MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
TOPRAK OLUŞUMU ve TOPRAK TÜRLERİ
- Toprağın oluşması için önce kayaların çözünmesi gerekir.
- Canlı kalıntılarıyla oluşabilir.
- Toprağın oluşumuna etki eden faktörler; iklim, bitki örtüsü, yer şekilleri, taşların özelliğidir.
a) Taşınmış Topraklar :
- Dış kuvvetlerin taşıyıp getirdiği malzemelerin birikmesiyle oluşur.
- Üç çeşittir.
Alüvyonlar : Kum ve çakıl gibi maddelerin oluşumuyla oluşan topraklardır.
Morenler (Buzul Taşlar) : Buzulların taşıyıp biriktirdikleri, üzerleri çoğu kez parıltılı yada çizikli taşlardan oluşur.
Lösler : Rüzgarların, kurak bölgelerden az çok yağışlı bölgelere taşıyıp yığdıkları, katmanlaşmış ince ögelerden oluşan toprak.
b) Yerli Topraklar :
- Bu topraklar, kayaların çözüldüğü yerde oluşan topraklardır.
- İki gruba ayrılır.
Nemli Bölge Toprakları : Bu topraklar nemin gür olduğu yerlerde, gür bitki örtüsüyle kaplıdır.
Kurak ve yarı kurak bölge toprakları : Kestane ve kahverengi bozkır topraklarıdır yani çöl toprakları.
ÜLKEMİZDEKİ TOPRAK TİPLERİ
Yüzölçümünün büyüklüğü iklimlerinin çeşitliliği, yer şekillerinin farklılığı ve ana kaya çeşitliliği nedeniyle Türkiye’de çeşitli topraklar oluşmuştur. Bunlar en sade şekilde sınıflandırılarak yerli topraklar ve taşınmış topraklar olarak iki grup altında toplanmıştır.
1. YERLİ TOPRAKLAR
Bu topraklar genellikle düz ve az eğimli yerlerde oluşmuş topraklardır. Ana kayaların, yerinde ayrışmasıyla oluşmuş topraklardır.
Türkiye deki başlıca yerli topraklar şunlardır:
Orman Toprakları
Orman altında gelişen,bol organik madde içeren. onun için de koyu renkli olan topraklardır. Karadeniz Bölgesi’nin büyük bir kısmında, Orta Ana¬dolu’nun 1200 m den daha yüksek ormanlık yerlerinde, Yıldız dağlarında. İç Bati Anadolu eşiğinde ve Güneydoğu Toroslarda yaygın olarak bulunur. Orman toprakları kireçli ye kireçsiz olmak üzere iki gruba ayrılır.
Kireçsiz orman toprakları, Kuzey Anadolu dağlarında ye Yıldız dağla¬rının kuzeye bakan yamaçlarındaki topraklar fazla yağış nedeniyle yeteri ka¬dar yıkanırlar. Toprakta bulunan karbonat ve diğer çözünebilen maddeler bu yıkanmanın etkisiyle ya alt katlarda birikir ya da iyice topraktan uzaklaşır. Bu¬nun sonucu olarak da topraklar genellikle gri (boz) renkli olurlar. Böyle top¬raklar asit reaksiyon gösterirler.
Kireçli orman topraklarının bünyesinde bol miktarda kireç bulunur. Yağışın yeterli olmadığı yerlerde topraktaki CaCO3 yıkanıp alt katlara taşınamaz ve topraktan uzaklaştırılamaz. CaCO3, bu tip topraklarda yüzeyin hemen altında yumrular şeklinde birikmiştir. Bu topraklar Kuzey Anadolu dağlarının güneye bakan yamaçlarında ve iç yörelerimizdeki meşe ormanlarının altında oluşmuştur. Kireçli orman toprakları kahve renklidir. Onun için bu topraklara kahverengi orman toprakları da denir.
İster kireçli ister kireçsiz olsun orman toprakları. genel olarak tarıma elverişli değildir. Ormanlık yerlerde yağış fazlalığı sonucu. kireçsiz orman topraklarında kireçle birlikte bitki besin maddeleri de büyük ölçüde yıkanarak topraktan uzaklaştırılmıştır. Onun için bu topraklar bitki besin maddesi yönünden fakirdir. Bu yüzden ormanların tahribiyle tarıma açılan bu topraklarda an¬cak birkaç yıl tarım yapılabilir. Daha sonra toprak verimsiz bir hale gelir. Ayrıca orman toprakları genellikle yamaç arazi üzerinde bulunur. Üzerindeki ormanın tahrip kısa sürede erozyona uğrar. Bütün bunlar düşünüldüğü zaman, ormanlardan tarla açmanın ne kadar yanlış olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Bozkır (Step) ve çayır Toprakları
Bozkırlar; yarı kurak iklim bölgelerinde bulunan. orman örtüsünden yok¬sun, otsu bitkilerle çalıların yetişebildiği yerlerdir. Bozkırlar yurdumuzda ge¬niş alanlara yayılmıştır. Orta Anadolu, İç Bati Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu (Erzurum—Kars platosu hariç) ve Trakya’nın orta kesimlerinde bozkırlar hakimdir.
İşte bitki örtüsünün zayıf olduğu bu yörelerde organik madde yönünden fakir topraklar oluşur. Buna karşılık Doğu Anadolu’da Er¬zurum-Kars platolarında ye yüksek dağlarda. orman üst sınırının yukarısındaki çayırların altında organik madde yönünden zengin, koyu renkli topraklar oluşmuştur. Türkiye’deki bozkır ve çayır topraklarının başlıca türleri şunlardır:
Kahverengi topraklar:
Bozkır alanlarında bulunmaları ve renkleri dikka¬te alınarak, bunlara kahverengi bozkır toprakları da denir. Orta Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’daki ovalarda. bozkır örtüsü altında mey¬dana gelmiştir. Bu topraklarda yıkanma zayıftır. çünkü yağış 300—400 mili-metre arasında değişir. Üstten yıkanan CaCO3, yüzeyin hemen altında birik¬miştir. Verimi yüksek olmayan bu topraklar üzerinde çoğunlukla tahıl tarımı yapılır. Bitki besin maddesi yönünden fakir olan bu topraklar, sulamalı ve gübreli tarıma ihtiyaç gösterir.
Kestane renkli topraklar:
Yıllık yağışın 400 milimetrenin Üzerinde oldu¬ğu yerlerde, yüksek boylu çayırlar, meşe ormanları ve çalılar altında oluşan topraklardır. Bunlar Orta Anadolu ye Doğu Anadolu bölgeleriyle İç Bati Anadolu eşiğinde ve Göller yöresinde yaygındır. Üst horizonunda yeteri kadar Organik madde mevcuttur. Bu toprakların bir kısmında tarım yapılmakta. ama Önemli bir kısmı ise otlak olarak değerlendirmektedir.
Kara topraklar (çernezyomlar):
Türkiye de bu toprakların bulunduğu yerler, Doğu Anadolu'nun kuzeydoğu köşesidir.Özellikle Erzurum—Kars platolarında. yazları yağışlı karasal iklim koşullarında yetişen yüksek boylu çayırlar altında oluşmuşlardır. Sıcaklıkların düşük olması nedeniyle çayır artıkları yeterince ayrışmadan toprak Üzerinde kalır. Bu yüzden toprağın Üst kat, si¬yah renklidir. Çernezyomlar bitki besin maddeleri bakımından zengin olmasına karşılık,, tarım için uygun değillerdir. Çünkü bulunduklar, yerde yaz ayları. tahılın olgunlaşması için yeterli sıcaklıkta değildir. Ot verimi yüksek olduğu için buralarda, yoğun olarak büyük baş hayvancılık yapılır.
Killi-kireçli Topraklar
Türkiye’de bu toprakların iki tipi vardır. Dönen topraklar(vertisoller) ve rendzinalar. Dönen topraklar (vertisoller): Vertisoller. killi ana metaryel üzerinde oluştukları için bünyelerinde bol miktarda kil bulunur. Türkiye de genellikle 3. jeolojik zamandan kalma gölsel çökeller üzerinde oluşmuşlardır. Bu topraklar kurak mevsimde çatlarlar. Birkaç santimetreden 1 metreye ka¬dar olan bu çatlaklara yaz aylarında rüzgârların taşıdığı yüzey materyeli dolar. Yağışlı mevsimde ise su ile doyan killi toprak şişer. Şişme sonucu. çatlak¬lardaki toprak yukarıya doğru itilir. Bu sırada toprağın alt katlarındaki çakıllar da yüzeye doğru hareket eder. Böylece toprağın altındaki metaryal yüzeye. yüzeyindeki materyal ise tabana doğru hareket eder. İşte bu döngü hareke¬tinden dolayı vertisollere dönen topraklar denmiştir. Dönen topraklar Güney Marmara’da kepir, Orta Anadolu’da ise taş doğuran toprak olarak adlandırılır. Vertisollerin üst kısmi organik bakımdan zengin olduğu için koyu renkli¬dir. Bol killi oldukları için işlenmesi zor olan bu topraklar Ergene havzasında yaygındır. Burada genellikle ayçiçeği ekimi yapılır. Güney Marmara’daki çöküntü alanlarında, Konya ve Muş havzalarında da geniş alanlar vertisollerle kaplıdır.
Rendzinalar: Ülkemizde killi-kireçli-marnlı gölsel çökeller geniş bir yayılım gösterir. Rendzinalar bu anakayalar üzerinde oluşmuş topraklardır Ko¬yu renkli olan üst katlarında bol miktarda cakıllar bulunur. Rendzinaların yayılış alanları: Ege Bölgesi, Orta Anadolu ve Doğu Ana¬dolu’nun çöküntü alanlarıdır. Orta ve Doğu Anadolu’da düz ve az eğimli yer¬lerde bu topraklar üzerinde genellikle tahıl tarımı yapılır. Ege Bölgesi’nde ise meşe ormanları daha çok bu topraklar üzerinde bulunur. Eğimli yerler ise otl¬ak olarak değerlendirilir.
Çorak (tuzlu-alkali) Topraklar
Bunlar, bünyelerinde bol miktarda çeşitli tuzlar bulundurduğu için tuzlu topraklar olarak da adlandırılır. Bu topraklar, taban suyunun yüzeye çok yakın ve yüzeyde olduğu yerlerde meydana gelirler. Buna bağlı olarak dışa akışı olmayan çukurlukların orta kesiminde ve deltalarda oluşurlar. Çorak toprakların Türkiye’deki yayılış alanları; Tuz Gölü, Burdur Gölü ve Acıgöl başta olmak üzere diğer tuzlu göllerin çevresindeki arazilerdir. Bu top¬raklar üzerindeki bitki örtüsü çok cılızdır. Sadece tuzcul bitkilerin yetiştiği bu topraklar, tarım için uygun değildir.
Kumlu-Tüflü Topraklar
Bu topraklar volkanik kum, kül (volkanik tüfler) ile volkanik kökenli olma-yan kumlar üzerinde oluşmuşlardır. İnce bir üst horizonun hemen altında anakaya bulunur. Yani bu topraklar normal bir toprak profiline sahip değildir¬ler.
Organik madde, kireç ve kil bakımından fakir olan bu topraklar çok geçirimlidir. Su tutma kapasiteleri çok düşük alan bu topraklar. yurdumuzda çoğunlukIa volkanik anakaya üzerinde oluşmuştur. En yaygın olarak Ürgüp—Nevşehir—Avanos çevresinde bulunur. Bu topraklar üzerinde Üzüm bağları yaygındır. Ayrıca bahçe tarımı ve patates ekim alanı olarak da değerlen¬dirilir.
2. TAŞINMIŞ TOPRAKLAR
Bilindiği gibi yeryüzündeki yüksek yerler sürekti aşınmakta, aşındırılan bu materyal akarsularla uzak mesafelere taşınmaktadır. Taşınırken de parça¬cıklar işlenmekte ve yuvarlaklaşmaktadır. Bu materyal iriliğine göre; çakıl, kum, mil (silt) ye kit olarak adlandırılır ve hepsine birden alüvyon denir. Alüvyonların birikmesiyle alüvyal topraklar oluşur. Alüvyal topraktarın en yaygın olduğu yerler deltalardır. Vadi tabanlarının genişlediği yerlerdeki akarsu boyu ovaları da alüvyon topraklardan oluşur. Ayrıca pek çok ovanın tabanındaki ve¬rimli tarım toprakları da alüvyaldir. Bunların başlıcaları; Kuzey Anadolu fay zonu üzerinde bulunan çöküntü ovaları, Güney Marmara Ovaları, Ege bölümündeki Bakırçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes ovaları, ve Doğu Anadolu’daki Erzincan, Erzurum, Pasinler ye Muş ovalarıdır.
Alüvyal topraklar derin ve geçirgen topraklardır. Bitki besin maddesince zengindir. Kum, kil ye çakıldan oluştuğu için kolay işlenebilirler. Onun için Türkiye’nin en verimli tarım alanları bu verimli topraklardır.
Kolüvyal topraklar da taşınmış topraklardır. Ancak bunlar alüvyal top¬raklar gibi, aşındırıldıkları yerden fazla uzaklarda oluşmamışlardır. Genellikle yamaçlardan aşındırılan materyalin hemen etekte birikmesiyle oluşmuşlardır. Kolüvyal topraklar tam olarak oluşmamış topraklar olduğu için, horizonlar gelişememiştir. Bunlar derin ve geçirgen topraklardır.
- Toprağın oluşması için önce kayaların çözünmesi gerekir.
- Canlı kalıntılarıyla oluşabilir.
- Toprağın oluşumuna etki eden faktörler; iklim, bitki örtüsü, yer şekilleri, taşların özelliğidir.
a) Taşınmış Topraklar :
- Dış kuvvetlerin taşıyıp getirdiği malzemelerin birikmesiyle oluşur.
- Üç çeşittir.
Alüvyonlar : Kum ve çakıl gibi maddelerin oluşumuyla oluşan topraklardır.
Morenler (Buzul Taşlar) : Buzulların taşıyıp biriktirdikleri, üzerleri çoğu kez parıltılı yada çizikli taşlardan oluşur.
Lösler : Rüzgarların, kurak bölgelerden az çok yağışlı bölgelere taşıyıp yığdıkları, katmanlaşmış ince ögelerden oluşan toprak.
b) Yerli Topraklar :
- Bu topraklar, kayaların çözüldüğü yerde oluşan topraklardır.
- İki gruba ayrılır.
Nemli Bölge Toprakları : Bu topraklar nemin gür olduğu yerlerde, gür bitki örtüsüyle kaplıdır.
Kurak ve yarı kurak bölge toprakları : Kestane ve kahverengi bozkır topraklarıdır yani çöl toprakları.
ÜLKEMİZDEKİ TOPRAK TİPLERİ
Yüzölçümünün büyüklüğü iklimlerinin çeşitliliği, yer şekillerinin farklılığı ve ana kaya çeşitliliği nedeniyle Türkiye’de çeşitli topraklar oluşmuştur. Bunlar en sade şekilde sınıflandırılarak yerli topraklar ve taşınmış topraklar olarak iki grup altında toplanmıştır.
1. YERLİ TOPRAKLAR
Bu topraklar genellikle düz ve az eğimli yerlerde oluşmuş topraklardır. Ana kayaların, yerinde ayrışmasıyla oluşmuş topraklardır.
Türkiye deki başlıca yerli topraklar şunlardır:
Orman Toprakları
Orman altında gelişen,bol organik madde içeren. onun için de koyu renkli olan topraklardır. Karadeniz Bölgesi’nin büyük bir kısmında, Orta Ana¬dolu’nun 1200 m den daha yüksek ormanlık yerlerinde, Yıldız dağlarında. İç Bati Anadolu eşiğinde ve Güneydoğu Toroslarda yaygın olarak bulunur. Orman toprakları kireçli ye kireçsiz olmak üzere iki gruba ayrılır.
Kireçsiz orman toprakları, Kuzey Anadolu dağlarında ye Yıldız dağla¬rının kuzeye bakan yamaçlarındaki topraklar fazla yağış nedeniyle yeteri ka¬dar yıkanırlar. Toprakta bulunan karbonat ve diğer çözünebilen maddeler bu yıkanmanın etkisiyle ya alt katlarda birikir ya da iyice topraktan uzaklaşır. Bu¬nun sonucu olarak da topraklar genellikle gri (boz) renkli olurlar. Böyle top¬raklar asit reaksiyon gösterirler.
Kireçli orman topraklarının bünyesinde bol miktarda kireç bulunur. Yağışın yeterli olmadığı yerlerde topraktaki CaCO3 yıkanıp alt katlara taşınamaz ve topraktan uzaklaştırılamaz. CaCO3, bu tip topraklarda yüzeyin hemen altında yumrular şeklinde birikmiştir. Bu topraklar Kuzey Anadolu dağlarının güneye bakan yamaçlarında ve iç yörelerimizdeki meşe ormanlarının altında oluşmuştur. Kireçli orman toprakları kahve renklidir. Onun için bu topraklara kahverengi orman toprakları da denir.
İster kireçli ister kireçsiz olsun orman toprakları. genel olarak tarıma elverişli değildir. Ormanlık yerlerde yağış fazlalığı sonucu. kireçsiz orman topraklarında kireçle birlikte bitki besin maddeleri de büyük ölçüde yıkanarak topraktan uzaklaştırılmıştır. Onun için bu topraklar bitki besin maddesi yönünden fakirdir. Bu yüzden ormanların tahribiyle tarıma açılan bu topraklarda an¬cak birkaç yıl tarım yapılabilir. Daha sonra toprak verimsiz bir hale gelir. Ayrıca orman toprakları genellikle yamaç arazi üzerinde bulunur. Üzerindeki ormanın tahrip kısa sürede erozyona uğrar. Bütün bunlar düşünüldüğü zaman, ormanlardan tarla açmanın ne kadar yanlış olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Bozkır (Step) ve çayır Toprakları
Bozkırlar; yarı kurak iklim bölgelerinde bulunan. orman örtüsünden yok¬sun, otsu bitkilerle çalıların yetişebildiği yerlerdir. Bozkırlar yurdumuzda ge¬niş alanlara yayılmıştır. Orta Anadolu, İç Bati Anadolu, Güneydoğu Anadolu, Doğu Anadolu (Erzurum—Kars platosu hariç) ve Trakya’nın orta kesimlerinde bozkırlar hakimdir.
İşte bitki örtüsünün zayıf olduğu bu yörelerde organik madde yönünden fakir topraklar oluşur. Buna karşılık Doğu Anadolu’da Er¬zurum-Kars platolarında ye yüksek dağlarda. orman üst sınırının yukarısındaki çayırların altında organik madde yönünden zengin, koyu renkli topraklar oluşmuştur. Türkiye’deki bozkır ve çayır topraklarının başlıca türleri şunlardır:
Kahverengi topraklar:
Bozkır alanlarında bulunmaları ve renkleri dikka¬te alınarak, bunlara kahverengi bozkır toprakları da denir. Orta Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’daki ovalarda. bozkır örtüsü altında mey¬dana gelmiştir. Bu topraklarda yıkanma zayıftır. çünkü yağış 300—400 mili-metre arasında değişir. Üstten yıkanan CaCO3, yüzeyin hemen altında birik¬miştir. Verimi yüksek olmayan bu topraklar üzerinde çoğunlukla tahıl tarımı yapılır. Bitki besin maddesi yönünden fakir olan bu topraklar, sulamalı ve gübreli tarıma ihtiyaç gösterir.
Kestane renkli topraklar:
Yıllık yağışın 400 milimetrenin Üzerinde oldu¬ğu yerlerde, yüksek boylu çayırlar, meşe ormanları ve çalılar altında oluşan topraklardır. Bunlar Orta Anadolu ye Doğu Anadolu bölgeleriyle İç Bati Anadolu eşiğinde ve Göller yöresinde yaygındır. Üst horizonunda yeteri kadar Organik madde mevcuttur. Bu toprakların bir kısmında tarım yapılmakta. ama Önemli bir kısmı ise otlak olarak değerlendirmektedir.
Kara topraklar (çernezyomlar):
Türkiye de bu toprakların bulunduğu yerler, Doğu Anadolu'nun kuzeydoğu köşesidir.Özellikle Erzurum—Kars platolarında. yazları yağışlı karasal iklim koşullarında yetişen yüksek boylu çayırlar altında oluşmuşlardır. Sıcaklıkların düşük olması nedeniyle çayır artıkları yeterince ayrışmadan toprak Üzerinde kalır. Bu yüzden toprağın Üst kat, si¬yah renklidir. Çernezyomlar bitki besin maddeleri bakımından zengin olmasına karşılık,, tarım için uygun değillerdir. Çünkü bulunduklar, yerde yaz ayları. tahılın olgunlaşması için yeterli sıcaklıkta değildir. Ot verimi yüksek olduğu için buralarda, yoğun olarak büyük baş hayvancılık yapılır.
Killi-kireçli Topraklar
Türkiye’de bu toprakların iki tipi vardır. Dönen topraklar(vertisoller) ve rendzinalar. Dönen topraklar (vertisoller): Vertisoller. killi ana metaryel üzerinde oluştukları için bünyelerinde bol miktarda kil bulunur. Türkiye de genellikle 3. jeolojik zamandan kalma gölsel çökeller üzerinde oluşmuşlardır. Bu topraklar kurak mevsimde çatlarlar. Birkaç santimetreden 1 metreye ka¬dar olan bu çatlaklara yaz aylarında rüzgârların taşıdığı yüzey materyeli dolar. Yağışlı mevsimde ise su ile doyan killi toprak şişer. Şişme sonucu. çatlak¬lardaki toprak yukarıya doğru itilir. Bu sırada toprağın alt katlarındaki çakıllar da yüzeye doğru hareket eder. Böylece toprağın altındaki metaryal yüzeye. yüzeyindeki materyal ise tabana doğru hareket eder. İşte bu döngü hareke¬tinden dolayı vertisollere dönen topraklar denmiştir. Dönen topraklar Güney Marmara’da kepir, Orta Anadolu’da ise taş doğuran toprak olarak adlandırılır. Vertisollerin üst kısmi organik bakımdan zengin olduğu için koyu renkli¬dir. Bol killi oldukları için işlenmesi zor olan bu topraklar Ergene havzasında yaygındır. Burada genellikle ayçiçeği ekimi yapılır. Güney Marmara’daki çöküntü alanlarında, Konya ve Muş havzalarında da geniş alanlar vertisollerle kaplıdır.
Rendzinalar: Ülkemizde killi-kireçli-marnlı gölsel çökeller geniş bir yayılım gösterir. Rendzinalar bu anakayalar üzerinde oluşmuş topraklardır Ko¬yu renkli olan üst katlarında bol miktarda cakıllar bulunur. Rendzinaların yayılış alanları: Ege Bölgesi, Orta Anadolu ve Doğu Ana¬dolu’nun çöküntü alanlarıdır. Orta ve Doğu Anadolu’da düz ve az eğimli yer¬lerde bu topraklar üzerinde genellikle tahıl tarımı yapılır. Ege Bölgesi’nde ise meşe ormanları daha çok bu topraklar üzerinde bulunur. Eğimli yerler ise otl¬ak olarak değerlendirilir.
Çorak (tuzlu-alkali) Topraklar
Bunlar, bünyelerinde bol miktarda çeşitli tuzlar bulundurduğu için tuzlu topraklar olarak da adlandırılır. Bu topraklar, taban suyunun yüzeye çok yakın ve yüzeyde olduğu yerlerde meydana gelirler. Buna bağlı olarak dışa akışı olmayan çukurlukların orta kesiminde ve deltalarda oluşurlar. Çorak toprakların Türkiye’deki yayılış alanları; Tuz Gölü, Burdur Gölü ve Acıgöl başta olmak üzere diğer tuzlu göllerin çevresindeki arazilerdir. Bu top¬raklar üzerindeki bitki örtüsü çok cılızdır. Sadece tuzcul bitkilerin yetiştiği bu topraklar, tarım için uygun değildir.
Kumlu-Tüflü Topraklar
Bu topraklar volkanik kum, kül (volkanik tüfler) ile volkanik kökenli olma-yan kumlar üzerinde oluşmuşlardır. İnce bir üst horizonun hemen altında anakaya bulunur. Yani bu topraklar normal bir toprak profiline sahip değildir¬ler.
Organik madde, kireç ve kil bakımından fakir olan bu topraklar çok geçirimlidir. Su tutma kapasiteleri çok düşük alan bu topraklar. yurdumuzda çoğunlukIa volkanik anakaya üzerinde oluşmuştur. En yaygın olarak Ürgüp—Nevşehir—Avanos çevresinde bulunur. Bu topraklar üzerinde Üzüm bağları yaygındır. Ayrıca bahçe tarımı ve patates ekim alanı olarak da değerlen¬dirilir.
2. TAŞINMIŞ TOPRAKLAR
Bilindiği gibi yeryüzündeki yüksek yerler sürekti aşınmakta, aşındırılan bu materyal akarsularla uzak mesafelere taşınmaktadır. Taşınırken de parça¬cıklar işlenmekte ve yuvarlaklaşmaktadır. Bu materyal iriliğine göre; çakıl, kum, mil (silt) ye kit olarak adlandırılır ve hepsine birden alüvyon denir. Alüvyonların birikmesiyle alüvyal topraklar oluşur. Alüvyal topraktarın en yaygın olduğu yerler deltalardır. Vadi tabanlarının genişlediği yerlerdeki akarsu boyu ovaları da alüvyon topraklardan oluşur. Ayrıca pek çok ovanın tabanındaki ve¬rimli tarım toprakları da alüvyaldir. Bunların başlıcaları; Kuzey Anadolu fay zonu üzerinde bulunan çöküntü ovaları, Güney Marmara Ovaları, Ege bölümündeki Bakırçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes ovaları, ve Doğu Anadolu’daki Erzincan, Erzurum, Pasinler ye Muş ovalarıdır.
Alüvyal topraklar derin ve geçirgen topraklardır. Bitki besin maddesince zengindir. Kum, kil ye çakıldan oluştuğu için kolay işlenebilirler. Onun için Türkiye’nin en verimli tarım alanları bu verimli topraklardır.
Kolüvyal topraklar da taşınmış topraklardır. Ancak bunlar alüvyal top¬raklar gibi, aşındırıldıkları yerden fazla uzaklarda oluşmamışlardır. Genellikle yamaçlardan aşındırılan materyalin hemen etekte birikmesiyle oluşmuşlardır. Kolüvyal topraklar tam olarak oluşmamış topraklar olduğu için, horizonlar gelişememiştir. Bunlar derin ve geçirgen topraklardır.
JEOPOLİTİK VE TÜRKİYE’NİN YER ALDIĞI YENİ JEOPOLİTİK ORTAM
Bu inceleme, ülke ve ittifakların politika ve strateji oluşturmalarında baş rolü oynayan jeopolitik ve jeostrateji kavramlarını açıklamak ve Türkiye’nin günümüz şartlarında yer aldığı jeopolitik ortamı belirlemeyi amaçlamaktadır..
Coğrafya, insanoğluna toprağı, suyu, havayı, beslenme ihtiyaçlarını kısaca her şeyi bahşetmiş bir varlıktır. İnsan da onun değerlerini anlamaya çalışmış, toplumsal yaşam geliştikçe yaşadığı topraklara ve çevresine sahip olma, geliştirme, hatta onu genişletme ve artırma duygusu da gelişme göstermiştir.
Tarih boyunca toplumsal yaşamda ve toplumlararası mücadelelerde coğrafyanın değeri bilinerek hareket edilmişti. İskender, Anibal, Sezar, Cengiz, Attila gibi kıtalararası uzun seferler yapan liderlerin harekete geçmeden önce hedef ülkelerin ve aradaki coğrafi bölgelerin özelliklerini incelemeden ve buna göre hareket istikametlerini tespit etmeden yola çıktıklarını düşünmek çok yanlış olur. Ancak konunun bilimsel bir tarzda ele alınışı yakın tarihlere hemen hemen 20. yüzyıl başlarına rastlamaktadır.
Coğrafi muhiti politikada kullanma sanatı olan Jeopolitik, kavram olarak bu dönemde anlam kazanmaya başlamış ve özellikle iki dünya harbi arasında geliştirilmiştir. Dünya hakimiyeti peşinde koşan veya güçlü kalma uğraşı veren ülkeleri, ortaya attıkları teorilerle etkileyen büyük jeopolitikçiler çoğunlukla bu dönemde yaşamışlardır.
Jeopolitiği tanımlama ve yönlendirmede çatışan düşüncelerin yer aldığı dönemler olmuş ve bu alanda çalışan bilim adamlarını kaygılandıran görüşler ve yönelimler olmuştur. Rus Prof. J.W. Semyenov, en sevdiği çalışma konusunun Almanlarca dejenere edilmesi üzerine görüşlerini iki kelime ile ortaya koymuştur. “Faşist Jeopolitik”. J.De Castro ise “bu kadar çok ihtilaf konusu olan ve nefret edilen bu kelimeye hakiki manası verilmelidir” diyerek endişesini dile getirmektedir.
Jeopolitik yeni ve genç bir bilim dalı sayılabilir. Hatta oluşumu ve gelişimini tamamlayıp temeline oturduğu bile söylenemez. Bu nedenle, Dr. Erich Obest, “Jeopolitik iyice öğrenilmeden meşgul olunursa tehlikeli yolların ve polemiklerin açılmasına neden olunur. Jeopolitik devletin coğrafi vicdanı olmak ister” diyerek kaygılarını dile getirme ihtiyacını duymaktadır. İyi bilmemenin ötesinde, günümüzde aşırı uçlarda gezinen bazı bilim adamlarının jeopolitiği kullanarak (bilhassa sosyo-kültürel alanda) büyük çaptaki çatışmalara zemin yaratmaya çalışmakta, etnik gruplar yaratarak veya mevcutları kaşı(Zeker) ülkelerin parçalara bölünmesine gayret etmektedirler.
Jeopolitik hükmetme görüşüdür, hükmetme ve iktidar olma bilimidir.
İnsan sosyal zirveye yakınlaştıkça jeopolitiğin anlamını, yararlarını kavramaya çalışır. Jeopolitik, üst düzey siyasetçilerin bilimidir. Günümüzün devlet adamları ve askerleri jeopolitiği iyi bilmek ve anlamak zorundadırlar.
Pierre Célérier bu zorunluluğu şöyle ifade etmektedir.
“Komutan ve devlet adamı birbirleriyle uyum içinde, öyle ki bazen tek bir fert halinde olmalıdırlar. Bunlar, Jeopolitik ve Jeostrateji olarak adlandıracağımız kendilerini ilgilendiren sahalara tatbik edilen modern coğrafyanın kavramlarında buluşur ve anlaşırlar”.
2. Jeopolitiğin Tarihi Gelişimi
İnsanın fiziki çevresi ve davranışları arasındaki çevresel münasebetlerin araştırılması çok eski dönemlere kadar gitmektedir. Eski Yunanlılar, toplum ile coğrafya arasındaki ilişkilerle ilgilenmişler; Herodot (M.Ö. 485-425), Eflatun (M.Ö. 427-347) devlet ile o devletin üzerinde yaşadığı arazinin ilişkilerini incelemişlerdir.
Aristo (M.Ö. 384-322), içinde yaşadığı Atina şehrinin özelliklerinden cesaret alarak bir ülkenin büyüyüp gelişmesi için, muhtemel dış saldırılardan tepeler ve dağlarla korunmuş olması ve denizaşırı ticaretten azami istifade için iyi bir limana yakın bulunması gerektiğini ileri sürmekte idi.
Strabo (M.Ö.63-M.S.24), devletlerin kültürel ve politik faaliyetleri ile üzerinde yaşadıkları araziler arasındaki ilişkileri belirtmeye çalışmış ve Roma İmparatorluğu’nu inceleyerek “Coğrafya” isimli kitabında, büyük bir politik yapının, sağlam bir merkezi hükümete ve mekanizmanın düzgün işlemesi için de yetkilerin bir kişide toplanması gerektiği sonucuna varmıştı. Bu noktadan hareketle mükemmel coğrafi mevkii, iklimi ve kaynakları dikkate alındığında, İtalya’nın böyle güçlü bir devlet olabileceğini ileri sürmüştü.
Roma İmparatoru Jul Sezar (M.Ö.100-44)’ın coğrafi unsurların ülke fetihlerine olan etkilerini çok iyi incelediği bilinmektedir ve yaptığı muharebeleri kazanmasının en önemli sebeplerinden birisinin de coğrafyaya değer vermesidir denilebilir. "Galya Savaşları” isimli kitabında, coğrafya ile siyaset ve strateji arasında önemli ilişkiler bulunduğunu öne sürmüştür.
Büyük İslam düşünürü İbni Haldun (1332-1406) “Mukaddime” adlı ünlü eserinde, esas temaları olan “Toplum” ve “Uygarlık” için belirtmiş olduğu üç temel koşulu; yaşamı sürdürmek için gerekli maddelerin üretimi, toplumsal dayanışma ve dış tehditlere karşı savunma olarak özetlemektedir.
İbni Haldun, devletlerin doğuşunu, yükselişini ve çöküşünü dayanışma yoğunluğu açısından açıklamaktadır. O’na göre devlet üç evrim aşamasından geçer. Birinci safhada, kabile dayanışmasının yarattığı güçlü ve canlı bir bütünlük, dostluk duygusu ve dayanışma mevcuttur. Yöneticiler ve yönetilenler arasında gaye ve fikir birliği vardır. Bireyler gruba azami istekle katılırlar. İkinci safhada refah yavaş yavaş yerleşir lüks yaşama yönelme başlar, dayanışma zayıflamaya başlar ve otoriter yönetim güçlenir. Dayanışmanın gayesi egemenlik olur. Üçüncü safhada, büyük bir lüks göze çarpar, güç ve yetkiler en üst kademede toplanır. Yöneticiler ile yönetilenler birbirine yabancılaşır. Vatandaşın mali yükü artar. Grup dayanışması önemini kaybeder. Birbirleriyle çatışan ayrı dayanışma grupları oluşur. Bu safhada devlet iç ayaklanmalara ve dış saldırılara karşı hassas hale gelir. Temel kanun ve kurumların zamanında düzeltilmesi devlete taze bir soluk kazandırabilir. Ancak devletin sonu ertelense de süresiz olarak önlenemez .
Coğrafya konusundaki büyük katkısı fiziki coğrafya ile tarihin ilişkisine yönelmiş olmasıdır. İbni Haldun sayesinde fiziki, sosyal ve ekonomik coğrafya, sosyoloji, ekonomi ve siyasi tarihle birleşerek “Jeopolitik” adı verilen ve senteze dayanan yeni bir bilim dalı ortaya çıkmıştır .
Hiç şüphesiz, dünyanın çeşitli bölgeleri daha ilk çağlardan beri, hesaplı yayılmalara sahne olmuştur ve Akdeniz havzası bunun tipik bir örneğidir.
Gerçekte, büyük keşifler sonucunda bütün dünyaya yayılan rekabetin sertliği 15. yüzyılda coğrafi temellere dayanan bir bütünleşmeye meydan vermiştir. Politika, ancak 17. yüzyıl sonlarına doğru modern coğrafyanın kapsadığı unsurlara değer verip bunlara dayanmaya başlamıştır.
Keşifler, müstemlekelerdeki canlılıklar, ticari gelişmeler, ilim, teknik ve sanattaki ilerlemeler, artık bir din faktörü yerine materyalizm noktai nazarının hakim olmasını sağlamıştır. Tabii Sınırlar Tezi ile Kardinal Richelieu (1585-1642), Hayat Sahası Tezi ile Friedrich List politika ile coğrafyayı birbirine bağlayan anlayışı sergilemiştir.
Monteskiyö (1689-1775)’nün “L’Esprit de Lois-Kanunların Ruhu” adlı eserinin bütün gelişmeler üzerindeki etkisi büyük olmuştur. Monteskiyö, herhangi bir coğrafi alanın iklimine önem vermiş ve bu yerlerde oturan insanların karakterlerini oturdukları yerin iklimi ile mütalaa etmiştir. Öyle ki, “Bir Moskova’lıyı his sahibi yapabilmek için derisini kazımak gerekir” diyecek kadar iklim ve insan etkileşiminin üzerinde durmuştur. Asya’nın topoğrafik yapısı, büyük ve yeknesak imparatorlukların, Avrupa’nınki ise küçük topraklı devletlerin teşekkülüne imkan verdiği yorumunu yapıyor, keza ticaret ve bunun tabii neticesinin barışı sağladığına değiniyor.
Bu dönemde “Siyasi Coğrafya” kavramı, Turgot’ın “La Geographie Politique” başlıklı bir yazısı ile literatürde yerini almıştır. Siyasi coğrafyanın ayrı bir bilim dalı olduğunu ilk olarak ortaya atan Emanuel Kant (1724-1804), “siyasi coğrafyanın babası” ünvanını bu husustaki görüşleriyle kazanmıştır. Hatta Kant, modern coğrafyanın kurucusu olarak tanınır.
18. yüzyıl, bilginin hızla geliştiği ve bu bilgilerin mantıki bir şekilde tasnife tabi tutulduğu dönemdir. Coğrafya kendi kendini idrak ve organize eder. Coğrafyanın adından sık sık bahsedilir ve en çok ilgi çeken konulardan biri olan politika hakkında büyük fikir tartışmaları yapılır. Burada “Coğrafya” onurlu bir mevki işgal eder. Ve nihayet tabiat kanunlarını coğrafya ile politika arasındaki münasebetlere tatbik etmeye teşvik eder .
19. yüzyıl sınırlı bir romantizmin yanında harika bir şekilde geliştiği kadar da kendini kabul ettiren ilmin neticeleri, hemen hemen bütün sahalara hakim olmaya başlamıştır. Bu devir endüstriyel kalkınmanın hem maddi hem de insani yönden dünyayı sarsmaya başladığı devirdir. Coğrafya yeni bir değer ve daha önemli bir mevki kazanırken metotları, doğrudan doğruya, yeni fikir cereyanlarının tesiri altında kalırlar. Politika, ekonomi ve sosyal organizasyon, en azından başlangıçlarını ve temayüllerini coğrafyaya sorarlar ve kendi hareket doktrinlerini kurmak için diğer unsurlarla tamamlamak üzere coğrafyada yeni unsurlar ararlar.
Modern coğrafya bu şekilde doğdu. Dallarından bir tanesi fevkalade bir önemle ortaya çıktı. Çünkü etüt ettiği problemler, aynı zamanda insanlığa yön veren yolları telkin eden; muğlak, hareketli ve insanlığı ilgilendiren problemlerdir. Bu “Politik Coğrafya”dır, yahut, ihtisas biraz daha genişletilirse “Jeopolitik”tir.
Çağdaş jeopolitiğin başlangıcı olarak Alman Coğrafyacı ve antropolog Friedrich Ratzel (1844-1904)’in 1897’de yayınlanan “Politische Geograhie-Siyasi Cografya” adlı eserindeki fikir ve yorumları gösterilir.
Ratzel’e göre siyasi coğrafya mükemmel haritalar yapmakta ve ülkeleri tanımak için yeni bilgiler getirmekte, havanın, nüfusun, iklimin etkilerini yeterli bir şekilde açıklamakta ise de, siyasi ilimler üzerinde tatmin edici bir duruma ulaşamadığından cansız ve sade kalmaktadır. O halde coğrafya, siyasi ilimleri de yine kendi sahasında işleyerek ancak Siyasi Coğrafyayı statik olmaktan kurtaracak ve ona bir hayat ve canlılık kazandıracaktır .
Ratzel, kitabını 1903’de, “Siyasi Coğrafya veya Devletler, Ulaştırma ve Savaş Coğrafyası” adıyla genişleterek yayınladı. Mekân fikrinin tarihte kaybolmadığına işaret ederek, “vaktiyle bir birlik ifade eden mekân, parçalanmış olsa dahi, o mekân fikri yahut mekân duygusu asırlarca yaşar ve günün birinde siyasi bir fikir olarak tekrar hayat bulabilir” diyordu.
Ratzel, siyasi güç olarak teşkilatlanmış bir toplumun bulunduğu fiziki ortamla münasebeti hakkında genel bir teoriye varmak istiyordu. Teorisini önce coğrafyanın politikaya sunduğu iki temel unsura dayandırıyordu. Genişlik, fiziki özellikler, iklim vb. ile tayin edilmiş “mekan-raum”; mekânın yeryüzündeki vaziyetini tayin eden ve münasebetlerinin bir kısmını yöneten “konum”. İnsanın müdahalesi, tabiata bir dinamizm vermek ve onu organize etmekteki tabii istidadı demek olan “mekân duygusu-raumsinn” tarafından yönetilir düşüncesi ve bir milletin işgal ettiği saha miktarı ve haritadaki uygun konumu, o milletin siyasetini tespite yeter olmadığını takdir ederek, felsefesine bu üçüncü unsuru ilave etmişti.
Topluluklar az çok istidatlıdırlar, öyleyse komuta ve organize etmeye, yani idare etmeye ve diğerleri üzerinde hakkı olmaya az veya çok tayin edilmişlerdir. Bu kabiliyetler zayıflayabilirler ve hatta kaybolabilirler, fakat yetiştirilip kuvvetlendirilebilirler de.... Görülüyor ki Ratzel ırkçılık anlayışından uzak değildir .
Ratzel, devletin coğrafi ve politik yapılarını biyolojik organizmalara benzeten fikirleriyle kendisinden sonra “Hayat Alanı – Rebensraum” adıyla gelişecek Alman Jeopolitik Ekolü’nün temellerini atmıştır.
Ratzel, devletler arasındaki sınırlara geçici işaretler gözüyle bakıyordu. Sonunda dünya hakimiyeti için muazzam bir mücadeleye girecek olan bir kaç güçlü devletin ortaya çıkmasına sebep olacak şekilde, küçük politik bölgeler, daha büyükleri tarafından eritilecektir. 1930’larda Ratzel’in fikirleri Nazi Almanyası’nın “Lebensraum”u ele geçirmesini, ilerlemelerini ve tabii kanunlara uygun olarak mukavemet edilemez genişlemesinin ilham kaynağı olmuştu.
Rudolf Kjellen (1864-1922), 1916 yılında yazdığı “Bir Hayat Şekli Olarak Devlet” adlı eserinde, yaşayan bir organizmaya benzettiği devletin beş aktif unsurunu “Sosyopolitik, Ekonopolitik, Kratopolitik, Demopolitik ve Geopolitik” olarak adlandırmış ve böylece JEOPOLİTİK terimi doğmuştur.
Kjellen, Ratzel’in fikirlerini ifrat derecesine götürerek ve 19. yüzyıl Alman filozoflarına karşı aynı şekilde hareket ederek Birinci Dünya Harbi sıralarında Alman ekolüne yeni bir hareket vermiştir. İlk defa “Jeopolitik” adı altında devleti bir şahısa benzeterek, her ikisinin de organlarını kıyaslamak suretiyle devletlere davranışlarında, insanlara benzer davranışlar vererek bir doktrin vazetmiştir. Nihayet Alman ırkının üstünlük ve “Raumsinn”e olan kabiliyet tezini kuvvetlendirdi ve böyle bir ekolün başına geçecek Karl Haushoffer’i buldu. General ve profesör, asker ve politikacı Haushoffer, milli çapta ve Nazi idareciler tarafından şevkle teyit edilen politik ve ilmi bir doktrin lanse etmek için gerekli niteliklere sahipti. Ratzel ve Kjellen’den daha ileri giderek yabancı referanslarla tezini kuvvetlendirme hünerini gösterdi. Mackinder’in “Kalpgâh”ını biraz daha batıya oynatarak onun fikirlerini Almanlar için kullandı.
Fransız Vidal de La Blanche, Alman Jeopolitik Ekolü’nün aksine, olayların sadece müşahade ve sınıflandırılmasında kalmayarak daima coğrafi olayların izahını aramıştır. Devleti bir canlı organizma değil, “Kültürel ve Ulusal Bir Varlık” olarak kabul eder. Politikaya insan unsurunun hakim olduğu görüşündedir, bu nedenle coğrafi determinizme karşıdır. Coğrafi olaylar bir akışkanlığa sahip olup değişirler. Bu Vidal’in getirdiği önemli bir kavramdır.
İngiliz Jeopolitik Ekolü’nün temsilcisi Sir Halford Mackinder (1861-1947) bir coğrafyacıdır. Mackinder, dünya coğrafyasına politik ve özellikle dünya hakimiyeti açısından değerlendirme çalışmasına girmiş ve bu çalışmaları ile “Kara Hakimiyet Teorisi”ni geliştirmiştir.
Mackinder’in coğrafyayı devlet idaresi için bir yardımcı olarak kullanmayı ileri sürmesine karşılık, Kjellen Coğrafyaya dayalı bir devlet idaresi sistemi formüle etmiştir.
Mackinder, yeryüzünde bir tek büyük kara parçasının olduğunu kabul eder. “Dünya Adası-World Island” adını verdiği Avrupa-Asya-Afrika kıtalarıdır. Rusya’nın bulunduğu orta bölge “Heartland-Kalpgah”tır.
Mackinder, üç aşamada hudutlarını geliştirdiği Heartland ile meşhur formülünü ifade eder.
“Doğu Avrupa’yı elinde tutan Heartland’e egemen olur, Heartland’i elinde tutan Dünya Adasına egemen olur, dünyanın bu adasını elinde tutan dünyaya egemen olur.”
Böyle bir kara parçasına sahip tek devlet Rusya’dır ve dünya hegemanyasını elde etmesine mani olunmak isteniyorsa onun açık denizlere çıkmasına müsaade edilmemelidir. Bu netice, Soğuk Savaş Dönemi boyunca aktüel kalmıştır. Bugün ise, Rusya, Bağımsız Devletler Topluluğu’nda istediği ölçülerde entegrasyon sağlayabildiği takdirde formülün aktüel kalmasını devam ettirebilir.
Amerika’da Amiral Alfred Thayer Mahan (1841-1914), 1890’da yayımlanan “Deniz Kuvvetlerinin Tarihe Etkisi” adlı eseriyle “Deniz Hakimiyet Teorisi”nin esaslarını ortaya koymuştur.
19. Yüzyılda endüstri devrimi sonucu bir yandan yeni keşifler yapılmış, diğer yandan ekonomik ilişkiler büyümüştür. Ham madde arayışı ve yeni ürünlerin pazarlanması ihtiyacı, deniz yollarının önemini artırmış, gelişen teknoloji ile mesafeler kısalmıştır. Tarihi ipek yolu önemini kaybederken, Mahan’ın “Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur” tezi tesadüfen ortaya çıkmamıştır.
Amerikan Jeopolitik Ekolünün gelişmesi özellikle Prof. Nicolas Spykman (1893-1943)’le başlar. Spykman, 1942’de yayımlanan “Dünya Politikasında Amerikan Stratejisi” ve ölümünü müteakip 1944’de yayımlanan “Sulhün Coğrafyası” adlı iki önemli eseriyle jeopolitiği Amerikan milli güvenlik politika ve stratejisinin dayanacağı coğrafi esasları ve yaptığı dünya coğrafyası değerlendirmesi ile de “Kenar Kuşak Teorisi – Rimland”i ortaya koymuştur.
Spykman bu teori ile aslında Mackinder’in Kara Hakimiyet Teorisine cevap vermekte ve Sovyetleri Asya’nın merkezi bölgesinde tutacak ve denizlere çıkışını çok büyük ölçüde engelliyecek politika ve stratejileri ön plana çıkarmaktadır.
ABD’nin güvenlik stratejisinin oluşumunda benimsediği Kenar Kuşak ve Deniz Hakimiyet Teorileri günümüze kadar aktüelliğini devam ettirmişlerdir.
Günümüze doğru yaklaştıkça jeopolitik ve jeostrateji, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanlarında daha fazla yer almakta ve çok kullanılan kavramlar olmaktadırlar. SSCB’nin dağılmasını müteakip gerek siyaset bilimciler gerekse konu üzerinde çalışan askerler ve düşünürlerin günümüz problemlerine yaklaşımlarında daha radikal görüntüler ortaya koydukları ve geleceğe yönelik değerlendirmelerde yoğunlaştıkları görülmektedir.
Pascal Boniface, Jeopolitik ve Jeostrateji kavramları arasındaki farkı açıklarken, jeostratejiyi daha ziyade güvenlik ve savunma konuları ile ilgili kullanmakta, jeopolitiği ise uluslararası ilişkilerde tarafların genel yaklaşımlarını ortaya koyan, ilgili aktörlerin satranç hamlelerini analiz etmeye yarayan bir sistem yaklaşımı olarak açıklamaktadır. Boniface haklı olarak fiziki coğrafyanın, devletlerin politikası üzerinde yakın etkisini jeopolitik olarak tanımlamak gerektiğini ifade etmektedir.
Yves Lacoste, 1993’te yayınladığı “Jeopolitik Sözlük”te insanoğlunun on yıllar boyunca ekonomiyi merkeze koyarak düşünmeye alıştırıldığını ve artık çatışmaların karmaşıklığını ve dünyayı başka türlü görmek gerektiğini ifade etmektedir. Günümüzde Jeopolitik teorilerden ziyade “Jeopolitik Problemler” olduğunu ve bu problemlerin olabildiğince objektif olarak sergilenmesi gerektiğini ve bu maksatla yegane yöntemin oyunları, gelişmeleri, birbirine zıt argümanlara sahip güçleri ve liderlikleri olduğu gibi ortaya koymak olduğunu iddia etmektedir. Ortaya konan bu araştırma alanı tarihçileri, coğrafyacıları ve uluslararası ilişkiler uzmanlarını yakından ilgilendirmektedir.
Lacoste’a göre Rusya dışında yaşayan 25 Milyon Rus’un varlığı jeopolitik bir problemdir. Kanada, Avusturya, İspanya ve Fransa’da yaşanan ayrılıkçı hareketler, büyük şehirlerde oluşan gettolar ile göçler ve göçmenlerin durumları İslam ülkelerinde meydana gelen ve fundamentalizmi hedefleyen hareketler, İran ve Arap ülkelerindeki örnekleriyle jeopolitik problemlerdir. Burada Lacoste, 25 milyonluk Rus nüfusunu düşünürken Türkiye ve bağımsız Türk Devletleri dışında yaşayan 50 milyonluk Türk nüfusu görmezden gelmektedir.
Jeopolitik problemleri mevzii, bölgesel, ulusal ve dünya düzeyinde tanımladıktan sonra doğru bir yaklaşımla jeopolitiğin ilgi alanının geçmiş değil bugün olduğunu vurgulamaktadır. Jeopolitiği ulusal sorunlar ve azınlık sorunları etrafında odaklayarak da mikro milliyetçiliği körüklemektedir.
Jacque Attali; güç ve güç olabilmenin şartları üzerinde durmakta, 21. yüzyılın jeopolitiğinin iki şeye sık sıkıya bağlı olacağını ve bunlarında AB ve ABD arasındaki ortaklığın alacağı şekil ile Rusya ve Çin’in pozisyonları olacağını vurgulamaktadır.
Fransız Michel Foucher, yeni uluslararası konjonktür içinde sınırların önemini tartışmaktadır. “Mekânlar, tarihin bir aktörü değil sadece dayanağıdır” diyerek mekânların önemini sorgulamaya açmaktadır. Foucher’e göre bugün jeopolitik, dinamik bir dış politika coğrafyası halini almıştır.
Son dönemlerin ünlü stratejistlerinden Zbigniew Brzezinski’nin eserlerinde, küresel çapta jeopolitik ve jeostratejik açıdan yaptığı değerlendirmeler ilgi çekmektedir. Brzezinski açıkça; “Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur” demektedir.
Samuel Huntington 1993’de kaleme aldığı bir incelemede, 21. yüzyıldaki büyük savaşların medeniyetler arasında meydana geleceğini ileri sürerken, karşıt medeniyetlerin de Katolik Dünyası, Ortodoks Dünyası, İslam Dünyası ve Konfüçyen devletler olduğunu belirtmektedir. İleri sürdüğü tezin özeti; 19. yüzyılda devletler, 20. yüzyılda ideolojiler çarpışmıştı, 21. yüzyılda ise kültürler çarpışacaktır.
Huntington bu tezinde 1960’larda Fransız filozof Raymond Aron ve 1940’lı yıllarda İngiliz Arnold Toynbee ile Christophe Rufin’in benzer görüşlerinden de destek almaktadır.
1990’lı yıllarda oluşan jeokültür kavramı Huntington’ın tezi ile jeopolitik tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. Huntington’a göre dünya dini ve etnik blok teşkillerinin ve çatışmalarının eşiğinde olduğu bir çağa giriyordu. Sınırlar artık ulusal devletleri değil kültür bölgelerini gösterecekti. Geleceğin global politik çatışmaları uygarlıkları birbirinden ayıran çizgiler üzerinde olacaktı.
Rufin bir “Avrupa Kalesi” eğiliminden bahsederken, Huntington benzer şekilde; her kim batıyı bir arada tutmak istiyorsa ülke içinde batılı kültürü sadece muhafaza etmemeli, aynı zamanda batının sınırlarını da tarif etmelidir.
Uluslararası güç mücadelesinde kültür bilinçli olarak bir araç haline getirilmektedir.
Günümüzde uluslararası ilişkilerde ekonomi önemli bir yere sahiptir. Edward Luttwak için Jeokonomi, çatışma mantığının ticari alana taşınmasıdır. Luttwak, “devletler arasındaki eski rekabet şimdi jeokonomi diye adlandırdığım yeni bir biçim aldı” diyerek konuya açıklık kazandırmaktadır.
Karşılıklı ülkeler arası bir rekabetten çok ekonomik bölgelerin jeoekonomik rekabeti ve çatışması söz konusu olmaktadır.
AB, NAFTA, APEC jeoekonomik nedenlerle kurulmuşlardır. Bu oluşumların bir amacı da karşılıklı bağımlılık yoluyla muhtemel çatışmaları önlemeye yöneliktir.
Gelişen pazarlar, ordular ve diplomasinin yerini almaya başlamıştır ve “ekonomik diplomasi”den söz edilmektedir.
Bu ve benzeri söylemler sık sık ifade edilirken, bunun tam tersinin hazırlıklarının bu gelişen pazarlardan geçme olasılığının da dikkatten uzak tutulmaması gerektiğini hatırlatan söylemler de dile getirilmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Albright’ın “Yeni ekonomik gruplaşmalar, 21. yüzyılın askeri ittifaklarıdır” sözleri unutulmamalıdır.
Özetle tarihi gelişimine değindiğim jeopolitiğin kronolojik sıra ile birkaç tanımına yer vererek bu bölümü sonuçlandırmak istiyorum.
Kelimenin evrensel olarak kabul edilmiş bir tarifi yoktur ve siyasi coğrafya faktörlerinin objektif bir çalışması ile jeopolitik çevredeki siyasal güç spekülasyonları arasında dikkatli bir analize ihtiyaç vardır.
Kjellen: Jeopolitik, coğrafi teşekkül veya mekân içinde ilmi olarak devletin tetkikidir. Devlet varlığının tabiat kanunları ve insanların davranışları açısından tetkik ve kıymetlendirilmesidir.
Devlet, vasıf ve kabiliyetlerini toprağından, bölgelesinden alan bir canlı organ, sahada tezahür eden bir hayat şeklidir.
Siyasetin gayesi, bu canlı varlığın mahiyetini kavramak, mukavemetli ve ebedi olması için gereken faaliyet ve icraatı sarf etmektir.
Haushofer: Jeopolitik, içinde yaşadığı coğrafi bölgenin ve tarihi gelişmelerin etkisi altında değişen siyasi hayat şeklinin (yani devletin) üzerinde yaşadığı yer ile münasebetidir.
Spykman: Jeopolitik, bir ülkenin güvenlik politikasının coğrafi unsurlara göre planlanmasıdır.
Kieffer: Jeopolitik, bir devletin sosyal, politik, ekonomik, stratejik ve coğrafi unsurlarının, bu devletin dış politikasının tayin ve takibine tatbikidir.
Bu tanımlarda başlangıçtan günümüze doğru;
Kjellen, devletin tetkikini yapmakta,
Haushofer, daha ileri bir tanıma ulaşmakta,
Spykman, jeopolitiği tatbikat sahasına doğru yöneltmekte,
Kieffer ise, jeopolitiğin kapsamını genişletmekte ve uygulamayı ön plana çıkarmaktadır.
Jeopolitiğin hemen yanı başındaki koltukta yer alan ve onun bir türevi olan jeostrateji’yi de tanımlamak gerekir. Çünkü politika ve strateji gibi iki önemli fonksiyondan politikaya yön veren jeopolitik, stratejiye yön veren de jeostratejidir.
Jeostrateji, stratejik açıdan coğrafi unsurların incelenmesini ve stratejik sonuçlar çıkarılmasını kapsar.
Jeostrateji, coğrafya ile strateji arasındaki münasebetlerin ilmidir.
Jeostrateji, jeopolitik çıkarların stratejik yönetimidir.
3. Türkiye’nin Yer Aldığı Yeni Jeopolitik Ortam
Dünyada meydana gelen büyük sosyal olaylar; siyasi, askeri, sosyo-kültürel ve ekonomik alanlara yansır, siyasi coğrafyada değişiklikler yaratır ve mevcut dengelerin bozulmalarına sebep olur. Bozulan dengelerin yeniden tesisi için yeniden şekillenme ve düzenleme arayışları başlar. Bu arayışlar uzun zaman alır, hatta devamlı olduğunu söyleyebiliriz. Her seferinde güçlü ülkelerin/galiplerin öngördüğü şekilde bir düzen oluşturulur ve bu düzen de “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılır.
Her “yeni dünya düzeni”, oluşumunu sağlayan güçlerin milli menfaatlerini gerçekleştirecek düzendir. Düzen, güç dengelerini sağlayamamışsa, adil değilse (güç odakları açısından) yeni bir düzeni aratacak büyük olaylar yola çıkıyor demektir.
Soğuk Savaş sonrası kurulan yeni dünya düzeninin geldiği aşamaya bugün “Küreselleşme” deniyor. Küreselleşmenin temelleri; aslında, İkinci Dünya Harbini müteakip atılmaya başlamıştır. IMF ve Dünya Bankası gibi dünya ekonomisinin kontrolünü elinde tutacak oluşumlardan sonra kurulan uluslararası örgütler günümüze kadar küreselleşmenin örgüsünü ve ağını tamamladılar, 1980’den itibaren de ekonominin küresel çapta tam kontrolünü sağlayacak enstrümanların (özelleştirme... gibi) düğmesine basılmaya başlandı.
Ekonomide, kültürel alanda ve politikada küreselleşme / küreselleştirme devam ederken Soğuk Savaşı sona erdiren Sovyetlerin çöküşü, Varşova Paktı’nın dağılması ve komünizmin iflası ile Avrasya’da, daha doğrusu Türkiye’yi çevreleyen jeopolitik koşullarda önemli ve bazı alanlarda köklü değişiklikler oldu.
Bu değişiklik ve gelişmelerin başlıcaları; küresel ve bölgesel boyutlarda yeni kuvvet dengeleri, Rusya'nın toprak kayıpları ve siyasal, ekonomik ve askeri gücünün küçülmesi, Avrupa'da yeni siyasal oluşumlar, Orta Asya ve Kafkaslarda Türkiye ile etnik, tarihi ve kültürel bağları bulunan ülkelerin bağımsızlıklarına kavuşmaları, Balkanlar ve Kafkaslar’daki etnik gerilim ve savaşlar ve Körfez Savaşından beri daha da karmaşık hale gelen Ortadoğu’nun istikrarsız ve belirsiz durumudur.
Diğer bir boyutta ise; küresel alanda mevcut iki kutuplu güç dengesi dengesizliğe dönüştü, ABD’nin müttefiki olan ülkeler Avrasya’da stratejik konumlara sahip ülkeler olarak ABD’nin gücünü artıran faktörler oldu; dünya GSMH’dan %30 pay sahibi olan, özellikle askeri amaçlara uygulanan teknoloji, araştırma ve enformasyon teknolojisi alanlarında ön safta bulunan, iyi ve kötü tarafları ile bütün dünyaya yayılan kültürü ve askeri gücü ile ABD küresel güce ve etkinliğe sahip tek devlet konumuna geldi.
Bir diğer olgu ise; küreselleşmenin temel ögesi olan mal, sermaye hizmetlerin uluslararası dolaşımının serbestleşmesi ve teknolojik ilerlemelerin etkisi ile dünyanın gittikçe daha fazla entegre olmasıdır. Bu gelişmenin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için avantajları olduğu kadar riskleri de vardır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, Rusya’nın oluşturduğu askeri tehdit uzun bir süre için ortadan kalkmıştır. Rusya’nın içinde bulunduğu bugünkü koşullarda eski SSCB hudutları dışında kuvvete başvurması düşünülemez. Avrupa’da eylem imkanları, NATO’nun genişlemesi ile büsbütün kısıtlanmaktadır. Ancak Kafkasya’da durum farklıdır. Burada Ruslar daha fazla askeri hareket imkanına sahiptir ve bu da yaşanmaktadır. Orta Asya’da ise Rusları engelleyecek bir güvenlik sistemi mevcut değildir.
Balkanlar ve Kafkasya’daki gerginlik ve çatışmalar, Orta Asya’daki istikrarsızlık, Ortadoğu’daki kronik bunalım ve çatışmalar, Türk-Yunan ilişkilerindeki sorunlara iç istikrarsızlıkları ve Batının içinde tortulaşan kinini, hor görmesini ve Haçlı zihniyetiyle oluşturduğu hâlâ bitmeyen “Doğu Sorunu”nu da eklersek Türkiye’nin içeride, batıda, güneyde ve doğuda potansiyel tehlikelerle karşı karşıya olduğu gerçeği kaçınılmazdır.
Türkiye Cumhuriyeti, zor bir coğrafyada yer almaktadır ve uzun vadeli politikalar üretmesi kolay değildir. Çünkü bu politikalar çok yönlü, çok seçenekli ve bağımsız politikalar olmayı gerektirir. Türkiye’nin politika üretiminde yakın çevresi, Avrasya’daki güç odakları ve küresel güç ve aday güçler etkin faktörlerdir. Bu nedenle, Türkiye için seçenekler sunmadan önce, Türkiye’yi çevreleyen coğrafyadaki jeopolitik gelişmeleri ve Avrasya’dan başlayarak ABD, AB Rusya Federasyonu, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya ve Çin’in bölgesel ve Avrasya çapındaki muhtemel politikaları ve stratejileri ile Türkiye’ye bakış açılarına özetle yer verilecektir.
a. Avrasya
Brzezinski, “Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur” demektedir.
Avrasya neden önemlidir ve neden bu ölçüde ilgi alanıdır?
Avrasya, dünya tarihini yazan coğrafyadır.
Avrasya, eski ve yeni medeniyetlerin çok büyük kısmına beşiklik yapan topraklardır.
Avrasya, dünya nüfusunun yaklaşık %75’ine sahiptir.
Avrasya, dünya kara kütlesinin %37’sini teşkil eder.
Avrasya, dünya GSMH’nın %60’ına sahiptir.
Avrasya, bilinen dünya enerji kaynaklarının ¾’üne sahiptir.
Avrasya, ekonomik girişimler ve yer altı zenginlikleri bakımından, fiziksel zenginliklerin çoğuna sahiptir.
Avrasya, ABD’den sonra dünyanın 6 büyük ekonomisine sahiptir.
Dünyanın en büyük 6 silah alıcısı Avrasya’dadır.
ABD hariç, dünyanın resmi olarak bilinen tüm nükleer ve gizli nükleer güçleri Avrasya’dadır.
Avrasya, tarihinde bütünüyle barışı hemen hemen, yaşamamış bir coğrafyadır.
Avrasya demek savaş demektir.
Avrasya Jeopolitiği dünya jeopolitiğinin esasıdır.
Avrasya, üzerinde küresel öncelik mücadelesinin sürdürüleceği bir satranç tahtasıdır.
Avrasya’sız politika ve strateji düşünülemez.
b. ABD’nin Avrasya’da Jeopolitik Hedefleri ve Araçları
Soğuk Savaş döneminin süper güçlerinden biri olan SSCB’nin dağılması ve bu özelliğini kaybetmesi ile dünyada meydana gelen ani güç değişimi, yeni yapılanmaları zorunlu hale getirdi. ABD, beş kıta üzerinde siyasi, askeri, ekonomik yeni dengeler arayışına önderlik edebilecek tek güç olarak kendini kabul ettirdi.
ABD’nin bu misyonu yerine getirebilecek imkan ve kabiliyetleri nedir?
ABD’nin iç siyasi istikrarı, ekonomik durumu, askeri gücü, yüksek teknolojiye dayalı sınai ve üretim potansiyeli, kaynakları ve müttefiklerinin desteği ile bu misyonu yerine getirebilecek güce sahip olduğunu göstermektedir.
ABD’nin 1999 yılı GSYİH’sı 9 trilyon dolar ve son beş yıllık büyüme hızı ortalama %3 dolaylarındadır. 1987 – 1991 yılları arasında, yılda 300 milyar dolar olan savunma harcamaları, 1992 yılından itibaren kuvvet indirimine paralel olarak ortalama 265 milyar dolar düzeyine inmiştir.
Bu dönemde ABD’nin savunma harcamaları GSYİH’nın %6.3 ile %6.5 arasında değişmiştir.
ABD’nin görünebilir gelecekte 2010 yılına kadar mevcut ekonomik ve askeri gücünü devam ettireceği değerlendirilmektedir.
ABD’nin Milli Güvenlik Stratejisinin üç ana hedefi vardır. Bunlar ;
* ABD’nin güvenliğini güvence altına almak,
* ABD’nin ekonomik refahını sağlamak,
* Dışarıda demokrasinin ve kurumlarının yerleşmesini teşvik etmek.
ABD, Soğuk Savaş sonrasında muhtemel bunalım ve tehditleri şöyle değerlendirmektedir :
*Bölgesel etnik bunalımlar,
* Terörizm,
* Kitle tahrip silahlarının saldırgan eğilimli devletlerin veya terör gruplarının, suç örgütlerinin eline geçme tehlikesi,
* Uyuşturucu trafiği,
* Uluslararası organize suç faaliyetleri
ABD, silahlı kuvvetlerini görünür gelecekte, tercihan müttefikleri ile uyum içinde, birbirinden uzak iki deniz aşırı alanda aynı zamanda vukua gelecek büyük çaplı askeri tecavüzleri caydıracak veya bertaraf edecek büyüklük ve güçte idameye kararlıdır.
ABD’nin Avrasya Politikasında Beş Temel Husus
Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası’nda, ABD’nin Avrasya kıtasındaki politikalarının tayininde şu beş sorunun cevabını bulmaya çalışmaktadır.
* Amerika nasıl bir Avrupa’yı tercih etmelidir ve dolayısıyla desteklemelidir?
* Nasıl bir Rusya ABD’nin çıkarına uygundur ve ABD bu konuda neyi ne kadar yapabilir?
* Orta Avrasya’da yeni bir “Balkanlar”ın ortaya çıkma ihtimali nedir ve ABD bunun doğuracağı risklerin en aza indirilmesi için ne yapmalıdır?
* Çin, Uzakdoğu’da hangi rolü üstlenmeye cesaretlendirilmelidir ve bunun sonuçları yalnızca ABD için değil, Japonya için de ne olabilir?
