MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,258
Forum posts:» Forum posts: 5,849

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Kars Hakkında Bilgiler

KARS
İlin Kimliği
Yüzölçümü   : 8911 km2
Nüfûsu           : 349.437
İlçeleri           : Merkez, Akyaka, Arpaçay, Digor, Kağızman, Sarıkamış, Selim, Susuz.
Doğu Anadolu’nun kapısı serhat şehrimiz ve tarihî savunmaları ile “Gazi” ünvanını alan ilimiz. Erzurum, Ağrı, Ardahan, Iğdır illeri ve Ermenistan sınırı ile çevrilidir. Trafik numarası36’dır. Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden biridir.
İsminin Menşei
Kars’ı İskitlerin “Karasak” boyları kurmuş ve kendi isimlerini bu şehre vermişlerdir. Zamanla, “Karsak” ismi halk diline “Kars” olarak yerleşmiştir. Diğer bir rivâyete göre ise Gürcü dilinde “kapı” mânâsına gelen “karis, kari, kalaki” kelimelerinden “Kapı Şehir”den gelmektedir.
Târihi
Kars’ın bilinen ilk sâkinleri Hurrilerdir. Daha sonra Hititlerin hâkimiyetine girmişlerdir. Hurriler bölgeye “yüksek ülke” veya “yukarı eller” demişlerdir. Bölge, daha sonra Urartuların işgâline uğradı. M.Ö. 8. asırda Kimmerler buradan geçtiler. Asurlar ve Babiller buraya hâkim olamadılar. İskitler M.Ö. 7. asırda bu bölgeye hâkim oldular. M.Ö. 6. asırda Perslerin istilâsına uğradı. Dârâ, Kafkasya Seferini buradan geçerek yaptı. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralıİskender, Persleri yenerek burasını ele geçirdi. Partlar ve bunlara bağlı Ermeni derebeylikleri zaman zaman bölgeye hâkim oldular. M.Ö. 1. asırda Pontos Krallığını yıkan Romalılar bu bölgeye yaklaştı.
M.S. 2. asırda Romalıların eline geçti. Daha sonra Partlar ve onların yerine geçen Sâsânîler ile Romalılar arasında el değiştirdi. M.S. 395’te Roma ikiye bölününce bu bölge, bütün Anadolu gibi Doğu Roma (Bizans)nın payına düştü. Bu bölge, Bizans ile Sâsânîler arasında sık sık el değiştirdi ve buradaki derebeyleri bâzan İran bâzan da Bizans’a tâbi oldular.
M.S. 7. asırda İslâm orduları bu bölgeyi fethedince Ermeni derebeyleri, Abbâsî halifelerine tâbi oldular. Bölge ahâlisi, kütleler hâlinde İslâmiyetle şereflenerek, İslâmiyet, Kars ve civarında hızla yayıldı. Türk Sâcoğulları ve onların yerine geçen Şeddâdiler bu bölgeye hâkim oldular ve Ermenilerle mücâdele ettiler. Onuncu asrın ortasında Kars’a 50 km mesâfede Ani şehrini başşehir yapan Ermeni derebeyleri 1044’te Bizanslılar tarafından bölgeden kovuldular. Yirmi senelik Bizans hâkimiyetinden sonra büyük Türk Hakanı Selçuklu Sultanı Alparslan 1064’te Ani’yi fethederek Bizanslıları buradan attı. Kars, Anadolu’nun Türkler tarafından fethedilen ilk parçası oldu. Bu fetih 1071 Malazgirt Zaferinden yedi sene önce olmuştur.
Türkiye Selçukluları Devletini kuran Kutalmışoğlu Süleyman Şahın babası Kutalmış Bey, 1049 ve 1053 Anadolu akınlarına giderken Kars’tan geçti. 1058 akınında Selçuklu şehzâdelerinden Yakuti Kars’ın dış mahallelerini fethetti. Sultan Alparslan, 1068’de Ardahan’ı fethetti. Alp Arslan’ın oğlu  SultanMelikşah, Kars’ı geri almak isteyen Bizanslıları 1080’de yenerek bu bölgeyi Erzurum’u merkez yapan Saltukoğullarına verdi. 1124’te Gürcüler, Ani ve Kars’ı ele geçirince, Saltukoğulları 1153’te Kars’ı geri aldı.
1226’da Celâleddin Harezmşah, Ani’yi kuşatmış fakat alamamıştır. Tiflis’i fethetmiştir. 1239’da Moğollar Kars ve Ani’yi alarak, Gürcüleri buradan uzaklaştırmışlardır. Sırasıyla İlhanlılar, Celâyirliler, Tîmûrlular, Karakoyunlular ve Akkoyunlular bölgeye hâkim oldular. Tîmûr Han, 1394, 1400 ve 1403’te Kars’tan geçti. Safevîler, Akkoyunlu İmparatorluğunu yıkınca, mîrasına konarak Kars’a hâkim oldular. Bu sırada Osmanlı Devletinin sınırları da Kars’a dayanmıştı. Yavuz Sultan Selim Han, Çaldıran Seferinden dönerken Kars Kalesi yakınında konakladı. Kars ve çevresi, 1534’te Kânûnî Sultan Süleyman Hanın ilk yıllarında Safevîlerden Osmanlılara geçti.
Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasındaki stratejik çarpışmalar, Kars bölgesinde cereyan etti. 1548’de Sultan Süleyman Han, Kars Kalesini tahkim ettirdi. Safevîler, zaman zaman Kars’a saldırdılar. Sultan ÜçüncüMurâd Han, 1579’da birkaç hafta içinde Kars şehrini yeni baştan inşâ ettirip, kale, sur, câmi ve her türlü tesisleri yeniden yaptırdı, böylece 16. asırda Türk ordusunun istihkâm sınıfı burada parlak bir imtihan verdi. Kars, Osmanlıların askerî bir üssü ve serhat şehri oldu. 1604’te Safevîler, âni bir hücumla Kars’ı işgal ettilerse de tekrar çıkarıldılar. 1616’da Kars Kalesi yeniden geniş ölçüde tahkim edildi. Sultan Dördüncü Murâd Han, Revan Seferinde buradan geçti ve Kars’ı yeniden îmâr etti. On yedinci asırda Kars ve Çıldır, iki ayrı beylerbeyliğin merkezleri oldular. 29 Mayıs 1664’te başlayan ve bir hafta devam eden zelzele büyük zarar verdi. 1734’te Nâdir Şah Avşar, Kars’ı iki defa, 1744’te üçüncü defa kuşattı ise de alamadı. 1807’de Ruslar, Kars’a kadar yaklaştı fakat Osmanlı ordusu, Rusları yenerek, Tiflis’e geri çekilmek mecburiyetinde bıraktı. 1821-1823 arasında İranlılar, Kars topraklarına akınlar yaparak Osmanlıları yıprattılar. Sonra da Ruslar, saldırarak 15 Temmuz 1828’de Kars’ı işgal ettiler. 8 ay sonra Edirne Muâhedesi ile Kars’ı terk ettilerse de Kars’ın üçte ikisini ve târihi bütün eserlerini, câmi ve türbeleri imhâ ettiler. 1853-1856 Kırım Harbinde bu bölgede büyük savaşlar oldu. Rusların 29 Eylül 1855 taarruzu Kars halkının (genç, yaşlı, erkek, kadın ve hatta çocukların) desteği ile Müşir Mehmed Vâsıf Paşa emrindeki Türk ordusu tarafından geri püskürtüldü. Bu zaferin hatırası olarak altın, gümüş ve bronz“Kars 1272” madalyaları bastırıldı ve Kars şehrine “Gâzi” ünvanı verildi. Halk üç sene vergi ve askerlikten muaf tutuldu. Ruslar, 1856’da Paris Antlaşması ile bu bölgede 5 ay kaldıktan sonra geri çekildiler. Kars çevresinin ikinci Rus işgali böylece sona erdi.
Doksanüç Harbi denen 1877-1878 Türk-Rus Harbinde Kars çevresinde dünyâ çapında önem taşıyan muhârebeler olmuştur. Bu târihte Kars 20 bin nüfuslu ve 25 câmili bir kale şehriydi. Müşir Gâzi Ahmed Muhtâr Paşa, sayıca üstün Rus kuvvetlerini üç meydan muhârebesinde yendi. Bunun üzerine komutanını Rus Çarı azletti. Müşir Gâzi Muhtâr Paşa dördüncü bir savaşa girmedi. Osmanlı ordusu kazansa bile ordunun zâyiâtı ile bütün doğu bölgesi Rusları durduracak bir güçten mahrum kalacaktı. Böyle stratejik sebeplerle orduyu Erzurum’a geri çekti. Bu sebeple Kars, 18 Kasım 1877’de üçüncü defa işgal edilmiş oldu. Ruslar, üç gün üç gece Kars’ı yağma ettiler. Bütün câmi, türbe ve târihî eserleri imhâ ettiler ve Müslüman Türk halkını korkunç bir katliam ile öldürdüler. Kars’ı, Tiflis’te bulunan Kafkasya Umûmî Vâliliğine bağladılar. 1878-1881 arasında üç yıl içinde 82.000 Türk, Kars’ı terk edip, Erzurum çevresine yerleşti. Bunun 11.000’i Kars’ın içindendi. Ruslar, Kars’a Ermeni, Rum, Süryânî, Eston ve hattâ Ukraynalı yerleştirdiler. 1897’de Kars’ta yüzde 51 Türk kaldı; 1914’te Türklerin miktarı yüzde kırka indi. Birinci Dünyâ Harbinde Ruslar, Kars Türklerini Osmanlı ordusuna yardım ediyor diyerek katlettiler. Bu katliamdan sadece 22.000 Türk kurtularak Bakü’deki Müslüman Cemiyetinin himâyesinde yaşadılar. Azerbaycanlı Türkler soydaşlarına sâhip çıktılar.
1918 başında Osmanlı ve müttefiklerine yenilen Rusya, silâhlarını bırakıp, Brest-litovsk Muâhedesi (Antlaşması) ile Kars, Artvin ve Batum’uOsmanlı Devletine terk etmiştir. Az sonra İngiltere ve müttefikleri gâlip gelince, İngilizler bu antlaşmayı kabul etmeyip, Ruslar ve İngilizler Kars’a Ermeni doldurup, Kars’taki bütün Türkleri katlettirdiler. Bu katliamdan sâdece üç Türk kurtuldu. Posof ve Ardahan’ı Gürcüler işgâl ettiler.
Türk İstiklâl Harbinde 15’inci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, 30 Ekim 1920’de Kars’ı kurtardı. Kars Kalesine şanlı Türk Bayrağını 34. Alay subaylarından Yüzbaşı Abdurrahman Bey “Besmele-i şerif” ile yeniden çekti. Rusya 16 Mart 1921 Moskova Muâhedesi ile Batum hâriç olmak üzere, Kars ve Arvin’in Türkiye’ye iâdesini kabul etti. Bu muâhede, 13 Ekim 1921 Kars Muâhedesi ile Ermenistan ve Gürcistan tarafından da kabul edildi. Hıristiyan azınlıklar Kars’ı boşalttılar. Şehrin eski sakinleri yurtlarına yerleştiler. İkinci Dünyâ Harbinden sonra Rus devlet başkanı Stalin, Kars ve Ardahan’ı istedi ise de, bu arzusunda ısrar edemedi.
Ermeni terör teşkilâtlarının Türkiye aleyhtarı faaliyetlerinin hedefi Türklerin Anadolu’da ilk fethettikleri bu toprakları Rusya’nın işgaline yeniden sokmaktır. Kars, buram buram Türklük kokan, gâzi, kahraman bir serhat şehridir. Şanlı bir târih ve o derece sıkıntılı günler yaşamıştır. Ruslar üç işgal ile Kars’ı tamâmen imhâ ederek, harâbe hâline getirmişlerdir. Kars yeniden gelişmekte olan bir ilimizdir.
Fizikî Yapı
Kars ili Türkiye’nin en yüksek yaylalarının üzerinde yer alır. Yüksekliği üç bin metreyi aşan bir çok dağı vardır. İl topraklarının % 38’i dağlarla ve % 51’i yüksek yaylalarla kaplıdır. Ovaları ise il topraklarının % 11’ini teşkil eder. Ovalar daha çok akarsu vâdileri boyunca uzanır.
Dağları: Kars ilinin yarısı 2000 metreyi aşan yüksekliktedir. İl toprakları yüksek bir yayla durumundadır. Üç bin metreyi geçen oldukça fazla yükseklik vardır. Kars dağları Kuzey Anadolu kıvrım sistemine bağlı dağlarla, Güney Anadolu kıvrım sistemine bağlı dağlardan meydana gelir. Kuzey Anadolu kıvrım sistemine bağlı dağlar Sarıkamış yakınında ikiye ayrılır. Bir kol Çıldır Gölüne doğru uzanırken diğer kol ise, Aras Nehri ile Kars Çayı havzasını birbirinden ayırır. Başlıca dağları Allahüekber Tepesi (3120 m), Kol Dağ (3033 m), Ziyaret Dağı (2838 m), Balıklı Dağı (2808 m), Süphan Dağı(2909 m) ve Soğanlı Dağı (2808 m)dır.
Kars Yaylası bol otlarla örtülü olup, hayvancılığa çok müsâittir. Başlıca yaylalar, Yalnız çam dağları üzerinde Aras Nehri, Argın Çayı ve Kars Ovası arasındaki bölgede kalan yaylalardır.
Ovaları: Akarsular boyunca devam eden vâdiler bazı yerlerde genişleyerek ovalar meydana getirir. Başlıca ovalar şunlardır: Kars Ovası, 2500 km2 olup, çok geniştir. Ayrıca daha küçük yüzölçümde olan Damal Ovası vardır.
Akarsuları: Kars ili akarsu akımından çok zengindir. Başlıca akarsuları şunlardır: Aras Irmağı: Bingöl Dağ eteklerinden çıkar, kuzeye doğru akarak Pasinler Ovasını sular, burada birçok dereyle beslenir. Derin ve sarp boğazlardan geçerek Kars’ın Kağızman ilçesine ulaşır, doğuya doğru akarak, Türk-Rus sınırına varır, bir müddet sınırı teşkil eder; güney-doğuya akarak Iğdır Ovasını suladıktan sonra Rus sınırını geçerek Hazar Denizine dökülür. Arpa Çayı: Akbaba Dağının yamaçlarından çıkarak, Arpayel Gölüne dökülür. Gölden Arpa Çayı olarak çıkar Türk-Rus sınırında seyreder ve sınırda Aras ile birleşir. Kura Irmağı, (Kur, Kür Irmağı da denilir). Topyolu ve Allahüekber Dağlarından beslenir. Göle Ovasında Göle Çayı, Ardahan Ovasında Ardahan Çayı ismini alır. Kurtkale’den Rus sınırını aşarak Hazar Denizine dökülür. Bunlardan başka Kars Çayı ve birçok çay ve dereler de vardır.
Gölleri: Kars ili akarsular bakımından olduğu gibi göller bakımından da oldukça zengindir. Başlıca gölleri şunlardır: Aygır Gölü: Susuz ilçesinin batısındadır. Derinliği 30 m ve yüzölçümü 3 km2 dir. Kar suları ve göl dibindeki kaynak sularla beslenir. Aktaş Gölü: Susuz ilçesinin kuzeyinde olup, yarısı Rus sınırı içerisindedir. Yüzölçümü 27 km2 olup, tuzlu ve sığ bir göldür. Turna Gölü: Kağızman ilçesinin kuzeydoğusundadır. Yüzölçümü 2 km2 olup, suyu tatlı fakat balık yoktur.
İklim ve Bitki Örtüsü
İklim: Kars ilinde sert bir yüksek yayla iklimi hüküm sürer. Sibirya yüksek basınç merkezinin tesiri altındadır. Kış yedi ay sürer. Kar yağışı fazladır. Senede 50 güne yakın kar yağar ve toprak 100 günden fazla karla örtülü kalır. İlkbahar ve sonbahar mevsimleri yok denecek kadar kısa sürer. Senelik yağış miktârı bâzı yerlerde 528 mm bâzı yerlerde 252 mm’dir.
Bitki örtüsü: Kars ilinin yüzde yetmişe yakını çayır ve meralarla, % 20 si ekili alanlarla kaplıdır. Tarıma elverişsiz arâzi % beştir. Orman varlığı zengin sayılmaz. Türkiye’nin en yüksek ormanları bu ildedir. Ormanlar 1900 m ile 2800 m arasındadır. Sarıkamış ve Posof’ta çam, Kağızman’da meşe ağaçları yer alır. Kar yerden kalkar kalkmaz her yer yeşilliklere bürünür.
Ekonomi
Kars ilinin ekonomisi tarım, hayvancılık ve ormancılığa dayanır. Faal nüfûsun % 85’i bu sektörlerde çalışır ve gayri sâfî millî hâsılanın % 60’ı bu sektörlerden elde edilir. Sanâyi, turizm ve ticâret sektörü yeni yeni gelişmektedir.
Tarım: Tarla tarımından sağlanan ürünler sınırlıdır. İklim şartları tarla tarımını engeller. Kağızman, Tuzluca’da pamuk, şekerpancarı, fasulye ve fiğ ekilir. Sebzecilik ve meyvecilik ileri değildir. Meyve olarak en çok elma yetişir. Kars ilinde buğday, arpa, şekerpancarı, pamuk ve az miktarda tütün yetişir.
Hayvancılık: Kars ilinde hayvancılık, tarla tarımından önce gelir. Geniş mera ve çayırları ve buradaki zengin bitki örtüsü hayvancılığın gelişmesine yol açmıştır. İl topraklarının % 70’ini kaplayan mer’a ve çayırlarda hâlen mevcut olan hayvan potansiyelinin en az 10 mislini beslemek mümkündür. Kars en çok sığır besleyen ildir. Canlı hayvan ticâretinin merkezidir.
