MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)





Matbaacılık Hakkında Bilgiler

Matbaacılık ya da basımcılık[1], metin ve görüntülerin genellikle kâğıt gibi yüzeyler üzerine basılarak çoğaltılma işidir.

Tarihi

Başlangıç: Doğu Asya

Çinliler, MÖ 13. yüzyıldan beri belgeleri damgalamak için mühürler kullanıyorlardı.[2] Çin mühürlerinin erken tipi Shang Hanedanlığı'nın sonlarında (MÖ 1600 - 1100) ortaya çıktığından beri, mühürlerin belirli unsurları ve mühürlü çerçeve tamamen gelişmiştir ve mühürlerin evrimi ve kullanımı hiç durmamıştır. Bu nedenle Çin’de matbaanın erken dönem keşfi sürpriz olmamıştır.[3] Matbaanın ilk kez kullanılması Uzak Doğu’da başlamıştır. İlk matbaa, ağaç oyma tekniği kullanarak, MS 593'te Çin'de kurulmuş, ilk basılı gazete de MS 700'de Pekin'de çıkmıştır. Dokuzuncu yüzyılda, Çin'de ilk basılı kitap, şu an İngiliz Kütüphanesi’de bulunan 11 Mayıs 868 tarihli Diamond Sutra’dır.[4]

8. yüzyılda Japonya’da baskı yapıldığı, İmparatoriçe Shotoko'nun Budizm’in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin alfabesiyle bastırdığı bilinmektedir. Bilinen en eski eksiksiz basma kitap olan Tianemmen ruloları Çin'de 868'de basılmıştır. İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı da 1040 yıllarında Pi Sheng adında Çinli bir demircinin dökme harfler kullanarak denediği bilinmektedir.

Kore’de, 1377'de Goryeo Hanedanlığı döneminde basılmış ve hareketli metal tipiyle basılmış dünyanın en eski mevcut kitabı Jikji (Korece telaffuz: [tɕiktɕ͈i])’dir.[5] Jikji "Büyük Budist Rahiplerin Zen Öğretileri Antolojisi" olarak çevrilebilecek bir Kore Budist belgesinin kısaltılmış başlığıdır. Jikji, Johannes Gutenberg'in bastığı ilk kitap "42 Satırlı Kutsal Kitap, ya da diğer ismiyle Mazarin Kutsal Kitabı"ndan 78 yıl önce, Heungdeok Tapınağı'nda yayımlamıştır.[6]

Batıya doğru yayılma

Tun-Huang mağarasındaki buluntular, matbaayı Çinlilerden alan Uygurların 9. yüzyıldan itibaren baskı yaptığını göstermektedir. Öte yandan, Çin'den mi geldiği yoksa bağımsız mı geliştirildiği bilinmese de, Mısır'da 4. yüzyıldan itibaren kumaş üzerine ağaç oyma kalıplarla baskı yapılmaktaydı. Arap dünyası’nda ise 9. yüzyılda ve 10. yüzyılda dualar için blok baskı geliştirildi. Bu baskı malzemelerinin ahşaptan değil de kil, bakır ve kalay gibi malzemelerden yapıldığını gösteren bazı bulgulara erişildiyse de kullanılan teknikler belirsizdir. [16] İçeriklerinden dolayı etkisi İslam dünyası ile sınırlı kalmıştır. Baskının Kuran ve hadislerden belirli pasajlar için kullanılmaya geçilmesiyle Çin’deki gibi kâğıt üzerine baskı tekniğine geçildi ve bu sayede hadislerden pasajları içeren eserlerin üretiminde önemli bir artış oldu. Artık Mısır’da baskı, bu metinleri kâğıtlar üzerine çoğaltmak ve bu metinlere oluşan taleple birlikte onların farklı kopyalarının oluşturulması üzerine yoğunlaştı. [17]

Görsel Matbaa

15. yüzyıl matbaacıları genellikle kitap formatını kullanmış olmalarıyla beraber, tahta kalıba baskı yöntemini de resim işlemek için kullanmışlardır. Tahta kalıba baskı, metale işleme tekniğinden daha önce uygulanmıştır. Albrecht Pfister 1461'te bastığı kitaplarda tahta kalıba baskı tekniğini kullanmaktaydı. Bakır oyma baskı tekniği daha ince çizgiler üretilmesi için kullanışlıydı ve haritaların basımında kullanılıyordu. Ancak bakırla üretilen görseller, kitap baskısından farklı bir baskı tekniği gerektirdiği için tahta kalıba baskılar kitap görselleri için yeterince tatmin ediciydi. 1550'lerinde sonrasında yeni tekniklerin üretimine kadar basımda görselleme tahta baskı yöntemiyle gerçekleşti.[7]

Anlatı geleneği, insanlık tarihiyle yaşıttır. Bütün medeniyetlerde gelenek önce sözlü anlatımla yürüdü, büyüdü, yayıldı.
Anlatım geleneği ve iletişim, yazının bulunmasıyla birlikte kurşun, bakır, gümüş ve altın gibi madenlerden yapılan levhalarda, ağaçlarda, taşlarda, papirüslerde ve parşömenlerde hayat buldu.
Ve nihayet kâğıdın icadıyla da kalemle kâğıt kavuşmuş, yazı geleneği insanoğlunun en önemli iletişim aracı hâlini almış oldu. Basit ve çalakalem yapılan resimlerden sembolik şekillere, harf dizilerinden yazı biçimlerine ve geliştirilen özel dillerin abecelerine giden bir serüvenden ibaret yazma eylemi.
Yazma ihtiyacı zamanla bilgiyi depolama, çoğaltma, yayma ve saklama gibi kaygı ve istekleri de beraberinde getirdi. El yazması eserler, önceleri bu ihtiyacı büyük oranda görse de ilerleyen süreçte hem yetersiz gelmeye başladı hem de fazla emek istiyor ve bu da çok yorucu oluyordu.
Bu kez yazma ve yazılanı çoğaltma işini daha kolay hâle getirecek teknik bir yazı çoğaltma aracının ihtiyacı doğmuştu: Matbaa. İnsanoğlunun hayatını kolaylaştırma güdüsüyle bulunan bütün icatlar gibi matbaanın icadı da insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Matbaa, milletler arası kültür alışverişi, tarih, edebiyat, kültür ve medeniyetlerin sonraki nesillere aktarımı, bilginin yayılması ve artması gibi hususlarda âdeta dünyanın seyrini değiştiren kırılma noktalarından biri olmuştur.
Günümüzde kullanılan matbaanın icadı, 1450 yılında Almanya’nın Mainz kentinde Johannes Gutenberg tarafından geliştirilmiştir. Gutenberg’in bulduğu bu hareketli metal harf sistemiyle yazının insan hayatındaki gerçek değeri anlaşılmıştır. Böylece bilginin teknik ve sistemli aktarımı sayesinde sanayileşmenin, modern hayatın ve hatta şu anki teknolojik gelişmelerin büyük kısmının da yolu açılmış oldu.
Hiç şüphesiz Gutenberg’in icadından önce, tarihte birçok matbaa çalışmaları yapılmıştır. Bu konuda yazılan kaynaklara baktığımızda matbaanın ilk denemelerini hangi milletlerin yaptığı hususunda birbirinden farklı iddia ve görüşlere (Uygurlar, Çinliler, Koreliler gibi…) rastlamak mümkündür. Hepsinin ortak bir noktası şudur ki: Kadim matbaa çalışmalarının yapıldığı bölgeler, yine önemli bir kırılma noktası olan kâğıdın bulunduğu Uzak Doğu - Asya topraklarıdır.

Avrupa ve modern matbaacılığın doğuşu

Avrupa da ağaç oyma kumaş baskısını İslam dünyasından alarak başlamıştır. Özellikle 15. yüzyılda Avrupa’da matbaacılığın üssü olan Hollanda'da basım tekniği çok gelişmiştir. O dönemde hattatlarca yazılan ve hakkaklarca kazılan tahta kalıpların yanı sıra Harlem kentinde ilk kez tek tek harflerle baskı denemelerini 1430 yılında Lourens Janszoon Coster’in yaptığı sanılmaktadır.

Nihayet 1450'de Johannes Gutenberg, ortağı Fust ile birlikte Almanya'nın Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini bulmuş ve matbaaya uygulamıştır. Gutenberg'in üretimi, özellikle de 1455'te bastığı ve Gutenberg Kutsal Kitabı olarak bilinen Kutsal Kitap, yüksek kalitesi ve ucuz fiyatıyla kısa sürede başarılı olmuş, yeni buluş Avrupa'dan başlayarak tüm dünyada yaygınlaşmıştır. Daha sonra tipo baskı olarak adlandırdığımız bu matbaa tekniği sanayi devrimiyle doğan modern baskı makinalarının ve matbaacılık endüstrisinin temeli olmuş ve 20. yüzyıl sonlarına kadar gelmiştir.

Matbaa İngiltere'ye, kıta Avrupası'ndan daha geç, 1476'da ulaşmıştır. 1500'e gelindiğinde henüz yalnızca 5 matbaası bulunmaktadır. 1569'a kadar yazı malzemesini, 1589'a kadar ise kağıtları Avrupa'dan ithal etmeye devam etmiştir. Kral 3. Richard yerli üretimi desteklemek için yabancıların İngiltere'de kitap ticaretiyle uğraşmalarını kısıtlamıştır. Öncelikle Kral 6. Henry bu yasağı kaldırıp bazı tüccarlara özel serbest ticaret hakkı tanımış, daha sonra Kral 7. Henry yasakları tamamen kaldırmıştır. İngiltere kitap ticareti açısından kârlı bir ülke olmuş, 1530'lu yıllarda ülkede kitap ticaretiyle uğraşanların üçte ikisini yabancılar oluşturmuştur.[7]

Osmanlı Döneminde matbaacılığın doğuşu

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk matbaası daha 1493 yılında İspanyol göçmeni David ve Samuel İbn Nahmias Kardeşler tarafından İstanbul'da kuruldu. İlk kitap, Yakup ben Asher'in Arba'ah Turim eseri 13 Aralık 1493'te basıldı.[8] Bu girişimin ardından Selanik, Edirne, İzmir şehirlerinde de matbaalar açılmış, basılan eserler İbranice, Yunanca, İspanyolca ve Latincce dilinde dini konular ağırlıklı olarak basılmıştır.[9] Matbaada Türkçe, Arapça dillerinde eser basmak yasaktı.[10] İtalik hurufatı, sayfa düzeni, folyo işaretleme tekniği, metin başının büyük harfle belirtilmesi gibi yenilikleri matbaa sanatına kazandıranlar da 1530'da İtalya yolu ile İstanbul'a gelip yerleşen Sonsino ailesidir.[11]

Osmanlı'daki ilk Ermeni matbaasını 16. yy'da Apkar Tıbir kurmuştur. Apkar Tıbir, ilk Ermenice ilahi kitabını Venedik’te basmış olmakla birlikte, matbaayı İstanbul’a taşımaya karar vermiştir. Apkar Tıbir, İtalya’dan getirdiği basım aletleri ile, İstanbul’da Surp Nigoğayos Kilise’sinin avlusunda 1567 yılında ilk Ermeni matbaasını kurmuştur.[12] Apkar, Venedik’ten beraberinde matbaacılığa ait malzeme ile İstanbul’a döndüğünde tutuklanmış, hakkında yapılan soruşturmanın akabinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığından serbest bırakılmıştır. Çıkan yangında kiliseyle birlikte matbaa da yanmıştır.[10]

Osmanlı Devleti’nde Rumlar tarafından kurulan ilk matbaa ise Nicodimus Metaxas adında bir papaz tarafından 1627 yılında kurulmuştur.[13] Bu matbaanın bastığı ilk eser “Yahudiler Aleyhinde Küçük Risale” (Court traite les Juifs) isimli kitaptır. Ancak bu matbaa, Cizvitlerin yeniçerileri tahriki üzerine tahribe uğramıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu hareketin matbaaya karşı değil Cizvitlerin kışkırtmalarının bir sonucu olmasıdır.[14] En sonunda yapılan muhakemede, beraat etmesine rağmen Metaxax, matbaacılığa ait geriye kalan aletlerini alarak Osmanlı topraklarını terk etmiştir.[15]

İlk Türk matbaasını da 16 Aralık 1727'de İbrahim Müteferrika kurmuştur. Basılan ilk Türkçe kitap ise Vankulu Mehmet Paşa'nın "Vankulu Lügati"dir, bu kitap yine ilk Türk matbaası olan İbrahim Müteferrika matbaasında 31 Ocak 1729 yılında basılmıştır.

Baskı yüzeyinin düz tabaka ya da rulo kâğıt (rotatif) dışında, matbaacılıkta kullanılan temel baskı yöntemleri şunlardır:

Baskı türleri

    Ofset baskı
    Tipo baskı ya da yüksek baskı (günümüzde işlevini yitirmiştir)
    Tifdruk ve flekso baskı (ambalaj özellikle fotopolimer yüzeylerin baskısı)
    Serigrafi baskı (kâğıt, seramik, tekstil vb. yüzeyler)
    Anagram baskı
    Hologram
    Tampon
    Amerikan Cilt
    Tahta baskı
    Taşınabilir baskı
    Tifdruk
    Baskı makinesi
    Gravür
    Mezotint
    Kabartma baskı
    Akuatint
    Taş baskı
    Renkli taş baskı
    Döner matbaa
    Hektograf
    Ofset
    Sıcak metal dizgi
    Mimeograf
    Papatya çarklı yazıcı
    Fotostat makinesi
    Serigrafi
    Reksograf
    Fleksografi
    Nokta vuruşlu baskı
    Xerografi
    3d lenticular
    Kıvılcım baskı
    Dizgicilik
    Fotodizgi
    Mürekkep püskürtmeli baskı
    Boya süblimasyon baskı
    Lazer baskı
    Termal baskı
    Katı mürekkep
    Transfer baskı
    Termal transfer baskı
    Üç boyutlu baskı
    Dijital baskı
    Fotoğraf baskısı

Teknikler

Formaları birleştirmek için kitabın sırtına tutkal sürülerek formaları dikilmeden bağlanan cilt şekli dört kenardan kesilerek ve sırtlarından plastik tutkalla formalar birbirine yapıştırılır. Tülbent ya da tel kullanarak ciltin sırt yüzeyi daha dayanıklı hale getirilebilir. Türkiye’de Amerikan Cilt türü olarak tanımlanan kitaplar gündelik hayatta sürekli kullanmadığımız karton kapakla ciltlenmiş olan kitaplardır. Makinede harmanı çekilerek, özel tırtıllı bıçaklarla formaların sırt kısmı traşlanır. Kapağın takılıp preslenmesi için sırt kısmına tutkal sürülür. Daha hızlı üretmek ve daha ucuz olması için kullanılır, ancak kuşe kağıtların ciltlenmesi için uygun değildir.

Çapak

Baskı işlemi yapılırken, boya parçalarından ya da kağıdın tozundan oluşan ve bu yüzden imaj bozukluğuna sebep olan küçük noktadır.