* Hangi yeni Avrasya koalisyonları olasıdır, hangileri ABD çıkarları için en tehlikeli olabilir ve bunların önüne geçmek için ne yapılabilir?
ABD’nin Küresel Strateji ve Hedeflerinde Türkiye’nin Yeri
Brzesinki, aynı eserinde Türkiye’nin önemini aşağıdaki gibi değerlendirmektedir.
“Türkiye, Karadeniz bölgesinde istikrarı sağlamakta, Akdeniz’e geçişi kontrol etmekte, Rusya’yı Kafkaslarda dengelemekte, hala İslâmi kökten dinciliğe karşı bir panzehir oluşturmakta ve güneydeki dayanak noktası olarak NATO’ya hizmet etmektedir.
İstikrarsız bir Türkiye, olasılıkla Güney balkanlarda daha fazla şiddetin ortaya çıkmasına sebep olur. Diğer taraftan Kafkasya’da bağımsızlıklarını yeni kazanmış devletler üzerinde Rus kontrolünün yeniden sağlanmasına yol açar.”
“ABD, istikrarlı bir Güney Kafkasya ile Orta Asya’yı teşvik bakımından Türkiye’yi yabancılaştırmamak konusunda dikkatli olmalı ve Amerikan-İran ilişkilerinde bir düzenlenmenin yapılabilirliğini araştırmalıdır.”
“Katılmak istediği Avrupa Birliği’nden dışlandığını hisseden bir Türkiye daha İslamcı olacak, daha büyük bir olasılıkla inadına NATO’nun genişlemesini veto eğilimi gösterecek ve laik bir Orta Asya’yı dünya ile bütünleştirmekte ve istikrarını sağlamakta Batı ile daha az işbirliği yapacaktır. Bu sebeple ABD, Türkiye’nin AB’ne kabulünü cesaretlendirmek için Avrupa’da etkisini kullanmalı ve Türkiye’ye Avrupa’lı bir devlet gibi davranmaya özen göstermelidir.”
Bu görüşler gerçekte ABD yönetimi tarafından uygulanır durumdadır. Ancak, Hazar havzasının petrol ve doğal gazının dünya pazarlarına ulaştırılmasında kullanılacak boru hatlarının güzergahı konusunda yeni hükümetin tutumu henüz net olarak bilinmemektedir.
Bununla beraber, 1964’den itibaren Kıbrıs olaylarıyla başlayan süreç içinde inişli çıkışlı dönemler yaşanmıştır. 1980’li yıllar ve SSCB’nin dağılmasını müteakip dönemde ise bu ilişkilerin daha uyumlu bir seyir takip etmesine rağmen özellikle ABD’nin İran ve Irak’a karşı yaptırımlarına verdiği destek Türkiye’nin maddi kayıplarına sebep olmuştur.
c. Avrupa Birliği (AB)
Üç yanı denizlerle çevrili ve kara sınırları Kafkas Dağları, Ural Dağları gibi engellere dayanan Avrupa, güçlü bir coğrafi bütünlüğe sahiptir. Coğrafi bütünlük güvenlik ve beşeri değerler açısından önemlidir. Avrupa kültürü bu coğrafya ile şekillenmiştir.
Avrupa’ya dış tehdit, İspanya’nın Araplar tarafından işgali hariç, daima doğudan gelmiştir. Avrupa’yı doğudan zorlayan güçler hemen hemen sadece Türkler olmuştur.
Avrupa yeterince geniş alana, uygun iklim koşullarına sahiptir. Avrupa daha önce sahip olduğu kömür-demir stratejik kaynakları ve sömürgelerinden sağladığı kaynaklar ile güçlenmiştir. Bugün ise Kuzey Deniz Petrolleri hariç stratejik kaynağa sahip değildir. Önemli diğer kaynağı ise vasıflı insan ve bunun yarattığı değerler ile bilgi ve deney birikimi, teknolojik üstünlük, sahip olunan sermaye ve dış yatırımlardır.
Türkiye’nin AB’ne katılması ile AB coğrafyasının hudutları Asya’ya, Ortadoğu’ya doğru uzanacak; Ortadoğu, Kafkasya güneyi ve Doğu Akdeniz AB’nin hudutlarını teşkil edecektir.
Türkiye’nin AB üyesi olması halinde AB; Kafkaslarda, Ortadoğu’da, İranlılarla, Araplarla kısaca İslam dünyası ile karşı karşıya gelmiş olacak ve bu bölgedeki bütün sorunlarla ve sorunların Türkiye’ye yansıyan şekilleri ile ilgili politikalar üretmek zorunda kalacaktır.
AB aynı zamanda bu bölgenin olanaklarına Türkiye üzerinden ulaşabilecek, sayılan bölgeler üzerindeki etkinliği artacak, siyasi ufku genişleyecektir. Türkiye-AB entegrasyonunun, Türkiye’nin politik ufku üzerindeki etkisi ise AB’nin aksine sınırlayıcı ve kısıtlayıcıdır .
Türkiye’nin jeostratejik ufku ve stratejik ilgi alanları içinde bulunan Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya; AB’nin stratejik ilgi alanları içerisine bugünkünden daha büyük ağırlıkla girecektir.
Avrupa kıt’asının sahip olduğu coğrafi bütünlüğe Avrupa Birliği tam olarak sahip değildir. Bu coğrafyada, AB ve NATO üyelikleri söz konusu olan Doğu Avrupa ve Balkan ülkeleri dışında Beyaz Rusya, Ukrayna ve Avrupa Rusyası da yer almaktadır. Avrupa Birliğinin güneydoğusu Türkiye tarafından örtülmektedir. Avrupa Birliğinin Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu ile ilişkilerinde Türkiye ve Rusya ya engeldir ya da yardımcıdır. Bu istikametlerdeki güvenliği de aynı çerçevede görülmelidir.
Fransız yazar Pierre Behar, “Yeni Bir Avrasya’ya Doğru, Avrupa İçin Yeni Bir Jeopolitik” adlı eserinde, Avrupa için Asya’nın önemini vurgulamakta ve bir güç olabilmesi için şu değerlendirmeyi yapmaktadır.
“Avrupa kendi coğrafyasının tahditlerini değerlendirerek yeni bir politika üretmelidir. Önce kendi iç dengelerini kurmalıdır. İkincisi kuzeydoğusundaki Slav Dünyası (Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna) ve güneydoğusundaki Türk dünyası (Türkiye ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri) ile ilişkilerini yeniden belirlemek, belirlemenin ötesinde bu bölgelerle çok sıkı bir ilişkiye girmek zorundadır. Bunun amacı, kendi çevresindeki istikrar kuşağını yaratabilmek ve ABD’ye bağımlı olmaktan kurtulabilmektir. Çünkü Avrupa coğrafi, ekonomik ve kültürel açıdan bir bütünlüğe ulaştığı takdirde bir güç olabilecektir.”
Avrupa Birliği Türkiye’yi Nasıl Görmektedir?
İhtilaflı veya ihtilafa gebe bölgelerle çevrili bir Türkiye... Kuzeydoğuda Azerbaycan–Ermenistan sorununa ilaveten SSCB’nin dağılmasının ortaya çıkardığı sorunlar, doğuda İran ve Afganistan olayları, güneyde Kuzey Irak meselesi ve Arap-İsrail ihtilafı, Arap ülkelerindeki istikrarsızlıklar, Kıbrıs sorunu, Bosna Hersek ve Kosova olaylarının bölgedeki etkileri ve kitle imha silahlarının yarattığı tehlikeler ile karmaşık bir ortam içinde olan Türkiye...
Mevcut ve muhtemel tehdidin kaynağı salt askeri olmaktan çıkmış, ekonomik ve sosyal istikrarsızlıkları, sınır anlaşmazlıkları, etnik çatışmaları, dini aşırılığı ve terörizmi de içine alan ve güvenlik ihtiyacı eskisine oranla daha da artmış olan bir Türkiye....
Demokrasi ve insan hakları alanlarında aşama sıkıntıları, Güneydoğu sorunu, ekonomik güçlükler, yüksek enflasyon, işsizlik gibi sorunları yaşayan bir Türkiye.....
Bunların yanı sıra büyük olduğu kadar genç ve dinamik bir nüfusa sahip Müslüman bir ülke olan Türkiye...
Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da Türkiye’nin eskisi kadar önemsenmediği kanaati yayılıyor ve Almanya eski Başbakanı Kohl, Türkiye’nin ayrı bir kültüre ve dine sahip olması nedeniyle AB üyesi olamayacağını açıkça söylüyordu.
Türkiye’ye yönelik genel tutum böyle iken 1997’de Lüksemburg zirvesinde reddedilen, ancak 1999’da Helsinki’de kabul edilen Türkiye’nin AB üyeliği ve iki yıl içinde meydana gelen bu ilginç değişimin nedenleri üzerinde durmak gerekir.
* AB dışında olan bir Türkiye’nin, AB içindeki Türkiye’den Yunanistan için daha büyük tehlike taşıyabileceği görüşünün Yunanistan’da ağırlık kazanması,
* Balkanlar’daki gelişmeler ve Balkanları AB’ye dahil etme kararının yanında Türkiye’nin dışarıda bırakılamayacağı,
* Almanya’da Sosyal Demokrat bir hükümetin iş başına gelmesi,
* ABD’nin Türkiye’nin adaylığını yıllardır desteklemesi,
* Türkiye’nin içeri alınabileceği intibaı ve beklentisinin yaratılmasının dışarıda bırakmaktan daha yararlı olacağı fikri, adaylık kararının alınmasında etkin rol oynadığı düşünülebilir .
Türkiye, Katılım Ortaklığı Belgesi ile istenen kriterleri ve çözümleri yerine getirmekle sosyal ve ekonomik alanlardaki eksikliklerini gidermiş olacak ve Kıbrıs Sorununu çözmede daha azimli ve kararlı olabilecektir.
AB üyesi olacak Türkiye, AB çerçevesinde savunma ve güvenlik alanında karşılaştığı güçlüklerin de üstesinden gelmiş olacak, ekonomisine çeki düzen vererek halkının refah seviyesini yükseltecektir.
Türkiye’nin AB üyeliğinden beklentileri bunlardır. Ancak Helsinki kararları ile ilgili yukarıdaki yorumlar yazılırken bu kararın bir oyalama siyaseti olabileceği bu süreçte öncelikle Kıbrıs ve Ege sorunlarının Yunanistan’ın istekleri doğrultusunda çözüme ulaştırılmasını müteakip, Türkiye’yi daha büyük açmazlara sürükleyebilecek dayatmalarla karşı karşıya bırakacak gelişmelerden duyulan endişeler de seslendirilen düşüncelerdir.
Hiçbir ülke diğerinin refahını yükseltmek ve güvenliğini sağlamak yükümlülüğünü üstlenmez. Eğer üstlenirse bunun faturası çok yüksek olur.
Avrupa Birliği üyeliği; ticari yolsuzluklara, adam kayırmaya, toplumsal çürümeye, işsizliğe, doğal kaynakların israf edilmesine, banka soygunlarına, hayat pahalığına, bölgesel dengesizliklere, gelir dağılımının düzeltilmesine, insanın insan sayılmasına, eğitimde fırsat eşitliğine, sağlık sorunlarına, birliği korumaya, vergi gelirlerinin artırılmasına, düşünce özgürlüğüne, çağdaşlaşmaya ve demokratikleşmeye çözümler getirecek mi?
Bu çözümleri Türkiye üretecektir. Uygun çözümleri bulup uygulamaya koyduğumuz zaman ülke bütünüyle kalkınmaya ve gelişmeye başlayacaktır. AB Türkiye’ye bunu söylüyor. Eğer Türkiye bu beceriyi gösteremiyorsa, karar verme iradesine sahip değilse şikayetçi olunan sorunları kimse Türkiye için çözmeye çalışmaz.
Rusya
1991 sonlarında dünyanın toprak bakımından en büyük devleti olan Sovyetler Birliği’nin dağılması, Avrasya’nın tam ortasında muazzam bir jeopolitik karışıklık ve boşluk yarattı. Bu dağılma ile Rusya Sovyetler dönemindeki topraklarının önemli bir kısmını, nüfusunun hemen hemen yarısını ve en önemlisi de dünyanın iki süper gücünden birisi olma özelliğini kaybetti. 15 Cumhuriyetten oluşan SSCB, 14 Cumhuriyetinin bağımsızlıklarını ilanını müteakip geriye sadece Rusya Federasyonu olarak kaldı.
SSCB’nin dağılması Rusya için ;
* Kafkasya’nın kaybı, yeniden dirilen Türk etkisi hakkındaki stratejik korkuyu canlandırdı,
* Orta Asya’nın (Türkistan) kaybı, bölgenin anormal enerjisi ve maden kaynaklarıyla ilgili eksiklik duygusunu yaratırken bir yandan da potansiyel bir islami meydan okuma hakkında endişe yarattı,
* Ukrayna’nın bağımsızlığı, Rusya’nın kendini vakfettiği Pan-slavik bir kimliğin özüne meydan okudu ve Rus Devleti için yaşamsal bir jeopolitik gerilemeyi temsil etti,
* Baltık’ta ve Karadeniz’de belirleyici konumunun kaybına neden oldu,
* Türkiye’nin bir zamanlar kaybettiği etkisinin Kafkaslar ve Karadeniz’de tekrar sağlanmasına neden oldu,
* Hazar Denizi’nde belirleyici konumda iken şimdi hak iddia eden beş ülkeden yalnızca birisi durumuna indirgendi,
* Güneydoğu sınırlarında bazı yerlerde 1000 milden fazla kuzeye itilmesine neden oldu.
SSCB dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu (RF) yeniden yapılanma sürecini devam ettirmektedir. Bugünkü Rusya Federasyonu, Avrasya’nın doğusundaki güç (Japonya, Güney Kore, Çin) ile batısındaki (AB) güç arasında denge sağlayabilecek güçte görünmüyor. SSCB döneminde sahip olduğu bu bölgedeki kaynaklara tekrar sahip olma şansını kaybetmiştir. Rusya ne arka bahçesinde ne de ön bahçesindeki toplulukların kırbaçlı kâhyası olma şansını da kaybetmiştir. Baskı tedbirleri ve yönetimi ile sağlayacağı sınırlı başarılar Rus Federasyonu’nun da dağılmasına sebep olabilir.
Bugün Rusya, ülkesindeki tüm dinamikleri kapsayan yeniden yapılanma sürecini yaşamaktadır. Gerilediği bölgesel güç kimliğini, belirsizliğin ve istikrarsızlığın süre geldiği bir ortamda yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Rusya, hiçbir zaman eski SSCB olamaz ancak bugünkü gibi bir Rusya olarak da kalmayacaktır.
RF, sahip olduğu geniş coğrafyasında zengin doğal kaynaklara sahiptir ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrasya’nın önemli güç merkezlerinden birisi olarak yer alması uzak ihtimal değildir.
Rusya’nın jeopolitik yönelimlerine ilişkin bazı esaslar şöyle özetlenebilir .
* Ülkenin demokrasi kapsamında yeniden yapılanmasına devam edilmesi,
* Batı’nın endüstriyel ülkeleri ve güçleri arasında yer almak için gerekli düzenlemelerin yapılması,
* Rusya’yı çevreleyen devletler ile güvenlik amaçlı tampon ülkeler kuşağının oluşturulması,
* Ulusal çıkarlarının gerektirdiği yönde Batı ile ortaklık düzeyinde ilişkilerin sağlanması,
* BDT ülkeleri ile ilişkilere birinci derecede önem verilmesi ve her alanda geliştirilmesi,
* Diğer Asya devletleri ile yakın ilişkilerin oluşturulması ve güç dengelerinin korunması,
* Ortadoğu ülkeleri ile yakın ilişkilerin sürdürülmesi ve geliştirilmesidir.
Rusya’nın Türkiye’ye yönelik jeopolitik yönelimlerinde öngördüğü yaklaşımlarını şöyle belirlemek mümkündür.
Rus-Türk ilişkileri, 1525’de bugünkü Tataristan’ın başkenti olan Kazan’ın ele geçirilmesiyle başlamış ve İdil-Ural bölgesi ve Kuzey Kafkasya’da devam etmiştir. Doğrudan Osmanlı İmparatorluğuna yönelik girişimleri ise 17. yüzyıl sonlarında başlamış ve iki yüzyılı aşan bir dönemde 1917’ye kadar çok sıcak ve kanlı bir şekilde sürdürülmüştür. Bu dönemde bilhassa 19. yüzyılda tüm Kafkasya’da ve Orta Asya’da da Türk Dünyasına karşı bu kanlı mücadeleyi devam ettirmiştir. Hiç vazgeçmediği “sıcak denizlere inme” amacını Balkanlar ve Kafkaslarda Türkler, Afganistan’da ise İngilizler engellemiştir.
Türkiye’nin NATO içindeki rolü, aday olduğu AB sürecindeki yeri ve geleceği ve de etkinliği, ABD ile ikili ilişkileri, Türk dünyasındaki yeri ve etkinliği Rusya’yı ciddi şekilde düşündürmektedir. NATO’nun hudutları dışında kuvvet kullanmasına, İncirlik Üssünün NATO ve BM’lerin amacı ve kararları dışında kullanılmasına Rusya sürekli tepki göstermektedir.
Rusya, Türkiye’yi ABD’nin çıkarlarını koruyan ve onun aracı niteliğini taşıyan politikalar yürütmekle itham etmektedir.
Eski Cumhurbaşkanı Demirel’in, Orta Asya’da, Azerbaycan’ın da katılımı ile “Türk Devletler Birliği”nin kurulmasına ait önerisi, Türkiye’nin Moskova’yı dışladığı izlenimi yaratmıştır.
Rusya, Türkiye’nin Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ile toplumsal, siyasal ve ekonomik içerikli laik ve demokratik devlet anlayışına göre ilişkiler kurmasına ilke olarak karşı olmadığı görünümünü vermektedir. Ancak Türkiye, Pan-Türkizm amaçlı milliyetçilik çizgisinde politika güderse, İran’ın da buna İslam ağırlıklı yaklaşımları ile cevap vermeye kalkışması halinde, Türkiye-İran rekabeti ile nüfuz kazanma yarışı başlayabilecektir. Bu durum, bölgede istikrarsızlığa ve çeşitli risklerin oluşumlarına neden olabilecek ve Rusya’nın daha ağırlıklı olarak bölgeye müdahalelerine yol açabilecektir .
Rusya, Türkiye’nin Azerbaycan-Ermenistan anlaşmazlığında ve başta Çeçenistan olmak üzere Rusya Federasyonu’ndaki Türk ve Müslüman toplumlarının Rusya’dan ayrılma isteklerinde ağırlığını tarafları uzlaştırmadan yana kullanmasını istemekte ve bunun bölgede istikrarı sağlamaya hizmet edeceğini ileri sürmektedir. Eğer Türkiye, Ermenistan’a karşı kurulacak sürekli bir ittifakın içerisine girerse, karşısında Rusya’yı bulacak, uluslararasında olumsuz etki yaratacak, İran’ı da içine çekebilecek sorun, bölgede ciddi gelişmeleri birlikte getirebilecektir. Bununla bağlantılı olarak, RF’daki Türk ve Müslüman toplumların Rusya’dan ayrılma isteklerine Türkiye’nin destek vermesi halinde, Rusya Türkiye’deki bölücü gruplara destek vereceğini ima etmekte ve zaman zaman bu desteği vermektedir. Rusya örtülü hareketlerin ustasıdır. Türkiye’ye karşı bu politikayı 1867’den beri benimsemiş ve takip etmektedir.
Balkanlarda Türkiye ile Rusya’nın politikaları uyum içinde değildir. Türkiye’nin Balkanlarda önemli rol oynamasını Rusya’nın istemediği de bir gerçektir. Bununla beraber, Rusya, Türkiye’nin Balkanlarda jeopolitik ve tarihsel bağlantılı olarak önemli rol sahibi olduğunu görmezlikten de gelemez. Türkiye’nin bölgede ağırlığının artması olasılığı karşısında, Rusya-Sırbistan-Yunanistan Ortodoks dayanışmasına ivme kazandırması muhtemeldir.
Rusya, Türkiye’de “Dış Türkler” konusundaki gelişmeleri ve görüşleri dikkatle izlemektedir. Özellikle aşırı milliyetçi liderlerin ortaya çıkmasını ve bu yönde kamuoyunun tutumunu ve radikal grupların faaliyetlerini yakînen takip etmektedir .
Rusya ile ilgili iyimser tahminler yanıltıcı olabilir. Rusların genlerinde yayılmacılık vardır. Bu amaçlı hedef ve politikaları 18. yüzyıldan beri değişmemiştir. 21. yüzyılın ilk çeyreğini takibeden dönemdeki gelişmeleri tahmin etmek zordur fakat Ruslar için bu bağlamda yanılma payı fazla olmayabilir.
e. Balkanlar
Avrupa’nın beş büyük yarımadasından biri olan Balkan Yarımadası, Orta Avrupa’ya ve Akdeniz’e uzanan Jeostratejik konumu ile önemli özelliklere sahiptir. Eski çağlar bir yana, Balkanların tarihinde büyük bir yeri olan Osmanlılar zamanında, Balkan Yarımadasının ve Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi konumu, bu kritik coğrafi bölgeyi, İngiltere, Rusya, Habsburg İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Almanya’nın çıkarlarının çakıştığı bir bölge durumuna getirmiş ve sayısız müdahale, isyan ve savaşlara yol açmıştır.
Balkan Yarımadasının coğrafi konumu, Avrupa’nın diğer bölgelerine geçit veren, Asya’nın bitişiğinde ve Afrika’ya yakın olması, bu bölgenin, daima imparatorluklar arasında bir buluşma ve mücadele alanı ve çekici bir fütuhat hedefi olmasına yol açmıştır.
Fiziki coğrafya açısından Balkanların sınırları kuzeyde Tuna Nehri ve Sava Irmağı, doğuda Karadeniz, güneydoğuda Ege Denizi, güneyde Akdeniz, güneybatıda İon Denizi ve Adriyatik ile çevrilidir. Siyasi coğrafya açısından ise Balkanlar; Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Türkiye’nin Avrupa’daki toprakları ve eski Yugoslavya ile Romanya’nın tümünü içine alır.
Balkan Yarımadasının kıyıları, Akdeniz sistemine dahil olan 6 denize açılmaktadır. Bu durum, Balkanların, Akdeniz stratejisindeki çok boyutlu yerini vurguladığı gibi; Balkan ülkelerinin çoğunun deniz ulaştırması ve denizcilik alanlarındaki gelişmelerine de ışık tutmaktadır.
Stratejik konum, fiziki coğrafya ve etnik ve dinsel yapı açılarından, bölgenin stratejik ve jeopolitik çekirdeği eski Yugoslavya’dır. Rusya’nın emperyalist dürtülerle Güney Slavlarını kendi nüfuzu ve Sırpların egemenliği altında bir Güney Slavları birliği halinde toplamak için kurulmasına çaba gösterdiği “Sırp, Hırvat, Sloven Krallığı” ve daha sonraki Yugoslavya Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin iç ve dış sınırlarının jeopolitik faktörler gözetilmeksizin çizilmesi, diğer bir deyişle, Yugoslavya Federasyonunun, etnik grupların amaç ve iradeleri gözetilmek suretiyle değil, Lenin ve Stalin’in yaptıkları gibi, yukarıdan empoze edilmek suretiyle kurulması, bölgenin kararsız ve karmaşık doğasının önemli nedenlerinden biri olmuştur.
Balkanlar, İslam ve Hristiyan dünyalarının birleştiği başlıca yerlerden biridir. Büyük İskender Balkanlardan yola çıkarak Anadolu üzerinden Afrika ve Asya’ya geçmiştir. Romalılar, Akdeniz’den ve Balkanlardan Anadolu’ya geçerek Avrupa’da sağladıkları büyük güç birikimini aynı yoldan Asya topraklarına aktarmışlardır. Daha sonraki çağlarda Hristiyanlık, Boğazlar üzerinden Balkanlara ve oradan da Avrupa kıt’asına yayıldığı gibi; İslamiyet de Anadolu’dan Boğazlar üzerinden balkanlara yayılmıştır.
Balkanlar makro düzeyde, Orta ve Doğu Avrupa’da başlayan ve Boğazlar ve Süveyş bölgeleriyle ana petrol alanlarını hedef alan askeri operasyonların üs ve destek bölgesi olma özelliğini de taşımaktadır. Diğer taraftan Orta ve Doğu Avrupa’da cereyan eden bütün savaşlarda, Balkanlar, savunan ve taarruz eden taraflar için daima büyük önem taşımıştır. Bu bakımdan, Balkanların Avrupa’nın bütünleşmesi ve güvenliği olayında da önemli bir stratejik işlevi vardır. Balkan Yarımadasının stratejik konumu, Avrupa Kıt’asına, Akdeniz ve Ortadoğu politika ve stratejisinde etkili olma imkânı sağlamaktadır.
Balkan ve Anadolu Yarımadalarını birbirinden ayıran, fakat aynı zamanda bu iki yarımadayı birbirine bağlayan Türk Boğazları, Trakya ile birlikte bütün Balkan Yarımadasını, Türkiye için kritik bir ileri savunma bölgesi durumuna getirmiştir. Türklerle ortak tarih ve kültür değerlerini paylaşan ve kuzeyde Moldova’dan güneyde Yunanistan’a kadar bütün Balkan ülkelerinde yaşayan Türk azınlıklar olduğu gibi, Müslüman dünyasında sadece Türkiye’ye ilgi ve bağlılık duyan 8.500.000 nüfusa sahip Balkan Müslümanları da, Balkanların Türkiye için taşıdğı önemin bir başka boyutunu sergilemektedir.
Balkanlar, tarih boyunca birçok kavimlerin ve orduların istilasına hedef olmuştur. İstilacılar, genellikle Boğazlar ve Trakya’dan; Güney Rusya ve Aşağı Tuna vadisinden ve Avusturya ve Macaristan’dan Balkanlara girmişlerdir. Bu istila ve göçlerin bıraktığı izler ve kültür mirası bugün de yer yer Balkanlarda yaşamaktadır. Bu bakımdan gerek Balkanlar siyasi coğrafyasının bugünkü karmaşık durumunu yansıtan jeopolitik bölünmeler, gerekse bunlara paralel ulusal nitelikler ve demografik özelliklerin çeşitliliği Balkanların tarih boyunca ve topoğrafyasının belirtilen ayırıcı ve bölücü karakterinin doğal sonucu olarak, balkan toplumları arasındaki ilişkiler, daima rekabet ve mücadele karakteri taşımış; yerel gerginlik ve sürtüşmeler, Balkanlar’daki iç kararsızlık ve Balkan devletlerinin kendi güvenlik ve bekalarını sağlamak için bölge dışından müttefik edinmeleri dış müdahaleleri davet etmiştir. Bugün Yugoslavya’nın parçalanması ile Balkanlar’da sayıları 10’a kadar çıkan siyasal birimde, en az 9-10 ayrı konuşma dili ve 3 tek Tanrılı (Semavi) dine bağlı 75 milyondan fazla insan yaşamaktadır.
Bütün bu ve diğer nedenlerle, iç sürtüşmeler ve dış müdahaleler ile bunların yarattığı kararsızlık, Balkan siyasetinin ve stratejisinin egemen niteliğini teşkil etmektedir. Bu nedenle, bugünde, dün olduğu gibi, istikrarsız bütün Balkan devletleri arasında, ikili ya da çok yanlı, toprak, sınır ve azınlık sorunları vardır.
Balkan yarımadasında başlıca beş etnik grup vardır. Bunlar; Arnavutlar, Yunanlılar, Bulgarlar, Güney Slavları (Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Karadağlılar) ve Türklerdir.
Eski Yugoslavya Federasyonu’nun kendine özgü karmaşık yapısı ve bundan kaynaklanan iç sorunları 1989-1990 döneminin getirdiği bağımsızlık istekleri ve Balkanlar’da da kuvvetle estirilen rüzgarların etkisiyle, bu devletin parçalanmasına kadar varan yeni şartlar yaratmıştır. Balkanlarda birbirine muhalif hatta düşman toplumlar meydana getirmesi, herhangi bir ülkenin kontrolünü ele geçirme ya da nüfuz altına almak amacıyla birbirine düşman parçalara bölmeyi hedef tutan ve Romalıların “Böl ve Yönet” ilkesiyle ifade edilen stratejilere, 20. yüzyılın başlarından beri “Balkanlaştırma” adının verilmesine yol açmıştır .
Bölgesel Jeopolitik Yönelimlerin Değerlendirilmesi
Soğuk Savaş sonrasının siyasi coğrafyasının ihtilafları körükleyecek biçimde en fazla değişiklik gösterdiği bölge Balkanlardır.
Yugoslavya’nın parçalanması ve Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek’in bağımsız devletler olarak ortaya çıkmaları sonucunda en yaygın ve kanlı çatışmalar bu bölgede cereyan etmiştir.
Yugoslavya daha önce Sovyetler Birliğine mesafeli duran bir Federasyon iken parçalanma ile birlikte Sırbistan ile Rusya arasındaki tarihi bağlar yeniden canlanmıştır.
Balkanlardaki sorunlara, ABD, başlangıçta uzak durmasına rağmen, Bosna-Hersek’teki Sırp katliamına karşı müdahalede başarılı olamayan ve hatta bilinçli olarak seyirci kalan Avrupa’nın tutumu ABD müdahalesini zorunlu kılmış ve Dayton Anlaşması ile savaş durdurulmuş ve Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğü şimdilik korunabilmiştir.
Kosova’da ise ABD daha belirgin ve doğrudan bir rol almıştır.
AB, askeri sorumluluğu üstlenecek vurucu güce, güç aktarma yeteneğine, uydu istihbarat olanaklarına ve gereken siyasi iradeye sahip olamadığı için ABD’nin müdahalesi kaçınılmaz olmuştur. Buna mukabil AB, ekonomik alanda öncülüğü almış durumdadır. Uzun süreli ve kapsamlı bir Avrupa vizyonu içinde Balkanlarda devamlı barışın sağlanması girişiminde, AB yine ön planda görülmektedir. Balkanlar, bölgede barış ve istikrarın tesisi amacıyla bir dizi insiyatifin odak noktası haline gelmiş bulunmaktadır .
Kosova’da Sırpların giriştiği geniş çaplı etnik temizlik hareketine oluşan tepkinin sonucu olan NATO hava harekatı Sırpları çekilmeye mecbur bırakmıştır. Kosova uluslararası gücün kontrolünde bulunmaktadır ancak, Kosova’nın gelecekteki statüsü halen belirsizdir. Kosova’ya bağımsızlık verilmesi daha başka bağımsızlık isteklerine davetiye çıkarabileceği endişesiyle bundan şimdilik kaçınılmaktadır.
Marksizmin en doğmatik uygulamasına maruz kalan Arnavutluk’ta modern ve demokratik bir devlet yapısını kurmak kolay olmamaktadır. Makedonya’daki hassas dengeler Balkanlardaki oluşumların sürekli tehdidi altındadır. Romanya ve özellikle Bulgaristan AB ile üyelik müzakerelerine başlamış olmanın avantajlarından yararlanmaktadırlar.
Balkanların geleceği bakımından en umut verici gelişme, AB’nin desteklediği ve öncülüğünü yaptığı istikrar paktıdır. Avrupa entegrasyonu kapsamı altına alınmadıkça Balkanlarda sürekli bir barışın olmayacağı görüşü hakimdir.
Türkiye, Balkanlar bölgesinde önemli bir mevkide olup bölge ile çeşitli bağları bulunmaktadır. Türkler dışında bölgede Boşnak, Arnavut, Pomak ve Çerkez olmak üzere 8.500.000 Müslüman yaşamaktadır. Aralarındaki ortak nokta da Osmanlı tarihi ve kültürüdür. Balkanların barış ve istikrarı Türkiye’nin güvenliğini yakından ilgilendirir.
Balkanlar denkleminde Türk-Yunan dengesi temel ögelerden birisidir. Türkiye ve Yunanistan 1999 yılı içinde ikili ve çok yönlü bir işbirliği sürecini başlatmışlardır.
Balkanlar bölgesinin kaderi, kendi dinamiğine, uluslararası toplumun müdahalesine ve özellikle Avrupa Birliğinin politikalarına göre şekillenme yolundadır.
Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen, başta Bosna-Hersek olmak üzere Voyvodina, Kosova, Sancak ve Karadağ sorunlarına bitmiş gözüyle bakılamaz. Bu bölgelerde sıcak gelişmeler beklenebilir.
Balkanlar, konumu ve yapısı itibariyle, asırlardır irili ufaklı devletlerin ilgi odağı haline gelerek sayısız entrika, çatışma, isyan ve savaşlara sahne olmuştur. Bugün de insanoğlu ulaştığı medeniyet seviyesini göz ardı ederek, aynı sahnelerin oluşmasına zemin hazırlamakta ve bölgeyi barut fıçısına kolayca dönüştürebilmektedir. Bunu yapanlar, yapanlara cesaret verenler ne yazık ki demokrasi ve insan haklarının en ateşli savunucuları ve sahip oldukları medeniyetle övünen Batılı ülkelerdir. Bu ülkeler ki, Balkanlarda bir Müslüman toplumu kabul edemeyen ve onların maruz kaldığı Sırp soykırımını görmezden gelen Avrupa’nın başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Almanya gibi devletleridir.
Bosna-Hersek’te işlenen korkunç soykırımı ve onur kırıcı olayları yerinde incelemek üzere BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından bölgeye gönderilen Polonya eski başbakanlarından Tadeusz Mazowiecki’nin 30 Kasım 1992 tarihli “International Herald Tribune” gazetesine yazdığı yazıdan alınan iki cümle herhangi bir açıklamayı gerektirmeyecek kadar açık ve ilerideki kuşaklara aktarılması gereken bir ibret dersidir.
“BM İnsan Hakları Komisyonunun bir özel raportörü olarak, Bosna-Hersek’te kitle halindeki insan hakkı ihlallerini dehşet duyguları içinde gördüm. Uluslararası memurlar ve BM askerlerine karşın kan dökümü sürmektedir. Toplanan deliller, bu korkunç terörün sorumlusu hakkında herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek kadar açıktır. Sorumlusu, Sırbistan makamları tarafından desteklenen Bosna-Hersek’teki Sırp politik ve askeri liderleridir .”Eğer bu kan içici canavarlaşmış yaratıklara “lider” denirse...
f. Kafkasya
Kafkasya, 18. ve 19. yüzyıl boyunca Çarlık Rusyası, Osmanlı İmparatorluğu ve İran nüfuz mücadelelerine sahne oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1877-1878 savaşını kaybederek bölgeden çekilmesini takiben mücadele Hindistan yolunu kesmek isteyen Rusya ile bu yolu açık tutmaya çalışan İngiltere arasında devam etti. 1991 yılında Sovyetlerin dağılmasını takiben çok taraflı bir rekabet alanına dönüştü. Bugün bu rekabette doğrudan yer alan Rusya, Türkiye ve İran’ın yanında bölgeye uzak olmakla beraber Avrasya’da bugünkü statükonun devamında çıkarları olan ABD vardır.
Rusya, Kafkasya’yı Soğuk Savaş döneminde Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz’e ulaşacak bir koridor olarak görürken, bugün ise tehlikeli etnik ve dini cereyanların güney-kuzey istikametinde Rusya’ya sıçrayabileceği bir üs olarak algılamaktadır. Gerçekte bağımsızlık akımları sadece Güney Kafkasya ile sınırlı kalmamış, Kuzey Kafkasya’daki Türk ve Müslüman Özerk Cumhuriyetler (Dağıstan, Çeçenistan, İnguşistan, Balkar-Kabartay, Çerkez-Karaçay, Osetya, Adıgey ve Kalmuk) ile daha kuzeyde Başkırdistan ve Tataristan’da da canlılığını korumaktadır. İleride atılabilecek yanlış adımlar bu canlılığı daha kuzeye Mari, Mordovan, Çuvaş ve Komi toplumları ile doğuda Hakas, Gorno-Altay, Tuva, Buryat ve Yakut’lara kadar taşıyabilir.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bağımsızlıklarına kavuşan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan arasında toprak ihtilafları olduğu gibi, ülkeler içinde de etnik grupların birbirlerine karşı tarihi husumetleri ve düşmanlıkları mevcuttur. Özellikle Azerbaycan’da ve Hazar Havzası’ndaki petrol ve doğalgaz kaynakları bölgeyi uluslararası odak noktalarından biri haline getirmiştir.
Üç Kafkas ülkesinden Azerbaycan ve Gürcistan’ın temel politikaları Rus nüfuzundan ve müdahalesinden sıyrılmaktır. Azerbaycan bu yolda en fazla başarıya ulaşmış olan ülkedir. Gürcistan, Rus kuvvetlerinin mevcudiyetinden kurtulma peşindedir. Ermenistan ise Karabağ ihtilafı yüzünden Rusya’ya muhtaç olup Rus kuvvetlerinin ülkesinde kalmaya devam etmesine sıcak bakmaktadır.
Kafkasya, enerji zengini Hazar Havzası ile Orta Asya’yı Rus kontrolünde olmayan ulaştırma yollarıyla Türkiye ve Batı ile irtibatlayan bir Doğu-Batı koridoru olmaya namzettir. Hazar Havzası ve Kafkasya’daki potansiyel enerji kaynağı Hazar bölgesi ülkeleri için yaşamsal önemdedir.
Hazar Havzası enerji kaynakları Azerbaycan’ı kilit ülke durumuna getirmiştir. Rusya, Azerbaycan’ı nüfuzu altına aldığı takdirde bir taraftan Kafkasya’ya hakim olacak, diğer taraftan Orta Asya’yı dış dünyaya kapayarak kontrol edecektir. Azerbaycan’ın başarılı olması halinde ise Batı ve Türkiye tüm Kafkasya’da etkili olabilecek ve Orta Asya ülkelerinin önleri açılabilecektir. Bu stratejik çatışmanın bir yanında Batı (ABD ve Türkiye) diğer yanında Rusya, İran ve Ermenistan, odak noktasında ise Azerbaycan bulunmaktadır.
Rusya’nın Güney Kafkasya’daki potansiyel güç ve nüfuzu tartışılabilir. Ancak bugün en büyük kaygısı Güney Kafkasya’da kaybolan egemenliğini yeniden kurmak değil, Hazar Havzası’ndan kopmamaktır. Rusya, Hazar Havzası petrol ve gazının başlıca taşıyıcısı olmak amacından da vazgeçmiş değildir.
Başlangıçta Rusya’yı bir “Stratejik Ortak” olarak niteleyen, Rusya’nın “Yakın Çevre” politikasının barışa hizmet ettiğini söyleyen ve bunu “Monroe Doktrini” çerçevesinde ABD’nin Panama ve Grenada’daki harekatına benzeten ABD daha sonra bu tutumunu değiştirmiş, Rusya’ya hoş görüsünü BDT ülkelerinin bağımsızlıklarını ihlâl sınırına geri çekmiştir. Bugün bölgede istikrarı korumak, Rusya’nın bölgeyi tekrar kontrolü altına almasını önlemek ve İran’dan tecrit etmek amacı ile giderek ön plana çıkan bir politika izlemektedir.
Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler, Karabağ sorunu çözümlenmedikçe veya Azerbaycan’ın kendisi ihtilafa rağmen Ermenistan’la ilişkilerini düzeltmedikçe normalleşemez. Karabağ sorunu bir engel olmaktan çıksa bile, Ermenistan’ın tarihi algılamaları, Türkiye ile Ermenistan arasında tam olarak karşılıklı güven ortamının oluşmasını muhtemelen engelleyecektir.
İran, bölgesel özlemleri olmakla beraber bölgede kayda değer bir rol oynama imkanları sınırlıdır. İran, Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışının İran’da yaşayan 20 milyon civarındaki Azeri Türkü’nün üzerinde ayrılıkçı eğilim yaratabileceğinden endişelidir. Azerbaycan’ın siyasi ve ekonomik başarısı, İran’daki Azeri toplumunun üzerinde çekici bir etki yapması gözardı edilemez. Böyle bir eğilimin İran’daki diğer azınlıklar (Araplar, Türkmenler, Kürtler, Baluciler) üzerinde de etkili olması ihtimal dışı değildir. Bu konuda İran’la Rusya ve Ermenistan arasında bugün için menfaat birliği vardır.
Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler kuşkusuz Kafkasya denkleminin başlıca ögelerinden biridir. İran’daki köktendinci rejimi, Türkiye ve bölge için büyük bir tehdit olarak algılanmaktadır. İran’daki reform hareketi güçlendikçe ve yeni zihniyet dış politikaya yansıdıkça bir rahatlama beklenebilir. Ancak, iki ülkenin karşılıklı çıkarlarını, rejim meselesi dışında uyum ve işbirliğinde aramaları gerekir. İşbirliği yapmayı başardıkları ölçüde Kafkasya’da, Orta Asya’da ve Orta Doğu’da daha büyük rol oynayabilirler .
Zaman zaman Kafkasya’da bir İstikrar Paktı ortaya atılmaktadır. Bu fikrin de Karabağ sorunu çözümlenmeden gerçekleşmesi zordur. Diğer taraftan Rusya ve İran katılmadan böyle bir pakt anlamsız olur. Onların katılmaları halinde ise ne getirip ne götüreceği çok iyi hesaplanmalıdır.
Türkiye Kafkasya’dan jeopolitik ve ekonomik yararlar sağlayabilecek durumdadır. Türkiye’nin eğilimleri Kafkas ülkeleri üzerinde belirleyici bir etki yapma olanağına da sahiptir. Türkiye’nin Kafkaslar’daki en büyük kozu Azerbaycan’dır. Bu ülke bugün geniş ölçüde kaderini Türkiye’ye bağlamış ve onunla siyasi ve ekonomik bir dayanışma içine girmiştir. Kültürel alanda yakınlaşma gittikçe artmaktadır. Çağdaşlaşma çizgisini sürdürmesi ve Batı ile güçlü ilişkiler sağlayarak devam ettirmesi halinde bu ülkeler, başındanberi arzu ettikleri aynı yöne daha sıkı sarılacaklardır. Fakat iç ya da dış nedenlerle Türkiye’nin bu çizgisinde duraklama ya da sapma olursa, Gürcistan ve Azerbaycan’ın Rus etkisi altında kalmaktan başka seçenekleri kalmayacak ve gelecekleri Rusya-Avrupa ilişkilerinin ipoteği altına girecektir.
g. Orta Asya (Türkistan)
Soğuk savaş sonrası SSCB’nin dağılması ile 1991’de Orta Asya (Türkistan) Cumhuriyetleri (Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan) bağımsızlıklarına kavuştular. Bu Cumhuriyetlerin her biri ayrı ayrı coğrafi bütünlükten yoksundurlar. Bağımsızlıklarını pekiştirme çabası içindedirler ve bölgenin bütününde istikrarsızlık vardır.
Bölgedeki zengin enerji kaynaklarını pazarlara ulaştıracak boru hatlarının güzergah ve inşaası petrol şirketleri ve güç odakları arasında büyük bir mücadeleye sahne olmaktadır. Hazar havzasının petrol ve doğal gaz güzergahları, 21. asrın jeopolitiğini belirleyecektir.
Orta Asya, Rusya ve Batı için Çin’den gelecek tehdide karşı, Çin için batıdan (Rusya) gelecek tehdide karşı bir güvenlik alanıdır. Aynı ülkelerin etkinliklerini artırmak için bir hedef, daha fazla etkinliklerini yaygınlaştırabilmeleri için bir üs olma değerindedir . Orta Asya için en büyük tehdit ise, çok uzak bir ihtimal olmakla beraber olası bir Rusya-Çin-İran ittifakı olabilir. Böyle bir ihtimal, batı için yıkıcı bir olay olur. Orta Asya, çevresine tehdit yaratan bir odak değil, çevresinin tehdidi altında olan bir bölgedir.
İşletilmemiş zengin doğal kaynaklara ve geniş topraklara sahip olan Orta Asya, bu yönüyle çok taraflı rekabete konu olmuştur. Bu rekabete yakın komşuları Rusya, Türkiye ve İran doğrudan katılmakta, Çin katılma potansiyeline sahip bulunmaktadır.
ABD, bölgeye çok uzaktır, ancak katılmaktan uzak duramayacak kadar güçlüdür ve Avrasya’da statünün muhafazasında önemli çıkarları vardır ve jeopolitik algılamaları ve enerji stratejisi dolayısıyla bölgede önemli bir rol üstlenmiştir. Orta Asya’yı, Çin ve Rusya arasında, bağımsızlığına sahip ülkelerden oluşan bir tampon bölge olarak muhafaza etmek yararınadır. Hiçbir gücün tek başına bu jeopolitik alanı ele geçirmesini kollamak ve bu bölgeyi küresel ekonomiye açmaya yardım etmekte görmekte ve arka planda kalmakla birlikte giderek artan biçimde ön plana çıkan bir profil çizmektedir.
Rusya, Orta Asya coğrafyasında ağırlıklı bir yer işgal etmektedir. Rusya, aynı zamanda bu ülkeler için bir pazardır. Bölgedeki ülkeler Rusya’dan çekinmekle beraber Batı ile yakınlaşmayı da sürdürmektedirler.
Rusya, Sovyet döneminin kalıntılarını ve 8 milyonluk Rus soydaşını kullanmak suretiyle BDT’nu geliştirmeye çalışmaktadır. Etkili bir oyuncu olduğunu bugüne kadar göstermiş olmakla beraber, topluluk bugün üyeleri tarafından tartışılan bir döneme girmiştir.
Ekim 1997 Moldova toplantısı karşılıklı sert açıklamalarla sona ermiş, Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov “BDT eğer bazen karar alabiliyorsa bu, hiçbir zaman uygulamaya konulamayacağının bilinmesindendir” diyerek BDT’yi ağır bir dille tanımlamıştır .
Ukrayna, Azerbaycan, Moldova ve Gürcistan aralarında GUAM adını verdikleri gayri resmi bir grup oluşturarak ortak menfaatlerini dile getirmeye başlamışlar, zaman zaman Kazakistan ve Türkmenistan’ın da bu harekete katıldıkları görülmüştür. Ayrıca Özbekistan’da Timur İmparatorluğunun varisliği ile Orta Asya’da ulusal bilincin yüceltilmesi misyonu boy vermeye başlamıştır. Enerji zengini Orta Asya ülkeleri Ocak 1998’de petrol ve doğal gaz ihracı için Rusya’dan geçmeyen güzergahları görüşmek üzere Türkmenistan’da toplanmışlar, Moskova’nın sert tepki göstermesine rağmen 29 Ekim 1998’de Türkiye’de toplanarak Bakü-Ceyhan boru hattını benimsediklerini içeren bir siyasi irade beyanında bulunmuşlardır. Yeni bağımsız Cumhuriyetler artık Rusya’nın kimliğinde büyük hami niteliği bulamadıklarını sergilemeye başlamışlardır .
5 Şubat 1999 BDT müşterek güvenlik anlaşması toplantısında üye 9 ülkeden sadece 5’i (Ermenistan, Beyaz Rusya, Kırgızistan, Tacikistan ve Rusya) üyeliklerini yenileyeceklerini teyit etmişlerdir .
NATO’nun 50. yıl dönümü münasebetiyle Washington’da yapılan toplantı sırasında GUAM grubu ayrı bir toplantı yaparak varlıklarını belli etmişlerdir.
Çin Halk Cumhuriyeti’de orta Asya’da önemli bir aktördür ve bölgedeki siyasi oluşumlara ve enerji kaynaklarına ilgi duymaktadır.
İran’ın bölge ile komşuluğu ve buradaki ülkelerle tarihi ve kültürel bağları vardır. Bölgenin petrol ve doğal gazını dünya piyasalarına ulaştıracak konumda bulunduğu için Orta Asya denkleminde yer almaktadır. Orta Asya ülkelerinin çoğunun Kiril alfabesinin yerine Latin alfabesini kabul etmeleri İran’ın kültürel nüfuzunu yayma gayretlerini zorlaştıracak bir unsurdur.
Orta Asya’da ulaşım yolları başta olmak üzere tarihsel ve duygusal yaklaşımlarla etkin olmaya çalışan Pakistan ve Hindistan’da birer oyuncudurlar.
Ayrıca bölgeden uzak olmasına rağmen Japonya’nın da bölgeye duyduğu ilgiyi ve ekonomik alanda yatırım yapabilecek bir ülke olduğunu belirtmek gerekir.
Bölgenin stratejik konumu ve enerji kaynaklarının zenginliği uluslararası rekabeti körüklemektedir. Bölgedeki başlıca aktörler Rusya, Çin, Türkiye, İran ve ABD’dir.
Bölgenin bir bilmeceyi andıran bu çok taraflı dinamik etkileşimi içinde sağlanılacak kazanç jeopolitik güçtür, milli ve/veya dini etkinliktir, güvenliktir, ekonomik olanaklardır. Mücadele, bölgenin dış dünya ile ulaşımı konusunda (yollar, boru hatları ve zengin doğal kaynaklarını işletilmesi) odaklanmıştı. Bölgede ulaşımı kontrol eden taraf jeopolitik ve ekonomik açıdan kazanan taraf olacaktır.
Ulaşım hatları ve boru hatları Rus topraklarından geçmeye devam ederse bölge Moskova’ya bağımlı kalacaktır. Aksine bu tekel kırılarak yeni güzergahlar devreye sokulabilirse (Bakü-Ceyhan ve diğerleri) bu ülkeler bağımsızlık ve gelişme yolunda uygun ortamı yakalayabileceklerdir.
Rusya, bölge üzerinde yeniden hakimiyet kuramayacak ve diğer oyuncuları da dışlayamayacak kadar zayıftır.
Çin, Rusya’nın karşı koyamayacağı kadar güçlü ve ekonomisi Orta Asya’nın küresel açılımına fazlasıyla cevap verecek kadar dinamiktir.
ABD’nin öncelikli çıkarı, bu alanı tek gücün kontrol altına almamasını kollamaktır. Ancak bunun da bir sınırı vardır.
ABD için Rusya, uluslararası topluluğa kazandırılmak istendiğinde, önüne dik bir duvar örülmemesi gereken bir ülkedir. Bu itibarla Rusya bölgede “arzu edilen” bir ülkedir. Çin ise, bölgesel açılımlarının önüne ABD tarafından set çekilemeyecek kadar güçlü bir ülkedir, istenilse de mümkün değildir. Bu itibarla Çin bölgede “mevcudiyetine razı olunan” bir ülkedir .
Türkiye ve İran, bölgede ağırlıklı rol oynama için gerekli potansiyele sahipse de, bugün mevcut problemleri ve zaafları bu rolü oynamalarına el vermemektedir. Bununla beraber Türkiye diğer oyunculardan farklı avantajlara sahip olduğundan daha etkin olma imkanlarını elde edebilir.
Orta Asya ülkelerinin kaderini ve oyuncuların kazançlarını bu karşılıklı “4 + 1” li (Türkiye-İran-Rusya-Çin+ABD) etkileşim belirleyecektir. Bu etkileşim katılımcılara bölgede kontrol ya da tekel kurma imkanının önünü kapamakta, buna karşın, nazik bir dengenin kurulmasına yol açmaktadır .
Böyle bir gelişim, bölge ülkelerine iç istikrarlarını devam ettirmeleri, küresel ekonomiye katılma ve devlet olarak varlıklarını pekiştirme imkanını verecektir.
Türkiye’nin hem hendikapları ve hem de kuvvetli kozları vardır. Tarihi ve kültürel bağları, Türk özel sektörünün dinamizmi ve eğitim alanındaki girişimler Türkiye’ye özel bir mevki sağlamaktadır. Türkiye, Orta Asya petrol ve doğal gazının önemli bir kısmının dünya piyasalarına ulaştırılmasını üstlenebilirse daha ağırlıklı bir rol oynayabilecektir. AB üyesi olması halinde ise Orta Asya ile ilişkileri daha geniş boyutlara varacaktır.
Bu itibarla Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarının, genel olarak, ABD’ninkilerle uyum içinde olduğu görülmektedir. Ne var ki bu uyum, ABD’nin parametrelerini taşmadığı sürece kalıcıdır.
Orta Asya ülkeleri, Rusya Federasyonu yeniden güç kazanarak kontrolü tekrar tesis etmeye fırsat bulamadan zengin doğal kaynaklarını süratle dış olanaklarla işletmeyi, Rusya’ya bağımlı olmayan ticaret yollarıyla ihraç gelirlerine dönüştürmeyi ve böylece ulus-devlet yaratma yolundaki gayretlerini güvence altına almayı gaye edinmişler, küresel açılma ve jeopolitik çoğulculuğa yönelmişlerdir .
Türk Cumhuriyetleri arasında oluşacak yakınlaşmalar, coğrafi güçlerini; coğrafi konum, coğrafi bütünlük, saha ve coğrafi özellik bakımından güçlendirecektir. Varlıklarını korumaları büyük ölçüde geniş bir yelpazede bütünleşmelerine, birleşmelerine bağlı bulunmaktadır . Azerbaycan’ın bağımsızlığı Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye için hayatidir, enerji kaynakları açısından Batı için de hayatidir.
Azerbaycan ve Türkistan, Türkiye dış politikasının ve hatta iç politikasının bir parçası halini almıştır.
h. Çin
Soğuk Savaş sonrası dönemdeki gelişmeler Türkiye ile Çin arasında stratejik alanda ortak çıkarların algılanmasına yol açmıştır. Bugün Avrasya denkleminde Türkiye ve Çin’in oynayabileceği potansiyel roller her iki ülkeyi birbirine yaklaştırmaktadır.
Türkiye’nin Çin’e karşı stratejisi 2020 yılları Çin’ine yönelik olmalıdır. Eğer Türkiye Çin’i ihmal ederse bu, Çin’in İran ile işbirliğini daha da güçlendirme sonucunu verir. Çin şimdiden İran’a Ortadoğu’da başlıca müttefiki olarak bakmaktadır.
Türk-Çin ikili ilişkilerini olumsuz etkileyen unsur Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin ayrılıkçı faaliyetleridir. Uygur Türklerinin ayrılıkçı girişimleri, diğer birçok azınlıklara örnek teşkil edeceği nedeniyle, Çin’i ciddi endişeye sevketmiştir.
Türkiye Çin’i iyi öğrenmeye çalışmalı, uzun vadeli bir strateji saptayarak çok yönlü ilişkiler içeren “yakın işbirliği”ni tesise gayret etmelidir. Çin gibi bir ülke ile karşılıklı ticaretimizin hacmi 890 milyon dolar olup, Türkiye’nin ihracatı sadece 38 milyon dolardır. Bu ticaret hacmi dışında Çin ve Hongkong’dan 700 milyon dolar tutarında bavul ticareti ile ithalat yapılmaktadır. Çin’den dış ülkelere seyahat edenlerin sayısı 190 milyona ulaşmış olup turizm açısından bu potansiyelden istifade etmenin yolları aranmalıdır.
Çin’in, bugünkü tek kutuplu küresel sistemi çok odaklı küresel sisteme dönüştürmeye gayret sarfederken globalleşmeye de ayak uyduracağını ve kendine özgü sistem içinde kendi gelişmesini gerçekleştirmeye gayret edeceğini düşünmek hatalı olmaz.
i. Ortadoğu
Ortadoğu; çeşitli uygarlıkların boy attığı, farklı kültürlerin kaynaştığı, Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney, gelişmiş veya az gelişmiş ulusların az veya çok buluştuğu, fakat çatışmaların ve uyuşmazlıkların hiç eksik olmadığı Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının birleştiği, Boğazlar vasıtasıyla Karadeniz’i Akdeniz’e, Süveyş Kanalı ile de her iki denizi Hint Okyanusu’na bağlayan stratejik konumda bir bölgedir.
Ortadoğu’nun kapsadığı coğrafya tarih boyunca değişik bölgeleri içeren bir coğrafya olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlamalarda her emperyalist güç kendi çıkarına göre sınırlar getirmiştir.
İkinci Dünya Savaşından sonra geliştirilen Amerikan Jeopolitiği açısından Ortadoğu, batıda Atlantik Okyanusu’ndan doğuda Orta Asya’ya kadar uzanmakta, Pakistan ve Afganistan’ı kapsayarak, kuzeyde Transkafkaslara dayanmakta, güneyde Kızıldeniz ve Basra Körfezini içine alarak Hint Okyanusu’na kadar uzanmaktadır. Daha sonra Bernard Lewis’e göre Ortadoğu sınırlar kuzeye doğru yer değiştirerek Rusya’ya uzanmıştır.
Bölgesel bir sınırlama yaparken, söz konusu coğrafyada öncelikle coğrafi bütünlük, kültür birliği veya kültürel yakınlık ve bu coğrafi bütünlüğün değer taşıyan bir stratejik konuma sahip olması gerekir. Günümüz koşullarında Ortadoğu’nun sınırları Türkiye, İran, Basra Körfezi, Arap Yarımadası, Mısır ve Kıbrıs’ı ihtiva eden coğrafya olarak tanımlanması uygun bir tespit olabilir.
Ortadoğu, Dünya Adası’nın tam merkezinde her üç kıtanın bağlantı bölgesi ve her üç kıtaya açılımı olan bir konuma sahiptir. Yukarıda tanımlanan bölge; Karadeniz, Türkiye’nin doğusu ve İran ile yüksek bir arazi kesimi, Hint Okyanusu, Kızıldeniz ve Akdeniz ile çevrilmiştir. Asya ile Avrupanın, Asya ile Afrika’nın Karadeniz ile Akdeniz ve Hint Okyanusu’nun bağlantıları bu bölgededir. Geçmişte ve günümüzde mevcut güç odaklarının ilgi ve menfaat alanıdır. Bölgede İsrail dışındaki nüfusun ezici çoğunluğu Müslüman’dır.
Ortadoğu’nun stratejik değerleri;
• Dünya’da bilinen petrol rezervlerinin %65’i bu bölgededir.
• Üç kıtayı birleştiren kara ve demiryolları’nın düğüm noktasıdır.
• Deniz ticaret yolları ve geçitlerinin büyük kısmını kontrol eder.
• Tarihin en zengin kültür hazinelerine sahiptir.
• Tek Tanrı’ya inanan dinlerin doğduğu bölgedir.
General Eisenhower bölgeyle ilgili şunları söylüyor. “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. Bütün gücümüz ve araçlarımızla örgütlenme yeteneğimizden, sevk ve idaremizden faydalanarak, Ortadoğu’yu kazanmak zorundayız.”
Ortadoğu çok kaygan bir siyasi zemine sahip olup mevcut potansiyel güce lokomotif görevi yapacak lider güç ve liderler yoktur. Lider rolü oynamaya hevesli ülkeler çok, ancak bölgedeki ülkelerin yönetim tarzı birlik oluşturulmasına imkan vermediği gibi küresel ve bölgesel güçler buna izin vermezler. Ne Ortadoğu’nun bütünü ne de liderliğe aday ülkelerden herhangi birisi, Ortadoğu için Batılı güçlerce tayin edilen çıtanın üstüne çıkamaz, engellenir.
Türkiye, Birinci Dünya Savaşından sonra sorunlar yumağı haline getirilen bu bölgede yaşamak zorunda, yaşarken de kendi bekası için bölge istikrarına katkıda bulunmak durumundadır. Ortadoğu önemlidir, kaynaklık ettiği doğrudan ve dolaylı sorunlar ile güvenlik ve ekonomik kazanımlar nedeniyle önemli bir bölgedir.
Türkiye’nin Suriye ile su, Hatay ve teröre verdiği destek; Irak ile su, Kuzey Irak’taki otorite boşluğu ve Türk azınlığı ile teröre verdiği destek; İran ile siyasal İslam ihracı ve teröre destek ile örtülü bir bölgesel rekabet; Kıbrıs ve Ege sorunları nedeniyle Yunanistan ile anlaşmazlık ve sorunları vardır. Kafkasya’da Azerbaycan ile sorunları, teröre desteği ve sözde Ermeni soykırım iddiaları nedenleriyle Ermenistan ile problemleri vardır.
Ortadoğu’da İkinci Dünya Savaşını takiben günümüze kadar geniş çapta Arap-İsrail savaşları yaşanmış halende düşük yoğunlukta devam etmektedir. Ortadoğu’nun dünya tarihine sunduğu tek istikrar, istikrarsızlıktır.
Türkiye’nin jeopolitiğinin ve jeostratejisinin şekillenmesinde Ortadoğu’nun payı önemlidir.
4. Avrasya’daki Yeni Jeopolitik Koşullarda Türkiye’nin Konumu ve Seçenekleri
Türkiye, üç kıtanın (Asya, Avrupa ve Afrika) teşkil ettiği “Dünya Adası”nın menteşesi durumundadır. Aynı zamanda bu menteşeyi açan ve kapatan bir kilit ve anahtar değerindedir. Bu üç kıtanın iç denizleri olan Akdeniz ve Karadeniz’i birbirine bağlar. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’yu birleştirir ve ayırır. Bu coğrafi konum dünyada ve bölgede oluşabilecek her türlü güç yapısına göre büyük bir değer taşır .
Bu coğrafi konum ve beşeri değerlerle oluşan ülke jeopolitik gücü dünya ve bölge güçleri ile birlikte değerlendirildiği ve yorumlandığı zaman Türkiye’nin Jeopolitik konumu belirlenmiş olur .
Büyük ölçüde coğrafi bütünlüğe sahip Anadolu Yarımadası; Balkan Yarımadası, Kafkaslar, İran, Arap Yarımadası ile çevrelenmiştir. Anadolu Yarımadası bu konumu ile bu coğrafyanın kalesi ve Dünya Adasının merkezi görünümündedir. Doğu-Batı ve Güney-Kuzey istikametlerindeki her türlü girişimi bloke eder veya yolunu açar.
Türkiye; ABD, Rusya ve AB gibi güç odaklarının çıkarlarının yol kavşağında, politikalarının güzergahı üzerindedir. Hatta zaman zaman bu politikaların hedefi veya hareket noktası olabilmektedir .
Türkiye coğrafyası, NATO sorumluluk alanı dışında kalan Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya bölgelerinde Batı çıkarlarına vaki olabilecek tehditlere, istenmeyen değişimlere müdahale için en yakın ve en uygun bir harekat platformu teşkil eder.
Türkiye coğrafyası üzerinde her anlamda ve her alanda zayıf toplumlarını yaşama şansı yoktur. Bir bölge devleti durumunda olan ve evrensel genişlikte etkinlik arayan Türkiye çok duyarlı bir konumdadır .
Türkiye coğrafyasında ancak güçlü, üniter, ulus devletler yaşayabilir.
Türkiye çok zaman gücü ve dünyadaki, bölgesindeki yerinin önemi konusunda gerçeğe uygun bir değerlendirme içinde olmamış, sahip olduğu değerlerin ve gücün idrakine ulaşamamıştır.
Yüzyıllardır üstü örtülen bir Türk Dünyası, kültürünün bütün özellikleriyle gün ışığına çıkıyor. Bu kültürü küller arasında, baskılar altında uzun süre koruyanlara, yaratıcılarına bugünkü ve bütün dünyadaki Türk kuşaklarının borçları, sorumlulukları vardır .
“Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek demek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür.... İnanç bir köprüdür.... Tarih bir köprüdür.... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz.”
Büyük Atatürk’ün yukarıdaki vasiyeti; yerine getirilecek bir borçtur. Mevcut şartlar, bu borcun ödenmesi için eşsiz tarihi bir fırsat sunmaktadır Türk Dünyasına....
Atatürk, “kültürümüzü çağdaş uygarlığın üstüne çıkaracağız” derken kökümüzle bağlarımızı keserek başka diyarlarda kültür arayışını öngörmüyor.
Atatürk, “egemenlik hiçbir mana, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmez” ve yine “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, önemli gelişmelerin millete sorulması gerektiğine inanmak yanlış olmaz.
Türkiye bugünkü jeopolitik olguyu dışlayamaz. Jeopolitik verileri dikkate almadan, günlük heves, günlük çıkar ve günlük politikalarla ulusal, bölgesel ve evrensel politikalar şekillendirilemez .
Türkiye’nin çevresinde ve Avrasya’da oluşan yeni jeopolitik ortam, bölgesel boyutta Türkiye’nin güvenliği bakımından daha elverişsiz koşullar getirdiği gibi özellikle Kafkasya’da ve Orta Asya’da bir dereceye kadar da Ortadoğu ve Balkanlar’da Türkiye’nin rolünün artırmasına ve milli çıkarların geliştirilmesine olanak sağlayan yeni imkanlar ortaya çıkarmıştır.
Türkiye’nin bu yeni duruma adapte olması için harcadığı çabaların geniş ölçüde kösteklendiğini söyleyebiliriz. Kıbrıs sorunu, Türk-Yunan sorunları ve anlaşmazlığı, bölücü terör, diğer komşularla zaman zaman abartılan sorunlar, içeride son yıllarda hükümetlerin enerjisini tüketen siyasi açmazlar, tutarlı ve etkin bir dış politika ve kapsamlı bir strateji geliştirilmesini engellemiştir.
21. yüzyıl, küresel düşlerin kurulacağı bir yüzyıldır. Gelecek yeniden düşünülmek zorundadır; politika, uluslararası ilişkiler, iş yönetimi, rekabet, kontrol, liderlik, pazarlama, güvenlik stratejileri ve gereken alanlarda yeniden yapılanmalar....
Kürselleşmeyi, sayıları üçyüz civarında olan ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda ve İsviçre merkezli dev şirketler gerçekleştirmektedirler. Uluslararası bu dev şirketler, şirket evlilikleriyle sürekli büyümekte ve bunun doğal sonucu olarak da siyasi iktidarların yerini alma veya en azından isteklerini dikte ettirme stratejilerini geliştirmektedirler.
Bazı liberal düşünürler ulus devletin ortadan kalkacağını öne sürerken; daha ciddi stratejistler ise ulus devletin yok olmayacağını, tam tersine daha da güçlü olarak milliyetçi bir kurum olacaklardır tezini ortaya koymaktadırlar.
20. yüzyılın en belirgin özelliği, demokrasinin; endüstrileşmiş, bilimde gelişmiş, eğitim ve sağlık sorunlarını çözmüş ve zenginleşmiş sosyal devleti kuran ülkelerde yerleşmiş olmasıdır. Eğer bu bir şablonsa ve doğruluğu kabul edilirse gelişmekte olan ülkelerin fazla şansları yok demektir .
21. yüzyılda da en önemli sermaye nitelikli insan olacaktır. Bilgi çağının lideri, liderlerin lideri olabilecek yetenek ve donamındaki insandır. Eğer bu lideri yaratacak sistemi kuramazsak, 2025 yılı sonrasını da unutmak zorundayız.
Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkilerin basit şeması; dış politika hedeflerinin seçilmesi ve geçerli bir politika üretilmesi belki derin araştırmalar ve entelektüel gayret gerektirmiyordu. Bugün durum tamamen farklıdır ve bu yönde çalışmalar ve etüdler yeterli değildir. Özel sektör zaman zaman bazı değerli araştırmalar yaptırmaktadır, fakat bunların odak noktası daha çok ekonomiktir. Siyasi, sosyo-kültürel ve teknolojik çalışmalarla desteklenmesi önemlidir. Daha doğrusu milli gücü oluşturan bütün alanlarda, uzun vadeli, stratejik seviyede ve mümkün oldukça bağımsız araştırmalar yapılması zorunludur. Yetkili makamlara sunulacak dış politika ile ilgili önerilerin tutarlı olmasını sağlayacak bir mekanizma, özellikle zamanımızda daha da gereklidir. Kendi bireysel ve günlük algılamalarına göre karar veren ve bu kararları uygulamaya koyan kurumların varlığı ve yapılan hatalarla yetersizlikler sık sık görülmektedir.