Ormancılık: Kars ili orman bakımından müsait olmasına rağmen, orman varlığı zengin değildir. İl topraklarının ancak yüzde dördü ormanlarla kaplıdır. Orman ve fundalık saha 100 bin hektara yakındır. Ormanlarda daha çok sarıçam, ladin ve kızılağaç bulunur. Bu ormanlardan yaklaşık 75.000 m3 sanâyi odunu elde edilir.
Mâdenleri: Kars ilinde tuz, arsenik, asbest, manyezit, alçıtaşı, perlit kaynakları tesbit edilmişse de yalnız tuz kaynakları işletilmektedir.
Sanâyi: Sanâyi sektörü son senelerde gelişmektedir. Başlıca sanâyi tesisleri şunlardır: Çimento Fabrikası, Et Balık Kurumu Kombinası, Sümerbank Ayakkabı Fabrikası, Yem Fabrikası, İplik Fabrikası, Un Fabrikası, Deri İşleme Fabrikası, Karset sucuk ve Pastırma Fabrikası ve Tuğla Kiremit Fabrikasıdır.
Ulaşım: Havaalanı yoktur. Demiryolu mevcuttur. Hergün Haydarpaşa-Kars arasında karşılıklı ekspres ve haftada dört gün posta seferleri yapılır. Kars’la Malatya, Adana ve İskenderun arasında da tren seferleri vardır. Demiryolu, Kars’tan sonra Rusya’ya girer. Kars, Sarıkamış ve Selim istasyonları mevcuttur. Karayolu bakımından, Trabzon-Gümüşhane-Erzurum-Kars yolu ile Karadeniz’e bağlanır. Ankara-Sivas-Erzincan, Erzurum yolu Kars’ın Karakurt mevkiinde ikiye ayrılır. Bir yol Kars’a ve Rus sınırına gider. Diğer kol, Iğdır-Doğu Bayezid-İran sınırına ulaşır. Bu yollarla hem doğu hem de batı bölgelerine bağlanır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 349.437 olup 127.179’u şehirlerde, 222.258’i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 8911 km2 olup, nüfus yoğunluğu 39’dur.
Örf ve âdetleri: Eski devirlerden bu yana pekçok kavim, millet ve medeniyetlerin gelip geçtiği bu bölgede Türk-İslâm kültürü hâkimdir. Diğer kültür ve milletlerin örf ve âdetleri, unutulmuştur. Kafkasyadan gelen Türkmen, Kıpçak, Azeri ve Kuman Türk boylarının tesirleri büyük ve derindir.
Kıyâfet: Giyim ve kuşamda Türkmen, Azeri, Kıpçak ve Kumanların tesiri hâkimdir. Kadınlar, başlarına yazma biçiminde “Leçık” veya “vala”, evli kadınlar gümüş para ve boncuklarla işlenmiş “puşi” bağlarlar. Kadınlar “boylama” denilen entâri kullanırlar. Önleri düğmeli “gofta” ile düğmesiz “pilati”gömlek giyerler. Yaşlılar düz ve geraler “gelinler” desenli peştamal kullanırlar. Erkekler Kars, Kağızman ve Sarıkamış’ta “börk” veya “Ahmediye” denilen başlıklar kullanılır. Alt kısma Azeri veya Ardahan şalvarı, sırta açık renkli kumaştan uzun kollu bileksiz ve yakasız “köynek” giyilir. Bunun üstüne giyilen “köynek” düğmelidir. Bunun “gazeki” denilen kısa eteklileri vardır. İnce deriden yapılan, bacağı ve ayağı iyice saran “civeki” denilen çizme giyilir.
Mahallî yemekleri: But etinden yapılan “taş köftesi”, “elma dolması” ile “gazayağı turşusu” meşhurdur.
Halk edebiyatı: Kars, halk edebiyatı bakımından çok zengindir. Çok sayıda halk ozanı(âşık) yetiştirmiştir. Başlıcaları. Torunî (Derunî), Dede Kasım, Âşık Tücarî, Çıldırlı Âşık Şenlik, Kağızmanlı Hıfzı, Âşık Zülâlî, Âşık Mudamî ve Âşık Vasî’dir.
Halk oyunları ve folklor: Halk oyunlarında Kafkas (Azerî) ve Türkmen boylarının oyunları oldukça fazladır. Oyunlar davul, klarnet, akordeun ve dize konularak çalınan bir kemençe (tar) ile oynanır. Meşhur oyunları ise, lezgi, kalehuri, Şeyh Şâmil, parpuri, üçayak, terekeme, Mirzayi, halay, döne, laçın, terslaçın, barı çüğürme ve kaççarıdır.
Eğitim
Kars ili eğitim bakımından komşu illere nazaran oldukça iyi sayılır. Okur-yazar nisbeti yüzde 75’e yaklaşmıştır. Okulsuz köy yoktur.
İlçeleri
Kars’ın biri merkez olmak üzere sekiz ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 120.351 olup, 78.455’i ilçe merkezinde, 41.896’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 50 köyü vardır. Yüzölçümü 1384 km2 olup, nüfus yoğunluğu 87’dir. İlçe toprakları orta yükseklikte engebeli araziden meydana gelir. Kuzey ve batısında Allahuekber Dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Kars Çayıdır.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. Yaylacılık metoduyla koyun ve sığır beslenir. Ekime müsâit alanlarda buğday, arpa, pamuk yetiştirilir. Arıcılık gelişmiştir. SEK Süt Fabrikası, Kars Yem Fabrikası, Çimento Fabrikası, Et Kombinası, Karataş Deri İşleme Fabrikası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Kars Çayı kenarında kurulmuştur. Erzurum-Ermenistan demir ve karayolu ilçeden geçer. Kars’ın çekirdeğini Kars kalesi teşkil eder. Bu kale şehrin sembolüdür. Şehir eski ve yeni olmak üzere iki kısımdır. Eski şehir, kalenin eteklerinde ve dik yamaçlı bir tepe üzerindedir. Sokakları dardır. Yeni şehir ise, eski Kars’ın güneyinde yer alır. İlçe belediyesi 1922’de kurulmuştur.
Akyaka: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 15.095 olup 2440’ı ilçe merkezinde, 12.655’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına ağlı 22 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikteki düzlüklerden meydana gelir. Arpaçay başlıca akarsuyudur.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve çavdardır. Yaylacılık metoduyla çok sayıda sığır ve koyun beslenir. Ermenistan sınırına yakın olduğundan sınır ticâreti gelişmektedir.
İlçe merkezi Arpaçay’ın kenarında kurulmuştur. Kars-Gümrü (Ermenistan) kara ve demiryolu ilçeden geçer. Arpaçay’a bağlı bir bucakken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1972’de kurulmuştur.
Arpaçay: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 27.016 olup, 2815’i ilçe merkezinde, 24.201’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 42, Başgedikler bucağına bağlı 17 köyü vardır. İlçe toprakları dağlarla engebeli yüksek platodan meydana gelir. Arpaçay ve kolları ilçe topraklarını parçalamıştır. Platonun ortalama yüksekliği 1500 metredir.
Ekonomisi tarıma ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve çavdardır. Yüksek yaylalarda başta sığır ve koyun olmak üzere hayvancılık yapılır. Sığır, ihracı önemli gelir kaynağıdır. Mandıralarda üretilen kaşar peyniri ünlüdür.
İlçe merkezi, Arpaçay’ın iki kenarında kurulmuştur. Kars’tan Ermenistan’a giden demiryolu ilçeden geçer. İl merkezine 55 km mesâfededir. Gümrü sınır kapısı bu ilçededir. Belediyesi 1927’de kurulmuştur. İlçe gelişmemiş küçük bir yerleşim merkezidir.
Digor: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 27.759 olup, 2373’ü ilçe merkezinde, 25.386’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 41 köyü vardır. Yüzölçümü 1137 km2 olup nüfus yoğunluğu 24’tür. İlçe toprakları Erzurum-Kars platosunun doğusunda yer alır. Güneybatısını Yağlıca Dağı, kuzeydoğusunu Dumanlı Dağı engebelendirir. Başlıca akarsuları Arpaçayı ve Digor Çayıdır. Akarsu vâdilerinde küçük düzlükler vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve arpadır. Sulama yapılan yerlerde patates, fasulye, mercimek, nohut ve meyve yetiştirilir. Hayvancılık geleneksel metodlarla yapıldığı için ürün düşüktür. El sanatları ve dokumacılık yaygın olarak yapılır.
İlçe merkezi, Digor Çayı vâdisinde kurulmuştur. İl merkezine 65 km mesafededir. Tarihî eserler bakımından zengindir. Dede Korkut’un sığırcılıkla ilgili hikâyeleri burada geçer. Oğuzların mukaddes saydığı, arması kabul ettiği karakuşun eti burada yenmez. Güzel manzarası ve soğuk suları meşhurdur. Mireni, Karabaş, Pekran, Akçakale ve Beş Kililise gibi târihî kalıntıları vardır. 1953’te ilçe olan Digor’un belediyesi aynı sene kurulmuştur.
Kağızman: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 49.129 olup, 15.274’ü ilçe merkezinde 33.855’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 41, Köfek bucağına bağlı 22 köyü vardır. Yüzölçümü 1792 km2 olup nüfus yoğunluğu 24’tür. İlçe toprakları dağlıktır. Batısında Aladağ, kuzeydoğusunda Yağlıca Dağı, güneyinde Aras Güneyi Dağları yer alır. Dağlardan kaynaklanan sularla beslenen Aras Irmağı, ilçe toprakları ortasından geçer. Güneydoğu bölümünde Deniz Gölü vardır. Aras’ın iki kıyısında dar düzlükler bulunur.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri elma, buğday, arpa, patates ve kayısıdır. İklim tarıma çok elverişli olduğundan tarım ürünleri çeşitlidir. Hayvancılık gelişmiştir. Yaylacılık metoduyla koyun beslenir. Canlı hayvan ticâreti yaygındır. İlçe topraklarında kayatuzu, asbest, magnezit yatakları vardır.
İlçe merkezi, Aras Irmağı kıyısında kurulmuştur. İl merkezine 68 km uzaklıktadır. Denizden 1600 m yüksekliktedir. Han surları ve eski şehir kalıntıları vardır. Keçivan Kalesi alınmaz bir kale olarak isim yapmıştır. Marpet Kalesi, Çingili Köyü Mabedi ve eski çağlara âit Akkereç Mağarası târihî yerleridir. İlçe belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Sarıkamış: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 61.818 olup, 21.743’ü ilçe merkezinde, 40.075’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 14, Karakurt bucağına bağlı 26, Karaurgan bucağına bağlı 15 köyü vardır. Yüzölçümü 1951 km2 olup nüfus yoğunluğu 32’dir. İlçe toprakları yüksek dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Başlıca akarsuları Aras Irmağı ile Kars Çayıdır. Dağlık alanlar yer yer sarıçam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarım ve ticârete dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, patates ve arpadır. Hayvancılık önemli gelir kaynağı olup daha çok, canlı hayvan ticâretine dayalıdır. Sümerbank ayakkabı fabrikası, tuğla ve kiremit fabrikaları başlıca sanâyi kuruluşlarıdır. İlçede askerî birliklerin oluşu ticâretin gelişmesini sağlamıştır. İlçe topraklarında perlit yatakları vardır.
İlçe merkezi, Kars Çayı vâdisinde, denizden 2125 m yükseklikte kurulmuştur. Erzurum-Kars kara ve demiryolu ilçeden geçer. İl merkezine 51 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1923’te kurulmuştur.
Selim: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 29.244 olup 3957’si ilçe merkezinde, 25.287’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 53 köyü vardır. Yüzölçümü 1011 km2 olup, nüfus yoğunluğu 30’dur. İlçe toprakları dağlıktır. Batı ve kuzeyinde Allahuekber Dağları, güneyde Aladağ yer alır. Başlıca akarsuyu olan Kars Çayı çevresinde Selim Ovası vardır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri arpa, buğday ve patatestir. Daha çok sığır beslenir. İlçe merkezi Kars Çayı vadisinde kurulmuştur. Erzurum-Kars karayolu ilçenin 1 km kuzeyinden geçer. İl merkezine 31 km mesâfededir. Demiryolu ilçenin 5 km uzağından geçer. Belediyesi 1957’de kurulmuştur.
Susuz: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 19.025 olup, 2937’si ilçe merkezinde, 16.088’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 28 köyü vardır. Yüzölçümü 645 km2 olup, nüfus yoğunluğu 30’dur. İlçe toprakları dağlarla kaplıdır. Batısında Allahuekber Dağları kuzeyinde Kısır Dağı, güneyinde Erzurum-Kars platosu yer alır. Kars Çayı ve kolları başlıca akarsularıdır. Aygır Gölü güneybatısında yer alır.
Ekonomisi hayvancılığa dayalıdır. Yaylacılık metoduyla çok sayıda sığır ve koyun beslenir. ekime elverişli toprakları azdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve patates olup, az miktarda fasulye ve nohut yetiştirilir.
İlçe merkezi, Posof ve Ardahan’ı Kars’a bağlıyan karayolu üzerinde kurulmuştur. Gelişmemiş küçük bir yerleşim merkezidir. İl merkezine 23 km mesafededir. Eski adıGılavuz’du. 1959’da ilçe olan Susuz’un belediyesi aynı sene kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Kars tabiî güzellikleri ve târihî eserleri bakımından zengindir. Târihî eserlerin çoğu yıkık durumdadır. İlk yapılış şeklini koruyan eser çok azdır.
Kars Kalesi: 1152’de Saltukoğullarında Sultan Melik İzzeddin tarafından Mîmar Firuz Ağaya yaptırılmıştır. Sultan Üçüncü Murad Han devrinde büyük ölçüde tamir ettirilmiştir. İçkale günümüze kadar sağlam olarak gelmiştir. Dışkale surlarının kalıntıları vardır. Kalede 220 burç ve kule 2000 mazgal bulunur.
Evliyâ Câmii: 1579’da yapılmıştır. Bu devirde yapılan camilerin en önemlilerindendir. 1628’de yıkılmışsa da sonradan tâmir ettirilmiştir.
Beylerbeyi Sarayı: 1579’da devrin Beylerbeyisi için yapılmış iki katlı bir binâdır. Osmanlı devri sivil mîmârîsinin güzel örneklerindendir. 1828’de Osmanlı-Rus savaşında yıkıldı ise de yeniden yapılmıştır.
Havarîler Kilisesi: 932-937 seneleri arasında yaptırılmıştır. 1579’da câmiye çevrilmiş ve Kümbet Câmii ismini almıştır. 1778’de Ruslar tarafından tâmir ettirilerek tekrar kiliseye çevrilmiştir. Günümüzde müze olarak kullanılmaktadır.
Mesire yerleri: Kars ili, yaylaları, gölleri ve temiz havası bakımından çok zengin illerimizdendir. Sarıkamış ilçesine 4 km uzaklıkta orman içi dinlenme yeri olan Soğuksu ilin önemli mesire yerlerindendir. Sarıkamış ormanları gezilmeye değer güzel yerlerdir.
Kaplıcalar: Kars, şifalı su kaynakları bakımından da zengin ise de, gerektiği şekilde faydalanılmamaktadır. Şifalı su kaynaklarının çoğunda tesis yoktur. İlin çeşitli yerlerinde maden suları çıkmaktadır.
KARS DESTANI
İslâm ehli olan işitsin, bilsin,
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana.
İsterse Urus il ne ki var gelsin,
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana.
 
