MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
KAĞNI
Alm. Ochsenkarren mit zwei Rädern, Fr. Chariotm àdeux roues, İng. Ox-cart with two wheels. İki tekerlekli, tekerlekleri dingile bağlı çift öküz veya camızla çekilen ekseriya yük taşımada kullanılan araba. İnsanların tekerlekleri yapıp kullanmasından sonra kağnı tipindeki arabalar onun en büyük yardımcısı olmuştur. Yapılan kazılarda tekerlekli arabalara ilk defa mîlâttan 4000 yıl önce, Sümer ülkesinde rastlanmaktadır. Buradan Anadolu yolu ile Avrupa’ya yayılan tekerlekli arabalar, M.Ö. 2000 yıllarında İskandinavya’ya kadar ulaşmıştır. Anadolu’da yapılan kazılar bu hususta yeni bilgiler elde edilmesine yardımcı olacaktır.
Kağnı sözüne, Orhun Yazıtlarında rastlanmaktadır. Bu bakımdan kağnının, Türkler tarafından kullanılması çok eskidir. Uygurcada boyunduruk kayışı tâbiri geçmektedir. Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan kağnı, bilhassa İstiklâl Harbinin sembolü hâline gelmişti. Yolsuz, izsiz, çamurlu yerlerde, cephede, malzeme ve insan taşımada kağnıdan çok istifâde edilmişti. Ağır yük altında tekerleklerden çıkan gıcırtılar iniltilere benzetilerek zaman zaman edebiyata konu olmuştur.
Kağnılar teker, kağnı evi ve boyunduruk olarak üç parçadan meydana gelir. Tekerlekler ay biçimi iki tahta ile bunların arasında bir göbekten ibârettir. Tekerin çevresine bir cm kalınlığında iki üç cm genişliğinde demir çember kızdırılarak geçirilir. Böylece tahta tekerleğin kısa zamanda parçalanıp elden çıkması önlenmiş olurdu. Tekerlekleri birleştiren dingil üzerine oklar, bu okların üzerine de kağnı evi tâbir edilen kısım oturtulurdu. Boyunduruk ise hayvana kayışlarla bağlanan kısımdır.
Kağnıyı idâre eden kimse ayakta veya oturarak elindeki iki metre boyundaki meses veya üvendere adı verilen ucu nodullu (sivri demir) değnekle öküzleri yönlendirir. Anadolu’nun bâzı yörelerinde hâlâ kağnılara rastlanmaktadır
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Ochsenkarren mit zwei Rädern, Fr. Chariotm àdeux roues, İng. Ox-cart with two wheels. İki tekerlekli, tekerlekleri dingile bağlı çift öküz veya camızla çekilen ekseriya yük taşımada kullanılan araba. İnsanların tekerlekleri yapıp kullanmasından sonra kağnı tipindeki arabalar onun en büyük yardımcısı olmuştur. Yapılan kazılarda tekerlekli arabalara ilk defa mîlâttan 4000 yıl önce, Sümer ülkesinde rastlanmaktadır. Buradan Anadolu yolu ile Avrupa’ya yayılan tekerlekli arabalar, M.Ö. 2000 yıllarında İskandinavya’ya kadar ulaşmıştır. Anadolu’da yapılan kazılar bu hususta yeni bilgiler elde edilmesine yardımcı olacaktır.
Kağnı sözüne, Orhun Yazıtlarında rastlanmaktadır. Bu bakımdan kağnının, Türkler tarafından kullanılması çok eskidir. Uygurcada boyunduruk kayışı tâbiri geçmektedir. Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan kağnı, bilhassa İstiklâl Harbinin sembolü hâline gelmişti. Yolsuz, izsiz, çamurlu yerlerde, cephede, malzeme ve insan taşımada kağnıdan çok istifâde edilmişti. Ağır yük altında tekerleklerden çıkan gıcırtılar iniltilere benzetilerek zaman zaman edebiyata konu olmuştur.
Kağnılar teker, kağnı evi ve boyunduruk olarak üç parçadan meydana gelir. Tekerlekler ay biçimi iki tahta ile bunların arasında bir göbekten ibârettir. Tekerin çevresine bir cm kalınlığında iki üç cm genişliğinde demir çember kızdırılarak geçirilir. Böylece tahta tekerleğin kısa zamanda parçalanıp elden çıkması önlenmiş olurdu. Tekerlekleri birleştiren dingil üzerine oklar, bu okların üzerine de kağnı evi tâbir edilen kısım oturtulurdu. Boyunduruk ise hayvana kayışlarla bağlanan kısımdır.
Kağnıyı idâre eden kimse ayakta veya oturarak elindeki iki metre boyundaki meses veya üvendere adı verilen ucu nodullu (sivri demir) değnekle öküzleri yönlendirir. Anadolu’nun bâzı yörelerinde hâlâ kağnılara rastlanmaktadır
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KÂFUR AĞACI (Cinnamomun camphora)
Alm. Kampferbaum, Fr. Comphier (m), arbre, İng. Camphor tree. Familyası: Defnegiller (Lauraceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.
Vatanı, Güney Çin, Hintçini, Güney Japonya ve Formoza gibi uzak doğu olan, 40-50 m yüksekliğinde, tabiî ormanlar meydana getiren büyük ağaçlar.
Kâfur ağacı uzun yıllar (2000 yıl) yaşar. Tropik bölgelerde kültürü yapılır. Ağacın yaprağında, gövde kabuğunda ve odununda bulunan yağ hücrelerinde Camphora (kâfur) meydana gelir ve yaşlı gövdelerde yarıklar içersinde kristalleşir. Sonra dal ve gövdelerinin su buharı distilasyonu ile kâfur elde edilir.
Kâfur elde edilmesi: 20-25 yaşlarındaki ağaçların odunu kesilip, uçucu yağ elde edilir. Bu uçucu yağ, soğukta bekletilince kâfur kristallenerek çöker, süzülerek temizlenir. Tablet veya prizmatik kristaller hâlinde ticârete çıkarılır. Tabiî kâfur, monoterpenik bir maddedir. Sun’î kâfur rasemiktir ve pinenden çeşitli işlemlerle hazırlanır.
Kullanıldığı yerler: Kalp ve solunum antiseptiği olarak, çoğunlukla yağlı enjeksiyonları hâlinde kullanılmaktadır. Akciğer ve solunum yollarında antiseptik bir etki yapar. Bu sebeple kâfur taşıyan preparatlar buğu olarak veya kâfur merhemleri, göğüs ve sırta sürülerek kullanılır.
Kâfur, sabun ve selüloit sanâyiinde de kullanılmaktadır. Türkiye’de yılda 10-15 ton kadar kâfur ithal edilmektedir. Kâfur ağacı bir tropik bölge bitkisi olduğundan, Türkiye’de yetiştirilememektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Kampferbaum, Fr. Comphier (m), arbre, İng. Camphor tree. Familyası: Defnegiller (Lauraceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.
Vatanı, Güney Çin, Hintçini, Güney Japonya ve Formoza gibi uzak doğu olan, 40-50 m yüksekliğinde, tabiî ormanlar meydana getiren büyük ağaçlar.
Kâfur ağacı uzun yıllar (2000 yıl) yaşar. Tropik bölgelerde kültürü yapılır. Ağacın yaprağında, gövde kabuğunda ve odununda bulunan yağ hücrelerinde Camphora (kâfur) meydana gelir ve yaşlı gövdelerde yarıklar içersinde kristalleşir. Sonra dal ve gövdelerinin su buharı distilasyonu ile kâfur elde edilir.
Kâfur elde edilmesi: 20-25 yaşlarındaki ağaçların odunu kesilip, uçucu yağ elde edilir. Bu uçucu yağ, soğukta bekletilince kâfur kristallenerek çöker, süzülerek temizlenir. Tablet veya prizmatik kristaller hâlinde ticârete çıkarılır. Tabiî kâfur, monoterpenik bir maddedir. Sun’î kâfur rasemiktir ve pinenden çeşitli işlemlerle hazırlanır.
Kullanıldığı yerler: Kalp ve solunum antiseptiği olarak, çoğunlukla yağlı enjeksiyonları hâlinde kullanılmaktadır. Akciğer ve solunum yollarında antiseptik bir etki yapar. Bu sebeple kâfur taşıyan preparatlar buğu olarak veya kâfur merhemleri, göğüs ve sırta sürülerek kullanılır.
Kâfur, sabun ve selüloit sanâyiinde de kullanılmaktadır. Türkiye’de yılda 10-15 ton kadar kâfur ithal edilmektedir. Kâfur ağacı bir tropik bölge bitkisi olduğundan, Türkiye’de yetiştirilememektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KAFKASYA
Karadeniz’in kuzeydoğusundaki Taman Yarımadasından, Hazar Denizinin batısındaki Apşeron Yarımadasına kadar uzanan dağlık bölgeye verilen ad. Yaklaşık 379.880 km2 alanı kaplayan bu bölge Kafkas dağlarıyla ikiye bölünmüştür. Kuzeyde kalan kısma Kuzey Kafkasya veya Sirkafkasiyen (Kafkasönü), güneyde kalan kısma ise Transkafkasya (Kafkasardı) adı verilmektedir. Kuzey kafkasya bölgesinde çoğu tahıl ekimi yapılan geniş düzlükler vardır. Transkafkasya ise benzer düzlükler ve Küçük Kafkaslarla kaplıdır. Kuzeybatı-Kuzeydoğu istikametinde iki sıra hâlinde uzanan Kafkas dağlarının kuzeyde olanlarına Büyük Kafkaslar, güneyde olanlarına ise Küçük Kafkaslar denilmektedir.
Kafkasya coğrafî olarak; sıradağlar, platolar, vâdiler, ovalar, ırmaklar ve göllerin yer aldığı muhtelif yüzey şekillerine sahiptir. Büyük Kafkasların uzunluğu yaklaşık 1200 km.dir. Bu dağlar üzerindeki belli başlı doruk noktalar Elburz (5642 m), Dihtau (5203 m), Koştantau (5144 m), Şhara (5068 m) ve Kazbek (5033 m) tir. Dağlarda geniş alanlar kaplayan iki binden fazla buzul bulunmaktadır. Kafkaslarda büyük su kaynakları vardır. En derin ve büyük ırmakları Rioni, Kura ve Aragvi’dir. En büyük göl ise Sevan gölüdür. Dağların yamaçları meşe, kestane, kayın, kızılağaç, çam, ıhlamur gibi ağaçlardan meydana gelen ormanlarla kaplıdır. Kafkas dağlarında, kömür, demir, kurşun, çinko, bakır, molibden, manganez gibi maden yatakları, zengin yeraltı kaynakları vardır. Azerbaycan, Krasnodor ve Stavrapol bölgelerinde petrol çıkarılır. Kafkas dağları şifâlı maden suları, yapı malzemesi olarak kullanılan taşlar ve diğer mineraller bakımından da zengindir.
Kafkasyanın değişik yerlerinde bir kaç yüz kişiden meydana gelen dil topluluklarından, sayıları milyonlara ulaşan büyük milli topluluklara kadar ellinin üzerinde insan topluluğu yaşamaktadır. Kafkasya’da yerleşmiş olan milletleri üç grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi; Çerkezler, Abazalar, Lezgiler, Çeçenler ve Gürcülerden olan kafkas kavimleri, ikincisi; Ermeniler, Osnsetler, Svanlar, Ruslar ve İranlılarla bâzı Avrupa milletlerinden olan İndo-Avrupa kavimleri, Üçüncüsü ise; Azerî, Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay, Kafkasya Türkmeni ve Kundur Türkleridir.
Kafkasya’da 30-40 kadar çeşitli dil konuşulmaktadır. Bu diller dilbilimcileri tarafından çeşitli sınıflandırmalara tâbi tutulmuştur. Dilbilimcilerinin çoğunun kabûl ettiği tasnife göre Kafkas dilleri; Güney Kafkas dilleri, Kuzeybatı Kafkas dilleri ve Kuzeydoğu Kafkas dilleri diye kısımlara ayrılmıştır. Güney Kafkas dil ailesine; Gürcüce, Megrelce (Mingrelce), Lazca, Svanca dilleri, Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesine; Abhaz, Abaza, Adige, Kabartay ve Ubuh (Vubih) dilleri Kuzeydoğu Kafkas dilleri ailesine ise; Nah ve Dağıstan dilleri girmektedir. Çeçen ve İnguş dillerini de içine alan Kuzeydoğu Kafkas dilleri ailesi üç kısma ayrılabilir. Birincisi; Dağıstanın iç ve batı kesimleriyle Azerbaycan, BDT’nin bir bölümünde konuşulan Avar-Andi-Dido dilleri, ikincisi; Dağıstanın iç kesimlerinde konuşulan Lak-Dargva dilleri, üçüncüsü ise; Dağıstan’ın güneyinde konuşulan Lezgi dilleridir. Kafkasya’daki yazılı diller resmî dillerdir. Basın, radyo ve televizyon mahalli dillerde yayın yapmaktadır. İlköğrenimde öğrenciler anadillerinde öğrenim görürler. Alfabe olarak ise Kiril alfabesi benimsenmiştir.
Dünyânın en eski yerleşim merkezlerinden ve batı ile doğu arasındaki önemli kavşak noktalarından olan Kafkasya’da birçok milletler yerleştiler. Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Hunlar, Avarlar ve Hazarlardan sonra Romalıların hakimiyeti altında kalan Kafkasya, İran’da hüküm süren Sâsâniler tarafından istilâ edildi. İslâm orduları hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında Derbent’e kadar geldilerse de Hazarlar onların ilerlemesine izin vermediler. Emevî halîfelerinden Hişâm bin Abdülmelik devrinde Kafkasya İslâm devletinin sınırları içine alındı. El-Cezîre valiliği ile Kafkasya’dan feth olunan yerler idârî olarak birleştirildi. Kuzey ve Güney Kafkasya bölgeleri tamâmen fethedildikten sonra Arran’ın merkezi Bazza’da bir ordugâh kuruldu. Azerbaycan, Arran, Şirvan, Ermenistan ve Gürcistan’ı da içine alan büyük bir vilâyet teşkil edildi. Abbâsiler zamanında bu vilâyet parçalanıp ayrı ayrı, Azerbaycan, Ermenistan ve Şirvan eyâleti ile Tifliste bir Müslüman Gürcistan emirliği kuruldu.
Onbirinci yüzyılın ikinci yarısından îtibâren Kafkasya’ya Selçuklu Türklerinin akınları başladı. Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah, Hazar Denizinin batı ve güneybatı sahillerine ve Kafkasya’nın diğer yerlerine Müslüman-Türk kabilelerini yerleştirdi. İki yüz sene kadar Selçuklu hâkimiyetinde kalan kafkasya Moğol istilasına maruz kaldı. Menuçehr Şah Dağıstan’ın güneyinde bir devlet kurdu. Daha sonra Selçukluların bir şubesi olan Şirvanşâhlar hânedanı bu bölgede hâkimiyet kurdu. Şirvanşahlar Timur Han’ın Kafkasya seferine kadar hâkimiyetlerini sürdürdüler. Bu sırada Şirvan Şahı olan Şeyh İbrâhim bin Sultan Mehmet birçok muharebelerde Timur Han’la birlikte bulundu. Bu devlet Dağıstan yöresinde 1535 senesine kadar hüküm sürdükten sonra, Safevîler tarafından yıkıldı. Onaltıncı yüzyıldan îtibâren Osmanlı devleti de Kafkasya’da nüfuz tesis etmeye başladı. Bunda Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra halifeliği bizzat kendi üzerinde bulundurmasının önemli yeri vardır. Çünkü dinî yönden bütün Kafkasya Müslümanları halifeye bağlanmış oluyorlardı.
Kırım’ı sınırları içine alarak Kafkasya’ya kuzeyden nüfûz etmeye çalışan Osmanlı devleti, Güney Kafkasya’da etkili olan İran üzerine sefer düzenledi. Çaldıran Savaşında İran hükümdârı Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim Han tarafından yenilmesi üzerine Osmanlı ordusu Kafkasyaya fiilen girmiş oldu.
Osmanlı Devleti 1568 yılında Don-Volga kanal projesini gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Bu projenin gayesi Osmanlı Devletinin Orta Asya Türk Devletleriyle irtibatını sağlamak ve Rusya’nın Orta-Asya ile Kafkaslardaki yayılmasına mâni olmaktı. Hatta İran bile hâkimiyet altına alınabilecekti. Ancak Rus Çarının bu büyük projeye mani olmak yolunda giriştiği faaliyetler yanında Kırım Hanı Gazi Girayında aleyhte çalışmaları sebebiyle başarı sağlanamadı.
24 Ağustos 1578’de Gürcistan zaptedildi. Gürcistan’dan sonra Azerbaycan Osmanlı ülkesine katıldı. Bir müddet Osmanlı hakimiyetinde kalan Kafkasya, Anadoluda başgösteren Celâlî isyanları sebebiyle İran idâresi altına girdi. Kafkaslarda meydana gelen bâzı karışıklıkları fırsat bilen Rusya 1722’de Agrahan’ı ve Derbend’i işgâl etti ve İran üzerine hücum etti. İran kuvvetlerini yenerek 1724 senesinde anlaşma imzalandı. Bu andlaşmaya göre; Derbend kalesi, Bakü, Geylan, Mazenderan ve Esterabad Rusyaya bırakıldı. Rusya böylece Kafkasların güneyine kadar inerek Kafkasyadaki İran topraklarını Osmanlılarla paylaştı. 1727’de Osmanlılar İran üzerine Sefer düzenleyerek Tiflis’i aldılar. Revan, Nahçıvan, Lesi ve Gence alındı. Osmanlılar, Ruslar ve İranlılar arasındaKafkasya’da çeşitli zamanlarda harpler oldu. Uzun süren savaşlar sonunda Osmanlılar yenilerek Küçük Kaynarca andlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar. Bu andlaşmaya göre OrtaKafkasya’nın kuzeyinde bulunan küçük ve büyük Kabartaylar Ruslara bırakıldı. Ruslar tarafından alınan Gürcistan taraflarındaki Kutayis ve Şehriban Osmanlılara, diğer yerler ise Gürcülere verildi. 1774’te Kırım elden çıkınca Osmanlı devleti 1787’de Rusya’ya karşı savaş ilân etti. Fakat yenilerek 1791’de yaş andlaşması imzâlandı. Bu andlaşmaya göre Kafkaslarda sınırın Kuban ırmağı olması kararlaştırıldı. Ondokuzuncu yüzyılın başında Gürcistan Rusya’nın bir eyâleti haline geldi. Ruslar Kafkasya’ya asker göndererek Dağıstan’ın ve Kafkasya’nın büyük bir kısmını aldılar ve Doğu Anadoluya kadar ilerlediler. Daha sonraki yıllarda da Kafkasya’da Rus nüfûzu etkili olmaya devâm etti.
Rusların baskıcı ve sömürgeci siyâseti karşısında dayanamayan Kafkasyalı Müslümanlar Rusya’ya karşı genel harb ilân ettiler. Bu karşı hareketin çekirdeğini Kafkas Avarları teşkil ettiler. Hareketi 1829 tarihinden itibaren İmam Gâzi Muhammed başlattı. Gâzi Molla lakabıyla da tanınan bu zât tesirli vâaz ve nasîhatleriyle Müslümanları Ruslara karşı cihâda teşvik etti. Nihâyet bir beyannâme neşrederek Ruslara karşı fiili mücâdeleye girişti. Gâzi Molla’dan sonra Hamzat (Gamzet) Bey, Şeyh Şâmil ve Hacı Murat gibi mücâhidler bu mücâdeleyi devam ettirdiler. Bilhassa Şeyh Şâmil Ruslara karşı Kafkasyayı korumak için savaşan kahramanlardan biri oldu. 25 yıl Ruslara karşı savaştı. Hâkim olduğu bölgede islâmî cumhuriyet teşkilatı kurdu. Talebeleriyle birlikte Rusların ilerleyişini durdurmağa çalıştı. Kuvvetlerinin azalması, silah ve techizatının kalmaması sebebiyle 1859’da Ruslara teslim olmak zorunda kaldı. Nihâyet Ruslar 1864’te bütün Kafkasya’daki millî mücâdele hareketlerini kanlı bir şekilde bastırarak Kafkasya’yı tahakkümleri altına aldılar. Onbinlerce Türk Anadolu’ya hicret etti. Rus çarları bütün Kafkasya’da sömürgeleştirme ve Ruslaştırma siyâseti uyguladılar. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Rus idâresine karşı milliyetçi hareketler genişledi, Çar hükümetlerine karşı muhâlefet şiddetlendi. Bu muhalefet hareketleri netîcesinde 1905 ve 1917 Rus devrimleri ortaya çıktı.
Batılı ülkelerin teşvik ve tahrikleri netîcesinde, başta bulunan Talat, Enver ve Cemâl paşalar oldu-bittiye getirerek Osmanlı devletini Birinci Dünya savaşına soktular. Enver paşa idâresindeki bir orduyla Kafkasya üzerine sefer düzenledi, ordunun kış şartlarına uygun donatılmaması ve Enver paşanın harp tecrübesine sahib olmaması sebebiyle Osmanlı ordusu Ruslara yenik düştü. Kafkasya’nın alınması bir tarafa, Rus orduları Doğu Anadolu’da ilerleyerek Erzurum, Erzincan, Muş, Bitlis’i işgâl ettiler. Karadeniz kıyısında da ilerleyen Ruslar Trabzonu işgâl ettiler. Ekim 1917’de Rusya’da Bolşevik ihtilâli olunca Rus orduları Kafkasya cephesinden geri çekildi. Brest-Litovsk andlaşması imzalanarak Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı Devletine bırakıldı.
Kafkasyada yaşayan milletler de Rusya’dan ayrılarak bir federasyon kurdular. Fakat bu federasyon kısa sürede parçalandı. Mayıs 1918’de Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan bağımsızlıklarını îlân ederek sosyalist idâreyi benimsemiş birer cumhûriyet oldular. Kuzey Kafkasya da bağımsızlığını îlân etmek istediyse de başarılı olamadı. 15 Aralık 1922’de Kafkasardı Sovyet Federasyonu ve SSCB’ye katıldı.
İkinci Dünya Savaşında, Bakü petrol kuyularını ele geçirmek için Kafkasyayı stratejik bir hedef olarak seçen Almanlar 1942 yazında Elburz dağı ve Terek nehri kıyısına kadar ilerlediler. Ancak Stalingradda bozguna uğrayınca ele geçirdikleri tüm topraklardan geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu savaş sırasında Almanlarla işbirliği yapan Kafkas milletleri (Çeçenler, İnguşlar, Karaçaylar) vatanlarından sürüldüler. Daha sonra tekrar yurtlarına döndürüldüler. Kafkasya’da yaşayan milletlere karşı komünist idare zamanında çeşitli baskı ve zulümler uygulandı. Bu milletler yıllarca devam eden kültür emperyalizmi sonunda kendi kültür ve dînî inançlarından uzaklaştırıldılar.
Bugün Kafkasya’da Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan olmak üzere üç bağımsız devlet bulunmaktadır. Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk kavimleriyle irtibatını sağlayabileceği tek geçiş yeri olan Nahcivan Özerk Cumhuriyeti 13 Ekim 1921 Kars antlaşmasıyla Azerbaycan’ın himâyesine verilmişti. 1990’da SSCB’nin dağılmasından sonra Ermenistan Azerbaycan’ı hedef alan saldırılarını başlattı. Rusya ve batılı ülkelerinde desteklediği Ermeni saldırılarının gayesi Türkiye’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetleriyle münasebetlerini kesmeye yöneliktir.
Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın dışında Kafkaslarda Dağıstan, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Kabartay-Balkar Özerk Cumhûriyetleri Rusya federasyonuna bağlıdırlar. Rusya’ya bağlı Adigey ve Karaçay-Çerkez Özerk bölgeleri, Azerbaycana bağlı Nahçıvan ve Yukarı Karabağ özerk bölgeleri, Gürcistan’a bağlı Ahazya (Abhazistan), Acaristan ve Güney Osetya özerk bölgeleri Kafkasyada yer almaktadır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Karadeniz’in kuzeydoğusundaki Taman Yarımadasından, Hazar Denizinin batısındaki Apşeron Yarımadasına kadar uzanan dağlık bölgeye verilen ad. Yaklaşık 379.880 km2 alanı kaplayan bu bölge Kafkas dağlarıyla ikiye bölünmüştür. Kuzeyde kalan kısma Kuzey Kafkasya veya Sirkafkasiyen (Kafkasönü), güneyde kalan kısma ise Transkafkasya (Kafkasardı) adı verilmektedir. Kuzey kafkasya bölgesinde çoğu tahıl ekimi yapılan geniş düzlükler vardır. Transkafkasya ise benzer düzlükler ve Küçük Kafkaslarla kaplıdır. Kuzeybatı-Kuzeydoğu istikametinde iki sıra hâlinde uzanan Kafkas dağlarının kuzeyde olanlarına Büyük Kafkaslar, güneyde olanlarına ise Küçük Kafkaslar denilmektedir.
