MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
En güzel surette yaratılan insan
En güzel surette yaratılan insan, fizik dünyaya ve fizikötesi âleme yönelik boyutları olan bir varlıktır. Bu açıdan, insanın yaşadığı dünyayı ve nihai hakikat ahireti anlamlandırmadaki en önemli kazanımı, sağlam bir inancı benimsemesidir. Zira kişiyi istikamet üzere kılıp ebedi mutluluğa ulaştıracak yegâne hazine, onun kendisini, dış dünyayı ve son raddede Yaratıcıyı mutlak manada tanıyıp anlamlandırmasıyla taçlanan muhkem bir inanıştır. Söz konusu boyutun karar ve istikrar mekânı da hiç şüphesiz kalptir. Nitekim ilahi vahyin tebliğcisi, nebevi silsilenin son temsilcisi Hz. Peygamber (s.a.s.); “…Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir” (Buhari, İman, 39) buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir.
Zihin ve gönül dünyamızı aydınlatan Kur’an-ı Kerim’e göre, kişi ile anlamın nirengi noktası kalp arasında bizleri zevalden kemale eriştiren Rabbimiz yer almaktadır. Bu hakikat yüce kitabımızda; “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer…” (Enfâl, 8/24) ayetiyle tescil edilmiştir. Hal böyleyken, yeryüzünün öznesi ve şerefli varlığı insanın hayat rotasını, şeytanın ve nefsani arzularının çizmesi durumunda, kul ile Rabbi arasında rıza ve muhabbet yerine “hizlan” adı verilen bir ayrılık meydana gelmekte ve nihayetinde kalp süfli emellerin ve düşüncelerin işgaline maruz kalmaktadır.
Yeryüzü serüveninde, kendisini dünyada salaha ahirette felaha ulaştıracak yol işaretlerini gör(e)meyip kaçıran ve bunun sonucunda da bunalımlara maruz kalan insanoğlu için hayatı anlamlı kılacak yegâne kurtuluş reçetesi öze, hakikate dönüş ve yeni bir başlangıçtır. Böylelikle, örselenen gönüller inançla tazelenecek, aşınan değerler ibadetle onarılacak ve rutinleşen hayatlar iyilik ve doğruluk merkezli güzelleşip huzura ve coşkuya dönüşecektir.
Modern zamanlarda inancın ve dinî değerlerin hayatın dışında tutulmaya çalışılması neticesinde insanı öteleyip maddeyi ön plana çıkaran, diğer bir ifadeyle özneyi nesneleştiren, biz şuurunu yok edip bireyselleşmeyi telkin eden, güç ve çıkar tutkusunu, tüketim iştahı ve aşırı dünyevileşmeyi vitrine koyan marazi bir anlayış hayatı kuşatmaktadır. Zihin, gönül, niyet ve vicdanlara kabz hali yaşatarak insanlığı madde ve mana boyutunda ciddi savrulmalara maruz bırakan ve böylece ruhen/bedenen tükenmenin eşiğine getiren bu hâkim yaklaşım, ruhi kirlenmenin asıl müsebbibi olarak manevi imarın önündeki en büyük engeldir. Bu sebeple, dünya ve ukba düzleminde anlam, fikir ve aksiyon planında sadakat, yeryüzü-gökyüzü arasında değer problemi yaşayan, karşılaştığı yaşam sorunları ile ilgili sebep-sonuç ilişkisi kuramayıp sağlıklı değerlendirmeler yapamayan insanı, öze dönüşün tüm kilitlerini kırıp fıtratıyla kaynaştıracak maruf bir yönelimle buluşturmak zaruret arz etmektedir.
Bugünkü gelinen noktada, bizi doğrudan Rabbimize yaklaştırıp imanımızı kuvvetlendirecek, O’nun emir ve yasaklarına uyma konusunda nefsimizi/irademizi güçlendirecek ve nihayetinde bizi sekinetle buluşturup pas tutan kalplerimizi cilalandıracak bir rehberliğe duyduğumuz ihtiyaç her türlü izahtan varestedir. Bu meyanda, insanlığın yolunu aydınlatacak deniz feneri mesabesindeki en önemli merkez, ilahi vahyin; “Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21) şeklinde tebcil ettiği, bütün güzelliklerin ve ahlaki erdemlerin en büyük ve en güzel temsilcisi olan Resul-i Ekrem’dir. O, hayatımızın kılavuzu olduğunda, bilgi bilgeliğe, tefrika vahdete, benlik biz şuuruna, katı kalplilik merhamete, ümitsizlik umuda dönüşecek ve insanın değer sisteminin inkişafı gerçekleşmiş olacaktır.
Bu meyanda, bütün insanlık için en güzel örnek Peygamber Efendimizin hayatı, sözleri, tutum ve davranışları manevi rehberliğin örnekleri ile doludur. O, peygamberliği süresince hayata dair anlam inşa etme, yaşanan acı ve ıstıraplarla başa çıkma, bireysel, ailevi, sosyal problemlerin üstesinden gelme, hatalara ve pişmanlıklara çare arama konusunda çocuk, genç, yaşlı herkese, konumuna ve durumuna göre destek olup yol göstermiştir. Böylece Hz. Peygamberin inşa edip muhkem hale getirdiği, sonrasında saygın, nitelikli, ilim ve irfan sahibi âlimlerin, hayatını dine ve dinî değerlere adamış seçkin şahsiyetlerin üstlendikleri gönül doktorluğu vazifesi, günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığımızın güzide mensupları tarafından deruhte edilmektedir. Alanında uzman ve tecrübeli kadrolarıyla Başkanlığımız, bireysel ve toplumsal ölçekteki manevi kriz ve ihtiyaçlara, doğru metodolojiyi, sahih dinî bilgi ve tecrübeyi merkeze alarak rehberlik etmektedir. Bu manada hastane, ceza infaz kurumu, huzurevleri, öğrenci yurtları başta olmak üzere hayatın her alanında milletimize manevi bakım ve rehberlik alanında hizmet etmektedir. Bundan sonraki süreçte de Başkanlığımız, hayatın anlamını yitirdiğine ve değersizleştiğine inanan, yaşanan sorunlar karşısında çaresizlik hisseden, suçluluk duygusuyla boğuşan, hastalık, ihtiyarlık, engellilik, doğal felakete uğrama, yoksulluk içerisinde bulunma gibi sebeplerle manevi dünyalarında desteğe muhtaç olan hayatlara dokunmaya ve her daim onların yanında olmaya devam edecektir.
Türk Diyanet
Prof. Dr. Ali Erbaş
En güzel surette yaratılan insan, fizik dünyaya ve fizikötesi âleme yönelik boyutları olan bir varlıktır. Bu açıdan, insanın yaşadığı dünyayı ve nihai hakikat ahireti anlamlandırmadaki en önemli kazanımı, sağlam bir inancı benimsemesidir. Zira kişiyi istikamet üzere kılıp ebedi mutluluğa ulaştıracak yegâne hazine, onun kendisini, dış dünyayı ve son raddede Yaratıcıyı mutlak manada tanıyıp anlamlandırmasıyla taçlanan muhkem bir inanıştır. Söz konusu boyutun karar ve istikrar mekânı da hiç şüphesiz kalptir. Nitekim ilahi vahyin tebliğcisi, nebevi silsilenin son temsilcisi Hz. Peygamber (s.a.s.); “…Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi, doğru ve düzgün olursa bütün vücut iyi, doğru ve düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir” (Buhari, İman, 39) buyurarak bu hususa dikkat çekmiştir.
Zihin ve gönül dünyamızı aydınlatan Kur’an-ı Kerim’e göre, kişi ile anlamın nirengi noktası kalp arasında bizleri zevalden kemale eriştiren Rabbimiz yer almaktadır. Bu hakikat yüce kitabımızda; “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer…” (Enfâl, 8/24) ayetiyle tescil edilmiştir. Hal böyleyken, yeryüzünün öznesi ve şerefli varlığı insanın hayat rotasını, şeytanın ve nefsani arzularının çizmesi durumunda, kul ile Rabbi arasında rıza ve muhabbet yerine “hizlan” adı verilen bir ayrılık meydana gelmekte ve nihayetinde kalp süfli emellerin ve düşüncelerin işgaline maruz kalmaktadır.
Yeryüzü serüveninde, kendisini dünyada salaha ahirette felaha ulaştıracak yol işaretlerini gör(e)meyip kaçıran ve bunun sonucunda da bunalımlara maruz kalan insanoğlu için hayatı anlamlı kılacak yegâne kurtuluş reçetesi öze, hakikate dönüş ve yeni bir başlangıçtır. Böylelikle, örselenen gönüller inançla tazelenecek, aşınan değerler ibadetle onarılacak ve rutinleşen hayatlar iyilik ve doğruluk merkezli güzelleşip huzura ve coşkuya dönüşecektir.
Modern zamanlarda inancın ve dinî değerlerin hayatın dışında tutulmaya çalışılması neticesinde insanı öteleyip maddeyi ön plana çıkaran, diğer bir ifadeyle özneyi nesneleştiren, biz şuurunu yok edip bireyselleşmeyi telkin eden, güç ve çıkar tutkusunu, tüketim iştahı ve aşırı dünyevileşmeyi vitrine koyan marazi bir anlayış hayatı kuşatmaktadır. Zihin, gönül, niyet ve vicdanlara kabz hali yaşatarak insanlığı madde ve mana boyutunda ciddi savrulmalara maruz bırakan ve böylece ruhen/bedenen tükenmenin eşiğine getiren bu hâkim yaklaşım, ruhi kirlenmenin asıl müsebbibi olarak manevi imarın önündeki en büyük engeldir. Bu sebeple, dünya ve ukba düzleminde anlam, fikir ve aksiyon planında sadakat, yeryüzü-gökyüzü arasında değer problemi yaşayan, karşılaştığı yaşam sorunları ile ilgili sebep-sonuç ilişkisi kuramayıp sağlıklı değerlendirmeler yapamayan insanı, öze dönüşün tüm kilitlerini kırıp fıtratıyla kaynaştıracak maruf bir yönelimle buluşturmak zaruret arz etmektedir.
Bugünkü gelinen noktada, bizi doğrudan Rabbimize yaklaştırıp imanımızı kuvvetlendirecek, O’nun emir ve yasaklarına uyma konusunda nefsimizi/irademizi güçlendirecek ve nihayetinde bizi sekinetle buluşturup pas tutan kalplerimizi cilalandıracak bir rehberliğe duyduğumuz ihtiyaç her türlü izahtan varestedir. Bu meyanda, insanlığın yolunu aydınlatacak deniz feneri mesabesindeki en önemli merkez, ilahi vahyin; “Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/21) şeklinde tebcil ettiği, bütün güzelliklerin ve ahlaki erdemlerin en büyük ve en güzel temsilcisi olan Resul-i Ekrem’dir. O, hayatımızın kılavuzu olduğunda, bilgi bilgeliğe, tefrika vahdete, benlik biz şuuruna, katı kalplilik merhamete, ümitsizlik umuda dönüşecek ve insanın değer sisteminin inkişafı gerçekleşmiş olacaktır.
Bu meyanda, bütün insanlık için en güzel örnek Peygamber Efendimizin hayatı, sözleri, tutum ve davranışları manevi rehberliğin örnekleri ile doludur. O, peygamberliği süresince hayata dair anlam inşa etme, yaşanan acı ve ıstıraplarla başa çıkma, bireysel, ailevi, sosyal problemlerin üstesinden gelme, hatalara ve pişmanlıklara çare arama konusunda çocuk, genç, yaşlı herkese, konumuna ve durumuna göre destek olup yol göstermiştir. Böylece Hz. Peygamberin inşa edip muhkem hale getirdiği, sonrasında saygın, nitelikli, ilim ve irfan sahibi âlimlerin, hayatını dine ve dinî değerlere adamış seçkin şahsiyetlerin üstlendikleri gönül doktorluğu vazifesi, günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığımızın güzide mensupları tarafından deruhte edilmektedir. Alanında uzman ve tecrübeli kadrolarıyla Başkanlığımız, bireysel ve toplumsal ölçekteki manevi kriz ve ihtiyaçlara, doğru metodolojiyi, sahih dinî bilgi ve tecrübeyi merkeze alarak rehberlik etmektedir. Bu manada hastane, ceza infaz kurumu, huzurevleri, öğrenci yurtları başta olmak üzere hayatın her alanında milletimize manevi bakım ve rehberlik alanında hizmet etmektedir. Bundan sonraki süreçte de Başkanlığımız, hayatın anlamını yitirdiğine ve değersizleştiğine inanan, yaşanan sorunlar karşısında çaresizlik hisseden, suçluluk duygusuyla boğuşan, hastalık, ihtiyarlık, engellilik, doğal felakete uğrama, yoksulluk içerisinde bulunma gibi sebeplerle manevi dünyalarında desteğe muhtaç olan hayatlara dokunmaya ve her daim onların yanında olmaya devam edecektir.