Kuşanın kılıcı, giyinin donu,
Kavga bulutları sardı dört yanı.
Doğdu koç yiğidin şan alma günü,
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana.
 
Asker olan bölük bölük bölünür,
Sandınız mı Kars Kalesi alınır?
Boz atlar üstünde kılıç salınır,
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana.
 
Kavga günü namert sapa yer arar,
Er olan göğsünü düşmana gerer.
Cümle ervah bizle meydana girer.
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana.
 
ŞENLİK, ne durursuz atlara binin...
Sıyra kılıç düşman üstüne dönün.
Artacaktır şanı, şanlı vatanın,
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana.
AŞIK ŞENLİK

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
Konya Hakkında Bilgiler

KONYA
İlin Kimliği
Yüzölçümü    : 43.845 km2
Nüfûsu           : 1.750.303
İlçeleri         : Karatay, Meram, Selçuklu, Ahırlı, Akören, Akşehir, Altınekin, Beyşehir, Bozkır, Cihanbeyli, Çeltik, Çumra, Derbent, Derebucak, Doğanhisar, Emirgazi, Ereğli, Güneysınır, Hadım, Halkapınar, Höyük, Ilgın, Kadınhanı, Karapınar, Kulu, Sarayönü, Seydişehir,Taşkent, Tuzlukçu, Yalıhöyük, Yunak.
yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük ili. Konya, büyük kısmı iç Anadolu bölgesinde, küçük bir kısmı Akdeniz bölgesinde olup; Orta Anadolu Yaylası üzerinde Ankara, Niğde, Aksaray, İçel, Antalya, Isparta, Afyon, Eskişehir ve Karaman ilçeleri ile çevrilidir. 36°22’ ve 39°08’ kuzey paralelleri ile 31°14’ ve 34°05’ doğu meridyenleri arasında yer alır. Trafik numarası 42’dir. “Gez dünyâyı gör Konya’yı.” sözü meşhurdur.
İsminin Menşei
Anadolu üzerinde emperyalist emellerini, Birinci Haçlı seferinden bu yana bâzan harb, bâzan kültür savaşı, son zamanlarda ise soğuk savaş metodları ile devam ettirenler, Anadolu’nun birçok şehir ismini Yunanca ve Lâtince köklere dayandırmaktadır. Batı kaynakları Konya isminin Yunanca tasvir mânâsına gelen “ikon”dan ileri geldiğini ileri sürmektedirler.
Konya ismi Frikçe(Frikya lisanı) “Kavania”nın bozulmuş şeklidir, diyenler de vardır. Konya Selçuklu Türklerinden önce küçük bir kasaba idi. Romalılar “ikonium” ismi ile anmışlardır. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) zamanında Konya kasabasını İslâm ordusu fethetmiş ve bu kente “kuuniye” demişlerdir. Konya isminin gerçek menşei “kuuniye”den gelir. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra bütün Anadolu gibi Konya da Türkler tarafından fethedilmiştir. Türkler bu küçük kasabayı Anadolu’nun en büyük ve en mamur şehri hâline getirmiş ve “Konya” ismini vermişlerdir.
Bâzı rivâyetlere göre iseHorasan bölgesinden Anadolu’ya göç eden iki ermiş (evliyâ) Konya’nın bağlık ve bahçelik manzarasını görünce içlerinden biri “Buraya konalım mı?” demiş, arkadaşı ise “Kon ya!” demiş ve bu isim şehrin ismi olarak kalmıştır. Konya Türklere tam 211 yıl başkentlik yapmıştır. Anadolu’nun ilim, kültür ve medeniyet merkezi olmuştur.
Târihi
Konya çok eski bir yerleşim merkezidir. M.Ö. 6000-5000 yıllarında burada yerleşme merkezi kurulduğu araştırmalarla anlaşılmıştır. Konya târih sahnesine ise M.Ö. 1400-1200 arasında Hitit İmparatorluğunun bir bölgesi olarak girmiştir. Hititler iç savaş ve bölücü faaliyetlerle yıkılınca Konya sırası ile Frikyalılar, sonra Lidyalıların, Kimmerlerin hâkimiyeti altına girmiştir. M.Ö. 6. asırda Anadolu’nun büyük kısmı gibi bu bölge de Persler tarafından istilâ edilmiştir. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralıİskender Anadolu’yu alıp, İran’a geçti. Pers İmparatorluğunu yıktı. İskender’in ölümü üzerine, kurduğu İmparatorluk generalleri arasında paylaşılmıştı. Konya bölgesi, bu paylaşmada Asya “Selevkoslar” Devletinin payına düştü. Selevkoslar burada uzun müddet hâkimiyet kuramamış “Kapadokya Krallığı” sonra da Bergama Krallığı, M.Ö. 233-133 yılları arasında bölgeye hâkim olmuştur.
Bergama Krallığı Roma İmparatorluğunun hâkimiyetine girince, Romalılar M.Ö. 133’te buraya hâkim olmuşlardır. Romaİmparatorluğu M.S. 395’te bölününce Anadolu ve bunun içinde yer alan Konya, Doğu Roma (Bizans)nın payına düştü.
Hazret-i Ömer zamanında İslâm orduları Konya’yı fethettiler. Asr-ı seadetten sonra İslâm Devletinde iç savaş ve ihtilaflar artınca fethedilen bâzı yerleri Bizanslılar yeniden geri aldılar. Bizanslılar, Konya’ya Avrupa’dan din adamları getirerek ve büyük dînî toplantılar yaparak Konya’yı dîni bir merkez hâline getirdiler.
Selçuklu Türkleri Konya’yı 1069 senesinde fethettiler. Fakat geri çekilmek zorunda kaldılar. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Selçuklu Sultanı Alparslan, Kutalmışoğlu Süleyman Şahı Anadolu’yu fethetmeye memur etti. Anadolu Fâtihi Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve Mansur Şah kısa zamanda Anadolu’yu fethederek Türk beldesi hâline getirmiştir. Süleyman Şah, 1077’de Konya önlerinde ordusu ile göründü. Konya, Takkeli Dağı eteklerindeki düzlükte kurulmuş açık bir şehirdi ve savunması yoktu. Bir savaş olunca, asker Gevale kalesine çekilir, düşmanı orada beklerdi. Gevale Konya’nın kilidi idi. Gevale Kalesi Takkeli Dağının sivri tepesinde bir kartal yuvası gibi sarp bir kale idi. Süleyman Şah birkaç esir alarak kale hakkında bilgi aldı. Kalenin üç aylık erzakının olduğunu öğrendi. Kale Komutanı Romanus Makri’ye elçi ile şu haberi gönderdi: “Biz şehirler fethederek buraya kadar geldik. Burada da durmayarak daha ötelere gideceğiz, boşuna kan dökmek istemiyoruz. Yiyecek ve içeceğiniz size ancak üç ay yetebilir. Bizse üç ay değil altı ay bekleriz. Siz ise aç ve susuz kırılıp gidersiniz. Kozumuzu mertçe paylaşalım. Eğer komutanınız kendine güveniyorsa kalede titreyip duracağına ortaya çıksın, beraberce dövüşelim. Ben yenilirsem ordum çekilip gidecektir. Ben yenersem kaleyi teslim edin. Kimsenin kılına bile dokunmayacağız.” Bizanslı kale komutanı kaledekilerin baskısı ve gururuna söz gelmemesi için teklifi kabul etti. Ertesi gün çelik zırhlara bürünmüş ve at üstünde kale dışına çıktı. Her iki komutan döğüştüler. Süleyman Şah, Bizanslı kale komutanını yendi. Gevale Kalesi Süleyman Şahın kılıcı ile açıldı. Süleyman Şah, Konya’yı karargah yaptı. İznik’e kadar fetihler devam etti. 1080’de İznik fethedildi. Anadolu Selçuklu Devleti kuruluncaİznik başkent oldu. Birinci Haçlı Seferinde Haçlı Ordusu ve Bizans İznik’i geri alınca Sultan Birinci Kılıçarslan daha güvenli bir başkent olarak Konya’yı seçti. 1097-1308 arasında 211 sene Anadolu Selçuklu Devletinin başkenti Konya oldu.
İkinci Haçlı sürüsü Konya yakınlarından geçti. Meram Bağlarında konakladı. Anadolu’yu Selçuklu akınları ile terk etti. Üçüncü Haçlı seferinde bulunan Almanya İmparatoru Friedrich Barbarossa, 1190 yılının 18 Mayısında Konya’ya geldi. Schwah Dukasının birlikleri şehre girdi. İkinci Kılıçarslan Haçlı Ordusuna taarruz etti. 5 gün sonra Konya’dan çekilen Haçlılar kısa zamanda Türkiye’yi terk ettiler. Selçuklular devrinde bilhassa Alâeddin Keykubat, İkinci Kılıçarslan zamanında Konya, ihtişamının en yüksek noktasına ulaştı. Selçuklular zamanında Konya gibi bütün Anadolu şehirleri ihtişamlı bir devre yaşadılar. Selçuklular zamanında “Altın Çağı”nı yaşayan Konya, Türk âleminin en önemli kültür merkezi olmuştur. İslâm Dünyâsının ilim ve sanat adamları burada toplanmış, büyük imârlar yapılarak mâmure belde hâline gelmiştir.
On üçüncü asrın ikinci yarısı başlarken Anadolu Selçuklu Devletinin parlak çağı sona erdi. Anadolu’ya giren Moğolların nüfuzu Konya’ya kadar uzandı. AnadoluSelçuklu Devleti yarım asır İlhanlılara tâbi oldular. Selçukluların son devresinde Oğuzların Avşar (Afşar) Türkmen Beyleri olanKaramanoğulları bu bölgeye yerleştiler. Ermenek kasabasını başkent yaparak beylik kurdular. Daha sonra (Karaman) adı verilen “Lârende”ye yerleştiler. Bilahare Selçuklulara tâbi olarak Konya’ya hâkim oldular. Karamanoğlu Birinci Mehmed, Selçuklular adına şu emri verdi: “Bugünden sonra divânda, dergâhta, karargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşulmayacaktır.” Böylece münevverler arasında ve resmî yazışmalarda konuşulan Farsçaya son verildi.
1397 senesinde Yıldırım Bâyezid Konya’yı Osmanlı topraklarına kattı. 1402 Ankara Savaşı ile Yıldırım Bâyezid, Tîmûr ordusu karşısında yenilince, Tîmûr Konya’yı yeniden Karamanoğullarına bıraktı. 1433’te Sultan İkinci Murâd Han tekrar Konya’yı almışsa da Konya yeniden Karamanoğullarının idâresine geçmiştir. Karamanoğulları Selçuklu Devletinin mîrasına konmak için Osmanlılarla birçok defâ savaştı. Osmanlı Sultanları ile akrabalık bağı kurmasına rağmen Osmanlı düşmanları ile işbirliği yaptı. Fâtih Sultan Mehmed Han 1471’de Karamanoğulları Beyliğine son verdi. 1465-1467 senelerinde Konya Osmanlıların eline geçmişti.
Anadolu Beyliklerinden Osmanlılardan sonra en mühimi olan Karamanoğulları zengin mîmârî ve kültür eserleri bırakmışlardır. Karamanoğulları saltanatına kesin şekilde son verilince Konya bölgesi “Karaman Tahtı” adıyla en mühim Osmanlı Şehzâdelerinin idâresine verildi. Karaman beylerbeyliğinde, yâni eyâletinde önce Fâtih’in büyük oğluŞehzâdeMustafa, sonra Şehzâde Cem, İkinci Bâyezid’in büyük oğlu Veliaht ŞehzâdeŞehinşah ve bunun oğlu Şehzâde Mehmed Şah hüküm sürdü. Şehzâde Şehinşah’ın vâliliği 28 yıl sürdü. Yavuz Sultan Selim Han tahta çıkınca 1512’de Hemdem Paşayı Karaman Beylerbeyliğine getirdi. “Karaman Tahtı”na şehzâdelerin oturtulması geleneğine son verdi. 1512’den sonra Konya’ya hânedandan olmayan vâliler tâyin olundu.
On dokuzuncu asra kadar Konya, Karaman eyâleti olarak idâre edildi. Tanzimâttan sonra Konya eyâlet oldu.
Fâtih Sultan Mehmed Han, Konya için “Sultanlar Beldesi” demiş ve büyük önem vermiştir. Yavuz Sultan Selim Han Mevlânâ hazretlerinin türbesini yeni baştan tâmir ettirdi. Kânûnî Sultan Süleyman Han “Irâkeyn” Seferinde Konya’ya uğradı. Mevlânâ hazretlerinin sandukası üzerindeki örtüyü öptü, türbe ve câminin güzelleştirilmesini emretti. Sultan İkinci Selim Han Konya’da büyük îmârlar yaptırdı. Sultan Dördüncü Murâd Han1636 İran Seferinde Konya’ya uğradı ve Konya’nın îmârını emretti. 1896’da Konya’ya demiryolu getiren Sultan İkinci Abdülhamîd Han 1889’da lise (idâdî) ve ayrıca 1908’de Hukuk Fakültesi açtı. Birinci Dünyâ Harbinden sonra bir ara İtalyanların işgaline uğrayan (Sevr Antlaşması gereği) Konya, bunun dışında hiç bir düşman işgaline maruz kalmamış bir ildir. Meşrutiyetten sonra nüfus ve ekonomisi gerileyen Konya Cumhuriyet devrinde yeniden gelişmeye başlamıştır.
1867’de büyük bir yangın ve 1873’te korkunç kıtlık Konya’yı altüst etmiştir. 1922 senesine kadar eyalet merkezi olan Konya 1923’te il (vilayet) olmuştur.
Fizikî Yapı
Konya il topraklarının % 38’i ovalardan % 35’i dağlardan ve % 27’si platolardan ibârettir. Büyük nehirleri yoktur. Fakat tabiî ve baraj gölleri çoktur. Konya ilinin ovaları Türkiye’nin tahıl ambarıdır. Dağlarla çevrili büyük bozkırdır.
Dağları: Konya ilinin batısı, güney ve güneydoğusu dağlarla kaplıdır. Sultan Dağlarının en yüksek tepesi 2350 m’dir. (:::)ınar Dağı (2228 m), Kömürütepe (2169 m), Dedegöl Dağı (2980 m), Erenler Dağı (Anakuz Tepesi 2334 m, Ulusivri Tepesi (2130 m), Karadağ (2025 m), Lorasdağı Tepe (2049 m), Bozdağ (Ataağırı Tepe 2129 m), Geyik Dağları (Büyük Gözetdağı Tepesi 2529 m, Devreyalağı Tepesi 2403 m). Bolkar DağlarıOrta Torosların en yüksek yeridir. Bu dizi üzerindeki Aydos Dağı (3430 m). Konya ilinin en yüksek noktasıdır.
En önemli platolar Cihanbeyli platosu (ortalama 1000 m). Obruk platosu (ortalama 1050 m) ve Taşeli platosu (ortalama 1500 m)’dir.
Ovaları: Konya il topraklarının mühim kısmı ovalardan ibarettir. Başlıca ovaları şunlardır:
Konya Ovası: Buzdağın güneyi ile Çumra’nın güneyi arasında yer alır. Türkiye’nin en büyük ovalarından biridir. Uzunluğu 80, genişliği 50 km’dir.
Hotamış Ovası: Hotamış Gölü doğusunda yer alır. Yüzölçümü 800 km2 olup, havzanın en çukur yeridir. Ereğli Ovası, Karapınar ve Konya ovaları arasında yer alan çukur bir yerdir. Uzunluğu 50, genişliği 20 km’dir.
Diğer ovalar: Karapınar Ovası (700 km2), Cihanbeyli Ovası, Yenice Ovası, Altıntekin Ovası, Kulu Ovası, Ilgın Ovası, Seydişehir Ovası ve Beyşehir Ovası’dır.
Akarsuları: Konya ilinde büyük akarsular yoktur. İl sınırları içinde meydana gelip, Torosları aşarak Akdenize dökülen tek akarsu (Gökçay) Göksu’dur. Diğer akarsular göl ve bataklıklara dökülürler. Başlıcaları Uluçay, Tekke Çayı, Sille Çayı, Meram Çayı, Adıyan Çayı, Çarşamba Suyu, Çiğil Çayı, Deli Mahmutlu Çayı, Doğanhisar Çayı, İvriz Çayı ve Divle Suyudur.
Gölleri: Konya’da göller geniş yer kaplar. Tabiî ve baraj göllerinin sayısı fazladır. Tuz Gölü (Koçhisar) Van Gölünden sonra Türkiye’nin ikinci büyük gölüdür. Yüzölçümü 1620 km2, deniz seviyesinden yüksekliği 925 m uzunluğu 80 km, genişliği 25 km’dir. Suyu çok tuzludur. Yazın göl kıyısında buharlaşma ile 5 cm ile 2 metre arasında tuz tabakası meydana gelir ve tekel bu tuzları işletir.
Beyşehir Gölü: Yüzölçümü 656 km2, deniz seviyesinden yüksekliği 1121 m, uzunluğu 45, genişliği 20 km, en derin yeri 10 m’dir. Gölde irili ufaklı 22 ada vardır. Gölün etrafı ormanlıktır. Kıyıda modern tesisleri vardır.
Suğla Gölü: Bozkır, Seydişehir sınırı üzerindedir. Yüzölçümü 136 km2dir. Deniz seviyesinden yüksekliği 1040 m’dir. Beyşehir Gölünün fazla suyu 68 km’lik kanalla bu göle akar.
Akşehir Gölü: Yüzölçümü 353 km2, derinliği 3-5 m, gölde sazan ve turna balıkları bulunur. Etrafı sazlık olup, av kuşları çoktur. Denizden yüksekliği 960 m’dir.
Diğer göller: Akgöl, Küçük (Kulu Gölü) Acıgöl, Hotamış Gölü, Küçükhasan Gölü, Ilgın (Çavuşçu) Gölü, Terzihan Gölü, Köpek Gölü ve Devecipınar Gölüdür. Obruk Gölleri Obruk Yaylası üzerindedir. Kızören Obruğu, Dikmen Obruğu, Mehil Obruğu, Çıralıdeniz Obruğu ve Timraş Obruğudur.
Baraj gölleri: Konya ilinde beş tâne baraj gölü vardır:
Altınapa Barajı: Uluçay üzerindedir. Konya’ya 20 km mesafededir. 15 milyon m3 su toplar ve 2500 hektarlık arazi sulanır.
Apa Barajı: Çarşamba Suyu üzerindedir. 169 milyon m3 su toplar. Sulama maksadıyla yapılmış toprak dolgu tipi 31,5 m yükseklikte bir barajdır.
Ayrancı Barajı: Divle Suyu üzerinde kurulmuştur. 30 milyon m3 su toplar. 4600 hektarlık araziyi sular.
May Barajı; 42 milyon m3 su toplar. Konya Ovasının 1200 hektarlık kısmını sular.
Sille Barajı: Sille Bucağındadır. 3,2 milyon m3 su toplar. 20 hektar alanı sular.
İklimi ve Bitki Örtüsü
İklimi: İç Anadolu bölgesinin güney kısmında yer alan Konya’da kışlar sert, soğuk ve kar yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçer. Yıllık ortalama sıcaklık 11,5°C’dir. Rastlanan en yüksek sıcaklık 40°C, en düşük ise -28,2°C’dir. Yılın ortalama 10 gününde sıcaklık -10°C’den düşüktür. Don olayı görülen gün sayısı 100’dür. Don 14 Eylül ile 15 Mayıs arasında görülebilir. Ortalama nisbî nem 60’tır. Konya’da yaklaşık 23 gün sisli geçer ve Türkiye’de bu konuda başta gelir. Bunda şehrin bir çanak içinde kurulmuş olmasının da büyük rolü vardır.
Konya’da yıllık ortalama yağış 326 mm olup, 45,4 mm ile Mayıs ayı başta gelir. Yıllık yağış 143,7 mm ile 544,9 mm arasında değişir. Yağışlı gün sayısı 82’dir.
Akdeniz’e yakın olan Hadim ve Taşkent’te Akdeniz iklimi görülür.
Bitki örtüsü: Konya il topraklarının % 60’ı ekili ve dikili alanlarla, % 17’si orman ve fundalıklarla ve % 15’i çayır ve mer’alarla kaplıdır. Konya büyük bir bozkırı andırır. İlkbahar yağmurları ile yemyeşil olan arâzi kısa bir müddet sonra kavurucu sıcaklıkla sararır. Orman varlığı azdır.
Ekonomi
Konya ilinin ekonomisi tarıma ve özellikle buğday tarımına dayanır. Türkiye’nin buğday ambarı sayılır. Faal nüfûsun % 75’i tarım, hayvancılık, balıkçılık, avcılık ve ormancılıkla uğraşır. Yıllık safi gelirinin % 40’ı tarımdan elde edilir.
Tarım: Konya il topraklarının % 90’dan biraz fazlası tarıma elverişlidir. Ekili alanların en büyük kısmı tahıla tahsis edilmiştir. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, ayçiçeği, patates, soğan ve haşhaştır.
Sebzecilik Ereğli ve Akşehir’de önemlidir. Diğer yerlerde ancak sulanabilen yerlerde yapılır. Ereğli’nin havucu ve Çumra’nın kavunu meşhurdur. Ereğli’de bağcılık da gelişmiştir. Beyşehir’de mantara benzeyen göbek bitkisi meşhurdur. Et yenmiş gibi lezzetli yemeği yapılmaktadır. Elma, armut, erik, kiraz ve vişne en çok yetiştirilen meyvelerdir.
