise aldırmıyorsun. Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur’an) bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır.” (Abese, 80/1-12)
Müşriklerin önde gelenlerinden birinin Müslüman olması, birçok kişinin iman etmesi anlamına gelmekle birlikte Resûlullah’tan öğüt almak isteyen bir Müslümanın ihtiyacından daha öncelikli değildi. Kendisini müstağni gören kibirli müşriğin aksine İbn Ümmü Mektûm’un âmâ oluşu hakikati görmesine ve o doğrultuda çabalamasına engel olmamıştı. Zira asıl engel arınmayı reddeden iman yoksunu kalplerdeydi.
Bu olaydan sonra Allah Resûlü artık İbn Ümmü Mektûm’u her gördüğünde ona, “Ey kendisinden dolayı Rabbimin beni azarladığı zat! Merhaba!” diye hitap ediyordu. Ona verdiği değeri sözleriyle olduğu kadar davranışlarıyla da ortaya koyuyordu. Kendisi hicret etmeden önce Medineli Müslümanlara Kur’an öğretmek üzere Mus’ab b. Umeyr’in yanında İbn Ümmü Mektûm’u da gönderdi. Hicretten sonra ise onu Bilâl-i Habeşî ile birlikte Mescid-i Nebevî’nin müezzinliğini yapması için görevlendirdi. Çeşitli seferlere çıkarken Medine’de kalanlara namaz kıldırması için on üç defa yerine vekil bıraktı.
Resûlullah’ın kendisine iltifat göstererek sosyal hayata katılımını sağlaması İbn Ümmü Mektûm’u oldukça mutlu ediyordu. Bununla birlikte “Müminlerden (cihada katılmayıp) oturanlarla malları ve canları ile Allah yolunda cihad edenler bir olmaz.” âyeti (Nisâ, 4/95) nâzil olduğunda derinden sarsılmıştı. Gücü yetseydi geri kalır mıydı hiç cihaddan? Böylesi bir sevaptan mahrum kalmak ister miydi? Lakin elinden bir şey gelmiyordu. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti kendisini. Bunun üzerine aynı âyet “özür sahipleri hariç” istisnasıyla birlikte yeniden indirildi. (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 4) Zira Allah (cc) iki sevgilisini (gözlerini) alarak sınadığı İbn Ümmü Mektûm’a ve onun gibi mazereti olan hiçbir kuluna taşıyamayacağı yükü yüklemezdi. İbn Ümmü Mektûm bu ve benzeri bazı olaylarla İslam’da engellilere yönelik hükümlerin belirlenmesine vesile oldu.
İbn Ümmü Mektûm yaşadığı sürece cihada katılma arzusu içinde hep bir uhde olarak kaldı. Yıllar sonra Hz. Ömer’in halifeliği döneminde bu arzusunu gerçekleştirmeye karar vererek Kadisiye Savaşı’na katıldı. Zırhını kuşanmış elinde siyah sancağıyla ilk ve son kez katıldığı bu savaşta – ya da savaşta aldığı yaralar nedeniyle daha sonra Medine’de – şehit düştü.
Kalpleri olduğu halde anlamayan, gözleri olduğu halde görmeyen, kulakları olduğu halde işitmeyen görünürde sağlıklı nice bahtsız insanın aksine karanlık dünyasını imanın nuruyla aydınlatan âmâ sahabi İbn Ümmü Mektûm, Rabbinin rızasına giden yolda engelleri aşarak sonunda arzu ettiği mertebeye ulaştı.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN


Peygamberi En Güzel
Anlatan Kadın:
Ümmü Ma’bed (r.a.)