Kafkasya coğrafî olarak; sıradağlar, platolar, vâdiler, ovalar, ırmaklar ve göllerin yer aldığı muhtelif yüzey şekillerine sahiptir. Büyük Kafkasların uzunluğu yaklaşık 1200 km.dir. Bu dağlar üzerindeki belli başlı doruk noktalar Elburz (5642 m), Dihtau (5203 m), Koştantau (5144 m), Şhara (5068 m) ve Kazbek (5033 m) tir. Dağlarda geniş alanlar kaplayan iki binden fazla buzul bulunmaktadır. Kafkaslarda büyük su kaynakları vardır. En derin ve büyük ırmakları Rioni, Kura ve Aragvi’dir. En büyük göl ise Sevan gölüdür. Dağların yamaçları meşe, kestane, kayın, kızılağaç, çam, ıhlamur gibi ağaçlardan meydana gelen ormanlarla kaplıdır. Kafkas dağlarında, kömür, demir, kurşun, çinko, bakır, molibden, manganez gibi maden yatakları, zengin yeraltı kaynakları vardır. Azerbaycan, Krasnodor ve Stavrapol bölgelerinde petrol çıkarılır. Kafkas dağları şifâlı maden suları, yapı malzemesi olarak kullanılan taşlar ve diğer mineraller bakımından da zengindir.
Kafkasyanın değişik yerlerinde bir kaç yüz kişiden meydana gelen dil topluluklarından, sayıları milyonlara ulaşan büyük milli topluluklara kadar ellinin üzerinde insan topluluğu yaşamaktadır. Kafkasya’da yerleşmiş olan milletleri üç grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi; Çerkezler, Abazalar, Lezgiler, Çeçenler ve Gürcülerden olan kafkas kavimleri, ikincisi; Ermeniler, Osnsetler, Svanlar, Ruslar ve İranlılarla bâzı Avrupa milletlerinden olan İndo-Avrupa kavimleri, Üçüncüsü ise; Azerî, Kumuk, Karaçay, Balkar, Nogay, Kafkasya Türkmeni ve Kundur Türkleridir.
Kafkasya’da 30-40 kadar çeşitli dil konuşulmaktadır. Bu diller dilbilimcileri tarafından çeşitli sınıflandırmalara tâbi tutulmuştur. Dilbilimcilerinin çoğunun kabûl ettiği tasnife göre Kafkas dilleri; Güney Kafkas dilleri, Kuzeybatı Kafkas dilleri ve Kuzeydoğu Kafkas dilleri diye kısımlara ayrılmıştır. Güney Kafkas dil ailesine; Gürcüce, Megrelce (Mingrelce), Lazca, Svanca dilleri, Kuzeybatı Kafkas dilleri ailesine; Abhaz, Abaza, Adige, Kabartay ve Ubuh (Vubih) dilleri Kuzeydoğu Kafkas dilleri ailesine ise; Nah ve Dağıstan dilleri girmektedir. Çeçen ve İnguş dillerini de içine alan Kuzeydoğu Kafkas dilleri ailesi üç kısma ayrılabilir. Birincisi; Dağıstanın iç ve batı kesimleriyle Azerbaycan, BDT’nin bir bölümünde konuşulan Avar-Andi-Dido dilleri, ikincisi; Dağıstanın iç kesimlerinde konuşulan Lak-Dargva dilleri, üçüncüsü ise; Dağıstan’ın güneyinde konuşulan Lezgi dilleridir. Kafkasya’daki yazılı diller resmî dillerdir. Basın, radyo ve televizyon mahalli dillerde yayın yapmaktadır. İlköğrenimde öğrenciler anadillerinde öğrenim görürler. Alfabe olarak ise Kiril alfabesi benimsenmiştir.
Dünyânın en eski yerleşim merkezlerinden ve batı ile doğu arasındaki önemli kavşak noktalarından olan Kafkasya’da birçok milletler yerleştiler. Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Hunlar, Avarlar ve Hazarlardan sonra Romalıların hakimiyeti altında kalan Kafkasya, İran’da hüküm süren Sâsâniler tarafından istilâ edildi. İslâm orduları hazret-i Ömer’in halîfeliği sırasında Derbent’e kadar geldilerse de Hazarlar onların ilerlemesine izin vermediler. Emevî halîfelerinden Hişâm bin Abdülmelik devrinde Kafkasya İslâm devletinin sınırları içine alındı. El-Cezîre valiliği ile Kafkasya’dan feth olunan yerler idârî olarak birleştirildi. Kuzey ve Güney Kafkasya bölgeleri tamâmen fethedildikten sonra Arran’ın merkezi Bazza’da bir ordugâh kuruldu. Azerbaycan, Arran, Şirvan, Ermenistan ve Gürcistan’ı da içine alan büyük bir vilâyet teşkil edildi. Abbâsiler zamanında bu vilâyet parçalanıp ayrı ayrı, Azerbaycan, Ermenistan ve Şirvan eyâleti ile Tifliste bir Müslüman Gürcistan emirliği kuruldu.
Onbirinci yüzyılın ikinci yarısından îtibâren Kafkasya’ya Selçuklu Türklerinin akınları başladı. Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah, Hazar Denizinin batı ve güneybatı sahillerine ve Kafkasya’nın diğer yerlerine Müslüman-Türk kabilelerini yerleştirdi. İki yüz sene kadar Selçuklu hâkimiyetinde kalan kafkasya Moğol istilasına maruz kaldı. Menuçehr Şah Dağıstan’ın güneyinde bir devlet kurdu. Daha sonra Selçukluların bir şubesi olan Şirvanşâhlar hânedanı bu bölgede hâkimiyet kurdu. Şirvanşahlar Timur Han’ın Kafkasya seferine kadar hâkimiyetlerini sürdürdüler. Bu sırada Şirvan Şahı olan Şeyh İbrâhim bin Sultan Mehmet birçok muharebelerde Timur Han’la birlikte bulundu. Bu devlet Dağıstan yöresinde 1535 senesine kadar hüküm sürdükten sonra, Safevîler tarafından yıkıldı. Onaltıncı yüzyıldan îtibâren Osmanlı devleti de Kafkasya’da nüfuz tesis etmeye başladı. Bunda Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden sonra halifeliği bizzat kendi üzerinde bulundurmasının önemli yeri vardır. Çünkü dinî yönden bütün Kafkasya Müslümanları halifeye bağlanmış oluyorlardı.
Kırım’ı sınırları içine alarak Kafkasya’ya kuzeyden nüfûz etmeye çalışan Osmanlı devleti, Güney Kafkasya’da etkili olan İran üzerine sefer düzenledi. Çaldıran Savaşında İran hükümdârı Şah İsmail’in Yavuz Sultan Selim Han tarafından yenilmesi üzerine Osmanlı ordusu Kafkasyaya fiilen girmiş oldu.
Osmanlı Devleti 1568 yılında Don-Volga kanal projesini gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Bu projenin gayesi Osmanlı Devletinin Orta Asya Türk Devletleriyle irtibatını sağlamak ve Rusya’nın Orta-Asya ile Kafkaslardaki yayılmasına mâni olmaktı. Hatta İran bile hâkimiyet altına alınabilecekti. Ancak Rus Çarının bu büyük projeye mani olmak yolunda giriştiği faaliyetler yanında Kırım Hanı Gazi Girayında aleyhte çalışmaları sebebiyle başarı sağlanamadı.
24 Ağustos 1578’de Gürcistan zaptedildi. Gürcistan’dan sonra Azerbaycan Osmanlı ülkesine katıldı. Bir müddet Osmanlı hakimiyetinde kalan Kafkasya, Anadoluda başgösteren Celâlî isyanları sebebiyle İran idâresi altına girdi. Kafkaslarda meydana gelen bâzı karışıklıkları fırsat bilen Rusya 1722’de Agrahan’ı ve Derbend’i işgâl etti ve İran üzerine hücum etti. İran kuvvetlerini yenerek 1724 senesinde anlaşma imzalandı. Bu andlaşmaya göre; Derbend kalesi, Bakü, Geylan, Mazenderan ve Esterabad Rusyaya bırakıldı. Rusya böylece Kafkasların güneyine kadar inerek Kafkasyadaki İran topraklarını Osmanlılarla paylaştı. 1727’de Osmanlılar İran üzerine Sefer düzenleyerek Tiflis’i aldılar. Revan, Nahçıvan, Lesi ve Gence alındı. Osmanlılar, Ruslar ve İranlılar arasındaKafkasya’da çeşitli zamanlarda harpler oldu. Uzun süren savaşlar sonunda Osmanlılar yenilerek Küçük Kaynarca andlaşmasını imzalamak zorunda kaldılar. Bu andlaşmaya göre OrtaKafkasya’nın kuzeyinde bulunan küçük ve büyük Kabartaylar Ruslara bırakıldı. Ruslar tarafından alınan Gürcistan taraflarındaki Kutayis ve Şehriban Osmanlılara, diğer yerler ise Gürcülere verildi. 1774’te Kırım elden çıkınca Osmanlı devleti 1787’de Rusya’ya karşı savaş ilân etti. Fakat yenilerek 1791’de yaş andlaşması imzâlandı. Bu andlaşmaya göre Kafkaslarda sınırın Kuban ırmağı olması kararlaştırıldı. Ondokuzuncu yüzyılın başında Gürcistan Rusya’nın bir eyâleti haline geldi. Ruslar Kafkasya’ya asker göndererek Dağıstan’ın ve Kafkasya’nın büyük bir kısmını aldılar ve Doğu Anadoluya kadar ilerlediler. Daha sonraki yıllarda da Kafkasya’da Rus nüfûzu etkili olmaya devâm etti.
Rusların baskıcı ve sömürgeci siyâseti karşısında dayanamayan Kafkasyalı Müslümanlar Rusya’ya karşı genel harb ilân ettiler. Bu karşı hareketin çekirdeğini Kafkas Avarları teşkil ettiler. Hareketi 1829 tarihinden itibaren İmam Gâzi Muhammed başlattı. Gâzi Molla lakabıyla da tanınan bu zât tesirli vâaz ve nasîhatleriyle Müslümanları Ruslara karşı cihâda teşvik etti. Nihâyet bir beyannâme neşrederek Ruslara karşı fiili mücâdeleye girişti. Gâzi Molla’dan sonra Hamzat (Gamzet) Bey, Şeyh Şâmil ve Hacı Murat gibi mücâhidler bu mücâdeleyi devam ettirdiler. Bilhassa Şeyh Şâmil Ruslara karşı Kafkasyayı korumak için savaşan kahramanlardan biri oldu. 25 yıl Ruslara karşı savaştı. Hâkim olduğu bölgede islâmî cumhuriyet teşkilatı kurdu. Talebeleriyle birlikte Rusların ilerleyişini durdurmağa çalıştı. Kuvvetlerinin azalması, silah ve techizatının kalmaması sebebiyle 1859’da Ruslara teslim olmak zorunda kaldı. Nihâyet Ruslar 1864’te bütün Kafkasya’daki millî mücâdele hareketlerini kanlı bir şekilde bastırarak Kafkasya’yı tahakkümleri altına aldılar. Onbinlerce Türk Anadolu’ya hicret etti. Rus çarları bütün Kafkasya’da sömürgeleştirme ve Ruslaştırma siyâseti uyguladılar. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Rus idâresine karşı milliyetçi hareketler genişledi, Çar hükümetlerine karşı muhâlefet şiddetlendi. Bu muhalefet hareketleri netîcesinde 1905 ve 1917 Rus devrimleri ortaya çıktı.
Batılı ülkelerin teşvik ve tahrikleri netîcesinde, başta bulunan Talat, Enver ve Cemâl paşalar oldu-bittiye getirerek Osmanlı devletini Birinci Dünya savaşına soktular. Enver paşa idâresindeki bir orduyla Kafkasya üzerine sefer düzenledi, ordunun kış şartlarına uygun donatılmaması ve Enver paşanın harp tecrübesine sahib olmaması sebebiyle Osmanlı ordusu Ruslara yenik düştü. Kafkasya’nın alınması bir tarafa, Rus orduları Doğu Anadolu’da ilerleyerek Erzurum, Erzincan, Muş, Bitlis’i işgâl ettiler. Karadeniz kıyısında da ilerleyen Ruslar Trabzonu işgâl ettiler. Ekim 1917’de Rusya’da Bolşevik ihtilâli olunca Rus orduları Kafkasya cephesinden geri çekildi. Brest-Litovsk andlaşması imzalanarak Kars, Ardahan ve Batum Osmanlı Devletine bırakıldı.
Kafkasyada yaşayan milletler de Rusya’dan ayrılarak bir federasyon kurdular. Fakat bu federasyon kısa sürede parçalandı. Mayıs 1918’de Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan bağımsızlıklarını îlân ederek sosyalist idâreyi benimsemiş birer cumhûriyet oldular. Kuzey Kafkasya da bağımsızlığını îlân etmek istediyse de başarılı olamadı. 15 Aralık 1922’de Kafkasardı Sovyet Federasyonu ve SSCB’ye katıldı.
İkinci Dünya Savaşında, Bakü petrol kuyularını ele geçirmek için Kafkasyayı stratejik bir hedef olarak seçen Almanlar 1942 yazında Elburz dağı ve Terek nehri kıyısına kadar ilerlediler. Ancak Stalingradda bozguna uğrayınca ele geçirdikleri tüm topraklardan geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu savaş sırasında Almanlarla işbirliği yapan Kafkas milletleri (Çeçenler, İnguşlar, Karaçaylar) vatanlarından sürüldüler. Daha sonra tekrar yurtlarına döndürüldüler. Kafkasya’da yaşayan milletlere karşı komünist idare zamanında çeşitli baskı ve zulümler uygulandı. Bu milletler yıllarca devam eden kültür emperyalizmi sonunda kendi kültür ve dînî inançlarından uzaklaştırıldılar.
Bugün Kafkasya’da Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan olmak üzere üç bağımsız devlet bulunmaktadır. Türkiye’nin Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk kavimleriyle irtibatını sağlayabileceği tek geçiş yeri olan Nahcivan Özerk Cumhuriyeti 13 Ekim 1921 Kars antlaşmasıyla Azerbaycan’ın himâyesine verilmişti. 1990’da SSCB’nin dağılmasından sonra Ermenistan Azerbaycan’ı hedef alan saldırılarını başlattı. Rusya ve batılı ülkelerinde desteklediği Ermeni saldırılarının gayesi Türkiye’nin Orta Asya Türk Cumhuriyetleriyle münasebetlerini kesmeye yöneliktir.
Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın dışında Kafkaslarda Dağıstan, Kuzey Osetya, Çeçen-İnguş ve Kabartay-Balkar Özerk Cumhûriyetleri Rusya federasyonuna bağlıdırlar. Rusya’ya bağlı Adigey ve Karaçay-Çerkez Özerk bölgeleri, Azerbaycana bağlı Nahçıvan ve Yukarı Karabağ özerk bölgeleri, Gürcistan’a bağlı Ahazya (Abhazistan), Acaristan ve Güney Osetya özerk bölgeleri Kafkasyada yer almaktadır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Kafkas Dağları
KAFKAS DAĞLARI
Alm. Kaukasus (gebirge n) (m), Fr. Caucase (m), İng. Caucasus. Rusya’nın güneyinde bulunan dağ sırası. Batısında, Karadeniz; kuzeyinde, Kuma Ovası; doğusunda, Hazar Denizi; güneyinde, Türkiye ve İran ile çevrilmiştir. 440.000 km2lik bir alanı kaplamaktadır. Kafkas Dağları, Kuzey ve Güney Kafkaslar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kuzeyde kalan sıra dağlara Büyük Kafkas, Güney Kafkas Dağlarına ise Küçük Kafkas Dağları denir. Bu iki dağ silsilesini Karadeniz’e dökülen Riyon Nehri ile Hazar Denizine dökülen Kura Nehirleri birbirinden ayırır.
Büyük (Kuzey) Kafkas Dağları 1300 km kadar bir uzunluğa sâhib olmakla birlikte, yüksekliği 2000 m’nin altına hiç düşmemektedir. Bu dağ silsilesi de kendi arasında Batı Kafkas, Orta Kafkas ve Doğu Kafkas olarak üçe ayrılmaktadır. Batı Kafkaslarda, Kafkas Dağlarının en yüksek noktası Elburz Tepesi (5633 m) bulunmakta olup, Terek Nehrinin bir kolu tarafından açılan vâdiye kadar (Hamison Geçidi) olan bölgedir. Orta Kafkaslardaki hiçbir yükselti 4000 m’nin altında değildir. Bu kısımdaki en yüksek yer Kazbek (5047 m) olup, Sulak Irmağının açtığı vâdiye kadar devam eder. Doğu Kafkaslar Sulak Irmağı vâdisinden Apşeron Yarımadasına kadar olan dağlardır. Burada en yüksek yer Bazardyuzu (4466 m) dur. Batı Kafkaslarda dağların genişliği 200 km’yi bulur. Büyük Kafkasların tepeleri hattından geçtiği farz edilen hat, aynı zamanda Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran hattır.
Bu sırada büyük volkanik kütleler hâkimdir. Elbruz, Sakara (5060 m) ve Kazbek’in dördüncü zamanda püskürttüğü öne sürülmektedir. Bu hipotez sâhiplerinin dayanak noktaları, hâlen sıcak su kaynaklarının ortaya çıkması ve zelzelelerin devam etmesidir. Bölgenin batı kısmında bulunan buzulların alanı 2000 km2dir.
Riyon Vâdisi kanalıyla Karadeniz’den esen çok şiddetli ve nemli rüzgarlara açık olan batı kesim, sık ormanlarla örtülüdür. Doğu kesim ise kuraktır. Bölgede dağların yüksek olması sebebiyle geçit mümkün olmayıp, Terek Irmağının açmış olduğu Deryal Geçidi vâsıtasıyla geçit mümkündür. Geçit, askerî ve ulaştırma bakımından büyük önem taşır.
Güney Kafkas Dağları birçok küçük parçadan meydana gelmiş olup, dağlar üzerindeki tepelerin ortalama yüksekliği 3720 m civârındadır. Genel olarak iki kütleden meydana gelmiş sayılabilir: Batum ile Yukarı Kura arasında Acaro-İmertya Dağları (2580 m), Yukarı Kura ile Tiflis arasındaki Triyaletya Dağları (2750 m) ve Savsark Dağları (3300 m)dır.
Bölgenin yüzey şekilleri çok farklıdır. Küçük ovalar, volkanik tepeler, yamaçlar ve hemen yanlarında dik tıkaçlar ürkütücü bir manzara arz eder. Karadenize açık yamaçlarının hemen hepsi sulak olan dağlar, doğuya doğru kuraklaşır. Yazları çok sıcak olan bu iklim bütün Azerbaycan ovasına hakimdir. Güney dağları bölgesi de yine geçit vermeyip, sâdece Gümrü ile Karakilise arasındaki Akbulak Geçidi vâsıtasıyla geçit mümkündür.
Bölgede ülke ortası ile ulaşım ya Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarından veya geçitlerden yapılabilmektedir. Demiryolları da kıyılarda bulunmaktadır.
Büyük Kafkas Dağlarında mâden yatakları vardır. Kömür azdır. Kuzey bölgelerde petrol çıkarılır. Riyon’un orta bölümünde zengin manganez yatakları vardır. Âzerbaycan’da demir filizi ve boksit çıkarılarak işlenir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
KAFKAS DAĞLARI
Alm. Kaukasus (gebirge n) (m), Fr. Caucase (m), İng. Caucasus. Rusya’nın güneyinde bulunan dağ sırası. Batısında, Karadeniz; kuzeyinde, Kuma Ovası; doğusunda, Hazar Denizi; güneyinde, Türkiye ve İran ile çevrilmiştir. 440.000 km2lik bir alanı kaplamaktadır. Kafkas Dağları, Kuzey ve Güney Kafkaslar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kuzeyde kalan sıra dağlara Büyük Kafkas, Güney Kafkas Dağlarına ise Küçük Kafkas Dağları denir. Bu iki dağ silsilesini Karadeniz’e dökülen Riyon Nehri ile Hazar Denizine dökülen Kura Nehirleri birbirinden ayırır.
Büyük (Kuzey) Kafkas Dağları 1300 km kadar bir uzunluğa sâhib olmakla birlikte, yüksekliği 2000 m’nin altına hiç düşmemektedir. Bu dağ silsilesi de kendi arasında Batı Kafkas, Orta Kafkas ve Doğu Kafkas olarak üçe ayrılmaktadır. Batı Kafkaslarda, Kafkas Dağlarının en yüksek noktası Elburz Tepesi (5633 m) bulunmakta olup, Terek Nehrinin bir kolu tarafından açılan vâdiye kadar (Hamison Geçidi) olan bölgedir. Orta Kafkaslardaki hiçbir yükselti 4000 m’nin altında değildir. Bu kısımdaki en yüksek yer Kazbek (5047 m) olup, Sulak Irmağının açtığı vâdiye kadar devam eder. Doğu Kafkaslar Sulak Irmağı vâdisinden Apşeron Yarımadasına kadar olan dağlardır. Burada en yüksek yer Bazardyuzu (4466 m) dur. Batı Kafkaslarda dağların genişliği 200 km’yi bulur. Büyük Kafkasların tepeleri hattından geçtiği farz edilen hat, aynı zamanda Asya ve Avrupa kıtalarını birbirinden ayıran hattır.
Bu sırada büyük volkanik kütleler hâkimdir. Elbruz, Sakara (5060 m) ve Kazbek’in dördüncü zamanda püskürttüğü öne sürülmektedir. Bu hipotez sâhiplerinin dayanak noktaları, hâlen sıcak su kaynaklarının ortaya çıkması ve zelzelelerin devam etmesidir. Bölgenin batı kısmında bulunan buzulların alanı 2000 km2dir.
Riyon Vâdisi kanalıyla Karadeniz’den esen çok şiddetli ve nemli rüzgarlara açık olan batı kesim, sık ormanlarla örtülüdür. Doğu kesim ise kuraktır. Bölgede dağların yüksek olması sebebiyle geçit mümkün olmayıp, Terek Irmağının açmış olduğu Deryal Geçidi vâsıtasıyla geçit mümkündür. Geçit, askerî ve ulaştırma bakımından büyük önem taşır.
Güney Kafkas Dağları birçok küçük parçadan meydana gelmiş olup, dağlar üzerindeki tepelerin ortalama yüksekliği 3720 m civârındadır. Genel olarak iki kütleden meydana gelmiş sayılabilir: Batum ile Yukarı Kura arasında Acaro-İmertya Dağları (2580 m), Yukarı Kura ile Tiflis arasındaki Triyaletya Dağları (2750 m) ve Savsark Dağları (3300 m)dır.
Bölgenin yüzey şekilleri çok farklıdır. Küçük ovalar, volkanik tepeler, yamaçlar ve hemen yanlarında dik tıkaçlar ürkütücü bir manzara arz eder. Karadenize açık yamaçlarının hemen hepsi sulak olan dağlar, doğuya doğru kuraklaşır. Yazları çok sıcak olan bu iklim bütün Azerbaycan ovasına hakimdir. Güney dağları bölgesi de yine geçit vermeyip, sâdece Gümrü ile Karakilise arasındaki Akbulak Geçidi vâsıtasıyla geçit mümkündür.
Bölgede ülke ortası ile ulaşım ya Karadeniz ve Hazar Denizi kıyılarından veya geçitlerden yapılabilmektedir. Demiryolları da kıyılarda bulunmaktadır.
Büyük Kafkas Dağlarında mâden yatakları vardır. Kömür azdır. Kuzey bölgelerde petrol çıkarılır. Riyon’un orta bölümünde zengin manganez yatakları vardır. Âzerbaycan’da demir filizi ve boksit çıkarılarak işlenir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARİSTO (Aristoteles)
Eski Yunan filozofu. Babası Nikomakhos, Makedonya Kralı II. Amyntas’ın sarayında hekim idi. Aristo, 17 yaşından 37 yaşına kadar Eflatun (Platon)’un talebeliğini yaptı. Eflatun ruhların nakline inanırdı. Teslis inancını ilk olarak ortaya çıkaran budur. Eflatun’un yanında özellikle mantık ve metafizik alanlarında çalıştı. Ayrıca hukuk, matematik, astronomi ve tıb alanlarında çalışmalar yaptı. (Bkz. Eflatun)
Hocası Eflatun’un ölümünden sonra gezgin bir hayat sürdü. Daha sonra Makedonya’ya döndü. Kral Filip’in oğlu İskender’in öğretmeni oldu. İskender tahta çıktığı zaman şöhreti daha da yayıldı. Atina’da Apollon Lykeion Tapınağı yanında bir okul yaptırdı. Ondan sonra bu seviyede açılan okullara lise adı verildi. İskender’in ölümü üzerine itibarını kaybetti. Dinsizlikle suçlandı. O da buna kızarak Ağrıboz Adasındaki Khlasis’e gitti ve ertesi yıl burada 62 yaşında öldü.