Konya ili modern tarım araçlarının en çok kullanıldığı illerimizden biridir.
Konya Ovası, Tuz Gölü kenarı hâriç, alüvyonlu topraklardır. Bu ise zirâat için en müsâit topraklardır. Konya Ovası sulanabildiği taktirde Macaristan Ovalarından daha verimli olabilir. Bunu sağlamak için Sultan İkinci Abdülhamid Han 1907’de 80.000 Osmanlı altını karşılığı Çumra Ovasının sulanmasını Almanlara ihale etmişti.
Konya’da su, çok olup pompalama imkânı yoktur. Göl suyu yükselince etrafı su basmaktadır. Beyşehir Gölü 1 cm yüksekliğinde 7 milyon m3 su toplanır. Pompalarla sâniyede 22 m3 su çekilmektedir. Halbuki 60-70 m3 su çekilmesi lâzımdır. Bu yapılamayınca etrafı (ekili araziyi) su basmaktadır. Çok kişi Konya Ovasının sıkıntısını susuzluk sanır. Halbuki Konya Ovasının derdi sudan istifade edilememesidir. Konya Ovasında 200 bin hektar sulanabilir arâzinin ancak dörtte biri sulanabilmektedir. Konya’nın yüzölçümü 43.845 km2 (göller dâhil) iken Belçika’nın yüzölçümü 30 bin 507 km2 dir. Konya Ovası yanlış olarak bazı kitaplarda ziraate elverişsiz ve kuru olarak gösterilmiştir. Gerçekte ise sulandığında Konya Ovası dünyanın en verimli ovalarının başında yer almaktadır. Konya Ovası ziraat için aranan entansif ziraate elverişlidir. Devlet Konya Ovasının sulanması çalışmalarına başlamıştır.
Hayvancılık: Geniş çayır ve mer’alara sâhib olan Konya ilinde hayvancılığın önemi büyüktür. Koyun, kılkeçisi, tiftik keçisi ve sığır beslenir. Arıcılık gelişmiştir.
Ormancılık: Konya ilinin orman varlığı azdır. 600 bin hektarlık orman ve 200 bin hektara yakın fundalık alan vardır. Ormanlar daha çok Beyşehir, Seydişehir, Akşehir, Taşeli platosu, Karaman, Bozkır, Hadım ve Ereğli ilçelerinde bulunur. Orman içinde 155, orman kenarında 120 köy vardır. Senede 140.000 m3 sanâyi odunu ve 104.000 ster yakacak odun elde edilir.
Mâdencilik: Konya mâdenler bakımından da zengin sayılır. Türkiye’nin en zengin boksit yatakları Seydişehir yakınındadır. Tuz üretiminde Konya önde gelir. Ayrıca civa, manyezit, linyit ve barit de önemli madenlerdendir.
Sanâyi: Konya genişleyen işyerleri ile sanâyi şehri hâlini almaktadır. Sanâyi tarıma dayalı olarak gelişmektedir. Sanâyileşme 1960’dan sonra hızlanmıştır. Halbuki 1960 senesine kadar Konya’da un fabrikaları dışında 1937’de kurulan Sümerbank Pamuklu Sanâyi Müessesesi, 1954’te üretime geçen Şeker Fabrikası vardı. 1960’tan sonra imâlat sanâyii hızla artmıştır. Konya’da 10 kişiden fazla işçi çalıştıran iş yeri sayısı 300 olup, Konya’da bulunan 7 şirket Türkiye’nin 500 büyük şirketi arasında yer alır. 1960-1970 yılları arasında kurulan sanâyi tesisleri şunlardır: 1963’te Çimento Fabrikası, 1969’da Seydişehir Alüminyum Tesisleri. Konya ilinde 1970’ten bu yana sanâyi çok hızlı gelişmiştir. Bu devrede kurulan sanâyi tesislerinden bazıları şunlardır: Bağdaş Metal ve Ağaç İşleri Sanâyii ve Ticâret A.Ş., Çumpaş “Çumra Patates ve ZirâîÜrünleri Değerlendirme A.Ş.”. Konaltaş Alüminyum Tüp Fabrikası, Akalsan Akşehir Tel Fabrikası, Yem Fabrikaları, Ilgın Şeker Fabrikası, Süt ve Yağ üreten Aksantaş, Ersu Meyve Suyu ve Gıda Sanâyii A.Ş., Genaş Genel Gıda Sanâyii A.Ş., Şekerli Gıda maddeleri üreten Özsan Şekerleme ile Ece Şekerleme Fabrikaları, rafine tuzu üreten Cihankur A.Ş., Makina ve Motor îmâl eden Tümosan, Konsantaş Konya Döküm Makina Sanâyii ve Ticaret A.Ş., Maden SanâyiiA.Ş, Çumra Kâğıt Sanâyiidir. Bilhassa Tümosan Türk Motor Sanâyi ve Ticâret A.Ş. 8 milyon m2 üzerinde 410 bin m2 kapalı saha içerisinde motor, traktör ve aktarma organları imâlatı yapılmaktadır. Konya’da ayrıca Türkiye’nin her köşesine otomatik un değirmenleri kuran ve komple değirmen makinaları yapan sanâyi vardır.
Yeraltı su kaynaklarından istifâde için kurulan Derinkuyu Su Pompaları SanâyiiTürkiye çapında aranan pompalar olmuştur. Kalorifer kazanı, buhar kazanı, ısıtma, havalandırma, çelik kontrüksiyon ve kurutma fırınları da imâl edilmektedir. Seydişehir Alüminyum Fabrikası yılda 120.000 ton alümina işleyerek 40.000 ton alüminyum üretebilecek kapasitededir. Türkiye’de tek torna aynası îmâl eden kuruluş Komtaş olup senede üç vardiyede 21.000 adet torna aynası imâl edebilecek kapasitededir. Konya ilerde bir sanâyi merkezi hâline gelmeye namzet bir ildir.
Ulaşım: Konya kara, hava ve demiryolu ulaşımı bakımından zengindir. Bilhassa karayolu bakımından 7 yöne uzanan karayolları ile Anadolu’nun her köşesine ve ilçelerine bağlanır.
Konya Türkiye’nin en uzun karayolu ağına sahiptir. Devlet yolları 1652 km, il yolları 1500 km olup, toplam 3152 km’dir. 970 köy ve bucağına yol yapılmıştır. 152’si il ve devlet yolları üzerindedir. 652 köye kaplamalı ve 191 köye düzlenmiş toprak yol yapılmıştır.
Demiryolu, Konya ve ilçe merkezinden geçer. Demiryolu hattı Afyonkarahisar-Akşehir- Ilgın-Sarayönü-Konya-Çumra-Karaman-Ereğli güzergahını takip ederek Ulukışla yakınında Konya topraklarından çıkar.
Türk hava yolları haftada iki gün İstanbul-Konya, Konya-İstanbul arasında uçak seferleri yapmaktadır. Ayrıca, toplu taşımacılıkla şehir içi ulaşımını rahatlatmak bakımından Üniversite Kampüsüne kadar uzanan Hafif Raylı Sistem hizmete girmiştir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu: 1990 nüfus sayımına göre toplam nüfûsu 1.750.303 olup 963.128’i ilçe merkezlerinde, 787.175’i köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 43.845 km2 olup nüfus yoğunluğu 40’tır. Yüzölçümü bakımından Türkiye’nin en büyük ili olan Konya, il nüfûsu bakımından (1990 nüfus sayımına göre) beşinci sıradadır. Konya Belçika, Danimarka, Hollanda ve Arnavutluk devletlerinin yüzölçümlerinden daha fazladır.
Örf ve âdetleri: Selçuklu Devletinin başkenti olmasından sonra Konya Türk-İslâm kültürü ile yoğrulmuş olup, eski kültürler tamâmen silinmişdir. “Güneşin doğduğu memleket” (Anatolia) Türkleşen ve İslâmlaşan “Anadolu”nun kalbi Konya olmuştur. Türkler 5 bin seneden beri Anadolu’yu yurt edinmişlerdir. 1071’den çok önce, M.Ö. 3000-2500 senelerinde gelenler benliğini kaybetmiş, 1071’den sonra gelenler ise Anadolu’ya Türk ve İslâm damgasını vurmuşlardır.
Asırlardır Anadolu’nun ilim ve kültür merkezliğini yapan Konya, Türk geleneklerinin en köklü kaldığı illerimizden biridir. Konya halk müziği ve oyunları, Orta Asya müziğine dayanır. Halk oyunları olarak kaşık oyunu ve küsdü meşhurdur. Bu oyunlar da Orta Asya’dan gelen oyunlardır.
Halk edebiyatı: Asırlarca kültür merkezi olan Konya’da Halk Edebiyatı gibi Divan Edebiyatı ve Tasavvuf Edebiyatı da çok zengindir. Karamanoğlu Mehmed Bey Türkçeyi resmi dil olarak Konya’da ilk defa ilân etmiştir. Divan Edebiyatı şairlerinden Ahmed Fakih, Hoca Dehhânî, Nesib Yusuf ve pekçok şâir yetişmiştir. Tasavvuf Edebiyatının en büyüklerinden Mevlâna Celâleddin-i Rumî Konya’da yaşamıştır.
Mizah Edebiyatının en büyük temsilcisi Nasreddin Hoca da Konyalıdır. Konya’da pekçok halk şâiri de yetişmiştir. Bâzıları şunlardır: Ümmî Sinan, Muhyî, Âşık Ömer, Âşık Şemi, Silleli Âşık Sururî, Silleli Âşık Nigârî, Âşık Kenzî, Âşık Hikmeti ve Âşık Devranî. Konya atasözü, bilmece, tekerleme, mâni ve ninni bakımından zengindir.
El sanatları: Konya’da el sanatları da meşhurdur. Halı, kilim dokuma yanında, örme keseler ve yün çorapları, tahta kaşıkları, altın gümüş sikkeleri, en önemli olanlarıdır.
Beyşehir ilçesinin Huğlu, Üzümlü, Gencek ve Derebucak bölgelerinde av tüfeği imâli meşhurdur. Bilhassa Huğlu’da av tüfekleri hem teknik hem de sanat değeri olan süslemeleri ile isim yapmış olup, binlerce av tüfeği îmâl edilir.
Mahallî yemekler: Fırın (furun) kebabı, etli ekmek, peynirli börek, sedirler böreği, su böreği, yağlı ekmek, uğmaç çorbası, topalak, kınalı börek, ekmek salması, vişneli tirit, yoğurtlu ve yumurtalı tirit, papara, erişte çorbası, tahin helvası, Konya kebabı, Konya helvası, çiftekavrulmuş ve Mevlâna şekeri meşhurdur.
Mahallî kıyafetler: Kadın kıyafetinde başta fes, fesin altında kellepuş denilen takke, başta oyalı çember, üç peşli entari, işlik, şalvar, cepken ve yün çoraplar giyilir. Erkek kıyafeti ise ilmiye, delikanlı, memur ve esnaf giyimi olarak eskiden değişik olarak kullanılırdı.
Eğitim: Konya en çok köyü olan ilimiz olduğu halde bütün köylerinde ilkokul bazılarında ortaokul vardır. Okur-yazar nisbeti % 80’dir. 47 anaokulu, 1374 ilkokul, 185 ortaokul, 31 meslekî ve teknik ortaokul, 61 lise, 64 meslekî ve teknik lise mevcuttur. 1975’te Konya’da Selçuk Üniversitesi kuruldu. Yüksek okullar 1981’de üniversiteye bağlandı ve fakülte hâline getirildi. Halen Fen-Edebiyat, Eğitim, İlâhiyat, Mimarlık ve Mühendislik, Tıp, Diş hekimliği, Veteriner, İktisadi ve İdari Bilimler, Ziraat, Hukuk Fakülteleri ve Eğitim Fakültesi mevcuttur.
İlçeleri
Konya’nın otuz bir ilçesi vardır. Bunlardan üçü il merkezini meydana getirir.
Karatay: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 169.001 olup, 142.678’i ilçe merkezinde, 26.323’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 1, Obruk bucağına bağlı 12, Yarma bucağına bağlı 11 köyü vardır. İl merkezini meydana getiren ilçelerden biridir.
Meram: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 213.664 olup, 182.444’ü ilçe merkezinde, 31.220’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 4, Hatip bucağına bağlı 10, Hatunsaray bucağına bağlı 13, Kızılören bucağına bağlı 8 köyü vardır. İl merkezini meydana getiren ilçelerden biridir.
Selçuklu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 202.154 olup, 188.224’ü ilçe merkezinde, 13.930’u köylerde yaşamaktadır. Aşağıpınarbaşı bucağına bağlı 16 köyü vardır. İl merkezini meydana getiren ilçelerden birisidir.
Ahırlı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 10.573 olup, 3037’si ilçe merkezinde, 7536’sı köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Çarşamba Suyu başlıca akarsuyudur. Başlıca tarım ürünleri nohut ve tahıldır. Ovalık kesimin sulanabilen kısmında sebze ve meyve yetiştiriciliği yapılır.
İlçe merkezi Seydişehir-Bozkır karayolu üzerinde kurulmuştur. Bozkır ilçesine bağlı bir bucak iken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1962’de kurulmuştur.
Akören: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.637 olup, 10.165’i ilçe merkezinde, 4472’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 8 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Toprakları May Barajından sulanır. Yüksek kesimlerde ormanlık bölgelere rastlanır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri tahıl, pancar, kavun ve baklagillerdir. Çumra ilçesine bağlı bir bucak iken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. İl merkezine 57 km mesâfededir. İlçe Belediyesi 1926’da kurulmuştur.
Akşehir: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 94.611 olup 51.746’sı ilçe merkezinde, 42.865’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 25, Reis bucağına bağlı 8 köyü vardır. İlçe topraklarının batısını Sultan Dağları engebelendirir. Akşehir Gölünün bir bölümü ilçe sınırları içinde kalır. Akşehir Gölünün doğusunda alüvyonlu topraklardan meydana gelen bir ova yer alır. Başlıca akarsuyu Adıyan Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, şekerpancarı, haşhaş, buğday, sebze, meyve ve patatestir. Vişne ve salatalığı meşhurdur. Gölde tatlı su balıkçılığı yapılır. En çok turna ve sazan avlanır. Süt ürünleri, yem ve alüminyum tel fabrikası başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Sultan Dağlarının doğu eteklerinde, Akşehir Gölünün, güneyinde kurulmuştur. Konya-Afyonkarahisar karayolu üzerinde yer alır. Konya-Afyon demiryolu ise ilçenin kuzey kıyısından geçer. İl merkezine 136 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 1050 metredir. En çok Nasreddin Hoca’nın yaşadığı bir yer olarak tanınır. Her sene ilçede Nasreddin Hoca şenlikleri düzenlenir. İlçe belediyesi 1854’te kurulmuştur.
Altınekin: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 16.270 olup, 3824’ü ilçe merkezinde, 12.446’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 20 köyü vardır. İlçe toprakları genelde düz olup Altınekin Ovasında yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. En çok buğday yetiştirilir. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. İlçe merkezi, ovanın batısında kurulmuştur. İl merkezine 65 km mesâfededir. Cihanbeyli ilçesine bağlı bir bucakken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1956’da kurulmuştur.
Beyşehir: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 93.565 olup, 30.412’si ilçe merkezinde, 63.153’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 35, Doğanbey bucağına bağlı 11, Üzümlü bucağına bağlı 5 köyü vardır. İlçe toprakları etrafı dağlarla çevrili düzlüklerden meydana gelir. Kuzey ve Kuzeydoğusunda Sultan Dağları, doğusunda Erenler, güneybatı ve güneyinde Dedegöl Dağları yer alır. Dağların Beyşehir Gölüne bakan tarafları karaçam, köknar, kızılçam, ardıç ve meşe ormanları ile kaplıdır. Başlıca akarsuları Büyükköprü Çayı ve Büyük Çaydır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve haşhaştır. Meyvecilik gelişmiş olup en çok elma ve armut yetiştirilir. Torosların eteklerinde bağcılık yapılır. Hayvancılık, yaylacılık metoduyla yapılır. Beyşehir Gölünde sazan, alabalık ve kayabalığı avlanır. Mâdencilik önemli gelir kaynağıdır. İlçe topraklarındaki Barit yatakları Etibank tarafından işletilir. El sanatları gelişmiştir. Bâzı köylerde av tüfeği yapılır.
İlçe merkezi, Beyşehir Gölünün güneydoğu kıyısında kurulmuştur. Konya-Isparta ve Konya-Antalya karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 90 km mesâfededir. Göl kenarında turistik tesisler vardır. Belediyesi 1871’de kurulmuştur.
Bozkır: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 54.653 olup, 9472’si ilçe merkezinde, 45.181’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 32, Belören bucağına bağlı 14, Üçpınar bucağına bağlı 10 köyü vardır. İlçe toprakları Taşeli Platosunda Batı Torosların engebelendirdiği bir alanda bulunur. Batısında Büyükgözet, Esereyrek ve Yıldızlı dağları, güney doğusunda Esenler Dağı yer alır. Güney ve güney doğusundaki dağlar yer yer ormanlarla kaplıdır. Çarşamba Suyu başlıca akarsuyudur.
Ekonomisi tarıma dayanır. Başlıca tarım ürünü tahıl ve nohuttur. Sebze ve meyvecilik yaygın olarak yapılır. Bağcılık önemli gelir kaynağıdır. Ormancılık gelişmiştir. İlçe topraklarında Çinko, manganez ve amyant yatakları vardır.
İlçe merkezi, Seydişehir-Hadım karayolu yakınında kurulmuştur. İl merkezine 119 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 1200 metredir. İlçe merkezi küçük bir yerleşim birimidir. Belediyesi 1870’de kurulmuştur.
Cihanbeyli: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 69.952 olup, 15.071’i ilçe merkezinde, 54.881’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 14, Yeniceoba bucağına bağlı 11 köyü vardır. İlçe toprakları Cihanbeyli Platosu üzerinde yer alır. Platonun alçaldığı kısımlarda Cihanbeyli Ovası vardır. Başlıca akarsuyu İnsuyu Deresidir. Tuz Gölünün bir bölümü ilçe sınırları içinde kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünü buğdaydır. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun beslenir. Rafine tuz üreten fabrika başlıca sanâyi kuruluşudur. İlçe merkezi Tuz Gölünün, batısında, Platonun doğu eteğinde kurulmuştur. Denizden yüksekliği 965 metredir. Ankara-Konya karayolu, ilçeden geçer. İl merkezine 96 km mesâfededir. 1926’da ilçe olan Cihanbeyli belediyesi 1906’da kurulmuştur.
Çeltik: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 17.201 olup, 4266’sı ilçe merkezinde, 12.935’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 7 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünü buğdaydır. İlçe merkezi Eskişehir sınırında Sivrihisar-Yunak karayolu üzerinde kurulmuştur. Yunak ilçesine bağlı bir bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1967’de kurulmuştur.
