MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Dolaşım Sistemi Anatomisi

Dolaşım sistemi veya kardiyovasküler sistem maddelerin vücuttaki dolaşımını sağlayan organ sistemidir.
Dolaşım sisteminin olmaması

Dolaşım sistemine sahip olmayan canlılara örnek olarak yassı solucan (Platyhelminthes filumu) verilebilir. Bu canlının vücut boşluğunda herhangi bir kaplayıcı tabaka veya sıvı bulunmamaktadır. Sindirim sistemine açılan bir ağza sahiptirler.
Açık dolaşım sistemi
Çekirgede açık dolaşım sistemi.

Bu tip dolaşım sistemi yumuşakçalar ve eklembacaklılar gibi omurgasızların büyük bir kısmında görülür. Bu canlılarda hemosöl olarak adlandırılan vücut boşluklarında dolaşım sıvısı organları doğrudan sarar (yıkar) ve kan (dolaşım sıvısı) ile interstisyel sıvı (doku sıvısı) arasında ayrışma yoktur. Bu birleşik sıvıya hemolenf denir. Hayvan hareket ederken oluşan kas hareketleri hemolenf hareketini sağlar fakat sıvı akışını bir bölümden diğerine yönlendirilmesi kısıtlıdır. Kalp gevşediğinde kan açık gözenekler (por) aracılığıyla kalbe döner.

Hemolenf vücudun içini (hemosöl) tamamen kapsar ve tüm hücreleri sarar. Hemolenf su, inorganik tuzlar ve organik bileşiklerden oluşur. Birincil oksijen taşıyıcı molekül ise hemosiyanindir. Kılcal kan damarları bulunmaz.[kaynak belirtilmeli]

Ayrıca, hemosit olarak adlandırılan hücreler vardır ki bunlar hemolenfte bağımsız bir şekilde gezer ve antropod bağışıklık sisteminde rol alırlar. Kanın damarlardan geçerek vücut boşluğuna aktıktan sonra toplanarak kalbe dönmesidir. Açık dolaşım derisi dikenlilerde (denizkestanesi, denizyıldızı vb.), eklem bacaklılarda (örümcek, arı, sinek vb.) ve yumuşakçalarda (deniz anası, istiridye, midye vb.) görülür.
Kapalı dolaşım sistemi

Kapalı dolaşım sisteminin ana yapıları kalp, kan ve kan damarlarıdır.

Tüm omurgalıların ve halkalı solucanlar (Annelida filumu) ile kafadanbacaklıların (Cephalopoda sınıfı) dolaşım sistemleri kapalıdır; yani kan, kan damarlarından oluşan sistemden çıkmaz - bu damarlar sisteminin içinde dolaşır. Kan damarları arter (atardamar), kapiler (kılcaldamar) ve venlerden (toplardamar) oluşur. Arterler oksijenlenmiş kanı dokulara taşırken, venler oksijenlenmemiş kanı geri kalbe taşır. Kan arterlerden venlere kılcal damarlar yoluyla geçer ki kılcal damarlar en ince ve en çok sayıdaki kan damarlarıdır. Kan damarları genişleyerek (vazodilasyon) veya daralarak (vazokonstriksiyon) kanın gerekli bölgelere yönlendirilmesini sağlayabilir. Örneğin, yoğun egzersiz sırasında kan bağırsaklardan, o anda yoğun bir şekilde besin ve oksijene ihtiyaç duyan iskelet kaslarına yönlendirilebilir.

Memelilerin dolaşım sistemlerinde kan bir tam dolaşımda kalpten iki kez geçer. Pulmoner dolaşım yani küçük dolaşım, kanı kalp ile akciğer arasında taşır; sistemik dolaşım yani büyük dolaşım da kanı kalp ile vücudun diğer bölümleri arasında taşır.

Balıkların dolaşım sistemlerinde ise kan bir tam dolaşımda kalpten bir kez geçer. Kan kalpten solungaçlara pompalanır ve sonra doğrudan vücudun kalanına akar. Kan solungaçları terk ettikten sonra basıncı büyük oranda düşer; bu nedenle, memelerin dolaşım sistemine oranla, hayatî organlara kan akışı hem daha yavaş hem de daha az basınçlıdır. Bu tip bir dolaşım sistemi memelilere uygun değildir, zira bu kadar düşük basınçta böbrekler etkili biçimde çalışamaz.[1]Kısacası kanın kalp ve damarlar sistemiyle çalışmasıdır. Kapalı dolaşım ilk kez toprak solucanında görülmüştür. Omurgalıların tamamında kapalı dolaşım vardır. Balıklarda kalp 2 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Kurbağalarda kalp 3 odacıklıdır ve vücutlarında kirli kan dolaşır. Sürüngenlerde kalp 3 odacıklıdır ve kalp karıncığında yarım perde vardır. Timsahlarda perde tamdır, kirli ve temiz kan panizza adı verilen bir kanalda karışır.
Omurgasız canlılarda dolaşım sistemi

Daha ilkel canlılardaki dolaşımın tipik örneği, süngerlerdeki ve sölenterelerdeki dolaşımdır. Bu canlıların içinde yaşadıkları su, beden çeperindeki deliklerden orta boşluğa doğru çekilir. Suyun akışı kirpikçiklerin düzenli hareketleriyle sürdürülür ve suyun "boşaltım deliği" (osculum) adı verilen delikten yukarı doğru dolaşımı sağlanır. Bu tür dolaşım, beden hücrelerinin içinde yüzdükleri sıvının oksijen ve besin maddelerinin tükenmeyeceği bir biçimde yeniden dolmasını sağlar.

Daha yüksek derecede gelişmiş canlılarda, sözgelimi yosun hayvanlarında, iplikkurtlarında ve tekerlekli-kurtlarda, sıvılar ilkel orta boşluk (psödosölom) içinde, genellikle beden hareketleriyle hareket ettirilir. Bazı ilkel yumuşakçalarda, orta boşluk, gerçek kalbin bir ön taslağı sayılabilecek kalp zarı boşluğu olarak işlev görür. Bu boşluk kanallar aracılığıyla üreme bezlerine ve böbreklere bağlıdır.

Eklem bacaklıların çoğunda, tulumlularda ve birçok yumuşakçada, hemolenfi (ilkel kan), edimsel damarların ve özelleşmiş bir dolaşım organı olan hemosölün içine pompalayan, gelişmiş bir kalp vardır. Bu canlılarda hemolenf, doku boşluklarına geçip, sonra genişlemiş boşlukların (sinüsler) içinden kalbe döner. Bu tür gelişmenin son aşaması, derisidikenliler, sülükler, solucanlar, çokkıllılar ve yumuşakçalarda görülen kapalı dolaşım sistemidir. Kapalı dolaşım sistemlerinde, taşınma ortamı, omurgasızlardakİ hemolenf gibi, tam bir kapalı devre oluşturan özelleşmiş damarlarla sınırlıdır.

Omurgasızların kalpleri, sağımsal hareketlerle iş gören basit damarlardan, kasılıcı kasları bulunan, kendi boşlukları içinde basınç yaratan gerçek kalplere kadar değişir. Omurgasızların bile, dolaşım sistemleri üstünde önemli ölçüde bir denetimleri vardır; bu sistemlerdeki basınç ve sıvı akışı ölçümleri, harekete, çevre ısısına, vb. etkilere oldukça büyük bir uyum olduğunu ortaya koymaktadır.
Omurgalılarda dolaşım sistemi

Omurgalılar kapalı bir dolaşım sistemleri bulunmasıyla ayırt edilirler; bu sistemlerin en gelişmiş olanı, insanın temsil ettiği yüksek derecede gelişmiş primatlardadır. Omurgalılardaki kapalı sistemler, öbekten öbeğe önemli ölçüde değişir; bazıları, tek bir sistem halinde birleşmiş solunum organlarıyla ve genel beden dokularıyla bir düzenlenmiştir. Daha ileri omurgalılarda, kan kalpten çift geçiş yapar; birinci geçişte kanı solunum organlarına (solungaçlara ya da akciğerlere), ikincisinde de bedenin öbür dokularına taşır. Omurgalıların çoğunluğunda, klorokruorinler (demirli porfirinle bileşmiş bir pigment), hemoeritrinler (demirli ama porfirinle bileşmiş olmayan pigment) ya da hemosiyanin (bakırlı bir solunum pigmenti) içeren dolaşım sıvıları bulunur. Bütün bu pigmentler, dolaşımdaki sıvının oksijen taşıma yeteneğini artırır. Çok ender istisnalar bir yana, omurgalılarda kan, son derece etkili bir oksijen taşıma aracısı olan ve bir proteine (globin) bağlı bir demir-porfirinden (hem) oluşan hemoglobin içerir. Bazı omurgasızlarda da hemoglobin bulunmakla birlikte, bu hemoglobin genellikle dolaşım ya da sölom sıvısında çözünmüş durumdadır. Yüksek derecede gelişmiş omurgasızlarda (derisi-dikenliler ve daha yüksek omurgasızlar) hemoglobin, özel kan hücreleri içinde bulunur. Omurgalılarınsa tümünde, bu tür hücreler içinde hemoglobin vardır. Balıklarda solungaç bulunduğu halde dolaşım bu genel yapıya uyar. Yuvarlakağızlılarda ve kelebeklerde kalp, kanı solungaçlara iter; sonra, sırt aortu aracılığıyla bedenin geri kalan bölümlerine dağıtır. Bu ilkel hayvanlarda bile başlıca kan damarları üstünde nispeten ilerlemiş bir denetim vardır ve kalp verimi, egzersizin getirdiği gereksinmelere göre ayarlanır.Bazı ilkel omurgalılarda (keskisolungaçlılar ve yuvarlakağızlılar) kalbin içinde, yeniden dolmasına yardım eden bir negatif basınç oluşur. Kemikli balıklarda bu tür bir doluş desteği bulunmaz. Bazı yuvarlakağızlılarda, sıvıyı yarı açık boşluklara (sinüsler) hareket ettirmeye yardımcı ikincil kalpler bulunur.

İkiyaşayışlılarda ve sürüngenlerde, kalp üç odacıklıdır ama akış düzeni, kalbin iki ayrı pompa gibi etkili işlev görmesine olanak sağlar.
İnsanda dolaşım sistemi

İnsan kalbi, yaşamı boyunca çalışır ancak ölünce durur. Kalp atışının 2 ya da 4 dakikadan uzun süre durması, kalıcı beyin yıkımına yol açar. Kalbin kendi kasına kan sağlaması da sürekli çalışmasına bağlıdır; birkaç dakikadan uzun süre kan kesilirse, kalp kası çok fazla zarar görüp, bir daha çalışmayacak biçimde durur. İnsanda dolaşım sistemi, iki büyük dolaşım, akciğer dolaşımı (küçük dolaşım) ve büyük (sistemik) dolaşım, biçiminde örgütlenmiştir. Her dolaşımın kendi pompası vardır. Her iki pompa, tek bir organ halinde bütünleşmiştir. Beden dokularından dönen kan, superior vena kava ve inferior vena kava ile kalbin sağ yanının üstodacığı olan sağ kulakçığa (sağ atrium) dökülür. Bu odacığın kasları kasılınca, kanı kalbin sağ yanının büyük pompa odacığı olan sağ karıncığa (sağ ventrikül) geçmeye zorlar ki bu da kasılınca, kanı akciğer atardamarına gönderir, kan buradan akciğerdeki damarlara taşınır. Bu akciğer damarları içinde kan, havadan çok ince zarlarla ayrılmış bir durumdadır. Burada basit yayınma aracılığıyla oksijen kana girer, karbondioksitse kandan geçer ve ayrılır. Ardından bu temizlenmiş ve tazelenmiş kan, sol kulakçığa (sol atrium) geçer. Sol kulakçıktan kan, sol karıncığa (sol ventrikül) geçer. Sol karıncığın kas çeperi çok güçlüdür ve kasıldığı zaman kanı oldukça büyük bir basınçla, aort adı verilen büyük atardamar aracılığıyla, büyük dolaşıma iter. Sol karıncığın kasılma güçleri tarafından aort içinde oluşturulan basınç, kanı bedenin bütün dokularına, gereksinimlerini karşılayacak miktarda götürmeye yetecek büyüklüktedir.

Aortun, kanı bedenin değişik bölümlerine taşıyan birçok kolu vardır. Bu kolların da tümü daha küçük kollara ayrılır; bu daha küçük kollar da, sonunda milyonlarca küçük kan damarı ortaya çıkacak biçiminde kollara ayrılmayı sürdürür. Dolaşımın en küçük atardamarlarına atardamarcık adı verilir.
Dolaşım sistemi içindeki kan akışı

Genel olarak kanın akışı,sıvıların akış yasalarını izler. Temel yasa,aşağıdaki denklemle gösterilir:

    akış=basınç/direnç.

Kalp-damar fizyolojisinde, akış değeri olarak genellikle kalp verimi alınır; basınç, ortalama atardamar basıncıdır; dirençse, küçük kan damarının içindeki özellikle de atardamarcıklar içindeki akış dirençtir. Daha ayrıntılı bir biçimde, ağdalı sıvıların esnek olmayan borular içinden akışına uygulanan denklem, Poiseuille denklemi diye adlandırılır. Bu denklemle kan akışı, kabaca tanımlanabilir. Bununla birlikte, söz konusu denklem, akışkanın Newton tanımına uyan gerçek bir akışkan olduğunu kabul eder; oysa kan böyle bir akışkan değildir; denklem aynı zamanda boruların katı olduğunu varsayar; oysa kan damarlarının çeperleri katı değildir; ayrıca denklem akışkanın pürüzlülüğünün değişmez olduğunu kabul eder; oysa kanın pürüzlülüğü değişmez değildir. Gene de, kan akışının denetimi konusunda yaklaşık da olsa bilgi edinmek bakımından, Poiseuille denklemi yararlıdır. Kanın büyük ve orta büyüklükteki akışı, nabızla yansır. Nabız kılcaldamarların atardamar uçlarında söner ve zor fark edilecek bir duruma gelir. Fizyologlar, kan damarları içindeki akışı ve basınç vurusunun iletimini tanımlayan ayrıntılı kuramlar geliştirmişlerdir ve dirençli öğelerin, özellikle de atardamarcıkların etkisi çok iyi anlaşılmıştır.
Kan dolaşımının denetimi

Basınç-akış ilişkisi, kan dolaşımı denetiminin temelini oluşturur. Dolaşımın bütün denetimi, kalp kası ya da atardamarcık düz kası tarafından sağlanır. Kalp verimi, öncelikle kalp hızıyla, atardamar basıncı kalp verimiyle ve çevresel dirençle, yerel doku ağları içinden kanın akışıyla, atardamar kasılması ya da gevşemesiyle denetlenir.

Kalp kası ve dolaşım sisteminin düz kasları, beynin soğaniliğinde bulunan kalp damar merkezlerinden çıkan sinirler tarafından denetlenir.
Tarihçe

M.Ö. 4. yüzyılda, kalbin kapakçıkları Hippokrat okuluna bağlı bir hekim tarafından keşfedilmiştir. Fakat, kapakçıkların görevi o dönemlerde anlaşılamamıştır. Ölümden sonra, kan venlerde (toplardamar) toplandığından, arterler (atardamar) boş görünür. Bu nedenle antik anatomistler bu damarların hava ile dolu olduğunu düşünmüş ve bu damarların hava dağıtma görevine sahip olduğu kanısına varmışlardı.

Herofilus venler ile arterleri ayırsa da, nabzın doğrudan arterlerin bir özelliği olduğu düşünmüştür. Erasistratus yaşam sırasında kesildiklerinde arterlerin kanadığını gözlemlemiştir. Buradan da arterlerden kaçan (çıkan) havanın yerini kanın, venler ile arterler arasındaki küçük damarlar aracılığıyla, doldurduğunu düşünmüştür. Böylece kan akışını ters olarak düşünse de, ilk kez kılcal damar fikrini ortaya atmıştır.

M.S. 2. yüzyılda Yunan hekim Galen kan damarlarının kan taşıdığını bilmekteydi ve venöz (koyu kırmızı) ve arteriyel (açık kırmızı ve daha duru) kanı tanımlamış, görevlerinin farklı ve ayrı olduğunu belirtmişti. Büyüme ve enerji, karaciğerde kilüsten oluştuğuna inandığı venöz kanın özellikleriyken, arteriyel kan kalpten gelmekteydi ve hava içerdiği için canlılık vermekteydi. Kan oluştuğu (yaratıldığı/üretildiği) yerlerden vücudun tüm bölümlerine akar ve buralarda tüketilirdi. Kalbe veya karaciğere giden kanın geri dönüşü yoktu. Kalp kanı pompalamadığı gibi, kalbin hareketi diyastol sırasında kanı emmekteydi ve kan arterlerin (kendi) nabızları sayesinde hareket etmekteydi. Ayrıca, Galen arteriyel kanın, venöz kanın sol karıncıktan sağa 'gözenekler' yardımıyla geçmesi ve havanın da akciğerlerden pulmoner arter yoluyla kalbin sol tarafına geçmesi sonucu oluştuğunu düşünmekteydi. Arteriyel kan oluştuğu sırada 'isli' (duman rengi) buharların oluştuğunu ve bunların yine pulmoner arter yardımıyla, dışarı verilmesi için, akciğerlere geçtiğini de düşünmüştür.

İbn Nefis, 1242'de, insan vücudundaki kan dolaşımını doğru biçimde tanımlayan ilk kişidir. Anatomik bilgisi doğrultusunda el-Nefis pulmoner dolaşım konusunda şöyle bir çıkarımda bulunmuştur:

    "... kanın kalbin sağ odasından sol odasına varması gerekmektedir, fakat bu ikisi arasında doğrudan bir geçiş (yolu) bulunmamaktadır. Kalbin kalın septumu delikli olmadığı gibi, bazılarının düşündüğü gibi görünür gözenekler veya Galen'in düşündüğü gibi görünmeyen gözenekler içermez. Kan kalbin sağ odasından vena arteriosa (pulmoner arter) aracılığıyla akciğerlere akar, maddelerine dağılır, hava ile karışır ve arteria venosadan (pulmoner ven) geçerek, kalbin sol odasına ulaşır..."

Bunun dışında kalbin ihtiyaç duyduğu oksijen ve besinleri koroner arterler yoluyla aldığı yönünde bir önerme de ortaya atmıştır.

1552'de ise Michael Servetus aynı tanımı yaptı ve Realdo Colombo da bunu kanıtladı. Yine de tüm bu sonuçlar genel olarak yaygın biçimde kabul edilmemişti.

Sonunda, Hieronymus Fabricius'un öğrencilerinden biri olan William Haryvey bazı deneylerden sonra 1628'de insan dolaşım sistemini keşfettiğini duyurdu ve bu konuda etkili bir kitap (Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus) yayımladı. Bu çalışma zamanla tıp dünyasına doğru anlayışı kabul ettirdi. Harvey arterler ile venleri bağlayan kılcal damar sistemini tanımlayamamıştı; bunlar daha sonra Marcello Malpighi tarafından tanımlanmıştır.

Kalp


Kalp ya da yürek, pek çok hayvanda bulunan kaslı bir organdır. Bu organ dolaşım sisteminin kan damarları yoluyla kan pompalar. Pompalanan kan besin ve oksijeni vücudun gerekli yerlerine taşırken, karbondioksit gibi metabolik atıkları da akciğerlere taşır. İnsanlarda kalp yaklaşık olarak kapalı bir yumruk boyutundadır ve akciğerler arasında, göğüsün orta bölmesinin içindedir. Temel görevi kanı vücuda pompalamak olan kalp, metabolizma eylemleri sonucunda oluşan artık ürünlerin vücuttan uzaklaştırılması, vücut ısısının düzenlenmesi, asit-baz dengesinin korunması, hormonlar ve enzimlerin vücudun gerekli bölgelerine taşınması gibi görevleri yapar. Kalp, dolaşım sistemi içerisinde motor görevi yapar. Kalp insanda dakikada 60-80 atım arasında değişen bir hızla dakikada 5-35 litre arası, günlük ise 9000 litre kanı vücuda pompalar. Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, tüm insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan yaklaşık 8 bin ton kanı vücuda pompalar. Yetişkin bir kadında ortalama ağırlığı 200-280 gram, yetişkin bir erkekte ise 250-390 gram ağırlığındadır. Her kişinin, kalbinin yaklaşık kendi yumruğu büyüklüğünde olduğu sanılır.
Kalp diyagramı:
1. Sağ atrium (Atrium dextra), 2. Sol atrium (Atrium sinistrum), 3. Superior vena kava (Vena cava superior), 4. Aort, 5. Pulmoner arter, 6. Pulmoner ven, 7. Mitral kapak, 8. Aort kapağı, 9. Sol ventrikül, 10. Sağ ventrikül, 11. Inferior vena kava (Vena cava inferior), 12. Triküspit kapak, 13. Pulmoner kapak
Beyaz oklar = normal dolaşım
Bir insanın iç kalp görüntüsü
Kalp atışının bilgisayarla oluşturulmuş 3 boyutlu kesit modeli
Kalp atışının üç boyutlu ultrasonografide görünümü
Sistolik evre (Kalbin kasılması)
Diastolik evre (Kalbin gevşemesi).

Kalp, göğüs boşluğunda, 2 akciğer arasında, sternumun arkasında, diyafram kası üzerinde ve 4. 5. ve 6. Costaeların arka yüzünde, üçte ikisi orta çizginin solunda, üçte biri ise sağında yer almaktadır.

    Elimizi göğsümüzün sol tarafına koyduğumuzda, kalbimizden gelen sesin nedeni kulakçık ile karıncık arasındaki kapakçıkların açılıp kapanmasıdır.
    Başlıca 4 kalp sesi vardır; bunların ilk ikisi hissedilir veya steteskop vasıtasıyla duyulabilirken, 3. ve 4. sesler ancak EKG (ECG) cihazında duyulabilir. 1. kalp sesi atriyo-ventriküler kapakların sesi iken, 2. kalp sesi aorta ve arteria pulmonalis'teki kapakların çıkardığı sestir. 1. ve 2. kalp sesi arasındaki süre ventrüküler sistoldür (kalbin kasılması). 2. kalp sesi ile 1. kalp sesi arasındaki süre ise ventriküler diastol (kalbin gevşemesi) evresidir.[1]

Kökenbilim

Kalp sözcüğünün Türkçedeki karşılığı Yürek’tir, Arapça ḳlb kökünden gelen kalb قلب sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük, Akadca aynı anlama gelen kablu sözcüğü ile eş kökenlidir. Hastane bölümlerinden birisi olan ve kalp düzeneğinin tedavileriyle ilgilenen Kardiyoloji sözcüğü ise; Eski Yunanca kardía καρδία sözcüğünden alıntıdır.
Yapı
Odacıklar
Yukarıdan sağ ve sol ventrikülleri gösteren kalp incelemesi

Kalbin dört odası vardır, iki üst atriyum, alıcı odacıklar ve iki alt ventrikül, boşaltma odası. Atriyum, atriyoventriküler septum içinde bulunan atriyoventriküler kapaklar vasıtasıyla ventriküllere açılır. Bu ayrım kalbin yüzeyinde koroner sulkus olarak da görülebilir.[2]

Sağ üst atriyumda sağ atrial apendiks veya kulak kepçesi adı verilen kulak şeklinde bir yapı vardır ve sol üst atriyumda sol atrial apendiks adı verilen başka bir yapı vardır.[3]

Sağ atriyum ve sağ ventrikül birlikte bazen sağ kalp olarak adlandırılır. Benzer şekilde, sol atriyum ve sol ventriküle birlikte bazen sol kalp denir.[4] Ventriküller, kalbin yüzeyinde anterior longitudinal sulkus ve posterior interventriküler sulkus] olarak görülen interventriküler septum ile birbirinden ayrılır.[2]

Kalbin içerisinde 4 adet odacık bulunmaktadır:

    Sağ kulakçık (atrium dexter)Kalp kası
    Sol kulakçık(atrium sinister)
    Sağ karıncık (ventriculus dexter)
    Sol karıncık (ventriculus sinister)

Kalbin sağ ve sol kısımları septum aracılığıyla birbirinden tamamen ayrılmaktadır. Kalp, içi boş dört bölmeden oluşmaktadır. Sağ kalp, sağ kulakçık ve sağ karıncıkdan oluşmakta olup burada oksijen bakımından fakir olan venöz kan bulunmaktadır. Sol kalp ise sol kulakçık ve sol karıncıkdan oluşmuş olup içerisinde oksijen bakımından zengin olan arterial kanı bulundurur. Ayrıca sol karıncığın pompalama görevinden dolayı duvar yapısı diğer boşluklara göre oldukça gelişmiştir.
Kapaklar
Atriyum ve ana damarlar çıkarıldığında, dört kapağın tamamı açıkça görülebilir.[5]
Kapakçıkları, arterleri ve damarları gösteren kalp. Beyaz oklar kan akışının normal yönünü gösterir.
Korda tendinea yoluyla sağda triküspit kapakçığına ve soldaki mitral kapağına bağlı papiller kası gösteren ön kısım.[5]

Kalbin odacıklarını birbirinden ayıran dört kapağı vardır. Her atriyum ve ventrikül arasında bir kapak ve her bir ventrikülün çıkışında bir kapak bulunur.[5]

Kulakçıklar ile karıncıklar arasındaki kapakçıklara atriyoventriküler kapakçıklar denir. Sağ atriyum ile sağ ventrikül arasında triküspit kapak bulunur. Triküspid kapağın, korda tendinae'ya bağlanan[6] ve göreli konumlarına göre anterior, posterior ve septal kaslar olarak adlandırılan üç papiller kas olmak üzere üç çıkıntısı vardır. [6] Mitral kapak, sol atriyum ile sol ventrikül arasında yer alır. Ön ve arka olmak üzere iki çıkıntıya sahip olması nedeniyle biküspid kapak olarak da bilinir. Bu tüberküller ayrıca korda tendinalar yoluyla ventriküler duvardan çıkıntı yapan iki papiller kasa bağlanır.[7]

Kalpte iki adet atrioventriküler kapak, iki adet de büyük damar kapakları (yarım ay kapak) olmak üzere 4 kapakçık bulunmaktadır. Kulakçıklar ile karıncıklar arasında ve karıncıklar ile buradan çıkan damarlar arasında kapaklar bulunur. Kapakçıklar, kanın tek yönlü akmasını yani geriye dönüşünü engellemeye yarar. Kapaklar, kanın karıncıklara tek yönlü girişini sağlarken aynı zamanda tek yönlü çıkışını da sağlarlar.

    Triküspid kapak: Sağ kulakçık ile sağ karıncık arasında bulunur.
    Pulmoner kapak: Sağ karıncık ile pulmoner arter (akciğer arteri) arasındaki sağ karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engelleyen üç adet yarım ay şeklindeki kapaklardır.
    Mitral kapak: Sol karıncık ve sol kulakçık arasında bulunur.
    Aort kapağı: Sol karıncık ile aort arasında bulunur. Bu kapaklar sol karıncıkdan pompalanan kanın geri dönüşünü engeller.

Papiller kaslar, korda tendina denilen kıkırdaklı bağlantılar ile kalp duvarlarından kapakçıklara kadar uzanır. Bu kaslar, kapakçıkların kapandıklarında çok geriye düşmelerini engeller.[8] Kalp döngüsünün gevşeme aşamasında papiller kaslar da gevşer ve korda tendinea üzerindeki gerilim hafiftir. Kalp odaları kasılırken papiller kaslar da kasılır. Bu, korda tendinea üzerinde gerilim oluşturarak atriyoventriküler kapakçıkların uçlarını yerinde tutmaya yardımcı olur ve kulakçıklara geri üflenmelerini önler.[5] [a][6]

Her bir ventrikülün çıkışında iki ek yarım ay kapak vardır. Pulmoner kapakçık pulmoner arter'in tabanındadır. Bu, herhangi bir papiller kasa bağlı olmayan üç çıkıntılıdır. Ventrikül gevşediğinde, kan arterden ventriküle geri akar ve bu kan akışı, kapağı kapatmak için kapanan tüberküllere doğru bastırarak cep benzeri kapağı doldurur. Yarım ay aort kapağı, aort'un tabanındadır ve ayrıca papiller kaslara bağlı değildir. Bunda da aortdan geri akan kanın basıncıyla kapanan üç tüberkül vardır.[5]
Sağ kalp

Sağ kalp, triküspit kapakçık adlı bir kapakçıkla ayrılan sağ atriyum ve sağ ventrikül olmak üzere iki bölmeden oluşur.[5]

Sağ atriyum, vücudun iki ana toplardamarından, üst ve alt venae kava'dan neredeyse sürekli olarak kan alır. Koroner dolaşımdan gelen az miktarda kan da, inferior vena kava açıklığının hemen üstünde ve ortasında bulunan koroner sinüs yoluyla sağ atriyuma akar.[5] Sağ atriyumun duvarında, fossa ovalis olarak bilinen oval şekilli bir çöküntü vardır ve bu, fetal kalpte foramen ovale olarak bilinen bir açıklığın kalıntısıdır.[5] Sağ atriyumun iç yüzeyinin çoğu pürüzsüzdür, fossa ovalisin çöküntüsü ortadadır ve ön yüzeyde sağ atriyal apendiks de bulunan pektinat kasların belirgin sırtları vardır.[5]

Sağ ventrikülün duvarları trabeculae carneae ile kaplanmıştır, yani endokardiyum ile kaplı kalp kası sırtlarıdır. Bu kas sırtlarına ek olarak, moderatör bant denilen, yine endokardiyum tarafından kaplanan bir kalp kası bandı sağ ventrikülün ince duvarlarını güçlendirir ve kalp iletiminde çok önemli bir rol oynar. İnterventriküler septumun alt kısmından doğar ve inferior papiller kasa bağlanmak için sağ ventrikülün iç boşluğunu geçer.[5] Sağ ventrikül, kasılırken içine kan püskürttüğü pulmoner gövde içine doğru incelir. Pulmoner gövde, kanı her bir akciğere taşıyan sol ve sağ pulmoner arterlere ayrılır. Pulmoner kapak, sağ kalp ile pulmoner gövde arasındadır.[5]
Sol kalp

Sol kalbin iki odası vardır: mitral kapakçık ile ayrılan sol atriyum ve sol ventrikül.[5]

Sol atriyum, dört pulmoner venden biri yoluyla akciğerlerden oksijenli kanı geri alır. Sol atriyumda sol atriyal apendiks adı verilen bir çıkıntı vardır. Sağ atriyum gibi, sol atriyum da pektinat kaslarla kaplıdır.[9] Sol atriyum, mitral kapak ile sol ventriküle bağlanır.[5]

Sol ventrikül, sağ ile karşılaştırıldığında tüm vücuda kan pompalamak için gereken daha büyük kuvvet nedeniyle çok daha kalındır. Sağ ventrikül gibi, solda da trabeculae carneae vardır ancak moderatör bant yoktur. Sol ventrikül, kanı aort kapağı yoluyla vücuda ve aorta pompalar. Aort kapağının üzerindeki iki küçük açıklık kanı kalp kasına taşır; sol koroner arter, kapağın sol ucunun üzerindedir ve sağ koroner arter sağ ucun üzerindedir.[5]
Damarlar

Kalbin içerisi her ne kadar kan ile dolu olsa da, içerisindeki kanla değil, aort damarından ayrılan sağ ve sol kalp atardamarlarından beslenmektedir. Başta iki ana dal hâlinde olan bu arterler daha sonra kollara ve dallara ayrılıp kalbi beslerler.

    Kalbin arka yüzünü ve sağ karıncığı besleyen; sağ koroner arter,
    Kalbin ön yüzünü sol karıncığı besleyen; sol ön inen arter (LAD),
    Kalbin sol yanını ve arkasını besleyen; sirkumfleks arter (Cx)

Ayrıca LAD ve Cx arterlerinin dallandığı çok kısa bir sol ana koroner arter bulunmaktadır. Bu damarlar içerisinde en önemlisi LAD, kalbin neredeyse üçte ikisini besler. Tıkanması durumunda zarar gören kas kitlesi önemli düzeyde olduğundan ölüme neden olma durumu yüksektir, bu nedenle bu damara "Dul bırakan damar" (widowmaker) adı da verilmektedir. Sağ koroner arter sinüs düğümüne kan verdiğinden damar tıkanıklığı gerçekleştiğinde kalpte durma ve ritim bozuklukları sıkça görülür.[10]
Tabakalar
Visseral ve parietal perikard dahil olmak üzere kalp duvar tabakaları

Kalp duvarı üç tabakadan oluşur: iç endokardiyum, orta miyokard ve dış epikard. Bunlar perikard adı verilen çift zarlı bir kese ile çevrilidir. Dışta bulunan "perikart", kalbi dıştan saran fibro seröz yapıda bir zardır. Bu zarın arasında sürtünmeyi azaltan bir sıvı bulunur.

Kalbin en iç tabakasına endokard denir. Tek katlı yassı epitel astarından oluşur ve kalp odacıklarını ve kapakçıklarını kaplar. Kalbin damarlarının ve atardamarlarının endoteli ile süreklidir ve ince bir bağ dokusu tabakasıyla miyokardiyuma bağlanır.[5] Endokardiyum endotelinler salgılayarak miyokardın kasılmasını düzenlemede de rol oynayabilir.[5] Kalbin iç yüzeyini örten bu tabaka, içeriye doğru uzantılar vererek kalpteki dört kapağın temelini oluşturur.[11]
Miyokardın dönen modeli, kalbin etkili şekilde pompalamasına yardım eder

Kalp duvarının orta tabakası, bir kollajen çerçevesiyle çevrili istemsiz çizgili kas doku tabakası kalp kası olan miyokarddır. İki ventrikülün etrafında 8 şekli oluşturup apekse doğru ilerleyerek, kulakçıkların çevresinde ve büyük damarların ve iç kasların tabanlarının çevresinde 8 modeli şekil oluşturan dış kaslarla kas hücreleri kalbin odalarının etrafında dönüp dururken, kalp kası modeli zarif ve karmaşıktır. Bu karmaşık dönme düzeni, kalbin kanı daha etkili bir şekilde pompalamasına olanak tanır.[5]

Kalbin en kalın tabakası miyokarttır. Pompalama görevi yapan karıncıklar, kulakçıklara göre özellikle sol karıncıkta daha kalındır.