Türk Diyanet
Prof. Dr. Ali Erbaş
DİN VE MANEVİYAT DESTEĞİYLE HAYATI YAŞANILIR KILMAK
İnsanın anlam arayışı, tarihle yaşıttır. Anlamın madde ile sınırlanamayacak yapısı, manayı da daima dikkate almayı, insanı madde ve mana bütünlüğü içinde düşünmeyi gerekli kılar. İnsanoğlu, topraktan yaratılmış bedenini ve ilahi bir nefhadan var olmuş ruhunu aynı anda bünyesinde taşıyan, mükerrem bir varlıktır. Ruhun ve bedenin birbirini tamamlayan yapısı insan hayatının her anında kendisini gösterirken, dünya ve ahiret dengesi söz konusu olduğunda da öne çıkan bir gerçekliktir.
Modern dünyanın en büyük handikabı, ruhu ve bedeni birbirinden ayrı düşünmesi, maneviyatı bir kenara bırakarak insanı tanımaya, anlamaya ve yönlendirmeye çalışmasıdır. Oysa insanı kalıcı ve aslî bir parçasından uzaklaşmaya zorlamak zulümdür. Bir diğer ifadeyle, maddeye hapsedilmiş ve manadan koparılmış bir insan profili çizmek, insanın bir yarısını ısrarla görmemektir. Zira insan fıtratında yer alan “hayatı anlamlandırma ve aşkın bir varlığa bağlanma ihtiyacı” yok sayılamaz. Yaşı, ırkı, dili, cinsiyeti ne olursa olsun, bir insan bu ihtiyacını farkına varmadan ve karşılamadan kendisini fiziksel, duygusal ve zihinsel bir bütün olarak ifade edemez.
İnsanın varoluşsal gerçeği, ona yapılacak her türlü yatırımda madde ve mana bütünlüğü üzerinden hareket etmeyi gerektirir. İnsanın maddi refahı, sağlığı ve varlığı kadar, manevi huzuru, sükûnu ve mutluluğu da göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanı ayakta tutacak, güçlendirecek, acılarını hafifletecek, başarılarını yükseltecek, kişiliğini şekillendirecek her adımda maneviyata yer ayrılmalıdır.
Mutlu olmak için sadece karnının doymasının yeterli olmadığını, ruhunun da doyması gerektiğini fark etmesi, belki de bir insanın hayatındaki en önemli keşiftir. Kendini gerçekleştirme, olgunlaşma, sorun çözme yeteneklerini geliştirme, iç huzura kavuşma gibi birçok hedefe maneviyatın gücü ile ulaşılır. Dolayısıyla bireyin kendisi, Rabbi ve çevresi ile olumlu ilişkiler kurması, çocukluk çağından itibaren maneviyatla sağlıklı bağlar kurabilmesiyle doğrudan ilişkilidir.
Din, maneviyatın kavramsal çerçevesi içinde kendisine yer bulan en temel ögedir. Din hizmetleri ise, bir dinin mensuplarına hayatı anlamlandırmada ve dinî vecibelerini yerine getirmede ihtiyaç duydukları bilgi ve değerleri aktarma faaliyetidir. Bu faaliyet, zaman ilerledikçe çerçevesi genişleyen ve farklı tanımlarla yeniden ele alınan bir alana sahiptir.
Din hizmeti konusunda değerlendirme yapmak ve din hizmetlerine bir ufuk çizmek, dine yüklenen anlamla doğrudan alakalıdır. Eğer din sadece bir ibadetler manzumesinden ibaret kabul edilir ve yalnızca mabedin içindeki hayat “dinî hayat” olarak adlandırılırsa, din hizmetlerinin sınırı da bu adlandırmaya uygun biçimde şekillenecektir.
Oysa İslam’a göre din, hayatın doğal bir parçası, insanın umut ve kurtuluş rehberi, sabır ve enerji kaynağıdır. Dinin insan için “hayat” anlamına geldiği dikkate alındığında, din hizmetlerinin tanımı bambaşka bir nitelik kazanacaktır. İbadethanenin ya da din eğitimi veren kurumların yanı sıra hayatın farklı alanlarında din hizmetine yer açmak, insanın varoluşsal bütünlüğünü tanımanın ve ona göre strateji geliştirmenin sonucudur. İşte böyle bir tanım, manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmalarını da içermektedir.
Geleneksel toplumlarda din hizmetleri, klasik irşat dili ile ibadetlere rehberlik etme üzerinden yürürken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, afet ve ölüm gibi kriz durumları yakın çevrenin desteğiyle doğal süreçler içerisinde aşılabilmiştir. Oysa bugün değişen hayat şartları, ihtiyaçlar, öncelikler, düşünsel ve duygusal sıçramalar yeni bir din hizmeti perspektifini zorunlu kılmaktadır. Modern hayatın labirentlerinde yalnızlaşan ve yorulan insanın, anlam arayışında manevi danışmanlık alması, sorunlu ve kırılgan dönemlerinde dinî, manevî ve ahlakî dinamiklerle desteklenmesi gerektiği aşikârdır.
Manevi danışmanlık; fiziksel, duygusal ve sosyal boyutları olan insanın manevi boyutuna seslenmektir. İnsanın hayatına yüklediği anlam ve değerleri, benimsediği inançları ve davranışlarına yön vermede kullandığı ahlaki ilkeleri dikkate alarak ona rehber olmaktır. Şiddete dur demek, acı ve kederle başa çıkmak, çaresizliği ve ümitsizliği yenmek, korku ve yalnızlıktan kurtulmak, pişmanlığı yeniden inşa gayretine dönüştürmek için vazgeçilmez bir hizmet alanıdır. Yaraları maneviyatın şifalı eliyle iyileştirmek, zor zamanlarda bireye ve topluma ayakta kalma inancı aşılamaktır. Akademik araştırmalar, manevi danışmanlığın, bilhassa olumsuz dinî başa çıkma süreci yaşayan, yani problemler karşısında dinden ve maneviyattan uzaklaşarak Yüce Yaratıcı ile ilişkisini örseleyen kişilere, kaybettikleri kontrolü ve sağduyuyu yeniden kazanma yolunda yardımcı olduğunu göstermektedir.
Manevi danışmanlık sadece problemlerle başa çıkmada destek olmayı değil, aynı zamanda iyilik anlarını artırarak insanın iç huzuruna katkı sağlamayı da hedefler. Ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler bırakarak, kişinin kendisini iyi hissetmesine, özgüven kazanmasına, özdeğer algısının güçlenmesine yardımcı olur. Bir manevi rehber, vaaz vermediği gibi, psikolojik danışmanlık da yapmaz. İnançtan ve maneviyattan beslenen bir bakışla kişinin anlam arayışına olumlu katkı sunar.
Bugün küresel olarak geldiğimiz noktada, manevi danışmanlık ve rehberlik, vatandaşlar açısından kanuni bir hak, devlet açısından anayasal bir yükümlülük olarak değerlendirilmektedir. Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini yürütme görevi 633 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Başkanlık tarafından bugün benimsenen “din hizmetleri” tanımı, insanlığın yararına olan her türlü iş ve faaliyetin din ve maneviyat ile ilintili olduğunu ve din hizmeti kapsamına girdiğini söylemektedir. Dolayısıyla bireyin, toplumun ve insanlığın hayatını güzelleştirmeye, barışı beslemeye, sorunları çözmeye yönelik her türlü iyilik hareketi, din hizmeti olarak okunabilir. Bu bağlamda Başkanlığın kanuni görevi; “Öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunmak, ayrıca göçmen, engelli, bağımlı gibi desteğe muhtaç kesimlere yönelik manevi danışmanlık hizmetleri yürütmek (2/7/2018-KHK/703/141 md.) 6) (Değişik: 2/7/2018-KHK/703/141 md.)” olarak tanımlanmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, manevi danışmanlık alanında bir taraftan mevzuat düzenlemeleri ve kadro çalışmalarını, bir taraftan da personel yeterliklerini artırmak üzere eğitim ve yayın faaliyetlerini kesintisiz sürdürmektedir. İdari kadrolardan, sahada görev yapan din görevlilerine kadar her kademede farkındalık oluşturulması amaçlanmaktadır. Başkanlığın stratejik metinlerinde bilhassa son on yıldır manevi danışmanlık ve rehberliğe özel yer ayrılmaktadır. Sözgelimi, 2009 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Başkanlığımız ve İl Müftülüklerimiz, dinî değerlerin istismarı, ailevi sorunlar, şiddet, cinnet, intihar, zararlı alışkanlıklar, tüketim kültürü ve yoksulluk gibi sosyal konuların çözümüne katkı sağlama anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra teşkilâtımız toplumun himayeye muhtaç kesimleri, sokakta yaşayan çocuklar, çocuk işçiler, öksüzler ve yetimler, yaşlılar, engelliler ve engelli aileleri gibi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olan kesimlerin manevî sorunlarının çözülmesi konusunda da gerekli desteği verme gayreti içerisinde olacaktır.”
2011 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde ise şu madde yer almaktadır: “Din hizmeti sunan kadroların, teşkilatımızın misyonuna ve toplumsal taleplere uygun olarak bilgi, birikim ve donanımın yanı sıra yüksek bir özgüven ve özveriyle milletimize manevi rehberlik yapma hususunda örneklik teşkil edeceğine olan inancımız ve güvenimiz tamdır.”
2013 yılı İl Müftüleri Seminerinde, “Bugün kadınlar, gençler ve çocuklar, tutuklu ve hükümlülerin yanı sıra toplumun değişik katmanlarında sıkışmış ve ciddi anlamda manevi sorunlar yaşayan insanımıza İslam’ın rahmet yüklü mesajlarını ulaştırmakla yükümlüyüz.” diyen Başkanlık, 2018 yılında ise “Başkanlığımız bütün birimleriyle, şiddet ve istismarın her çeşidiyle mücadele etmeye devam edecektir. Aynı şekilde çocuk ve gençlerimize inancını, değerlerini, kültür ve medeniyetini tanıtmayı, onların aydınlık geleceğine rehberlik etmeyi öncelikli vazife addetmektedir. Bu bağlamda Başkanlığımızın yürüttüğü 4-6 yaş Kur’an kursları, hafızlık eğitimi, gençlik koordinatörleri, manevi rehberlik, aile ve dinî rehberlik hizmetleri büyük önem arz etmektedir. Söz konusu alanlarda üniversiteler, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğine devam edilecektir.” demektedir.
Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, Diyanet İşleri Başkanlığının, ilgili kurumların ve akademinin işbirliğiyle umut verici bir hızla gelişmekte, genişlemektedir. Başkanlık tarafından yürütülen aile ve dinî rehberlik çalışmalarının; çocuk ve sevgi evleri, kadın konukevleri, huzurevleri, cezaevleri, öğrenci yurtları, hastaneler ve rehabilitasyon merkezlerinde devam eden manevi danışmanlık hizmetlerinin son derece olumlu geri dönüşleri vardır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitlenin memnuniyeti ortak bir onay dili oluşturmaktadır. Maneviyattan beslenen bir danışmanlık ve rehberlik yolculuğu, huzur aşılayan, koruyan ve güçlendiren adımlarıyla insanımızın ve toplumumuzun yanındadır.