Çumra: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 74.040 olup, 28.781’i ilçe merkezinde, 45.259’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 32, Direk bucağına bağlı 16 köyü vardır. İlçe topraklarının büyük kısmı ovalıktır. Batısında Erenler Dağı yer alır. Başlıca akarsuyu Erenler Dağından kaynaklanan Çarşamba Suyudur. Sulama gâyeli May ve Apa barajları ilçe sınırları içinde kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, buğday ve şekerpancarıdır. Ayrıca arpa, fasulye, nohut, ayçiçeği, patates, üzüm ve yem bitkileri yetiştirilir. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun beslenir. Gıdâ ve kraft kâğıt fabrikaları başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Konya Ovasının devamında, ÇarşambaSuyu kıyısında kurulmuştur. Konya-Ereğli demiryolu ilçeden geçer. İl merkezine 49 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 1013 metredir. Belediyesi 1926’da kurulmuştur.
Derbent: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 22.111 olup, 6469’u ilçe merkezinde, 15.642’si köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Orta kesimde Aladağ yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünü buğdaydır. İlçe merkezi Aladağ’ın eteklerinde kurulmuştur. Selçuklu ilçesine bağlı bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1930’da kurulmuştur.
Derebucak: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 16.067 olup, 5115’i ilçe merkezinde, 10.952’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bcağına bağlı 9 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte engebeli arâziden meydana gelir. Batısında DedegölDağları, doğusunda Geyik Dağları, güneyinde Şeytan Dağı yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarıdır. Dağların eteklerinde bağcılık yapılır. İlçe merkezi Şeytan Dağı eteklerinde kurulmuştur. İl merkezine 149 km mesâfededir. Beyşehir’in Gencek bucağı, Derebucak köyü merkez olmak üzere 19 Haziran 1987’de 3922 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1967’de kurulmuştur.
Doğanhisar: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 34.078 olup, 9478’i ilçe merkezinde, 24.600’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 15 köyü vardır. Yüzölçümü 428 km2 olup, nüfus yoğunluğu 80’dir. İlçe topraklarının batı ve güneyi dağlık olup, diğer kısımları düzdür. Batı ve güneyinde Sultan Dağları yer alır. Dağların doğu etekleri ardıç, meşe, kızılçam, karaçam ormanları ile kaplıdır. Başlıca akarsuları Argıthanı Deresi ve Adıyan Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Dağlar arasında kalan vâdilerde meyve ve sebze yetiştirilir. Başlıca tarım ürünleri tahıl, baklagiller, haşhaş, şekerpancarı ve soğandır. Orman köylerinde hayvan besiciliği ve tavukçuluk geliştirme çalışmaları yapılmaktadır. İlçe merkezinde tekstilcilik yaygın olarak yapılır.
İlçe merkezi Sultan Dağları eteklerinde ve Argıthanı Deresi kıyısında kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1220 metredir. İl merkezine 127 km mesâfededir. Höyük-Alaşehir yolu ilçeden geçer. 1957’de ilçe olan Doğanhisar’ın belediyesi 1912’de kurulmuştur.
Emirgazi: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 15.348 olup, 8589’u ilçe merkezinde, 6759’u köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları Konya Ovasında yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. En çok buğday yetiştirilir. Karapınar ilçesine bağlı belediyelik bir köyken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1955’te kurulmuştur.
Ereğli: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 116.847 olup, 74.283’ü ilçe merkezinde, 42.564’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 37, Çakmak bucağına bağlı 8 köyü vardır. İlçe toprakları hafif engebeli ve düz arâziden meydana gelir. Güneyinde Bolkar Dağları, kuzeyinde Karadağ yer alır. Bataklık durumundaki Akgöl ve Hortu gölleri Ereğli Ovasının büyük bölümünü kaplar. Başlıca karasuları olan İvriz ile Divle çayları üzerinde sulama gâyeli barajlar vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve arpadır. Ayrıca şekerpancarı, patates ve soğan yetiştirilir. Sebze ve meyvecilik yaygındır. Havucu ve elması meşhurdur. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun, tiftik keçisi ve kıl keçisi beslenir. Toroslarda ormancılık yapılır. İlçe topraklarında magnezit yatakları vardır. Sümerbank dokuma fabrikaları ile nişasta, un ve meyve suyu fabrikaları başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezleri Konya’yı Ulukışla üzerinden Adana ve Mersin’e bağlayan kara ve demir yolu üzerinde kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1054 metredir. İl merkezine 147 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1871’de kurulmuştur.
Güneysınır: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 13.283 olup, 7404’ü ilçe merkezinde, 5879’u köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve şekerpancarıdır. İlçe merkezi Çumra ilçesine bağlı Güneybağ ve Karasınır köylerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1955’te kurulmuştur.
Hadım: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 36.725 olup 8077’si ilçe merkezinde, 28.648’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 15, Aladağ bucağına bağlı 17 köyü vardır. İlçe toprakları dağlıktır. Geyik Dağları, topraklarının büyük bölümünü kaplar. Başlıca akarsuyu Hadım Göksuyudur. Dağlar zengin orman örtüsüyle kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri üzüm, tahıl, patates, soğan, buğday, elma, olup ayrıca az miktarda baklagiller ve sebze yetiştirilir. Hayvancılık ekonomik açıdan önemli gelir kaynağıdır. En çok kıl keçisi ve koyun beslenir. Ormancılık gelişmiştir.
İlçe merkezi Orta Torosların üzerinde kurulmuştur. Bozkır-Ermenek karayolu ilçeden geçer.İl merkezine 126 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 1525 metredir. 1926’da ilçe olan Hadım’ın belediyesi aynı sene kurulmuştur.
Halkapınar: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 7101 olup, 1847’si ilçe merkezinde, 5254’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 14 köyü vardır. İlçe toprakları hafif dalgalı düzlüklerden meydana gelir. İvriz Çayı başlıca akarsuyudur. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday ve arpadır. İlçe merkezi İvriz Çayı kıyısında kurulmuştur. Ereğli ilçesine bağlı bir bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1954’te kurulmuştur.
Hüyük: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 34.203 olup, 4387’si ilçe merkezinde, 29.816’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 20 köyü vardır. İlçe toprakları hafif dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Beyşehir Gölünün bir kısmı ilçe sınırları içinde kalır. Kuzeyinde Sultan Dağları yer alır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve şekerpancarıdır. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. İlçe merkezi Beyşehir-Şarkikaraağaç karayolu üzerinde kurulmuştur. Beyşehir’e bağlı bir bucak iken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Ilgın: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 75.890 olup, 25.032’si ilçe merkezinde, 50.858’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 36, Argıthan bucağına bağlı 1, Aşağı Çiğil bucağına bağlı 4 köyü vardır. Yüzölçümü 1394 km2 olup, nüfus yoğunluğu 54’tür. İlçe toprakları Cihanbeyli Platosunun güney kısmında yer alır. Güneyini Aladağ engebelendirir. Dağlardan kaynaklanan suları Battal Deresi toplar ve Ilgın Ovasını sular. Ilgın Gölü ilçe sınırları içinde kalır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, yulaf, şekerpancarı ve haşhaştır. Sebze ve meyvecilik önemli gelir kaynağıdır. Yaylacılık metoduyla çok sayıda kıl keçisi, tiftik keçisi ve koyun beslenir. Ilgın Gölünde tatlı su balıkçılığı yapılır. İlçe topraklarında kil, kireç taşı ve linyit yatakları vardır. Şeker Fabrikası başlıca sanâyi kuruluşudur.
İlçe merkezi, Ilgın Gölünün güneydoğusunda kurulmuştur. Afyon-Konya demiryolu ilçenin kuzeyinden, Konya-Afyon karayolu ise ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 92 km mesâfededir. İlçe belediyesi 1869’da kurulmuştur.
Kadınhanı: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 45.168 olup, 15.907’si ilçe merkezinde, 29.261’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 21, Kurthasanlı bucağına bağlı 18 köyü vardır. Yüzölçümü 389 km2 olup, nüfus yoğunluğu 116’dır. İlçe toprakları Cihanbeyli Platosunda yer alır. Güneyini Erenler Dağı engebelendirir. Erenler Dağının yüksek kesimlerinde ardıç ve karaçam ormanları vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, arpa ve yulaftır. Sulanabilen yerlerde meyvecilik yapılır. En çok üzüm ve elma yetiştirilir. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun ve Ankara keçisi beslenir.
İlçe merkezi, Konya-Afyon kara ve demiryolu üzerinde yer alır. İl merkezine 63 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 1128 metredir. Eski ismi Saideli’dir. Belediyesi 1885’te kurulmuştur.
Karapınar: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 44.254 olup, 26.849’u ilçe merkezinde, 17.405’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına 10, Gölören bucağına bağlı 11, Hotamış bucağına bağlı 9 köyü vardır. İlçe toprakları, genelde düzdür. Kuzeydoğusunda Karacadağ yer alır. Bir bölümü ilçe sınırları içinde kalan Hotamış Gölü bataklık durumundadır. Ayrıca ilçe topraklarında Acıgöl ve Tuzla Gölleri vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve şekerpancarıdır. Koyun besiciliği yaygın olarak yapılır. İlçe merkezi Konya-Ereğli karayolu üzerinde yer alır. İl merkezine 95 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 790 metredir. Eski ismi Sultaniye’dir. Belediyesi Cumhûriyetten önce kurulmuştur.
Kulu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 56.712 olup, 17.425’i ilçe merkezinde, 39.287’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 34 köyü vardır. Yüzölçümü 1521 km2 olup, nüfus yoğunluğu 37’dir.
İlçe toprakları Haymana ve Cihanbeyli Platoları arasında yer alır. Akarsu yönünden fakir olan ilçenin başlıca akarsuları zaman zaman kuruyan Değirmenözü ve Pazarözü dereleridir. Samsam, Köpek ve Küçük gölleri ilçe sınırları içinde kalır. İlçe step görünümünde bir bitki örtüsüne sâhiptir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, elma, mercimek, üzüm, armut, patates ve soğandır. Hayvancılık önemli gelir kaynağıdır. En çok koyun ve Ankara keçisi beslenir. İlçe merkezi Değirmenözü Deresinin kenarında kurulmuştur. Ankara-Cihanbeyli-Konya karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 148 km mesâfededir. 1954’te ilçe olan Kulu’nun belediyesi 1926’da kurulmuştur.
Sarayönü: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 34.850 olup 10.721’i ilçe merkezinde, 24.129’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 17 köyü vardır. Yüzölçümü 770 km2 olup, nüfus yoğunluğu 45’dir. İlçe topraklarının büyük bölümü Cihanbeyli Platosunda yer alır. Güney kısmını Bozdağlar engebelendirir. Akarsu yönünden fakir olan ilçede, dereler yazın kurur. Bu akarsuların en önemlisi Kökez Deresidir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı ve yulaf olup, ayrıca az miktarda soğan, patates, elma, armut, baklagiller, üzüm yetiştirilir. Hayvancılık ekonomik yönden başlıca gelir kaynağıdır. Dokumacılık gelişmiş el sanatlarındandır. Halıcı kasabasının (Eski Ladik) halıları Ladik halısı ismiyle meşhurdur. İlçe topraklarında linyit ve civa yatakları vardır.
İlçe merkezi, Afyon-Konya demiryolu üzerinde yer alır. İl merkezine 45 km mesâfededir. Afyon-Konya karayolu ilçenin 7 km güneyinden geçer. Fazla gelişmemiş bir yerleşim merkezidir. 1959’da ilçe olan Sarayönü’nün belediyesi 1941’de kurulmuştur.
Seydişehir: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 83.218 olup, 42.737’si ilçe merkezinde, 40.481’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 30, Çavuşbucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 2207 km2 olup, nüfus yoğunluğu 38’dir. İlçe toprakları dağlarla çevrilidir. Kuzeydoğusunda Eğriburun Dağı, doğusunda Alacadağ, batısında Büyükgözet Dağı yer alır. Bu dağların yüksek kesimlerinde Sedir, konaçak, köknar, ardıç ormanları vardır. Dağların ortasında Seydişehir Ovası yer alır. Beyşehir Kanalı Çayı başlıca akarsuyudur. Ufacıkgöl ve Gavûr gölleri ilçe sınırları içinde kalır.
Ekonomisi tarım ve sanâyiye dayanır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, buğday, arpa, patates, nohut, soğan ve elma olup ayrıca az miktarda armut, fasülye, üzüm yetiştirilir. Mâdencilik ve sanâyi ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. İlçe topraklarında linyit ve boksit yatakları vardır. Boksit Etibank tarafından Seydişehir Alüminyum tesislerinde işlenir. Bu fabrika Türkiye’nin en büyük alüminyum tesisidir.
İlçe merkezi, Suğla Gölü, kıyısında kurulmuştur. Bozkır-Beyşehir yolu ilçe merkezinden geçer. İl merkezine 97 km mesâfededir. Belediyesi 1900’de kurulmuştur.
Taşkent: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 29.750 olup, 8767’si ilçe merkezinde, 20.983’ü köylerde, yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 9 köyü vardır. İlçe topraklarının güneyi ve batısı dağlık olup, diğer kısımları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Güneyinde ve batısında Geyik Dağları yer alır. İlçe topraklarını Hadım Göksuyu sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, üzüm, tahıl, patates, soğan ve elmadır. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. En çok kıl keçisi ve koyun beslenir. Ormancılık gelişmiştir. İlçe merkezi, Hadım-Ermenek karayolu üzerinde yer alır. İl merkezine 140 km mesâfededir. Hadım’a bağlı bir bucak merkeziyken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu. İlçe belediyesi 1912’de kurulmuştur.
Tuzlukçu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 10.710 olup, 5474’ü ilçe merkezinde, 5236’sı köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 11 köyü vardır. İlçe toprakları hafif engebeli düzlüklerden meydana gelir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, haşhaş, buğday, sebze ve meyvedir. Akşehir’e bağlı bir bucak merkeziyken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. Belediyesi 1950’de kurulmuştur.
Yalıhüyük: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 4248 olup 3948’i ilçe merkezinde, 300’ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 11 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte engebeli arâziden meydana gelir. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri tahıl ve nohuttur. Bozkır ilçesinin Ahırlı bucağına bağlı bir köy iken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu. İlçe merkezi Arasöğüt ile Sarayköy köylerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Belediyesi 1972’de kurulmuştur.
Yunak: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 39.419 olup, 10.499’u ilçe merkezinde, 28.920’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 17, Sülüklü bucağına bağlı 8, Turgut bucağına bağlı 9 köyü vardır. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Güneyinde Cihanbeyli Platosu, kuzeyinde Turgut ve Eşme ovaları yer alır. Başlıca akarsuyu Gökpınar Deresidir.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, patates ve elma olup, ayrıca az miktarda soğan armut ve üzüm yetiştirilir. Hayvancılık önemli geçim kaynağıdır. İlçe topraklarında Magnezit ve lületaşı yatakları vardır.
İlçe merkezi Akşehir-Polatlı karayolu üzerinde yer alır. İl merkezine 175 km mesâfededir. Konya ile bağlantısı Akşehir üzerinden sağlanır. 1953’te ilçe olan Yunak’ın belediyesi aynı sene kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Konya her tarafı târih kokan bir şehirdir. Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlılar bu ilde çok sayıda ve değerli târihî ve sanat eserleri bırakmışlardır. Türk târihinin en eski ve kıymetli eserlerini sînesinde barındıran Konya, ayrıca bir gönül diyârıdır.