Hellenistik devirde Aristo’nun düşünce ve okuluna önem verilmemiştir. Fakat daha sonra Skolastik devirde Aristo’nun eserleri önem kazanarak resmi metinler haline gelmiştir. Eserleri, Aristo'nun konuşmalarından notlar alınarak 4 grupta toplanmıştır:
1. Felsefe yazıları: Ruh, gökyüzü, fizik üzerine sekiz kitaptan meydana getirilmiştir. Tarih, hayat ve hayvanlarla ilgili düşünceleri de bu kitablarında toplanmıştır.
2. Mantık yazıları: Daha sonra buna Organon adı verilmiştir. Yorumla ilgili, Kategoriler, Topikler, Metafizik ve Sofut Helenler üzerine 14 kitaptan meydana gelmiştir.
3. Pratik felsefe yazıları : Atinalıların anayasası gibi.
4. Şiirler.
Aristo, Eflatun’un görüşlerinden pek ayrılmadı ama, yer yer onunkilerden farklı görüşler ortaya koydu. Derslerini yürüyerek anlattığı için kurduğu felsefe ekolüne de “Peripatos” (Meşşai : Yürüyen) adı verildi. Aristo’nun ilk çağda Eflatun kadar tesiri görülmez. Ancak 5 ila 15. yüzyıllarda Avrupa’da en fazla onun tesiri olmuştur. İlk yüzyıllarda batıda tek bilinen Aristo mantığı idi. On ikinci yüzyıla kadar Aristo’nun eserleri din dışı olarak okutulmuş; bu yüzyıldan sonra Aristo’nun mantığından istifadeye çalışılmıştır. Ancak Rönesans hareketleriyle ve Endülüs’ün tesiri ile ilimde yeni yeni buluşlar ve ilerlemeler kaydedilince, Aristo’nun fikirleri çürütülmüştür. Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd ve El-Kindi gibi kimseler İslam inancına, yani kelam bilgileri arasına Aristo’nun fikirlerini yerleştirmeye uğraştılar. Fakat İmam-ı Gazali gibi büyük İslam alimleri bunlara karşı çıkarak, gerekli cevabı verdiler. Nitekim Aristo, bütün felsefeciler ve tecrübeleri, hayalleri ile izaha kalkışan bütün maddeciler gibi, akıl ile izah edilemeyen konuların çoğunda yanılmıştır. Bir yandan bir çok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da ilmin gelişmesine mani olmuştur. Meşhur Alman kimyageri Prof. Fritz Arnd’ın İstanbul’da çıkan Türkçe Tecribi Kimya kitabında; “Fen ve ilim terakkisinin hemen hemen bin beş yüz sene içinde durmuş olması, kısmen Aristo felsefesinin kabahatidir.” yazısı bu durumu en güzel şekilde izah etmektedir.
Aristo’nun felsefesi: Aristo, diyaloga yer veren karşılıklı konuşma tipi yazılar yazmıştır. Ancak bu yazılar zamanla kaybolmuş ve geriye yalnızca ders ve araştırma notları kalmıştır. Aristo, hocası Eflatun’un idealar fikrinden hareket etmiştir. Eflatun ideaları bir gerçek kabul ederken, Aristo bunu kabul etmemiştir. Ona göre sadece elimizle tutup, gözümüzle gördüğümüz varlıklar gerçektir. Yine ona göre fikirlerimiz, bu fikirlerin ilgili olduğu şeylerden, duyulardan ayrılamaz. Eflatun’un idealar fikrine karşı çıkmakla beraber, o da idea kavramından hareket eder: Bütün varlıklar madde ile şekilden meydana gelmiştir. Şekil, aktif bir ideadır; maddeye niteliklerini veren odur. Bu sebeple gözle göremediği ideaları inkar yoluna gitmiştir.
Tanrı fikri : Aristo bütün evrenin en alt maddesini teşkil eden dört unsura (hava, toprak, ateş, su) beşinci bir unsur ilave eder. Bu unsura Aithera = Ether ismini vermiştir. Ona göre dört unsur nesneleri meydana getirir. Ether ise gök tabakalarını meydana getirmektedir. Bu tek sınırlı ve sonsuz uzayın merkezinde yeryüzü bulunmaktadır. Gökler dünyayı sarmakta ve hepsinin durmadan hareketini ve düzenini sağlayan kendisi hareketsiz olan nihai kuvvet olan tanrı vardı. Avrupa’da bu görüşlerini astronomi sisteminin temeli kabul ettilerse de, Kopernik gibi bazıları, İslam kaynaklarından mesela Batruci, İbn-i Şatır gibi alimlerin kitaplarından aldıkları bilgilere dayanarak bunu reddettiler.
Aristo’ya göre dünya ve madde daimidir (kadimdir). Bugün fen adamları tecrübi esaslara dayanarak dünyanın ve maddenin daimi olmasının imkanı olmadığını ispat etmişler ve Aristo’nun bu düşüncesini çürütmüşlerdir.
Ahlak bilgisi: Aristo, ahlak bilgisinde ilmi kesinliğin yeri olmadığını söylemiştir. Pratik olarak “faziletin ne olduğunu bilmek yerine, iyi bir insan olmanın önemi” üzerinde durmuştur.
Ruh: Psikolojide Aristo, ruhu, vücudun şekli olarak, yani cisim olarak tarif etmektedir ve ruhun kadim olduğunu ve başkasına geçtiğini (tenasüh) iddia etmektedir. Bütün bu ruhun cisim olması ve kadim olduğu iddiası ve tenasüh nazariyeleri günümüzden önce İmam-ı Gazali tarafından, günümüzde de müsbet ilim tarafından çürütülmüştür.
Bilim: Aristo, tabiat bilgilerinin tarifi ve sınıflandırılmasındaki çalışmaları ile bilinir. Bu konulardaki bilgisi ve metodu dikkati çekmektedir. Tabiattaki türlerin tanınması ve tarif edilmesi konusunda başarılı olmuştur. Kendisi ve okulu tabiat bilimlerinin ayrı bir ilim kolu olarak kurulmasını sağlamıştır.
Mantık: Mantıkta Eflatun’un yolunda devam etmiştir. Aralarındaki fark, Eflatun gerçeği idealarda, Aristo ise nesnelerde aramıştır. O, gerçek düşüncenin formlarının (suretlerinin) aynı zamanda hakikatinin de formları olduğunu kabul etmiştir. Daha da ileri giderek formal mantığı kurmuştur. Kendisinin bu konuda yaptığı değişiklik her şeyi münakaşa alanına itmesidir. Bu, bazı sembol ve değişkenlerin kullanılması sonucunu doğurmuştur. Modern sembolik mantığın nüvesini teşkil eden değişkenlerin kullanılması, Aristo’dan alınmıştır.
Aristokrasi bir azınlık idaresidir. Aynı şekilde bir azınlık idaresi olan monarşi ile başlangıçtan itibaren eş anlamdadır; demokrasinin zıddıdır. Eski Yunan şehir idarelerinde zamanla aristokratik bir idareye geçiş olmuştur. Bu geçiş, asillerin etkisi ile olmuş ve krallık, dini - askeri - kazai, üç imtiyazı üç kişilik bir heyetin eline vermek mecburiyetinde kalmıştır. Bu üç kişi ya kral ailesinden, ya asil aileler arasından kendilerine eşit kimseler tarafından ölünceye kadar veya belli bir süre için seçilirlerdi.
Bazı devirlerde devletlerin idare tarzı şeklinde hakim olmuş, uzun zaman devlet yönetiminde baş rolü oynamıştır. Roma Cumhuriyetinde, 18. yüzyıl İngiltere idaresinde olduğu gibi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Eski Yunan filozofu. Babası Nikomakhos, Makedonya Kralı II. Amyntas’ın sarayında hekim idi. Aristo, 17 yaşından 37 yaşına kadar Eflatun (Platon)’un talebeliğini yaptı. Eflatun ruhların nakline inanırdı. Teslis inancını ilk olarak ortaya çıkaran budur. Eflatun’un yanında özellikle mantık ve metafizik alanlarında çalıştı. Ayrıca hukuk, matematik, astronomi ve tıb alanlarında çalışmalar yaptı. (Bkz. Eflatun)
Hocası Eflatun’un ölümünden sonra gezgin bir hayat sürdü. Daha sonra Makedonya’ya döndü. Kral Filip’in oğlu İskender’in öğretmeni oldu. İskender tahta çıktığı zaman şöhreti daha da yayıldı. Atina’da Apollon Lykeion Tapınağı yanında bir okul yaptırdı. Ondan sonra bu seviyede açılan okullara lise adı verildi. İskender’in ölümü üzerine itibarını kaybetti. Dinsizlikle suçlandı. O da buna kızarak Ağrıboz Adasındaki Khlasis’e gitti ve ertesi yıl burada 62 yaşında öldü.
Hellenistik devirde Aristo’nun düşünce ve okuluna önem verilmemiştir. Fakat daha sonra Skolastik devirde Aristo’nun eserleri önem kazanarak resmi metinler haline gelmiştir. Eserleri, Aristo'nun konuşmalarından notlar alınarak 4 grupta toplanmıştır:
1. Felsefe yazıları: Ruh, gökyüzü, fizik üzerine sekiz kitaptan meydana getirilmiştir. Tarih, hayat ve hayvanlarla ilgili düşünceleri de bu kitablarında toplanmıştır.
2. Mantık yazıları: Daha sonra buna Organon adı verilmiştir. Yorumla ilgili, Kategoriler, Topikler, Metafizik ve Sofut Helenler üzerine 14 kitaptan meydana gelmiştir.
3. Pratik felsefe yazıları : Atinalıların anayasası gibi.
4. Şiirler.
Aristo, Eflatun’un görüşlerinden pek ayrılmadı ama, yer yer onunkilerden farklı görüşler ortaya koydu. Derslerini yürüyerek anlattığı için kurduğu felsefe ekolüne de “Peripatos” (Meşşai : Yürüyen) adı verildi. Aristo’nun ilk çağda Eflatun kadar tesiri görülmez. Ancak 5 ila 15. yüzyıllarda Avrupa’da en fazla onun tesiri olmuştur. İlk yüzyıllarda batıda tek bilinen Aristo mantığı idi. On ikinci yüzyıla kadar Aristo’nun eserleri din dışı olarak okutulmuş; bu yüzyıldan sonra Aristo’nun mantığından istifadeye çalışılmıştır. Ancak Rönesans hareketleriyle ve Endülüs’ün tesiri ile ilimde yeni yeni buluşlar ve ilerlemeler kaydedilince, Aristo’nun fikirleri çürütülmüştür. Farabi, İbn-i Sina, İbn-i Rüşd ve El-Kindi gibi kimseler İslam inancına, yani kelam bilgileri arasına Aristo’nun fikirlerini yerleştirmeye uğraştılar. Fakat İmam-ı Gazali gibi büyük İslam alimleri bunlara karşı çıkarak, gerekli cevabı verdiler. Nitekim Aristo, bütün felsefeciler ve tecrübeleri, hayalleri ile izaha kalkışan bütün maddeciler gibi, akıl ile izah edilemeyen konuların çoğunda yanılmıştır. Bir yandan bir çok hakikatleri meydana çıkarırken, bir taraftan da ilmin gelişmesine mani olmuştur. Meşhur Alman kimyageri Prof. Fritz Arnd’ın İstanbul’da çıkan Türkçe Tecribi Kimya kitabında; “Fen ve ilim terakkisinin hemen hemen bin beş yüz sene içinde durmuş olması, kısmen Aristo felsefesinin kabahatidir.” yazısı bu durumu en güzel şekilde izah etmektedir.
Aristo’nun felsefesi: Aristo, diyaloga yer veren karşılıklı konuşma tipi yazılar yazmıştır. Ancak bu yazılar zamanla kaybolmuş ve geriye yalnızca ders ve araştırma notları kalmıştır. Aristo, hocası Eflatun’un idealar fikrinden hareket etmiştir. Eflatun ideaları bir gerçek kabul ederken, Aristo bunu kabul etmemiştir. Ona göre sadece elimizle tutup, gözümüzle gördüğümüz varlıklar gerçektir. Yine ona göre fikirlerimiz, bu fikirlerin ilgili olduğu şeylerden, duyulardan ayrılamaz. Eflatun’un idealar fikrine karşı çıkmakla beraber, o da idea kavramından hareket eder: Bütün varlıklar madde ile şekilden meydana gelmiştir. Şekil, aktif bir ideadır; maddeye niteliklerini veren odur. Bu sebeple gözle göremediği ideaları inkar yoluna gitmiştir.
Tanrı fikri : Aristo bütün evrenin en alt maddesini teşkil eden dört unsura (hava, toprak, ateş, su) beşinci bir unsur ilave eder. Bu unsura Aithera = Ether ismini vermiştir. Ona göre dört unsur nesneleri meydana getirir. Ether ise gök tabakalarını meydana getirmektedir. Bu tek sınırlı ve sonsuz uzayın merkezinde yeryüzü bulunmaktadır. Gökler dünyayı sarmakta ve hepsinin durmadan hareketini ve düzenini sağlayan kendisi hareketsiz olan nihai kuvvet olan tanrı vardı. Avrupa’da bu görüşlerini astronomi sisteminin temeli kabul ettilerse de, Kopernik gibi bazıları, İslam kaynaklarından mesela Batruci, İbn-i Şatır gibi alimlerin kitaplarından aldıkları bilgilere dayanarak bunu reddettiler.
Aristo’ya göre dünya ve madde daimidir (kadimdir). Bugün fen adamları tecrübi esaslara dayanarak dünyanın ve maddenin daimi olmasının imkanı olmadığını ispat etmişler ve Aristo’nun bu düşüncesini çürütmüşlerdir.
Ahlak bilgisi: Aristo, ahlak bilgisinde ilmi kesinliğin yeri olmadığını söylemiştir. Pratik olarak “faziletin ne olduğunu bilmek yerine, iyi bir insan olmanın önemi” üzerinde durmuştur.
Ruh: Psikolojide Aristo, ruhu, vücudun şekli olarak, yani cisim olarak tarif etmektedir ve ruhun kadim olduğunu ve başkasına geçtiğini (tenasüh) iddia etmektedir. Bütün bu ruhun cisim olması ve kadim olduğu iddiası ve tenasüh nazariyeleri günümüzden önce İmam-ı Gazali tarafından, günümüzde de müsbet ilim tarafından çürütülmüştür.
Bilim: Aristo, tabiat bilgilerinin tarifi ve sınıflandırılmasındaki çalışmaları ile bilinir. Bu konulardaki bilgisi ve metodu dikkati çekmektedir. Tabiattaki türlerin tanınması ve tarif edilmesi konusunda başarılı olmuştur. Kendisi ve okulu tabiat bilimlerinin ayrı bir ilim kolu olarak kurulmasını sağlamıştır.
Mantık: Mantıkta Eflatun’un yolunda devam etmiştir. Aralarındaki fark, Eflatun gerçeği idealarda, Aristo ise nesnelerde aramıştır. O, gerçek düşüncenin formlarının (suretlerinin) aynı zamanda hakikatinin de formları olduğunu kabul etmiştir. Daha da ileri giderek formal mantığı kurmuştur. Kendisinin bu konuda yaptığı değişiklik her şeyi münakaşa alanına itmesidir. Bu, bazı sembol ve değişkenlerin kullanılması sonucunu doğurmuştur. Modern sembolik mantığın nüvesini teşkil eden değişkenlerin kullanılması, Aristo’dan alınmıştır.
ARİSTOKRASİ
Alm. Aristokratic, Fr. Aristocratie, İng. Aristocracy. Üstün soylular yönetimi, seçkinlerin veya en iyilerin egemenliği. Yunanca “aristo” en iyi; “Kratos” iktidar, manalarına geldiğinden en iyi iktidar demektir. Bugün aristokrasi bir devlet idare şekli değildir. Bu kelime şimdi siyasi olmaktan çok sosyal bir mana ifade etmekte ve soylu sülaleleri ve onların devamını ifade eden kont, baron, prens gibi manalarda kullanılmaktadır.Aristokrasi bir azınlık idaresidir. Aynı şekilde bir azınlık idaresi olan monarşi ile başlangıçtan itibaren eş anlamdadır; demokrasinin zıddıdır. Eski Yunan şehir idarelerinde zamanla aristokratik bir idareye geçiş olmuştur. Bu geçiş, asillerin etkisi ile olmuş ve krallık, dini - askeri - kazai, üç imtiyazı üç kişilik bir heyetin eline vermek mecburiyetinde kalmıştır. Bu üç kişi ya kral ailesinden, ya asil aileler arasından kendilerine eşit kimseler tarafından ölünceye kadar veya belli bir süre için seçilirlerdi.
Bazı devirlerde devletlerin idare tarzı şeklinde hakim olmuş, uzun zaman devlet yönetiminde baş rolü oynamıştır. Roma Cumhuriyetinde, 18. yüzyıl İngiltere idaresinde olduğu gibi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Arjantin Hakkında Bilgiler
ARJANTİN
DEVLETİN ADI
Arjantin Cumhuriyeti
BAŞŞEHRİ
Buenos Aires
NÜFUSU
32.617.000 (1991)
YÜZÖLÇÜMÜ
2.780.092 km2
RESMİ DİLİ
İspanyolca
DİNİ
Hıristiyanlık
PARA BİRİMİ
Arjantin Pesosu
Arazi ve nüfus bakımından Güney Amerika'nın ikinci büyük ülkesi. Kıtanın incelen güney parçasının en büyük bölümünü işgal eder. Arjantin, topraklarının büyüklüğü bakımından dünyanın sekizinci ülkesidir. Batı yarım küresinde ise; Kanada, ABD ve Brezilya’dan sonra dördüncü büyük memleketidir. Arjantin tarafından idare edilen topraklar (Falkland adaları, diğer bazı Güney Atlantik adaları ve Antarktika’nın bir bölümü) hariç, ülke tahminen Brezilya’nın 1/3’ü kadar geniştir. Arjantin toprakları 22°-52° güney enlemleri ile 54°-74° batı boylamları arasında yer alır. Kuzeyden güneye ölçülen maksimum uzunluğu yaklaşık 3700 kilometredir. En fazla genişliği yaklaşık olarak 1500 kilometredir. Sahil uzunluğu ise 2500 kilometreye yaklaşır. Başkent ve önemli bir şehir olan Buenos Aires, Güney Amerika’nın başta gelen limanlarındandır.
Tarihi
Amerika kıtası keşfedildikten sonra Avrupa devletleri hızla bu kıtada koloniler kurmaya başladılar. 1536’da Arjantin’e gelen İspanyollar bugün Buenos Aires olarak bilinen yerde ilk koloniyi kurdular. Fakat şehre yerleşme ancak on sekizinci yüzyılda oldu. Arjantin 1776’ya kadar İspanya’ya bağlı Peru Genel Valiliğince idare edildi. Bu seneden sonra La Plata Genel Valiliği kuruldu ve Buenos Aires genel valiliğin başkenti oldu.
1806’da Buenos Aires’in İngilizler tarafından kısa bir müddet işgal edilmesi, Arjantin’in istiklal mücadelesi için bir başlangıç olmuştur. 1808’de Napoleon’un İspanya’ya girmesi bağımsızlık mücadelesini hızlandırdı. Ülke 1812’ye doğru istiklalini kazandıysa da, 1816 yılına kadar müstakil bir devlet olduğu resmen ilan edilmedi. İstiklal hareketinin baş lideri ve kahramanı, Şili’nin de kurtarılması için öncelikle sorumlu bir kimse olan General Jose de San Martin’dir.
İkinci Dünya Harbi esnasında Arjantin hükumetlerinin gizli ve kamufle edilmiş Nazi tarafdarı tutumları, Amerika Birleşik Devletleri ve batı yarım küresinin diğer ülkeleri ile münasebetlerinin gerginleşmesine ve Arjantin’in Pan-Amerikan Konseyinden çıkarılmasına sebep oldu. Resmiyette bütün harp esnasında tarafsız kalan Arjantin, 1945 ilkbaharında müttefikler tarafına girdi. Geniş ölçüde ABD’nin desteği sebebiyle o sene sonuna doğru Birleşmiş Milletler üyesi oldu ve teşkilatın mes’elelerinde önemli bir rol oynadı.
Harpten sonra general olan Juan Domingo Peron kendine kuvvetli bir pozisyon hazırlamayı başarmış ve 1946 Şubatında Arjantin Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Eşi Eva Duvarte de Peron’un yardımıyla enerjik ve sert bir idare kurmayı başararak, zamanında, siyasi desteğini silahlı kuvvetlerden almaya çalışan sınıflara sözünü geçirmesini bilmiştir. Basını bir devlet organı haline getirmiş ve totaliter bir rejimin başkanı olarak kendisine daha büyük yetki vermesi için anayasayı değiştirmiştir.
İşçi sınıfları arasında çok sevilmiş ve hatta kahraman olarak tanınmıştır. Fakat askeri bir darbe ile 1955’te devrilmiş, uzun seneler sürgünde yaşamış ve bilahare dönerek 1973’te devlet başkanı olmuştur. Bir yıl sonra ölmesi üzerine İsabel Peron olarak tanınan üçüncü karısı devlet başkanı oldu. Ülkenin birlik ve beraberliğini sağlıyamayınca 1976’da ordu tarafından devrildi.
Arjantin’in eski devlet başkanlarından General Galtier İngiltere’ye ait, fakat kendilerine çok yakın olan Falkland adalarını Nisan 1982’de işgal etti. İngiltere ile olan savaşı Arjantin kaybetti ve adaları İngilizler tekrar geri aldılar. Gerek yapılan savaş ve gerekse bu durumda bazı devletlerin uyguladıkları ekonomik ambargo, Arjantin’in iktisadi durumunu çok sarstı. Bu durumda askeri idare 1983 yılı sonlarında seçime giderek idareyi sivillere teslim etti. Böylece yedi sene süren askeri idareden sonra normal idare tekrar tesis edildi. 1930’dan bu yana Arjantin’de hiçbir sivil idare 6 seneden fazla iktidarda kalamamıştır. 1819 yılından bu yana 46 devlet başkanından sadece ikisi, askeri darbesiz seçimle görevini devir-teslim etmiştir. 1989’da Raul Ricardo Alfonsin’in yerine Carlos Menem (El Turco) seçilmiştir.
Fiziki Yapı
Arazi: Fiziki görünümü ve bölgeler bakımından Arjantin dört önemli fiziki bölgeye ayrılır: Kuzeyde yelpaze şeklinde uzanan batı bölgesi, güneyde Buenos Aires, tabii ağaçtan yoksun fakat bol çayırlarla örtülü olan Pampalar gerçekten büyük düzlüklerdir. En güney kısım istisna, Pampa bölgesinin tamamına yakın kısmı düzdür. Bununla beraber Atlantik’ten Andların eteklerine kadar gözle farkedilemeyecek bir yükselme vardır. Bunlar batıda muazzam bir engel meydana getirirler.
Hiç büyük nehir yoktur. Dağlardan akan sularla inen alüvyonlar, Pampaların hemen her tarafında geniş ve verimli topraklar meydana getirir. Burası dünyanın ziraate en müsait topraklarıdır. Arjantin demiryolu ağının büyük kısmı buradadır ve nüfusun yarıdan çoğu bu bölgede yerleşmiştir. Bu bölge ayrıca Arjantin motorlu vasıtalarının ve hayvanlarının çoğuna ve üretim kapasitesinin de hemen hemen hepsine sahiptir.
İkinci önemli fiziki bölge Gram Chaco olarak bilinen kuzey kesimdir. Sahanın hakim özelliği bir drenaj (akıntı-sulama) probleminin olmasıdır. Yağmur sezonunda bölgenin çoğu nehirlerin taşmasından bataklık halini alır.