Soğuk Savaş sonrası gelişmeler ve coğrafi konumu, Türkiye’nin çok yönlü, çok seçenekli, uzun vadeli, aşamalı ve özellikle bağımsız politikalar üretmesini ve uygulamasını dikte ettirmektedir.
Köklü bir devlet anlayışı, girişimci ve seçkin kadrolu bir özel sektör, dinamik ve genç bir nüfus, bölgesel ve evrensel ufku olan Türk toplumu daha cesur ve daha bağımsız politikalar bekliyor.
Türkiye’nin ilişkilerinin yoğunluğu, coğrafi konumu ve tarihi gelişim bakımından Avrupa Birliği ile entegrasyonu amacı doğal karşılanmalıdır. Avrupa Birliği üyeliği Türkiye’nin KEİB, D-8, ECO ve Ortadoğuda meydana gelebilecek oluşumlarda ilişkilerine ve aktivitesine engel teşkil etmemelidir.
AB’ne tam üyelik için Kıbrıs sorunu, insan hakları veya Güneydoğu sorunu gerçekçi engeller değildir. Bu itirazlar tamamen bahanedir. İngiltere için İRA, İspanya için BASK, Yunanistan için KIBRIS sorunları engel olmamıştır.
Ancak, Türkiye’de mevcut enflasyon, mali disiplin noksanlığı ve Türkiye’nin nüfus büyüklüğü özlü birer engeldir .
Öte yandan AB’nin üniter bir Türk devletine ne içinde ne de dışında sıcak bakmadığı da bilinmektedir.
Demokratikleşme, insan hakları ile ilgili noksanlarımız, ekonomideki sıkıntılarımız; AB istediği için değil, kendi halkımızın ve insanımızın onuru için, refahı için çözümleyeceğimiz sorunlarımızdır. Ve çözümlemek zorundayız.
Sorunlarımız var diye bize “sömürge valisi” gibi davranılmasına, tepeden bakılmasına, hakir görülmemize tahammül edemeyeceğimiz de bilinmelidir.
Avrupa Birliğine eşit şartlarda, başımız dik olarak girmeliyiz, ancak biz gerekli hazırlığı yapmadık.
38 yıllık bir proje olarak uzun yıllar verilen bir mücadeleye rağmen eşit şartlarda AB üyeliğinin gerçekleşeceğini beklemek ve bunu umut etmek Türkiye’yi yoracaktır.
Avrupa Birliğinin Türkiye’den başlıca iki beklentisi vardır. Birincisi Türkiye’yi sürekli bir pazar olarak kullanmaktı. Bunu da, bayram yaparcasına, hiç bir şey almadan, altın tepsi içinde, Gümrük Birliği Anlaşması ile, kendi ellerimizle güle oynaya sunduk. İkincisi de Güneydoğu Avrupa bölgesine yönelik, muhtemel tehdide karşı güvenlik endişesidir ki, bu da nasıl olsa NATO üyesi olan Türkiye tarafından karşılanmaktadır. Bu Avrupa’nın bilinen bencilliğidir. En büyük yanılgısı ise doğusundadır ve yanıldığını görmek için çeyrek yüzyıl beklenmesine gerek kalmayacaktır.
Bir AB üyeliği gerçekleşecektir, ancak bu üyelik eşit şartlarla beklediğimiz üyelik değil, AB dışında fakat ilişkilerimize standart getirecek AB-Türkiye İttifakı şeklinde bir uzlaşma olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Hatta bu düzenlemeye bir nevi “Konfederasyon” da denilebilir.
Türkiye oyalanmak suretiyle zaman kaybetmemelidir. Kendi ev ödevine iyi çalışmalı, “AB olmazsa olmaz” şartlanmasından kurtulmalıdır. Bu şartlanma bizi körleştiriyor, çevremizi görmeyi engelliyor. Avrupa ile iyi ilişkiler sürdürülürken, paralelinde Türk Dünyası ve komşularımızla ilişkilerimizi geliştirecek politika ve stratejiler üretmeliyiz.
Kafkasya, Orta Asya ve hatta Balkanlardaki gelişmeler nedeniyle Türk-Rus ilişkilerinin idaresi daha zor ve daha duyarlı olmuştur. İlişkilerde ekonomik alanda önemli aşama kaydederken, siyasal alanda zaman zaman ciddi gerginlikler olmaktadır. Bugün Rusya ile ilişkiler sadece güvenlik ve ekonomik çıkarlar açısından değil, fakat Kafkasya ve Orta Asya politikalarımızın gerçekten verimli olması açısından önem taşımaktadır .
Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerde öncelik kültürel ve ekonomik alanlarda olmalı aşırı milliyetçi tavırlardan kaçınılmalıdır. Bu Cumhuriyetlerin Rusya, Çin veya İran’ın nüfuzu altına girmemeleri Türkiye için hayatidir.
İran ile ilişkilerimiz sadece Orta Asya nedeni ile değil, Ortadoğu’daki denge ve olası gelişmeler nedeni ile önemlidir. İran’ın bugün içinde bulunduğu ve uzun sürmeyecek olan nisbi yalnızlığından istifade ederek ilişkilerimizi ortak çıkarlarımıza uygun bir düzeye çıkartmakta yarar vardır .
İsrail ile ortak siyasal çıkarlarımız ve güvenlik kaygılarımız şüphesiz vardır. Dostluk ve işbirliği ilişkileri kurmamız ve bunları geliştirmemiz doğal karşılanmalıdır. Bununla beraber İsrail ile ilişkilerimizde ihtiyatlı davranmakta, yanlış anlaşılabilecek veya yorumlanabilecek hareketlerden kaçınmakta yarar vardır .
Uzun vadede Ortadoğu’daki Arap ülkeleri ile ilişkilerimizin daha ağırlıklı olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır.
Ortadoğu’daki en çetin sorun Suriye ile ilişkilerdir. Bölücü teröre verdiği destek iki ülke arasındaki ilişkileri azami derecede gerginleştirmiştir. Ekim 1998’de Şam’daki PKK örgütü elebaşısını nihayet Suriye dışına çıkarmakla olumlu bir tavır sergileyen Suriye yönetimi tansiyonun düşmesini sağlamıştır. Ancak Suriye’nin Türkiye’den toprak talebi, su sorunu, Büyük Suriye hayali, iki ülke arasındaki ilişkileri olumlu bir noktaya getirmeyi daha uzun bir süre geciktirebilecektir.
Yunanistan’la olan sorunlar; Kıbrıs, Ege sorunları (Kıta Sahanlığı, Kara Suları, Hava Sahası, Ege adalarının silahlandırılması aidiyeti belli olmayan adalar) ve Batı Trakya Türk azınlığı olmak üzere birbiri içine girmiş sorunlardır. Ayrıca Yunanistan’ın PKK terör örgütüne verdiği destek, Ermenistan ve Suriye’yi Türkiye’ye karşı kullanma girişimleri, AB üyeliği sürecinde Türkiye’ye karşı olumsuz tavır ve mali yardımları engellemesi iki ülke arasında diyalog kapılarının açılamamasına neden olan tavırlardır. Yunanistan, çözüm istediği takdirde bunlar kolay çözülebilirler ve Ege Denizi bir barış denizi haline getirilebilir. Çözüme giderken iki koşul önemlidir. Güçlü olma ve Avrupa’nın tek taraflı ve haksız destekten vazgeçmesi.
Kaynakça
• AYDOĞAN, O. (1999). Jeopolitiğin Yeni Faktörleri ve Çatışmanın Yeni Boyutları (Makale), Harp Ak. No.Yay.
• AYDOĞAN, M. (1999). Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye, Otopsi Yayınevi,, İstanbul.
• BRZEZINSKI, Z. (1998). Büyük Satranç Tahtası, SABAH Kitapları, İstanbul.
• CELERIER, P. (1980). Jeopolitik ve Jeostrateji, Harp Ak. Yay.
• CÖMERT, S. (2000). Jeopolitik, Jeostrateji ve Strateji, Harp Ak.Yayınları, İstanbul.
• HUNTINGTON, S. (1995). Medeniyetler Çatışması mı? Harp Ak. Bülteni, Sayı 179.
• İLHAN, S. (1971). Jeopolitikten Taktiğe, HAK Yayınları, İstanbul.
• İLHAN S. (1989). Jeopolitik Duyarlılık, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
• İLHAN S. (2000). Avrupa Birliğine Neden Hayır?, Ötüken Yay., İstanbul.
• MÜTERCİMLER, E. (2000). 21. Yüzyıl ve Türkiye, Güncel Yayıncılık, İstanbul.
• ÖZKÖRÜKÇÜ, G. (1999). Balkanların Coğrafi Konumu, Sempozyum Bildirisi, Harp Ak. Yayını, İstanbul.
• SİSAV (2000). Dünyadaki Jeopolitik Yönelimler, Ağustos İstanbul.
• TÜRKMEN, İ. (1998). Türkiye’nin Yeni Jeopolitik Ortamı, Konferans, İstanbul.
Jeopolitik sayı 4
Bu inceleme, ülke ve ittifakların politika ve strateji oluşturmalarında baş rolü oynayan jeopolitik ve jeostrateji kavramlarını açıklamak ve Türkiye’nin günümüz şartlarında yer aldığı jeopolitik ortamı belirlemeyi amaçlamaktadır..
Coğrafya, insanoğluna toprağı, suyu, havayı, beslenme ihtiyaçlarını kısaca her şeyi bahşetmiş bir varlıktır. İnsan da onun değerlerini anlamaya çalışmış, toplumsal yaşam geliştikçe yaşadığı topraklara ve çevresine sahip olma, geliştirme, hatta onu genişletme ve artırma duygusu da gelişme göstermiştir.
Tarih boyunca toplumsal yaşamda ve toplumlararası mücadelelerde coğrafyanın değeri bilinerek hareket edilmişti. İskender, Anibal, Sezar, Cengiz, Attila gibi kıtalararası uzun seferler yapan liderlerin harekete geçmeden önce hedef ülkelerin ve aradaki coğrafi bölgelerin özelliklerini incelemeden ve buna göre hareket istikametlerini tespit etmeden yola çıktıklarını düşünmek çok yanlış olur. Ancak konunun bilimsel bir tarzda ele alınışı yakın tarihlere hemen hemen 20. yüzyıl başlarına rastlamaktadır.
Coğrafi muhiti politikada kullanma sanatı olan Jeopolitik, kavram olarak bu dönemde anlam kazanmaya başlamış ve özellikle iki dünya harbi arasında geliştirilmiştir. Dünya hakimiyeti peşinde koşan veya güçlü kalma uğraşı veren ülkeleri, ortaya attıkları teorilerle etkileyen büyük jeopolitikçiler çoğunlukla bu dönemde yaşamışlardır.
Jeopolitiği tanımlama ve yönlendirmede çatışan düşüncelerin yer aldığı dönemler olmuş ve bu alanda çalışan bilim adamlarını kaygılandıran görüşler ve yönelimler olmuştur. Rus Prof. J.W. Semyenov, en sevdiği çalışma konusunun Almanlarca dejenere edilmesi üzerine görüşlerini iki kelime ile ortaya koymuştur. “Faşist Jeopolitik”. J.De Castro ise “bu kadar çok ihtilaf konusu olan ve nefret edilen bu kelimeye hakiki manası verilmelidir” diyerek endişesini dile getirmektedir.
Jeopolitik yeni ve genç bir bilim dalı sayılabilir. Hatta oluşumu ve gelişimini tamamlayıp temeline oturduğu bile söylenemez. Bu nedenle, Dr. Erich Obest, “Jeopolitik iyice öğrenilmeden meşgul olunursa tehlikeli yolların ve polemiklerin açılmasına neden olunur. Jeopolitik devletin coğrafi vicdanı olmak ister” diyerek kaygılarını dile getirme ihtiyacını duymaktadır. İyi bilmemenin ötesinde, günümüzde aşırı uçlarda gezinen bazı bilim adamlarının jeopolitiği kullanarak (bilhassa sosyo-kültürel alanda) büyük çaptaki çatışmalara zemin yaratmaya çalışmakta, etnik gruplar yaratarak veya mevcutları kaşı(Zeker) ülkelerin parçalara bölünmesine gayret etmektedirler.
Jeopolitik hükmetme görüşüdür, hükmetme ve iktidar olma bilimidir.
İnsan sosyal zirveye yakınlaştıkça jeopolitiğin anlamını, yararlarını kavramaya çalışır. Jeopolitik, üst düzey siyasetçilerin bilimidir. Günümüzün devlet adamları ve askerleri jeopolitiği iyi bilmek ve anlamak zorundadırlar.
Pierre Célérier bu zorunluluğu şöyle ifade etmektedir.
“Komutan ve devlet adamı birbirleriyle uyum içinde, öyle ki bazen tek bir fert halinde olmalıdırlar. Bunlar, Jeopolitik ve Jeostrateji olarak adlandıracağımız kendilerini ilgilendiren sahalara tatbik edilen modern coğrafyanın kavramlarında buluşur ve anlaşırlar”.
2. Jeopolitiğin Tarihi Gelişimi
İnsanın fiziki çevresi ve davranışları arasındaki çevresel münasebetlerin araştırılması çok eski dönemlere kadar gitmektedir. Eski Yunanlılar, toplum ile coğrafya arasındaki ilişkilerle ilgilenmişler; Herodot (M.Ö. 485-425), Eflatun (M.Ö. 427-347) devlet ile o devletin üzerinde yaşadığı arazinin ilişkilerini incelemişlerdir.
Aristo (M.Ö. 384-322), içinde yaşadığı Atina şehrinin özelliklerinden cesaret alarak bir ülkenin büyüyüp gelişmesi için, muhtemel dış saldırılardan tepeler ve dağlarla korunmuş olması ve denizaşırı ticaretten azami istifade için iyi bir limana yakın bulunması gerektiğini ileri sürmekte idi.
Strabo (M.Ö.63-M.S.24), devletlerin kültürel ve politik faaliyetleri ile üzerinde yaşadıkları araziler arasındaki ilişkileri belirtmeye çalışmış ve Roma İmparatorluğu’nu inceleyerek “Coğrafya” isimli kitabında, büyük bir politik yapının, sağlam bir merkezi hükümete ve mekanizmanın düzgün işlemesi için de yetkilerin bir kişide toplanması gerektiği sonucuna varmıştı. Bu noktadan hareketle mükemmel coğrafi mevkii, iklimi ve kaynakları dikkate alındığında, İtalya’nın böyle güçlü bir devlet olabileceğini ileri sürmüştü.
Roma İmparatoru Jul Sezar (M.Ö.100-44)’ın coğrafi unsurların ülke fetihlerine olan etkilerini çok iyi incelediği bilinmektedir ve yaptığı muharebeleri kazanmasının en önemli sebeplerinden birisinin de coğrafyaya değer vermesidir denilebilir. "Galya Savaşları” isimli kitabında, coğrafya ile siyaset ve strateji arasında önemli ilişkiler bulunduğunu öne sürmüştür.
Büyük İslam düşünürü İbni Haldun (1332-1406) “Mukaddime” adlı ünlü eserinde, esas temaları olan “Toplum” ve “Uygarlık” için belirtmiş olduğu üç temel koşulu; yaşamı sürdürmek için gerekli maddelerin üretimi, toplumsal dayanışma ve dış tehditlere karşı savunma olarak özetlemektedir.
İbni Haldun, devletlerin doğuşunu, yükselişini ve çöküşünü dayanışma yoğunluğu açısından açıklamaktadır. O’na göre devlet üç evrim aşamasından geçer. Birinci safhada, kabile dayanışmasının yarattığı güçlü ve canlı bir bütünlük, dostluk duygusu ve dayanışma mevcuttur. Yöneticiler ve yönetilenler arasında gaye ve fikir birliği vardır. Bireyler gruba azami istekle katılırlar. İkinci safhada refah yavaş yavaş yerleşir lüks yaşama yönelme başlar, dayanışma zayıflamaya başlar ve otoriter yönetim güçlenir. Dayanışmanın gayesi egemenlik olur. Üçüncü safhada, büyük bir lüks göze çarpar, güç ve yetkiler en üst kademede toplanır. Yöneticiler ile yönetilenler birbirine yabancılaşır. Vatandaşın mali yükü artar. Grup dayanışması önemini kaybeder. Birbirleriyle çatışan ayrı dayanışma grupları oluşur. Bu safhada devlet iç ayaklanmalara ve dış saldırılara karşı hassas hale gelir. Temel kanun ve kurumların zamanında düzeltilmesi devlete taze bir soluk kazandırabilir. Ancak devletin sonu ertelense de süresiz olarak önlenemez .
Coğrafya konusundaki büyük katkısı fiziki coğrafya ile tarihin ilişkisine yönelmiş olmasıdır. İbni Haldun sayesinde fiziki, sosyal ve ekonomik coğrafya, sosyoloji, ekonomi ve siyasi tarihle birleşerek “Jeopolitik” adı verilen ve senteze dayanan yeni bir bilim dalı ortaya çıkmıştır .
Hiç şüphesiz, dünyanın çeşitli bölgeleri daha ilk çağlardan beri, hesaplı yayılmalara sahne olmuştur ve Akdeniz havzası bunun tipik bir örneğidir.
Gerçekte, büyük keşifler sonucunda bütün dünyaya yayılan rekabetin sertliği 15. yüzyılda coğrafi temellere dayanan bir bütünleşmeye meydan vermiştir. Politika, ancak 17. yüzyıl sonlarına doğru modern coğrafyanın kapsadığı unsurlara değer verip bunlara dayanmaya başlamıştır.
Keşifler, müstemlekelerdeki canlılıklar, ticari gelişmeler, ilim, teknik ve sanattaki ilerlemeler, artık bir din faktörü yerine materyalizm noktai nazarının hakim olmasını sağlamıştır. Tabii Sınırlar Tezi ile Kardinal Richelieu (1585-1642), Hayat Sahası Tezi ile Friedrich List politika ile coğrafyayı birbirine bağlayan anlayışı sergilemiştir.
Monteskiyö (1689-1775)’nün “L’Esprit de Lois-Kanunların Ruhu” adlı eserinin bütün gelişmeler üzerindeki etkisi büyük olmuştur. Monteskiyö, herhangi bir coğrafi alanın iklimine önem vermiş ve bu yerlerde oturan insanların karakterlerini oturdukları yerin iklimi ile mütalaa etmiştir. Öyle ki, “Bir Moskova’lıyı his sahibi yapabilmek için derisini kazımak gerekir” diyecek kadar iklim ve insan etkileşiminin üzerinde durmuştur. Asya’nın topoğrafik yapısı, büyük ve yeknesak imparatorlukların, Avrupa’nınki ise küçük topraklı devletlerin teşekkülüne imkan verdiği yorumunu yapıyor, keza ticaret ve bunun tabii neticesinin barışı sağladığına değiniyor.
Bu dönemde “Siyasi Coğrafya” kavramı, Turgot’ın “La Geographie Politique” başlıklı bir yazısı ile literatürde yerini almıştır. Siyasi coğrafyanın ayrı bir bilim dalı olduğunu ilk olarak ortaya atan Emanuel Kant (1724-1804), “siyasi coğrafyanın babası” ünvanını bu husustaki görüşleriyle kazanmıştır. Hatta Kant, modern coğrafyanın kurucusu olarak tanınır.
18. yüzyıl, bilginin hızla geliştiği ve bu bilgilerin mantıki bir şekilde tasnife tabi tutulduğu dönemdir. Coğrafya kendi kendini idrak ve organize eder. Coğrafyanın adından sık sık bahsedilir ve en çok ilgi çeken konulardan biri olan politika hakkında büyük fikir tartışmaları yapılır. Burada “Coğrafya” onurlu bir mevki işgal eder. Ve nihayet tabiat kanunlarını coğrafya ile politika arasındaki münasebetlere tatbik etmeye teşvik eder .
19. yüzyıl sınırlı bir romantizmin yanında harika bir şekilde geliştiği kadar da kendini kabul ettiren ilmin neticeleri, hemen hemen bütün sahalara hakim olmaya başlamıştır. Bu devir endüstriyel kalkınmanın hem maddi hem de insani yönden dünyayı sarsmaya başladığı devirdir. Coğrafya yeni bir değer ve daha önemli bir mevki kazanırken metotları, doğrudan doğruya, yeni fikir cereyanlarının tesiri altında kalırlar. Politika, ekonomi ve sosyal organizasyon, en azından başlangıçlarını ve temayüllerini coğrafyaya sorarlar ve kendi hareket doktrinlerini kurmak için diğer unsurlarla tamamlamak üzere coğrafyada yeni unsurlar ararlar.
Modern coğrafya bu şekilde doğdu. Dallarından bir tanesi fevkalade bir önemle ortaya çıktı. Çünkü etüt ettiği problemler, aynı zamanda insanlığa yön veren yolları telkin eden; muğlak, hareketli ve insanlığı ilgilendiren problemlerdir. Bu “Politik Coğrafya”dır, yahut, ihtisas biraz daha genişletilirse “Jeopolitik”tir.
Çağdaş jeopolitiğin başlangıcı olarak Alman Coğrafyacı ve antropolog Friedrich Ratzel (1844-1904)’in 1897’de yayınlanan “Politische Geograhie-Siyasi Cografya” adlı eserindeki fikir ve yorumları gösterilir.
Ratzel’e göre siyasi coğrafya mükemmel haritalar yapmakta ve ülkeleri tanımak için yeni bilgiler getirmekte, havanın, nüfusun, iklimin etkilerini yeterli bir şekilde açıklamakta ise de, siyasi ilimler üzerinde tatmin edici bir duruma ulaşamadığından cansız ve sade kalmaktadır. O halde coğrafya, siyasi ilimleri de yine kendi sahasında işleyerek ancak Siyasi Coğrafyayı statik olmaktan kurtaracak ve ona bir hayat ve canlılık kazandıracaktır .
Ratzel, kitabını 1903’de, “Siyasi Coğrafya veya Devletler, Ulaştırma ve Savaş Coğrafyası” adıyla genişleterek yayınladı. Mekân fikrinin tarihte kaybolmadığına işaret ederek, “vaktiyle bir birlik ifade eden mekân, parçalanmış olsa dahi, o mekân fikri yahut mekân duygusu asırlarca yaşar ve günün birinde siyasi bir fikir olarak tekrar hayat bulabilir” diyordu.
Ratzel, siyasi güç olarak teşkilatlanmış bir toplumun bulunduğu fiziki ortamla münasebeti hakkında genel bir teoriye varmak istiyordu. Teorisini önce coğrafyanın politikaya sunduğu iki temel unsura dayandırıyordu. Genişlik, fiziki özellikler, iklim vb. ile tayin edilmiş “mekan-raum”; mekânın yeryüzündeki vaziyetini tayin eden ve münasebetlerinin bir kısmını yöneten “konum”. İnsanın müdahalesi, tabiata bir dinamizm vermek ve onu organize etmekteki tabii istidadı demek olan “mekân duygusu-raumsinn” tarafından yönetilir düşüncesi ve bir milletin işgal ettiği saha miktarı ve haritadaki uygun konumu, o milletin siyasetini tespite yeter olmadığını takdir ederek, felsefesine bu üçüncü unsuru ilave etmişti.
Topluluklar az çok istidatlıdırlar, öyleyse komuta ve organize etmeye, yani idare etmeye ve diğerleri üzerinde hakkı olmaya az veya çok tayin edilmişlerdir. Bu kabiliyetler zayıflayabilirler ve hatta kaybolabilirler, fakat yetiştirilip kuvvetlendirilebilirler de.... Görülüyor ki Ratzel ırkçılık anlayışından uzak değildir .
Ratzel, devletin coğrafi ve politik yapılarını biyolojik organizmalara benzeten fikirleriyle kendisinden sonra “Hayat Alanı – Rebensraum” adıyla gelişecek Alman Jeopolitik Ekolü’nün temellerini atmıştır.
Ratzel, devletler arasındaki sınırlara geçici işaretler gözüyle bakıyordu. Sonunda dünya hakimiyeti için muazzam bir mücadeleye girecek olan bir kaç güçlü devletin ortaya çıkmasına sebep olacak şekilde, küçük politik bölgeler, daha büyükleri tarafından eritilecektir. 1930’larda Ratzel’in fikirleri Nazi Almanyası’nın “Lebensraum”u ele geçirmesini, ilerlemelerini ve tabii kanunlara uygun olarak mukavemet edilemez genişlemesinin ilham kaynağı olmuştu.
Rudolf Kjellen (1864-1922), 1916 yılında yazdığı “Bir Hayat Şekli Olarak Devlet” adlı eserinde, yaşayan bir organizmaya benzettiği devletin beş aktif unsurunu “Sosyopolitik, Ekonopolitik, Kratopolitik, Demopolitik ve Geopolitik” olarak adlandırmış ve böylece JEOPOLİTİK terimi doğmuştur.
Kjellen, Ratzel’in fikirlerini ifrat derecesine götürerek ve 19. yüzyıl Alman filozoflarına karşı aynı şekilde hareket ederek Birinci Dünya Harbi sıralarında Alman ekolüne yeni bir hareket vermiştir. İlk defa “Jeopolitik” adı altında devleti bir şahısa benzeterek, her ikisinin de organlarını kıyaslamak suretiyle devletlere davranışlarında, insanlara benzer davranışlar vererek bir doktrin vazetmiştir. Nihayet Alman ırkının üstünlük ve “Raumsinn”e olan kabiliyet tezini kuvvetlendirdi ve böyle bir ekolün başına geçecek Karl Haushoffer’i buldu. General ve profesör, asker ve politikacı Haushoffer, milli çapta ve Nazi idareciler tarafından şevkle teyit edilen politik ve ilmi bir doktrin lanse etmek için gerekli niteliklere sahipti. Ratzel ve Kjellen’den daha ileri giderek yabancı referanslarla tezini kuvvetlendirme hünerini gösterdi. Mackinder’in “Kalpgâh”ını biraz daha batıya oynatarak onun fikirlerini Almanlar için kullandı.
Fransız Vidal de La Blanche, Alman Jeopolitik Ekolü’nün aksine, olayların sadece müşahade ve sınıflandırılmasında kalmayarak daima coğrafi olayların izahını aramıştır. Devleti bir canlı organizma değil, “Kültürel ve Ulusal Bir Varlık” olarak kabul eder. Politikaya insan unsurunun hakim olduğu görüşündedir, bu nedenle coğrafi determinizme karşıdır. Coğrafi olaylar bir akışkanlığa sahip olup değişirler. Bu Vidal’in getirdiği önemli bir kavramdır.
İngiliz Jeopolitik Ekolü’nün temsilcisi Sir Halford Mackinder (1861-1947) bir coğrafyacıdır. Mackinder, dünya coğrafyasına politik ve özellikle dünya hakimiyeti açısından değerlendirme çalışmasına girmiş ve bu çalışmaları ile “Kara Hakimiyet Teorisi”ni geliştirmiştir.
Mackinder’in coğrafyayı devlet idaresi için bir yardımcı olarak kullanmayı ileri sürmesine karşılık, Kjellen Coğrafyaya dayalı bir devlet idaresi sistemi formüle etmiştir.
Mackinder, yeryüzünde bir tek büyük kara parçasının olduğunu kabul eder. “Dünya Adası-World Island” adını verdiği Avrupa-Asya-Afrika kıtalarıdır. Rusya’nın bulunduğu orta bölge “Heartland-Kalpgah”tır.
Mackinder, üç aşamada hudutlarını geliştirdiği Heartland ile meşhur formülünü ifade eder.
“Doğu Avrupa’yı elinde tutan Heartland’e egemen olur, Heartland’i elinde tutan Dünya Adasına egemen olur, dünyanın bu adasını elinde tutan dünyaya egemen olur.”
Böyle bir kara parçasına sahip tek devlet Rusya’dır ve dünya hegemanyasını elde etmesine mani olunmak isteniyorsa onun açık denizlere çıkmasına müsaade edilmemelidir. Bu netice, Soğuk Savaş Dönemi boyunca aktüel kalmıştır. Bugün ise, Rusya, Bağımsız Devletler Topluluğu’nda istediği ölçülerde entegrasyon sağlayabildiği takdirde formülün aktüel kalmasını devam ettirebilir.
Amerika’da Amiral Alfred Thayer Mahan (1841-1914), 1890’da yayımlanan “Deniz Kuvvetlerinin Tarihe Etkisi” adlı eseriyle “Deniz Hakimiyet Teorisi”nin esaslarını ortaya koymuştur.
19. Yüzyılda endüstri devrimi sonucu bir yandan yeni keşifler yapılmış, diğer yandan ekonomik ilişkiler büyümüştür. Ham madde arayışı ve yeni ürünlerin pazarlanması ihtiyacı, deniz yollarının önemini artırmış, gelişen teknoloji ile mesafeler kısalmıştır. Tarihi ipek yolu önemini kaybederken, Mahan’ın “Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur” tezi tesadüfen ortaya çıkmamıştır.
Amerikan Jeopolitik Ekolünün gelişmesi özellikle Prof. Nicolas Spykman (1893-1943)’le başlar. Spykman, 1942’de yayımlanan “Dünya Politikasında Amerikan Stratejisi” ve ölümünü müteakip 1944’de yayımlanan “Sulhün Coğrafyası” adlı iki önemli eseriyle jeopolitiği Amerikan milli güvenlik politika ve stratejisinin dayanacağı coğrafi esasları ve yaptığı dünya coğrafyası değerlendirmesi ile de “Kenar Kuşak Teorisi – Rimland”i ortaya koymuştur.
Spykman bu teori ile aslında Mackinder’in Kara Hakimiyet Teorisine cevap vermekte ve Sovyetleri Asya’nın merkezi bölgesinde tutacak ve denizlere çıkışını çok büyük ölçüde engelliyecek politika ve stratejileri ön plana çıkarmaktadır.
ABD’nin güvenlik stratejisinin oluşumunda benimsediği Kenar Kuşak ve Deniz Hakimiyet Teorileri günümüze kadar aktüelliğini devam ettirmişlerdir.
Günümüze doğru yaklaştıkça jeopolitik ve jeostrateji, uluslararası ilişkiler ve güvenlik alanlarında daha fazla yer almakta ve çok kullanılan kavramlar olmaktadırlar. SSCB’nin dağılmasını müteakip gerek siyaset bilimciler gerekse konu üzerinde çalışan askerler ve düşünürlerin günümüz problemlerine yaklaşımlarında daha radikal görüntüler ortaya koydukları ve geleceğe yönelik değerlendirmelerde yoğunlaştıkları görülmektedir.
Pascal Boniface, Jeopolitik ve Jeostrateji kavramları arasındaki farkı açıklarken, jeostratejiyi daha ziyade güvenlik ve savunma konuları ile ilgili kullanmakta, jeopolitiği ise uluslararası ilişkilerde tarafların genel yaklaşımlarını ortaya koyan, ilgili aktörlerin satranç hamlelerini analiz etmeye yarayan bir sistem yaklaşımı olarak açıklamaktadır. Boniface haklı olarak fiziki coğrafyanın, devletlerin politikası üzerinde yakın etkisini jeopolitik olarak tanımlamak gerektiğini ifade etmektedir.
Yves Lacoste, 1993’te yayınladığı “Jeopolitik Sözlük”te insanoğlunun on yıllar boyunca ekonomiyi merkeze koyarak düşünmeye alıştırıldığını ve artık çatışmaların karmaşıklığını ve dünyayı başka türlü görmek gerektiğini ifade etmektedir. Günümüzde Jeopolitik teorilerden ziyade “Jeopolitik Problemler” olduğunu ve bu problemlerin olabildiğince objektif olarak sergilenmesi gerektiğini ve bu maksatla yegane yöntemin oyunları, gelişmeleri, birbirine zıt argümanlara sahip güçleri ve liderlikleri olduğu gibi ortaya koymak olduğunu iddia etmektedir. Ortaya konan bu araştırma alanı tarihçileri, coğrafyacıları ve uluslararası ilişkiler uzmanlarını yakından ilgilendirmektedir.
Lacoste’a göre Rusya dışında yaşayan 25 Milyon Rus’un varlığı jeopolitik bir problemdir. Kanada, Avusturya, İspanya ve Fransa’da yaşanan ayrılıkçı hareketler, büyük şehirlerde oluşan gettolar ile göçler ve göçmenlerin durumları İslam ülkelerinde meydana gelen ve fundamentalizmi hedefleyen hareketler, İran ve Arap ülkelerindeki örnekleriyle jeopolitik problemlerdir. Burada Lacoste, 25 milyonluk Rus nüfusunu düşünürken Türkiye ve bağımsız Türk Devletleri dışında yaşayan 50 milyonluk Türk nüfusu görmezden gelmektedir.
Jeopolitik problemleri mevzii, bölgesel, ulusal ve dünya düzeyinde tanımladıktan sonra doğru bir yaklaşımla jeopolitiğin ilgi alanının geçmiş değil bugün olduğunu vurgulamaktadır. Jeopolitiği ulusal sorunlar ve azınlık sorunları etrafında odaklayarak da mikro milliyetçiliği körüklemektedir.
Jacque Attali; güç ve güç olabilmenin şartları üzerinde durmakta, 21. yüzyılın jeopolitiğinin iki şeye sık sıkıya bağlı olacağını ve bunlarında AB ve ABD arasındaki ortaklığın alacağı şekil ile Rusya ve Çin’in pozisyonları olacağını vurgulamaktadır.
Fransız Michel Foucher, yeni uluslararası konjonktür içinde sınırların önemini tartışmaktadır. “Mekânlar, tarihin bir aktörü değil sadece dayanağıdır” diyerek mekânların önemini sorgulamaya açmaktadır. Foucher’e göre bugün jeopolitik, dinamik bir dış politika coğrafyası halini almıştır.
Son dönemlerin ünlü stratejistlerinden Zbigniew Brzezinski’nin eserlerinde, küresel çapta jeopolitik ve jeostratejik açıdan yaptığı değerlendirmeler ilgi çekmektedir. Brzezinski açıkça; “Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur” demektedir.
Samuel Huntington 1993’de kaleme aldığı bir incelemede, 21. yüzyıldaki büyük savaşların medeniyetler arasında meydana geleceğini ileri sürerken, karşıt medeniyetlerin de Katolik Dünyası, Ortodoks Dünyası, İslam Dünyası ve Konfüçyen devletler olduğunu belirtmektedir. İleri sürdüğü tezin özeti; 19. yüzyılda devletler, 20. yüzyılda ideolojiler çarpışmıştı, 21. yüzyılda ise kültürler çarpışacaktır.
Huntington bu tezinde 1960’larda Fransız filozof Raymond Aron ve 1940’lı yıllarda İngiliz Arnold Toynbee ile Christophe Rufin’in benzer görüşlerinden de destek almaktadır.
1990’lı yıllarda oluşan jeokültür kavramı Huntington’ın tezi ile jeopolitik tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı. Huntington’a göre dünya dini ve etnik blok teşkillerinin ve çatışmalarının eşiğinde olduğu bir çağa giriyordu. Sınırlar artık ulusal devletleri değil kültür bölgelerini gösterecekti. Geleceğin global politik çatışmaları uygarlıkları birbirinden ayıran çizgiler üzerinde olacaktı.
Rufin bir “Avrupa Kalesi” eğiliminden bahsederken, Huntington benzer şekilde; her kim batıyı bir arada tutmak istiyorsa ülke içinde batılı kültürü sadece muhafaza etmemeli, aynı zamanda batının sınırlarını da tarif etmelidir.
Uluslararası güç mücadelesinde kültür bilinçli olarak bir araç haline getirilmektedir.
Günümüzde uluslararası ilişkilerde ekonomi önemli bir yere sahiptir. Edward Luttwak için Jeokonomi, çatışma mantığının ticari alana taşınmasıdır. Luttwak, “devletler arasındaki eski rekabet şimdi jeokonomi diye adlandırdığım yeni bir biçim aldı” diyerek konuya açıklık kazandırmaktadır.
Karşılıklı ülkeler arası bir rekabetten çok ekonomik bölgelerin jeoekonomik rekabeti ve çatışması söz konusu olmaktadır.
AB, NAFTA, APEC jeoekonomik nedenlerle kurulmuşlardır. Bu oluşumların bir amacı da karşılıklı bağımlılık yoluyla muhtemel çatışmaları önlemeye yöneliktir.
Gelişen pazarlar, ordular ve diplomasinin yerini almaya başlamıştır ve “ekonomik diplomasi”den söz edilmektedir.
Bu ve benzeri söylemler sık sık ifade edilirken, bunun tam tersinin hazırlıklarının bu gelişen pazarlardan geçme olasılığının da dikkatten uzak tutulmaması gerektiğini hatırlatan söylemler de dile getirilmektedir. ABD Dışişleri Bakanı Albright’ın “Yeni ekonomik gruplaşmalar, 21. yüzyılın askeri ittifaklarıdır” sözleri unutulmamalıdır.
Özetle tarihi gelişimine değindiğim jeopolitiğin kronolojik sıra ile birkaç tanımına yer vererek bu bölümü sonuçlandırmak istiyorum.
Kelimenin evrensel olarak kabul edilmiş bir tarifi yoktur ve siyasi coğrafya faktörlerinin objektif bir çalışması ile jeopolitik çevredeki siyasal güç spekülasyonları arasında dikkatli bir analize ihtiyaç vardır.
Kjellen: Jeopolitik, coğrafi teşekkül veya mekân içinde ilmi olarak devletin tetkikidir. Devlet varlığının tabiat kanunları ve insanların davranışları açısından tetkik ve kıymetlendirilmesidir.
Devlet, vasıf ve kabiliyetlerini toprağından, bölgelesinden alan bir canlı organ, sahada tezahür eden bir hayat şeklidir.
Siyasetin gayesi, bu canlı varlığın mahiyetini kavramak, mukavemetli ve ebedi olması için gereken faaliyet ve icraatı sarf etmektir.
Haushofer: Jeopolitik, içinde yaşadığı coğrafi bölgenin ve tarihi gelişmelerin etkisi altında değişen siyasi hayat şeklinin (yani devletin) üzerinde yaşadığı yer ile münasebetidir.
Spykman: Jeopolitik, bir ülkenin güvenlik politikasının coğrafi unsurlara göre planlanmasıdır.
Kieffer: Jeopolitik, bir devletin sosyal, politik, ekonomik, stratejik ve coğrafi unsurlarının, bu devletin dış politikasının tayin ve takibine tatbikidir.
Bu tanımlarda başlangıçtan günümüze doğru;
Kjellen, devletin tetkikini yapmakta,
Haushofer, daha ileri bir tanıma ulaşmakta,
Spykman, jeopolitiği tatbikat sahasına doğru yöneltmekte,
Kieffer ise, jeopolitiğin kapsamını genişletmekte ve uygulamayı ön plana çıkarmaktadır.
Jeopolitiğin hemen yanı başındaki koltukta yer alan ve onun bir türevi olan jeostrateji’yi de tanımlamak gerekir. Çünkü politika ve strateji gibi iki önemli fonksiyondan politikaya yön veren jeopolitik, stratejiye yön veren de jeostratejidir.
Jeostrateji, stratejik açıdan coğrafi unsurların incelenmesini ve stratejik sonuçlar çıkarılmasını kapsar.
Jeostrateji, coğrafya ile strateji arasındaki münasebetlerin ilmidir.
Jeostrateji, jeopolitik çıkarların stratejik yönetimidir.
3. Türkiye’nin Yer Aldığı Yeni Jeopolitik Ortam
Dünyada meydana gelen büyük sosyal olaylar; siyasi, askeri, sosyo-kültürel ve ekonomik alanlara yansır, siyasi coğrafyada değişiklikler yaratır ve mevcut dengelerin bozulmalarına sebep olur. Bozulan dengelerin yeniden tesisi için yeniden şekillenme ve düzenleme arayışları başlar. Bu arayışlar uzun zaman alır, hatta devamlı olduğunu söyleyebiliriz. Her seferinde güçlü ülkelerin/galiplerin öngördüğü şekilde bir düzen oluşturulur ve bu düzen de “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılır.
Her “yeni dünya düzeni”, oluşumunu sağlayan güçlerin milli menfaatlerini gerçekleştirecek düzendir. Düzen, güç dengelerini sağlayamamışsa, adil değilse (güç odakları açısından) yeni bir düzeni aratacak büyük olaylar yola çıkıyor demektir.
Soğuk Savaş sonrası kurulan yeni dünya düzeninin geldiği aşamaya bugün “Küreselleşme” deniyor. Küreselleşmenin temelleri; aslında, İkinci Dünya Harbini müteakip atılmaya başlamıştır. IMF ve Dünya Bankası gibi dünya ekonomisinin kontrolünü elinde tutacak oluşumlardan sonra kurulan uluslararası örgütler günümüze kadar küreselleşmenin örgüsünü ve ağını tamamladılar, 1980’den itibaren de ekonominin küresel çapta tam kontrolünü sağlayacak enstrümanların (özelleştirme... gibi) düğmesine basılmaya başlandı.
Ekonomide, kültürel alanda ve politikada küreselleşme / küreselleştirme devam ederken Soğuk Savaşı sona erdiren Sovyetlerin çöküşü, Varşova Paktı’nın dağılması ve komünizmin iflası ile Avrasya’da, daha doğrusu Türkiye’yi çevreleyen jeopolitik koşullarda önemli ve bazı alanlarda köklü değişiklikler oldu.
Bu değişiklik ve gelişmelerin başlıcaları; küresel ve bölgesel boyutlarda yeni kuvvet dengeleri, Rusya'nın toprak kayıpları ve siyasal, ekonomik ve askeri gücünün küçülmesi, Avrupa'da yeni siyasal oluşumlar, Orta Asya ve Kafkaslarda Türkiye ile etnik, tarihi ve kültürel bağları bulunan ülkelerin bağımsızlıklarına kavuşmaları, Balkanlar ve Kafkaslar’daki etnik gerilim ve savaşlar ve Körfez Savaşından beri daha da karmaşık hale gelen Ortadoğu’nun istikrarsız ve belirsiz durumudur.
Diğer bir boyutta ise; küresel alanda mevcut iki kutuplu güç dengesi dengesizliğe dönüştü, ABD’nin müttefiki olan ülkeler Avrasya’da stratejik konumlara sahip ülkeler olarak ABD’nin gücünü artıran faktörler oldu; dünya GSMH’dan %30 pay sahibi olan, özellikle askeri amaçlara uygulanan teknoloji, araştırma ve enformasyon teknolojisi alanlarında ön safta bulunan, iyi ve kötü tarafları ile bütün dünyaya yayılan kültürü ve askeri gücü ile ABD küresel güce ve etkinliğe sahip tek devlet konumuna geldi.
Bir diğer olgu ise; küreselleşmenin temel ögesi olan mal, sermaye hizmetlerin uluslararası dolaşımının serbestleşmesi ve teknolojik ilerlemelerin etkisi ile dünyanın gittikçe daha fazla entegre olmasıdır. Bu gelişmenin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için avantajları olduğu kadar riskleri de vardır.
Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, Rusya’nın oluşturduğu askeri tehdit uzun bir süre için ortadan kalkmıştır. Rusya’nın içinde bulunduğu bugünkü koşullarda eski SSCB hudutları dışında kuvvete başvurması düşünülemez. Avrupa’da eylem imkanları, NATO’nun genişlemesi ile büsbütün kısıtlanmaktadır. Ancak Kafkasya’da durum farklıdır. Burada Ruslar daha fazla askeri hareket imkanına sahiptir ve bu da yaşanmaktadır. Orta Asya’da ise Rusları engelleyecek bir güvenlik sistemi mevcut değildir.
Balkanlar ve Kafkasya’daki gerginlik ve çatışmalar, Orta Asya’daki istikrarsızlık, Ortadoğu’daki kronik bunalım ve çatışmalar, Türk-Yunan ilişkilerindeki sorunlara iç istikrarsızlıkları ve Batının içinde tortulaşan kinini, hor görmesini ve Haçlı zihniyetiyle oluşturduğu hâlâ bitmeyen “Doğu Sorunu”nu da eklersek Türkiye’nin içeride, batıda, güneyde ve doğuda potansiyel tehlikelerle karşı karşıya olduğu gerçeği kaçınılmazdır.
Türkiye Cumhuriyeti, zor bir coğrafyada yer almaktadır ve uzun vadeli politikalar üretmesi kolay değildir. Çünkü bu politikalar çok yönlü, çok seçenekli ve bağımsız politikalar olmayı gerektirir. Türkiye’nin politika üretiminde yakın çevresi, Avrasya’daki güç odakları ve küresel güç ve aday güçler etkin faktörlerdir. Bu nedenle, Türkiye için seçenekler sunmadan önce, Türkiye’yi çevreleyen coğrafyadaki jeopolitik gelişmeleri ve Avrasya’dan başlayarak ABD, AB Rusya Federasyonu, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya ve Çin’in bölgesel ve Avrasya çapındaki muhtemel politikaları ve stratejileri ile Türkiye’ye bakış açılarına özetle yer verilecektir.
a. Avrasya
Brzezinski, “Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur” demektedir.
Avrasya neden önemlidir ve neden bu ölçüde ilgi alanıdır?
Avrasya, dünya tarihini yazan coğrafyadır.
Avrasya, eski ve yeni medeniyetlerin çok büyük kısmına beşiklik yapan topraklardır.
Avrasya, dünya nüfusunun yaklaşık %75’ine sahiptir.
Avrasya, dünya kara kütlesinin %37’sini teşkil eder.
Avrasya, dünya GSMH’nın %60’ına sahiptir.
Avrasya, bilinen dünya enerji kaynaklarının ¾’üne sahiptir.
Avrasya, ekonomik girişimler ve yer altı zenginlikleri bakımından, fiziksel zenginliklerin çoğuna sahiptir.
Avrasya, ABD’den sonra dünyanın 6 büyük ekonomisine sahiptir.
Dünyanın en büyük 6 silah alıcısı Avrasya’dadır.
ABD hariç, dünyanın resmi olarak bilinen tüm nükleer ve gizli nükleer güçleri Avrasya’dadır.
Avrasya, tarihinde bütünüyle barışı hemen hemen, yaşamamış bir coğrafyadır.
Avrasya demek savaş demektir.
Avrasya Jeopolitiği dünya jeopolitiğinin esasıdır.
Avrasya, üzerinde küresel öncelik mücadelesinin sürdürüleceği bir satranç tahtasıdır.
Avrasya’sız politika ve strateji düşünülemez.
b. ABD’nin Avrasya’da Jeopolitik Hedefleri ve Araçları
Soğuk Savaş döneminin süper güçlerinden biri olan SSCB’nin dağılması ve bu özelliğini kaybetmesi ile dünyada meydana gelen ani güç değişimi, yeni yapılanmaları zorunlu hale getirdi. ABD, beş kıta üzerinde siyasi, askeri, ekonomik yeni dengeler arayışına önderlik edebilecek tek güç olarak kendini kabul ettirdi.
ABD’nin bu misyonu yerine getirebilecek imkan ve kabiliyetleri nedir?
ABD’nin iç siyasi istikrarı, ekonomik durumu, askeri gücü, yüksek teknolojiye dayalı sınai ve üretim potansiyeli, kaynakları ve müttefiklerinin desteği ile bu misyonu yerine getirebilecek güce sahip olduğunu göstermektedir.
ABD’nin 1999 yılı GSYİH’sı 9 trilyon dolar ve son beş yıllık büyüme hızı ortalama %3 dolaylarındadır. 1987 – 1991 yılları arasında, yılda 300 milyar dolar olan savunma harcamaları, 1992 yılından itibaren kuvvet indirimine paralel olarak ortalama 265 milyar dolar düzeyine inmiştir.
Bu dönemde ABD’nin savunma harcamaları GSYİH’nın %6.3 ile %6.5 arasında değişmiştir.
ABD’nin görünebilir gelecekte 2010 yılına kadar mevcut ekonomik ve askeri gücünü devam ettireceği değerlendirilmektedir.
ABD’nin Milli Güvenlik Stratejisinin üç ana hedefi vardır. Bunlar ;
* ABD’nin güvenliğini güvence altına almak,
* ABD’nin ekonomik refahını sağlamak,
* Dışarıda demokrasinin ve kurumlarının yerleşmesini teşvik etmek.
ABD, Soğuk Savaş sonrasında muhtemel bunalım ve tehditleri şöyle değerlendirmektedir :
*Bölgesel etnik bunalımlar,
* Terörizm,
* Kitle tahrip silahlarının saldırgan eğilimli devletlerin veya terör gruplarının, suç örgütlerinin eline geçme tehlikesi,
* Uyuşturucu trafiği,
* Uluslararası organize suç faaliyetleri
ABD, silahlı kuvvetlerini görünür gelecekte, tercihan müttefikleri ile uyum içinde, birbirinden uzak iki deniz aşırı alanda aynı zamanda vukua gelecek büyük çaplı askeri tecavüzleri caydıracak veya bertaraf edecek büyüklük ve güçte idameye kararlıdır.
ABD’nin Avrasya Politikasında Beş Temel Husus
Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası’nda, ABD’nin Avrasya kıtasındaki politikalarının tayininde şu beş sorunun cevabını bulmaya çalışmaktadır.
* Amerika nasıl bir Avrupa’yı tercih etmelidir ve dolayısıyla desteklemelidir?
* Nasıl bir Rusya ABD’nin çıkarına uygundur ve ABD bu konuda neyi ne kadar yapabilir?
* Orta Avrasya’da yeni bir “Balkanlar”ın ortaya çıkma ihtimali nedir ve ABD bunun doğuracağı risklerin en aza indirilmesi için ne yapmalıdır?
* Çin, Uzakdoğu’da hangi rolü üstlenmeye cesaretlendirilmelidir ve bunun sonuçları yalnızca ABD için değil, Japonya için de ne olabilir?
* Hangi yeni Avrasya koalisyonları olasıdır, hangileri ABD çıkarları için en tehlikeli olabilir ve bunların önüne geçmek için ne yapılabilir?
ABD’nin Küresel Strateji ve Hedeflerinde Türkiye’nin Yeri
Brzesinki, aynı eserinde Türkiye’nin önemini aşağıdaki gibi değerlendirmektedir.
“Türkiye, Karadeniz bölgesinde istikrarı sağlamakta, Akdeniz’e geçişi kontrol etmekte, Rusya’yı Kafkaslarda dengelemekte, hala İslâmi kökten dinciliğe karşı bir panzehir oluşturmakta ve güneydeki dayanak noktası olarak NATO’ya hizmet etmektedir.
İstikrarsız bir Türkiye, olasılıkla Güney balkanlarda daha fazla şiddetin ortaya çıkmasına sebep olur. Diğer taraftan Kafkasya’da bağımsızlıklarını yeni kazanmış devletler üzerinde Rus kontrolünün yeniden sağlanmasına yol açar.”
“ABD, istikrarlı bir Güney Kafkasya ile Orta Asya’yı teşvik bakımından Türkiye’yi yabancılaştırmamak konusunda dikkatli olmalı ve Amerikan-İran ilişkilerinde bir düzenlenmenin yapılabilirliğini araştırmalıdır.”
“Katılmak istediği Avrupa Birliği’nden dışlandığını hisseden bir Türkiye daha İslamcı olacak, daha büyük bir olasılıkla inadına NATO’nun genişlemesini veto eğilimi gösterecek ve laik bir Orta Asya’yı dünya ile bütünleştirmekte ve istikrarını sağlamakta Batı ile daha az işbirliği yapacaktır. Bu sebeple ABD, Türkiye’nin AB’ne kabulünü cesaretlendirmek için Avrupa’da etkisini kullanmalı ve Türkiye’ye Avrupa’lı bir devlet gibi davranmaya özen göstermelidir.”
Bu görüşler gerçekte ABD yönetimi tarafından uygulanır durumdadır. Ancak, Hazar havzasının petrol ve doğal gazının dünya pazarlarına ulaştırılmasında kullanılacak boru hatlarının güzergahı konusunda yeni hükümetin tutumu henüz net olarak bilinmemektedir.
Bununla beraber, 1964’den itibaren Kıbrıs olaylarıyla başlayan süreç içinde inişli çıkışlı dönemler yaşanmıştır. 1980’li yıllar ve SSCB’nin dağılmasını müteakip dönemde ise bu ilişkilerin daha uyumlu bir seyir takip etmesine rağmen özellikle ABD’nin İran ve Irak’a karşı yaptırımlarına verdiği destek Türkiye’nin maddi kayıplarına sebep olmuştur.
c. Avrupa Birliği (AB)
Üç yanı denizlerle çevrili ve kara sınırları Kafkas Dağları, Ural Dağları gibi engellere dayanan Avrupa, güçlü bir coğrafi bütünlüğe sahiptir. Coğrafi bütünlük güvenlik ve beşeri değerler açısından önemlidir. Avrupa kültürü bu coğrafya ile şekillenmiştir.
Avrupa’ya dış tehdit, İspanya’nın Araplar tarafından işgali hariç, daima doğudan gelmiştir. Avrupa’yı doğudan zorlayan güçler hemen hemen sadece Türkler olmuştur.
Avrupa yeterince geniş alana, uygun iklim koşullarına sahiptir. Avrupa daha önce sahip olduğu kömür-demir stratejik kaynakları ve sömürgelerinden sağladığı kaynaklar ile güçlenmiştir. Bugün ise Kuzey Deniz Petrolleri hariç stratejik kaynağa sahip değildir. Önemli diğer kaynağı ise vasıflı insan ve bunun yarattığı değerler ile bilgi ve deney birikimi, teknolojik üstünlük, sahip olunan sermaye ve dış yatırımlardır.
Türkiye’nin AB’ne katılması ile AB coğrafyasının hudutları Asya’ya, Ortadoğu’ya doğru uzanacak; Ortadoğu, Kafkasya güneyi ve Doğu Akdeniz AB’nin hudutlarını teşkil edecektir.
Türkiye’nin AB üyesi olması halinde AB; Kafkaslarda, Ortadoğu’da, İranlılarla, Araplarla kısaca İslam dünyası ile karşı karşıya gelmiş olacak ve bu bölgedeki bütün sorunlarla ve sorunların Türkiye’ye yansıyan şekilleri ile ilgili politikalar üretmek zorunda kalacaktır.
AB aynı zamanda bu bölgenin olanaklarına Türkiye üzerinden ulaşabilecek, sayılan bölgeler üzerindeki etkinliği artacak, siyasi ufku genişleyecektir. Türkiye-AB entegrasyonunun, Türkiye’nin politik ufku üzerindeki etkisi ise AB’nin aksine sınırlayıcı ve kısıtlayıcıdır .
Türkiye’nin jeostratejik ufku ve stratejik ilgi alanları içinde bulunan Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya; AB’nin stratejik ilgi alanları içerisine bugünkünden daha büyük ağırlıkla girecektir.
Avrupa kıt’asının sahip olduğu coğrafi bütünlüğe Avrupa Birliği tam olarak sahip değildir. Bu coğrafyada, AB ve NATO üyelikleri söz konusu olan Doğu Avrupa ve Balkan ülkeleri dışında Beyaz Rusya, Ukrayna ve Avrupa Rusyası da yer almaktadır. Avrupa Birliğinin güneydoğusu Türkiye tarafından örtülmektedir. Avrupa Birliğinin Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu ile ilişkilerinde Türkiye ve Rusya ya engeldir ya da yardımcıdır. Bu istikametlerdeki güvenliği de aynı çerçevede görülmelidir.
Fransız yazar Pierre Behar, “Yeni Bir Avrasya’ya Doğru, Avrupa İçin Yeni Bir Jeopolitik” adlı eserinde, Avrupa için Asya’nın önemini vurgulamakta ve bir güç olabilmesi için şu değerlendirmeyi yapmaktadır.
“Avrupa kendi coğrafyasının tahditlerini değerlendirerek yeni bir politika üretmelidir. Önce kendi iç dengelerini kurmalıdır. İkincisi kuzeydoğusundaki Slav Dünyası (Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna) ve güneydoğusundaki Türk dünyası (Türkiye ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri) ile ilişkilerini yeniden belirlemek, belirlemenin ötesinde bu bölgelerle çok sıkı bir ilişkiye girmek zorundadır. Bunun amacı, kendi çevresindeki istikrar kuşağını yaratabilmek ve ABD’ye bağımlı olmaktan kurtulabilmektir. Çünkü Avrupa coğrafi, ekonomik ve kültürel açıdan bir bütünlüğe ulaştığı takdirde bir güç olabilecektir.”
Avrupa Birliği Türkiye’yi Nasıl Görmektedir?
İhtilaflı veya ihtilafa gebe bölgelerle çevrili bir Türkiye... Kuzeydoğuda Azerbaycan–Ermenistan sorununa ilaveten SSCB’nin dağılmasının ortaya çıkardığı sorunlar, doğuda İran ve Afganistan olayları, güneyde Kuzey Irak meselesi ve Arap-İsrail ihtilafı, Arap ülkelerindeki istikrarsızlıklar, Kıbrıs sorunu, Bosna Hersek ve Kosova olaylarının bölgedeki etkileri ve kitle imha silahlarının yarattığı tehlikeler ile karmaşık bir ortam içinde olan Türkiye...
Mevcut ve muhtemel tehdidin kaynağı salt askeri olmaktan çıkmış, ekonomik ve sosyal istikrarsızlıkları, sınır anlaşmazlıkları, etnik çatışmaları, dini aşırılığı ve terörizmi de içine alan ve güvenlik ihtiyacı eskisine oranla daha da artmış olan bir Türkiye....
Demokrasi ve insan hakları alanlarında aşama sıkıntıları, Güneydoğu sorunu, ekonomik güçlükler, yüksek enflasyon, işsizlik gibi sorunları yaşayan bir Türkiye.....
Bunların yanı sıra büyük olduğu kadar genç ve dinamik bir nüfusa sahip Müslüman bir ülke olan Türkiye...
Başta Almanya olmak üzere Avrupa’da Türkiye’nin eskisi kadar önemsenmediği kanaati yayılıyor ve Almanya eski Başbakanı Kohl, Türkiye’nin ayrı bir kültüre ve dine sahip olması nedeniyle AB üyesi olamayacağını açıkça söylüyordu.
Türkiye’ye yönelik genel tutum böyle iken 1997’de Lüksemburg zirvesinde reddedilen, ancak 1999’da Helsinki’de kabul edilen Türkiye’nin AB üyeliği ve iki yıl içinde meydana gelen bu ilginç değişimin nedenleri üzerinde durmak gerekir.
* AB dışında olan bir Türkiye’nin, AB içindeki Türkiye’den Yunanistan için daha büyük tehlike taşıyabileceği görüşünün Yunanistan’da ağırlık kazanması,
* Balkanlar’daki gelişmeler ve Balkanları AB’ye dahil etme kararının yanında Türkiye’nin dışarıda bırakılamayacağı,
* Almanya’da Sosyal Demokrat bir hükümetin iş başına gelmesi,
* ABD’nin Türkiye’nin adaylığını yıllardır desteklemesi,
* Türkiye’nin içeri alınabileceği intibaı ve beklentisinin yaratılmasının dışarıda bırakmaktan daha yararlı olacağı fikri, adaylık kararının alınmasında etkin rol oynadığı düşünülebilir .
Türkiye, Katılım Ortaklığı Belgesi ile istenen kriterleri ve çözümleri yerine getirmekle sosyal ve ekonomik alanlardaki eksikliklerini gidermiş olacak ve Kıbrıs Sorununu çözmede daha azimli ve kararlı olabilecektir.
AB üyesi olacak Türkiye, AB çerçevesinde savunma ve güvenlik alanında karşılaştığı güçlüklerin de üstesinden gelmiş olacak, ekonomisine çeki düzen vererek halkının refah seviyesini yükseltecektir.
Türkiye’nin AB üyeliğinden beklentileri bunlardır. Ancak Helsinki kararları ile ilgili yukarıdaki yorumlar yazılırken bu kararın bir oyalama siyaseti olabileceği bu süreçte öncelikle Kıbrıs ve Ege sorunlarının Yunanistan’ın istekleri doğrultusunda çözüme ulaştırılmasını müteakip, Türkiye’yi daha büyük açmazlara sürükleyebilecek dayatmalarla karşı karşıya bırakacak gelişmelerden duyulan endişeler de seslendirilen düşüncelerdir.
Hiçbir ülke diğerinin refahını yükseltmek ve güvenliğini sağlamak yükümlülüğünü üstlenmez. Eğer üstlenirse bunun faturası çok yüksek olur.
Avrupa Birliği üyeliği; ticari yolsuzluklara, adam kayırmaya, toplumsal çürümeye, işsizliğe, doğal kaynakların israf edilmesine, banka soygunlarına, hayat pahalığına, bölgesel dengesizliklere, gelir dağılımının düzeltilmesine, insanın insan sayılmasına, eğitimde fırsat eşitliğine, sağlık sorunlarına, birliği korumaya, vergi gelirlerinin artırılmasına, düşünce özgürlüğüne, çağdaşlaşmaya ve demokratikleşmeye çözümler getirecek mi?
Bu çözümleri Türkiye üretecektir. Uygun çözümleri bulup uygulamaya koyduğumuz zaman ülke bütünüyle kalkınmaya ve gelişmeye başlayacaktır. AB Türkiye’ye bunu söylüyor. Eğer Türkiye bu beceriyi gösteremiyorsa, karar verme iradesine sahip değilse şikayetçi olunan sorunları kimse Türkiye için çözmeye çalışmaz.
Rusya
1991 sonlarında dünyanın toprak bakımından en büyük devleti olan Sovyetler Birliği’nin dağılması, Avrasya’nın tam ortasında muazzam bir jeopolitik karışıklık ve boşluk yarattı. Bu dağılma ile Rusya Sovyetler dönemindeki topraklarının önemli bir kısmını, nüfusunun hemen hemen yarısını ve en önemlisi de dünyanın iki süper gücünden birisi olma özelliğini kaybetti. 15 Cumhuriyetten oluşan SSCB, 14 Cumhuriyetinin bağımsızlıklarını ilanını müteakip geriye sadece Rusya Federasyonu olarak kaldı.
SSCB’nin dağılması Rusya için ;
* Kafkasya’nın kaybı, yeniden dirilen Türk etkisi hakkındaki stratejik korkuyu canlandırdı,
* Orta Asya’nın (Türkistan) kaybı, bölgenin anormal enerjisi ve maden kaynaklarıyla ilgili eksiklik duygusunu yaratırken bir yandan da potansiyel bir islami meydan okuma hakkında endişe yarattı,
* Ukrayna’nın bağımsızlığı, Rusya’nın kendini vakfettiği Pan-slavik bir kimliğin özüne meydan okudu ve Rus Devleti için yaşamsal bir jeopolitik gerilemeyi temsil etti,
* Baltık’ta ve Karadeniz’de belirleyici konumunun kaybına neden oldu,
* Türkiye’nin bir zamanlar kaybettiği etkisinin Kafkaslar ve Karadeniz’de tekrar sağlanmasına neden oldu,
* Hazar Denizi’nde belirleyici konumda iken şimdi hak iddia eden beş ülkeden yalnızca birisi durumuna indirgendi,
* Güneydoğu sınırlarında bazı yerlerde 1000 milden fazla kuzeye itilmesine neden oldu.
SSCB dağıldıktan sonra Rusya Federasyonu (RF) yeniden yapılanma sürecini devam ettirmektedir. Bugünkü Rusya Federasyonu, Avrasya’nın doğusundaki güç (Japonya, Güney Kore, Çin) ile batısındaki (AB) güç arasında denge sağlayabilecek güçte görünmüyor. SSCB döneminde sahip olduğu bu bölgedeki kaynaklara tekrar sahip olma şansını kaybetmiştir. Rusya ne arka bahçesinde ne de ön bahçesindeki toplulukların kırbaçlı kâhyası olma şansını da kaybetmiştir. Baskı tedbirleri ve yönetimi ile sağlayacağı sınırlı başarılar Rus Federasyonu’nun da dağılmasına sebep olabilir.
Bugün Rusya, ülkesindeki tüm dinamikleri kapsayan yeniden yapılanma sürecini yaşamaktadır. Gerilediği bölgesel güç kimliğini, belirsizliğin ve istikrarsızlığın süre geldiği bir ortamda yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. Rusya, hiçbir zaman eski SSCB olamaz ancak bugünkü gibi bir Rusya olarak da kalmayacaktır.
RF, sahip olduğu geniş coğrafyasında zengin doğal kaynaklara sahiptir ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Avrasya’nın önemli güç merkezlerinden birisi olarak yer alması uzak ihtimal değildir.
Rusya’nın jeopolitik yönelimlerine ilişkin bazı esaslar şöyle özetlenebilir .
* Ülkenin demokrasi kapsamında yeniden yapılanmasına devam edilmesi,
* Batı’nın endüstriyel ülkeleri ve güçleri arasında yer almak için gerekli düzenlemelerin yapılması,
* Rusya’yı çevreleyen devletler ile güvenlik amaçlı tampon ülkeler kuşağının oluşturulması,
* Ulusal çıkarlarının gerektirdiği yönde Batı ile ortaklık düzeyinde ilişkilerin sağlanması,
* BDT ülkeleri ile ilişkilere birinci derecede önem verilmesi ve her alanda geliştirilmesi,
* Diğer Asya devletleri ile yakın ilişkilerin oluşturulması ve güç dengelerinin korunması,
* Ortadoğu ülkeleri ile yakın ilişkilerin sürdürülmesi ve geliştirilmesidir.
Rusya’nın Türkiye’ye yönelik jeopolitik yönelimlerinde öngördüğü yaklaşımlarını şöyle belirlemek mümkündür.
Rus-Türk ilişkileri, 1525’de bugünkü Tataristan’ın başkenti olan Kazan’ın ele geçirilmesiyle başlamış ve İdil-Ural bölgesi ve Kuzey Kafkasya’da devam etmiştir. Doğrudan Osmanlı İmparatorluğuna yönelik girişimleri ise 17. yüzyıl sonlarında başlamış ve iki yüzyılı aşan bir dönemde 1917’ye kadar çok sıcak ve kanlı bir şekilde sürdürülmüştür. Bu dönemde bilhassa 19. yüzyılda tüm Kafkasya’da ve Orta Asya’da da Türk Dünyasına karşı bu kanlı mücadeleyi devam ettirmiştir. Hiç vazgeçmediği “sıcak denizlere inme” amacını Balkanlar ve Kafkaslarda Türkler, Afganistan’da ise İngilizler engellemiştir.
Türkiye’nin NATO içindeki rolü, aday olduğu AB sürecindeki yeri ve geleceği ve de etkinliği, ABD ile ikili ilişkileri, Türk dünyasındaki yeri ve etkinliği Rusya’yı ciddi şekilde düşündürmektedir. NATO’nun hudutları dışında kuvvet kullanmasına, İncirlik Üssünün NATO ve BM’lerin amacı ve kararları dışında kullanılmasına Rusya sürekli tepki göstermektedir.