Önemli bir turizm merkezi olan Konya’da Aralık ayının ilk Pazar gününden 17 Aralıka kadar devâm eden Mevlânâ Haftası; 5 Temmuzda başlayıp bir hafta devam eden Akşehir Nasreddin Hoca şenlikleri; 25-30 Ekim arasında yapılan Âşıklar Bayramı; 9 Eylülde yapılan Cirit Yarışmaları ve 1971’den bu yana 5 Ağustosta başlayıp bir ay devâm eden Konya Fuarı ile turizm faaliyetleri hızlanır.
Türk mîmârî anıtlarının zenginliği bakımından Konya, Türkiye şehirleri içinde İstanbul, Bursa ve Edirne’den sonra yer alır. Târihî ve sanat eserlerinin çoğu kaybolmuş olmasına rağmen çok zengin bir hazîneye sâhiptir. Selçuklu eserleri en çok bu ildedir. Bozkır ortasında bir medeniyet âbidesidir. Başlıca târihî eserleri şunlardır:
Konya Kalesi: Varlığı bilinen, fakat yeri bir türlü tesbit edilemeyen târihî Konya kalesine âit Hastahâne caddesinde bir şahsa âit arsada kazı yapılırken 5 m derinlikte 50x70 cm ebadında düz satıhlı halde duvar taşları bulunmuştur. Konya surlarını yeniden inşâ edercesine Sultan Alâeddîn Keykubad yaptırmıştır. Aynı sultan, Konya iç kalesi ile iç kale sarayını da yaptırmıştır. Bugün hiçbiri yoktur.
Gevale Kalesi: Takkeli Dağının bir yamacında sarp ve sivri tepe üzerinde yapılmıştır. Bu bölgenin kilit noktasıdır. Haçlı seferlerinde Selçuklu sultanları bu kaleye çekilmişlerdir. Selçukluların siyâsî suçluları burada hapsedilmiştir.
Beyşehir Kalesi: Yapılış târihi bilinmeyen kalenin sadece kapısı vardır. Sur temelleri toprakla örtülmüştür. Kaleyi 1288’de Eşrefoğlu Süleyman Bey; 1605 ve 1635 senelerinde Osmanlılar tâmir ettirmiştir. Kale surlarının duvarları 7,5 m kalınlıkta idi.
Alâeddîn Câmiî: 1156 senesinde Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Rükneddîn Mes’ûd zamânında temeli atılıp inşâsına başlanmış, zaman zaman duraklamalar geçirmesinden dolayı Birinci Alâeddîn Keykubat zamânında tamamlanabilmişti. 1221’de ibâdete açılan câmi Konya’nın en büyük ve en eski câmisidir. Konya şehrinin Alâeddîn Tepesi diye anılan yüksek bir noktasına kurulan câmi, Selçuklu mîmârîsinin en güzel örneklerindendir. Minberi, abanoz ağacından olup, Anadolu Selçuklu ahşap işlemeciliğinin en güzel örnekleridir.
Sâhip Ata Külliyesi: Selçuklu vezirlerinden Sâhip Ata Fahreddîn Ali tarafından 1258-1283 yılları arasında yaptırılmıştır. Külliye, mescid, türbe, hanekah ve hamamdan meydana gelmektedir. Çeşitli zamanlarda tâmir gören mescid ilk orijinalliğini yitirmiştir. Türbede Sâhip Ata ve çocukları medfundur.
Sadreddîn Konevî Câmii ve Türbesi: Şeyh Sadreddîn Mahallesindedir. Kıble tarafındaki kapısının üzerinde Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine âit kitâbeler olup, Selçuklu kitâbesinden 1274 yılında yapıldığı anlaşılmaktadır. 1899’da tâmir gören Câminin mihrabı Selçuklu çini süslemeciliğinin güzel örneklerindendir. Câminin doğu avlusundaki türbenin üzerinde köşeli tambura kâide üzerinde kafesli ahşap külah, 1990 yılında Konya Vâliliğince yeniden tâmir edildi.
Mevlânâ Türbesi ve Mevlevi Dergahı Külliyesi: Türbede dünyâya nur ve feyiz saçan büyük evliyâ, İslâm âlim ve mütefekkiri, hak âşığı, Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî hazretleri medfundur. Selîmiye Câmiinin doğusunda, Üçler Mezarlığının kuzeyindedir. Külliyenin batısı derviş hücreleri, öbür tarafları duvarlarla çevrilidir. Külliye; Yeşil Türbe, gümüş kapı, mescid, semâhâne, derviş hücreleri, matbah, Hurrum PaşaTürbesi, Hasan PaşaTürbesi, Sinan Paşa Türbesi, Murad Paşa Kızı Türbesi, Mehmed Bey Türbesinden meydana gelmiştir.
Yeşil Türbe, hazret-i Mevlânâ’nın vefâtından beş sene sonra 1278’de Mîmar Bedreddîn Tebrizî’ye yaptırılmıştır. Mevlânâ hazretlerinin yanında mübârek babası Sultân-ül-Ulemâ Behâeddîn Veled, oğlu Sultan Veled, kâtibi ve vefâtından sonra halîfesi olanHüsâmeddîn Çelebi, talebesi Salâhaddin Zerkubî, torunları ve yakınları yatmaktadır. Türbenin üzerinde kubbe-i Hadra (Yeşil Kubbe) denilen külah biçiminde on altı dilimli güzel bir kubbe vardır.
Osmanlı Sultanları hazret-i Mevlânâ türbesine çok ilgi gösterdiler. Kânûnî Sultan Süleymân Han, Irak Seferine giderken hazret-i Mevlânâ’yı ziyâret edip türbenin yanına bir câmi inşa ettirmiştir. Üçüncü Sultan Mehmed Han, esaslı bir tâmir ve türbenin yanına medrese, dervişler için hücre denilen 34 dâire yaptırdı. Sokullu Mehmed Paşanın oğlu Hasan Paşa türbenin kabristanı ile semâhâne denilen kısmını birbirinden ayıran gümüş bir kapı ile gümüşten iki basamaklı merdiven ilâve ettirdi.
Türbe ve külliye günümüzde müze hâline getirilmiştir.
İplikçi Külliyesi: Alâeddîn Tepesinin doğusunda İkinci Kılıç Arslan’ın vezirlerinden Şemseddîn Altunba (Altınağa) yaptırmıştır. Samurcu Ebû Bekr tarafından genişletilmiştir. Câmi ve medreseden meydana gelen külliyenin medrese kısmı yıkılmıştır. Kalıntılarına rastlanan medrese Anadolu Selçuklu döneminin ilk örneklerindendir.
Selîmiye Câmii: Mevlânâ türbesinin yanındadır. 1565’te Mîmar Sinan’ın yaptığı tahmin edilmektedir. Çift minârelidir. Ak mermerden minberi taş işçiliğinin orijinal örneklerindendir. Yirminci asrın başlarında üslubuna uygun olarak tâmir edilmiştir.
Güdük Minâre Mescidi: Akşehir’de Sultan Birinci Alâeddîn Keykubat zamânında Muhtesip Emînüddîn Hacı Hasan tarafından 1226’da yaptırılmıştır. Kare plânlı ve tek kubbelidir. Minâresi baklava biçimli tuğla süslemelidir.
Taş Medrese ve Mescidi: Akşehir’de Fahreddîn Ali Sâhip Ata tarafından külliye olarak 1250’de yaptırılmıştır. Günümüze sâdece medrese, mescit ve türbe ulaşmıştır. Medrese açık avluludur. Türbe, mescit ve minâre çini mozaik süslemelidir.
Eşrefoğlu Câmii: Beyşehir ilçesinin İçerişehir mahallesindedir. Anadolu’daki ağaç direkli câmilerin en büyüğü ve orijinalidir. Çeşitli zamanlarda tâmir gören câminin ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Câminin yanında Eşrefoğlu Seyfeddîn Süleymân için yaptırılmış bir türbe vardır.
İsmâil Aka Medresesi: Beyşehir’de Eşrefoğlu Câmiinin batısında 1369’da İsmâil Aka tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan olan binânın büyük kısmı yıkık vaziyettedir. Medresenin yanında İsmâil Aka’nın türbesi bulunmaktadır.
Lala Mustafa Paşa Külliyesi: Ilgın ilçesindedir. Mîmar Sinan’ın yaptığı külliye câmi, imâret, arasta ve kervansaraydan meydana gelmiştir. Câmi 1577’de kervansaray kısmı ise 1584’te tamamlanmıştır. Arasta’da 12 dükkan vardır.
İkinci Selim Külliyesi: Karapınar ilçesinde Sultan İkinci Selim tarafından 1563’teMîmar Sinan’a yaptırılmıştır. Külliye, câmi, kervansaray, hamam, çeşme ve şadırvandan meydana gelmiştir. Külliye çeşitli zamanlarda tâmir görmüş, bâzı kısımları orijinalliğini kaybetmiştir.
Şeyh Sücâeddîn Türbesi: Musalla Mezarlığındadır. Kesme taştan, gövdesi 6 dilimli, tuğla kubbesiyle orijinal bir yapıdır. Yapım târihi belli değildir.
Fakih Dede Türbesi: Burhandede Mahallesinde 1454 senesinde tasavvuf âlimi Burhaneddîn Fakih için yaptırılmıştır. Kitâbesi çok güzel mozaiklerle süslüdür. Türbe, Karamanoğulları devrinde, Selçuklu Mîmârisini devâm ettiren önemli bir eserdir.
Nasreddin Hoca Türbesi: Akşehir’dedir. Tâmirler yüzünden ilk orijinal yapı özelliğini kaybetmiştir. 1905 yılında Akşehir kaymakamı Şükrü Bey günümüzdeki şekliyle tâmir ettirmiştir.
Seyyid Mahmûd Hayrânî Türbesi: Akşehir’de ve şehrin batısındadır. 1268’de yaptırılan türbe, Karamanoğlu İkinci Mehmed zamânında tâmir ettirilmiştir. Ceviz ağacından olan tek kanatlı giriş kapısı ahşap işçiliğinin ilginç örneklerinden olup, Akşehir müzesindedir. Ahşap sandukalar ise İstanbul Türk-İslâm eserleri müzesindedir.
Tavus Baba Türbesi: Konya’nın mesîre ve târihî yeri olan Meram’dadır. Sultan Alâeddîn Keykubad’ın devrinde Konya’da vefât etmiş olan Şeyh Tavus Mehmed el-Hind medfundur. Taş ve tuğladan yapılmış sâde bir eserdir. Yanında bir câmi vardır.
Argıt Han (Altınapa Hanı): Konya-Akşehir yolu üzerinde Şemseddîn Altunba tarafından 1201’de yaptırılmıştır. Sâde, süslemesiz yapı yıkık vaziyettedir.
Kızılviran (Kızılören) Hanı: Konya-Beyşehir yolunda, Birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev tarafından 1205’te yaptırılmıştır. Yazlık ve kışlık bölümlerinden meydana gelmiştir. Girişin solunda üst katta bir mescid vardır.
Sultan Han: Konya-Aksaray yolu üzerinde Birinci Alâeddîn Keykubad zamânında 1229’da yapılmıştır. 1278’de tâmir gören yapı, yaklaşık 5000 m2’lik bir alanı kaplar. Dıştan kulelerle desteklenmiş görkemli bir kaleye benziyen han, bu türün en büyük ve güzel örneklerindendir.
Horozlu Han: Konya-Akşehir yolu üzerinde Emir Câmedâr Eseddüddîn Ruz-apa tarafından 1246-1249 yılları arasında yaptırılmıştır. Bir bölümü tâmir edilen yapının avlusu yıkıktır. İsmin, horozla alâkası olmayıp; Ruz-apa (Ruz-be, Uruz-be, Hunuz-be,...) kelimesinin etimolojik değişmesinden “Horozlu” adını almıştır.
Ishaklı Han: Akşehir-Çay yolu üzerinde Fahreddîn Ali Sâhip Ata tarafından 1249’da yaptırılmıştır. KlasikSelçuklu sultan hanları plânındadır.
Kapu Câmii: Eski Odun Pazarı Semtinde, Post Nişin Pir Hüseyin Çelebi tarafından 1568’de yaptırılmıştır. İki defâ yıkılan, bir defa da yanan câmi 1868’de bugünkü hâlini almıştır. İhyaiyye Câmii diye de bilinir. Kapu Câmii, Osmanlı devrinde Konya’da yapılan câmilerin en büyüğüdür.
Aziziye Câmii: Türbe Caddesinde 1671-76 seneleri arasında Dâmâd Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. 1867’de yanan câmiyi 1875’te Sultan Abdülazîz’in annesiPertevniyal Vâlide Sultan yeniden tanzim ettirmiştir. Câmi Barok-Rokoko Mîmâri tarzlarının birleşmesinden meydana gelmiştir. Çift minârelidir.
Şemsi Tebrizî Mescidi ve Türbesi: Şems Mahallesindedir. Türbe ve mescidin yapılış târihi bilinmemektedir. Önceleri bir mezarlık içinde bulunan mescid ve türbenin etrâfı park hâline getirilmiştir.
Taş Mescid: Sultan Birinci İzzeddîn Keykavus zamânında Hacı Ferruh tarafından 1215’te yaptırılmıştır. Ana giriş kapısı ve mihrap Selçuklu taş işçiliğinin ilk zengin örneklerindendir.
Sırçalı Mescid: On üçüncü asırda yapıldığı tahmin edilen mescid, zengin çini mozaik süslemeleri ve tuğla örgüsüyle çok orjinal bir yapıdır. Sağlam olarak günümüze ulaşan, çini mozaik süslemeli mihrap, Selçuklu mihraplarının en güzel örneklerindendir.
Tâhir ile ZühreMescidi: Beyhekim Mahallesindedir. Kitâbesi olmadığından kimin tarafından ve ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Yanında halk hikâyelerine konu olmuş Tahir ile Zühre’nin türbesi vardır.
Ali Gav Medresesi: Tarla Mahallesindedir. Yapım târihi ve kim tarafından yapıldığı bilinmemektedir. 1901’deki tâmirattan sonra Mahmûd Bey Medresesi ismini almıştır. Medresenin yanında Hâcı Bektâş-ı Velî hazretlerinin talebelerinden Ali Gav Baba medfundur.
Tâcül Vezir Medresesi ve Türbesi: Dedebahçe Semtinin doğusunda İkinci Gıyâseddin Keyhüsrev devri vezirlerinden Tâceddîn MehmedBey tarafından yaptırılmıştır. Kaynaklarda medrese, hanekâh, mescid ve türbeden meydana gelen bir külliye olduğu bildirilmektedir. Günümüze sâdece türbe ve medrese ulaşmıştır. Türbede Vezir Tâceddîn ve torunları medfundur.
Sırçalı Medrese: Gazli Alemşah MahallesindeSultan İkinci Alâeddîn Keykubat’ın Lalası Bedreddîn Müslih tarafından 1242’de yaptırılmıştır. Anadolu’daki çinili medreselerin ilk ve en güzel örneklerinden olan Medrese açık avluludur. Yanındaki türbede türbenin bânisi Bedreddin Muslih medfundur.
Karatay Medresesi: Alâeddîn tepesinin kuzeyinde Emir Celâleddîn tarafından 1251’de yaptırılmıştır. Selçuklu devri kapalı medreselerindendir. Doğusunda beyaz ve gök mermerden büyük bir taş kapısı vardır. Medrese günümüzde çini eserler müzesi olarak kullanılmaktadır.
Küçük Karatay Medresesi: Karatay Medresesinin karşısında 1248-1250 yılları arasında Celâleddîn Karatay’ın kardeşi Kemaleddîn Timûrtaş tarafından yaptırılmıştır. Açık avlulu medreselerdendir.
İnce Minâreli Medrese: Alâeddîn Tepesinin batı eteğinde Selçuklu vezirlerinden Sâhip Ata Fahreddîn Ali tarafından 1260’da yaptırılmıştır. Selçuklu devri kapalı medreseler tipindedir. Portal üzerine işlenmiş âyet ve motifler Selçuklu taş işlemeciliğinin şâheserlerindendir. Medresenin câmi kısmı, yıkılmış sâdece iki şerefeli ince uzun minâresi kalmıştı. 1901’de meydana gelen debremde de ikinci şerefe yıkılmıştır. Günümüzde taş ve ahşap eserler müzesi olarak kullanılmaktadır.
Has Bey Darülhuffazı: Gâzi Alemşah Mahallesinde, Karamanoğlu İkinci Mehmed Bey zamânında Hacı Has Bey oğlu Mehmed Bey tarafından 1421’de yaptırılmıştır. Tuğladan kare plânlı bir yapıdır. Ahşap işlemeli kapısı Taş ve Ahşap Eserler Müzesindedir.
Nasuh Bey Darülhuffazı: Karamanoğlu İkinciİbrâhim Bey zamânında Kâdıoğlu Nasuh Bey tarafından yaptırılmıştır. Kesme taştan kare plânlı ve tek kubbelidir. Günümüzde İl Halk Kitaplığı Gazete Dergi Bölümü olarak kullanılmaktadır.
Ulu Câmi: Akşehir’de on üçüncü asrın başlarında yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Minâresi, 1213’te Ebû Saîd İbrâhim tarafından yaptırılmıştır. Sultan Birinci Alâeddîn Keykubat döneminde tâmir ettirilen câmi sonraki tâmirlerden dolayı orijinalliğini kaybetmiştir.
RüstemPaşa Kervansarayı: Ereğli ilçesinde Kânûnî Sultan Süleymân devri sadrâzamlarından Rüstem Paşa, Mîmar Sinan’a yaptırmıştır. Kitâbesi olmadığından kesin yapım târihi bilinmemektedir. Bir bölümü yıkılmıştır.
İkinciKılıçarslan Köşkü: Alâeddîn tepesinin kuzey yamacında yer alan bu köşkü Birinci Alâeddîn Keykubat tâmir ettirdiği için uzun süre Alâeddîn köşkü olarak bilinmiştir. Anadolu çini sanatının gelişimini gösteren önemli eserlerdendir. Günümüzde sâdece doğu duvarları kalmıştır.
Keykubat Sarayı: Beyşehir Gölünün güney batı kıyısında Birinci Alâeddîn Keykubat’ın emri ile 1236’da veziri Mîmar ve Nakkaş Sâdeddin tarafından yaptırılmıştır. Anadolu Selçuklu devri sivil yapılarının en meşhur ve sanat târihi açısından mühim eserlerindendir.
Eski eserler:
Hitit Şehri: Konya’ya 7 km uzaklıkta Karahöyük’te çıkarılmıştır. Mimarî kalıntılar, mühürler, çanak ve çömlekler bulunmuştur. Çatal Höyük: Konya’dan 50 km mesafede olup, Anadolu’da insanlığın bilinen ilk yerleşme merkezlerinden biridir. Çatal Höyük Çumra’ya 12 km uzaklıktadır. Evler, renkli resimler, seramik ve mezarlar bulunmuştur. İvrit Anıtı: Tarihin ilk tarım anıtı olup, Hitit devrinden kalma bir kabartma taştır. Ereğli ilçesindedir. Hititler toprağın bereketine şükür ifadesi olarak dikmişlerdir. Ilgın’ın Nane ve Dede Höyükleri vardır. Ilgın’ın 25 km kuzeydoğusunda Hitit devrinde III. Hattuşil’nin oğlu Tatalya “Salburt” isimli bir şehir kurmuştur. Bu şehir ile ilgili eserlerden öğrenildiği kadarıyla Hititler “Hiyeroğlif” yazıyı Mısırlılardan 500 sene önce M.Ö. 3500’de kullanmışlardır. Eflatunpınar: Hitit Çeşmesi Anıtı olup, M.Ö. 1300-1200 yıllarından kalmadır. Beyşehir’e 15 km mesafededir. 14 taştan yapılmış olup, duvar şeklindedir. Belviranköyünde tarihi kalıntılar, Hadım’da Bolat ve Eserler köylerinde önemli Hitit eserleri vardır. Ak Manastır: Konya-Silifke yolu üzerinde, kayaya oyulmuş bir manastırdır. 274 senesinde Saint Horion adına yapılmıştır. Haghia Kilisesi: Sille’de 327 senesinde yapılmış olup, Anadolu’daki en eski kiliselerden biridir. Bizans Çağı Kalıntıları: Cihanbeyli Akçaşar köyünde tarihi kalıntılardır.
Mağaralar:
Merkez ilçeye bağlı Küçükmuhsine köyü yakınında irili ufaklı bin mağaranın içi renkli resimlerle bezenmiştir.
Tabiî güzellikler:
Konya; tabiî güzellikler, mesîre yerleri tabiî baraj, göl kenarları bakımından zengin sayılır. Başlıca mesîre yerleri şunlardır:
Meram Bağları: İl merkezinin batısında târihî yeşillikler içinde bir dinlenme yeridir. Târih boyunca bağları, suyu ve havasıyla meşhur olan bu mesîre yeri seyâhatnâmelere ve şiirlere konu olmuştur. Ortasından Meram Deresi akar. Zamânımızda gürültülü bir eğlence merkezi hâline gelen MeramBağları eski temiz havasını kaybetmeye başlamıştır.
Dede Bahçe: Alâeddin Tepesinin kuzeybatısında târihî bir bahçedir. Burayı Selçuklular zamanında Tâceddîn Ahmet Bey yaptırmıştır. Uzun yıllar mesîre yeri olarak kullanılan bahçe, daha sonraları âile gazinosu olarak kullanılmış. Günümüzde kültürpark hâline getirilmiştir.
Alâeddîn Bahçesi: Alâeddîn Tepesindedir. Çok eski târihe sâhib olan bahçe son yıllarda belediye tarafından ağaçlandırılıp düzenlenmiştir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
KAN NAKLİ