Andlar, ülkenin üçüncü fiziki bölümünü teşkil ederler. Bunlar geniş bir sıra halinde kuzeydeki kurak Bolivya platosundan Güney Patagonya’nın buz örtülü dağlarına kadar uzanırlar. Bu bölgenin kuzey kesimi geniştir ve denize ulaşamayan nehirler tarafından sulanan büyük bölgeleri içine alır. Bu bölge tuz depoları, tuzlu gölleri, soğuk ve silip süpüren iklimi ile tanınır. Aconcaqua dağı batı yarım küresinin en yüksek tepesidir. Orta Arjantin’de dağ bariyeri daralır ve burada Şili ile olan hududu meydana getirir. Andlar yükseklik bakımından güneye doğru alçalır. Bu dizinin Patagonya kesiminde birçok güzel göller vardır.
Dördüncü önemli fiziki bölge Patagonya’dır. Burası Arjantin topraklarının 1/4’ten fazlasını meydana getirir. Esas itibariyle verimsiz, soğuk ve platoyu süpürüp götüren rüzgarları, son derece sisli ve hemen hemen hiç yazı olmayan bir bölge diye karakterize edilir. Arjantin’in ekonomisi bakımından Patagonya, koyun yetiştirme bölgesi olarak önemli olup, insanların yerleşmeleri bakımından çoğu yerleri elverişli değildir. Güney Amerika’nın en güney ucunda olan Tierra del Fuego adası siyasi olarak Arjantin ve Şili arasında ikiye bölünmüş olup, Patagonya’nın genel fiziki özelliklerini taşır.
Nehirler: Önemli nehirleri çok değildir. Kuzeydoğudaki Rio de La Plato sistemi üç büyük akarsuya sahiptir. Uruguay nehri; Brezilya ile Uruguay arasında tabii bir sınır meydana getirir. Paraguay ve Brezilya arasında hudut meydana getiren Parana nehri; Pilkomayo’nun bir koludur. Paraguay ile diğer bir sınırı meydana getiren Paraguay nehri de büyük nehirlerdendir. Güneye doğru önemli nehirler Rio Colorado ve Rio Negro’dur. Her ikisi de Atlantik’e dökülür.
İklim
Arjantin’in en kuzeyinde küçük bir kısım tropik bölge içine düşerse de, ülkenin çoğu orta enlemlerdedir. Buenos Aires’de sıcaklık 9 dereceden, Temmuz’da 23 dereceye çıkar. Güney Patagonya’da ise Okyanusa yakın olduğundan ısı 2 ila 13 derece arasında bulunur. Güney Amerika’nın en sıcak yeri 48 derece ile Gran Chaco’dur. Yağmur mikdarı da bütün ülkede geniş ölçüde değişir. Yağışlar doğu kesiminde ve Atlantik kıyısı boyunca çoksa da, kurak olan Pampaların ilerisinde azalır ve Andların etekleri arasında fark edilmeyecek mikdarda düşer. Ziraat ancak sulama ile mümkündür.
Tabii Kaynakları
Subtropikal kuzey bölgesi bu yörelere mahsus tabii özel bitki örtüsüne sahiptir. Bölgeye has palmiyeler, kendisinden tanin çıkarılan kıymetli Quebrocha ağacıdır. Daha az yağmur alan bölgelerde dikenli çalılıklar vardır. Arjantin ormanlarının çoğu kuzey eyaletlerinde bulunur. Andların daha aşağı kısımlarında geniş kereste ormanları da vardır. Pampalar ise her çeşit otlarla örtülüdür. Patagonya’nın çoğu verimsizdir.
Kuzey Kordilleraların hayvanları arasında lama ve cinsleri mevcuttur. Kuzeyde, daha aşağı kesimlerinde Jaguarlar, pumalar, maymun ve tavşanlar bulunur. Pampaların tabii hayvanları tilki, geyik ve yaban domuzudur Patagonya'da da; tilki, geyik ve pumalara rastlanır. Çok sayıda kuş türü mevcuttur. Nehirler, göller ve sahil sularında çok çeşitli balıklar vardır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfus ve başlıca büyük şehirleri: Nüfusun en önemli bir kısmı büyük şehirler ve hemen onun etrafındaki bölgelerde toplanmıştır. Arjantin nüfusunun yarıya yakını Buenos Aires içinde ve civarda oturur. Bu durum, şehri güney yarımküresinin ve Latin Amerika’nın en büyük şehirlerinden biri yapmıştır. Diğer önemli şehirleri Rosario, La Plata, Santa Fe ve Bahia Blanca’dır. Arjantin nüfusunun % 70 kadarı şehirlerde oturur.
Son yıllardaki ortalama nüfus artışı Amerika Birleşik Devletleri ile aynıdır. Böylece Latin Amerika’nın birçok kısımlarında olan nüfus patlaması Arjantin’de yoktur.
Arjantin halkının hemen hepsi Avrupa asıllıdır. Batı yarımküresinde, bu durum Kanada hariç en yüksek orandır. Kızılderililer ile beyazlardan meydana gelen Mertizolar 1869 nüfus sayımına göre 1/4 oranında beyazları geçmişti. O zamandan beri olan köklü değişmeler 1880’den sonra İspanya ve İtalya’dan gelen büyük göç dalgalarıyla izah edilmektedir.
Din: Arjantinlilerin % 90’dan fazlası Roma Katolik Kilisesi mensubudur. Kilise, anayasaya göre imtiyazlı bir mevkiye sahiptir. Anayasa, Cumhurbaşkanının ve yardımcısının Roma Katolik Kilisesi mensubu olmasını ön görür. 1853’ten 1930’a kadar siyasette kilise çok az rol oynamıştır. 1930’da yapılan muhafazakar devlet darbesinden sonra kilisenin siyasi nüfuzu artmaya başlamış ve 1943 askeri idarelerinden sonra da gözle görülür derecede gelişmiştir. 1954-1955’lerde kilise ile Başkan Peron arasındaki münasebetler bozuldu. 1955’de Peron’un düşürülmesinde kilisenin muhalefeti şüphesiz önemli bir faktör olmuştur.
Dil: Arjantin’in dili İspanyolca’dır. Hiçbir yerli grub ana dili meydana getirecek yeter sayıya sahip değildir. İspanyolcanın telaffuzu bilhassa Buenos Aires bölgesinde İtalyanların geniş akınıyla az çapta da olsa etkilenmiştir. İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve diğer yabancı diller şehirlerde fazla mikdarda konuşulur. Fakat bu her şeyden önce ülkenin eğitim sistemi seviyesinin genel olarak yüksekliğini, üst sosyal tabakanın kozmopolit görünümünü aksettirir.
Eğitim: Arjantin, Latin Amerika’da okur-yazar seviyesi en yüksek olan bir ülkedir. Ülke, 19.000’den fazla ilkokula sahiptir. 6 ile 14 yaş arasında çocukların okula gitmeleri mecburidir. Milli bütçesinin % 14 kadarını eğitime harcar. Eğitimde nüfus başına harcadığı mikdar herhangi bir Latin Amerika ülkesinin iki katından daha fazladır. Arjantin altı milli üniversiteye sahiptir. En eskisi on yedinci asırlara kadar uzanan Cordoba'dır. En meşhuru 1821’de kurulmuş olan Buenos Aires Üniversitesidir. Tıp eğitimi ileridir.
Sosyal durum: Arjantin’de sosyal yapı, Buenos Aires ile iç kısımlar arasında çok farklıdır. Sosyal durum ve başkentin faaliyetleri son derece kozmopolit bir karışıklığı aksettirmektedir. Taşra toplumları an'anelerine daha çok bağlıdır.
Kültürel hayat: Kültür gelişmesi bakımından Arjantin, Güney Amerika’nın en gelişmiş ülkelerinden biridir. Kültürde esas te’sir İspanyolların olup, bunu, Fransız kültürü takib eder. Çok yakınlarda olan İtalyan göçünün büyük dalgası da kültürüne önemli katkıda bulunmuştur. Kültürün sanat yönü çok gelişmiştir. En azından Buenos Aires’de en modern Avrupa tarzını her zaman görmek mümkündür.
Siyasi Hayat
Hükumet: Arjantin bazan diktatör hükumetler ile idare edilmesine rağmen, Latin Amerika'nın en demokratik ülkelerinden biridir.
Arjantin yapı bakımından federal cumhuriyet bir idareye sahiptir. Ülke 23 eyalet ve bir federal bölgeye ayrılmıştır.
Yürüklükte olan anayasa 25 Mayıs 1953’te yürürlüğe girmiştir. Latin Amerika’nın en uzun ömürlü anayasasıdır. Lisan ve genel durumlar ile Arjantin anayasası daha ziyade ABD’ninkine benziyor ise de tatbikatı Latin Amerika devletlerine mahsus olan bir temayülle devlet idarecilerinin elinde değişiklik göstermiştir.
Yönetim biçimi: Yürütme yetkisi, 46 üyeli senato ve 187 milletvekilli çift meclisli kongreye aittir. Senatörler her eyalet ve federal bölgeden iki tane olmak üzere halk tarafından seçilir. Milletvekilleri nüfus esası üzerine seçilir. Esas icracı halk tarafından altı senelik bir devre için seçilen başbakandır.
Her Arjantin eyaleti bizzat kendi anayasası ve hükumet mekanizmasına sahiptir. Eyalet valileri halk tarafından altı senelik bir devre için seçilir
Ekonomi
Arjantin ekonomisi daha çok tarıma dayalıdır. Kişi başına milli gelirin Latin Amerika devletleri arasında en yüksek olduğu yer Arjantin’dir. Arjantin, Meksika ve Venezuela ile birlikte Güney Amerika’nın en büyük petrol çıkaran ülkesidir. Petrol ve doğal gaz ihtiyacının hepsini kendi kaynaklarından sağlar. Buna karşılık zengin kurşun, çinko, gümüş altın, bakır, kalay, bizmut, kobalt, berilyum, manganez, tunsten ve uranyum kaynaklarından çok az faydalanılmaktadır.
Enerji üretimi, ülke ihtiyacını karşılamaz. Yeterli hidroelektrik santralları olmaması, bu ihtiyacın karşılanması için petrol ve doğal gaz üretimine ağırlık verilmesine sebep olmuştur.
Arjantin topraklarının ancak % 13’ü tarıma elverişlidir. Buenos Aires, Santa Fe ve Cordoba eyaletlerinde tarım çok gelişmiştir. Ülkede en fazla buğday üretilir. Bunun yanında soya fasulyesi, pamuk, ayçiçeği, keten tohumu, şeker kamışı, akdarı, mısır, patates ve hayvan yiyeceği olarak yonca önemli üretim maddeleridir.
Hayvancılık da ekonomide önemli rol oynar. Büyük baş hayvan yetiştiriciliği gelişmiştir. Pampalarda sığır, Patagonya’da ise koyun yetiştiriciliği yapılır. Sığır eti üretiminde dünyada üçüncü sırayı alan Arjantin, yün üreticiliğinde de çok ileridir.
Arjantin’de sanayi, birinci ve ikinci dünya savaşları arasında gelişti. Sanayileşme, şehirlerin sür’atle büyümesine sebeb olmuştur. Sanayi ürünleri arasında; petrol ürünleri, demir, çelik, çimento, otomotiv, elektrikli ev aletleri, sanayi makinaları ve donanımı, vagon, gemi, sigara, şeker, işlenmiş deri, selüloz yer almakdadır.
Ulaşım: Arjantin gelişmiş bir iç taşımacılık sistemine sahiptir. Demiryolu uzunluğu 43.200 kilometreden fazla olup, iyi bir demiryolu ulaşımı sağlar. Demiryolları, arazinin düz ve demiryolu inşası kolay olduğundan fazla yapılmıştır. Hükumet daha sonra karayolu yapımını teşvik etti. Ülke genelinde ancak dörtte biri asfaltlanmış 210.000 kilometreyi aşkın bir karayolu ağı vardır. Bilhassa Pampalarda 160.000 kilometreden fazla karayolu şebekesine sahiptir. Karayollarının çoğu demiryollarına paralel yapıldı ve devlet tarafından demiryolları ile rekabet eden bir taşıma sistemi kuruldu.
Arjantin’in iç ve dış hatlarda iyi bir hava yolları şebekesi vardır. Buenos Aires havaalanı, şehirden uzak mesafede olmasına rağmen, dünyanın en iyi alanlarından biridir. Nehir trafiği bilhassa yük taşımacılığı için Uruguay ve Parana nehirleri üzerinde önemlidir. Parana üzerindeki Rosario geniş bir iç limandır. Buenos Aires, Atlantik üzerinde dünyanın en işlek limanlarından biridir. La Plato ve Bahia Blanca diğer önemli limanlarıdır.
Dış ticaret: Arjantin dış ticaretinin başlıcaları, bütün ihracatın % 94’üne yakınını teşkil eden ziraat ve hayvan mamülleridir. Bu ihracatın başlıcası et, hububat, yağlı tohumlar ve yün olup, yarıdan fazlası Avrupa’ya yapılır. Belli başlı alıcısı; İngiltere, Flemenk ve Batı Almanya’dır. İthalatın ihracattan fazla olması, Arjantin hükumetleri için daima problem olmuştur. Son yıllardaki enflasyon ise memleket ekonomisini oldukça kötü duruma düşürmüştür.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARJANTİN
DEVLETİN ADI
Arjantin Cumhuriyeti
BAŞŞEHRİ
Buenos Aires
NÜFUSU
32.617.000 (1991)
YÜZÖLÇÜMÜ
2.780.092 km2
RESMİ DİLİ
İspanyolca
DİNİ
Hıristiyanlık
PARA BİRİMİ
Arjantin Pesosu
Arazi ve nüfus bakımından Güney Amerika'nın ikinci büyük ülkesi. Kıtanın incelen güney parçasının en büyük bölümünü işgal eder. Arjantin, topraklarının büyüklüğü bakımından dünyanın sekizinci ülkesidir. Batı yarım küresinde ise; Kanada, ABD ve Brezilya’dan sonra dördüncü büyük memleketidir. Arjantin tarafından idare edilen topraklar (Falkland adaları, diğer bazı Güney Atlantik adaları ve Antarktika’nın bir bölümü) hariç, ülke tahminen Brezilya’nın 1/3’ü kadar geniştir. Arjantin toprakları 22°-52° güney enlemleri ile 54°-74° batı boylamları arasında yer alır. Kuzeyden güneye ölçülen maksimum uzunluğu yaklaşık 3700 kilometredir. En fazla genişliği yaklaşık olarak 1500 kilometredir. Sahil uzunluğu ise 2500 kilometreye yaklaşır. Başkent ve önemli bir şehir olan Buenos Aires, Güney Amerika’nın başta gelen limanlarındandır.
Tarihi
Amerika kıtası keşfedildikten sonra Avrupa devletleri hızla bu kıtada koloniler kurmaya başladılar. 1536’da Arjantin’e gelen İspanyollar bugün Buenos Aires olarak bilinen yerde ilk koloniyi kurdular. Fakat şehre yerleşme ancak on sekizinci yüzyılda oldu. Arjantin 1776’ya kadar İspanya’ya bağlı Peru Genel Valiliğince idare edildi. Bu seneden sonra La Plata Genel Valiliği kuruldu ve Buenos Aires genel valiliğin başkenti oldu.
1806’da Buenos Aires’in İngilizler tarafından kısa bir müddet işgal edilmesi, Arjantin’in istiklal mücadelesi için bir başlangıç olmuştur. 1808’de Napoleon’un İspanya’ya girmesi bağımsızlık mücadelesini hızlandırdı. Ülke 1812’ye doğru istiklalini kazandıysa da, 1816 yılına kadar müstakil bir devlet olduğu resmen ilan edilmedi. İstiklal hareketinin baş lideri ve kahramanı, Şili’nin de kurtarılması için öncelikle sorumlu bir kimse olan General Jose de San Martin’dir.
İkinci Dünya Harbi esnasında Arjantin hükumetlerinin gizli ve kamufle edilmiş Nazi tarafdarı tutumları, Amerika Birleşik Devletleri ve batı yarım küresinin diğer ülkeleri ile münasebetlerinin gerginleşmesine ve Arjantin’in Pan-Amerikan Konseyinden çıkarılmasına sebep oldu. Resmiyette bütün harp esnasında tarafsız kalan Arjantin, 1945 ilkbaharında müttefikler tarafına girdi. Geniş ölçüde ABD’nin desteği sebebiyle o sene sonuna doğru Birleşmiş Milletler üyesi oldu ve teşkilatın mes’elelerinde önemli bir rol oynadı.
Harpten sonra general olan Juan Domingo Peron kendine kuvvetli bir pozisyon hazırlamayı başarmış ve 1946 Şubatında Arjantin Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Eşi Eva Duvarte de Peron’un yardımıyla enerjik ve sert bir idare kurmayı başararak, zamanında, siyasi desteğini silahlı kuvvetlerden almaya çalışan sınıflara sözünü geçirmesini bilmiştir. Basını bir devlet organı haline getirmiş ve totaliter bir rejimin başkanı olarak kendisine daha büyük yetki vermesi için anayasayı değiştirmiştir.
İşçi sınıfları arasında çok sevilmiş ve hatta kahraman olarak tanınmıştır. Fakat askeri bir darbe ile 1955’te devrilmiş, uzun seneler sürgünde yaşamış ve bilahare dönerek 1973’te devlet başkanı olmuştur. Bir yıl sonra ölmesi üzerine İsabel Peron olarak tanınan üçüncü karısı devlet başkanı oldu. Ülkenin birlik ve beraberliğini sağlıyamayınca 1976’da ordu tarafından devrildi.
Arjantin’in eski devlet başkanlarından General Galtier İngiltere’ye ait, fakat kendilerine çok yakın olan Falkland adalarını Nisan 1982’de işgal etti. İngiltere ile olan savaşı Arjantin kaybetti ve adaları İngilizler tekrar geri aldılar. Gerek yapılan savaş ve gerekse bu durumda bazı devletlerin uyguladıkları ekonomik ambargo, Arjantin’in iktisadi durumunu çok sarstı. Bu durumda askeri idare 1983 yılı sonlarında seçime giderek idareyi sivillere teslim etti. Böylece yedi sene süren askeri idareden sonra normal idare tekrar tesis edildi. 1930’dan bu yana Arjantin’de hiçbir sivil idare 6 seneden fazla iktidarda kalamamıştır. 1819 yılından bu yana 46 devlet başkanından sadece ikisi, askeri darbesiz seçimle görevini devir-teslim etmiştir. 1989’da Raul Ricardo Alfonsin’in yerine Carlos Menem (El Turco) seçilmiştir.
Fiziki Yapı
Arazi: Fiziki görünümü ve bölgeler bakımından Arjantin dört önemli fiziki bölgeye ayrılır: Kuzeyde yelpaze şeklinde uzanan batı bölgesi, güneyde Buenos Aires, tabii ağaçtan yoksun fakat bol çayırlarla örtülü olan Pampalar gerçekten büyük düzlüklerdir. En güney kısım istisna, Pampa bölgesinin tamamına yakın kısmı düzdür. Bununla beraber Atlantik’ten Andların eteklerine kadar gözle farkedilemeyecek bir yükselme vardır. Bunlar batıda muazzam bir engel meydana getirirler.
Hiç büyük nehir yoktur. Dağlardan akan sularla inen alüvyonlar, Pampaların hemen her tarafında geniş ve verimli topraklar meydana getirir. Burası dünyanın ziraate en müsait topraklarıdır. Arjantin demiryolu ağının büyük kısmı buradadır ve nüfusun yarıdan çoğu bu bölgede yerleşmiştir. Bu bölge ayrıca Arjantin motorlu vasıtalarının ve hayvanlarının çoğuna ve üretim kapasitesinin de hemen hemen hepsine sahiptir.
İkinci önemli fiziki bölge Gram Chaco olarak bilinen kuzey kesimdir. Sahanın hakim özelliği bir drenaj (akıntı-sulama) probleminin olmasıdır. Yağmur sezonunda bölgenin çoğu nehirlerin taşmasından bataklık halini alır.
Andlar, ülkenin üçüncü fiziki bölümünü teşkil ederler. Bunlar geniş bir sıra halinde kuzeydeki kurak Bolivya platosundan Güney Patagonya’nın buz örtülü dağlarına kadar uzanırlar. Bu bölgenin kuzey kesimi geniştir ve denize ulaşamayan nehirler tarafından sulanan büyük bölgeleri içine alır. Bu bölge tuz depoları, tuzlu gölleri, soğuk ve silip süpüren iklimi ile tanınır. Aconcaqua dağı batı yarım küresinin en yüksek tepesidir. Orta Arjantin’de dağ bariyeri daralır ve burada Şili ile olan hududu meydana getirir. Andlar yükseklik bakımından güneye doğru alçalır. Bu dizinin Patagonya kesiminde birçok güzel göller vardır.
Dördüncü önemli fiziki bölge Patagonya’dır. Burası Arjantin topraklarının 1/4’ten fazlasını meydana getirir. Esas itibariyle verimsiz, soğuk ve platoyu süpürüp götüren rüzgarları, son derece sisli ve hemen hemen hiç yazı olmayan bir bölge diye karakterize edilir. Arjantin’in ekonomisi bakımından Patagonya, koyun yetiştirme bölgesi olarak önemli olup, insanların yerleşmeleri bakımından çoğu yerleri elverişli değildir. Güney Amerika’nın en güney ucunda olan Tierra del Fuego adası siyasi olarak Arjantin ve Şili arasında ikiye bölünmüş olup, Patagonya’nın genel fiziki özelliklerini taşır.
Nehirler: Önemli nehirleri çok değildir. Kuzeydoğudaki Rio de La Plato sistemi üç büyük akarsuya sahiptir. Uruguay nehri; Brezilya ile Uruguay arasında tabii bir sınır meydana getirir. Paraguay ve Brezilya arasında hudut meydana getiren Parana nehri; Pilkomayo’nun bir koludur. Paraguay ile diğer bir sınırı meydana getiren Paraguay nehri de büyük nehirlerdendir. Güneye doğru önemli nehirler Rio Colorado ve Rio Negro’dur. Her ikisi de Atlantik’e dökülür.
İklim
Arjantin’in en kuzeyinde küçük bir kısım tropik bölge içine düşerse de, ülkenin çoğu orta enlemlerdedir. Buenos Aires’de sıcaklık 9 dereceden, Temmuz’da 23 dereceye çıkar. Güney Patagonya’da ise Okyanusa yakın olduğundan ısı 2 ila 13 derece arasında bulunur. Güney Amerika’nın en sıcak yeri 48 derece ile Gran Chaco’dur. Yağmur mikdarı da bütün ülkede geniş ölçüde değişir. Yağışlar doğu kesiminde ve Atlantik kıyısı boyunca çoksa da, kurak olan Pampaların ilerisinde azalır ve Andların etekleri arasında fark edilmeyecek mikdarda düşer. Ziraat ancak sulama ile mümkündür.
Tabii Kaynakları
Subtropikal kuzey bölgesi bu yörelere mahsus tabii özel bitki örtüsüne sahiptir. Bölgeye has palmiyeler, kendisinden tanin çıkarılan kıymetli Quebrocha ağacıdır. Daha az yağmur alan bölgelerde dikenli çalılıklar vardır. Arjantin ormanlarının çoğu kuzey eyaletlerinde bulunur. Andların daha aşağı kısımlarında geniş kereste ormanları da vardır. Pampalar ise her çeşit otlarla örtülüdür. Patagonya’nın çoğu verimsizdir.
Kuzey Kordilleraların hayvanları arasında lama ve cinsleri mevcuttur. Kuzeyde, daha aşağı kesimlerinde Jaguarlar, pumalar, maymun ve tavşanlar bulunur. Pampaların tabii hayvanları tilki, geyik ve yaban domuzudur Patagonya'da da; tilki, geyik ve pumalara rastlanır. Çok sayıda kuş türü mevcuttur. Nehirler, göller ve sahil sularında çok çeşitli balıklar vardır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfus ve başlıca büyük şehirleri: Nüfusun en önemli bir kısmı büyük şehirler ve hemen onun etrafındaki bölgelerde toplanmıştır. Arjantin nüfusunun yarıya yakını Buenos Aires içinde ve civarda oturur. Bu durum, şehri güney yarımküresinin ve Latin Amerika’nın en büyük şehirlerinden biri yapmıştır. Diğer önemli şehirleri Rosario, La Plata, Santa Fe ve Bahia Blanca’dır. Arjantin nüfusunun % 70 kadarı şehirlerde oturur.
Son yıllardaki ortalama nüfus artışı Amerika Birleşik Devletleri ile aynıdır. Böylece Latin Amerika’nın birçok kısımlarında olan nüfus patlaması Arjantin’de yoktur.
Arjantin halkının hemen hepsi Avrupa asıllıdır. Batı yarımküresinde, bu durum Kanada hariç en yüksek orandır. Kızılderililer ile beyazlardan meydana gelen Mertizolar 1869 nüfus sayımına göre 1/4 oranında beyazları geçmişti. O zamandan beri olan köklü değişmeler 1880’den sonra İspanya ve İtalya’dan gelen büyük göç dalgalarıyla izah edilmektedir.