Mekke ile Medine arasında, kızgın kumlar üzerinde, kızgın güneşin altında küçük bir köy: Kudeyd…
Yokluktan varlık devşirmeye çalışan, köyünün kenarına kurduğu çadırında çölden geçenlerin yiyecek-içecek ihtiyaçlarını karşılayan bir kadın: Ümmü Ma’bed…
Ümmü Ma’bed bilmiyordu ki yokluk varlığa, kıtlık bolluğa gebeydi. Hele ki kuraklığın bütün şiddetiyle kendisini gösterdiği bu günlerde o, bereketin kapısını çalacağını nerden bilebilirdi?
Ümmü Ma’bed, o gün her zamanki gibi açlıktan karınları çekilmiş haldeki koyunlarıyla birlikte çadırının dışında oturup nasibini beklemekteydi. Yine çok sıcaktı, sanki güneş, her geçen gün kendisini biraz daha fazla gösterme derdindeydi. Derken çölde birkaç gölge belirdi, çadırına doğru yönelmişlerdi. Onları karşılamak için kalktı, bu dört yolcudan hiçbirini tanımıyordu. Ancak kendisine doğru yaklaştıklarında, içlerinden biri hemen dikkatini çekti. Tertemiz görünümlü, aydınlık yüzlü bu kişiyi daha önce hiç görmemişti. Bu nasıl bir yüz, bu nasıl bir asaletti! Diğerleri arasında hemen fark edilmişti. Kendisine çok değer verildiği, etrafında pervane gibi dönen dostlarından belliydi. O bir şey söylediğinde can kulağıyla dinliyorlar ve derhal yerine getiriyorlardı. Tane tane, o kadar tatlı konuşuyordu ki… Tok sesiyle kelimeler ağzından adeta inciler gibi dökülüyordu. Konuştuğunda asil, sustuğunda ise vakur idi. Her hali bir başka güzeldi. Ümmü Ma’bed ona baktı, onu izledi, izledi, farkında olmadan her bir halini gözleriyle hafızasına nakşetti. Sonra yabancı, Ümmü Ma’bed’e doğru yöneldi. O anda Ümmü Ma’bed, onun gözlerindeki derinliği fark etti. Bu gözler acaba neler görmüştü? İnce, uzun kaşlarının altında iri ve sürmeli bir çift göz nelere şahit olmuştu da bakışları böylesine derinlik kazanmıştı? Başka bir âlemden olan bu bakışlar, Ümmü Ma’bed’e çok şeyler söyledi. Birden, yabancının “Süt var mı?” sorusuyla kendine geldi. Süt? Keşke ona süt ikram edebilseydi ama kıtlıktan dolayı yanında ne et ne süt ne de hurma vardı, çaresiz boynunu büktü. Yabancı, çadırın yanındaki çelimsiz koyunu sordu. Ümmü Ma’bed, şaşkınlıkla “O mu? Ama o, sürüden geri kalmış zayıf ve kısır bir koyun!” diyebildi. Yabancı dinlemedi, onu sağmak istediğini söyledi. Sağarken de dudaklarından “Allah’ım! Bu koyunu bereketli kıl!” sözleri işitildi. Bereket neydi, çölün ortasında kıtlık ve kuraklık zamanında bereket ne demekti? Ümmü Ma’bed, yabancının uzattığı sütü kana kana içtiğinde öğrendi ki bereket, adını bile bilmediği bu yabancının elinde idi. Orada bulunan herkes sütten dilediğince içtiğinde artık ayrılık vakti gelmişti. Ay yüzlü yabancı ve dostları Ümmü Ma’bed’e mübarek bir gün armağan etmişlerdi.
Ümmü Ma’bed, o günün adını “mübarek gün” koydu. Onun ömründe artık “mübarek adamın geldiği gün” işaretli idi. Ümmü Ma’bed’in takvimi, “mübarek adam gelmeden önce” ve “mübarek adam geldikten sonra” diye artık ikiye ayrılmıştı, o gün onun için artık bir milattı.
Eve gelip de süt dolu kabı gören eşi de şaşkınlığını gizleyemedi. Ümmü Ma’bed, ona etkisini hala üzerinde hissettiği mübarek bir zattan bahsetti. Eşi o anda durumu anladı ve onun Kureyş’in peşinde olduğu kişi olduğunu söyledi. Ümmü Ma’bed’den onu kendisine anlatmasını istedi.
Ümmü Ma’bed, o günden bugüne Allah Resûlü’nü en güzel tavsif eden kişi olarak bilindi. O, hicret yolculuğunda Allah Resûlü ve arkadaşlarını misafir etme bahtiyarlığını elde etmişti. İnsanlar, asırlardır onun anlattığı şekliyle “mübarek adamı” hafızalarına nakşetti. Yüzünde tatlı bir tebessüm ve gülen gözlerle Ümmü Mabed, “mübarek adamı” nesillere şöyle tasvir etti:
“O, tertemiz görünümlü ve latif birisiydi; yüzü aydınlıktı. Vücut yapısı güzeldi. Güler yüzlüydü. Ne şişman ne de zayıftı. Çok uzun boylu ve siyah değildi, beyaz tenliydi. Güzel ve ahenkli bir görünüme sahipti. Ağırbaşlıydı. Gözlerinin siyahı ve beyazı belirgindi. Kirpikleri uzundu. Tok sesliydi. Gözleri iri ve sürmeliydi. Kaşları ince ve uzundu, bitişikti. Saçları simsiyahtı. Uzun boyunluydu. Gür sakallıydı. Sustuğunda vakur duruyordu. Konuştuğunda ise doğruluyordu, böylece bir asalet ortaya çıkardı. Tane tane konuşurdu. Konuşması o kadar tatlıydı ki kelimeler ağzından inciler gibi dökülüyordu. Konuşması net ve açıktı, ne uzatır ne de kısa keserdi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisiydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünümü vardı. Orta boyluydu; göze batacak ve rahatsız edecek kadar uzun ve kısa değildi. Öyle ki iki dalın arasındaki bir dal gibiydi. Orada bulunan üç kişi arasında en aydın yüzlü ve en kadri yüksek olanıydı. Etrafında pervane gibi dönen dostları vardı. O bir şey dediğinde kendisini dinliyorlar, bir şey emrettiğinde derhâl yerine getiriyorlardı. (Belli ki) İnsanların etrafını kuşattığı ve hizmet ettikleri biriydi. Onun yaptıkları da söyledikleri de boş ve anlamsız değildi.” (İbn Ebî Âsım, el-Âhâd ve’l-mesânî, V, 631; İbn Sa’d, Tabakât, I, 230-231; Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, IV, 48, no: 3606; Hâkim, Müstedrek, III, 10, no: 4274; Süheylî, II, 235)

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


İlim ve Hikmet Önderi
Eşsiz Sahabi:
Abdullah b. Mes’ûd (r.a.)