Alm. Blutübertrangung, Transfusion (f), Fr. Transfusion (f), İng. Transfusion. Kan hacminin azalmış olduğu durumlarda, özellikle bir yaralanma sonucu çok miktarda kan kaybetmiş bir yaralının tedâvisinde en kesin ve esaslı sonucu veren bir tedâvi şekli.

İlk kan nakli bir Mûsevî doktor tarafından Papa Sekizinci İnnocent üzerinde denenmiş, ancak hem papayı hem de kan alınan üç genci kurtarmak mümkün olmamıştır (1492). Bu olay daha önce genç kimselerin kanını içmek veya kan banyosu yapmakla daha genç ve dinç kalınacağı konusundaki Avrupa’daki inanca rağmen, kan nakli konusunun uzun seneler ele alınmamasına yol açmıştır. 1600 yıllarında Richart Lewer, melankolik bir hastaya koyun kanı nakletmiş, ancak meydana gelen hemoliz (alyuvarların erimesi) neticesi hasta ölmekten zor kurtulmuştur. Bu olay, kan nakillerinde meydana gelen hemolize dikkatleri çekmiş ve bu yönde çalışmalar yapılmıştır. Fransa’dan sonra İtalya’da da sonu fâcialarla biten bu tür kan nakilleri yapılmaya başlanınca, zamanın papası bu uygulamayı yasaklamış ve kan nakilleri uzunca bir süre gene unutulmuştur.

1818’de James Blundell insandan insana yaptığı 10 kan naklinden beşinde başarılı olmuştu. 1900’de Stesher ve Wiener ABO kan gruplarını ayırt etmişlerdir. İki yıl sonra da De Costello AB kan grubunu bulmuştur. 1914’te sodyum sitratın kan pıhtılaşmasını önleyici etkilerinden faydalanılarak konserve kan kullanılmaya başlanmış ve o zamana kadar mevcut olan alıcı ve vericinin birlikte bulunmaları konusu ortadan kaldırılmıştır. Bu husustan faydalanan Fransızlar, Birinci Dünyâ Savaşında kan naklini başarıyla kullanmışlardır.

1936’da Robertron’un Chicago’da ilk kan bankasını gerçekleştirmesinden sonra, kan nakli İkinci Dünyâ Harbinden başlayarak standart bir metod ve özel teşkilâtlanmış ekipler tarafından geniş çapta kullanılır ve uygulanır hale getirilmiştir.

Kan nakli şu durumlarda yapılabilmektedir:

1. Kanın oksijen taşıma yeteneğinin azaldığı haller:

a) Anemi (kırmızı hücrelerin sayıca azlığı+kansızlık),

b) Bazı zehirlenmeler.

c) Kanamalar neticesi kan hacmindeki azalma.

2. Pıhtılaşmayı sağlayan kan faktörlerinin azlığı (hemofili vb.).

3. Enfeksiyon hastalıkları.

4. Kan proteinlerinin azaldığı haller.

Kan naklinin yapılmasının tehlikeli olduğu haller de vardır. Yaygın akciğer hastalıkları, bâzı kalp hastalıkları (kalp yetmezliği, kalp krizi), kanın kıvamının arttığı haller (aşırı su kaybı), had böbrek yetmezliği gibi hallerde, kan nakli yapılması mahzurludur.

Kan nakli için en uygun yol, koldaki toplardamarlardır. Kan nakli vericiden alıcıya doğrudan doğruya yapılabilirse de, yaygın uygulamada konserve kan kullanılmaktadır. Vericiden alınan 350 ml kadar kan, içinde 120 ml sitrat tamponlu dekstroz solüsyonu bulunan vakumlu kaplara çekilir ve kullanılıncaya kadar +4°C’de saklanarak korunur. Kan, gerektiği zaman tekrar vücut sıcaklığına kadar ısıtıldıktan sonra kullanılır.

Kan alınacak kişilerde şu şartların bulunması gerekir: Tansiyon düşüklüğü olmamalı; son üç dört haftadan beri ateşli bir rahatsızlık görmemiş olmalı; verem, frengi, sıtma ve bulaşıcı sarılık geçirmemiş olmalı; astım, kurdeşen gibi allerjik hastalığı bulunmamalı; son kan verişinden sonra iki ay kadar bir süre geçmeli; AIDS hastası veya taşıyıcısı olmamalıdır.

Kanın cam şişe yerine plastik kaplarda saklanması daha avantajlıdır. Çünkü taşıması kolaydır, kırılma tehlikesi yoktur. Kanın şekilli elemanları, özellikle pıhtılaşma elemanları olan trombositler, daha uygun süre yaşarlar. Kurallara uygun olarak alınan ve saklanan bir konserve kanda dört beş gün sonra, kırmızı hücrelerde erime başlar. Mikroplar, sıcaklık ve sarsıntı bu erimeyi artırır. Konserve kanda yirmi birinci günde bu erime oldukça önemli boyutlara ulaştığından, bu süreden sonra kanın kullanılması mahzurludur. Kan nakline bağlı olarak ortaya çıkabilecek çeşitli istenmeyen reaksiyonların yanısıra ölüm tehlikesi de vardır. Bu reaksiyonlar, taze kana göre bekletilmiş kanda daha sık görülür. Bugün daha dikkatli yapılan kan nakilleri sonucu tehlikeler azalmıştır.

Kan nakli yapılan hastaların çoğunda yirmi dört saat kadar devam eden bir ateş yükselmesi görülür. Ateşle birlikte bulantı, kusma, baş, gövde, kol ve bacaklarda ağrılar, nadiren de kurdeşen, anjionörotik ödem ve anaflaktik şoka kadar gidebilen üzücü tablolar ortaya çıkabilir. Bunlara kana karışan mikroplar, yabancı maddeler, altgrup uyuşmazlıkları ve kanın soğuk olarak takılması gibi sebepler yol açmaktadır. Hafif ateş yükselmesi tedâvî gerektirmez. Kan nakli sırasında titreme ve âni ateş yükselmeleri olursa, kan verme işlemi hemen durdurulmalı ve sebebi araştırılmalıdır. Bir de daha az görülen, fakat çok daha tehlikeli olan hemolitik reaksiyonlar vardır ki bunlar, ekseriya verilen kanın alıcı kanı ile uygunluk göstermemesinden veya hemolize olmuş kanın naklinden ileri gelir. Bu durumda titreme, kusma, bel ve başağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, idrarda kızarma, sarılık, idrar miktarının giderek azalması, böbrek yetmezliği ve ölüm görülür. Böyle durumları önlemek için kan vermeden önce, kan gruplarının uygunluğu kontrol edilmeli, kullanılacak malzeme tamâmen mikropsuz olmalıdır.

Bunlardan başka kan nakli ile alıcıya frengi, sıtma, tifo, bulaşıcı sarılık ve AIDS gibi hastalıklar nakledilebilir. Kalbi ve akciğeri hasta olanlara fazla kan vermek de tehlikeli olabilir. Kan verme sırasında, damara hava ve kan pıhtısı girme riski de vardır.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, çok mühim bir tedâvi vâsıtası olan kan nakli, bilgi ve dikkat isteyen, aksi takdirde ölüme kadar giden reaksiyonlara yol açabilen bir tedâvi vâsıtasıdır.

Kan bankaları: İhtiyaç hasıl olduğunda bir verici bulabilmek, son derece güç bir olaydır. Bu sebeple âcil cerrâhî merkezlerinde, büyük hastahanelerde, büyük şehirlerde kan bankaları kurulmuştur. Kan bankalarında gruplarına göre sınıflanan kan gerektiğinde kullanılır.