Çiftleme

Flu ya da gölgeli bölgelerin oluşmasına sebebiyet veren baskı hatasıdır. Kağıtların düzgün gönderilememesi, kazanların aralarındaki paralelliğin bozulması, kağıtların transferlerinde sorun yaşanması veya kauçuğun oluşturduğu basınçlar ve üzerinde bulunan mürekkep yoğunluğundan ötürü meydana gelebilir.

Modern matbaacılıkta iş akışı

Kısaca matbaacılık denilen karmaşık süreç, farklı teknolojilere ait çok sayıda işlemden oluşur. Uluslararası bir sektörel konsorsiyum olan cip413 Haziran 2011 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. tarafından hazırlanan JDF (Job Definition Format) iş tanımlama standardı kapsamında yüzden fazla işlem tanımlanmış, bunlar da geleneksel eğilime uygun olarak baskı öncesi, baskı ve baskı sonrası şeklinde üç alt süreçte toplanmıştır.

Baskı öncesi

Öncelikle basılacak işin tasarımı yapılır. Bu aşamada yazıların ve fotoğrafların bilgisayara aktarılması gerekir. Bilgisayara aktarılan görsel öğeler mizanpaj yazılımında bir araya getirilerek baskıya uygun tasarım oluşturulur. Bilgisayar yardımıyla yapılan bu işleme masaüstü yayıncılık da denir. Sonrasında, yapılan çalışmanın film çıkışları alınır. Film, baskı için kullanılan kalıbı oluşturmak için kullanılır. Filmden sonra da prova alınabilir. Filmden alınan provaya analog prova (Dupont firmasının Cromalin sisteminden dolayı sektörde "cromalin" adı ile bilinir) denmektedir. Analog provanın dışında baskıyı taklit eden yazıcılarla dijital prova da alınabilir.

Baskı

Film çıkışları alındıktan sonra alüminyum plakalar (kalıp) üzerine tasarımın görüntüsü çıkarılır. Kalıp çekme denilen bu işlem iki aşamada gerçekleşir: Film kullanarak kontakt baskı yani pozlandırma ve banyo. Günümüzde tasarımlar bilgisayardan direkt kalıba alınabilmekte, CTP adıyla anılan bu sistem ile film ve montaj işlemleri ortadan kalkmaktadır. Kalıp çekildikten sonra baskıya geçilir.

Baskı sonrası

Baskı sonrasında selefon, lak gibi malzemelerle yüzey kaplama (laminasyon) uygulanabilir. Mücellithane makineleri kullanılarak da çok sayfalı ürünlerde katlama, harmanlama, iplik dikiş, tel dikiş gibi işlemler, kitap ve dergiler için kapak takarak ciltleme gibi, ambalajlar için kalıplı kesim gibi işlemler uygulanabilir.

Kaynak ve Dipnotlar

Wikipedia
Diyanet Dergi
Alparslan AKÇA
DÜNDEN YARINA KADIN

Kadınlığın tarihi ve kadının medeniyetlerin kurulmasındaki rolüyle ilgili olarak şüphesiz günlerce konuşulabilir ve ciltlerce kitap kaleme alınabilir. Hz. Havva’dan Angela Merkel’e, Meryem Ana’dan Hz. Hatice’ye, Bezmiâlem Valide Sultan’dan kolları olmadığı için ayaklarıyla tablolar çizen Ayşe Işık Hanımefendi’ye kadar kadın... İmanın, iradenin, şefkatin, ferasetin, diğerkâmlığın, sanatın tek kelimeyle medeniyetin mimarı olan kadın… Biz bu çok renkli ve çok ahenkli konuyu üç başlıkta birleştirmeye gayret edeceğiz. Önce tarih boyunca farklı coğrafyalarda kadın konusu üzerinde duracağız. Sonra dünya siyasetinde ve ülke siyasetinde kadına değineceğiz ve nihayet kadının eliyle çözülen, çözülmekte olan ve çözülecek olan sorunları birlikte gözden geçireceğiz.
Bundan binlerce yıl öncesinden Hintli bir bilge, kadını şu şekilde tanımlıyor: “Tanrı yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının aydınlığını, sisin gözyaşını aldı, rüzgârın kararsızlığına tavşanın ürkekliğini ekledi. Onların üzerine dişi kaplanın yırtıcılığını, ateşin yakıcılığını, saksağanın gevezeliğini ve kumrunun vefasını kattı. Bütün bunları eritti, birbirine karıştırdı ve kadını yarattı. Sonra da yaptığı kadını erkeğe armağan etti.” Tarih, toprak gibi bereketli olan kadının, tarımcı toplumlarda yüceltilirken tüccar toplumlarda aşağılandığını söylüyor. Anadolu toprağında heykelleri yapılan Artemis’in simgelemiş olduğu kadın ana, Eski Yunan’da ayaklar altına alınıyor. Tarihin alacakaranlığına girer ve bundan 2.500 yıl öncesine kadar gidersek baba erkil dönemin, sanılanın aksine kadını yücelttiğini görürüz. Zira henüz site devletler kurulmamıştır. Her evde bir ocak vardır ve ocakta bir ateş yanar, bu ateşi söndürmeme görevi kadına aittir. Bu kadına aile içinde öncelikli bir yer verilir. Şehir devletleri kurulduktan ve devletler hâlinde bir araya toplanmaya başladıktan sonra artık aile eski önemini kaybeder. Aile babasının eski otoritesi kalmaz. Mesela Yahudilerin Talmut adlı kitabında mihir, önceleri kızın babasına verilirken Talmut’tan sonra bizzat evlenecek olan kızın kendisine verilir. Eski Roma’da kadınlar sokağa yalnız çıkamazlar. Yanlarında mutlaka onları belli bir mesafeden takip eden bir koruyucu erkek bulunur. Üstlerinde pelerin vardır ve yüzleri örtülüdür. Hristiyanlık, kadınla erkeğin Tanrı karşısında eşit olduğunu getirmiş ve Hz. İsa bir fahişeyi dahi inananların arasına alarak kadına olan şefkati ispat etmiştir. Ancak asırlar geçtikçe Hristiyanlığın bazı çileci doktrinleri Hz. Havva örneğinden hareket ederek kadının ruhunu şeytana sattığını söylemişler ve Hristiyan toplumunda kadın başlangıçta erkekle sahip olduğu eşitliği kaybetmiştir.
Kadının toplum içindeki yerini yükselten ikinci bir ırk Germen ırkıdır. Özellikle şövalye aşklarıyla başlayan bu kadına saygı akımı, sonunda Batı’nın büyük romanlarına kadar gelmiştir. 1789 Fransız İhtilali, büyük evlat ve erkek evlat haklarını ortadan kaldırmıştır ve Fransız medeni kanunu kadına ticaret yapma, çocuğunu eğitme ve mahkemede tanık olma gibi hakları tanımıştır.
İslam’ın kadın ve aile konularına ne kadar önem verdiğini hepimiz biliyoruz. Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar. Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah ve Resulü’ne itaat ederler. Bir hadis-i şerife göre dünya, bir metadır ve dünya metaının en hayırlısı saliha kadındır. “En hayırlınız, hanımlarına en hayırlı olanınızdır. Ben sizlerin içinde hanımlarına karşı en iyi olanım.” hadisi, Müslüman toplumunda mutlu ailenin harcını oluşturmuştur. Batı’da kadınlar cadı diye ateşe atılırken Osmanlı Devleti’nde “bacıyân-ı rûm” teşkilatı gelişmiştir. Osmanlı’da XVII. yüzyıldaki vakıfların yüzde 40’ı kadınların kurduğu vakıflardır. Dünyada Oxford’dan önce El-Karabiyyun Üniversitesini kuran Fatma El-Kureyşi ve Medine su yollarını yaptıran Harun Reşid’in karısı Zübeyde Hanım, İslam medeniyetini inşa eden pek çok kadın isimden sadece birkaç tanesi olmuştur. Bu güzel hatun kişilerin örneği daha eski asırlarda yaşamış olan hatun kişilerdir.
Bu güzel örnekleri çoğaltalım mı?
Malazgirt sonrası Anadolu’da hatun kişilerin inşa ettiği mana çınarlarına ve hayratlara bakalım, çok güzel isimlerle karşılaşırız. Anadolu Selçuklularından itibaren bize yadigâr kalan bugün de çok güzel eserler var. Belediyelerimiz gerçekten de bir dönemin ihmalini çok ciddi bir şekilde telafi ettiler ve mabetlerimiz, külliyelerimiz yeniden inşa edildi ve bunlara asli fonksiyonlarına uygun olarak yeni fonksiyonlar verildi. Kayseri’de Hunat Hatun, Gevher Nesibe Hatun ve Divriği’deki Melike Turhan Hatun bunlardan bazılarıdır. Hayrat yapmış ve tarihin seyri içerisinde önemli bir yer edinmiş bu hatun kişilerin adları hâlâ Anadolu’da mihrapta anılmakta ve kendilerine dualar edilmektedir. Bu durum, Anadolu kadınının tarih sahnesinde yer aldığının önemli bir göstergesidir ve kadınlar için çok önemli bir husustur. Çünkü bin yıl evvel yapılmış bir medresede, bir camide, bir hastanede cuma günleri özellikle bu hayır, hasenat sahibi hatunlar hâlâ hayır ve dualarla yâd edilmektedir.
Bir gün Anadolu Kavağı’nda Osmanlı Dönemi’nden kalma bir caminin kadınlar mahfilinde ipek bir seccadeyle karşılaşmıştım. Seccadenin secde edilen, ellerin ve dizlerin konduğu yerler ile ayakların geldiği kısımlar delinmişti. Yıllarca üzerinde namaz kılına kılına delik deşik olmuş bu seccadede kim bilir kaç hatun kişi ihlasla ve gözyaşları içerisinde secdeye vardı ve dualar etti? İşte bu seccade bile tek başına kadınımızın tarihin seyrini değiştirme gücünü nereden aldığının nişanesiydi. Rabbim bu hatun kişilerin hepsine de rahmet eylesin.
Günümüzde İslam dünyası, altı alt kültür bölgesine ayrılmaktadır: Arap Bölgesi, İran Bölgesi, Hint Bölgesi, Türk Bölgesi, Afrika Bölgesi ve Uzak Doğu İslam Bölgesi. Bu İslam medeniyetinde altıya bölünen kültür bölgelerinin ortak özellikler kadar farklılıklar da gösterdiğini biliyoruz. Modernizmin Müslüman kadın üzerindeki etkisi günümüzde kültürel bir ikileme yol açmış, kadın tebaa statüsünden bir devlet veya milletin vatandaşı statüsüne geçmiştir. Baş döndürücü bir hızla yaptığımız bu tarihî geziden sonra bütün bu söylediklerimizden çıkan tespitleri şöyle sıralayabiliriz:
Tarih boyunca kadının sosyoekonomik statüsü konusunda genel bir kanuna varmak mümkün değildir. Çünkü bu statü siyasi, iktisadi, dinî, kültürel ve psişik şartlara bağlı olarak zaman içinde ve aynı toplumun içinde farklılıklar göstermektedir. Demokratik olmayan, otokratik toplumlarda kadının statüsünün her zaman düşük olduğu söylenemeyeceği gibi demokratik toplumlarda da bu statünün yüksek olduğu yolunda bir formüle varmak mümkün değildir. Tarımcı toplum ve endüstriyel toplum kas gücüne dayanır. Dolayısıyla tarım toplumlarında ve sanayi toplumlarında toplumun görünen yerlerinde erkekler daha çok var olurlar. Ancak bilgi toplumunda ve kasın yerine bilgi ve zekânın geçtiği toplumda erkekle kadının statüsü eşitlenmiş, denmiştir. Bu öngörü belli bir hakikat payını taşımakla beraber biyolojik realitesine bazen seve seve bazen kerhen mecbur kalan cins-i latifi hem dünyada hem ülkemizde latif olmayan mecburiyetlerle baş başa bırakmıştır. Aynı toplumun içinde kadının statüsü, tıpkı erkeğinki gibi ait olduğu toplumsal sınıfa veya gruba bağlı olarak büyük farklılıklar göstermektedir. O hâlde tek bir toplumun içinde dahi birçok toplumsal statüden söz etme imkânına sahibiz. Şimdi bu tarih koridorundan çıkarak günümüz dünyasına gelelim ve Birleşmiş Milletler’in yaptığı bir tespite göz atalım.
Kadınlar, aşağı yukarı dünya nüfusunun yarısını teşkil etmektedirler. Fakat dünyadaki iş saatlerinin yüzde 70’ini kadınlar doldurmaktadır. Yani kadınlar erkeklerden daha çok çalışmaktadırlar. Dünya gelirinin sadece yüzde 10’una kadınlar sahip olmaktadır. Birleşmiş Milletlerin verdiği rakama göre kadınlar dünya mülkiyetinin sadece yüzde birine sahiptirler.
Üstelik günümüzde okuma yazma bilmeyen kadın konusunda bir azalma görülmemektedir. Yeni teknolojiler uygulandığı, özellikle bilgisayar kullanımına geçildiği için bunlara eğitim yıllarında ulaşamayan birçok kadın iş hayatına artık girememektedir. Eğitim durumu yükselen kadın, aynı konuda erkeklerle rekabete girdiği için eğitim oranına denk iş yerleri kendisini almamaktadır. Siyasi hayata gelince demokrasiye geçen ülkelerde kadınlar, seçimle oluşturulan parlamentoların dünya genelinde yüzde 10’unu oluşturmaktadırlar. Bu konu, Bakanlıklara geldiği zaman yüzde 5’e düşmektedir. Bu karamsar tablonun karşısında bir de iyimser tablo var. “Kadınların Önlenemeyen Yükselişi” başlıklı bir kitap kaleme alan Amerikalı karı koca iki yazar, kadınların binlerce yıl boyunca bir erkek egemenliği altında yaşadıklarını ama artık uyandığını ve erkek egemenliğindeki toplumsal yapının değişmeye başladığını öne sürmüşlerdir. Bu Amerikalı yazarlara göre dünyada rekor sayıda kadın siyasete girmektedir. En azından siyasete girmek için aday olmaktadır. Kadınların siyasete girmesiyle birlikte sosyal güvenlikten silahsızlanmaya, evsiz insanların sorunlarından çevre sağlığına, nüfus kontrolünden uyuşturucuya kadar uzanan pek çok konuda erkeklerden daha anlamlı çözümler getirmişlerdir. Ayrıca en popüler olan spor dallarında da kadınlar büyük başarılara imza atmaktadırlar. Velhasıl bu Amerikalı karı kocaya göre XXI. yüzyıl, kadın liderler yüzyılı olacaktır.
Bekleyelim, görelim…