Türk Diyanet
Prof. Dr. Huriye Martı
İnsanın anlam arayışı, tarihle yaşıttır. Anlamın madde ile sınırlanamayacak yapısı, manayı da daima dikkate almayı, insanı madde ve mana bütünlüğü içinde düşünmeyi gerekli kılar. İnsanoğlu, topraktan yaratılmış bedenini ve ilahi bir nefhadan var olmuş ruhunu aynı anda bünyesinde taşıyan, mükerrem bir varlıktır. Ruhun ve bedenin birbirini tamamlayan yapısı insan hayatının her anında kendisini gösterirken, dünya ve ahiret dengesi söz konusu olduğunda da öne çıkan bir gerçekliktir.
Modern dünyanın en büyük handikabı, ruhu ve bedeni birbirinden ayrı düşünmesi, maneviyatı bir kenara bırakarak insanı tanımaya, anlamaya ve yönlendirmeye çalışmasıdır. Oysa insanı kalıcı ve aslî bir parçasından uzaklaşmaya zorlamak zulümdür. Bir diğer ifadeyle, maddeye hapsedilmiş ve manadan koparılmış bir insan profili çizmek, insanın bir yarısını ısrarla görmemektir. Zira insan fıtratında yer alan “hayatı anlamlandırma ve aşkın bir varlığa bağlanma ihtiyacı” yok sayılamaz. Yaşı, ırkı, dili, cinsiyeti ne olursa olsun, bir insan bu ihtiyacını farkına varmadan ve karşılamadan kendisini fiziksel, duygusal ve zihinsel bir bütün olarak ifade edemez.
İnsanın varoluşsal gerçeği, ona yapılacak her türlü yatırımda madde ve mana bütünlüğü üzerinden hareket etmeyi gerektirir. İnsanın maddi refahı, sağlığı ve varlığı kadar, manevi huzuru, sükûnu ve mutluluğu da göz önünde bulundurulmalıdır. İnsanı ayakta tutacak, güçlendirecek, acılarını hafifletecek, başarılarını yükseltecek, kişiliğini şekillendirecek her adımda maneviyata yer ayrılmalıdır.
Mutlu olmak için sadece karnının doymasının yeterli olmadığını, ruhunun da doyması gerektiğini fark etmesi, belki de bir insanın hayatındaki en önemli keşiftir. Kendini gerçekleştirme, olgunlaşma, sorun çözme yeteneklerini geliştirme, iç huzura kavuşma gibi birçok hedefe maneviyatın gücü ile ulaşılır. Dolayısıyla bireyin kendisi, Rabbi ve çevresi ile olumlu ilişkiler kurması, çocukluk çağından itibaren maneviyatla sağlıklı bağlar kurabilmesiyle doğrudan ilişkilidir.
Din, maneviyatın kavramsal çerçevesi içinde kendisine yer bulan en temel ögedir. Din hizmetleri ise, bir dinin mensuplarına hayatı anlamlandırmada ve dinî vecibelerini yerine getirmede ihtiyaç duydukları bilgi ve değerleri aktarma faaliyetidir. Bu faaliyet, zaman ilerledikçe çerçevesi genişleyen ve farklı tanımlarla yeniden ele alınan bir alana sahiptir.
Din hizmeti konusunda değerlendirme yapmak ve din hizmetlerine bir ufuk çizmek, dine yüklenen anlamla doğrudan alakalıdır. Eğer din sadece bir ibadetler manzumesinden ibaret kabul edilir ve yalnızca mabedin içindeki hayat “dinî hayat” olarak adlandırılırsa, din hizmetlerinin sınırı da bu adlandırmaya uygun biçimde şekillenecektir.
Oysa İslam’a göre din, hayatın doğal bir parçası, insanın umut ve kurtuluş rehberi, sabır ve enerji kaynağıdır. Dinin insan için “hayat” anlamına geldiği dikkate alındığında, din hizmetlerinin tanımı bambaşka bir nitelik kazanacaktır. İbadethanenin ya da din eğitimi veren kurumların yanı sıra hayatın farklı alanlarında din hizmetine yer açmak, insanın varoluşsal bütünlüğünü tanımanın ve ona göre strateji geliştirmenin sonucudur. İşte böyle bir tanım, manevi danışmanlık ve rehberlik çalışmalarını da içermektedir.
Geleneksel toplumlarda din hizmetleri, klasik irşat dili ile ibadetlere rehberlik etme üzerinden yürürken; bireyleri derinden etkileyen hastalık, yalnızlık, afet ve ölüm gibi kriz durumları yakın çevrenin desteğiyle doğal süreçler içerisinde aşılabilmiştir. Oysa bugün değişen hayat şartları, ihtiyaçlar, öncelikler, düşünsel ve duygusal sıçramalar yeni bir din hizmeti perspektifini zorunlu kılmaktadır. Modern hayatın labirentlerinde yalnızlaşan ve yorulan insanın, anlam arayışında manevi danışmanlık alması, sorunlu ve kırılgan dönemlerinde dinî, manevî ve ahlakî dinamiklerle desteklenmesi gerektiği aşikârdır.
Manevi danışmanlık; fiziksel, duygusal ve sosyal boyutları olan insanın manevi boyutuna seslenmektir. İnsanın hayatına yüklediği anlam ve değerleri, benimsediği inançları ve davranışlarına yön vermede kullandığı ahlaki ilkeleri dikkate alarak ona rehber olmaktır. Şiddete dur demek, acı ve kederle başa çıkmak, çaresizliği ve ümitsizliği yenmek, korku ve yalnızlıktan kurtulmak, pişmanlığı yeniden inşa gayretine dönüştürmek için vazgeçilmez bir hizmet alanıdır. Yaraları maneviyatın şifalı eliyle iyileştirmek, zor zamanlarda bireye ve topluma ayakta kalma inancı aşılamaktır. Akademik araştırmalar, manevi danışmanlığın, bilhassa olumsuz dinî başa çıkma süreci yaşayan, yani problemler karşısında dinden ve maneviyattan uzaklaşarak Yüce Yaratıcı ile ilişkisini örseleyen kişilere, kaybettikleri kontrolü ve sağduyuyu yeniden kazanma yolunda yardımcı olduğunu göstermektedir.
Manevi danışmanlık sadece problemlerle başa çıkmada destek olmayı değil, aynı zamanda iyilik anlarını artırarak insanın iç huzuruna katkı sağlamayı da hedefler. Ruh ve beden sağlığı üzerinde olumlu etkiler bırakarak, kişinin kendisini iyi hissetmesine, özgüven kazanmasına, özdeğer algısının güçlenmesine yardımcı olur. Bir manevi rehber, vaaz vermediği gibi, psikolojik danışmanlık da yapmaz. İnançtan ve maneviyattan beslenen bir bakışla kişinin anlam arayışına olumlu katkı sunar.
Bugün küresel olarak geldiğimiz noktada, manevi danışmanlık ve rehberlik, vatandaşlar açısından kanuni bir hak, devlet açısından anayasal bir yükümlülük olarak değerlendirilmektedir. Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini yürütme görevi 633 sayılı Kanunla Diyanet İşleri Başkanlığına verilmiştir. Başkanlık tarafından bugün benimsenen “din hizmetleri” tanımı, insanlığın yararına olan her türlü iş ve faaliyetin din ve maneviyat ile ilintili olduğunu ve din hizmeti kapsamına girdiğini söylemektedir. Dolayısıyla bireyin, toplumun ve insanlığın hayatını güzelleştirmeye, barışı beslemeye, sorunları çözmeye yönelik her türlü iyilik hareketi, din hizmeti olarak okunabilir. Bu bağlamda Başkanlığın kanuni görevi; “Öğrenci yurtları, eğitim kurumları, gençlik merkezleri ve kampları, ceza infaz kurumları, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet kurumları ve benzeri yerlerde işbirliği esasına göre manevi danışmanlık ve din hizmeti sunmak, ayrıca göçmen, engelli, bağımlı gibi desteğe muhtaç kesimlere yönelik manevi danışmanlık hizmetleri yürütmek (2/7/2018-KHK/703/141 md.) 6) (Değişik: 2/7/2018-KHK/703/141 md.)” olarak tanımlanmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı, manevi danışmanlık alanında bir taraftan mevzuat düzenlemeleri ve kadro çalışmalarını, bir taraftan da personel yeterliklerini artırmak üzere eğitim ve yayın faaliyetlerini kesintisiz sürdürmektedir. İdari kadrolardan, sahada görev yapan din görevlilerine kadar her kademede farkındalık oluşturulması amaçlanmaktadır. Başkanlığın stratejik metinlerinde bilhassa son on yıldır manevi danışmanlık ve rehberliğe özel yer ayrılmaktadır. Sözgelimi, 2009 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde şöyle denilmektedir: “Başkanlığımız ve İl Müftülüklerimiz, dinî değerlerin istismarı, ailevi sorunlar, şiddet, cinnet, intihar, zararlı alışkanlıklar, tüketim kültürü ve yoksulluk gibi sosyal konuların çözümüne katkı sağlama anlayışını sürdürmeye devam etmektedir. Bunun yanı sıra teşkilâtımız toplumun himayeye muhtaç kesimleri, sokakta yaşayan çocuklar, çocuk işçiler, öksüzler ve yetimler, yaşlılar, engelliler ve engelli aileleri gibi çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya olan kesimlerin manevî sorunlarının çözülmesi konusunda da gerekli desteği verme gayreti içerisinde olacaktır.”
2011 yılı İl Müftüleri Semineri Sonuç Bildirgesinde ise şu madde yer almaktadır: “Din hizmeti sunan kadroların, teşkilatımızın misyonuna ve toplumsal taleplere uygun olarak bilgi, birikim ve donanımın yanı sıra yüksek bir özgüven ve özveriyle milletimize manevi rehberlik yapma hususunda örneklik teşkil edeceğine olan inancımız ve güvenimiz tamdır.”
2013 yılı İl Müftüleri Seminerinde, “Bugün kadınlar, gençler ve çocuklar, tutuklu ve hükümlülerin yanı sıra toplumun değişik katmanlarında sıkışmış ve ciddi anlamda manevi sorunlar yaşayan insanımıza İslam’ın rahmet yüklü mesajlarını ulaştırmakla yükümlüyüz.” diyen Başkanlık, 2018 yılında ise “Başkanlığımız bütün birimleriyle, şiddet ve istismarın her çeşidiyle mücadele etmeye devam edecektir. Aynı şekilde çocuk ve gençlerimize inancını, değerlerini, kültür ve medeniyetini tanıtmayı, onların aydınlık geleceğine rehberlik etmeyi öncelikli vazife addetmektedir. Bu bağlamda Başkanlığımızın yürüttüğü 4-6 yaş Kur’an kursları, hafızlık eğitimi, gençlik koordinatörleri, manevi rehberlik, aile ve dinî rehberlik hizmetleri büyük önem arz etmektedir. Söz konusu alanlarda üniversiteler, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ile işbirliğine devam edilecektir.” demektedir.
Ülkemizde manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetleri, Diyanet İşleri Başkanlığının, ilgili kurumların ve akademinin işbirliğiyle umut verici bir hızla gelişmekte, genişlemektedir. Başkanlık tarafından yürütülen aile ve dinî rehberlik çalışmalarının; çocuk ve sevgi evleri, kadın konukevleri, huzurevleri, cezaevleri, öğrenci yurtları, hastaneler ve rehabilitasyon merkezlerinde devam eden manevi danışmanlık hizmetlerinin son derece olumlu geri dönüşleri vardır. Alanda yapılan bilimsel araştırmalar, kurumların hazırladığı raporlar ve hedef kitlenin memnuniyeti ortak bir onay dili oluşturmaktadır. Maneviyattan beslenen bir danışmanlık ve rehberlik yolculuğu, huzur aşılayan, koruyan ve güçlendiren adımlarıyla insanımızın ve toplumumuzun yanındadır.
Türk Diyanet
Prof. Dr. Huriye Martı
SADAKAT: AİLENİN GÜVENCESİ
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
“Sadakatten/doğruluktan ayrılmayın.
Çünkü sadakat/doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür…”
(Müslim, Birr, 105.)