Kalp kasında iki tür hücre vardır: Kolay kasılma yeteneğine sahip kas hücreleri ve iletme sisteminin kalp atım (ing: pacemaker) hücreleri. Kas hücreleri, atriyum ve ventriküllerdeki hücrelerin büyük kısmını (%99) oluşturur. Bu kasılabilir hücreler, kalp atım hücrelerinden gelen hareket potansiyeli darbelerine hızlı yanıt sağlayan arakatkılı disklerle bağlanır. Arakatkılı diskler, hücrelerin bir sinsityum gibi davranmasına ve kanı kalpten ve ana arterlere pompalayan kasılmaları sağlar.[5]

Kalp atım hücreleri, hücrelerin %1'ini oluşturur ve kalbin iletim sistemini oluşturur. Genellikle kasılma hücrelerinden çok daha küçüktürler ve onlara sınırlı kasılma sağlayan birkaç miyofibril içerirler. İşlevleri birçok açıdan nöronlara benzer.[5] Kardiyak kas dokusu, tüm kalbin kasılmasını tetiklemek için uyarıyı hücreden hücreye hızla yayan, sabit hızda kardiyak hareket potansiyeli başlatmak için eşsiz yetenekli otoritmikliğe sahiptir.[5]

Kalp kas hücrelerinde spesifik ifade edilen proteinler vardır.[12][13] Bunlar çoğunlukla kasın kasılması ile ilişkilidir ve aktin, miyozin, tropomyosin ve troponin ile bağlanır. MYH6, ACTC1, TNNI3, CDH2 ve PKP2 içerirler. İfade edilen diğer proteinler, iskelet kasında da bahsedilen MYH7 ve LDB3'dür.[14]
Perikardiyum

Perikardiyum, kalbi çevreleyen kesedir. Perikardiyumun sert dış yüzeyine lifli zar denir. Bu, kalbin yüzeyini yağlamak için kalp zar sıvısı üreten seröz zar denilen çift iç zarla kaplıdır.[15] Seröz zarın lifli zara tutunan kısmına yan perikardiyum, seröz zarın kalbe yapışık olan kısmına ise visseral perikardiyum denir. Perikardiyum, göğüs içindeki diğer yapılara karşı hareketini kayganlaştırma, kalbin göğüs içindeki konumunu sabit tutma ve kalbi enfeksiyondan koruma görevleri yapar.[16]
Koroner dolaşım
Kalbin atardamarının beslemesi kırmızı ile diğer alanlar ise mavi ile etiketlenmiştir
Ana madde: Koroner dolaşım

Vücuttaki tüm hücreler gibi kalp dokusunun da, oksijen ve besinlerle beslenmesi ve metabolik atıkların atılması için bir yolunun olması gerekir. Bu, atardamarlar, toplardamarlar ve lenfatik damarları kapsayan koroner dolaşımla sağlanır. Koroner damarlardan kan akışı, kalp kasının gevşeme veya kasılmasıyla ilgili olarak tepe ve çukurlarda oluşur.[5]

Kalp dokusu, aort kapağının hemen üzerinde çıkan iki atardamardan (arter) kanı alır. Bunlar sol ana koroner arter ve sağ koroner arterdir. Sol ana koroner arter, aorttan ayrıldıktan sonra sol ön inen ve sol sirkümfleks arter olmak üzere iki damara ayrılır. Sol ön inen arter kalp dokusunu ve sol karıncığın (ventrikül) ön, dış tarafı ve bölmesini (septum) besler. Bunu, daha küçük arterlere (çapraz ve bölme(septal) dallar) dallanarak yapar. Sol sirkumfleks sol ventrikülün arkasını ve altını besler. Sağ koroner arter sağ atriyum, sağ ventrikül ve sol ventrikülün alt arka kısımlarını besler. Sağ koroner arter ayrıca atriyoventriküler düğüme (insanların yaklaşık %90'ında) ve sinoatriyal düğüme (insanların yaklaşık %60'ında) kan sağlar. Sağ koroner arter, kalbin arkasındaki bir olukta, sol ön inen arter ise öndeki bir olukta akar. Kalbi besleyen atardamarların anatomisinde insanlar arasında önemli farklılıklar vardır [17]. Atardamarlar, en uzak noktalarında her atardamar dağılımının kenarlarında birleşen daha küçük dallara ayrılırlar.[5]

Koroner sinüs, sağ atriyuma boşalan büyük bir damardır ve kalbin venöz drenajının çoğunu alır. Büyük kalp damarı'ndan (sol atriyumu ve her iki ventrikülü alan), arka kalp damarından (sol ventrikülün arkasını boşaltan), orta kalp damarından (sol ve sağ ventriküllerin altını boşaltan) ve küçük kalp damarından kanı alır.[18] Ön kalp damarları, sağ karıncık önünü boşaltır ve doğrudan sağ atriyuma boşalırlar.[5]

Kalbin üç tabakasının her birinin altında pleksus adı verilen küçük lenfatik ağlar bulunur. Bu ağlar, kalbin yüzeyindeki ventriküller arasındaki olukta yukarı doğru giden ve yukarı doğru çıktıkça daha küçük damarları alan, ana sol ve ana sağ gövdede toplanırlar. Bu damarlar daha sonra atriyoventriküler oluğa gider ve sol ventrikülün diyafram üzerinde oturan bölümünü boşaltan üçüncü bir damar alır. Sol damar bu üçüncü damarla birleşir ve pulmoner arter ve sol atriyum boyunca ilerleyerek aşağı trakeobronşiyal düğümde son bulur. Sağ damar, sağ atriyum ve sağ ventrikülün diyafram üzerinde oturan kısmı boyunca hareket eder. Genellikle çıkan aortun önünden geçerek brakiyosefalik bir düğümde son bulur.[19]
Sinir beslemesi
Kalbin otonom sinir bağlantısı

Kalp, vagus siniri'nden ve sempatik gövdeden çıkan sinirlerden sinir sinyalleri alır. Bu sinirler, kalp atış hızını etkilemek için çalışır ancak onu kontrol etmez. Sempatik sinirler aynı zamanda kalp kasılma kuvvetini de etkiler.[20] Bu sinirler boyunca ilerleyen sinyaller, omurilik soğanı'daki iki eşleştirilmiş kardiyovasküler merkezden çıkar. Parasempatik sinir sistemi'nin vagus siniri kalp atış hızını azaltmak, sempatik gövdeden gelen sinirler ise kalp atış hızını artırmak için çalışır.[5] Bu sinirler, kardiyak pleksus adı verilen kalbin üzerinde uzanan bir sinir ağı oluşturur.[5][19]

Vagus siniri, beyinsapı'ndan çıkan uzun, gezici bir sinirdir ve kalp dahil göğüs ve karın bölgesindeki çok sayıda organa parasempatik uyarı sağlar.[21] Sempatik gövdeden gelen sinirler, T1-T4 torasik ganglionlardan çıkar ve hem sinoatriyal hem de atriyoventriküler düğümlere ayrıca atriyum ve ventriküllere gider. Ventriküller, sempatik lifler tarafından parasempatik liflerden daha zengin şekilde sinir sistemine bağlanırlar. Sempatik uyarım, kalp sinirlerinin nöromüsküler bağlantısında nörotransmitter norepinefrin (noradrenalin de denilir) salınmasına neden olur. Bu, repolarizasyon (yeniden kutuplaşma) süresini kısaltır. Böylece depolarizasyonu (kutuplaşmayı kaldırma) ve kasılma hızını artırır, bu ise kalp atış hızının artmasına neden olur. Pozitif yüklü iyonların akışına izin vererek kimyasal veya -kapılı sodyum ve kalsiyum iyon kanallarını açar.[5] Norepinefrin, beta-1 reseptörüne bağlanır.[5]
Fizyoloji
Kan akışı
Kapakçıklardan kan akış
Kalpten kan akışı
Kalpten kan akışının video açıklaması

Kalp, vücutta sürekli kan akışı sağlamak için dolaşım sistemi'nde pompa görevi yapar. Bu dolaşım, vücuda giren ve çıkan sistemik dolaşım ile akciğerlere giden ve çıkan pulmoner dolaşım'dan oluşur. Küçük kan dolaşımı'ndaki kan, solunum işlemi yoluyla akciğerlerdeki oksijen için karbondioksit'i değiştirir. Sistemik dolaşım daha sonra oksijeni vücuda taşır ve karbondioksiti ve nispeten oksijeni alınmış kanı akciğerlere aktarmak için kalbe geri döndürür.[5]

Sağ kalp, superior ve alt ana toplardamar (inferior) olmak üzere iki büyük damardan oksijeni alınmış kanı toplar. Kan sürekli olarak sağ ve sol atriyumda toplanır.[5] Superior ana toplardamarları kanı yukarıdan diyaframa akıtır ve sağ atriyumun üst arka kısmına boşaltır. alt anatoplardamarları kanı diyaframın altından boşaltır ve superior ana toplardamar açıklığının altındaki atriyumun arka kısmına boşaltır. Alt ana toplardamarlar açıklığının hemen üstünde ve ortasında ince duvarlı koroner sinüs açıklığı vardır.[5] Ayrıca koroner sinüs, miyokardiyumdan gelen oksijensiz kanı sağ atriyuma döndürür. Kan sağ atriyumda toplanır. Sağ atriyum kasıldığında, kan triküspit kapaktan sağ ventriküle pompalanır.

Sağ ventrikül kasılırken triküspit kapak kapanır ve kan pulmoner kapaktan pulmoner gövdeye pompalanır. Pulmoner gövde, kılcal damar'lara ulaşana kadar akciğerler boyunca pulmoner arterlere ve giderek daha küçük arterlere ayrılır. Bunlar alveollerden geçerken karbondioksit oksijenle değiştirilir. Bu, pasif difüzyon süreci yoluyla olur.

Sol kalpte, oksijenli kan pulmoner damarlar yoluyla sol atriyuma geri döner. Daha sonra sistemik dolaşım için mitral kapaktan sol ventriküle ve aort kapağından aorta pompalanır. Aort, birçok küçük artere, arteriole ve nihayetinde kılcal damarlara dallanan büyük bir arterdir. Kılcal damarlarda, kandaki oksijen ve besinler metabolizma için vücut hücrelerine sağlanır ve karbondioksit ve atık ürünlerle değiştirilir.[5] Artık oksijensizleştirilmiş kılcal kan, en sonunda üst ve alt toplardamarlarda ve sağ kalbe toplanan venül'lere ve damarlara doğru hareket eder.
Kalp döngüsü
Ana maddeler: Kalp döngüsü, Sistol ve Diyastol
EKG ile ilişkili olarak kalp döngüsü

Kalp döngüsü, kalbin her kalp atışıyla kasıldığı ve gevşediği olaylar dizisidir.[22] Karıncıkların kasılarak kanı aorta ve ana pulmoner artere zorladığı süre sistol olarak bilinirken, karıncıkların gevşeyip yeniden kanla dolduğu dönem diyastol olarak bilinir. Kulakçıklar ve karıncıklar uyum içinde çalışır, yani sistolde karıncıklar kasılırken kulakçıklar gevşer ve kan toplar. Karıncıklar diyastolde gevşediğinde, atriyumlar kanı karıncıklara pompalamak için kasılır. Bu koordinasyon kanın vücuda verimli bir şekilde pompalanmasını sağlar.[5]

Kalp döngüsünün başlangıcında karıncıklar gevşer. Bunu yaparken, açık mitral ve triküspit kapakçıklardan geçen kanla dolarlar. Karıncıklar dolmalarının çoğunu tamamladıktan sonra, kulakçıklar kasılarak karıncıklara daha fazla kan pompalamaya zorlar ve pompayı hazırlar. Ardından, ventriküller kasılmaya başlar. Ventriküllerin boşluklarında basınç yükseldikçe, mitral ve triküspit kapakçıklar kapanmaya zorlanır. Karıncıklardaki basınç daha da artarak aort ve pulmoner arterlerdeki basıncı aştığında, aort ve pulmoner kapakçıklar açılır. Kan kalpten dışarı püskürtülür ve karıncıklardaki basıncın düşmesine neden olur. Eşzamanlı olarak, kan superior ve inferior toplardamarlar yoluyla sağ atriyuma ve pulmoner damarlar yoluyla sol atriyuma akarken atriyum yeniden dolar. Son olarak, karıncıklardaki basınç aort ve pulmoner arterlerdeki basıncın altına düştüğünde, aort ve pulmoner kapakçıklar kapanır. Karıncıklar gevşemeye başlar, mitral ve triküspit kapaklar açılır ve döngü yeniden başlar.[22]
Kalp debisi
X ekseni, kalp seslerinin kaydıyla zamanı yansıtır. Y ekseni basıncı temsil eder.[5]

Kalp debisi (CO), her bir ventrikül tarafından bir dakikada pompalanan kan miktarı (atım hacmi) ölçümüdür. Bu, atım hacminin (SV) kalp atış hızının (HR) dakikadaki atım sayısıyla çarpılmasıyla hesaplanır. Böylece: CO = SV x HR.[5] Kalp debisi, vücut yüzey alanı ile vücut boyutuna göre normalleştirilir ve kardiyak indeksi denilir.

Ortalama kalp debisi, yaklaşık 70 mL'lik bir ortalama atım hacmi kullanıldığında, 5,25 L/dk'dır ve normal aralık 4,0–8,0 L/dk'dır.[5] Atım hacmi normalde bir ekokardiyogram kullanılarak ölçülür ve kalbin büyüklüğünden, bireyin fiziksel ve zihinsel durumundan, cinsiyetten, kasılabilirlikten, kasılma süresinden, önyük ve arkyükten etkilenebilir.[5]

Önyük, diyastolün sonunda, ventriküller tam doluyken atriyumun dolma basıncını ifade eder. Ana faktör, ventriküllerin dolmasının ne kadar sürdüğüdür: ventriküller daha sık kasılırsa, doldurmak için daha az zaman olur ve ön yük daha az olur.[5] Ön yük, bir kişinin kan hacminden de etkilenebilir. Kalp kasının her kasılmasının kuvveti, Frank-Starling mekanizması olarak tanımlanan ön yük ile orantılıdır. Bu, kasılma kuvvetinin kas lifinin başlangıçtaki uzunluğuyla doğru orantılı olduğunu belirtir, yani bir ventrikül ne kadar gerilirse o kadar kuvvetli kasılır.[5][23]

Art yük veya kalbin sistolde kanı dışarı atmak için ne kadar basınç oluşturması gerektiği vasküler dirençten etkilenir. Kalp kapakçıklarının daralmasından (stenoz) veya periferik kan damarlarının kasılmasından veya gevşemesinden etkilenebilir.[5]

Kalp kası kasılmalarının gücü atım hacmini kontrol eder. Bu, inotrop olarak adlandırılan maddeler tarafından olumlu veya olumsuz olarak etkilenebilir.[24] Bu maddeler vücuttaki değişikliklerin sonucu olabilir veya tıbbi bir bozukluğun tedavisinin bir parçası olarak ilaç olarak veya özellikle yoğun bakım ünitelerinde yaşam destek biçimi olarak verilebilir. Kasılma kuvvetini artıran inotroplar "pozitif" inotroplardır ve adrenalin, noradrenalin ve dopamin gibi sempatik ajanları içerir.[25] "Negatif" inotroplar kasılma kuvvetini azaltır ve kalsiyum kanal blokerlerini içerir.[24]
Uyarı ve ileti sistemi

Kalbin kasılarak kendisine gelen kanı bir pompa gibi davranarak vücuda vermesi elektrik akımları sayesinde kasılması ile olmaktadır. Kalbin yönetim sisteminde özel hücre kümeleri, demetleri ve lifleri bulunmaktadır. Uyarı ve ileti sistemi, sinoatrial düğüm (SA düğümü), atriyoventriküler düğüm (AV düğümü), atriyoventriküler demet (his demeti) ve purkinje lifleri olmak üzere dört bölümden oluşmaktadır. Bunlardan ilk ikisi uyarı sisteminde, diğer ikisi ise ileti sisteminde yer almaktadır.

Bir kalp atımı, kalbin sağ kulakçığının üst bölümlerinde bulunan sinoatrial düğümün elektriksel bir uyarı çıkarmasıyla başlamaktadır. Bu düğümün özelliği eşit aralıklarla ve belirli bir hızda (dinlenme durumunda dakikada ortalama 60-80 kez) uyarı çıkarmasıdır. Bu bölge kalbin doğal pili olarak bilinmektedir. Sinüs düğümünde (Sinoatrial) oluşmuş olan bu uyarı, kalbin her iki kulakçığı boyunca, yine bu iş için özelleşmiş iletim yolları ile aşağıya doğru yayılıp bu uyarı ile birlikte kulakçıklar kasılarak içlerindeki kanı karıncıklara gönderirler. Sonrasında uyarı, kulakçıklar ile karıncıklar arasında bulunan diğer bir özel bölgeye; atriyoventriküler (AV) düğüme gelir. Elektrik iletisi karıncıklara ulaştırılmadan önce atriyoventriküler düğümde 0,1 saniyelik gecikme kulakçıkların karıncıklardan önce kasılmasını sağlar. Böylelikle kulakçıklar ile karıncıkların aynı anda kasılması engellenir. Böylece atriyoventriküler düğümden geçen akım, His-Purkinje sistemi ile uyarı tüm karıncıklara yayılır ve karıncıklar kasıldıklarında içlerindeki kanı akciğerlere ve aort yoluyla vücuda pompalarlar. Böylelikle sinüs düğümü yeniden başka bir uyarı çıkarıp başka bir döngü başlatır. Sinoatrial düğüm dakikada ne kadar uyartı çıkartıyorsa (dinlenme durumunda ortalama 60-80 defa), kulakçıklar ve karıncıklar o sayıda sistol yaparlar. Bir kalp vuruşu karıncıkların sistolüdür.[26]
Elektrik iletimi
Kalbin iletim sistemi yoluyla kardiyak aksiyon potansiyeli iletimi

Sinüs ritmi olarak adlandırılan normal ritmik kalp atışı, kalbin kendi kalp pili olan sinoatriyal düğüm (sinüs düğümü veya SA düğümü olarak da bilinir) tarafından belirlenir. Burada kalpte dolaşan ve kalp kasının kasılmasına neden olan bir elektrik sinyali oluşturulur. Sinoatriyal düğüm, sağ atriyumun üst kısmında, superior vena kava ile birleşme noktasına yakın bir yerde bulunur.[27] Sinoatriyal düğüm tarafından üretilen elektrik sinyali, tam olarak anlaşılamayan radyal bir şekilde sağ atriyumdan geçer. Sol ve sağ kulakçık kaslarının birlikte kasılması için Bachmann'ın demeti aracılığıyla sol kulakçığa gider.[28][29][30] Sinyal daha sonra atriyoventriküler düğüme gider. Bu, atriyoventriküler septumda sağ atriyumun altında, sağ atriyum ile sol ventrikül arasındaki sınırda bulunur. Septum kalp iskeletinin bir parçasıdır, kalp içindeki elektrik sinyalinin geçemeyeceği dokudur ve bu doku sinyali yalnızca atriyoventriküler düğümden geçmeye zorlar.[5] Sinyal daha sonra His demeti boyunca sol ve sağ demet dallarına, oradan da kalbin ventriküllerine gider. Ventriküllerde sinyal, Purkinje lifleri adı verilen özel doku tarafından taşınır ve bu doku daha sonra elektrik yükünü kalp kasına iletir.
Kalbin iletim sistemi
Nabız
Ana madde: Sinüs ritmi

[[:Dosya:|]]
[[Dosya:|200px|noicon|alt=]]
Dinlerken sorun mu yaşıyorsunuz? Medya yardımı alın.
Önpotansiyel, eşiğe ulaşılana kadar sodyum iyonlarının yavaş akışından ve ardından hızlı bir depolarizasyon ve repolarizasyondan kaynaklanır. Önpotansiyel, zarın eşiğine ulaşmasını açıklar ve hücrenin kendiliğinden depolarizasyonunu ve kasılmasını başlatır; dinlenme potansiyeli yoktur.[5]

Normal istirahat kalp atış hızı, sinüs ritmi denir ve sağ atriyum duvarında bulunan bir kalp atım grubu olan sinoatriyal düğüm tarafından oluşturulur ve sürdürülür. Sinoatriyal düğümdeki hücreler bunu aksiyon potansiyeli yaratarak yapar. Kardiyak aksiyon potansiyeli, belirli elektrolitlerin kalp atım hücrelerinin içine ve dışına hareketiyle oluşturulur. Aksiyon potansiyeli daha sonra yakındaki hücrelere yayılır.[31]

Sinoatriyal hücreler dinlenirken, zarlarında negatif bir yük vardır. Hızlı bir sodyum iyon akışı, zarın yükünün pozitif olmasına neden olur. Buna depolarizasyon denir ve kendiliğinden gerçekleşir.[5] Hücre yeterince yüksek yüklü olduğunda, sodyum kanalları kapanır ve kalsiyum iyonları hücreye girmeye başlar ve kısa bir süre sonra potasyum hücreden ayrılmaya başlar. Tüm iyonlar, sinoatriyal hücrelerin zarında iyon kanalları boyunca hareket eder. Potasyum ve kalsiyum, yalnızca yeterince yüksek bir yüke sahip olduğunda hücrenin dışına ve içine hareket etmeye başlar ve bu nedenle voltaj kapılı denilir. Bundan kısa bir süre sonra kalsiyum kanalları kapanır ve potasyum kanalları açılarak potasyumun hücreyi terk etmesine izin verilir. Bu, hücrenin negatif bir dinlenme yüküne sahip olmasına neden olur ve repolarizasyon denilir. Zar potansiyeli yaklaşık -60 mV'a ulaştığında potasyum kanalları kapanır ve süreç yeniden başlayabilir.[5]

İyonlar yoğun oldukları alanlardan olmadıkları yerlere doğru hareket ederler. Bu nedenle sodyum hücreye dışarıdan, potasyum ise hücre içinden hücre dışına hareket eder. Kalsiyum da kritik bir rol oynar. Yavaş kanallardan içeri girmeleri, sinoatriyal hücrelerin pozitif yüklü olduklarında uzun süreli "plato" fazlı oldukları anlamına gelir. Bunun bir kısmına mutlak refrakter dönem denir. Kalsiyum iyonları da kalp kasının kasılmasını sağlamak için troponin kompleksindeki düzenleyici protein troponin C ile birleşir ve gevşemeyi sağlamak için proteinden ayrılır.[32] Kalsiyum iyonları ayrıca kalp kasının kasılmasını sağlamak için troponin kompleksi içindeki düzenleyici protein troponin C ile birleşir ve gevşemeye imkan vermek için proteinden ayrılır.[32]

Yetişkin dinlenme kalp atış hızı 60 ila 100 bpm arasında değişir. Yeni doğmuş bir bebeğin istirahat kalp atış hızı dakikada 129 atış (bpm) olabilir ve bu, olgunlaşana kadar kademeli olarak azalır.[33] Bir sporcunun kalp atış hızı dakikada 60 atımdan daha az olabilir. Egzersiz sırasında atım hızı 150 vuru/dk olabilir ve maksimum hızlar 200 ile 220 vuru/dk arasında olabilir.[5]


Kan

Kan, atardamar, toplardamar ve kılcal damarlardan oluşan damar ağının içinde dolaşan; akıcı plazma ve hücrelerden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) meydana gelmiş kırmızı renkli hayati sıvıdır.

Kana; latincede hema, kanı inceleyen bilim dalına ise hematoloji denir. Bu sözcükler eski Yunanca'da kan sözcüğünü karşılayan haimadan türetilmiştir. Kan, kolloit bir madde olup homojen görünse bile, heterojen bir karışımdır. Normal bir erişkinin vücut ağırlığının ortalama 1/13'ünü oluşturmaktadır.

Kan sürekli hareket halinde olan sıvı bir yapıdadır ve kan hücrelerinden oluşur. Bu kan hücreleri, çeşitli şekillerden ve plazmalardan oluşmaktadır. Dış bölümde kalan plazma, kanın hacminin %55'ini oluşturmaktadır.[1] Plazmanın bazı kaynaklara göre %92'lik kısmı[2], bazı kaynaklara göre ise %90'ı [3] sudan oluşur ve geriye kalan bölümü organik ve inorganik maddeler olan plazma proteinleri, aminoasitler, karbonhidratlar, yağlar, hormonlar, üre, ürik asit, laktik asit, enzimler, antikorlar, sodyum, potasyum, iyot, demir, bikarbonat gibi elementlerden oluşmaktadır. Bunlara NPN bileşikleri de denilir. Plazmanın asıl amacı, kanın dokuların ilgili bölümüne taşınmasını sağlamaktır.[1] Plazmada bulunan katı maddelerin büyük miktarı proteinlerden oluştuğu da bilinmektedir.[4] Plazma yalnızca kanın vücutta dolaşmasına yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda, atık ürünlerin de hücrelerden alınmasını sağlar. Plazmanın bileşenleri sürekli olarak yenilenmektedir. Hücrelerin beslenmesine ve atıklarının alınmasına yardımcı olan plazmalar, bağışıklık sistemi hücrelerini de içinde barındırırlar. Kan plazması kendisini 48 saatte bir yenilemektedir.
Plazma proteinleri

    Globulin: Plazma globulinleri birçok çeşit türde bulunmaktadır. Elektroforez yoluyla globulinler alfa, beta ve gamma parçalarına ayrılabilirler. Alfa ve beta globulinleri çeşitli proteinleri bağlayıp, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinler kullanılarak çeşitli hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılmaktadır.
    Albumin: Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü sağlar, ayrıca osmotik basınç ile kan-plazma oranı dengede tutulur. Karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu durumunda Hipoalbuminemi denilen plazma albumin düşüklüğüne neden olur.[5]
    Fibrinojen: Kanama durumunda kanın pıhtılaşmasını sağlar.
    İmmünoglobulin: Bağışıklık sisteminde görevlidir.

Plazmadan alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir grup organik moleküller de bulunmaktadır. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür. Plazmanın ana inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar; sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO 4-3), sulfat (SO 4) -2 ve magnezyumdur (Mg++).
Kan hücreleri

    Akyuvarlar (Lökositler): Vücutta savunma sisteminde görev alan hareketli kan hücreleridir. Pigment bulundurmadıklarından bunlara beyaz kan hücreleri de denmektedir. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri bulunur. 10-20 mikron çapında bulunduklarından alyuvavarlardan daha büyüklerdir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık olarak 7000 civarında akyuvar bulunur. Beyaz hücrelilerin en önemlileri granülositler, lenfositler ve monositlerdir. Akyuvarların % 60-70’ini granülositler, % 30-45’ini lenfositler ve % 10’dan az kısmını da monositler oluşturmaktadır. Granülositler de kendi aralarında nötrofil, bazofil ve eozinofil olmak üzere üçe ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğu nötrofillerden oluşmaktadır.
    Alyuvarlar (Eritrositler): Kırmızı kan hücreleri kanın hücre bölümünün neredeyse tamamını meydana getirirler. Kanın her milimetreküpünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunmaktadır. Eritrositlere kırmızı rengini veren taşımakta oldukları hemoglobindir ve hücre ağırlığının üçte birini oluşturur. Hemoglobin, 4 hem (demir) ve bir globin molükülünden oluşmaktadır. Ömürleri ortalama yüz yirmi gündür. Ömürlerini tamamlayan alyuvarlar dalakta ve karaciğerde parçalanır.

Eritrositlerin 1 mm3 oranındaki kanda bulunan sayısı erişkin erkekte 4,5- 6 milyon, erişkin bir kadında ise 4- 5 milyondur. Eritrosit sayısının normalden fazla olmasına polisitemi (poliglobuli) adı verilir. Eritrosit sayısının veya hemoglobin miktarının normalden düşük olmasına ise Anemi (kansızlık) denmektedir.

    Trombositler (Plateletler, Kan Pulcukları): Çapları 1-2 mikron olan trombositler, kanın en küçük hücreleri olup ilikteki büyük hücrelerden kopan parçalardan oluşur. Her mm3 kanda 150.000- 300.000 civarında bulunurlar. Kandaki trombosit sayısının artması durumuna trombositoz, azalmasına ise trombositopeni (trombopeni) denilmektedir. Pıhtı oluştuğunda katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Ayrıca, pıhtılaşma mekanizmasını başlatan "tromboplastin" enzimini üretirler. Ömürleri yaklaşık 7-10 gündür. Ömrünü tamamlayan trombositler karaciğer ve dalakta parçalanır.

Kanın görevleri

Kanın koruma, taşıma, savunma ve düzenleme görevleri bulunmaktadır.

Koruma görevi: Vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen yaralanma sonucunda açılan yaradan akan kan oksijenle temas ettiğinde kurur ve yaranın kapanmasına sebebiyet verir. Trombositler oksijenle temas ettiklerinde pıhtılaşma diğer manasıyla kanın kuruması gerçekleşerek vücudun kan kaybı engellenir.

Taşıma görevi: Kan, sindirim sisteminin parçaladığı besinleri hücrelere taşır. Akciğerlerden vücuda alınan oksijeni dokulara, metabolizma sonucu oluşan karbondioksiti ise akciğerlere taşır.

Savunma görevi: Vücuda giren yabancı maddeler (virüs, bakteri) kan tarafından fagosite edilerek zararsız bir duruma getirilir. Ayrıca vücuda giren yabancı maddeler için antikor yapımını da sağlar.

Düzenleme görevi: Metabolizma ile oluşan ısıyı bütün vücuda dağıtıp vücut ısısını dengede tutar. Vücut sıvılarının ise pH dengesini ayarlar.
Kan grupları
Ana madde: Kan grubu

İnsanlardaki kanın özelliklerini belirtmek amacıyla, antikorlara ve antijenlere bakılarak belirlenmiş olan sınıflandırma sistemine denmektedir. Alyuvarların üzerinde, kan proteinlerine göre oluşan gruplar bulunmaktadır. Bu proteinler, A, B ve RH proteinleri olmak üzere 3 çeşide ayrılırlar ve aralarında 8 adet kan grubu oluştururlar. Bağışıklık sisteminin ürettiği antikorlar da kanda bulunmaktadır. Bunlar da A, B ve RH antikoru olarak adlandırılır. Bilinen hiçbir kanın yapısında antikorlar ve protein yan yana bulunmaz. Eğer birlikte olursa, birbirlerini tutarak katılaşır ve çökelirler. Kişiler arasında kan transfüzyonu yapılabilmesi için, alıcı ve vericilerin kanlarındaki protein ve antikorların incelenmesi gerekmektedir. Farklı gruplara sahip kişiler arasında kan alışverişi yapılamaz. Sadece AB grubu içerisinde bulunanlar "genel alıcı" (A, B ve 0 gruplarından kan alabilir, yani evrensel alıcıdır), 0 grubu içinde olanlar ise "genel verici"dir (diğer kan gruplarının hepsine verebilir, fakat yalnız 0 grubundan kan alabilir).[6]

Kan damarı

Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100 km kadardır.
Anatomi

Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.
Çeşitleri

Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:

    Arterler/Atardamarlar
        Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)
        Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.
    Arteriyoller/Atardamarcıklar
    Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)
    Venüller/Toplardamarcıklar
    Venler/Toplardamarlar
        Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.
        Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)

Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte "arteryal kan" terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter "venöz kan" taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.
Fizyoloji
Bağ dokuda bulunan bir kapiller damar ve ona ait endotel hücresi (kırmızı ok) ile perisit hücresi (siyah ok). Damar lümeninde eritrositler görülmekte.

Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler - ve bir seviyeye kadar venler - kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.

Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)

Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.

Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.
Hastalıklar

Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.

Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.

Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur.

Kılcal damar

Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm'dir (çapları 0,007 mm ile 0,150 mm arasında değişir). Atardamarlar ile toplardamarları birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.

Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 km'dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.

Kılcal damarların içerisinde dolaşım hızı ve basıncı düşüktür. Doku hücreleri ile temas halinde olması nedeniyle dokular arası beslenmede büyük önem taşımaktadır. Derinin kızarması veya solmasının nedeni kılcal damarların genişlemesi veya büzülmesi neden olmaktadır. Geçirgenlikleri bozulduğu zaman, doku aralığındaki kanın sıvı kısmına doluşarak ödem oluştururlar. Dayanıklılık bozukluğu sonrası olan yırtımalarda, purpura denilen deride kanama noktaları oluşmaya başlar.

Kılcal damarlar genişlediğinde dokular daha fazla kan toplar ve atardamar ile toplardamardaki kan oranı düşer, diğer bir deyişle tansiyon düşümü olayı meydana gelir. Kılcal damarlar kasıldığındaysa, dokulardaki kan büyük olan damarlara gönderilir ve atardamar ile toplardamarların basıncı artar.[1]

Vazokonstriksiyon

Vazokonstriksiyon veya vazokonstrüksiyon, vücuttaki kan damarlarında meydana gelen daralma anlamına gelir. Latince damar anlamına gelen vas ve İngilizce daralma anlamına gelen constriction kelimelerinin birleşmesiyle ortaya çıkan bir kelimedir. Kısaca damarların büzülmesi ve damarların daralması sürecine vazokonstriksiyon denir.[1]

Böbrek

Böbrekler, omurgalılarda bulunan fasulye biçiminde boşaltım organlarıdır. 13 cm boyuna kadar olabilen böbrekler, boşaltım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Bu organlar, başta üre olmak üzere atıkları kandan süzer ve onları su ile birlikte idrar olarak boşaltırlar. Böbrekleri ve böbreklere etki eden hastalıkları inceleyen tıbbi dal nefrolojidir.[1] Nefroloji, adını Yunanca "böbrek" anlamına gelen nephros sözcüğünden alır. Böbrek(ler) ile ilgili anlamında kullanılan renal sözcüğü ise Latince renalis sözcüğünden gelir.[2] Böbreklerin içindeki süzme birimlerine nefron denir. Her böbrekte yaklaşık 1 milyon nefron bulunur.[3]
Anatomi
Böbreğin yapısı: 1. Renal piramit (pyramides renales, Malpighi piramitleri), 2. Interlobar arter (a. interlobaris), 3. Renal arter (a. renalis), 4. Renal ven (v. renalis), 5. Renal hilus (böbrek hilusu, hilum renale), 6. Renal pelvis (pelvis renalis), 7. Üreter, 8. Minör kaliks (calices minores renales), 9. Renal kapsül (capsula fibrosa renalis), 10. Alt pol (inferior pol, extremitas inferior), 11. Üst pol (superior pol, extremitas superior), 12. Interlobar ven (v. interlobaris), 13. Nefron, 14. Renal sinüs (sinus renalis), 15. Majör kaliks (calices majores renales), 16. Renal papilla (papilla renalis), 17. Renal column (columna renalis, Bertin sütunları)
Böbreğin yanal-dikey biçimde ortasından kesilmiş görüntüsü

İnsanlarda, böbrekler karın bölgesinin arka bölümünde, bir başka deyişle karınzarı arkası (retroperitonal) bölgesinde yer alırlar.[4] İki tane bulunan (çoğu insanda tek böbrek bulunabilmektedir, ve bu insanlar bunun ayrımına varmadan sağlıklı bir yaşam sürdürebilirler) böbreklerden sağda olanı diyaframın hemen altında, ve karaciğerin arkasında (posterior), solda olanı ise diyaframın altında ve dalağın arkasında yer almaktadır. Böbreklerin ikisinin de üstünde böbrek üstü bezleri yer almaktadır. Böbreklerin konumları bakımından bakışımsız olmalarının nedeni karın boşluğunda büyük bir yer kaplayan karaciğerin, sağda bulunan böbreğin soldakine göre 1-2 santimetre daha aşağı bir konumda (inferior) bulunmasına neden olmasıdır.[5]

Karınzarı arkasında bulunan böbreklerin boyutları 9 ila 13 cm arasında değişmekte, ve sol böbrek sağdakinden az da olsa biraz daha büyüktür. Yaklaşık 12. göğüs omuru ile 3. bel omurlarının (T12-L3) düzeyleri arasında yer almaktadırlar.[6] Böbreklerin üst bölgeleri 11. ve 12. kaburgalarca korunmaktadır.[7] Böbrek üstü bezleriyle birlikte böbrekler, yağ dokuyla çevrelenip (buna pararenal yağ denilmektedir), bu yapı da böbrek zarı (renal fasiya olarak da bilinir) ile bütünüyle sarılmış durumdadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, böbreklerden biri ya da ikisi doğuştan bulunmayabilirler, ve bu duruma böbrek oluşmaması ya da renal agenez denilmektedir.[8]

Böbrekler, süzülmemiş kanı karın bölgesi aorttan ayrılan sol ve sağ böbrek atardamarları yoluyla almaktadırlar.[9] Böbrekten dönen süzülmüş kan ise sağ ve sol böbrek toplardamarları yoluyla alt ana toplar damara döner. Böbreğe giden kan, kalbin pompaladığı toplam kanın (kardiyak debi) üçte birine ulaşabilir.[10]
Doku bilimi (histoloji)

İlgili madde: Nefron
Genel

Böbrekten ayrılan idrar borusu (üreter) takip edilerek böbreğin içine ilerledikçe huni biçiminde bir boşluk olarak genişler; buna havuzcuk (pelvis) denilmektedir.[11] Havuzcuktan da küçülerek ayrılan bölgelere büyük çanak (majör kaliks), bunlardan ayrılan daha da küçük bölgelere küçük çanak (minör kaliks) denmektedir.[12] İnsan böbreğinde yaklaşık 12 adet küçük çanak bulunmaktadır.[12] Böbrek, kesildiğinde, kabuk (korteks) ve öz (medulla) bölgelerinden oluştuğu görülür. Öz bölgede uçları papilla olarak bilinen piramitler bulunmakta, ve bunların her biri bir çanağa bağlıdır. Kabuk bölgesi dokusu her iki ardışık piramitler arasına sokulur ve bunlara Bertin sütunları denilmektedir.[13]
Damarlar
Bir domuzun açılmış böbreği

Böbrekler damarlarca çok iyi bir biçimde beslenmekte ve vücut ağırlığının yalnızca %0.5'lik bir bölümünü oluştursa da, kardiyak debinin %25'ini alırlar, ve bu daha da artabilir.[14] Kabuk bölgesi organın en çok damarlarının bulunduğu bölgedir, bu bölge böbreğe gelen kanın %90'ını toplar. Böbreğe gelen atardamar ön ve arka olmak üzere iki dala ayrılır. Bu dallardan, loplar arası damarlar ayrılıp loplar arasında ilerleyerek yayımsı damarlara ayrılır.[15] Bu damarlar da kabuk ve öz bölgeler arasına yayılarak lopçuklar arası damarlara ayrılırlar. Lopçuklar arası damarlardan getirici damarlar ayrılıp yumakçık (glomerülus) yapısına girer.[16]

Damarlar, yumakçık içinde daha da küçük dallara ayrılıp, 20 ila 40 arasında değişen kılcal damar kıvrımlarına dönüşürler.[17] Bu kılcal damarlar yumakçık içindeki tampon bölge (mesenjium) ile çevrelenmiştir. Kılcal damarlar birleşerek yumakçıktan götürücü damarlar olarak ayrılırlar.[18] Genel olarak, kabuk bölgesinin yüzeyine yakın olan nefronlardan ayrılan götürücü damarlar borucukları çevreleyerek peritubüler damar ağını oluştururlar.[19] Öte yandan kabuk bölgesinin daha derinlerinde yer alan yumakçıklardan ayrılan damarlar vasa recta (dik damar anlamına gelmektedir) denen, öz bölgenin derinliklerine inen damarları oluştururlar. Bu damarlar öz bölgenin derinliklerine indikten sonra toplardamar olarak yukarı çıkarlar.[20]

Böbrek damar atar ve toplar damar üzerinde ilgi çekici ve çoğu organlardan değişik olup, kendine özgü olan birkaç özelliği bulunmaktadır. Genellikle bir organa gelen atardamar küçük dallara ayrıla ayrıla atar damarcıkları (arteriyol) oluşturur.[21] Bunlar da kılcal damarlara ayrılıp (dokuyla alyuvarlar arasında oksijen alışverişinin gerçekleştiği, ve kansıvısıyla dokular arasında besin öğelerinin ve dokulardaki atıkların alış-verişlerinin gerçekleştiği damar bölgesidir), kılcal damarlar da toplar damarcıkları, bunlar da birleşerek toplar damarları oluşturur.[22] Böbrekte ise temiz kanı taşıyan getirici damarlar yumakçık içine girdikten sonra kılcal damarlara ayrılır, ve bunlar yumakçıktan ayrıldıktan sonra yine atar damarcık niteliğinde olan götürücü damarlara dönüşür. Özetle, böbrekte öbür organlarda bulunan temel atar damarcık-kılcal damar-toplar damarcık düzeni bulunmaz; yumakçık içinde bulunan kılcal damarlar iki atar damarcık arasında bulunmaktadır.[23]
Yumakçık (Glomerül)
Ana madde: Glomerulus
Yumakçığın şeması

Yumakçıkların kılcal damarlarında duvarları delikli endotel (damarların en iç katmanında bulunan göze türü) gözeleri bulunur.[24] Bu endotelin dışında ise iki katlı epitel gözeler bulunur. Endotele yakın olan iç epitel gözeleri (viseral) endotel dokudan yalnızca bir bazal zarı (epitel dokularda epitel gözenin en alt bölümünde bulunan, epiteli altındaki bağ dokudan ayıran zardır) ile ayrılır.[25] Dış epitel gözeleri (paryetal) ise bowman kapsülü (yumakçığı çevreleyen yapı) üzerinde bulunmaktadır. Bu iki katlı epitel gözeleri arasındaki boşluğa da üriner boşluk (yumakçıktan süzülen kandan oluşan sıvının -süzüntü- geçtiği boşluk) denilmektedir.[26]