Rusya, Türkiye’yi ABD’nin çıkarlarını koruyan ve onun aracı niteliğini taşıyan politikalar yürütmekle itham etmektedir.
Eski Cumhurbaşkanı Demirel’in, Orta Asya’da, Azerbaycan’ın da katılımı ile “Türk Devletler Birliği”nin kurulmasına ait önerisi, Türkiye’nin Moskova’yı dışladığı izlenimi yaratmıştır.
Rusya, Türkiye’nin Azerbaycan ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ile toplumsal, siyasal ve ekonomik içerikli laik ve demokratik devlet anlayışına göre ilişkiler kurmasına ilke olarak karşı olmadığı görünümünü vermektedir. Ancak Türkiye, Pan-Türkizm amaçlı milliyetçilik çizgisinde politika güderse, İran’ın da buna İslam ağırlıklı yaklaşımları ile cevap vermeye kalkışması halinde, Türkiye-İran rekabeti ile nüfuz kazanma yarışı başlayabilecektir. Bu durum, bölgede istikrarsızlığa ve çeşitli risklerin oluşumlarına neden olabilecek ve Rusya’nın daha ağırlıklı olarak bölgeye müdahalelerine yol açabilecektir .
Rusya, Türkiye’nin Azerbaycan-Ermenistan anlaşmazlığında ve başta Çeçenistan olmak üzere Rusya Federasyonu’ndaki Türk ve Müslüman toplumlarının Rusya’dan ayrılma isteklerinde ağırlığını tarafları uzlaştırmadan yana kullanmasını istemekte ve bunun bölgede istikrarı sağlamaya hizmet edeceğini ileri sürmektedir. Eğer Türkiye, Ermenistan’a karşı kurulacak sürekli bir ittifakın içerisine girerse, karşısında Rusya’yı bulacak, uluslararasında olumsuz etki yaratacak, İran’ı da içine çekebilecek sorun, bölgede ciddi gelişmeleri birlikte getirebilecektir. Bununla bağlantılı olarak, RF’daki Türk ve Müslüman toplumların Rusya’dan ayrılma isteklerine Türkiye’nin destek vermesi halinde, Rusya Türkiye’deki bölücü gruplara destek vereceğini ima etmekte ve zaman zaman bu desteği vermektedir. Rusya örtülü hareketlerin ustasıdır. Türkiye’ye karşı bu politikayı 1867’den beri benimsemiş ve takip etmektedir.
Balkanlarda Türkiye ile Rusya’nın politikaları uyum içinde değildir. Türkiye’nin Balkanlarda önemli rol oynamasını Rusya’nın istemediği de bir gerçektir. Bununla beraber, Rusya, Türkiye’nin Balkanlarda jeopolitik ve tarihsel bağlantılı olarak önemli rol sahibi olduğunu görmezlikten de gelemez. Türkiye’nin bölgede ağırlığının artması olasılığı karşısında, Rusya-Sırbistan-Yunanistan Ortodoks dayanışmasına ivme kazandırması muhtemeldir.
Rusya, Türkiye’de “Dış Türkler” konusundaki gelişmeleri ve görüşleri dikkatle izlemektedir. Özellikle aşırı milliyetçi liderlerin ortaya çıkmasını ve bu yönde kamuoyunun tutumunu ve radikal grupların faaliyetlerini yakînen takip etmektedir .
Rusya ile ilgili iyimser tahminler yanıltıcı olabilir. Rusların genlerinde yayılmacılık vardır. Bu amaçlı hedef ve politikaları 18. yüzyıldan beri değişmemiştir. 21. yüzyılın ilk çeyreğini takibeden dönemdeki gelişmeleri tahmin etmek zordur fakat Ruslar için bu bağlamda yanılma payı fazla olmayabilir.
e. Balkanlar
Avrupa’nın beş büyük yarımadasından biri olan Balkan Yarımadası, Orta Avrupa’ya ve Akdeniz’e uzanan Jeostratejik konumu ile önemli özelliklere sahiptir. Eski çağlar bir yana, Balkanların tarihinde büyük bir yeri olan Osmanlılar zamanında, Balkan Yarımadasının ve Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi konumu, bu kritik coğrafi bölgeyi, İngiltere, Rusya, Habsburg İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Almanya’nın çıkarlarının çakıştığı bir bölge durumuna getirmiş ve sayısız müdahale, isyan ve savaşlara yol açmıştır.
Balkan Yarımadasının coğrafi konumu, Avrupa’nın diğer bölgelerine geçit veren, Asya’nın bitişiğinde ve Afrika’ya yakın olması, bu bölgenin, daima imparatorluklar arasında bir buluşma ve mücadele alanı ve çekici bir fütuhat hedefi olmasına yol açmıştır.
Fiziki coğrafya açısından Balkanların sınırları kuzeyde Tuna Nehri ve Sava Irmağı, doğuda Karadeniz, güneydoğuda Ege Denizi, güneyde Akdeniz, güneybatıda İon Denizi ve Adriyatik ile çevrilidir. Siyasi coğrafya açısından ise Balkanlar; Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan, Türkiye’nin Avrupa’daki toprakları ve eski Yugoslavya ile Romanya’nın tümünü içine alır.
Balkan Yarımadasının kıyıları, Akdeniz sistemine dahil olan 6 denize açılmaktadır. Bu durum, Balkanların, Akdeniz stratejisindeki çok boyutlu yerini vurguladığı gibi; Balkan ülkelerinin çoğunun deniz ulaştırması ve denizcilik alanlarındaki gelişmelerine de ışık tutmaktadır.
Stratejik konum, fiziki coğrafya ve etnik ve dinsel yapı açılarından, bölgenin stratejik ve jeopolitik çekirdeği eski Yugoslavya’dır. Rusya’nın emperyalist dürtülerle Güney Slavlarını kendi nüfuzu ve Sırpların egemenliği altında bir Güney Slavları birliği halinde toplamak için kurulmasına çaba gösterdiği “Sırp, Hırvat, Sloven Krallığı” ve daha sonraki Yugoslavya Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’nin iç ve dış sınırlarının jeopolitik faktörler gözetilmeksizin çizilmesi, diğer bir deyişle, Yugoslavya Federasyonunun, etnik grupların amaç ve iradeleri gözetilmek suretiyle değil, Lenin ve Stalin’in yaptıkları gibi, yukarıdan empoze edilmek suretiyle kurulması, bölgenin kararsız ve karmaşık doğasının önemli nedenlerinden biri olmuştur.
Balkanlar, İslam ve Hristiyan dünyalarının birleştiği başlıca yerlerden biridir. Büyük İskender Balkanlardan yola çıkarak Anadolu üzerinden Afrika ve Asya’ya geçmiştir. Romalılar, Akdeniz’den ve Balkanlardan Anadolu’ya geçerek Avrupa’da sağladıkları büyük güç birikimini aynı yoldan Asya topraklarına aktarmışlardır. Daha sonraki çağlarda Hristiyanlık, Boğazlar üzerinden Balkanlara ve oradan da Avrupa kıt’asına yayıldığı gibi; İslamiyet de Anadolu’dan Boğazlar üzerinden balkanlara yayılmıştır.
Balkanlar makro düzeyde, Orta ve Doğu Avrupa’da başlayan ve Boğazlar ve Süveyş bölgeleriyle ana petrol alanlarını hedef alan askeri operasyonların üs ve destek bölgesi olma özelliğini de taşımaktadır. Diğer taraftan Orta ve Doğu Avrupa’da cereyan eden bütün savaşlarda, Balkanlar, savunan ve taarruz eden taraflar için daima büyük önem taşımıştır. Bu bakımdan, Balkanların Avrupa’nın bütünleşmesi ve güvenliği olayında da önemli bir stratejik işlevi vardır. Balkan Yarımadasının stratejik konumu, Avrupa Kıt’asına, Akdeniz ve Ortadoğu politika ve stratejisinde etkili olma imkânı sağlamaktadır.
Balkan ve Anadolu Yarımadalarını birbirinden ayıran, fakat aynı zamanda bu iki yarımadayı birbirine bağlayan Türk Boğazları, Trakya ile birlikte bütün Balkan Yarımadasını, Türkiye için kritik bir ileri savunma bölgesi durumuna getirmiştir. Türklerle ortak tarih ve kültür değerlerini paylaşan ve kuzeyde Moldova’dan güneyde Yunanistan’a kadar bütün Balkan ülkelerinde yaşayan Türk azınlıklar olduğu gibi, Müslüman dünyasında sadece Türkiye’ye ilgi ve bağlılık duyan 8.500.000 nüfusa sahip Balkan Müslümanları da, Balkanların Türkiye için taşıdğı önemin bir başka boyutunu sergilemektedir.
Balkanlar, tarih boyunca birçok kavimlerin ve orduların istilasına hedef olmuştur. İstilacılar, genellikle Boğazlar ve Trakya’dan; Güney Rusya ve Aşağı Tuna vadisinden ve Avusturya ve Macaristan’dan Balkanlara girmişlerdir. Bu istila ve göçlerin bıraktığı izler ve kültür mirası bugün de yer yer Balkanlarda yaşamaktadır. Bu bakımdan gerek Balkanlar siyasi coğrafyasının bugünkü karmaşık durumunu yansıtan jeopolitik bölünmeler, gerekse bunlara paralel ulusal nitelikler ve demografik özelliklerin çeşitliliği Balkanların tarih boyunca ve topoğrafyasının belirtilen ayırıcı ve bölücü karakterinin doğal sonucu olarak, balkan toplumları arasındaki ilişkiler, daima rekabet ve mücadele karakteri taşımış; yerel gerginlik ve sürtüşmeler, Balkanlar’daki iç kararsızlık ve Balkan devletlerinin kendi güvenlik ve bekalarını sağlamak için bölge dışından müttefik edinmeleri dış müdahaleleri davet etmiştir. Bugün Yugoslavya’nın parçalanması ile Balkanlar’da sayıları 10’a kadar çıkan siyasal birimde, en az 9-10 ayrı konuşma dili ve 3 tek Tanrılı (Semavi) dine bağlı 75 milyondan fazla insan yaşamaktadır.
Bütün bu ve diğer nedenlerle, iç sürtüşmeler ve dış müdahaleler ile bunların yarattığı kararsızlık, Balkan siyasetinin ve stratejisinin egemen niteliğini teşkil etmektedir. Bu nedenle, bugünde, dün olduğu gibi, istikrarsız bütün Balkan devletleri arasında, ikili ya da çok yanlı, toprak, sınır ve azınlık sorunları vardır.
Balkan yarımadasında başlıca beş etnik grup vardır. Bunlar; Arnavutlar, Yunanlılar, Bulgarlar, Güney Slavları (Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Karadağlılar) ve Türklerdir.
Eski Yugoslavya Federasyonu’nun kendine özgü karmaşık yapısı ve bundan kaynaklanan iç sorunları 1989-1990 döneminin getirdiği bağımsızlık istekleri ve Balkanlar’da da kuvvetle estirilen rüzgarların etkisiyle, bu devletin parçalanmasına kadar varan yeni şartlar yaratmıştır. Balkanlarda birbirine muhalif hatta düşman toplumlar meydana getirmesi, herhangi bir ülkenin kontrolünü ele geçirme ya da nüfuz altına almak amacıyla birbirine düşman parçalara bölmeyi hedef tutan ve Romalıların “Böl ve Yönet” ilkesiyle ifade edilen stratejilere, 20. yüzyılın başlarından beri “Balkanlaştırma” adının verilmesine yol açmıştır .
Bölgesel Jeopolitik Yönelimlerin Değerlendirilmesi
Soğuk Savaş sonrasının siyasi coğrafyasının ihtilafları körükleyecek biçimde en fazla değişiklik gösterdiği bölge Balkanlardır.
Yugoslavya’nın parçalanması ve Slovenya, Hırvatistan, Makedonya ve Bosna-Hersek’in bağımsız devletler olarak ortaya çıkmaları sonucunda en yaygın ve kanlı çatışmalar bu bölgede cereyan etmiştir.
Yugoslavya daha önce Sovyetler Birliğine mesafeli duran bir Federasyon iken parçalanma ile birlikte Sırbistan ile Rusya arasındaki tarihi bağlar yeniden canlanmıştır.
Balkanlardaki sorunlara, ABD, başlangıçta uzak durmasına rağmen, Bosna-Hersek’teki Sırp katliamına karşı müdahalede başarılı olamayan ve hatta bilinçli olarak seyirci kalan Avrupa’nın tutumu ABD müdahalesini zorunlu kılmış ve Dayton Anlaşması ile savaş durdurulmuş ve Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğü şimdilik korunabilmiştir.
Kosova’da ise ABD daha belirgin ve doğrudan bir rol almıştır.
AB, askeri sorumluluğu üstlenecek vurucu güce, güç aktarma yeteneğine, uydu istihbarat olanaklarına ve gereken siyasi iradeye sahip olamadığı için ABD’nin müdahalesi kaçınılmaz olmuştur. Buna mukabil AB, ekonomik alanda öncülüğü almış durumdadır. Uzun süreli ve kapsamlı bir Avrupa vizyonu içinde Balkanlarda devamlı barışın sağlanması girişiminde, AB yine ön planda görülmektedir. Balkanlar, bölgede barış ve istikrarın tesisi amacıyla bir dizi insiyatifin odak noktası haline gelmiş bulunmaktadır .
Kosova’da Sırpların giriştiği geniş çaplı etnik temizlik hareketine oluşan tepkinin sonucu olan NATO hava harekatı Sırpları çekilmeye mecbur bırakmıştır. Kosova uluslararası gücün kontrolünde bulunmaktadır ancak, Kosova’nın gelecekteki statüsü halen belirsizdir. Kosova’ya bağımsızlık verilmesi daha başka bağımsızlık isteklerine davetiye çıkarabileceği endişesiyle bundan şimdilik kaçınılmaktadır.
Marksizmin en doğmatik uygulamasına maruz kalan Arnavutluk’ta modern ve demokratik bir devlet yapısını kurmak kolay olmamaktadır. Makedonya’daki hassas dengeler Balkanlardaki oluşumların sürekli tehdidi altındadır. Romanya ve özellikle Bulgaristan AB ile üyelik müzakerelerine başlamış olmanın avantajlarından yararlanmaktadırlar.
Balkanların geleceği bakımından en umut verici gelişme, AB’nin desteklediği ve öncülüğünü yaptığı istikrar paktıdır. Avrupa entegrasyonu kapsamı altına alınmadıkça Balkanlarda sürekli bir barışın olmayacağı görüşü hakimdir.
Türkiye, Balkanlar bölgesinde önemli bir mevkide olup bölge ile çeşitli bağları bulunmaktadır. Türkler dışında bölgede Boşnak, Arnavut, Pomak ve Çerkez olmak üzere 8.500.000 Müslüman yaşamaktadır. Aralarındaki ortak nokta da Osmanlı tarihi ve kültürüdür. Balkanların barış ve istikrarı Türkiye’nin güvenliğini yakından ilgilendirir.
Balkanlar denkleminde Türk-Yunan dengesi temel ögelerden birisidir. Türkiye ve Yunanistan 1999 yılı içinde ikili ve çok yönlü bir işbirliği sürecini başlatmışlardır.
Balkanlar bölgesinin kaderi, kendi dinamiğine, uluslararası toplumun müdahalesine ve özellikle Avrupa Birliğinin politikalarına göre şekillenme yolundadır.
Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen, başta Bosna-Hersek olmak üzere Voyvodina, Kosova, Sancak ve Karadağ sorunlarına bitmiş gözüyle bakılamaz. Bu bölgelerde sıcak gelişmeler beklenebilir.
Balkanlar, konumu ve yapısı itibariyle, asırlardır irili ufaklı devletlerin ilgi odağı haline gelerek sayısız entrika, çatışma, isyan ve savaşlara sahne olmuştur. Bugün de insanoğlu ulaştığı medeniyet seviyesini göz ardı ederek, aynı sahnelerin oluşmasına zemin hazırlamakta ve bölgeyi barut fıçısına kolayca dönüştürebilmektedir. Bunu yapanlar, yapanlara cesaret verenler ne yazık ki demokrasi ve insan haklarının en ateşli savunucuları ve sahip oldukları medeniyetle övünen Batılı ülkelerdir. Bu ülkeler ki, Balkanlarda bir Müslüman toplumu kabul edemeyen ve onların maruz kaldığı Sırp soykırımını görmezden gelen Avrupa’nın başta İngiltere olmak üzere Fransa ve Almanya gibi devletleridir.
Bosna-Hersek’te işlenen korkunç soykırımı ve onur kırıcı olayları yerinde incelemek üzere BM İnsan Hakları Komisyonu tarafından bölgeye gönderilen Polonya eski başbakanlarından Tadeusz Mazowiecki’nin 30 Kasım 1992 tarihli “International Herald Tribune” gazetesine yazdığı yazıdan alınan iki cümle herhangi bir açıklamayı gerektirmeyecek kadar açık ve ilerideki kuşaklara aktarılması gereken bir ibret dersidir.
“BM İnsan Hakları Komisyonunun bir özel raportörü olarak, Bosna-Hersek’te kitle halindeki insan hakkı ihlallerini dehşet duyguları içinde gördüm. Uluslararası memurlar ve BM askerlerine karşın kan dökümü sürmektedir. Toplanan deliller, bu korkunç terörün sorumlusu hakkında herhangi bir kuşkuya yer vermeyecek kadar açıktır. Sorumlusu, Sırbistan makamları tarafından desteklenen Bosna-Hersek’teki Sırp politik ve askeri liderleridir .”Eğer bu kan içici canavarlaşmış yaratıklara “lider” denirse...
f. Kafkasya
Kafkasya, 18. ve 19. yüzyıl boyunca Çarlık Rusyası, Osmanlı İmparatorluğu ve İran nüfuz mücadelelerine sahne oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1877-1878 savaşını kaybederek bölgeden çekilmesini takiben mücadele Hindistan yolunu kesmek isteyen Rusya ile bu yolu açık tutmaya çalışan İngiltere arasında devam etti. 1991 yılında Sovyetlerin dağılmasını takiben çok taraflı bir rekabet alanına dönüştü. Bugün bu rekabette doğrudan yer alan Rusya, Türkiye ve İran’ın yanında bölgeye uzak olmakla beraber Avrasya’da bugünkü statükonun devamında çıkarları olan ABD vardır.
Rusya, Kafkasya’yı Soğuk Savaş döneminde Basra Körfezi ve Doğu Akdeniz’e ulaşacak bir koridor olarak görürken, bugün ise tehlikeli etnik ve dini cereyanların güney-kuzey istikametinde Rusya’ya sıçrayabileceği bir üs olarak algılamaktadır. Gerçekte bağımsızlık akımları sadece Güney Kafkasya ile sınırlı kalmamış, Kuzey Kafkasya’daki Türk ve Müslüman Özerk Cumhuriyetler (Dağıstan, Çeçenistan, İnguşistan, Balkar-Kabartay, Çerkez-Karaçay, Osetya, Adıgey ve Kalmuk) ile daha kuzeyde Başkırdistan ve Tataristan’da da canlılığını korumaktadır. İleride atılabilecek yanlış adımlar bu canlılığı daha kuzeye Mari, Mordovan, Çuvaş ve Komi toplumları ile doğuda Hakas, Gorno-Altay, Tuva, Buryat ve Yakut’lara kadar taşıyabilir.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra bağımsızlıklarına kavuşan Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan arasında toprak ihtilafları olduğu gibi, ülkeler içinde de etnik grupların birbirlerine karşı tarihi husumetleri ve düşmanlıkları mevcuttur. Özellikle Azerbaycan’da ve Hazar Havzası’ndaki petrol ve doğalgaz kaynakları bölgeyi uluslararası odak noktalarından biri haline getirmiştir.
Üç Kafkas ülkesinden Azerbaycan ve Gürcistan’ın temel politikaları Rus nüfuzundan ve müdahalesinden sıyrılmaktır. Azerbaycan bu yolda en fazla başarıya ulaşmış olan ülkedir. Gürcistan, Rus kuvvetlerinin mevcudiyetinden kurtulma peşindedir. Ermenistan ise Karabağ ihtilafı yüzünden Rusya’ya muhtaç olup Rus kuvvetlerinin ülkesinde kalmaya devam etmesine sıcak bakmaktadır.
Kafkasya, enerji zengini Hazar Havzası ile Orta Asya’yı Rus kontrolünde olmayan ulaştırma yollarıyla Türkiye ve Batı ile irtibatlayan bir Doğu-Batı koridoru olmaya namzettir. Hazar Havzası ve Kafkasya’daki potansiyel enerji kaynağı Hazar bölgesi ülkeleri için yaşamsal önemdedir.
Hazar Havzası enerji kaynakları Azerbaycan’ı kilit ülke durumuna getirmiştir. Rusya, Azerbaycan’ı nüfuzu altına aldığı takdirde bir taraftan Kafkasya’ya hakim olacak, diğer taraftan Orta Asya’yı dış dünyaya kapayarak kontrol edecektir. Azerbaycan’ın başarılı olması halinde ise Batı ve Türkiye tüm Kafkasya’da etkili olabilecek ve Orta Asya ülkelerinin önleri açılabilecektir. Bu stratejik çatışmanın bir yanında Batı (ABD ve Türkiye) diğer yanında Rusya, İran ve Ermenistan, odak noktasında ise Azerbaycan bulunmaktadır.
Rusya’nın Güney Kafkasya’daki potansiyel güç ve nüfuzu tartışılabilir. Ancak bugün en büyük kaygısı Güney Kafkasya’da kaybolan egemenliğini yeniden kurmak değil, Hazar Havzası’ndan kopmamaktır. Rusya, Hazar Havzası petrol ve gazının başlıca taşıyıcısı olmak amacından da vazgeçmiş değildir.
Başlangıçta Rusya’yı bir “Stratejik Ortak” olarak niteleyen, Rusya’nın “Yakın Çevre” politikasının barışa hizmet ettiğini söyleyen ve bunu “Monroe Doktrini” çerçevesinde ABD’nin Panama ve Grenada’daki harekatına benzeten ABD daha sonra bu tutumunu değiştirmiş, Rusya’ya hoş görüsünü BDT ülkelerinin bağımsızlıklarını ihlâl sınırına geri çekmiştir. Bugün bölgede istikrarı korumak, Rusya’nın bölgeyi tekrar kontrolü altına almasını önlemek ve İran’dan tecrit etmek amacı ile giderek ön plana çıkan bir politika izlemektedir.
Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkiler, Karabağ sorunu çözümlenmedikçe veya Azerbaycan’ın kendisi ihtilafa rağmen Ermenistan’la ilişkilerini düzeltmedikçe normalleşemez. Karabağ sorunu bir engel olmaktan çıksa bile, Ermenistan’ın tarihi algılamaları, Türkiye ile Ermenistan arasında tam olarak karşılıklı güven ortamının oluşmasını muhtemelen engelleyecektir.
İran, bölgesel özlemleri olmakla beraber bölgede kayda değer bir rol oynama imkanları sınırlıdır. İran, Azerbaycan’ın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışının İran’da yaşayan 20 milyon civarındaki Azeri Türkü’nün üzerinde ayrılıkçı eğilim yaratabileceğinden endişelidir. Azerbaycan’ın siyasi ve ekonomik başarısı, İran’daki Azeri toplumunun üzerinde çekici bir etki yapması gözardı edilemez. Böyle bir eğilimin İran’daki diğer azınlıklar (Araplar, Türkmenler, Kürtler, Baluciler) üzerinde de etkili olması ihtimal dışı değildir. Bu konuda İran’la Rusya ve Ermenistan arasında bugün için menfaat birliği vardır.
Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler kuşkusuz Kafkasya denkleminin başlıca ögelerinden biridir. İran’daki köktendinci rejimi, Türkiye ve bölge için büyük bir tehdit olarak algılanmaktadır. İran’daki reform hareketi güçlendikçe ve yeni zihniyet dış politikaya yansıdıkça bir rahatlama beklenebilir. Ancak, iki ülkenin karşılıklı çıkarlarını, rejim meselesi dışında uyum ve işbirliğinde aramaları gerekir. İşbirliği yapmayı başardıkları ölçüde Kafkasya’da, Orta Asya’da ve Orta Doğu’da daha büyük rol oynayabilirler .
Zaman zaman Kafkasya’da bir İstikrar Paktı ortaya atılmaktadır. Bu fikrin de Karabağ sorunu çözümlenmeden gerçekleşmesi zordur. Diğer taraftan Rusya ve İran katılmadan böyle bir pakt anlamsız olur. Onların katılmaları halinde ise ne getirip ne götüreceği çok iyi hesaplanmalıdır.
Türkiye Kafkasya’dan jeopolitik ve ekonomik yararlar sağlayabilecek durumdadır. Türkiye’nin eğilimleri Kafkas ülkeleri üzerinde belirleyici bir etki yapma olanağına da sahiptir. Türkiye’nin Kafkaslar’daki en büyük kozu Azerbaycan’dır. Bu ülke bugün geniş ölçüde kaderini Türkiye’ye bağlamış ve onunla siyasi ve ekonomik bir dayanışma içine girmiştir. Kültürel alanda yakınlaşma gittikçe artmaktadır. Çağdaşlaşma çizgisini sürdürmesi ve Batı ile güçlü ilişkiler sağlayarak devam ettirmesi halinde bu ülkeler, başındanberi arzu ettikleri aynı yöne daha sıkı sarılacaklardır. Fakat iç ya da dış nedenlerle Türkiye’nin bu çizgisinde duraklama ya da sapma olursa, Gürcistan ve Azerbaycan’ın Rus etkisi altında kalmaktan başka seçenekleri kalmayacak ve gelecekleri Rusya-Avrupa ilişkilerinin ipoteği altına girecektir.
g. Orta Asya (Türkistan)
Soğuk savaş sonrası SSCB’nin dağılması ile 1991’de Orta Asya (Türkistan) Cumhuriyetleri (Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan) bağımsızlıklarına kavuştular. Bu Cumhuriyetlerin her biri ayrı ayrı coğrafi bütünlükten yoksundurlar. Bağımsızlıklarını pekiştirme çabası içindedirler ve bölgenin bütününde istikrarsızlık vardır.
Bölgedeki zengin enerji kaynaklarını pazarlara ulaştıracak boru hatlarının güzergah ve inşaası petrol şirketleri ve güç odakları arasında büyük bir mücadeleye sahne olmaktadır. Hazar havzasının petrol ve doğal gaz güzergahları, 21. asrın jeopolitiğini belirleyecektir.
Orta Asya, Rusya ve Batı için Çin’den gelecek tehdide karşı, Çin için batıdan (Rusya) gelecek tehdide karşı bir güvenlik alanıdır. Aynı ülkelerin etkinliklerini artırmak için bir hedef, daha fazla etkinliklerini yaygınlaştırabilmeleri için bir üs olma değerindedir . Orta Asya için en büyük tehdit ise, çok uzak bir ihtimal olmakla beraber olası bir Rusya-Çin-İran ittifakı olabilir. Böyle bir ihtimal, batı için yıkıcı bir olay olur. Orta Asya, çevresine tehdit yaratan bir odak değil, çevresinin tehdidi altında olan bir bölgedir.
İşletilmemiş zengin doğal kaynaklara ve geniş topraklara sahip olan Orta Asya, bu yönüyle çok taraflı rekabete konu olmuştur. Bu rekabete yakın komşuları Rusya, Türkiye ve İran doğrudan katılmakta, Çin katılma potansiyeline sahip bulunmaktadır.
ABD, bölgeye çok uzaktır, ancak katılmaktan uzak duramayacak kadar güçlüdür ve Avrasya’da statünün muhafazasında önemli çıkarları vardır ve jeopolitik algılamaları ve enerji stratejisi dolayısıyla bölgede önemli bir rol üstlenmiştir. Orta Asya’yı, Çin ve Rusya arasında, bağımsızlığına sahip ülkelerden oluşan bir tampon bölge olarak muhafaza etmek yararınadır. Hiçbir gücün tek başına bu jeopolitik alanı ele geçirmesini kollamak ve bu bölgeyi küresel ekonomiye açmaya yardım etmekte görmekte ve arka planda kalmakla birlikte giderek artan biçimde ön plana çıkan bir profil çizmektedir.
Rusya, Orta Asya coğrafyasında ağırlıklı bir yer işgal etmektedir. Rusya, aynı zamanda bu ülkeler için bir pazardır. Bölgedeki ülkeler Rusya’dan çekinmekle beraber Batı ile yakınlaşmayı da sürdürmektedirler.
Rusya, Sovyet döneminin kalıntılarını ve 8 milyonluk Rus soydaşını kullanmak suretiyle BDT’nu geliştirmeye çalışmaktadır. Etkili bir oyuncu olduğunu bugüne kadar göstermiş olmakla beraber, topluluk bugün üyeleri tarafından tartışılan bir döneme girmiştir.
Ekim 1997 Moldova toplantısı karşılıklı sert açıklamalarla sona ermiş, Özbekistan Cumhurbaşkanı Kerimov “BDT eğer bazen karar alabiliyorsa bu, hiçbir zaman uygulamaya konulamayacağının bilinmesindendir” diyerek BDT’yi ağır bir dille tanımlamıştır .
Ukrayna, Azerbaycan, Moldova ve Gürcistan aralarında GUAM adını verdikleri gayri resmi bir grup oluşturarak ortak menfaatlerini dile getirmeye başlamışlar, zaman zaman Kazakistan ve Türkmenistan’ın da bu harekete katıldıkları görülmüştür. Ayrıca Özbekistan’da Timur İmparatorluğunun varisliği ile Orta Asya’da ulusal bilincin yüceltilmesi misyonu boy vermeye başlamıştır. Enerji zengini Orta Asya ülkeleri Ocak 1998’de petrol ve doğal gaz ihracı için Rusya’dan geçmeyen güzergahları görüşmek üzere Türkmenistan’da toplanmışlar, Moskova’nın sert tepki göstermesine rağmen 29 Ekim 1998’de Türkiye’de toplanarak Bakü-Ceyhan boru hattını benimsediklerini içeren bir siyasi irade beyanında bulunmuşlardır. Yeni bağımsız Cumhuriyetler artık Rusya’nın kimliğinde büyük hami niteliği bulamadıklarını sergilemeye başlamışlardır .
5 Şubat 1999 BDT müşterek güvenlik anlaşması toplantısında üye 9 ülkeden sadece 5’i (Ermenistan, Beyaz Rusya, Kırgızistan, Tacikistan ve Rusya) üyeliklerini yenileyeceklerini teyit etmişlerdir .
NATO’nun 50. yıl dönümü münasebetiyle Washington’da yapılan toplantı sırasında GUAM grubu ayrı bir toplantı yaparak varlıklarını belli etmişlerdir.
Çin Halk Cumhuriyeti’de orta Asya’da önemli bir aktördür ve bölgedeki siyasi oluşumlara ve enerji kaynaklarına ilgi duymaktadır.
İran’ın bölge ile komşuluğu ve buradaki ülkelerle tarihi ve kültürel bağları vardır. Bölgenin petrol ve doğal gazını dünya piyasalarına ulaştıracak konumda bulunduğu için Orta Asya denkleminde yer almaktadır. Orta Asya ülkelerinin çoğunun Kiril alfabesinin yerine Latin alfabesini kabul etmeleri İran’ın kültürel nüfuzunu yayma gayretlerini zorlaştıracak bir unsurdur.
Orta Asya’da ulaşım yolları başta olmak üzere tarihsel ve duygusal yaklaşımlarla etkin olmaya çalışan Pakistan ve Hindistan’da birer oyuncudurlar.
Ayrıca bölgeden uzak olmasına rağmen Japonya’nın da bölgeye duyduğu ilgiyi ve ekonomik alanda yatırım yapabilecek bir ülke olduğunu belirtmek gerekir.
Bölgenin stratejik konumu ve enerji kaynaklarının zenginliği uluslararası rekabeti körüklemektedir. Bölgedeki başlıca aktörler Rusya, Çin, Türkiye, İran ve ABD’dir.
Bölgenin bir bilmeceyi andıran bu çok taraflı dinamik etkileşimi içinde sağlanılacak kazanç jeopolitik güçtür, milli ve/veya dini etkinliktir, güvenliktir, ekonomik olanaklardır. Mücadele, bölgenin dış dünya ile ulaşımı konusunda (yollar, boru hatları ve zengin doğal kaynaklarını işletilmesi) odaklanmıştı. Bölgede ulaşımı kontrol eden taraf jeopolitik ve ekonomik açıdan kazanan taraf olacaktır.
Ulaşım hatları ve boru hatları Rus topraklarından geçmeye devam ederse bölge Moskova’ya bağımlı kalacaktır. Aksine bu tekel kırılarak yeni güzergahlar devreye sokulabilirse (Bakü-Ceyhan ve diğerleri) bu ülkeler bağımsızlık ve gelişme yolunda uygun ortamı yakalayabileceklerdir.
Rusya, bölge üzerinde yeniden hakimiyet kuramayacak ve diğer oyuncuları da dışlayamayacak kadar zayıftır.
Çin, Rusya’nın karşı koyamayacağı kadar güçlü ve ekonomisi Orta Asya’nın küresel açılımına fazlasıyla cevap verecek kadar dinamiktir.
ABD’nin öncelikli çıkarı, bu alanı tek gücün kontrol altına almamasını kollamaktır. Ancak bunun da bir sınırı vardır.
ABD için Rusya, uluslararası topluluğa kazandırılmak istendiğinde, önüne dik bir duvar örülmemesi gereken bir ülkedir. Bu itibarla Rusya bölgede “arzu edilen” bir ülkedir. Çin ise, bölgesel açılımlarının önüne ABD tarafından set çekilemeyecek kadar güçlü bir ülkedir, istenilse de mümkün değildir. Bu itibarla Çin bölgede “mevcudiyetine razı olunan” bir ülkedir .
Türkiye ve İran, bölgede ağırlıklı rol oynama için gerekli potansiyele sahipse de, bugün mevcut problemleri ve zaafları bu rolü oynamalarına el vermemektedir. Bununla beraber Türkiye diğer oyunculardan farklı avantajlara sahip olduğundan daha etkin olma imkanlarını elde edebilir.
Orta Asya ülkelerinin kaderini ve oyuncuların kazançlarını bu karşılıklı “4 + 1” li (Türkiye-İran-Rusya-Çin+ABD) etkileşim belirleyecektir. Bu etkileşim katılımcılara bölgede kontrol ya da tekel kurma imkanının önünü kapamakta, buna karşın, nazik bir dengenin kurulmasına yol açmaktadır .
Böyle bir gelişim, bölge ülkelerine iç istikrarlarını devam ettirmeleri, küresel ekonomiye katılma ve devlet olarak varlıklarını pekiştirme imkanını verecektir.
Türkiye’nin hem hendikapları ve hem de kuvvetli kozları vardır. Tarihi ve kültürel bağları, Türk özel sektörünün dinamizmi ve eğitim alanındaki girişimler Türkiye’ye özel bir mevki sağlamaktadır. Türkiye, Orta Asya petrol ve doğal gazının önemli bir kısmının dünya piyasalarına ulaştırılmasını üstlenebilirse daha ağırlıklı bir rol oynayabilecektir. AB üyesi olması halinde ise Orta Asya ile ilişkileri daha geniş boyutlara varacaktır.
Bu itibarla Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarının, genel olarak, ABD’ninkilerle uyum içinde olduğu görülmektedir. Ne var ki bu uyum, ABD’nin parametrelerini taşmadığı sürece kalıcıdır.
Orta Asya ülkeleri, Rusya Federasyonu yeniden güç kazanarak kontrolü tekrar tesis etmeye fırsat bulamadan zengin doğal kaynaklarını süratle dış olanaklarla işletmeyi, Rusya’ya bağımlı olmayan ticaret yollarıyla ihraç gelirlerine dönüştürmeyi ve böylece ulus-devlet yaratma yolundaki gayretlerini güvence altına almayı gaye edinmişler, küresel açılma ve jeopolitik çoğulculuğa yönelmişlerdir .
Türk Cumhuriyetleri arasında oluşacak yakınlaşmalar, coğrafi güçlerini; coğrafi konum, coğrafi bütünlük, saha ve coğrafi özellik bakımından güçlendirecektir. Varlıklarını korumaları büyük ölçüde geniş bir yelpazede bütünleşmelerine, birleşmelerine bağlı bulunmaktadır . Azerbaycan’ın bağımsızlığı Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye için hayatidir, enerji kaynakları açısından Batı için de hayatidir.
Azerbaycan ve Türkistan, Türkiye dış politikasının ve hatta iç politikasının bir parçası halini almıştır.
h. Çin
Soğuk Savaş sonrası dönemdeki gelişmeler Türkiye ile Çin arasında stratejik alanda ortak çıkarların algılanmasına yol açmıştır. Bugün Avrasya denkleminde Türkiye ve Çin’in oynayabileceği potansiyel roller her iki ülkeyi birbirine yaklaştırmaktadır.
Türkiye’nin Çin’e karşı stratejisi 2020 yılları Çin’ine yönelik olmalıdır. Eğer Türkiye Çin’i ihmal ederse bu, Çin’in İran ile işbirliğini daha da güçlendirme sonucunu verir. Çin şimdiden İran’a Ortadoğu’da başlıca müttefiki olarak bakmaktadır.
Türk-Çin ikili ilişkilerini olumsuz etkileyen unsur Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinin ayrılıkçı faaliyetleridir. Uygur Türklerinin ayrılıkçı girişimleri, diğer birçok azınlıklara örnek teşkil edeceği nedeniyle, Çin’i ciddi endişeye sevketmiştir.
Türkiye Çin’i iyi öğrenmeye çalışmalı, uzun vadeli bir strateji saptayarak çok yönlü ilişkiler içeren “yakın işbirliği”ni tesise gayret etmelidir. Çin gibi bir ülke ile karşılıklı ticaretimizin hacmi 890 milyon dolar olup, Türkiye’nin ihracatı sadece 38 milyon dolardır. Bu ticaret hacmi dışında Çin ve Hongkong’dan 700 milyon dolar tutarında bavul ticareti ile ithalat yapılmaktadır. Çin’den dış ülkelere seyahat edenlerin sayısı 190 milyona ulaşmış olup turizm açısından bu potansiyelden istifade etmenin yolları aranmalıdır.
Çin’in, bugünkü tek kutuplu küresel sistemi çok odaklı küresel sisteme dönüştürmeye gayret sarfederken globalleşmeye de ayak uyduracağını ve kendine özgü sistem içinde kendi gelişmesini gerçekleştirmeye gayret edeceğini düşünmek hatalı olmaz.
i. Ortadoğu
Ortadoğu; çeşitli uygarlıkların boy attığı, farklı kültürlerin kaynaştığı, Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney, gelişmiş veya az gelişmiş ulusların az veya çok buluştuğu, fakat çatışmaların ve uyuşmazlıkların hiç eksik olmadığı Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının birleştiği, Boğazlar vasıtasıyla Karadeniz’i Akdeniz’e, Süveyş Kanalı ile de her iki denizi Hint Okyanusu’na bağlayan stratejik konumda bir bölgedir.
Ortadoğu’nun kapsadığı coğrafya tarih boyunca değişik bölgeleri içeren bir coğrafya olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlamalarda her emperyalist güç kendi çıkarına göre sınırlar getirmiştir.
İkinci Dünya Savaşından sonra geliştirilen Amerikan Jeopolitiği açısından Ortadoğu, batıda Atlantik Okyanusu’ndan doğuda Orta Asya’ya kadar uzanmakta, Pakistan ve Afganistan’ı kapsayarak, kuzeyde Transkafkaslara dayanmakta, güneyde Kızıldeniz ve Basra Körfezini içine alarak Hint Okyanusu’na kadar uzanmaktadır. Daha sonra Bernard Lewis’e göre Ortadoğu sınırlar kuzeye doğru yer değiştirerek Rusya’ya uzanmıştır.
Bölgesel bir sınırlama yaparken, söz konusu coğrafyada öncelikle coğrafi bütünlük, kültür birliği veya kültürel yakınlık ve bu coğrafi bütünlüğün değer taşıyan bir stratejik konuma sahip olması gerekir. Günümüz koşullarında Ortadoğu’nun sınırları Türkiye, İran, Basra Körfezi, Arap Yarımadası, Mısır ve Kıbrıs’ı ihtiva eden coğrafya olarak tanımlanması uygun bir tespit olabilir.
Ortadoğu, Dünya Adası’nın tam merkezinde her üç kıtanın bağlantı bölgesi ve her üç kıtaya açılımı olan bir konuma sahiptir. Yukarıda tanımlanan bölge; Karadeniz, Türkiye’nin doğusu ve İran ile yüksek bir arazi kesimi, Hint Okyanusu, Kızıldeniz ve Akdeniz ile çevrilmiştir. Asya ile Avrupanın, Asya ile Afrika’nın Karadeniz ile Akdeniz ve Hint Okyanusu’nun bağlantıları bu bölgededir. Geçmişte ve günümüzde mevcut güç odaklarının ilgi ve menfaat alanıdır. Bölgede İsrail dışındaki nüfusun ezici çoğunluğu Müslüman’dır.
Ortadoğu’nun stratejik değerleri;
• Dünya’da bilinen petrol rezervlerinin %65’i bu bölgededir.
• Üç kıtayı birleştiren kara ve demiryolları’nın düğüm noktasıdır.
• Deniz ticaret yolları ve geçitlerinin büyük kısmını kontrol eder.
• Tarihin en zengin kültür hazinelerine sahiptir.
• Tek Tanrı’ya inanan dinlerin doğduğu bölgedir.
General Eisenhower bölgeyle ilgili şunları söylüyor. “Yalnız coğrafya bakımından bile bütün dünyada, stratejik yönden Ortadoğu’dan daha önemli bir bölge yoktur. Bütün gücümüz ve araçlarımızla örgütlenme yeteneğimizden, sevk ve idaremizden faydalanarak, Ortadoğu’yu kazanmak zorundayız.”
Ortadoğu çok kaygan bir siyasi zemine sahip olup mevcut potansiyel güce lokomotif görevi yapacak lider güç ve liderler yoktur. Lider rolü oynamaya hevesli ülkeler çok, ancak bölgedeki ülkelerin yönetim tarzı birlik oluşturulmasına imkan vermediği gibi küresel ve bölgesel güçler buna izin vermezler. Ne Ortadoğu’nun bütünü ne de liderliğe aday ülkelerden herhangi birisi, Ortadoğu için Batılı güçlerce tayin edilen çıtanın üstüne çıkamaz, engellenir.
Türkiye, Birinci Dünya Savaşından sonra sorunlar yumağı haline getirilen bu bölgede yaşamak zorunda, yaşarken de kendi bekası için bölge istikrarına katkıda bulunmak durumundadır. Ortadoğu önemlidir, kaynaklık ettiği doğrudan ve dolaylı sorunlar ile güvenlik ve ekonomik kazanımlar nedeniyle önemli bir bölgedir.
Türkiye’nin Suriye ile su, Hatay ve teröre verdiği destek; Irak ile su, Kuzey Irak’taki otorite boşluğu ve Türk azınlığı ile teröre verdiği destek; İran ile siyasal İslam ihracı ve teröre destek ile örtülü bir bölgesel rekabet; Kıbrıs ve Ege sorunları nedeniyle Yunanistan ile anlaşmazlık ve sorunları vardır. Kafkasya’da Azerbaycan ile sorunları, teröre desteği ve sözde Ermeni soykırım iddiaları nedenleriyle Ermenistan ile problemleri vardır.
Ortadoğu’da İkinci Dünya Savaşını takiben günümüze kadar geniş çapta Arap-İsrail savaşları yaşanmış halende düşük yoğunlukta devam etmektedir. Ortadoğu’nun dünya tarihine sunduğu tek istikrar, istikrarsızlıktır.
Türkiye’nin jeopolitiğinin ve jeostratejisinin şekillenmesinde Ortadoğu’nun payı önemlidir.
4. Avrasya’daki Yeni Jeopolitik Koşullarda Türkiye’nin Konumu ve Seçenekleri
Türkiye, üç kıtanın (Asya, Avrupa ve Afrika) teşkil ettiği “Dünya Adası”nın menteşesi durumundadır. Aynı zamanda bu menteşeyi açan ve kapatan bir kilit ve anahtar değerindedir. Bu üç kıtanın iç denizleri olan Akdeniz ve Karadeniz’i birbirine bağlar. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’yu birleştirir ve ayırır. Bu coğrafi konum dünyada ve bölgede oluşabilecek her türlü güç yapısına göre büyük bir değer taşır .
Bu coğrafi konum ve beşeri değerlerle oluşan ülke jeopolitik gücü dünya ve bölge güçleri ile birlikte değerlendirildiği ve yorumlandığı zaman Türkiye’nin Jeopolitik konumu belirlenmiş olur .
Büyük ölçüde coğrafi bütünlüğe sahip Anadolu Yarımadası; Balkan Yarımadası, Kafkaslar, İran, Arap Yarımadası ile çevrelenmiştir. Anadolu Yarımadası bu konumu ile bu coğrafyanın kalesi ve Dünya Adasının merkezi görünümündedir. Doğu-Batı ve Güney-Kuzey istikametlerindeki her türlü girişimi bloke eder veya yolunu açar.
Türkiye; ABD, Rusya ve AB gibi güç odaklarının çıkarlarının yol kavşağında, politikalarının güzergahı üzerindedir. Hatta zaman zaman bu politikaların hedefi veya hareket noktası olabilmektedir .
Türkiye coğrafyası, NATO sorumluluk alanı dışında kalan Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya bölgelerinde Batı çıkarlarına vaki olabilecek tehditlere, istenmeyen değişimlere müdahale için en yakın ve en uygun bir harekat platformu teşkil eder.
Türkiye coğrafyası üzerinde her anlamda ve her alanda zayıf toplumlarını yaşama şansı yoktur. Bir bölge devleti durumunda olan ve evrensel genişlikte etkinlik arayan Türkiye çok duyarlı bir konumdadır .
Türkiye coğrafyasında ancak güçlü, üniter, ulus devletler yaşayabilir.
Türkiye çok zaman gücü ve dünyadaki, bölgesindeki yerinin önemi konusunda gerçeğe uygun bir değerlendirme içinde olmamış, sahip olduğu değerlerin ve gücün idrakine ulaşamamıştır.
Yüzyıllardır üstü örtülen bir Türk Dünyası, kültürünün bütün özellikleriyle gün ışığına çıkıyor. Bu kültürü küller arasında, baskılar altında uzun süre koruyanlara, yaratıcılarına bugünkü ve bütün dünyadaki Türk kuşaklarının borçları, sorumlulukları vardır .
“Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek demek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür.... İnanç bir köprüdür.... Tarih bir köprüdür.... Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz.”
Büyük Atatürk’ün yukarıdaki vasiyeti; yerine getirilecek bir borçtur. Mevcut şartlar, bu borcun ödenmesi için eşsiz tarihi bir fırsat sunmaktadır Türk Dünyasına....
Atatürk, “kültürümüzü çağdaş uygarlığın üstüne çıkaracağız” derken kökümüzle bağlarımızı keserek başka diyarlarda kültür arayışını öngörmüyor.
Atatürk, “egemenlik hiçbir mana, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmez” ve yine “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” derken, önemli gelişmelerin millete sorulması gerektiğine inanmak yanlış olmaz.
Türkiye bugünkü jeopolitik olguyu dışlayamaz. Jeopolitik verileri dikkate almadan, günlük heves, günlük çıkar ve günlük politikalarla ulusal, bölgesel ve evrensel politikalar şekillendirilemez .
Türkiye’nin çevresinde ve Avrasya’da oluşan yeni jeopolitik ortam, bölgesel boyutta Türkiye’nin güvenliği bakımından daha elverişsiz koşullar getirdiği gibi özellikle Kafkasya’da ve Orta Asya’da bir dereceye kadar da Ortadoğu ve Balkanlar’da Türkiye’nin rolünün artırmasına ve milli çıkarların geliştirilmesine olanak sağlayan yeni imkanlar ortaya çıkarmıştır.
Türkiye’nin bu yeni duruma adapte olması için harcadığı çabaların geniş ölçüde kösteklendiğini söyleyebiliriz. Kıbrıs sorunu, Türk-Yunan sorunları ve anlaşmazlığı, bölücü terör, diğer komşularla zaman zaman abartılan sorunlar, içeride son yıllarda hükümetlerin enerjisini tüketen siyasi açmazlar, tutarlı ve etkin bir dış politika ve kapsamlı bir strateji geliştirilmesini engellemiştir.
21. yüzyıl, küresel düşlerin kurulacağı bir yüzyıldır. Gelecek yeniden düşünülmek zorundadır; politika, uluslararası ilişkiler, iş yönetimi, rekabet, kontrol, liderlik, pazarlama, güvenlik stratejileri ve gereken alanlarda yeniden yapılanmalar....
Kürselleşmeyi, sayıları üçyüz civarında olan ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda ve İsviçre merkezli dev şirketler gerçekleştirmektedirler. Uluslararası bu dev şirketler, şirket evlilikleriyle sürekli büyümekte ve bunun doğal sonucu olarak da siyasi iktidarların yerini alma veya en azından isteklerini dikte ettirme stratejilerini geliştirmektedirler.
Bazı liberal düşünürler ulus devletin ortadan kalkacağını öne sürerken; daha ciddi stratejistler ise ulus devletin yok olmayacağını, tam tersine daha da güçlü olarak milliyetçi bir kurum olacaklardır tezini ortaya koymaktadırlar.
20. yüzyılın en belirgin özelliği, demokrasinin; endüstrileşmiş, bilimde gelişmiş, eğitim ve sağlık sorunlarını çözmüş ve zenginleşmiş sosyal devleti kuran ülkelerde yerleşmiş olmasıdır. Eğer bu bir şablonsa ve doğruluğu kabul edilirse gelişmekte olan ülkelerin fazla şansları yok demektir .
21. yüzyılda da en önemli sermaye nitelikli insan olacaktır. Bilgi çağının lideri, liderlerin lideri olabilecek yetenek ve donamındaki insandır. Eğer bu lideri yaratacak sistemi kuramazsak, 2025 yılı sonrasını da unutmak zorundayız.
Soğuk Savaş döneminde uluslararası ilişkilerin basit şeması; dış politika hedeflerinin seçilmesi ve geçerli bir politika üretilmesi belki derin araştırmalar ve entelektüel gayret gerektirmiyordu. Bugün durum tamamen farklıdır ve bu yönde çalışmalar ve etüdler yeterli değildir. Özel sektör zaman zaman bazı değerli araştırmalar yaptırmaktadır, fakat bunların odak noktası daha çok ekonomiktir. Siyasi, sosyo-kültürel ve teknolojik çalışmalarla desteklenmesi önemlidir. Daha doğrusu milli gücü oluşturan bütün alanlarda, uzun vadeli, stratejik seviyede ve mümkün oldukça bağımsız araştırmalar yapılması zorunludur. Yetkili makamlara sunulacak dış politika ile ilgili önerilerin tutarlı olmasını sağlayacak bir mekanizma, özellikle zamanımızda daha da gereklidir. Kendi bireysel ve günlük algılamalarına göre karar veren ve bu kararları uygulamaya koyan kurumların varlığı ve yapılan hatalarla yetersizlikler sık sık görülmektedir.
Soğuk Savaş sonrası gelişmeler ve coğrafi konumu, Türkiye’nin çok yönlü, çok seçenekli, uzun vadeli, aşamalı ve özellikle bağımsız politikalar üretmesini ve uygulamasını dikte ettirmektedir.
Köklü bir devlet anlayışı, girişimci ve seçkin kadrolu bir özel sektör, dinamik ve genç bir nüfus, bölgesel ve evrensel ufku olan Türk toplumu daha cesur ve daha bağımsız politikalar bekliyor.
Türkiye’nin ilişkilerinin yoğunluğu, coğrafi konumu ve tarihi gelişim bakımından Avrupa Birliği ile entegrasyonu amacı doğal karşılanmalıdır. Avrupa Birliği üyeliği Türkiye’nin KEİB, D-8, ECO ve Ortadoğuda meydana gelebilecek oluşumlarda ilişkilerine ve aktivitesine engel teşkil etmemelidir.
AB’ne tam üyelik için Kıbrıs sorunu, insan hakları veya Güneydoğu sorunu gerçekçi engeller değildir. Bu itirazlar tamamen bahanedir. İngiltere için İRA, İspanya için BASK, Yunanistan için KIBRIS sorunları engel olmamıştır.
Ancak, Türkiye’de mevcut enflasyon, mali disiplin noksanlığı ve Türkiye’nin nüfus büyüklüğü özlü birer engeldir .
Öte yandan AB’nin üniter bir Türk devletine ne içinde ne de dışında sıcak bakmadığı da bilinmektedir.
Demokratikleşme, insan hakları ile ilgili noksanlarımız, ekonomideki sıkıntılarımız; AB istediği için değil, kendi halkımızın ve insanımızın onuru için, refahı için çözümleyeceğimiz sorunlarımızdır. Ve çözümlemek zorundayız.
Sorunlarımız var diye bize “sömürge valisi” gibi davranılmasına, tepeden bakılmasına, hakir görülmemize tahammül edemeyeceğimiz de bilinmelidir.
Avrupa Birliğine eşit şartlarda, başımız dik olarak girmeliyiz, ancak biz gerekli hazırlığı yapmadık.
38 yıllık bir proje olarak uzun yıllar verilen bir mücadeleye rağmen eşit şartlarda AB üyeliğinin gerçekleşeceğini beklemek ve bunu umut etmek Türkiye’yi yoracaktır.
Avrupa Birliğinin Türkiye’den başlıca iki beklentisi vardır. Birincisi Türkiye’yi sürekli bir pazar olarak kullanmaktı. Bunu da, bayram yaparcasına, hiç bir şey almadan, altın tepsi içinde, Gümrük Birliği Anlaşması ile, kendi ellerimizle güle oynaya sunduk. İkincisi de Güneydoğu Avrupa bölgesine yönelik, muhtemel tehdide karşı güvenlik endişesidir ki, bu da nasıl olsa NATO üyesi olan Türkiye tarafından karşılanmaktadır. Bu Avrupa’nın bilinen bencilliğidir. En büyük yanılgısı ise doğusundadır ve yanıldığını görmek için çeyrek yüzyıl beklenmesine gerek kalmayacaktır.
Bir AB üyeliği gerçekleşecektir, ancak bu üyelik eşit şartlarla beklediğimiz üyelik değil, AB dışında fakat ilişkilerimize standart getirecek AB-Türkiye İttifakı şeklinde bir uzlaşma olabileceği kuvvetle muhtemeldir. Hatta bu düzenlemeye bir nevi “Konfederasyon” da denilebilir.
Türkiye oyalanmak suretiyle zaman kaybetmemelidir. Kendi ev ödevine iyi çalışmalı, “AB olmazsa olmaz” şartlanmasından kurtulmalıdır. Bu şartlanma bizi körleştiriyor, çevremizi görmeyi engelliyor. Avrupa ile iyi ilişkiler sürdürülürken, paralelinde Türk Dünyası ve komşularımızla ilişkilerimizi geliştirecek politika ve stratejiler üretmeliyiz.
Kafkasya, Orta Asya ve hatta Balkanlardaki gelişmeler nedeniyle Türk-Rus ilişkilerinin idaresi daha zor ve daha duyarlı olmuştur. İlişkilerde ekonomik alanda önemli aşama kaydederken, siyasal alanda zaman zaman ciddi gerginlikler olmaktadır. Bugün Rusya ile ilişkiler sadece güvenlik ve ekonomik çıkarlar açısından değil, fakat Kafkasya ve Orta Asya politikalarımızın gerçekten verimli olması açısından önem taşımaktadır .
Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerde öncelik kültürel ve ekonomik alanlarda olmalı aşırı milliyetçi tavırlardan kaçınılmalıdır. Bu Cumhuriyetlerin Rusya, Çin veya İran’ın nüfuzu altına girmemeleri Türkiye için hayatidir.
İran ile ilişkilerimiz sadece Orta Asya nedeni ile değil, Ortadoğu’daki denge ve olası gelişmeler nedeni ile önemlidir. İran’ın bugün içinde bulunduğu ve uzun sürmeyecek olan nisbi yalnızlığından istifade ederek ilişkilerimizi ortak çıkarlarımıza uygun bir düzeye çıkartmakta yarar vardır .
İsrail ile ortak siyasal çıkarlarımız ve güvenlik kaygılarımız şüphesiz vardır. Dostluk ve işbirliği ilişkileri kurmamız ve bunları geliştirmemiz doğal karşılanmalıdır. Bununla beraber İsrail ile ilişkilerimizde ihtiyatlı davranmakta, yanlış anlaşılabilecek veya yorumlanabilecek hareketlerden kaçınmakta yarar vardır .
Uzun vadede Ortadoğu’daki Arap ülkeleri ile ilişkilerimizin daha ağırlıklı olabileceği gözden uzak tutulmamalıdır.
Ortadoğu’daki en çetin sorun Suriye ile ilişkilerdir. Bölücü teröre verdiği destek iki ülke arasındaki ilişkileri azami derecede gerginleştirmiştir. Ekim 1998’de Şam’daki PKK örgütü elebaşısını nihayet Suriye dışına çıkarmakla olumlu bir tavır sergileyen Suriye yönetimi tansiyonun düşmesini sağlamıştır. Ancak Suriye’nin Türkiye’den toprak talebi, su sorunu, Büyük Suriye hayali, iki ülke arasındaki ilişkileri olumlu bir noktaya getirmeyi daha uzun bir süre geciktirebilecektir.
Yunanistan’la olan sorunlar; Kıbrıs, Ege sorunları (Kıta Sahanlığı, Kara Suları, Hava Sahası, Ege adalarının silahlandırılması aidiyeti belli olmayan adalar) ve Batı Trakya Türk azınlığı olmak üzere birbiri içine girmiş sorunlardır. Ayrıca Yunanistan’ın PKK terör örgütüne verdiği destek, Ermenistan ve Suriye’yi Türkiye’ye karşı kullanma girişimleri, AB üyeliği sürecinde Türkiye’ye karşı olumsuz tavır ve mali yardımları engellemesi iki ülke arasında diyalog kapılarının açılamamasına neden olan tavırlardır. Yunanistan, çözüm istediği takdirde bunlar kolay çözülebilirler ve Ege Denizi bir barış denizi haline getirilebilir. Çözüme giderken iki koşul önemlidir. Güçlü olma ve Avrupa’nın tek taraflı ve haksız destekten vazgeçmesi.
Kaynakça
• AYDOĞAN, O. (1999). Jeopolitiğin Yeni Faktörleri ve Çatışmanın Yeni Boyutları (Makale), Harp Ak. No.Yay.
• AYDOĞAN, M. (1999). Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye, Otopsi Yayınevi,, İstanbul.
• BRZEZINSKI, Z. (1998). Büyük Satranç Tahtası, SABAH Kitapları, İstanbul.
• CELERIER, P. (1980). Jeopolitik ve Jeostrateji, Harp Ak. Yay.
• CÖMERT, S. (2000). Jeopolitik, Jeostrateji ve Strateji, Harp Ak.Yayınları, İstanbul.
• HUNTINGTON, S. (1995). Medeniyetler Çatışması mı? Harp Ak. Bülteni, Sayı 179.
• İLHAN, S. (1971). Jeopolitikten Taktiğe, HAK Yayınları, İstanbul.
• İLHAN S. (1989). Jeopolitik Duyarlılık, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
• İLHAN S. (2000). Avrupa Birliğine Neden Hayır?, Ötüken Yay., İstanbul.
• MÜTERCİMLER, E. (2000). 21. Yüzyıl ve Türkiye, Güncel Yayıncılık, İstanbul.
• ÖZKÖRÜKÇÜ, G. (1999). Balkanların Coğrafi Konumu, Sempozyum Bildirisi, Harp Ak. Yayını, İstanbul.
• SİSAV (2000). Dünyadaki Jeopolitik Yönelimler, Ağustos İstanbul.
• TÜRKMEN, İ. (1998). Türkiye’nin Yeni Jeopolitik Ortamı, Konferans, İstanbul.
Jeopolitik sayı 4
TÜRKİYE’DE İKLİM ELEMANLARI
________________________________________
Türkiye İkliminde Etkili Faktörler
1)Matematik konumu: Türkiye bulunduğu konumdan dolayı kışın kutuplardan gelen soğuk hava kütlelerinin , yazın da Tropikal kuşaktan gelen sıcak hava kütlelerinin etkisindedir. Ayrıca güneş ışınlarının düşme açısında yıl boyunca büyük farklar vardır. Bunun sonucu olarak yıllık sıcaklık farkı da fazladır.
2)Yer şekilleri (Yükselti ,dağların uzanış duğrultusu ve bakı) Yurdumuzun kuzeyinde ve güneyinde dağlar kıyıya paralel uzandığından kıyı ile iç kesim arasında buralarda iklim farklılığı fazladır. Ege bölgesinde ise dağlar kıyıya dik uzandığından farklılık azdır.
Yükseltinin etkisiyle sıcaklık Türkiye’de batıdan doğuya doğru azalır.
Bakı etkisinden dolayı dağlarımızın güneye bakan yamaçları bütün yıl kuzey yamaçlarına göre daha sıcaktır.
Not: Türkiye’de aynı tarihlerde farklı mevsim özellikleri yaşanabilmektedir. Bunun sebebi; yer şekillerinin çeşitlilik göstermesidir.
3)Denize göre konum: Kıyı bölgelerde nem fazla olduğunda buralarda kışlar ılık , yağışlar fazla ve sıcaklık farkları azdır.
4)Rüzgarların esme yönü:Türkiye’ye kuzeyden gelen rüzgarlar sıcaklığı düşürürken, güneyden gelenler sıcaklığı artırır (enlem etkisinden dolayı).
5) Basınç merkezleri: Türkiye etrafında oluşan basınç merkezleri de rüzgar ve yağış rejimi üzerinde etkili olmaktadır. Yaz mevsiminde Atlas Okyanusu üzerinde oluşup genişleyen yüksek basınç ve Basra Körfezi üzerinde oluşan alçak basınç etkisi altına giren ülkede, yüksek basınç etkisinde iken sıcaklıklar düşmekte, alçak basınç etkisinde iken aşırı sıcaklıklar oluşmaktadır. Kış mevsiminde ise, kuzeyden gelen soğuk hava, Akdeniz üzerinden gelen ılık ve nemli havanın etkisine girmektedir. Bu iki hava kütlesinin karşılaşması ile cepheler oluşmakta ve kıyılarda çoğunlukla yağmur, Trakya, iç ve yüksek kesimlerde kar yağışına neden olmaktadır.
SICAKLIK
Türkiye Yıllık Sıcaklık Dağılışı
Türkiye'de gözlem yapılan istasyonlardaki uzun yıllar ortalamalarına göre, yıllık ortalama sıcaklıklar 4-20 °C arasında değişmektedir.
Kıyı kesimler iç kesimlerden daha sıcaktır (deniz etkisinden dolayı).
Güney kıyılarımızdan kuzey kıyılarımıza doğru enlemin etkisiyle sıcaklık azalır.
Ülkenin en sıcak kesimleri Güneydoğu Anadolu'nun güneyi ile Akdeniz kıyı kuşağıdır. Buralarda yıllık ortalama sıcaklık 18 °C'nin üzerindedir.
Erzurum ve Kars platolarının yüksek kesimlerinde 4 °C'nin altına düşer. Sebepleri : Yükseltisinin fazla olması, karasallıktır.
Türkiye Ocak Ayı Sıcaklık Dağılışı
En yüksek sıcaklıklar Akdeniz bölgesinin kıyı kesiminde görülür. Sebepleri : enlem , deniz etkisi ve Toros kıvrım dağlarının kuzeyden gelen soğuk hava kütlelerini engellemesidir.
En düşük sıcaklıklar Doğu Anadolu’da Erzurum-Kars bölümünde görülür. Sebepleri : Yükseltinin fazla olması, karasallık ,kuzeyden gelen soğuk rüzgarlardır.
Kıyı ile iç kesim arasındaki sıcaklık farkı fazladır.
Türkiye Temmuz Ayı Sıcaklık Dağılışı
Kıyı ile iç kesim arasında sıcaklık farkı azalmıştır.
En yüksek sıcaklıklar Güney Doğu Anadolu’da görülür. Sebepleri : Karasallık ve Güneyden gelen sıcak rüzgarların etkisidir.
En düşük sıcaklıklar bu dönemde de Erzurum-Kars Bölümünde görülür. Sebebi ,yükseltisinin fazla olmasıdır.
BASINÇLAR
YÜKSEK BASINÇLAR
1)Sibirya Termik Y.B : 60° enlemlerinde oluşmuştur. Türkiye’de kışın etkilidir. Etkili olduğu dönemlerde kışlar çok soğuk ve kar yağışlı geçer. Türkiye’ye Kuzeydoğudan sokulur.
2)Asor Dinamik Y.B : 30° enlemlerinden kaynağını alır. Türkiye’de bütün yıl etkilidir. En fazla yazın etkilidir. Etkili olduğu yaz mevsiminin kurak olmasının başlıca sebebidir (Alçalıcı hava hareketinden dolayı). Bu basıncın etkisiyle Ege Kıyıları boyunca kuzeyden esen Etezyen rüzgarı oluşur. Yurdumuza kuzeybatıdan sokulur.
ALÇAK BASINÇLAR
1)İzlanda Dinamik A.B : 60° enleminde kaynağını alır. Türkiye’de kışın etkilidir. Etkili olduğu dönemde kışlar ılık ve yağışlı geçer. Kuzeybatıdan sokulur.
2)Basra Termik A.B: (30° Kuzey) Türkiye’de yazın ekilidir. Yurdumuza Güney Doğu Anadolu Bölgesinden itibaren sokulur ve sıcaklığı artırır.
RÜZGARLAR
Türkiye batı rüzgarları kuşağında olmasına rağmen daha çok yerel rüzgarların etkisindedir. Sebebi yer şekilleridir.
NEMLİLİK VE YAĞIŞ
Kıyı bölgelerinin nemliliği iç kesimlerden daha yüksektir. Bundan dolayı kıyı kesimlerde yağışlar fazla ve sıcaklık farkları azdır.
Bağıl nem en yüksek Doğu Karadeniz Bölümündedir. En düşük Güney Doğu Anadolu’dadır.
En fazla yağış alan bölge Karadeniz ,Bölüm Doğu Karadeniz, il Rize’dir (2400 mm) .Rize’nin çok yağış almasında; güneyindeki yüksek dağların hakim rüzgar yönüne dik olması etkilidir.
En az yağış alan bölgemiz İç Anadolu Bölgesidir. Sebebi ; etrafının dağlarla çevrili olmasıdır. En az yağış alan il Konya ‘dır (330 mm).
NOT: En az yağış alan bölge İç Anadolu Bölgesi olmasına rağmen en kurak bölge Güney Doğu Anadolu Bölgesidir. Sebebi ; buharlaşmanın fazla olmasıdır.
Karasal iklim bölgelerinde kışın görülen yağışlar genellikle kar şeklindedir. Türkiye’de karla örtülü gün sayısının en fazla olduğu bölge Doğu Anadolu Bölgesidir.