Din: Arjantinlilerin % 90’dan fazlası Roma Katolik Kilisesi mensubudur. Kilise, anayasaya göre imtiyazlı bir mevkiye sahiptir. Anayasa, Cumhurbaşkanının ve yardımcısının Roma Katolik Kilisesi mensubu olmasını ön görür. 1853’ten 1930’a kadar siyasette kilise çok az rol oynamıştır. 1930’da yapılan muhafazakar devlet darbesinden sonra kilisenin siyasi nüfuzu artmaya başlamış ve 1943 askeri idarelerinden sonra da gözle görülür derecede gelişmiştir. 1954-1955’lerde kilise ile Başkan Peron arasındaki münasebetler bozuldu. 1955’de Peron’un düşürülmesinde kilisenin muhalefeti şüphesiz önemli bir faktör olmuştur.
Dil: Arjantin’in dili İspanyolca’dır. Hiçbir yerli grub ana dili meydana getirecek yeter sayıya sahip değildir. İspanyolcanın telaffuzu bilhassa Buenos Aires bölgesinde İtalyanların geniş akınıyla az çapta da olsa etkilenmiştir. İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve diğer yabancı diller şehirlerde fazla mikdarda konuşulur. Fakat bu her şeyden önce ülkenin eğitim sistemi seviyesinin genel olarak yüksekliğini, üst sosyal tabakanın kozmopolit görünümünü aksettirir.
Eğitim: Arjantin, Latin Amerika’da okur-yazar seviyesi en yüksek olan bir ülkedir. Ülke, 19.000’den fazla ilkokula sahiptir. 6 ile 14 yaş arasında çocukların okula gitmeleri mecburidir. Milli bütçesinin % 14 kadarını eğitime harcar. Eğitimde nüfus başına harcadığı mikdar herhangi bir Latin Amerika ülkesinin iki katından daha fazladır. Arjantin altı milli üniversiteye sahiptir. En eskisi on yedinci asırlara kadar uzanan Cordoba'dır. En meşhuru 1821’de kurulmuş olan Buenos Aires Üniversitesidir. Tıp eğitimi ileridir.
Sosyal durum: Arjantin’de sosyal yapı, Buenos Aires ile iç kısımlar arasında çok farklıdır. Sosyal durum ve başkentin faaliyetleri son derece kozmopolit bir karışıklığı aksettirmektedir. Taşra toplumları an'anelerine daha çok bağlıdır.
Kültürel hayat: Kültür gelişmesi bakımından Arjantin, Güney Amerika’nın en gelişmiş ülkelerinden biridir. Kültürde esas te’sir İspanyolların olup, bunu, Fransız kültürü takib eder. Çok yakınlarda olan İtalyan göçünün büyük dalgası da kültürüne önemli katkıda bulunmuştur. Kültürün sanat yönü çok gelişmiştir. En azından Buenos Aires’de en modern Avrupa tarzını her zaman görmek mümkündür.
Siyasi Hayat
Hükumet: Arjantin bazan diktatör hükumetler ile idare edilmesine rağmen, Latin Amerika'nın en demokratik ülkelerinden biridir.
Arjantin yapı bakımından federal cumhuriyet bir idareye sahiptir. Ülke 23 eyalet ve bir federal bölgeye ayrılmıştır.
Yürüklükte olan anayasa 25 Mayıs 1953’te yürürlüğe girmiştir. Latin Amerika’nın en uzun ömürlü anayasasıdır. Lisan ve genel durumlar ile Arjantin anayasası daha ziyade ABD’ninkine benziyor ise de tatbikatı Latin Amerika devletlerine mahsus olan bir temayülle devlet idarecilerinin elinde değişiklik göstermiştir.
Yönetim biçimi: Yürütme yetkisi, 46 üyeli senato ve 187 milletvekilli çift meclisli kongreye aittir. Senatörler her eyalet ve federal bölgeden iki tane olmak üzere halk tarafından seçilir. Milletvekilleri nüfus esası üzerine seçilir. Esas icracı halk tarafından altı senelik bir devre için seçilen başbakandır.
Her Arjantin eyaleti bizzat kendi anayasası ve hükumet mekanizmasına sahiptir. Eyalet valileri halk tarafından altı senelik bir devre için seçilir
Ekonomi
Arjantin ekonomisi daha çok tarıma dayalıdır. Kişi başına milli gelirin Latin Amerika devletleri arasında en yüksek olduğu yer Arjantin’dir. Arjantin, Meksika ve Venezuela ile birlikte Güney Amerika’nın en büyük petrol çıkaran ülkesidir. Petrol ve doğal gaz ihtiyacının hepsini kendi kaynaklarından sağlar. Buna karşılık zengin kurşun, çinko, gümüş altın, bakır, kalay, bizmut, kobalt, berilyum, manganez, tunsten ve uranyum kaynaklarından çok az faydalanılmaktadır.
Enerji üretimi, ülke ihtiyacını karşılamaz. Yeterli hidroelektrik santralları olmaması, bu ihtiyacın karşılanması için petrol ve doğal gaz üretimine ağırlık verilmesine sebep olmuştur.
Arjantin topraklarının ancak % 13’ü tarıma elverişlidir. Buenos Aires, Santa Fe ve Cordoba eyaletlerinde tarım çok gelişmiştir. Ülkede en fazla buğday üretilir. Bunun yanında soya fasulyesi, pamuk, ayçiçeği, keten tohumu, şeker kamışı, akdarı, mısır, patates ve hayvan yiyeceği olarak yonca önemli üretim maddeleridir.
Hayvancılık da ekonomide önemli rol oynar. Büyük baş hayvan yetiştiriciliği gelişmiştir. Pampalarda sığır, Patagonya’da ise koyun yetiştiriciliği yapılır. Sığır eti üretiminde dünyada üçüncü sırayı alan Arjantin, yün üreticiliğinde de çok ileridir.
Arjantin’de sanayi, birinci ve ikinci dünya savaşları arasında gelişti. Sanayileşme, şehirlerin sür’atle büyümesine sebeb olmuştur. Sanayi ürünleri arasında; petrol ürünleri, demir, çelik, çimento, otomotiv, elektrikli ev aletleri, sanayi makinaları ve donanımı, vagon, gemi, sigara, şeker, işlenmiş deri, selüloz yer almakdadır.
Ulaşım: Arjantin gelişmiş bir iç taşımacılık sistemine sahiptir. Demiryolu uzunluğu 43.200 kilometreden fazla olup, iyi bir demiryolu ulaşımı sağlar. Demiryolları, arazinin düz ve demiryolu inşası kolay olduğundan fazla yapılmıştır. Hükumet daha sonra karayolu yapımını teşvik etti. Ülke genelinde ancak dörtte biri asfaltlanmış 210.000 kilometreyi aşkın bir karayolu ağı vardır. Bilhassa Pampalarda 160.000 kilometreden fazla karayolu şebekesine sahiptir. Karayollarının çoğu demiryollarına paralel yapıldı ve devlet tarafından demiryolları ile rekabet eden bir taşıma sistemi kuruldu.
Arjantin’in iç ve dış hatlarda iyi bir hava yolları şebekesi vardır. Buenos Aires havaalanı, şehirden uzak mesafede olmasına rağmen, dünyanın en iyi alanlarından biridir. Nehir trafiği bilhassa yük taşımacılığı için Uruguay ve Parana nehirleri üzerinde önemlidir. Parana üzerindeki Rosario geniş bir iç limandır. Buenos Aires, Atlantik üzerinde dünyanın en işlek limanlarından biridir. La Plato ve Bahia Blanca diğer önemli limanlarıdır.
Dış ticaret: Arjantin dış ticaretinin başlıcaları, bütün ihracatın % 94’üne yakınını teşkil eden ziraat ve hayvan mamülleridir. Bu ihracatın başlıcası et, hububat, yağlı tohumlar ve yün olup, yarıdan fazlası Avrupa’ya yapılır. Belli başlı alıcısı; İngiltere, Flemenk ve Batı Almanya’dır. İthalatın ihracattan fazla olması, Arjantin hükumetleri için daima problem olmuştur. Son yıllardaki enflasyon ise memleket ekonomisini oldukça kötü duruma düşürmüştür.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Arılar Hakkında Bilgiler
ARI (Apis)
Alm. Biene (f), Fr. Abeille, İng. Bee. Familyası: Arıgiller (Apidae). Yaşadığı yerler: Dünyanın çiçekli alanları. Özellikleri: 15-25 mm boyunda. Vücut genellikle çok tüylü. Çoğu soliter(yalnız), az bir kısmı cemiyet hayatı yaşar. Ömrü: Bal arısının faal işçileri 6 hafta, erkekler 5-6 ay, bey arı 4-5 yıl yaşar. Çeşitleri: Bal, çömlekçi, mazı, kağıt, tarla, kazıcı, testereli, sondajcı arı çeşitleri meşhurdur.
Zar kanatlılar (Hymenoptera) takımının, çoğunlukla arıgiller (Apidae) familyası türlerine verilen genel ad. Bütün böceklerde olduğu gibi, vücutları baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümden meydana gelmiştir.
Başın yanlarında bir çift petek göz, tepe kısmında üç adet nokta (osel) göz ve bunların yakınında da koku alma ve dokunma organı olarak kullanılan bir çift anten yer alır. Ağız organları, yalayıp emici, bazılarında kemiricidir. Göğüs kısmından, üç çift eklemli bacak ve iki çift az damarlı, şeffaf kanatlar çıkar. Ön kanatlar, arka kanatlardan daha büyüktür. Arka kanatların ön kenarlarında bir sıra kıl çengel bulunur. Uçuş esnasında çengeller ön kanatlara bağlanarak kanat çiftleri birlikte hareket ederler.
Dişilerde, karın kısmının arka ucunda içeri çekilebilen yumurtlama borusu bulunur. Bununla yumurtalar istenilen yerlere (petek, bitki veya hayvanların içlerine) bırakılır. Testereli arılarda yumurta koyma boruları isminden de anlaşılacağı gibi testere şeklinde dişlidir. Bazı arılarda bu borunun yumurtlamayla ilgisi yoktur. Zehirli iğne şeklini almıştır. Sokmaya ve bağlı olduğu zehir bezinin salgılarını akıtmaya yarar.
Yaban arılarının çoğu yalnız yaşarlar. Bal arıları, cemiyet hayatı yaşayan, polen ve balla beslenen çok faydalı böceklerdir.
Bal arısı (Apis mellifica): Cemiyet hayatı en düzenli hayvan bal arısıdır. Dünyanın her tarafına yayılmış olmakla birlikte anavatanı Batı Asya veya Anadolu olarak bilinir. Yabani şekilde yaşayan iki türü daha bulunmakla birlikte, evcilleştirilen sadece “Apis mellifica” olarak bilinen türdür.
Arıların hayatları hakkında en iyi bilgi onları kovanlarında veya kovanlarının yakınlarında gözlemekle elde edilebilir. Kovan içine bakıldığında dikey vaziyette asılmış balmumu tabakaları ve onların üzerlerinde petek yapmaya çalışan arılar görülür. Balmumu tabakasının her iki yüzeyinde de petek hücreleri bulunur. Balmumu, işçi arıların karın halkalarının arasındaki bezlerden salgılanır. İşçi arılar orta ayaklarında bulunan balmumu çubuğu ile balmumunu toplayarak ağıza götürür. Çeneleri arasında çiğneyerek kullanılabilecek kıva getirir. Karın yüzeyleriyle de cilalı(Zeker) altıgen prizma şeklinde binlerce petek yaparlar.
Petekler altıgen prizma şeklinde olup, en az balmumuyla en çok balı depo edebilecek şekilde imal edilirler. 500 gram balmumundan otuz beş bin petek yapılıp, içine 10 kg bal saklanır.
Yapılan petekler kuvvet ve hafiflik bakımından birer harikadır. Duvarları santimetrenin 1/500’ü inceliğinde olup kendi ağırlığının 30 mislini taşıyabilir. Altıgen prizma aynı zamanda dışarıdan zorlamaya karşı en dayanıklı şekildir. Petek hücreleri o kadar muntazamdır ki, on sekizinci asırda yaşamış Fransız bilim adamı Remaur, bu hücrelerin çaplarının milletlerarası bir ölçü olarak kullanılmasını teklif etmiştir.
Bütün petekler aynı büyüklükte değildir. İhtiyaca göre değişik konum ve şekillerde olurlar. Bir kısmı polen (çiçek tozu) veya balla doldurulmuştur. Boş olanlara ise, bey arı tarafından birer adet yumurta bırakılır.
Arılar, boruya benzer emici dilleriyle nektar da denen bal özünü çiçeklerin taç yapraklarının diplerinden emerler. Midelerinin ilk bölümü olan “bal midesi”ne aktarırlar. Burada midenin özsuları balözünün şekerlerini daha basit şekerlere çevirirken, başka maddeler de katılır. Toplanan balözünün gerilere gitmesine mani olmak için bal midesinin sonunda bir vana (valv) sistemi bulunur. Bu vanadan sonra sindirim enzimleri ihtiva eden “asıl mide” gelir. Bunun da arka ucu boşaltım organlarına bağlıdır. Ancak hayatı için lüzumlu çok az miktarda balözü, bal midesinden sindirim midesine aktarılır.
Balözü ile kovana dönen arı, bal midesindeki bu tatlı sıvıyı genç işçilerin ağzına kusar. Onlar da bunu ağızlarındaki salgılarıyla karıştırır ve kendi aralarında dilden dile geçirerek içindeki suyun bir kısmını buharlaştırırlar. Sonra boş peteklere doldururlar. Artık bu sıvı, zevkle yediğimiz baldır. Yuvada görevli diğer işçi arılar, peteklere dolan balı daha fazla buharlaştırmak için, petek hücrelerinin üzerinde devamlı kanat çırparak hava akımı sağlarlar. Depolama sırasında da baldaki suyun bir miktarı daha buharlaşarak bal yoğunlaşır. Bu işlemlerden sonra peteklerin ağzı, balmumu kapağı ile iyice kapatılır.
Bir kovanda 50-60 bin kadar arı bulunur. İyi bir mevsimde bir kovandan günde 1 kg bal üretilir. Yarım kilo bal için 37 bin arı yükü bal gerekir. Bal arılarında düzenli bir cemiyet hayatı mevcuttur. Bir bal arısının yalnız başına 2-3 günden fazla yaşayamadığı gözlenmiştir. İki tanesi ancak bir hafta kadar yaşayabilmiştir. Bir kovanın kurulabilmesi için de, en az 40 bal arısına ihtiyaç vardır. Bunların arasında da yumurtlayan kraliçe ana arının olması şarttır.
Petekler arasına göz atıldığında bütün hücrelerin bal ile doldurulmadığı, bir kısmında yumurta ve bazılarının içinde “sürfe” adı verilen kısa tombul, beyaz kurtçuk bulunduğu görülür. Sürfelere “larva” veya “tırtıl” da denir. Bunlar arının bebek devresidir. Arı cemiyetinde yaş esasına göre düzenli bir iş bölümü vardır.
Yumurtalar 3 günden sonra çatlayarak açılır, içinden gözsüz (kör) ve bacaksız larva çıkar. Larvaların hepsi ilk 3-4 gün, hizmetçi arıların yutak altı bezlerinden salgılanan, vitamin ve proteince zengin arı sütüyle (royal jelly = kraliyet peltesi) beslenir ve hızla büyürler. Bu beslenme devresinden sonra larvalar, çiçek tozuyla karıştırılmış bal yerler. Bu bal - polen karışımına “arı maması” denir. Çiçek tozu, arılar için gerekli bütün proteinleri ihtiva eder. Bal ise, çeşitli vitamin, şekerler, protein ve sindirime yardımcı enzimlerce zengindir. Arı maması, dadı arıların midelerinde kısmen sindirildikten sonra yemeleri için larvaların yanına bırakılır.
Larvaların çoğu polen-bal karışımı ile beslenmeye başlarken birkaç tanesi ise arı sütüyle beslenmeye devam eder. Bu beslenme farkı, larvanın gelişiminde harikulade bir değişiklik yapar. Bal ve çiçek tozu ile beslenen larvalardan daima işçi veya erkek arılar gelişir. İşçi arılar dişi oldukları halde kısırlaşmışlardır, yumurtlayamazlar. Yumurtlama organları, arı iğnesine dönüşmüştür. Arı sütüyle beslenmeye devam eden dişi larvalardan ise kraliçe arılar meydana gelir. Kraliçe (Bey) arılar hem yumurtlama organlarına, hem de eğri zayıf bir iğneye sahiptir. Erkek larvalar, biraz daha büyükçe petekler içinde bulunur.
Üç günlük yumurtalardan çıkan kurtçukların her biri günde 1000-1300 defa beslenir. 24 saat içinde ilk ağırlığının 5 katı büyür. Altı günde 1570 kere büyür. Beşinci günün sonunda pupa (koza) devresine girer. Bakıcı arılar kozaya giren hücreleri balmumu kapağı ile kapatırlar. Pupa devrine giren larvanın kısa bir süre sonra ipek salgı bezleri çalışmaya başlar. Ağzından çıkan ince ipliklerle etrafına ipekten bir koza örer. Koza içinde vücudu yavaş yavaş kanatlı arıya dönüşür. 12 günlük koza devresinin sonunda kapağı yırtarak genç bir arı olarak dışarı çıkar. Eğer hücreleri yırtıp çıkan erginler gözlenebilirse bunların arasında işçi, erkek ve kraliçe arı görülebilir. Erkek arılar, işçilerden; kraliçe ana arı ise hepsinden daha iridir.
İşçi arılar: 14-15 mm boyundadırlar. Küçük gözleri, polarize ışığa karşı hassastır. Petek gözler ise, bizim göremediğimiz morötesi ışınlara karşı hassastır. Su, nektar ve bal emmek için boru şeklinde dilleri, koklama ve dokunmak için antenleri, saldırı ve korunmak için iğneleri, uçmak için iki çift kanatları, tutunmak ve yürümek için üç çift bacakları mevcuttur. Her ayak ucunda iki sivri çengel ve bunların arasında yapışıcı birer yastık vardır. Ön bacaklarında petek gözlerini temizlemek ve vücudunun ön kısmına yapışan çiçek tozlarını toplamaya yarayan kıllardan meydana gelmiş fırçalar ile bunların arasında birer anten temizleme cihazı yer alır. Orta bacaklarında ise, balmumunu toplamaya yarayan birer çubuk ile ön ayak ve göğüse yapışan çiçek tozlarını toplamaya yarayan polen fırçası görevi yapan kıllar mevcuttur. Arka bacaklarda ise çiçek tozlarını doldurmak için birer kıl sepetçik bulunur. Ayrıca vücutlarında yer çekimini, rüzgar hızını, kovan sıcaklığını, uçuş sıcaklığını ölçmeye yarayan hassas duyu organları mevcuttur. Esas itibariyle kısır dişilerdir. Altı hafta (40 gün) kadar yaşarlar (kışın 5-6 ay dayanırlar). Kancalı iğneleri vardır. Beyinleri, erkek arılardan daha büyükçedir. Arı kovanının bütün işlerini yaş esasına göre işçi arılar yaparlar. Çiçek tozu, balözü toplar, petek yapar, larvalara bakar, kovanı temizler ve havalandırırlar. Dışarıdan saldıran düşmanlara iğneleriyle karşı koyarlar. Her arı cemiyetinin kendilerine has kokuları vardır. Kovan nöbetçileri bu kokuyu taşımayan fertleri içeri sokmazlar.
Erkek arılar: İlkbaharda ortaya çıkarlar. İşçilerden iri kafalı olmalarıyla ayrılırlar. Sayıları bir kaç yüz (200-300) kadardır. 3-6 ay kadar yaşarlar. Tek işleri kraliçeyle (ana arıyla) çiftleşmektir. İşçi arılar tarafından beslenirler. İşçi arıların çok iyi gördüğü sarı renge karşı kördürler. Morötesi ışığa karşı ise son derece hassastırlar. Bu özelliklerini zifaf uçuşu esnasında yön bulmada kullanırlar. Sonbahar başlangıcında kraliçeyle yaptıkları “zifaf uçuşu”ndan sonra artık kovan için yük olmaya başlarlar. Sonbahar sonlarında işçi arılar tarafından kovandan atılır veya öldürülürler.
Arı beyi (Kraliçe-Ana arı): Kovanda tektir. Boyu 18-20 mm kadardır. 4-5 yıl kadar yaşar. Kovanda yumurtlayabilen tek dişidir. Tek işi yumurtlamaktır. Ortalama olarak dakikada 2, günde 2500 ve ömrü boyunca iki milyon yumurta yapabilecek durumdadır. Kendisinin, yumurta ve yavrularının bakımı, dadı işçi arılar tarafındn sağlanır. Arı sütüyle beslenir, bakım ve temizliği yapılır. Arı sütü, işçi arıların yutak altı bezlerinin ürettiği vitamin ve proteince zengin bir madde olup, çiçek tozu ve balla karıştırılarak kraliçeye yedirilir.
Kovandaki en mühim arı olduğu halde, kovan idaresiyle alakası yoktur. Yalnız bir çeşit hormon salgılayarak kovandaki arıların davranışlarını kontrol altında tutar. Bu hormonları işçi arılar, kraliçenin vücudunu tımar ederek temizlerken ağzından alır ve ağızdan ağıza yiyecek değiştirme esnasında koloniye yayarlar. Hormonun kolonide yayılışı, kraliçenin hayatta olduğunu haber verdiğinden, kovandaki faaliyetler normal devam eder. Kovanın gerçek idarecileri işçi arılardır. Nerede ne zaman balözü toplanacağına, kraliçe arının nereye yerleştirileceğine, yeni bir koloni kuracak arıların ne zaman kovandan çıkarılacağına karar veren hep onlardır. Balmumu hazırlamak, yumurta ve yavruların bakımı, kovanın temizlik ve savunması hep onlara aittir. Kraliçe arının kararlarda hiç rolü yoktur.
Hücresini yırtıp çıkan genç kraliçe, rakip kraliçe larvalarını iğneleyerek tahrip eder. Kozadan çıktıktan 7 gün sonra kovanın bütün erkeklerini peşine takarak “zifaf uçuşu” için havanın çok yükseklerine çıkar. Zayıf, yaşlı iyi beslenememiş erkekler çok geçmeden kraliçeyi takipten vazgeçip boşlukta kaybolur. Geride sadece yorulmak bilmez bir grup kalır. Kraliçe, zifaf uçuşunda altı veya daha fazla erkekle eşleşir ve eski kraliçenin yerini almak üzere kovana döner.
Eski kraliçe, yeni kraliçenin hücresini yırtıp çıkmasından bir hafta önce işçilerin yarısına yakınını alarak yeni bir kovan kurmak için kovandan ayrılır. Bu toplu halde kovandan ayrılmaya “oğul verme” denir.
Zifaf uçuşunda kraliçe ile eşleşen erkekler, kraliçenin ömrü boyunca vücudunda depolayacağı milyonlarca sperm aktarır. Kraliçe bu spermleri vücudundaki özel bir bölmede (sperm kesesinde) ömrü boyunca canlı olarak muhafaza eder. Spermler, kraliçenin yaşadığı müddetçe yumurtlayacağı yumurtaları aşılamaya (döllemeye) yarar. Kraliçe, istediği zaman döllenmiş, istediğinde döllenmemiş yumurta yumurtlayabilme özelliğine sahiptir. Sperma kesesini büzdüğü taktirde, yumurta kanalından geçen yumurta döllenir. Döllenmemiş yumurtalardan hep erkek arılar çıkar. Bu çeşit döllemesiz çoğalmaya partenogenez denir. Döllenmiş yumurtalardan ise dişi arılar çıkar. Ancak larva dönemindeki beslenme durumu bunun işçi veya bey arı olmasına te’sir eder. Döllenmiş yumurtadan çıkan larva, şayet arı sütü ile beslenirse, iri bey arı; aksi halde küçük kısır işçi arı halinde gelişir.
Arılar yapacakları bütün şeyleri nasıl öğrenirler? İşçiler çiçeklerin yerini keşfetmeyi, nektar emmeyi, polen toplamayı, bal petekleri yapmayı, larvalara bakmayı ve düşmanları iğnelemeyi nasıl öğrenirler? Balarısı mühendis gibi petek yapar. Silindir yapsaydı aralarında boşluk kalırdı. Altıgen prizmalar arasında yer ziyan olmuyor. Dörtgen olsaydı hacimleri daha az olurdu. Bunu insanlar okumakla, öğrenmekle anlıyor. Öğrenmeyen anlayamıyor. Arıya bunu bildiren kimdir?