Kaynak

Prof. Dr. Ümit MERİÇ

Aylık Diyanet Dergisi
İSLAM VE KADIN

İnsanlığa tevhidi, adaleti, yaratılış gayesini, barış ve huzurun yolunu öğretmek için gönderilen yüce dinimiz İslam’ın gayesi, söz konusu değerlerin tüm insanlık tarafından bilinmesi, yaşanması ve böylece insanın dünyada ve ahirette kurtuluşa ermesidir. Bu bağlamda İslam, evrensel bir yaklaşımla tüm insanlığa hitap eder ve ırk, soy ve cinsiyete dayalı bir üstünlük ve ayrıcalığa asla yer vermez. Allah katında üstünlüğün ölçüsü, takva, güzel ahlak, sorumluluk bilinci gibi değerlerdir. Dolayısıyla insanlık ailesinin fertleri olan kadın ve erkek de evrensel değerler düzleminde, hukuk, adalet, merhamet, sorumluluk gibi ilkeler karşısında denktirler. Bu hakikat ötelendiğinde hayatın dengesi bozulacak, bireysel ve toplumsal düzeyde kargaşa ve huzursuzluklar ortaya çıkacaktır. Nitekim söz konusu durumun en açık örneklerinden biri, kadına bakış konusunda yaşanmaktadır. İlk insan ve ilk peygamberden bu yana İslam, kadın ve erkek olarak insanın değerini, konumunu, varoluş gayesini açıkça ortaya koymasına rağmen, özellikle insanlığın vahyin ilkelerinden uzaklaştığı dönemlerde kadının yeri ve değeri tartışmaya açılmış, zaman zaman da insanlığı mahcup edecek tavır ve yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Günümüz dünyasında da maalesef kadının statüsü, hakları gibi bazı alanlarda sorunların varlığı açıktır. Bu durumda yapılması gereken, sorunları yok saymak değil, onların sebeplerini ve etkenlerini doğru tespit ederek çözüm yollarını ortaya koymaktır.
Yanlış inanç, ön yargı ve cehalet gibi etkenler, bireysel algıları yönlendiren ve sosyal psikolojiyi etkileyen ana unsurlar olarak öne çıkmaktadır. Bunun için İslam doğru bir inanç, objektif bir bakış, akıl, hikmet ve irfana dayalı bir yaklaşımla bireysel ve toplumsal huzura rehberlik etmektedir. Kur’an’ın aydınlığında kadın olsun erkek olsun insan, şerefli bir varlık olarak görünür. Zira Allah, insanı mükerrem bir varlık olarak yaratmıştır. “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.” (Tin, 95/4.) ayeti, bu gerçeği beyan eder. İnsan kavramı ise kadın ve erkek olarak aynı yaratılış özüne sahip eşdeğer iki unsuru içermektedir. Bu husus Kur’an’da daha açık bir şekilde şöyle belirtilmektedir: “Size kendi cinsinizden eşler yaratması, Allah’ın ayetlerindendir…” (Rum, 30/21.)
Beşerî ilişkilerin keyfiyeti bakımından İslam’ın ortaya koyduğu en önemli kavramlardan biri adalettir. Bu yaklaşımıyla yüce dinimiz, kadını erkeğin aşağısında gören her türlü anlayışı reddeder. Aralarında fark gözetmeksizin her ikisini de yüceltir ve birbirinin tamamlayıcısı olarak tanıtır. İslam’a göre insan, yaptığı işler ve ortaya koyduğu davranışlarla değer kazanır ya da kaybeder. Bu sebeple Cenab-ı Hak: “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk, 67/2.) ayetiyle insanı güzel amellerle değer kazanmaya davet etmektedir. Bu husustaki diğer bir ayet şöyledir: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” (Nahl, 16/97.) Kur’an’a göre kadın da erkek de salih amel ile sorumludur ve yaptıklarının karşılığını görecektir. “Erkek olsun kadın olsun, her kim iman etmiş olarak dünya ve ahiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa, 4/124.)
Ne var ki bazı inanç ve kültürlerde kadın, erkekten daha aşağı bir konumda görülmüştür. Çin’de, eski Roma ve İran geleneğinde kadının insan olup olmadığı tartışılabilmiştir. Yunan toplumunda Aristo’nun görüşlerine de yansıyan olumsuz algı, kadını erkeğin deforme olmuş şekli olarak tanımlar. Yahudilikte kadınlar hayatın çoğu alanında geri planda kalmış̧ ve kısıtlanmıştır. Klasik Yahudi literatüründe sabah ibadetlerinde okunan dualarda, “Rabbim, beni kadın yaratmadığın için sana şükürler olsun!” cümlesine yer verilir. Özellikle Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın cennetten çıkarılmalarıyla ilgili inanışlar, kadına yönelik olumsuz bir bakışı şekillendirmiştir. Buna göre kadın daimî bir kötülük kaynağı kabul edilmiştir. Orta çağ Hristiyan dünyasında, kadının insan kabul edilip edilmeyeceği ve hatta bir ruhunun olup olmadığı gibi konular tartışılagelmiştir. Böyle bir vasatta Peygamber Efendimiz, Mescid-i Nebi’de kadınlara özel mekân tahsis etmiş, onlarla istişarede bulunarak görüşlerine değer atfetmiştir. Ayrıca Resul-i Ekrem (s.a.s.), kadınlara sosyal hayatın içinde de yer vermiş ve meslek sahibi olarak çalışmalarına imkân tanımıştır. Nitekim Hz. Hatice annemiz, ticaretle uğraşan başarılı bir iş kadınıdır. Semra bt. Nuheyk, Medine pazarında denetimden sorumlu bir hanımdır. Hz. Aişe annemiz başta olmak üzere pek çok hanım sahabe, ilim ve eğitimle meşgul olmuştur. Aynı şekilde tarım, dericilik, dokumacılık gibi sanatlarla ve tabiplik, ebelik, hemşirelik gibi mesleklerle uğraşanlar olduğu gibi bazen de bizzat savaşa katılan ya da cephe gerisinde hizmet verenler olmuştur. Bu bağlamda zikredilebilecek sayısız örnekler, Hz. Peygamber’in asr-ı saadetinde yaşayan kadınların hayatın hemen hemen her alanında aktif bir şekilde yer aldıklarını ve hak ettikleri değeri elde ettiklerini göstermektedir. Esasen kadın ve erkeğin konumunu ve ilişkilerinin mahiyetini belirleyen şu ayet-i kerime, bu konudaki tüm gerçekliği olanca açıklığıyla ortaya koymaktadır: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir. Marufu emreder, münkerden alıkorlar; zekât verirler, Allah ve Peygamberine itaat ederler. İşte, Allah bunlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah güçlüdür, hakîmdir.” (Tevbe, 9/71.)

Kaynak

Prof. Dr. Ali ERBAŞ
Diyanet İşleri Başkanı

Aylık Diyanet Dergisi
İSLAM VE SANAT VE KADIN’A DAİR

Mensubu bulunduğumuz kültür ve medeniyet havzası, hem birbirinden farklı pek çok kültürün birleşimi hem de İslamiyet’in bütün ruhuyla kristalize olduğu özgün bir karakteristiği taşıması bakımından gerçekten orijinaldir. Söz konusu nitelik, yüzyıllar boyu bu coğrafyaya ve onun etki alanına yalnız barış ve huzur değil aynı zamanda kendi içinde bir sistematiği olan ve belli bir ahenge ulaşmış bir yaşam tarzı ortaya koyma imkânı da sağlamıştır. Ancak belki de eşyanın tabiatı gereği bir işba noktasından sonra ve de bambaşka rüzgârlara maruz kaldıkça o mesut âlem yalnız yaşayışımızı değil onu oluşturan teorik zemini de tartışmaya açmıştır.
Eski Zara Müftüsü’nün, “Aziz-i vakt idik, ada zebun etti bizi…” şeklindeki güzel ifadesinde vurguladığı üzere, değişen koşullar bütün imparatorlukta bir tür değer kaybı duyguyu oluşturmuştur. Şüphesiz durum, tek başına bir itibar kaybının çok ötesindedir. Modernleşme, hayatımızı, dünya görüşümüzü, düşünüşümüzü, bakış açımızı yani tüm algılama biçimimizi tümden sorgulamamızı gerektiren bir tür gözlüğe dönüşmüştür. Bu durum elbette üzerinde düşünülmeye devam edegelen çok önemli bir meseledir, ama bu bir bahs-i diğer… Bu yazının konusu ise söz konusu eleştirel tavrın en çok örselediği alanların başında gelen kadın konusu, kadın ve sanat meselesi. Aslında yalnız Batılı modernlerin değil modern dönem Müslümanlarının da epey irdelediği bir sahadır kadın meselesi. Çünkü artık mesele, ictimai bir hüviyet kazanmıştır. Zaten sancılı, parçalı, çoğu zaman tutarlılıktan yoksun yaklaşımlarla seyredegelen modernleşme hikâyemizin en çetrefilli cephelerinden birisidir kadın meselesi. Nerdeyse sürecin bütün sancı ve sorunlarını bünyesinde taşır. Modernleşme maceramızın en başından beri her bir yazar, aydın, şair, mütefekkir yani eli kalem tutan herkesin bir fikrinin olduğu oldukça yoğun bir saha. Dahası, “ideal modern Türk kadını” imgesinin nasıl tasarlanacağı ve sunulacağına ilişkin de ciddi bir kafa karışıklığı dikkati çekmektedir. Modernleşme ülküsünün resmî bir ideoloji hâline dönüştüğü yıllarda öne çıkan belli başlı aydınların yaklaşımlarında da bir homojenlik ve tutarlılık bulmak çok mümkün değildir. Kadın modernleşmesi konusunda hâlen sağlıklı bir model geliştirilmiş olduğu konusunun tartışmaya açık olduğu düşünülürse sürecin sorunlarının, Türk modernleşmesi sürecinin önemli evrelerindeki yaklaşımların incelenmesi ve tartışılması gerektiği önem arz etmektedir.
Bu sürecin en dikkat çeken tartışma konularının başında İslam’ın kadın telakkisi gelir. Mevcut kadın sorunlarının temelinde İslami yaklaşımların olduğu zımnen kabul edilmiş gibidir. Bir kısmı önyargılı bir kısmı son derece samimi olarak pek çok zihnin, meselenin bu cephesiyle ilgilendiği malumdur. Çok eşlilikten tutun da miras, şahitlik gibi konular üzerinde çokça konuşulduğundan tekrara gömülmeye gerek yok elbette. Şüphesiz iki ayrı dünya görüşü ve teorik zeminin karşılaşmasının travmatik mahiyetinin neticesidir bütün bunlar. Bir bakıma mevcut sorunların temelinde dinin şekillendirdiği dünya görüşü olduğu neticesine varılır ve tarihsel sürecin tamamı bu bağlamda yeniden okunur ve elbette yeniden kurgulanır. Daha önceden oluşan oryantalist literatürdeki yaklaşımlar bizim gündemimize taşınır ve âdeta kurumsallaşır, hatta mutlak yargıya dönüşür. Batı oryantalizminin pek çok perspektifi bizim dünyamızda da içselleştirilir. Oysa gerçekten durumun tek izahı bu şekilde midir?
Self oryantalist tavrı bırakıp rasyonel olarak bakmayı denediğimizde Doğu ve Batı dünyasında tarihsel süreçteki kadın mağduriyetleri veya dezavantajlarına odaklanılırsa sanıldığının aksine Doğu’nun değil büyük oranda Batı’nın aleyhine bir sonuca varılır. Peki, neden durum bu şekilde değerlendirilmez. Cevabı basittir aslında. Çünkü Batı öznedir, Doğu ise nesne. Batı o anki algısıyla Doğuyu yeniden yeniden inşa eder. Her türden şehvet ve bayağılık Doğu’ya mal edilir, Doğulu kadınların sırf cinsiyet temelli yargılarla kurgulanmış figürler olarak tasarlandığı sayısız görsel malzeme ve edebî metin bulmak mümkündür. Kaldı ki mesele yeni bir kadın inşa etmek olarak algılandığında sağlıklı çözümler üretildiğini kim iddia edebilir ki? Modern dünyadaki kadının geleneksel dünyadakinden daha az mağdur olduğunu söyleyebilir miyiz gerçekten?
Mesele aslında değişen hayat paradigması çerçevesinde hayatımızı şekillendirmiş olan her bir unsurun birer birer çözülürken aynı zamanda yeni bir oluşumun söz konusu olması meselesidir. Gündelik hayat unsurları birer birer yeniden tasarlanmaktadır. Elbette bu keskin ve epey radikal bir çözülmedir. Zaten öyle olmasa bu konuları tekraren konuşma gereği duymazdık. Tarih içerisinde hep bir akış hâlinde doğal bir istihale sürer gider, her an her gün ufak değişimler devam eder, ancak bunlar aynı renk içerisinde ise biz bunları dönüşüm kabul etmeyiz, ama renk değiştiyse vaziyet başka bir hâl almıştır, demektir. Şüphesiz “modernleşme” dediğimiz dönüşüm, insanlık tarihinde sıklıkla değil ama pek çok kez gerçekleşen büyük değişim dönüşüm süreçlerinden birisidir. İnsanlık, büyük bir paradigmatik devrimin getirdiği yeni bir hayat kurgusunun içindedir artık. Yeni bir kamusal alan inşa edilmektedir ve bu alanın kıymet hükümleri değişmiştir. Kadın meselesini bu bağlamdan uzaklaştırmak sağlıklı bir yaklaşım olmaz. Bu meselenin üzerinde tekrar tekrar düşünmemiz gerekir.
Bütün bu tartışmalarda sıklıkla değinilen konulardan birisi de İslam sanatı ve kadın bahsidir. İslam’ın kadın ile ilgili mahremiyet anlayışının sanatı şekillendirmesi ve kadının temsili hususuna ilişkin eleştiriler karşımıza çıkar. Şüphesiz sadece İslam sanatında değil genel olarak baktığımızda tüm sanat ve edebiyatta kadının özne değil nesne olduğuna dair bir yakınma ile karşılaşırız. Okuma yazma ediminin daha ziyade erkek yazar ve şairlerin uhdesinde olduğu tarihî süreçteki literatür bu şekilde yorumlanabilir. İnsanın en üst düzeydeki hayat gayesi olarak aşk ve onun muhatabı konumunda simgeselleşen unsur olarak kadın karşımıza çıkar. Kadın yalnızca güzelliğin değil, tutkunun, şefkatin masumiyetin olduğu kadar ihtirasın, kıskançlığın, entrikanın da temsili olan kısaca melek ile şeytan arasında salınan bir düzlemde yer alır. Ama erkek karakterler de böyle değil midir, cesaretin kahramanlığın, sadakatin olduğu kadar, zulmün, ihanetin, gaddarlığın da temsil bulduğu tipler olmamış mıdır? Aslında her ikisi de insanın geniş yelpazede var olma biçimleridir, olumlu ve olumsuz yanlarıyla. Dolayısıyla meseleye bakarken fıtri unsurların ister istemez çizdiği ufkun kadın ve erkek temsillerini şekillendirdiğini görmek gerekir. Erkek kahramanlar neden bu kadar cesur diye sorgulamak ne kadar abes ise kadınlar niye şefkati temsil ediyor diye sorgulamak da o kadar anlamsızdır. Oysa tevhidde ahenk bulan muhteşem düalizm, varlığın ilkelerinden değil midir? Nitekim İslam sanatında tüm çokluklar yalnızca Bir’e dair bir iştiyak ile istikamet bulurlar. O iştiyak ki bütün unsurları ve cepheleriyle sanatı besleyen unsur olarak aşk değil midir? İslam sanatı hakkında konuşmaya buradan başlamamak şüphesiz bir eksiklik olur.
İslam estetiğinin merkezinde insanı yüceliğe taşıyan aşk unsuru son derece şekillendiricidir. Dolayısıyla sanatı şekillendiren unsurlar her zaman beşerî bir noktadan başlamış olsa bile ilahi bir düzleme doğru istikamet belirler. Bu nedenledir ki mutlak aşkın nihai muhatabının mutlak güzellik unsuruna odaklanan perspektifini en güzel mikro temsili kadındır. Hem bir yönüyle gözü gönlü kendine bağlayan bir estetik form hem de bu formun nüfuz edilemeyen unsurlarının gizemi, mahremiyeti ve kolay ulaşılabilir olmayışı kadının İslam estetiğinde “muhayyel” olarak algılanması neticesine imkân sağlamıştır. Sanatın mahiyetine son derece elverişli ve de varlığın çok katmanlı kuşatıcılığını da içkin bu yaklaşımın modern dönemde pozitivist yaklaşımlarca sorgulanmasıyla bir bakıma sevgilinin göksel konumu yere indirilmiştir. Özellikle XIX. yüzyıl romanındaki gerçekçi anlayış bu durumu çok iyi temsil eder. Kadının kamusal alanda görünürlüğünün arttığı ama aynı zamanda ulaşılabilirliğinin de kolaylaştığı, dolayısıyla “muhayyel” temsilinin zayıfladığı görülür. Çok basit uygulamalardan anlayabiliriz bu durumu. Klasik edebiyatımızda bütün sevgililer Leyla iken artık Bihter, Suat, Gönül Hanım, Kaya, Aliye, Feride, olarak görünmeye başlamışlardır. İvme kazanan modernleşmeci çabalarla 1930’larda oldukça çelişkili kadın anlayışları karşımıza çıkar, bir yandan “geleneksel” kadının pek çok vasfı yüceltilirken bir yandan da “modern” birtakım özellikler kazanması beklenir. Elbette bu iki yaklaşımın gerilim oluşturduğu pek çok nokta karşımıza çıkar.
Homojen bir kadın ya da sevgili imgesinden söz etmek pek mümkün değildir. Derken Leyla şehre tekrar döner ve Sezai Karakoç tekrar klasik anlayışı günceller. Nereden bakarsanız bakın “Mona Roza” en çok sevilen aşk şiiri olur. Bütün imgeselliğine rağmen, yüzyıllardır toplum muhayyilesindeki sevgiliyi ve aşkı çağrıştıran kurgusu ve dil bütünlüğü ile halkımız kolayca bağ kurabilmiş, aşinalık sağlayabilmiştir.
Bizim literatürümüzde beşerî aşk da son derece muteberdir. Çünkü beşerî bir noktadan başlasa da aşkınlık niteliğine yaslanır. Sonucun vuslat olup olmaması önemli değildir, aslolan o yolculuğun artan hararetidir. Çünkü kadın ile temsil olunan sevgili, aşk duygusunun bütün aşkınlığından bir nebze uzaklaştırır, elle tutulur somut muhatabı olarak insan gönlünü yakar, yıkar ama arındırır, berraklaştırır ve olgunlaştırır. Aşk duygusunu dönüştürücü kılan işlevselleştiren bir konumdur bu aslında: Aşk çileli bir yolculuğa çıkarır ama terbiye eder.
Tarihî literatürümüz için yakınılan erkek yazar/şair konusu bugün artık anlamını kaybetmiştir. Çok sayıda kadın yazar, şair ve sanatkâr eser vermektedir. Ancak kadın yazarların temel ilgi alanının kadın meselesi olmasını biraz endişe ile karşıladığımı belirtmeliyim. Naçizane kanaatim, hayatın bütününü dikkate alan bir yaklaşımı esas almaktır aslolan. Büyük sanatçılar asla bir erkek duyarlılığını vurgulayayım diyerek yola koyulmamıştır herhâlde. Bir mesele vardır ortada, onu sanatın diline taşırlar: Bir yarayı, bir derdi ya da bir sevinci, coşkuyu dile getirmek… Bunları eril ve dişil diye tasnif edebiliriz ama sanatçı bunları kendi cinsiyetini unutmadıkça sağlıklı bir algı geliştiremez. Aslolan insandır ve meseleleridir.
Konuya toplumu oluşturan her bir ferdin sağlıklı ve şahsiyet sahibi bireyler olarak yetiştirilebilmesi meselesi olarak bakmak gerekir. Çünkü ne kadın ve aile politikaları ne hukuk kuralları hiçbir şekilde olması gereken nitelikte bir hayat tesis etmeye yetmemektedir. Çünkü kurallar, kanunlar ne kadar mükemmel tesis edilse de toplum bireylerden oluşur ve teoridekinin pratize edilmesi ancak insan eliyle gerçekleşmektedir.
Görüldüğü üzere meselenin konuşulması gereken pek çok cephesi söz konusudur ve Virgilius’un dediği gibi “önemli meseleleri ayaküstü halledemeyiz…”