Türkiye’de kar örtülerinin yerde kalma süresi batıdan doğuya doğru artar. Kar yağışı ve don
olayının en az görüldüğü bölgemiz Akdeniz Bölgesidir.
Türkiye’de kışın görülen yağışlar genelde cephesel kökenlidir. Bu tür yağış oluşumu en fazla Akdeniz Bölgesinde görülür.
İlkbahar ve yazın görülen yağışlar genelde Konveksiyon yağışı şeklindedir. En fazla İç Anadolu Bölgesinde görülür.
Oroğrafik (yamaç) yağışları genelde Karadeniz ve Akdeniz Bölgelerinde görülür. Fakat en fazla Karadeniz Bölgesinde görülür
________________________________________
Türkiye İkliminde Etkili Faktörler
1)Matematik konumu: Türkiye bulunduğu konumdan dolayı kışın kutuplardan gelen soğuk hava kütlelerinin , yazın da Tropikal kuşaktan gelen sıcak hava kütlelerinin etkisindedir. Ayrıca güneş ışınlarının düşme açısında yıl boyunca büyük farklar vardır. Bunun sonucu olarak yıllık sıcaklık farkı da fazladır.
2)Yer şekilleri (Yükselti ,dağların uzanış duğrultusu ve bakı) Yurdumuzun kuzeyinde ve güneyinde dağlar kıyıya paralel uzandığından kıyı ile iç kesim arasında buralarda iklim farklılığı fazladır. Ege bölgesinde ise dağlar kıyıya dik uzandığından farklılık azdır.
Yükseltinin etkisiyle sıcaklık Türkiye’de batıdan doğuya doğru azalır.
Bakı etkisinden dolayı dağlarımızın güneye bakan yamaçları bütün yıl kuzey yamaçlarına göre daha sıcaktır.
Not: Türkiye’de aynı tarihlerde farklı mevsim özellikleri yaşanabilmektedir. Bunun sebebi; yer şekillerinin çeşitlilik göstermesidir.
3)Denize göre konum: Kıyı bölgelerde nem fazla olduğunda buralarda kışlar ılık , yağışlar fazla ve sıcaklık farkları azdır.
4)Rüzgarların esme yönü:Türkiye’ye kuzeyden gelen rüzgarlar sıcaklığı düşürürken, güneyden gelenler sıcaklığı artırır (enlem etkisinden dolayı).
5) Basınç merkezleri: Türkiye etrafında oluşan basınç merkezleri de rüzgar ve yağış rejimi üzerinde etkili olmaktadır. Yaz mevsiminde Atlas Okyanusu üzerinde oluşup genişleyen yüksek basınç ve Basra Körfezi üzerinde oluşan alçak basınç etkisi altına giren ülkede, yüksek basınç etkisinde iken sıcaklıklar düşmekte, alçak basınç etkisinde iken aşırı sıcaklıklar oluşmaktadır. Kış mevsiminde ise, kuzeyden gelen soğuk hava, Akdeniz üzerinden gelen ılık ve nemli havanın etkisine girmektedir. Bu iki hava kütlesinin karşılaşması ile cepheler oluşmakta ve kıyılarda çoğunlukla yağmur, Trakya, iç ve yüksek kesimlerde kar yağışına neden olmaktadır.
SICAKLIK
Türkiye Yıllık Sıcaklık Dağılışı
Türkiye'de gözlem yapılan istasyonlardaki uzun yıllar ortalamalarına göre, yıllık ortalama sıcaklıklar 4-20 °C arasında değişmektedir.
Kıyı kesimler iç kesimlerden daha sıcaktır (deniz etkisinden dolayı).
Güney kıyılarımızdan kuzey kıyılarımıza doğru enlemin etkisiyle sıcaklık azalır.
Ülkenin en sıcak kesimleri Güneydoğu Anadolu'nun güneyi ile Akdeniz kıyı kuşağıdır. Buralarda yıllık ortalama sıcaklık 18 °C'nin üzerindedir.
Erzurum ve Kars platolarının yüksek kesimlerinde 4 °C'nin altına düşer. Sebepleri : Yükseltisinin fazla olması, karasallıktır.
Türkiye Ocak Ayı Sıcaklık Dağılışı
En yüksek sıcaklıklar Akdeniz bölgesinin kıyı kesiminde görülür. Sebepleri : enlem , deniz etkisi ve Toros kıvrım dağlarının kuzeyden gelen soğuk hava kütlelerini engellemesidir.
En düşük sıcaklıklar Doğu Anadolu’da Erzurum-Kars bölümünde görülür. Sebepleri : Yükseltinin fazla olması, karasallık ,kuzeyden gelen soğuk rüzgarlardır.
Kıyı ile iç kesim arasındaki sıcaklık farkı fazladır.
Türkiye Temmuz Ayı Sıcaklık Dağılışı
Kıyı ile iç kesim arasında sıcaklık farkı azalmıştır.
En yüksek sıcaklıklar Güney Doğu Anadolu’da görülür. Sebepleri : Karasallık ve Güneyden gelen sıcak rüzgarların etkisidir.
En düşük sıcaklıklar bu dönemde de Erzurum-Kars Bölümünde görülür. Sebebi ,yükseltisinin fazla olmasıdır.
BASINÇLAR
YÜKSEK BASINÇLAR
1)Sibirya Termik Y.B : 60° enlemlerinde oluşmuştur. Türkiye’de kışın etkilidir. Etkili olduğu dönemlerde kışlar çok soğuk ve kar yağışlı geçer. Türkiye’ye Kuzeydoğudan sokulur.
2)Asor Dinamik Y.B : 30° enlemlerinden kaynağını alır. Türkiye’de bütün yıl etkilidir. En fazla yazın etkilidir. Etkili olduğu yaz mevsiminin kurak olmasının başlıca sebebidir (Alçalıcı hava hareketinden dolayı). Bu basıncın etkisiyle Ege Kıyıları boyunca kuzeyden esen Etezyen rüzgarı oluşur. Yurdumuza kuzeybatıdan sokulur.
ALÇAK BASINÇLAR
1)İzlanda Dinamik A.B : 60° enleminde kaynağını alır. Türkiye’de kışın etkilidir. Etkili olduğu dönemde kışlar ılık ve yağışlı geçer. Kuzeybatıdan sokulur.
2)Basra Termik A.B: (30° Kuzey) Türkiye’de yazın ekilidir. Yurdumuza Güney Doğu Anadolu Bölgesinden itibaren sokulur ve sıcaklığı artırır.
RÜZGARLAR
Türkiye batı rüzgarları kuşağında olmasına rağmen daha çok yerel rüzgarların etkisindedir. Sebebi yer şekilleridir.
NEMLİLİK VE YAĞIŞ
Kıyı bölgelerinin nemliliği iç kesimlerden daha yüksektir. Bundan dolayı kıyı kesimlerde yağışlar fazla ve sıcaklık farkları azdır.
Bağıl nem en yüksek Doğu Karadeniz Bölümündedir. En düşük Güney Doğu Anadolu’dadır.
En fazla yağış alan bölge Karadeniz ,Bölüm Doğu Karadeniz, il Rize’dir (2400 mm) .Rize’nin çok yağış almasında; güneyindeki yüksek dağların hakim rüzgar yönüne dik olması etkilidir.
En az yağış alan bölgemiz İç Anadolu Bölgesidir. Sebebi ; etrafının dağlarla çevrili olmasıdır. En az yağış alan il Konya ‘dır (330 mm).
NOT: En az yağış alan bölge İç Anadolu Bölgesi olmasına rağmen en kurak bölge Güney Doğu Anadolu Bölgesidir. Sebebi ; buharlaşmanın fazla olmasıdır.
Karasal iklim bölgelerinde kışın görülen yağışlar genellikle kar şeklindedir. Türkiye’de karla örtülü gün sayısının en fazla olduğu bölge Doğu Anadolu Bölgesidir.
Türkiye’de kar örtülerinin yerde kalma süresi batıdan doğuya doğru artar. Kar yağışı ve don
olayının en az görüldüğü bölgemiz Akdeniz Bölgesidir.
Türkiye’de kışın görülen yağışlar genelde cephesel kökenlidir. Bu tür yağış oluşumu en fazla Akdeniz Bölgesinde görülür.
İlkbahar ve yazın görülen yağışlar genelde Konveksiyon yağışı şeklindedir. En fazla İç Anadolu Bölgesinde görülür.
Oroğrafik (yamaç) yağışları genelde Karadeniz ve Akdeniz Bölgelerinde görülür. Fakat en fazla Karadeniz Bölgesinde görülür
TÜRK EDEBİYATI
TÜRK EDEBİYATI’NIN BÖLÜMLERİ
Türk Edebiyatı’nı ,tarih boyunca yaşanan kültür değişmelerine bağlı olarak üç ana bölümde inceliyoruz:
I. İslam’dan Önceki Türk Edebiyatı
II. İslam Kültürü Etkisindeki Türk Edebiyatı
III. Batı Kültürü Etkisindeki Türk Edebiyatı
I. İSLAM’DAN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI
Türk’ler, İslam’dan önce “Şamanizm, Maniheizm , Budizm” gibi dinlerin etkisiyle bir edebiyat oluşturmuşlardır. M.S.XI. yüzyıla kadar süren bu edebiyatı ikiye ayırıyoruz:
A. SÖZLÜ EDEBİYAT
M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin yazılı bir edebiyatı yoktur. Şiirler sözlü olarak üretilmekte, kulaktan kulağa yayılarak varlıklarını sürdürmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan türlerin başlıcaları şunlardır:
KOŞUK
“Sığır denilen sürek avları sırasında söylenen lirik doğa şiirleridir. “Kopuz” eşliğinde söylenir. Halk şiirindeki koşmalara benzer. Dörtlük birimi ve hece ölçüsüyle oluşturulur.
SAGU
“Yuğ” adı verilen cenaze törenlerinde söylenen bu şiirler, Halk Edebiyatı’ndaki ağıtların en eski biçimleridir. Ölen kişinin iyiliğinden, ölümünün doğurduğu acıdan söz eder. Nazım birimi dörtlük, ölçü hecedir. Sözlü gelenek içinde ortaya çıkan bu şiirlerden yalnız ikisi günümüze kadar gelebilmiştir. Bunlar, sakaların komutanı Alp Er Tunga ile Batı Hun Devleti hükümdarı Atilla’nın ölümü üzerine söylenmiştir.
SAV
Günümüzdeki atasözlerinin ilk örnekleri olan özlü sözlerdir. Bunların birçoğunu, Kaşgarlı Mahmut’un ünlü eseri Divan ü Lugat-it Türk’te buluyoruz. Kimilerinin ölçü ve uyak izlerini taşıdığına bakarak, savların ve atasözlerinin manzum biçimde doğup sonradan düzyazı niteliği kazandığını söyleyebiliriz.
DESTAN
İslam öncesi sözlü edebiyatın en yaygın şiir türüdür. Destanların bir kısmı evrenin, Dünya’nın ,insanın nasıl oluştuğunu anlatır. Bir kısmı ise, konularını tarihten, toplumu derinden etkileyen olaylardan alır.
Bütün destanlar, şu ortak özelliklere sahiptir:
1.Manzumdurlar.
2.Anonimdirler.
3.Zamanla türlü değişikliklere uğrayabilirler.
4.Olay ve kişiler olağanüstüdür.
Destanlar, oluşum biçimlerine göre üçe ayrılır:
1.DOĞAL(TABİİ) DESTAN
Önce bir şair tarafından söylenen, zamanla şairi unutularak anonimleşen destanlardır. Bunlar,dilden dile dolaşırken büyük değişikliklere uğrar. Örneğin, Ergenekon Destanı, bir doğal destandır.
2.YAPMA (SUNİ) DESTAN
Doğal destandan temel farkı, anonim nitelik taşımamasıdır. Bir şair tarafından, doğal destanlara benzetilerek yazılır. Örneğin Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ nın Üç Şehitler Destanı adlı eserleri, birer yapma destandır.
3.ULUSAL (MİLLİ) DESTAN
Bir ulusa özgü destanların birleştirilerek tek destan haline getirilmesine denir. Yunanlıların İlliada, Odysseia; Almanların Nibelungen, Gudrun ; Hintlilerin Ramayana, Mahabarata ; İranlıların Şehname ; Finlilerin Kalevala adlı destanların, bu türün örnekleridir.
TÜRK DESTANLARI
Köktürk (Göktürk) Destanı : Birbirini tamamlayan Ergenekon Destanı ve Bozkurt Destanı’ ndan oluşur. Bunlarda Türklerin tarih sahnesine nasıl çıktıkları ve hangi soydan geldikleri üzerine efsaneler anlatılır.
1. Uygur Destanı : türeyiş Destanı ve Göç Destanı olmak üzere iki destandan oluşur. İlki Uygurların var oluşunu, ikincisi yurtlarından göç etmek zorunda kalışlarını anlatır.
2. Saka Destanı : Saka Türklerine ait bu destan da, Şu Destanı ve Alp Er Tunga Destanı olmak üzere iki parçadan oluşur. Bunlar Şu ve Alp Er Tunga adlarındaki komutanların hayat hikayeleri üzerine kurulmuştur.
3. Hun Destanı : Oğuz Kağan Destanı diye bilinir. Büyük bir ihtimalle, Hun hükümdarı Mete’nin hayatını konu alır; ancak onu olağanüstü niteliklere büründürerek anlatır. Bu destan, daha sonra değişikliklere uğrayarak İslami bir nitelik kazanmıştır.
B.YAZILI EDEBİYAT
Türk yazılı edebiyatının ilk örnekleri Orhun Yazıtları’dır. Köktürklerden kalan bu yazıtlar,üç mezar taşından ibarettir. İsveçli Strahhlenberg tarafından, Orhun Irmağı kıyısında bulunmuş ; W.Thomsen tarafından okunmuştur. 38 harfli Köktürk alfabesiyle yazılan bu yazıtlar, Kültigin, Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk adına dikilmiştir. Yazılar, Yolug Tigin tarafından taşlara kazınarak yazılmıştır.
Köktürk Yazıtları’nda, Köktürk tarihi konu edinilir. Devletin güçsüzleşmesi, Türk ulusunun bağımsızlığını yitirip Çin egemenliği altına girmesi, sonra yeniden güçlenmesiyle ilgili gelişmeler ve bunların nedenleri üzerine durulur. Bu tarihi olayların anlatımında kullanılan Türkçe, oldukça gelişmiş bir kültür dili olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türk yazılı edebiyatı, Uygurlar devrinde daha da gelişmiştir. 14 harfli Uygur alfabesiyle yazılan eserler, Budizm’in etkilerini taşır.
II.İSLAM KÜLTÜRÜ ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI
Türkler, X. yüzyıldan itibaren İslamiyet’i kitleler halinde kabul etmeye başlamışlardır. Bunun sonucu olarak, İslam kültürüne bağlı bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Türkçe’de Arapça ve Farsça etkilerinin duyulmaya başladığı, aruz ölçüsünün ilk kez kullanıldığı eserler,XI. yüzyılda verilmiştir. Bu ilk İslami eserlerin başlıcaları şunlardır:
KUTADGU BİLİG
Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir. Yazarı, Yusuf Has Hacip’tir. Karahanlılar zamanında (XI. yüzyıl-1070) yazılmış, ideal bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Esrin dilinde henüz Arapça ve Farsça etkisi yoktur. Birimi beyit, ölçüsü aruz, kalıbı fe u lün/fe u lün /fe ul’dür. Bilinen üç nüshası, bugün Fergana, Viyana ve Mısır’da bulunmaktadır.
DİVAN Ü LUGAT-İT TÜRK
Eserin adı, “Türk Dili’nin toplu(genel) Sözlüğü” anlamına gelir. Adından da anlaşılacağı gibi, eser bir sözlüktür; Araplara Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bundan dolayı, Türkçe’nin Arapça karşısında savunulduğu bir eser olarak değerlendirilir. Eserde Türkçe sözcüklerin anlamları Arapça’yla açıklanmakta ve her maddeden sonra birtakım Türkçe metinler örnek olarak verilmektedir. Kaşgarlı Mahmut tarafından XI. yüzyılda yazılan eserin asıl önemi de, işte bu derleme Türkçe metinlerden ileri gelmektedir; yani eser, zengin bir folklor kaynağı durumundadır.
ATABETÜ’L-HAKAYIK
Eserin adı “gerçeklerin eşiği” anlamına gelmektedir. Yazarı Edip Ahmet’tir. Eserde hem dörtlük, hem de beyit nazım birimleri kullanılmıştır. Ölçü aruzdur. Okuyucuya dini öğütler veren eser, anlatım yönünden kurudur; didaktik özelliklere sahiptir; XII. yüzyılda yazılmıştır.
DİVAN-I HİKMET
Ahmet Yesevi tarafından XII. yüzyılda yazılan eser, tasavvuf felsefesinin yayılmasını amaçlar. Didaktik nitelikli olduğundan, oldukça kuru bir anlatıma sahiptir. Türk tasavvuf edebiyatının ilk örneği sayılır.
İSLAMİ TÜRK EDEBİYATI’NIN BÖLÜMLENMESİ
A.DİVAN EDEBİYATI
XIII.-XIX. Yüzyıllar arasında yaşayan bu edebiyat; dil, anlatım, nazım içimleri, ölçü, türler ve
konular bakımından Arap ve Fars edebiyatlarının etkisi altındadır. Bu nedenle, Ortadoğu İslam edebiyatlarının bir parçası sayılır.
Divan Edebiyatı, “Kuruluş Dönemi” denilen XIII-XIX. Yüzyıllar arasında, genellikle Fars Edebiyatının taklidi görünümündedir. Şairler kendi sanat kişiliklerini ortaya koyacak yerde, ünlü İran şairleri gibi söylemeye bu dönemde büyük özen gösterirler. Osmanlı İmparatorluğu’ nun yükselişe geçtiği XVI. yüzyıldan itibaren, bu taklitçi anlayışın “Olgunluk Dönemini” ni yaşamaya başladığı, hatta Divan şairlerinin kendilerini İran şairlerinden üstün sayar bir tavır takındıkları görülür.
DİVAN EDEBİYATI’NIN TEMEL ÖZELLİKLERİ
1. Bu edebiyatın dili, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin söz hazineleriyle dilbilgisi kurallarının birleşmesinden oluşan “Osmanlıca”dır.
2. Dil ağır, anlatım genellikle süslüdür.
3. Hayattan kopuk bir sanat anlayışı vardır. Şairler, toplum ve insanla ilgili sorunlara eğilme gereği duymamışlardır. ; ancak bazı şiirlerde, toplum hayatını aksatan durumlara değinilmiştir.
4. Bu edebiyat, halk kültüründen uzaktır. Sanatçılar da çoğu zaman saray ve çevresinde yetişmişlerdir. Onun için Divan Edebiyatı’na “Yüksek Zümre Edebiyatı”,”Saray Edebiyatı” gibi adlar verilmiştir.
5. Bu edebiyat, biçimcidir. Anlatılan değil, anlatım biçimi daima önde gelir. Şiirde sıkı sanat kuralları uygulanır. Divan Edebiyatı, bu yönüyle klasizme benzer.
6. Başlıca konular aşk, doğa, ölüm, ayrılık, özlem v.b.’dir.
7. Şiirde temel ölçü aruzdur. Bazı şairler, hece ölçüsüyle tek tük şiir yazmışlardır.
BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ
GAZEL
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Aşk, doğa, içki, eğlence konuları işlenir. Beyit birimiyle yazılır. 5-15 beyit uzunluğundadır. Beyitler “AA/BA/CA/DA” uyak düzeniyle sıralanır. İlk beyit matla(doğuş)”, son beyit “makta(kesiş)”, en güzel söylenmiş beyit de “beytü’l-gazel” adını alır. Şairin adı, makta beytinde geçer. Gazellerde genellikle konu bütünlüğü bulunmaz; yani şiirdeki beyitler, anlamca birbirine bağlı olmaz. Anlam bütünlüğü taşıyan gazellere “yek-ahenk gazel” denir.
KASİDE
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Övgü şiiridir. Gazel gibi uyaklanır. Uzunluğu 33-39 beyit arasında değişir. Şu bölümlerden oluşur:
a. Nesib(teşbib):Giriş bölümüdür. Kasideler, bu bölümde yapılan betimlemelere göre adlandırılır. Bahar betimlemesi yapılan kasidelere “kaside-i bahariyye”, kış betimlemesi yapılanlara “kaside-i şitaiye”, bayram betimlemesi yapılanlara da “kaside-i ıydiyye” denir.
b. Tegazzül :Kaside içinde güzel söyleme anlamına gelir. Bu bölümde aşk, şarap, kadın gibi gazellere özgü konular, lirik bir anlatımla işlenir.
c. Girizgah:Denk düşürerek asıl konuya, yani övgüye giriş yapılan bölümdür.
d. Methiye : Padişah, sadrazam, vezir, paşa gibi yüksek görevli kişilere ya da din büyüklerine yöneltilen övgünün yapıldığı bölümdür.
e. Fahriyye : Şairin, kendi şiir yeteneğini övdüğü bölüme verilen addır.
f. Dua : Kasidenin sonuç bölümüdür. Şair, böyle güzel bir şiiri yazıp bitirebildiği için dua ederek kasidesini tamamlar.
Daha sonra, Tanzimat döneminde de kaside nazım biçimi kullanılmış;ama kasidenin hem konularında, hem biçiminde değişiklik yapılmıştır.
Kasideler, konularına göre dörde ayrılır:
a. Methiyye : Ünlü, saygın kişilerin övüldüğü kasidelerdir.
b. Tevhid :Allah’ın birliğini konu edinen ve onu öven kasidelere denir.
c. Münacaat : Allah’a yalvarış amacıyla yazılır.
d. Na’t : Hz. Muhammed’in övgüsünü yapmak için yazılan kasidelerdir.
MESNEVİ
Divan Edebiyatı’na Fars Edebiyatı’ndan geçmiş olup uzun manzum öykülerdir. Beyit birimiyle, türlü aruz kalıplarıyla yazılır. Beyitler “AA/BB/CC/DD” biçimiyle kendi aralarında uyaklanır. İslami edebiyatın ortak konularını işler.
ŞARKI
Divan Edebiyatı’nda XVIII.yüzyılda kullanılmaya başlayan bir nazım biçimidir. Dörtlüklerle yazılır. Halk Edebiyatı’ndaki koşma nazım biçiminin etkisiyle doğduğu söylenir. Dörtlükler “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Aşk, doğa, içki, kadın gibi dünyevi konular işlenir.
RUBAİ
Tek dörtlükten oluşan, “AABA” uyak düzeniyle ve aruzun özel kalıplarıyla yazılan; aşk, hayat, insan gibi konuları ve felsefi düşünceleri işleyen bir nazım içimidir. Fars Edebiyatı’ndan Divan Edebiyatı’na geçmiştir. Dünyaca ünlü temsilcisi, İranlı şair Ömer Hayyam’dır.
TERKİB-İ BEND
“Bend” adı verilen bölümlerden oluşur. Her ben ; bir “hane” ve bir “vasıta” bölümünü kapsar. Haneler 5-15 beyit uzunluğunda olup “AA/BA/CA/DA” biçiminde uyaklanır. Vasıta ise , tek beyittir. Vasıtanın dizeleri kendi aralarında uyaklıdır. Bendler değiştikçe, aynı uyak düzeni, başka uyak sözcükleriyle tekrarlanır.
TERCİ-İ BEND
Konu ve biçim bakımından terkib-i bende benzer. Ondan tek farkı, vasıta beytinin her bendden sonra değişmemesidir.
MURABBA
Dörtlüklerden oluşur. “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Bu biçim özellliğiyle şarkıdan farkı yoktur. Murabba ile şarkıyı ayıran tek fark, şarkıların bir besteye bağlanmasıdır.
MÜSTEZAT
Bir manzumenin uzun dizelerinden sonra kısa dizeler getirilmesiyle oluşur. Uzun ve kısa dizeler, kendi aralarında gazel gibi uyaklanır. Kısa dizelere “ziyade” denir. Uzun dizelerde aruzun “mef u lü/me fa i lü /fe u lün”; kısa dizelerde ise “mef u lü /fe u lün” kalıbı kullanılır. Batı Edebiyatı etkisi altına girildikten sonra, bu nazım biçimindeki kuralların gevşetilmesiyle “serbest müstezat” denilen yeni bir nazım biçimi ortaya çıkmıştır.
DİVAN EDEBİYATI’NDA DÜZYAZI
Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır.
Divan Edebiyatı’nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır:
1. Sanatlı(süslü) Düzyazı
Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır. Sinan Paşa’nın Tazarru’at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir
2. Orta Düzyazı
Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitaplarında bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,”vakanüvis” adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler, önemli önemsiz her olayı günü gününe notlar halinde yazarlardı. Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir.
3. Sade Düzyazı
Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düzyazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır: Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi (Eseri:Seyahatname).
B. HALK EDEBİYATI
Halk Edebiyatı, sözlü edebiyatın uzantısıdır. Halkın yarattığı sözlü eserlerden oluşur. Dil., biçim, konular, duyarlıklar bakımından halk kültürüne sıkı sıkıya bağlıdır.
HALK EDEBİYATI’NIN TEMEL ÖZELLİKLERİ
1. Bu edebiyat, halk diline bağlıdır.
2. Dil ve anlatımda süslü söyleyişe yöneliş yoktur. Genellikle yalın anlatım kullanılır.
3. Halkın içinden doğan eserler, konu, tema ve duyarlık bakımından halkın hayatına sıkı sıkıya bağlıdır.
4. Şairler, genellikle okumamış kişilerdir.
5. Dörtlük birimi esastır.
6. Şairlerde , milli ölçü olan hece ölçüsü kullanılır.
7. Aşk, doğa, ayrılık, özlem, dil, tasavvuf konularının yanı sıra toplum hayatını ilgilendiren sorunlara da sık sık eğilen şairler, bunlarla ilgili eleştiriler getirirler.
BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ
Halk şiirindeki nazım biçimlerini iki ana öbekte inceliyoruz.:
1.MANİ TİPİ
Maniler, anonim, lirik şiirlerdir,”AABA” uyak düzeniyle, 7’li hece ölçüsünün 4-3 durağıyla söylenir. Ana tema sevgidir. Dört dizeden oluşan manilere “düz mani” denir. Üç dizeden oluşan ve “ABA” biçiminde uyaklanan maniler “kesik mani”, beş dizeden oluşan ve “ABACA” biçiminde uyaklanan maniler “genişletilmiş mani”, uyakları cinaslı sözcüklerden seçilen maniler ise “ cinaslı mani” adını alır.
2.KOŞMA TİPİ
Koşma tipi nazım biçimlerinin kalıplaşmış bir yapısı vardır. Hepsi, dörtlüklerle ve değişmez bir uyak düzeniyle (ABAB/CCCB/DDDB, AAAB/CCCB/DDDB ya da –B-B/CCCB/DDDB) söylenir. Bunlar, kullanılan ölçü kalıbı, uzunluk-kısalık, konular bakımından farklılıklar taşır. Koşma tipi nazım biçimlerinin başlıcaları şunlardır:
KOŞMA
Kısa, lirik şiirlerdir. Dörtlüklerle, AABA(-A-A)/CCCA/DDDA uyak düzeniyle, hece ölçüsünün 6-5 ya da 4-4-3 duraklı 11’li kalıbıyla söylenir. aşk ve doğa konularının yanı sıra,ayrılık, özlem, yalnızlık,gurbet, sıla, ölüm gibi temaları işler. Genellikle saz eşliğinde, ezgiyle söylenen koşmalar, ezginin niteliğine göre “Acemi koşması,Ankara koşması, topal koşma, kesik kerem” gibi türlere ayrılır.
DESTAN
Biri, sözlü gelenekte evrenin ve insanın oluşumunu, toplumu derinden etkileyen olayları olağanüstülükler katarak anlatan uzun manzum öyküler; öteki Halk Edebiyatı’nda bir nazım biçimi olmak üzere iki ayrı destan vardır. Birinci tür olan destanla ilgili bilgileri “İslam’dan Önceki Türk Edebiyat’ı” başlığı altında verildi. Nazım biçimi olan destan ise, ölçü, duraklar, uyak düzeni bakımından koşmaya benzer; ancak destanlar, konularıyla koşmadan ayrılır. Bunlarda, genellikle bir yöre halkı üzerinde derin etki yaratan olaylar ve bunların uyandırdığı ortak duygular dile getirilir. Bir kısım destanlar ise mizahidir. Bunlarda 11’li hecenin yanı sıra, 7’li ve 8’li hecede kullanılmaktadır. Destanı koşmadan ayıran bir başka özellik ise, bunların uzun olmasıdır.
SEMAİ
Uyaklanışı koşmaya benzer. 8’li hece ölçüsünün 4-4 durağıyla ve özel bir ezgi eşliğinde söylenir. Konuları, koşmada olduğu gibi aşk, doğadır.
VARSAĞI
Uyak düzeni ve ölçüsü semai gibidir; ancak ezgisinin niteliği ve konusu ondan farklıdır. Varsağıda yiğitçe bir söyleyiş vardır. Bu nedenle de “Bre!Hey!Behey!” gibi ünlemlerle başlar.
TÜRKÜ
Hece ölçüsünün türlü kalıplarıyla söylenen ezgili, anonim şiirlerdir. Bazen de kime ait olduğu bilinen şiirler, türkü formlarıyla söylenir. Türkülerde genellikle iki bölüm bulunur. Birincisi, şiirin iskeletini oluşturan “asıl bölüm” ; ikincisi “kavuştak”tır. Kavuştaklar, asıl bölümlerin arasına gelerek onları birbirine bağlar.
İLAHİ VE NEFES
Din ve tasavvuf konularının işlendiği şiirlere “ilahi” denir. Koşma gibi uyaklanan ilahilerde 4-4 duraklı 8’li ölçü kullanılır.
Bunlar herhangi bir tarikatın görüşlerini yansıtmaz; konuyu genel olarak ele alır.
İlahilerin Bektaşi tekkelerinde söylenenlerine “nefes”, Alevi anlayışına bağlı olanlarına ise “deme” adı verilir.
İlahi, nefes ve demeler, bestelenerek söylenir.
BAŞLICA NAZIM TÜRLERİ
Halk şiirleri, konularına göre türlere ayrılır. Bu nazım türleri şöyle sıralanabilir:
GÜZELLEME
Sevgi üstüne söylenen şiirlerdir. Bazen de bunlarda doğa güzellikleri karşısında duyulan hayranlık duygusu dile getirilir.
KOÇAKLAMA
Konusu yiğitlik,kahramanlık, kavga ve savaş olan şirlerdir.,
TAŞLAMA
Bir kişiyi ya da toplumdaki bir aksaklığı yermek amacıyla söylenen şiirlere bu ad verilir.
AĞIT
Sözlü Türk Edebiyatı’ndaki saguların Halk Edebiyatı’nda aldığı biçimdir. Ölen kişilerin ardından söylenir, ölümden doğan acıyı dile getirir. Genellikle kadınlar tarafından yakılan ağıtlar, anonim özellik taşır. Bununla birlikte, az da olsa, şairi bilinen ağıtlara rastlanmaktadır.
MUAMMA
Kapalı bir biçimde anlatılan bir olayın ya da bilginin okuyucu tarafından anlaşılmasını, bunlarla ilgili soruların cevaplandırılmasını isteyen bir tür manzum bilmecedir.
NASİHAT
Bir şey öğretmek,bir düşüncenin yayılmasına çalışmak gibi amaçlarla söylenen didaktik şiirlerdir.
NOT
“Destan, ilahi, nefes ve deme”, hem birer nazım biçimi, hem de tür olarak değerlendirilir.
HALK ŞAİRLERİNİN GRUPLANDIRILMASI
Halk şairleri, halk şiirinin yerleşmiş kurallarına bağlı kalmakla birlikte, türlü kültürel nedenlerle dil, anlatım, ölçü kullanımı bakımından farklı yönelişler içine girebilmektedirler. Ayrıca yaşadıkları çevre de onların sanat anlayışlarını farklılaştıran bir etmen olarak karşımızı çıkmaktadır. Halk şairlerini, işte bu gibi noktaları dikkate alarak şöyle ayırıyoruz:
1. GÖÇEBE(GEZGİN) ŞAİRLER
Bir yere bağlı kalmadan gezerler. Genellikle eğitim görmedikleri için, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmezler. Dilleri sadedir. Hece ölçüsüne bağlıdırlar. Geleneksel şiir anlayışını sürdürürler.
2. YENİÇERİ ŞAİRLER
Osmanlılar zamanında askerlik, hayat boyu süren bir meslekti. Orduda görev arasında şairler yetişmiştir. Bunlar, katıldıkları savaşlarla ilgili yiğitlik şiirleriyle dikkati çekerler. Dil, anlatım, ölçü bakımından, göçebe şairler gibi geleneksel şiir anlayışına bağlıdırlar.
3. KÖYLÜ ŞAİRLER
Hayatları köylerde, kasabalarda geçer. Büyük kentlerle ilgileri olmadığı için, kent kültüründen, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmeden, halk şiiri geleneklerine bağlı kalmışlardır.
4.KENTLİ ŞAİRLER
Genellikle Divan Edebiyatı’nın etkisinde kalırlar. Hem Halk, hem de Divan Edebiyatı tarzında şiirler söylerler. Dillerinde Arapça ve Farsça sözcüklerin oranı yüksektir. Hece ölçüsüyle birlikte aruza da yer verirler.
5. TASAVVUF (TEKKE ) ŞAİRLERİ
Tekkelerde yetiştikleri, din ve tasavvuf konusunda eğitim gördükleri için, dilleri, göçebe, yeniçeri ve köylü şairlere göre bazen daha ağırdır. Zaman zaman Divan Edebiyatı’nın dil, anlatım, biçim, ölçü özelliklerini taşıyan şiirler söylerler. Örneğin Yunus Emre bile, aruz ölçüsü ve mesnevi düzeniyle Risaletü’n-Nushiyye adlı bir eser vermiştir.
HALK ÖYKÜLERİ
Halk öyküleri, destanların zamanla biçim ve öz değişimine uğramaları sonunda ortaya çıkmış sözlü eserlerdir. Anonimdir. Başlıca türleri şunlardır:
1. DESTAN ÖYKÜLER
Destanlardaki olağanüstülük gibi bazı özellikleri koruyan halk öyküleridir XIII.-XIV.yüzyılda Doğu Anadolu’da ortaya çıkan Dede Korkut Öyküleri ile Köroğlu Öyküsü, bu türün tanınmış örnekleridir.
2. AŞK ÖYKÜLERİ
İki sevgilinin aşkını, bunların kavuşmasını önleyen engellerle mücadelesini anlatan öyküler olup en tanınmışları Kerem ile Aslı, Emrah ile Selvi, Asuman ile Zeycan ,Aşık Garip.v.b.’dir.
3. DİNİ ÖYKÜLER
İslamiyet’in yayılmasına katkıları olan kişilerin hayatlarını ve mücadelelerini temel alan öykülerdir .Hz. Ali’nin savaşlarını anlatan Kan Kalesi Cengi, Hayber Kalesi Cengi; Anadolu’da İslamiyet’in yayılması için mücadele eden komutanların savaşlarını anlatan Battal Gazi Öyküsü, Dnişment Gazi Öyküsü gibi sözlü, anonim eserler, bu türün örnekleri arasında yer alır.
BATI ETKİSİNDE TÜRK EDEBİYATI
1850 yıllarından günümüze kadar sürer. Amacı, metod bakımından Batılı, öz ve ruh bakımından milli bir edebiyat yaratmaktır. Türk toplumundaki esaslı değişmeleri , fikir ve yenilik hareketlerini yansıtır. Üç döneme ayrılır. :
s1.Tanzimat Edebiyatı :1860’ta tercüman-ı ahval gazetesinin yayımlanmasıyla başlar, 1896’ya kadar sürer. Sarsıntılar geçiren Osmanlı İmp.u durumunu kurtarmak için, ordudan başlayarak ıslahat ve devrim hareketlerine girişiyordu . 3. Selim , 2. Mahmut , Abdülmecit dönemleri böyle geçmiştir.
Bu ortamda Batıcı ve yenilikçi olan şair ve yazarlar, sanatlarını toplum için kullandılar. Fransız kültürüyle kültürüyle yetişmiş ,romantik ve ülkücüydüler. Divan şiirini yıkmaya çalıştılar. Çok yönlüydüler: şair,romancı,tiyatro yazarı...vb. Sanattan çok,fikir ve ülkü peşindedirler; zulme,haksızlığa karşı savaş açarlar. Vatan ,millet,hürriyet,adalet,meşrutiyet kavramlarını heyecanla savunurlar. Daha geniş kitlelere seslenebilmek için ,dilde sadelik yanlısıdırlar. Hemen hepsi politikacı ve mücadele adamıdırlar. Tanzimat ikinci döneminde realizimin etkisi görülür. Şiirde konu birliğini sağladılar. Aruzla yazdılar. Düzyazı dilini şiire uyguladılar. Roman,hikaye,makale gibi türler,edebiyatımıza bu dönemde girdi. İlk tanzimatçılar ,Divan şiirinin nazım biçimlerini kullandılar.
1.Dönemin Önemli Temsilcileri:
Şinasi:Gazeteci ,şair ve yazardır. Tercüman-Ahval(1860),Tavir-i Efkar (1862) gazetelerini çıkardı. Fikir adamıdır. Eserleri:Şair Evlenmesi(ilk tiyatro),Şiir çevirileri,Türk Atasözleri,Seçme Şiirler...
Namık Kemal:Gür sesli vatan şairi,dava ve sanat adamıdır. Zulme ve keyfi idareye başkaldırdı. Şiirlerinde vatan ,millet,hürriyet ...ülkülerini aşılamıştır.
Eserleri:Şiirler,Tiyatroları:Vatan Yahut Silistre,Gülnihal,Akif Bey,Kara Bela,Zavallı Çoçuk,Romanları :İntibah,Cezmi,Biyografileri:Dev-i İstila ,Kanişe,Eleştiri:Tahrib-i Harabat,Takip.
Ziya Paşa: Tanzimatçılar içinde eskiye en fazla bağlı kalanlardandır. Şiirlerinde öğütler, felsefi temalar görülür.
Eserleri : Divan, Terkib-i Bend, Zafername(hiciv), Harabat(şiir antolojisi), Veraset Mektupları(Makale).
Ahmet Mithat Efendi:İlgi çekici, eğlendirici roman ve hikayeler yazdı. Eserleri 200’ün üzerindedir, halkı aydınlatmıştır. Dili sadedir.
Eserleri: Letaif-i Rivayet(28 hikaye) , Romanları: Hasan Mellah, Felatun Beyle Rakım Efendi, Henüz 17 Yaşında, Yeniçeriler, Karnaval...
Ahmet Vefik Paşa: Milliyetçilik ve Türkçülük akımlarının ilk büyük temsilicisidir. Moliere komedilerinden yaptığı 16 çeviri ve uyarlamayla, Türk tiyatrosuna önemli hizmetler etti.
Eserleri: Lehçe-i Osmani, Şecere-i Türk, Moliere’den Zor Nikah, Meraki, Azarya, Zoraki Takip...
2.Dönemin Önemli Temsilcileri:
Recaizade Mahmut Ekrem : Edebiyat kuramcısı ve şiir eleştirmenidir. Romancı ve şairdir.
Eserleri:Araba Sevdası(ilk gerçekçi roman), Çok Bilen Çok Yanılır(tiyatro) Zemzeme I-II-III(şiir)...
Samipaşazade Sezai: Roman ve hikayecidir. Gündelik, gerçekçi hayatı vermiştir.
Eserleri: Sergüzeşt, Küçük Şeyler(ilk edebi romandır).
Şemsettin Sami: Türk edebiyatında ilk romanı yazdı. Taaşşuk-i Tal’at ve Fitnat .Sözlük ve ansiklopedi çalışmaları yaptı . Orhun yazıtlarını Türkçe’ye çevirdi.
Eserleri : Kemusül Alam , Kamus-i Türki , çeviri: Sefiller.
2- Servet-i Fünun Edebiyatı:
Servet-i Fünun edebiyat dergisinin çıkışı (1896) ve kapanışı (1901) arasında sürdü. II. Abdülhamit’in hiçbir özgürlük tanımayan yönetimi nedeniyle, sosyal konulara eğilememişlerdir; “Sanat için Sanat” ilkesine bağlı kalmışlardır. Süslü, seçkin insanların zevklerini okşayan bir üslupları vardır.
Bilhassa Fransız edebiyatında , çağdışı olan Sembolizm, Parnasizm’le ilgilenmişlerdir. Osmanlı İmp.’nun çöküntüsü, halkın cahilliği, ümitsizlik, baskı, sansür ve sürgünler yüzünden ; içe dönük yılgın ve hasta bir edebiyat olmuştur.
Bu dönemde kuralsız nazım biçimleri benimsenmiştir. Ayrıca Batı’dan sone ve terzarime gibi nazım biçimleri getirilmiştir. Ölçü aruzdur.
Bu edebiyatta roman ve hikaye, şiirden daha güçlüdür. Olayların çevresi İstanbul’dur. Fransız realist ve natüralistleri örnek tutulmuştur.
Konu bütünlüğüne önem verilmiştir. Bazen bir cümle üç-beş dizeye yayılarak, nazım nesre yakınlaştırılmıştır. Temalar , hayal-hakikat çarpışmasıdır; maddilik-manevilik çekişmesi , yalnızlık , tabiata ve sessizliğe sığınmak, “hüzün ve acıdır”.
Önemli Temsilcileri
Tevfik Fikret:Bireyci duyguları ,tabiatı , yaşanmış hayat sahnelerini işleyen romantik-lirik şiirler yazdı.1901’den sonra sosyal şiirler yazarak didaktik-lirik oldu. Nazmı nesre yaklaştırdı.
Eserleri:Rübab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri Şermin.
Cenap Şehabettin : Yeniliklerde öncüdür. Parnasizmden biçim güzelliği Sembolizmden kapalı şiir zevkini aldı.
Eserleri : evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh.
Halit Ziya Uşaklıgil : Türk edebiyatının ilk büyük romancısıdır. Romanlarının konusu çoğunlukla aydın, zengin çevreden seçilmiştir. Hikayelerinde halk tabakalarına inmiştir.
Eserleri: Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Hikaye:İhtiyar Dost, Kadın Peçesi...
3- 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı:
20.y.y. Türk edebiyatını hazırlayan etmenler : Bazı devletlerin Osmanlı Devletini yıkmaya çalışmaları , İkinci Meşrutiyet, 31 Mart Olayı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı yönetimi, Balkanlarda, Yemen ve Arnavutluk’ta çıkan isyanlar, yeni devletimizin kurulmasıdır.
Başlıca Bölümleri:
a) Fecr-i Ati Edebiyatı :
(1909) Servet-i Fünun’dan sonra Batı’yla dil, edebiyat ,bilim alanlarında sıkı bağlar kuracaklarını ileri sürdüler ; fakat pek bir şey yapamadılar. En büyük temsilcisi, Fransız sembolizmini benimseyen Ahmet Haşim’dir.
Ahmet Haşim: Bireyci öz şiirin ustalarındandır. Ona göre şiirin dili, anlaşılmak için değil, duyulmak içindir. Kapalı şiirler yazdı.
Eserleri: Şiir:Göl Saatleri, Piyale, Düzyazı: Bize göre, Frankfurt Seyahatnamesi, Gurabahane-i Laklakan.
b) Milli Edebiyat Akımı:
(1910-1923):Ömer Seyfettin , Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’in Genç Kalemler dergisindeki bildirileri, akımın başlangıcıdır.
Milli konulara, toplum ve yurt sorunlarına eğilmişlerdir. Sade ve süssüz Türkçe’yle yazdılar. Konuşulan Türkçe’yi yazı dili haline soktular. Hikaye ve romanlarda olaylar, İstanbul dışına çıkartıldı. Şiirde hece ölçüsü ve koşma biçimi kullanıldı.
Önemli Temsilcileri:
Öncüleri :
Mehmet Emin Yurdakul :Yurdumuzun acı gerçeklerini şiirimize ilk defa yansıtmıştır. Türkiye milliyetçiliğini savunur.
Eserleri: Türkçe Şiirler, Türk Sazı...
Ziya Gökalp: Türk halkının folklor ve tarihini yazdı, araştırdı. Sade bir dille toplumsal amaçlı şiirler yazdı.
Eserleri : Düzyazı : Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak ,Türkçülüğün Esasları,Şiir: Kızılelma, Altın Işık.
Ömer Seyfettin :Bizde Maupassant tarzı hikayenin klasik değeri sayılır. Konuları çoçukluğundan, Türk savaş tarihinden, Anadolu efsanelerinden ...almıştır. Tasvir ve tahlile değil, olaya önem verir. Türkçülüğü savundu. Sade yazmıştır.
Eserleri: Bomba, Beyaz Lale, Yalnız Efe...
Diğer Şair ve Yazarlar:
Mehmet Akif Ersoy,Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay , Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay.
Beş Hececiler:
Milli Edebiyat döneminde beş şair, hece ölçüsünü kuvvetle benimsediler. Şiirimize katıksız Türkçe’nin yerleşmesinde önemli rol oynadılar. Bunlar : Faruk N. Çamlıbel , Yusuf Z.Ortaç O.S. Orhan, E.B. Koryürek, H.F. Ozansoy.’dur.
c) Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı (1923-1940) :
Bu dönemde tam anlamıyla yerli ve sade bir dil kullanıldı. Konuşma ve yazı dilini birleştirdiler. Hece ölçüsünün sesini gizleyerek, iç ahenge yöneldiler.
Önemli Temsilcileri:
Ahmet Kutsi Tecer: Anadolu halk motiflerini işlediği duygulu ve memleketçi şiirleriyle tanındı.
Eserleri : Şiirler, Köşebaşı(tiyatro)
Ahmet Hamdi Tanpınar: sembolizm havası içinde soyut şiirin ve psikolojik roman, hikaye türlerinin ustasıdır.
Eserleri: Şiirler, Hikaye: Abdullah Efendinin Rüyaları, Roman: Huzur, Deneme : Beş Şehir.
Ahmet Muhip Dranas: Baudolaire (Bodler) sembolizmini Türk halk şiiriyle kaynaştırdı.
Eserleri :Şiirler, Tiyatro: Gölgeler...
Cahit Sıtkı Tarancı : Yaşamanın ve aşkın güzelliğini, ölümün üstünlüğünü vurguladı. Bol ve güzel halk deyimleri kullandı.
Eserleri: Şiir:Otuz Beş Yaş , Düşten Güzel , Sonrası.
Yedi Meşaleciler: 1928’de Yedi Meşale adlı bir kitapta yedi sanatçı birleşti. Beş Hececilerin yaptıklarını geliştirerek, modern Türk şiirinin doğmasına ortam hazırladılar. Hissedilir bir değişiklik yapamadılar. Bunlar:S. E. Siyavuşgil , V. M. Kocatürk , Y. N. Nayır, C. K. Solok , Kenan Hulusi , Muammer Lütfi , Z. O. Saba’dır.
Ziya Osman Saba : Yedi Meşalecilerin şiire en sadık olanıdır. Çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, kadere boyun eğiş... temalarını işledi.
Eserleri: Şiir: Sebil ve Güvercinler. Hikaye: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi...
Cumhuriyet Döneminin Diğer Şairleri: Kemalettin Kamu, Ö. B. Uşaklı , Arif Nihat Asya, Necip Fazıl Kısakürek .
Cumhuriyet Dönemi Yazarları:
Memduh Şevket Esendal:Tuhaf inançları, cahilliğin ve insan huylarının yarattığı sonuçları işler. Konuşur gibi sade ve içten yazdı. Yorumu okuyucuya bırakır.
Hikayeleri: Otlakçı, Bizim Nesibe... Roman : Ayaşlı ve Kiracıları.
Abdülhak Şinasi Hisar:İzlenimci roman yazdı. Tahlil ve düşünceye yer verdi. Üslubu süslüdür.
Eserleri: Fahim Bey ve Biz... Anı:Boğaziçi Mehtapları...
Peyami Sefa: Türk edebiyatında psikolojik roma türünün ustasıdır.
Eserleri : Dokuzuncu Hariciye Koğuşu , Matmazel Noralya’nın Koltuğu...
Sait Faik Abasıyanık: Konuşur gibi canlı bir İstanbul Türkçe’siyle yazdı. Hikayecidir, roman ve şiirleri de vardır. Orta ve alt tabaka insanlarının hayatlarını işledi. Bir anlık izlenimler, parça buçuk olaylar, Çehov tarzında kaleme alınmıştır.
Eserleri: Hikaye: Semaver, Son Kuşlar, Lüzumsuz Adam...Roman:Kayıp Aranıyor,Birtakım İnsanlar...Şiir: Şimdi Sevişmek Vakti.
d) 1940’tan Sonraki Yeni Türk Edebiyatı:
Bu dönemi yaratan etmenler: Köyden kente göç, tarımda makinalaşmanın yarattığı sorunlar, toprak kavgaları, işçi-patron çekişmeleri ... v.b.
Bu dönem şiirlerinde ölçü, kafiye yok sayıldı;serbest şiir egemen oldu. Roman da hikayede toplumcu gerçekçilik görüldü.
Bu Dönemde Başlıca Edebi Hareketler:
1) Garipçiler(1. Yeni ):
Onlara göre şiir, her yerde görülen basit şeyleri anlatmalıydı. Alaycı ve nükteciydiler. Aydınları bırakıp halka yöneldiler. Şiirde, ölçü, kafiye, bent gibi durumlar yok sayılmıştır. Serbest şiir egemen olmuştur.
Dil, sürekli bir özleşme ve arınma çabasındadır. Roman ve hikayede serim , düğüm, sonuç bölümleri umursanmamıştır. Şairaneliğe kaçmadan, mecazsız yazdılar. Soyut temalar yerine ekmek derdi, günlük şeyler şeyler işlendi. “ Konunun bayağısı yoktur, ancak işleyişte bayağılık vardır.” diye düşünürler.
En çok görülen temalar: yaşama sevinci, tabiat sevgisi, çocukluğa dönüş, ölüm, insan sevgisi, aşk.
Bu akımın Öncüleri:
Orhan Veli Kanık: Hareketin en güçlüsüdür. Bir ideolojiye bağlı değildir. Şiirlerinde İstaanbul sevgisi ağır basar, son şiirlerinde toplum hicvi görülür.
Eserleri: Şiir: Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi , Yenisi ,Karşı, Çeviri ve Uyarlama:Lafonten Masalları , Nasrettin Hoca Hikayeleri.
Oktay Rıfat Horozcu: Her kitabında Garipçi,toplumcu, bireyci, gerçeküstücü oldu.
Eserleri: Şiir: Teknenin Ölümü...Tiyatro:Mikadonun Çöpleri...Roman :Gizli Emir...
2) İkinci Yeni Hareketi:
Orhan Veli’nin açtığı çığır, taklitçilerin elinde tükenmeye yüz tutmuş,yıpranmıştı. Tepki olarak gerçeküstücü, simgeci yol tutturuldu. Karamsar , toplumdan uzak bireyciydiler. Önemli temsilcileri: Turgut Uyar, Cemal Süreyya , Edip Cansever...
3)1940’tan Sonra Yeni Tür Edebiyatında Bağımsız Şairler:
Bedri Rahmi Eyüboğlu: Şiirlerinde halk türkü ve deyişleri fazla yer tutar.
Eserleri: Şiir:Karadut...
Fazıl Hüsnü Dağlarca: Kolay anlaşılmayan, anlamsızca yakın şiirler yazmıştır. İnsanın iç ve dış dünyasının çatışmalarını işler.
Eserleri: Şiir:Çocuk ve Allah , Toprak Ana ...Destanlar: Üç Şehitler Destanı, Yedi Memetler...
Behçet Necatigil: Şiirleri ev, aile , yakın çevre üçgeninde geçer ;içe dönük ve karamsardır.
Eserleri: Şiir: Eski Toprak, , Yaz dönemi...
Cahit Külebi: Yurt şiirlerinde , tabiatın yoksunluğuyla, insanın bahtsızlığını iç içe işledi. Eski halk deyişlerini kullandı.
Eserleri: Yeşeren Otlar, Yangın ...
Necati Cumalı: Kişisel temaları , gündelik hayat ve dünya durumlarını işledi. Mecazsız, duru bir anlatımı vardır.
Eserleri: Şiir: Yağmurlu Deniz...Hikaye: Değişik Gözle , Makedonya 1900...Roman : Susuz Yaz, Nalınlar...
4) 1940’tan Sonraki Türk Edebiyatında Roman ve Hikayede Sosyal (toplumsal)Gerçekçiler:
Bu akım ; bir meseleyi, bir derdi ortaya koyarak, topluma faydalı olmak istiyordu. İlk ürünleri, Anadolu köy romancılığıdır. Konuları: işçi-ırgat hayatı,sınıf çatışmaları,grev-lokavt gibi durumlar, toprak-su kavgaları...
Önemli Temsilcileri:
Kemal Tahir: Konularını cezaevi yaşantılarından , Kurtuluş Savaşı’ndan, eşkıya menkıbelerinden aldı. Gerçek bir Anadolu romanı oluşturdu.
Eserleri: Roman:Yorgun Savaşçı,Devlet Ana ...
Orhan Kemal: Hayatına girmiş yüzlerce kişinin kader ve direnişlerini yazdı. Sürükleyicilik,tabiilik, gerçeklik eserlerinin özelliğidir.
Eserleri :Roman: Murtaza, Hanımın Çiftliği...Tiyatro:72.Koğuş...
Yaşar Kemal: Genellikle Çukurova insanının hayat savaşlarını şiirli bir dille yazdı. Tezli romanı savunur. Folklor unsurları ve güçlü doğa tasvirleri görülür.
Eserleri: Roman:İnce Memet, Yer Demir Gök Bakır, Teneke...
Fakir Baykurt: İçinde doğup yetiştiği köylülerin hayatını yazmıştır.
Eserleri: Roman: Yılanların Öcü, Tırpan, Kara Ahmet Destanı...Hikaye: Can Parası.
5) Bağımsız Yazarlar:
Halikarnas Balıkçısı(Cevdet Şakir Kabaağaçlı): Konularını daima Ege ve Akdeniz kıyılarından çıkardı.; balıkçıları, sünger avcilarını...işledi.
Eserleri: Hikaye: Merhaba Akdeniz...Roman :Deniz Gurbetçileri..
Haldun Taner: Gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan hikayeleriyle tanındı. Epik tiyatro türünde eserler verdi.
Eserleri: Hikaye: Şişhane’ye Yağmur yağıyordu, On İkiye Bir Var...Tiyatro:Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Kocası...
Tarık Buğra: Tek adamın dengesiz, bazen alaycı, bazen acılı tedirginliğini ele alır.
Eserleri:Roman:Küçük Ağa , İbişin Rüyası...
Diğer Bağımsız Yazarlar:
Samet Ağaoğlu, Oktay Akbal, Selim İleri , Cengiz Dağcı, Füruzan, Orhan Pamuk.
6)Tiyatro:
Vedat Nedim Tör (kör), Turgut Özakman (duvarların ötesi, Sarı Pınar), Güngör Dilmen (Midas’ın Kulakları ) , Sermet Çağan (Ayak Bacak Fabrikası) , Cevat Fehmi Başkut (Paydos, Buzlar Çözülmeden, Harputta Bir Amerikalı)
Deneme ve Eleştiri:
Nurullah Ataç : Deneme, eleştiri yazdı. Çeviriler yaptı. Türkçe’nin özleşmesi için yılmadan savaştı. Yeni bir dil ve anlatım biçimi yarattı.
Eserleri:Günlerin Getirdiği, Okuruma Mektuplar...
Suut Kemal Yetkin: Edebiyatın çeşitli konularında özlü ve açık bir anlatımla yazdı.
Eserleri:Denemeler, Edebiyat Konuşmaları...
TÜRK EDEBİYATI’NIN BÖLÜMLERİ
Türk Edebiyatı’nı ,tarih boyunca yaşanan kültür değişmelerine bağlı olarak üç ana bölümde inceliyoruz:
I. İslam’dan Önceki Türk Edebiyatı
II. İslam Kültürü Etkisindeki Türk Edebiyatı
III. Batı Kültürü Etkisindeki Türk Edebiyatı
I. İSLAM’DAN ÖNCEKİ TÜRK EDEBİYATI
Türk’ler, İslam’dan önce “Şamanizm, Maniheizm , Budizm” gibi dinlerin etkisiyle bir edebiyat oluşturmuşlardır. M.S.XI. yüzyıla kadar süren bu edebiyatı ikiye ayırıyoruz:
A. SÖZLÜ EDEBİYAT
M.S.VIII. yüzyıla gelinceye kadar Türklerin yazılı bir edebiyatı yoktur. Şiirler sözlü olarak üretilmekte, kulaktan kulağa yayılarak varlıklarını sürdürmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan türlerin başlıcaları şunlardır:
KOŞUK
“Sığır denilen sürek avları sırasında söylenen lirik doğa şiirleridir. “Kopuz” eşliğinde söylenir. Halk şiirindeki koşmalara benzer. Dörtlük birimi ve hece ölçüsüyle oluşturulur.
SAGU
“Yuğ” adı verilen cenaze törenlerinde söylenen bu şiirler, Halk Edebiyatı’ndaki ağıtların en eski biçimleridir. Ölen kişinin iyiliğinden, ölümünün doğurduğu acıdan söz eder. Nazım birimi dörtlük, ölçü hecedir. Sözlü gelenek içinde ortaya çıkan bu şiirlerden yalnız ikisi günümüze kadar gelebilmiştir. Bunlar, sakaların komutanı Alp Er Tunga ile Batı Hun Devleti hükümdarı Atilla’nın ölümü üzerine söylenmiştir.
SAV
Günümüzdeki atasözlerinin ilk örnekleri olan özlü sözlerdir. Bunların birçoğunu, Kaşgarlı Mahmut’un ünlü eseri Divan ü Lugat-it Türk’te buluyoruz. Kimilerinin ölçü ve uyak izlerini taşıdığına bakarak, savların ve atasözlerinin manzum biçimde doğup sonradan düzyazı niteliği kazandığını söyleyebiliriz.
DESTAN
İslam öncesi sözlü edebiyatın en yaygın şiir türüdür. Destanların bir kısmı evrenin, Dünya’nın ,insanın nasıl oluştuğunu anlatır. Bir kısmı ise, konularını tarihten, toplumu derinden etkileyen olaylardan alır.
Bütün destanlar, şu ortak özelliklere sahiptir:
1.Manzumdurlar.
2.Anonimdirler.
3.Zamanla türlü değişikliklere uğrayabilirler.
4.Olay ve kişiler olağanüstüdür.
Destanlar, oluşum biçimlerine göre üçe ayrılır:
1.DOĞAL(TABİİ) DESTAN
Önce bir şair tarafından söylenen, zamanla şairi unutularak anonimleşen destanlardır. Bunlar,dilden dile dolaşırken büyük değişikliklere uğrar. Örneğin, Ergenekon Destanı, bir doğal destandır.
2.YAPMA (SUNİ) DESTAN
Doğal destandan temel farkı, anonim nitelik taşımamasıdır. Bir şair tarafından, doğal destanlara benzetilerek yazılır. Örneğin Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs, Fazıl Hüsnü Dağlarca’ nın Üç Şehitler Destanı adlı eserleri, birer yapma destandır.
3.ULUSAL (MİLLİ) DESTAN
Bir ulusa özgü destanların birleştirilerek tek destan haline getirilmesine denir. Yunanlıların İlliada, Odysseia; Almanların Nibelungen, Gudrun ; Hintlilerin Ramayana, Mahabarata ; İranlıların Şehname ; Finlilerin Kalevala adlı destanların, bu türün örnekleridir.
TÜRK DESTANLARI
Köktürk (Göktürk) Destanı : Birbirini tamamlayan Ergenekon Destanı ve Bozkurt Destanı’ ndan oluşur. Bunlarda Türklerin tarih sahnesine nasıl çıktıkları ve hangi soydan geldikleri üzerine efsaneler anlatılır.
1. Uygur Destanı : türeyiş Destanı ve Göç Destanı olmak üzere iki destandan oluşur. İlki Uygurların var oluşunu, ikincisi yurtlarından göç etmek zorunda kalışlarını anlatır.
2. Saka Destanı : Saka Türklerine ait bu destan da, Şu Destanı ve Alp Er Tunga Destanı olmak üzere iki parçadan oluşur. Bunlar Şu ve Alp Er Tunga adlarındaki komutanların hayat hikayeleri üzerine kurulmuştur.
3. Hun Destanı : Oğuz Kağan Destanı diye bilinir. Büyük bir ihtimalle, Hun hükümdarı Mete’nin hayatını konu alır; ancak onu olağanüstü niteliklere büründürerek anlatır. Bu destan, daha sonra değişikliklere uğrayarak İslami bir nitelik kazanmıştır.
B.YAZILI EDEBİYAT
Türk yazılı edebiyatının ilk örnekleri Orhun Yazıtları’dır. Köktürklerden kalan bu yazıtlar,üç mezar taşından ibarettir. İsveçli Strahhlenberg tarafından, Orhun Irmağı kıyısında bulunmuş ; W.Thomsen tarafından okunmuştur. 38 harfli Köktürk alfabesiyle yazılan bu yazıtlar, Kültigin, Bilge Kağan ve Vezir Tonyukuk adına dikilmiştir. Yazılar, Yolug Tigin tarafından taşlara kazınarak yazılmıştır.
Köktürk Yazıtları’nda, Köktürk tarihi konu edinilir. Devletin güçsüzleşmesi, Türk ulusunun bağımsızlığını yitirip Çin egemenliği altına girmesi, sonra yeniden güçlenmesiyle ilgili gelişmeler ve bunların nedenleri üzerine durulur. Bu tarihi olayların anlatımında kullanılan Türkçe, oldukça gelişmiş bir kültür dili olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türk yazılı edebiyatı, Uygurlar devrinde daha da gelişmiştir. 14 harfli Uygur alfabesiyle yazılan eserler, Budizm’in etkilerini taşır.
II.İSLAM KÜLTÜRÜ ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI
Türkler, X. yüzyıldan itibaren İslamiyet’i kitleler halinde kabul etmeye başlamışlardır. Bunun sonucu olarak, İslam kültürüne bağlı bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Türkçe’de Arapça ve Farsça etkilerinin duyulmaya başladığı, aruz ölçüsünün ilk kez kullanıldığı eserler,XI. yüzyılda verilmiştir. Bu ilk İslami eserlerin başlıcaları şunlardır:
KUTADGU BİLİG
Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir. Yazarı, Yusuf Has Hacip’tir. Karahanlılar zamanında (XI. yüzyıl-1070) yazılmış, ideal bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Esrin dilinde henüz Arapça ve Farsça etkisi yoktur. Birimi beyit, ölçüsü aruz, kalıbı fe u lün/fe u lün /fe ul’dür. Bilinen üç nüshası, bugün Fergana, Viyana ve Mısır’da bulunmaktadır.
DİVAN Ü LUGAT-İT TÜRK
Eserin adı, “Türk Dili’nin toplu(genel) Sözlüğü” anlamına gelir. Adından da anlaşılacağı gibi, eser bir sözlüktür; Araplara Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bundan dolayı, Türkçe’nin Arapça karşısında savunulduğu bir eser olarak değerlendirilir. Eserde Türkçe sözcüklerin anlamları Arapça’yla açıklanmakta ve her maddeden sonra birtakım Türkçe metinler örnek olarak verilmektedir. Kaşgarlı Mahmut tarafından XI. yüzyılda yazılan eserin asıl önemi de, işte bu derleme Türkçe metinlerden ileri gelmektedir; yani eser, zengin bir folklor kaynağı durumundadır.
ATABETÜ’L-HAKAYIK
Eserin adı “gerçeklerin eşiği” anlamına gelmektedir. Yazarı Edip Ahmet’tir. Eserde hem dörtlük, hem de beyit nazım birimleri kullanılmıştır. Ölçü aruzdur. Okuyucuya dini öğütler veren eser, anlatım yönünden kurudur; didaktik özelliklere sahiptir; XII. yüzyılda yazılmıştır.
DİVAN-I HİKMET
Ahmet Yesevi tarafından XII. yüzyılda yazılan eser, tasavvuf felsefesinin yayılmasını amaçlar. Didaktik nitelikli olduğundan, oldukça kuru bir anlatıma sahiptir. Türk tasavvuf edebiyatının ilk örneği sayılır.
İSLAMİ TÜRK EDEBİYATI’NIN BÖLÜMLENMESİ
A.DİVAN EDEBİYATI
XIII.-XIX. Yüzyıllar arasında yaşayan bu edebiyat; dil, anlatım, nazım içimleri, ölçü, türler ve
konular bakımından Arap ve Fars edebiyatlarının etkisi altındadır. Bu nedenle, Ortadoğu İslam edebiyatlarının bir parçası sayılır.
Divan Edebiyatı, “Kuruluş Dönemi” denilen XIII-XIX. Yüzyıllar arasında, genellikle Fars Edebiyatının taklidi görünümündedir. Şairler kendi sanat kişiliklerini ortaya koyacak yerde, ünlü İran şairleri gibi söylemeye bu dönemde büyük özen gösterirler. Osmanlı İmparatorluğu’ nun yükselişe geçtiği XVI. yüzyıldan itibaren, bu taklitçi anlayışın “Olgunluk Dönemini” ni yaşamaya başladığı, hatta Divan şairlerinin kendilerini İran şairlerinden üstün sayar bir tavır takındıkları görülür.
DİVAN EDEBİYATI’NIN TEMEL ÖZELLİKLERİ
1. Bu edebiyatın dili, Arapça, Farsça ve Türkçe’nin söz hazineleriyle dilbilgisi kurallarının birleşmesinden oluşan “Osmanlıca”dır.
2. Dil ağır, anlatım genellikle süslüdür.
3. Hayattan kopuk bir sanat anlayışı vardır. Şairler, toplum ve insanla ilgili sorunlara eğilme gereği duymamışlardır. ; ancak bazı şiirlerde, toplum hayatını aksatan durumlara değinilmiştir.
4. Bu edebiyat, halk kültüründen uzaktır. Sanatçılar da çoğu zaman saray ve çevresinde yetişmişlerdir. Onun için Divan Edebiyatı’na “Yüksek Zümre Edebiyatı”,”Saray Edebiyatı” gibi adlar verilmiştir.
5. Bu edebiyat, biçimcidir. Anlatılan değil, anlatım biçimi daima önde gelir. Şiirde sıkı sanat kuralları uygulanır. Divan Edebiyatı, bu yönüyle klasizme benzer.
6. Başlıca konular aşk, doğa, ölüm, ayrılık, özlem v.b.’dir.
7. Şiirde temel ölçü aruzdur. Bazı şairler, hece ölçüsüyle tek tük şiir yazmışlardır.
BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ
GAZEL
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Aşk, doğa, içki, eğlence konuları işlenir. Beyit birimiyle yazılır. 5-15 beyit uzunluğundadır. Beyitler “AA/BA/CA/DA” uyak düzeniyle sıralanır. İlk beyit matla(doğuş)”, son beyit “makta(kesiş)”, en güzel söylenmiş beyit de “beytü’l-gazel” adını alır. Şairin adı, makta beytinde geçer. Gazellerde genellikle konu bütünlüğü bulunmaz; yani şiirdeki beyitler, anlamca birbirine bağlı olmaz. Anlam bütünlüğü taşıyan gazellere “yek-ahenk gazel” denir.