Mutlu bir aile için “5-S” formülünden bahsedilir. Bunlar; sevgi, saygı, sabır, sorumluluk ve sadakat. Aile fertlerinin huzuru ve mutluluğu açısından bu sayılanlardan her birinin önemi olmakla birlikte sadakatin daha mühim bir konumu bulunmaktadır. Zira sadakat olmadığı zaman diğerlerinin de çok bir ehemmiyetinin kalmadığı görülmektedir. Örneğin eşler birbirini ne kadar severse sevsin günün birinde bir ihanet/aldatma durumunda aileyi ayakta tutmak için sevgi kâfi gelmeyebileceği gibi taraflar arasında saygı da kalmayacaktır. Dolayısıyla mutlu bir aile için olmazsa olmazların başında şüphesiz ki sadakat gelmektedir.
Sadakat nedir?
Sadakat kelimesi, sözlükte “kizb”in (yalan) zıddı olan “sıdk” (doğruluk, dürüstlük) kökünden türemiş olup hem kendimize hem Rabbimize hem de sevdiklerimize içten bağlılığımızı ifade etmektedir. Evlilik özelinde söylenecek olursa; tarafların nikâh anında birbirlerine verdikleri söze ve evlilik sözleşmesine sadık kalmasıdır. Zira nikâh, bir akit olduğu gibi aynı zamanda bir ahittir. İşte sadakat, bu ahde zarar verecek her türlü davranıştan uzak durmaktır. Bu itibarla sadakat, evli birinin bir başkasıyla gönül ilişkisinin olmaması değildir sadece; sadakat, eşin rahatsız olacağı her türlü davranıştan yüz çevirmek ve kişinin kendisine yapılmasını istemeyeceği şeylerden kendisinin de uzak durmasıdır.
Esasında sadakat, sadece evlilik süreciyle sınırlı olmayıp hayatın tüm aşamalarında olması gereken bir yaşam biçimidir. Sadakat, “Birileri görür ve duyarsa mahcup olurum; ayıp olur.” diye takınılacak bir tavır değildir; sadakat, “Rabbime karşı mahcup olurum.” diye düşünerek her türlü yanlış tutum ve davranıştan uzak durmaktır. Bu yönüyle sadakat, ihsan mertebelerinden bir mertebedir.
Sadakatin önemi
Ailenin ve toplumun güvencesi olarak niteleyebileceğimiz sadakatin ne gibi kazanımları olduğuna maddeler hâlinde değinmek istiyoruz.
1. Sadakat, imanın sigortasıdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir kişinin kalbinde iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” (İbn Hanbel, Müsned, XIV/251.)
Bu hadis açıkça göstermektedir ki iman ile küfür nasıl bir arada bulunmuyorsa sıdk/sadakat ile yalan, emanet ile hıyanet/ihanet de bir arada bulunmaz. Buna göre; bir kişide yalan veya ihanetin bulunması doğal olarak imana da zarar verecektir. İşte bu yönüyle sadakat, âdeta imanın bir sigortasıdır.
2. Sadakat, imanın zorunlu bir gereğidir. Çünkü iman en temelde Kur’an’da beyan edildiği üzere emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaktır. (Hud, 11/112.) Dolayısıyla bir Müslümanın iman ettikten sonra kendisine emredildiği üzere, yani istikamet üzere yaşaması ve sadakatten ayrılmaması, olmazsa olmaz bir husustur.
3. Sadakat, kâmil bir mümin ve hakiki bir muhacir olmayı sağlayan bir haslettir. Zira mümin; güvenen, güven veren ve günahın her türlüsünden uzaklaşan kimsedir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir. Muhacir ise Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçıp hicret eden kimsedir.” (Buhari, İman, 3.) Buna göre, nasıl ki Müslümanın elinden ve dilinden başkaları emin ve güvende oluyorsa aynı şekilde eşler de birbirinin elinden ve dilinden emin olmalı, başta sadakatsizlik olmak üzere her türlü günah ve yanlış davranıştan uzaklaşmalıdırlar.
4. Sadakat, nifakın/münafıklığın panzehridir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) münafıklığın alametini şu şekilde bildirmiştir: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine itimat edilip bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder.” (Buhari, İman, 23.)
Bu üç alamete dikkat edilecek olursa hepsinin temelinde sıdk/sadakat ihlalinin olduğu görülecektir. Konuştuğunda yalan söyleyen ve söz verdiği zaman sözünü tutmayan sözde sadakatsiz; emanete ihanet ettiğinde ise hâlde sadakatsiz davranmıştır. Kutlu Elçi’nin (s.a.s.) bildirdiğine göre ise bu vasıflar, nifak hastalığının alametleridir. Öyleyse nifak zehrine karşı en kuvvetli panzehir hiç şüphesiz sadakat üzere yaşamaktır. Dolayısıyla nifak hastalığına düçar olmamak için “sadakat ilacı”nın hiçbir zaman unutulmaması gerekmektedir.
5. Sadakat, dünyada selamet ve ahirette cennettir. Zira sadakat öyle bir gemidir ki okyanus ne kadar uçsuz bucaksız ve derin olursa olsun, fırtınalar ne kadar kuvvetli olursa olsun içerisinde bulunanları sahil-i selamete ulaştıracaktır. Aynı şekilde yalan da öyle bir gemidir ki gemi ne kadar lüks ve güvenli olursa olsun, deniz de ne kadar sığ ve sakin olursa olsun bu gemi batmaya, içindekiler de boğulmaya mahkûmdur. İşte bu noktada Hz. Peygamber (s.a.s.) sadakatten ayrılmamak gerektiği hakikatini bizlere veciz bir şekilde şöyle bildirmektedir: “Sadakatten/doğruluktan ayrılmayın. Çünkü sadakat/doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddık’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzab’ olarak tescillenir.” (Müslim, Birr, 105.)
Bu hadisten de anlaşılacağı üzere sadakat, insanın hem dünyada hem de ahirette yüzünün ak olmasını sağlayacak ve kişiyi cennete ulaştıracak önemli bir haslettir. Rabbim bizleri ve sevdiklerimizi hem kendimize hem Rabbimize hem eşlerimize hem de bütün insanlara karşı sadakatten ayırmasın. Âmin!
Hadisten öğrendiklerimiz
1. Sadakat; imanın sigortası olan, kişiyi nifaka karşı koruyan ve mümini cennete ulaştıran bir haslettir.
2. Mümin bir birey, hayatın tüm aşamalarında kendisine, Rabbine ve başta eşi olmak üzere bütün insanlara karşı sadakat üzere yaşamaya gayret etmelidir.
Türk Diyanet
Halil Kılıç
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
“Sadakatten/doğruluktan ayrılmayın.
Çünkü sadakat/doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür…”
(Müslim, Birr, 105.)
Mutlu bir aile için “5-S” formülünden bahsedilir. Bunlar; sevgi, saygı, sabır, sorumluluk ve sadakat. Aile fertlerinin huzuru ve mutluluğu açısından bu sayılanlardan her birinin önemi olmakla birlikte sadakatin daha mühim bir konumu bulunmaktadır. Zira sadakat olmadığı zaman diğerlerinin de çok bir ehemmiyetinin kalmadığı görülmektedir. Örneğin eşler birbirini ne kadar severse sevsin günün birinde bir ihanet/aldatma durumunda aileyi ayakta tutmak için sevgi kâfi gelmeyebileceği gibi taraflar arasında saygı da kalmayacaktır. Dolayısıyla mutlu bir aile için olmazsa olmazların başında şüphesiz ki sadakat gelmektedir.
Sadakat nedir?
Sadakat kelimesi, sözlükte “kizb”in (yalan) zıddı olan “sıdk” (doğruluk, dürüstlük) kökünden türemiş olup hem kendimize hem Rabbimize hem de sevdiklerimize içten bağlılığımızı ifade etmektedir. Evlilik özelinde söylenecek olursa; tarafların nikâh anında birbirlerine verdikleri söze ve evlilik sözleşmesine sadık kalmasıdır. Zira nikâh, bir akit olduğu gibi aynı zamanda bir ahittir. İşte sadakat, bu ahde zarar verecek her türlü davranıştan uzak durmaktır. Bu itibarla sadakat, evli birinin bir başkasıyla gönül ilişkisinin olmaması değildir sadece; sadakat, eşin rahatsız olacağı her türlü davranıştan yüz çevirmek ve kişinin kendisine yapılmasını istemeyeceği şeylerden kendisinin de uzak durmasıdır.
Esasında sadakat, sadece evlilik süreciyle sınırlı olmayıp hayatın tüm aşamalarında olması gereken bir yaşam biçimidir. Sadakat, “Birileri görür ve duyarsa mahcup olurum; ayıp olur.” diye takınılacak bir tavır değildir; sadakat, “Rabbime karşı mahcup olurum.” diye düşünerek her türlü yanlış tutum ve davranıştan uzak durmaktır. Bu yönüyle sadakat, ihsan mertebelerinden bir mertebedir.
Sadakatin önemi
Ailenin ve toplumun güvencesi olarak niteleyebileceğimiz sadakatin ne gibi kazanımları olduğuna maddeler hâlinde değinmek istiyoruz.
1. Sadakat, imanın sigortasıdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir kişinin kalbinde iman ile küfür, doğruluk ile yalancılık, hıyanet ile emanet bir arada bulunmaz.” (İbn Hanbel, Müsned, XIV/251.)
Bu hadis açıkça göstermektedir ki iman ile küfür nasıl bir arada bulunmuyorsa sıdk/sadakat ile yalan, emanet ile hıyanet/ihanet de bir arada bulunmaz. Buna göre; bir kişide yalan veya ihanetin bulunması doğal olarak imana da zarar verecektir. İşte bu yönüyle sadakat, âdeta imanın bir sigortasıdır.
2. Sadakat, imanın zorunlu bir gereğidir. Çünkü iman en temelde Kur’an’da beyan edildiği üzere emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmaktır. (Hud, 11/112.) Dolayısıyla bir Müslümanın iman ettikten sonra kendisine emredildiği üzere, yani istikamet üzere yaşaması ve sadakatten ayrılmaması, olmazsa olmaz bir husustur.
3. Sadakat, kâmil bir mümin ve hakiki bir muhacir olmayı sağlayan bir haslettir. Zira mümin; güvenen, güven veren ve günahın her türlüsünden uzaklaşan kimsedir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir. Muhacir ise Allah’ın yasakladığı şeylerden kaçıp hicret eden kimsedir.” (Buhari, İman, 3.) Buna göre, nasıl ki Müslümanın elinden ve dilinden başkaları emin ve güvende oluyorsa aynı şekilde eşler de birbirinin elinden ve dilinden emin olmalı, başta sadakatsizlik olmak üzere her türlü günah ve yanlış davranıştan uzaklaşmalıdırlar.
4. Sadakat, nifakın/münafıklığın panzehridir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.) münafıklığın alametini şu şekilde bildirmiştir: “Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, kendisine itimat edilip bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder.” (Buhari, İman, 23.)
Bu üç alamete dikkat edilecek olursa hepsinin temelinde sıdk/sadakat ihlalinin olduğu görülecektir. Konuştuğunda yalan söyleyen ve söz verdiği zaman sözünü tutmayan sözde sadakatsiz; emanete ihanet ettiğinde ise hâlde sadakatsiz davranmıştır. Kutlu Elçi’nin (s.a.s.) bildirdiğine göre ise bu vasıflar, nifak hastalığının alametleridir. Öyleyse nifak zehrine karşı en kuvvetli panzehir hiç şüphesiz sadakat üzere yaşamaktır. Dolayısıyla nifak hastalığına düçar olmamak için “sadakat ilacı”nın hiçbir zaman unutulmaması gerekmektedir.