Ukbe b. Ebî Muayt’ın sürülerine çobanlık yapan kendi halinde biriydi. Ne malı mülkü vardı ne de kendisini himaye edecek asaletli, hatrı sayılır bir kabilesi. Güçlü kuvvetli bir yapısı da yoktu, zayıf ve çelimsizdi. Üstünlüğün soy sop ve zenginlikte, hak ve hukukun daima güçlüden yana olduğu cahiliyye devrinde onun hayatı hakkında pek fazla bilgi verme gereği duymamıştı tarih, varlığıyla yokluğu arasında fark yok gibiydi. Mekke’de doğan İslam güneşiyle o da yeniden doğdu adeta. Âlemlerin Rabbine kul olduğunu haykırarak değer kazandı, hem Rabbi katında hem insanlar nazarında. Bundan böyle ismi Allah’ın Resûlü ile anılacaktı. Sessiz kalmak yerine günden güne daha vurgulu, iftiharla anacaktı onu tarih ve nihayetinde “Kûfe tefsir ve fıkıh mekteplerinin kurucusu öncü sahabi” sıfatıyla altın harflerle saklayacaktı bağrında adını: Abdullah b. Mes’ûd.
Müslümanların altıncısıydı Abdullah b. Mes’ûd. Resûlün çıktığı kutsal yolculukta daha en başından ona yoldaşlık etmeye talip olmuş ve bu yolculuğun her safhasında tüm benliğiyle var olmuştu. Mekke’de geçen sıkıntı dolu günlerde, Kâbe’de Kur’an ayetlerini yüksek sesle okuma cesaretini gösteren oydu. Allah’tan başka bir dayanağı, imanından başka bir gücü olmadığı halde vahyin aydınlığına tahammülü olmayan kararmış kalplere Rahmân Sûresi’yle seslenmiş ve onların vahşi saldırılarına maruz kalmıştı. İnancı uğruna her türlü zorluğa göğüs gerdi. Önce Habeş diyarına daha sonra da Medine’ye hicret etti. Asrı saadetteki bütün savaşlarda kahramanca çarpıştı. Bedir’de küfrün başı Ebû Cehil’e son darbeyi o indirdi ve ölüm haberini Sevgili Peygamberimize o getirdi. Uhud’un o hengâmeli ortamında Resûlullah’ın yanından ayrılmayan birkaç kişi arasında o da vardı. Düşmanın duraksız saldırılarına karşılık verirken namazların dahi eda edilemediği zorlu Hendek Savaşı’nda da yanındaydı Resûlün ve İslam tarihinin daha nice sahnesinde onunla aynı karede yer aldı.
İslama gönül verdiği günden beri Abdullah b. Mes’ûd’un yegâne endişesi Peygamber Efendimizin hizmetinde bulunmak ve ondan ilim tahsil etmekti. Mescid-i Nebevî’nin arka tarafından kendisine bir ev tahsis edilmiş ve annesiyle birlikte ona Allah Resûlü’nün evine rahatça girip çıkma izni verilmişti. Bu samimi ilişkiden dolayı onu ehli beytten sananlar bile oluyordu. Abdest almak için kalktığında ibriğini taşımak, yıkanırken perde tutmak, uykuda iken ibadet için uyandırmak, bir yere gittiğinde ayakkabılarına sahip çıkmak gibi vazifelerle Resûlullah’a yardımcı olan İbn Mes’ûd anbean onunla birlikte olma imkânına sahipti. Bu imkânı çok iyi değerlendiriyor, onun her hal ve hareketini önce zihnine sonra yaşantısına titizlikle nakşediyordu. Suretinden siretine onun yaşam tarzını örnek almaya gayret ediyor ve zaman geçtikçe ona daha çok benziyordu. Öyle ki ashab arasında ahlak ve yaşantı bakımından Resûlullah’a en çok benzeyeni kabul edilmişti.
Vahyin inişini en yakından gözlemleyen sahabilerden biri olarak sünnetin yanı sıra Kur’an bilgisi bakımından da üstün bir konuma erişmişti İbn Mes’ûd. Resûlullah’ın “Kur’an’ı şu dört kişiden öğrenin.” (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8) dediği sahabilerden biriydi ve yetmiş kadar sureyi bizzat Resûlullah’tan öğrenmişti. Sesinin güzelliği ve okuyuşundaki heyecan kendisini daha da ayrıcalıklı kılıyordu. “Kur’an’ı nâzil olduğu günün heyecanıyla okumak isteyen kimse, İbn Ümmü Abd’in (Abdullah b. Mes’ûd) kıraatıyla okusun.” buyurmuştu (İbn Hanbel, I, 26) Hz. Peygamber ve bir gün ondan Kur’an dinlemek istemişti. “Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?” diyerek şaşırınca, “Evet, Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum.” demişti. Nisâ suresinden bir bölüm okuyan Abdullah’ı (r.a.) huşuyla dinleyen Efendimiz, “Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!” (Nisâ, 4/41) mealindeki âyete geldiğinde gözyaşlarını tutamamıştı. (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 33)
“İçinde hikmet dağıtılan ve rahmet umulan meclis, ne güzel meclistir!” (Dârimî, Mukaddime, 28) diyen İbn Mes’ûd, Resûlullah’ın vefatından sonra da ilim ve hikmet meclislerinin vazgeçilmez simalarından oldu. Kur’an ve sünnetle yoğrulan kişiliğiyle ashabın da kendisine danıştığı nadide bir şahsiyet olarak pek çok talebe yetiştirdi. Tefsir ve fıkıh okullarının kurulmasında öncü rol üstlenmenin yanı sıra hadis rivayetindeki titizliğiyle nebevi sünnetin sağlıklı bir şekilde aktarılmasına hizmet ederek İslami ilimlerin gelişmesine büyük katkılar sağladı.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM


Resûlullah’ın Kıymetli Dadısı:
Ümmü Eymen (r.a.)


Ümmü Eymen Bereke bint. Sa’lebe, Abdülmutta-lib’in oğlu Abdullah’ın Habeşli cariyesiydi. Allah Resûlü’nün hiç göremediği babasından yadigar kalan kıymetli dadısıydı. “Annemden sonraki annemdir.” derdi hep Hz. Peygamber onun için. (İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 359) Zira altı yaşındayken babasının kabrini ve akrabalarını ziyaret için birlikte gittikleri Medine’den annesini de kaybetmenin acısıyla dönerken Ümmü Eymen’in şefkatiyle teselli bulmuştu. Mekke’ye döndüğünde dedesi Abdulmuttalib torununun Ümmü Eymen’in elinde büyümesine karar vermiş ve kendisinden onu asla ihmal etmemesini istemişti. Abdulmuttalib’in emanetine gözü gibi bakmıştı Ümmü Eymen.
Yıllar sonra büyüyüp Mekkelilerin güvenini kazanan genç Hz. Muhammed, Huveylid’in kızı Hatice ile evlendi ve çok sevdiği dadısını azat etti. Bunun üzerine Ümmü Eymen Ubeyd b. Zeyd el-Hazrecî ile evlenerek kendi yuvasını kurdu. Bu evlilikten Eymen adlı oğlu dünyaya geldi. Daha sonra kocası Ubeyd bir savaşta şehit düştü. Ümmü Eymen’in yalnız kalmasına Resûlullah’ın gönlü razı olmadı. “Kim cennet ehli bir kadınla evlenmek isterse Ümmü Eymen ile evlensin.” buyurdu. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 224) Allah Resûlü’nün bu çağrısına çok sevdiği azatlı kölesi Zeyd b. Hârise kayıtsız kalmadı ve onunla evlendi. Bu evliliğinden de Hz. Peygamber’in kendi torunlarından ayırmadığı ve babası Zeyd kadar çok sevdiği Üsâme b. Zeyd dünyaya geldi.
Anne baba şefkatinden uzak büyüyen Allah Resûlü’ne onların sıcaklığıyla yaklaşan hayırlı bir dadı olan Ümmü Eymen, aynı zamanda sahâbîlerin önde gelenleri arasında yer aldı. Hz. Hatice’nin ardından Hz. Peygamber’e iman ettiğini bildiren ilk mümin kadınlardandı. Müslümanların çetin bir imtihandan geçtiği Uhud Savaşı’nda Hz. Fâtıma, Hz. Âişe, Ümmü Süleym, Nesîbe bint. Kâ’b ile birlikte askerlere su dağıtımı ve yaralıların tedavisi gibi hizmetleri özveriyle yerine getirdi. Aynı şekilde Hayber Savaşı’nda bir grup kadınla birlikte ip eğirmekten ilaç temin edip yaralıları iyileştirmeye kadar Allah yolunda elinden geleni yapmaya çaba sarf etti. Savaş sonrasında Hz. Peygamber, Ümmü Eymen ve beraberindeki kadınlara ganimetten bazı hediyeler verdi ve onların hatırı sayılır hizmetlerini karşılıksız bırakmadı.
Ümmü Eymen Huneyn Savaşı’nda oğlu Eymen’i, Mûte Savaşı’nda da kocası Zeyd b. Hârise’yi şehit verdi. Allah Resûlü hem şehit annesi hem de şehit eşi olan dadısını ziyaret etmeyi vefatına kadar hiç ihmal etmedi. Ona baktıkça “Ehl-i beytimden geriye bu kaldı.” (İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 359) derdi. Resûlullah’ın dadısına olan sevgi ve hürmetini bilen Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de vefatından sonra aynı şekilde Ümmü Eymen’i ziyaret ederlerdi. Yanına gittikleri bir defasında Ümmü Eymen ağlamaya başladı. “Niye ağlıyorsun? Allah katındakiler Resûlullah (s.a.v.) için daha hayırlıdır.” dediler. Doğduğu günden vefatına kadar hizmetinde bulunduğu, acı tatlı her anına şahit olduğu ve anne şefkatiyle sevdiği Hz. Peygamber’den ayrı kalmak Ümmü Eymen’i çok üzmüştü. Peygamber’in yokluğuna alışmak kolay değildi lakin daha da zor olanı artık vahyin gelmeyecek olmasıydı. Bu hissiyatla Ümmü Eymen şöyle dedi: “Ben Allah’ın katındakilerin Resûlü (s.a.v.) için daha hayırlı olduğunu bilmediğimden ağlamıyorum. Asıl gökten inen vahyin kesilmiş olmasına ağlıyorum.” Aldıkları cevap Hz. Ebû Bekir’i ve Hz. Ömer’i de duygulandırdı ve onlar da ağlamaya başladılar. (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 103)
Bir zamanlar Abdülmuttalib’in cariyesi diye anılan Ümmü Eymen, Rahmet Elçisi’nin diliyle “annem” diye taltif edilerek cennetle müjdelenmiş saliha hanımlardan olma şerefine ermişti. Bir hizmetkâr için tarif edilemeyecek bir mutluluk olmalıydı bu. Resûlullah’a duyduğu muhabbeti, vefası, fedakârlığı ve dirayeti sayesinde asr-ı saadetin örnek simalarından biri olan Ümmü Eymen, Hz. Osman’ın halifeliği zamanında 645 yılında Medine’de vefat etti ve Bakî’ Mezarlığı’na defnedildi.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN


Geceyi Secdesiyle
Aydınlatan Sahabi:
Abdullah b. Ömer (r.a.)


Gecenin heybesi açılıp da içinden irili ufaklı milyonlarca yıldız döküldüğünde, çölün gizemi bir kat daha artardı. Gecenin ilerleyen saatlerinde gündüzün yakıcı sıcağından eser kalmaz, ürperten bir serinlik her tarafı kaplardı. Hele bir de dolunay varsa ayın sessiz dokunuşlarından şavkının vurduğu her bir nesne cömertçe payını alırdı. Tam da o vakitlerde çöldeki her şeyin üzerini biraz aydınlık, biraz serinlik, çokça da sessizlik örterdi. Kıl çadırlar, uyuyan kervanlar, kerpiç duvarlar, bereketli hurmalıklar, her biri eşit şekilde bunlardan nasiplenirdi. Ancak hasır bir şilte üzerinde, hurma dalları altında uzanan esmer genç, gecenin bu şöleninden habersiz, yüzüne vuran dolunayın güzelliğini de üzerine düşen yaprakların gölgesini de umursamaz bir şekilde uyuyordu. Zaman zaman dudakları kıpırdıyor bazen de karanlıkta açılıp kapanan parmakları bir şeyi tutmak istercesine uzanıyordu. Alnındaki terle derin derin nefes alıp veren gencin, içinde olup da neden orada olduğunu bir türlü anlayamadığı, bununla birlikte bir an evvel oradan kurtulması gerektiği hissi veren rüyalardan birini gördüğü her halinden belliydi. Vücudunu içten içe saran telaşla beraber anlamsız yanılsamalar, kararsızlıklar, amansız soru yumakları, kaçmak istemek, kaçamamak ve daha nicesi uyanana dek toy genci esir almıştı. Bu esaret, onun o kara gözlerini kerpiç odacığın tavanındaki hurma dallarına dikip derin bir oh çekmesiyle sona erdi. Bir müddet oturdu mütevazı yatağında, kendisine gelmesi zaman aldı. Sonra söylenmeye başladı, “Resûlullah’a (s.a.v.) gelip de inceden inceye rüyasını anlatan herkesi kıskanırsan olacağı buydu elbet, dedi, işte sen de yordurulacak bir rüya gördün nihayet!” Hakikaten de içine yer eden Peygamber’e rüya tabi ettirme arzusunu uyumadan evvel yinelemiş ve “Allah’ım, eğer ben iyi biriysem, bana öyle bir rüya göster ki Resûlullah benim için onu tabir etsin!” diyerek uykuya dalıvermişti. Şimdi hemen, etkisini hala üzerinde hissettiği rüyasını Nebî’ye (s.a.v.) anlatmanın bir yolunu bulmalıydı. Ümitle korku arasında, biraz çekinerek çokça da merak ederek mescidin yanı başındaki ablası Hafsa’nın kapısını çaldı genç Abdullah.
Evet adı Abdullah’tı. Peygamberin hanımı Hafsa’nın sevgili kardeşi, Ömer b. Hattab’ın da oğlu idi. Abdullah, heybetli babası Ömer’in evine tercih etmişti ablasının yanı başındaki mescidin suffesini. Aslında burayı tercih sebebi ne çok sevdiği ablası Hafsa’ya yakınlık arzusu ne de diğer talebe arkadaşlarıyla birlikte suffeyi paylaşma isteği idi. Hepsinden önemlisi hâne-i saâdetin yanı başında bulunup nerdeyse yaşama gayesi haline getirdiği peygamberine yakın olma, onu izleme ve onunla geçen vakitleri artırma arzusu idi. Gördüğünü çok iyi görmek, işittiğini çok iyi işitmek, ona dair yanlış bir nakil veya davranışla karşılaştığında hemen düzeltmek vazifesiydi adeta Abdullah’ın. Her daim uyanık bir avcı gibi ona dair her bir ayrıntıya hâkim olmaktı derdi. Bu yüzden Medine mescidindeki suffede kalır, diğer sahabi arkadaşları gibi ilimle meşgul olur, gençliğinin her bir anını ya bir ayeti ya da bir hadisi hayatına nakşetmekle geçirirdi. Sevgili Peygamberi gibi namaz kılmak, onun gibi abdest almak, onun giydiği terlikten giymek, onun sevdiği rengi sevmek, onun cümlelerini kelime kelime hıfzetmek, onun yürüdüğü yollarda yürüyüp, konakladığı yerlerde izini sürmek yegâne meşgalesiydi Abdullah’ın. Kendisine herhangi bir konuda neden bunu böyle yaptığı sorulduğunda cevabı her daim hazırdı: “Resûlullah’ı böyle yaparken gördüğüm için ben de böyle yaptım.”
Herkesin malumuydu onun Allah Resûlü’ne olan bu düşkünlüğü. Hafsa da kardeşi Abdullah’ı bir sabah karşısında gördüğünde şaşırmadı zira onun hâne-i saâdeti, dolayısıyla Allah Resûlü’nü sık sık ziyarete geldiğini bilirdi. Ancak bu seferki telaşı gözünden kaçmamıştı. Kardeşinin merak içerisinde anlattığı rüyasını ilgiyle dinledi. Abdullah, karşısına çıkan iki meleği, kendisini cehennemin kıyısına kadar götürmelerini, orada gördüğü tanıdık yüzleri, bu sırada yaşadığı korkuyu, meleklerin kendisine “Korkma!” diyerek teskin edişlerini, hepsini bir bir hiçbir ayrıntıyı atlamadan ablasına nakletti. Daha sonra bu rüyayı Resûlullah’a anlatan Hafsa, kardeşi için ondan şu yorumu işitti: “Abdullah ne iyi insan! (Bir de) geceleri namaz kılsa!” (Buhârî, Ta’bîr, 35, 36; Müslim, Fedâil, 140)
Rüyasının tabirini ablasından öğrenen Abdullah, bu mübarek sözleri işitir de hiç boş durur mu? Gündüzünün yanında gecesini de Allah Resûlü’nün tavsiyelerine uymakla geçirecekti bundan böyle…
O günden sonra çöl gecelerinde her şeyin üzerini biraz aydınlık, biraz serinlik, çokça da sessizlik örtmeye devam etti. Kıl çadırlar, uyuyan kervanlar, kerpiç duvarlar, bereketli hurmalıklarla birlikte Abdullah’ın secdesi de bunlardan payını aldı. Abdullah, gecelerini artık secdeleriyle aydınlatıyordu.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