KASİDE
Arap Edebiyatı’ndan alınmıştır. Övgü şiiridir. Gazel gibi uyaklanır. Uzunluğu 33-39 beyit arasında değişir. Şu bölümlerden oluşur:
a. Nesib(teşbib):Giriş bölümüdür. Kasideler, bu bölümde yapılan betimlemelere göre adlandırılır. Bahar betimlemesi yapılan kasidelere “kaside-i bahariyye”, kış betimlemesi yapılanlara “kaside-i şitaiye”, bayram betimlemesi yapılanlara da “kaside-i ıydiyye” denir.
b. Tegazzül :Kaside içinde güzel söyleme anlamına gelir. Bu bölümde aşk, şarap, kadın gibi gazellere özgü konular, lirik bir anlatımla işlenir.
c. Girizgah:Denk düşürerek asıl konuya, yani övgüye giriş yapılan bölümdür.
d. Methiye : Padişah, sadrazam, vezir, paşa gibi yüksek görevli kişilere ya da din büyüklerine yöneltilen övgünün yapıldığı bölümdür.
e. Fahriyye : Şairin, kendi şiir yeteneğini övdüğü bölüme verilen addır.
f. Dua : Kasidenin sonuç bölümüdür. Şair, böyle güzel bir şiiri yazıp bitirebildiği için dua ederek kasidesini tamamlar.
Daha sonra, Tanzimat döneminde de kaside nazım biçimi kullanılmış;ama kasidenin hem konularında, hem biçiminde değişiklik yapılmıştır.
Kasideler, konularına göre dörde ayrılır:
a. Methiyye : Ünlü, saygın kişilerin övüldüğü kasidelerdir.
b. Tevhid :Allah’ın birliğini konu edinen ve onu öven kasidelere denir.
c. Münacaat : Allah’a yalvarış amacıyla yazılır.
d. Na’t : Hz. Muhammed’in övgüsünü yapmak için yazılan kasidelerdir.
MESNEVİ
Divan Edebiyatı’na Fars Edebiyatı’ndan geçmiş olup uzun manzum öykülerdir. Beyit birimiyle, türlü aruz kalıplarıyla yazılır. Beyitler “AA/BB/CC/DD” biçimiyle kendi aralarında uyaklanır. İslami edebiyatın ortak konularını işler.
ŞARKI
Divan Edebiyatı’nda XVIII.yüzyılda kullanılmaya başlayan bir nazım biçimidir. Dörtlüklerle yazılır. Halk Edebiyatı’ndaki koşma nazım biçiminin etkisiyle doğduğu söylenir. Dörtlükler “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Aşk, doğa, içki, kadın gibi dünyevi konular işlenir.
RUBAİ
Tek dörtlükten oluşan, “AABA” uyak düzeniyle ve aruzun özel kalıplarıyla yazılan; aşk, hayat, insan gibi konuları ve felsefi düşünceleri işleyen bir nazım içimidir. Fars Edebiyatı’ndan Divan Edebiyatı’na geçmiştir. Dünyaca ünlü temsilcisi, İranlı şair Ömer Hayyam’dır.
TERKİB-İ BEND
“Bend” adı verilen bölümlerden oluşur. Her ben ; bir “hane” ve bir “vasıta” bölümünü kapsar. Haneler 5-15 beyit uzunluğunda olup “AA/BA/CA/DA” biçiminde uyaklanır. Vasıta ise , tek beyittir. Vasıtanın dizeleri kendi aralarında uyaklıdır. Bendler değiştikçe, aynı uyak düzeni, başka uyak sözcükleriyle tekrarlanır.
TERCİ-İ BEND
Konu ve biçim bakımından terkib-i bende benzer. Ondan tek farkı, vasıta beytinin her bendden sonra değişmemesidir.
MURABBA
Dörtlüklerden oluşur. “AAAA/BBBA/CCCA” biçiminde uyaklanır. Bu biçim özellliğiyle şarkıdan farkı yoktur. Murabba ile şarkıyı ayıran tek fark, şarkıların bir besteye bağlanmasıdır.
MÜSTEZAT
Bir manzumenin uzun dizelerinden sonra kısa dizeler getirilmesiyle oluşur. Uzun ve kısa dizeler, kendi aralarında gazel gibi uyaklanır. Kısa dizelere “ziyade” denir. Uzun dizelerde aruzun “mef u lü/me fa i lü /fe u lün”; kısa dizelerde ise “mef u lü /fe u lün” kalıbı kullanılır. Batı Edebiyatı etkisi altına girildikten sonra, bu nazım biçimindeki kuralların gevşetilmesiyle “serbest müstezat” denilen yeni bir nazım biçimi ortaya çıkmıştır.
DİVAN EDEBİYATI’NDA DÜZYAZI
Divan, şiire ağırlık veren bir edebiyattır. Düzyazı, ancak bilimsel çalışmalarda, tarihlerde, kimi sanatsal metinlerde ve gezi türü eserlerde kullanılmıştır.
Divan Edebiyatı’nda düzyazılar, yazılış amacı ve dil tutumu dikkate alınarak üçe ayrılır:
1. Sanatlı(süslü) Düzyazı
Söz ustalığı göstermek amacıyla yazılır. Sinan Paşa’nın Tazarru’at adlı eseri, bu türün en tanınmış örneğidir. Sanatlı düzyazıya inşa denir
2. Orta Düzyazı
Yer yer ağır ve süslü, yer yer sade bir dille yazılan düzyazılardır. Genellikle tarih kitaplarında bu düzyazı türü görülür. Osmanlılar zamanında tarihçilik,”vakanüvis” adı altında yürütülen bir tür memurluktu. Sarayda görevlendirilen vakanüvisler, önemli önemsiz her olayı günü gününe notlar halinde yazarlardı. Bu eserler, olay anlatımına dayalı olduğundan, bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşmaz. Divan döneminin başlıca tarihçileri arasında Aşıkpaşazade ,Ali, Ebülgazi Bahadır Han,Naima, Peçevi, Mütercim Asım sayılabilir.
3. Sade Düzyazı
Dil ve anlatım ustalığının değil, ele alınan konunun önem taşıdığı düzyazı türüdür. Bu anlayış nedeniyle, sade düzyazılarda ustaca söz söyleme çabası görülmez; dil açık, yalın, doğaldır. Bu düzyazı türünü kullananlardan başlıcaları şunlardır: Mercimek Ahmet , Katip Çelebi, Evliya Çelebi (Eseri:Seyahatname).
B. HALK EDEBİYATI
Halk Edebiyatı, sözlü edebiyatın uzantısıdır. Halkın yarattığı sözlü eserlerden oluşur. Dil., biçim, konular, duyarlıklar bakımından halk kültürüne sıkı sıkıya bağlıdır.
HALK EDEBİYATI’NIN TEMEL ÖZELLİKLERİ
1. Bu edebiyat, halk diline bağlıdır.
2. Dil ve anlatımda süslü söyleyişe yöneliş yoktur. Genellikle yalın anlatım kullanılır.
3. Halkın içinden doğan eserler, konu, tema ve duyarlık bakımından halkın hayatına sıkı sıkıya bağlıdır.
4. Şairler, genellikle okumamış kişilerdir.
5. Dörtlük birimi esastır.
6. Şairlerde , milli ölçü olan hece ölçüsü kullanılır.
7. Aşk, doğa, ayrılık, özlem, dil, tasavvuf konularının yanı sıra toplum hayatını ilgilendiren sorunlara da sık sık eğilen şairler, bunlarla ilgili eleştiriler getirirler.
BAŞLICA NAZIM BİÇİMLERİ
Halk şiirindeki nazım biçimlerini iki ana öbekte inceliyoruz.:
1.MANİ TİPİ
Maniler, anonim, lirik şiirlerdir,”AABA” uyak düzeniyle, 7’li hece ölçüsünün 4-3 durağıyla söylenir. Ana tema sevgidir. Dört dizeden oluşan manilere “düz mani” denir. Üç dizeden oluşan ve “ABA” biçiminde uyaklanan maniler “kesik mani”, beş dizeden oluşan ve “ABACA” biçiminde uyaklanan maniler “genişletilmiş mani”, uyakları cinaslı sözcüklerden seçilen maniler ise “ cinaslı mani” adını alır.
2.KOŞMA TİPİ
Koşma tipi nazım biçimlerinin kalıplaşmış bir yapısı vardır. Hepsi, dörtlüklerle ve değişmez bir uyak düzeniyle (ABAB/CCCB/DDDB, AAAB/CCCB/DDDB ya da –B-B/CCCB/DDDB) söylenir. Bunlar, kullanılan ölçü kalıbı, uzunluk-kısalık, konular bakımından farklılıklar taşır. Koşma tipi nazım biçimlerinin başlıcaları şunlardır:
KOŞMA
Kısa, lirik şiirlerdir. Dörtlüklerle, AABA(-A-A)/CCCA/DDDA uyak düzeniyle, hece ölçüsünün 6-5 ya da 4-4-3 duraklı 11’li kalıbıyla söylenir. aşk ve doğa konularının yanı sıra,ayrılık, özlem, yalnızlık,gurbet, sıla, ölüm gibi temaları işler. Genellikle saz eşliğinde, ezgiyle söylenen koşmalar, ezginin niteliğine göre “Acemi koşması,Ankara koşması, topal koşma, kesik kerem” gibi türlere ayrılır.
DESTAN
Biri, sözlü gelenekte evrenin ve insanın oluşumunu, toplumu derinden etkileyen olayları olağanüstülükler katarak anlatan uzun manzum öyküler; öteki Halk Edebiyatı’nda bir nazım biçimi olmak üzere iki ayrı destan vardır. Birinci tür olan destanla ilgili bilgileri “İslam’dan Önceki Türk Edebiyat’ı” başlığı altında verildi. Nazım biçimi olan destan ise, ölçü, duraklar, uyak düzeni bakımından koşmaya benzer; ancak destanlar, konularıyla koşmadan ayrılır. Bunlarda, genellikle bir yöre halkı üzerinde derin etki yaratan olaylar ve bunların uyandırdığı ortak duygular dile getirilir. Bir kısım destanlar ise mizahidir. Bunlarda 11’li hecenin yanı sıra, 7’li ve 8’li hecede kullanılmaktadır. Destanı koşmadan ayıran bir başka özellik ise, bunların uzun olmasıdır.
SEMAİ
Uyaklanışı koşmaya benzer. 8’li hece ölçüsünün 4-4 durağıyla ve özel bir ezgi eşliğinde söylenir. Konuları, koşmada olduğu gibi aşk, doğadır.
VARSAĞI
Uyak düzeni ve ölçüsü semai gibidir; ancak ezgisinin niteliği ve konusu ondan farklıdır. Varsağıda yiğitçe bir söyleyiş vardır. Bu nedenle de “Bre!Hey!Behey!” gibi ünlemlerle başlar.
TÜRKÜ
Hece ölçüsünün türlü kalıplarıyla söylenen ezgili, anonim şiirlerdir. Bazen de kime ait olduğu bilinen şiirler, türkü formlarıyla söylenir. Türkülerde genellikle iki bölüm bulunur. Birincisi, şiirin iskeletini oluşturan “asıl bölüm” ; ikincisi “kavuştak”tır. Kavuştaklar, asıl bölümlerin arasına gelerek onları birbirine bağlar.
İLAHİ VE NEFES
Din ve tasavvuf konularının işlendiği şiirlere “ilahi” denir. Koşma gibi uyaklanan ilahilerde 4-4 duraklı 8’li ölçü kullanılır.
Bunlar herhangi bir tarikatın görüşlerini yansıtmaz; konuyu genel olarak ele alır.
İlahilerin Bektaşi tekkelerinde söylenenlerine “nefes”, Alevi anlayışına bağlı olanlarına ise “deme” adı verilir.
İlahi, nefes ve demeler, bestelenerek söylenir.
BAŞLICA NAZIM TÜRLERİ
Halk şiirleri, konularına göre türlere ayrılır. Bu nazım türleri şöyle sıralanabilir:
GÜZELLEME
Sevgi üstüne söylenen şiirlerdir. Bazen de bunlarda doğa güzellikleri karşısında duyulan hayranlık duygusu dile getirilir.
KOÇAKLAMA
Konusu yiğitlik,kahramanlık, kavga ve savaş olan şirlerdir.,
TAŞLAMA
Bir kişiyi ya da toplumdaki bir aksaklığı yermek amacıyla söylenen şiirlere bu ad verilir.
AĞIT
Sözlü Türk Edebiyatı’ndaki saguların Halk Edebiyatı’nda aldığı biçimdir. Ölen kişilerin ardından söylenir, ölümden doğan acıyı dile getirir. Genellikle kadınlar tarafından yakılan ağıtlar, anonim özellik taşır. Bununla birlikte, az da olsa, şairi bilinen ağıtlara rastlanmaktadır.
MUAMMA
Kapalı bir biçimde anlatılan bir olayın ya da bilginin okuyucu tarafından anlaşılmasını, bunlarla ilgili soruların cevaplandırılmasını isteyen bir tür manzum bilmecedir.
NASİHAT
Bir şey öğretmek,bir düşüncenin yayılmasına çalışmak gibi amaçlarla söylenen didaktik şiirlerdir.
NOT
“Destan, ilahi, nefes ve deme”, hem birer nazım biçimi, hem de tür olarak değerlendirilir.
HALK ŞAİRLERİNİN GRUPLANDIRILMASI
Halk şairleri, halk şiirinin yerleşmiş kurallarına bağlı kalmakla birlikte, türlü kültürel nedenlerle dil, anlatım, ölçü kullanımı bakımından farklı yönelişler içine girebilmektedirler. Ayrıca yaşadıkları çevre de onların sanat anlayışlarını farklılaştıran bir etmen olarak karşımızı çıkmaktadır. Halk şairlerini, işte bu gibi noktaları dikkate alarak şöyle ayırıyoruz:
1. GÖÇEBE(GEZGİN) ŞAİRLER
Bir yere bağlı kalmadan gezerler. Genellikle eğitim görmedikleri için, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmezler. Dilleri sadedir. Hece ölçüsüne bağlıdırlar. Geleneksel şiir anlayışını sürdürürler.
2. YENİÇERİ ŞAİRLER
Osmanlılar zamanında askerlik, hayat boyu süren bir meslekti. Orduda görev arasında şairler yetişmiştir. Bunlar, katıldıkları savaşlarla ilgili yiğitlik şiirleriyle dikkati çekerler. Dil, anlatım, ölçü bakımından, göçebe şairler gibi geleneksel şiir anlayışına bağlıdırlar.
3. KÖYLÜ ŞAİRLER
Hayatları köylerde, kasabalarda geçer. Büyük kentlerle ilgileri olmadığı için, kent kültüründen, Divan Edebiyatı’ndan etkilenmeden, halk şiiri geleneklerine bağlı kalmışlardır.
4.KENTLİ ŞAİRLER
Genellikle Divan Edebiyatı’nın etkisinde kalırlar. Hem Halk, hem de Divan Edebiyatı tarzında şiirler söylerler. Dillerinde Arapça ve Farsça sözcüklerin oranı yüksektir. Hece ölçüsüyle birlikte aruza da yer verirler.
5. TASAVVUF (TEKKE ) ŞAİRLERİ
Tekkelerde yetiştikleri, din ve tasavvuf konusunda eğitim gördükleri için, dilleri, göçebe, yeniçeri ve köylü şairlere göre bazen daha ağırdır. Zaman zaman Divan Edebiyatı’nın dil, anlatım, biçim, ölçü özelliklerini taşıyan şiirler söylerler. Örneğin Yunus Emre bile, aruz ölçüsü ve mesnevi düzeniyle Risaletü’n-Nushiyye adlı bir eser vermiştir.
HALK ÖYKÜLERİ
Halk öyküleri, destanların zamanla biçim ve öz değişimine uğramaları sonunda ortaya çıkmış sözlü eserlerdir. Anonimdir. Başlıca türleri şunlardır:
1. DESTAN ÖYKÜLER
Destanlardaki olağanüstülük gibi bazı özellikleri koruyan halk öyküleridir XIII.-XIV.yüzyılda Doğu Anadolu’da ortaya çıkan Dede Korkut Öyküleri ile Köroğlu Öyküsü, bu türün tanınmış örnekleridir.
2. AŞK ÖYKÜLERİ
İki sevgilinin aşkını, bunların kavuşmasını önleyen engellerle mücadelesini anlatan öyküler olup en tanınmışları Kerem ile Aslı, Emrah ile Selvi, Asuman ile Zeycan ,Aşık Garip.v.b.’dir.
3. DİNİ ÖYKÜLER
İslamiyet’in yayılmasına katkıları olan kişilerin hayatlarını ve mücadelelerini temel alan öykülerdir .Hz. Ali’nin savaşlarını anlatan Kan Kalesi Cengi, Hayber Kalesi Cengi; Anadolu’da İslamiyet’in yayılması için mücadele eden komutanların savaşlarını anlatan Battal Gazi Öyküsü, Dnişment Gazi Öyküsü gibi sözlü, anonim eserler, bu türün örnekleri arasında yer alır.
BATI ETKİSİNDE TÜRK EDEBİYATI
1850 yıllarından günümüze kadar sürer. Amacı, metod bakımından Batılı, öz ve ruh bakımından milli bir edebiyat yaratmaktır. Türk toplumundaki esaslı değişmeleri , fikir ve yenilik hareketlerini yansıtır. Üç döneme ayrılır. :
s1.Tanzimat Edebiyatı :1860’ta tercüman-ı ahval gazetesinin yayımlanmasıyla başlar, 1896’ya kadar sürer. Sarsıntılar geçiren Osmanlı İmp.u durumunu kurtarmak için, ordudan başlayarak ıslahat ve devrim hareketlerine girişiyordu . 3. Selim , 2. Mahmut , Abdülmecit dönemleri böyle geçmiştir.
Bu ortamda Batıcı ve yenilikçi olan şair ve yazarlar, sanatlarını toplum için kullandılar. Fransız kültürüyle kültürüyle yetişmiş ,romantik ve ülkücüydüler. Divan şiirini yıkmaya çalıştılar. Çok yönlüydüler: şair,romancı,tiyatro yazarı...vb. Sanattan çok,fikir ve ülkü peşindedirler; zulme,haksızlığa karşı savaş açarlar. Vatan ,millet,hürriyet,adalet,meşrutiyet kavramlarını heyecanla savunurlar. Daha geniş kitlelere seslenebilmek için ,dilde sadelik yanlısıdırlar. Hemen hepsi politikacı ve mücadele adamıdırlar. Tanzimat ikinci döneminde realizimin etkisi görülür. Şiirde konu birliğini sağladılar. Aruzla yazdılar. Düzyazı dilini şiire uyguladılar. Roman,hikaye,makale gibi türler,edebiyatımıza bu dönemde girdi. İlk tanzimatçılar ,Divan şiirinin nazım biçimlerini kullandılar.
1.Dönemin Önemli Temsilcileri:
Şinasi:Gazeteci ,şair ve yazardır. Tercüman-Ahval(1860),Tavir-i Efkar (1862) gazetelerini çıkardı. Fikir adamıdır. Eserleri:Şair Evlenmesi(ilk tiyatro),Şiir çevirileri,Türk Atasözleri,Seçme Şiirler...
Namık Kemal:Gür sesli vatan şairi,dava ve sanat adamıdır. Zulme ve keyfi idareye başkaldırdı. Şiirlerinde vatan ,millet,hürriyet ...ülkülerini aşılamıştır.
Eserleri:Şiirler,Tiyatroları:Vatan Yahut Silistre,Gülnihal,Akif Bey,Kara Bela,Zavallı Çoçuk,Romanları :İntibah,Cezmi,Biyografileri:Dev-i İstila ,Kanişe,Eleştiri:Tahrib-i Harabat,Takip.
Ziya Paşa: Tanzimatçılar içinde eskiye en fazla bağlı kalanlardandır. Şiirlerinde öğütler, felsefi temalar görülür.
Eserleri : Divan, Terkib-i Bend, Zafername(hiciv), Harabat(şiir antolojisi), Veraset Mektupları(Makale).
Ahmet Mithat Efendi:İlgi çekici, eğlendirici roman ve hikayeler yazdı. Eserleri 200’ün üzerindedir, halkı aydınlatmıştır. Dili sadedir.
Eserleri: Letaif-i Rivayet(28 hikaye) , Romanları: Hasan Mellah, Felatun Beyle Rakım Efendi, Henüz 17 Yaşında, Yeniçeriler, Karnaval...
Ahmet Vefik Paşa: Milliyetçilik ve Türkçülük akımlarının ilk büyük temsilicisidir. Moliere komedilerinden yaptığı 16 çeviri ve uyarlamayla, Türk tiyatrosuna önemli hizmetler etti.
Eserleri: Lehçe-i Osmani, Şecere-i Türk, Moliere’den Zor Nikah, Meraki, Azarya, Zoraki Takip...
2.Dönemin Önemli Temsilcileri:
Recaizade Mahmut Ekrem : Edebiyat kuramcısı ve şiir eleştirmenidir. Romancı ve şairdir.
Eserleri:Araba Sevdası(ilk gerçekçi roman), Çok Bilen Çok Yanılır(tiyatro) Zemzeme I-II-III(şiir)...
Samipaşazade Sezai: Roman ve hikayecidir. Gündelik, gerçekçi hayatı vermiştir.
Eserleri: Sergüzeşt, Küçük Şeyler(ilk edebi romandır).
Şemsettin Sami: Türk edebiyatında ilk romanı yazdı. Taaşşuk-i Tal’at ve Fitnat .Sözlük ve ansiklopedi çalışmaları yaptı . Orhun yazıtlarını Türkçe’ye çevirdi.
Eserleri : Kemusül Alam , Kamus-i Türki , çeviri: Sefiller.
2- Servet-i Fünun Edebiyatı:
Servet-i Fünun edebiyat dergisinin çıkışı (1896) ve kapanışı (1901) arasında sürdü. II. Abdülhamit’in hiçbir özgürlük tanımayan yönetimi nedeniyle, sosyal konulara eğilememişlerdir; “Sanat için Sanat” ilkesine bağlı kalmışlardır. Süslü, seçkin insanların zevklerini okşayan bir üslupları vardır.
Bilhassa Fransız edebiyatında , çağdışı olan Sembolizm, Parnasizm’le ilgilenmişlerdir. Osmanlı İmp.’nun çöküntüsü, halkın cahilliği, ümitsizlik, baskı, sansür ve sürgünler yüzünden ; içe dönük yılgın ve hasta bir edebiyat olmuştur.
Bu dönemde kuralsız nazım biçimleri benimsenmiştir. Ayrıca Batı’dan sone ve terzarime gibi nazım biçimleri getirilmiştir. Ölçü aruzdur.
Bu edebiyatta roman ve hikaye, şiirden daha güçlüdür. Olayların çevresi İstanbul’dur. Fransız realist ve natüralistleri örnek tutulmuştur.
Konu bütünlüğüne önem verilmiştir. Bazen bir cümle üç-beş dizeye yayılarak, nazım nesre yakınlaştırılmıştır. Temalar , hayal-hakikat çarpışmasıdır; maddilik-manevilik çekişmesi , yalnızlık , tabiata ve sessizliğe sığınmak, “hüzün ve acıdır”.
Önemli Temsilcileri
Tevfik Fikret:Bireyci duyguları ,tabiatı , yaşanmış hayat sahnelerini işleyen romantik-lirik şiirler yazdı.1901’den sonra sosyal şiirler yazarak didaktik-lirik oldu. Nazmı nesre yaklaştırdı.
Eserleri:Rübab-ı Şikeste, Haluk’un Defteri Şermin.
Cenap Şehabettin : Yeniliklerde öncüdür. Parnasizmden biçim güzelliği Sembolizmden kapalı şiir zevkini aldı.
Eserleri : evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harb, Nesr-i Sulh.
Halit Ziya Uşaklıgil : Türk edebiyatının ilk büyük romancısıdır. Romanlarının konusu çoğunlukla aydın, zengin çevreden seçilmiştir. Hikayelerinde halk tabakalarına inmiştir.
Eserleri: Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar, Hikaye:İhtiyar Dost, Kadın Peçesi...
3- 20. Yüzyıl Türk Edebiyatı:
20.y.y. Türk edebiyatını hazırlayan etmenler : Bazı devletlerin Osmanlı Devletini yıkmaya çalışmaları , İkinci Meşrutiyet, 31 Mart Olayı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin baskıcı yönetimi, Balkanlarda, Yemen ve Arnavutluk’ta çıkan isyanlar, yeni devletimizin kurulmasıdır.
Başlıca Bölümleri:
a) Fecr-i Ati Edebiyatı :
(1909) Servet-i Fünun’dan sonra Batı’yla dil, edebiyat ,bilim alanlarında sıkı bağlar kuracaklarını ileri sürdüler ; fakat pek bir şey yapamadılar. En büyük temsilcisi, Fransız sembolizmini benimseyen Ahmet Haşim’dir.
Ahmet Haşim: Bireyci öz şiirin ustalarındandır. Ona göre şiirin dili, anlaşılmak için değil, duyulmak içindir. Kapalı şiirler yazdı.
Eserleri: Şiir:Göl Saatleri, Piyale, Düzyazı: Bize göre, Frankfurt Seyahatnamesi, Gurabahane-i Laklakan.
b) Milli Edebiyat Akımı:
(1910-1923):Ömer Seyfettin , Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’in Genç Kalemler dergisindeki bildirileri, akımın başlangıcıdır.
Milli konulara, toplum ve yurt sorunlarına eğilmişlerdir. Sade ve süssüz Türkçe’yle yazdılar. Konuşulan Türkçe’yi yazı dili haline soktular. Hikaye ve romanlarda olaylar, İstanbul dışına çıkartıldı. Şiirde hece ölçüsü ve koşma biçimi kullanıldı.
Önemli Temsilcileri:
Öncüleri :
Mehmet Emin Yurdakul :Yurdumuzun acı gerçeklerini şiirimize ilk defa yansıtmıştır. Türkiye milliyetçiliğini savunur.
Eserleri: Türkçe Şiirler, Türk Sazı...
Ziya Gökalp: Türk halkının folklor ve tarihini yazdı, araştırdı. Sade bir dille toplumsal amaçlı şiirler yazdı.
Eserleri : Düzyazı : Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak ,Türkçülüğün Esasları,Şiir: Kızılelma, Altın Işık.
Ömer Seyfettin :Bizde Maupassant tarzı hikayenin klasik değeri sayılır. Konuları çoçukluğundan, Türk savaş tarihinden, Anadolu efsanelerinden ...almıştır. Tasvir ve tahlile değil, olaya önem verir. Türkçülüğü savundu. Sade yazmıştır.
Eserleri: Bomba, Beyaz Lale, Yalnız Efe...
Diğer Şair ve Yazarlar:
Mehmet Akif Ersoy,Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edip Adıvar, Refik Halit Karay , Reşat Nuri Güntekin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay.
Beş Hececiler:
Milli Edebiyat döneminde beş şair, hece ölçüsünü kuvvetle benimsediler. Şiirimize katıksız Türkçe’nin yerleşmesinde önemli rol oynadılar. Bunlar : Faruk N. Çamlıbel , Yusuf Z.Ortaç O.S. Orhan, E.B. Koryürek, H.F. Ozansoy.’dur.
c) Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı (1923-1940) :
Bu dönemde tam anlamıyla yerli ve sade bir dil kullanıldı. Konuşma ve yazı dilini birleştirdiler. Hece ölçüsünün sesini gizleyerek, iç ahenge yöneldiler.
Önemli Temsilcileri:
Ahmet Kutsi Tecer: Anadolu halk motiflerini işlediği duygulu ve memleketçi şiirleriyle tanındı.
Eserleri : Şiirler, Köşebaşı(tiyatro)
Ahmet Hamdi Tanpınar: sembolizm havası içinde soyut şiirin ve psikolojik roman, hikaye türlerinin ustasıdır.
Eserleri: Şiirler, Hikaye: Abdullah Efendinin Rüyaları, Roman: Huzur, Deneme : Beş Şehir.
Ahmet Muhip Dranas: Baudolaire (Bodler) sembolizmini Türk halk şiiriyle kaynaştırdı.
Eserleri :Şiirler, Tiyatro: Gölgeler...
Cahit Sıtkı Tarancı : Yaşamanın ve aşkın güzelliğini, ölümün üstünlüğünü vurguladı. Bol ve güzel halk deyimleri kullandı.
Eserleri: Şiir:Otuz Beş Yaş , Düşten Güzel , Sonrası.
Yedi Meşaleciler: 1928’de Yedi Meşale adlı bir kitapta yedi sanatçı birleşti. Beş Hececilerin yaptıklarını geliştirerek, modern Türk şiirinin doğmasına ortam hazırladılar. Hissedilir bir değişiklik yapamadılar. Bunlar:S. E. Siyavuşgil , V. M. Kocatürk , Y. N. Nayır, C. K. Solok , Kenan Hulusi , Muammer Lütfi , Z. O. Saba’dır.
Ziya Osman Saba : Yedi Meşalecilerin şiire en sadık olanıdır. Çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, kadere boyun eğiş... temalarını işledi.
Eserleri: Şiir: Sebil ve Güvercinler. Hikaye: Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi...
Cumhuriyet Döneminin Diğer Şairleri: Kemalettin Kamu, Ö. B. Uşaklı , Arif Nihat Asya, Necip Fazıl Kısakürek .
Cumhuriyet Dönemi Yazarları:
Memduh Şevket Esendal:Tuhaf inançları, cahilliğin ve insan huylarının yarattığı sonuçları işler. Konuşur gibi sade ve içten yazdı. Yorumu okuyucuya bırakır.
Hikayeleri: Otlakçı, Bizim Nesibe... Roman : Ayaşlı ve Kiracıları.
Abdülhak Şinasi Hisar:İzlenimci roman yazdı. Tahlil ve düşünceye yer verdi. Üslubu süslüdür.
Eserleri: Fahim Bey ve Biz... Anı:Boğaziçi Mehtapları...
Peyami Sefa: Türk edebiyatında psikolojik roma türünün ustasıdır.
Eserleri : Dokuzuncu Hariciye Koğuşu , Matmazel Noralya’nın Koltuğu...
Sait Faik Abasıyanık: Konuşur gibi canlı bir İstanbul Türkçe’siyle yazdı. Hikayecidir, roman ve şiirleri de vardır. Orta ve alt tabaka insanlarının hayatlarını işledi. Bir anlık izlenimler, parça buçuk olaylar, Çehov tarzında kaleme alınmıştır.
Eserleri: Hikaye: Semaver, Son Kuşlar, Lüzumsuz Adam...Roman:Kayıp Aranıyor,Birtakım İnsanlar...Şiir: Şimdi Sevişmek Vakti.
d) 1940’tan Sonraki Yeni Türk Edebiyatı:
Bu dönemi yaratan etmenler: Köyden kente göç, tarımda makinalaşmanın yarattığı sorunlar, toprak kavgaları, işçi-patron çekişmeleri ... v.b.
Bu dönem şiirlerinde ölçü, kafiye yok sayıldı;serbest şiir egemen oldu. Roman da hikayede toplumcu gerçekçilik görüldü.
Bu Dönemde Başlıca Edebi Hareketler:
1) Garipçiler(1. Yeni ):
Onlara göre şiir, her yerde görülen basit şeyleri anlatmalıydı. Alaycı ve nükteciydiler. Aydınları bırakıp halka yöneldiler. Şiirde, ölçü, kafiye, bent gibi durumlar yok sayılmıştır. Serbest şiir egemen olmuştur.
Dil, sürekli bir özleşme ve arınma çabasındadır. Roman ve hikayede serim , düğüm, sonuç bölümleri umursanmamıştır. Şairaneliğe kaçmadan, mecazsız yazdılar. Soyut temalar yerine ekmek derdi, günlük şeyler şeyler işlendi. “ Konunun bayağısı yoktur, ancak işleyişte bayağılık vardır.” diye düşünürler.
En çok görülen temalar: yaşama sevinci, tabiat sevgisi, çocukluğa dönüş, ölüm, insan sevgisi, aşk.
Bu akımın Öncüleri:
Orhan Veli Kanık: Hareketin en güçlüsüdür. Bir ideolojiye bağlı değildir. Şiirlerinde İstaanbul sevgisi ağır basar, son şiirlerinde toplum hicvi görülür.
Eserleri: Şiir: Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi , Yenisi ,Karşı, Çeviri ve Uyarlama:Lafonten Masalları , Nasrettin Hoca Hikayeleri.
Oktay Rıfat Horozcu: Her kitabında Garipçi,toplumcu, bireyci, gerçeküstücü oldu.
Eserleri: Şiir: Teknenin Ölümü...Tiyatro:Mikadonun Çöpleri...Roman :Gizli Emir...
2) İkinci Yeni Hareketi:
Orhan Veli’nin açtığı çığır, taklitçilerin elinde tükenmeye yüz tutmuş,yıpranmıştı. Tepki olarak gerçeküstücü, simgeci yol tutturuldu. Karamsar , toplumdan uzak bireyciydiler. Önemli temsilcileri: Turgut Uyar, Cemal Süreyya , Edip Cansever...
3)1940’tan Sonra Yeni Tür Edebiyatında Bağımsız Şairler:
Bedri Rahmi Eyüboğlu: Şiirlerinde halk türkü ve deyişleri fazla yer tutar.
Eserleri: Şiir:Karadut...
Fazıl Hüsnü Dağlarca: Kolay anlaşılmayan, anlamsızca yakın şiirler yazmıştır. İnsanın iç ve dış dünyasının çatışmalarını işler.
Eserleri: Şiir:Çocuk ve Allah , Toprak Ana ...Destanlar: Üç Şehitler Destanı, Yedi Memetler...
Behçet Necatigil: Şiirleri ev, aile , yakın çevre üçgeninde geçer ;içe dönük ve karamsardır.
Eserleri: Şiir: Eski Toprak, , Yaz dönemi...
Cahit Külebi: Yurt şiirlerinde , tabiatın yoksunluğuyla, insanın bahtsızlığını iç içe işledi. Eski halk deyişlerini kullandı.
Eserleri: Yeşeren Otlar, Yangın ...
Necati Cumalı: Kişisel temaları , gündelik hayat ve dünya durumlarını işledi. Mecazsız, duru bir anlatımı vardır.
Eserleri: Şiir: Yağmurlu Deniz...Hikaye: Değişik Gözle , Makedonya 1900...Roman : Susuz Yaz, Nalınlar...
4) 1940’tan Sonraki Türk Edebiyatında Roman ve Hikayede Sosyal (toplumsal)Gerçekçiler:
Bu akım ; bir meseleyi, bir derdi ortaya koyarak, topluma faydalı olmak istiyordu. İlk ürünleri, Anadolu köy romancılığıdır. Konuları: işçi-ırgat hayatı,sınıf çatışmaları,grev-lokavt gibi durumlar, toprak-su kavgaları...
Önemli Temsilcileri:
Kemal Tahir: Konularını cezaevi yaşantılarından , Kurtuluş Savaşı’ndan, eşkıya menkıbelerinden aldı. Gerçek bir Anadolu romanı oluşturdu.
Eserleri: Roman:Yorgun Savaşçı,Devlet Ana ...
Orhan Kemal: Hayatına girmiş yüzlerce kişinin kader ve direnişlerini yazdı. Sürükleyicilik,tabiilik, gerçeklik eserlerinin özelliğidir.
Eserleri :Roman: Murtaza, Hanımın Çiftliği...Tiyatro:72.Koğuş...
Yaşar Kemal: Genellikle Çukurova insanının hayat savaşlarını şiirli bir dille yazdı. Tezli romanı savunur. Folklor unsurları ve güçlü doğa tasvirleri görülür.
Eserleri: Roman:İnce Memet, Yer Demir Gök Bakır, Teneke...
Fakir Baykurt: İçinde doğup yetiştiği köylülerin hayatını yazmıştır.
Eserleri: Roman: Yılanların Öcü, Tırpan, Kara Ahmet Destanı...Hikaye: Can Parası.
5) Bağımsız Yazarlar:
Halikarnas Balıkçısı(Cevdet Şakir Kabaağaçlı): Konularını daima Ege ve Akdeniz kıyılarından çıkardı.; balıkçıları, sünger avcilarını...işledi.
Eserleri: Hikaye: Merhaba Akdeniz...Roman :Deniz Gurbetçileri..
Haldun Taner: Gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan hikayeleriyle tanındı. Epik tiyatro türünde eserler verdi.
Eserleri: Hikaye: Şişhane’ye Yağmur yağıyordu, On İkiye Bir Var...Tiyatro:Keşanlı Ali Destanı, Sersem Kocanın Kurnaz Kocası...
Tarık Buğra: Tek adamın dengesiz, bazen alaycı, bazen acılı tedirginliğini ele alır.
Eserleri:Roman:Küçük Ağa , İbişin Rüyası...
Diğer Bağımsız Yazarlar:
Samet Ağaoğlu, Oktay Akbal, Selim İleri , Cengiz Dağcı, Füruzan, Orhan Pamuk.
6)Tiyatro:
Vedat Nedim Tör (kör), Turgut Özakman (duvarların ötesi, Sarı Pınar), Güngör Dilmen (Midas’ın Kulakları ) , Sermet Çağan (Ayak Bacak Fabrikası) , Cevat Fehmi Başkut (Paydos, Buzlar Çözülmeden, Harputta Bir Amerikalı)
Deneme ve Eleştiri:
Nurullah Ataç : Deneme, eleştiri yazdı. Çeviriler yaptı. Türkçe’nin özleşmesi için yılmadan savaştı. Yeni bir dil ve anlatım biçimi yarattı.
Eserleri:Günlerin Getirdiği, Okuruma Mektuplar...
Suut Kemal Yetkin: Edebiyatın çeşitli konularında özlü ve açık bir anlatımla yazdı.
Eserleri:Denemeler, Edebiyat Konuşmaları...
TÜRK SOSYOLOJİ TARİHİ
ANKARA EKOLÜ
Ankara ekolü 1939 yılı sonlarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde oluşmaya başlayan ve Amerikan Sosyolojisini ülkemizde temsil etmeyi amaçlayan bir sosyoloji anlayışına sahip olan Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes tarafından oluşturulmuştur. Ankara ekolü, batılılaşma ile evrenselliği özdeş kabul etmektedir.
Ekol milli ilim anlayışına karşı çıkarak evrensel ilim anlayışını savunur. Bilimin ancak batı ile temaslarının başladığı tarihten sonra oluşmaya başladığını öne sürer. Batı bilim anlayışına kaynaklık eden hümanizmayı ele alır. Hümanist olabilmemiz için Yunan ve Latin kültürünü, tarihini öğrenmemiz gerektiğini ve batıyı sevmeyenin hiç bir şeyi sevmeyeceği savunulur.
Ekole göre hümanizma, iktisadi yapının ve ticaretin çok canlı bir şekilde işlediği İtalya’da, değişen sosyal şartların bir ürünü olarak doğmuştur. Ekol, bilim anlayışlarındaki evrensel çerçeveyi, sanat ve edebiyat sosyolojisine de uygulamışlardır. sanatçılar tarafsız olarak değerlendirilmelidir. Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumsal tabakalardan birine mensup oldukları için o sosyal tabakanın bütünü içindeki yerlerini vurgulamaya çalışırlar. Ekole göre sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenirken, toplumu da etkilemeli ve onunu batılılaşmasına öncülük eden bir rol oynamalıdır.
Ankara Ekolünün laiklik anlayışı; laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrımı değildir. ‘Laiklikle sosyal hayatın birçok alanları ile din arasındaki ilişkinin çözülmesi kastedilir. Yalnız siyasi ve dini otoritelerin ayrılması değil, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun, kıyafet vesairesin dini ölçülerden ve kaidelerden ayrılması demektir.’
Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisiyle Kara Avrupası sosyolojisini iki ayrı dünya olarak değerlendirir. Ankara Ekolüne Amerikan Sosyolojisinde önemli bir yeri olan ırkçılık teorilerini eleştiri. Ülkemizde ırkçılar etkinliklerini hızla arttırırlar. Onlara karşı mücadeleyi Ankara Ekolü verir. Ekole göre ırkçılık bizim kültürümüze tamamiyle yabancıdır. Dış kaynaklıdır. Türk halkı arasında ırkçılık görüşleri yaşanmamıştır. Ankara Ekolünün kesin kanısı; ‘Dünya medeniyetini hiçbir ırk tek başına yaratmamıştır. Medeniyet tüm insanlığın kurduğu müşterek bir eserdir.’
Ekol, faşizmi, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıktığını ve büyük sermaye sahiplerinin menfaatlerini yığın hareketleri yaratarak korumasına vasıtalık eden muhafazakar bir rejim olarak tanımlar. Darvinizmin ileri fikirlerinin zayıflamasına burjuvazinin neden olduğunu söyler.
Ekol, ülkemizde sosyoloji araştırmalarının yapılamayışını iki nedene bağlar;
- Bizdeki sosyoloji okullarının dogmatik doktrinler ileri sürerek, siyasete karışarak ideoloji yapmaktan ileri gidememişlerdir.
- Sosyoloji ders programlarının hazır formüller halinde öğrencilere verilmesi, olaylar arasındaki ilişkilerin tahlili ve tenkit etmek suretiyle tartışılmaması.
Ankara Ekolü, batıya, sosyolojisine baktığı gibi bakmaz. Batı ile bütünleşme özlemle vurgulanır. Toplum olarak yapılması gereken şey garp medeniyetini en kısa zamanda benimsemektir. Kısmi etkilenmeler yeterli olmamaktadır.
Ankara ekolü kendisini yeni bir dünya görüşünün temsilcisi olarak tanıtmak ister. Bu yeni dünya görüşü üretime önem verdiği için bazı konular daha ay8ıcalık kazanır. Ekonomi üretimin temelidir. Şehirler, endüstri toplumunun özelliklerini taşırken, köylerde üretimin en küçük birimi olarak karşımıza çıkar. Ankara ekolünün gözde konuları ekonomi, şehir, endüstri ve köy sosyolojisi olmuştur.
Ekolün şehir sosyolojisi konusundaki görüşleri aynı zamanda ekolün Batılılaşma ve toplumsal değişme konusundaki görüşlerini de yansıtır. Ekole göre, değişmenin, ilerlemenin yolu doğu toplumundan batı toplumuna ‘köyden şehre’ tarımdan sanayiye doğru bir değişimdir. Garp medeniyeti şehirli medeniyetidir. Garp medeniyetinin memleketimize girmesinde ve yaygınlaşmasında şehirlerimiz öncü rol oynar. Köy kalkınması da şehirleşmenin genişlemesidir.
Köylerle şehirler arasındaki zıtlık, tarım, ticaret ve sanayi arasındaki ayrılıktan kaynaklanır. Farklılıkların Nedeni:
- Tarımın yeri küçük yerleşimler, ticaret ve sanayinin yeri büyük nüfuzların yaşadığı şehirlerdir.
- Toprağa sahip kişi hem sermayenin sahibi hem işletici ve idarecisi hem de bilfiil çalışan kimsedir. Tarım amelesiyle aralarında ihtisaslaşma yoktur.
Köylerin iktisadi yapısı akrabalık ve komşuluk temeline dayalı ve örf ve adetlere göre tanzim olur. Zirai kalkınmayı sağlamak için modern tekniği, makineyi ziraate sokmak, küçük köylü işletmeleri makinelerin iş görebileceği büyüklüğü getirmek gerekir. Bunun için;
- Devletin elindeki toprakları topraksız köylüye dağıtmalı
- Köylerdeki toprak sahiplerini teşkilatlandırmalı
- Devlet orta ve küçük köylü üreticileri, ağalara ve esnafa karşı korumalı
- Mevcut devlet ziraat işletmelerini en ileri teknik ve teşkilatla geliştirmeli.
İSTANBUL EKOLÜ
Bu ekol içinde Hilmi Ziya Ülken, Fahri Fındıkoğlu ve Nurettin Sazi Kösemihal bulunmaktadır. Fransız kaynaklı ve felsefi ağırlıklı olan bu ekol geleneksel sosyolojiyi devam ettirir. Toplumsal çıkarları, ülke gerçekleri ve pratik sorunların sosyolojik boyutu anları fazla ilgilendirmez. Tüm olayları batılı bir anlayışa göre değerlendirirler. İşledikleri konular ve aktardıkları teorilerin toplumla bağlantısı yoktur. Ekol, Ziya Gökalp’in etkisi altındadır. Fransız sosyolojisinden beslenir. Aynı zamanda bu ekolde Alman sosyolojisinin etkisi de hissedilir. Bu ekolün temsilcileri aynı sosyoloji anlayışına sahiptir.
Hilmi Ziya Ülken eklektik eğilimler taşırken, Marksizmi hatırlatmadan geçemez.
Fındıkoğlu da eklektik, fakat Alman sosyolojisinden kaynaklanan ‘sosyal siyaset’ anlayışını ülkemize aşımak ister.
Kösemihal, Le Play devamcılarınca geliştirilen tecrübi sosyoloji anlayışının üniversitedeki temsilcisidir.
Bu üç temsilci sosyologtan çok felsefi ağırlıklı düşünceler ileriye süren filozof tipli bilim adamlarıdır. İstanbul ekolü bilimi tek yol, ilmihal, dogma, iman vs. olarak asla kabul etmez. Hilmi Ziya Ülken bu anlayışın felsefi boyutlarını ‘Aşk Ahlakı’ adını verdiği kavramla açıklar. Aşk Ahlakı ile metafizik boyuttan rasyonel zihniyete ulaşmak ister.
İstanbul ekolü ile Ankara ekolü bilim anlayışı farklıdır. İstanbul ekolünün bilim anlayışı Ankara Ekolünden daha teorik ve felsefi içeriğe sahiptir. İstanbul ekolü demokratik yönetimde ilericiliğin ve gericiliğin belirleyicilerini de saptar. Buna göre modern demokrasi içtimai meseleye birinci dereceden önem vermeli, toprak ve işçi meselelerini halletmelidir. Bu meseleye karşı çare oluşturan görüşlere ve partilere ileri, bu meseleyi hiçe sayan içtimai görüşlere ve partilere gerici demişlerdir. Ekole göre demokratik cemiyetlerdeki hürlüğün gerçekleşebilmesi için toplumunu o siyasi partilere sahip bir parlâmento tarafından idare edilmesi gerekir. Bu partiler toplumsal sorunlar karşısındaki görüşlerini açıklamalıdır.
Ekole göre Tanzimat, kendisinden önceki nizamı beğenmeyen ve kurduğu nizamı görmek isteyen toplumsal hayatın her sahasında yeni bir düzenleme girişiminde bulunan bir dünya görüşüdür. Ekole göre Tanzimatla birlikte müslümanların hristiyanlara üstün olduğu görüşü de yok oluyor. Ekole göre aile hayatımızdan iktisadi hayatımıza kadar tüm toplumu sarsan; sosyal tabaka ve zümrelerin nizamlarını yitirmelerine yol açan Tanzimat iç şartlar kadar dış şartların zoruyla olmuştur.
Tanzimatla beraber fen ağırlıklı bilim dallarının yanında sosyal ağırlıklı bilimlerde ülkemizde ağırlığını hissettirmiştir. Gazeteler yayımlanmaya başlamış ve Türk fikir adamları bu gazeteler sayesinde fikirlerini yayarak, görüşlerini halk kesimlerine kadar ulaştırmışlardır. Ekole göre asıl siyasi felsefe Genç Türklerin hareketi, Ziya Gökalp’in içtimaiyat cereyanı ve Prens Sabahattin’in ‘mesleki içtima’ sı vasıtasıyla ülke sorunlarına eğilen toplumsal felsefe halini almıştır.
İstanbul ekolünü, Ankara ekolünden ayıran en önemli özelliğinden bir tanesi köy sosyolojisine önem vermemiş olmasıdır. Üç hocanın birlikte kaleme aldıkları tek makale; Karataş Köyü monografisi, yüzeysel bir incelemedir. Ama buna karşın köy sosyolojisinin geçmişi hakkındaki en önemli makaleyi İstanbul ekolü yayımlamıştır. 1940’larda ve daha sonraları Ankara ekolüne karşı besledikleri sempati kaybolmaya başlamıştır. Buna göre Ankara Ekolü alt yapının süt yapıyı belirlediğini öne sürmektedir.
Batı konusu da iki ekolünde görüşleri paralellik gösterir. Batı ile evrensellik özdeştir. Dünyada geçerli olan tek medeniyet Batı medeniyetidir ve bizimde en kısa zamanda bu medeniyete katılmamız gerekir. Fransız Devrimi, evrimci bir gelişmenin ürünü sayan ekol, bizdeki Batılılaşmanın da evrimci bir yol izlemesi gerektiğini savunur.
İstanbul Ekolü sosyalizm ile komünizmi kesin olarak ayırır:
- Sosyalizm, sanayileşmeye bağlı iktisadi düşünce tarzıdır.
- Günümüzde Batı ülkelerinin sosyalizm anlayışı ile komünizm anlayışları kesin olarak ayrılmıştır.
- Komünzm, çalışanların tüm haklarını ve özgürlüklerini elinden alarak onu köle gibi çalıştırırken; sosyalizm ‘mülkiyette orta yol’ anlayışı getirmiştir.
- Ülkemizde işçi sendikalarının kurulması gerekir, sendikaların gelişebilmesi için işçilerin, dış tesirlere kulak asmamaları, milli çıkarları korumaları, siyaset yapmamaları, kendi çıkarlarını savunmaları gerekir.
İSTANBUL EKOLÜNÜN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI
Ekol, ele aldığı konunun tarihi gelişim seyrini, ele aldığı konu ile birlikte aktarmasıdır. Toplumsal olaylar iki yoldan incelenebilir.
a) Doğrudan doğruya gözleyebileceğimiz ve tekrarlanan değişmeler
b) Detaylı gözlemle kavradığımız ve tekrar edilemeyen değişmeler.
Ekole göre en geniş içtimai zümre sınıftır ve en büyük içtimai münasebetler, sınıf münasebetleri ve sınıf tezatlarıdır. Sosyologlar toplumsal ilişkiler sahasını oluş sırasında kavrayacak ve canlı olayları tespit ederek toplumun yapısına nüfuz edecektir. Daha sonra bu izlenimlerini istatistik, tarih gibi bilimler yardımıyla açıklayacaktır. İnsan varlığı sosyal bilimlerin ortak konusu olarak ele alınır. Sosyolojinin iki önemli konusu hukuk ve iktisat sosyolojisiyle meşgul olmuşlardır. Bu konuda makaleler kaleme almışlardır.
Gerek İstanbul ekolü gerekse Ankara ekolü sanat ve edebiyat sosyolojisiyle yakından ilgilenmişlerdir. İstanbul ekolüne göre roman aracılığıyla toplumların ve sınıfların hakim değerlerini saptamak mümkündür.
İstanbul ekolüne göre dünyada tek bir medeniyet vardı. O da garp medeniyetidir. Bu manada garplılaşmak demek kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Rasyonel düşünce, ilik ve felsefe bu medeniyetin eseridir. Ekol, herşeyimizle Batılı olmamız gereğini savunur.
İstanbul ekolünün yakından takip ettiği konulardan biri de din sosyolojisidir. Ekol, tek tanrılı dinlerin, eski dinlerin izlerini taşıdığı ve idin bir tekamül çizgisi izleyerek gittikçe mükemmelleştiği fikrindedir. Ekol, İslamiyet’te eski dinlerin izlerini arar.
Ekol, daha çok gelişebilmemiz ve daha çabuk Batılılaşmamız için liberalizm yerine iktisadi devletçiliğin yararlı olacağını ve bu nedenle T.C’nin devletçiliği benimsediği görüşündedir.
GENEL DEĞERLENDİRME
1940’ların sosyolojisi aslında dergiler etrafında şekillenir. Örneğin Fındıklıoğlu’nun çıkardığı İş Dergisi Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’i tanıtır. Alman sosyal bilimcilerin yazıları da yer alır. Sosyal Siyaset konularını ele alarak işler.
Hilmi Ziya Ülken, İnsan Dergisi’ni yayımlar. Derginin amacı memleketi tanıma meselesine birinci dereceden ehemmiyet vermek ve Durkheim sosyolojisinden ziyade Sabahattin’inin ileri sürdükleri tecrübi sosyoloji yönünün tutulmasıdır.
İstanbul ekolü, ders notları ile daha teorik sosyoloji konularını Sosyoloji Dergisi’nde yayımlar.
Fındıklıoğlu, milliyetçilik duygularına hitap eden yazılarına Çığır Dergisi’nde yer verirken, Ülkü’de de yazar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dergisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde de yayın hayatına devam eder.
Ankara ekolüne gelince, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi ve Yurt ve Dünya Dergisi ekolün görüşlerini açıklamakta kullandığı dergilerdir. Toplumda tek konuyu ele alarak durum tespitinde bulunmuş ve olayları irdeleme yolunu seçmiştir. Bu konların başında sosyal değişme, Batılılaşma, ekonomi sosyolojisi, köy sorunu, gençlik, ırkçılık, aile sosyolojisi konularını sayabiliriz. Ama ekol, sosyal değişme ve sosyal değişmeyle Batılılaşmak konusunda yoğunlaşmışlardır.
Ankara ekolüne göre günlük hayatta ne kadar çok teknik araç kullanılırsa o kadar hızlı değişme meydana gelir. Değişmeyi hızlandıracak güç de devlettir. Tüm değişme çabalarının varacağı son nokta Batı uygarlığına herşeyimizle katılabilmektir. Taklitçi bir batıcılık yarar sağlamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’nin bağımsızlığını koruyarak Batının yerinde yer almaktır. Bağımsızlığını kaybetmiş Türkiye Batının ancak sömürgesi olabilir.
Ankara ekolü yeni disiplinleri; köy sosyolojisi, şehir ve endüstri sosyolojisi, ekonomik sosyolojini sistemli bir şekilde işlemiştir. Bu özellikler Ankara ekolünü İstanbul ekolünden ayırır. Köyün ciddi bir şekilde üniversiteye girmesi Ankara ekolüyle olmuştur. Köy konusunda amaç Batılılaşma yanında kırsal kesimin hızını tespit edip, uygulanabilecek teorilere ulaşmaktır.
Ankara Ekolünün Türk Sosyolojisine getirdiği konuların başında şehir ve endüstri sosyolojileri vardır. Ekol, şehirleşme hızının batılılaşmaktaki etkisini araştırır. Köylerden göç eden kitlelerin toplumsal değişimde rolü iki yönlüdür; sanayileşme ve şehirleşme.
Sanayileşen Türkiye’de köylüler işçi sınıfına dönüşür. Ankara ekolünü İstanbul’dan ayıran bir diğer özelliği ekonomi sosyolojisine verdiği önemdir. Ankara ekolüne göre toplumdaki değişimin ekonomik yapı ile doğrudan bağıntısı vardır. Eğer geri kalmışsak, gelenekçi bir yaşam tarzı benimsiyorsak nedeni ekonomik yapımızdan kaynaklanmaktadır. Küçük el sanatları ve aile işletmeleri gericiliğin temelidir. Şehirleşerek büyük sanayiye ulaşmamız gerekir. Böylece aktif yenilikçi bir toplum doğacaktır. Toplumdaki her kurumun, her olayın her geleneğin bir görevi vardır.
İstanbul ekolü gelenekçi sosyoloji ekolünün devamıdır. Ele aldığı konalar Türk Sosyolojisiyle aynıdır. Yeni bir iddiası yoktur. Ankara ekolü gibi büyük umutlar taşımaz. Oysa Ankara ekolü yeni bir sosyoloji anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Amerikan sosyolojisi, ele aldığı konular sistemli bir amaca hizmet eder: Toplumun ilerlemesi için uygun formüller hazırlamak, böylece hem geri kalmışlıktan kurtulunacak ve Batıyla tamamen bütünleşilecektir.
İstanbul ekolü materyalist ve determinist bilim anlayışının yanında milliyetçilik duygularına da yer verir. Geleneksel sosyolojimiz içersinde özellikle felsefi konulara, Türk düşünce tarihine, hukuk sosyolojisine ve daha pekçok konuya yer verir. Bunların yanında İslam Felsefesi, Din sosyolojisi, Ekonomik düşünce tarihi, Aile sosyolojisi, İşçi sorunları ve sendikacılık, ırkçılık, Halk edebiyatı gibi konularda yazılar yazmışlardır.
İKİ EKOLÜN BENZERLİKLERİ:
- İki ekolde Batılılaşmayı zorunlu olarak görürler.
- İki ekolde demokrasiye inanırlar.
- Ankara ekolünün Türk düşünce tarihine bakışı eleştirisel bir yaklaşım içerir. Konunun derinlemesine gidilmez. Düşünürler hakkında ortalama bilgiler verilir. İstanbul ekolünün yaklaşımı daha kapsamlıdır. Türk düşünce tarihindeki bazı akımların devamını sağlamayı amaçlar.
- Ortak olarak sergilenen ancak zıt olan başka konu iki ekolün bilim anlayışıdır; Ankara ekolü, ‘bilimin toplum çıkarları doğrultusunda kullanılmasını savunur’. İstanbul ekolü ise soyut ve gündelik çıkarların üstünde bir bilim anlayışına sahiptir.
- Sanat ve edebiyat konusunda da aynı yaklaşımlar sergilenir. Ankara ekolüne göre sanat, sınıf çıkarlarının bir ürünüdür.
ÇALIŞMADAN ÇIKARABİLECEĞİMİZ SONUÇLAR.
- Türk Sosyolojisi 1940’lardan sonra Fransız kaynağı tek olmak özelliğini yitirmiştir. Bu alanı Amerikan ve Alman kaynaklarıyla beraber paylaşmıştır.
- 1940’lara kadar tekelci ve monist etkisini sürdüren Fransız sosyolojisi yani İstanbul ekolünün sosyolojiye sahip olma ayrıcalığı Ankara ekolünün oluşması ile sona ermiştir.
- Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisinin etkisi ile yeni alanlara doğru sistemli bir araştırma faaliyetine girişmiştir. Köy ve şehir sosyolojisi önem kazanmıştır. Köyden şehre ve şehirden batılılaşmaya doğru bir evrim çizgisini vurgulayarak deneysel sosyolojiye yönelmiştir.
- Elde edilen tüm bilgiler Batılılaşma ve çağdaşlaşma hızını belirlemeyi amaçlıyordu.
- 1940 öncesinde olduğu gibi Türk sosyolojisi yalnızca resmi ideoloji sınırları içinde, rejimi savunmakla kalmıyor. Problemler oluştukça çözüm yolları arıyor.
- İstanbul ekolü, bazı açıklamalarını tarihe dayandırmış ve Türk tarihini daha bağımsız olarak değerlendirmiştir. Ankara ekolü, bilim dünyamıza devrimci katkılarından dolayı sosyoloji bilimini somuta indirgeyerek toplum çıkarları ile özdeşliği gösterilmeye çalışılmıştır. Yani sosyoloji toplumun yaşadığı hayattaki çıkarlarından bağımsız ve dogma bir bilim de değildir.
ANKARA EKOLÜ
Ankara ekolü 1939 yılı sonlarında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde oluşmaya başlayan ve Amerikan Sosyolojisini ülkemizde temsil etmeyi amaçlayan bir sosyoloji anlayışına sahip olan Niyazi Berkes, Behice Boran ve Mediha Berkes tarafından oluşturulmuştur. Ankara ekolü, batılılaşma ile evrenselliği özdeş kabul etmektedir.
Ekol milli ilim anlayışına karşı çıkarak evrensel ilim anlayışını savunur. Bilimin ancak batı ile temaslarının başladığı tarihten sonra oluşmaya başladığını öne sürer. Batı bilim anlayışına kaynaklık eden hümanizmayı ele alır. Hümanist olabilmemiz için Yunan ve Latin kültürünü, tarihini öğrenmemiz gerektiğini ve batıyı sevmeyenin hiç bir şeyi sevmeyeceği savunulur.
Ekole göre hümanizma, iktisadi yapının ve ticaretin çok canlı bir şekilde işlediği İtalya’da, değişen sosyal şartların bir ürünü olarak doğmuştur. Ekol, bilim anlayışlarındaki evrensel çerçeveyi, sanat ve edebiyat sosyolojisine de uygulamışlardır. sanatçılar tarafsız olarak değerlendirilmelidir. Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumsal tabakalardan birine mensup oldukları için o sosyal tabakanın bütünü içindeki yerlerini vurgulamaya çalışırlar. Ekole göre sanatçı yaşadığı toplumdan etkilenirken, toplumu da etkilemeli ve onunu batılılaşmasına öncülük eden bir rol oynamalıdır.
Ankara Ekolünün laiklik anlayışı; laiklik din ile devlet işlerinin birbirinden ayrımı değildir. ‘Laiklikle sosyal hayatın birçok alanları ile din arasındaki ilişkinin çözülmesi kastedilir. Yalnız siyasi ve dini otoritelerin ayrılması değil, ailenin, ekonomik hayatın, hukukun, kıyafet vesairesin dini ölçülerden ve kaidelerden ayrılması demektir.’
Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisiyle Kara Avrupası sosyolojisini iki ayrı dünya olarak değerlendirir. Ankara Ekolüne Amerikan Sosyolojisinde önemli bir yeri olan ırkçılık teorilerini eleştiri. Ülkemizde ırkçılar etkinliklerini hızla arttırırlar. Onlara karşı mücadeleyi Ankara Ekolü verir. Ekole göre ırkçılık bizim kültürümüze tamamiyle yabancıdır. Dış kaynaklıdır. Türk halkı arasında ırkçılık görüşleri yaşanmamıştır. Ankara Ekolünün kesin kanısı; ‘Dünya medeniyetini hiçbir ırk tek başına yaratmamıştır. Medeniyet tüm insanlığın kurduğu müşterek bir eserdir.’
Ekol, faşizmi, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıktığını ve büyük sermaye sahiplerinin menfaatlerini yığın hareketleri yaratarak korumasına vasıtalık eden muhafazakar bir rejim olarak tanımlar. Darvinizmin ileri fikirlerinin zayıflamasına burjuvazinin neden olduğunu söyler.
Ekol, ülkemizde sosyoloji araştırmalarının yapılamayışını iki nedene bağlar;
- Bizdeki sosyoloji okullarının dogmatik doktrinler ileri sürerek, siyasete karışarak ideoloji yapmaktan ileri gidememişlerdir.
- Sosyoloji ders programlarının hazır formüller halinde öğrencilere verilmesi, olaylar arasındaki ilişkilerin tahlili ve tenkit etmek suretiyle tartışılmaması.
Ankara Ekolü, batıya, sosyolojisine baktığı gibi bakmaz. Batı ile bütünleşme özlemle vurgulanır. Toplum olarak yapılması gereken şey garp medeniyetini en kısa zamanda benimsemektir. Kısmi etkilenmeler yeterli olmamaktadır.
Ankara ekolü kendisini yeni bir dünya görüşünün temsilcisi olarak tanıtmak ister. Bu yeni dünya görüşü üretime önem verdiği için bazı konular daha ay8ıcalık kazanır. Ekonomi üretimin temelidir. Şehirler, endüstri toplumunun özelliklerini taşırken, köylerde üretimin en küçük birimi olarak karşımıza çıkar. Ankara ekolünün gözde konuları ekonomi, şehir, endüstri ve köy sosyolojisi olmuştur.
Ekolün şehir sosyolojisi konusundaki görüşleri aynı zamanda ekolün Batılılaşma ve toplumsal değişme konusundaki görüşlerini de yansıtır. Ekole göre, değişmenin, ilerlemenin yolu doğu toplumundan batı toplumuna ‘köyden şehre’ tarımdan sanayiye doğru bir değişimdir. Garp medeniyeti şehirli medeniyetidir. Garp medeniyetinin memleketimize girmesinde ve yaygınlaşmasında şehirlerimiz öncü rol oynar. Köy kalkınması da şehirleşmenin genişlemesidir.
Köylerle şehirler arasındaki zıtlık, tarım, ticaret ve sanayi arasındaki ayrılıktan kaynaklanır. Farklılıkların Nedeni:
- Tarımın yeri küçük yerleşimler, ticaret ve sanayinin yeri büyük nüfuzların yaşadığı şehirlerdir.
- Toprağa sahip kişi hem sermayenin sahibi hem işletici ve idarecisi hem de bilfiil çalışan kimsedir. Tarım amelesiyle aralarında ihtisaslaşma yoktur.
Köylerin iktisadi yapısı akrabalık ve komşuluk temeline dayalı ve örf ve adetlere göre tanzim olur. Zirai kalkınmayı sağlamak için modern tekniği, makineyi ziraate sokmak, küçük köylü işletmeleri makinelerin iş görebileceği büyüklüğü getirmek gerekir. Bunun için;
- Devletin elindeki toprakları topraksız köylüye dağıtmalı
- Köylerdeki toprak sahiplerini teşkilatlandırmalı
- Devlet orta ve küçük köylü üreticileri, ağalara ve esnafa karşı korumalı
- Mevcut devlet ziraat işletmelerini en ileri teknik ve teşkilatla geliştirmeli.
İSTANBUL EKOLÜ
Bu ekol içinde Hilmi Ziya Ülken, Fahri Fındıkoğlu ve Nurettin Sazi Kösemihal bulunmaktadır. Fransız kaynaklı ve felsefi ağırlıklı olan bu ekol geleneksel sosyolojiyi devam ettirir. Toplumsal çıkarları, ülke gerçekleri ve pratik sorunların sosyolojik boyutu anları fazla ilgilendirmez. Tüm olayları batılı bir anlayışa göre değerlendirirler. İşledikleri konular ve aktardıkları teorilerin toplumla bağlantısı yoktur. Ekol, Ziya Gökalp’in etkisi altındadır. Fransız sosyolojisinden beslenir. Aynı zamanda bu ekolde Alman sosyolojisinin etkisi de hissedilir. Bu ekolün temsilcileri aynı sosyoloji anlayışına sahiptir.
Hilmi Ziya Ülken eklektik eğilimler taşırken, Marksizmi hatırlatmadan geçemez.
Fındıkoğlu da eklektik, fakat Alman sosyolojisinden kaynaklanan ‘sosyal siyaset’ anlayışını ülkemize aşımak ister.
Kösemihal, Le Play devamcılarınca geliştirilen tecrübi sosyoloji anlayışının üniversitedeki temsilcisidir.
Bu üç temsilci sosyologtan çok felsefi ağırlıklı düşünceler ileriye süren filozof tipli bilim adamlarıdır. İstanbul ekolü bilimi tek yol, ilmihal, dogma, iman vs. olarak asla kabul etmez. Hilmi Ziya Ülken bu anlayışın felsefi boyutlarını ‘Aşk Ahlakı’ adını verdiği kavramla açıklar. Aşk Ahlakı ile metafizik boyuttan rasyonel zihniyete ulaşmak ister.