5. Sadakat, dünyada selamet ve ahirette cennettir. Zira sadakat öyle bir gemidir ki okyanus ne kadar uçsuz bucaksız ve derin olursa olsun, fırtınalar ne kadar kuvvetli olursa olsun içerisinde bulunanları sahil-i selamete ulaştıracaktır. Aynı şekilde yalan da öyle bir gemidir ki gemi ne kadar lüks ve güvenli olursa olsun, deniz de ne kadar sığ ve sakin olursa olsun bu gemi batmaya, içindekiler de boğulmaya mahkûmdur. İşte bu noktada Hz. Peygamber (s.a.s.) sadakatten ayrılmamak gerektiği hakikatini bizlere veciz bir şekilde şöyle bildirmektedir: “Sadakatten/doğruluktan ayrılmayın. Çünkü sadakat/doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddık’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzab’ olarak tescillenir.” (Müslim, Birr, 105.)
Bu hadisten de anlaşılacağı üzere sadakat, insanın hem dünyada hem de ahirette yüzünün ak olmasını sağlayacak ve kişiyi cennete ulaştıracak önemli bir haslettir. Rabbim bizleri ve sevdiklerimizi hem kendimize hem Rabbimize hem eşlerimize hem de bütün insanlara karşı sadakatten ayırmasın. Âmin!
Hadisten öğrendiklerimiz
1. Sadakat; imanın sigortası olan, kişiyi nifaka karşı koruyan ve mümini cennete ulaştıran bir haslettir.
2. Mümin bir birey, hayatın tüm aşamalarında kendisine, Rabbine ve başta eşi olmak üzere bütün insanlara karşı sadakat üzere yaşamaya gayret etmelidir.
Türk Diyanet
Halil Kılıç
MERHAMET RAHMETİ GEREKTİRİR
Yangınların her yeri yakıp kavurduğu o dehşetli günlerde bir itfaiye erinin sıcaktan bitap düşmüş kelebeğe elleriyle içirdiği su hepimizin kalbinde merhamet duygularını uyandırdı. Can taşıyan her varlığa şefkat ve muhabbet nazarıyla bakmak merhametin tezahürüdür. Kemal Sayar’ın deyimiyle merhamet, insanın içinde bir yerlerde sönmeye yüz tutan insanlık kandilini yeniden tutuşturan ve insanı en temel hâlde insanlığına geri çağıran bir duygudur. Yani insanı hakiki manada “insanlığı” ile buluşturur merhamet. Bir yudum suyla bile olsa başkasının acısını, ıstırabını dindirmek, bir yaraya merhem olmaktır merhamet.
Merhamet rahmeti gerektirir. Kişi sadece insanlara değil, böceğe börtüye, ağaca çiçeğe hatta taşa ve toprağa dahi merhamet gösterdiğinde gönlündeki merhamet nevş ü nema bulur. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ashabına anlattığı mesel kalbi merhametle dolu olanların rahmete erişecekleri müjdesini verir: Adamın biri yolda giderken susuzluktan âdeta kavrulur. Bir kuyu bulur ve basamaklarından inerek suya ulaşır. Kana kana içerek susuzluğunu dindirir ve yukarı çıkar. Bu arada önüne susuzluktan dili sarkmış bir köpek çıkar. Köpeğin tıpkı kendisi gibi şiddetli susuzluk çektiğini anlar. Tekrar kuyuya iner ve ayakkabısına doldurduğu suyu getirip köpeğe verir. Adam bu hareketiyle Hakk’ın hoşnutluğunu kazanır ve yaptığına karşılık olarak günahları bağışlanır. Peygamber Efendimizden bu meseli dinleyen sahabiler “Hayvanlardan dolayı da ecir kazanabilir miyiz?” diye sorarlar. O rahmet elçisi “Her canlıya yapılan iyilikte sevap vardır.” (Buharî, Müsâkât, 9.) buyurarak merhametin tüm varlığa teşmil edilmesi gerektiğini öğretir bizlere. Çünkü merhamet eden Cenab-ı Hakk’ın rahmetine mazhar olur.
Bütün varlığı sonsuz merhametiyle kuşatan Rabbü’l-Âlemin, (Araf, 7/156.) bizden de mahlûkatına şefkat ve merhamet göstermemizi ister. Merhametli olmak başkasının acısını, ıstırabını hissedebilmektir. Bu duygular eyleme dönüştüğünde merhamet gerçek manasına kavuşur. Dolayısıyla merhamet yaşanan acılara oturup üzülmek ve kahretmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Kendimizi ıstırap çekenlerin yerine koyabildiğimizde yardım için el uzatmaya gönüllü oluruz. Merhametle tutuşan bir kalp, acıların sadece seyircisi olmaz, kardeşinin derdiyle hem dem olup deva olmaya çalışır. Allah’ın övgüsüne mazhar olanlar da işte bu kullarıdır. (Fetih, 48/29.) Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz daha peygamber olmadan önce zayıfların ve güçsüzlerin yaşadığı acıyı kalbinde duymuştu. Yapılan haksızlıkların önüne geçebilmek için merhamet ve insaf sahibi insanlar bir araya gelerek “Hilfü’l-Fudul/Erdemliler Anlaşması” adı altında bir oluşum meydana getirdiklerinde o rahmet peygamberi çağrıldığı bu anlaşmaya katılmıştı. Efendimiz, bi’setten sonra da bu ittifaktan övgüyle bahsetmiş ve tekrar çağrıldığı takdirde tereddüt göstermeden böyle bir anlaşmaya icabet edeceğini söylemişti. (Müsned, I, 190, 317.)
Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. (Buhari, Tevhid, 15.) O’nun bu rahmetinden tüm mahlûkat nasibini alır. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir. O’nun Rahman ve Rahim isimleri sınırsız ve sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu ifade eder. Bu öyle engin bir rahmettir ki yarattıkları arasında bir ayrım yapmadan lütuf ve ikramda bulunur. Biz kullarını af ve mağfiret eylemesi de O’nun rahmetinin tecellisidir. Yine bizlere olan merhametinin bir diğer tezahürü de âlemlere rahmet olarak gönderdiği peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’dır. Çünkü insan için en büyük nimet imandır. Bizleri imana ve doğru yola hidayet etmek üzere gönderdiği rahmet elçisi O’nun rahmetinin en büyük tecellisidir.
Rahmet ve merhamet Rabbimizin sıfatları olup tüm canlılardaki merhamet duygusu da O’nun rahmetinin sonucudur. Çünkü Rabbimiz rahmeti kendisine ilke edinmiştir. (Enam, 6/54.) Peygamber Efendimizin hadis-i şerifinde buyurduğu üzere rahmetin kaynağı ve sahibi Hak Teâlâ’dır. Annenin yavrusuna olan şefkati de yine O’nun rahmetindendir: “Cenab-ı Hak rahmetini yüz parçaya ayırdı; bunun doksan dokuzunu kendi katında tuttu, bir cüzünü de yeryüzüne indirdi. İşte bu bir cüz rahmet sebebiyle bütün yaratılmışlar birbirlerine merhamet ederler. Hatta ana atın, (süt emzirirken) yavrusuna zarar vermemek için ayağını yukarı kaldırması bile, bu yüzde birlik rahmetin eseridir.” (Buhari, Edeb, 19.) Rabbimiz mahlûkatına lütfeylediği bu rahmetin neticesi olarak inananların da birbirlerine karşı şefkat ve merhametle muamele etmesinden hoşnut olur. Hepimiz Rabbimizin yarattığı bütünün bir parçası mesabesindeyiz. İnsan kendini kardeşinden ayrı göremez ve birbirine muamelede de bunu düstur edinmelidir. Zira müminler birbirilerini sevmede, acımada ve korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğunda diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. (Buhari, Edeb 27.) Bu kardeşlik ahlakıdır ki bir tek olan Rabbimize iman etmekten kaynaklanır. Bu tevhid inancının gereği olarak müminler yekvücut olurlar. Birbirlerinin derdiyle, sıkıntısıyla hemhâl olup şefkat ve merhamet hisleriyle yardıma koşarlar.
Merhamet insanı hassas ve diğerkâm kılar. İmam Gazali, “Sırf nefsini esirgeyen kimse merhametli değildir, merhametli kimse hem kendini hem de başkalarını esirgeyendir.” sözünü açıklarken “insanın kendisine karşı merhametli olması; kendisini Allah’ın azabından esirgemesi, yasaklarını işlemekten, emirlerini yapmamaktan sakınmasıdır” der ve bunun da günahtan vazgeçmekle, günahtan tövbeyle, Allah rızasını gözeterek ibadet etmekle mümkün olacağını ifade eder. Başkalarına karşı merhametli olmak ise kul hakkına dikkat etmek, canlılara hürmet etmek ve başkalarına zarar vermemektir. (İmam-ı Gazali, Kalplerin Keşfi; Çelik Yayınevi, İstanbul tarihsiz, s. 113.)
İnsanoğlu, insanı insanın kurdu olarak gördüğü müddetçe merhametsizlik ve kötülüğün pençesinde dünyamız can çekişmeye devam edecek. Ancak kalplerindeki merhamet kandilini tutuşturanlar dünyayı bir huzur adasına dönüştürebilir. “Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır” derken şair, her insanın kalbinde olan merhamet kandiline işaret ediyor. O kandili ancak başkalarının acısını kalbimizde hissederek tutuştururuz. Hz. Mevlana ile hitam edelim o vakit: “Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nail olmak istersen zayıflara merhamet et.”
Türk Diyanet
Dr. Lamia Levent Abul
Yangınların her yeri yakıp kavurduğu o dehşetli günlerde bir itfaiye erinin sıcaktan bitap düşmüş kelebeğe elleriyle içirdiği su hepimizin kalbinde merhamet duygularını uyandırdı. Can taşıyan her varlığa şefkat ve muhabbet nazarıyla bakmak merhametin tezahürüdür. Kemal Sayar’ın deyimiyle merhamet, insanın içinde bir yerlerde sönmeye yüz tutan insanlık kandilini yeniden tutuşturan ve insanı en temel hâlde insanlığına geri çağıran bir duygudur. Yani insanı hakiki manada “insanlığı” ile buluşturur merhamet. Bir yudum suyla bile olsa başkasının acısını, ıstırabını dindirmek, bir yaraya merhem olmaktır merhamet.
Merhamet rahmeti gerektirir. Kişi sadece insanlara değil, böceğe börtüye, ağaca çiçeğe hatta taşa ve toprağa dahi merhamet gösterdiğinde gönlündeki merhamet nevş ü nema bulur. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) ashabına anlattığı mesel kalbi merhametle dolu olanların rahmete erişecekleri müjdesini verir: Adamın biri yolda giderken susuzluktan âdeta kavrulur. Bir kuyu bulur ve basamaklarından inerek suya ulaşır. Kana kana içerek susuzluğunu dindirir ve yukarı çıkar. Bu arada önüne susuzluktan dili sarkmış bir köpek çıkar. Köpeğin tıpkı kendisi gibi şiddetli susuzluk çektiğini anlar. Tekrar kuyuya iner ve ayakkabısına doldurduğu suyu getirip köpeğe verir. Adam bu hareketiyle Hakk’ın hoşnutluğunu kazanır ve yaptığına karşılık olarak günahları bağışlanır. Peygamber Efendimizden bu meseli dinleyen sahabiler “Hayvanlardan dolayı da ecir kazanabilir miyiz?” diye sorarlar. O rahmet elçisi “Her canlıya yapılan iyilikte sevap vardır.” (Buharî, Müsâkât, 9.) buyurarak merhametin tüm varlığa teşmil edilmesi gerektiğini öğretir bizlere. Çünkü merhamet eden Cenab-ı Hakk’ın rahmetine mazhar olur.