Yumakçığın kılcal damarının duvarı, bu damarlardan geçen kansıvısının süzme işleminin gerçekleştiği yerdir, ve şu yapılardan oluşmaktadır:

    İnce, delikli endotel gözeler. Her bir delik 70 ila 100 nm (nanometre) çapındadır.[27]
    Yumakçık bazal zarı 3 katmandan oluşur. Ortada elektron bakımından yoğun olan lamina densa ("yoğun katman" anlamına gelmektedir), ve bunun her iki yanında elektron bakımından seyrek bulunan lamina rara ("seyrek katman" anlamına gelmektedir) bulunmaktadır. Lamina raranın endotele yakın olan katmanına lamina rara interna, iç epitele yakın olan katmanına ise lamina rara eksterna denilir.[28] Yumakçık bazal zarı çoğunlukla 4. tip kolajenden (kolajen, bağ dokuların yapı taşı olup, organları yapı bakımından ayakta tutan büyük moleküllerdir), laminin adlı bileşikten, çoklu anyonik proteoglikanlardan (çoğunlukla heparan sülfat), fibronektinden, entaktinden, ve birkaç başka glikoproteinlerden oluşmaktadır. 4. tip kolajen bir yapı ağı oluşturarak öbür glikoproteinleri birbirlerine bağlar.[29]
    İçteki epitel gözeler (podosit, "ayak gözeleri" anlamına gelir), yumakçık bazal zarının lamina rara eksterna katmanı üzerinde yer alıp, adetâ çok ayaklı gözeleri andırır. Bu ayakçıklar arasındaki 20 ile 30 nanometre genişliğindeki boşluklara süzme yarıkları denir. Bu süzme yarıkları birbirlerine ince bir böleç ile bağlanır.[30]
    Yumakçık yapısı tampon bölge olan mesenjium bölgesi ile dengelenmektedir; mesenjium gözeleri kılcal damarlar arasını doldurmaktadır. Bu gözeler mezoderm kökenli olup, kasılabilir, yutabilir, çoğalabilir, bağ dokuyu oluşturan kolajen yapabilir özelliktedir. Tıpkı damar çeperlerindeki kasılıp gevşeyebilen düz kası andırmaktadır. Bu gözeler ayrıca bir sürü tür yumakçıktan kaynaklanan hastalıkların (glomerulonefrit) oluşmasında rol oynar.[31]

Yumakçık dokusu

Yumakçıkdaki kılcal damarların duvarlarındaki endotel gözelerin delikli olması, su ve küçük moleküllere karşı geçirgen olmasını, ve aynı zamanda 70 kilodaltondan büyük proteinlere karşı ise geçirimsiz olmasını sağlar. Ayrıca bazal zarın negatif yüklü (anyon) heparan sülfat ve başka anyonik molekülleri bulundurması pozitif yüklü moleküllere karşı geçirgenliğini arttırır. Bundan dolayı, kandaki yüksek derişimde bulunan Albumin proteini, negatif yüklü olmasından dolayı bu kılcal damarlardan süzülmez.[32] Bu seçici geçirgenliği ayrıca süzme yarıklarının arasındaki böleçte bulunan proteinler de etkiler. Bu seçici geçirgenliği sağlayan moleküllerin genlerindeki değişinim sonucunda bu seçici geçirgenlik bozulabilir, ve ortaya nefrotik sendrom denilen klinik durum çıkabilir.[33]
Borucuklar (Tubulus)

Borucukları çevreleyen epitel gözelerin yapıları ve buna bağlı işlevleri böbreğin katmanlarına göre değişiklik gösterir. Yakınsal borucuk gözeleri uzun mikrovilüsleri, çok sayıda mitokondrileriyle geri emilimde önemli rol oynar.[34] Yakınsal borucuk gözeleri süzülmüş sodyumun ve suyun üçte ikisinin, ayrıca glikozun, potasyumun, fosfatın, amino asitlerin ve proteinlerin geri emiliminde büyük önem taşır. Aynı zamanda bu gözeler ağıların da geri emilimini yapar, ve ağılar bu gözelere zarar verebilir.[35]

Yumakçık-bitişiği aygıtı (jukstaglomerüler aygıt) yumakçığın içine sokulmuş durumda olup, getirici damarla da bitişiktir.[36] Bu aygıtın içinde yumakçık-bitişiği gözeler yer almaktadır. Bu gözeler düz kas niteliğinde olup, getirici damarların duvarlarında bulunur, ve renin bileşiğini içerir.[37] Ayrıca uç borucukların yumakçığa yakın olan bölgesine maküla densa denir ve bu bölge yumakçık-bitişiği aygıtıyla da iç içedir.[38] Süzüntüdeki sodyum derişimini algılayan maküla densa, yumakçık-bitişiği aygıtına geri besleme yaparak buradaki gözelerin kasılıp ya da gevşemesini sağlar. Böylece, böbrekler kendilerine gelen kandaki (başta sodyumun olmak üzere) elektrolitlerin derişimlerine göre yumakçığa gelen kan miktarını ayarlayıp, süzmeyi de buna koşut bir biçimde etkiler. Bu yolla, böbrekler, kandaki olağan değerlerinin üstünde ya da altında olan elektrolitlerin atılımlarını etkileyerek derişimlerini ayarlayabilir.[39]
İşlevleri
Kuzu böbrekleri
Ana madde: Böbrek fizyolojisi

Böbreklerin işlevleri beş çatı altında toplanabilir:[40]

    Metobolizma atık ürünleri olan üre, kreatinin, ürik asit, ilaç ve toksinlerin vücuttan atılmasını sağlamak
    Vücut sıvı elektrolit dengesini düzenlemek
    Vücudun asit baz dengesini düzenlemek
    Kan basıncını ayarlamak
    Alyuvar yapımını uyarmak

Böbreğin işlevlerinin daha iyi anlaşılması için böbrek fizyolojisinin iyi bilinmesi gerekir.
Atık ürünlerin atılması

Böbrekler yapım-yıkım sonucunda oluşan çeşitli atık ürünleri özellikle protein yapımı ve protein yıkımı sonucunda oluşan üreyi ve nükleik asitlerin yapım-yıkımı sonucunda oluşan ürik asidi, ve suyu vücuttan dışarı atar. Böbreklerin çalışmaması veya işlevini yapamaması durumunda bu atıklar atılamayacağı için sorun teşkil eder.[41]
Vücut dengesinin (Homeostaz) sağlanması
Şematik olarak böbrek

Böbrekler vücut dengesinin sağlanmasında çok büyük önem taşır. İşlevleri arasında:

    Asit-baz dengesini sağlamak,
    Kansıvısının, ve vücuttaki değişik bölmelerdeki sıvıların elektrolit derişimlerini düzenlemek,
    Kan basıncını ayarlamak,
    Kan hacmini düzenlemek

önemli yer tutar.[42]

Böbrekler bu işlevlerin çoğunu öbür organlarla (özellikle kalp, iç salgı bezleri ve karaciğer) eş güdümlü bir biçimde gerçekleştirir. Böbrekler bu organlarla kandaki hormonlar yoluyla iletişir. Ancak, kan hacmini, basıncını algılama konusunda böbreğin içsel alıcıları bulunmaktadır.[42]

Öz ayarlama mekanizması (tübüloglomerüler geribildirim): Bu mekanizma genel olarak, afferent arteriollerdeki miyojenik (kas dokusundan kaynaklanan) gerilim reseptörlerinin aktivitesi olarak kabul edilmektedir. Nefronlardaki macula densa hücreleri Na+ ve Cl- düzeyindeki değişikliklere duyarlıdır. Glomerüler hidrostatik basıncın artması ile glomerüler filtrasyon oranı (GFR) de artar. Bu artış; macula densa'ya gelen Na+ ve Cl- oranında da artışa neden olacaktır. Fizyolojik yanıt ise afferent arteriolün daralması ve mezangiyum hücrelerinin büzülmesidir.[43]
Asit-baz dengesinin düzenlenmesi

Böbrekler kandaki pH'yi, H+ (protonun) ve HCO3- (bikarbonatın) derişimini ayarlayarak küçük bir aralıkta tutar. Bu konuda akciğerle eş güdümlü çalışır.[44] Daha ayrıntılı bilgi için böbrek fizyolojisi maddesine bakınız.
Kan basıncının ayarlanması

Böbrekler kan basıncının düzenlenmesinde önemli rol oynarlar. Kansıvısındaki sodyum derişimi, kan hacmiyle ve dolayısıyla kan basıncıyla yakından ilgilidir. Nefronların içinde sodyumun (ve öbür elektrolitlerin) süzülmesini ve geri emilimini sağlayan yapılar bulunmaktadır. Ayrıca böbrek üstü bezlerinin Zona Glomerulosa bölgesinden salgılanan Aldosteron da böbreğin uç borucuklar ve toplama kanalları üzerinde etkisini göstererek kan basıncını ayarlamada önemli bir yer tutar.[45]
Kansıvısı hacmi

Kansıvısının toplam derişimindeki (osmolalite) değişikler hipotalamustaki derişim-alıcılarınca algılanır. Hipotalamusun uzantısı olan hipofiz bezinin arka bölümü kansıvındaki derişimin artması üzerine vazopressin (ADH) salgılar. Bu da böbreklerin toplama kanallarına etkiyerek suyun geri emilimini arttırıp, idrarın daha derişik olmasına neden olur. Böylece böbrek, hipofiz beziyle eş güdümlü bir biçimde çalışarak kansıvısının hacmini dengede tutar.[46]
Hormon salgılamak

Böbrekler eritropoetin (alyuvar yapımını uyaran hormon) salgılar. Ayrıca etkin durumda olmayan vitamin D'yi (önhormon) etkin duruma getirir.[47]
Hastalıklar

Böbrekler karmaşık organlar oldukları için, hastalıkları da karmaşıktır. Bundan dolayı, böbrek hastalıklarını öbeklere ayırmak mantıklıdır. Ancak, böbrekte çok türde hastalık bulunmasına karşın, bunların belirtileri aynı oranda çeşitli değildir; çoğu aynı öbekten hastalıklar benzer biçimlerde kendilerini gösterir. Dolayısıyla, öncelikle böbrek hastalıklarının genel bulguları incelenecek, ondan sonra hastalıklar öbek halinde ele alınacaktır.[48]
Böbrek hastalıklarında bulgular

    İveğen (akut) nefritik sendromu yumakçıktan kaynaklanan ve çoğunlukla iveğen gelişen, idrarda kan bulunması durumudur (hematüri). Bunun yanında, idrarda orta düzeyde protein (proteinüri) ve yüksek kan basıncı bulguları, streptokok sonrası gelişen glomerulonefritin alışılmış sunumudur.[49]
    Nefrotik sendrom, idrarda ağır oranda protein bulunması (günde 3.5 gramdan çok), kanda albümin düzeyinin düşmesi (hipoalbüminemi), aşırı şişlik, kandaki yağ düzeylerinin yükselmesi (hiperlipıdemi), ve idrarda yağ bulunması bulgularıyla ortaya çıkar.[50]
    İveğen böbrek yetmezliği idrarın kesilmesi (oliguri), ya da idrarsızlık (anüri), ve kanda azotlu atıkların artması (azotemi) ile ortaya çıkar. Yumakçıkta, ara bölgelerde, böbrek damarlarına gelen hasar sonucunda, ya da borucuklarda iveğen gelişen doku ölümü (akut tubüler nekroz) sonucunda ortaya çıkar.[51]
    Süreğen (kronik) böbrek yetmezliği, üreminin (böbrek yetmezliği sonucu kandaki azotlu atıkların artıp, bunların vücuttaki dokulara ve organlara zarar vermesi sonucunda ortaya çıkan belirtiler bütünüdür) belirtileriyle özdeştir, ve herhangi bir böbrek hastalığının ilerlemesi sonucunda varacağı son noktadır.
    Böbrek borucuk bozuklukları, idrar çokluğu (poliuri), gece yatağı ıslatma (noktüri), ve elektrolit düzensizlikleriyle ortaya çıkar.[52]
    İdrar yollarında bulaşım, idrarda bakteri (bakteriuri) ve irin bulunmasıyla ortaya çıkar. Bulaşım belirtili de, belirtisiz de olabilip, yalnızca aşağı idrar yollarını (sidik kesesini), ya da böbrek de içinde olmak üzere yukarı idrar yollarını da etkileyebilir.
    Böbrek taşı, böbrek kuluncu, idrarda kan olması, ve yineleyen taş oluşumları ile ortaya çıkar.
    Boşaltım yollarında tıkanma ve böbrek urları daha çok anatomiyi ilgilendiren durumlardır, ve sorunun olduğu yere göre belirtileri değişir.

Böbrek hastalıkları

Doğuştan bozukluklar:

    Böbreklerin oluşmaması,
    Az gelişmişlik (hipoplazi),
    Yer dışında böbrekler,
    At nalı böbrekleri olarak bilinir.

Kistli böbrek hastalıkları:

    Bozuk gelişmiş kıstli böbrek,
    Çokkistli (polikistik) böbrek hastalığı (otozomal baskın ve çekinik olarak bilinen iki türü bulunmaktadır),
    Öz bölge kistik hastalıkları (öz bölge süngerimsi böbreği ve nefroftizi),
    Edinilmiş (diyalizle ilgili) böbrek kistleri,
    Yumakçık kaynaklı kistik hastalığı,
    Özekdoku dışı böbrek kistleri (havuzcuk-çanak kıstleri).

Yumakçıktan kaynaklanan hastalıklar :

    Birincil glomerulonefrit (hastalığın kendisinin yumakçıkta başladığı durumlardır, ve çoğunlukla yumakçık yangısı anlamına gelen glomerulonefrit ile anılırlar):
        İveğen yaygın çoğalan glomerulonefrit,
        Streptokok bulaşımı sonrası,
        Streptokok-dışı bulaşımı sonrası,
        Hızla ilerleyen (yumakçık, mikroskop altında hilal görünümlü olduğu için, buna hilalimsi de denir) glomerulonefrit,
        Zarımsı glomerulonefrit,
        En az değişiklik hastalığı,
        Yerel bölümsel glomeruloskleroz (yumakçık sertleşmesi anlamına gelmektedir),
        Zarımsı-çoğalıcı glomerulonefrit,
        IgA nefropatisi,
        Süreğen glomerulonefrit,
    Yumakçığı etkileyen tümsel hastalıklar:
        Yaygın lupus kızarıklığı,
        Şeker hastalığı,
        Amiloidoz,
        Goodpasture sendromu,
        Mikroskopik çoklu damar yangısı (poliarterit),
        Wegener granülomatozu,
        Henoch-Schönlein purpurası (purpura, pıhtılaşmadaki ya da damarlardaki düzensizliklerden kaynaklanan, deride oluşan kanamalardır).
        Bakterisel endokardit (kalpteki kapakçılarda bulaşımdan dolayı oluşan yangı, zarar).
    Kalıtsal düzensizlikler:
        Alport sendromu,
        İnce bazal zar hastalığı,
        Fabry hastalığı.



Borucuklardan kaynaklanan hastalıklar:

    İveğen borucuk doku ölümü (akut tubüler nekroz),
    Tubülointerstisyel nefrit (borucuk-dokuaralığı yangısı anlamına gelmektedir; bu genel bir durumdur, ve birçok nedenden kaynaklanabilir):
        Piyelonefrit ve idrar yolları bulaşımı,
        İveğen piyelonefrit,
        Süreğen piyelonefrit ve geriakış,
        İlaçlar ve ağılardan kaynaklanan tubülointerstisyel nefrit
        Ağrıkesici nefropati,
        Ürik asit nefropatisi,
        Hiperkalsemi (yüksek kalsiyum düzeyi), ve nefrokalsinoz (böbreğin kireçlenmesi),
        Çoklu miyelom (plazma gözelerinin kemik iliğinde çoğalmalarıyle oluşan ur),

Damarlardan kaynaklanan hastalıklar:

    İyicil nefroskleroz (böbreksertliği anlamına gelmektedir; böbrek damarcıklarında ve küçük damarlarda oluşan sertlikten kaynaklanır,
    Kötücül yüksek tansiyon ve hızlanmış nefroskleroz,
    Böbrek atar damarı darlığı:
        Damar sertliği (yaşlı hastalarda),
        Fibromüsküler displazi (bağ ve kas dokularının özellikle böbrek atar damarında bozuk gelişerek bu damarın darlığına neden olması, genç hastalarda daha çok rastlanır),
    Pıhtılı mikroanjiopati (küçük damar hastalığı anlamına gelmektedir, ve birçok nedeni olabilir):
        Alışılmış çocukluk HÜS (hemolitik üremik sendrom: kanlı ishalle tanınan, bağırsakta özel bir ağı (shigatoksin) üreten bulaşımın kana karışıp böbrek damarcıklarına zarar vermesi ve gelişen iveğen böbrek yetmezliği,
        Yetişkin HÜS (birçok nedeni olup, çoğunlukla kemoterapiden kaynaklanır),
        Kalıtsal HÜS,
        TTP (trombotik trombositopenik purpura): kanın pıhtılaşmasındaki bir bozukluktan kaynaklanır.
    Orak hücreli kansızlık,
    Yaygın kabuk doku ölümü.

Böbrek taşları:

    Kalsiyum oksalat ve fosfat,
    Magnezyum amonyum fosfat (strüvit taşları),
    Ürik asit,
    Sistin.

Böbrek urları:

    İyicil urlar:
        Böbrek parmaksı adenom,
        Anjiyomiyolipom (damar, kas, ve yağ gözelerinden oluşan iyicil bir ur olup, daha çok tüberoz skleroz hastalarında rastlanır,
        Onkositom.
    Kötücül urlar:
        Böbrek gözesi karsinomu,
        Havuzcuk ürotelyum (geçiş gözesi) karsinomu.

Kas

Kas, vücutta bulunan, gelişmekte olan asıl hücreciklerin mezodermal tabakalarından oluşan, büzülebilen bir dokudur. Kas hücrelerinden oluşur. Vücuttaki görevi güç oluşumu ve (dış veya iç arası) hareket sağlamaktır.

Kas hareketlerinin büyük çoğunluğu bilinç dışında gerçekleşir ve yaşam için gerekli fonksiyonların gerçekleşmesi için büyük önem taşımaktadır (kalbin kasılarak kan pompalaması gibi). İstemli kas hareketleri vücudun hareket etmesi için kullanılır.

Kaslar, iskeletle beraber canlıya hem destek olur hem de iskeletin hareketini sağlar. İskeletin dikliği ve organizmanın şekil alması kaslar sayesinde olur. Omurgalılarda kaslar, eklemlerle birbirine bağlanmış olan iskeleti, kasılıp gevşeme ile hareket etmesini sağlar. Ayrıca omurgalılarda iç organların yapısında yer alan kaslar bu organlarda da hareketi sağlar. Örneğin sindirim sistemimizdeki kasların kasılması besinin sindirim borusunda ilerlemesini gerçekleştirir. Kaslar, çizgili, düz ve kalp kası olmak üzere üçe ayrılır. Çizgili kaslar, isteğimiz doğrultusunda çalışan kaslardır. Düz kaslar isteğimiz dışında çalışır. Kalp kası da bir çizgili kas olmasına rağmen, isteğimiz dışında çalıştığı için, kalp kası adı verilmiştir.

İskelet kasları, somatik sinir sisteminin kontrolü altındaki gönüllü kaslardır. Diğer kas türleri, yine çizgili olan kalp kası ve çizgisiz olan düz kas'tır; bu tip kas dokularının her ikisi de istemsiz veya otonom sinir sisteminin kontrolü altında olarak sınıflandırılır.[1]

Bir iskelet kası birden fazla fasikül – kas lifi demetleri içerir. Her bir lif ve her kas bir tür bağ dokusu fasya tabakasıyla çevrilidir. Kas lifleri, uzun çok çekirdekli hücrelerle sonuçlanan miyogenez olarak bilinen bir süreçte gelişimsel miyoblastların hücre füzyonundan oluşturulur. Bu hücrelerde "miyonükleus" olarak adlandırılan çekirdek hücre zarı'nın iç kısmında yer alır. Kas lifleri ayrıca enerji ihtiyaçlarını karşılamak için birden fazla mitokondri içerir.

Küçük kan dolaşımı

Pulmoner dolaşım ya da Küçük kan dolaşımı, oksijen yoksunu kanı kalpten akciğerlere taşıyan ve buradan da oksijenlenmiş kanı geri kalbe taşıyan dolaşım sistemi bölümüdür. Pulmoner dolaşım, kalbin sağ karıncık kısmından çıkan kirli kanın akciğer atar damarını izleyerek akciğere gelmesi ve akciğerlerde temizlenmesi sonucunda kalbin sol kulakçık bölümüne dökülmesi olayına denir.

Küçük kan dolaşımı sağ karıncıkta başlar sağ karıncıktan gelen kirli kan akciğer atardamarına gider. Akciğer atar damarındaki kirli kan akciğerlere gider. Akciğerlerde temizlenerek akciğer toplar damara gider. Akciğer ana toplar damar gelen temiz kan sol kulakçığa gider ve olay gerçekleşmiş olur.

Karşıtı olan ve dolaşımın diğer büyük bölümünü oluşturan sistemik dolaşımdır ki sistemik dolaşımda oksijenlenmiş kan kalpten vücudun farklı bölgelerine taşınır, buralardan da oksijen yoksunu kan geri kalbe taşınır.
Dolaşımın seyri

Vücuttan v. cava supeior ve v. cava inferior ile sağ atriuma gelen kan hemen aşağısındaki sağ ventriküle geçer. Sağ ventrikül bu kanı truncus pulmonalis aracılığıyla akciğere pompalar. Akciğerde oksijenden zenginleşen oksijenize kan v. pulmonalisler sayesinde sol atriuma geri döner. Pulmoner dolaşımda oksijen yoksunu kan kalpten pulmoner arterler yoluyla çıkar ve akciğerlere taşınır. Burada oksijeni artan kan pulmoner venler tarafından kalbe (geri) taşınır. Kan kalbin sağ karıncığından çıkarken, akciğerleri dolaştıktan sonra kalbe sol kulakçıktan giriş yapar.
Tarihçe
Pulmoner dolaşım ilk kez İbn Nefis tarafından keşfedilmiş ve 1242 yılı tarihli İbn-i Sina'nın Kanunu'ndaki Anatomi Üzerine Yorumlar isimli eserinde açıklanmıştır ki bu sebeple İbn Nefis dolaşımsal fizyolojinin babası olarak görülür.[1] Keşif daha sonra Michael Servetus'un Christianismi Restitutio isimli eserinde 1553 senesinde yayımlansa da eser bir teoloji kitabı olduğu için pek ses getirmemiş ve büyük oranda duyulmamıştır. Nitekim pulmoner dolaşım daha sonra William Harvey tarafından 1616'da tekrar keşfedilmiş ve ancak bu tarihten sonra yaygın bir şekilde anlaşılmıştır.

Superior vena kava

Vena kava superior veya üst anatoplardamar, vücudun üst kısımlarından gelen oksijenden fakir kanı kalbe taşır.

Vena cava superior; vücudun baş, boyun ve üst ekstremitelerinden gelen oksijenden fakir kanı taşıyan sağ ve sol brakiosefalik venlerin birleşmesiyle oluşur. Buradan aldığı kanları kalbin sağ atriumuna taşır.

Alt ana toplardamar

Inferior vena kava (diğer bilinen adıyla posterior vena kava), vücudun alt veya art bölgesinde bulunan toplardamarların birleşerek kalbin sağ kulakçığına açılan damarıdır. Ayrıca vücuttaki en büyük toplardamardır.[1]

Yaklaşık 10–12 cm uzunluğunda olup, yaklaşık 20–30 mm çapındadır. Karın boşluğunda, 4. ve 5. bel omurları çizgisinde iliyak toplardamarlardan oluşur. Omurganın sap tarafından diyaframa doğru yukarı uzandıktan sonra göğüs kafesi içinde kısa bir süre ilerler ve sağ kulakçığın alt-arka parçasından kalbe açılır.

Alt ana toplardamara çok sayıda toplardamar dalı katılmaktadır. Bu dallar; bel toplardamarı, böbrek ve böbrek üstü toplardamarları, frenik toplardamarlar, testis ve yumurtalığın toplardamarları ve kapı toplardamarıdır.[2]

Oksijen

Oksijen atom numarası 8 olan ve O harfi ile simgelenen kimyasal elementtir. Oksijen ismi Yunanca ὀξύς (oxis - "asit", tam anlamıyla "keskin", asitlerin acı tadı kastedilir) ve -γενής (-genēs) ("üretici", tam anlamıyla "sebep olan şey") köklerinden gelmektedir, çünkü isimlendirildiği zamanlarda tüm asitlerin oksijen içerikli olduğu sanılırdı. Standart şartlar altında, elementin iki atomu bağlanarak çok soluk mavi renkte, kokusuz, tatsız, diatomik yapıdaki, O2 formülüne sahip dioksijen gazını oluşturur.

Oksijen periyodik tablodaki kalkojen grubunun üyesidir ve neredeyse diğer tüm elementlerle kolayca bileşik (başta oksitler olmak üzere) oluşturabilecek, büyük ölçüde reaktif olan bir ametaldir. Oksijen güçlü bir oksidanttır ve tüm elementler içinde ikinci en yüksek elektronegatifliğe sahiptir (sadece florun daha yüksek bir elektro negatifliği vardır) [2]. Kütlesel olarak, hidrojen ve helyumdan sonra evrende en bol bulunan elementtir[3] ve yer kabuğunda en bol bulunan elementtir, bu kısmın kütlesinin neredeyse yarısını oksijen oluşturur[kaynak belirtilmeli]. Serbest oksijen, sudan oksijen elde etmek için Güneş ışığını kullanan bazı fotosentetik organizmalar olmadan Dünya üzerinde bulunamayacak derecede fazla reaktiftir. O2 elementi bu organizmalar evrildiğinde, yaklaşık olarak 2.5 milyar yıl önce, atmosferde birikmeye başladı.[4] Diatomik oksijen gazı hacimsel olarak havanın %20.8'ini oluşturur.[5]

Suyun kütlesinin %88'i oksijendir, bu yüzden canlı organizmaların kütlesinin büyük bir kısmını oksijen oluşturur. Organizmalardaki hem organik (proteinler, yağlar ve karbonhidratlar) hem de inorganik (dış iskelet, dişler ve kemikler) neredeyse tüm ana moleküllerin yapısında oksijen bulunur. Element halindeki oksijeni; siyanobakteriler, Algler, bitkiler üretir ve tüm kompleks yaşam biçimlerindeki canlılar hücresel solunumda kullanır. O2 atmosferde birikmeye başlamadan önce, Dünya üzerinde evrimsel sürecin erken dönemlerinde dominant olan zorunlu anaerob organizmalar için oksijen toksik etki gösterir. Oksijenin başka bir formu (allotrop) Ozon (O3), biyosferin morötesi radyasyondan korunmasına yüksek irtifadaki ozon tabakası yardımcı olur, ancak yeryüzüne yakın yerlerde hava kirliliğinin yan ürünü olarak çevreyi kirletici özelliği de bulunmaktadır. Daha yüksekte alçak Dünya yörüngesi irtifasında kayda değer miktarda atomik oksijen bulunur ve uzay araçlarında erozyona neden olur.[6]

Oksijen, sıvılaştırılmış havanın ayrımsal damıtılmasıyla, zeolitlerin basınç salınım adsorpsiyonu ile kullanılarak oksijenin havadan ayrılarak yoğunlaştırılmasıyla, suyun elektroliziyle ve diğer yollarla endüstriyel olarak üretilir. Oksijenin kullanım alanları arasında çelik, plastik ve tekstil üretimi, roket yakıtı, oksijen terapisi ve hava taşıtlarında, denizaltılarda, insanlı uzay uçuş programlarında ve dalgıçlıkta yaşam destek üniteleridir.
Tarihçe

Oksijen Carl Wilhelm Scheele tarafından 1773 yılında veya daha erken yıllarda Uppsala'da ve Joseph Priestley tarafından 1774 yılında Wiltshire'da keşfedilmiştir. Fakat öncelik genellikle Priestley'e verilir çünkü onun çalışması daha önce yayınlanmıştır. Oksijen ismi, bu elementle yaptığı deneylerle o zamanlar popüler olan korozyon ve yanma ile ilgili phlogiston teorisinin gözden düşmesine sebep olan Antoine Lavoisier tarafından 1777 yılında türetilmiştir[7].
Özellikleri
Yapı
1x5 cm'lik parlayan ultrapür oksijen viyali
Işık tayfını gösteren oksijen tüpü
Manyetik alan tarafından saptırılan sıvı oksijen damlası, oksijenin paramanyetik özelliği gösteriliyor.

Standart sıcaklık ve basınçta oksijen çok soluk mavi renkte ve kokusuz bir gazdır. O2 molekülünde iki oksijen atomu birbirlerine üçlü spin elektron dizilimiyle oluşmuş kimyasal bağlarla bağlıdır.

Oksijenin doğada kütle numaraları toplamı (15.9999, yaklaşık=) 16'dır (%99,76), 17 (%4) ve 18 (%0,20) olan üç izotopu vardır. Oksijenin atom ağırlığı 16 olarak kabul edilir. Kütle numaraları 14, 15 ve 19 olan izotopları radyoaktiftir. Fakat bu radyoaktiflerin ömrü oldukça kısadır. Oksijenin çekirdeğinde 8 proton bulunmaktadır. Kimyasal tepkimelerin hemen hemen hepsinde iki elektron alarak eksi hale geçer. Oksijen normal sıcaklıkta pasiftir; yüksek sıcaklıkta aktiftir.

Oksijenin sudaki çözünürlüğü 0 °C'de 14,6 mg/L'dir. Oksijenin kritik sıcaklığı –118,8 °C'dır. Oksijen, bu sıcaklığın üzerinde sıvılaşamaz. Yani sadece basınç ile sıvılaştırılmaz. Oksijenin kritik basıncı 49,7 atmosferdir. Bir atmosfer basınçtaki ergime noktası –218,8 °C ve kaynama noktası –183 °C dır. Belirli bir miktardaki oksijen, katı ve sıvı hallerinin her ikisinde de açık mavi ve şeffaftır. Sıvı oksijen, kuvvetli bir magnetiktir. Şayet sıvı oksijenin bir atmosfer basıncındaki bir hacmi, normal şartlar altında (760 mm Hg ve 20 °C) buharlaştırılırsa, buharın hacmi sıvı hacminin 860 misli olur. Katı oksijenin yoğunluğu –252,5 °C de 1,426 g/cm³'tür. Metallerin çok azı, sıvı halde iken oksijen absorblar (emerler). Absorblanan bu oksijen metal katılaşırken tekrar metali terk eder.

Karbondioksit

Karbondioksit, kovalent bağlı bir karbon ve iki oksijen atomundan oluşan moleküle sahip, normal koşullarda gaz halinde bulunan bileşiğin adıdır. Renk ve kokusu yoktur. Kimyasal formülü CO2 şeklinde olup molekül ağırlığı 44,009 g/mol'dür. Karbon içeren besin maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. Küresel ısınmada önemli bir pay sahibidir. Yerden yansıyan güneş ışınlarının atmosferden çıkma oranını azaltır.

Solunumdaki yeri açısından hayati önem arz eder. Oksijen akciğerlere üst hava yollarını geçerek gelir ve alveolde hemoglobin ile taşınarak alveole getirilmiş olan karbondioksit ile yer değiştirir. Daha sonra karbondioksit oksijenin takip ettiği yolla dışarıya verilir. Bitkiler gündüz CO2 alır, O2 verirler. Gece ise O2 alır, CO2 verirler.

CO2 serbest gaz halinde volkanik bölgelerden çıkan gazlarda, suda çözünmüş olarak ise maden suyunda bulunur. Şehir ve dağlık bölgelerde değişmek üzere atmosfer havasında ortalama %0,03-0,04 nispetinde, egzozda ise %13 nispetinde bulunur.

Laboratuvarda CO2, kızdırılmış kok kömürü üzerinden hava geçirilerek elde edilir. CO2 kanda belli seviyelerde bulunur ve vücudumuzun tampon sistemlerinden birini meydana getirir. Kanda artması halinde asidoz, azalması halinde ise alkaloz meydana gelir. Bu durumlar dolaylı olarak hidrojen iyonu konsantrasyonunu etkilemesi ile meydana getirir. Atardamar kanında CO2 basıncı 120 mm Hg'ye varırsa; baş ağrısı, adale seğirmeleri, oryantasyon bozukluğu, (olmayan şeyleri gören) bir şuur bulanıklığı, konfüzyon, hatta koma görülebilir.
Karbonik asit

Karbondioksitin su ile kimyasal reaksiyonu sonucu meydana gelen zayıf bir asittir: (CO2 + H2O → H2CO3). Gazoz ve soda yapımında kullanılır. Karbonik asit basınç altında şişelere konur, bir kısmı çözünür, bir kısmı ise sıvının üzerinde kalır. Kapak açılınca kaynama sesi vererek dışarı çıkar. Çözünmüş kısım ise gazoza ve sodaya tat verir.

CO2 yangın söndürme aracında da kullanılır. Bugün birçok yerde bulunması mecburi olan bu araçların aslını basınçla doldurulmuş CO2 meydana getirir. Kafi miktarda CO2 bulunan yerde yanma olayı devam edemez. Çelik tüplerde 50 Atmosfer basınç altında CO2 saklanır. Tüp içinde basınç sebebiyle sıvı halde bulunur. Musluğu açıldığında CO2 hızla buharlaşır ve yanmakta olan cismin üzerini örter, hava ile temasını keser. Böylece yanma olayı durur.
Kuru buz

Kuru buz (veya karbondioksit karı), katı karbondioksittir. Katı sudan çok daha yoğundur ve donma noktası da çok daha düşüktür. Gaz sıkıştırılarak dışarı ısı vermesi sağlanır ve bu ısı kondansatörler yardımıyla depolanır. Daha sonra birden basınç düşürülünce, madde, alması gereken ısıyı geri alamaz ve buz halinde kalır.

Oda koşullarında (~1 atm) kuru buzda katı-gaz faz geçişi, süblimleşme olur. Adının kuru buz olmasının sebebi de budur. Kuru buz, ılık veya sıcak suya konulursa, havada sisli bir ortam meydana getirir. Bunun sebebi, kuru buzun süblimleşirken ortamdaki ısıyı almasıdır. Bu, hava içerisinde bulunan su moleküllerini soğutur ve sonuçta ağır hareket eden yoğun bir sis bulutu ortaya çıkar. Aynı şey, sıvı azot için de geçerlidir.

Kuru buz elde etmek için yapılması gereken ilk iş, CO2 gazını sıvı hale dönüştürmektir. Bunun için de yüksek basınç ve düşük sıcaklık gerekir. Bir tüp içinde sıvı halde bulunan CO2, tüp eğilerek dışarı döküldüğünde gürültü ile etrafa dağılır ve sıvı halden gaz haline geçer. Bu değişim için gerekli enerjinin tamamını dışarıdan alamaz (olay çok hızlı cereyan eder) ve bir miktarını kendi içinden alır. Böylece gaz halindeki CO2 kendini soğutarak donar. Buna karbondioksit karı denir. Bu olaydan faydalanılarak istenildiği anda -80 °C'lik soğuk ortam elde edilebilir. Dewar kapları bu karın asetonla karıştırılmasıyla meydana getirilen özel termoslardır. Bu termosların dışarıyla ısı alış verişi olmadığından -80 °C'lik ortam elde edilmiş olur. CO2 karına elle dokunulduğunda yanma acısı verir ve fazla bekletildiğinde ise deriye yapışır.
Kuru buz çeşitleri[1]

Kuru buzun 3 farklı çeşidi vardır; Bunlar Nugget, Blok ve Pellet'dir.

    Nugget: Silindir şeklindeki kuru buz parçacıklarıdır. 6 mm çapında 30 - 35 mm uzunluğundadır.
    Blok - Kalıp Kuru Buz: Kalıp olarak üretilir. 11 x 11 x 40 cm kalınlığında 2,5 kg ağırlığında 12 x 21 x 30 -40- 50 - 60 cm boyutundadır.
    Pellet - Kuru Buz Pelletleri: 3 mm çapında ve yaklaşık 10 mm uzunluğundadır. Bunlar püskürtme granülü şeklinde ufak silindirik tanelerdir.

Kuru buz şu sektörlerde kullanılır:[1]

    Eğlence
    Gıda
    Taşıma ve lojistik
    Seracılık
    Haşere ilaçlama
    Temizlik
    Tıp


Kardiyoloji

Kardiyoloji, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarını inceleyen bilim dalıdır.

Kardiyoloji önceleri iç hastalıklarının (dahiliye) bir alt dalı iken günümüzde ayrı bir anabilim dalı olarak çalışmaktadır. Yapılan araştırmalar ile biriken bilgi birikimi ve gelişen yeni teknolojiler, diğer araştırmalı ve/veya uygulamalı bilim dallarında olduğu gibi, kardiyoloji alanında da büyük gelişmeler olmasını ve alt bilim dallarının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kardiyoloji son 30-40 yıl içerisinde tahminlerin ötesinde bir gelişme kaydetmiştir ve bu gelişmeler artarak devam etmektedir. Bu gelişmelerle birlikte, kardiyoloji içerisinde oluşmuş kimi alt dallar şunlardır:

        Girişimsel kardiyoloji
        Kalp elektrofizyolojisi

Tabii, alt dalların ortaya çıkması ve bunların üzerinde özelleşen doktorların ve araştırmacıların çalışması da yeni tanı ve tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine imkân sağlamaktadır.