Varlık İmtihanında
Faziletli Bir Yiğit:
Abdurrahman b. Avf (r.a.)


Medine’ye geldiğinde ne malı mülkü vardı ne de çoluk çocuğu. Tarih boyu insanların uğruna savaş çıkaracak kadar düşkün oldukları bütün dünya nimetlerinden yoksundu ama cahiliye karanlığından sıyrılıp imanın tadına varmış bu gencin yaşamında bunların pek de önemi yoktu. Rahat bir hayatı terkedeli yıllar olmuştu. Hz. Ebû Bekir aracılığıyla İslam’a açılan yüreği Resûlullah’ın getirdiği ilahi mesajlarla can bulmuştu. Müslüman adıyla anılan ilk sekiz kişinin arasına dahil olduğu o günden beri hayatın zorluklarıyla karşılaşmıştı hep. Müşriklerin eziyetleri ve tahammül sınırlarını zorlayan binbir türlü sıkıntıyla geçen senelerin ardından öz vatanı dahil sahip olduğu her şeyi geride bırakıp hicret etmek… Çöl ikliminden çıkıp deniz aşırı bilinmedik bir coğrafyada, yabancı bir kültürde yetişmiş tanımadık yüzlerle bir arada yaşamak zorunda kalmak... Habeşistan denilen bu ülkede görünür sıkıntılardan azade fakat Allah Resûlü’nden çok uzaklarda olmanın verdiği ıstırapla belirsizlik içerisinde bekleyedurmak… Bütün bu yaşananlardan sonra Rahmet Elçisi’yle Medine’de yepyeni bir hayata başlamaktan daha büyük bir nimet olabilir miydi onun için? Medine’de Resûlullah’ın kendisine kardeş eylediği Sa’d b. Rebî, akılları baştan alan bir teklifle karşısına geldiğinde hiç düşünmeden reddetmesi bu yüzdendi. Şehrin en varlıklı şahsiyetlerinden biriydi Sa’d. Bu muhacir kardeşine evinin kapılarını ardına kadar açmış, bütün varlığını yarı yarıya kendisiyle bölüşmek istediğini bildirmişti. O ise Ensar kardeşine bu güzel tekliften dolayı teşekkür edip hayır duada bulunmakla yetinmiş, “Siz bana çarşının yolunu gösterin.” (Buhârî, Büyû’, 1) deyivermişti. O gün bir miktar yağ ve keş kazanarak çarşıdan dönen Abdurrahman b. Avf, bugün hatrı sayılır zengin bir tüccar olarak çarşıdan dönüyordu. Yanında samimi dostu Nevfel b. İyâs el-Huzelî vardı. Birlikte eve gelip bir müddet dinlendikten sonra kendilerine getirilen sofraya kuruldular. Yemekte et ve ekmeği görünce dayanamadı birden, ağlamaya başladı. Onun bu halini şaşkınlıkla izleyen Nevfel’in “Nedir seni böyle ağlatan?” sorusu üzerine Abdurrahman’ın dilinden şu cümleler dökülüverdi: “Allah Resûlü bu dünyadan gelip geçti de, ne kendisi ne de ailesi efradı doyuncaya kadar arpa ekmeği yemedi.” (Tirmizî, Şemâil, 174)
“Resûlullah (s.a.v.) ile beraber zorluklarla imtihan edildik ve sabrettik. Hz. Peygamber zamanından sonra ise bollukla imtihan edildik, fakat sabredemedik.” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 30) diyor Abdurrahman b. Avf. Medine’ye geldikten sonra kısa sürede ticaretini geliştirmiş, büyük bir servetin sahibi olmuştu. Kendisine bahşedilen nimetlerin hesabını verememekten endişe ediyor, kendisinin ve mümin kardeşlerinin sıkıntı dolu günlerini hiç unutamıyordu. Oruçlu olduğu bir günün nihayetinde iftar edeceği zaman aklına Uhud’da yaşananlar gelmişti: “Benden daha hayırlı olan Mus’ab b. Umeyr öldürüldü, bir parça kıyafetiyle kefenlendi. Başı örtülse ayakları açıkta kalıyor, ayakları örtülse başı görünüyordu. Hamza da şehit edildi ki o da benden hayırlıydı. Sonra bize dünya nimetleri verildikçe verildi. İyiliklerimizin karşılığını bu dünyada almaktan ve ahirete bir şey kalmamasından korkuyorum!” (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, IV, 375, no: 940) Bu sözlerle gözyaşlarına boğulan Abdurrahman yemeğini bırakmak zorunda kaldı. Halbuki dünya malına tamah etmemişti hiçbir zaman, Rahman’ın bahşettiği nimetleri yine O’nun yolunda seferber eylemiş, hayır hasenat işlerinde her zaman öncülüğü üstlenmişti. Bir günde otuz köleyi azat edip beş yüz deve yükü tutan kervanını bir defada bağışlayacak kadar cömertti. Orduların teçhizinden Hz. Peygamber’in hanımlarına yardıma kadar her sahada servetini infaktan çekinmemişti. Vefat etmeden önce ise malının önemli bir bölümünün Bedir gazilerine verilmesini vasiyet etti.
“Amr’ın kulu (Abdü Amr)” manasındaki ismini değiştirip “Abdurrahman” ismini verdiğinde ömrü boyunca unutamayacağı bir öğüt vermişti sanki ona Allah’ın Resûlü: Hiçbir şeyin değil yalnızca Rahman’ın kulu olmak. İşte bu öğütle zorlukları göğüslemiş refaha erdiğinde, hatta ileriki dönemlerde önemli vazifeler üstlendiğinde dahi bu öğüdü tutma gayretini devam ettirmişti. Ne malın mülkün, ne de şöhretin kölesi oldu. Rahman’ın kuluydu Abdurrahman. Sadece malını değil canını da ortaya koymuştu O’nun için. Uhud’da peygamberine siper ettiği vücudu yirmiden fazla yara almış, hatta bu yaralardan dolayı ayağında aksaklık oluşmuştu. Buna rağmen Resûlullah ile birlikte tüm savaşlara katıldı. Ona imamlık yapma şerefine erişmiş bu faziletli sahabi, cennetle müjdelenen sahabiler arasında yer alsa da ömür boyu rehavete kapılmadan ahiret kaygısıyla yaşadı.