Kaynak

Prof. Dr. Münire Kevser BAŞ
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Dekanı

Aylık Diyanet Dergisi
İSLAM TARİHİNİN YILDIZLARI KADIN ÂLİMLER

Hz. Peygamber döneminde Mescid-i Nebevi, mescit olmasının yanı sıra nebevi öğretinin de merkezi konumundaydı. Allah Resulü, erkeklerin yanı sıra kadınların eğitimiyle de yakından ilgilenmişti. Zira ilahi hitaba erkekler kadar kadın da muhataptı ve onlar da Allah’ın ve kutlu elçisinin emir ve yasaklarından mükellefti. (Ahzab, 33/36.) Allah Resulü her ortamda, bir sohbet esnasında, mescitte, cuma ve bayram hutbelerinde kadınların da hazır bulunmalarını istemekteydi. Resulüllah, Medine’ye hicretinden kısa bir müddet sonra ensardan kadınları bir evde toplamış, onlara Hz. Ömer’i elçi olarak göndermişti. Hz. Ömer, bu eve gelince onlara selam vermiş, kendisinin Allah Resulü’nün elçisi olduğunu belirtmiş, Resulüllah’ın talebini onlara iletmişti. Resulüllah’ın büluğ çağına yaklaşmış kızların, genç kızların, evinin bir köşesinde oturan kadınların hatta âdet gören kadınların dahi bayram namazlarında namazgâha gelmelerini istediğini onlara bildirmişti. (Müslim, Îdeyn, 12; Ebu Davud, Salat, 241.) Bu meyanda cuma namazının yanı sıra Ramazan ve Kurban Bayramı namazları da erkek, kadın ve çocukların iştirakiyle kılınmıştı. İbn Abbas şunları aktarmıştı: “Ben bir Ramazan ya da Kurban Bayramı günü Resulüllah (s.a.s.) ile birlikte namazgâha çıktım. O, önce bayram namazını kıldırdı, akabinde hutbe irad ettikten sonra kadınların yanına gitti, onlara nasihat etti, bazı hususları hatırlattı ve sadaka vermelerini emretti.” (Buhari, Îdeyn, 16.) Medine’de nebevi öğretiyle bir toplum inşa eden Allah Resulü (s.a.s), kadınların eğitimleriyle de ilgilenmişti. Bu bağlamda Ebu Said el-Hudri şöyle nakletmiştir: “Bir kadın, Resulüllah’a (s.a.s) gelerek ‘Ya Resulüllah! Senin sohbetinden hep erkekler faydalanıyor. Bize bir gün ayırsan da o gün senin yanına gelsek, Allah’ın sana öğrettiğinden bize de öğretsen.’ dedi. Hz. Peygamber, ‘O hâlde şu şu günlerde toplanın.’ buyurdu. Bunun üzerine kadınlar toplandılar. Resulüllah (s.a.s), onların yanına gelerek Allah’ın kendisine öğrettiklerinden onlara bir şeyler öğretti.” (Müslim, Birr, 152.)

Resulüllah’ın kadınların eğitimine karşı gösterdiği bu tutum onların İslami ilimlerde derinleşmesinde önemli bir faktör olmuştu. Kuşkusuz İslami ilimlerde kadın deyince ilk akla gelen sahabi Hz. Aişe validemizdir. O, Peygamber şehri Medine’yi ilim ve hikmet merkezi hâline getirmişti. Böylece Medine’de binlerce hadis talebesinin iştirak ettiği ilim meclisleri oluşmuş, Allah Resulü’nün bilgi mirası, bu meclisler vasıtasıyla sonraki nesillere aktarılmıştı. Medine’de Hz. Aişe’nin yıllarca süren eğitim öğretim faaliyetleri sonunda, İslami ilimlerin temelleri atılmış ve ilmî hareketin gelişmesinin yanı sıra hadis ve fıkıh sahalarında Medine ekolü teşekkül etmişti.

Hz. Aişe, gençliği, keskin zekâsı, ilme merakı ve kabiliyeti ile hadiste, tefsirde, fıkıhta ve Arap dilinde temayüz etmiş mümtaz bir şahsiyetti. Hadiste muksirundandı (çok fazla hadis rivayet eden sahabe), fıkıhta Medine’deki yedi meşhur fakihten biriydi ve tefsirde otorite idi. Hz. Aişe kuvvetli hafızası sayesinde Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetinin sonraki nesillere aktarılmasında emsalsiz hizmetler ifa etmişti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 2210’du. O, hem Hz. Peygamber’in diğer hanımlarından hem de Ebu Hureyre, Abdullah b. Ömer ve Enes b. Malik dışında bütün sahabeden daha fazla hadis nakletmiş tek kadın sahabiydi. Binden fazla hadis rivayet eden ve muksirun diye adlandırılan yedi sahabinin dördüncüsüydü. Hz. Aişe validemiz, küçük yaşından itibaren Kur’an’ı ezberlemeye başlamış, ayetlerin kıraat tarzını iyice öğrenmişti. Ayrıca dirayeti, basireti, Kur’an’a vukufiyeti ve Resulüllah’la birlikteliği sayesinde ibadet, ahlak, ahiret, savaş hukuku ve muamelat mevzularında Kur’an’dan pek çok ayeti tefsir ve tevil etmişti. Hz. Aişe validemiz, Resulüllah ile olan ilmî görüşmelerinde ona oldukça derin sorular yöneltiyor ve ele alınan meselelerin her yönüyle anlatılabilmesi için uzun münakaşalar yapıyordu. O, İslam’da yetişen en büyük hukukçu hanımlardan birisi olmaya muvaffak olmuştu. Ayrıca tarih, belagat ve şiirde oldukça ileri bir seviyedeydi. O hukuki, tıbbi, edebî ve tarihî meselelere vukufiyetiyle da temayüz etmişti.

Hz. Aişe’nin hadis ilmindeki tesiri sadece kendi yaşadığı dönemle sınırlı değildi. O hadislerin tedvininde mühim bir rol oynayan dönemin kadın muhaddislerinden Amre binti Abdurrahman’ın da hocasıydı. Onun talebeleri, hadis rivayetinin bel kemiği Şube b. Haccac gibi isimlerin haber kaynağını teşkil etmişti. Amre binti Abdurrahman, Hz. Aişe’nin yanında yetişmişti ve onun hadislerini çok iyi bilmekteydi. Amre, hadislerin toplanması maksadıyla Halife Ömer b. Abdülaziz tarafından çıkarılan fermanda rivayetlerinin yazılması bilhassa istenen tabiindendi. Bu asrın kadın muhaddislerinden bir diğeri, yine Hz. Aişe’nin talebelerinden Ümmü’d-Derdâ es-Suğra lakaplı Hüceyme binti Huyey el-Evsabiyye’dir. Zehebi son derece aktif olan bu kadının hukuk nosyonuna, bilimsel kapasitesine ve güzel ahlakına dikkat çekmişti. Ümmü’d-Derdâ altı ay Beytü’l-Makdis’te, altı ay Dımeşk’te kalmış, bu süre zarfında evinde hadis dersleri vermişti.

Öte yandan Emeviler döneminden itibaren şehirleşme oranıyla üst tabakada yer alan kadınlar kendilerine özgü bir sosyal hayat tarzı benimsemişlerdi. Kadınlar bu dönemde camilerden uzaklaşsalar da ilim ve kültür hayatında önemli bir konuma sahip olmuşlardı. Kadınlar yakın çevrelerindeki âlimlerden istifade etmiş, ilim ehli kadınlar bilhassa ulema aileleri içinde yetişmişti. Kadın âlimler İslam tarihinde erken dönemlerden itibaren şiir ve tasavvuf sahasında da mümtaz bir konumdaydı. Tarihçiydi kadın. Fakihti, hadis ravisiydi. Bilhassa hadis ilminde temayüz etmişti.

Hicri ikinci asırda kayda değer kadın muhaddisler yetişmişti. Bunlardan birisi tabiin döneminin hadis otoritelerinden Said b. Müseyyeb’in kızıydı. Onun hadise vukufiyetine dair şöyle meşhur bir rivayet nakledilir: Halife Abdülmelik, oğlu Velid’le Said b. Müseyyeb’in kızını nikâhlamak ister, ona baskı yapar, Said b. Müseyyeb ise baskılardan kurtulmak için kızını talebelerinden birisi ile nikâhlar. Damat zifaf gününün ertesinde hocasının dersine gitmek üzere hazırlık yaparken bunu gören eşi, nereye gitmeye hazırlandığını sorar, o da Said’in dersine diye cevap verince bu muhaddis hanım, kendisine, “Otur, Said’in sana öğreteceklerini ben sana öğreteyim.” der. Damat ondan hadis dinlemeye başlayınca bir ay derslere katılmaz, zira o eşinin derin hadis bilgisine hayran olmuştur. Bu rivayetin kaydedildiği İbnü’l-Hâc’ın el-Medhal adlı eserinde, Medine’nin başka büyük âlimi, ikinci asrın tartışmasız hadis ve fıkıh otoritesi Malik b. Enes’in kızıyla ilgili de bir rivayetle karşılaşırız: Babası öğrencilerinin hadis derslerini dinlerken kızı da içerideki odadan dersleri takip etmiş, öğrencilerinin hatalarını düzelttirmişti.

Hicri üçüncü asırda İmam Malik’in talebeleri arasında Abide el-Medeniyye adlı Medine’nin pek çok ilim otoritesinden, sayıları on binlere varan rivayetler naklettiğine muttali olduğumuz Endülüs’te yaşamış siyahi bir cariyeyi de kaydetmek gerekir. Bu bağlamda kadın muhaddisler İslam şarkında değil garbında da aktif bir biçimde ilim muhitlerinde yer almıştır. Bu asrın gözde âlimlerinden söz ederken İmam Şafii’nin de hocalarından, Hz. Peygamber’in torunlarından olan Seyyide Nefise’yi de zikretmek gerekir. O Mısır’da hadis rivayetiyle meşhur bir muhaddisti.