Bütün bunları, onu yaratan kendisine “ilham” etmektedir. İlhama “içgüdü” de denir.
Arılar yapacakları şeyleri diğer arılardan öğrenmezler, bir arı bu kabiliyetleri ile doğar.
Gözleri açık olarak uyur. Başındaki iki anteni ile koku alır ve bunları dokunma organı olarak da kullanır. Bacakları aynı zamanda tat alma organıdır. Arı, diliyle olduğu kadar bacaklarıyla da tat alır. Bal arıları, kelebekler ve daha başka böcekler morötesi (ultraviole) ışınlara karşı duyarlıdırlar. Kuşlar ve yarasalar, insanlar gibi morötesi ışınları göremezler. Gözleri sadece kendileri için faydalı olanı görebilecek biçimde tanzim edilmiştir. Küçük osel gözleri polarize ışığı görmekte kullanılır. Başın yanlarındaki petek gözler ise morötesi ışığa karşı hassastır.
Parlak çiçekler, bal arısına daha güzel bir manzara içerisinde görünür ve onu cezbederler. Son araştırmalar, çıplak göze pek renkli görünmiyen çiçeklerin bile arılara morötesi ışınlarla rengarenk göründüğünü açıklamıştır. Arılar bu kabiliyetleri sayesinde bulut arkasındaki güneşi bile görürler ve kovanların ve çiçeklerin yerini hesap ederler. Yalnız bu üstünlükleri için arılar bir bedel ödemek zorundadır. Ultraviole alanında kazandıklarını bir yerde kaybederler. Bu yüzden onlar yeşil ve kırmızıyı göremezler. Yeşil otlardan meydana gelen bir çayır onlara gri görünür. Çiçekler bu renksizliğin içinde parlak renkleriyle ortaya çıkarlar. Zaten onlara insanlar gibi renkli görmenin ne faydası olabilir ki? Onlar için esas mesele balözüyle dolu çiçekleri görebilmektir. Kırmızı ve yeşili görememeleri onlar için zarar değil faydadır. Kırmızı renkli çiçekler daha çok kelebeklere hitap eder. Bal arıları çoğunlukla mavi renge düşkündür. Kırmızı haricindeki renkler de kendilerini cezbederler. Bizim sarı olarak gördüğümüz bir çiçeğin dış kenarları morötesi ışığı aksettirdiğinden arıların gözünde değişik renkte gözükür. Sadece ortası sarı olarak netleşir ve arıyı doğrudan nektar kaynağına çeker. Bizim için beyaz olan bir çiçek, ultraviole sayesinde arılar için renklidir. Hatta morötesi ışığın diğer renklerle karışımından ortaya çıkan ve bizim tamamen yabancısı olduğumuz çeşitli renk harmonileri de arılar için manalar ifade eder.
Yaban tarla çiçek arısı (Bombus terestris): Uzunluğu 15-24 mm kadardır. Koyu kahverenkli tıknaz vücudları tüylü olup, özellikle tarlalarda çiçekli alanlarda uçuşurlar.
Yuvalarını toprak altında kurarlar. Petekleri balmumundan yapılmış yuvarlak kürelerden meydana gelir. Uzun borulu çiçeklerin tozlaşmasında önemli rol oynarlar. Kraliçe ve işçi arıların arka bacaklarında çiçek tozu toplama sepetçiği vardır. Midelerinin bir bölümünü bal midesi olarak kullanırlar. Halk arasında; “toprak çiçek arısı”, “kadife tüylü arı” veya “yaban arısı” olarak bilinmektedir. Bombus cinsinin bir kaç türü vardır. Cemiyetleri 50 ile 200 kadar bireyden meydana gelir.
Sarıcalı kağıt yaban arısı (Polistes gallicus) : 15-20 mm uzunlukta, vücutları sarı-siyah bantlarla süslü yaban arılarına yaz ve sonbaharda evlerin çevrelerinde rastlanır. "Eşek arıları" olarak da bilinirler. Dinlenme halinde kanatlarını üst üste getirerek sırtlarına yapıştırır. Antenleri oldukça kalın, ağız parçaları çiğneyicidir. Bal yapmazlar. Avını yakalamada ve savunmada kullandığı zehirli iğnesinin ucu çengelsiz ve sivridir. Avladıkları tırtıl ve böcekleri çiğneyerek larvalarını beslerler. Kağıttan yapılı petekleri bir binanın köşesine veya saçak altına bir sapla bağlıdır.
Kazıcı yaban arısı (Sphecidae): Vücutları ince uzun yapılıdır. 15 mm uzunluktadır. Arka kısımları kırmızı koyu renklidir. Yalnız başına(soliter) yaşar. Balözü ve polenle beslenirler. Larvaları ise tırtıl ile beslendiği için etçildir. İlkbahardan sonbahara kadar görülürler. Bilhassa açık kumlu arazileri severler. "Kum eşek arısı" olarak da tanınırlar.
Yaban arısı toprağa bir delik açar ve hemen tırtıl avına çıkar. Yakaladığı böcek veya tırtılın karnına yumurta borusunu batırır. Büyük bir ustalıkla avının sinir boğumlarını delerek onu felçleştirir. Hareketsiz fakat canlı tırtılı kazdığı deliğe getirir ve oraya bir yumurta bırakır. Daha sonra deliği kapatır. Yumurtadan çıkacak larva, bu tırtıldan beslenerek gelişir. Gelişimini tamamlayan yabani arı gelecek yıl delikten çıkar. Anne arı ise kışı geçiremeyip öldüğünden yavrularının çıkışını hiç bir zaman göremez.
Sondajcı yaban arısı (Ichneumonidae): Çok çeşitli türleri vardır. Uzun antenli, ince narin vücutludurlar. Bazı dişilerin çok uzun, delici yumurtlama boruları (Ovipositor) karekteristiktir. Erginler balözü ve çiçek tozu (polen) ile beslenmelerine rağmen, larvaları, başka böceklerin tırtıllarında parazit yaşarlar.
Sondajcı yaban arısının dişisi, yumurtlama döneminde ağaç kabukları altında gizlenmiş tırtıl avına çıkar. Kabuğun 2-4 cm altındaki tırtılı duyargaları ile keşfeder. Milim şaşmadan delici yumurta borusu ile kabuğu delerek yumurtasını tırtılın vücuduna bırakır. Bu yaban arısının duyarlılığı şaşılacak derecededir. Kabuk altındaki kurtçuğun vücudunda başka bir böceğin yumurtasını taşıyıp taşımadığını da keşfeder. Böyle taşıyıcı tırtıla yumurtasını bırakmak için boş yere kabuğu delme zahmetine katlanmaz.
Yumurtadan çıkan kurtçuklar evvela tırtılın vücudundaki yağlı besinleri yerler. Gelişimlerinin sonlarında ise organlarını da yiyerek tırtılın ölümüne sebep olurlar. Gelişen yavru arı, dış dünyaya çıkmak için içten dışa doğru kabuğu delme ameliyesine girişir. Yavru arı dalın dış dünyaya bakan kısmını tayin etmekte yanılmaz. Bu yaban arılarının bazı türleri tırtıl kontrolünde ve haşerat mücadelesinde kullanılmak için üretilmektedir.
Tüyleri çok canlı renkli, uzun ve hafifçe kıvrık gagalı kuşlar. Kuyruklarının orta telek tüyleri uzamıştır. Erkek ve dişileri birbirine benzer. Çoğu tropikal bölgelerde yaşar. Büyük Sahra’nın güneyindeki kumsallarda Nübye arı kuşu (M. nubicus) sürüleri yaygındır. Bu tür, tüylerinin canlı renkleri ve uzun kuyruk telekleriyle arı kuşlarının en güzel temsilcileridir. Ilıman bölgedekiler, düzenli göç ederler. Bazı tropikal türler de besinlerin azalıp çoğalmasına bağlı olarak yer değiştirirler.
Böceklerden en çok arı, yaban arıları ve başka zar kanatlılarla beslenirler. Avlarını çoğunlukla havada uçarken kaparlar. Arıların iğnelerini koparmadan yerler. Az ağaçlı kumsal yamaçlarda açtıkları yuvalarda koloni halinde yaşarlar. Arkadaş canlısıdırlar. Aynı kumsalda bine yakın kuş toplanır. Hatta aralarında farklı türler de bulunabilir. Uçarken birbirlerinden ayrılmamak için sesler çıkarır; beraber avlanırlar.
Dişiler, haziran ayında beyaz renkli 2-5 yumurta yumurtlar. Eşler nöbetleşe kuluçkaya yatarlar. Arıkuşları, arılara ziyan verdiklerinden arıcılar tarafından kovalanıp, öldürülürler.
Fazla miktarda arının sokması insan için çok tehlikelidir. Ağız boşluğuna giren ve orayı sokan arı ise gırtlakta şişmeye sebeb olur (Anjionörotik ödem). Bu olay ise solunum yetmezliğine sebeb olarak insanı ölüme götürebilir. Böyle tehlikeli durumlarda mümkünse hemen hekime başvurmalı, imkan yoksa kortizonlu ve antihistaminikli iğneler yapılmalıdır. Keza önceden aynı şekilde sokularak bu zehirlere karşı aşırı duyarlı olmuş kişilerde de durum çok önemlidir. Böylelerinde lokal (mevzii) tedbirlere ilaveten hemen Adrenalin (Epinefrin) şırınga edilmeli, kortizon ve antistamin zerkleri yapılmalı ve mümkünse hemen hekime başvurmalıdır.
Larva safhasının üçüncü gününden sonra larva kemik bir pensle alınır. Bundan sonra kemik, tahta veya plastik bir spatülle (bir çeşit çubuk) hücrenin içindeki arı sütü toplanır. Bu toplama işi özel emici bir aletle de yapılabilir. Kullanılan malzemenin tamamen mikropsuz (steril) olması lazımdır. Çünkü arısütü mikroplar için çok iyi bir üreme ortamıdır. Bir bey arı hücresi 100-250 mg arısütü ihtiva eder. Yani bir gram arısütü elde edilmesi için 4-10 hücreye ihtiyaç vardır. Bir kovan yılda ancak 170-200 gr arısütü verebilir. Arısütü, gayet koyu kıvamlı, yoğun süt kıvam ve renginde, havada esmerleşerek katılaşan bir maddedir.
Arısütünün bileşiminde proteinler, yağlar, mineraller (kalsiyum, kükürt, fosfor, magnezyum, demir, çinko, bakır, arsenik vb.) vitaminler (bilhassa B kompleksi) bulunmaktadır. Bu maddelerin yüzde oranları mahsülün alındığı güne, mevsime ve arının aldığı gıda cinsine göre çok değişir.
Kullanıldığı yerler: Yüzde bir oranında balla karıştırılmak suretiyle verilir. Gençleştirici, büyümeyi arttırıcı, cildi tazeleyici olarak, ayrıca krem ve pomat halinde güzellik müstahzarlarında kullanılır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARI (Apis)
Alm. Biene (f), Fr. Abeille, İng. Bee. Familyası: Arıgiller (Apidae). Yaşadığı yerler: Dünyanın çiçekli alanları. Özellikleri: 15-25 mm boyunda. Vücut genellikle çok tüylü. Çoğu soliter(yalnız), az bir kısmı cemiyet hayatı yaşar. Ömrü: Bal arısının faal işçileri 6 hafta, erkekler 5-6 ay, bey arı 4-5 yıl yaşar. Çeşitleri: Bal, çömlekçi, mazı, kağıt, tarla, kazıcı, testereli, sondajcı arı çeşitleri meşhurdur.
Zar kanatlılar (Hymenoptera) takımının, çoğunlukla arıgiller (Apidae) familyası türlerine verilen genel ad. Bütün böceklerde olduğu gibi, vücutları baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümden meydana gelmiştir.
Başın yanlarında bir çift petek göz, tepe kısmında üç adet nokta (osel) göz ve bunların yakınında da koku alma ve dokunma organı olarak kullanılan bir çift anten yer alır. Ağız organları, yalayıp emici, bazılarında kemiricidir. Göğüs kısmından, üç çift eklemli bacak ve iki çift az damarlı, şeffaf kanatlar çıkar. Ön kanatlar, arka kanatlardan daha büyüktür. Arka kanatların ön kenarlarında bir sıra kıl çengel bulunur. Uçuş esnasında çengeller ön kanatlara bağlanarak kanat çiftleri birlikte hareket ederler.
Dişilerde, karın kısmının arka ucunda içeri çekilebilen yumurtlama borusu bulunur. Bununla yumurtalar istenilen yerlere (petek, bitki veya hayvanların içlerine) bırakılır. Testereli arılarda yumurta koyma boruları isminden de anlaşılacağı gibi testere şeklinde dişlidir. Bazı arılarda bu borunun yumurtlamayla ilgisi yoktur. Zehirli iğne şeklini almıştır. Sokmaya ve bağlı olduğu zehir bezinin salgılarını akıtmaya yarar.
Yaban arılarının çoğu yalnız yaşarlar. Bal arıları, cemiyet hayatı yaşayan, polen ve balla beslenen çok faydalı böceklerdir.
Bal arısı (Apis mellifica): Cemiyet hayatı en düzenli hayvan bal arısıdır. Dünyanın her tarafına yayılmış olmakla birlikte anavatanı Batı Asya veya Anadolu olarak bilinir. Yabani şekilde yaşayan iki türü daha bulunmakla birlikte, evcilleştirilen sadece “Apis mellifica” olarak bilinen türdür.
Arıların hayatları hakkında en iyi bilgi onları kovanlarında veya kovanlarının yakınlarında gözlemekle elde edilebilir. Kovan içine bakıldığında dikey vaziyette asılmış balmumu tabakaları ve onların üzerlerinde petek yapmaya çalışan arılar görülür. Balmumu tabakasının her iki yüzeyinde de petek hücreleri bulunur. Balmumu, işçi arıların karın halkalarının arasındaki bezlerden salgılanır. İşçi arılar orta ayaklarında bulunan balmumu çubuğu ile balmumunu toplayarak ağıza götürür. Çeneleri arasında çiğneyerek kullanılabilecek kıva getirir. Karın yüzeyleriyle de cilalı(Zeker) altıgen prizma şeklinde binlerce petek yaparlar.
Petekler altıgen prizma şeklinde olup, en az balmumuyla en çok balı depo edebilecek şekilde imal edilirler. 500 gram balmumundan otuz beş bin petek yapılıp, içine 10 kg bal saklanır.
Yapılan petekler kuvvet ve hafiflik bakımından birer harikadır. Duvarları santimetrenin 1/500’ü inceliğinde olup kendi ağırlığının 30 mislini taşıyabilir. Altıgen prizma aynı zamanda dışarıdan zorlamaya karşı en dayanıklı şekildir. Petek hücreleri o kadar muntazamdır ki, on sekizinci asırda yaşamış Fransız bilim adamı Remaur, bu hücrelerin çaplarının milletlerarası bir ölçü olarak kullanılmasını teklif etmiştir.
Bütün petekler aynı büyüklükte değildir. İhtiyaca göre değişik konum ve şekillerde olurlar. Bir kısmı polen (çiçek tozu) veya balla doldurulmuştur. Boş olanlara ise, bey arı tarafından birer adet yumurta bırakılır.
Arılar, boruya benzer emici dilleriyle nektar da denen bal özünü çiçeklerin taç yapraklarının diplerinden emerler. Midelerinin ilk bölümü olan “bal midesi”ne aktarırlar. Burada midenin özsuları balözünün şekerlerini daha basit şekerlere çevirirken, başka maddeler de katılır. Toplanan balözünün gerilere gitmesine mani olmak için bal midesinin sonunda bir vana (valv) sistemi bulunur. Bu vanadan sonra sindirim enzimleri ihtiva eden “asıl mide” gelir. Bunun da arka ucu boşaltım organlarına bağlıdır. Ancak hayatı için lüzumlu çok az miktarda balözü, bal midesinden sindirim midesine aktarılır.
Balözü ile kovana dönen arı, bal midesindeki bu tatlı sıvıyı genç işçilerin ağzına kusar. Onlar da bunu ağızlarındaki salgılarıyla karıştırır ve kendi aralarında dilden dile geçirerek içindeki suyun bir kısmını buharlaştırırlar. Sonra boş peteklere doldururlar. Artık bu sıvı, zevkle yediğimiz baldır. Yuvada görevli diğer işçi arılar, peteklere dolan balı daha fazla buharlaştırmak için, petek hücrelerinin üzerinde devamlı kanat çırparak hava akımı sağlarlar. Depolama sırasında da baldaki suyun bir miktarı daha buharlaşarak bal yoğunlaşır. Bu işlemlerden sonra peteklerin ağzı, balmumu kapağı ile iyice kapatılır.
Bir kovanda 50-60 bin kadar arı bulunur. İyi bir mevsimde bir kovandan günde 1 kg bal üretilir. Yarım kilo bal için 37 bin arı yükü bal gerekir. Bal arılarında düzenli bir cemiyet hayatı mevcuttur. Bir bal arısının yalnız başına 2-3 günden fazla yaşayamadığı gözlenmiştir. İki tanesi ancak bir hafta kadar yaşayabilmiştir. Bir kovanın kurulabilmesi için de, en az 40 bal arısına ihtiyaç vardır. Bunların arasında da yumurtlayan kraliçe ana arının olması şarttır.
Petekler arasına göz atıldığında bütün hücrelerin bal ile doldurulmadığı, bir kısmında yumurta ve bazılarının içinde “sürfe” adı verilen kısa tombul, beyaz kurtçuk bulunduğu görülür. Sürfelere “larva” veya “tırtıl” da denir. Bunlar arının bebek devresidir. Arı cemiyetinde yaş esasına göre düzenli bir iş bölümü vardır.
Yumurtalar 3 günden sonra çatlayarak açılır, içinden gözsüz (kör) ve bacaksız larva çıkar. Larvaların hepsi ilk 3-4 gün, hizmetçi arıların yutak altı bezlerinden salgılanan, vitamin ve proteince zengin arı sütüyle (royal jelly = kraliyet peltesi) beslenir ve hızla büyürler. Bu beslenme devresinden sonra larvalar, çiçek tozuyla karıştırılmış bal yerler. Bu bal - polen karışımına “arı maması” denir. Çiçek tozu, arılar için gerekli bütün proteinleri ihtiva eder. Bal ise, çeşitli vitamin, şekerler, protein ve sindirime yardımcı enzimlerce zengindir. Arı maması, dadı arıların midelerinde kısmen sindirildikten sonra yemeleri için larvaların yanına bırakılır.
Larvaların çoğu polen-bal karışımı ile beslenmeye başlarken birkaç tanesi ise arı sütüyle beslenmeye devam eder. Bu beslenme farkı, larvanın gelişiminde harikulade bir değişiklik yapar. Bal ve çiçek tozu ile beslenen larvalardan daima işçi veya erkek arılar gelişir. İşçi arılar dişi oldukları halde kısırlaşmışlardır, yumurtlayamazlar. Yumurtlama organları, arı iğnesine dönüşmüştür. Arı sütüyle beslenmeye devam eden dişi larvalardan ise kraliçe arılar meydana gelir. Kraliçe (Bey) arılar hem yumurtlama organlarına, hem de eğri zayıf bir iğneye sahiptir. Erkek larvalar, biraz daha büyükçe petekler içinde bulunur.
Üç günlük yumurtalardan çıkan kurtçukların her biri günde 1000-1300 defa beslenir. 24 saat içinde ilk ağırlığının 5 katı büyür. Altı günde 1570 kere büyür. Beşinci günün sonunda pupa (koza) devresine girer. Bakıcı arılar kozaya giren hücreleri balmumu kapağı ile kapatırlar. Pupa devrine giren larvanın kısa bir süre sonra ipek salgı bezleri çalışmaya başlar. Ağzından çıkan ince ipliklerle etrafına ipekten bir koza örer. Koza içinde vücudu yavaş yavaş kanatlı arıya dönüşür. 12 günlük koza devresinin sonunda kapağı yırtarak genç bir arı olarak dışarı çıkar. Eğer hücreleri yırtıp çıkan erginler gözlenebilirse bunların arasında işçi, erkek ve kraliçe arı görülebilir. Erkek arılar, işçilerden; kraliçe ana arı ise hepsinden daha iridir.
İşçi arılar: 14-15 mm boyundadırlar. Küçük gözleri, polarize ışığa karşı hassastır. Petek gözler ise, bizim göremediğimiz morötesi ışınlara karşı hassastır. Su, nektar ve bal emmek için boru şeklinde dilleri, koklama ve dokunmak için antenleri, saldırı ve korunmak için iğneleri, uçmak için iki çift kanatları, tutunmak ve yürümek için üç çift bacakları mevcuttur. Her ayak ucunda iki sivri çengel ve bunların arasında yapışıcı birer yastık vardır. Ön bacaklarında petek gözlerini temizlemek ve vücudunun ön kısmına yapışan çiçek tozlarını toplamaya yarayan kıllardan meydana gelmiş fırçalar ile bunların arasında birer anten temizleme cihazı yer alır. Orta bacaklarında ise, balmumunu toplamaya yarayan birer çubuk ile ön ayak ve göğüse yapışan çiçek tozlarını toplamaya yarayan polen fırçası görevi yapan kıllar mevcuttur. Arka bacaklarda ise çiçek tozlarını doldurmak için birer kıl sepetçik bulunur. Ayrıca vücutlarında yer çekimini, rüzgar hızını, kovan sıcaklığını, uçuş sıcaklığını ölçmeye yarayan hassas duyu organları mevcuttur. Esas itibariyle kısır dişilerdir. Altı hafta (40 gün) kadar yaşarlar (kışın 5-6 ay dayanırlar). Kancalı iğneleri vardır. Beyinleri, erkek arılardan daha büyükçedir. Arı kovanının bütün işlerini yaş esasına göre işçi arılar yaparlar. Çiçek tozu, balözü toplar, petek yapar, larvalara bakar, kovanı temizler ve havalandırırlar. Dışarıdan saldıran düşmanlara iğneleriyle karşı koyarlar. Her arı cemiyetinin kendilerine has kokuları vardır. Kovan nöbetçileri bu kokuyu taşımayan fertleri içeri sokmazlar.
Erkek arılar: İlkbaharda ortaya çıkarlar. İşçilerden iri kafalı olmalarıyla ayrılırlar. Sayıları bir kaç yüz (200-300) kadardır. 3-6 ay kadar yaşarlar. Tek işleri kraliçeyle (ana arıyla) çiftleşmektir. İşçi arılar tarafından beslenirler. İşçi arıların çok iyi gördüğü sarı renge karşı kördürler. Morötesi ışığa karşı ise son derece hassastırlar. Bu özelliklerini zifaf uçuşu esnasında yön bulmada kullanırlar. Sonbahar başlangıcında kraliçeyle yaptıkları “zifaf uçuşu”ndan sonra artık kovan için yük olmaya başlarlar. Sonbahar sonlarında işçi arılar tarafından kovandan atılır veya öldürülürler.
Arı beyi (Kraliçe-Ana arı): Kovanda tektir. Boyu 18-20 mm kadardır. 4-5 yıl kadar yaşar. Kovanda yumurtlayabilen tek dişidir. Tek işi yumurtlamaktır. Ortalama olarak dakikada 2, günde 2500 ve ömrü boyunca iki milyon yumurta yapabilecek durumdadır. Kendisinin, yumurta ve yavrularının bakımı, dadı işçi arılar tarafındn sağlanır. Arı sütüyle beslenir, bakım ve temizliği yapılır. Arı sütü, işçi arıların yutak altı bezlerinin ürettiği vitamin ve proteince zengin bir madde olup, çiçek tozu ve balla karıştırılarak kraliçeye yedirilir.
Kovandaki en mühim arı olduğu halde, kovan idaresiyle alakası yoktur. Yalnız bir çeşit hormon salgılayarak kovandaki arıların davranışlarını kontrol altında tutar. Bu hormonları işçi arılar, kraliçenin vücudunu tımar ederek temizlerken ağzından alır ve ağızdan ağıza yiyecek değiştirme esnasında koloniye yayarlar. Hormonun kolonide yayılışı, kraliçenin hayatta olduğunu haber verdiğinden, kovandaki faaliyetler normal devam eder. Kovanın gerçek idarecileri işçi arılardır. Nerede ne zaman balözü toplanacağına, kraliçe arının nereye yerleştirileceğine, yeni bir koloni kuracak arıların ne zaman kovandan çıkarılacağına karar veren hep onlardır. Balmumu hazırlamak, yumurta ve yavruların bakımı, kovanın temizlik ve savunması hep onlara aittir. Kraliçe arının kararlarda hiç rolü yoktur.