İstanbul ekolü ile Ankara ekolü bilim anlayışı farklıdır. İstanbul ekolünün bilim anlayışı Ankara Ekolünden daha teorik ve felsefi içeriğe sahiptir. İstanbul ekolü demokratik yönetimde ilericiliğin ve gericiliğin belirleyicilerini de saptar. Buna göre modern demokrasi içtimai meseleye birinci dereceden önem vermeli, toprak ve işçi meselelerini halletmelidir. Bu meseleye karşı çare oluşturan görüşlere ve partilere ileri, bu meseleyi hiçe sayan içtimai görüşlere ve partilere gerici demişlerdir. Ekole göre demokratik cemiyetlerdeki hürlüğün gerçekleşebilmesi için toplumunu o siyasi partilere sahip bir parlâmento tarafından idare edilmesi gerekir. Bu partiler toplumsal sorunlar karşısındaki görüşlerini açıklamalıdır.
Ekole göre Tanzimat, kendisinden önceki nizamı beğenmeyen ve kurduğu nizamı görmek isteyen toplumsal hayatın her sahasında yeni bir düzenleme girişiminde bulunan bir dünya görüşüdür. Ekole göre Tanzimatla birlikte müslümanların hristiyanlara üstün olduğu görüşü de yok oluyor. Ekole göre aile hayatımızdan iktisadi hayatımıza kadar tüm toplumu sarsan; sosyal tabaka ve zümrelerin nizamlarını yitirmelerine yol açan Tanzimat iç şartlar kadar dış şartların zoruyla olmuştur.
Tanzimatla beraber fen ağırlıklı bilim dallarının yanında sosyal ağırlıklı bilimlerde ülkemizde ağırlığını hissettirmiştir. Gazeteler yayımlanmaya başlamış ve Türk fikir adamları bu gazeteler sayesinde fikirlerini yayarak, görüşlerini halk kesimlerine kadar ulaştırmışlardır. Ekole göre asıl siyasi felsefe Genç Türklerin hareketi, Ziya Gökalp’in içtimaiyat cereyanı ve Prens Sabahattin’in ‘mesleki içtima’ sı vasıtasıyla ülke sorunlarına eğilen toplumsal felsefe halini almıştır.
İstanbul ekolünü, Ankara ekolünden ayıran en önemli özelliğinden bir tanesi köy sosyolojisine önem vermemiş olmasıdır. Üç hocanın birlikte kaleme aldıkları tek makale; Karataş Köyü monografisi, yüzeysel bir incelemedir. Ama buna karşın köy sosyolojisinin geçmişi hakkındaki en önemli makaleyi İstanbul ekolü yayımlamıştır. 1940’larda ve daha sonraları Ankara ekolüne karşı besledikleri sempati kaybolmaya başlamıştır. Buna göre Ankara Ekolü alt yapının süt yapıyı belirlediğini öne sürmektedir.
Batı konusu da iki ekolünde görüşleri paralellik gösterir. Batı ile evrensellik özdeştir. Dünyada geçerli olan tek medeniyet Batı medeniyetidir ve bizimde en kısa zamanda bu medeniyete katılmamız gerekir. Fransız Devrimi, evrimci bir gelişmenin ürünü sayan ekol, bizdeki Batılılaşmanın da evrimci bir yol izlemesi gerektiğini savunur.
İstanbul Ekolü sosyalizm ile komünizmi kesin olarak ayırır:
- Sosyalizm, sanayileşmeye bağlı iktisadi düşünce tarzıdır.
- Günümüzde Batı ülkelerinin sosyalizm anlayışı ile komünizm anlayışları kesin olarak ayrılmıştır.
- Komünzm, çalışanların tüm haklarını ve özgürlüklerini elinden alarak onu köle gibi çalıştırırken; sosyalizm ‘mülkiyette orta yol’ anlayışı getirmiştir.
- Ülkemizde işçi sendikalarının kurulması gerekir, sendikaların gelişebilmesi için işçilerin, dış tesirlere kulak asmamaları, milli çıkarları korumaları, siyaset yapmamaları, kendi çıkarlarını savunmaları gerekir.
İSTANBUL EKOLÜNÜN SOSYOLOJİ ANLAYIŞI
Ekol, ele aldığı konunun tarihi gelişim seyrini, ele aldığı konu ile birlikte aktarmasıdır. Toplumsal olaylar iki yoldan incelenebilir.
a) Doğrudan doğruya gözleyebileceğimiz ve tekrarlanan değişmeler
b) Detaylı gözlemle kavradığımız ve tekrar edilemeyen değişmeler.
Ekole göre en geniş içtimai zümre sınıftır ve en büyük içtimai münasebetler, sınıf münasebetleri ve sınıf tezatlarıdır. Sosyologlar toplumsal ilişkiler sahasını oluş sırasında kavrayacak ve canlı olayları tespit ederek toplumun yapısına nüfuz edecektir. Daha sonra bu izlenimlerini istatistik, tarih gibi bilimler yardımıyla açıklayacaktır. İnsan varlığı sosyal bilimlerin ortak konusu olarak ele alınır. Sosyolojinin iki önemli konusu hukuk ve iktisat sosyolojisiyle meşgul olmuşlardır. Bu konuda makaleler kaleme almışlardır.
Gerek İstanbul ekolü gerekse Ankara ekolü sanat ve edebiyat sosyolojisiyle yakından ilgilenmişlerdir. İstanbul ekolüne göre roman aracılığıyla toplumların ve sınıfların hakim değerlerini saptamak mümkündür.
İstanbul ekolüne göre dünyada tek bir medeniyet vardı. O da garp medeniyetidir. Bu manada garplılaşmak demek kapalı medeniyetten açık medeniyete geçmek demektir. Rasyonel düşünce, ilik ve felsefe bu medeniyetin eseridir. Ekol, herşeyimizle Batılı olmamız gereğini savunur.
İstanbul ekolünün yakından takip ettiği konulardan biri de din sosyolojisidir. Ekol, tek tanrılı dinlerin, eski dinlerin izlerini taşıdığı ve idin bir tekamül çizgisi izleyerek gittikçe mükemmelleştiği fikrindedir. Ekol, İslamiyet’te eski dinlerin izlerini arar.
Ekol, daha çok gelişebilmemiz ve daha çabuk Batılılaşmamız için liberalizm yerine iktisadi devletçiliğin yararlı olacağını ve bu nedenle T.C’nin devletçiliği benimsediği görüşündedir.
GENEL DEĞERLENDİRME
1940’ların sosyolojisi aslında dergiler etrafında şekillenir. Örneğin Fındıklıoğlu’nun çıkardığı İş Dergisi Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’i tanıtır. Alman sosyal bilimcilerin yazıları da yer alır. Sosyal Siyaset konularını ele alarak işler.
Hilmi Ziya Ülken, İnsan Dergisi’ni yayımlar. Derginin amacı memleketi tanıma meselesine birinci dereceden ehemmiyet vermek ve Durkheim sosyolojisinden ziyade Sabahattin’inin ileri sürdükleri tecrübi sosyoloji yönünün tutulmasıdır.
İstanbul ekolü, ders notları ile daha teorik sosyoloji konularını Sosyoloji Dergisi’nde yayımlar.
Fındıklıoğlu, milliyetçilik duygularına hitap eden yazılarına Çığır Dergisi’nde yer verirken, Ülkü’de de yazar. Ayrıca İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Dergisi ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi’nde de yayın hayatına devam eder.
Ankara ekolüne gelince, A.Ü.D.T.C.F. Dergisi ve Yurt ve Dünya Dergisi ekolün görüşlerini açıklamakta kullandığı dergilerdir. Toplumda tek konuyu ele alarak durum tespitinde bulunmuş ve olayları irdeleme yolunu seçmiştir. Bu konların başında sosyal değişme, Batılılaşma, ekonomi sosyolojisi, köy sorunu, gençlik, ırkçılık, aile sosyolojisi konularını sayabiliriz. Ama ekol, sosyal değişme ve sosyal değişmeyle Batılılaşmak konusunda yoğunlaşmışlardır.
Ankara ekolüne göre günlük hayatta ne kadar çok teknik araç kullanılırsa o kadar hızlı değişme meydana gelir. Değişmeyi hızlandıracak güç de devlettir. Tüm değişme çabalarının varacağı son nokta Batı uygarlığına herşeyimizle katılabilmektir. Taklitçi bir batıcılık yarar sağlamaz. Dikkat edilmesi gereken nokta Türkiye’nin bağımsızlığını koruyarak Batının yerinde yer almaktır. Bağımsızlığını kaybetmiş Türkiye Batının ancak sömürgesi olabilir.
Ankara ekolü yeni disiplinleri; köy sosyolojisi, şehir ve endüstri sosyolojisi, ekonomik sosyolojini sistemli bir şekilde işlemiştir. Bu özellikler Ankara ekolünü İstanbul ekolünden ayırır. Köyün ciddi bir şekilde üniversiteye girmesi Ankara ekolüyle olmuştur. Köy konusunda amaç Batılılaşma yanında kırsal kesimin hızını tespit edip, uygulanabilecek teorilere ulaşmaktır.
Ankara Ekolünün Türk Sosyolojisine getirdiği konuların başında şehir ve endüstri sosyolojileri vardır. Ekol, şehirleşme hızının batılılaşmaktaki etkisini araştırır. Köylerden göç eden kitlelerin toplumsal değişimde rolü iki yönlüdür; sanayileşme ve şehirleşme.
Sanayileşen Türkiye’de köylüler işçi sınıfına dönüşür. Ankara ekolünü İstanbul’dan ayıran bir diğer özelliği ekonomi sosyolojisine verdiği önemdir. Ankara ekolüne göre toplumdaki değişimin ekonomik yapı ile doğrudan bağıntısı vardır. Eğer geri kalmışsak, gelenekçi bir yaşam tarzı benimsiyorsak nedeni ekonomik yapımızdan kaynaklanmaktadır. Küçük el sanatları ve aile işletmeleri gericiliğin temelidir. Şehirleşerek büyük sanayiye ulaşmamız gerekir. Böylece aktif yenilikçi bir toplum doğacaktır. Toplumdaki her kurumun, her olayın her geleneğin bir görevi vardır.
İstanbul ekolü gelenekçi sosyoloji ekolünün devamıdır. Ele aldığı konalar Türk Sosyolojisiyle aynıdır. Yeni bir iddiası yoktur. Ankara ekolü gibi büyük umutlar taşımaz. Oysa Ankara ekolü yeni bir sosyoloji anlayışıyla ortaya çıkmıştır. Amerikan sosyolojisi, ele aldığı konular sistemli bir amaca hizmet eder: Toplumun ilerlemesi için uygun formüller hazırlamak, böylece hem geri kalmışlıktan kurtulunacak ve Batıyla tamamen bütünleşilecektir.
İstanbul ekolü materyalist ve determinist bilim anlayışının yanında milliyetçilik duygularına da yer verir. Geleneksel sosyolojimiz içersinde özellikle felsefi konulara, Türk düşünce tarihine, hukuk sosyolojisine ve daha pekçok konuya yer verir. Bunların yanında İslam Felsefesi, Din sosyolojisi, Ekonomik düşünce tarihi, Aile sosyolojisi, İşçi sorunları ve sendikacılık, ırkçılık, Halk edebiyatı gibi konularda yazılar yazmışlardır.
İKİ EKOLÜN BENZERLİKLERİ:
- İki ekolde Batılılaşmayı zorunlu olarak görürler.
- İki ekolde demokrasiye inanırlar.
- Ankara ekolünün Türk düşünce tarihine bakışı eleştirisel bir yaklaşım içerir. Konunun derinlemesine gidilmez. Düşünürler hakkında ortalama bilgiler verilir. İstanbul ekolünün yaklaşımı daha kapsamlıdır. Türk düşünce tarihindeki bazı akımların devamını sağlamayı amaçlar.
- Ortak olarak sergilenen ancak zıt olan başka konu iki ekolün bilim anlayışıdır; Ankara ekolü, ‘bilimin toplum çıkarları doğrultusunda kullanılmasını savunur’. İstanbul ekolü ise soyut ve gündelik çıkarların üstünde bir bilim anlayışına sahiptir.
- Sanat ve edebiyat konusunda da aynı yaklaşımlar sergilenir. Ankara ekolüne göre sanat, sınıf çıkarlarının bir ürünüdür.
ÇALIŞMADAN ÇIKARABİLECEĞİMİZ SONUÇLAR.
- Türk Sosyolojisi 1940’lardan sonra Fransız kaynağı tek olmak özelliğini yitirmiştir. Bu alanı Amerikan ve Alman kaynaklarıyla beraber paylaşmıştır.
- 1940’lara kadar tekelci ve monist etkisini sürdüren Fransız sosyolojisi yani İstanbul ekolünün sosyolojiye sahip olma ayrıcalığı Ankara ekolünün oluşması ile sona ermiştir.
- Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisinin etkisi ile yeni alanlara doğru sistemli bir araştırma faaliyetine girişmiştir. Köy ve şehir sosyolojisi önem kazanmıştır. Köyden şehre ve şehirden batılılaşmaya doğru bir evrim çizgisini vurgulayarak deneysel sosyolojiye yönelmiştir.
- Elde edilen tüm bilgiler Batılılaşma ve çağdaşlaşma hızını belirlemeyi amaçlıyordu.
- 1940 öncesinde olduğu gibi Türk sosyolojisi yalnızca resmi ideoloji sınırları içinde, rejimi savunmakla kalmıyor. Problemler oluştukça çözüm yolları arıyor.
- İstanbul ekolü, bazı açıklamalarını tarihe dayandırmış ve Türk tarihini daha bağımsız olarak değerlendirmiştir. Ankara ekolü, bilim dünyamıza devrimci katkılarından dolayı sosyoloji bilimini somuta indirgeyerek toplum çıkarları ile özdeşliği gösterilmeye çalışılmıştır. Yani sosyoloji toplumun yaşadığı hayattaki çıkarlarından bağımsız ve dogma bir bilim de değildir.
TÜRKİYE’DE HAYVANCILIK
Evcil hayvanların ürünlerinden ( et, süt, yumurta, bal, yün, deri) ve gücünden yaralanmak için üretilmesi ve yetiştirilmesi faaliyetine denir. İnsanın ekonomik faaliyetleri içinde önemli yeri olan hayvancılık beslenmenin temel taşlarından biridir. Dengeli beslenmede hayvan ürünlerinin maddesi olan protein önemli yere sahiptir. Ayrıca hayvanlardan elde edilen yün, deri ve diğer ürünler dokuma endüstrisi başta olmak üzere pek çok sanayi dalına hammadde sağlar. Tarımsal faaliyetler arasında yer şekillerimizin engebeli olduğu yörelerimizde hayvanların gücünden yararlanılır.
Örnek: Aşağıdaki endüstri dallarını hangisi üretiminde hayvansal hammaddeden yararlanmaz?
a.) b.) Konfeksiyon c.) Seramik
d.) Dokuma e.) İlaç
Çözüm: Et ve balık eti endüstrisinde ; yün , ipek ve deri dokuma ve konfeksiyon endüstrisinde ; balık , kemik gibi yan ürünlerde ilaç endüstrisinde hammadde olarak kullanılır. Seramik endüstrisinin hammaddesi ise toprak ve boyadır. (cevap C)
Yer şekillerinin engebeli olan ülkemizde değişik tür cinste hayvan yetiştirilir. Sığır , koyun , keçi , manda , kümes hayvanları ülkemizde en çok yetiştirilen hayvan türleridir. İpek böcekçiliği ve arıcılıkta diğer bir hayvancılık türleridir. Ayrıca çevremizdeki denizlerde avlanan balıklarda hayvancılığın sektörünün diğer bir şeklidir.
Türkiye’de hayvancılık faaliyeti tek başına yapılmaz. Tarla , bahçe ve bağ işleri ile birlikte götürülür. Yani tarım faaliyetleri ile paralel olarak götürülür. Tarımdan elde edilen gelirin üçte biri hayvancılıktan elde edilir.
Hayvan sayısı bakımından Avrupa’da birinci sırada yer alan ülkemiz çevresindeki ülkelere hayvan ürünleri ihraç eder.
Hayvan türlerinin dağılış ile ülkemizin doğal bitki topluluğu arasında sıkı bir ilişki vardır. Yüksek dağ çayırlarının bulunduğu Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinin yüksek dağlarıyla Doğu Anadolu sığır yetiştiriciliği, cılız otlarla kaplı İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu’da küçük baş hayvancılık yapılır.
Türkiye’de makineli tarıma geçişin en önemli sonuçlarından biride doğal çayır ve meraların azalmasıdır. Bu ise ahır hayvancılığını gerekli kılarken , yem sorununu ortaya çıkarmıştır.
*Türkiye’de Hayvancılığı Etkileyen Başlıca Faktörler Şunlardır;
• Otlak ve mera hayvancılığı yapılması.
• Erken otlanmanın önlenmesi
• Hayvan sayılarının ıslahı ( iyileştirilmesi )
• Ahır ve besi hayvancılığının yaygınlaştırılması.
• Doğal-yapay yem üretiminin artırılması.
• Erken kesimin önlenmesi.
• Pazarlama olanaklarının artırılması.
• Hayvan hastalıklarının önlenmesi.
Otlak ve Mera Hayvancılığı :
Ülkemizde yüksek sıra dağlar ve platolar geniş yer kaplar. Buralarda kendiliğinden ot topluluklarının yetiştiği alanlara mera denir.
Hayvanların doğal beslenme alanları olan otlak ve meralar, Türkiye yüz ölçümünün dört’te birini oluşturur. Ancak artan hayvan sayısı , mera alanlarının tarlaya dönüştürülmesi ve erozyon , otlak alanlarının gün geçtikçe azalmasına ve zayıflamasına neden olmuştur.
Mera alanları sabit olmasına rağmen bu alanlardan beslenen hayvan sayısının artması, mera’ların zayıflamasına ve yok olmasına neden olmuştur. Özellikle erozyon nedeni ile artan toprak kaybı , mera alanlarını verimsizleştiren en önemli sorunlardan biridir.
Türkiye’de traktör , kullanımının yaygınlaşması mera’ların tarlaya dönüştürülmesi hayvancılığı olumsuz yönde etkilemiştir.
Otlak ve mera hayvancılığının doğal şartlara bağlı olması hayvanlarda alınan verimin yıllara göre değişimine neden olmaktadır. Özellikle kurak geçen yılarda zayıf kalan otlar , hayvanların yeterince beslenememesine ve verimlerinin azalmasına neden olur. Bunun için otlak alanlarında yapılması gereken çalışmalar şunlardır ;
• Ot örtüsü zayıflamış mera alanlarında hayvan otlatılmasına belirli bir süre ara verilmesi gerekir.
• Erken otlatmanın önlenmesi gerekir.
• Aşırı otlatma önlenmeli ve üreticiye yem alımı için kredi sağlanmalıdır.
Hayvan Soylarının Islah :
Türkiye hayvan sayısı bakımından Avrupa’da ilk sırada , Dünyada ise sekizinci sırada yer alır. Ancak hayvan sayısının fazla olmasından çok , elde edilen ürünlerin fazla olması gelirin çok olması önemlidir. Ülkemizdeki hayvan cinslerinin verimi düşüktür.
Alınan süt ve et gibi ürünlerin miktarını hayvan sayılarına oranladığımızda verim çok düşüktür. Örneğin ülkemizde , yerli ırktan bir ineğin günlük süt üretimi 2-3 kg.’ ı geçmez iken , Danimarka’da bu miktar 30-40 kg.’ a yaklaşır. Ülkemizde yerli ırktan alınan et verimi de düşüktür.
Yerli ırkın veriminin artırılması için iyi cins yabancı türlerle suni tohumlama yoluyla melez türler elde edilmelidir. Bu şekilde et ve süt verimi yüksek , iyi cins hayvan soyu elde edilecekti.
Ahır ve besi Hayvancılığı :
Besi hayvancılığı daha ziyade eti için , ahır hayvancılığı ise süt üretimi için yapılan hayvancılıktır. Artan nüfusun et ve süt ihtiyacının karşılanması için ahır ve besi hayvancılığı zorunlu hale gelmiştir. Bu gün nüfus yoğunluğunun fazla olduğu bölgelerde bu tür hayvancılık gelişmiştir.
Özellikle Ege , Marmara , ve iç Anadolu bölgelerinin büyük kentleri çevresinde bu tür hayvancılık gelişmektedir.
Et ve süt üretimine yönelik modern çiftliklerde kısa zamanda yetiştirilen hayvanlar tüketimin çok yoğun olduğu kentlerde satışa arz edilmektedir.
Yem Üretimi :
Ahır ve besi hayvancılığının gelişmesi daha çok yem üretiminin artırılmasına bağlıdır. Yem , besi ve ahır hayvancılığında maliyeti artıran en önemli sorunlardan biridir. Bunun için yem bitkileri üretiminin artırılması besi hayvancılığını olumlu yönde etkileyecekti.
Erken Kesim :
Türkiye’de hayvancılığı erken kesim , hastalıklarla mücadele ve kredi gibi faktörlerde etkilidir. Yeterli ağırlığa ulaşmayan kuzu ve danaların kesilmesi verimi azaltan önemli unsurlardan biridir. Toplu ölümlere neden şap gibi bulaşıcı hastalıklarda hayvancılığı olumsuz yönde etkiler.
Türkiye’de Hayvan Varlığı ve Coğrafi Dağılışı :
Türkiye yer şekilleri ve iklim çeşitliliği nedeni ile yüksek bir hayvancılık potansiyeline sahiptir. Kırsal kesimin tarla ve bahçe tarımından sonra en önemli gelir kaynağıdır. Doğu Anadolu’nun Kuzey Doğu Anadolu bölümünde hayvancılık birinci derece ekonomik faaliyettir.
Küçükbaş Hayvancılık :
Türkiye’de en yaygın olarak yapılan hayvancılıktır. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin iklim ve bitki örtüsünün daha çok bu tür hayvancılığa elverişli olmasıdır. Ülkemizin büyük bir bölümünde yaşanan yaz kuraklığı ot örtüsünün kurumasına neden olur , büyük baş hayvancılığın yapılmasını güçleştirilir. Çünkü sığır gibi büyük baş ancak gür otlakların bulunduğu alanlarda beslenebilir.
Bozkır alanlarını geniş yer kapladığı İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde daha ziyade küçük baş hayvancılık yaygın olarak yapılır.
Koyun : Kısa boylu bozkır bitki topluluğunun yaygın olduğu bölgelerimizde yetiştirilen hayvan türüdür.
Başlıca Türleri : Kıvırcık , karaman , dağlıç sakız ve merinostur.
Kıvırcık : Daha çok Marmara Bölgesinin Trakya kesiminde yetiştirilir.
Karaman ( Koğruklu Koyun ) : İç Anadolu ( ak karaman ) ve Doğu Anadolu Bölgesinde ( mor karaman ) yetiştirilir.
Dağlıç : Batı Anadolu’da Ege ve Marmara’da üretilir.
Sakız : Ege’nin dağlık alanlarında yetiştirilir.
Merinos : Yurt dışından getirilen cinslerden biridir. Güney Marmara’da yünü kıymetli olan koyun türüdür.
Keçi : İç bölgelerde meşe ormanlarının yoğun olduğu kıyı kesimleri ve maki bitki topluluğunun yoğun olduğu yerlerde yetiştirilen hayvan türüdür. Koyuna göre daha çevik olan keçi , her türlü arazi şartlarına uyum sağlayabilir. İki türü vardır. Bunlar ağaçların yeni sürgünleriyle beslenen kıl keçisi ve bozkır alanlarında beslenen tiftik ( Ankara ) keçisidir.
Kıl keçisi daha çok maki bitki türünün yoğun olduğu Akdeniz Bölgesinde geliştirilir. Ancak Güney Doğu Anadolu bölgelerinin dağlık alanlarında da yaygındır. Ormanların tahrip edilmesi nedeni ile son yıllarda üretiminin azaltılması için çeşitli özendirici tedbirler alınmaktadır.
Tiftik keçisinin ana vatanı Anadolu yarımadasıdır. Ankara ve çevresinde çok eski devirlerden bu yana yetiştirilen hayvan türüdür. Yünü çok kıymetli olan tiftik keçisi daha çok Ankara , Eskişehir ve Siirt çevresinde yetiştirilir.
Bükük Baş Hayvancılık :
Dağ çayırlarının geniş alanlara yayıldığı ülkemizde büyük baş hayvan türlerinden en fazla sığır yetiştirilir. Karadeniz-Akdeniz Bölgelerinin yüksek dağları ve Doğu Anadolu platolarında yetiştirilir. Doğu Anadolu Bölgesinde şiddetli karasallık nedeni ile yazların kısa sürmesi ve yağışlı geçmesi tarım faaliyetlerini olumsuz yönde etkiler. Yaz yağışları otlak alanlarının gürleşmesini sağlar.
Tarımı olumsuz yönde etkileyen bu şartlar büyük baş hayvancılığı olumsuz yönde etkiler. Marmara ve Ege Bölgelerinde daha çok ahır ve besi hayvancılığı yaygındır. Burada otlak alanlarının azalması mera hayvancılığının yapılmasını engeller. Ancak bölgelerin büyük tüketim alanı olmaları et ve süt ihtiyacını artırmıştır. Bunun sonucu olarak ahır ve besi hayvancılığı gelişmiştir.
Gücünden ve yağlı sütünden faydalanılarak manda , özellikle yer şekillerinin makine kullanımını imkansız hale getirdiği Karadeniz’in sulak yörelerinde yetiştirilir.
Arıcılık :
Türkiye çok çeşitli iklim ve bitki topluluklarına sahiptir. Bu özelliği arıcılık faaliyeti için büyük bir potansiyeldir. Çiçekli bozlar ve dağ çayırları , arıcılık için en uygun alanlardır. Doğu Anadolu’nun yüksek platolarında , Akdeniz ve Karadeniz Bölgelerinin yüksek kesimlerinde çiçek bal’ı üreticiliği yapılır.
Muğla çevresinde kızılcam ormanlarında ise daha çok çam bal’ı üretimi yapılır.
Bal üretimi ile ünlü başlıca yörelerimiz şunlardır ; Bitlis , Şemdinli , Kars , Ağrı , Sivas ve Muğla’dır.
İpek Böcekçiliği :
İpek böcekçiliği dut ağacının yetiştirildiği her bölgede yapılabilir. Ülkemizde yüzyıllardır Güney Marmara’da geleneksel bir hayvancılık şekli olarak uygulanır. İpek böceği tırtıllarının kelebek olmak için çevrelerine ördükleri kozadan elde edilen ipek , dünya’nın en kıymetli halı ve kumaşlarının dokunmasında kullanılır.
Güney Marmara’da ; Bursa , Bilecik , ve Balıkesir , İç Anadolu’da ; Eskişehir , Ankara , Güney Doğu Anadolu’da ; Diyarbakır’da yetiştirilir.
Kümes Hayvancılığı :
Büyük ve küçük baş hayvancılıktan sonra en fazla yapılan hayvancılık faaliyetidir. Tavuk eti ve yumurta üretimine yönelik bu faaliyet ülkemizde beyaz et tüketiminin artmasına paralel olarak gelişmiştir.
Kümes hayvancılığının en yoğun olarak yapıldığı yerler büyük tüketim alanları olarak Batı Karadeniz , Marmara ve Ege Bölgeleri alanlarına yakındır.
Diğer hayvancılık türlerinden farklı olarak doğal bitki topluluğuna en az bağımlı olmasıdır. Çünkü çiftlik tavukçuluğunda besin maddesi olarak fabrika ortamında yapılan yem kullanılır.
Örnek : Türkiye’de aşağıdaki hayvancılık faaliyetlerinden hangisi ile bitki örtüsü yada bitki türleri arasındaki ilişki en azdır.
a.) Büyük baş hayvancılık b.) Küçük baş hayvancılık
c.) Kümes hayvancılığı d.) Arıcılık
e.) İpek böcekçiliği
Çözüm : Büyük baş hayvancılık ve arıcılık dağ çayırlarına , küçük baş hayvancılık bozkıra , ipek böcekçiliği ise dut apacına bağlı olarak yapılan hayvancılık türüdür. Kümes hayvanlarına hazır yem yedirdiği için doğrudan doğrudan bitki örtüsüne bağlı değildir. ( Cevap C )
Su Ürünleri :
Hayvancılık faaliyetlerinde olduğu gibi evcil hayvanların üretilmesinden daha çok deniz ve göllerde bulunan su canlılarının avlanması işine genel olarak balıkçılık denir.
Denizlerde ve göllerde bulunan balık türleri ( hamsi , karides ) ve yumuşacakların
( ahtapot , kalamaç ) avlanması işlerinin genel adına balıkçılık faaliyeti denir. Bunların dışında inci , mercan , yosva , sünger avcılığı gibi diğer ürünlerde balıkçılık faaliyetleri içinde kabul edilir.
Türkiye bir yarımada ülkesi olduğu için çok uzun sahil şeridine sahiptir. Toprakları üzerinde sayısız akarsu ve göl bulunur. Sahil kıyı uzunluğu ve iç suları ile ülkemiz balıkçılık potansiyeli bakımından zengindir. Boğazların balıkların önemli göç yolları üzerinde bulunması ise ülkemizin bu konuda ki avantajıdır.
Türkiye Balıkçılığını Etkileyen Şartlar :
Bütün bu özelliklerin yani sıra ülkemizde balıkçılığın yeterince gelişmediği görülür. Bunun başlıca sebepleri şunlardır ;
• Çok çeşitli iklim tipine sahip olan ülkemizde sayısız besin maddesinin bulunması balık ürünlerine duyulan ihtiyacı azaltmıştır.
• Halkın toprağa ve toprak ürünlerine bağlı olması , deniz ürünleri tüketme alışkanlığının yeterince yerleşmemesine neden olmuştur.
• Türkiye’de daha çok kıyı balıkçılığı yapılır. Ancak deniz balıkçılığı yapılmaz bu avlanma alanının daralması nedeni ile balık miktarını azaltır.
• Türkiye’de açık deniz balıkçılığının yapılması için gerekli olan teknik donanıma sahip gemilerin bulunmaması.
• Denizlerimizde avlanma yöntemlerinin usulünce yapılmaması. Özellikle balık yumurtalarını yok eden diptrolü adı verilen ağlarla avlanılması .
• Balıkların yumurtlama döneminde ( Mayıs-Eylül ) kaçak olarak avlanılması.
Denizlerimizde iç sularımızda yeteri kadar balık gelişmemiştir. Türkiye’nin akarsularının rejiminin düzensiz olması ve güllerimizin bazılarının kapalı hava özelliği göstermesi nedeni ile suların tuzlu veya sodalı olmasıdır.
Türkiye’deki deniz ürünlerinin üretiminin denizlerimizdeki payı ( DİE 1998 )
Deniz Balıkçılığı :
Kıyı bölgelerimizde yapılan balıkçılıktır. Karadeniz kıyıları Türkiye’de avlanan toplam balık miktarının %70’ ini karşılar.
Bu bölgede balıkçılığın gelişmesinin nedenleri ; Balık miktarı bakımından zengin olmasıdır. Bu bölgede bulunan büyük akar sular denize çok miktarda besin maddesi taşıdığı için balık sürüleri için en uygun ortam haline gelir.
Balıkçılığın en fazla yapıldığı bölgelerden bir diğeri boğazlar ve Marmara Denizidir.
Tatlı Su Balıkçılığı :
Türkiye’de bulunan akarsu , göl , baraj gölü ve göletlerde yapılan balıkçılık şeklidir. Deniz balıkçılığı kadar önemli bir ekonomik faaliyet değildir. Türkiye’de tatlı su balıkçılığının yapıldığı akarsular Kızılırmak , yeşilırmak ve Sakarya gibi nehirlerimizdir. Göller ise Eğir’dir , Bey şehir gibi tatlı su gölleridir.
Van , Tuz , Acı ve Burdur gibi göllerimiz sularının acı veya tuzlu olması nedeni ile balıkçılık yapılmaz. Ancak Van gölüne dökülen akar suların ağız kısmında Van kesali adı verilen adı verilen balık türü avlanır.
Türkiye’de avlanan tatlı su balık türleri şunlardır ; Sazan , Kefal , Yayın , Turna ve Alabalıktır.
Kültür balıkçılığı :
Artan nüfusun balık ihtiyacının karşılanması için daha ziyade balık çiftliği adı verilen yerlerde oluşturulan büyük havuzlarda yapılan balıkçılık türüdür. Özellikle alabalık çiftlikleri son yıllarda hızla artmıştır. Büyük marketlerde ve dinlenme tesislerinde satılması için balık öğretmektedirler.
Hayvancılığın Türkiye Ekonomisindeki Yeri :
Hayvancılığın Türkiye ekonomisindeki katkıları şunlardır ;
• Hayvan ürünleri insanların beslenmesinde önemli yer tutar.
• Türkiye’de tarımdan elde edilen gelirin üçte biri hayvancılıkta elde edilir.
• Hayvan ürünleri sanayi için hammadde de oluşturur.
• Hayvan ürünleri iç ve dış ticaretimizde önemli yer tutar.
• Hayvan ürünleri için Doğu Anadolu Bölgesi için en önemli geçim kaynağı olan hayvancılık diğer bölgelerimizde de tarımı destekleyen en önemli ikinci sektördür.
Evcil hayvanların ürünlerinden ( et, süt, yumurta, bal, yün, deri) ve gücünden yaralanmak için üretilmesi ve yetiştirilmesi faaliyetine denir. İnsanın ekonomik faaliyetleri içinde önemli yeri olan hayvancılık beslenmenin temel taşlarından biridir. Dengeli beslenmede hayvan ürünlerinin maddesi olan protein önemli yere sahiptir. Ayrıca hayvanlardan elde edilen yün, deri ve diğer ürünler dokuma endüstrisi başta olmak üzere pek çok sanayi dalına hammadde sağlar. Tarımsal faaliyetler arasında yer şekillerimizin engebeli olduğu yörelerimizde hayvanların gücünden yararlanılır.
Örnek: Aşağıdaki endüstri dallarını hangisi üretiminde hayvansal hammaddeden yararlanmaz?
a.) b.) Konfeksiyon c.) Seramik
d.) Dokuma e.) İlaç
Çözüm: Et ve balık eti endüstrisinde ; yün , ipek ve deri dokuma ve konfeksiyon endüstrisinde ; balık , kemik gibi yan ürünlerde ilaç endüstrisinde hammadde olarak kullanılır. Seramik endüstrisinin hammaddesi ise toprak ve boyadır. (cevap C)
Yer şekillerinin engebeli olan ülkemizde değişik tür cinste hayvan yetiştirilir. Sığır , koyun , keçi , manda , kümes hayvanları ülkemizde en çok yetiştirilen hayvan türleridir. İpek böcekçiliği ve arıcılıkta diğer bir hayvancılık türleridir. Ayrıca çevremizdeki denizlerde avlanan balıklarda hayvancılığın sektörünün diğer bir şeklidir.
Türkiye’de hayvancılık faaliyeti tek başına yapılmaz. Tarla , bahçe ve bağ işleri ile birlikte götürülür. Yani tarım faaliyetleri ile paralel olarak götürülür. Tarımdan elde edilen gelirin üçte biri hayvancılıktan elde edilir.
Hayvan sayısı bakımından Avrupa’da birinci sırada yer alan ülkemiz çevresindeki ülkelere hayvan ürünleri ihraç eder.
Hayvan türlerinin dağılış ile ülkemizin doğal bitki topluluğu arasında sıkı bir ilişki vardır. Yüksek dağ çayırlarının bulunduğu Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinin yüksek dağlarıyla Doğu Anadolu sığır yetiştiriciliği, cılız otlarla kaplı İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu’da küçük baş hayvancılık yapılır.
Türkiye’de makineli tarıma geçişin en önemli sonuçlarından biride doğal çayır ve meraların azalmasıdır. Bu ise ahır hayvancılığını gerekli kılarken , yem sorununu ortaya çıkarmıştır.
*Türkiye’de Hayvancılığı Etkileyen Başlıca Faktörler Şunlardır;
• Otlak ve mera hayvancılığı yapılması.
• Erken otlanmanın önlenmesi
• Hayvan sayılarının ıslahı ( iyileştirilmesi )
• Ahır ve besi hayvancılığının yaygınlaştırılması.
• Doğal-yapay yem üretiminin artırılması.
• Erken kesimin önlenmesi.
• Pazarlama olanaklarının artırılması.
• Hayvan hastalıklarının önlenmesi.
Otlak ve Mera Hayvancılığı :
Ülkemizde yüksek sıra dağlar ve platolar geniş yer kaplar. Buralarda kendiliğinden ot topluluklarının yetiştiği alanlara mera denir.
Hayvanların doğal beslenme alanları olan otlak ve meralar, Türkiye yüz ölçümünün dört’te birini oluşturur. Ancak artan hayvan sayısı , mera alanlarının tarlaya dönüştürülmesi ve erozyon , otlak alanlarının gün geçtikçe azalmasına ve zayıflamasına neden olmuştur.
Mera alanları sabit olmasına rağmen bu alanlardan beslenen hayvan sayısının artması, mera’ların zayıflamasına ve yok olmasına neden olmuştur. Özellikle erozyon nedeni ile artan toprak kaybı , mera alanlarını verimsizleştiren en önemli sorunlardan biridir.
Türkiye’de traktör , kullanımının yaygınlaşması mera’ların tarlaya dönüştürülmesi hayvancılığı olumsuz yönde etkilemiştir.
Otlak ve mera hayvancılığının doğal şartlara bağlı olması hayvanlarda alınan verimin yıllara göre değişimine neden olmaktadır. Özellikle kurak geçen yılarda zayıf kalan otlar , hayvanların yeterince beslenememesine ve verimlerinin azalmasına neden olur. Bunun için otlak alanlarında yapılması gereken çalışmalar şunlardır ;
• Ot örtüsü zayıflamış mera alanlarında hayvan otlatılmasına belirli bir süre ara verilmesi gerekir.
• Erken otlatmanın önlenmesi gerekir.
• Aşırı otlatma önlenmeli ve üreticiye yem alımı için kredi sağlanmalıdır.
Hayvan Soylarının Islah :
Türkiye hayvan sayısı bakımından Avrupa’da ilk sırada , Dünyada ise sekizinci sırada yer alır. Ancak hayvan sayısının fazla olmasından çok , elde edilen ürünlerin fazla olması gelirin çok olması önemlidir. Ülkemizdeki hayvan cinslerinin verimi düşüktür.
Alınan süt ve et gibi ürünlerin miktarını hayvan sayılarına oranladığımızda verim çok düşüktür. Örneğin ülkemizde , yerli ırktan bir ineğin günlük süt üretimi 2-3 kg.’ ı geçmez iken , Danimarka’da bu miktar 30-40 kg.’ a yaklaşır. Ülkemizde yerli ırktan alınan et verimi de düşüktür.
Yerli ırkın veriminin artırılması için iyi cins yabancı türlerle suni tohumlama yoluyla melez türler elde edilmelidir. Bu şekilde et ve süt verimi yüksek , iyi cins hayvan soyu elde edilecekti.
Ahır ve besi Hayvancılığı :
Besi hayvancılığı daha ziyade eti için , ahır hayvancılığı ise süt üretimi için yapılan hayvancılıktır. Artan nüfusun et ve süt ihtiyacının karşılanması için ahır ve besi hayvancılığı zorunlu hale gelmiştir. Bu gün nüfus yoğunluğunun fazla olduğu bölgelerde bu tür hayvancılık gelişmiştir.
Özellikle Ege , Marmara , ve iç Anadolu bölgelerinin büyük kentleri çevresinde bu tür hayvancılık gelişmektedir.
Et ve süt üretimine yönelik modern çiftliklerde kısa zamanda yetiştirilen hayvanlar tüketimin çok yoğun olduğu kentlerde satışa arz edilmektedir.
Yem Üretimi :
Ahır ve besi hayvancılığının gelişmesi daha çok yem üretiminin artırılmasına bağlıdır. Yem , besi ve ahır hayvancılığında maliyeti artıran en önemli sorunlardan biridir. Bunun için yem bitkileri üretiminin artırılması besi hayvancılığını olumlu yönde etkileyecekti.
Erken Kesim :
Türkiye’de hayvancılığı erken kesim , hastalıklarla mücadele ve kredi gibi faktörlerde etkilidir. Yeterli ağırlığa ulaşmayan kuzu ve danaların kesilmesi verimi azaltan önemli unsurlardan biridir. Toplu ölümlere neden şap gibi bulaşıcı hastalıklarda hayvancılığı olumsuz yönde etkiler.
Türkiye’de Hayvan Varlığı ve Coğrafi Dağılışı :
Türkiye yer şekilleri ve iklim çeşitliliği nedeni ile yüksek bir hayvancılık potansiyeline sahiptir. Kırsal kesimin tarla ve bahçe tarımından sonra en önemli gelir kaynağıdır. Doğu Anadolu’nun Kuzey Doğu Anadolu bölümünde hayvancılık birinci derece ekonomik faaliyettir.
Küçükbaş Hayvancılık :
Türkiye’de en yaygın olarak yapılan hayvancılıktır. Bunun en önemli nedeni Türkiye’nin iklim ve bitki örtüsünün daha çok bu tür hayvancılığa elverişli olmasıdır. Ülkemizin büyük bir bölümünde yaşanan yaz kuraklığı ot örtüsünün kurumasına neden olur , büyük baş hayvancılığın yapılmasını güçleştirilir. Çünkü sığır gibi büyük baş ancak gür otlakların bulunduğu alanlarda beslenebilir.
Bozkır alanlarını geniş yer kapladığı İç Anadolu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde daha ziyade küçük baş hayvancılık yaygın olarak yapılır.
Koyun : Kısa boylu bozkır bitki topluluğunun yaygın olduğu bölgelerimizde yetiştirilen hayvan türüdür.
Başlıca Türleri : Kıvırcık , karaman , dağlıç sakız ve merinostur.
Kıvırcık : Daha çok Marmara Bölgesinin Trakya kesiminde yetiştirilir.
Karaman ( Koğruklu Koyun ) : İç Anadolu ( ak karaman ) ve Doğu Anadolu Bölgesinde ( mor karaman ) yetiştirilir.
Dağlıç : Batı Anadolu’da Ege ve Marmara’da üretilir.
Sakız : Ege’nin dağlık alanlarında yetiştirilir.
Merinos : Yurt dışından getirilen cinslerden biridir. Güney Marmara’da yünü kıymetli olan koyun türüdür.
Keçi : İç bölgelerde meşe ormanlarının yoğun olduğu kıyı kesimleri ve maki bitki topluluğunun yoğun olduğu yerlerde yetiştirilen hayvan türüdür. Koyuna göre daha çevik olan keçi , her türlü arazi şartlarına uyum sağlayabilir. İki türü vardır. Bunlar ağaçların yeni sürgünleriyle beslenen kıl keçisi ve bozkır alanlarında beslenen tiftik ( Ankara ) keçisidir.
Kıl keçisi daha çok maki bitki türünün yoğun olduğu Akdeniz Bölgesinde geliştirilir. Ancak Güney Doğu Anadolu bölgelerinin dağlık alanlarında da yaygındır. Ormanların tahrip edilmesi nedeni ile son yıllarda üretiminin azaltılması için çeşitli özendirici tedbirler alınmaktadır.
Tiftik keçisinin ana vatanı Anadolu yarımadasıdır. Ankara ve çevresinde çok eski devirlerden bu yana yetiştirilen hayvan türüdür. Yünü çok kıymetli olan tiftik keçisi daha çok Ankara , Eskişehir ve Siirt çevresinde yetiştirilir.
Bükük Baş Hayvancılık :
Dağ çayırlarının geniş alanlara yayıldığı ülkemizde büyük baş hayvan türlerinden en fazla sığır yetiştirilir. Karadeniz-Akdeniz Bölgelerinin yüksek dağları ve Doğu Anadolu platolarında yetiştirilir. Doğu Anadolu Bölgesinde şiddetli karasallık nedeni ile yazların kısa sürmesi ve yağışlı geçmesi tarım faaliyetlerini olumsuz yönde etkiler. Yaz yağışları otlak alanlarının gürleşmesini sağlar.
Tarımı olumsuz yönde etkileyen bu şartlar büyük baş hayvancılığı olumsuz yönde etkiler. Marmara ve Ege Bölgelerinde daha çok ahır ve besi hayvancılığı yaygındır. Burada otlak alanlarının azalması mera hayvancılığının yapılmasını engeller. Ancak bölgelerin büyük tüketim alanı olmaları et ve süt ihtiyacını artırmıştır. Bunun sonucu olarak ahır ve besi hayvancılığı gelişmiştir.
Gücünden ve yağlı sütünden faydalanılarak manda , özellikle yer şekillerinin makine kullanımını imkansız hale getirdiği Karadeniz’in sulak yörelerinde yetiştirilir.
Arıcılık :
Türkiye çok çeşitli iklim ve bitki topluluklarına sahiptir. Bu özelliği arıcılık faaliyeti için büyük bir potansiyeldir. Çiçekli bozlar ve dağ çayırları , arıcılık için en uygun alanlardır. Doğu Anadolu’nun yüksek platolarında , Akdeniz ve Karadeniz Bölgelerinin yüksek kesimlerinde çiçek bal’ı üreticiliği yapılır.
Muğla çevresinde kızılcam ormanlarında ise daha çok çam bal’ı üretimi yapılır.
Bal üretimi ile ünlü başlıca yörelerimiz şunlardır ; Bitlis , Şemdinli , Kars , Ağrı , Sivas ve Muğla’dır.
İpek Böcekçiliği :
İpek böcekçiliği dut ağacının yetiştirildiği her bölgede yapılabilir. Ülkemizde yüzyıllardır Güney Marmara’da geleneksel bir hayvancılık şekli olarak uygulanır. İpek böceği tırtıllarının kelebek olmak için çevrelerine ördükleri kozadan elde edilen ipek , dünya’nın en kıymetli halı ve kumaşlarının dokunmasında kullanılır.
Güney Marmara’da ; Bursa , Bilecik , ve Balıkesir , İç Anadolu’da ; Eskişehir , Ankara , Güney Doğu Anadolu’da ; Diyarbakır’da yetiştirilir.
Kümes Hayvancılığı :
Büyük ve küçük baş hayvancılıktan sonra en fazla yapılan hayvancılık faaliyetidir. Tavuk eti ve yumurta üretimine yönelik bu faaliyet ülkemizde beyaz et tüketiminin artmasına paralel olarak gelişmiştir.
Kümes hayvancılığının en yoğun olarak yapıldığı yerler büyük tüketim alanları olarak Batı Karadeniz , Marmara ve Ege Bölgeleri alanlarına yakındır.
Diğer hayvancılık türlerinden farklı olarak doğal bitki topluluğuna en az bağımlı olmasıdır. Çünkü çiftlik tavukçuluğunda besin maddesi olarak fabrika ortamında yapılan yem kullanılır.
Örnek : Türkiye’de aşağıdaki hayvancılık faaliyetlerinden hangisi ile bitki örtüsü yada bitki türleri arasındaki ilişki en azdır.
a.) Büyük baş hayvancılık b.) Küçük baş hayvancılık
c.) Kümes hayvancılığı d.) Arıcılık
e.) İpek böcekçiliği
Çözüm : Büyük baş hayvancılık ve arıcılık dağ çayırlarına , küçük baş hayvancılık bozkıra , ipek böcekçiliği ise dut apacına bağlı olarak yapılan hayvancılık türüdür. Kümes hayvanlarına hazır yem yedirdiği için doğrudan doğrudan bitki örtüsüne bağlı değildir. ( Cevap C )
Su Ürünleri :
Hayvancılık faaliyetlerinde olduğu gibi evcil hayvanların üretilmesinden daha çok deniz ve göllerde bulunan su canlılarının avlanması işine genel olarak balıkçılık denir.
Denizlerde ve göllerde bulunan balık türleri ( hamsi , karides ) ve yumuşacakların
( ahtapot , kalamaç ) avlanması işlerinin genel adına balıkçılık faaliyeti denir. Bunların dışında inci , mercan , yosva , sünger avcılığı gibi diğer ürünlerde balıkçılık faaliyetleri içinde kabul edilir.
Türkiye bir yarımada ülkesi olduğu için çok uzun sahil şeridine sahiptir. Toprakları üzerinde sayısız akarsu ve göl bulunur. Sahil kıyı uzunluğu ve iç suları ile ülkemiz balıkçılık potansiyeli bakımından zengindir. Boğazların balıkların önemli göç yolları üzerinde bulunması ise ülkemizin bu konuda ki avantajıdır.
Türkiye Balıkçılığını Etkileyen Şartlar :
Bütün bu özelliklerin yani sıra ülkemizde balıkçılığın yeterince gelişmediği görülür. Bunun başlıca sebepleri şunlardır ;
• Çok çeşitli iklim tipine sahip olan ülkemizde sayısız besin maddesinin bulunması balık ürünlerine duyulan ihtiyacı azaltmıştır.
• Halkın toprağa ve toprak ürünlerine bağlı olması , deniz ürünleri tüketme alışkanlığının yeterince yerleşmemesine neden olmuştur.
• Türkiye’de daha çok kıyı balıkçılığı yapılır. Ancak deniz balıkçılığı yapılmaz bu avlanma alanının daralması nedeni ile balık miktarını azaltır.
• Türkiye’de açık deniz balıkçılığının yapılması için gerekli olan teknik donanıma sahip gemilerin bulunmaması.
• Denizlerimizde avlanma yöntemlerinin usulünce yapılmaması. Özellikle balık yumurtalarını yok eden diptrolü adı verilen ağlarla avlanılması .
• Balıkların yumurtlama döneminde ( Mayıs-Eylül ) kaçak olarak avlanılması.
Denizlerimizde iç sularımızda yeteri kadar balık gelişmemiştir. Türkiye’nin akarsularının rejiminin düzensiz olması ve güllerimizin bazılarının kapalı hava özelliği göstermesi nedeni ile suların tuzlu veya sodalı olmasıdır.
Türkiye’deki deniz ürünlerinin üretiminin denizlerimizdeki payı ( DİE 1998 )
Deniz Balıkçılığı :
Kıyı bölgelerimizde yapılan balıkçılıktır. Karadeniz kıyıları Türkiye’de avlanan toplam balık miktarının %70’ ini karşılar.
Bu bölgede balıkçılığın gelişmesinin nedenleri ; Balık miktarı bakımından zengin olmasıdır. Bu bölgede bulunan büyük akar sular denize çok miktarda besin maddesi taşıdığı için balık sürüleri için en uygun ortam haline gelir.
Balıkçılığın en fazla yapıldığı bölgelerden bir diğeri boğazlar ve Marmara Denizidir.
Tatlı Su Balıkçılığı :
Türkiye’de bulunan akarsu , göl , baraj gölü ve göletlerde yapılan balıkçılık şeklidir. Deniz balıkçılığı kadar önemli bir ekonomik faaliyet değildir. Türkiye’de tatlı su balıkçılığının yapıldığı akarsular Kızılırmak , yeşilırmak ve Sakarya gibi nehirlerimizdir. Göller ise Eğir’dir , Bey şehir gibi tatlı su gölleridir.
Van , Tuz , Acı ve Burdur gibi göllerimiz sularının acı veya tuzlu olması nedeni ile balıkçılık yapılmaz. Ancak Van gölüne dökülen akar suların ağız kısmında Van kesali adı verilen adı verilen balık türü avlanır.
Türkiye’de avlanan tatlı su balık türleri şunlardır ; Sazan , Kefal , Yayın , Turna ve Alabalıktır.
Kültür balıkçılığı :
Artan nüfusun balık ihtiyacının karşılanması için daha ziyade balık çiftliği adı verilen yerlerde oluşturulan büyük havuzlarda yapılan balıkçılık türüdür. Özellikle alabalık çiftlikleri son yıllarda hızla artmıştır. Büyük marketlerde ve dinlenme tesislerinde satılması için balık öğretmektedirler.
Hayvancılığın Türkiye Ekonomisindeki Yeri :
Hayvancılığın Türkiye ekonomisindeki katkıları şunlardır ;
• Hayvan ürünleri insanların beslenmesinde önemli yer tutar.
• Türkiye’de tarımdan elde edilen gelirin üçte biri hayvancılıkta elde edilir.
• Hayvan ürünleri sanayi için hammadde de oluşturur.
• Hayvan ürünleri iç ve dış ticaretimizde önemli yer tutar.
• Hayvan ürünleri için Doğu Anadolu Bölgesi için en önemli geçim kaynağı olan hayvancılık diğer bölgelerimizde de tarımı destekleyen en önemli ikinci sektördür.
TÜRKİYE’DE GÖRÜLEN BAŞLICA İKLİM TİPLERİ VE ÖZELLİKLERİ
Memleketimiz, çok çeşitli iklimlerin bulunduğu talihli ülkelerden biridir. Üç yanının denizlerle çevrili oluşu, çok yerinin yüksek bölgeler halinde bulunuşu, sıra sıra dağların ve ovaların uzanışı, Türkiye’de türlü özellikler taşıyan ve her birinin ayrı ekonomik ve yerleşme değeri bulunan çeşitli iklimlerin doğmasına imkan vermiştir. Daha kış sonunda ve ilkbahar başlarında meyve ağaçlarının tomurcuklandığı ve çiçek açtığı güney kıyı bölgelerimize karşılık, henüz kışın bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü Erzurum-Kars yaylaları bunun tam tezat teşkil eden bir örneğidir. Yaz ayları içinde serin ve esintili günlerin çok olduğu Kars yaylalarına karşılık da, aynı tarihlerde güney kıyı bölgelerimizde ve Ege denizi kıyılarımızda çok sıcak günler hüküm sürer.
Türkiye iklimleri, çeşitli yeryüzü şekillerine, denizlere, yüksekliğe ve dağların uzanış durumuna bağlı olarak, sanki bir mozaik görünüşünde iklim bölgeleri ve bölgecikleri ile doludur.
Türkiye’nin bulunduğu enlemler gereği, ılıman iklimin kışları ılık ve kısa geçen tipi egemendir. Türkiye’nin iklimi başta denizellik-karasallık, yükselti, yeryüzü şekilleri, enlem vb. tüm iklim etmenlerinin etkisi ile oldukça çeşitlilik gösterir. Türkiye, dar alanlarda ve kısa aralıklarla önemli iklim değişiklikleri görülen bir ülkedir. Bu durum Türkiye’de çok çeşitli tarımsal üretimin yapılmasını sağlamakta ve ekonomimizi olumlu yönde etkilemektedir.
Gerçekten tarım ve hayvancılık, çeşitli planlamalar, ulaştırma ve yerleşme, sulama ve ekonomisi ile ilgili işler, yerle ilgili olduklarından, yere sürekli etki yapan iklim şartları ile bu işler arasında yakın ve devamlı bağlantılar vardır.
Bir yerin iklimini belirtebilmek için, o yerde geçen, bütün atmosfer olaylarının (sıcaklık, yağış, rüzgarlar...) o yere (kıyı boyu, kara içi, dağlık yer, ova, yüksek yer, alçak yer...) uymuş bir bileşimini vermek gerekir. Bir yerde iklim, o yerdeki atmosfer olaylarının ortalama değerleridir. Bunun için, böyle bir yerin iklimini iyice belirtebilmek, o yerde mümkün olduğu kadar uzunca süre yapılmış rasatların elde bulunması gerekir. İklim bir yerde uzun bir süre büyük değişiklik göstermeyen hava şartları topluluğudur. Başlı başına bir konu olan iklim, klimatoloji adlı geniş bir bilim kolunun konusu olmuştur.
İklim, uzun süreler içinde değişikliğe de uğramıştır. Uzun süreli gözlemler ve bilgiler göstermiştir ki, bir yerin iklimi hep bir değerde kalmamakta, devir devir sıcaklaşmaya veya soğumaya gitmiş bulunmakta, daha yağışlı veya daha kurak zamanlar olmuş bulunduğu anlaşılmaktadır. Dönemler halinde, iklim değişmeleri olduğu da sanılmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Güneşten dünyaya ulaşan enerjideki değişiklikler yüzünden, havanın bileşimindeki değişiklikler nedeniyle, yeryüzünün fiziki karakterinde olan değişiklikler bunlardandır.
Bir gök cismi olarak yer yuvarlağının iklimleri, astronomik esaslara göre belirtildiği zaman, kutup dairelerine (660 33’), dönencelere (230 27’), göre ve ekvator göz önüne alınarak, düzenli şekilde uzanan 5 kuşak olarak belirir:
1. Ekvatorun her iki yanında dönenceler arasında uzanan geniş bir sıcak kuşak. Burası Ekvatoral iklimlerin toplandığı sıcak iklim bölgeleridir.
2. her iki yarımkürede, dönenceler ile kutup daireleri arasında, iki iklim kuşağı daha uzanır. burası ılıman kuşaktır. Buradaki iklimlere ılıman iklimler adı verilir. Bu kuşaklar orta enlemlere rastlar. Her birinin içine 47 enlem girer. Buralarda çoğunca, az veya çok belirgin bir kış mevsimi, yaz mevsimi ve genel olarak diğer mevsimler (ilkbahar, güz) vardır. Özellikle kışın karışık atmosfer olaylarının çok yer tuttuğu iklim kuşaklarıdır. İşte Türkiye, bu iklim kuşağının, kuzey yarım küredeki bir bölümündedir ve yaklaşık olarak ortalarına (36-42 enlemleri arası) rastlar.
3. Her yarımkürede, bunların ötesinde de iki soğuk kuşak uzanır. buraları kutup iklimleri bölgeleridir. Ancak dünyanın türlü bölgelerinde hava olaylarının farklı ve değişik durumlar göstermesi, karaların ve denizlerin dağılış şekilleri, dağların ve ovaların bulunuşu, bunların yükseklik değerleri, güneşe dönük olma durumları, sıcak veya soğuk deniz akıntıları, bitki örtüsü gibi başka etkenlerle, bu düzenli uzanış ve sıralanışta bozulmalar, değişiklikler belirmiştir. Böylece, bu coğrafi şartlar nedeniyle aynı enlemlerde bile kıtaların doğusunda, batısında, iç taraflarında birbirinden çok farklı iklim bölgeleri belirmiştir. Bütün bunların yanında denilebilir ki, bu yerel şartların etkisi ile “her yerin kendine göre bir iklimi” bulunmaktadır. Türkiye, bu bakımdan pek çok iklim çeşitleri ile doludur. Ancak, birbirlerine çok benzeyenleri bir arada göz önüne alınarak iklim bölgeleri kavramı doğmuştur. Bir iklim bölgesinin özelliğini belirtebilmek ve yanındakilerden olan farkını ortaya koymak için “iklim unsurları”nın gerektiği yerde, gerektiği nispette, zaman ve mekana göre değişme durumlarını gösterecek şekilde bir iklim bölgesi bileşimi içine katıştırılmasına çalışılır. Bunda o yerin özelliği ne kadar iyi belirtilebilirse, bu ölçüler o derece faydalı olur. Birbiri yanındaki iklim bölgeleri arasında olan farklar, her zaman tam kesin olmayabilir. Türlü derecelerden birinden ötekine geçiş halleri de bulunabilir. Bunlarla birlikte, geniş veya dar bir yerin iklim özelliği, yine de belirtilmiş olur.
a. Sıcaklık unsurunda yıllık, aylık değerler ve bunlarda yıl içindeki aykırılıklar (anomaliler), ortalama uçlar, don olayı ve şiddeti ile süresi, toprak sıcaklığı, yükseldikçe sıcaklığın değişmesi ve bunda mevsimlere ve bakılacak şartlarına göre durumu, bölgenin karasal oluş durumu gözden geçirilir.
b. Yağış yıl içindeki rispi nemlilik, bulutluluk, sis durumu, yıllık yağış miktarı, aylık yağış miktarı, yağış sıklığı ve şiddeti ile mevsimlere göre durumu, yağış tarzı ve özellikle sağanak yağmurları, yağış süresi, kar yağışları, kar örtüsü ve toprak üstünde durma süresi, dolulu günler, buharlaşma, kuraklık ve nemlilik ile bunların yıl içindeki durumu ele alınacak noktalardır.
c. Basınç ile rüzgarlardır. Bunda da basıncın yıl içindeki ve aylık değeri ile değişiklikleri, gün içindeki basınç değişikliği, nemlilik, sıcaklık, rüzgar doğrultuları ve yağış arasındaki ilişki, bir yerdeki durgun süreler, yağmurlu süreler, hakim rüzgar doğrultusu, mevsimlere göre rüzgar doğrultularının değişmesi, rüzgar hızı ve fırtınalar, yerel rüzgarlar ve özellikle meltemler, bölgeye uzak ve genel atmosfer dolaşımının etkileri göz önüne alınır.
Bu iklim unsurları göz önüne alınarak Türkiye’de 3 ana iklim bölgesi bulunduğu belirtilir: Akdeniz-Ege bölgesi iklimi, Karadeniz bölgesi iklimi, İç bölgeler iklimi. Bu son derece sade iklim bölümlemesi içinde, çeşitli şartlar altında Türkiye’de farklı iklim bölgelerinin belirtilmesi gerekmiştir:
1. Kıyı boyu bölgelerinin türlü kesimlerinde de az veya çok farklı iklim özellikleri vardır.
2. Kıyı bölgelerinin hemen gerisindeki bölgelerde, yer yer iklim farkları bulunmaktadır.
3. İç bölgelerin türlü kesimlerinde, türlü bakımlardan iklim farkları vardır.
4. Yerine göre, bu iklim bölgeleri, çok çeşitli büyüklükte bir yayılış gösterirler.
Bütün bu bölgelerin iklim özellikleri o bölgelerin tarımı, ekonomisi, yerleşme durumları, bitki örtüsü bakımından büyük önem taşırlar. Şimdi bu iklim bölgelerini ana çizgileriyle kısaca belirtelim.
1. KARADENİZ İKLİMİ:
1. Her mevsimi yağışlıdır.
2. Buradaki bol yağışları gezici minimumlar getirir, yüksek dağ yamaçları bu yağışların daha bol yağmasına imkan verir.
3. Depresyonik ve orografik yağışlar hakimdir.
4. Kıyı bölgesinde batıya bakan yamaçlar, doğuya bakan yamaçlardan daha çok yağış alır.
5. Sıcaklık şartları deniz iklimi özelliğindedir.
Ara sıra, don olayları olur, sis belirir, kar yağar. Bu kıyı boyu bölgesinin hemen güneyinde uzanan ve içerisine bolu, Kastamonu, Çorum, Merzifon, Amasya, Tokat, Şebinkarahisar taraflarını alan yerleri “Karadeniz İç Bölgesi” olarak vasıflandırmak yerinde olur. Kıyı boyundaki nispeten dar, tam deniz iklimli bölge ile onun hemen gerisindeki iç taraflar, Karadeniz bölgesi olarak, yağış ve sıcaklık bakımlarından birbirinden farklı bölümler gösterir. Kıyı boyunda farklı üç bölüm ayırt edilebilir: Doğu, Orta, Batı Karadeniz iklimi.
1. Doğu Karadeniz İklim. Bu kesimde çok fazla yağış vardır. Kıyı boyundaki birçok yerlerde yılda 2 metre kadar. Hemen gerideki dağlarda daha da çok. Yaz sıcakları oldukça fazladır. Kışlar ılımlı geçer.
2. Orta Karadeniz İklimi: Yağış, bu kıyı boyu ölçüsüne göre orta derecededir ve 70-80 cm. kadardır.
3. Batı Karadeniz İklimi: Doğu Karadeniz iklimine göre daha az yağışlı (100-120 cm.) sıcaklık, Karadeniz boyunun öteki kesimlerine göre gerek yazın ve gerekse kışın daha azdır.
4. Karadeniz Ardı Bölgesi: Karadeniz iklim bölgesinin bu kıyı boyunun üç çeşidinin hemen güneyinde, İç Anadolu iklim bölgesine doğru bir geçiş alanı başlar. Burada, batıdan doğuya doğru gidildikçe ve Karadeniz’in etkilerinden uzaklaşıldıkça farklı iklim yöreleri belirmiş bulunmakla beraber, “Karadeniz kıyı boyu” ile “İç bölgeler” iklimleri arasında bir geçiş iklimleri şeridi özelliği gösterir: Yağış maksimumu ilkbahar sonralarına kaymış, yaz ortalarında kurakça bir süre belirmiştir.
2. AKDENİZ İKLİMİ:
Yıllık yağış yüksek ise de (yerine göre 80-120 cm), şiddetli ve uzun yaz kurakları vardır. Sıcaklık şartlarına ve yaz kuraklıklarına göre birbirinden farklı üç ana tip ayırt etmek mümkündür: Asıl Akdeniz iklimi, Akdeniz yakını dağ iklimi ve Marmara iklimi.
1. Asıl Akdeniz İklimi: Yüksek yaz sıcakları hüküm sürer. Bu sıcakların fazla oluşunun nedenlerinden biri, kıyı bölgesini çok yerde kuzeyden dağlarla çevrili olması ve bu sebeple kuzey rüzgarlarını yeterince alamamasıdır. Kış mevsimi Ege’den daha ılık geçer. Çok buharlaşma olur. Hava çok zaman açıktır. Kar yağışı ve don olayı nadirdir. Uzun bir yaz kuraklığı vardır. Kış, geç başlar ve ılımlı geçer. Yağış mevsimi kıştır. Bol yağmurlar güz ortalarında başlar, ilkbahara kadar sürer. Bu iklimin alanı, Akdeniz boyunda olup çok yerde dar bir kıyı şerididir. Bazı yerlerinde yer şekillerine bağlı olarak genişler ve gerilere sokulur. Dar olduğu yerlerin sebebi hemen kıyı yakınında yüksek dağların başlamıştır. Bu iklimin bir bölümünden başka bir şey olmayan ve ona çok benzeyen Ege bölgesinde ise, hemen hemen bütün “kıyı Ege” adı ile anılan bölgenin içerilere sokulmuş geniş ve pek uzun ovalar bölümünü içine alır.
2. Akdeniz Yakını Dağ İklimi: Güney Anadolu kıyıları boyunca uzanan ve yüksekliği kıyıdan itibaren yaklaşık olarak, 800 m.ye yükselebilen ve bölündüğü yeryüzü şekillerine göre yer yer daralıp genişleyen kıyı boyunun yazları sıcak, kışları ılımlı asıl Akdeniz iklim bölgesinin kemen gerisinde dik yamaçlı yüksek dağlar uzanır (yerine göre 2000 - 3000 m. ve daha yüksek). Bu dağlar İç Anadolu'nun 1000 - 1200 m. yüksekliğindeki düzlüklerine doğru da çoğunca, dik yamaçlarla iner. İşte, bu iki çukur yer (Akdeniz kıyı boyu alçak bölgesi, iç Anadolu düzlükleri alanı) arasındaki yüksek dağlık yerler, buralardan farklı iklim özellikleri gösterirler. Bu dağlar, birçok yerlerinde Akdeniz'e dönük olduğundan, aynı etkiler altında bulunur ve kışın bol yağış alırlar. Ancak bu yağışlar, daha ziyade, kar halinde olur. Kalın kar örtüleri, yılın çok zamanında yerde kaldığı gibi, yazın da eritilememiş olanları benek benek toprağı örter. Bu dağlar, Doğu Karadeniz Bölgesi dışında, memleketimizin en bol yağışlı yarleridir. Yazın ise, fazla olmamakla beraber, kıyı boyunun uzun ve şiddetli buharlaşmalarının da olduğu sıcakları yerine, yine de az bile olsa, yağış olduğu görülür. Bu dağlık yerlerde, yüksekliğin verdiği bir özellikle, bunaltıcı yaz sıcakları ve bu mevsimin kuraklığı hafiflemiştir.. Bunun için bu dağlar, kıyı boyunda oturanların yazın çok aradığı serin ve nemlice, ormanlık yaylalar (Namrun yaylası...) alanıdır. Burada, yükseklik oranına göre, kışlar da sert olmuştur. Yine burada kıyı boyunun.makileri ve buralara uymuş kültür bitkileri yerine, çam ormanları ve yüksek çayırlar yer tutmuştur. Bu yüksek bölge, kurak İç Anadolu'dan tamamen farklıdır. İşte, Akdeniz boyunca uzanan, yer yer Ege Bölgesinde de görülen ve Akdeniz'in etkilerini alan, fakat yüksekliği nedeniyle türlü yönlerden kıyı boyu ve alçak yerlerine iklimlerinden önemli farklar gösteren bu dağlık alan iklimine Akdeniz yakını dağ iklimi denilmiştir.