Kaynak :

Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM


Arayıştan Arınışa:
Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.)


Yol kesme ve yağmacılıkla ünlü Gıfâr kabilesinin gözü pek yağmacılarındandı. Cündeb b. Cünâde idi ismi, fakat isminden ziyade künyesiyle meşhurdu: Ebû Zer el-Gıfârî. Korku nedir bilmezdi. Alacakaranlıkta atının sırtında tek başına deve sürülerinin yolunu keser, alacağını alırdı. Kim bilir kaç kervancının canı yanmıştı onun yüzünden. Hicaz bölgesindeki birçok kabile gibi Gıfâr halkı da putlara tapıyordu. Lakin Ebû Zer, putlardan nefret ediyor bir ve tek olan Allah’a inanıyordu. Üç yıldır yalnızca Allah’a ibadet ediyordu. Lakin yine de huzursuzdu. Son zamanlarda duyduğu huzursuzluk ise baş edilecek türden değildi. Savaşın yasak olduğu haram aylarda bile baskın ve yağmalarından vazgeçmeyen kabilesinin taşkınlıklarını vicdanına sığdıramıyordu artık. Kabilesini terk etmek için derhal harekete geçti. Annesi ve kardeşi Üneys’le birlikte dayısının yanına gitmesine rağmen orada da huzur bulamadı. Büyük bir arayış içindeydi.
O buhranlı günlerde Mekke’de kendisi gibi yalnızca Allah’a inanan ve O’nun peygamberi olduğunu iddia eden adamın haberi kulağına çalınmıştı. Haberin doğruluğunu araştırmak üzere kardeşi hemen Mekke’ye gitti. Ebû Zer sabırsızlanıyordu. Biraz gecikmekle birlikte sonunda Üneys döndü. Söylediğine göre gerçekten de öyle bir kimse vardı ama aksine halk onun şair, kâhin ya da sihirbaz olduğunu düşünüyordu. Halbuki onun sözleri ne bir şairin, ne bir kâhinin, ne de bir sihirbazın sözlerine benziyordu. Zira o iyiliği tavsiye ediyor, kötülükten alıkoyuyor ve güzel ahlâkı emrediyordu.
Ebû Zer kardeşinin anlattıklarından tatmin olmak bir yana daha da meraklanmıştı. Gidip kendi gözleriyle görecekti Mekke’deki elçiyi. Sokaklarda dolaşırken sözlerine güvenebileceği bir insan aradı gözleri. Açıktan tebliğin henüz yapılmadığı o günlerde nasıl bir tepkiyle karşılaşacağını kestirmek oldukça güçtü. Halinden Müslüman olabileceğini tahmin ettiği bir adama sordu o zatın kim olduğunu. Tahmininde yanılmıştı Ebû Zer. Ne olduğunu anlayamadan Mekkelilerin saldırısına uğradı birden. Gözlerini açıp kendine geldiğinde kanlar içindeydi.
Zor şartlarda geçen otuz günün sonunda Ebû Zer Kâbe’yi tavaf için gelen Hz. Peygamber’e ulaştı ve kendisiyle görüşmesinin ardından hemen Müslüman oldu. Allah Resûlü Ebû Zer’e kimlerden olduğunu sordu. Yol kesmeleriyle ünlü Gıfâr kabilesinden olduğunu öğrenince şaşkınlığını gizleyemedi ve “Allah dilediğini hidayete erdirir.” dedi. (İbn Sa’d, Tabakât, IV, 223) Ebû Zer’in kalbi huzur bulmuştu artık. İçi içine sığmıyordu. Kâbe’ye gidip Müslüman olduğunu haykırdı cümle âleme. Bunu sindiremeyen müşrikler bir kez daha saldırdılar Ebû Zer’e. Resûlullah’ın amcası Abbas b. Abdülmuttalib onu zor kurtardı müşriklerin elinden.
Hz. Peygamber’e ilk inananlardan biri olan Ebû Zer, Mekke’de bir müddet kaldıktan sonra İslam’ı tebliğ etme göreviyle tekrar kavmine döndü. Medine’ye hicrete kadar kavminin yarısını İslâm’a kazandırdı. Hicretten sonra da kavminin tamamının Müslüman olmasıyla birlikte Resûlullah’ın duasını almalarına vesile oldu.
Ebû Zer Medine’ye yerleştikten sonra Peygamber mescidinin hemen yanı başında suffede yaşamaya başladı. Allah Resûlü’nün yakınında geçirdiği her anı kâr sayıyordu kendisine. Kimi zaman Resûlullah’ın hizmetine koşuyor, kimi zaman devesinin arkasına binip onunla sohbet ediyor, sorular soruyordu. İlim meclislerinin önde gelen simalarından biriydi.
Müslüman olmadan önce tek başına yol kesecek kadar cesaretli, etrafına korku salan sert mizaçlı Ebû Zer artık Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmış, arınmış, harama el uzatmak bir yana fakir ve düşkünlerin sığınağı olmuş ve sade bir hayat sürmeye karar vermişti. Öyle ki hizmetçisiyle aynı kıyafeti giyecek ve aynı sofrayı paylaşabilecek kadar mütevazı bir insan haline gelmişti. Resûlullah’tan aldığı terbiye sayesinde asıl zenginliğin gönül zenginliği olduğunu anlamış, dünyalık her şeyden yüz çevirmeyi tercih etmişti. Bundan böyle o nerede olursa olsun Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olacak, kötülüğün peşinden hemen bir iyilik yapacak, insanlara güzel ahlâka uygun biçimde davranacak, en zor şartlarda bile iffetli davranacak ve doğruluktan asla taviz vermeyecekti. Peygamber’e gerçek bir dost olmak, onun tavsiyelerine uymayı gerektirirdi. Nitekim öyle de oldu. Zühdü ve takvasıyla Resûlullah’ın gönlünü kazanan Ebû Zer onun şu övgüsüne mazhar oldu: “Ebû Zer’den daha doğru sözlü ve vefalı olanını ne gökyüzü gölgelendirmiş ne de yeryüzü üzerinde taşımıştır.” (Tirmizî, Menâkıb, 35)