Hücresini yırtıp çıkan genç kraliçe, rakip kraliçe larvalarını iğneleyerek tahrip eder. Kozadan çıktıktan 7 gün sonra kovanın bütün erkeklerini peşine takarak “zifaf uçuşu” için havanın çok yükseklerine çıkar. Zayıf, yaşlı iyi beslenememiş erkekler çok geçmeden kraliçeyi takipten vazgeçip boşlukta kaybolur. Geride sadece yorulmak bilmez bir grup kalır. Kraliçe, zifaf uçuşunda altı veya daha fazla erkekle eşleşir ve eski kraliçenin yerini almak üzere kovana döner.
Eski kraliçe, yeni kraliçenin hücresini yırtıp çıkmasından bir hafta önce işçilerin yarısına yakınını alarak yeni bir kovan kurmak için kovandan ayrılır. Bu toplu halde kovandan ayrılmaya “oğul verme” denir.
Zifaf uçuşunda kraliçe ile eşleşen erkekler, kraliçenin ömrü boyunca vücudunda depolayacağı milyonlarca sperm aktarır. Kraliçe bu spermleri vücudundaki özel bir bölmede (sperm kesesinde) ömrü boyunca canlı olarak muhafaza eder. Spermler, kraliçenin yaşadığı müddetçe yumurtlayacağı yumurtaları aşılamaya (döllemeye) yarar. Kraliçe, istediği zaman döllenmiş, istediğinde döllenmemiş yumurta yumurtlayabilme özelliğine sahiptir. Sperma kesesini büzdüğü taktirde, yumurta kanalından geçen yumurta döllenir. Döllenmemiş yumurtalardan hep erkek arılar çıkar. Bu çeşit döllemesiz çoğalmaya partenogenez denir. Döllenmiş yumurtalardan ise dişi arılar çıkar. Ancak larva dönemindeki beslenme durumu bunun işçi veya bey arı olmasına te’sir eder. Döllenmiş yumurtadan çıkan larva, şayet arı sütü ile beslenirse, iri bey arı; aksi halde küçük kısır işçi arı halinde gelişir.
Arılar yapacakları bütün şeyleri nasıl öğrenirler? İşçiler çiçeklerin yerini keşfetmeyi, nektar emmeyi, polen toplamayı, bal petekleri yapmayı, larvalara bakmayı ve düşmanları iğnelemeyi nasıl öğrenirler? Balarısı mühendis gibi petek yapar. Silindir yapsaydı aralarında boşluk kalırdı. Altıgen prizmalar arasında yer ziyan olmuyor. Dörtgen olsaydı hacimleri daha az olurdu. Bunu insanlar okumakla, öğrenmekle anlıyor. Öğrenmeyen anlayamıyor. Arıya bunu bildiren kimdir?
Bütün bunları, onu yaratan kendisine “ilham” etmektedir. İlhama “içgüdü” de denir.
Arılar yapacakları şeyleri diğer arılardan öğrenmezler, bir arı bu kabiliyetleri ile doğar.
Gözleri açık olarak uyur. Başındaki iki anteni ile koku alır ve bunları dokunma organı olarak da kullanır. Bacakları aynı zamanda tat alma organıdır. Arı, diliyle olduğu kadar bacaklarıyla da tat alır. Bal arıları, kelebekler ve daha başka böcekler morötesi (ultraviole) ışınlara karşı duyarlıdırlar. Kuşlar ve yarasalar, insanlar gibi morötesi ışınları göremezler. Gözleri sadece kendileri için faydalı olanı görebilecek biçimde tanzim edilmiştir. Küçük osel gözleri polarize ışığı görmekte kullanılır. Başın yanlarındaki petek gözler ise morötesi ışığa karşı hassastır.
Parlak çiçekler, bal arısına daha güzel bir manzara içerisinde görünür ve onu cezbederler. Son araştırmalar, çıplak göze pek renkli görünmiyen çiçeklerin bile arılara morötesi ışınlarla rengarenk göründüğünü açıklamıştır. Arılar bu kabiliyetleri sayesinde bulut arkasındaki güneşi bile görürler ve kovanların ve çiçeklerin yerini hesap ederler. Yalnız bu üstünlükleri için arılar bir bedel ödemek zorundadır. Ultraviole alanında kazandıklarını bir yerde kaybederler. Bu yüzden onlar yeşil ve kırmızıyı göremezler. Yeşil otlardan meydana gelen bir çayır onlara gri görünür. Çiçekler bu renksizliğin içinde parlak renkleriyle ortaya çıkarlar. Zaten onlara insanlar gibi renkli görmenin ne faydası olabilir ki? Onlar için esas mesele balözüyle dolu çiçekleri görebilmektir. Kırmızı ve yeşili görememeleri onlar için zarar değil faydadır. Kırmızı renkli çiçekler daha çok kelebeklere hitap eder. Bal arıları çoğunlukla mavi renge düşkündür. Kırmızı haricindeki renkler de kendilerini cezbederler. Bizim sarı olarak gördüğümüz bir çiçeğin dış kenarları morötesi ışığı aksettirdiğinden arıların gözünde değişik renkte gözükür. Sadece ortası sarı olarak netleşir ve arıyı doğrudan nektar kaynağına çeker. Bizim için beyaz olan bir çiçek, ultraviole sayesinde arılar için renklidir. Hatta morötesi ışığın diğer renklerle karışımından ortaya çıkan ve bizim tamamen yabancısı olduğumuz çeşitli renk harmonileri de arılar için manalar ifade eder.
Yaban tarla çiçek arısı (Bombus terestris): Uzunluğu 15-24 mm kadardır. Koyu kahverenkli tıknaz vücudları tüylü olup, özellikle tarlalarda çiçekli alanlarda uçuşurlar.
Yuvalarını toprak altında kurarlar. Petekleri balmumundan yapılmış yuvarlak kürelerden meydana gelir. Uzun borulu çiçeklerin tozlaşmasında önemli rol oynarlar. Kraliçe ve işçi arıların arka bacaklarında çiçek tozu toplama sepetçiği vardır. Midelerinin bir bölümünü bal midesi olarak kullanırlar. Halk arasında; “toprak çiçek arısı”, “kadife tüylü arı” veya “yaban arısı” olarak bilinmektedir. Bombus cinsinin bir kaç türü vardır. Cemiyetleri 50 ile 200 kadar bireyden meydana gelir.
Sarıcalı kağıt yaban arısı (Polistes gallicus) : 15-20 mm uzunlukta, vücutları sarı-siyah bantlarla süslü yaban arılarına yaz ve sonbaharda evlerin çevrelerinde rastlanır. "Eşek arıları" olarak da bilinirler. Dinlenme halinde kanatlarını üst üste getirerek sırtlarına yapıştırır. Antenleri oldukça kalın, ağız parçaları çiğneyicidir. Bal yapmazlar. Avını yakalamada ve savunmada kullandığı zehirli iğnesinin ucu çengelsiz ve sivridir. Avladıkları tırtıl ve böcekleri çiğneyerek larvalarını beslerler. Kağıttan yapılı petekleri bir binanın köşesine veya saçak altına bir sapla bağlıdır.
Kazıcı yaban arısı (Sphecidae): Vücutları ince uzun yapılıdır. 15 mm uzunluktadır. Arka kısımları kırmızı koyu renklidir. Yalnız başına(soliter) yaşar. Balözü ve polenle beslenirler. Larvaları ise tırtıl ile beslendiği için etçildir. İlkbahardan sonbahara kadar görülürler. Bilhassa açık kumlu arazileri severler. "Kum eşek arısı" olarak da tanınırlar.
Yaban arısı toprağa bir delik açar ve hemen tırtıl avına çıkar. Yakaladığı böcek veya tırtılın karnına yumurta borusunu batırır. Büyük bir ustalıkla avının sinir boğumlarını delerek onu felçleştirir. Hareketsiz fakat canlı tırtılı kazdığı deliğe getirir ve oraya bir yumurta bırakır. Daha sonra deliği kapatır. Yumurtadan çıkacak larva, bu tırtıldan beslenerek gelişir. Gelişimini tamamlayan yabani arı gelecek yıl delikten çıkar. Anne arı ise kışı geçiremeyip öldüğünden yavrularının çıkışını hiç bir zaman göremez.
Sondajcı yaban arısı (Ichneumonidae): Çok çeşitli türleri vardır. Uzun antenli, ince narin vücutludurlar. Bazı dişilerin çok uzun, delici yumurtlama boruları (Ovipositor) karekteristiktir. Erginler balözü ve çiçek tozu (polen) ile beslenmelerine rağmen, larvaları, başka böceklerin tırtıllarında parazit yaşarlar.
Sondajcı yaban arısının dişisi, yumurtlama döneminde ağaç kabukları altında gizlenmiş tırtıl avına çıkar. Kabuğun 2-4 cm altındaki tırtılı duyargaları ile keşfeder. Milim şaşmadan delici yumurta borusu ile kabuğu delerek yumurtasını tırtılın vücuduna bırakır. Bu yaban arısının duyarlılığı şaşılacak derecededir. Kabuk altındaki kurtçuğun vücudunda başka bir böceğin yumurtasını taşıyıp taşımadığını da keşfeder. Böyle taşıyıcı tırtıla yumurtasını bırakmak için boş yere kabuğu delme zahmetine katlanmaz.
Yumurtadan çıkan kurtçuklar evvela tırtılın vücudundaki yağlı besinleri yerler. Gelişimlerinin sonlarında ise organlarını da yiyerek tırtılın ölümüne sebep olurlar. Gelişen yavru arı, dış dünyaya çıkmak için içten dışa doğru kabuğu delme ameliyesine girişir. Yavru arı dalın dış dünyaya bakan kısmını tayin etmekte yanılmaz. Bu yaban arılarının bazı türleri tırtıl kontrolünde ve haşerat mücadelesinde kullanılmak için üretilmektedir.
ARIKUŞU (Morops apiaster)
Alm. Bienenfresser, Fr. Guépier, İng. Bee-eater. Familyası: Arıkuşugiller (Menapidae). Yaşadığı yerler: Asya, Afrika ve Güney Avrupa. Özellikleri: 26 cm boyunda, yeşil-sarımtrak renkli, arıya düşkün bir kuş. Çeşitleri: 24 türü bilinmektedir.Tüyleri çok canlı renkli, uzun ve hafifçe kıvrık gagalı kuşlar. Kuyruklarının orta telek tüyleri uzamıştır. Erkek ve dişileri birbirine benzer. Çoğu tropikal bölgelerde yaşar. Büyük Sahra’nın güneyindeki kumsallarda Nübye arı kuşu (M. nubicus) sürüleri yaygındır. Bu tür, tüylerinin canlı renkleri ve uzun kuyruk telekleriyle arı kuşlarının en güzel temsilcileridir. Ilıman bölgedekiler, düzenli göç ederler. Bazı tropikal türler de besinlerin azalıp çoğalmasına bağlı olarak yer değiştirirler.
Böceklerden en çok arı, yaban arıları ve başka zar kanatlılarla beslenirler. Avlarını çoğunlukla havada uçarken kaparlar. Arıların iğnelerini koparmadan yerler. Az ağaçlı kumsal yamaçlarda açtıkları yuvalarda koloni halinde yaşarlar. Arkadaş canlısıdırlar. Aynı kumsalda bine yakın kuş toplanır. Hatta aralarında farklı türler de bulunabilir. Uçarken birbirlerinden ayrılmamak için sesler çıkarır; beraber avlanırlar.
Dişiler, haziran ayında beyaz renkli 2-5 yumurta yumurtlar. Eşler nöbetleşe kuluçkaya yatarlar. Arıkuşları, arılara ziyan verdiklerinden arıcılar tarafından kovalanıp, öldürülürler.
ARI SOKMASI
Alm. Bienenstich (m), Fr. Piqure d’abeille, İng. Bee-Sting. Arının kuyruğunda gizli olan iğnesini vücuda saplaması. Arılar iğnelerini batırdıklarında iğneleri çatallı olduğundan geriye çıkaramazlar. İğne deride kalır ve arı da ölür. Yaban arılarında durum böyle değildir. Onlar defalarca sokabilirler. Arı zehirinde histamin denilen kaşıntıya yol açan maddeyle beraber deri hücreleri arasındaki bağ dokusunu eritecek zehirin yayılmasını kolaylaştıran hyaluronidase enzimi vardır. Yine seratonin maddesi ağrıya, kinin de sancı ve şişkinliğe sebeb olan maddelerdir. Arı soktuğunda, önce iğnesi pens ile ucundan çekilerek çıkarılır. Sokulan yere üç misli sulandırılmış amonyakla ıslatılmış pamuk konur. Amonyak yeterli sonuç vermeyebilir. Ayrıca % 1’lik potasyum permanganatlı su ile de yıkanır ve buz veya soğuk kompres konur. Amonyak yoksa bir kibrit çöpü yanarken söndürülür. Kıvılcım kalmayıncaya kadar beklenir. Ucu kızgın iken yaraya konup, soğuyuncaya kadar hafif bastırılır. Bu işlem iki defa daha yapılıp üçe tamamlanır.Fazla miktarda arının sokması insan için çok tehlikelidir. Ağız boşluğuna giren ve orayı sokan arı ise gırtlakta şişmeye sebeb olur (Anjionörotik ödem). Bu olay ise solunum yetmezliğine sebeb olarak insanı ölüme götürebilir. Böyle tehlikeli durumlarda mümkünse hemen hekime başvurmalı, imkan yoksa kortizonlu ve antihistaminikli iğneler yapılmalıdır. Keza önceden aynı şekilde sokularak bu zehirlere karşı aşırı duyarlı olmuş kişilerde de durum çok önemlidir. Böylelerinde lokal (mevzii) tedbirlere ilaveten hemen Adrenalin (Epinefrin) şırınga edilmeli, kortizon ve antistamin zerkleri yapılmalı ve mümkünse hemen hekime başvurmalıdır.
ARI SÜTÜ
Alm. Bienenmilch (f), Fr. Lait d’abeille, İng. Bee milk. İşçi arıda, beynin iki yan tarafındaki guddelerden salgılanan akıcı, beyazımsı, ekşimsi bir sıvı. İşçi arılar aktif hayatlarının altıncı gününden itibaren arısütü salgılamaya başlar. Salgılama 10-12. güne kadar devam eder. Sonra tükürük bezleri artık körelir ve salgılama olmaz. Arısütü kovanda besleyici olarak kullanılır. Bakıcı işçi arılar bunu kurtçukların doğacağı peteklerin dibine bırakır. Yumurtadan çıkan larvalar, ilk 3-4 gün arı sütü ile beslenir ve hızla büyüyerek ilk ağırlığının 1000 misline erişirler. Bey arı hücrelerindeki larvalar bir müddet daha arısütü ile beslenerek yavaş yavaş farklılaşır ve bey arıyı meydana getirirler. Normal gıda ile beslenen larvalardan ise işçi arılar meydana gelir.Larva safhasının üçüncü gününden sonra larva kemik bir pensle alınır. Bundan sonra kemik, tahta veya plastik bir spatülle (bir çeşit çubuk) hücrenin içindeki arı sütü toplanır. Bu toplama işi özel emici bir aletle de yapılabilir. Kullanılan malzemenin tamamen mikropsuz (steril) olması lazımdır. Çünkü arısütü mikroplar için çok iyi bir üreme ortamıdır. Bir bey arı hücresi 100-250 mg arısütü ihtiva eder. Yani bir gram arısütü elde edilmesi için 4-10 hücreye ihtiyaç vardır. Bir kovan yılda ancak 170-200 gr arısütü verebilir. Arısütü, gayet koyu kıvamlı, yoğun süt kıvam ve renginde, havada esmerleşerek katılaşan bir maddedir.
Arısütünün bileşiminde proteinler, yağlar, mineraller (kalsiyum, kükürt, fosfor, magnezyum, demir, çinko, bakır, arsenik vb.) vitaminler (bilhassa B kompleksi) bulunmaktadır. Bu maddelerin yüzde oranları mahsülün alındığı güne, mevsime ve arının aldığı gıda cinsine göre çok değişir.
Kullanıldığı yerler: Yüzde bir oranında balla karıştırılmak suretiyle verilir. Gençleştirici, büyümeyi arttırıcı, cildi tazeleyici olarak, ayrıca krem ve pomat halinde güzellik müstahzarlarında kullanılır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Argon Hakkında Bilgiler
ARGON
Alm. Argon, Fr. Argon, İng. Argon. Soygazlardan bir element. Sembolü Ar, erime noktası -189 derece, kaynama noktası -185,7 derecedir. Üç tane izotopu vardır. Atom numarası 18’dir. Elektron dizilişi (Ne) 3S23P6dır. Kuru havada % 0,93 (ağırlıkça) oranında bulunmaktadır. Buradan anlaşılacağı üzere kuru havada azot ve oksijenden sonra çokluk bakımından üçüncü elementtir. Havanın karbondioksit miktarından 30 kat fazladır.
Argon asal gaz olduğu için kimyasal reaksiyona girmez. Tek atomlu bir gazdır. Daima sıfır değerlikli atomlar halinde bulunur.
Tarihçesi: 1892 yılında Lord Rayleigh, hem hava azotunun, hem de kimyasal yoldan elde edilen saf azotun yoğunlunu hassas olarak ölçtü. Hava azotunun yoğunluğunu daima 1,2567, saf azotunkini de 1,2505 gr/lt olarak buldu. Arada bir fark vardı ki, bunun olmaması gerekirdi. Lord Rayleigh ve arkadaşı Sir William Ramsey, şu fikri savundular: Havada, azotun yanında yoğunluğu azotun yoğunluğundan büyük meçhul bir gaz vardır. Ramsey, havadaki azot ve oksijeni kimyasal yolla ortamdan aldı ve geriye bir gazın kaldığını gördü. Geriye kalan gazın molekül ağırlığını 39,94 olarak buldu. Ayrıca bunun yeni bir element olduğu, spektroskopik metodlarla tesbit edildi. Bu elemente etkin olmayan anlamına gelen Argon ismi verildi. Asal gazlar içinde ilk keşf edilen elementtir. Bundan hemen sonra da kripton, xenon ve neon bulundu.
Kullanılışı: Elektrik lambalarının doldurulmasında, ideal inert atmosfer meydana getirmede, ark teşekkülünü önlemede ve gaz kromotografisinde (taşıyıcı gaz olarak) kullanılır.
ARGON
Alm. Argon, Fr. Argon, İng. Argon. Soygazlardan bir element. Sembolü Ar, erime noktası -189 derece, kaynama noktası -185,7 derecedir. Üç tane izotopu vardır. Atom numarası 18’dir. Elektron dizilişi (Ne) 3S23P6dır. Kuru havada % 0,93 (ağırlıkça) oranında bulunmaktadır. Buradan anlaşılacağı üzere kuru havada azot ve oksijenden sonra çokluk bakımından üçüncü elementtir. Havanın karbondioksit miktarından 30 kat fazladır.
Argon asal gaz olduğu için kimyasal reaksiyona girmez. Tek atomlu bir gazdır. Daima sıfır değerlikli atomlar halinde bulunur.
Tarihçesi: 1892 yılında Lord Rayleigh, hem hava azotunun, hem de kimyasal yoldan elde edilen saf azotun yoğunlunu hassas olarak ölçtü. Hava azotunun yoğunluğunu daima 1,2567, saf azotunkini de 1,2505 gr/lt olarak buldu. Arada bir fark vardı ki, bunun olmaması gerekirdi. Lord Rayleigh ve arkadaşı Sir William Ramsey, şu fikri savundular: Havada, azotun yanında yoğunluğu azotun yoğunluğundan büyük meçhul bir gaz vardır. Ramsey, havadaki azot ve oksijeni kimyasal yolla ortamdan aldı ve geriye bir gazın kaldığını gördü. Geriye kalan gazın molekül ağırlığını 39,94 olarak buldu. Ayrıca bunun yeni bir element olduğu, spektroskopik metodlarla tesbit edildi. Bu elemente etkin olmayan anlamına gelen Argon ismi verildi. Asal gazlar içinde ilk keşf edilen elementtir. Bundan hemen sonra da kripton, xenon ve neon bulundu.
Kullanılışı: Elektrik lambalarının doldurulmasında, ideal inert atmosfer meydana getirmede, ark teşekkülünü önlemede ve gaz kromotografisinde (taşıyıcı gaz olarak) kullanılır.
Arabistan Hakkında Bilgiler
ARABİSTAN
Asya kıtasının güney batısında bir yarımada. Batısında Kızıldeniz ve Akabe Körfezi, güneyinde Hint Okyanusu, doğusunda Umman Denizi ve Basra Körfezi, kuzeyinde Irak ve Ürdün yer alır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab’ül-Mendeb Boğazı ile Afrika’ya yaklaşır. Toplam kıyılarının uzunluğu 9000 km, yüzölçümü 2.590.000 kilometrekaredir.
Arabistan’da; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen olmak üzere yedi devlet yer almaktadır.
Fiziki Yapı
Arap Yarımadası, yüzey şekilleri bakımından Afrika kıtasının kuzey bölümüne benzer. Batı kıyılarının çoğu, birikintiler, lagünler (deniz kulakları) ve mercan teşekküleri sebebiyle denizden yanaşılamayacak haldedir. Bu kıyılardan itibaren iç kısımlara doğru genişliği yer yer 80-100 kilometreyi bulan kıyı düzlükleri bulunur. Kenar dağları, Tihame Dağı gerisinde dik yamaçlar halinde önemli yüksekliklere ulaşırlar. Yarımadanın en yüksek yerleri Yemen tarafında bulunur. Tihame (2750 m), kuzey batıda Hudhur (3140 m) ve güneyde Sabir (3600 m) belli başlı dağlardır. Dağlardan doğuya gidildikçe yavaş yavaş yükseklik düşer. Ancak fay basamaklarında eğim artar. Bundan dolayı Yemen ve Asir’den başka yerlerde deniz tarafından bakıldığında, bu kesimler yüksek dağ görünümündedir. İç kısımlarından bakıldığında ise kümbet ve alçak sırtlar şeklinde görülür.
Mekke’nin kuzeyinde ve Aden bölgesinde eski devirlerde püskürmüş genç volkanlar ve geniş lav örtüleri vardır. Bu dağlar arasında, bilinen en son püskürme 1256 yılında olup, Medine şehri bile lav seli tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Lavların örttüğü alanlar çöl halinde olup, iki bölgede geniş yer kaplarlar. Bunlardan bir tanesi, Akabe Körfezi kenarındaki dağlardan Hadramut’a kadar olan bölge; diğeri ise, Necd bölgesinde temel dağların bulunduğu bölümdür.
Yarımadadaki en önemli vadi, batıdan doğuya doğru uzanan Vadi-i Hadramut’tur. Yarımadanın batı bölümü, biri Yemen, diğeri Hicaz olmak üzere iki kısma ayrılır. Asıl Hicaz, kıyı düzlüklerini Necid platosundan ayıran kenar dağlardır. Ancak Kızıldeniz ile Necd arasında kalan Akabe körfezinin kuzey tarafındaki Mekke çevresine kadar uzanan bölgeye de Hicaz denilmektedir.
Arab yarımadasının merkez bölümü, yüksekliği bir çok yerlerde 1800 metreden fazla olan Necd dağları ve ortalama 1000 m yükseklikteki çöl bölgeleri ile kaplıdır.
Arabistan çölleri: Arabistan Yarımadasının yarısı çöllerle kaplıdır. Bu çöller çeşitli özellikler taşır ve değişik isimler alırlar. İç bölgelere doğru gidildikçe uçsuz bucaksız ve düz yaylalar ile çöller ve kumluklara rastlanır. Kuzeyde, uzunluğu 600, genişliği ise 300 km kadar olan Nufud çölü vardır. Buralarda develerin dahi zor yürüyebileceği kumluk yerler mevcuttur.
Çöllerde devamlı akan ırmaklar yoktur. Şiddetli akan sellerden meydana gelen sular vadilerden akarlar. Vadiler yılın büyük bir kısmında kuru bir akarsu yatağı olarak kalır.
Suriye Çölü: Suudi Arabistan’ın 30° kuzey kesimini kaplar. Batıdaki dağlık bölge sınırından Mezopotamya’nın batı sınırına kadar uzanır. Suriye Çölü çalılıklarla kaplıdır. Hurma ağaçlarının yetişmesine müsait bazı sulak yerleri vardır.
Dehna Çölü: Nufud Çölüne bitişiktir. Güneye doğru bir şerit halinde uzanır. Uzunluğu 600 genişliği ise 50 km kadar olup, kızıl kumlarla kaplıdır. Kum tepelerinin yüksekliği yer yer 100 metreyi aşmaktadır.