3. Marmara İklimi: Çok yönleriyle, Akdeniz iklimi karakterini, bazı özellikleriyle de Karadeniz iklim özelliğini gösterir. Nispeten sık değişen, hava durumları vardır. Burada normal kar yağışları olur. Don olayı asıl Akdeniz iklimine göre daha sıktır. Yaz kuraklığı burada da varsa da nispeten hafiftir. Bu yönüyle her mevsimi yağışlı Karadeniz iklimini andırır. Sıcaklık daha az olduğundan, buharlaşma da, asıl Akdeniz iklimine göre, çok şiddetli değildir. Hava sık sık kapalı olur ve nispî nemlilik çokçadır. Çok sis belirir.
III. İÇ BÖLGE İKLİMLERİ:
Esas özellikleri yarı kurak olmalarıdır. Yağış rejimi, Akdeniz’inkini andırırsa da, bol yağışlar ilkbahardadır. Çok yerinde Mayıs en bol yağışlı aydır. Yıllık yağış miktarı Akdeniz ikliminden çok daha azdır. Sıcaklık bakımından olan özelliklerine ve yaz kuraklıklarına göre, birbirinden türlü derecelerden farklı 4 iklim tipini görmek mümkündür: Asıl İç Anadolu iklimi, İç Batı Anadolu iklimi, Göller Bölgesi iklimi ve Güneydoğu Anadolu iklimi.
1 - Asıl İç Anadolu İklimi: Burası bir bozkır iklimidir. Yazlar sıcak, kışlar soğuktur. Yaz aylarında, kısa süreler içinde de olsa yağış olur. Temmuz ve Ağustos kurak aylardır. Bu iklim en belirgin özelliğini Tuz gölü ve çevresinde bulur. Buradan kenarlara doğru uzaklaşıldıkça, İç Anadolu kurak iklim özelliği hafifler.
2 -İç Batı Anadolu iklimi: Burası, yaklaşık olarak Uşak taraflarından Kütahya ve Afyon'a kadar uzanır. Dağlık - tepelik ve yüksekliği çok yerde 800 -1000 m. olan yarı iç bölgedir. Çok yeri Ege ve Marmara denizlerinden 100 - 200 km. uzakta olup, ara yerde yüksekçe dağlar da vardır. Burada yağışlar, asıl Ege Bölgesine göre daha azdır : Yıllık yağış Afyon'da 444 mm., İzmir'de 705 mm., donlu günler sayısı yılda Afyon ve Kütahya'da 95 gün, İzmir'de 8 gün, Marmara Bölgesi karma ikliminden de farklıdır. Yıllık yağış Marmara Bölgesinin çok yerinde buradan fazladır: Marmara'da 600-650 mm., bu iç bölgede 450-550 mm. Marmara Bölgesinde donlu günler sayısı da bu iç bölgenin dörtte biri kadardır. Batı Anadolu'nun bu iç bölgesinin özellikle doğu tarafları ve yüksek düzlükleri İç Anadolu iklimine yakınlık gösterir: İç Anadolu'nun çok yerinin aldığı yıllık yağış tutarı 300-400 mm., İç Batı Anadolu’nunki çok yerinde 460-550 mm.’dir. Donlu günler İç Anadolu'nun çok yerinde yılda 100-125 gün iken, burada 90-95 gün, Kıyı Ege bölgesinde sadece 5-10 gündür. Burada iç bölgelere özelliğini veren sıcaklık oynamaları ve genel olarak karasal olma durumu vardır..
3 - Göller Bölgesi İklimi: Burası, Antalya kıyı bölgesinin kuzeyine düşen bir iç bölgedir. Burada dağ sıraları arasına ovalar ve göl çanakları girmiştir. Bunların çok yerde yüksekliği 950-1100 m.’dir. Buna göre, buradaki çukurluklar bile Antalya kıyı bölgesinden 600-700 m. yüksektir. Bu düzlükler ve göller arasında ise yükseklikleri 1500-2000 m. den çok dağlar uzanır. İçerisine büyük gölleri ve daha uzak çevrelerini alan Göller Bölgesi iklim bakımından hem yanındaki İç Batı Anadolu iklimini andırır, hem de Akdeniz ikliminin etkisi altında bulunur. Burada da Akdeniz kıyı bölgesindeki gibi kış yağışları çok yer tutar. Hem de İç Anadolu ikliminin bazı özelliklerini gösterir: İlkbahar yağışları da, hemen hemen kış yağışları değerine yakındır. Yaz kuraklığı ise, Akdeniz iklimine göre biraz daha hafiftir. Göller bölgesi iklimi bunların bir karışımı ve İç Anadolu'ya bir geçiş alanıdır. Ayrıca burada donlu günler sayısı, İç Anadolu’dakilere bir dereceye kadar yakın olduğu halde, Akdeniz kıyı bölgelerinden son derece fazladır. Bir karasal oluş özelliği ile ilgili bulunarak, Göller Bölgesinde, hemen 100 -120 km. güneyindeki kıyı bölümüne (Antalya çevresine göre) sıcaklık oynamaları daha çoktur.
4 - Güneydoğu Anadolu İklimi: Burada yazlar çok sıcak (30 - 35°), kışlar İç Anadolu'ya göre daha az soğuktur. Yıl içinde, bölgenin önemli bir kısmı Akdeniz'in nemli hava kütlelerinin etkisi altında kalır. Böylece Akdeniz etkileri buraya sokulmuş bulunur. Yaz kurakları belirgin ve süresi uzundur. Güneyindeki memleketimiz dışı çöl ikliminin etkisi altında kalmıştır. Şiddetli buharlaşmalarla çok su kaybı olur. Hava çok vakit açık olup nemlilik azdır. Yıllık yağış miktarı İç Anadolu'ya göre çoktur (450 - 700 mm.). Fakat sıcaklığın burada daha yüksek olması ve bundan da şiddetli buharlaşmaların doğması nedeniyle bu miktarına rağmen İç Anadolu'dan daha kurak bulu maktadır.
IV — DOĞU ANADOLU İKLİMLERİ:
Doğu Anadolu denizlerden uzak, deniz etkilerine karşı yüksek dağlarla çok yerinde kapalı bir bölge olduğundan, çok karasal iklim özellikleri gösterir. Burada sıcaklık oynamaları çok ve şiddetlidir. Kars yaylalarında kış ile yaz aylık ortalamaları arasındaki sıcaklık oynaması 25 - 30° dir. Bölge; karlı (karla örtülü gün sayısı yaylalarda 100 -120 gün), donlu günler fazla (bu yaylalarda 150 -180 gün), çok soğuk (kış aylarında -10° ve daha soğuk günler sayısı çok, sıcaklığın çok düşmesi halinde -20° den aşağı düşen sıcaklıklar fazla, bazı yıllarda -40° ve daha aşağı ve kışlar pek uzundur (yılın yarısı veya bazı yerlerde 7 - 8 ay kış).
Doğu Anadolu çok geniştir ve içinde birbirinden farklı çeşitli bölümler ve bunların ayrı iklimleri vardır. Öyle ki, bahçe ziraatının yapılabilmesi için gerekli doğal şartların bulunmadığı yerlerle (Erzurum - Kars yaylaları gibi), bahçeciliği Ege Bölgesini andıracak kadar çeşitlilik ve zenginlik gösteren bölümleri (Elazığ, Malatya çevreleri...), Çukurova pamuk tarlalarını hatırlatacak yerleri (Iğdır, Elazığ...) bulunan pek geniş bir bölgedir. Böyle bir bölgedeki türlü uzanışlı yüksek dağlarla bunlar arasındaki geniş ovaların ve havzaların bulunuşu, bölgedeki doğal farklılıkları doğurmuştur. Bu çok geniş ve çeşitlilik gösteren bölgede, türlü derecelerden, birbirine göre farklılıklar gösteren şu 4 bölüm ayırt edilebilir:
1- Erzurum - Kars Yayla İklimi: Kuzeyde yüksek düzlüklerin çok yer tuttuğu (1800 - 2000 m.) Erzurum - Kars yaylaları. Özelliği şu : Soğuk, sert ve uzun kışlar, don olayı çok ve uzun, karlı, yazları serin. Çok vakit taze otluk ve çayırlıkları çok. Bu arada, Yukarı Murat dağlık - üzlük alanları da vardır. Yıllık yağış oldukça yeter derecede (500 - 550 mm.). Karaköse'nin güneyindeki çukur alanlarda yağış daha az (350 - 450 mm.). Kışın yeterince kar yağışlı ve donlu günler sayısı çok (160). Sıcaklığın -40° den aşağı düştüğü zamanlar vardır. Asıl yağmurlu mevsim ilkbahar ayları. Yaz ve güz aylarında da yağış var. Bu çevrede bir Çukurova olarak Iğdır ovası pek az yağışlı.
2 - Van Bölgesi İklimi: Bu bölgenin göl ve yakın çevresini içine alan çukur bölümlerinde yağış az (350 - 450 mm.). Gölü çevreleyen yüksek dağlarda ise bu miktar daha fazla. Bu çevre, Erzurum - Kars yaylalarına göre daha ılımlı olup, kışlar daha kısadır. Her ay yağış varsa da, Temmuz, Ağustos ve Eylül'de kurakça bir süre bulunmaktadır. Sıcaklık oynamalarının çokça olduğu bu karasal iklimde yıl içinde donlu geçen günler de çoktur (133 gün).
3 - Yukarı Fırat - Orta ve Aşağı Murat Bölümü İklimi: Yüksekliği 1000 -1200 m. olan ovaların ve 1500 - 2000 m. lik dağların bulunduğu bu bölge, Erzurum Kars bölgesine göre daha sıcak, Güneydoğu Anadolu'ya göre daha serindir. Bu ikisi arasında bir geçiş özelliği gösterir. Kışlar kısa sürer, fakat sert geçer. Yazlar ise kurak ve sıcaktır. Kışın yağış çoğunca kar şeklindedir; Çok vakit kar yağdıktan kısa bir süre sonra erimeye başlar. Kış ve ilkbahar kapalı, yağmurlu ve sislidir. Yıllık yağış miktarı 400 - 450 mm.
4 - Hakkâri Dağlık Bölgesi İklimi: Yüksek dağlık bir bölgedir. Bol yağış alır: Çok yerde 800 -1200 mm., yüksek yerlerde daha da fazla. Bu yağış çoğunca kar şeklinde olur. Yağışlar en çok güz ortalarından kış sonuna kadar yağar. Temmuz, Ağustos, Eylül kuraktır. Yaz mevsimi ve Eylül sıcak geçer. Ancak dağlık yerler ve yaylalar serindir. Bu bölge dağlarında Türkiye'nin en büyük buzulları ve geniş yerler tutan kalıcı kar alanları vardır.
Memleketimiz, çok çeşitli iklimlerin bulunduğu talihli ülkelerden biridir. Üç yanının denizlerle çevrili oluşu, çok yerinin yüksek bölgeler halinde bulunuşu, sıra sıra dağların ve ovaların uzanışı, Türkiye’de türlü özellikler taşıyan ve her birinin ayrı ekonomik ve yerleşme değeri bulunan çeşitli iklimlerin doğmasına imkan vermiştir. Daha kış sonunda ve ilkbahar başlarında meyve ağaçlarının tomurcuklandığı ve çiçek açtığı güney kıyı bölgelerimize karşılık, henüz kışın bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü Erzurum-Kars yaylaları bunun tam tezat teşkil eden bir örneğidir. Yaz ayları içinde serin ve esintili günlerin çok olduğu Kars yaylalarına karşılık da, aynı tarihlerde güney kıyı bölgelerimizde ve Ege denizi kıyılarımızda çok sıcak günler hüküm sürer.
Türkiye iklimleri, çeşitli yeryüzü şekillerine, denizlere, yüksekliğe ve dağların uzanış durumuna bağlı olarak, sanki bir mozaik görünüşünde iklim bölgeleri ve bölgecikleri ile doludur.
Türkiye’nin bulunduğu enlemler gereği, ılıman iklimin kışları ılık ve kısa geçen tipi egemendir. Türkiye’nin iklimi başta denizellik-karasallık, yükselti, yeryüzü şekilleri, enlem vb. tüm iklim etmenlerinin etkisi ile oldukça çeşitlilik gösterir. Türkiye, dar alanlarda ve kısa aralıklarla önemli iklim değişiklikleri görülen bir ülkedir. Bu durum Türkiye’de çok çeşitli tarımsal üretimin yapılmasını sağlamakta ve ekonomimizi olumlu yönde etkilemektedir.
Gerçekten tarım ve hayvancılık, çeşitli planlamalar, ulaştırma ve yerleşme, sulama ve ekonomisi ile ilgili işler, yerle ilgili olduklarından, yere sürekli etki yapan iklim şartları ile bu işler arasında yakın ve devamlı bağlantılar vardır.
Bir yerin iklimini belirtebilmek için, o yerde geçen, bütün atmosfer olaylarının (sıcaklık, yağış, rüzgarlar...) o yere (kıyı boyu, kara içi, dağlık yer, ova, yüksek yer, alçak yer...) uymuş bir bileşimini vermek gerekir. Bir yerde iklim, o yerdeki atmosfer olaylarının ortalama değerleridir. Bunun için, böyle bir yerin iklimini iyice belirtebilmek, o yerde mümkün olduğu kadar uzunca süre yapılmış rasatların elde bulunması gerekir. İklim bir yerde uzun bir süre büyük değişiklik göstermeyen hava şartları topluluğudur. Başlı başına bir konu olan iklim, klimatoloji adlı geniş bir bilim kolunun konusu olmuştur.
İklim, uzun süreler içinde değişikliğe de uğramıştır. Uzun süreli gözlemler ve bilgiler göstermiştir ki, bir yerin iklimi hep bir değerde kalmamakta, devir devir sıcaklaşmaya veya soğumaya gitmiş bulunmakta, daha yağışlı veya daha kurak zamanlar olmuş bulunduğu anlaşılmaktadır. Dönemler halinde, iklim değişmeleri olduğu da sanılmaktadır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Güneşten dünyaya ulaşan enerjideki değişiklikler yüzünden, havanın bileşimindeki değişiklikler nedeniyle, yeryüzünün fiziki karakterinde olan değişiklikler bunlardandır.
Bir gök cismi olarak yer yuvarlağının iklimleri, astronomik esaslara göre belirtildiği zaman, kutup dairelerine (660 33’), dönencelere (230 27’), göre ve ekvator göz önüne alınarak, düzenli şekilde uzanan 5 kuşak olarak belirir:
1. Ekvatorun her iki yanında dönenceler arasında uzanan geniş bir sıcak kuşak. Burası Ekvatoral iklimlerin toplandığı sıcak iklim bölgeleridir.
2. her iki yarımkürede, dönenceler ile kutup daireleri arasında, iki iklim kuşağı daha uzanır. burası ılıman kuşaktır. Buradaki iklimlere ılıman iklimler adı verilir. Bu kuşaklar orta enlemlere rastlar. Her birinin içine 47 enlem girer. Buralarda çoğunca, az veya çok belirgin bir kış mevsimi, yaz mevsimi ve genel olarak diğer mevsimler (ilkbahar, güz) vardır. Özellikle kışın karışık atmosfer olaylarının çok yer tuttuğu iklim kuşaklarıdır. İşte Türkiye, bu iklim kuşağının, kuzey yarım küredeki bir bölümündedir ve yaklaşık olarak ortalarına (36-42 enlemleri arası) rastlar.
3. Her yarımkürede, bunların ötesinde de iki soğuk kuşak uzanır. buraları kutup iklimleri bölgeleridir. Ancak dünyanın türlü bölgelerinde hava olaylarının farklı ve değişik durumlar göstermesi, karaların ve denizlerin dağılış şekilleri, dağların ve ovaların bulunuşu, bunların yükseklik değerleri, güneşe dönük olma durumları, sıcak veya soğuk deniz akıntıları, bitki örtüsü gibi başka etkenlerle, bu düzenli uzanış ve sıralanışta bozulmalar, değişiklikler belirmiştir. Böylece, bu coğrafi şartlar nedeniyle aynı enlemlerde bile kıtaların doğusunda, batısında, iç taraflarında birbirinden çok farklı iklim bölgeleri belirmiştir. Bütün bunların yanında denilebilir ki, bu yerel şartların etkisi ile “her yerin kendine göre bir iklimi” bulunmaktadır. Türkiye, bu bakımdan pek çok iklim çeşitleri ile doludur. Ancak, birbirlerine çok benzeyenleri bir arada göz önüne alınarak iklim bölgeleri kavramı doğmuştur. Bir iklim bölgesinin özelliğini belirtebilmek ve yanındakilerden olan farkını ortaya koymak için “iklim unsurları”nın gerektiği yerde, gerektiği nispette, zaman ve mekana göre değişme durumlarını gösterecek şekilde bir iklim bölgesi bileşimi içine katıştırılmasına çalışılır. Bunda o yerin özelliği ne kadar iyi belirtilebilirse, bu ölçüler o derece faydalı olur. Birbiri yanındaki iklim bölgeleri arasında olan farklar, her zaman tam kesin olmayabilir. Türlü derecelerden birinden ötekine geçiş halleri de bulunabilir. Bunlarla birlikte, geniş veya dar bir yerin iklim özelliği, yine de belirtilmiş olur.
a. Sıcaklık unsurunda yıllık, aylık değerler ve bunlarda yıl içindeki aykırılıklar (anomaliler), ortalama uçlar, don olayı ve şiddeti ile süresi, toprak sıcaklığı, yükseldikçe sıcaklığın değişmesi ve bunda mevsimlere ve bakılacak şartlarına göre durumu, bölgenin karasal oluş durumu gözden geçirilir.
b. Yağış yıl içindeki rispi nemlilik, bulutluluk, sis durumu, yıllık yağış miktarı, aylık yağış miktarı, yağış sıklığı ve şiddeti ile mevsimlere göre durumu, yağış tarzı ve özellikle sağanak yağmurları, yağış süresi, kar yağışları, kar örtüsü ve toprak üstünde durma süresi, dolulu günler, buharlaşma, kuraklık ve nemlilik ile bunların yıl içindeki durumu ele alınacak noktalardır.
c. Basınç ile rüzgarlardır. Bunda da basıncın yıl içindeki ve aylık değeri ile değişiklikleri, gün içindeki basınç değişikliği, nemlilik, sıcaklık, rüzgar doğrultuları ve yağış arasındaki ilişki, bir yerdeki durgun süreler, yağmurlu süreler, hakim rüzgar doğrultusu, mevsimlere göre rüzgar doğrultularının değişmesi, rüzgar hızı ve fırtınalar, yerel rüzgarlar ve özellikle meltemler, bölgeye uzak ve genel atmosfer dolaşımının etkileri göz önüne alınır.
Bu iklim unsurları göz önüne alınarak Türkiye’de 3 ana iklim bölgesi bulunduğu belirtilir: Akdeniz-Ege bölgesi iklimi, Karadeniz bölgesi iklimi, İç bölgeler iklimi. Bu son derece sade iklim bölümlemesi içinde, çeşitli şartlar altında Türkiye’de farklı iklim bölgelerinin belirtilmesi gerekmiştir:
1. Kıyı boyu bölgelerinin türlü kesimlerinde de az veya çok farklı iklim özellikleri vardır.
2. Kıyı bölgelerinin hemen gerisindeki bölgelerde, yer yer iklim farkları bulunmaktadır.
3. İç bölgelerin türlü kesimlerinde, türlü bakımlardan iklim farkları vardır.
4. Yerine göre, bu iklim bölgeleri, çok çeşitli büyüklükte bir yayılış gösterirler.
Bütün bu bölgelerin iklim özellikleri o bölgelerin tarımı, ekonomisi, yerleşme durumları, bitki örtüsü bakımından büyük önem taşırlar. Şimdi bu iklim bölgelerini ana çizgileriyle kısaca belirtelim.
1. KARADENİZ İKLİMİ:
1. Her mevsimi yağışlıdır.
2. Buradaki bol yağışları gezici minimumlar getirir, yüksek dağ yamaçları bu yağışların daha bol yağmasına imkan verir.
3. Depresyonik ve orografik yağışlar hakimdir.
4. Kıyı bölgesinde batıya bakan yamaçlar, doğuya bakan yamaçlardan daha çok yağış alır.
5. Sıcaklık şartları deniz iklimi özelliğindedir.
Ara sıra, don olayları olur, sis belirir, kar yağar. Bu kıyı boyu bölgesinin hemen güneyinde uzanan ve içerisine bolu, Kastamonu, Çorum, Merzifon, Amasya, Tokat, Şebinkarahisar taraflarını alan yerleri “Karadeniz İç Bölgesi” olarak vasıflandırmak yerinde olur. Kıyı boyundaki nispeten dar, tam deniz iklimli bölge ile onun hemen gerisindeki iç taraflar, Karadeniz bölgesi olarak, yağış ve sıcaklık bakımlarından birbirinden farklı bölümler gösterir. Kıyı boyunda farklı üç bölüm ayırt edilebilir: Doğu, Orta, Batı Karadeniz iklimi.
1. Doğu Karadeniz İklim. Bu kesimde çok fazla yağış vardır. Kıyı boyundaki birçok yerlerde yılda 2 metre kadar. Hemen gerideki dağlarda daha da çok. Yaz sıcakları oldukça fazladır. Kışlar ılımlı geçer.
2. Orta Karadeniz İklimi: Yağış, bu kıyı boyu ölçüsüne göre orta derecededir ve 70-80 cm. kadardır.
3. Batı Karadeniz İklimi: Doğu Karadeniz iklimine göre daha az yağışlı (100-120 cm.) sıcaklık, Karadeniz boyunun öteki kesimlerine göre gerek yazın ve gerekse kışın daha azdır.
4. Karadeniz Ardı Bölgesi: Karadeniz iklim bölgesinin bu kıyı boyunun üç çeşidinin hemen güneyinde, İç Anadolu iklim bölgesine doğru bir geçiş alanı başlar. Burada, batıdan doğuya doğru gidildikçe ve Karadeniz’in etkilerinden uzaklaşıldıkça farklı iklim yöreleri belirmiş bulunmakla beraber, “Karadeniz kıyı boyu” ile “İç bölgeler” iklimleri arasında bir geçiş iklimleri şeridi özelliği gösterir: Yağış maksimumu ilkbahar sonralarına kaymış, yaz ortalarında kurakça bir süre belirmiştir.
2. AKDENİZ İKLİMİ:
Yıllık yağış yüksek ise de (yerine göre 80-120 cm), şiddetli ve uzun yaz kurakları vardır. Sıcaklık şartlarına ve yaz kuraklıklarına göre birbirinden farklı üç ana tip ayırt etmek mümkündür: Asıl Akdeniz iklimi, Akdeniz yakını dağ iklimi ve Marmara iklimi.
1. Asıl Akdeniz İklimi: Yüksek yaz sıcakları hüküm sürer. Bu sıcakların fazla oluşunun nedenlerinden biri, kıyı bölgesini çok yerde kuzeyden dağlarla çevrili olması ve bu sebeple kuzey rüzgarlarını yeterince alamamasıdır. Kış mevsimi Ege’den daha ılık geçer. Çok buharlaşma olur. Hava çok zaman açıktır. Kar yağışı ve don olayı nadirdir. Uzun bir yaz kuraklığı vardır. Kış, geç başlar ve ılımlı geçer. Yağış mevsimi kıştır. Bol yağmurlar güz ortalarında başlar, ilkbahara kadar sürer. Bu iklimin alanı, Akdeniz boyunda olup çok yerde dar bir kıyı şerididir. Bazı yerlerinde yer şekillerine bağlı olarak genişler ve gerilere sokulur. Dar olduğu yerlerin sebebi hemen kıyı yakınında yüksek dağların başlamıştır. Bu iklimin bir bölümünden başka bir şey olmayan ve ona çok benzeyen Ege bölgesinde ise, hemen hemen bütün “kıyı Ege” adı ile anılan bölgenin içerilere sokulmuş geniş ve pek uzun ovalar bölümünü içine alır.
2. Akdeniz Yakını Dağ İklimi: Güney Anadolu kıyıları boyunca uzanan ve yüksekliği kıyıdan itibaren yaklaşık olarak, 800 m.ye yükselebilen ve bölündüğü yeryüzü şekillerine göre yer yer daralıp genişleyen kıyı boyunun yazları sıcak, kışları ılımlı asıl Akdeniz iklim bölgesinin kemen gerisinde dik yamaçlı yüksek dağlar uzanır (yerine göre 2000 - 3000 m. ve daha yüksek). Bu dağlar İç Anadolu'nun 1000 - 1200 m. yüksekliğindeki düzlüklerine doğru da çoğunca, dik yamaçlarla iner. İşte, bu iki çukur yer (Akdeniz kıyı boyu alçak bölgesi, iç Anadolu düzlükleri alanı) arasındaki yüksek dağlık yerler, buralardan farklı iklim özellikleri gösterirler. Bu dağlar, birçok yerlerinde Akdeniz'e dönük olduğundan, aynı etkiler altında bulunur ve kışın bol yağış alırlar. Ancak bu yağışlar, daha ziyade, kar halinde olur. Kalın kar örtüleri, yılın çok zamanında yerde kaldığı gibi, yazın da eritilememiş olanları benek benek toprağı örter. Bu dağlar, Doğu Karadeniz Bölgesi dışında, memleketimizin en bol yağışlı yarleridir. Yazın ise, fazla olmamakla beraber, kıyı boyunun uzun ve şiddetli buharlaşmalarının da olduğu sıcakları yerine, yine de az bile olsa, yağış olduğu görülür. Bu dağlık yerlerde, yüksekliğin verdiği bir özellikle, bunaltıcı yaz sıcakları ve bu mevsimin kuraklığı hafiflemiştir.. Bunun için bu dağlar, kıyı boyunda oturanların yazın çok aradığı serin ve nemlice, ormanlık yaylalar (Namrun yaylası...) alanıdır. Burada, yükseklik oranına göre, kışlar da sert olmuştur. Yine burada kıyı boyunun.makileri ve buralara uymuş kültür bitkileri yerine, çam ormanları ve yüksek çayırlar yer tutmuştur. Bu yüksek bölge, kurak İç Anadolu'dan tamamen farklıdır. İşte, Akdeniz boyunca uzanan, yer yer Ege Bölgesinde de görülen ve Akdeniz'in etkilerini alan, fakat yüksekliği nedeniyle türlü yönlerden kıyı boyu ve alçak yerlerine iklimlerinden önemli farklar gösteren bu dağlık alan iklimine Akdeniz yakını dağ iklimi denilmiştir.
3. Marmara İklimi: Çok yönleriyle, Akdeniz iklimi karakterini, bazı özellikleriyle de Karadeniz iklim özelliğini gösterir. Nispeten sık değişen, hava durumları vardır. Burada normal kar yağışları olur. Don olayı asıl Akdeniz iklimine göre daha sıktır. Yaz kuraklığı burada da varsa da nispeten hafiftir. Bu yönüyle her mevsimi yağışlı Karadeniz iklimini andırır. Sıcaklık daha az olduğundan, buharlaşma da, asıl Akdeniz iklimine göre, çok şiddetli değildir. Hava sık sık kapalı olur ve nispî nemlilik çokçadır. Çok sis belirir.
III. İÇ BÖLGE İKLİMLERİ:
Esas özellikleri yarı kurak olmalarıdır. Yağış rejimi, Akdeniz’inkini andırırsa da, bol yağışlar ilkbahardadır. Çok yerinde Mayıs en bol yağışlı aydır. Yıllık yağış miktarı Akdeniz ikliminden çok daha azdır. Sıcaklık bakımından olan özelliklerine ve yaz kuraklıklarına göre, birbirinden türlü derecelerden farklı 4 iklim tipini görmek mümkündür: Asıl İç Anadolu iklimi, İç Batı Anadolu iklimi, Göller Bölgesi iklimi ve Güneydoğu Anadolu iklimi.
1 - Asıl İç Anadolu İklimi: Burası bir bozkır iklimidir. Yazlar sıcak, kışlar soğuktur. Yaz aylarında, kısa süreler içinde de olsa yağış olur. Temmuz ve Ağustos kurak aylardır. Bu iklim en belirgin özelliğini Tuz gölü ve çevresinde bulur. Buradan kenarlara doğru uzaklaşıldıkça, İç Anadolu kurak iklim özelliği hafifler.
2 -İç Batı Anadolu iklimi: Burası, yaklaşık olarak Uşak taraflarından Kütahya ve Afyon'a kadar uzanır. Dağlık - tepelik ve yüksekliği çok yerde 800 -1000 m. olan yarı iç bölgedir. Çok yeri Ege ve Marmara denizlerinden 100 - 200 km. uzakta olup, ara yerde yüksekçe dağlar da vardır. Burada yağışlar, asıl Ege Bölgesine göre daha azdır : Yıllık yağış Afyon'da 444 mm., İzmir'de 705 mm., donlu günler sayısı yılda Afyon ve Kütahya'da 95 gün, İzmir'de 8 gün, Marmara Bölgesi karma ikliminden de farklıdır. Yıllık yağış Marmara Bölgesinin çok yerinde buradan fazladır: Marmara'da 600-650 mm., bu iç bölgede 450-550 mm. Marmara Bölgesinde donlu günler sayısı da bu iç bölgenin dörtte biri kadardır. Batı Anadolu'nun bu iç bölgesinin özellikle doğu tarafları ve yüksek düzlükleri İç Anadolu iklimine yakınlık gösterir: İç Anadolu'nun çok yerinin aldığı yıllık yağış tutarı 300-400 mm., İç Batı Anadolu’nunki çok yerinde 460-550 mm.’dir. Donlu günler İç Anadolu'nun çok yerinde yılda 100-125 gün iken, burada 90-95 gün, Kıyı Ege bölgesinde sadece 5-10 gündür. Burada iç bölgelere özelliğini veren sıcaklık oynamaları ve genel olarak karasal olma durumu vardır..
3 - Göller Bölgesi İklimi: Burası, Antalya kıyı bölgesinin kuzeyine düşen bir iç bölgedir. Burada dağ sıraları arasına ovalar ve göl çanakları girmiştir. Bunların çok yerde yüksekliği 950-1100 m.’dir. Buna göre, buradaki çukurluklar bile Antalya kıyı bölgesinden 600-700 m. yüksektir. Bu düzlükler ve göller arasında ise yükseklikleri 1500-2000 m. den çok dağlar uzanır. İçerisine büyük gölleri ve daha uzak çevrelerini alan Göller Bölgesi iklim bakımından hem yanındaki İç Batı Anadolu iklimini andırır, hem de Akdeniz ikliminin etkisi altında bulunur. Burada da Akdeniz kıyı bölgesindeki gibi kış yağışları çok yer tutar. Hem de İç Anadolu ikliminin bazı özelliklerini gösterir: İlkbahar yağışları da, hemen hemen kış yağışları değerine yakındır. Yaz kuraklığı ise, Akdeniz iklimine göre biraz daha hafiftir. Göller bölgesi iklimi bunların bir karışımı ve İç Anadolu'ya bir geçiş alanıdır. Ayrıca burada donlu günler sayısı, İç Anadolu’dakilere bir dereceye kadar yakın olduğu halde, Akdeniz kıyı bölgelerinden son derece fazladır. Bir karasal oluş özelliği ile ilgili bulunarak, Göller Bölgesinde, hemen 100 -120 km. güneyindeki kıyı bölümüne (Antalya çevresine göre) sıcaklık oynamaları daha çoktur.
4 - Güneydoğu Anadolu İklimi: Burada yazlar çok sıcak (30 - 35°), kışlar İç Anadolu'ya göre daha az soğuktur. Yıl içinde, bölgenin önemli bir kısmı Akdeniz'in nemli hava kütlelerinin etkisi altında kalır. Böylece Akdeniz etkileri buraya sokulmuş bulunur. Yaz kurakları belirgin ve süresi uzundur. Güneyindeki memleketimiz dışı çöl ikliminin etkisi altında kalmıştır. Şiddetli buharlaşmalarla çok su kaybı olur. Hava çok vakit açık olup nemlilik azdır. Yıllık yağış miktarı İç Anadolu'ya göre çoktur (450 - 700 mm.). Fakat sıcaklığın burada daha yüksek olması ve bundan da şiddetli buharlaşmaların doğması nedeniyle bu miktarına rağmen İç Anadolu'dan daha kurak bulu maktadır.
IV — DOĞU ANADOLU İKLİMLERİ:
Doğu Anadolu denizlerden uzak, deniz etkilerine karşı yüksek dağlarla çok yerinde kapalı bir bölge olduğundan, çok karasal iklim özellikleri gösterir. Burada sıcaklık oynamaları çok ve şiddetlidir. Kars yaylalarında kış ile yaz aylık ortalamaları arasındaki sıcaklık oynaması 25 - 30° dir. Bölge; karlı (karla örtülü gün sayısı yaylalarda 100 -120 gün), donlu günler fazla (bu yaylalarda 150 -180 gün), çok soğuk (kış aylarında -10° ve daha soğuk günler sayısı çok, sıcaklığın çok düşmesi halinde -20° den aşağı düşen sıcaklıklar fazla, bazı yıllarda -40° ve daha aşağı ve kışlar pek uzundur (yılın yarısı veya bazı yerlerde 7 - 8 ay kış).
Doğu Anadolu çok geniştir ve içinde birbirinden farklı çeşitli bölümler ve bunların ayrı iklimleri vardır. Öyle ki, bahçe ziraatının yapılabilmesi için gerekli doğal şartların bulunmadığı yerlerle (Erzurum - Kars yaylaları gibi), bahçeciliği Ege Bölgesini andıracak kadar çeşitlilik ve zenginlik gösteren bölümleri (Elazığ, Malatya çevreleri...), Çukurova pamuk tarlalarını hatırlatacak yerleri (Iğdır, Elazığ...) bulunan pek geniş bir bölgedir. Böyle bir bölgedeki türlü uzanışlı yüksek dağlarla bunlar arasındaki geniş ovaların ve havzaların bulunuşu, bölgedeki doğal farklılıkları doğurmuştur. Bu çok geniş ve çeşitlilik gösteren bölgede, türlü derecelerden, birbirine göre farklılıklar gösteren şu 4 bölüm ayırt edilebilir:
1- Erzurum - Kars Yayla İklimi: Kuzeyde yüksek düzlüklerin çok yer tuttuğu (1800 - 2000 m.) Erzurum - Kars yaylaları. Özelliği şu : Soğuk, sert ve uzun kışlar, don olayı çok ve uzun, karlı, yazları serin. Çok vakit taze otluk ve çayırlıkları çok. Bu arada, Yukarı Murat dağlık - üzlük alanları da vardır. Yıllık yağış oldukça yeter derecede (500 - 550 mm.). Karaköse'nin güneyindeki çukur alanlarda yağış daha az (350 - 450 mm.). Kışın yeterince kar yağışlı ve donlu günler sayısı çok (160). Sıcaklığın -40° den aşağı düştüğü zamanlar vardır. Asıl yağmurlu mevsim ilkbahar ayları. Yaz ve güz aylarında da yağış var. Bu çevrede bir Çukurova olarak Iğdır ovası pek az yağışlı.
2 - Van Bölgesi İklimi: Bu bölgenin göl ve yakın çevresini içine alan çukur bölümlerinde yağış az (350 - 450 mm.). Gölü çevreleyen yüksek dağlarda ise bu miktar daha fazla. Bu çevre, Erzurum - Kars yaylalarına göre daha ılımlı olup, kışlar daha kısadır. Her ay yağış varsa da, Temmuz, Ağustos ve Eylül'de kurakça bir süre bulunmaktadır. Sıcaklık oynamalarının çokça olduğu bu karasal iklimde yıl içinde donlu geçen günler de çoktur (133 gün).
3 - Yukarı Fırat - Orta ve Aşağı Murat Bölümü İklimi: Yüksekliği 1000 -1200 m. olan ovaların ve 1500 - 2000 m. lik dağların bulunduğu bu bölge, Erzurum Kars bölgesine göre daha sıcak, Güneydoğu Anadolu'ya göre daha serindir. Bu ikisi arasında bir geçiş özelliği gösterir. Kışlar kısa sürer, fakat sert geçer. Yazlar ise kurak ve sıcaktır. Kışın yağış çoğunca kar şeklindedir; Çok vakit kar yağdıktan kısa bir süre sonra erimeye başlar. Kış ve ilkbahar kapalı, yağmurlu ve sislidir. Yıllık yağış miktarı 400 - 450 mm.
4 - Hakkâri Dağlık Bölgesi İklimi: Yüksek dağlık bir bölgedir. Bol yağış alır: Çok yerde 800 -1200 mm., yüksek yerlerde daha da fazla. Bu yağış çoğunca kar şeklinde olur. Yağışlar en çok güz ortalarından kış sonuna kadar yağar. Temmuz, Ağustos, Eylül kuraktır. Yaz mevsimi ve Eylül sıcak geçer. Ancak dağlık yerler ve yaylalar serindir. Bu bölge dağlarında Türkiye'nin en büyük buzulları ve geniş yerler tutan kalıcı kar alanları vardır.
Duyu Organları Nelerdir? 5 Duyu Organımız ve Görevleri
Duyu sistemi
Duyu organı, stimülasyonlar (uyarılmalar) sonucu çevreden aldığı bilgileri elektrik impulslarına çeviren organ. Bilgiler, sinirler aracılığıyla beyne iletilirken filtrelenirler; diğer organlardan gelen bilgilerle ve önceden beyinde depolanmış olanlarla karşılaştırılırlar ve beyinde algıya dönüşürler. Duyu organları bilgileri reseptörler (alıcılar) vasıtasıyla toplarlar. En çok bilinen duyu organları, en basit haliyle, "5 duyu" olarak da adlandırılan; görme, koklama, işitme, tat alma ve dokunma işlevlerini yerine getiren göz, burun, kulak, dil ve deridir.
Antik filozoflar duyuları "ruhun pencereleri" olarak tanımlamışlardır. Aristo bugün en çok bilinen 5 duyudan bahsetmiştir.[1] Yaygın olarak bilinen, bu nedenle sıklıkla duyu sistemlerinin tamamını oluşturduğu düşünülen bu beşinin haricinde kaslarda, tendonlarda ve eklemlerde de duyu reseptörleri vardır. Bunlara kinestetik duyular denir.[1] Bunun haricinde iç kulakta dengeyi sağlayan reseptörler vardır ve bunlar denge duyusu sistemini oluştururlar.[1] Dolaşım sisteminde kandaki karbondioksiti, basınç değişimlerini veya kalp atışı oranını tespit eden sensörler vardır. Ayrıca sindirim sisteminde açlık ve susuzluk hissini tespit eden reseptörler vardır. Bunların haricinde duyu sistemleri de vardır. Örneğin beynin alt kısımlarında beynin iç ısısını ölçen hücreler vardır.[1]
Reseptörler
Duyu reseptörleri; ışık, ısı gibi herhangi bir haricî uyarıcıya tepki gösterebilen ve duyu sinirlerine sinyal gönderen organ ya da hücredir.[2] İşlevlerine göre üçe ayrılırlar:
Kemoreseptörler
Kemoreseptörler, burun ve dilde bulunan koku ve tat reseptörleridir. Kimyasal uyarıları algılarlar. Bazı iç organlarda da bulunurlar.
Fotoreseptörler
Fotoreseptörler, gözde bulunan reseptörlerdir. Işığı algılarlar. Koni ve çomak hücreleri olmak üzere iki çeşidi vardır.
Mekanoreseptörler
Mekanik ve fiziksel uyarıları algılarlar. Deride ve kulakta bulunur. Deride bulunan ve sıcak ile soğuğu algılayanlara termoreseptör denir.
Yaşamı çok daha kolay algılayabilmemiz için duyu organlarımız büyük bir öneme sahiptir. Her bir duyu organlarımızın vücudumuzda farklı görevleri bulunmaktadır. Şimdi duyu organlarımızın neler olduğunu öğreneceğiz ve görevlerine bakacağız. İşte 6. sınıf fen bilgisi duyu organları konu anlatımı.
5 tane duyu organımız bulunmaktadır. Bunlar göz, kulak, dil, burun ve deridir. Her birine günlük yaşamımız içerisinde kullanırız ve hayatın farklı kısımlarını algılamaya çalışırız. Duyu organlarının yapısında duyu almaçları bulunmaktadır. Böylece koku, tat, basınç, sıcaklık ve sesler gibi pek çok etkiyi algılayabiliriz.
Duyu Organları
Duyu organlarımız belli bir temel görevi bağlı olarak çalışır. Genelde sinirlerde bir uyartı mesajı oluşmaktadır. Beyin uyartıları değerlendirmek suretiyle bir cevap hazırlar. Böyle durumlarda eğer gerekirse kaslarda aynı zamanda tepkime meydana gelir. Şimdi gelin duyu organlarımızı tek tek inceleyelim.
Göz: Etraftaki nesneleri görmenizi ve renkli şekillerini algılamamızı sağlayan duyu organımız gözlerimizdir. Belli başlı bazı kısımlardan oluşur.
- Sert tabaka (göz akı)
- Damar tabaka
- Ağ tabaka (retina)
Her bir kısmın kendi görevleri bulunmaktadır ve bazıları gözü korurken bazıları ise sinir sistemi vasıtasıyla beyne gerekli bilgileri iletir. Aynı zamanda gözü koruyan bazı tabakalar mevcuttur. Bunlar kaşlar, göz kapakları, kirpikler ve gözyaşlarıdır.
Bazı sebeplerden dolayı ayrıca gözümüzde birtakım hastalıklar oluşabilmektedir.
- Renk körlüğü
- Yaşadık
- Miyop
- Hipermetrop
- Astigmatizm
Kulak: Hem işitme hem de denge organımız olarak kulak öne çıkmaktadır. Gündelik hayatımızda pek çok farklı sesi kulaklarımıza duyarız. Aynı zamanda kulağımız içinde bulunan özel unsurlar dengemiz şaşmadan yürümemizi imkan verir. Kulak farklı bölümlerden meydana gelmektedir.
- Dış kulak
- Orta kulak
- İç kulak
Deri: En büyük duyu organımız deridir. Deri vücudumuzun tamamını kaplar. Üst deri ve alt deri olmak üzere iki farklı kısma ayrılmaktadır. Aynı zamanda derinin bazı görevleri bulunur.
- Vücut ısımızı dengeler.
- Solunum ve boşaltma konusunda yardımcı olur.
- Mikropların vücuda girmesini engeller.
- Vücudumuzu birtakım dış etkilere karşı korur.
- Soğuk ve sıcak ile beraber ağrı ve sızı konusunda farklı reseptörler üzerinden algılama imkanı verir.
Burun: Koku alma ve aynı zamanda solunum organımız olarak öne çıkıyor. Aldığımız havanın ısınmasını, nemlenmesini ve temizlenmesini sağlaması konusunda büyük bir öneme sahiptir. Özellikle kokulu cisimlerden buharlaşmak suretiyle ayrılmış ve havaya karışmış olan tanecikler, sarı bölgedeki mukus sıvısında ayrışarak koku almaçları uyarılır. Böylece uyartılar beyindeki koku alma merkezine iletilir. Bu sayede dünyadaki bütün farklı kokuları alırız.
Sinüzit ya da saman nezlesi ile beraber burun kanaması gibi sorunlar meydana gelebilmektedir. Günümüzde bu tür sorunlara karşı tıp dünyasında çözüm yöntemleri bulunur. Burun sağlığımızı korumak ve bu tür sorunlar ile karşılaşmamak için yapmamız gereken bazı hususlar mevcuttur.
- Burnumuzu karıştırmamamız gerekir.
- Burun kıllarımızı kesinlikle koparmamalıyız.
- Sigara içmemeliyiz ve sigara içilen ortamda durmamalıyız.
- Ne olduğunu bilmediğimiz veya çok keskin olan kokulardan mutlaka uzak durmalı ve koklamamalıyız.
Dil: Tat alma ve çiğneme ile beraber yutma ya da konuşma görevleri üstlendi en önemli duyu organlarımız içerisinde yer almaktadır. Dilin farklı bölgeleri değişik tatları alır ve bu tatlılar beynimize iletilir. Bu konuda arka uçtan başlamak suretiyle ön uca doğru dilin farklı bölümleri farklıdır. Böylece tatlı, tuzlu, acı ve ekşi atlar elimiz var tatile merkezi sinir sistemi üzerinden beynimize iletilir.
Duyu organlarımızın sağlığını korumak için mutlaka gerekli hususlara dikkat etmemiz gerekmektedir. Duyu organlarımız bizim için hayatımızda çok önemlidir.
5 duyu organımız yaşamımız boyunca hiç durmadan çalışarak yeni bilgileri ve verileri sürekli kaydeder. Duyu organlarımızın yapısal hafızaları sonucunda verileri birleştirmek ve anlamlandırmak bizler için çok daha kolay hale geliyor. Duyu organları konu anlatımı yazımızda duyu organlarını detaylı bir şekilde sizlerle birlikte inceleyelim.
Duyu Organları Konu Anlatımı
Duyu organlarının görevi, insanların dış dünyayı algılamalarına ve algıladıkları verilere adapte olabilmelerine yardımcı olmaktır. İnsan bedeninde toplam 5 duyu organı bulunmaktadır. Duyu organları ve duyu organlarının görevi şu şekildedir:
-Göz- Görme Duyusu
-Kulak- Duyma Duyusu
-Burun- Koklama Duyusu
-Dil- Tatma Duyusu
-Deri- Dokunma Duyusu
-Göz- Görme Duyusu
Göz, ışığı algılayabilen reseptörlerle donatılmış duyu organımızdır. Etrafımızdaki nesneleri görebilmemize ve fiziksel olarak diğerlerinden ayırt etmemize yardımcı olur. İnsan gözü, belirli bir uzaklıktaki nesnelerin görüntülerini algılayabilme ve renklerini ayırt edebilme özelliğine sahiptir. Gözü koruyan yapılar ise şu şekildedir; kaşlar, göz kapakları, kirpikler, gözyaşı bezleridir.
Kaşlar: Terin göze gelmesini önler.
Göz kapakları: Gözü dıştan korur, gözün nemli kalmasını sağlar.
Kirpikler: Göze gelen yabancı maddelerin girmesini engeller.
Gözyaşı bezleri: Gözyaşı salgılar, gözün nemli kalmasını ve temizlenmesini sağlar.
Kulak- Duyma Duyusu
Kulak, havada yayılan ses dalgalarını beyne, vücudun dikey ve yatay eksenindeki hareket değişimlerini ise beyinciğe ileten duyu organımızdır. İşitme ve denge organı olarak görev yapar. Kulak, dış kulak, orta kulak ve iç kulak olmak üzere üç kısımdan oluşur.
Duyma dört aşamada gerçekleşir:
1.Kulak kepçesi ile toplanan ses dalgaları, kulak yolu ile iletilerek kulak zarını titreştirir.
2.Çekiç, örs ve üzengi kemikleri bu titreşimi oval pencereye iletir.
3.Titreşimler oval pencereden dalıza, oradan da salyangoza iletilir.
4.Ses, salyangozdaki işitme almaçları tarafından algılanır ve işitme sinirleri aracılığıyla beyindeki işitme merkezine iletilir. Böylece işitme olayı gerçekleşmiş olur.
Burun- Koklama Duyusu
Burun, nefes ve koku alma işlemlerini tamamlayan duyu organımızdır. Solunan havayı ısıtma, temizleme ve nemlendirme gibi görevleri vardır. Burun, insanların koku duyusu, uçucu ve mukusta çözünebilen kimyasalları algılar. Burnumuz, kokunun alındığı ilk saniyede yarı yarıya adaptasyon gerçekleştirir, daha sonra adaptasyon yavaşlayarak devam eder ve birkaç dakika aynı koku ile karşılaşan kimsede burun, kokuyu algılamamaya başlar. Kişinin kendi kokusunu veya üzerine sıktığı parfüm kokusunu bir süre sonra algılayamamasının sebebi budur.
Dil- Tatma Duyusu
Dil, tat alma, çiğneme, yutma ve konuşmaya yardımcı olan duyu organımızdır. Maddelerin tadının alınabilmesi için tükürükte çözünmesi gerekir. Besinlerin tatlarının alınmasında dilde bulunan tat tomurcukları görev yapar.
Tat alma dört aşamada gerçekleşir:
1. Besin maddeleri tükürükte çözünür.
2. Tat tomurcuklarındaki almaçlar uyarır.
3. Almaçlar, aldıkları uyarıları tat alma sinirlerine iletir.
4. Tat alma sinirleri beyindeki tat alma merkezini uyarır ve tat duyusu algılanır.
Deri- Dokunma Duyusu
Deri en büyük duyu organımızdır. Vücudumuzu tamamen örter ve beyne en çok bilgi veren duyu organıdır. Deri; vücut sıcaklığının düzenlenmesi, su kaybının önlenmesi, fiziksel ve kimyasal etkilerden vücudun korunması, solunuma ve boşaltıma yardımcı olma gibi pek çok fonksiyonda görev alır.
Derinin görevleri:
1. Vücut ısımızı ayarlar.
2. Solunum ve boşaltıma yardımcı olur.
3. Vücudumuzu dış etkilerden korur.
4. Sıcak soğuk, ağrı sızı, basıncı algılayan reseptörler bulunur.
Beş Duyu Organımız Arasındaki İlişki
Duyu organlarımız olan; gözler, kulaklar, burun, dil ve deri bir bütün olarak ele alındığında insan yaşamını ilerleten en önemli noktaları oluşturur. Ve 5 duyu organımız yaşamımız boyunca hiç durmadan çalışarak yeni bilgileri ve verileri sürekli kaydeder. Bir duyu organımızla algıladığımız durumu diğer duyu organlarımızla da tamamlarız. Örneğin; duyduğumuz bir sesin neye ait olduğunu anlayabilmek için gözlerimizle bilgiyi netleştiririz. Ya da gördüğümüz bir nesnenin dokusunun nasıl olduğunu anlayabilmek için dokunarak çözümleme yaparız.
Duyu organlarının görevi dış dünyada algılanan durum ve olayları birleştirerek beyinde bir sonuç oluşturmasıdır. Bu yüzden 5 duyu organı arasındaki ilişki ve iletişim oldukça önemlidir. Herhangi bir duyu organımızda hastalık ve rahatsızlık olduğunda insan yaşamını etkileyen olumsuz durumlar ortaya çıkabilmektedir.
Duyu Organı Hastalıkları
Duyu organı hastalıkları kişilerin yaşamlarını olumsuz etkilese de bazı hastalıklar tedavi ile iyileştirilebilir. Duyu organı hastalıkları genel olarak doğuştan gelen kusurlar ve sonradan oluşan kusurlar olmak üzere ikiye ayrılır.
Doğuştan olan göz kusurları: Renk körlüğü, şaşılık.
Sonradan olan göz kusurları: Miyopluk, Hipermetropluk, Astigmatizm, Katarakt, Presbitlik
Doğuştan gelen işitme bozuklukları: Kulak zarı sertleşmesi, orta kulakta kemik kaynaması ve iç kulaktaki zedelenmeler.
Sonradan oluşan işitme bozuklukları: Şiddetli darbeler sonucu kulak zarının yırtılması, işitme duyu sinirlerinin zedelenmesidir. İşitme kaybı olan insanlar, işitme cihazı kullanırlar.
Deri hastalıkları: Deriye kesilme, ezilme, yanma ve kimyasal maddeler zarar verebilir.
Mantar, pire, kene ve parazit ısırmaları deriye zarar verir. Mikroorganizmalar, deri iltihaplanmasına yol açabilir. Alerjik deri hastalıkları kurdeşen ve egzama oluşabilir.
Burun hastalıkları: Sinüzit, Saman nezlesi, Burun kanaması
Süpürge Nedir Süpürgenin Tarihçesi
Süpürge, çoğunlukla süpürge otundan elde edilen çalılar ile yapılan, herhangi bir zemindeki istenmeyen maddeleri sürüklemek vasıtasıyla uzaklaştırmaya yarayan temizlik gereci. Günümüzde süpürmek amacıyla kullanılan elektrikli veya elektriksiz bazı diğer araç gereçler için de bu isim yaygın olarak kullanılır. Bu nedenle süpürge otundan yapılan süpürgeler için, zaman zaman ot süpürge ismi kullanılır. Evlerde süpürge yerine yaygın olarak kullanılan ilk alet, gırgırdı.
Köken bilimi
Süpürge, süpürmek kökünden gelen Türkçe bir sözcüktür.
Yapılışı
Esnaflar geçmişte "süpürgeciler hanı" denen hanlarda yoğunlaşan küçük dükkânlarda süpürge üretirlerdi. Tarladan toplanan süpürge telleri süpürge yapımına uygun uzunlukta kesilir. Tohumları ve yaprakları ayıklanıp demetler haline getirilerek üretici tarafından Borsada satışa çıkarılır. Üreticinin belirlediği fiyatlar üzerinden açık arttırma ile süpürge yapımcıları tarafından satın alınan süpürge telleri, yumuşak olması ve kükürtün kolay ıslanması için su ile ıslatılır. Islatılan teller küçük kapalı ve bir ocağı bulunan penceresiz bir odaya konarak kükürtle ağartılır. Ağartılan bu süpürge telleri "ayıklayıcı" diye anılan kişi tarafından bıçakla ayıklanır. Kalın, dolgun ve etli olanlar tepelik, ince ve cılız tellerde işlik olarak ayrılır. Kısa, kırık, koyu renkte düzgün olmayan teller ayıklanarak küçük el süpürgeleri ve top süpürge yapımında kullanılır. Teller "sarıcı" larca temizlenir. 4-9, ya da daha çoğu bir araya getirilip, yavru demetler yapılır. Bunların ikisi birleştirilir, pamuk ipliğiyle bağlanarak, süpürge taslağı oluşturulur.
Bağlayıcılarca bu taslağın sapına 4-5 tel yerleştirilerek, tepelik yapılır. "Ayakcak" denilen ayak mengenesinden yararlanılarak sap, üç ya da daha çok yerinden galvanize telle bağlanır. Süpürge taslağına "el mengenesi" (falaka) yardımıyla süpürge biçimi verilir. Tokmakla vurularak bu biçim pekiştirilir. Üç ya da daha çok yerinden çuvaldızla dikilir. Gelenek çevresinde, özellikle Edirne'de evlenme geleneklerinde önemli yer tutan ve sapına kabara denilen iri başlı özel bir çivi çakıldığında kullanan bayanın kız olduğunun göstergesi; evin kapısı dışına asıldığında ise burada evlenecek çağda kız bulunduğunu belirten simge olan ve aynalı şekliyle evlenen kızın çeyiz eşyaları arasında vazgeçilemez konumdaki süpürge, yukarıda sözü edilen işlemlerden sonra kullanıma sunulmak üzere satışa çıkarılır.
Süprügeler
Elektrikli süpürge
Uçan Süpürge
Cadı süpürgesi
Fırça
Elektrikli süpürge
Elektrikli süpürge, ortamdaki katı ve sıvı maddeleri emip uzaklaştırmaya yarayan bir ev aletidir. Toz çeken ilk süpürge 1906 yılında Robert Bimm tarafından Birum adıyla Fransa'da yapıldı. Bu, pompayla işleyen bir el süpürgesiydi. Tozun toplandığı kısım kova, toz torbası, boru, vb. biçiminde olabiliyordu. Çok geçmeden yerini elektrik motoru ve fandan oluşan bugünkü elektrikli süpürgelere bıraktı. Hatta Danimarka'daki Fisker ve Nielsen şirketi 1910'da elektrikli süpürge satan ilk şirket oldu. Tasarım 17,5 kg ağırlığındaydı.[1]
Günümüzde süpürgeler üç tipe ayrılmaktadır: Sırt biçimli aletler için düşey hazneli, kayaklı ve tekerlekli modeller için yatak silindirli, özellikle yere çivilenmiş halılar için kullanılan emer-döğer torbalı süpürgeler. Ayrıca toz torbalı (24 Eylül 2015 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.) veya mahfazlı, küçük, özellikle otomobillerin iç kısmı için çok kullanışlı tipler, bundan başka halısız evler için çok pratik, çeşitli biçimlerde emersüpürgeler de vardır.
19. yüzyıla kadar halı ve eşyalar sopayla dövülüp yıkanarak temizleniyordu. Bu şekilde temizlik yapmak oldukça zahmetli ve uzun sürüyordu. İlk elektrik süpürgesi 1898 yılında Londra’da bir fuarda sergilenen ve ticari maksatla kullanılan toz kaldırma makinesiydi. Bu makine üflediği havayla uçurduğu tozları üstünde bulunan metal kutuda topluyordu.
H. Cecil Booth bu toz kaldırma makinesi üzerinde çalışarak, tozu emen ve filtre eden yeni bir makine mekanik bazı sistemler geliştirildi. Döner fırçalı ve kiri emen körüklü temizleyiciler kullanıldı.
Böylece ilk elektrikli süpürge İngiliz Hubert Booth tarafından icat edilmiş oldu. (1871 - 1955)
Booth bu icadın ardından British Vacuum Company adlı bir şirket kurdu. (1901)
Bu alet yakıtla çalışıyor ve taşıması oldukça zahmetli oluyordu. At arabaları sayesinde taşınan bu alet işçiler tarafından kullanılırdı. Pencerelerden uzatılan bir hortum sayesinde zamanın zenginlerinin konaklarının içinde temizlik yapılabiliyordu.
Bu icat çok başarılı oldu. Önce Birleşik Krallık sarayları, ardından Avrupa sarayları, düklerin kontların sarayları, şatoları derken çok iş yaptı.
At arabaları ile çekilir olmaktan kurtuldu. Küçük çaplı kamyonlarla işe gider oldu. Daha küçük kamyonetlere sığdırıldı. Derkeeen..
EVDEN İÇERİ GİRİYOR
1908 yılında Murray Spangler bu devasa süpürgeleri, saraylardan konaklardan küçük burjuvaların evlerine sokmayı başaran adımı attı. Hafif, elle taşınabilir bir elektrikli süpürge üretti ve patentini aldı.
Gelgelelim bunu üretebilecek mali gücü mali gücü yoktu. O sırada devreye William Hoover adlı bir uyanık işadamı girdi.
Süpürgeyi üretmeyi üstlendi.
Elektrikli süpürgeye adını verdi ve piyasaya sürdü
Bu arada pratik gırgırlar çıktı..
Elektrik derdi de olmadığı için kısa sürede yaygınlaştı.
Ancak elektrik süpürgeleri hayli gelişip ucuzlayınca değerleri kalmadı.. Bir ara masa üstü kırıntıları temizleyen avuç içinde kullanılan hallere girdi.
BÜTÜN MESELE TOZDA
Tozu kaldırarak gelişim serüveni başlayan süpürgenin bugün geldiği noktada yine başrolü "toz" oynuyor.
Bugün kullanılan makinelerin bir kısmı tozu haznesine attıktan sonra çektiği havayı filtre etmeden dışarı veriyor ve sigara külü, hayvan dışkısı kalıntısı, polen gibi gözle görülemeyecek kadar küçük parçaları almıyor.
İki durumda da astım veya alerjik hastalık riski oluşabiliyor.
Mite denilen gözle görünmeyen yaratıklar astım ve alerjinin önde gelen sebebi.
Biz evi süpürelim, temiz kalsın derken, bebe beliği ve kendimizi hasta edebiliyoruz.
Onun için artık elektrik süpürgesi alırken mutlaka antibakteriyel olmasına önem vermelisiniz. Hele ki, evde minik yavrularınız varsa..
Antibakteriyel makinelerin özelliği HEPA (High Efficient Particle Arresting / Yüksek Etkinlikte Partikül Yakalayıcı) filtreye sahip olmaları. HEPA filtreler, kedi tüyü ve sigara külü gibi 0.3 mikron büyüklüğüne kadar olan partikülleri yüzde 99.97 oranında emiyor.
Filtre bakterileri haznesinde hapsedip havasız bırakarak ölmelerini sağlıyor.
Bugün Türkiye’de yılda ortalama 2.2 milyon adet elektrik süpürgesi satılıyor. Elektrik süpürgesi için harcanan para ise yaklaşık 300 milyon doları buluyor…
Uçan süpürge
Uçan süpürge, Avrupa mitolojisinde cadıların üzerine binerek uçtuklarına inanılan, otlardan yapılmış, tahta saplı süpürge.
Popüler kültürde cadılar siyah pelerinli, sivri şapkalı ve uçan süpürgeli olarak resmedilirler.[1] Cadı avı yapılan dönemlerde cadıların süpürgenin yanı sıra hayvanlara, yabalara veya sadece sopalara binerek Şeytan'la olan rendevularına uçtuklarına inanılıyordu. Evden çıkarken kapının yanı sıra, pencere veya bacayı da kullanabildikleri düşünülüyordu.
Anton Martin Delrio, 1599 tarihli cadılar hakkındaki detaylı çalışması Disquisitionum Magicarum Libri Sex'te cadıların sihirli bir yağ sürerek nesnelere ve hayvanlara uçabilme yetisi kazandırdıklarını ve bununla Cadıların Şabatı'na (gece buluşması) gittiklerini söyler.
Fırça
Fırça birbirine koşut biçimde dizilmiş kıl topakları ile bunlara bağlanan bir saptan oluşan alettir. Temizlik, kişisel bakım, makyaj ve resim gibi farklı alanlarda kullanılmaktadır.
piren süpürgesi
piren
piren püren (I)-1. 2. Hanımeline benzeyen beyaz çiçekleri güzel kokulu, kökünden kömür yapılan küçük bir ağaç. 3. Yakacak olarak kullanılan kuru çalı çırpı.Süpürge yapılan ot. 2. Küçük, eflatun çiçek açan bir çeşit funda. Su kaynağı. piren Süpürgeotu.
Rüyada Süpürge Görmek Ne Anlama Gelir?
Rüyada Süpürge Görmenin Anlamı ve Yorumu
Rüyada süpürge görmek, kişinin sıkıntı ve dertlerinden kurtularak huzura ereceği anlamına gelir. Rüya sahibinin evini süpürgeyle süpürdüğünü görmesi, evde olan hasta birinin öleceğine ya da başka bir eve taşınmaya delalet eder.
Aynı zamanda rüyada ev süpürmek, yokluk içinde zorlu günler yaşamaya işarettir. Eğer bir kadın evini yeni bir süpürgeyle süpürdüğünü görürse o kadının huzurlu ve güzel bir yaşam süreceğine rivayet eder.
Rüya sözlüğü yazarları rüyada görülen süpürgeyi farklı şekillerde yorumlamaktadır. Rüyadaki süpürgenin işlevine ve niteliğine göre rüyanın yorumu da anlam değiştirir.Kişi nereyi süpürürse o yerle ilgili üzüntülerini süpürüp atacaktır. Mes
Rüyada süpürge görmek, kişinin zor bir hayat geçireceği demektir. Rüya sahibinin zor bir süreç içerisinde çıkıp rahatlayacağına, ailesinin daima yanında olacağına, iş hayatının iyiye gideceği anlamına gelmektedir.
Rüyada Süpürge Aldığını Görmek
Rüyada süpürge almak, kişinin olgunlaşacağı, tecrübe kazanacağı manasına gelir. Rüya gören k
ela rüya sahibinin iş yerini süpürdüğünü görmesi, iş yerindeki bütün kaza ve belaların süpürüp atacağına, bir daha bu sıkıntıları yaşamayacağına işarettir.
Rüyada Süpürge İle Süpürdüğünü Görmek
Rüyada süpürge ile bir yeri süpürdüğünü görmek, o kişinin bütün dertlerini ve sıkıntılarını süpürüp atması anlamına gelir.
rüyada süpürge görmek
işi eğer kendisine süpürge aldığını görürse daha da olgunlaşacağına, aklını başına alacağına ve yaşanılan sıkıntılara bir çözüm yolunu bulacağına işarettir. Rüyada kişinin tanıdığı birine süpürge alması, o kişi iyi anlaşacağına, iş yapacağına; eğer rüyada süpürge aldığı kişi tanınmıyorsa o zaman yakın zamanda rüya sahibinin çok iyi biriyle karşılaşacağı şeklinde yorumlanır. Bu kişi ile kurulan dostluk sayesinde kişinin olgunlaşacağı söylenir.
Rüyada Süpürge İle Sokak Süpürdüğünü Görmek
Rüyada süpürgeyle sokak temizlediğini gören kişi çevresi tarafından sayılan, sevilen ve saygıdan kusur edilmeyen, çevresi tarafından sözlerine değer verilen, önemli biridir. Bu rüyayı gören kişi, insanların her daim fikirlerine değer verdiği muhterem biri olacağına işarettir.
Rüyada Süpürge Makinesi Görmek
Rüyada görülen süpürge makinesi, dert, kedere ve üzüntüleri yok etmek için alınmış bir alettir. Rüya sahibinin kendisini nelerin üzdüğünü bildiği için en yakın zamanda kendisini üzen şeylerden kurtulacağına işarettir.
Rüyada Elektrik Süpürgesi Görmek
Rüya sözlüğü yorumcularına göre rüyada elektrik süpürgesi gören kişinin maddi sıkıntılarının sona ereceğine delalet eder. Huzur dolu bir hayat süreceğine, hayırlı evlatlara sahip olacağına, makam sahibi saygı değer bir insan olacağına, dürüst güvenilir insanlar ile tanışacağına delalet eder.
Rüyada Çalı Süpürgesi Görmek
Rüyasında çalı süpürgesi gören kişinin hayatında bulunan onun kötülüğünü isteyen, arkasında konuşan, sinsi ve fesat bir düşmanının olduğuna yorulmaktadır. Çok dikkat etmesi gerekeceğine, kişinin haksızlıklara uğrayacağına, kazancının azalacağına, kötü sözler ve dedikodular duyacağına rivayet eder.
Rüyada Yeşil Süpürge Görmek
Rüya sahibinin dilediği ve arzu ettiği çoğu şeyin gerçekleşeceği anlamına gelmektedir. Terfi alacağına, herkes tarafından kıskanılan bir insan haline geleceğine, eğitim hayatında da başarıdan başarıya koşacağına, maddi manevi zararların giderileceğine, kişinin üzüntülü ve endişeli olacağı dönemlere gireceğine, hayatında köklü değişimlere sebep olacak adım atılacağına yorumlanmaktadır.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
neoldu
yeniakit
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