Kaynak :

Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


İki Kuşak Sahibi
Esmâ bint Ebû Bekir (r.a.)


O babasının kızı idi. Onun gibi dürüst, onun gibi güvenilir… Dostluğu babasının dostluğu, sırdaşlığı babasının sırdaşlığı gibiydi. Onun gibi sadık, onun gibi sıddık… Çünkü her ikisi de Muhammedü’l-Emîn’e bağlanmışlardı. Her ikisi de ona iman eden bir avuç mümin arasındaydı. İmanı, inanmanın verdiği cesareti, Allah Resûlü’ne sadakati hep birlikte tatmışlardı. O, babasının ilk göz ağrısı, Ebû Bekir’in (r.a.) kızı Esmâ’ydı. Gün geldi, Ebû Bekir’in (r.a.) kızı Esmâ’nın lakabı, ismini yendi. Peygamberin koyduğu isim, babasının koyduğu ismin önüne geçti. “Zâtunnitâkayn (iki kuşaklı)” lakabı, Esmâ’ya sıcak bir Mekke gününün hediyesiydi:
O gün, her zamanki gibi çok sıcak bir öğle vakti yaşanıyordu. Öyle ki gökte güneş, yerde ise kızıl kumlar yanıyordu. Bu sıcağa karşı yiğitlik yapmaya kimsenin niyeti yoktu, Mekke sokakları bomboştu. Âdetleri olduğu üzere Mekkeliler günün en sıcak anlarında öğle uykusuna sığınmışlardı. Bir kişi hariç: Allah Resûlü, Mekkeli müşriklerin zulümlerinden kendisini ve müminleri kurtaracak yolu haber vermek için en yakın arkadaşının evine gelmiş ve ona kendisine yoldaş olmayı teklif etmişti. Bu gece gizlice Medine’ye hicret edeceklerdi. Bu esnada Esmâ, babacığının yanında idi ve bildi ki Allah yoluna baş koyan iki dost, O’nun uğruna çıkılan kutlu yolda yoldaş da olacaklardı. Esmâ ve kendisinden on yaş küçük kardeşi Âişe, bu iki dost için hemen yol hazırlıklarına başladılar. Deriden bir torbaya yiyecek, bir kaba da su koydular. Fakat bunların ağzını bağlamak için bir şey gerekliydi. Esmâ hemen elbisesinin kuşağını çözdü ve iki parçaya böldü. Biriyle yiyecek torbasının, diğeriyle de su kırbasının ağzını bağlayıverdi. Onun bu samimi gayreti, Allah Resûlü’nün dikkatini çekti ve memnuniyetini, “Allah bu kuşağının karşılığında cennette sana iki kuşak versin.” sözleriyle dile getirdi. Bundan böyle Esmâ bint Ebû Bekir, “iki kuşak sahibi” olarak bilindi.
Esmâ, Hz. Ebû Bekir’in kızıydı, onun gibi sadık, onun gibi sıddık… Allah Resûlü’ne sadakati babasından öğrenmişti. O yüzden sevgili babasının Allah Resûlü’yle birlikte hicret ettiğinin haberini alan Ebû Cehil kapılarına dayandığında onun karşısında dimdik durabilmişti. Yol, Allah Resûlü’nün yoluydu ve bu yoldan dönmek olmazdı. (İbn Hişâm, I, 487; Taberî II, 379)
Esmâ’nın adımları, Allah Resûlü’nün adımlarını takip etti. Varını yoğunu gözünü kırpmadan ardında bırakan Esmâ, hamile olduğu halde Medine yollarına düştü. Gece demedi, gündüz demedi, her şeyden geçti ama O’ndan geçmedi. Zaten sadakat bu demek değil miydi? Nihayet çetin bir yolculuğun ardından Kuba’ya varan Esmâ, Müslümanlara hicretin ilk bebeğini armağan etti. Esmâ ile sevgili eşi Zübeyir b. Avvam’ın oğlu “Abdullah b. Zübeyir” Müslümanların en küçük muhaciri idi. (Buhârî, Akîka, 1)
Esmâ, çok sevdiği Allah Resûlü’nün hep yanı başındaydı. O, hicret ettiyse Esmâ Mekke’de duramazdı. O, Hudeybiye’deyse Esmâ da oradaydı. O, fetih için Mekke’ye yöneldiyse Esmâ onun bir adım arkasındaydı. Nihayet Veda Haccı’nda Esmâ, Nebî’ye kulak veren binlerce kişi arasındaydı. Onu dinlemek, ondan hep daha fazlasını öğrenmek, öğrenmek için çekinmeden sorular sorabilmek ve aldığı cevapları hafızasına nakşetmek Esmâ’nın hayatının gayesiydi. Böylelikle o, peygamberinden imanı, ihlası, sabrı, cesareti öğrendi. Saymadan vermeyi, cömertliği, azla yetinmeyi, müşrik dahi olsa anneye hürmeti hep Allah Resûlü’nden öğrendi. Peygamber’e bağlılığı, itaati, sadakati ise onun yol arkadaşı sevgili babasından öğrendi. Çünkü o, Ebû Bekir es-Sıddîk’ın kızı idi.