Kardiyoloji biliminin tanı ve sağaltımını (tedavi) sağlamak için çalıştığı hastalıklar arasında, günümüzün en önemli sağlık sorunları arasında yer alan bazı hastalıklar bulunmaktadır. Bu hastalıkların birkaçı şöyle sıralanabilir:

        Hipertansiyon
        Aterosklerotik kalp hastalıkları (koroner arter hastalığı gibi)
        Kalp ritmi bozuklukları (aritmiler)
        Doğuştan kalp hastalıkları

Nefroloji, endokrinoloji gibi dalların da ilgi alanına giren yüksek tansiyon, çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp yetmezliği, doğuştan ya da çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen kalp kapak hastalıkları ve benzeri pek çok hastalık da kardiyolojinin tanı ve sağaltımı için uğraştığı hastalıklardandır.

Kardiyolijinin kullandığı tanı araçlarından bazıları şunlardır:

        Ekokardiyografi
        Elektrokardiyografi (EKG) ve ilgili tanı yöntemleri:

                Kalp stres testi ("efor testi" ya da "eforlu EKG" olarak da bilinir)
                Taşınabilir EKG aygıtı ("Holter monitörü" olarak da bilinir)

        Kandaki kalp enzimlerinin düzeyleri
        Koroner anjiyografi

Kardiyolojide, yataklı tedavi verdiği hastaları genel servis ve Koroner yoğun Bakım ünitelerinde (KYBÜ) yatırarak tedavi etmektedir. KYBÜ'ler genel durumu ağır acil müdahale gerekebilecek hayati tehlikesi söz konusu olan(Kalp Krizi geçirenler gibi) hastaların takip edildiği birimlerdir. KYBÜ kabul edilen hastaların Kalp Ritimleri, Tansiyonları, Nabız sayıları, Kan oksijen miktarları tüm hastaların bağlı olduğu merkezi bir monitörle takip edilmekte olup bu monitörler test edilen değerlerde bir anormallik olduğunda görevli personeli alarm vererek uyarmaktadır. Genel durumu düzelen hayati tehlikesi ortadan kalkan hastalarda tetkik ve tedavisine devam etmek üzere genel servislere alınarak takip edilmektedir. Günümüzde artan ihtiyaçlar doğrultusunda Kalp Damar Hastalıkları alanında profesyonelleşmiş hastaneler kurulmaktadır. Türkiye'deki bu tip hastanelerden bazıları Türkiye Yüksek İhtisas Hastanesi, Siyami Ersek ve Koşuyolu Kalp Damar Hastalıkları Hastanesidir.
Anatomi ve fizyoloji

Temel Anatomi (Kalbin yapısı)

    Epikard
    Perikard
    Miyokard
    Papiller kaslar
    Endokard
    Koroner dolaşım (Kalbin kan desteği)
    Kalp kapakları

Dolaşım sistemi (Vücudun kan desteği)

    Kalp debisi
    Kalp hızı
    Vasküler direnç (damar direnci)
    Kan damarları

Pulmoner dolaşım (Kanın oksijenlenmesi)

    Pulmoner arter
    Pulmoner ven

Kalpte uyarı iletimi (Kalbin elektriksel sistemi)

    Kalbin elektriksel ileti sistemi
    Aksiyon potansiyeli
    Ventriküler aksiyon potansiyeli
    Sinoatriyal düğüm
    Atriyoventriküler düğüm
    Hiss demeti
    Purkinje lifleri

Temel kalp fizyolojisi

    Sistol
    Diyastol
    Kalp sesleri
    Önyük
    Artyük
    Kussmaul bulgusu

Koroner dolaşım bozuklukları

    Ateroskleroz
    Restenoz
    Koroner kalp hastalığı (İskemik kalp hastalığı, koroner arter hastalığı)
    Akut koroner sendrom
    Anjina
    Miyokardiyal enfarkt

Ani kardiyak ölüm ve tedavisi

    Kardiyak arrest
    Ani kardiyak ölümün tedavisi (kardiyopulmoner resüsitasyon)

Miyokard hastalıkları

    Kardiyomiyopati
    Konjestif kalp yetmezliği
    Ventiküler hipertrofi
    Kalbin primer tümörleri

Perikard hastalıkları

    Perikardit
    Perikardiyal tamponad
    Konstriktif perikardit

Kalp kapaklarının hastalıkları

    Aortik kapağın hastalıkları
    Mitral kapağın hastalıkları
    Pulmoner kapağın hastalıkları
    Triküspid kapağın hastalıkları

Kalbin elektriksel sisteminin bozuklukları

    Kardiyak aritimler
    Bigemini
    Prematür ventriküler kontraksiyon
    Ventriküler taşikardi
    Ventriküler fibrilasyon
    Hasta sinüs sendromu
    Dal blokları
    Kalp blokları
    Kalbin elektriksel sisteminin özel bozuklukları

Kalbin enflamasyon ve enfeksiyonları

    Endokardit
    Miyokardit
    Perikardit

Konjenital kalp hastalıkları

    Atriyal septal defekt (ASD)
    Ventriküler septal defekt (VSD)
    Patent duktus arteriyozus (PDA)
    Biküspid aortik kapak (BAK)
    Fallot tetralojisi (FT)
    Büyük damarların transpozisyonu (BDT)

Kan damarlarının hastalıkları

    Vaskülit
    Ateroskleroz
    Anevrizma
    Variköz venler (varis)
    Ekonomik sınıf sendromu
    Aort koarktasyonu
    Aort diseksiyonu
    Karotid arter hastalığı
    Karotid arter diseksiyonu

Koroner arter hastalığında tıbbi müdahale işlemleri

    Aterektomi
    Anjiyoplasti (anjiyo) (PTCA)
    Stentleme
    Koroner arter baypas cerrahisi

Lenfatik sistem

Lenfatik sistem veya lenfoid sistem, omurgalılarda dolaşım sistemi ve bağışıklık sistemi'nin bir parçası olan bir organ sistemi'dir. Geniş bir lenf ağından, lenfatik damarlardan, lenf düğümlerinden, lenfatik veya lenfoid organlardan ve lenfoid dokulardan oluşur.[1][2] Damarlar lenf (Latince "lenfa" kelimesi tatlı su tanrısı "Lenfa")[3] adlı berrak bir sıvıyı kalbe doğru taşır.

Kardiyovasküler sistemden farklı olarak, lenfatik sistem kapalı sistem değildir. İnsan dolaşım sistemi, kan'dan plazma'yı çıkaran kılcal filtrasyon yoluyla günde ortalama 20 litre kan işler. Kabaca 17 litre filtrelenmiş plazma doğrudan kan damarı'na geri emilirken kalan üç litre interstisyel sıvı içinde bırakılır. Lenfatik sistemin ana işlevlerinden biri, fazla üç litre için kana yardımcı bir dönüş yolu sağlamaktır.[4]

Diğer ana işlev, bağışıklık savunmasıdır. Lenf, atık ürünler ve bakteri ve proteinlerle birlikte hücresel artıklar içermesi bakımından kan plazmasına çok benzer. Lenf hücreleri çoğunlukla lenfositlerdir. İlişkili lenfoid organlar lenfoid dokudan oluşur ve lenfosit üretiminin veya lenfosit aktivasyonunun gerçekleştirildiği yerlerdir. Bunlara lenf düğümleri (en yüksek lenfosit konsantrasyonunun bulunduğu yer), dalak, timus ve bademcikler dahildir. Lenfositler başlangıçta kemik iliğinde üretilir. Lenfoid organlar ayrıca destek için stromal hücre gibi diğer hücre türlerini de içerir.[5] Lenfoid doku ayrıca mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) gibi mukozalar ile de ilişkilidir.[6]

Vücut savunmasında önemli bir rol oynayan lenfositler lenf sisteminde üretilir ve olgunlaştırılır.[7]

Dolaşımdaki kandan gelen sıvı, kılcal hareketle vücudun dokularına sızar ve hücrelere besin taşır. Sıvı, dokuları interstisyel sıvı olarak yıkar, atık ürünleri, bakterileri ve hasarlı hücreleri toplar ve daha sonra lenf olarak lenfatik kılcal damarlara ve lenf damarlarına akar. Bu damarlar, bakteri ve hasarlı hücreler gibi istenmeyen maddeleri filtreleyen çok sayıda lenf düğümünden geçerek lenfi vücudun her yerine taşır. Lenf daha sonra lenf kanalı olarak bilinen çok daha büyük lenf damarlarına geçer. Sağ lenf kanalı vücudun sağ tarafını boşaltır ve torasik kanal olarak bilinen çok daha büyük sol lenf kanalı vücudun sol tarafını boşaltır. Kanallar kan dolaşımına geri dönmek için subklavyen venlere boşalır. Lenf, kas kasılmaları ile sistem içinde hareket ettirilir.[8] Bazı omurgalılarda, lenfleri damarlara pompalayan bir lenf kalbi bulunur.[8][9]

Lenfatik sistem ilk olarak 17. yüzyılda bağımsız olarak Olaus Rudbeck ve Thomas Bartholin tarafından tanımlanmıştır.[10]

Lenf düğümlerinin yangısına lenfadenitis, lenf damarlarının yangısına ise lenfanjitis denir.
Yapısı
Lenfatik sistemdeki damar ve organların şeması

Lenfatik sistem, iletken bir lenfatik damarlar, lenfoid organlar, lenfoid dokular ve dolaşımdaki lenf ağından oluşur.

Lenfatik sistem kabaca iki temel başlığa ayrılabılır. Lenf düğümleri ve lenfatikler (lenf damarları). Lenf kapillerleri veya lenfatikler normal dolaşımın aksine merkezden perifere değil, periferden merkeze doğru yöndedir. Örneğin bağırsaklarda villuslar içerisinde başlar. Buradaki alt ünitelere lakteal adı verilir. Lenf kapillerleri bir ucu kapalı formasyondadır. Laktealler birleşerek daha büyük lenfatikleri oluşturur. Göğüs-karın hizasında ise Cysterna chili denilen (Peke sarnıcı) yapıya ulaşarak sistemik dolaşıma geçerler. Bu arada yollar üzerinde lenf düğümlerini oluştururlar.
Birincil lenfoid organlar

Birincil (veya merkezi) lenfoid organlar, olgunlaşmamış progenitör hücrelerden lenfositler üretir. Timus ve kemik iliği, lenfosit dokularının üretiminde ve erken klonal seçim ile ilgili birincil lenfoid organları oluşturur.
Lenf organları

Kemik iliği ve timüs birincil lenfatik organlar olarak kabul edilirler ve olgunlaşmamış proginatör hücrelerden lenfosit üretiminden sorumludurlar. Buna ek olarak ikincil lenf organları arasında lenf nodları ve dalak bulunur. İkincil organların görevi olgun lenfositleri depolamak ve edinilmiş bağışıklık sistemini aktive etmektir.[11]
Kemik iliği
Ana madde: Kemik iliği

Kemik iliği, hem T hücresi öncüllerinin oluşturulmasından hem de bağışıklık sisteminin önemli hücre tipleri olan B hücrelerinin üretilmesinden ve olgunlaşmasından sorumludur. B hücreleri kemik iliğinden hemen dolaşım sistemine katılır ve patojen aramak için ikincil lenfoid organlara gider. T hücreleri ise kemik iliğinden timusa giderek daha fazla gelişerek olgunlaşırlar. Olgun T hücreleri daha sonra patojen aramak için B hücrelerine katılır. T hücrelerinin diğer %95'i, bir programlanmış hücre ölümü biçimi olan apoptoz sürecini başlatır.
Timus
Ana madde: Timus

Timus, doğum sonrası antijen stimülasyonuna yanıt olarak doğumdan itibaren boyut olarak artar. En çok yenidoğan ve ergenlik öncesi dönemlerde aktiftir. Ergenlikte, ergenliğin başlarında, timus atrofiye ve gerilemeye başlar ve çoğunlukla timik stromanın yerini alan adipoz doku bulunur. Ancak kalıcı T lenfopoezi yetişkin yaşamı boyunca devam eder. Timusun kaybı veya yokluğu, ciddi immün yetmezliğe ve ardından enfeksiyona karşı yüksek duyarlılığa neden olur. Çoğu türde, timus epitelden oluşan septa ile bölünmüş lobüllerden oluşur; bu nedenle genellikle epitelyal bir organ olarak kabul edilir. T hücreleri timositlerden olgunlaşır, çoğalır ve epitel hücreleri ile etkileşime girmek için medullaya girmeden önce timik kortekste bir seçim sürecinden geçer.

Timus, hematopoietik progenitör hücrelerden T hücrelerinin gelişimi için endüktif bir ortam sağlar. Ek olarak, timik stromal hücreler, işlevsel ve kendi kendine toleranslı bir T hücre repertuvarının seçilmesine izin verir. Bu nedenle, timusun en önemli rollerinden biri merkezi toleransın uyarılmasıdır.
İkincil lenfoid organlar

lenf düğümüleri ve dalak içeren ikincil (veya periferal) lenfoid organlar (SLO), olgun saf lenfositleri korur ve bir adaptif bağışıklık tepkisi başlatır.[12] Çevresel lenfoid organlar, antijenler tarafından lenfosit aktivasyon bölgeleridir. Aktivasyon klonal genişlemeye ve afinite olgunlaşmasına yol açar. Olgun lenfositler, spesifik antijenleriyle karşılaşana kadar kan ve çevresel lenfoid organlar arasında dolaşır.
Dalak
Ana madde: dalak

Dalağın ana işlevleri şunlardır:

    Antijenlerle savaşmak için bağışıklık hücreleri üretmek
    partikül maddeyi ve yaşlanmış kan hücrelerini, özellikle kırmızı kan hücresilerini uzaklaştırmak
    fetal yaşam sırasında kan hücreleri üretmek.

Dalak antikorları beyaz küspe (ingilizce:white pulp) sentezler ve kan ve lenf düğümü dolaşımı yoluyla antikor kaplı bakterileri ve antikor kaplı kan hücrelerini uzaklaştırır. 2009'da fareler kullanılarak yayınlanan bir araştırma, dalağın rezervinde vücudun monositlerinin yarısını kırmızı hamur (ingilizce:red pulp) içinde içerdiğini buldu.[13] Bu monositler, yaralanmış dokuya (kalp gibi) hareket ettiklerinde, doku iyileşmesini teşvik ederken dendritik hücrelere ve makrofajlara dönüşürler.[13][14][15] Dalak, mononükleer fagosit sisteminin bir faaliyet merkezidir ve yokluğu belirli enfeksiyonlara yatkınlığa neden olduğu için büyük bir lenf düğümüne benzer olarak kabul edilebilir.

Timus gibi, dalakta sadece efferent lenfatik damarlar bulunur. Hem kısa gastrik arterler hem de splenik arter ona kan sağlar.[16] Germinal merkezler, penisier kökler olarak adlandırılan arteriyoller (ingilizce:arteriole) tarafından sağlanır.[17]

Doğum öncesi gelişimin beşinci ayına kadar dalak kırmızı kan hücreleri yapar; doğumdan sonra, yalnızca kemik iliği, hematopoezden sorumludur. Büyük bir lenfoid organ ve retiküloendotelyal sistemde merkezi bir oyuncu olarak dalak, lenfosit üretme yeteneğini korur. Dalak kırmızı kan hücreleri ve lenfositleri depolar. Acil bir durumda yardımcı olmak için yeterli kan hücresini depolayabilir. Lenfositlerin %25'e kadarı herhangi bir zamanda saklanabilir.[11]
Lenf düğümleri
Ana madde: Lenf düğümü
Aferent ve efferent lenfatik damarları gösteren bir lenf düğümü
Bölgesel lenf düğümleri

Lenf düğümü, lenfin kana geri dönerken içinden geçtiği organize bir lenfoid doku topluluğudur. Lenf düğümleri, lenfatik sistem boyunca aralıklarla bulunur. Birkaç aferent lenf damarı, lenf düğümünün maddesinden sızan ve daha sonra bir efferent lenf damarı tarafından boşaltılan lenfi getirir. İnsan vücudundaki yaklaşık 800 lenf düğümünden yaklaşık 300'ü baş ve boyunda bulunur.[18] Birçoğu koltuk altı ve karın bölgelerinde olduğu gibi farklı bölgelerde kümeler halinde gruplandırılmıştır. Lenf düğümü kümeleri genellikle uzuvların proksimal uçlarında (kasıklar, koltuk altları) ve boyunda bulunur; burada yaralanmalardan kaynaklanan patojen kontaminasyonunu sürdürmesi muhtemel vücut bölgelerinden lenf toplanır. Lenf düğümleri özellikle göğüste, boyunda, pelviste aksilla, kasık bölgesi ve bağırsakların kan damarlarıyla ilişkili mediasten'de çok sayıdadır.[6]

Lenf düğümünün maddesi, korteks olarak adlandırılan bir dış kısımda bulunan lenfoid foliküllerden oluşur. Düğümün iç kısmına medulla denir ve hilum olarak bilinen bir kısım hariç her tarafı korteksle çevrilidir. Hilum, lenf düğümünün yüzeyinde bir çöküntü olarak ortaya çıkar ve aksi takdirde küresel lenf düğümünün fasulye şeklinde veya oval olmasına neden olur. Efferent lenf damarı doğrudan hilustaki lenf düğümünden çıkar. Lenf düğümünü kanla besleyen arterler ve damarlar hilustan girer ve çıkar. Parakorteks adı verilen lenf düğümü bölgesi medullayı hemen çevreler. Çoğunlukla olgunlaşmamış T hücreleri veya timositler içeren korteksin aksine, parakorteks olgunlaşmamış ve olgun T hücrelerinin bir karışımına sahiptir. Lenfositler, parakortekste bulunan özelleşmiş yüksek endotelyal venüller yoluyla lenf düğümlerine girerler.

Lenf folikülü, lenf düğümünün fonksiyonel durumuna göre sayısı, boyutu ve konfigürasyonu değişen yoğun bir lenfosit topluluğudur. Örneğin, yabancı bir antijenle karşılaştığında foliküller önemli ölçüde genişler. B hücresilerin veya B lenfositlerin seçimi, lenf düğümlerinin germinal merkezi'nde gerçekleşir.

İkincil lenfoid doku, yabancı veya değiştirilmiş doğal moleküllerin (antijenler) lenfositlerle etkileşime girmesi için ortamı sağlar. lenf düğümüleri ve bademcikler içindeki lenfoid foliküller, Peyer yamaları, dalak, adenoidler, cilt, vs mukoza ile ilişkili lenfoid dokusu (MALT) ile ilişkili örneklenir.

Mide-bağırsak duvar'da, ek'i kolonunkine benzer bir mukozaya sahiptir, ancak burada yoğun olarak lenfositlerle birlikte sızmıştır.
Tersiyer lenfoid organlar

Tersiyer lenfoid organlar (TLO'lar), kronik enfeksiyon, nakledilen organlar aşı reddi, bazı kanserler ve otoimmün ve otoimmün ile ilgili hastalıklar gibi kronik iltihap bölgelerinde periferik dokularda oluşan anormal lenf düğümü benzeri yapılardır.[19] TLO'lar, ontojeni sırasında sitokinler ve hematopoietik hücrelere bağlı olarak lenfoid dokuların oluşturulduğu ancak yine de interstisyel sıvı boşaltıldığı ve aynı kimyasal haberciler ve gradyanlara yanıt olarak lenfositlerin taşındığı normal süreçten farklı düzenlenir.[20] TLO'lar tipik olarak çok daha az lenfosit içerir ve yalnızca inflamasyon ile sonuçlanan antijenlerle karşı karşıya kaldıklarında bir bağışıklık rolü üstlenirler. Bunu, kan ve lenften lenfositleri ithal ederek başarırlar.[21] TLO'lar genellikle bir foliküler dendritik hücre ağı (FDC'ler) ile çevrili aktif bir germinal merkez'e sahiptir.[22] TLO'lar kansere karşı bağışıklık yanıtında önemli bir rol oynar. Tümörlerinin yakınında TLO'ları olan hastalar daha iyi bir prognoza sahip olma eğilimindedir,[23][24] ancak bazı kanserler için bunun tersi geçerlidir.[25] Aktif bir germinal merkez içeren TLO'lar, germinal merkezi olmayan TLO'lara sahip olanlardan daha iyi bir prognoza sahip olma eğilimindedir.[23][24] Bu hastaların daha uzun yaşama eğiliminin nedeninin, TLO'ların aracılık ettiği tümöre karşı bağışıklık tepkisi olduğu düşünülmektedir. TLO'lar, hastalar immünoterapi ile tedavi edildiğinde bir anti-tümör tepkisini de destekleyebilir.[26] TLO'lara, üçüncül lenfoid yapılar (TLS) ve ektopik lenfoid yapılar (ELS) dahil olmak üzere birçok farklı şekilde atıfta bulunulmuştur. Kolorektal kanserle ilişkili olduklarında genellikle Crohn benzeri lenfoid reaksiyon olarak adlandırılırlar.[23]
Diğer lenfoid doku

Lenfatik sistemle ilişkili lenfoid doku, vücudu enfeksiyonlara ve tümörlerin yayılmasına karşı savunmada bağışıklık işlevleriyle ilgilidir. Çeşitli tiplerde lökositler (beyaz kan hücreleri) ile retiküler liflerden oluşan bağ dokusundan oluşur, çoğunlukla lenfositler iç içe geçmiştir ve içinden lenf geçer.[27] Lenfoid dokunun yoğun bir şekilde lenfositlerle dolu bölgelerine “lenfoid folikül” adı verilir. Lenfoid doku, yapısal olarak lenf düğümleri olarak iyi organize edilmiş olabilir veya mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) olarak bilinen gevşek şekilde organize edilmiş lenfoid foliküllerden oluşabilir.

Merkezi sinir sistemi de lenfatik damarlara sahiptir. Meninksler içine ve dışına T hücre geçitlerinin araştırılması, beyni çevreleyen zara anatomik olarak entegre olan dural sinüsler içindeki fonksiyonel meningeal lenfatik damarlarını ortaya çıkardı.[28]
Lenfatik damarlar
Doku boşluklarındaki lenf kılcal damarları

Lenf damarları olarak da adlandırılan lenfatik damarlar, vücudun farklı bölümleri arasında lenf ileten ince duvarlı damarlardır.[29] Bunlar, lenf kılcal damarları tübüler damarlarını ve daha büyük toplayıcı damarları – sağ lenfatik kanal ve torasik kanal (sol lenfatik kanal) içerir. Lenf kılcal damarları dokulardan interstisyel sıvının emiliminden esas olarak sorumludur, lenf damarları ise emilen sıvıyı daha büyük toplama kanallarına doğru iter ve burada nihayetinde subklavyen damarlar yoluyla kan dolaşımına geri döner.

Lenfatik sistemin dokuları, vücut sıvısı dengesinin korunmasından sorumludur. Kılcal damar ağı ve toplayıcı lenfatik damarlar, ekstravaze sıvıyı, proteinler ve antijenlerle birlikte dolaşım sistemine geri taşımak için verimli bir şekilde boşaltmak ve taşımak için çalışır. Damarlardaki çok sayıda intraluminal valf, reflü olmadan tek yönlü bir lenf akışı sağlar.[30] Bu tek yönlü akışı sağlamak için biri birincil ve diğeri ikincil valf sistemi olmak üzere iki valf sistemi kullanılır.[31] Kılcal damarlar kör uçludur ve kılcal damarların uçlarındaki valfler, birincil damarlara tek yönlü bir akışa izin vermek için ankraj filamanları ile birlikte özel bağlantılar kullanır. Bununla birlikte, toplayıcı lenfatikler, intraluminal valflerin ve lenfatik kas hücrelerinin birleşik hareketleriyle lenfi itmek için hareket eder.[32]
Gelişimi

Embriyonik gelişimin beşinci haftasının sonunda lenfatik dokular gelişmeye başlar.[33] Lenfatik damarlar, mezoderm kaynaklı gelişen damarlardan kaynaklanan lenf keselerinden gelişir.

Ortaya çıkan ilk lenf keseleri, iç şahdamar (ingilizce: jugular) ve köprücük altı (ingilizce: subclavian) damarların birleştiği yerde eşleştirilmiş şahdamar lenf keseleridir.[33] Juguler lenf keselerinden lenfatik kılcal sinir ağları (ingilizce:plexus) göğüs kafesine (toraks), üst uzuvlara, boyuna ve başa yayılır.[33] Bazı pleksuslar kendi bölgelerinde genişler ve lenfatik damarlar oluşturur. Her bir şahdamarı lenf kesesi, şah damarıyla en az bir bağlantıyı korur, soldaki ise göğüs kanalın üst kısmına doğru gelişir.

Görünen bir sonraki lenf kesesi, bağırsak mezenterinin kökündeki eşleşmemiş retroperitoneal lenf kesesidir. İlkel vena kava ve mezonefrik damarlardan gelişir. Kılcal pleksuslar ve lenfatik damarlar retroperitoneal lenf kesesinden karın iç organlara ve diyaframa yayılır. Kese, sisterna şili ile bağlantı kurar ancak komşu damarlarla olan bağlantısını kaybeder.

Lenf keselerinin sonuncusu, eşleştirilmiş arka lenf keseleri iliak damarlardan gelişir. Arka lenf keseleri, karın duvarı, leğen (pelvik) bölgesi ve alt uzuvların kılcal pleksuslarını ve lenfatik damarlarını üretir. Arka lenf keseleri cisterna chyli ile birleşir ve komşu damarlarla olan bağlantılarını kaybeder.

Sisterna chyli'nin geliştiği kesenin ön kısmı dışında, tüm lenf keseleri mezenkimal hücreler tarafından istila edilir ve lenf nodu gruplarına dönüştürülür.

Dalak, midenin dorsal mezenterinin katmanları arasındaki mezenkimal hücrelerden gelişir.[33] Timus üçüncü faringeal kesenin bir uzantısı olarak ortaya çıkar.
İşlev

Lenfatik sistemin birbiriyle ilişkili birden fazla işlevi vardır:[34]

    dokulardan interstisyel sıvı
    Sindirim sisteminden yağ asidileri ve yağları şil (keylüs, kilüs) (ingilizce:chyle) olarak emer ve taşır.
    Beyaz kan hücrelerini lenf düğümlerinden kemiklere taşır
    Lenf, dendritik hücreler gibi antijen sunan hücreleri bir bağışıklık tepkisinin uyarıldığı lenf düğümlerine taşır.

Yağ emilimi
Yiyeceklerdeki besinler bağırsak villusları yoluyla emilir. (resimde büyük ölçüde büyütülmüş) kan ve lenf. Uzun zincirli yağ asidileri (ve bazı ilaçlar gibi benzer yağ çözünürlüğüne sahip diğer lipid'ler) lenf tarafından emilir ve şilomikronlar (ingilizce:chylomicron) içinde sarılı olarak lenf içinde hareket ederler. Lenfatik sistemin torasik kanalı yoluyla hareket ederler ve son olarak sol subklavian ven yoluyla kana girerler, böylece karaciğerin ilk geçiş metabolizması tamamen atlanır.

Lakteals olarak adlandırılan lenf damarları, ağırlıklı olarak ince bağırsakta mide-bağırsak sisteminin (kısaca:GI) başlangıcındadır. İnce bağırsak tarafından emilen diğer besinlerin çoğu, portal ven yoluyla işlenmek üzere karaciğer içine süzülmek üzere portal venöz sisteme aktarılırken, yağlar (lipidler) torasik kanal yoluyla kan dolaşımına taşınmak üzere lenf sistemine iletilir. (İstisnalar vardır, örneğin orta zincirli trigliseritler, GI yolundan portal sisteme pasif olarak yayılan gliserolün yağ asidi esterleridir.) İnce bağırsak lenfatiklerinden kaynaklanan zenginleştirilmiş lenf, chyle denir. Dolaşım sistemine salınan besinler, sistemik dolaşımdan geçerek karaciğer tarafından işlenir.
Bağışıklık fonksiyonu

Lenfatik sistem, T-hücreleri ve B-hücreleri dahil adaptif bağışıklık sistemi ile ilgili hücreler için birincil bölge olarak vücudun bağışıklık sisteminde önemli bir rol oynar. Lenfatik sistemdeki hücreler sunulan antijenler'e tepki verir veya hücreler tarafından doğrudan veya diğer dendritik hücreler tarafından bulunur. Bir antijen tanındığında giderek daha fazla hücrenin aktivasyonunu ve alımını, antikorlar ve sitokinler üretimini ve makrofajlar gibi diğer immünolojik hücrelerin alımını içeren bir immünolojik kaskad (çağlayan) başlar.
Klinik önemi
Ana madde: Lenfatik hastalık

Çeşitli organların lenfatik drenajının incelenmesi, kanserin tanı, hastalığın sonucunu tahmini(prognoz) ve tedavisinde önemlidir. Lenfatik sistem, vücudun birçok dokusuna yakınlığı nedeniyle, metastaz adı verilen bir süreçte kanserli hücrelerin vücudun çeşitli bölgeleri arasında taşınmasından sorumludur. Araya giren lenf düğümleri kanser hücrelerini yakalayabilir. Kanser hücrelerini yok etmede başarılı olmazlarsa, düğümler ikincil tümör bölgeleri haline gelebilir.
Büyümüş lenf düğümleri
Ana madde: Lenfadenopati

Lenfadenopati bir veya daha fazla genişlemiş lenf düğümünü ifade eder. Küçük gruplar veya tek tek büyümüş lenf düğümleri, enfeksiyon veya iltihap'a yanıt olarak genellikle "reaktif"tir. Buna “lokal” lenfadenopati denir. Vücudun farklı bölgelerinde çok sayıda lenf düğümü tutulduğunda buna “genelleştirilmiş” lenfadenopati denir.

Genelleştirilmiş lenfadenopati, enfeksiyöz mononükleoz, tüberküloz ve HIV gibi enfeksiyonlardan, SLE ve romatoid artrit gibi bağ dokusu hastalıklarından ve kanserlerden, hem aşağıda tartışılan lenf düğümlerindeki doku kanserleri ve hem de vücudun diğer bölümlerinden lenfatik sistemi yoluyla ulaşan kanserli hücrelerin metastazından kaynaklanabilir.[35]
Lenfödem
Ana madde: Lenfödem

Lenfödem, lenfatik sistem hasar gördüğünde veya kötü oluşumlarında oluşabilen, lenf birikiminin neden olduğu şişme'dir. Yüz, boyun ve karın da etkilenebilse de, genellikle uzuvları etkiler. Fil hastalığı olarak adlandırılan aşırı bir durumda ödem, fil uzuvlarındaki cilde benzer bir görünümle cilt kalınlaşacak kadar ilerler.[36]

Çoğu durumda nedenleri bilinmemekle birlikte, bazen daha önce lenfatik filaryaz gibi bir paraziter hastalığın neden olduğu ciddi enfeksiyon öyküsü vardır.

Lenfanjiomatozis, lenfatik damarlardan oluşan çoklu kistleri veya lezyonları içeren bir hastalıktır.

Lenfödem, koltukaltında (zayıf lenfatik drenaj nedeniyle kolun şişmesine neden olur) veya kasıkta (bacağın şişmesine neden olur) lenf bezlerinin ameliyatla alınması sonrasında da oluşabilir. Geleneksel tedavi elle lenfatik drenaj ve kompresyon giysisilerle yapılır. Lenfödem tedavisi için iki ilaç klinik deneylerdedir: Lymfactin[37] ve Ubenimex/Bestatin.

Elle lenfatik drenajın etkilerinin kalıcı olduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur.[38]
Kanser
Reed-Sternberg hücreleri.
Ana madde: Lenfoma

Lenfatik sistemin Kanser birincil veya ikincil olabilir. Lenfoma, lenfatik doku kaynaklı kanser anlamına gelir. Lenfoid lösemiler ve lenfomalar artık aynı tip hücre soyunun tümörleri olarak kabul edilmektedir. Kanda veya kemik iliğinde "lösemi" ve lenf dokusunda "lenfoma" olarak adlandırılırlar. Bunlar "lenfoid malignite" adı altında gruplandırılmıştır.[39]

Lenfoma genellikle Hodgkin lenfoma veya Hodgkin olmayan lenfoma olarak kabul edilir. Hodgkin lenfoma, mikroskop altında görülebilen Reed–Sternberg hücresi olarak adlandırılan belirli bir hücre tipi ile karakterize edilir. Epstein–Barr virüsü ile geçmişteki enfeksiyonla ilişkilidir ve genellikle ağrısız bir "kauçuk" lenfadenopatiye neden olur. Ann Arbor evreleme kullanılarak evrelemesi yapılır. Kemoterapi genellikle ABVD'yi içerir ve ayrıca radyoterapi'yi de içerebilir.[35] Hodgkin olmayan lenfoma, B-hücrelerin veya T-hücrelerinin proliferasyonunun artması ile karakterize edilen bir kanserdir ve genellikle Hodgkin lenfomadan daha büyük bir yaş grubunda ortaya çıkar. “yüksek dereceli” veya “düşük dereceli” olmasına göre tedavi edilir ve Hodgkin lenfomaya göre daha kötü prognoz (hastalığın sonucunu tahmin) taşır.[35]

Lenfanjiosarkom kötü huylu bir yumuşak doku tümörü iken lenfanjioma sıklıkla Turner sendromu ile birlikte görülen iyi huylu bir tümördür. Lymphangioleiomyomatosis akciğerlerde oluşan lenfatiklerin düz kaslarının iyi huylu bir tümörüdür.

Lenfoid lösemi, konakçının farklı lenfatik hücrelerden yoksun olduğu başka bir kanser türüdür.
Diğer

    Castleman hastalığı
    Şilotoraks
    Kawasaki hastalığı
    Kikuchi hastalığı
    Liödem
    Lenfanjit
    Lenfatik filaryaz
    Lenfositik koriomenenjit
    Soliter lenfatik nodül


Kan damarı

Kan damarları dolaşım sisteminin organlarındandır. Görevleri kanı vücudun bölümlerine taşımak olan kan damarlarının farklı türleri vardır. Temel kan damarı tipleri atardamarlar (arter) ve toplardamarlardır (ven). Atardamarlar kanı kalpten alıp vücudun farklı bölümlerine taşırken, toplardamarlar vücudun farklı bölümlerinden kanı kalbe taşırlar. Bununla birlikte iki istisna mevcuttur: pulmoner arter kirli kan, pulmoner ven ise temiz kan taşır. Vücuttaki en büyük damar kanın kendisi aracılığıyla tüm vücuda doğru pompalandığı aort atardamarıdır. Vücutta bulunan her organın en az bir tane temiz kanı kalpten getiren ve birden fazla kirli kanı kalbe götüren damarı vardır. İnsan vücudundaki damarların toplam uzunluğu 100 km kadardır.
Anatomi

Tüm kan damarları aynı temel yapıya sahiptir. Endotelyum, en içteki tabaka, bağdoku ile çevrilidir. Bu dokunun etrafında ise adventitia olarak bilinen ilave bir bağdoku daha bulunmaktadır ki bu dokuda kas tabakasına yardımcı olan sinirlerle birlikte, eğer damar büyük bir kan damarıysa, besleyici kılcal damarlar bulunur.
Çeşitleri

Çeşitli kan damarı çeşitleri bulunmaktadır:

    Arterler/Atardamarlar
        Aort (en büyük arter, kanı kalbin dışına taşır)
        Aortun dalları, örneğin karotid arter, subklaviyan arter, truncus coeliacus (çölyak trunkus), mezenterik arterler, renal arter ve iliyak arter.
    Arteriyoller/Atardamarcıklar
    Kılcal damarlar (en küçük kan damarları)
    Venüller/Toplardamarcıklar
    Venler/Toplardamarlar
        Büyük toplayıcı damarlar, örneğin subklaviyan ven, juguler ven, renal ven ve iliyak ven.
        Venae cavae/Vena kava (iki en büyük ven, kanı kalbe taşırlar)

Bunlar kabaca arteryal ve venöz olarak gruplandırılabilirler ki bu kanın damarda kalbe doğru mu kalpten uzaklaşarak mı ilerlediğine bağlıdır. Bununla birlikte "arteryal kan" terimi yüksek seviyede oksijen ihtiva eden kan anlamında kullanılır (ve venöz kan da tam tersi şekilde tanımlanır). Yine de, örneğin pulmoner arter "venöz kan" taşırken, pulmoner ven oksijen bakımından zengin kan taşır.
Fizyoloji
Bağ dokuda bulunan bir kapiller damar ve ona ait endotel hücresi (kırmızı ok) ile perisit hücresi (siyah ok). Damar lümeninde eritrositler görülmekte.

Kan damarları aktif biçimde kanın taşınmasında yer almazlar (fark edilebilecek peristaltizme sahip değillerdir), fakat arterler - ve bir seviyeye kadar venler - kas tabakasının kasılması suretiyle kendi iç çaplarını kontrol edebilirler. Bu da organlara akan kan miktarını etkiler ve otonom sinir sistemi tarafından kontrol edilir. Ayrıca vazodilasyon ve vazkonstriksiyon termoregülasyon teknikleri olarak antagonistik biçimde (yani sıcaklıktaki değişikliğe karşı olarak) gerçekleşir.

Kan tarafından taşınan en önemli besin kırmızı kan hücrelerineki hemoglobine bağlanarak taşınan oksijendir. Pulmoner arter dışındaki tüm arterlerde, hemoglobin yüksek oranda (%95-%100) oksijene doymuştur. Pulmoner ven dışındaki tüm venlerde ise, hemoglobin yaklaşık %70 seviyesinde doymamış hâle gelir. (Değerler pulmoner dolaşımda terstir.)

Vazokonstriksiyon kan damarlarının, duvarlarındaki vasküler düz kasın kasılmasıyla, konstriksiyonu yani kısılması, enine kesit alanının küçülmesidir ve vazokonstriktörler tarafından kontrol edilir. Bunlara parakrin etmenler ve nörotransmitterler dahildir.