Bütün varlığı sonsuz merhametiyle kuşatan Rabbü’l-Âlemin, (Araf, 7/156.) bizden de mahlûkatına şefkat ve merhamet göstermemizi ister. Merhametli olmak başkasının acısını, ıstırabını hissedebilmektir. Bu duygular eyleme dönüştüğünde merhamet gerçek manasına kavuşur. Dolayısıyla merhamet yaşanan acılara oturup üzülmek ve kahretmek şeklinde anlaşılmamalıdır. Kendimizi ıstırap çekenlerin yerine koyabildiğimizde yardım için el uzatmaya gönüllü oluruz. Merhametle tutuşan bir kalp, acıların sadece seyircisi olmaz, kardeşinin derdiyle hem dem olup deva olmaya çalışır. Allah’ın övgüsüne mazhar olanlar da işte bu kullarıdır. (Fetih, 48/29.) Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz daha peygamber olmadan önce zayıfların ve güçsüzlerin yaşadığı acıyı kalbinde duymuştu. Yapılan haksızlıkların önüne geçebilmek için merhamet ve insaf sahibi insanlar bir araya gelerek “Hilfü’l-Fudul/Erdemliler Anlaşması” adı altında bir oluşum meydana getirdiklerinde o rahmet peygamberi çağrıldığı bu anlaşmaya katılmıştı. Efendimiz, bi’setten sonra da bu ittifaktan övgüyle bahsetmiş ve tekrar çağrıldığı takdirde tereddüt göstermeden böyle bir anlaşmaya icabet edeceğini söylemişti. (Müsned, I, 190, 317.)
Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. (Buhari, Tevhid, 15.) O’nun bu rahmetinden tüm mahlûkat nasibini alır. Çünkü O, merhametlilerin en merhametlisidir. O’nun Rahman ve Rahim isimleri sınırsız ve sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu ifade eder. Bu öyle engin bir rahmettir ki yarattıkları arasında bir ayrım yapmadan lütuf ve ikramda bulunur. Biz kullarını af ve mağfiret eylemesi de O’nun rahmetinin tecellisidir. Yine bizlere olan merhametinin bir diğer tezahürü de âlemlere rahmet olarak gönderdiği peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’dır. Çünkü insan için en büyük nimet imandır. Bizleri imana ve doğru yola hidayet etmek üzere gönderdiği rahmet elçisi O’nun rahmetinin en büyük tecellisidir.
Rahmet ve merhamet Rabbimizin sıfatları olup tüm canlılardaki merhamet duygusu da O’nun rahmetinin sonucudur. Çünkü Rabbimiz rahmeti kendisine ilke edinmiştir. (Enam, 6/54.) Peygamber Efendimizin hadis-i şerifinde buyurduğu üzere rahmetin kaynağı ve sahibi Hak Teâlâ’dır. Annenin yavrusuna olan şefkati de yine O’nun rahmetindendir: “Cenab-ı Hak rahmetini yüz parçaya ayırdı; bunun doksan dokuzunu kendi katında tuttu, bir cüzünü de yeryüzüne indirdi. İşte bu bir cüz rahmet sebebiyle bütün yaratılmışlar birbirlerine merhamet ederler. Hatta ana atın, (süt emzirirken) yavrusuna zarar vermemek için ayağını yukarı kaldırması bile, bu yüzde birlik rahmetin eseridir.” (Buhari, Edeb, 19.) Rabbimiz mahlûkatına lütfeylediği bu rahmetin neticesi olarak inananların da birbirlerine karşı şefkat ve merhametle muamele etmesinden hoşnut olur. Hepimiz Rabbimizin yarattığı bütünün bir parçası mesabesindeyiz. İnsan kendini kardeşinden ayrı göremez ve birbirine muamelede de bunu düstur edinmelidir. Zira müminler birbirilerini sevmede, acımada ve korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğunda diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar. (Buhari, Edeb 27.) Bu kardeşlik ahlakıdır ki bir tek olan Rabbimize iman etmekten kaynaklanır. Bu tevhid inancının gereği olarak müminler yekvücut olurlar. Birbirlerinin derdiyle, sıkıntısıyla hemhâl olup şefkat ve merhamet hisleriyle yardıma koşarlar.
Merhamet insanı hassas ve diğerkâm kılar. İmam Gazali, “Sırf nefsini esirgeyen kimse merhametli değildir, merhametli kimse hem kendini hem de başkalarını esirgeyendir.” sözünü açıklarken “insanın kendisine karşı merhametli olması; kendisini Allah’ın azabından esirgemesi, yasaklarını işlemekten, emirlerini yapmamaktan sakınmasıdır” der ve bunun da günahtan vazgeçmekle, günahtan tövbeyle, Allah rızasını gözeterek ibadet etmekle mümkün olacağını ifade eder. Başkalarına karşı merhametli olmak ise kul hakkına dikkat etmek, canlılara hürmet etmek ve başkalarına zarar vermemektir. (İmam-ı Gazali, Kalplerin Keşfi; Çelik Yayınevi, İstanbul tarihsiz, s. 113.)
İnsanoğlu, insanı insanın kurdu olarak gördüğü müddetçe merhametsizlik ve kötülüğün pençesinde dünyamız can çekişmeye devam edecek. Ancak kalplerindeki merhamet kandilini tutuşturanlar dünyayı bir huzur adasına dönüştürebilir. “Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır” derken şair, her insanın kalbinde olan merhamet kandiline işaret ediyor. O kandili ancak başkalarının acısını kalbimizde hissederek tutuştururuz. Hz. Mevlana ile hitam edelim o vakit: “Ağlamak istersen gözyaşı dökenlere acı. Merhamete nail olmak istersen zayıflara merhamet et.”
Türk Diyanet
Dr. Lamia Levent Abul
KÖTÜLÜKLERDEN ALIKOYAN NAMAZ HANGİ NAMAZDIR?
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
ٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِنَ ٱلْكِتَٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ ۖ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنْهَىٰ عَنِ ٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ ۗ وَلَذِكْرُ ٱللَّهِ أَكْبَرُ ۗ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
“Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”
(Ankebut, 29/45.)
Yüce Allah kendisinden başka varlıklara tapan müşriklerin durumunu örümceğin yaptığı eve benzetmiştir. Örümceğin başını soktuğu ev, onu hiçbir tehlikeye karşı koruyacak durumda değildir. Müşriklerin sığındıkları ilahlar da onlardan herhangi bir eziyeti savamaz. Müminler ise verilen misallerden ders alır, hidayete ermek için Allah’ın mahlûkata koyduğu işaretleri tefekkür ederler. Cenab-ı Hak, imana erişen kullarının gözlerini kevni ayetlere çevirdikten sonra aşağıdaki ayetle akıllarını Kur’an ayetlerine yönlendirmiş, kendilerini rableri ile buluşturacak namaza davet etmiştir. Bahis konusu ayet şöyledir: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 29/45.)
Rabbimizin ayette emrettiği iki emirden birincisi olan Kur’an’ı okumak, onu okumakta devamlı olmayı ifade etmektedir. İlk okuduğunda inkişaf etmeyen mana tekrar okuduğunda inkişaf edebilir. O hâlde mümin, Kur’an ile bağını kesintisiz sürdürür. Onun ayetlerini tedebbür, manalarını tefekkür eder. Bu sayede manalarına ulaşır, ondaki hükümlerle amel eder, güzel ahlakla ahlaklanır.
Cenab-ı Hakk’ın ayette emrettiği iki emirden ikincisi olan namaza gelince bu emir, namazı sürekli ve düzenli kılmayı, kılarken onun sınırlarına riayet etmeyi içermektedir. Ayet-i kerimede namaz kılma emrinin gerekçesi “Namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” diye açıklanmıştır. Namazın hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyması; kulun bunları işleme iradesini elinden alması, yanlış davranışlarda bulunmasına imkân vermemesi anlamına gelmez. Dolayısıyla “alıkoymak” (nehiy) kelimesi mecazi anlamda kullanılmıştır. Maksat, namazın hayâsızlığı ve kötülüğü terk etmeyi kolaylaştırmasıdır. (İbn Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, XX, 258.) O hâlde kötülüklerden (fahşa ve münker) alıkoyan namaz hangi namazdır?
Kötülüklerden alıkoyan namaz, tam bir huşu ile okunanları tedebbür ederek; farzları, vacipleri, sünnetleri ile en güzel şekilde kılınan namazdır. Bu takdirde namaz mümine Allah’ı, O’nun azamet ve celalini, huzurunda durduğunu, gözetimi ve denetimi altında olduğunu hatırlatır. Bu bilinç onun âleminde haşyet duygusunu uyandırır, sözlerine ve davranışlarına yansır, hâlini ıslah eder. Nitekim namazın kötülüklerden alıkoymasının gerekçesi şöyle ifade edilmiştir: “Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür.” (İbn Aşur, a.g.e. XX, 260.) Tercih edilen yoruma göre zikirden murat namazdır. Zira namaz, Kur’an’da zikir olarak da isimlendirilmiştir. (Cuma, 62/9.) Buna göre namaz ibadetlerin en büyüğüdür. Çünkü onda Allah’ı zikir vardır. İçerisinde zikir olduğu için namaz diğer ibadetlerden üstün tutulmuştur. Onun zikir ile isimlendirilmesi, iyilikleri tercih etme, kötülüklerden uzaklaşma noktasında zikrin temel bir esas olmasından dolayıdır. (Beydavi, Envaru’t-Tenzil, IV, 196.) Nitekim Yüce Allah, “Beni zikretmek için namaz kıl!” buyurmuştur. (Taha, 20/14.)
Kötülüklerden alıkoyan namaz; müminin tekbir, kıraat, rükû ve nihayet tazimin son sınırı olan secde ile Allah’a yöneldiği, kulluk makamına eriştiği namazdır. Bir kişi dünyada makam sahibi olduğunda bu makam onu belli bir şekilde davranmaya yönlendirir. O, toplum içinde temsil ettiği makamın kendisine yüklediği sorumluluklara uygun hareket eder. Davranışları herhangi bir insan gibi olmaz. Allah karşısında kulun durumu da böyledir: Kul namaz ve secde ile rabbine yaklaşır. Onun katında bir makam kazanır. (Alak, 96/19.) Artık sahip olduğu bu makam, onun yasaklanan şeyleri yapmasına mani olur. Namazın tekerrürü ile sahip olduğu makama olan bağlılığı da kötülükten uzaklaşma duygusu da artar. (Razi, Mefatihu’l-Ğayb, XV, 61.)
Kötülüklerden alıkoyan namaz, mümine nasihatte bulunur; onun vicdanına hitap eder: “Yüce Allah’ın azamet ve kibriyasına delalet eden söz ve fiilleri içeren bu ibadeti yaptıktan sonra kötülükleri işler, rabbine isyan edersen çelişkiye düşmüş olursun!” der. Zira namaz kıldığı hâlde kötülükleri işleyen kişinin durumu, giydiği temiz ve güzel bir elbise ile çöplüklerde dolaşıp çöpleri karıştıran kimseye benzer. Zira böyle bir elbiseyi giymiş olmak, onun anılan mekânlarda bulunmasına müsaade etmez. Namaz kılan mümin de Allah’ın huzurunda durmaktadır; o artık “takva elbisesini” giymiştir. Böyle bir elbiseyi giydiği hâlde kötülükleri işlemesi çöplükleri karıştırmak gibi olur.
Kötülüklerden alıkoyan namaz, düzenli ve devamlı olarak kılınan namazdır. Yüce Allah’ın namazı farklı vakitlerde kılmayı emretmiş olmasının hikmetleri vardır. Farklı vakitlerde namaz kılınca, namazın yaptığı hatırlatmalar, verdiği öğütler yenilenir. Hatırlatma ve öğütler tekrar edince nefiste takva düşüncesi yerleşir, nihayet takva bir meleke hâline gelir.
Mümini kötülüklerden alıkoymayan namaza gelince; onda ne Allah’ı hatırlama ne de haşyet duygusu vardır. Çünkü namaz kılan; aklıyla, kalbiyle ve ruhuyla değil bedeniyle namaz kılmaktadır. Bu namaz kalbe huzur vermez, kulu Allah’a yaklaştırmaz. Böyle bir namazın kötülüklerden alıkoyma özelliği zayıf olur, hatta bu namaz kötülükleri önlemez hâle gelir. Kişiyi kötülükleriyle baş başa bırakır.