Kaynak :

Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


Allah Resûlü’nün
Manevi Evladı:
Zeyd b. Hârise (r.a.)


Hârise b. Şerâhîl her yerde oğlunu arıyor bir türlü bulamıyordu. Henüz sekiz yaşlarındaki oğlu Zeyd, annesiyle birlikte Benî Ma’n’daki akrabalarını ziyarete giderken kaçırılmış, o günden sonra kendisinden hiçbir haber alınamamıştı. Oğlunun hayatta olup olmadığını dahi bilmeyen yüreği yanık baba acısını dizelere döküyor, dertli dertli şiirler okuyordu.
Yemen illerinde ailesi onu ararken Zeyd kilometrelerce uzaktaydı. Kendisini kaçıran Benî Kayn sülalesinin mensupları onu Ukaz çarşısında köle olarak dört yüz dirheme satmışlardı. Yaşadığı bu üzücü hadiselerin ardından yeni efendisi Hakîm b. Hizam’la yola düşen Zeyd, hayatının bundan sonrasında Rahman’ın büyük lütuflarıyla rahata ereceğinden habersiz, kutsal belde Mekke’ye geldi. Efendisi Hakîm, bu güzel yüzlü masum köleyi halası Hz. Hatice’ye, Hz. Hatice de biricik eşi Hz. Peygamber’e hediye etti. Böylece Zeyd, Âlemlere Rahmet olarak gönderilecek bir peygamberin sıcacık yuvasına dahil olarak sevgi ve şefkat dolu bir yaşantıya kavuştu.
Resûlullah, Zeyd’e çok değer veriyor, ona gerçek bir baba gibi kol kanat geriyordu. Zeyd, Hz. Peygamber’in yanında öylesine huzurluydu ki karşısında öz babasıyla amcasını gördüğünde ne yapacağını bilemedi. Hac için Mekke’ye gelen akrabalarından oğlunun izine ulaşan Hârise, kardeşiyle birlikte Resûlullah’ın yanına kadar gelmiş, Zeyd’i fidyesi karşılığında geri almak istiyordu. Zeyd’den ayrılma fikri ona da ağır gelmiş olacak ki bu isteği hemen yerine getirmek yerine şu sözlerle karşılık vermeyi tercih etti Sevgili Resûl: “Onu çağırın ve istediğini seçmesine izin verin. Eğer sizi tercih ederse o sizindir, fidye vermeniz de gerekmez. Fakat beni tercih ederse Allah’a yemin olsun ki beni tercih edeni, ben kimseye tercih etmem.” (İbn Sa’d, Tabakât, III, 30). Söz hakkı kendisine verilen Zeyd, “Ben hiç kimseyi sana tercih etmem. Sen benim için baba ve amca yerindesin.” (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, I, 352) diyerek Allah Resûlü’ne olan bağlılığını dile getirdi. Babasıyla amcası “Yazıklar olsun sana!” diyerek Zeyd’in anne babasının yanında hür olmak yerine vatanından çok uzaklarda köle olarak kalmak istemesine hayret ettiklerini belirtirken o, Resûlullah’a duyduğu sevgiyi sözcüklere sığdıramıyor, “Ben bu adamda öyle bir şey gördüm ki ebediyen ona kimseyi tercih etmem.” (İbn Sa’d, Tabakât, III, 41-42) demekle yetiniyordu. Bunun üzerine Allah Resûlü Kâbe’nin etrafında bulunan Mekkelileri de şahit tutarak herkesi şaşırtan şu açıklamayı yaptı: “Zeyd, (bugüne kadar benim hizmetçimdi, artık hürdür. Bugünden sonra da) benim oğlumdur (evlâtlığımdır). O, benim mirasçımdır, ben de onu vârisim kılıyorum. Hepiniz şahit olun.” (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, I, 352)
Aralarında yalnızca on yaş bulunmasına rağmen bu olaydan sonra “Zeyd b. Muhammed”, yani “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye şöhret buldu Zeyd. Nasıl ismi her daim Allah Resûlü ile birlikte anılıyorsa kendisi de ondan ömür boyu hiç ayrılmadı. Getirdiği ilahi mesajı ve peygamberliğini ilk kabul edenler arasında yer aldı ve sıkıntılı Mekke döneminde onun hep yanı başında oldu. Hz. Peygamber’in eşi ve amcasını kaybettiği hüzün yılında son bir umutla İslam’a davet için gittiği Taif’te de yegâne yoldaşıydı. Hakaretlere uğrayıp taş yağmuruna tutulan Rahmet Peygamberi’nin hayatı boyunca “en ızdıraplı günü” olarak hatırladığı bu günde Zeyd, vücudunu ona siper ederek canı pahasına onu korumaya çalıştı. Medine yıllarında da onunlaydı hep, Allah Resûlü onu ordulara komutan tayin ediyor, bazen de Medine’de kendi yerine vekil bırakıyordu.
Yaşadığı müddetçe Resûlullah’ın sağ kolu olmaya gayret eden vefakâr Zeyd’i Allah Resûlü de çok ama çok seviyordu. Evlatlıkların öz oğullar gibi sayılamayacağını bu nedenle onların kendi babalarına nispet edilmesi gerektiğini bildiren Ahzâb sûresinin âyetleri indikten sonra “Zeyd b. Hârise” ismiyle çağrılmaya başlasa da o, Allah Resûlü’nün gözdesiydi ve saadet asrının seçkin simaları arasında “Hibbü Resûlillah/Allah Resûlü’nün sevdiği kişi” sıfatıyla meşhur oldu.

Kaynak :

Sahabe Hatıraları (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)