Benzeri bir mekanizmayla, tersi olan vazodilasyon da kan damarları tarafından gerçekleştirilebilir. Vazodilatörlerce kontrol edilen vazodilasyonda, iç çap genişletilir. En önemli vazodilatör nitrik oksittir.
Hastalıklar

Organların canlılığını ve fonksiyonlarını koruyabilmesi için onları besleyen kan akımının düzgün ve sürekli olması gerekir. Bu yüzden damarlardaki en ufak tıkanıklıklar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Yaşlanma, diyabet, toksik maddelerin vücutta birimi hareketsizlik gibi unsurlar ve bazı damar dışı hastalıklar damarlarda daralmalara ve tıkanmalara sebep olabilir. Arteri tıkanan organın tamamı veya beslenemeyen kısmı kangren olur ve fonksiyonlarını yitirir. Daha az görülen ven tıkanıklıklarında ise tıkanmanın yaygınlığına göre az veya çok fonksiyon bozuklukları ortaya çıkar.

Damar cerrahisi; arterlerin, venlerin ve lenf damarlarının tıbbi ve cerrahi hastalıklarıyla ilgilenen tıbbi bölümdür.

Tıkanma ve darlıklarda, balon anjioplastisi ve stent uygulamaları, emboli tıkanmalarında ve damar sertliğine bağlı tromboz oluşumlarında ameliyat ile tıkanıklıkların giderilmesi, anevrizma tedavisinde cerrahi ve endovasküler greft uygulamaları, varis ameliyatları, toplardamar tıkanmalarında pıhtılaşmayı önleyici ilaç uygulamaları, pıhtı eritici tedaviler damar cerrahisinin başlıca ilgilendiği konuları oluşturur.


Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


Sindirim Sistemi Anatomisi (Mide Bağırsak Kanalı)

İnsan sindirim sisteminde sindirim; mekanik (fiziksel) ve kimyasal sindirim olarak ikiye ayrılır. Fiziksel sindirimin amacı, molekülleri küçük moleküllere ayırmaktır. Kimyasal sindirimin görevi ise, besinleri en küçük yapı taşına kadar parçalamaktır. Sindirim sistemi, sindirim borusu (sindirim kanalı) ile sindirim bezlerini içeren, çok hücreli hayvanlarda yiyeceğin vücuda alınımı, sindirilmesi, gerekli besin ve enerjinin absorbe edilmesi ve atık maddelerin vücuttan atılması ile ilgilenen organ sistemidir.

Sindirim sistemi ve sindirim borusu hayvandan hayvana belirli oranda değişiklik gösterir. Örneğin bazı hayvanlar çok odalı midelere sahiptirler.

Çoğu Antik Çağ ve Orta Çağ anatomistleri mide, bağırsaklar gibi sindirim sistemi organları hakkında kabaca doğru fikirlere sahipti. Yine de bu yanlış ve hatta bir bakıma absürt fikirler ortaya atılmadı anlamına gelmez. Örneğin Rönesans'ın önemli bilgin ve sanatçısı Leonardo da Vinci sindirim sisteminin solunum sistemine yardım ettiği fikrine sahipti. Sıkışan bağırsakların, içlerinde üretilen sıvılaşmış havayla, diyaframı yukarı doğru ittiğine ve böylece diyaframın akciğerlere basınç uyguladığına inanmaktaydı. Sindirim sisteminin ve sindirim sistemi organlarının insan için önemi eski çağlardan beri bilinmektedir.
Sindirim Sistemi Organları
Üst sindirim bölümü

    Ağız: ağız boşluğu; tükürük bezleri, mukoza, dişler ve dili kapsar. Gıda ve suyun vücuda alınmasına yarayan bir açıklıktır. Bir üst ve alt dudak ile kapatılmıştır. Karbonhidratların kimyasal sindirimi ağızda başlar ve diğer besinlerin fiziksel sindirimi başlar.
    Yutak: (farinks) ağız ve burnun hemen arkasındaki boyun bölümüdür. Gıdanın ağızdan yemek borusuna geçmesini sağlar. Sindirim sisteminin yanı sıra solunum sisteminde de yer alan bir organdır. Üç bağlantısı vardır: nazofarinks, orofarinks ve laringofarinks.
    Yemek borusu :(özofagus veya gullet) ve kardiya; yemek borusu gıdanın mideye geçmesini sağlayan kassal (müsküler) bir borudur. Bu geçiş peristaltizm yardımıyla olur. Kardiya ise yemek borusu ile midenin birleştiği noktadaki açıklıktır (ağız).Düz kaslardan oluşur. Sindirim gerçekleşmez.
    Mide: Midede ki antrum, pilor ve pilorik sfinkteri de kapsar. Mide yemek borusu ile ince bağırsağın ilk kısmı olan duodenum arasında bulunur. Yüksek oranda asidik bir çevreye sahip mide (pH yaklaşık 1,5-2) peptidaz sindirim emzimlerini içerir.

Alt sindirim kanalındaki organları gösteren bir çizim.
Alt Sindirim Bölümü

Bağırsak, sindirim kanalının mide ile anüs arasında bulunan kısmıdır. Kalın bağırsakta besinler içerisinde kalan su ve mineraller emilir.

    İnce bağırsak, mide ile kalın bağırsak arasındadır. 5 yaşın üstündeki insanlarda genellikle 5–6 m uzunluğundadır. Üç kısmı vardır. İnce bağırsakta ayrıca sindirim yüzeyini genişleten villuslar (tümür) da vardır. Bu villüslerin sayesinde emilim gerçekleşir. Villuslar girinti ve çıkıntılardan oluşmuştur.

    duodenum veya onikiparmak bağırsağı, ince bağırsağın ilk ve en kısa kısmıdır. Mideyi jejunuma bağlayan bir tüptür. pH seviyesi yaklaşık 9'dur.
    jejunum, ince bağırsağın orta kısmıdır, duodenum ile ileum arasında bulunur. Yetişkin insanlarda boyu 2-8 metre arasında değişir. pH seviyesi yaklaşık 7-8 aralığındadır.
    ileum, ince bağırsağın son kısmı. İnsanlarda yaklaşık 4 metre uzuluğundadır. İleoçekal valv ile çekumdan ayrılır. pH seviyesi genellikle 7-8 arasındadır.

    kalın bağırsak, üç kısmı vardır. Sindirimin bitmesi olayının en sonundan bir önce olan organdır. Bu organda posa içindeki kalan son su, vitaminler ve mineraller emilir. Çekum dediğimiz bölgede başlar. Rektum dediğimiz bölgede ise son bulur.

    çekum veya kör bağırsak, kalın bağırsağın ilk kısmıdır. Apandis çekumun bir uzantısıdır.
    kolon, kalın bağırsak için kullanılan bir terimdir. Çekumdan rektuma kadarki kısım için kullanılır. Kendi içinde dört kısma ayrılır, çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon.
    rektum, kalın bağırsağın son kısmıdır.

Ayrıca kalın bağırsak sindirime katılmaz. Çünkü sindirim ince bağırsaktan besinlerin kana geçmesi ile sona erer. Besinler kan yoluyla vücuda taşınır. -

    anüs, rektumun dış açıklığıdır. Kapanması sfinkter kaslarca kontrol edilir.

Dışkılar anüsten geçerek vücuttan atılırlar.
Sindirim Sistemi Yardımcı Organlar

Sindirim sistemi ve sindirim borusu ile ilgili başka organlar da vardır.

Karaciğer sindirimde rol oynayan safrayı üretir.

Pankreas ise bikarbonat, tripsin, kemotripsin, lipaz ve pankreatik amilaz gibi çeşitli enzimler içeren bir sıvıyı ince bağırsağa salgılar.

Böylece bu bezler sindirimde yer almış olurlar.[1]

Karaciğer:Karacığer hücreleri tarafından üretilen safra sıvısı,safra kesesinde depolanır.Safra sıvısı içinde sindirim,enzimleri yoktur.Safra sıvısı özel bir kanala ince bağırsağa dökülür ve burada büyük yapıdaki yağ moleküllerini daha küçük yapılara(yağ damlacıklarına) ayırarak yağların fiziksel sindirimini sağlamış olur.

Pankreas:Pankreas,midenin hemen altında yer alan,yaprak şeklinde bir yapıdır. Pankreastan salgılanan pankreas öz suyu özel bir kanala ince bağırsağa dökülür. Pankreas öz suyunda proteinlerin,karbonhidratların ve yağların kimyasal sindiriminin emzimleri bulunur.
Sindirim ve boşaltım
Ana madde: Sindirim

Ağızda, yiyecek dişler ve dil tarafından mekanik olarak parçalanırken, tükürük tarafından kimyasal olarak da bir ölçüde parçalanır. Daha sonra peristaltizm ile yemek borusundan (özofagus) mideye geçer. Burada parçalama işlemi devam eder. Büyük yiyecek parçaları (bolus) daha küçük parçalara ayrılır yani büyük oranda mekaniktir. Bununla beraber, küçük miktarda kimyasal işlem de meydana gelir; özellikle proteinler midedeki enzimlerin yardımıyla kimyasal olarak parçalanmaya başlar. Gıda daha sonra ince bağırsağa girer ki burada enzimler ve bakteri yardımıyla parçalama işlemi meydana gelir ve yararlı partiküller kana emilir. Kalan partiküller ise kalın bağırsaktan geçer ve sonunda dışkı biçiminde vücuttan atılır.

Sindirim hem hormonlar,hem de otonom sinir sistemi tarafından düzenlenir:

    Sindirim sisteminin görevlerini kontrol eden temel hormonlar mide ve ince bağırsak mukozasındaki hücreler tarafından salgılanır. Bu hormonlar, örneğin sekretin, gastrin ve kolesistokinin, kana sindirim borusu tarafından bırakılırlar ve sindirim sıvılarını uyarıp organ hareketlerine neden olurlar.
    Otonomik sinir sisteminin iki kolu da sindirim işlemini etkiler; parasempatik sinirler salgıları ve peristaltizmi uyarırken, sempatik sinirlerin etkisi daha baskılayıcıdır.

Sindirim borusu aynı zamanda bağışıklık sisteminin bir bölümüdür (Coico et al 2003). Midenin düşük pH (1-4 arası) seviyesi, mideye giriş yapan birçok mikroorganizma için ölümcüldür. Benzer bir şekilde, mukus (IgA antikorları içerir) bu mikroorganizmaların çoğunu nötralize eder. Sindirim borusundaki diğer faktörler de bağışıklığa yardımcı olurlar; safra ve tükürükteki enzimler dahil. Sağlığa yardımcı bağırsak bakterileri de potansiyel olarak zararlı olabilecek sindirim borusundaki bakterilerin aşırı çoğalmasını önlemeye yardımcı olur.

İnce bağırsağın görevi:Midedeki yemeklerin ince bağırsaktan kalın bağırsağa geçip oradan da boşaltılmasıdır.
Hastalıkları

Tıbbın sindirim sistemi fonksiyonları ve bozukluklarını konu edinen dalı gastroenterolojidir. Sindirim sistemi ile ilgili en sık yapılan şikayetlerden bazıları bulantı ve kusma, dispepsi, ishal ve kabızlıktır. Ülser ve reflü özellikle son dönemlerde adını fazlaca duyurmuş hastalıklardandır. En sık rastlanan sindirim sistemi hastalıkları şunlardır;

    Ülser (onikiparmak bağırsağı ve yaralar)
    Gastrit (mide iç dokusu iltihabı)
    Siroz (Hepatit B ve Hepatit C gibi sarılık virüsleri ve uzun süreli yoğun alkol alımı sonucunda gelişen, ilk aşamalarında tedavi edilmezse, kanama ve koma sonucu ölüme yol açan hastalık)
    Spastik kolon (çok yaygın görülen sancılı kramplar, ishal ve kabızlık şeklinde seyreden bir kalın bağırsak hastalığı)
    Safra kesesi taşları ve iltihapları (yemek borusu, mide, bağırsak, karaciğer, pankreas ve safra kesesi kanserleri)
    Kanamalar (onikiparmak bağırsağı ülseri, mide ülseri ve erozyonları, yemek borusu, mide ve kalın bağırsak kanserleri ve yemek borusu varislerinin neden olduğu kanamalar)
    Hemoroitler (basur, mayasıl)
    Tifo: Kirli içme suları ve pis yiyeceklerden bulaşan bulaşıcı bir hastalıktır.

Ana Sindirim Organları

    Ağız
    Yutak
    Yemek borusu
    Mide
    İnce bağırsak
    Kalın bağırsak
    Anüs

Yardımcı sindirim organları

    Karaciğer (safra kesesiyle)
    Pankreas (pankreas öz suyuyla)

Bağırsak

Bağırsak, gastrointestinal kanalın mide ile anüs arasındaki kısım. Bağırsaklar, insanlarda ve diğer memelilerde ince bağırsak ve kalın bağırsak olacak şekilde iki ana kısımdan oluşur. Vücudun gıdadan besinlerin çıkarımı ve emiliminden sorumlu kısmı bağırsaktır. Midenin görevi büyük oranda gıda moleküllerinin besinlere parçalamak iken, bağırsak bu besinlerin kana girmesini sağlar.
İnce bağırsak
Ana madde: İnce bağırsak

İnce bağırsak kıvrımlı bir yüzey yapısına sahiptir ki bu besinlerin bağırsak duvarından difüzyonu ve böylece de emilimi için uygun olan yüzey alanını arttırır. Bu mikroskobik kıvrımlara mikrovilli denir. Yetişkin bir insanın ince bağırsağı, ortalama olarak yedi metre uzunluğundadır. İnsanlarda ince bağırsak duodenum,, jejunum ve ileum olmak üzere üç kısma ayrılır.
Kalın bağırsak
Ana madde: Kalın bağırsak

Kalın bağırsak veya kolon birkaç çeşit bakteriye ev sahipliği yapmaktadır; bunlar insan vücudunun kendi kendine yok edemeyeceği moleküllerle ilgilenirler. Bu bir simbiyoz örneğidir. Bu bakteriler aynı zamanda bağırsaktaki gaz üretiminin de nedenidirler. Kalın bağırsak ince bağırsağa oranla daha kısadır ve su reabsorpsiyonu ile kuru dışkıyı üretir. İnsanlarda kalın bağırsak çekum, kolon ve rektum olmak üzere üç kısma ayrılır. İnsanlarda çekuma bağlı ucu kapalı bir tüp olan apandis yer alır. Kolon ise kendi içinde çıkan kolon, transvers kolon, inen kolon ve sigmoid kolon olarak bölünmüştür.
Bağırsak hastalıkları

    Bu konuda daha fazla bilgi için gastroenteroloji maddesine bakabilirsiniz.

Diğer sindirim sistemi hastalıklarıyla birlikte bağırsak hastalıklarına da bakan tıp dalı gastroenterolojidir.

Gastroenterit, bağırsakların enflamasyonudur ve en yaygın bağırsak hastalığıdır.

Ileüs, bağırsak tıkanıklığıdır.

Apandisit, apandis enflamasyonu. Bu tedavi edilmediği zaman potansiyel olarak ölümcül bir hastalıktır; çoğu durumda apandisit cerrahi müdahaleye gerek duyar.

Çölyak hastalığı kötü emilimin yaygın bir şeklidir. Crohn hastalığı ve ülseratif kolit bağırsakları etkileyen otoimmün hastalıklardandır. Crohn hastalığı tüm gastrointestinal kanalı etkileyebileceği gibi, kolit sadece kalın bağırsağı etkiler.

Mide

Mide; kaslardan oluşan, genişleyebilen bir sindirim sistemi organıdır. Mide sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir.[1] Mide anlamında Türkçede aşkazan sözcüğü de mevcuttur.[2][3][4][5][6] Yemek borusu ile ince bağırsak arasında bulunur. Omurgalılar, derisidikenliler, haşaratlar ve yumuşakçalarda bulunur. Sindirimin ikinci fazında (çiğnemeyi takiben) görev yapar. Yiyeceklerin geçici olarak büyük miktarda depolandığı organdır. Rahatlıkla 1.5 litre sıvıyı içinde tutabildiği gibi, maksimum 4 litre sıvı tutma kapasitesi vardır.
Yapı
Midenin bölümleri (İngilizce)
Midenin anatomisi

Midenin kardia, fundus, korpus (gövde) ve pilor olmak üzere dört bölümü vardır.[7] Midenin ilk bölümü olan kardia yemek borusunun mideye açıldığı bölgenin ismidir; başlangıcını epitel tabakanın çok katlı yassıdan prizmatiğe döndüğü nokta oluşturur.[8][9] Midenin çok küçük bir kısmı olup altıncı kostal kıkırdak seviyesinde yer alır. Fundus kardianın üstündeki kısımıdır, diyaframın sol kubbesine komşuluk eder. Genişlemeye müsaittir ve gaz, sıvı veya yemek tarafından genişletilebilir. His açısı (incisura cardialis) fundusla yemek borusu arasında bulunur. Korpus fundusla pilor arasında yer alan, organın en büyük bölümüdür. Sağ sınırına küçük kürvatür, sol sınırına büyük kürvatür adı verilir. Pilor ise antrum ve pilor kanalı olmak üzere iki kısma ayrılır. Antrumu korpustan ayıran, küçük kürvatürde incisura angularis adı verilen nokta, büyük kürvatürdeyse pilorla yemek borusu arasındaki mesafenin dörtte birine tekabül eden noktadır. Antrum pilorun daha geniş bölümü olup, antrumdan geçen sıvı pilor kanalına aktarılmaktadır. Bunun sonundaki pilorda, kalın bir sirküler kas tabakası oniki parmak bağırsağına geçişi kontrol eder. Bu kas normalde tonik olarak kasılır. Midedeki basınç pilorun direncini aşınca mideden boşalma meydana gelir; bu durum peristalsis tarafından gerçekleştirilebilir.[7][10]

Midenin kas tabakası 3 kısımdan oluşmaktadır; bunun yanı sıra kas lifleri uzunlamasına, sirküler ve oblik seyirli olarak yerleşmiştir, bu diziliş midede peristaltik hareketlerin oluşmasında rol alır.
İşlev

Mide, içine giren yiyeceklerin kimyasal ve fiziksel olarak parçalandığı bir yerdir. Mide içini örten ve mukoza denilen örtü dokudan sindirim sıvıları salgılanır. Midenin iç yüzeyinde yer alan epitel hücrelerin salgıladığı mukus, bikarbonat bakımından zengindir. Bu özelliğiyle midenin iç yüzeyinin aşınmasını ve mide özsuyundaki asidin bu dokulara zarar vermesini engeller. Mide içinde yiyecek varsa, her 20 saniyede bir dalgalar meydana getirerek sıvı ile katıyı birbirine karıştırır (kimus). Sonuçta krem kıvamında yarı sıvı bir materyal meydana gelir. Meydana gelen karışım ince bağırsaklar tarafından emilecek seviyeye geldiyse, azar azar miktarlarda, pilor kanalını geçerek 12 parmak bağırsağına (Duodenum) geçer. Sıvıların mideyi terk etmesi katılardan daha hızlıdır ve mideyi boşaltması yaklaşık 20 dakikayı alır. Katı-sıvı karışımı materyalin mideyi terk etmesi ise yaklaşık 1.5 saati bulmaktadır.

Mide salgı yapan bir organdır. İç duvarlarında bulunan hücre ve bezler mukusun yanında birçok önemli salgılar üretir: sindirim enzimleri, hormonlar, hidroklorik asit, intrinsik faktör (B12 vitamininin ince bağırsak son kısmından emilmesi için bu faktörün varlığı şarttır).
Rahatsızlıklar

    Gastrit
    Ülser
    Reflü
    Mide kanaması
    Mide kanseri
    Hipertrofik pilor stenozu

İnce bağırsak

İnce bağırsak, sindirim kanalının mide ile kalın bağırsak arasındaki kısmıdır. Beş yaşından büyük insanlarda boyu 5-6 m arasındadır. Üç kısma ayrılır: duodenum, jejunum ve ileum. Mideden gıdalar duodenuma pilor veya pilorik sfinkter diye adlandırılan bir kas ile girerler. Daha sonra ince bağırsak boyunca peristaltizm olarak adlandırılan kas kasılmaları ile hareket eder.

İnce bağırsakta besinlerin emilimleri gerçekleşir. Yağların ilk kimyasal sindirimi yapılır. İnce bağırsağa gelen safra ve pankreas öz suyu ile yağların, karbonhidratların ve proteinlerin sindirimi tamamlanır ayrıca mideden gelen mide öz suyu, pH değerini yükseltmede yardımcı olur. Besinler ince bağırsakta en küçük moleküllerine kadar parçalanır. Bu moleküllerin ince bağırsaktan kan damarlarına geçmesine emilim adı verilir. İnce bağırsak, sindirim sisteminde besinlerin en çok sindirildiği yerdir. Burada hem fiziksel hem de kimyasal sindirim vardır. Bütün besinlerin kimyasal sindirimi burada biter.[1]

Oniki parmak bağırsağı

Memeliler, sürüngenler ve kuşlar dahil olmak üzere yüksek omurgalılarda duodenum veya oniki parmak bağırsağı, ince bağırsağın ilk ve en kısa bölümüdür. Balıkta, ince bağırsağın bölünmeleri o kadar net değildir ve duodenum yerine "ön bağırsak" veya "proksimal bağırsak" terimleri kullanılabilir.[1] Memelilerde duodenum, demir emilimi için ana bölge olabilir.[2]

Duodenum, jejunum ve ileum 'dan önce gelir ve ince bağırsağın en kısa kısmıdır. İnsanlarda duodenum, mideyi jejunum ile birleştiren yaklaşık 25–38 cm (10-15 inç) uzunluğunda içi boş, eklemli bir tüptür. Duodenal bulbus ile başlar ve duodenumun asıcı kasında sona erer.[3] Dört bölüme ayrılabilir.

Duodenum neredeyse tamamen retroperitonealdir. Duodenumun pH seviyesi yaklaşık 6'dır.

Duodenum ismi Latince duodenum digitorum yani "oniki parmak"tan gelmektedir. Türkçe ismi olan onikiparmak bağırsağı da buradan gelir.
Yapısı

Oniki parmak bağırsağı 25–38 cm (10-15 inç) boyunda, C şeklinde bir yapıdır ve mide 'ye bitişiktir. Anatomik olarak dört bölüme ayrılmıştır. Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı periton içinde yer alır ancak diğer kısımları retroperitoneal 'dir.[4]:273
Kısımları

Oniki parmak bağırsağının "ilk bölümü" veya "superior bölümü", pilor 'dan transplorik düzleme doğru devam eden kısımdır. L1 'in vertebral seviyesinde, segmentlerin geri kalanından daha üsttedir. Yaklaşık 2 cm uzunluğundaki duodenal ampul duodenumun ilk kısmıdır ve hafifçe genişlemiştir. Duodenal ampul, fetal yaşamda organı arka karın duvarından askıya alan bir mezenter olan mezoduodenumun kalıntısıdır.[5] Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı hareketlidir ve karaciğere küçük omentum 'un hepatoduodenal ligament ile bağlıdır. Oniki parmak bağırsağının ilk kısmı köşede, “üst duodenal eğilme” (ingilizce:superior duodenal flexure) ile biter.[4]:273

İlişkiler:

    Önceki
        Safra kesesi
        Karaciğerin dörtlü lobu
    Sonra
        Safra kanalı
        Gastroduodenal arter
        Portal damar
        Inferior vena cava
        Pankreas başı
    Superior (üstteki)
        Safra kesesi boynu
        Hepatoduodenal ligament (küçük omentum)
    Inferor (altaki)
        Pankreas boynu
        Büyük omentum
        Pankreas başı

Duodenumun ikinci kısmı veya aşağı inen kısmı üst oniki parmak bağırsağının bükümünden (superior duodenal fleksuradan) başlar. Alt vertebral gövde L3'ün alt sınırına, ortadaki onikiparmak bağırsağının aşağısındaki büküme (medial "inferiyor duodenal fleksiyon" a) keskin bir dönüş yapmadan önce, aşağı inen kısmın sonuna gider.

Pankreas kanalı ve ortak safra kanalı, majör duodenal papilla yoluyla inen duodenuma girer. Oniki parmak bağırsağının ikinci kısmı ayrıca küçük duodenal papillayı, aksesuar pankreas kanalı girişini içerir. Embriyolojik ön bağırsak ve orta bağırsak arasındaki bağlantı, ana duodenal papillanın hemen altındadır.[4]:274 Duodenumun üçüncü kısmı veya yatay kısmı veya alt kısmı 10 ~ 12 cm uzunluğundadır. aşağı onikiparmak bağırsak bükümünde ("inferior duodenal flexure") başlar ve inferior vena cava, abdominal aorta ve vertebral kolon önünden enine sola doğru geçer. Üst mezenterik arter ve ven, duodenumun üçüncü kısmından önündedirler (ingilizce: anterior).[4]:274 Bu kısım aort ile SMA arasında sıkışarak superior mezenterik arter sendromuna neden olabilir.

Duodenumun dördüncü kısmı veya yükselen kısmı, duodenojejunal bükümde (ingilizce: duodenojejunal flexure) jejunum ile birleşerek yukarı doğru geçer. Oniki parmak bağırsağının dördüncü kısmı, omur L3 seviyesindedir ve aort 'un doğrudan üstünden veya hafifçe solundan geçebilir.[4]:274
Kan kaynağı

Oniki parmak bağırsağı iki farklı kaynaktan arteriyel kan alır. Bu kaynaklar arasındaki geçiş, ön bağırsağı orta bağırsaktan ayırdığı için önemlidir. Oniki parmak bağırsağının 2. kısmına yakın (yaklaşık olarak büyük duodenal papillada - safra kanalının girdiği yerde), arteryel kaynak gastroduodenal arter ve dalı üst pankreatikoduodenal arter 'dir. Bu noktanın (orta bağırsak) distalinde, arteryel besleme superior mezenterik arter (SMA) 'dan gelir ve dalı inferior pankreatikoduodenal arter 3. ve 4. bölümleri besler. üst ve alt pankreatikoduodenal arterler (sırasıyla gastroduodenal arter ve SMA'dan), çölyak gövdesi ve SMA arasında bir anastomotik halka oluşturur; yani burada teminat dolaşımı potansiyeli vardır.

Oniki parmak bağırsağının venöz drenajı arterleri takip eder. Sonuçta bu damarlar portal sistem 'e, doğrudan veya dolaylı olarak dalak veya üst mezenterik ven ve ardından portal vene akar.
Fonksiyonu

Oniki parmak bağırsağı, enzimler kullanılarak ince bağırsakta yiyeceklerin parçalanmasından büyük ölçüde sorumludur. Oniki parmak bağırsağı ayrıca midenin hormonal yollarla boşalma hızını da düzenler. Secretin ve kolesistokinin, pilor (ingilizce:pylorus) açıldığında ve daha fazla sindirim için gastrik kek (ingilizce:chyme) duodenuma yayıldığında orada bulunan asidik ve yağlı uyaranlara yanıt olarak duodenal epiteldeki hücrelerden salınır. Bunlar karaciğer ve safra kesesi'nin gerektiği kadar safra (ingilizce:bile) salmasına ve pankreas'ın gerektiği kadar bikarbonat ve tripsin, lipaz ve amilaz gibi sindirim enzimlerini oniki parmak bağırsağına salmasına neden olurlar.

Oniki parmak bağırsağının villusları(ingilizce:villi), histolojik olarak tanımlanabilir bir yapı olan yapraklı bir görünüme sahiptir. Mukus salgılayan Brunner bezleri "sadece" duodenumda bulunur. Oniki parmak bağırsağı duvarı muscularis mucosae 'yı oluşturan çok ince bir hücre tabakasından oluşur.
Klinik önemi
Ülser
Ana madde: Peptik ülser

Oniki parmak bağırsağı ülserleri yaygın olarak Helicobacter pylori bakterisinin neden olduğu enfeksiyon nedeniyle oluşur. Bu bakteriler, bir dizi mekanizma yoluyla duodenumun koruyucu mukozasını aşındırarak mide asitlerinden zarar görmesine neden olur. Duodenumun ilk kısmı, asidik kekin, duodenumun alkali salgılarıyla karışmadan önce duodenum mukozasıyla buluştuğu yer olduğu için ülserlerin en yaygın yerleşim yeridir.[6] Duodenal ülserler tekrarlayan karın ağrısına ve dispepsi 'ne neden olabilir ve genellikle bakterileri test etmek için üre nefes testi ve ülseri doğrulamak ve biyopsi almak için endoskopi kullanılarak araştırılır. Yönetilirlerse, bunlar genellikle bakterileri yok etmeyi amaçlayan antibiyotik ve mide asiditesini azaltmak için ÜFE ve antiasit aracılığıyla yönetilir.[7]
Çölyak hastalığı

İngiliz Gastroenteroloji Derneği (BSG) kılavuzları, yetişkin çölyak hastalığı tanısı için duodenal biyopsi gerektiğini belirtir. Biyopsi ideal olarak hastanın glüten içeren diyet uyguladığı bir anda yapılır.[8]
Kanser

Duodenal kanser, ince bağırsağın ilk bölümünde yer alan bir kanserdir. Oniki parmak bağırsağı kanseri, mide kanseri ve kolorektal kansere kıyasla nispeten nadirdir. Histolojisi genellikle adenokarsinomdur.
İltihap

Oniki parmak bağırsağının iltihaplanması duodenit (ingilizce: duodenitis) denir. Bilinen birden çok nedeni vardır.[9]

Jejunum

Jejunum, daha çok memeliler,sürüngenler ve kuşlar gibi omurgalı hayvanlarda bulunan ince bağırsağın orta kısmıdır. Balıklarda ince bağırsağın bölümleri belirgin değildir ve jejunum terimi yerine orta bağırsak terimi kullanılır. Jejunum duodenum ile ileum arasındadır. Yetişkinlerdeki ince bağırsak ortalama 5,5-6 m uzunluğundadır. Bunun 2,5 m'si jejunumdur. pH seviyesi 7 ile 8 arasındadır. Jejunum ve ileum, karın içerisinde hareketlilik sağlayan mesenter zarıyla asılır. Ayrıca peristaltizm olarak da bilinen, yiyeceklerin bağırsak boyunca ilerlemesine yardım eden düz kaslar tarafından da sarılır.
İç Yapısı

Jejunumun iç yüzeyi, kullanılabilir bağırsak iç yüzeyini artırarak bağırsak içeriği absorbsiyonunu artıran bir katmana sahiptir. Bu görevi yapan bağırsak villuslarıdır.Jejunum ve ileum ile epitel hücreleri arasında besin taşınması, fruktoz şekerlerinin pasif transportunu ve amino asitlerin, küçük peptitlerin,vitaminlerin ve büyük yapılı glikozların aktif transportunu kapsar.
Etimoloji
Jejunum "aç olan" anlamına gelen jejune sıfatından gelmiştir.

İleum

İleum, memeliler, sürüngenler, kuşlar gibi omurgalı hayvanlarda bulunan ince bağırsağın son kısmıdır. Balıklarda ince bağırsağın bölümleri belli değildir fakat posterior intestine veya distal intestine ileum için kullanılabilir.[1]

Duodenum ve jejunumu ileum takip eder ve çekumdan iloçekal valf ile ayrılır. İnsanlarda ileum uzunluğu 2–4 m ve pH genellikle 7 ile 8 arasındadır.

Superior mezenterik arterin aa.ileales ve a.ileocolica dallarından beslenir.

Yapısında emilim yüzeyi oluşturan plicae circularesler bulunur. Özelleşmiş olarak ise yapısında ince bağırsağın diğer kısımlarında bulunmayan Peyer plakları bulunur. Bu plaklar lenf nodüllerince zengindir.

Mideden salgılanan intrinsik faktör faktör etkisiyle ileumda B12 vitamini emilimi gerçekleşir. Ayrıca safra tuzları emilimi de ileumda gerçekleşir.
Fonksiyonu
Genel olarak ileumun fonksiyonu B12 vitamini, safra tuzları, jejunumda sindirilip absorbe olmamış besinlerin emilimidir. İleum duvarı her biri küçük parmaklar gibi görev yapan, yüzeyinde mikrovillus adı verilen kıvrımlardan oluşmuştur.

Çekum

Çekum, periton içindeki kalın bağırsağın başlangıcı olarak kabul edilen bir kese. Tipik olarak vücudun sağ tarafında bulunur. Çekum kelimesi Latince kör anlamına gelen caecus'tan köken almaktadır.

İleumdan kimusu alır ve çıkan kolona ait kalın bağırsakta ileumdan ileoçekal valf (ICV) veya Bauhin valfi ile ayrılır. Ayrıca, kolonik kavşak ile kolondan ayrılır. Çekum genellikle intraperitoneal iken, çıkan kolon retroperitonealdir.[1]

Otçullarda, çekum, bakterilerin selülozu parçalayabildiği gıda maddelerini depolar. Bu işlev artık insan çekumunda meydana gelmez, bu yüzden insanlarda sadece kalın bağırsağın bir parçasını oluşturan çıkmaz bir kesedir.
Kalın bağırsağın farklı bölümlerinin iç çapları. Çekum (sol altta) ortalama 8,7 cm (8,0-10,5 cm) [2]
Gelişim

Çekum ve apandis, orta bağırsağın post-arteryel segmentinin genişlemesi ile oluşur. Tomurcukların proksimal kısmı çekumu oluşturmak için hızla büyür. Çekumun lateral duvarı medial duvardan çok daha hızlı büyür, bunun sonucu olarak apendiksin bağlanma noktası medial tarafta uzanır.[kaynak belirtilmeli]
Klinik önemi

Nötropenik enterokolit (tiflit), öncelikle bakteriyel enfeksiyonların neden olduğu çekumun iltihaplanması durumudur.[3]

Bağırsaktaki bakterilerin %99'undan fazlası anaerobdur, ancak çekumda aerobik bakteriler yüksek yoğunluklara ulaşır.[4]

Kalın bağırsak


Grey Anatomi atlasında karaciğer, mide ve kalın bağırsak çizimi
Kalın bağırsağın 3D modeli

Sindirim sisteminin anatomisinde kalın bağırsak (Intestinum Crassum), ince bağırsak (Intestinum Tenue) ile anüs arasındaki kısımdır. Toplam uzunluğu 1,5 ile 2 metre arasında olup, sindirim sisteminin beşte birini oluşturur. Başlangıcında yer alan çekumda çapı en geniştir, sonra kolon boyunca gittikçe daralır, anal kanaldan hemen önce yer alan rektumda epeyce bir genişler. Küçükbaş ve büyükbaş hayvanlarda bumbar adı verilir.

Kalın bağırsağın ince bağırsaktan farkı, çapının büyüklüğü, nispeten sabit konumu, keseli görünümü ve dışında yer alan peritonla örtülü "yağ parçacıkları"dır (appendices epiploicae). Uzunlamasına kas lifleri bağırsağı devamlı bir tabaka olarak kaplamak yerine üç uzunlamasına bant şeklinde düzenlenmişlerdir[kaynak belirtilmeli].

Kalın bağırsak, ince bağırsağı çevreleyerek etrafında bir kemer oluşturur. İleumun sağ tarafında çekumdan başlar, sağ lumbar ve karaciğerin altına kadar yukarı doğru çıkıp oradan sola kıvrılır, abdomenin karşı tarafına uzanır, tekrar kıvrılıp pelvise doğru aşağıya iner; orada gene kıvrılıp pelvisin arka duvarı boyunca uzanır ve anüste sona erer.

Kalın bağırsak çekum, kolon, rektum ve anal kanal olarak bölümlere ayrılır. Kalın bağırsak midenin altındadır.

Dışkı depolama kapasitesi 2100 gram olarak ölçülmüştür.
Yapı
Kalın bağırsağın bilgisayarlı tomografi’sinden oluşturulan 3D Dosya
Kalın bağırsağın resmi.

Kolon sindirim sisteminin son kısmıdır. Haustra adı verilen bir dizi kesecik nedeniyle parçalı bir görünüme sahiptir.[1]

Vücuttan atılmadan önce katı atıklardan suyu ve tuzu alır ve flora destekli (büyük ölçüde bakteriyel) emilmeyen malzemenin fermantasyonun gerçekleştiği yerdir. İnce bağırsağın aksine, kolon, gıdaların ve besinlerin emiliminde önemli bir rol oynamaz. Her gün kolona yaklaşık 1.5 litre veya 45 ons su gelir.[2]

Ortalama yetişkin insan kolonunun uzunluğu, erkeklerde 65 inç veya 166 cm (80 ila 313 cm aralığında) ve kadınlarda 155 cm veya 61 inç‘dir (80 ila 214 cm aralığında).[3]
Bölümler
Kolon bölümleri

Memelilerde, kolon altı bölümden oluşur: çekum, yükselen kolon, enine kolon, inen kolon, sigmoid kolon ve rektum.

Kolonun bölümleri şunlardır:

    Apandisit dahil çekum (İngilizce:cecum)
    Yükselen kolon
    Kolik bükülmeler ve enine mezokolon dahil enine kolon
    İnen kolon
    Sigmoid kolon – kalın bağırsağın s şeklindeki bölgesi
    Rektum

Kolonun bölümleri ya intraperitonealdir ya da retroperitoneum'un arkasındadır. Genel olarak retroperitoneal organlar periton'u tam olarak kaplamaz, bu nedenle yerlerinde sabitlenirler. İntraperitoneal organlar tamamen peritonla çevrilidir ve bu nedenle hareketlidir.[4] Kolondan yukarı doğru çıkan kolon, inen kolon ve rektum retroperitoneal iken çekum, apendist, enine kolon ve sigmoid kolon intraperitonealdir.[5] Bu, laparotomi gibi ameliyat sırasında hangi organlara kolayca erişilebileceğini etkilediği için önemlidir.