Hicri dördüncü asırda hadis rıhleleri devam etmiş, bu rıhleler erkeklerle sınırlı kalmamış, kadın muhaddisler de bu ilmî yolculuklara iştirak etmişti. Hicri dördüncü asrın Kazvinli kadın muhaddislerinden Fatıma binti Abdülaziz bu kadın muhaddislerden biriydi. Ayrıca bu asrın önde gelen kadın muhaddislerinden Emetü’l-Vâhid Süteyte binti’l-Hüseyin, hadis, tefsir, nahiv ve fıkıh sahasında otoriteydi.

Hicri beşinci asırda ise “Ümmü’l-Kirâm” lakaplı Kerime binti Ahmed’i anmak gerekir. Hadis hafızları arasında yer alan bu kadın muhaddis İmam Buhari’nin, el-Camiu’s-Sahih adlı eserini Mekke’de rivayet eden bir hanımdı. Hayatı boyunca hiç evlenmeyen Kerime binti Ahmed, kendisini hadis ilmine vakfetmiş ve takriben yüz yaşında vefat edinceye kadar hadis ilmi ile meşgul olmaya devam etmişti. Kadın muhaddisler hadis tahsilini tamamladıktan sonra çeşitli müesseselerde muhaddislere hadis nakletmiş ve icazet vermişlerdi. Birçok muhaddis onlardan temel hadis kaynaklarını okumuş ve hadis eserlerinin nakli için icazet almıştı. Bu meyanda Kerime binti Ahmed (ö. 463) Mekke’de Buhari’nin, el-Camiu’s-Sahih’ini okutmuş, Hatib el-Bağdadi ve Endülüslü âlim Humeydi gibi meşhur muhaddisler eseri ondan sema yoluyla almıştı.

Daha sonraki asırlarda yaşamış kadın muhaddisler arasında Şühde binti el-İlberî yer alır. O, isnad sahibi bir muhaddisti. İbn Asakir ile Ebu’l-Ferec İbnü’l-Cevzi’nin hocasıydı. Hicri altıncı asırda Bağdat camilerinde ders veren Şemsu’d-Duhâ adlı kadın muhaddisi de burada kaydetmek gerekir. Hicri altıncı asırda yaşamış bir diğer kadın muhaddis Âtike binti Ebi’l-Alâ’ idi. O sünnet ilimlerinde yetişmiş, hadisçi bir hanımdı. Ebu’l-Vakt Abdulevvel es-Sancarî’den pek çok hadis dinlemiş, daha sonra Hemdân’dan kalkıp Bağdat’a gelmiş ve sünnet ilimlerini tedris etmişti. O asırda yaşamış bir diğer kadın muhaddis, Fatıma bint Ebi’l-Hasan Sa’d el-Hayr el-Endelüsi idi. Kahire ve Şam’da talebeler yetiştirmişti. Kendisinden bir grup âlim hadis almıştı. Münziri’nin hocaları da bunlar arasındaydı.

İslam tarihinde kadın muhaddislerin Darulhadislerde de ders verdiklerine de şahit olmaktayız. Eşrefiyye Dârulhadis’inde ders verenler arasında Ümmü’l-Fazl, Hacer bint Şerefuddin Muhammed b. Ebu Bekir el-Kudsi de yer alır. Sehavi, bu hanımın, devrinin en gözde hadisçisi hâline geldiğini, bu sebeple de talebe akınına uğradığını kaydeder.

Sehavi, dokuzuncu hicri asrın biyografisine ayırdığı ed-Davu’l-Lami adlı eserinde kadın muhaddislere dair geniş malumatlar sunmuş, sadece bir asır içinde temayüz etmiş 1075 muhaddisin biyografisine yer vermişti. Aişe binti Muhammed b. Abdülhadi ve kız kardeşi Fatıma binti Muhammed b. Abdülhadi bu muhaddislerdendi. Onların talebeleri arasında İbn Hacer el-Askalani de yer almaktaydı. Hicri sekizinci ve dokuzuncu asırlarda, hadis ilminin duayeni sayılabilecek simaların hemen hepsinin çok sayıda kadın muhaddise talebe olduğu görülmekteydi. Biyografi, tarih ve hadisin mümtaz siması Zehebî, yüzün üzerinde kadın muhaddise talebe olmuştu. Ayrıca Taceddin es-Sübki’nin hadis dinlediği hocalardan 19’u kadın idi. Süyuti 33, İbn Hacer el-Askalânî ve İbn Asâkir ise 80 kadından hadis öğrenmişti.

Kısacası, kadın muhaddisler, hadis tarihi boyunca nebevi mirasın, hadislerin ve hadis eserlerinin bir sonraki nesle aktarılmasında büyük bir rol üstlenmişlerdi. Kadın âlimler İslam kültür tarihinde mümtaz bir konuma sahip olmuşlardı.

Kaynak

Doç. Dr. Emine DEMİL
Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Aylık Diyanet Dergisi

ASR-I SAADETTE KADIN

İslami ilimler terminolojisi, iki temel kaynak olan Kur’an-ı Kerim ve hadis ile doğrudan bağlantılıdır. Örneğin İslam tarihinin başlangıç noktasını teşkil eden cahiliye terimi, Kur’an kaynaklıdır. Hz. Peygamber’in vefatı ile Emeviler arasındaki dönemi ifade eden Hulefa-i Raşidin terimi ise hadis kaynaklıdır. Asr-ı saadete gelince Hz. Peygamber dönemini ifade eden bu terimin kaynağı Kur’an ve hadis temelli neşet eden Müslüman topluma karakteristik özelliklerini veren tevhid, güzel ahlak ve insani erdemlerdir. Asr-ı saadet, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretle kurduğu ve vefatına değin 10 yıl boyunca bilfiil yönettiği yapıyı iki kelime ile bir çırpıda özetler. Hane-i saadet, hücre-i saadet gibi Hz. Peygamber’le ilgili özel terimlerin arkasına “saadet” ifadesini eklemeyi çok seven necip Türk milletinin oldukça rağbet ettiği bu tabir, sosyal ve siyasi yaşama dair her türlü konuda kuvvetli bir olumlama içerir. Çünkü asr-ı saadet, inanç, ibadet, ahlak, maneviyat, hukuk, sağlık, eğitim vb. akla gelebilecek her alanda öncesinden yani cahiliyeden kıyas mümkün olmayacak derecede uzaklaşmış, çok kısa sürede tarihte eşi benzeri görülmemiş değişimlere sahne olmuştur. İşte asr-ı saadetin saadet veren yönünden en çok istifade eden kesimlerden birisi kadınlardır. Asr-ı saadette kadın, cahiliyeden ve cahiliye zihniyetinin yeniden canlandığı tüm zamanlardan farklı olarak önce Resulüllah’ın nezdinde, sonra onun güzel örnekliği ile şekillenen toplumun diğer kesimlerinde son derece olumlu ve elverişli bir ortamda yaşamıştır.
Asr-ı saadette kadını anlamak için öncelikli olarak cahiliye döneminde Mekke’deki kadını iyi tanımak gerekmektedir. İslam öncesi dönemde yani cahiliyede Mekke kadınları, mensubu bulundukları kabile ve kabile içerisindeki konumlarına göre değişen şartlarda yaşamışlardır. Sayıca ve nüfuzca güçlü kabilelere mensup asil ve zengin ailelerin kadın üyeleri, hem akrabalarından hem de toplumdan saygı görmüş; mal sahibi olup mallarını yönetebilme, eş seçebilme, evlenme ya da boşanma gibi hususlarda söz sahibi olabilmişlerdir. Mekke’nin alt tabakaya mensup ailelerinin kadın fertlerine ise bırakın yukarıda zikrettiğimiz hususlarda imtiyaz sahibi olabilmeyi, bazı şart ve durumlarda hayat hakkı dahi tanınmamıştır. Hak aramak için başvurulacak müesseselerin olmadığı cahiliye döneminde alt tabakaya mensup kadınlar, ailenin erkeklerinin insafına bırakılmış durumdadır.
Her ne kadar ikisi de Hicaz bölgesinde yer alıyor olsa da cahiliye döneminin Medine’de, Mekke’dekinden farklı yaşandığının altını çizmek önemlidir. Mekke tarım ve hayvancılığın yapılamadığı, geçimini tamamıyla Kâbe’nin kutsallığından ötürü bölgeye gelen Araplar için kurulan panayırlar ve Arap Yarımadası’nın dört bir yanına gönderilen ticaret kervanlarının kazancı ile sürdüren bir şehirdir. Medine ise volkanik araziler üzerinde kurulu olup başta hurma tarımı olmak üzere çeşitli sebze ve meyvelerin yetiştirildiği, hayvancılık yapılabilen bir yerdir. Mekke ticaret, Medine ise tarım toplumudur. Mekke’de geçimi sağlayan kesim, tehlikeli ticari yolculuklara çıkarak eve kazançla dönmeye gayret eden erkektir. Medine’de ise aile fertleri kadın, erkek, çocuk ayırt etmeksizin, sahip oldukları arazi ve bahçelerde bir arada çalışarak geçimlerini sağlamaktadırlar. Mekke’de kabileler arasında Kâbe hizmetlerinden ötürü kendisini ayrıcalıklı gören, “Kureyş kabilesi ve diğerleri” şeklinde bir ayrım mevcuttur. Kureyş’in kolları içerisinde başka hiyerarşik sıralamalar da vardır. Medine’de ise kabile hiyerarşisi bu denli keskin değildir. Tarım yapılabildiği için aileler arasındaki maddi uçurumlar da Mekke’deki kadar derin değildir. Bu vb. özelliklerden dolayı cahiliye döneminde Mekke’de zengin ve asil ailelere mensup olmayan kadınların sahip oldukları dezavantajların doğrudan Medine’de bir karşılığı bulunmamaktadır. Medineli kadınların, sosyal hayatta var olabilen, aile içinde ağırlığını hissettiren bir konumda oldukları anlaşılmaktadır.
Bi’set öncesi dönemde cahiliye toplumuna has her türlü kötülükten kendisini uzak tutmayı başaran Allah Resulü, hanımı Hz. Hatice’yi, kızları Zeyneb, Ümmü Gülsüm, Rukiye ve Fatımatüzzehra’yı el üstünde tutmuştur. Ailesindeki kadınlara kendilerini değerli hissettirmiştir. Onun Hz. Hatice ile evliliği, “İdeal bir evlilik nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabı niteliğindedir. Allah Resulü’nün sergilediği tavır ve davranışlarla hanımının gönlünü kazandığının en açık göstergesi, ilk vahiy sırasında Hz. Hatice’nin söylediği sözlerde gizlidir. Allah Resulü, Hira Mağarası’nda Cebrail’den “Oku!” emrini işitmesinin ardından, korku ve endişe içerisinde evine gelip üstünün örtülmesini istediğinde Hz. Hatice, sükûnetini koruyarak sevgili eşine, kendinden emin bir şekilde, “başına gelen şey her ne ise bunun şer olamayacağını” izah etmiştir. Gerekçe olarak da Allah Resulü’nün cömertlik, misafir ağırlama, akrabalarını gözetme, muhtaç ve mağdurlara yardım, adalet, doğruluk, güvenilirlik gibi özelliklerini sıralamıştır. Bir kadının, kocasından kaynaklı bir stres anında, soğukkanlılığını koruyup “Eminim başına gelen şey kötü değildir, çünkü sen şu şu vasıflara sahip şahane bir insansın.” mealinde sözler söylemesi, ancak ona duyduğu sevgi, saygı, bağlılık ve hayranlık sayesinde mümkün olabilir. Hz. Hatice’nin bu tavrı, Allah Resulü’nün on beş yıllık evliliği boyunca hanımına değer verdiğini, sevgisini ve saygısını kazandığını açık bir şekilde göstermektedir.
Bi’set sonrasında Allah Resulü, ailesindeki kadınlara sergilediği müşfik ve hoşgörülü tavrın toplumun geneline yayılması için gayret göstermiştir. Bunu yaparken de cahiliyeye has Mekke Medine, üst tabaka alt tabaka vb. ayrımları ortadan kaldırarak kadını ait olduğu kabileye, şehre veya eve gelir getirip getirmemesine göre değil, yaratılış açısından değerli gören bir anlayışı yerleştirmeye çalışmıştır. Resulüllah’ın tebliğinde, kulun Allah katındaki değerini belirleyen unsurun cinsiyet değil iman ile amel olduğunu bildiren ve kadınla erkeğin birbirlerinin eksikliklerini gidermek, tamamlamak için yaratıldıklarını ifade eden ayetler önemli bir yer tutmaktadır. (Bakara, 2/18; Nisa, 4/1, Tevbe, 9/71; Hucurat, 49/13.) O, her şeyden önce toplumdaki yeri ve nüfuzu ne olursa olsun, kadınların kendisine ulaşabildiği bir peygamberdir. Bu, cahiliyede kendisine hak arama mercii bulamayan kadınlar için çok önemli bir kazanımdır. Kadınlar gerek aile içinde gerekse başka nedenlerle yaşadıkları her türlü sorunu Allah Resulü’ne iletebilmişler, onun sunduğu sadra şifa çözümlerle yürekleri genişleyerek huzurundan ayrılmışlardır. Rivayetler, Medine’deki 10 yıl boyunca kadınların, kocalarından gördükleri şiddetten haksız boşanma taleplerine, evladından ayrı kalmaya mecbur tutulmaktan ekonomik sıkıntılara ve dahi özel hâllerine kadar her türlü konuyu korkmadan ve çekinmeden Allah Resulü’ne taşıyabildiklerini göstermektedir. Bir grup kadın sahabenin, “Bizler, erkekler kadar senin sohbetinden istifade edemiyoruz.” deyip kendileri için bir gün ayırmasını istemeleri üzerine Resulüllah’ın, kadınlara özel bir gün belirlemesi bu bağlamda son derece önemlidir.
Hz. Peygamber İslam’ı bizzat yaşayarak tebliğ eden bir peygamberdir. Dolayısıyla onun eşlerine ve çevresindeki kadınlara yönelik olumlu tutum ve davranışları kulaktan kulağa yayılarak kadınlar arasında gündem olmuştur. Bu vesileyledir ki kadınlar, eşleri ya da çocuklarından gerekli değeri görmedikleri durumlarda Allah Resulü’nü referans göstererek hak arama mücadelesine girişebilmişlerdir. Örneğin Hz. Ömer’e karısı, “Hayret bir şey, hanımların sana hiç muhalefet etmesinler istiyorsun, oysaki Hz. Peygamber’in hanımları, ona itiraz edebiliyorlar.” diye tepki göstermiştir.
Asr-ı saadette kadının sahip olduğu en önemli ayrıcalık, hakkını arayabileceği bir muhatap bulabilmesinin yanında Allah Resulü’nün, her fırsatta sahabeye, kadınlara değer verilmesine yönelik tebliğde bulunmasıdır. Allah Resulü’nün kadın konulu nasihatlerinden birisi, “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizi, Radâ, 11.) şeklinde kayda geçmiştir. “Hanımlarımızın bizim üzerimize ne tür hakları var?” şeklindeki bir soru karşısında Hz. Peygamber’in, “Ekonomik kazancınıza uygun olarak yiyeceğini ve giyeceğini temin ediniz, vurmayınız ve incitici kötü sözler söylemeyiniz.” (Ebu Davud, Radâ, 41; İbn Mace, Nikâh, 3.) dediği bildirilmiştir. Allah Resulü’nün, sahabeyi, kadının aile kavramı açısından taşıdığı önem ve değere dikkat çekmek suretiyle şiddetten uzak durmak noktasında sık sık uyardığı görülmektedir. İbn Ömer, asr-ı saadetteki bu değişimi şu çarpıcı sözlerle ifade etmiştir: “Hz. Peygamber döneminde biz kadınlara karşı haksızlık yapmaktan ve şiddete başvurmaktan hakkımızda ayet iner de uyarılırız endişesiyle çekinirdik. Resulüllah vefat ettikten sonra bu çekince ortadan kalktı ve artık dikkat etmez olduk.”
Hz. Peygamber döneminde kadınların aileyi çekip çeviren, evi yuva hâline getiren eş ve anne olmalarının yanı sıra farklı uğraş ve yeteneklerle de temayüz ettikleri görülür. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki asr-ı saadette kadınlar, ticaret hayatının içinde aktif bir şekilde yer almışlar, mal alıp satmışlar, sağlık hizmetlerinde bulunmuşlar, tarım alanında çalışmışlar, çarşı pazarlarda denetleme memuresi olarak görev almışlar, sağlık hizmetlerinde bulunmuşlar, savaşlara katılıp su taşıma, yaralıları tedavi etme, yeri geldiğinde silahla kendini savunma ya da saldırıda bulunma vazifelerini ifa etmişlerdir. Asr-ı saadette kadın, mescitlerin vazgeçilmez bir unsurudur. Hz. Peygamber sıklıkla sahabilerini, eşlerinin vakit namazlarına gitmelerine mani olmamaları hususunda uyarmıştır. Kaynaklarımızda kadınları, mescitte gruplar hâlinde oturup sohbet ederken, Allah Resulü’ne selam verirken ya da sohbetinde onu dinlerken tasvir eden pek çok rivayet bulunmaktadır. Kısacası asr-ı sadette kadın, evinde, mescitte, tarlasında, çarşı pazarda, cephede, seyahatte yani hayatın her alanında var olmuş, değer görmüş, değer kazandırmıştır. (“Hz. Peygamber döneminde Kadın” konusu ile ilgili detaylı bilgi için: Fatımatüz Zehra Kamacı, “Hz. Peygamber Döneminde Kadın Olmak,” Kadın Olmak, İslam, Gelenek, Modernite ve Ötesi (ed. Şule Albayrak), İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul 2019, s. 175-243.)