Rub’ul-hali Çölü: Güneyde büyük kum yığınlarının bulunduğu çöldür. Oldukça ıssız bir yerdir. Buralarda su olmadığı için bitki ve hayvanlara pek rastlanmaz.
Necd Çölü: Çöller arasında en sulak olanıdır. Hemen hemen bütün şehirler bu bölge etrafında toplanmıştır. Bu bölgelerde sulama yapılabildiği için geniş ölçüde hurma yetişir. Toprakları oldukça bereketlidir. Burası aynı zamanda petrol yatağı bakımından da zengindir. Son yıllarda büyük mikdarda petrol bulunmuş ve bunları işlemek için modern tesisler kurulmuştur.
Akarsular: Yüksek akışlı akarsuları azdır. Derin oyulmuş vadilere rağmen yağış güneybatıda fazla olduğu için buralarda ziraat yapılmaktadır. Bazı yerlerde sağanak yağmurdan dolayı meydana gelen sellerin oyduğu vadilerde, geçici akarsulara rastlanır. Akarsuları az olmasına rağmen, yeraltı suları boldur. Pekçok yerde kuyular kazılarak su elde edilir. Kuyu suları hafif ılık ve çok az tuzludur.
En çok kuyu Tayman vahasında bulunur. Basra körfezine doğru uzanan vadiler ise yeraltı sularının bol olduğu yerlerdir. Pekçok kuyu kazılmıştır.
İklim
İklimi dünyanın en sıcak ve kurak iklimlerinden birisidir. Geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkı yüksektir. Yağışlar güney kısımlarında nisbeten boldur. Fakat iç kısımlar hemen hemen hiç yağış almaz. Buralara çoğu seneler hiç yağmur düşmez. Bu sebeple düzenli akarsular yoktur. Dağlara düşen yağmurlar vahalarda yeryüzüne çıkarak bazı bitki türlerinin yetişmesini sağlar. İklimi müsait bazı bölgelerde tarım yapılır. Suudi Arabistan’a düşen yağmur 150 milimetreyi geçmez. Hicaz, Yemen dolaylarında ise yıllık yağmur mikdarı 500 milimetreye yaklaşır. Yazın çöllerde ısı çok yüksektir. Umman’a daha çok yağmur yağar, bazı kışlar kar yağdığı da olur.
Tabii Kaynakları
Petrol, altın ve inci ; Arabistan halkının geçimini sağlayan en önemli gelir kaynaklarıdır. Basra Körfezi kıyılarında 400 km uzunluktaki bir şerit boyunca uzanan topraklardan elde edilen petrol sayesinde Arabistan, Bahreyn Adaları, Kuveyt ve Katar büyük ölçüde zenginleşmiştir. Basra Körfezinden bol mikdarda inci elde edilir. Dünyanın en değerli incileri burada çıkar. Altın madenciliği, Arabistan’ın en büyük endüstrilerinden birisidir. Yabancı şirketlerin yardımıyla fazlaca altın elde edilir.
Ekonomi
Ziraat sulamayla yapılır. Ekili alanlar azdır. Yetiştirmiş oldukları ürünler ve mahsüller yeterli olmadığı için sebze ve meyva gibi yiyecek maddelerini dışardan satın alırlar.
Halkın başlıca gelir kaynağı hurmadır. Büyük alanlarda hurma yetiştirirler ve dışarıya satarlar. Yemen’in yüksek yerlerinde Moka kahvesi yetiştirilir ve ihraç edilir. Halkın ucuz kahve ihtiyacı ise, Brezilya’dan satın alınmak suretiyle karşılanır. Tarım ürünlerinden arpa, buğday, darı, susam, soğan, sebze, bakla, tütün, kayısı, badem, incir, üzüm gibi mahsüller yetiştirilir.
Hayvancılık genellikle bedeviler tarafından yapılmaktadır. Çok sayıda deve beslenir ve büyük bir kısmı dışarıya satılır. Taşımacılıkta yer yer eşek ve katırdan faydalanılır. Sığır, koyun ve keçiyi ihtiyaçları kadar beslerler. Kıyı kısımlarında balıkçılık yapılmaktadır.
Ulaşım, Arabistan’da eskiden olduğu gibi develerle sağlanmaktadır. Yeni yeni düz yollar yapılarak otomobille ulaşıma önem verilmektedir. Son senelerde demiryollarının önemi artmıştır. İkinci Abdülhamid Hanın, 1902 (H.1320)de yaptırdığı Hamidiye-Hicaz demiryolu Zerka'ya kadar işledi. Abdülhamid Han, Adana-Şam-Medine demiryolunu yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Riyad'ı Şam'a bağlayan Hicaz demiryolu, 1908'de Osmanlılar tarafından tamamlanmış, fakat Birinci Dünya Savaşında ağır hasara uğramıştır. Bazı yerlerinde ulaşım hava yolu ile yapılır. Deniz yolunu kullanan hacılar, Cidde limanından istifade ederler. Eski meşhur limanlar bugün kumlarla dolmuş ve canlılıklarını kaybetmişlerdir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Yarımadanın nüfusu otuz milyon civarındadır. En büyük yerleşim merkezleri; Mekke, Medine, Riyad ve Cidde'dir. Riyad'da ve Cidde'de nüfus bir milyondan fazladır. Yerli nüfusu Sami boyundan olanlar teşkil eder. Yaşayan ahalinin en ilgi çekicileri bedevilerdir. Göçebe hayatı yaşayan, sağlam, dayanıklı insanlar olan Bedeviler çok zor hayat şartları altında bile hayatlarını devam ettirirler. Geçimlerini deve, keçi, koyun gibi hayvanları beslemekle sağlarlar. Bazıları çadırlarda, bazıları da otu bol yerlerdeki konaklarda yaşarlar. Bedevi kabilelerini Şeyhler (Reisler) idare ederler. Bedevilerin kendilerine has bir hayat tarzları olup, yaşantıları gayet basittir. Giyinişlerine önem vermezler. Entari ve başlarına kefiye giyerler; bazıları ayakları çıplak olarak gezerler.
Tarihi
Müslüman Arapların tarihte büyük devletlerden birini kurmaları üzerine Arap kelimesi Arabistan’da yaşayan herkes için kullanılmıştır. Fakat çeşitli etnik grublar bulunduğundan, yarımadada yaşayanlara Arab yerine Arabistanlı demek yerinde olur.
İslamiyetten önce Arabistan: İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren Arabistan’da çok sayıda kabile yaşamıştır. Bunlar bazan birleşmişler bazan ayrılmışlardır. Güney Arabistan’da Main, Seba, Kataban ve Hadramut krallıkları kurulmuştur. Yerleşim yerlerinin verimli olmaması sebebiyle bu devletlerin gelir kaynakları daha çok ticarete dayalı idi. M.Ö. 2. asırda kurulan Himyer Devleti ile bölgede çarpışmalar olmuş, sükunet ancak M.S. 3. asırda sağlanabilmiştir. Altıncı asırda Güney Arabistan’ın idaresi Ebrehe’nin eline geçti. Bu asırda Mekke ve çevresine Kureyş kabilesi hakimdi. Zulüm ve vahşetler hüküm sürüyordu. Arablar kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, bunlara isimler koyuyor ve evlerinde bulunduruyorlardı. Putların en büyüğü Hübel, Mekke’de Kabe’nin içine konmuştu. Aya, yıldızlara, güneşe tapanlar da çoğunlukta idi. Cahiliyet devri olarak kabul edilen bu devir; karanlık, kaba ve vahşetlerle doluydu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü. Kumar, içki, zina son derece yaygındı. Bu devir; kötülüklerin en çok olduğu, eşi emsali görülmemiş suçlar, kötü fiillerin işlendiği kara bir devirdi.
İslamiyetten sonra Arabistan: Hazret-i Muhammed 610 yılında İslam dinini tebliğe başladı ve 13 yıl Mekke’de İslamiyeti yaydı. 622 yılında Allahü tealanın izin vermesi ile Medine’ye hicret etti. Orada İslam dininin esaslarına göre bir devlet kurdu. 630 yılında Mekke’yi feth etti. Mekke’den sonra Taif ve diğer bir çok kabilenin müslümanlara katılmaları neticesinde, Arap Yarımadasının tamamına yakını Müslümanların hakimiyetine girdi. İslamiyetin gelmesiyle cahiliye dönemi son bularak, kız çocukları diri diri gömülmekten kurtuldu. Kız kardeşle evlenmek kaldırılıp, zina, içki, kumar, faiz gibi cemiyetleri mahveden zararlı işler yasaklandı. Peygamber efendimizin 632 yılında vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir halife oldu. Onun zamanında fetihler devam ederek; Bahreyn, Irak’ın bir kısmı ve Suriye’nin bir bölümü fethedildi.
Hazret-i Ömer devrinde ise Irak, Suriye, Filistin ve Mısır alındı. Devletin bir çok müessesesi tanzim edildi. Hazret-i Osman devrinde de Afrika, Kafkasya, Horasan ve civarı fethedilerek devletin sınırları genişledi. Hazret-i Ali zamanında devletin başkenti Küfe’ye nakledildi. Emeviler devrinde İspanya fethedilerek, Fransa içlerine seferler yapıldı. Abbasiler devrinde ise İslam memleketleri imar edildi ve ilim yayıldı. Abbasilerden sonra Arabistan çeşitli İslam devletlerinin idaresine girdi. Nihayet 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Han; Suriye, Mısır ve Arab yarımadasını Osmanlı idaresine dahil etti. Yüzyıllarca Arap Yarımadası Osmanlı idaresinde kaldı. On sekizinci asırdan itibaren İngilizlerin kışkırtmasıyla yer yer Vehhabi denilen bozuk inanışlı kimseler Necd bölgesinde isyanlar çıkardılar. Bu isyanlar Mısır valisi Mehmed Ali Paşa tarafından bastırıldı. Arab yarımadası 1845 yılında Mısır valiliğine bağlandı. Yirminci asrın başlarında İbn-i Su’ud, İngilizlerin desteğiyle Osmanlılara karşı ayaklandı ve Arab yarımadasının Osmanlı idaresinden çıkmasına sebeb oldu.
Birinci Dünya Savaşından sonra tamamen Osmanlı idaresinden çıkarak bugünkü şeklini aldı.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ARABİSTAN
Asya kıtasının güney batısında bir yarımada. Batısında Kızıldeniz ve Akabe Körfezi, güneyinde Hint Okyanusu, doğusunda Umman Denizi ve Basra Körfezi, kuzeyinde Irak ve Ürdün yer alır. Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab’ül-Mendeb Boğazı ile Afrika’ya yaklaşır. Toplam kıyılarının uzunluğu 9000 km, yüzölçümü 2.590.000 kilometrekaredir.
Arabistan’da; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen olmak üzere yedi devlet yer almaktadır.
Fiziki Yapı
Arap Yarımadası, yüzey şekilleri bakımından Afrika kıtasının kuzey bölümüne benzer. Batı kıyılarının çoğu, birikintiler, lagünler (deniz kulakları) ve mercan teşekküleri sebebiyle denizden yanaşılamayacak haldedir. Bu kıyılardan itibaren iç kısımlara doğru genişliği yer yer 80-100 kilometreyi bulan kıyı düzlükleri bulunur. Kenar dağları, Tihame Dağı gerisinde dik yamaçlar halinde önemli yüksekliklere ulaşırlar. Yarımadanın en yüksek yerleri Yemen tarafında bulunur. Tihame (2750 m), kuzey batıda Hudhur (3140 m) ve güneyde Sabir (3600 m) belli başlı dağlardır. Dağlardan doğuya gidildikçe yavaş yavaş yükseklik düşer. Ancak fay basamaklarında eğim artar. Bundan dolayı Yemen ve Asir’den başka yerlerde deniz tarafından bakıldığında, bu kesimler yüksek dağ görünümündedir. İç kısımlarından bakıldığında ise kümbet ve alçak sırtlar şeklinde görülür.
Mekke’nin kuzeyinde ve Aden bölgesinde eski devirlerde püskürmüş genç volkanlar ve geniş lav örtüleri vardır. Bu dağlar arasında, bilinen en son püskürme 1256 yılında olup, Medine şehri bile lav seli tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Lavların örttüğü alanlar çöl halinde olup, iki bölgede geniş yer kaplarlar. Bunlardan bir tanesi, Akabe Körfezi kenarındaki dağlardan Hadramut’a kadar olan bölge; diğeri ise, Necd bölgesinde temel dağların bulunduğu bölümdür.
Yarımadadaki en önemli vadi, batıdan doğuya doğru uzanan Vadi-i Hadramut’tur. Yarımadanın batı bölümü, biri Yemen, diğeri Hicaz olmak üzere iki kısma ayrılır. Asıl Hicaz, kıyı düzlüklerini Necid platosundan ayıran kenar dağlardır. Ancak Kızıldeniz ile Necd arasında kalan Akabe körfezinin kuzey tarafındaki Mekke çevresine kadar uzanan bölgeye de Hicaz denilmektedir.
Arab yarımadasının merkez bölümü, yüksekliği bir çok yerlerde 1800 metreden fazla olan Necd dağları ve ortalama 1000 m yükseklikteki çöl bölgeleri ile kaplıdır.
Arabistan çölleri: Arabistan Yarımadasının yarısı çöllerle kaplıdır. Bu çöller çeşitli özellikler taşır ve değişik isimler alırlar. İç bölgelere doğru gidildikçe uçsuz bucaksız ve düz yaylalar ile çöller ve kumluklara rastlanır. Kuzeyde, uzunluğu 600, genişliği ise 300 km kadar olan Nufud çölü vardır. Buralarda develerin dahi zor yürüyebileceği kumluk yerler mevcuttur.
Çöllerde devamlı akan ırmaklar yoktur. Şiddetli akan sellerden meydana gelen sular vadilerden akarlar. Vadiler yılın büyük bir kısmında kuru bir akarsu yatağı olarak kalır.
Suriye Çölü: Suudi Arabistan’ın 30° kuzey kesimini kaplar. Batıdaki dağlık bölge sınırından Mezopotamya’nın batı sınırına kadar uzanır. Suriye Çölü çalılıklarla kaplıdır. Hurma ağaçlarının yetişmesine müsait bazı sulak yerleri vardır.
Dehna Çölü: Nufud Çölüne bitişiktir. Güneye doğru bir şerit halinde uzanır. Uzunluğu 600 genişliği ise 50 km kadar olup, kızıl kumlarla kaplıdır. Kum tepelerinin yüksekliği yer yer 100 metreyi aşmaktadır.
Rub’ul-hali Çölü: Güneyde büyük kum yığınlarının bulunduğu çöldür. Oldukça ıssız bir yerdir. Buralarda su olmadığı için bitki ve hayvanlara pek rastlanmaz.
Necd Çölü: Çöller arasında en sulak olanıdır. Hemen hemen bütün şehirler bu bölge etrafında toplanmıştır. Bu bölgelerde sulama yapılabildiği için geniş ölçüde hurma yetişir. Toprakları oldukça bereketlidir. Burası aynı zamanda petrol yatağı bakımından da zengindir. Son yıllarda büyük mikdarda petrol bulunmuş ve bunları işlemek için modern tesisler kurulmuştur.
Akarsular: Yüksek akışlı akarsuları azdır. Derin oyulmuş vadilere rağmen yağış güneybatıda fazla olduğu için buralarda ziraat yapılmaktadır. Bazı yerlerde sağanak yağmurdan dolayı meydana gelen sellerin oyduğu vadilerde, geçici akarsulara rastlanır. Akarsuları az olmasına rağmen, yeraltı suları boldur. Pekçok yerde kuyular kazılarak su elde edilir. Kuyu suları hafif ılık ve çok az tuzludur.
En çok kuyu Tayman vahasında bulunur. Basra körfezine doğru uzanan vadiler ise yeraltı sularının bol olduğu yerlerdir. Pekçok kuyu kazılmıştır.
İklim
İklimi dünyanın en sıcak ve kurak iklimlerinden birisidir. Geceyle gündüz arasındaki sıcaklık farkı yüksektir. Yağışlar güney kısımlarında nisbeten boldur. Fakat iç kısımlar hemen hemen hiç yağış almaz. Buralara çoğu seneler hiç yağmur düşmez. Bu sebeple düzenli akarsular yoktur. Dağlara düşen yağmurlar vahalarda yeryüzüne çıkarak bazı bitki türlerinin yetişmesini sağlar. İklimi müsait bazı bölgelerde tarım yapılır. Suudi Arabistan’a düşen yağmur 150 milimetreyi geçmez. Hicaz, Yemen dolaylarında ise yıllık yağmur mikdarı 500 milimetreye yaklaşır. Yazın çöllerde ısı çok yüksektir. Umman’a daha çok yağmur yağar, bazı kışlar kar yağdığı da olur.
Tabii Kaynakları
Petrol, altın ve inci ; Arabistan halkının geçimini sağlayan en önemli gelir kaynaklarıdır. Basra Körfezi kıyılarında 400 km uzunluktaki bir şerit boyunca uzanan topraklardan elde edilen petrol sayesinde Arabistan, Bahreyn Adaları, Kuveyt ve Katar büyük ölçüde zenginleşmiştir. Basra Körfezinden bol mikdarda inci elde edilir. Dünyanın en değerli incileri burada çıkar. Altın madenciliği, Arabistan’ın en büyük endüstrilerinden birisidir. Yabancı şirketlerin yardımıyla fazlaca altın elde edilir.
Ekonomi
Ziraat sulamayla yapılır. Ekili alanlar azdır. Yetiştirmiş oldukları ürünler ve mahsüller yeterli olmadığı için sebze ve meyva gibi yiyecek maddelerini dışardan satın alırlar.
Halkın başlıca gelir kaynağı hurmadır. Büyük alanlarda hurma yetiştirirler ve dışarıya satarlar. Yemen’in yüksek yerlerinde Moka kahvesi yetiştirilir ve ihraç edilir. Halkın ucuz kahve ihtiyacı ise, Brezilya’dan satın alınmak suretiyle karşılanır. Tarım ürünlerinden arpa, buğday, darı, susam, soğan, sebze, bakla, tütün, kayısı, badem, incir, üzüm gibi mahsüller yetiştirilir.
Hayvancılık genellikle bedeviler tarafından yapılmaktadır. Çok sayıda deve beslenir ve büyük bir kısmı dışarıya satılır. Taşımacılıkta yer yer eşek ve katırdan faydalanılır. Sığır, koyun ve keçiyi ihtiyaçları kadar beslerler. Kıyı kısımlarında balıkçılık yapılmaktadır.
Ulaşım, Arabistan’da eskiden olduğu gibi develerle sağlanmaktadır. Yeni yeni düz yollar yapılarak otomobille ulaşıma önem verilmektedir. Son senelerde demiryollarının önemi artmıştır. İkinci Abdülhamid Hanın, 1902 (H.1320)de yaptırdığı Hamidiye-Hicaz demiryolu Zerka'ya kadar işledi. Abdülhamid Han, Adana-Şam-Medine demiryolunu yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Riyad'ı Şam'a bağlayan Hicaz demiryolu, 1908'de Osmanlılar tarafından tamamlanmış, fakat Birinci Dünya Savaşında ağır hasara uğramıştır. Bazı yerlerinde ulaşım hava yolu ile yapılır. Deniz yolunu kullanan hacılar, Cidde limanından istifade ederler. Eski meşhur limanlar bugün kumlarla dolmuş ve canlılıklarını kaybetmişlerdir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Yarımadanın nüfusu otuz milyon civarındadır. En büyük yerleşim merkezleri; Mekke, Medine, Riyad ve Cidde'dir. Riyad'da ve Cidde'de nüfus bir milyondan fazladır. Yerli nüfusu Sami boyundan olanlar teşkil eder. Yaşayan ahalinin en ilgi çekicileri bedevilerdir. Göçebe hayatı yaşayan, sağlam, dayanıklı insanlar olan Bedeviler çok zor hayat şartları altında bile hayatlarını devam ettirirler. Geçimlerini deve, keçi, koyun gibi hayvanları beslemekle sağlarlar. Bazıları çadırlarda, bazıları da otu bol yerlerdeki konaklarda yaşarlar. Bedevi kabilelerini Şeyhler (Reisler) idare ederler. Bedevilerin kendilerine has bir hayat tarzları olup, yaşantıları gayet basittir. Giyinişlerine önem vermezler. Entari ve başlarına kefiye giyerler; bazıları ayakları çıplak olarak gezerler.
Tarihi
Müslüman Arapların tarihte büyük devletlerden birini kurmaları üzerine Arap kelimesi Arabistan’da yaşayan herkes için kullanılmıştır. Fakat çeşitli etnik grublar bulunduğundan, yarımadada yaşayanlara Arab yerine Arabistanlı demek yerinde olur.
İslamiyetten önce Arabistan: İnsanlık tarihinin başlangıcından itibaren Arabistan’da çok sayıda kabile yaşamıştır. Bunlar bazan birleşmişler bazan ayrılmışlardır. Güney Arabistan’da Main, Seba, Kataban ve Hadramut krallıkları kurulmuştur. Yerleşim yerlerinin verimli olmaması sebebiyle bu devletlerin gelir kaynakları daha çok ticarete dayalı idi. M.Ö. 2. asırda kurulan Himyer Devleti ile bölgede çarpışmalar olmuş, sükunet ancak M.S. 3. asırda sağlanabilmiştir. Altıncı asırda Güney Arabistan’ın idaresi Ebrehe’nin eline geçti. Bu asırda Mekke ve çevresine Kureyş kabilesi hakimdi. Zulüm ve vahşetler hüküm sürüyordu. Arablar kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor, bunlara isimler koyuyor ve evlerinde bulunduruyorlardı. Putların en büyüğü Hübel, Mekke’de Kabe’nin içine konmuştu. Aya, yıldızlara, güneşe tapanlar da çoğunlukta idi. Cahiliyet devri olarak kabul edilen bu devir; karanlık, kaba ve vahşetlerle doluydu. Kız çocukları diri diri toprağa gömülürdü. Kumar, içki, zina son derece yaygındı. Bu devir; kötülüklerin en çok olduğu, eşi emsali görülmemiş suçlar, kötü fiillerin işlendiği kara bir devirdi.
İslamiyetten sonra Arabistan: Hazret-i Muhammed 610 yılında İslam dinini tebliğe başladı ve 13 yıl Mekke’de İslamiyeti yaydı. 622 yılında Allahü tealanın izin vermesi ile Medine’ye hicret etti. Orada İslam dininin esaslarına göre bir devlet kurdu. 630 yılında Mekke’yi feth etti. Mekke’den sonra Taif ve diğer bir çok kabilenin müslümanlara katılmaları neticesinde, Arap Yarımadasının tamamına yakını Müslümanların hakimiyetine girdi. İslamiyetin gelmesiyle cahiliye dönemi son bularak, kız çocukları diri diri gömülmekten kurtuldu. Kız kardeşle evlenmek kaldırılıp, zina, içki, kumar, faiz gibi cemiyetleri mahveden zararlı işler yasaklandı. Peygamber efendimizin 632 yılında vefatından sonra, hazret-i Ebu Bekir halife oldu. Onun zamanında fetihler devam ederek; Bahreyn, Irak’ın bir kısmı ve Suriye’nin bir bölümü fethedildi.
Hazret-i Ömer devrinde ise Irak, Suriye, Filistin ve Mısır alındı. Devletin bir çok müessesesi tanzim edildi. Hazret-i Osman devrinde de Afrika, Kafkasya, Horasan ve civarı fethedilerek devletin sınırları genişledi. Hazret-i Ali zamanında devletin başkenti Küfe’ye nakledildi. Emeviler devrinde İspanya fethedilerek, Fransa içlerine seferler yapıldı. Abbasiler devrinde ise İslam memleketleri imar edildi ve ilim yayıldı. Abbasilerden sonra Arabistan çeşitli İslam devletlerinin idaresine girdi. Nihayet 1517 yılında Yavuz Sultan Selim Han; Suriye, Mısır ve Arab yarımadasını Osmanlı idaresine dahil etti. Yüzyıllarca Arap Yarımadası Osmanlı idaresinde kaldı. On sekizinci asırdan itibaren İngilizlerin kışkırtmasıyla yer yer Vehhabi denilen bozuk inanışlı kimseler Necd bölgesinde isyanlar çıkardılar. Bu isyanlar Mısır valisi Mehmed Ali Paşa tarafından bastırıldı. Arab yarımadası 1845 yılında Mısır valiliğine bağlandı. Yirminci asrın başlarında İbn-i Su’ud, İngilizlerin desteğiyle Osmanlılara karşı ayaklandı ve Arab yarımadasının Osmanlı idaresinden çıkmasına sebeb oldu.
Birinci Dünya Savaşından sonra tamamen Osmanlı idaresinden çıkarak bugünkü şeklini aldı.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