Çap olarak, çekum en geniş olanıdır, ortalama olarak sağlıklı kişilerde 9 cm'den biraz daha küçüktür ve enine kolonun çapı ortalama 6 cm'den azdır.[6] İnen ve sigmoid kolon biraz daha küçüktür ve sigmoid kolonun çapı ortalama 4-5 cm (1,6-2,0 in)'dur.[6][7] Her kolon bölümü için belirli eşiklerden daha büyük çaplar megakolon için tanısal olabilir.
Çekum ve apandisit

Çekum kolonun ilk bölümüdür ve sindirimde görevlidir, ondan embriyolojik olarak gelişen apandisit ise kolonun bir yapısıdır, sindirime karışmaz ve bağırsakla ilişkili lenfoid doku parçası olarak kabul edilir. Apendistin görevi belirsizdir ancak bazı kaynaklar apendistin kolon mikroflorasının bir örneğini barındırmada rolü olduğuna ve bağışıklık reaksiyon sürecinde mikroflora hasar görmüşse kolonun bakterilerle yeniden doldurulmasına yardımcı olabileceğine inanmaktadır. Apendistin ayrıca yüksek lenfatik hücre konsantrasyonuna sahip olduğu gösterilmiştir.
Dışkı
Kalın bağırsakta veya kolonda, kimusta bulunan su emilir. Kalın bağırsakta tuzlar aktif taşıma ile emilir, su da osmoz yoluyla onları takip eder. Sindirilmemiş posa ve kalın bağırsakta yaşayan bakterilerden oluşan dışkı rektuma gider, anüsten atılana kadar orada depolanır.

Rektum

Rektum veya göden bağırsağı, memelilerde kalın bağırsağın son bölümüdür. Anüse açılır. Dışkının atılımdan önce tutulduğu yerdir. Rektumun son birkaç santimetresi deriye benzer bir doku ile kaplıdır. İnsanda rektum yaklaşık 12 cm uzunluğundadır.

Anüs

Anüs veya makat (Latince: anus; anlamı: "halka", "çember"[1]), sindirim sisteminin sonunda yer alan ve dışkılamanın yapıldığı dış açıklıktır. Birincil görevi dışkılama olan anüsün açıklık ve kapalılığını iç ve dış büzgen kaslar (sfinkter) denetler. İç anal sfinkter istemsiz, dış anal sfinkter ise istemli şekilde hareket eder. Kadınlarda vajinanın arkasında yer alan anüs, erkeklerde ise testis torbasının arkasında yer alır.

Karaciğer

Karaciğer, sadece omurgalılarda bulunan, detoksifikasyon, protein sentezi ve sindirim için gerekli olan enzimlerin üretimi de dahil olmak üzere pek çok işleve sahip bir organdır.[1][2] İnsanlarda karaciğer karın bölgesinde, diyaframın altında bulunur. Tıbbi literatürde genellikle karaciğerle ilgili terimler Yunanca karaciğer anlamına gelen hepat- kökü ile başlar.

Karaciğer yaşam için gerekli olan hayati bir organdır. Karaciğer yokluğunda veya işlev yitiminde, diyalizle kısa bir süre fonksiyonları devam ettirilebilir fakat karaciğerin fonksiyonunun uzun süreli yokluğunda tek tedavi karaciğer naklidir.[3]
Etimoloji

Türkçede karaciğer ve ciğer kelimeleri, Farsça kökenli "karaciğer" anlamına gelen cigar veya cīgar (جگر/جيگر) sözcüklerinden alıntıdır.[4] Orta Farsça'da yer alan yakar veya cagar kelimesinden evrilmiş bu sözcük aynı zamanda Avestaca yākarə, Sanskritçe yákr̥t (यकृत्) ile kökteştir. Tıbbi literatürde çoğunlukla kullanılan hepar (ἡπαρ) ve hepato terimleri Yunanca kökenli olup bu dilde de karaciğer anlamına gelir.[5] Tüm bu kelimelerin ortak atasının Proto-Hint-Avrupa dilinde bulunduğu tahmin edilen *Hi̯ékʷr̥ (*i̯ékʷr̥) kelimesi olduğu varsayılır.[4]
Embriyoloji
Hepatik divertikülden, karaciğer, safra sistemi ve ventral pankreas oluşur.

Embriyolojik olarak karaciğer, germ tabakalarından biri olan endodermden gelişen ön bağırsak ile mezenşimden gelişir. İnsan embriyosunda hepatik divertikül ön bağırsağın mezenşime genişlemiş endodermal bir tüpü olup dallanarak karaciğerin temellerini oluşturur. Bu divertikülün sindirim tüplerine yakın kısmı da dallanarak safra kesesini oluşturur.
Fare embriyosunda karaciğer ve safra sistemi gelişimi

Hepatoblastların bölgeye varması ile safra kanalcıkları ve karaciğer sinüsoidleri oluşarak karaciğerin ilkel mimarisi gelişmeye başlar. Karaciğer tomurcuğu kendi içinde loblara ayrılır ve umbilikal ven ductus venosus'a, vitelin ven ise portal vene dönüşür. Bunu hepatoblastların hepatositler ile safra sistemini oluşturacak epitel hücrelere farklılaşması takip eder.

Doğumda karaciğer toplam vücut ağırlığının yaklaşık %4'üne tekabül eder ve ortalama olarak 120 g ağırlığındadır. Erişkinlik döneminde karaciğer, doğumdakinin 12 ile 13 katı ağırlığına ulaşır, tekabül ettiği bu ağırlık toplam vücut ağırlığının yaklaşık %2.5 - %3,5'unu oluşturur.[6]
İşlev

Karaciğer metabolizmada önemli bir rol oynar. Glikojen depolanması, kırmızı kan hücrelerinin üretimi, plazma ve protein sentezi, hormon üretimi ve detoksifikasyon da dahil olmak üzere vücutta daha birçok alanda işlevi vardır.[7] Karaciğer ayrıca yağ sindirimine yardımcı alkali bir sıvı olan safrayı ve safra asitlerini üretir ve bu salgıyı hepatik kanallar yoluyla safra kesesi ve oniki parmak bağırsağına yollar. Bu yüzden bu organ safra sisteminin bir parçası kabul edilir.

Organ ayrıca doku sentezi ve normal yaşamsal işlevler için gerekli olan küçük ve karmaşık moleküller de dahil olmak üzere yüksek hacimli biyokimyasal reaksiyonları düzenleyen hepatositleri içinde barındırır.[8] Sayı farklı kaynaklarda çeşitlilik gösterse de, karaciğerin yaklaşık 500 tane işlevi olduğu düşünülmektedir.[9]
Anatomi
Bir kuzu karaciğeri: (1) lobus dexter, (2) lobus sinister, (3 )lobus caudatus, (4) lobus quadratus, (5) arteria hepatica ve vena portae, (6 )hepatik lenf düğümü, (7)vesica fellae (safra kesesi)

Karaciğer, insanlarda simetrik olmayan ve dört lobu bulunan kırmızımsı kahverengi renkli bir organdır. Organ diyaframın hemen altında, karın boşluğunun sağ üst kısmında bulunur ve midenin sağ tarafını ve safra kesesini örter.[10] Bir insan karaciğeri normalde 1,4-1,7 kg ağırlığında olup yumuşak ve üçgen şeklindedir.[11] Karaciğer insanlarda hem en ağır iç organ, hem de en büyük bezdir. Lobüller karaciğerin fonksyonel birimleridir ve her lobül temelde milyonlarca hepatositten oluşur.

Karaciğer segmentleri, yaygın olarak kullanılan Couinaud sisteminde, fonksiyonel loblar, ana portal venin çatallanma yoluyla çapraz bir düzleme dayalı toplam sekiz segmenti kapsamaktadır.[12]
Kan akışı
Karaciğere giden ven ve arterler

Karaciğere, hepatik arter ve portal ven adı verilen iki büyük kan damarı bağlıdır. Karaciğerin kan arzının yaklaşık %75'i hepatik portal ven, geriye kalan %25'i ise hepatik arter ile sağlanır. Oksijen açısından ise ihtiyacının yaklaşık yarısı hepatik portal venden, diğer yarısı ise hepatik arterler tarafından karşılanmaktadır.[13]

Portal ven kanı gastrointestinal sistemdeki organlar ile dalak ve pankreastan karaciğere taşır ve sindirilmiş besin yönünden zengindir.[3] Hepatik arter ise abdominal aortta yer alan çölyak arterden dallanır ve oksijen yönünden zengin kanı karaciğerlere iletir.

Bu damarlar kanı, daha sonra karaciğer lobülleri içine dallanacak karaciğer sinüzoidleine taşırlar. Kılcal damarlardan sonra oksijen açısından fakirleşmiş kan, alt ana toplardamara hepatik venler yolu ile drene edilir.[14]

Safra

Safra, ya da öd, karaciğer tarafından üretilen, yemek yenince oniki parmak bağırsağına (duodenum) salgılanan bir sindirim sıvısıdır. Safra bazı canlılarda yemekler arasında safra kesesinde depolanabilir. Safra büyük oranda su, safra tuzları, yağ ve bilirübinden oluşur. İnsanlarda günlük olarak 400 ile 800 mililitre arasında üretilmikte olan safra, içerisindeki pigmentler ile dışkılara kahverengi rengini vermektedir.[1]
İçerik
Safra konsantrasyonu

Su, kolesterol, lesitin (bir fosfolipit), safranın içindekiler (bilirubin ve biliverdin) ve safra tuzları (sodyum glikokolat ve sodyum taurokolat) safranın ana bileşenleridir. Safra tuzları, safra asitlerinin tuz halleridir. Taurokolik ve deoksikolik asitlerin tuzları bunların en önemlileridir. Safra tuzları ve fosfolipitlerle beraberce yağ damlacıklarının parçalanmasını ve absorplanması kolaylaştıran misellerin oluşmasını sağlarlar.

Safra kesesi olan hayvanlarda (insan ve çoğu evcil hayvanda; at ve sıçanda bulunmaz) safra bu organın içinde depolanırken yoğunlaşır. Su ve küçük elektrolitlerin emilmesi sonucunda safra konsantrasyonu beş katı artar.
İşlev

İnsan karaciğeri günde yaklaşık 400 ile 800 mililitre safra üretir.[2] Safra tuzları, sindirimde yağları emülsifiye edip suda onların çözünmelerini ve yüz ölçümlerinin artmasını sağlarlar. Böylece yağların ince bağırsak tarafından emilmeleri ve enzimlerin onlara erişmesi kolaylaşır. Safra, yağların absorpsiyonunu sağladığı için yağda çözünen vitaminlerin (A , D, E, ve K) absorpsiyonu için de önemlidir. Salgılanan safra tuzlarının %95'i iliumda emilip tekrar kullanılır.

Hazmı kolaylaştırıcı özelliğinin yanı sıra safra, hemoglobinin bir yıkım ürünü olan ve safraya rengini veren biliribunin vücuttan atılmasına yarar. Safra ayrıca mideden gelen asitli sıvıyı ileuma girmeden nötralleştirir. Karaciğerde bulunan fazla kolesterol safra aracılığıyla ince bağırsağa yollanır, orada emilip dolaşım sistemine katılır. Safra tuzları ayrıca yemekle gelen bazı bakterilerin bir kısmını öldürebilir.[3]
Tıbbi önem

Anormal durumlarda safradaki kolesterol veya bilirubin safra taşı olarak safra kesesi veya safra yollarında birikebilir. Yeşil renkte kusulması durumunda bu renk safradan veya diğer sindirim sıvılarından kaynaklanabilir.[4]
Birincil safra asitleri

    Kolik asit

    Kolik asit
    Kenodeoksikolik asit

    Kenodeoksikolik asit
    Glikokolik asit

    Glikokolik asit
    Taurokolik asit

    Taurokolik asit
    Deoksikolik asit

    Deoksikolik asit
    Litokolik asit

    Litokolik asit


Pankreas


Pankreas, midenin arka tarafında yerleşimli, hem sindirim için gerekli enzimleri üreterek kanal vasıtasıyla ince bağırsakların ilk kısmı olan duodenuma aktaran, hem de kan şekerinin düzenlenmesi için gerekli hormonları üreten bir salgı organıdır.[1]

Kelime Kökeni eski Yunanca pâs, pan(t)- πᾶς, παν(τ)-  "tüm" ve kréas, t- κρέασ  "et" sözcüklerinin bileşiğidir.
Bölümleri

Önden arkaya doğru yassılaşan pankreasın düzensiz olan biçimi çengele benzetilebilir. Şişkin olan sağ ucuna baş, daha dar olan orta bölümüne gövde, gövde ile başın birleştiği ince bölüme boyun, ince uzun olan son ucuna da kuyruk denir. Kuyruk bölümü dalağa dek uzar. Pankreas, dalak, karaciğer ve üst mezanter atardamarlarıyla beslenir. Pankreas'ın boşaltıcı kanalları, Wirsung kanalı ve Santorini kanalıdır.
Salgı görevleri

Pankreas'ın iç ve dış salgı görevleri vardır. İç salgı görevini Langerhans adacıkları denen salgı hücreleri yapar. Bunların salgıladığı insülin, glukozun metabolizmasında en önemli rolü oynar ve yetersizliği Tip 1 diyabete neden olur.

Dış salgı görevi asinus keseciklerine aittir. Bu salgı kesecikleri, pankreas özsuyu denen ve onikiparmak bağırsağına dökülen alkali bir sıvı salgılar. Sıvı içinde, yiyeceklerden alınan glikojen ile nişastayı ayrıştırarak oligasakaritleri oluşturan amilopsin;oligasakaritleri monosakarite dönüştüren maltaz; mide pepsinlerinin etkisindeki proteinleri aminoasitlere ayrıştıran tripsin enzimi; kazein, jelatin ve keratini hidrolize eden, tripsinin etkinleştirdiği kimotripsin enzimi; yağları hidrolize ederek, yağ asitleri ve gliseritleri oluşturan steapsin olarak anılan bir lipaz vardır. Pankreas öz suyu ana pankreas kanalı (bazı kişilerde aynı zamanda aksesuar pankreas kanalı) yolu ile bağırsağa taşınır.
Salgı miktarı

Yetişkinlerde, günde 800–900 cm³ pankreas özsuyu salgılanır. Pankreasın salgıladığı bu öz suyu lipaz, amilaz ve tripsinojendir. Tripsinojen protein, lipaz yağ ve amilaz da karbonhidratların sindirimini gerçekleştiren salgılardır (enzimlerdir).
Başlıca rahatsızlıklar
Pankreasta görülen başlıca rahatsızlıklar, pankreatit denen yangılanmalar, urlar, özellikle boşaltıcı kanallarda görülen taşlar, kistler, daha çok travmalardan sonra ortaya çıkan yalancı kistlerdir.

Bikarbonat

Bikarbonat, inorganik kimyada, (IUPAC-önerilen isim: hidrojen karbonat[2][3]) karbonik asitin protonsuzlaştırılmasındaki bir ara yapı. HCO3− kimyasal formülene sahip moleküler iyondur.

Bikarbonat, pH tampon sisteminde hayatî derecede önemli biyokimyasal işleve sahiptir.[4]

Bikarbonat iyonu bir merkez karbon atomu ve onu üçgensel düzlem (trigonal planar) düzeni ile saran üç oksijen atomu ile beraber bu oksijenlerin birine tutunmuş bir hidrojen atomundan oluşur. Nitrik asit ile  izoelektroniktir.Karbonik asitin (H2CO3) konjuge bazı; aynı zamanda karbonat iyonunun konjuge asitidir.Denge reaksiyonları aşağıda gösterilmiştir:

    CO32− + 2 H2O kimyasal denge HCO3− + H2O + OH− kimyasal denge H2CO3 +2 OH−

    H2CO3 + 2 H2O kimyasal denge HCO3− + H3O+ + H2O kimyasal denge CO32− + 2 H3O+.

Bikarbonat bileşikleri

    Amonyum bikarbonat
    Kalsiyum bikarbonat
    Karbonik asit
    Magnezyum bikarbonat
    Potasyum bikarbonat
    Sezyum bikarbonat
    Sodyum bikarbonat

Ayrıca bakınız

    Karbondioksit
    Karbonat
    Karbonik anhidraz
    Sert su
    Kan gazı analizi

Tripsin

Tripsin, çoğu omurgalının sindirim sisteminde bulunan, proteinleri parçalayıcı özelliğe sahip (peptidaz) bir sindirim enzimidir. Pankreastan inaktif bir proenzim olan tripsinojen şeklinde üretilir ve ince bağırsağa ulaştığında enterokinaz tarafından aktif hale getirilir. Aynı şekilde kendisi de bir proenzim olan kimotripsinojen hormonunu aktifleştirerek kimotripsine dönüşümünü sağlar.

Lipaz

Lipaz, lipitlerin ester bağlarının hidrolizini katalizleyen bir enzimdir. Lipazlar esterazların bir alt sınıfıdır.

Lipazlar, çoğu canlıda gıdasal lipitlerin (yani trigliseritlerin) sindirimi, taşınması ve işlenmesinde önemli rol oynarlar. Bazı virüslerde dahi lipaz genleri bulunur.
İşlev

Çoğu lipaz bir lipit substratın gliserol omurgasının belli konumlarında etkir. İnsanlarda sindirim sisteminde yağları sindirmekten sorumlu esas enzim olan pankreatik lipaz örneğinde, enzim, yağlarda bulunan trigliseritleri monogliseritlere ve yağ asitlerine dönüştürür.

Fosfolipaz ve sfingomiyelinazlar da sayılırsa doğada çok büyük sayıda lipaz vardır.
Yapı

Amino asit dizisi bakımından birbirinden farklı çok çeşitli lipazlar vardır, bunlar protein yapıları ve katalitik yapıları bakımından incelendiğinde dahi birkaç tipten oluşurlar. Bunların çoğu alfa/beta hidrolaz katlanmasına sahiptirler (bkz resim). Kullandıkları hidroliz mekanizması kimotripsininkine benzer, bir serin nükleofil, bir asit kalıntı (genelde aspartik asit) ve bir histidinden oluşur. Gram negatif bakteriler tarafından üretilen çoğu lipaz, biyolojik olarak aktif biçimlerine kavuşabilmek için, doğru katlanmalarını sağlayan, kendilerine has bir yardımcı proteine gerek duyarlar.
Fizyolojik dağılım

Lipazlar gıdasal trigliseritlerin rutin metabolizmasından, sinyal transdüksiyonu ve enflamasyona kadar çok çeşitli biyolojik süreçlerde yer alırlar. Bazı lipazlar hücre içinde belli bölmeler ile sınırlıdır, diğerleri ise hücre dışında mekanlarda işlev görürler.

    Lisozomal lipaz durumunda, enzim lizozom denen organele sınırlanmıştır.
    Başka lipazlar, pankreatik lipaz gibi, hücre dışına salgılanır ve orada gıdasal lipitleri daha basit moleküllere dönüştürürler, vücut tarafından daha kolay emilebilmeleri ve vücut içinde daha kolay taşınabilmeleri için.
    Mantar ve bakterilerin salgıladıkları lipazlar ortamdaki besinleri daha kolay içlerine alabilmelerini sağlar. Patojenik mikroplarda ise yeni bir konak organizmayı daha kolay istila edebilmeyi sağlar.
    Bazı arı ve eşekarısı zehirlerinde bulunan fosfolipazlar, sokmanın neden olduğu yara ve enflamasyonun daha etkili olmasını sağlar.
    Biyolojik membranlar hücrenin parçası oldukları için lipazlar hücre biyolojisinde önemli rol oynarlar.

İnsanlarda lipazlar

İnsan sindirim sisteminin başlıca lipazları mide tarafından salgılanan gastrik lipaz ve pankreas tarafından salgılanan pankreatik lipaz ve pankreatik lipazla ilişkili protein 2 (PLRP2)'dır. İnsanlarda ayrıca bunlarla ilişkili birkaç enzim daha vardır, hepatik lipaz, endotel lipaz ve lipoprotein lipaz olmak üzere. Bu lipazların hepsi sindirim sistemi ile ilgili değildir. (bkz. tablo)
Name Gen Konum Tarif Bozukluk
pankreatik lipaz PNLIP sindirim sıvısı En iyi enzim etkinliğini elde etmek için pankreatik lipaz, pankreas tarafından salgılanan, kolipaz adlı başka bir proteine gerek duyar[1]. Eğer pankreatik lipaz düzeyleri fazla artarsa pankreatit gelişir ve pankreas iflas eder.
lizozomal lipaz LIPA Lizozomun içi Lizozomal asit lipaz veya kolesteril ester hidrolaz olarak da bilinir Kolesteril ester depo hastalığı (CESD) ve Wolman hastalığı Lizozomal lipaz genindeki mutasyonlardan kaynaklanır.[2]
hepatik lipaz LIPC endotel Hepatik lipaz, kandaki lipoproteinlerdeki lipitler üzerine etkir, düşük yoğunluklu lipoproteinler (LDL) oluşturur . -
lipoprotein lipaz LPL veya "LIPD" endotel Lipoprotein lipaz, VLDL tarafından taşınan trigliseritleri hidroliz ederek hücrelerin yağ asitleri elde etmelerini sağlar. Lipoprotein lipaz eksikliği lipoprotein lipaz genindeki mutasyonlardan kaynaklanır.[3][4]
hormon duyarlı lipaz LIPE hücre içi - -
gastrik lipaz/lingal lipaz LIPF sindirim sıvısı nötür pH'de lipidlerin sindirimine yardım etmek için bebeklerde bulunur -
endotel lipaz LIPG endotel - -
pankreatik lipaz ilişkili protein 2 PNLIPRP2 veya "PLRP2" - sindirim sıvısı - -
pankreatic lipaz ilişkili protein 1 PNLIPRP1 veya "PLRP1" sindirim sıvısı pankreatic lipaz ilişkili protein 1; PLRP2 ve Pankreatik lipaz'a amino asit dizisi olarak çok benzer (üç gen muhtemelen atasal bir pankreatik lipaz geninin, gen ikileşme olayları ile türediler). Ancak, PLRP1 ölçülebilir bir lipaz aktivitesinde yoksundur ve işlevi bilinmemektedir, başka memelilerde korunmuş olmasına rağmen.[5][6]. -

Diğer lipazlar arasında LIPH, LIPI, LIPJ, LIPK, LIPM, LIPN, MGLL, DAGLA, DAGLB, ve CEL sayılabilir.

Ayrıca çok sayıda fosfolipaz da vardır ama bunlar her zaman diğer lipazlarla sınıflandırılmazlar.
Endüstriyel kullanımlar
Mantar ve bakterilerden elde edilen lipazlar eski çağlardan beri yoğurt ve peynir yapımında önemli rol oynamışlardır. Ancak, bunların yanı sıra, modern uygulamalarda lipazlar lipitlerin yıkımı için kullanılan ucuz ve çok yönlü katalizörler olarak değerlendirilir. Örneğin, bir biyoteknoloji şirketi, ekmek ürünleri ve çamaşır tozu üretmek ve bitkisel yağları yakıta dönüştürmek gibi amaçlar için rekombinant lipaz enzimlerini pazarlamaktadır.

Alfa-Amilaz

Alfa-amilaz, (α-amilaz), nişasta ve glikojen gibi alfa bağlantılı büyük polisakkaritlerin alfa bağlarını bunlardan daha kısa zincirler oluşturan dekstrin ve maltoza hidrolize eden bir enzimdir (AT numarası|3.2.1.1).[2]

İnsanlarda ve diğer memelilerde bulunan amilaz'ın ana formudur.[3] Gıda rezervi olarak nişasta içeren tohumlarda da bulunur ve birçok mantar tarafından salgılanır. Glikozit hidrolaz ailesi 13'ün bir üyesidir.

İnsanlarda, tükürük bezleri ve pankreasta salgılanır. Aktif bir enzimdir. Amilaz enzimi sindirim kanalının iki farklı bölgesinde görev yapar.
İnsan biyolojisinde

Birçok dokularda olmasına rağmen, amilaz en çok pankreas suyunda ve tükürük'te belirgindir ve her biri kendi insan a-amilaz izoformu vardır. İzoelektrik odaklama üzerinde farklı davranırlar ve ayrıca özel monoklonal antikorlar kullanılarak deney yaparken ayrılabilirler. İnsanlarda, tüm amilaz izoformları kromozom 1p21'e bağlanır (bkz. AMY1A).
Tükürük amilazı (ptyalin)

Amilaz tükürükte bulunur ve nişasta'yı maltoz ve dekstrin'e ayırır. İsveçli kimyager Jöns Jakob Berzelius tarafından adlandırılan bu amilaz formuna "ptyalin" de denir. Bu isim, madde tükürükten elde edildiği için Yunanca πτυω (tükürürüm) kelimesinden türetilmiştir.[4] Büyük, çözünmeyen nişasta moleküllerini çözünebilen nişastalara (amilodekstrin, eritrodekstrin ve akrodekstrin) art arda daha küçük nişastalara doğru parçalar ve sonunda maltoz üretir. Ptyalin doğrusal α(1,4) glikosidik bağ'lar üzerinde etki eder ancak bileşik hidroliz, dallı ürünler üzerinde etki eden bir enzim gerektirir. Tükürük amilazı mide'de gastrik asit tarafından etkisizleştirilir. pH 3.3'e ayarlanmış mide suyunda, ptyalin 37 °C'de 20 dakikada tamamen etkisizleşir. Buna karşılık, pH 4.3'te mide suyuna 150 dakika maruz kaldıktan sonra amilaz faaliyetinin %50'si kalır.[5] Hem nişasta, ptyalin için substrat hem de ürün (kısa glikoz zincirleri), onu mide asidinin etkisizleştirmesine karşı kısmen koruyabilir. pH 3.0'da tampona eklenen Ptyalin, 120 dakika içinde tamamen etkisizleştirilir ancak, %0.1 seviyesinde nişasta eklenmesi faaliyetin %10'unun kalmasına neden olur ve %1.0 seviyesinde nişastanın benzer şekilde eklenmesi 120 dakikada yaklaşık faaliyetin %40'ının kalmasına neden olur.[6]

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


Solunum Yollarının Anatomisi

Solunum sistemi, kandaki karbondioksit (CO2) gazının oksijen gazı (O2) ile yer değiştirmesini sağlayan sistemdir.

Solunumun temel organı akciğerlerdir. Göğüs boşluğunda asılı olarak bulunan akciğerler pembemsi renkte süngersi yapıdadır. Bu pembemsi görünüm sigara içenlerde veya pasif içicilerde siyahlaşmış bir hal alır. Hava kirliliğinin yoğun olduğu bölgelerde yaşayanlarda da sigara içilmese bile siyahlaşmış görüntü olabilir.

Solunum sisteminde burun ve ağız yardımıyla dışarıdan alınan havanın içindeki oksijen sırayla yutak, gırtlak ve soluk borusundan geçtikten sonra akciğerlere gelir. Akciğerlerde bronş ve bronşcuklardan geçerek alveollere gelir. Alveollerin iç kısmının nemli tutulması solunumu kolaylaştırmaktadır. Alveollerden kana geçer. Kan, hücrelere oksijeni taşır. Hücreler bu oksijeni kullanarak enerji elde ederler. Kan yardımıyla karbondioksit, tekrar alveollere gelir. Alveollerin içindeki kılcal damarlarda bulunan karbondioksit bronşçuk, bronş, soluk borusu, gırtlak ve yutaktan geçtikten sonra bu sefer ağız ve burundan çıkar.
Solunum Sistemindeki Yapı ve Organlar

Solunum sistemindeki yapı organlar şu organlardan oluşur.

    burun
    ağız
    yutak
    gırtlak
    soluk borusu
    akciğer
    bronş
    bronşçuk
    alveoller

Burun, solunum sisteminin dışarı açılan kısmıdır. Burun içindeki kıllar ve nemli yüzey havanın içindeki tozların tutulmasını sağlar. Ayrıca burun içindeki nemli yüzey ve burun içinin kıvrımlı oluşu soğuk havalarda, havanın ısınarak akciğerlere gitmesini sağlar. Burnun en uç kısmındaki koklama sinir uçları havadaki küçük parçacıklar tarafından uyarılarak koku alma faaliyetini yapar.

Yutak, ağız ve burun boşluğunu, soluk ve yemek borusuna birleştiren kısımdır.

Soluk borusu, yutak ile akciğer arasında kalan borudur. Soluk borusunun başlangıç bölümü gırtlaktır. Gırtlakta ses telleri vardır. Ayrıca küçük dil yutkunurken soluk borusunu kapatır. Soluk borusunun iç yüzeyi nemli ve tüylerle kaplıdır. Bunlar soluk borusuna kaçan toz vb. maddeleri yakalayarak öksürük ve balgamla dışarı atar. Soluk borusunun alt kısmı bronş adı verilen iki kola ayrılır. Bronşlardan biri sağ, diğeri sol akciğere bağlanır. Soluk borusu üst üste dizilmiş kıkırdak halkalardan oluşmuştur.

Akciğerler, göğüs kafesi içinde yer alır ve akciğerler solunumun en önemli organlarından biridir. Akciğerler Plevra adı verilen sağlam bir zarla çevrilir. Akciğerleri darbe, basınç gibi dış etkenlerden korur. Akciğerler sağ ve sol olmak üzere iki parçadır. Ayrıca her bir parça lob denilen bölümlere ayrılmıştır. Sağ akciğer üç, sol akciğer ise iki lobdan oluşur. Bronşlar akciğerlere girdikten sonra daha ince dallara ayrılır. Bu ince dallara bronşçuk denir. Bronşçuklar üzüm salkımı şeklinde hava keseleri ile sonlanır. Bu hava keselerine alveol denir. Alveoller akciğer yüzeyinin daha geniş olmasını sağlar. Bu özellik solunumu kolaylaştırır. Hava ile kan arasındaki gaz alışverişi alveollerde yapılır.
Solunumun değerlendirilmesi

Solunum kendiliğinden, sessiz, ağrısız, kolaylıkla gerçekleşir. Solunum sayısı yetişkinlerde 10-15 kez/dk, çocukta 20-30 kez/dk, bebekte 30-40 kez/dk arasındadır.

American Heart Association (Amerikan Kalp Derneği) tarafından 2010 yılında alınan kararla solunum kontrolü için "Bak-Dinle-Hisset" yöntemi hava yolu açıldıktan sonra solunumun kontrolü sıralamasından kaldırılmıştır.[1]

Bu soruların yanıtları olumsuzsa ya da ağza - burna ayna veya cam tutulduğunda buharlaşma olmuyorsa solunum yok demektir. Solunum durduğunda dokular oksijenlenemeyeceği için dudaklar ve tırnaklar siyanotiktir (morarmıştır).

Oksijen yokluğunda görülebilecek sorunlar şunlardır.

    0 -1. dakikada kardiyak hassasiyet (aritmi vb.)
    1 -4. beyinde hasara eğilim
    4 -6. beyin hasarı başlar
    6 -10. beyin hasarı artar
    10 + geri dönüşsüz beyin hasarı

Suni Solunum

Bir kazazedenin yanına varıldığında ilk önce CAB kontrol edilerek sürekliliği sağlanmalıdır.[1]

    C (Circulation): Dolaşımın (nabzın varlığının) saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.
    A (Airway) : Soluk yolunun açıklığının saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.
    B (Breathing): Solunumun varlığının saptanması ve sürekliliğinin sağlanmasıdır.

C (Circulation)

Nabza bakılmadan hemen göğse bası ve suni solunum şeklinde TYD uygulanır (2005 kurallarından önce nabza bakılırken sağlık personeli dışındaki kişilerin bakması artık önerilmiyor).
A (Airway)

Bu basamakta solunum yolunun açıklığının saptanması ve sürdürülmesi yapılır. Bilinçsiz ya da yerde yatan bir kişiye rastlandığında, öncelikle kişi omuzlarından hafifçe sarsılarak "iyi misiniz ?" sorusu sorulmalıdır. Yanıt alınamıyorsa, hemen baş-çene yöntemiyle baş geriye yatırılır. Eğer travma şüphesi varsa, boyun travmasına sebebiyet vermemek için "çene itme manevrası" (Jaw-thrust maneuver) uygulanır.[1].
B (Breathing)
Soluk yolunun açıklığı sağlandıktan sonra solunum kontrol edilir. Kişinin solunumu yoksa, hemen suni solunuma başlanılmalıdır. Önce, her biri bir saniye sürecek şekilde, iki kurtarıcı soluk verilir. Her soluk verildiğinde göğüs kafesinin yükselişi[1]; soluğun ardından ise, soluk veren başını kaldırır, solunumun geri çıkışını ve bu arada göğüs kafesinin inişini izler. Verilecek soluk miktarı, göğüs kafesini yükseltecek kadar olmalıdır. Çok fazla ve güçlü soluk vermenin yararlı olmadığı tespit edilmiştir. O nedenle, bir saniye sürecek şekilde aldığınız nefesi (balon üfler gibi) verilmelidir.

Ağız

Ağız, sindirim sisteminin giriş boşluğudur. Bu boşlukta, diş arkları ve dil bulunur.
Anatomik özellikleri

Ağız boşluğunun sınırları:

Üstte: Damak (Paltum) bulunur. Paltum, iki kısımdır; Önde Sert damak (paltum durum) arkada yumuşak damak (paltum molle) bulunur. Sert damak, maksilla nın alt parçası olup ağız boşluğunu burun boşluğundan ayırır. Yumuşak damak, os palatini (palatinal kemik) tarafından oluşturulan gevşek ağız mukozasıdır. Küçük dil (uvula palatina) yumuşak damağın submandibular ve sublingual tükürük bezlerini içerir. Mandibula nın corpusu ise ağız tabanını çevreler.

Ağız Boşluğunun Bölümleri:

1-Vestibulum oris: Diş dizisi (dental ark) ile dudaklar ya da yanaklar arasındaki bölüm.

2-Cavitas oris proprium: Asıl ağız boşluğu. Önde ve yanlarda dişlerle sınırlanmış olarak boğaz geçidine (Isthmus faucium) kadar uzanan boşluk.
Ağzın işlevleri

1-Sindirim sisteminin ilk açıklığı olup besinlerin alınarak dişlerle mekanik, tükürükteki amilaz ile kimyasal olarak ilk sindiriminin başlatılması. Ağızda bulunan dil organı, ayrıca tükürükle ıslanarak çözünmeye başlayan gıdaların tat duyusunu alır.

2-Konuşma esnasında ses çıkartmak için akciğerlerden gelen havaya, dil, dudaklar ve dişler yardımıyla son şeklini verir ve konuşma sesleri oluşur.

3-Solunum temel olarak solunum sisteminin giriş açıklığı olan burun boşluğunun (cavum nasi) görevidir. Ancak burun boşluğu tıkanıklıkları veya hava açlığı duyulan durumlarda ağız yardımcı bir solunum aygıtıdır.

4-Ağız ve ağzı oluşturan ya da çevreleyen yapılar yüz estetiğinin temel elemanlarıdır.


Burun

Burun; anatomik olarak hayvan ve insan yüzü üzerinde alınla üst dudak arasında bulunan, dışa çıkıntılı, iki delikli koklama ve solunum organıdır. İnsan burnu ve hayvan burnu arasında birçok anatomik farklar bulunur.

Burun boşluğu iki delikle dışarı açılır. Diğer taraftan da yutağa bağlanır. Burnun içerisinde mukus tabakası, kılcal damarlar ve kıllar bulunmaktadır. Burnun iç kısmının kıllı ve nemli oluşu sayesinde dışarıdan alınan hava nemlendirilir ve temizlenir. Kılcal damarlar sayesinde hava ısıtılır. Burun boşluğunun arkasında, hava daha sonra farenksten geçerek insan sindirim sistemiyle paylaşılır ve ardından solunum sisteminin geri kalanına yayılır.

Koku almaçları ve duyu sinirleri burun boşluğunun üst kısmında bulunur. Bu bölgeye sarı bölge denir. Sarı bölgede oluşan uyarı talamusa uğramadan direkt olarak beyin kabuğundaki koku merkezine gider. Bir kokunun burun tarafından algılanabilmesi için mukus içerisinde çözünmüş olması gerekir. Çözünen madde koku alma hücrelerini uyarır. Uyarı, koklama ile beyne iletilir. Böylece koku alınmış olur. En çabuk yorulan duyu organı burundur. Memelilerde burundan giren hava filtreden geçer, ısıtılır ve nemlendirilir. Alınan havanın süzülmesi, burun kılları ve mukus sayesinde gerçekleşir. Hava, kılcal damarlar yardımıyla ısıtılır. Havanın nemlendirilmesi ise mukus bezlerinin salgıları sayesinde olur.
Burnun işlevleri

Burun, insan organizmasında beş tane görev üstlenmiştir:

    Koku alma işlevinin algılayıcı kısmını oluşturur.
    Solunum yollarının uygun özellikler kazanmasını sağlar.
    Solunan havanın nemlenmesini sağlar.
    Solunan havanın toz gibi bazı yabancı cisimlerden temizlenmesine katkıda bulunur.
    Ses tellerinin çıkardığı ses titreşimlerinden etkilenip âdeta biyolojik bir hoparlör gibi davranır.

Koku duyusunu beyne taşıyan sinir “olfaktör siniri”dir (nervus olfaktorius, 1. kafa siniri). Bu sinirin ince uzantıları burun boşluklarının “burun üst konkası” üzerinde kalan bölümünü örten mukoza tabakasına dağılır. Böylece solunan havayla dış çevreden buruna giren koku uyarıları, koku sinirini uyarır. Burnun önemli görevlerinden biri de solunum yollarının başlangıcını oluşturmasıdır. Burun ön deliklerinden burun boşluklarına giren hava, burun arka deliklerinden -koanalar- nazofarinkse (yutağın ön üst bölümü) geçer. Hava daha sonra farinksten (yutak) aşağı doğru inip gırtlağa (larinks), oradan da nefes borusu yoluyla akciğerlere ulaşır. Burnun kemik ve kıkırdaktan yapılmış iskeleti solunum yollarının başlangıç bölümünün oldukça sert ve dayanıklı bir hava geçidi olmasını sağlar.

Burnun bir diğer önemli işlevi ise solunan havanın bronşlar ve akciğerler için uygun bir nemlilik ve sıcaklık düzeyine ulaşmasını sağlamaktır. Burun boşlukları “konka” denilen bölmelerle üç ana bölüme ayrılmıştır.
Burun boşluğu, septum ve sinüslerin kafatasındaki konumu

Burun deliklerinin içini örten mukoza damar ve salgı açısından zengindir. Solunum havası burun boşluğuna girdiğinde burun bölmeleri arasında yol alırken mukozadaki kan damarlarında dolaşan kandan ısı çekerek ısınırken, yüzeyi salgıyla örtülü olan mukozadan da nem çekerek nemlenir. Örneğin 20°C sıcaklığa sahip bir odada burundan nefes alan bir kimsede solunum havası gırtlağa geldiğinde 32°C ısınmış ve %98 oranında nemlenmiş olur. Aynı kişi aynı yerde ağzından soluk alacak olursa, solunum havası gırtlağa geldiğinde 30°C ısınmış ve %80 nemlenmiş olur.