Namaz müminin önünde büyük bir imkândır. Hayata yön veren öncü bir ibadettir. Namaz kötülüklerden alıkoyduğunda tesiri insandan başlayarak topluma doğru yayılır. İşlediği kötülükler insanın zihin ve ruh dünyasına tesir etmektedir. Aldırmadan işlemeye devam ederse bu kötülükler yerleşip karakterinin parçası hâline gelmektedir. Namaz ise kötülüklerden alıkoyarak müminin zihin ve ruh dünyasını arındırmaktadır. Kalbini dinlendirmekte, manevi yorgunluklardan kurtarmaktadır. Stresten, ruhi problemlerden muztarip modern insanın manevi yaralarını sağaltan bir ibadettir namaz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Hz. Bilal’e “Kalk, namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat!” (Ebu Davud, Edeb, 78.) demişti. Namaza duyduğu büyük sevgiyi, hiçbir şeyin namaz kadar kendisine sevinç ve mutluluk vermediğini “Namaz gözümün nuru kılındı.” (Nesai, Işratü’n-nisa, 1.) diyerek ifade etmişti Allah’ın Resulü.
Türk Diyanet
Dr. Abdülkadir Erkut
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
ٱتْلُ مَآ أُوحِىَ إِلَيْكَ مِنَ ٱلْكِتَٰبِ وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ ۖ إِنَّ ٱلصَّلَوٰةَ تَنْهَىٰ عَنِ ٱلْفَحْشَآءِ وَٱلْمُنكَرِ ۗ وَلَذِكْرُ ٱللَّهِ أَكْبَرُ ۗ وَٱللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
“Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”
(Ankebut, 29/45.)
Yüce Allah kendisinden başka varlıklara tapan müşriklerin durumunu örümceğin yaptığı eve benzetmiştir. Örümceğin başını soktuğu ev, onu hiçbir tehlikeye karşı koruyacak durumda değildir. Müşriklerin sığındıkları ilahlar da onlardan herhangi bir eziyeti savamaz. Müminler ise verilen misallerden ders alır, hidayete ermek için Allah’ın mahlûkata koyduğu işaretleri tefekkür ederler. Cenab-ı Hak, imana erişen kullarının gözlerini kevni ayetlere çevirdikten sonra aşağıdaki ayetle akıllarını Kur’an ayetlerine yönlendirmiş, kendilerini rableri ile buluşturacak namaza davet etmiştir. Bahis konusu ayet şöyledir: “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 29/45.)
Rabbimizin ayette emrettiği iki emirden birincisi olan Kur’an’ı okumak, onu okumakta devamlı olmayı ifade etmektedir. İlk okuduğunda inkişaf etmeyen mana tekrar okuduğunda inkişaf edebilir. O hâlde mümin, Kur’an ile bağını kesintisiz sürdürür. Onun ayetlerini tedebbür, manalarını tefekkür eder. Bu sayede manalarına ulaşır, ondaki hükümlerle amel eder, güzel ahlakla ahlaklanır.
Cenab-ı Hakk’ın ayette emrettiği iki emirden ikincisi olan namaza gelince bu emir, namazı sürekli ve düzenli kılmayı, kılarken onun sınırlarına riayet etmeyi içermektedir. Ayet-i kerimede namaz kılma emrinin gerekçesi “Namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” diye açıklanmıştır. Namazın hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyması; kulun bunları işleme iradesini elinden alması, yanlış davranışlarda bulunmasına imkân vermemesi anlamına gelmez. Dolayısıyla “alıkoymak” (nehiy) kelimesi mecazi anlamda kullanılmıştır. Maksat, namazın hayâsızlığı ve kötülüğü terk etmeyi kolaylaştırmasıdır. (İbn Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, XX, 258.) O hâlde kötülüklerden (fahşa ve münker) alıkoyan namaz hangi namazdır?
Kötülüklerden alıkoyan namaz, tam bir huşu ile okunanları tedebbür ederek; farzları, vacipleri, sünnetleri ile en güzel şekilde kılınan namazdır. Bu takdirde namaz mümine Allah’ı, O’nun azamet ve celalini, huzurunda durduğunu, gözetimi ve denetimi altında olduğunu hatırlatır. Bu bilinç onun âleminde haşyet duygusunu uyandırır, sözlerine ve davranışlarına yansır, hâlini ıslah eder. Nitekim namazın kötülüklerden alıkoymasının gerekçesi şöyle ifade edilmiştir: “Allah’ı zikretmek elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür.” (İbn Aşur, a.g.e. XX, 260.) Tercih edilen yoruma göre zikirden murat namazdır. Zira namaz, Kur’an’da zikir olarak da isimlendirilmiştir. (Cuma, 62/9.) Buna göre namaz ibadetlerin en büyüğüdür. Çünkü onda Allah’ı zikir vardır. İçerisinde zikir olduğu için namaz diğer ibadetlerden üstün tutulmuştur. Onun zikir ile isimlendirilmesi, iyilikleri tercih etme, kötülüklerden uzaklaşma noktasında zikrin temel bir esas olmasından dolayıdır. (Beydavi, Envaru’t-Tenzil, IV, 196.) Nitekim Yüce Allah, “Beni zikretmek için namaz kıl!” buyurmuştur. (Taha, 20/14.)
Kötülüklerden alıkoyan namaz; müminin tekbir, kıraat, rükû ve nihayet tazimin son sınırı olan secde ile Allah’a yöneldiği, kulluk makamına eriştiği namazdır. Bir kişi dünyada makam sahibi olduğunda bu makam onu belli bir şekilde davranmaya yönlendirir. O, toplum içinde temsil ettiği makamın kendisine yüklediği sorumluluklara uygun hareket eder. Davranışları herhangi bir insan gibi olmaz. Allah karşısında kulun durumu da böyledir: Kul namaz ve secde ile rabbine yaklaşır. Onun katında bir makam kazanır. (Alak, 96/19.) Artık sahip olduğu bu makam, onun yasaklanan şeyleri yapmasına mani olur. Namazın tekerrürü ile sahip olduğu makama olan bağlılığı da kötülükten uzaklaşma duygusu da artar. (Razi, Mefatihu’l-Ğayb, XV, 61.)
Kötülüklerden alıkoyan namaz, mümine nasihatte bulunur; onun vicdanına hitap eder: “Yüce Allah’ın azamet ve kibriyasına delalet eden söz ve fiilleri içeren bu ibadeti yaptıktan sonra kötülükleri işler, rabbine isyan edersen çelişkiye düşmüş olursun!” der. Zira namaz kıldığı hâlde kötülükleri işleyen kişinin durumu, giydiği temiz ve güzel bir elbise ile çöplüklerde dolaşıp çöpleri karıştıran kimseye benzer. Zira böyle bir elbiseyi giymiş olmak, onun anılan mekânlarda bulunmasına müsaade etmez. Namaz kılan mümin de Allah’ın huzurunda durmaktadır; o artık “takva elbisesini” giymiştir. Böyle bir elbiseyi giydiği hâlde kötülükleri işlemesi çöplükleri karıştırmak gibi olur.
Kötülüklerden alıkoyan namaz, düzenli ve devamlı olarak kılınan namazdır. Yüce Allah’ın namazı farklı vakitlerde kılmayı emretmiş olmasının hikmetleri vardır. Farklı vakitlerde namaz kılınca, namazın yaptığı hatırlatmalar, verdiği öğütler yenilenir. Hatırlatma ve öğütler tekrar edince nefiste takva düşüncesi yerleşir, nihayet takva bir meleke hâline gelir.
Mümini kötülüklerden alıkoymayan namaza gelince; onda ne Allah’ı hatırlama ne de haşyet duygusu vardır. Çünkü namaz kılan; aklıyla, kalbiyle ve ruhuyla değil bedeniyle namaz kılmaktadır. Bu namaz kalbe huzur vermez, kulu Allah’a yaklaştırmaz. Böyle bir namazın kötülüklerden alıkoyma özelliği zayıf olur, hatta bu namaz kötülükleri önlemez hâle gelir. Kişiyi kötülükleriyle baş başa bırakır.
Namaz müminin önünde büyük bir imkândır. Hayata yön veren öncü bir ibadettir. Namaz kötülüklerden alıkoyduğunda tesiri insandan başlayarak topluma doğru yayılır. İşlediği kötülükler insanın zihin ve ruh dünyasına tesir etmektedir. Aldırmadan işlemeye devam ederse bu kötülükler yerleşip karakterinin parçası hâline gelmektedir. Namaz ise kötülüklerden alıkoyarak müminin zihin ve ruh dünyasını arındırmaktadır. Kalbini dinlendirmekte, manevi yorgunluklardan kurtarmaktadır. Stresten, ruhi problemlerden muztarip modern insanın manevi yaralarını sağaltan bir ibadettir namaz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Hz. Bilal’e “Kalk, namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat!” (Ebu Davud, Edeb, 78.) demişti. Namaza duyduğu büyük sevgiyi, hiçbir şeyin namaz kadar kendisine sevinç ve mutluluk vermediğini “Namaz gözümün nuru kılındı.” (Nesai, Işratü’n-nisa, 1.) diyerek ifade etmişti Allah’ın Resulü.
Türk Diyanet
Dr. Abdülkadir Erkut
Bi ADEDE SALAVATI
Bi ADEDE SALAVATI
اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ رَحْمَةِ اللهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ فَضْلِ اللهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ خَلْقِ اللهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كَلِمَاتِ اللهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كَرَمِ اللهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ حُرُوفِ كَلامِ اللهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْأَمْطَارِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ أَوْرَاقَ الْأَشْجَارِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ رَمْلِ الْقِفَارِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ مَا خُلِقَ فِي الْبِحَارِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ الْحُبُوبِ وَالثِّمَارِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ مَا أَظْلَمَ عَلَيْهِ اللَّيْلُ وَأَشْرَقَ عَلَيْهِ النَّهَارِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ مَنْ صَلَّى عَلَيْهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ مَنْ لَمْ يُصَلِّ عَلَيْهِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ أَنْفَاسِ الْخَلَآئِقِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ نُجُومِ السَّمَوَاتِ اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَىٰ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ شَيْىءٍ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ صَلَوَاتُ اللهِ تَعَالَى وَمَلَآئِكَتِهِ وَأَنْبِيَآئِهِ وَرُسُلِهِ وَجَمِيعِ الْخَلَآئِقِ عَلَىٰ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَإِمَامُ الْمُتَّقِينَ وَقَائِدُ الْغُرِّ الْمُحَجَّلِينَ وَشَفِيعِ الْمُذْنِبِينَ سَيِّدِنَا وَمَوْلَانَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَذُرِّيَّتِهِ وَأَهْلِ بَيْتِهِ وَأَهْلِ طَاعَتِكَ أَجْمَعِينَ مِنْ أَهْلِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرَضِينَ بِرَحْمَتِكَ يآ اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَ يآ اكْرَمَ الْأَكْرَمِينَ وَصَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينَ وَسَلِّمْ تَسْلِيمًا دَائِمًا أَبَدًا كَثِيرًا كَثِيرًا وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
SALATI TIBBIYE
SALATI TIBBIYE
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَدَوَائِهَا وَعَافِيَةِ الْأَبدَانِ وَشِفَائِهَا وَنُورِ الْأَبصَارِ وَضِيَائِهَا وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ
Uppercase Ne Demek? - lower case Ne Demek? Türkçesi Nedir?
Bir gramer terimi olan uppercase, büyük harf anlamına gelir. Türkçede ve diğer dillerde olduğu gibi İngilizcede her cümle uppercase ile yani büyük harfle başlar. Bu kelime, dil biliminde de bir kelimeye büyük harfle başlamak anlamında kullanılır. Gramer kurallarına göre şehir ve insan isimleri de, cümlenin neresinde olursa olsun ilk harfi uppercase olmalıdır. İşte, merak edilen tüm detaylar.
İngilizcede küçük harfe ise lower case denir.
Örnekler:
1- E - Uppercase / e lower case
2- W - Uppercase / w - lower case
Uppercase Ne Demek?
Uppercase kelimesinin Türkçe karşılığı büyük harftir. Cümle ve paragraf başındaki tüm kelimeler uppercase ile başlar. Bunun dışında şehir ve ülke isimlerinin de ilk harfi büyük yazılmalıdır.
Örnekler:
1- Washington D. C.
2- Eskişehir
3- London
4- Bruge
5- Manchester United
Uppercase Karakter Ne Demek?