Kaynak

Doç. Dr. Fatımatüz Zehra KAMACI
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Aylık Diyanet Dergisi

[attachment=137233]


Musâfaha ne demektir? Namazdan sonra camide musâfaha yapılması bid’at mıdır?

Musâfaha nedir veyahut ne demektir? Namazdan sonra camide musâfaha yapılması bid’at mıdır? Namazlardan sonra camide musafaha yapmanın hükmü nedir? Diyanet cevapladı.

Musâfaha; bir tür dostluk ve barış ifadesi olarak tokalaşma şeklinde yapılan bir muâşeret şeklidir.

MUSAFAHA YAPMAK SÜNNET MİDİR?

Hz. Peygamber(s.a.s.), bu uygulamaya büyük önem vermiş (Buhârî, İsti’zân, 27; Ebû Dâvûd, Edeb, 154) ve “Birbiriyle karşılaşan iki Müslüman el sıkıştığında, daha oradan ayrılmadan günahları affedilir.”(Ebû Dâvûd, Edeb, 154) buyurmak suretiyle musâfaha etmeye teşvik etmiştir.

NAMAZDAN SONRA CAMİDE MUSÂFAHA YAPILMASI BİDAT MIDIR?

Müslümanlar arasında dostluk, hoşgörü ve kaynaşmaya vesile olması hasebiyle namaz sonrasında musâfaha yapmakta dînen bir sakınca yoktur. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, IX, 547) Ancak namazdan sonra cami içinde veya dışında musâfaha yapmayı, cemaatle namazın ayrılmaz bir unsuru gibi algılayarak topluca yapılan bir merasim hâline getirmek uygun değildir.


Dinimiz kadınların el sıkma şeklinde merhabalaşmalarına ne demektedir?..

Değerli kardeşimiz,

Buna "musafaha" denir. Gerek erkeklerin birbiriyle, gerekse de kadınların birbirleriyle, karşılaştıkları zaman selâmlaşmaları, hal-hatır sormaları, musafaha yapmaları, tokalaşmaları, kucaklaşmaları, birbirlerine güleryüz göstermeleri İslâmî kardeşliğin bir icabıdır. Bu davranışların tamamı sadakadır ve ibadettir.

Bir hadiste Peygamberimiz (asm) musafahanın faziletini şöyle anlatırlar:

    "İki Müslüman karşılaşıp musafaha yaparlarsa, Cenâb-ı Hak, onlar ayrılmadan her ikisinin de günahını bağışlır."(1)

Peygamberimizin bu hususta nasıl hareket ettiğini de Hazret-i Ebû Zer'den öğreniyoruz. Müslümanlar kendisi ne sorarlar:

    "Resul-i Eklemle (a.s.m.) karşılaştığımz vakit sizinle musafaha yapar mıydı?"

    Bu sual üzerine Hz. Ebû Zer (r.a.) kendi başından geçen nurlu bir hatırayı şöyle anlatır:

    "Resul-i Ekrem Efendimizle (a.s.m.) karşılaşıp da musafaha etmediğimiz hiç vaki değildir. Her karşılaşmada musafaha ederdi. Beni bir gün evden çağırtmıştı. O gün evde yoktum. Eve geldiğimde haber verdler. Hemen huzuruna vardım, divanın üzerinde oturuyorlardı. Beni görünce ayağa kalktı ve kucakladı. Bu manzara benim için çok, hem çok güzel bir şeydi."(2)

Karsılaşınca musafaha yapmak, kucaklaşmak Peygamberimiz (asm)'in hem sözlü, hem de fiilî bir sünnetidir. Peygamberimiz (asm)'in sünnet olan bu hareketini mutlaka erkekler tatbik edecek diye bir kaide yoktur. Bu sünneti mümin erkekler yapabildikleri gibi, mümin kadınlar da yaparlar. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken husus, kadınların kendilerine nikâhı düşebilecek erkeklerle musafaha yapmamalarıdır, bu caiz değildir.

Karşılaşınca Peygamber Efendimizin üzerine salavat-ı şerife getirme meselesine gelince; bu mevzuda da yine bir hadis-i şerifin mealini okuyalım:

    "Birbirlerinii seven iki kul karşılaştıkları zaman Resulullaha (a.s.m.) salavat getirirse, ayrılmadan önce Allah'ın affına ermiş olurlar."(3)

Meallerini verdiğimiz bu hadislerden, bizim de tabiî olarak tatbik ettiğimiz şu sıralama çıkıyor:

İki Müslüman karşılaştıkları zaman önce "Esselâmü Aleyküm" "Ve aleykümüsselam" diyerek selâmlaşırlar, musafaha yaparlar ve "Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammed" diyerek Peygamberimiz (asm)'in üzerine salavat getirirler. Bunların hepsi de sünnettir. Hiçbir zaman bid'at ve uydurma olamaz. Gerek erkekler, gerekse kadınlar kendi aralarında bu sünneti yaşamaya, yaşatmaya gayret ederler.

Yalnız, kadınlar musafaha ve kucaklaşma sünnetini cadde ve sokak gibi yabancı erkeklerin görebileceği bir yerde yapmamaya dikkat ederlerse daha isabetli olur. Zaten takvaya riayet eden mümin kadınlar her vakit İslâmî edep ve erkâna riayet ederler.

Erkeklerin, karşılaştıklarında birbirlerinin yüzünü öpmesi İmam-ı Azam ve İmam-ı Muhammed’e göre mekruh ise de İmam-ı Ebu Yusufa göre mekruh değildir. Bazı âlimler bu hususta şöyle derler: Eğer yüzünü öptüğü bir kimse, bir din âlimi ve takva sahibi bir kimse ise, bunda bir mahzur yoktur. Çünkü, bunda dinin şerefini korumak vardır. Kadınların ise karşılaştıkları zaman ve ayrılacakları zaman birbirlerinin yanaklarını öpmeleri mekruhtur.(4)



İnsanların genelde dostluk, sevgi, anlaşma, tebrik, bağlılık gibi duyguların ifadesi olarak el sıkışmaları birçok kültürde mevcut bir uygulamadır. Tokalaşmanın Arapça karşılığı olan musâfaha “bir şeyin yan tarafı” anlamındaki safh kökünden türemiştir. Tokalaşmada eller karşılıklı avuç içleri birleşecek şeklinde tutulduğundan buna musâfaha denilmiştir. İslâm’da müslüman kardeşliğini güçlendirmek için selâmlaşma, musâfaha ve güleryüzlülük teşvik edilmiştir. Selâmlaşmanın bir parçası sayılan tokalaşma Hz. Peygamber’in sünnetinde yer alan âdâb-ı muâşeret kaidelerindendir. Kur’an’da musâfaha kelimesi yer almamakla birlikte safh ve bu kökten türemiş fiiller “bağışlama, hoşgörülü olma” anlamında yedi âyette sekiz defa geçmektedir. Resûl-i Ekrem tokalaşmanın kalpteki kin duygusunu gidereceğini bildirmiştir (el-Muvaṭṭaʾ, “Ḥüsnü’l-ḫuluḳ”, 16). İslâm kültür tarihinde tokalaşmanın çok eskiden beri var olduğu belirtilir ve ilk tokalaşma âdeti Hz. İbrâhim’e dayandırılır (Fâkihî, III, 221). Alışveriş esnasındaki tokalaşma veya elleri hızlıca birbirine vurma âdeti “safka” kelimesiyle ifade edilir.

Resûlullah, müslüman kardeşini güleryüzle karşılama şeklinde bile olsa hiçbir iyiliğin küçük görülmemesini istemiş (Müslim, “Birr”, 144), selâmlaşmanın yayılmasını emretmiş (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 130, 131) ve tokalaşmanın selâmlaşmanın tamamlayıcısı olduğunu söylemiştir (Tirmizî, “İstiʾẕân”, 31). Selâm söz bakımından güven ve güvence vermenin ilânı, güleryüzle musâfaha onun tekididir. Sahâbeden Hz. Peygamber’le tokalaşanlar bununla övünmüştür. Abdullah b. Büsr’ün, “Şu elimi görüyor musunuz? Onunla Resûlullah’a biat ettim” dediği rivayet edilir (Müsned, IV, 189). Resûl-i Ekrem ashabıyla tokalaştığı gibi ashap da kendi aralarında tokalaşırlardı (Buhârî, “İstiʾẕân”, 27). Berâ b. Âzib’in rivayetine göre Hz. Peygamber, iki müslüman karşılaştığında tokalaşıp Allah’a hamdeder ve ondan bağışlanma dilerse daha oradan ayrılmadan Allah Teâlâ’nın her ikisini de affedeceğini bildirmiştir (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 141, 142). Resûlullah’ın yolculuğa çıkan bir kimseyle vedalaştığı zaman onun elini tuttuğu, o bırakıncaya kadar elini bırakmadığı ve onun için dua ettiği rivayet edilir (Tirmizî, “Daʿavât”, 43). Hz. Peygamber bir sahâbînin, “Bizden biri kardeşi veya arkadaşıyla karşılaştığında saygı için eğilebilir mi, sarılıp onu öpebilir mi, elini tutup tokalaşabilir mi?” şeklindeki sorularından ilk ikisine olumsuz, üçüncüsüne olumlu cevap vermiştir (Tirmizî, “İstiʾẕân”, 31). Bununla birlikte kucaklaşmanın mutlak şekilde yasaklanmadığını, yakınlık, yaş ve mevkiye göre kucaklamanın yanı sıra el, yüz veya alından öpülebileceğini gösteren hadisler de vardır. Resûl-i Ekrem amcasının oğlu Ca‘fer b. Ebû Tâlib Habeşistan’dan döndüğünde onu kucaklamış ve alnından öpmüştür. Yine kızı Fâtıma geldiğinde ayağa kalkar, onu kucaklar ve alnından öperdi. Yolculuk dönüşü veya uzun aradan sonra karşılaşma dışında sıkça görüşen insanların sadece selâmlaşıp tokalaşması âdâb-ı muâşeret yönünden daha uygun görülmüştür. Ayrıca Resûlullah’ın Müslümanlığı kabul edenlerle ilk görüşmesinde İslâm’a bağlılık amacıyla yahut Akabe biatları ve Bey‘atürrıdvân gibi önemli hadiselerde biat alırken musâfaha yaptığı bilinmektedir.

Âlimler gündelik hayatta riayet edilecek âdâb-ı muâşeret kaideleri çerçevesinde konuşma, selâmlaşma, sarılma, el veya alından öpme, tokalaşma, karşılama, ayağa kalkma, vedalaşma gibi iletişim biçimlerini bir bütün halinde inceleyerek sünnete uygun âdâbı belirlemeye çalışmıştır. Fakihler arasında tokalaşmanın sünnet olduğu hususunda görüş birliği vardır. Hz. Peygamber’in tokalaşma şekline dair bir kayıt bulunmamakla birlikte rivayetlerden onun tokalaşırken belli kuralları gözettiği anlaşılmaktadır. Meselâ Resûl-i Ekrem, musâfaha yaptığı kimse elini çekmeden onun elini bırakmadığı gibi karşıdaki yönünü başka tarafa çevirmeden ondan yönünü çevirmezdi (Beyhakī, X, 192). Resûlullah’a Medine döneminde on yıl kadar hizmet eden Enes b. Mâlik, bir şey söylemek için kulağına eğilen bir kimse başını geri çekmedikçe Hz. Peygamber’in ondan uzaklaştığını hiç görmediğini söyler (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 6). Bu tarzdaki rivayetlerden hareketle kısa tutulmakla birlikte tokalaşmada rencide edecek biçimde elin hızla çekilmemesi gerektiği, ilk elini uzatan tarafın elini çekmesini beklemenin uygun olacağı, selâm verme gibi önce el uzatmanın daha faziletli sayıldığı, tokalaşmanın sağ elle yapılmasının, güler yüzle selâm vermenin, kendisi ve karşı taraf için dua etmenin, Hz. Peygamber’e salavat getirmenin tokalaşma âdâbından olduğu ifade edilmiştir. Tokalaşmanın tek elle mi yoksa iki elle mi yapılacağı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Sahâbe ve tâbiînden gelen bazı rivayetlere binaen (Buhârî, “İstiʾẕân”, 28) iki elle tokalaşmanın sünnet olduğu görüşünü benimseyenlere göre sağ eller bağlanıp sol eller onların üzerine konularak tokalaşılır. Tokalaşmanın sünnet kabul edildiği durumlar arasında karşılaşma, karşılama, yöneticiyle biatlaşma merasimi zikredilmiştir. Karşı tarafa eziyet vermemek için ellerin kirli veya terli olması halinde çekinmek daha uygunsa da tokalaşmada hükmî tahâret aranmaz. Nitekim Resûl-i Ekrem’le yolda karşılaşan Huzeyfe b. Yemân’ın cünüp olduğu için tokalaşmaktan çekindiğinde Hz. Peygamber’in, “Müslüman necis olmaz” diyerek bunda bir sakınca bulunmadığını ifade ettiği nakledilir (Ebû Dâvûd, “Ṭahâret”, 91; Ebû Hüreyre hakkında benzer bir rivayet için bk. Tirmizî, “Ṭahâret”, 89). Ayrıca hastalığı bulaşıcı değilse hastalarla musâfahada bir mahzur görülmediği, hasta ziyareti sırasında hastanın alnına veya eline elini koyma, halini sorma gibi davranışların teşvik edildiği bilinmektedir (Tirmizî, “Eṭʿime”, 19).