Sıcak, soğuk ve kuru hava; gırtlak, nefes borusu, bronşlar ve akciğerler için tahriş edicidir. Burun, yukarıda belirttiğimiz işleviyle solunan havanın sıcaklık ve nemlilik yönünden taşıyabileceği olumsuz özelliklerini gidererek, rahat solunacak bir hava yaratmaktadır. Burnun çok önemli bir diğer göreviyse solunum havasındaki tozları yakalamaktır. Burun boşluklarının yüzeyini örten mukozanın (”burun üst konkası” altında kalan bütün solunum bölgesinde) en üst tabakası silialı epitel hücrelerine sahiptir. Silia denilen ve eldiven parmağına benzetebileceğimiz bu uzantılar, solunum havasından mukoza üzerine düşen tozları burnun salgısıyla birlikte burnun dışına doğru âdeta süpürürler. Böylece solunum havası bir ölçüde temizlenmiş olur. Burun “mukus” denilen bir salgı salgılar. Bu salgı hafif asit özellikte olduğu gibi, içinde “immün globulin A” (IgA) denilen bir bağışıklık globulini (antikor) taşır. Sümüğün gerek hafif asit oluşu ve gerekse içerdiği IgA, solunan havadaki çeşitli mikropların öldürülmesini sağlayarak solunum yollarını belli bazı canlı hastalık etkenlerine karşı korur.

Bazı mikroplar ve özellikle grip, nezle etkeni olan virüsler, kirli hava, SO2, CO, kuru hava siliaların süpürme işlevlerini bozar. Bu tarz durumlarda burnun temizleme işlevi bozulacağından, havadaki canlı hastalık etkenleri kolayca burun ve üst solunum yollarına tutunup buraları iltihaplandırabilirler.
Burun deliği

Bir insanda iki tane görünen iki tane de görünmeyen olmak üzere toplam dört adet burun deliği bulunmaktadır. Oksijeni sudan alan balıklarda ise öndeki suyun girişini arkadaki ise suyun çıkışına sağlayan iki çift burun derini bulunuyor. Evrim sürecinde insanlardaki arka taraftaki delikler kafanın içine girerek iç burun delikleri haline geldiler.[1]
Kaynakça

    ^ "Kaç burun deliğimiz var?". Sözcü Gazetesi. 29 Ekim 2015. 31 Ekim 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Aralık 2015.

Ayrıca bakınız

    Olfaktör sistem
    Kulak burun boğaz
    Burun çaydanlığı
    Burun akıntısı
    Jacobson organı
    Paranazal sinüs
    Rinoplasti
    Burun mukozası
    Burun bölmesi
    Septoplasti

Yutak

Yutak veya farinks, sindirim kanalının, ağız ve burun boşluğunun arkasında yer alan bölümüdür.

Yutak ağız boşluğu ile burun boşluğunun birleştiği yerde bulunur. Alınan besinin yemek borusuna geçmesini sağlar. Solunum sisteminde de etkin rol oynar.

Yutak (farinks) yetişkinlerde 12–13 cm uzunluğunda, tüp biçiminde, mukoza ile kaplı kaslı bir organdır. Üst sınırı kafatasının altında,alt sınırı ise 6. boyun omuru hizasındadır. Yutağın en üst bölümü hemen önündeki burun boşluğu ile bağlantı halindeyken, alt ucu yemek borusu (özofagus) ile devam eder. Yutağın yemek borusuna tutunduğu bölümü sindirim kanalının en dar bölgesidir. Yutağın arka duvarı omurganın boyun bölümüyle komşudur.Yutak yukarıdan aşağı doğru “Nazofarinks”, “Orofarinks” ve “Laringofarinks” olmak üzere üç bölümden oluşmuştur. Nazofarinks bölümü hemen önündeki burun boşluğu ile, burun arka delikleri aracılığıyla bağlantı halindedir.
Bölümleri

Farinks, geleneksel olarak üç bölüme ayrılır.

    Nasofarinks, yutağın burun boşluğunun arkasında kalan kısmıdır.
    Orofarinks, yutağın ağız boşluğunun arkasında kalan kısmıdır.
    Laringofarinks (hipofariks), yutağın C3 ve C6 boyun omurları hizasında kalan kısmıdır.

Gırtlak

Gırtlak (larinks veya larenks), boynun ön soluk borusunun üst kısmında yer alan bir solunum ve ses organı. Boynun ön tarafında; yetişkinlerde 3. ve 6., bebeklerde ise 2. ve 4. boyun omurları hizasında bulunur. Basit bir kutu görünüşünde olan gırtlak; kıkırdak, zar ve bağlardan yapılmış önemli vazifeleri bulunan bir organdır. Solunum yolunun üst kısmını teşkil eder ve aynı zamanda ses organıdır. Bu sebeple gırtlağın yapısı solunum borusunun diğer kısımlarından daha farklı ve karışıktır.

Gırtlağın üst deliği solunum yolunu daraltabilecek ve hatta icabında tamamıyla kapatabilecek bir mekanizmaya sahiptir. Bilhassa sesin meydana gelmesi ile ilgili olan bu mekanizma, icabında solunum yolunu kapatmak suretiyle yabancı maddelerin daha içerilere girmesine mani olur. Bu suretle organizma kendini ölüme bile götürebilecek olan bir hadiseden kurtulma imkânına sahip bulunmaktadır.

Büluğ çağında erkek çocukların gırtlağı hızla büyümeye başlar. Bütün kıkırdaklarda ve her yönde cereyan eden bu büyüme sonucunda bir sene zarfında mizmar aralığının uzunluğu hemen hemen iki misline çıkar. Ses kıvrımlarının (ses tellerinin) uzaması neticesinde bu çağda erkek çocuklarının sesi değişir ve kalınlaşır. Kız çocuklarında gırtlağın büyümesi büluğ çağında da yavaştır. Bu yüzden gırtlak erkeklerde hem genişlik hem de uzunluk bakımından kadınlardan daha büyüktür. Gırtlağın çevresi erkeklerde ortalama 136, kadınlarda 112 milimetre kadardır. Cins ve yaş durumlarından başka, çeşitli şahıslarda da gırtlak büyüklük ve şeklinde çeşitli farklılıklar görülebilr. Bundan dolayı insanların sesleri de birbirinden çok farklıdır. 20 yaşından itibaren gırtlak kıkırdakları kemikleşmeye başlar ve elastiki kıkırdaktan yapılmış olan epiglot ve ses tellerinin bağlandığı çıkıntılar hariç diğer kıkırdakların büyük kısmı yaşlılarda kemikleşmiş olur.

Gırtlağın iskeletini meydana getiren kıkırdaklar dokuz tanedir. Bunların üçü çift, üçü tektir. Tek olanlar tiroit kıkırdak (kalkansı kıkırdak), krikoit kıkırdak (yüzüksü kıkırdak) ve epiglot (gırtlak kapağı kıkırdağı)tur. Çift olanları ise aritenoit, corniculat ve cuneiform kıkırdaklarıdır. Tiroit kıkırdağın boynun ön tarafında yaptığı çıkıntıya halk arasında adem elması ismi verilir. Gırtlağın kasları da beş tanedir. Bunlardan dört tanesi çift, bir tanesi de tektir. Bunların kimisi ses tellerini uzatır, kimisi de kısaltır. Yine kasların bazıları mizmar aralığını daraltırken, bazıları da genişletir. Gırtlak kaslarının vazifelerinden ikincisi ise, yabancı cisim ve zararlı maddelerin alt solunum yollarına geçmesini önlemek için gırtlağı kapatmaktır. Bu kasları harekete geçiren uyarı, yabancı zararlı maddelerin gırtlak iç yüzeyine teması neticesinde meydana gelen reflekstir.

Gırtlağın iç yüzü, bütün solunum yollarında olduğu gibi, çok katlı titrek tüylü epitel ile örtülmüştür. Yalnızca fazla mekanik tesirler altında kalan ses tellerinin üzeri boynuzsu (çok katlı yassı) epitel ile örtülmüştür. Gırtlak mukozasının altında her tarafta çeşitli salgı bezleri bulunur. Bunların vazifeleri gırtlak iç yüzünün daima nemli kalmasını sağlamaktır. Bu durum, burun boşluğunda olduğu gibi buradan geçen havanın temizlenmesi ve neminin arttırılmasında önemli rol oynar. Larinks aynası denilen bir alet ile gırtlağın üst ve orta bölümleri görülebilir. Gırtlağın sinirleri vagus sinirinin iki dalından gelir. Bunların dallarının kesilmesi veya kanser hücreleri tarafından buraların istila edilmesi neticesinde ses kısıklığı meydana gelir.

Gırtlağın kendi özel isimleriyle anılan çeşitli hastalıkları vardır. Gırtlak difterisi, gırtlak veremi, larenjit (gırtlak iltihabı), gırtlak felci en önemlileridir.
Gırtlak tümörleri

Bütün organlarda olduğu gibi, gırtlak tümörleri de iyi huylu (selim) ve kötü huylu (habis) olmak üzere ikiye ayrılır.

Gırtlağın iyi huylu tümörleri sıklık sırasına göre papillomlar, fibromlar, anjiomlar ve poliplerdir. Papillomlar virüslerle meydana gelirken, ses teli nodülleri sesin kötü kullanılmasından ileri gelir. Bir kısmı da doğuştan beri mevcuttur.

Selim gırtlak tümörlerinin en sık rastlanılan belirtisi ses kısıklığıdır. Gelip geçici veya daimi ses kısıklığı olabildiği gibi bir kısmı ses kısıklığı husule getirmeyebilir. Ağrı çok nadir görülür. Çok büyük tümörler nefes darlığına sebep olabilirler. Tedavileri tümörlerin cerrahi olarak çıkarılmalarından ibarettir. Çıkarılmasalar bile ses kısıklığı ve nefes darlığından başka zararları olmaz.
Gırtlak kanserleri

Gırtlağın habis tümörleri denilince gırtlak kanserleri akla gelir. Kanser dışında habis tümörü varsa da bunların oranı % 1'i geçmez. Gırtlak kanserleri bütün vücud kanserlerinin % 2'sini teşkil eder. Daha ziyade 45-50 yaşları arasında görülür. 20 yaşın altında görülmesi çok nadirdir. Erkeklerde sık görülür. Yaklaşık on erkeğe karşı bir kadında görülür. Hazırlayıcı sebepler arasında ilk sırayı tütün alır. Müzmin iltihaplar, aşırı ses tahrişi, tahriş edici gazlar ve alkolizm diğer sebepler arasında yer alırlar.

Gırtlak kanserlerinin belirtileri erken ve geç belirtiler olarak ikiye ayrılır.

Erken belirtiler
    Kanserin yerleşim yerine bağlı olarak meydana gelen ses kısıklığı, nefes güçlüğü, yutkunurken takılma hissi ve kulağa doğru vuran ağrı. Bunların dışında gırtlakta rahatsızlık hissi, balgam çıkarmada artma, seste ton değişiklikleri, bazen bir gıcık öksürüğü ilk belirtiler olarak karşımıza çıkabilir.

Geç belirtiler
    Nefes darlığı, yutma güçlüğü, iştahsızlık, aşırı zayıflama, öksürük, kanlı balgam, boyun lenf bezlerinin büyümesi, şiddetli ağrılar.

Tedavisi
    Cerrahi tedavi ve şua tedavisi en önemli iki tedavi usulüdür. Gırtlağın cerrahi olarak çıkarıldığı durumlarda hasta ses tellerini de kaybettiğinden, ses rehabilitasyonuyla yuttuğu havayı yemek borusu vasıtasıyla sese çevirerek konuşur. Bunu beceremeyen hastalara tek tonda ses çıkaran elektronik bir aletle yardım edilir. Şahıs bu aleti çene altına dayar ve aletin çıkardığı sesi ağız içinde harflere çevirip konuşur. Son yıllarda teknolojinin ilerlemesi ile bu cihaz korkutucu, rahatsız edici olduğu için ve psikolojik problemler gibi sebeplere neden olduğu için genellikle önerilmemekte ve kullanılmamaktadır. Bunun yerine konuşma kanülü adında valf olan Nefes ve Yemek borusu arasına bir aparat yerleştirilir. Bu aparat hava geçişine izin verir hasta deliği kapatarak konuşur çıkardığı ses ise gırtlak alınmadan önce olan konuşma sesiyle ses tellerinden çıkan doğal insan sesi ile oldukça yakındır.

Erken teşhis edilen gırtlak kanserinde tedavi oldukça başarılıdır. İki haftayı geçmiş her ses kısıklığı vakası veya yukardaki belirtileri gösteren her şahıs hele sigara içiyor ve yaşı 45'in üzerindeyse, muhakkak bir kulak-burun-boğaz doktoruna muayene olmalıdır.

Göğüs

Göğüs ya da toraks, insan ve çeşitli diğer hayvanların anatomik bir parçasıdır. Hayvan ve insanlarda vücudun bir parçası, baş ve abdomen arasında yer alır. Memelilerde sternum, torakal vertebralar ve kaburgalar ile çevrilen ve göğüs boşluğu (torasik kavite) olarak adlandırılan vücut bölümüdür. Boyundan diyaframa kadar uzanır. Kalp, aortun bir bölümü, timus ve akciğerler torasik kavitede yer alır. Torakal kavitede yer alan iç organlar sternum ve kaburgaların oluşturduğu kafeins (göğüs kafesi) koruması altındadır.
Göğüs anatomisi-insanda

İnsanda,göğüs iç organları ve diğer içeriği ile birlikte vücudun boyun ile karın arasında kalan bölümüdür.Göğüs kafesi, omurga ve omuz kuşağı tarafından sarılmış ve çevrelenmiştir. Göğüsün içeriğinde şunlar bulunur:

    Organlar
        kalp
        akciğerler
    Kaslar
        Majör pektoral kas ve Minör pektoral kas pektoral kaslar
        trapezius kası ve boyun
    iç yapıdakiler
        diyafram
        özofagus
        trakea
        xiphoid işlemi
    arter ve venler
        aort
        vena cava superior
        vena cava inferior
        pulmoner arter

İnsan göğüs bölgesinin X ışını altında görünümü

    kemikler
        Humerusun üst kısmını da kapsayacak şekilde omuz yuvası
        skapula
        sternum
        Thoraks omurları
        gerdan kemiği
        göğüs kafesi
        yüzeydeki kaburgalar
    dışardaki yapılar
        meme ucu
        süt bezleri
    toraks karın bölgesi (mide, böbrek,pankreas, dalak ve alt özofagus)

İnsanlarda, göğüsün göğüs kafesi ile korunan bölgesine aynı zamanda toraks da denir. Göğüs ve toraks kelimeleri zaman zaman hatalı olarak birbirinin yerine kullanılır.
Göğüs anatomisi-Diğer hayvanlarda

Dört bacaklı memelilerde, süt bezleri ve meme uçları arka bacaklara yakın konumlanmıştır ve dolayısıyla göğüsün bir parçası değildir. Başka bir deyişle göğüs anatomisinde benzer iç organlar vardır ancak değişik şekilde konumlanmışlardır.
Göğüs yaralanmaları
Göğüs yaralanmaları (aynı zamanda şu şekilde de geçer:göğüs travması, toraksa ait yaralanma, toraks travması) Birleşik Devletlerdeki fiziksel travmalardan ölümle sonuçlananlarının ¼'üne tekabül eder.[1] İnsan vücudunda, göğüs boyun ve diyafram arasında kalan ön bölgedir. Göğüs bölgesinde çok önemli iç organlar bulunur ve göğüs kafesi ile korunurlar.

Göğüs kafesi

Göğüs kafesi, kalp, akciğerler ve büyük damarlar gibi hayati organları çevreleyen ve koruyan çoğu omurgalının göğüs kafesinde vertebral kolona ve sternuma bağlı kaburgaların düzenlenmesidir.

12 omur, 12 çift kaburga, göğüs kemiği ve bunlara bağlı kaslar ile kas kılıflarından oluşan göğüs kafesi, karın boşluğundan diyafram aracılığıyla ayrılır. Solunum sisteminin başlıca organları ve dolaşım sistemi ile sindirim sisteminin bazı bölümleri göğüs boşluğu içinde yer alırlar. Akciğerler, göğüs boşluğunun yan bölümlerinde, kalp ve yemek borusuysa "mediyastin" adı verilen kendi içinde kapalı bir bölüm içinde bulunurlar (mediyastin, bu organlardan başka, kalpten çıkan büyük damarları soluk borusunu, timüs bezini ve bazı sinirleri de içine alır).
İşlevleri

    İçinde bulunan organları korumak
    Omuz kemerini oluşturan kemiklere ve kollara destek olmak
    Solunum sırasında göğüs boşluğunun kasılıp gevşemesini sağlamak

Boyun

Boyun, anatomik olarak kafa ve gövde arasında yer alarak bağlantı görevi gören vücut kısmı.
İnsan boynu anatomisi
İnsan boynu anatomik yapısı (kırmızı ile gösterilen;stylohyoid kası)

Materyal bulunmaktadır. Bunun bozukluğu özellikle servikal disk hastalığına (boyun fıtığı) yol açmaktadır. Boyun kısmında beyinden köken alıp vücuda giden sinirler ve kalpten beyine kan taşıyan büyük damarlar yol almaktadır.
Yumuşak doku anatomisi
Uzun boyunları zürafanın ayırt edici özelliklerinden biridir.

Soluk borusu trakea ön kısmında tiroid dokusu bulunmaktadır. Bu borudaki dışarıdan fark edilen çıkıntı ise thyroid kartilaj (Adem elması) olarak bilinmektedir. Boynun her iki yanında güçlü sternocleidomastoid adeleleri bulunmakta ve boyna ait pek çok girişimde bir marker görevi görmektedir. Çenenin arka kısmına doğru ise güçlü bir damar atılışı rahatça hissedilebilmektedir ki bu beyne yoğun bir şekilde kan taşıyan external carotid arterdir.

Diyafram (kas)

Diyafram, göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kasa verilen isimdir.

Kas-kiriş karışımı bir organ olan diyafram, göğüs kafesine bağlıdır. Solunumda görev alır ve çalışması beynin iki diyafram siniri aracılığıyla yönlendirilir. Diyafram, üç delikle yemek borusuna, aorta ve alt ana toplardamara açılır. Diyafram, nefes aldığımızda kasılır ve düzleşir. Nefes verdiğimizde ise gevşer ve kubbeleşir.

Göğüs ve karın boşluğunu birbirinden ayıran diyaframın diğer bir adı da karın kasıdır.

Soluk verirken; diyafram kası yukarı doğru kubbeleşir, göğüs kafesinin hacmi azalır, iç basınç artar ve karbondioksit dışarı verilir.

Soluk alırken; diyafram kası düzleşir, göğüs boşluğunun hacmi artar, iç basınç düşer ve akciğere hava dolar.

Her nefes alıp verdiğimizde diyafram ile birlikte göğüs boşluğu da hareket eder.

Ayrıca diyafram kası çizgili bir kas çeşididir.

Diyafram kası kasıldığında göğüs genişler göğüs boşluğu bir vakum gibi işlev görerek akciğerlere hava dolmasını sağlar. İkinci derecedeki yardımcı kaslar olan omurgalar arasındaki kaslarda genişleyerek ve kasılarak bu nefes alıp verişe yardımcı olurlar. Ayrıca boyun kaslarının da bu fonksiyonda az derece payları vardır. Sadece göğsün üst kısmından akciğerleri çok zorlayarak nefes alıp vermek enerjiyi verimli kullanmada çok sıkıntılı durumlar yaratır. Akciğerlerin kapasitesi tam olarak kullanılamaz. Bu şekilde bir nefes almada 500 -700 cc hava akciğerlere dolar. Diyafram kası, omurga kasları ve boyun kasları tam fonksiyonel kullanıldığında akciğerlere 2500cc - 3000cc hava doldurulur. Bu da akciğerlerin alabildiği en yüksek hava miktarıdır.

Nazofarenks

Nazofarenks, (farenksin nazal bölümü) farenksin en üst kısmıdır. Kafatasının en üst kısmından başlayıp, damağın[1] üst üst yüzeyine kadar uzanır. Nazofarenks sürekli açık olması, farenksin oralve laringeal bölgerdern ayıran en büyük özelliktir.
Anteriyör

Ön kısım, Koana ile nazal bölme arasındaki iletişimi sağlar.
Lateral

Östaki boğrusunun faringeal osityum olarak adlarnırılan bölgenin lateral duvarında, üçgen şekle benzeyen, arkasında katı bir çıkıntıyla bağlanan, torus tubarius veya yastık, mukoz membranın yükselmesiyle kıkırdak yapıda olmasına sebep olmuştur.

Bu iki kat kıkırdağın açılmasıyla ortaya çıkan;

    mukoz mebranın dikey katı, salfingofaringeal kat, torus'un alt kısmına uzanmıştır; Salfinofaringeus kasını da içermektedir.
    ikicil ve küçük kat, salfingopalatin kat, torus'un üst kısmından damağa uzanmıştır. Levator vel patalini kasını da içermektedir. Tensor vel palatini levatora lateraldir ve orijinal kıkırdak doku oluştuğundan beri katlarda payı yoktur.

Östaki boğrusunun osityumunun arkası derin girintilidir.
Posteriyör
Posteriyör duvarın çıkıntısı, en çok çocukluk döneminde belirgindir, lemfoid dokudan oluşmuştur ve faringeal tonsil olarak bilinir. Farengeal tonsil üst kısmında, orta hatta, mukoza düzensiz bir şişe şeklinde bastırılmıştır, bazen kadar oksipital kemiğin oluşum sürecine uzanır; Bu yutak bursa olarak bilinir.

Ses teli

Ses telleri (plica vocalis), gırtlak boşluğunda bulunan, mukoza salgılayan iki zar katmanı. Ses oluşumundan sorumlu ana organlardır.[1]

Sesler, nefes alıp-verme esnasında akciğerlerden gelen havanın, ses tellerini, aralarından geçerken titreştirmesi sonucu oluşur. Bu titreşimlerin frekansı, sesin perdesini belirler.[1] Kadınlarda ve çocuklarda ses telleri kısa ve incedir. Bu nedenle kadın ve çocuk sesleri erkeklere nazaran daha yüksek perdedendir.[1]


Soluk borusu


Soluk borusu (veya nefes borusu ya da trachea) vücutta solunan havanın geçtiği, boru şeklinde bir organdır. Omurgalılarda trakea havanın boğazdan akciğerlere geçişini sağlarken, omurgasızlarda dışarıdaki havayı doğrudan iç dokulara ulaştırır.

Soluk borusu, gırtlağın altındadır, on iki santimetre boyundadır.(Yani çok uzun değildir.) Altıncı boyun omuru hizasında gırtlaktan başlar. Dördüncü sırt omurunda ikiye ayrılarak bronşları yapar. Arkası düz silindirik bir borudur. Arka duvarı zardan, diğer duvarları yarım halka biçiminde üst üste dizilmiş kıkırdaklar, kas ve zardan yapılıdır. Soluk borusunun içini örten mukoza hava ile gelen küçük yabancı cisimlerin dışarıya atılması için, titrek tüylü hücrelerle döşelidir .Bronşlar, soluk borusunun ikiye ayrılmasından doğanlar, soluk borusunun yapısındadırlar, yalnız kıkırdakları daha düzensizdir. Her biri bir akciğere girer, sağ bronş daha kalın, daha kısa, daha diktir; sol bronş daha ince, daha uzun ve daha yataydır. Bronşlar akciğerde ince dalcıklara ayrılırlar. Akciğer, göğüs boşluğunda sağ ve solda iki tanedir. Sağ akciğer, üç sol akciğer iki lobludur. Her akciğer tabanı diyaframda olan birer yarı koni biçimindedir. Dış ve iç iki yüz bir taban bir de tepeleri vardır. Akciğere giren çıkan yapılar iç yüzün ortasından girerler. Buraya akciğer atardamarları, akciğer toplardamarları, akkar yolları ,sinirler girer ve çıkarlar. Bronşlar içi hava ile dolu alveol denen keseciklerde biterler. Bu keseciklerin duvarlarında kılcal damarlar yayılır. Plevra, akciğerin dış yüzü ile diyafrağmanın üst yüzünü arasız örten seröz bir zardır. İç ve dış iki yaprağı arasında plevra boşluğu adı altında nemli ve kaygan boşluk vardır. Böylece, akciğerin solunum sırasında şişip küçülmesi kolaylıkla sağlanmış olur. En iç kısmında epitel doku vardır.
Soluk borusu epitel hücreleri
Soluk borusu epitel hücreleri, burada epitel ve goblet hücreleri bir arada yer alır. Epitel hücrelerinin bir kısmı, sil denilen kirpiksi uzantılar içerir. Goblet hücrelerinin salgıladığı mukus, soluk borusunun iç yüzeyinin kaygan ve nemli kalmasını sağlar. Siller, hem mukusun yayılmasını sağlar hem de toz gibi yabancı parçacıkların akciğerlere kaçmasını önler.


Akciğer

Hava soluyan omurgalılardaki temel solunum organıdır. Soluk alındığında burun ve ağızdan giren hava nefes borusu ve sonrasında bronşlardan geçerek akciğerlere ulaşır. Toplardamarlarla gelen karbondioksitce fazla olan (kirli) kan burada yenilenir. Ayrıca sesin oluşumunda da görevlidir.

Yeni doğanda akciğer, ilk başta parlak pembe renktedir. Zamanla grileşmeye ve yaş geçtikçe koyulaşarak en sonunda neredeyse siyah rengine bürünür. Bu koyulaşmaya solunumla alınan havadaki toz ve öteki maddeler neden olmaktadır. Ayrıca sigara içenlerin akciğerleri içmeyenlere göre daha siyahtır.

Akciğer ile ilgili tıbbi terimler genellikle pulmo- ile başlar. Bu, Latincede "akciğerlerin" anlamına gelen pulmonarius sözcüğünden gelmektedir ki bu sözcük de Yunancada "akciğer" anlamına gelen pleumon ile akrabadır.
Anatomi

Göğüs boşluğunda bulunmakta olup, göğüs kafesi sayesinde korunan akciğerler, koruyucu bir zar olan plevra ile sarılmışlardır. Diyafram kasından birinci kaburganın üstüne, köprücük kemiğinin biraz üzerine kadar yer alır. Yaklaşık olarak koni şekline sahip olan akciğerlerin basis pulmonis adı verilen içbükey alt yüzeyi diyaframın üstüne yerleşiktir; köprücük kemiğinin üstüne kadar uzanan üst yüzeyineyse apex pulmonis adı verilir.[1][2]

Akciğerlerin esnek ve süngerimsi bir yapıları vardır. Biri sağ ve diğeri solda olmak üzere 2 adettir. Sağ akciğer 3 lobdan (parçadan), sol akciğer ise 2 lobdan oluşmuştur. Sol akciğerin bir parçası yerine kalp bulunmaktadır. Bu nedenle sağ akciğer sol akciğerden daha büyük, sağ akciğerin ağırlığı yaklaşık 700 gr. ağırlığındayken, sol akciğer 600 gr. ağırlığındadır.[3]

Atardamar

Atardamar veya diğer adıyla arter, kalpten vücuda kan taşıyan damarlardandır. Pulmoner arter ve umblikal arterler dışında oksijenlenmiş kanı taşırlar.

Memeli canlılarda dolaşım sistemi olmazsa yaşam mümkün değildir. Tam olarak hücrelere oksijen ve besin taşınması fonksiyonun yanı sıra, karbondioksit ve atık ürünlerin taşınması, pH düzeyinin düzenlenmesi ve plazma, protein ve immün sistem akışkanlığının sağlanması vb. fonksiyonlarını yerine getirir. Gelişmiş ülkelerde, başlıca iki ölüm sebebinden biri miyokard infarktüs ve kardiyak arresttir. Her ikisi de damar sisteminin bozulması sonucu oluşan durumdur. (Bkz Arterioskleroz)
Tanım

Arter sistemi, dolaşım sisteminde yüksek basınç ile çalışan sistemdir. Arter basıncı kalp atışları sırasında değişiklik gösterir. Maksimum basınca sistolik basınç, minimum basınca ise diyastolik basınç denir. Basınç değişikliği herhangi bir atardamarın baskılanmasıyla hissedilebilir. Arterler aynı zamanda kanın pompalanmasına yardım ederler. Arterler kanı kalpten vücuda taşırlar. Oksijenlenme için kanı akciğerlere taşıyan pulmoner arterler hariç, tüm arterler gerekli okisjeni kalpten dokulara doğru taşır.
Anatomi

Arterlerin anatomisi makroskopik anatomide, makroskopik seviyesinde ve mikroskop yardımıyla öğretilen mikroskopik olarak ayrılabilir.
Makroskopik Anatomi

İnsan vücudunun arter sistemi; sistemik ve pulmoner olarak ayrılır.
Sistemik Arterler

Sistemik arterler oksijenlenmiş kanı kalpten vücuda taşıyan ve deoksijene kanı da kalbe taşıyan, kardiyovasküler sistemin bir parçasıdır.
Pulmoner Arterler

Pulmoner arterler, kardiyovasküler sistemin parçası olan, deoksijene kanı kalpten alan ve oksijenlenmiş kanı kalbe geri gönderen pulmoner dolaşımın arterlerindendir.
Arter duvarının anatomisi

Tunica externa olarak bilinen en dış katmanı bağdokudan oluşur. Katmanın içi olan tunica media, düz kas ve elsatik dokudan oluşur. En içteki tabaka endotel hücrelerinden oluşmuştur. Kanın aktığı boşluğa lümen denir.
Arter Tipleri
Pulmoner Arterler

Pulmoner arterler vücuttan kalbe dönen kirli kanı oksijenlenmesi için akciğerlere taşıyan atardamarlardır.
Sistemik Arterler

Elestik rölatif bileşenlerine göre ve müsküler doku içinde olan tunica media yanı sıra büyüklüğü ve iç ve dış elastik lamina meydana getiren sistemik arterler müsküler ve elastik olarak iki alt kısma ayrılabilirler. Daha büyük arterler (10>mm çapında) genellikle elastiktir ve(0,1–10 mm) den küçük olanlar kas yapısında olma eğilimindedirler. Sistemik arterler kanı besin alışverişi ve gaz değişimi için arteriollere ve sonra da kaplliere gönderir.
Aort

Aort temel sistemik arterdir. Valf kapağı üzerinde kalbin sol ventrikülünden direkt olarak kanı alır. Sırayla aortun dallarının ve arterlerin dallarının çapları art arda arteriollere dogru küçülür. Aortun ilk kalpalı dalları, kalp kası için kan sağlayan koroner arterlerdir. Bu aortik ark, yani brakiyosefalik atardamar, sol karotis ve sol subklavyen arterlerin kapalı dalları tarafından takip edilmektedir.
Arterioller

Arterioller arterlerin en küçük birimidir. Kalp kasının duvarındaki değişken kasılmayla kan basıncının ayarlanmasına yardımcı olurlar ve kanı kapillere taşırlar.
Kapiller

Kapiller dolaşım sisteminde değişimin olduğu önemli yerlerden biridir. Kapiller, gaz, şeker ve diğer besin çevre dokulara hızlı ve kolay difüzyon yardım etmek için küçük tek hücre çapındadırlar.
Kapillerin Fonksyonu

Kapillerin etrafında düz kas yoktur ve çaplar kırmızı kan hücrelerin çaplarından daha dardır. Bir kırmızı kan hücresi yaklaşık 7 mikrometre çapındadır ve kapiller ise sadece 5 mikrometere çapındadırlar. Bu yüzden kırmızı kan hücreleri kapillerden geçebilmeleri için bükülmek zorundadırlar.

Bu kapillerin küçük çapları, gaz ve besin değişimi için daha büyük yüzey alanı sağlar.
Kapiller Ne Yapar

    Akciğerde, oksijen karbondioksit değişimi
    Dokularda, oksijen, karbondioksit, besin ve atık ürün değişimi
    Böbreklerde, atıkların atılması ve geri emilim
    Bağırsaklarda, besin emilimi, atık ürün atılımı

Patoloji
Kan Basıncı

Sistemik arter basıncı, kalbin sol ventrikülünün kuvvetli kasılmasıyla elde edilir. (Bkz. Kan basıncı)

Sağlıklı dinlenme durumundaki kan basıncı genellikle düşüktür. Bunun anlamı sistemik basınç genellikle 100mmHg'nin altındadır.

Atmosfer basıncına dayanmak ve adabte olmak için, arterler çeşitli kalınlıktaki düz kaslarla çevrelenmişlerdir. Bu kaslar uzayan elastik yapıda ve elastik olmayan bağ dokusuya çevrelenmşitir.

Atım basıncı, yani Sistolik ve Diyastolik basınç arasındaki fark, öncelikle, her kalp atışı, atım hacmi, karşı hacmi ve büyük arterlerin elastikiyetini tarafından çıkarılır ve kan miktarı tarafından belirlenir.

Zamanla, yüksek arteryel kan şekeri (Diabetes Mellitus), lipoprotein kolesterol ve basıncı, sigara kullanımı, ve diğer faktörler,, endotel ve damar duvarları bozulmasına yol açıyor ve ateroskleroza sebep oluyor.
Aterom

Arter duvarındaki bir aterom ya da plak, lipit (kolesterol ve yağ asitleri), kalsiyum ve değişken miktarda lifli bağ dokusu içeren hücre enkazlarının aşırı dercede birikmesidir.
Tarihi

Antik Yunanlar arasında, arterler trakea ya bağlı olan ve dokulara hava taşıması sorlumlulğunda olan hava tutucular olarak düşünülüyordu. Bu arterlerin boş bulunması ölüm sebebiydi.

Orta Çağda, arterlerin "ruhani kan" veya " yaşamsal ruh" diye adlandırılan sıvı taşıdığı gözlemlenmiş ve venlerin içeriklerinden farklı olduğu düşünülmüştür. Bu teori Galen'e geri döndü Orta Çağın sonlarında, trakea ve ligamentler de "arter" olarak tanımlandı.

17. yüzyılda William Harvey dolaşım sisteminin modern konseptini, arter ve venlerin rolünü tanımladı ve basite indirgedi.

20. yüzyılın başlarında Alex Carrel ilk olarak vasküler dikiş tekniğini, anastomoz ve birçok hayvandaki başarılı organ transplantasyonunu tanımladı. Ve böylece, daha önce damarların kalıcı ligasyonu ile sınırlı olan modern vasküler cerrahiye yeni bir kapı aralardı.


Toplardamar

Venler veya toplardamarlar kanı kalbe taşıyan kan damarlarıdır. Venler dolaşım sisteminin bir bölümünü oluştururlar. Oksijen bakımından fakir, metabolizma artıklarını taşıyan, kirli kanın kalbe dönüşünü sağlayan damardır. Derinde bulunan toplardamarlar, kasların arasından geçer. Bu damarlar ve yüzeysel toplardamarlar arasında köprüler bulunmaktadır. Bu oluşumda dolaşımın en fazla zorlandığı bölge bacaklardır.

Toplardamarların genişlemesi, uzaması veya herhangi bir nedenden dolayı tıkanması birer hastalık sebebi olarak sıralanabilir. Tıkanma; pıhtı veya iltihap gibi nedenlerden oluşabildiği (tromboflebit hastalığı) gibi, ur gibi bir oluşumla dışarıdan bir baskı nedeniyle de görülebilir. Genişleme ve uzama; bacak, yemek borusu, erkekte üreme kordonu ve makattaki toplardamarlarda oluşabilir. Bunlara genelce varis denmektedir. Ayrıca toplardamarların içerisinde kanın geriye kaçmasını önleyen kapakçıklar bulunmaktadır.

Ayakta duran bir insanda bacaklardaki toplardamar basıncı en yüksek seviyededir, bacak yukarı kaldırıldığında ise en düşük seviyeye ulaşır. Normal bir durumda, yürümekte olan birisinde basınç başlangıçta hafif bir yükselmeden sonra hemen düşer. Hareket hâli de toplardamarların boşalmasında önemli bir etkendir.[1]
Görevleri

    Vücuttan toplanan kanı kalbe taşırlar
    Karbondioksit bakımından zengin kan taşırlar. (akciğer toplardamarı hariç)
    Vücudun alt kısmındaki toplar damarlarda kanın geri dönüşünü engelleyen tek yönde açılan kapakçıklar bulunur.

Kılcal damar

Kılcal damar veya kapiler vücuttaki en küçük kan damarlarına verilen isimdir. Büyüklükleri yaklaşık 5-10 μm'dir (çapları 0,007 mm ile 0,150 mm arasında değişir). Atardamarlar ile toplardamarları birleştiren kılcal damarlar, dokularla etkileşimi en yoğun olan kan damarlarıdır. Kılcal damar duvarları tek bir hücre tabakasından (endotel) oluşur. Bu tabaka öyle incedir ki oksijen, su ve lipitler gibi moleküller difüzyon ile bu tabakadan geçip dokulara girebilirler. Karbondioksit ve üre gibi zararlı ve atık maddeler de difüzyon ile kılcal damar içindeki kana dağılırlar. Belirli bazı sitokinlerin salınımıyla kılcal damarların geçirgenliği (permeabilite) daha da arttırılabilir.

Ortalama bir insan vücudundaki kılcal damarların toplam uzunluğu yaklaşık 40.000 km'dir. Atar damarlarla toplar damarları birbirine bağlayan, tek sıralı epitel dokudan oluşmuş ince damarlardır. Kan ile doku hücreleri arasındaki madde alışverişini sağlarlar ve kan akışı yavaştır.