Uppercase karakter, büyük harf karakter demektir. Bilgisayarda bir harfi büyük yazmak için önce caps lock tuşuna sonra harfe basılmalıdır.
Örnekler:
y - Y
s- S
b - B
Bir Ordu'da ki Askeri Birlikler ve Sayıları
TİM NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
İç güvenlik harekatında görev yapan, belirli bir iş veya hizmeti başarabilecek güçte olan en küçük birliktir. Görevi, 100 metrelik bir alanı ateş gücüyle kontrol altına almaktır. Komutanı genellikle Çavuş ve en az Onbaşı rütbesindedir. Tim birlikleri 4 kişiden oluşur.
MANGA NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
İki adet timden oluşan birliktir. Komutanı Çavuş rütbesindedir. Manga birlikleri çavuş dahil olmak üzere toplam 9 kişiden oluşur. Bazı Jandarma mangaları 11 kişiden oluşabilir.
TAKIM NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
Bağımsız görev yapabilecek ve bir subay tarafından komuta edilen en küçük birliktir. Müfreze de denir. Bağımsız olabileceği gibi takımlar aslen bir bölüğü oluşturur. Komutanı Astsubay, Asteğmen, Teğmen ya da Üsteğmen rütbesindedir. Takım birliklerinin sayısı, ihtiyaca ve koşullara göre değişmekte olup genel olarak 35-55 kişiden oluşur. Zırhlı birliklerin 1 Tank Takımı; 4 tank ve 16 kişiden oluşur.
BÖLÜK NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
İdari bakımdan tam olarak bir birim oluşturan en küçük askeri birimdir. Diğer birliklerin temeli sayılır. Komutanı Yüzbaşı ya da Kıdemli Üsteğmen rütbesindedir. Günümüzde bölükler, belirli işlevleri yerine getirmek üzere organize edilirler. Bölük birliklerinin sayısı, ihtiyaca ve koşullara göre değişmekte olup genel olarak en az 100 kişiden oluşur.
TABUR NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
En az 4 bölükten oluşan birimdir. Komutanı Yarbay ya da Binbaşı rütbesindedir. Günümüzde taburlar, ana silahlarına göre Tank Taburu, Piyade Taburu, Topçu Taburu gibi sınıflara ayrılmaktadır.
Ordu bünyelerinde belirli görevleri yerine getirmek için oluşturulan Sıhhiye Taburu, İstihkam Taburu, Keşif Taburu, Muhabere Taburu, Bakım Onarım Taburu, Kimyasal Savunma Taburu, Lojistik Destek Taburu gibi taburlar da bulunmaktadır.
Tabur birlikleri 300-1300 kişiden oluşur. Topçu taburları 3 ya da 4 topçu bölüğü olarak tertiplenir. Diğer muharip taburlar da çoğunlukla 3 muharip bölük ve 1 ikmal bölüğünden oluşur.
ALAY NEDİR? KAÇ KIŞIDEN OLUŞUR?
Alay, 3 ya da 4 taburdan oluşan birliktir. Çok eski tarihlere kadar dayanan askeri bir teşkilatlanma olarak bilinir. Komutanı Yarbay ya da Albay rütbesindedir.
Türk Silahlı Kuvvetlerinde alaylar, aynı sınıftan unsurların ya da aynı ana silahların temelinde oluşturulmuş olan Piyade Alayı, Topçu Alayı, Hava Savunma Alayı ve Hudut Alayını içinde barındıran en büyük çaptaki birliklerdir. Alay birlikleri 1300-3000 kişiden oluşur.
TUGAY NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
İçinde farklı alaylar barındırabilen bir taktik birliktir. En önemli özelliği kendi kendine yetebilen en küçük birlik olmasıdır. Komutanı Tuğgeneral rütbesindedir. Deniz Kuvvetlerinde ise komutan rütbesi Tuğamiraldir.
Türk Silahlı Kuvvetlerinde tugaylar, ana savaşçı unsura göre Piyade Tugayı, Tank Tugayı, Topçu Tugayı olarak ayrılır ve her türlü ikmal ve muhabere birimine sahiptir.
Tugay birliklerinin sayısı, ihtiyaca ve koşullara göre değişmekte olup genel olarak 3.000-5.000 kişiden oluşur.
TÜMEN NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
Tümen, modern ordularda herhangi bir harekatı kendi başına bağımsız olarak yapabilmek için gerekli tüm silahları ve hizmetleri bünyesinde barındıran en küçük askeri birliktir. Komutanı Tümgeneral rütbesindedir. Deniz Kuvvetlerinde ise komutan rütbesi Tümamiraldir.
Tümenler, temelde Zırhlı Tümenler ve Piyade Tümenleri olmak üzere, çeşitli harekat şekillerine göre iki biçimde teşkilatlandırılır. Piyade Tümenleri ise personelin ve malzemenin sevk araçlarına göre motorize ve mekanize olarak ikiye ayrılır. Tümen birlikleri, savaş şartlarına ve ülkelere göre değişmekle beraber genelde 10.000-20.000 kişiden oluşur.
Kaynak
HaberTürk
TİM NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
İç güvenlik harekatında görev yapan, belirli bir iş veya hizmeti başarabilecek güçte olan en küçük birliktir. Görevi, 100 metrelik bir alanı ateş gücüyle kontrol altına almaktır. Komutanı genellikle Çavuş ve en az Onbaşı rütbesindedir. Tim birlikleri 4 kişiden oluşur.
MANGA NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
İki adet timden oluşan birliktir. Komutanı Çavuş rütbesindedir. Manga birlikleri çavuş dahil olmak üzere toplam 9 kişiden oluşur. Bazı Jandarma mangaları 11 kişiden oluşabilir.
TAKIM NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
Bağımsız görev yapabilecek ve bir subay tarafından komuta edilen en küçük birliktir. Müfreze de denir. Bağımsız olabileceği gibi takımlar aslen bir bölüğü oluşturur. Komutanı Astsubay, Asteğmen, Teğmen ya da Üsteğmen rütbesindedir. Takım birliklerinin sayısı, ihtiyaca ve koşullara göre değişmekte olup genel olarak 35-55 kişiden oluşur. Zırhlı birliklerin 1 Tank Takımı; 4 tank ve 16 kişiden oluşur.
BÖLÜK NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
İdari bakımdan tam olarak bir birim oluşturan en küçük askeri birimdir. Diğer birliklerin temeli sayılır. Komutanı Yüzbaşı ya da Kıdemli Üsteğmen rütbesindedir. Günümüzde bölükler, belirli işlevleri yerine getirmek üzere organize edilirler. Bölük birliklerinin sayısı, ihtiyaca ve koşullara göre değişmekte olup genel olarak en az 100 kişiden oluşur.
TABUR NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
En az 4 bölükten oluşan birimdir. Komutanı Yarbay ya da Binbaşı rütbesindedir. Günümüzde taburlar, ana silahlarına göre Tank Taburu, Piyade Taburu, Topçu Taburu gibi sınıflara ayrılmaktadır.
Ordu bünyelerinde belirli görevleri yerine getirmek için oluşturulan Sıhhiye Taburu, İstihkam Taburu, Keşif Taburu, Muhabere Taburu, Bakım Onarım Taburu, Kimyasal Savunma Taburu, Lojistik Destek Taburu gibi taburlar da bulunmaktadır.
Tabur birlikleri 300-1300 kişiden oluşur. Topçu taburları 3 ya da 4 topçu bölüğü olarak tertiplenir. Diğer muharip taburlar da çoğunlukla 3 muharip bölük ve 1 ikmal bölüğünden oluşur.
ALAY NEDİR? KAÇ KIŞIDEN OLUŞUR?
Alay, 3 ya da 4 taburdan oluşan birliktir. Çok eski tarihlere kadar dayanan askeri bir teşkilatlanma olarak bilinir. Komutanı Yarbay ya da Albay rütbesindedir.
Türk Silahlı Kuvvetlerinde alaylar, aynı sınıftan unsurların ya da aynı ana silahların temelinde oluşturulmuş olan Piyade Alayı, Topçu Alayı, Hava Savunma Alayı ve Hudut Alayını içinde barındıran en büyük çaptaki birliklerdir. Alay birlikleri 1300-3000 kişiden oluşur.
TUGAY NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
İçinde farklı alaylar barındırabilen bir taktik birliktir. En önemli özelliği kendi kendine yetebilen en küçük birlik olmasıdır. Komutanı Tuğgeneral rütbesindedir. Deniz Kuvvetlerinde ise komutan rütbesi Tuğamiraldir.
Türk Silahlı Kuvvetlerinde tugaylar, ana savaşçı unsura göre Piyade Tugayı, Tank Tugayı, Topçu Tugayı olarak ayrılır ve her türlü ikmal ve muhabere birimine sahiptir.
Tugay birliklerinin sayısı, ihtiyaca ve koşullara göre değişmekte olup genel olarak 3.000-5.000 kişiden oluşur.
TÜMEN NEDİR? KAÇ KİŞİDEN OLUŞUR?
Tümen, modern ordularda herhangi bir harekatı kendi başına bağımsız olarak yapabilmek için gerekli tüm silahları ve hizmetleri bünyesinde barındıran en küçük askeri birliktir. Komutanı Tümgeneral rütbesindedir. Deniz Kuvvetlerinde ise komutan rütbesi Tümamiraldir.
Tümenler, temelde Zırhlı Tümenler ve Piyade Tümenleri olmak üzere, çeşitli harekat şekillerine göre iki biçimde teşkilatlandırılır. Piyade Tümenleri ise personelin ve malzemenin sevk araçlarına göre motorize ve mekanize olarak ikiye ayrılır. Tümen birlikleri, savaş şartlarına ve ülkelere göre değişmekle beraber genelde 10.000-20.000 kişiden oluşur.
Kaynak
HaberTürk
Hz Ali ve Ney'in Hikayesi (Ney Flütü)
Bir gün Peygamber Efendimiz (SAV) tek başına otururken Hazreti Ali (r.a) yanına geliyor. "Sizi çok dertli gördüm. Bir probleminiz mi var?" diyor. Efendimiz (SAV), "Bana Mirac'da verilen sırları düşünüyorum, ya Ali!" cevabı veriyor. Hazreti Ali de "Birazını benimle paylaşabilir misiniz?" diyor. Efendimiz (SAV), "Ya Ali, kaldıramazsın." diyor.
Hazreti Ali (r.a) dinlediği sırları taşıyamayınca...
Peygamberimiz (SAV) Hazreti Ali'yi (r.a) çok istekli görünce sırlarınn bir kısmını anlatıyor. Hazreti Ali (r.a) o sırları duyduğu anda göğsünde bir kabarma, taşkınlık hissediyor. Söylemek, bağırmak istiyor. Ama sırdır, söyleyemiyor. Hemen Mekke'nin dışına çıkıyor. Kör bir kuyu buluyor. Ve o kuyuya bağıra bağıra içindekileri anlatıyor. Sonra rahatlıyor. O su vermeyen kuyu, Hazreti Ali'nin (r.a) verdiği sırları kaldıramayarak taşmaya başlıyor. Su taşınca suyun çevresindeki kamışları besliyor.
Kamışlar zamanla büyüyor. Bir gün oradan geçen bir çoban, rüzgarın kamışlarda çok hoş bir ses çıkarttığını fark ediyor. Kesip, belirli işlemlerden geçirip onu üflemeye başlıyor.
Bir gün Hazreti Muhammed (SAV) ile Hazreti Ali (r.a) develeri ile oradan geçerken bu çobanın çaldığı kamışın sesini duyuyor. Efendimiz (SAV) devesini durduruyor. Hazreti Ali'ye (r.a) dönüp, "Ya Ali, sen benim sırlarımı birine mi anlattın?" diye soruyor. Efendimiz'in (SAV), "Bu kamış parçası kıyamete kadar benim sırlarımı taşıyacak, sadece kalbi açık olanlar duyabilecek." dediği de rivayet ediliyor. O yüzden Mevlana da Mesnevi'nin ilk beyitlerinde şöyle diyor: Sırrın uzak değil, yakın bir yerde ama onu duyacak göz, duyacak kulak nerede?
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