Tokalaşma ile ilgili çeşitli meseleler tartışılmış, erken dönemde gayri müslimlerle ve bid‘at ehliyle, modern dönemde karşı cinsle tokalaşma konuları öne çıkarken klasik fıkıh literatüründe en çok namazlardan sonra tokalaşma âdeti ele alınmış, bu hususta çok sayıda risâle yazılmıştır. Namazların arkasından musâfahanın müstehap veya mubah sayıldığını söyleyenlerin yanı sıra mekruh veya haram olduğunu söyleyenler de vardır (Abdünnâsır, s. 73-84). Günümüzde vakit namazları, cuma ve özellikle bayram namazlarının ardından cemaat arasında camilerde yapılan tokalaşma, geçmişte belli bir dönemde daha çok sabah ve ikindi namazları ile cuma namazından sonra yapılmaktaydı. Bunun müstehap sayıldığını söyleyenler tokalaşmanın sünnet oluşunun namaz sonrasındaki tokalaşmayı da kapsadığı, namazın arkasından tokalaşmanın müminlerin arasında yakınlaşmayı ve sevgiyi arttıracağı görüşünden hareket ederler. Bazılarına göre namazdan sonra musâfaha bid‘at-ı hasene veya mubahtır. Bid‘atı beş kısma ayıran İbn Abdüsselâm sabah ve ikindi namazlarının ardından yapılan musâfahayı mubah bid‘ata örnek gösterir (Ḳavâʿidü’l-aḥkâm, II, 173). Nevevî de her karşılaşmada musâfahanın müstehap olduğunu, ancak sabah ve ikindi namazlarından sonra yapılan musâfahanın sünnete dayanmadığını, bununla birlikte mubah kabul edildiğini belirtir (el-Eẕkâr, s. 210). Osmanlılar döneminde Şürünbülâlî gibi bazı âlimler de cevaz görüşünü benimsemiştir. Bunu mekruh veya haram sayanlara göre tokalaşmanın belirli namazlara hasredilmesi ve sadece namaz sebebiyle yapılmasının Resûlullah’ın uygulamasında bir örneği yoktur ve sonradan ihdas edilmiş bir âdet olup reddedilmesi gerekir. Başta İbn Teymiyye, Birgivî ve Kadızâdeliler olmak üzere çeşitli mezheplere mensup birçok fakih tarafından savunulan bu görüş özellikle belirli namazların ardından tokalaşmanın namaza has bir sünnet gibi algılanmaya başlanacağı endişesinden kaynaklanır (İbn Âbidîn, II, 235). Ayrıca bayram namazlarından sonra musâfaha yapmayı da bid‘at olarak görenler vardır (Azîmâbâdî, XIV, 82). Bunun en başta gelen sebebi bu uygulamanın insanları bağlayan ve terki ayıplanan bir merasim haline gelmesidir. Bir uygulamanın bid‘at olması için bir sünneti ortadan kaldırması, bir ibadet veya ibadetin unsuru şeklinde telakki edilmesi ve terkinin ayıplanması hususları göz önüne alınmaktadır. Bunların bulunmadığı durumlarda, namaz öncesinde farklı zamanlarda camiye gelen insanların namaz kılındıktan sonra çıkarken tabii bir şekilde selâmlaşma, tokalaşma ve sohbet etmelerinde bir sakınca görülmemesi gerekir.

Gayri müslimlerle tokalaşma konusu gayri müslimlerle genel ilişkiler bağlamında ele alınmıştır. Konuya gündelik hayat ve komşuluk hakları çerçevesinde yaklaşanlar, tokalaşmamanın rencide edici olacağı durumlarda tokalaşmanın daha uygun sayıldığını ifade etmiştir. Bu görüşün önemli dayanaklarından biri, din hususunda düşmanlık ve zulme başvurmayan gayri müslimlerle iyi geçinmeye cevaz veren âyetlerdir (el-Mümtehine 60/8-9). Fıkıh literatüründe yer alan, gayri müslimlerle ve bid‘at ehliyle tokalaşmanın mekruh olduğuna dair görüşlerde ise farklı din ve inanç mensuplarıyla ilişkilerde dönemin düşmanlık ve güvensizlik gibi öne çıkan kaygıları ve duyarlılıkları yanında musâfahanın dinî-siyasî bir anlama sahip biatlaşmayla yakın ilişkisi de etkili olmalıdır.

Klasik fıkıh literatüründe karşı cinsle tokalaşma konusu, günlük hayatta dostluk ve sevgiyi güçlendirici davranışlar çerçevesinde değil nâmahremle birlikte oturma âdâbı, ona bakma, dokunma gibi kadın-erkek ilişkilerinin sınırlarını tesbit bağlamında incelenmiş ve kişiler, arada evlilik yasağı bulunup bulunmaması ve yaş gibi kriterlerden hareketle dört grupta ele alınmıştır. 1. Kişinin evlenmesi ebediyen haram olan akrabalarından biriyle tokalaşmasında sakınca bulunmadığı ifade edilmiştir. Bunlar nesep, sütakrabalığı veya sıhriyet yoluyla kurulan akrabalıklardır. Ana-baba, dede-nine, kardeşler, yeğenler, hala ve teyze gibi nesep bağıyla, sütanne, sütkardeş gibi süt akrabalığı yoluyla ve kayınvâlide, gelin, babanın eşi, eşin kızı gibi sıhriyet bağıyla akraba olunanlarla musâfahada bir sakınca görülmemiştir. Ancak fakihlerden bu sınırı dar tutarak sadece usul ve fürûa veya nesep bağıyla akrabalığa hasredenler de vardır. 2. Aralarında Hanefîler ve Hanbelîler’in de yer aldığı fakihlere göre mahrem olmasa da yaşlılarla musâfahada bir sakınca yoktur. 3. Yine herhangi bir akrabalık bağı bulunmasa da küçüklerle tokalaşma Mâlikîler dışındaki mezheplere göre câiz görülmüştür. Bütün bu gruplarla ilgili musâfahanın cevazı normal şartlar altında geçerli olup gayri meşrû eğilimler söz konusu ise haram hükmünü alacağı ifade edilmiştir. 4. Mahrem olanlar dışında karşı cinsten genç ve orta yaşlılarla tokalaşmaya kadim dönemde fakihler cevaz vermemiştir; günümüzde ise iki farklı görüş bulunmaktadır (Abdünnâsır, s. 31-56). Cevaz vermeyenler, Hz. Peygamber’in biat alırken kadınlarla tokalaşmayıp sözle yetindiğine dair rivayetleri delil getirir (Müsned, II, 213; VI, 357; Abdürrezzâk es-San‘ânî, VI, 6-9). Ayrıca Resûl-i Ekrem, kendisiyle musâfaha yapmak isteyen kadınlara sözlü biatlaşmanın yeterli olduğunu ve kadınlarla musâfaha yapmadığını söylemiştir (Nesâî, “Beyʿat”, 18; Tirmizî, “Siyer”, 37; İbn Mâce, “Cihâd”, 43). Bunun yanı sıra karşı cinsten yabancılara dokunma ve onlarla tokalaşma onlara bakmayı yasaklayan âyetlerin hükmüne kıyaslanmıştır. Şâfiîler’de ve Hanbelîler’de karşı cinsle tokalaşma abdest hükümleri çerçevesinde de ele alınmıştır; çünkü bu mezheplere göre mahrem veya nâmahrem olsun karşı cinse dokunma abdesti bozar. Bazı kayıtlarla cevaz görüşünü benimseyenler ise çeşitli rivayetlerden deliller getirmenin yanı sıra yukarıdaki rivayetlerin bu konuda açık bir haramlık hükmü taşımadığı, o dönemde Arap toplumunda kadınlarla tokalaşma âdeti bulunmadığından Resûlullah’ın kadınlardan biat alırken kendileriyle tokalaşmadığı, onun bu uygulamasının tokalaşmanın haramlığına delâlet etmediği noktasından hareket ederler.


Dipnotlar:

1. Ebu Davud, Edeb: 143.
2. Müsned, V/168.
3. el-Ezkar Trc. s.480.
4. el- Fetava’l- Hindiye, V/369.
(bk. Mehmed PAKSU, Sünnet ve Aile)



BİBLİYOGRAFYA

Müsned, II, 213; IV, 189; VI, 357.

Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Muṣannef, VI, 6-9.

İbn Ebû Şeybe, el-Muṣannef (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1409/1989, V, 246-247.

Fâkihî, Aḫbâru Mekke (nşr. Abdülmelik b. Abdullah b. Dehîş), Beyrut 1414/1994, III, 221.

İbn Kuteybe, ʿUyûnü’l-aḫbâr (Tavîl), III, 41.

Nesâî, ʿİşretü’n-nisâʾ, Beyrut 1409/1989, s. 201-203.

Ebû Saîd İbnü’l-A‘râbî, el-Ḳubl ve’l-muʿâneḳa ve’l-muṣâfaḥa (nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim), Kahire, ts. (Mektebetü’l-Kur’ân).

Taberânî, el-Muʿcemü’l-kebîr (nşr. Hamdî Abdülmecîd es-Selefî), Beyrut, ts. (Dâru ihyâi’t-türâsi’l-Arabî), II, 176; XX, 211-212.

a.mlf., el-Muʿcemü’l-evsaṭ (nşr. Târık b. Avazullah – Abdülmuhsin el-Hüseynî), Kahire 1415/1995, VIII, 182.

Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, es-Sünenü’l-kübrâ (nşr. M. Abdülkādir Atâ), Beyrut 1414/1994, VII, 99-100; X, 192.

Ferrâ el-Begavî, Şerḥu’s-sünne (nşr. Şuayb el-Arnaût), Beyrut 1403/1983, XII, 289, 290, 291, 292, 293.

Kâsânî, Bedâʾiʿ, V, 123-124.

Muvaffakuddin İbn Kudâme, el-Muġnî (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî – Abdülfettâh M. el-Hulv), Riyad 1419/1999, XIII, 252.

İzzeddin İbn Abdüsselâm, Ḳavâʿidü’l-aḥkâm, Beyrut, ts. (Dârü’l-ma‘rife), II, 173.

Nevevî, el-Eẕkâr, Beyrut 1404/1984, s. 209-210.

Takıyyüddin İbn Teymiyye, Mecmûʿatü’l-fetâvâ (nşr. Âmir el-Cezzâr – Enver el-Bâz), Mansûre 1426/2005, XXIII, 192.

İbn Balabân, el-İḥsân bi-tertîbi Ṣaḥîḥi İbn Ḥibbân (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1407/1987, II, 277, 326; IX, 161-162.

İbn Hacer el-Askalânî, Fetḥu’l-bârî (nşr. Ebû Kuteybe Nazar Muhammed el-Fâryâbî), Riyad 1426/2005, XIV, 211-216.

Hattâb, Mevâhibü’l-celîl, Beyrut 1398, I, 296; II, 29, 127.

Hatîb eş-Şirbînî, Muġni’l-muḥtâc (nşr. M. Halîl Aytânî), Beyrut 1418/1997, I, 105; III, 182; IV, 286.

Ahmed b. Muhammed Akhisarî, Risâle fî enne’l-muṣâfaḥa baʿde’ṣ-ṣalavâti’l-ḫams bidʿatün, Süleymaniye Ktp., Harput, nr. 429, vr. 72-73.

Kâtib Çelebi, Mîzânü’l-hak: İslâmda Tenkid ve Tartışma Usûlü (s.nşr. Süleyman Uludağ – Mustafa Kara), İstanbul 1990, s. 199-201.

Şürünbülâlî, Saʿâdetü ehli’l-İslâm bi’l-muṣâfaḥati ʿaḳıbe’ṣ-ṣalâti ve’s-selâm (Resâʾilü Ḥasen Şürünbülâlî içinde, 50. risâle), Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1184, vr. 527-548.

Muhammed b. Seyyid Kemâleddin, Risâle fi’l-muṣâfaḥa, Süleymaniye Ktp., Lâleli, nr. 3767, vr. 143-147.

İbn Âbidîn, Reddü’l-muḥtâr, Beyrut 1421, II, 235; VI, 368, 381, 412.

Azîmâbâdî, ʿAvnü’l-maʿbûd, Beyrut 1415, XIV, 80-84.

Ahmed eş-Şerebâsî, Yesʾelûneke fi’d-dîn ve’l-ḥayât, Beyrut 1980, IV, 86-87.

Talât Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara 1985, s. 300-301, 310-313.

M. Mûsâ Nasr, Tamâmü’l-kelâm fî bidʿati’l-muṣâfaḥa baʿde’s-selâm, Amman 1405/1985, s. 16-34.

Vehbe ez-Zühaylî, el-Fıḳhü’l-İslâmî ve edilletüh, Dımaşk 1405/1985, III, 567, 570.

Abdülkerîm Zeydân, el-Mufaṣṣal fî aḥkâmi’l-merʾe ve beyti’l-müslim fi’ş-şerîʿati’l-İslâmiyye, Beyrut 1413/1993, III, 249-251, 268.

Hayreddin Karaman, Hayatımızdaki İslam, İstanbul 2006, II, 150-153.

Abdünnâsır b. Hıdır Mîlâd, el-Muṣâraḥa fî aḥkâmi’l-muṣâfaḥa, Medine 1429/2008, s. 11-98.

“Muṣâfaḥa”, Mv.F, XXXVII, 356-366.

Mustafa Çağrıcı, “Tokalaşma”, İslam’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, İstanbul 1997, IV, 379.


Kaynak:

Diyanet
Sorularla İslamiyet
DNA HAKKINDA

Alm. Deutscher Normenausschuss, Fr. Acide desoxyribonucleique, İng. Desoxyribonucleic asid. Kalıtımda rol oynayan organik bir molekül. Bir nükleik asit çeşidi. “Deoksiribo nükleik asit” adını alır. Kısaca “DNA” olarak gösterilir. Canlılarda yönetici bir moleküldür. Hücrenin protein ve enzim sentezinde rol oynar. Ayrıca yeni bir hücre meydana getirecek gerekli elemanları taşıdığından hücre bölünmesinin esasını teşkil eder.