Kılcal damarların içerisinde dolaşım hızı ve basıncı düşüktür. Doku hücreleri ile temas halinde olması nedeniyle dokular arası beslenmede büyük önem taşımaktadır. Derinin kızarması veya solmasının nedeni kılcal damarların genişlemesi veya büzülmesi neden olmaktadır. Geçirgenlikleri bozulduğu zaman, doku aralığındaki kanın sıvı kısmına doluşarak ödem oluştururlar. Dayanıklılık bozukluğu sonrası olan yırtımalarda, purpura denilen deride kanama noktaları oluşmaya başlar.

Kılcal damarlar genişlediğinde dokular daha fazla kan toplar ve atardamar ile toplardamardaki kan oranı düşer, diğer bir deyişle tansiyon düşümü olayı meydana gelir. Kılcal damarlar kasıldığındaysa, dokulardaki kan büyük olan damarlara gönderilir ve atardamar ile toplardamarların basıncı artar.[1]

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia


Uhud’da Cesur Bir Kadın:
Ümmü Umâre (r.a.)



Medine’de ilk kez kadınların savaşa katılmasına izin veriliyordu. Daha önce Bedir’e ve diğer seferlere katılmak isteyen kadınlar olmasına rağmen Allah Resûlü onların taleplerini uygun bulmamıştı. Fakat bu kez yaralıları tedavi etme, su, yiyecek ve ilaç temini gibi yardımcı hizmetlerde kadınların görev almalarına izin verilmişti. Bunlardan biri ensar hanımlarından Hazrec kabilesine mensup Ümmü Umâre künyesiyle tanınan Nesîbe bint Ka’b idi.
Ümmü Umâre Uhud Savaşı’nın yapılacağı sabah evinden çıktı. Orada olup biteni merak ediyordu. Kocası ve iki oğlu da savaş meydanındaydı. Uhud’a ulaştığında Müslümanlar üstünlüğü ele geçirmiş durumdaydılar. Galibiyetin sevinciyle herkes ganimet toplamaya koştu. Hz. Peygamber tarafından kesin bir emir almadıkça bulundukları yerden ayrılmamaları gerektiği konusunda uyarılan Ayneyn Tepesi’ndeki okçular da yerlerini terk ettiler. Bu zafiyeti fırsat bilen müşrikler Müslüman ordusunun arka tarafından tekrar savaş alanına girerek saldırdılar.
Müslümanlar hazırlıksız yakalanmışlardı. İslam ordusu dağılmak üzereydi. Bu kargaşa ortamında Ümmü Umâre, Resûlullah’ın ve etrafındaki bazı sahabilerinin mücadele ettiğini görünce hemen yanlarına koştu. Eline geçirdiği kılıç ve okla canı pahasına Allah Resûlü’ne siper oldu. Kocası ve oğulları da bu uğurda müşriklerle çarpıştılar. Ümmü Umâre’nin fedakârlığına ve cesaretine şahit olan Hz. Peygamber, kalkanıyla kaçmaya çalışan birine “Kalkanını çarpışana bırak!” dedi. Kalkanı eline geçiren Ümmü Umâre Resûlullah’ı korumaya devam etti. Bir müddet sonra Ümmü Umâre’ye atlı bir müşriğin saldırdığını gören Allah Resûlü oğluna, “Annene yardım et! Annene yardım et!” diye seslendi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 413)
O gün Hz. Peygamber ne tarafa dönse Ümmü Umâre’yi uğrunda korkusuzca çarpışırken görüyordu. Ümmü Umâre on iki yerinden yaralanmıştı ama umursamıyordu. Müslümanların çetin bir imtihandan geçtiği zorlu savaşta Allah Resûlü’nün duasını aldıktan sonra gerisi önemsizdi. Allah’ın Elçisi onun ve ailesinin cennette kendisine komşu olmaları için dua etmişti. Dünyada başına ne gelirse gelsin artık Ümmü Umâre’nin umurunda değildi hiçbiri. Hz. Peygamber Ümmü Umâre’nin yaptığına kimsenin güç yetiremeyeceğini ifade etti. Zira oğlu Abdullah’ın yaralı kolunu sardıktan sonra bile “Haydi müşriklerle savaş!” diyebilecek kadar fedakâr ve cesur bir anneydi o. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 414-415)
Uhud Savaşı’nın ardından Ümmü Umâre Benî Kurayza Gazvesi’ne, Hayber’in ve Mekke’nin fethine, Huneyn Savaşı’na ve Hz. Peygamber’in vefatından sonra da Yemâme Savaşı’na katıldı. Uhud’da olduğu gibi Huneyn’de bozguna uğrayıp dağılan Müslümanların yeniden toparlanması için çaba sarf etti ve düşmanla çarpışmaktan çekinmedi. Nitekim o, Medineli ilk Müslüman kadınlardan biri olarak İkinci Akabe Biatı’nda Allah Resûlü’nü ne pahasına olursa olsun koruyacağına dair söz vermişti.
Ümmü Umâre savaş meydanında olduğu kadar ilim öğrenme konusunda da cesaretli davranıyordu. Âyetlerin nüzulünü yakından takip ediyordu. Bir ayrıntı oldukça dikkatini çekmişti. Bunu Allah’ın Elçisi’ne sormaktan çekinmedi ve şöyle dedi: “(Kur’an’da) her şeyin erkekler için nazil olduğunu görüyorum. Hiçbir konuda kadınların zikredildiğini göremiyorum.” Ümmü Umâre’nin sitemi üzerine Ahzâb Sûresi’nin otuz beşinci âyeti nazil oldu: “Şüphesiz müslüman erkeklerle müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaatkar erkeklerle itaatkâr kadınlar, doğru erkeklerle doğru kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, Allah’a derinden saygı duyan erkekler, Allah’a derinden saygı duyan kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, namuslarını koruyan erkeklerle namuslarını koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkeklerle çokça anan kadınlar var ya, işte onlar için Allah bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 33) Buna göre kadın erkek kim olursa olsun Allah’a iman ve itaat eden, emir ve yasaklarına riayet eden herkese eşit muamele edilecekti.
Savaş, insanın hayatta karşılaşabileceği en zor ve tehlikeli durumlardan biridir. Erkeklerin bile zorlandığı ve istemediği böyle bir ortamda, özellikle de Müslümanlar için çetin bir imtihan olan Uhud Savaşı’nda Ümmü Umâre yaptıklarıyla Allah Resûlü’nün takdirini kazanmış ve duasına mazhar olmuştur. Allah’a ve Peygamberi’ne iman etmenin sorumluluğunu derinden hissederek bu uğurda canını feda etmekten asla kaçınmayan Ümmü Umâre cesareti ve fedakârlığı ile adından söz ettiren örnek bir şahsiyettir.


Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN


Kur’an’ın Tercümanı,
Ümmetin Bilgesi:
Abdullah b. Abbâs (r.a.)


Müşriklerin Mekke’de İslâm’ın yayılmasını engelleme çabalarından biri olarak Müslümanlara boykot uyguladıkları yıllardı. Peygamberi himaye eden Hâşimoğullarına karşı insafsızca bir sindirme politikası güdülüyordu. Müslümanlar hiç bu kadar zor durumda kalmamışlardı. Kendileriyle her türlü ticari ve sosyal ilişki kesilmiş, açlığa mahkum bırakılmışlardı. Bütün bu baskı ve zorluklara rağmen o günlerde Abdülmuttalib’in oğlu Abbâs’ın evinde buruk da olsa bir sevinç vardı. Sabırla beklenen minik misafir dünyaya gözlerini açmıştı nihayet. Allah’ın en sevdiği isimlerden biri olan Abdullah ismi verildi bebeğe, Allah’a güzel bir kul olması ümidiyle… Babası onu Resûlullah’a götürdü hemen. Allah Resûlü minik Abdullah’ın başını okşayarak dua etti, amcası Abbâs’ın sevincine sevinç kattı.
Mekke’deki sıkıntılı yılların ardından hicretle birlikte Müslümanlar Medine’de Peygamber’in yanı başında daha huzurlu bir hayata kavuştular. Ashab Allah’ın Elçisi’nin yanında geçirdikleri her anı değerli addediyordu. Bir gün yaşlısı genci hep birlikte toplandıkları bir mecliste Resûlullah’a içecek ikram edilmiş, kendisi içtikten sonra kalanını ashabıyla paylaşmak istemişti. Hz. Peygamber ikrama sağ taraftan başlamak niyetindeydi. Sağında bir çocuk oturuyordu. Yaşlılar ise sol tarafta yerlerini almışlardı. Allah Resûlü “Delikanlı! Bunu yaşlılara vermeme müsaade eder misin?” diye sordu çocuğa. Hiç tereddüt etmeden cevap verdi çocuk: “Senden gelen hakkımı hiç kimseyle paylaşamam yâ Resûlallah!” (Buhârî, Müsâkât, 10) Verdiği akıllıca cevapla bakışları üzerine toplayan o çocuk, henüz bebekken Hz. Peygamber’in duasına mazhar olan Abdullah b. Abbâs’tı. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 282)
Peygamberimize gönülden bağlı bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs, aynı zamanda müminlerin annelerinden Hz. Meymûne’nin yeğeniydi. Bu, Allah Resûlü’nün hâl ve hareketlerine, ibadet hayatına yakından şahit olmak için bulunmaz bir fırsat demekti. Nitekim Abdullah bu fırsatı değerlendirmek maksadıyla zaman zaman teyzesinin evine misafir olur, geceleri orada kalırdı. O, abdest alırken suyun dikkatli kullanılması gerektiğini, (İbn Mâce, Tahâret, 48) cemaatle namaz kılma âdâbını, gece namazının kılınışını ve Resûlullah’ın namazlardan sonra yaptığı bazı duaları (Buhârî, Tefsîr, (Âl-i İmrân) 18, Müslim, Müsâfirîn, 181) bu vesileyle öğrenmişti.
Zeki bir çocuk olan Abdullah b. Abbâs’ın iyi yetişmesini isteyen Hz. Peygamber, Yüce Allah’a ona Kur’an’ı öğretmesi ve onu dinde fakih kılması için dua etmişti. (Buhârî, İlim, 17, Vudû’, 10) Duanın yanı sıra fiilen gayret göstermeyi de ihmal etmemişti. Allah Resûlü Hz. Meymûne’nin evinde kaldığı gecelerde Abdullah’ın namazını kılıp kılmadığını sorarak (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 26) namaz alışkanlığı kazanmasına yardımcı oluyordu. Bir defasında ise bineğinde arkada oturan Abdullah b. Abbâs’a şöyle nasihatte bulunmuştu: “Delikanlı! Sana bazı şeyler öğreteceğim. Allah’ı gözet ki Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki Allah’ı (daima) yanında bulasın. Bir şey istediğinde Allah’tan iste! Yardıma muhtaç olduğunda Allah’tan yardım dile! Şunu bil ki bütün insanlar sana fayda vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana fayda veremezler. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için toplansa Allah’ın takdiri dışında sana hiçbir şeyde zarar veremezler. Bu konuda kalemler kaldırılmış (karar verilmiş), sayfalar kurumuştur (hüküm kesinleşmiştir) .” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 59; İbn Hanbel, I, 293)
Resûlullah vefat ettiği zaman yaklaşık on üç yaşında olmasına rağmen zekâsı ve ilmî yeteneğiyle göz dolduran örnek bir gençti artık İbn Abbâs. İlim öğrenme ve öğretmeye olan iştiyakı sayesinde Kur’an’ı, Resûlullah’ın sünnetini ve fıkhî meseleleri en iyi bilen sahâbîlerden biri oldu. Hz. Ömer yaşça kendinden küçük olmasına rağmen onun ilmine çok değer verirdi. Bir gün sahabenin büyükleriyle birlikte bazı meseleleri sormak üzere İbn Abbâs’a gitti. İçlerinden Abdurrahman b. Avf, Hz. Ömer’e “Onun kadar çocuklarımız varken ona mı soracağız?” dedi. Hz. Ömer ona bunun sebebini kendisinin de iyi bildiğini söyledikten sonra İbn Abbâs’a Nasr Sûresi ile ilgili sorusunu sordu ve aldığı cevap üzerine “Ben de bu sûre hakkında ancak senin bildiğini biliyorum.” diyerek onun ilmine olan güvenini bir kez daha ortaya koydu. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 110)
Ashab arasında “Kur’an’ın tercümanı” ve “ümmetin bilgesi” unvanlarına layık görülen ehl-i beytin akıllı genci Abdullah b. Abbâs, ilmî dirayeti ve yetiştirdiği öğrencilerle İslam tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biri oldu.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN


Hanımların Hatibi:
Esmâ bint Yezîd (r.a.)


Günlerdir kafasında türlü sorular dolaşıyordu, ancak hiç birine bir cevap bulamıyordu. Düşünüyordu, çabalıyordu, kendisini teskin etmeye çalışıyordu, ancak hiçbir şey onu tatmin etmeye yetmiyordu.
Gençti Esmâ, gencecikti. Gençliğinin verdiği heyecanın yanında, kabına sığamayan bir yapısı vardı. Zekiydi, atılgandı, cesurdu. Bir o kadar da açık sözlüydü, düşündüğünü en güzel şekilde kalıba dökmesini bilir, kendisini ifade ederdi. Bununla birlikte, kaç zamandır kendi kendine konuşuyordu, kimselere açamadığı derdine kendisi bir hal çaresi bulmak için çabalıyordu. Ancak ne yapsa boş, evin işleri yine üstündeydi, çocukların bakımı bütün zamanını alıyordu. Allah Resûlü’nün yanındaki sahabenin neredeyse tüm vakitlerini onunla birlikte geçirme imkânları varken, o ya yemek yapıyor, ya ip eğiriyor, ya diğer işlerle ilgileniyordu. Erkekler kadar ibadete zaman ayırma fırsatı olmadığı gibi Allah yolunda cihatta da onlar kadar aktif rol alamıyordu. Hepsini bir bir düşündü, içinde biriktirdi. Oysa Esmâ, ensar hanımlarının ileri gelenlerindendi. Allah Resûlü’ne ilk biat edenlerdendi. Akşamla yatsı arasında bir vakitte, Allah Resûlü’nün huzuruna varışı, ona biat edişi, onun “Size İslâm üzere hidayet veren Allah’a hamd olsun, ben sizinle biat ettim.” deyişi hâlâ gözlerinin önündeydi. (İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 12) Böyleyken neden Allah Resûlü’ne halini arz etmiyor, sorularını ona yöneltmiyordu? Etrafında kendisi gibi düşünen ensar hanımlarının varlığı da kendisine cesaret verince, soluğu Allah Resûlü’nün yanında aldı. Resûl-i Ekrem, her zamanki gibi ashabı ile beraberdi. Esmâ, sözlerine ashabın dilinden düşürmediği şu cümle ile başladı: “Anam babam sana feda olsun yâ Resûlallah!” Sonra devam etti:
“Ben sana kadınların elçisi olarak geldim. Allah seni bütün erkek ve kadınlara peygamber göndermiştir. Biz sana ve senin rabbine iman ettik. Kadın olduğumuz için evlerinizde kapanıp kalmış, nefislerinizi tatmin etmiş ve çocuklarınızı karnımızda taşımışızdır. Siz erkekler ise cuma namazı kılmak, camiye ve cemaate çıkmak, hastaları ziyaret etmek, cenazelerde bulunmak, birden fazla hacca gitmek gibi hususlarda bize üstünlük sağlamış bulunuyorsunuz. Bütün bunların en önemlisi Allah yolunda cihad etmektir. Fakat siz hac veya umre için yahut düşmanla savaşmak üzere evinizden çıktığınız zaman mallarınızı biz koruruz, iplik eğirip size elbise yaparız, çocuklarınızı besleriz. Buna göre bizler sizin kazandığınız hayır ve sevaplarda size ortak olamaz mıyız?”
İşte bu kadardı; Esmâ, içinde biriktirdiği ne varsa Allah Resûlü’ne arz etmiş, rahatlamıştı. Resûl-i Ekrem de onu ciddiyetle dinledikten sonra, yüzünde etrafını aydınlatan gülümsemesiyle oradakilere şöyle dedi:
“Siz bir kadından, din konusunda sorduğu bir soruda bundan daha güzel söz işittiniz mi?” Sonra da bir kadının eşiyle güzel geçinerek sıcak bir yuvaya sahip olmasının, az önce saydığı bütün üstünlüklere denk olduğunu söyledi. Bu haberi diğer bütün hanımlara ulaştırmasını isteyen Allah Resûlü, hem Esmâ’nın hem de bütün hanım sahabilerin içini rahatlatmıştı. Bu günden sonra da Esmâ “hatîbetü’n-nisâ” olarak anılır oldu. (İbnü’l-Esîr, VII, 19).
O, hanımların sözcüsüydü. Hanım sahabilerin içlerinden çıkamadıkları bir durum olduğunda veya kendi özel durumlarıyla alakalı Allah Resûlü’ne iletmek istedikleri soruları bulunduğunda Esmâ devreye girerdi. Hz. Âişe’nin de yakın arkadaşlarından olunca, sık sık hâne-i saâdete gelme imkânı elde eder, bunu ilme olan merakını, öğrenme arzusunu gidermek için fırsat bilirdi. Yine bir defasında, hanımların özel halleriyle alakalı bir soruyu Hz. Peygamber’e yöneltmiş, Hz. Âişe de onun bu tavrını takdir ederek, “Şu ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Utanma duygusu onları, dini (hükümleri) sorup öğrenmekten alıkoymuyor.” demekten kendini alamamıştı. (Müslim, Hayız, 61)
Esmâ’nın öğrenmeye olan bu merakı, Hz. Peygamber’in hadislerini zihnine nakşetme konusunda da kendini gösterdi ve seksen bir rivayet, onun ağzından nakledilerek bugüne geldi. Esmâ, ilim konusunda gösterdiği cesaret kadar cihatta da şecaat sahibi idi. Esmâ’nın gözleri Mekke’nin, Hayber’in fethini gördü ve gözler, Esmâ’nın Yermük’te nasıl cesurca savaştığına şahit oldu. Esmâ bint Yezid, Müslüman bir kadının yuvasında, ilimde ve irfanda, yeri geldiğinde savaş meydanında cesaretiyle, mertliğiyle, gözü pekliğiyle nasıl örnek olabileceğini tüm Müslümanlara gösterdi.


Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


Doğruluğuyla Kurtuluşa
Eren Sahabi:
Kâ’b b. Mâlik (r.a.)


Güneşin kavurucu sıcağı iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. O sıcakta, meyveleri olgunlaşan hurma dallarının gölgeliğinde biraz olsun serinlemek kadar insanı rahatlatan bir nimet olamazdı. Lakin Medine’de hummalı bir sefer hazırlığı vardı. Allah Resûlü Bizans’ın ani bir saldırı düzenleyeceği haberini almış, vakit kaybetmeden Medine-Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan Tebük’e doğru yola çıkmayı uygun görmüştü. Yolculuk uzun ve meşakkatli olacaktı. Ordunun iyi hazırlanması gerekti.
Medine’nin beş büyük şairinden Kâ’b b. Mâlik de sefere katılacaklar arasındaydı. Ka’b, hicretten önce Akabe’de yapılan görüşmelerde biatiyle Hz. Peygamber’i memnun etmiş, Bedir hariç o zamana dek yapılan bütün gazvelere katılmış, on yedi yerinden yaralandığı Uhud Savaşı’nda büyük kahramanlık göstermişti. Ancak bu kez biraz rahat davranmıştı. Sefere hazırlık için sabahleyin evinden çıkıyor, akşam olduğunda hiçbir şey yapmadan geri dönüyordu. Hal böyleyken günler günleri kovalıyor, Ka’b kendini bir türlü toparlayamıyordu. O, daha vakit var diye düşünürken, hazırlıklarını tamamlayan ordu bir sabah yola çıktı. Ka’b, bugün yarın yetişirim düşüncesiyle oyalanırken aradan birkaç gün daha geçmiş, epeyce mesafe kat edilmişti. Yine de hazır değildi Ka’b. Hâlâ orduya yetişebileceği düşüncesiyle Medine sokaklarında dolaştığı bir gün, geride yalnızca münafıkların ve maddî imkânsızlıklar yüzünden sefere katılamayanların kaldığını anlayınca hatasının farkına vardı ancak artık çok geçti. Resûlullah’ın dönüşünü beklemek zorundaydı.
Haftalar sonra Allah Resûlü’nün Medine’ye dönmek üzere yola çıktığı haberini alınca Kâ’b b. Mâlik’in içi içini kemirmeye başladı. Onun yüzüne nasıl bakacaktı? Hiçbir geçerli sebebi olmadığı halde sırf nefsinin esaretiyle Medine’de kalmıştı. Bu durumun nasıl bir izahı olabilirdi ki! Bir bahane uydursa Resûlullah’ın öfkesinden kurtulabilir miydi acaba? Hayır, çözüm bu değildi asla. Her şeyi olduğu gibi anlatmak gerekiyordu.
Hz. Peygamber Medine’ye döndüğünde sefere katılmayıp geride kalanlar mescide gelerek mazeretlerini bildirdiler. Sıra Kâ’b’a geldiğinde Resûlullah ona ne sebeple seferden geri kaldığını sordu. Akabe’de aldığı sözü hatırlattı. Kâ’b elbette o günkü sözünü unutmamıştı fakat beyan edecek bir özrü de yoktu. Durumu aşikârdı, daha önce karar verdiği üzere başkaları gibi yalandan bir mazeret uydurmak yerine hatasını itiraf etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ondan, Yüce Allah kendisi hakkında bir hüküm bildirinceye kadar beklemesini istedi. Mürâre b. Rebî’ ve Hilâl b. Ümeyye adlı iki sahabi de Kâ’b ile aynı durumdaydılar. Bu üç sahabiye karşı Resûllah’ı ve Medine’yi adeta derin bir sessizlik bürüdü. Kimse onlarla konuşmuyor, görenler yüzlerini ekşitiyordu. Yer gök, dağ taş sükût ediyordu sanki. Bu sessizliğe dayanamayan Mürâre ve Hilâl evlerine çekilip ağlıyorlar, Kâ’b ise aksine sokaklarda dolaşıyor, mescide namaza geliyor, Hz. Peygamber’in meclisine katılmaya çalışıyordu. Olur da selamına karşılık verirse diye Allah Resûlü’nün dudaklarının kıpırdayıp kıpırdamadığını takip ediyordu ama nafile. Resûlullah onunla göz göze bile gelmiyordu. Kâ’b çok pişmandı, üzüntüsü ve kederi tarifsizdi.
Medine çarşısında dolaştığı bir gün Şam taraflarından gelen bir adam Kâ’b’a, Gassan melikinden bir mektup getirdi. Gassan meliki, Hz. Peygamber’in Kâ’b’a haksız muamele ettiğini iddia ediyor, buna karşılık topraklarına geldiği takdirde kendisinin onu layık olduğu bir hürmet ve taltifle karşılayacağını bildiriyordu. Ancak Kâ’b Resûlullah’a karşı başka bir hata daha işlememeye karar vermişti artık, bu teklifi hiç tereddütsüz reddetti.
Kâ’b’ı derinden sarsan sessizliğin üzerinden kırk gün geçmişti. Allah Resûlü’nden bu kez üç sahabi için eşleriyle birlikte yaşamalarını yasaklayan bir emir geldi. Ailesinden mahrum kalma pahasına da olsa, Hz. Peygamber’in emrine itaat etmeliydi Kâ’b. Hanımına hakkında bir hüküm bildirilinceye kadar babasının evinde kalmasını söyledi.
Medine’yi bürüyen sessizliğin ellinci günüydü. Sabah namazını henüz eda eden Kâ’b b. Mâlik’in içindeki vicdan azabı ve hüzün öylesine büyümüştü ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü dar geliyordu artık ona. Boğuluyordu adeta. Elinden gelen tek şey Rabbi’nin azabından yine O’nun merhametine sığınmaktı. Bu düşüncelerle şehrin sessizliğine kulak veren Kâ’b, birden “Ey Kâ’b b. Mâlik, müjde!” diye koşarak kendisine gelen kişinin sesiyle irkildi. Göklerin ve yerin Rabbi tarafından tövbesi kabul edilmişti. Hemen secdeye kapandı. Vakit kaybetmeden Resûlullah’ın mescidine koştu. Mescide girer girmez Allah Resûlü’nün mübarek yüzündeki mutluluk dikkatini çekti, bir ay parçası gibi parlıyordu. Kâ’b annesinden doğalı, yaşadığı en hayırlı gün bugündü. Hz. Peygamber’in simasından gönlüne sirayet eden neşeyle coşarak malının tamamını fakirlere bağışlamak istediğini bildirdi. Fakat Allah Resûlü ona, malının bir kısmını elinde tutmasının daha hayırlı olacağını söyledi. Bu büyük badireden doğruluğu sayesinde kurtulduğunu itiraf eden Kâ’b b. Mâlik, yaşadığı müddetçe doğruluktan asla ayrılmayacağına dair Resûlullah’a söz verdi. Bundan böyle yalan söylemek aklının ucundan dahi geçmeyecekti.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Hale ŞAHİN


Mücevherlere Sahip Bir Fakir:
Ebû Hüreyre (r.a.)


Medine’de, Peygamber Mescidi’nin hemen bitişiğinde, üzeri hurma dalları ile örtülü bir gölgelik… Ve bu gölgeliği yuva bellemiş bir garip yürek… Ne ailesi ne malı vardı onun, tek sermayesi Allah ve Resûlü’ne duyduğu derin muhabbetti. Bu muhabbet onun için dünya ve içindeki her şeyden daha değerliydi. Bu yüzden günlerini çok sevdiği Peygamberinin yanında geçirirdi hep, onun her bir meclisine katılır, her bir sözüne dikkat kesilir ve ilgiyle onu dinlerdi. Dinlemek onun için asla pasif bir eylem değildi. Dinlemek, onun için kulaktan gönle giden esaslı bir işti. Kulağından giren ve Nebî’ye (s.a.v.) ait olan her bir söz, bir anda adeta bir mücevher olur ve mahfazasında korunurdu. İşte bu mücevherleri korumaktı onun yegâne meşgalesi. Böylelikle o, aslında mücevherlere sahip bir fakir idi.
İsmi mi?
İslam’la tanışmadan evvel “güneşin kulu” derlerdi ona, İslam’dan sonra “Rahman’ın kulu” oldu. “Abdüşems” olan ismi “Abdurrahman” olarak değişmedi sadece, değişen dünyasıydı. Bir de kedicikleri vardı çok sevip de kucağından indirmediği. O yüzden isminden çok künyesiyle bilindi, “kedicik babası” yani “Ebû Hüreyre” dendi ona kedilerine izafetle.
Ebû Hüreyre, Yemen’den gelip de Peygamberine iman ettiğinden beridir onsuz geçen yıllarına hayıflanarak, onsuz geçen zamanların adeta acısını çıkararak hiç yanından ayrılmadı çok sevdiği Resûlü’nün. İslam’dan uzak kaldığı yıllarını telafi etmek için gecesini de gündüzünü de bu yola adadı. Medineli arkadaşlarının malı mülkü, ilgilenmek zorunda oldukları hurma bahçeleri vardı, muhacirler ise vakitlerinin çoğunu çarşı pazarda ticaretle geçirirlerdi. Allah Resûlü’nün en yakınlarından olan Hz. Ebû Bekir’in evi Mescid-i Nebevî’ye uzak olduğu için, Hz. Ömer’i de işleri meşgul ettiği için Peygamberle birlikte olma konusunda Ebû Hüreyre kadar şanslı değillerdi. O, Nebî’nin hemen yanında, suffede yaşar, onun hizmetinde bulunur, karın tokluğuna onun yanından ayrılmazdı. Çoğu zaman Peygamberin ikramlarıyla karnını doyurur, onun sofrasından nasiplenirdi. Bununla birlikte, çoğu zaman aç gezerdi, Allah Resûlü’nün ikramları veya Müslümanların yardımları bulunmadığı vakit karnını doyurmaktan aciz kalır, açlıktan karnına taş dahi bağlardı. Hatta bir defasında açlıktan bayılmıştı da onu deli sanmışlardı. Deli değildi ancak divaneydi belki. Kendini, dünyayı ve dünyalığı unutacak kadar çok severdi Peygamberini. Hayatını ona ve onun mübarek sözlerine adayacak kadar onun divanesiydi. Kendisini unutup da günlerce aç gezdiği vakitlerde Allah Resûlü onun halinden anlar ve onu hâne-i saâdete götürerek yemeğini onunla paylaşırdı.
Yine böyle, açlığın dayanılmaz bir hal aldığı bir zamanda Medine sokaklarına çıktı Ebû Hüreyre. Amacı bir Müslüman kardeşinin derdini anlayıp da açlığını gidermesiydi. İşlek yollardan birinde durup, oradan geçenlere bir ayet hakkında bir soru sormaya karar verdi. Soracağı ayeti herkesten çok bilmesine rağmen bu bahaneyle karnının doyurulmasını sağlayabilirdi belki. Arkadaşlarından biri evine çağırıp da ikramda bulunsa şu halde ona ne iyi gelecekti. Kafası bu düşüncelerle meşgulken birden Ebû Bekir’in (r.a.) geldiğini fark etti. Ona bir ayet hakkında soru sordu ancak Ebû Bekir (r.a.) biraz konuşup gitti, kendisini anlamamıştı. Çaresiz boynunu büktü. Derken Ömer’in (r.a.) yaklaştığını gördü. Ona da aynı şekilde bir ayet sordu. Amacı belliydi ancak Ömer (r.a.) de onun halinden anlamamış, bir şeyler anlatıp gitmişti. Sonra Allah Resûlü (s.a.v.) göründü. Ebû Hüreyre’nin mahzun halinden hemen derdini anladı ve ona tatlı tatlı gülümseyerek, “Haydi benimle gel!” dedi. Birlikte Allah Resûlü’nün evine gittiler, Ebû Hüreyre mahcup bir edayla eve girmek için izin istedi. Girmesini söyledi Nebî. Evde ise sadece bir tas süt bulunmaktaydı. Resûl-i Ekrem, süte baktıktan sonra, Ebû Hüreyre’ye suffeye gidip orada kim varsa çağırmasını istedi. Allah Resûlü, evinde bulunan yiyecekleri her zaman İslam’ın misafirleri dediği suffe talebeleriyle paylaşırdı. Anlaşılan bugün de onlara bu sütten verecekti. Ancak açlıktan kıvranan Ebû Hüreyre, bu durumdan hiç hoşlanmamıştı. “Bir tas süt onca kişiye nasıl yetecek, hele ki ben bu kadar açken” diye içinden geçirdi. Birazcık güç toplayabilmek için o süte en çok kendisinin ihtiyacı olduğu düşüncesiyle, istemeyerek de olsa arkadaşlarını çağırmaya gitti. Biraz sonra herkes hâne-i saâdetteki yerini aldı, Allah Resûlü Ebû Hüreyre’ye sırayla arkadaşlarına kaptaki sütü ikram etmesini söyledi. Ebû Hüreyre arkadaşlarına sütü uzattığında her biri kana kana ondan içiyor, bir diğerine veriyordu. O da aynı şekilde doyuncaya kadar sütten içiyor, yanındakine uzatıyordu. Bu şekilde sonuncu arkadaşı da sütten içmiş ve Ebû Hüreyre kabı içindeki sütle birlikte Allah Resûlü’ne iade etmişti. Resûl-i Ekrem ise kabı aldıktan sonra gülümseyerek ona, “Senle ben kaldık, otur sen de iç” demişti. Ebû Hüreyre sütü almış, doyuncaya kadar içmişti. Resûlullah (s.a.v.), biraz daha içmesini söylemiş, o da devam etmişti. Ta ki artık içecek hali kalmamış ve Allah Resûlü’ne dönerek “Seni hak din ile gönderen Allah’a yemin olsun ki içecek yerim kalmadı.” demişti. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.), Allah’a hamdedip besmele çekerek kalan sütü içmişti. (Buhârî, Rikâk, 17)
Peygamberin sofrasında sadece mide değil kalp de doyardı. Ve Ebû Hüreyre’nin kalbi onun muhabbetinden en çok nasiplenenler arasındaydı. Her şeyden geçip, dünyadan yüz çevirip de her anını ona, onun mübarek sözlerine ayırmak ona nasip olmuştu. Öyle ki gündüzleri Peygamberinin yanından ayrılmayan Ebû Hüreyre gecesini de üçe ayırır, bir kısmında namaz kılar, bir kısmında uyur, kalanında da Allah Resûlü’nün sözlerini müzakere ederdi. (Dârimî, Mukaddime, 27) Onun en büyük varlığı, hafızasına işlediği, her biri birbirinden değerli olan, Allah Resûlü’nün mübarek sözleriydi. Onun vefatından sonra da Ebû Hüreyre Peygamber mescidinde hadisleri nakletmeye devam etti. Çok sevdiği peygamberi ile hangi güzel anısı gözünde canlanırdı bilinmez, Mescid-i Nebevî’de hadis naklederken Ebû Hüreyre gözyaşlarına hakim olamazdı. (Hâkim, I, 418)

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Rukiye AYDOĞDU DEMİR


Sünnete Hizmetin Öncülerinden:
Ümmü Atıyye el-Ensâriyye (r.a.)


Allah Resûlü peygamberlik görevini en güzel şekilde tamamlamış ve “En Yüce Dost”a kavuşmuştu artık. Hayatı boyunca onu yalnız bırakmayan sahabilerin bir kısmı Peygamber şehri Medine’den ayrılmış, fetihlerle genişleyen İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerinde yerlerini almaya başlamışlardı. Ensar hanımlarından Ümmü Atıyye’ye gelen bir haber onun da gitme vaktinin geldiğini bildiriyordu: Oğlu Basra’daydı ve çok hastaydı. Onu görebilmek için aceleyle yola çıktıysa da uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından Basra’ya vardığında oğlunun bir iki gün evvel vefat ettiğini öğrendi. Hastalığında yanında olamamış ve onu son bir kez görememişti. Cahiliye geleneklerine göre bağırıp çağırmanın, çığlıklar atmanın, üstünü başını parçalayarak dövünmenin, mersiyeler okumanın tam zamanıydı şimdi; süslenmeden karalar bağlama, günlerce yas tutma vaktiydi. Ümmü Atıyye bunların hiçbirini yapmadı. Çünkü bunların hepsi cahiliyyede kalmış, o ise İslamın nuruyla aydınlanmıştı ve Allah Resûlü’ne bu adetleri terk edeceğine dair yemin etmişti. Rabbinin hükmüne rıza gösterdi, oğlunun ölümüne ne kadar üzülse de isyan etmedi. Ne kötü bir söz söyledi ne de feryat figan eyledi, üç günden fazla yas tutmadı (Buhârî, Cenâiz, 30; İbn Hacer, Fethu’l-bârî, III,127).
Ümmü Atıyye künyesiyle meşhur olan Nüseybe bint Hâris, hicretten sonra Resûlullah’a biat eden Medineli hanımlardandı. Bu biatte onlar, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftira atmamak ve dinin emirleri konusunda kendisine karşı gelmemek” üzere Allah Resûlü’ne söz vermişlerdi. Ölülerin arkasından bağırıp çağırmak, günlerce yas tutarak ağıt yakmak anlamına gelen “niyâha”yı terk edeceklerine dair de biat istemişti Resûlullah. Zira Cahiliye döneminde oldukça yaygın ve köklü bir gelenekti bu; sadece kendi cenazelerinde değil başkalarının cenazelerinde de topluca ağıt yakar, çığlıklar koparırlardı. Hz. Peygamber, isyanı körükleyen ve İslam inancıyla bağdaşmayan bu adetten vazgeçmenin onlar için hiç de kolay olmayacağını biliyordu (Müslim, Cenâiz, 29). Ümmü Atıyye de bu hususta endişelenmişti, sözünü tutamamaktan korkuyordu. Kendi yakınlarından birinin cenazesinde yasına ortak olan bir hanım geldi aklına, onun bu yaptığına mutlaka karşılık vermeliydi. Resûlullah’tan izin alarak onunla görüştükten sonra geri geldi ve artık “niyâha”yı terk edeceğine dair kesin söz verdi. O gün onunla birlikte biat eden hanımlardan birçoğu bu yasağa riayet edemedi, ama Ümmü Atıyye sözüne daima sadık kaldı (Buhârî, Ahkâm, 49).
İslam’ı benimsemekle hayatına yepyeni bir sayfa açan Ümmü Atıyye, ömrü boyunca dinin gereklerini yerine getirme konusunda oldukça hassas davrandı ve Hak yolunda hizmetten geri durmadı. Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte yedi gazveye katıldı, kâh askerlerin geride bıraktıkları yüklerine göz kulak oldu, kâh yemek yaptı. Yaralıların tedavisiyle meşgul olup hastalarla ilgilendi (Müslim, Cihâd, 142). Hanımların cenaze hizmetlerinde ilk akla gelen isimlerden biriydi. Zira Allah Resûlü, kızları Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’ü son yolculuğuna uğurlarken teçhiz ve tekfin işlemlerinde Ümmü Atıyye de görev almış ve bu konudaki uygulamaları bizzat Resûlullah’tan öğrenmişti (Buhârî, Cenâiz, 9).
Resûlullah’ın vefatından sonra da hizmete devam eden Ümmü Atıyye, oğlu için geldiği Basra’da ilim önderlerinin yetişmesine katkıda bulundu. Fıkıh ve hadis bilgisiyle temayüz eden Ümmü Atıyye’nin naklettiği rivayetler hanımlarla ilgili özel meselelere ve cenazeyle ilgili pek çok hususa ışık tutarken zekât malına dair naklettiği bir hadis de fıkıh kaidelerine kaynaklık etti. Resûlullah’ın (s.a.v.) adını her anışında “Babam ona feda olsun!” demeden geçmeyen (Buhârî, Hac, 81) bu güzide hanım, Allah Resûlü’nden aktardığı yüz kadar hadisle sünnetin nesiller boyu yaşatılmasına ve farklı coğrafyalara yayılmasına öncülük etti.

Kaynak :

Sahabe Hatiralari (Diyanet Yayinlari)
Elif ERDEM

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)