İlk defâ A.F.Mıescwer adlı bir araştırıcı 19. yüzyılın sonlarında hücre çekirdeğini incelerken bu maddeleri fark etmiştir.

Ökaryotik hücrelerde DNA başlıca çekirdekte bulunmakla berâber az olarak mitokondri ve kloroplastlarda da vardır. Hücre çekirdeğinde bulunan kromatin, DNA ve buna bağlı proteinlerden yapılmıştır.

1953 senesinde Watson ve Crick adlı araştırıcılar hazırladıkları modeller üzerine DNA yapısını açıklamaya çalışmışlardır. Buna göre; DNA teorik olarak sonsuz uzunlukta ve birbirine sarmal olarak dolanmış yanyana iki molekül zinciridir. Bu, hayâlî bir eksene sarılı bir ip merdivenine benzetilebilir. Merdivenin kenarları bir şeker molekülü (deoksiriboz) ile fosforlu bir molekülden meydana gelir. Merdiven basamaklarının arasında gevşek hidrojen bağlarıyla birbirini çeken pürin ve pirimidin denilen azotlu bazlar bulunur. Bu basamaklar merdivenin kenarındaki şeker moleküllerine bağlıdır.

DNA’daki azotlu bazlar iki gruptur: Pürin bazları adenin ve guanin; pirimidin bazları ise sitozin ve timindir. Bunların molekül durumları şöyledir ki, bir adenin ancak bir timinle ve bir sitozin ancak bir guaninle birleşebilir. Bunlar pratikte baş harfleri ile gösterilir. Bu duruma göre her kademede ancak 4 çift baz bulunabilir. A-T, T-A, G-S, S-G. Her DNA molekülünde; adenin (A) molekül sayısı, timin (T) molekül sayısına eşittir ve ancak birbirleriyle karşılıklı bağ yapabilirler. Birbiriyle oranları 1’dir (A/T=1). Aynı durumlar guanin (G) ile sitozin (S) arasında da mevcuttur (G/S=1). Ancak (G+S)/(A+T) oranı 1’e eşit değildir. Bu oran bütün DNA’larda farklı olabilmektedir. Adeninle timin arasında çift hidrojen bağı (A = = = T) bulunur. Sitozinle guanin arasında ise üç hidrojen bağı (S    G) mevcuttur. Bir baz çifti, yapısı îtibâriyle yakınındaki baz çiftlerini etkilemez. Bu azotlu baz-şeker-fosfat topluluğuna “nükleotit” denir. DNA, bir nükleik asit olup, temel birimi “nükleotit”tir. DNA’nın bütün nükleotitlerinde şeker ve fosfor grupları aynıdır. Nükleotitlerin farklılığı taşıdıkları bazlardan kaynaklanır. Nükleotitler taşıdıkları azotlu bazlara göre adlandırılırlar: Adenin nükleotit, guanin nükleotit, timin nükleotit, sitozin nükleotit.

Bu DNA molekülünü yapan nükleotitlerin belirli bir sıra ve düzenle dizilmeleriyle molekül boyunca gen blokları meydana gelir. Sâdece şeker ve bazdan oluşan birleşime ise nükleosit denir. DNA molekülündeki sarmallık sağa doğrudur, her on çift nükleotitte tam bir tur tamamlanır.

DNA genetik bilgi deposudur. Mikroskopla bile görülemeyen bu sayılamayacak kadar bilgiler, gâyet muntazam olarak yerleştirilmiştir. İnsan vücudunun plânını içinde taşıyan bu muhteşem yapı kendisini inceleyen ilim adamlarını hayretler içinde bırakmakta ve DNA’dan bahseden ilmî eserlerin pek çoğunda bunu yaratanın azâmet ve büyüklüğü dile getirilmektedir.

DNA’nın iki görevi vardır: Birincisi hücre bölünmesinin hazırlıkları sırasında kendi kopyasını yapmasıdır. Kromozomların ikiye bölünmesi sırasında DNA molekülü kendisinin bir kopyasını yapar, buna replikasyon veya duplikasyon denir. Bu olay yavru kromozomda aynı kısımların bulunabilmesi için gereklidir. DNA’nın kendini eşlemesi esnâsında, iki sarmal ipliği bir arada tutan hidrojen bağları âdetâ bir fermuar gibi açılır. Açıkta kalan pürin ve pirimidin nükleotitlerin uçları, hücrede önceden sentezlenmiş nükleotitlerle tamamlanır. Böylece birbirinin aynı olan iki DNA meydana gelmiş olur. Hücre bölünmesinde her biri bir hücreye gider. İkinci görevi, kendinde toplanmış olan bilgiyi RNA’ya (Ribonükleik asit) vermesidir. Bu işleme transkripsiyon denir. Transkripsiyonun esâsı DNA kalıbı üzerinden RNA’nın direkt olarak sentezlenmesidir. Böylece DNA’daki bilgi RNA’ya aktarılmış olur. RNA’daki toplanan bilgi ribozomlarda tercüme edilerek protein, enzim gibi maddelerin sentezinde kullanılır.

Kromozomlarda bulunan genler DNA yapısındadır. Her canlı bireyin ve neslinin hayat plânı hücre hâfızasını meydana getirir. DNA molekülleri şifrelerle kodlanmıştır. DNA’nın yapısına giren bazların (A,T,G,S) her biri şifre sembolü olarak kullanılır. Hayâtın dili bu dört harfli alfabeyle DNA moleküllerinde yazılmaktadır. DNA’nın ipliklerinde ard arda gelen üç nükleotit bazı bir mânâ (şifre) ifâde eder. Dört farklı nükleotitle arka arkaya 64 şifre kodlanabilir (AAA, AAS, AAG, AGS, vb.). Şifrelerin DNA’daki sıralanışlarının değişmesiyle ise binlerce mânâ ifâde edilebilir.

DNA’lar, kendilerinin kopyalarını yaparak, üreme hücreleriyle hayat şifrelerini nesilden nesile iletirler. Canlıların vücut yapılarının ve karakterlerinin (mâvi gözlülük, kıvırcık saçlılık, çekik gözlülük vs.) cansız bir molekülde şifrelenmesi ve bu molekülün otomatik olarak kendisinin kopyasını yapabilmesi, daha açık bir ifâdeyle hayat sırrını kendinde kapsaması özelliğine fen adamları hayretle bakmakta ve bunların ancak ilâhî bir kudretle mümkün olabileceğini ifâde etmektedirler.

Bâzı sebeplerden dolayı DNA’daki genlerde yapı değişiklikleri görülebilmektedir. Bu değişmeler yavru hücrelere de aynen geçer. Bu durum bâzan kansere sebeb olabilmektedir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
DİZİLER

Alm. Progressionen, Fr. Progression, İng. Progression. Tanım kümesi pozitif tam sayılar olan bir fonksiyon. Bu fonksiyonun değer kümesi reel sayılar ise, reel dizi; kompleks sayılar ise, kompleks dizi adını alır. n’inci görüntüsü olan f(n) = an ye genel terim denir. Terimleri a1, a2, ..., an ... olan bir dizi (a1, a2, ..., an ...) veya kısaca (an) şeklinde gösterilir. Örnekler:

    1          1  1        1
    1. (an) = (¾) = (1, ¾ , ¾ ,..... ¾ ,...) ® 0’dır.
                  n          2  3        n



          2n+1        3  5  7        2n+1
    2. (bn) = (¾¾¾) = (¾ , ¾ , ¾ ,...., ¾¾¾ ,...) ® 2’dir.
                    n+1        2  3  4        n+1



3. (cn) = (-1)nn = (-1, 2, -3, 4, ....., (-1)nn, .....)

4. (dn) = (2) = (2, 2, 2, ......., 2, ......) ® 2

Birinci dizi monoton azalan, ikinci dizi monoton artan dizilerdir. Her n için an>an+1 ise dizi monoton azalandır. an<an+1 ise dizi monoton artandır. Birinci dizinin bütün terimleri 0 ile 1 arasında, ikinci dizinin bütün terimleri ise 2 ile 3/2 arasındadır. Böyle alt ve üst sınırları olan dizilere sınırlı diziler denir. Bâzı dizilerin alt sınırı reel sayı olup, üst sınırı belli bir sayı olmaz veya tersi olur. Dizinin alt sınırına EBAS (en büyük alt sınır), üst sınırına da EKÜS (en küçük üst sınır) denir.

Bir dizinin yakınsaklığı: Genel terimin limiti belli bir sayı olan dizilere yakınsak dizi denir. Belli bir limiti yoksa veya birden fazla limiti varsa bu diziye ıraksak dizi denir. 1. ve 2. örnekteki dizilerin limitleri 0 ve 2 olduğundan yakınsaktırlar. 3. örnekteki dizinin içinde iki dizi vardır. Bunlar (-1, -3, -5, ... (-1)n n, ...) ve (2,4,6,8, ... (-1)n n, ...) dizileridir. Her iki dizinin de belli bir limiti yoktur. Bu dizi ıraksaktır. 4. örnekteki diziye sabit dizi denir. Sâbit dizilerde her n için an = an+1’dir. ((-1)n) dizisi de ıraksaktır. Bu dizi (-1, 1, -1, 1, -1, 1 ...) şeklindedir. İki farklı limiti vardır. Biri (-1) sâbit alt dizisinin limiti -1’dir. Diğeri (+1) sâbit alt dizisinin limiti 1’dir. Genel terimi (-1)n+(-1)n+1 olan dizi de sâbit (0) dizisidir. Sâbit dizilerin tek limiti olduğundan yakınsaktır.

Dizilerin birçok alt dizileri de vardır. Dizilerin dört işlemi tanımlanmıştır. Bir dizinin bir sayı ile çarpımı, dizinin bütün terimleriyle çarpımı demektir. Aritmetik ve geometrik diziler, çok kullanılan iki özel dizidir.

Aritmetik dizi: (a,a+r, a+2r, a+3r, ...) şeklinde dizidir. İlk terimi a, r ortak farkı sıfırdan farklı bir reel sayı olmak üzere genel terimi:

an = a+(n-1) r

olan diziye aritmetik dizi denir.

a = 2, r = 3 için (an) = (2, 5, 8, 11, ...)dir.

a = 3, r = -2 için (an) = (3, -1, -3, -5, ...)dir.

Aritmetik dizinin ardışık üç terimi a1, a2, a3, ise:

        a1+a3
        a2 = ¾¾¾¾ veya      2a2 = a1+a3 dir.
                  2

Dizinin terimleri sonsuzdur. Terimleri belli sayıda olan bir diziye sonlu dizi denir.

Sonlu bir aritmetik dizinin özellikleri:

1. Aritmetik dizide herhangi bir terimden, kendinden önce gelen terim çıkarıldığında ortak fark bulunur. Yâni;

an-an-1 = r  dir.

2. Bir aritmetik dizi (a1,a2, ... am ..., an ...) ise

      an-am
        r = ¾¾¾¾ dir.
              n-m

3. Bir aritmetik dizide baştan ve sondan aynı uzaklıkta olan iki terimin toplamı, ilk ve son terimin toplamına eşittir. Yâni:

(a1, a2, a3 ... an-2 , an-1, an) bir aritmetik dizi ise

a1+ an = a2+an-1 = a3 + an-2 = ...= ap+an-p+1  dir.

4. Bir aritmetik dizide her terim kendinden eşit uzaklıktaki terimlerin aritmetik ortalamasıdır. Yâni:

        ap-k+ap+k
        ap = ¾¾¾¾¾¾ , 1 £ k < p’dir.
                    2   

Yâni a1,a2,a3,a4,a5,a6,a7,a8 bir aritmetik dizi ise

        a3+a5      a2+a6    a1+a7
        a4 = ¾¾¾¾ = ¾¾¾¾ = ¾¾¾¾ olur.
                  2            2            2

5. a ile b sayıları arasına bunlarla birlikte aritmetik dizi teşkil edecek şekilde n tane sayı yazılırsa, bu dizinin ortak farkı:

        b-a
        r = ¾¾¾¾  dir.
              n+1

Meselâ 7 ile 23 arasına öyle üç tâne sayı yazalım ki bu beş sayı aritmetik dizi teşkil etsin:

      23-7        16
        r = ¾¾¾¾ = ¾¾¾ = 4 olur.
              3+1          4

O halde bu üç sayı 11,15,19 sayılarıdır.

6. Sonlu bir aritmetik dizinin ilk n terim toplamı:

        n
        Sn = ¾¾ (a1+an)  veya:
                2

          n
        Sn = ¾¾ [2a1+(n-1)r]  dir.
                2

Meselâ (4,11,18,25, ...) dizisinin 10 terim toplamı:

          10
        S10 = ¾¾ (4+9.7) =5.67 = 335 bulunur.
                  2

Geometrik dizi: k, 0 ve 1’den farklı bir reel sayı olmak üzere (an) = (a, ak, ak2, ak3, ..., akn-1, ...) dizisine geometrik dizi denir. İlk terim olan a’yı sâbit bir k sayısı ile çarparak dizinin terimleri elde edilir. Geometrik dizinin genel terimi:

an = a.kn-1 dir. k>1 ise artan, a<k<1 ise azalan dizi olur.

Sonlu bir geometrik dizinin özellikleri:

1. Bir geometrik dizide bir terimin kendinden öncekine bölümü ortak çarpandır. Yâni:

an
        ¾¾ = k’dır.
        an-1

a = 2, k = 3 için geometrik dizi, (2,6,18,54, ...) dır.

Bu dizide:

  54      18      6
          ¾¾ = ¾¾ = ¾¾ = 3 olur.
          18      6      2

2. Bir geometrik dizide her terimin karesi kendisinden önceki ve sonraki terimlerin çarpımıdır. Yâni:

a2n = an-1.an+1 dir.

3. Sonlu bir geometrik dizide baştan ve sondan aynı uzaklıktaki iki terimin çarpımı, ilk ve son terimlerin çarpımına eşittir. Yâni:

a1.an = a2.an-1 = a3.an-2 = ... = ap.an-p+1’dir.

4. a ile b sayıları arasına bunlarla birlikte geometrik dizi teşkil edecek şekilde n tane sayı yazılırsa bu dizinin ortak çarpanı:



FORMüL VAR!  (1)



Meselâ 2 ile 162 arasına öyle üç sayı yerleştirelim ki, bu beş sayı bir geometrik dizi teşkil etsin. Bunun için;



FORMüL VAR! (2)



bulunur.

İstenen sayılar: 6,18,54’tür.

5. Bir geometrik dizinin ilk n terim toplamı:

          1-kn
        Sn = a ¾¾  dir.
                  1-k



                  1  1  1
        Meselâ (2, 1, ¾, ¾, ¾, .....)
                          2  4  8

dizisinin ilk 10 terim toplamı:



FORMüL VARR!  (3)



bulunur.

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)