Bankalardaki kan bir pıhtılaşma önleyici (antikoagulan) maddeyle birlikte saklanır. Kana karıştırılan bu madde, asid-sitrat-dekstroz kompleksidir. Bir kan, bankada yirmi bir günden fazla kalırsa nakil işinde kullanılmaz.

Plazma da çeşitli durumlarda hastalara verilebilir. Bunun verildiği hastalıklar, kan hücrelerinin normal, plazmanın ve pıhtılaşma faktörlerinin eksik olduğu hallerdir. Plazma, kandan santrifüje edilerek ayrılır. Bir buzdolabında birkaç hafta boyunca saklanabilir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
Kan ve Kan Grupları

KAN
Alm. Blut (n), Fr. Sang (m), İng. Blood. İnsan ve hayvanlarda damarları dolduran, birçok önemli vazifesi olan sıvı. Kan hayat için elzem olup, vücûdun iş görmesinde çok önemli role sâhiptir.
Kanın en önemli görevi akciğerlerden dokulara metabolik hâdiseler için gerekli oksijeni taşımaktır. Bâzı ufak ve basit yapılı canlılarda kanın yapısı deniz suyuna çok benzer. Bu canlıların vücut parçalarının gerek duyduğu oksijen bu sıvıda çözünmüş olarak taşınır. Daha karmaşık yapılı canlılarda dokuların oksijen ihtiyacı çok fazla olup, çözünmüş halde taşınan oksijen yeterli olamaz. Bunlarda “solunum pigmentleri” denilen renkli maddeler oksijeni bağlayarak dokulara taşırlar. Bu pigmentlerin (boya maddelerinin) kanda yaygın halde bulunmaları kanı kıvamlı ve akışkanlığı az bir hâle getireceğinden insan ve diğer memelilerde pigment taşıyıcı özel hücreler vardır.
İnsanlarda kan, birçok canlı hücrenin bulunduğu karmaşık bir ortamdır. Her vücut kilosunda 70 mililitre kan bulunduğu kabul edilir. Bu hesaba göre 70 kg’lık normal bir erişkinde yaklaşık 5000 ml (5 litre) kan bulunur.
Kan, kalbin pompa vazifesi yaptığı bir kapalı sistemde dolaşır. Bu sistem kalp ile dokular arasında ve kalp ile akciğer arasında olmak üzere iki bölümdür. Bunlardan birincisine “büyük dolaşım sistemi”, ikincisine de “küçük dolaşım sistemi” denilir. Toplardamarlardan gelen kan kalbin sağ kulakçığına dökülür. Buradan sağ karıncığa geçen kan, kalbin kasılmasıyla akciğere yollanır. Akciğerde temizlenen kan, kalbin sol kulakçığına gelir, buradan da karıncığa geçtikten sonra vücuda pompalanır. Kan kılcal damarlardan geçerken oksijenini bırakır ve karbondioksit alır.
Dokuların oksijen ihtiyacını karşılamak ve artıkları almaktan başka kanın birçok önemli görevi daha vardır. Besin maddelerini taşır. Vitaminler, enzimler ve hormonların gitmeleri gereken yerlere ulaşmalarını sağlar. Kan aynı zamanda, enfeksiyonlara karşı vücûdun savunmasında önemli bir role sâhiptir. Bir iltihabî olaya karşı savaşırken, bir takım kan hücereleri direkt mikrobu tahribe çalışır, diğer bâzıları antikor yaparak mikrobu tesirsizleştirir.
Kanın bir diğer önemli vazifesi de, iç dengeyi sağlamaktır. “Hemeostazis” adı verilen bu dengedeki en ufak değişiklik vücut için tehlikeli durumlar ortaya çıkarır. Vücut sıcaklığını ayarlamada önemli rol oynayan kan, metabolizması hızlı organlardan aldığı ısıyı, yüzeydeki damarlardan geçerken verir. Ayrıca kan ihtiva ettiği maddelerle vücudun sıvı-elektrolit dengesini de sağlar.
İnsan Kanının Bileşimi
Bir sıvı topluluğu gibi göründüğü halde, kan aynı zamanda bir vücut dokusudur. Bu vücut dokusunun ara maddesini diğer dokulardan farklı olarak bir sıvı meydana getirir. Bu sıvıya “plazma” denir. Plazma kanın % 55’ini teşkil eder. Kalan kısmı ise “alyuvarlar”, “akyuvarlar” ve pıhtılaşmada rol oynayan “trombosit”lerden meydana gelmiştir.
Kan hücreleri kolaylıkla plazmadan ayrılabilir. Santrifüj denilen cihazlarla yüksek süratle döndürme sağlanarak, kan hücreleri dibe çöktürülüp, plazmadan ayrılır. Kanın vizkozitesi (kıvamı) sudan 5-8 defa daha fazladır.
Her gün kanın belli kısmı yenilenir. Yaklaşık % 1 kadar kırmızı kan hücresi ölürken, yerlerine aynı miktar genç hücre kemik iliğinden kana verilir. Plazma miktarı da en ufak bir değişiklikte hemen dengelenir. Bir kan kaybı durumunda vücut denge mekanizmaları ile hemen hacmi sabit tutmaya çalışır. Önce dokulardan kana sıvı geçişi olur. Daha sonra hızla genç alyuvarlar kana verilmeye başlanır. Büyük miktarlarda kanın kaybedildiği durumlarda şok ortaya çıkar. Kaybolan kan yerine konmazsa şok durumu atlatılamaz.
Plazma: Kan plazması, % 91 su, % 8 organik maddeler ve % 1 inorganik maddelerden müteşekkildir. Organik bileşenlerin tamamına yakını, proteindir ve plazma için “proteinlerin suda çözünmesiyle meydana gelir” denir. Plazmanın üç temel proteini “Albumin, globulin ve fibrinojendir.” 100 mililitre plazmada 4,5 gr albumin, 2,5 gr globulin ve 0,3 gr fibrinojen bulunur.
Albumin: Proteinlerin en küçük moleküllü olanlarından biridir. Kanın osmotik basıncının dörtte üçünü albumin sağlar. Osmotik basınç sayesinde kan-plazma oranı korunur. Albumin karaciğerde yapılır. Karaciğer bozukluğu olanlarda “hipoalbuminemi” denilen plazma albumin seviyesi düşüklüğü ortaya çıkar.
Globulin: Plazma globulinleri birçok değişik türdedir. Elektroforez metoduyla globulinler “alfa”, “beta” ve “gamma” parçalarına ayrılabilir. Alfa ve beta globulinler çeşitli proteinleri bağlayarak, çeşitli yerlere taşırlar. Gama globulinlerden ise hastalıklarda bağışıklık sağlayan savunma maddeleri yapılır.
Fibrinojen: Kan pıhtılaşma mekanizmasının en son basamağını yapan proteindir. Fibrinojen molekülleri fibrin liflerine dönerek katılaşırlar ve pıhtılaşma hâsıl olur.
Proteinlerden başka plazmada alınan gıdaların metabolizma ürünleri olan ürik asit, kreatinin, amino asitler gibi bir takım organik moleküller de bulunur. Diğer organik maddeler ise glikoz, yağlar ve kolesteroldür.
Plazmanın başlıca inorganik bileşenleri elektrolitlerdir. Bunlar sodyum (Na+), klor (Cl-), kalsiyum (Ca++), fosfat (PO4)-3, sulfat (SO4)-2 ve mağnezyum (Mg++)dur.
Alyuvarlar: Kırmızı kan hücreleri kanın hücre kısmının tamâmına yakınını meydana getirirler. Kanın her milimetre kübünde yaklaşık beş milyon alyuvar bulunur. Mikroskopta bakıldığında alyuvarlar, ortası çökük tavla pulu şeklinde görülür. Ortalama çapları 7,5 mikron olup, merkezdeki kalınlıkları bir mikrondur. (Bkz. Alyuvarlar)
Hemoglobin: Her kırmızı kan hücresinde oksijen bağlama yeteneğindeki bir proteinli boya (pigment) olan hemoglobin bulunur. Oksijenle dolu olan hemoglobine “oksihemoglobin” denir. Bu, kana parlak kırmızı rengini verir. Dokulara oksijen getirdikten sonra bir miktar karbondioksiti alarak akciğerlere getirir. Buna da “karbaminohemoglobin” denir. (Bkz. Hemoglobin)
Akyuvarlar: Alyuvarlardan ayrı olarak tam hücre özelliği gösterirler. Bir çekirdekleri ve diğer hücre organelleri vardır. 10-20 mikron çaplarıyla da alyuvarlardan daha büyüktür. Hareketleri amipsi şekildedir. Bir milimetreküp kanda yaklaşık 7000 kadar akyuvar bulunur. Beyaz hücreler âilesinin en önemli fertleri “granülositler” (parçalı nüveliler), “lenfositler” ve “monositler”dir. Akyuvarların % 60-70’ini granülositler, % 30-45’ini lenfositler % 10’dan az kısmını da monositler teşkil eder. Granülositler de aralarında “nötrofil”, “bazofil” ve “eozinofil” olmak üzere üç çeşide ayrılırlar. Bunların büyük çoğunluğunu nötrofiller teşkil eder.
Beyaz kan hücreleri iki yolla vücûdun infeksiyonlara karşı savunmasını üstlenirler. Granülositler ve monositler mikroorganizmayı yutarak (fagositozla) yok ederken lenfositler antikor meydana gelmesine sebeb olarak mikroorganizmaya karşı çalışırlar. Akyuvarların en büyükleri olan monositler de bakteri ve ölü hücre kırıntılarını yerler. Ömürleri çok kısadır. İnsanda 4 gündür.Mikrobik khastalıklarda sayıları artar. (Bkz. Akyuvar, Antikor, Bağışıklık)
Trombositler: Çapları sâdece 1-2 mikron olan kanın en küçük hücreleri olan trombositler, pıhtılaşmada önemli rol oynarlar. Kırmızı kemik iliğindeki dev hücrelerin (megakaryosit) parçalanmasıyla meydana gelen oval veya yuvarlak, renksiz ve çekirdeksiz parçacıklardır. Kan pulcukları olarak da bilinirler. Her milimetreküp kanda yaklaşık 150-400 bin trombosit bulunur. Kanda 9 gün sağ kalırlar. Yağ, protein ve karbonhidratlardan gayri bir takım enzimleri de vardır. Damar yaralanmalarında, damarın iç yüzüne yapışarak tıkarlar.Salgıladıkları trombokinaz enzimiyle pıhtılaşmada rol oynarlar.Pıhtı meydana geldiğinde katılaşarak yaranın ağzını büzerler ve kanamayı durdururlar. Trombositlerin pıhtılaşmadaki çok önemli görevlerinin dışında serotonin, adrenalin, noradrenalin ve histamin maddelerini taşıma vazîfeleri de vardır.
Kan yapıcı organlar: Kan yapan organlar olarak, kemik iliği, lenf nodülleri (bezeleri) ve dalak sayılabilir. Ana karnında karaciğer, dalak ve kemik iliği tarafından yapılan akyuvar yapımını doğumdan bir süre sonra tamâmiyle kemik iliği üstlenir. Dalak ve lenf bezleri “Lenfatik doku”nun en önemli kısımları olup lenfosit ve monositleri îmâl ederler. (Bkz. İlik)
Lenfatik doku: Bâdemcikler, timus, barsak mukozasında da bulunmasına rağmen, lenfatik dokunun iki büyük merkezi lenf bezleri ve dalaktır. Bu doku, lenfositleri meydana getiren lenfoblastlar ve monositleri yapan histiositlerden husûle gelmiştir. Blenfositlerinden meydana gelen “plazma hücreleri” antikor yapımında görev alırlar.
Pıhtılaşma: Damar yaralanmalarında dışarı çıkan kanın, birtakım kimyâsal reaksiyonlar sonucu sıvı halden pelte koyuluğuna veya katı hâle geçmesine kanın pıhtılaşması denir.Pıhtılaşma sâyesinde kan kaybı önlenir.Pıhtılaşma mekanizması, çok kompleks olmakla berâber olayın son kademesini ve esâsını kanda çözünen plazma proteini fibrinojen’in çözünmeyen ipliksi yapıdaki Fibrin’e dönüşmesi teşkil eder.
Kan pıhtılaşması şöyle özetlenebilir:
Herhangi bir darbe sonucu hasar gören doku, yırtılan kan damarlarının çeperleri ve kan pulcukları (trombositler) tarafından pıhtılaşma mekanizmasını başlatacak olan trombokinaz (tromboplastin) enzimi salgılanır.
Karaciğer tarafından salgınan ve üretimi için K vitaminine ihtiyaç duyulan aktif olmayan plazma proteini protrombin, trombokinaz enzimi tarafından trombin’e çevrilir.
                    Trombokinaz
(Protrombin ¾¾¾¾¾¾¾¾¾> Trombin).
Trombin, kan pulcuklarını da yapışkan yapar. Böylece trombositler, yırtılan damarı tıkamak için damarın iç çeperine yapışmaya başlar.
Trombin, kalsiyum tuzları’nın varlığında bir enzim gibi görev yaparak karaciğerin bir salgısı olan plazma proteini fibrinojen’i, ince uzun iplikçikler şeklinde teşekkül eden fibrin’e dönüştürür
                       Trombin
(Fibrinojen ¾¾¾¾¾¾¾¾¾> Fibrin).
                       Ca tuzları
Fibrin iplikçikleri, kırmızı kan hücrelerini, kan pulcuklarını ve proteinlerini bir ağ gibi sararak çökeltir. Yaranın içini dolduran bu çökeltiye pıhtı denir. Pıhtı, yavaşça büzülerek küçülür ve temiz sarı bir sıvı açığa bırakır. Bu sıvıya serum adı verilir.
Pıhtı bir süre sonra kurur.Yara, fibroblast hücreleri ve deriye âit dış tabaka hücreleri tarafından onarılır:
Damarların iç yüzeyleri kaygan olduğundan, kan buralara yapışıp pıhtılaşamaz. Ayrıca normal kan dolaşımı esnâsında çeşitli maddeler pıhtılaşmayı önler. Bunlardan biri karaciğer tarafından üretilen heparin’dir. Heparinin çokluğu, K vitamini eksikliği, karaciğer hastalıkları pıhtılaşmayı geciktirir. Bu gibi durumlarda, bedende nokta hâlinde kanamalar görülür. K vitamini, hava teması, sıcaklık, asitler, kalsiyum tuzlarının çokluğu da pıhtılaşmayı hızlandırır.
Damarda yaralanma, kireç toplanması veya kolesterin birikmesi gibi hallerde kan damarın içinde pıhtılaşabilir. Damarda meydana gelen bu pıhtıya emboli (tıkaç) denir. Bu pıhtının kalbi besleyen ince damarları (karonerleri) tıkamasından kalp enfarktüsü ortaya çıkar. Çok tehlikeli olan bu hastalıkta kalp kasları beslenemediğinden zaman içinde bozulur. Bu gibi hastalar kalp yetmezliğinden ölebilir.Tıkanma akciğer veya böbreklerde olursa akciğer ve böbrek enfarktüsü adını alır.
Hemofili denen irsî bir hastalıkta kan pıhtılaşması olmaz veya pek yavaş olur. Bu tip hastalar, bir diş çekiminden veya sünnet olmaktan ileri gelen kanamaların durmaması yüzünden hayâtını kaybedebilirler. Bunlara kan vermek ve pıhtılaştırıcı ilâçlar şırınga etmek sûretiyle yardım edilmeye çalışılır. Bu hastalık daha çok erkeklerde görülür. (Bkz. Hemofili)
KAN GRUPLARI
Alm. Blutgruppen (pl.), Fr. Groupes sanguins (pl.) İng. Blood groups. Kırmızı kan hücrelerinin üzerlerinde bulunan ve diğer kanlarda “antijen” özelliği gösteren maddelere göre insan kanlarının gösterdiği farktan doğan sınıflar.
Yirminci yüzyıldan önceki kan nakli denemeleri vahim ve düş kırıklığına sebeb olacak sonuçlar vermişti. 1900 yıllarında Karl Landsteiner kanın dört ana grupta olduğunu, bu grupların kişiden kişiye farklı bulunduğunu gösterdi. Bu gruplama ABO sistemi olarak bilinir. Landsteiner’in buluşu kan naklinde emniyetlilik yolunu açtı. 1940 yılında yine Landsteiner ve çalışma arkadaşı Amerikalı Patolog Alexander S.Wiener, kan gruplamada yeni bir sistem keşfettiler. Rhesus türü maymunlarda yapılan çalışmalarla ortaya çıkarılmasından dolayı bu sisteme “Rh sistemi” denildi.
ABO sistemi: Bu sisteme göre her kişi dört kan grubundan birine girer. Gruplar A, B, AB ve 0’dır. Ayırma işi, kırmızı kan hücreleri ve plazmada bulunan özel proteinlere göredir. Plazmadaki proteinler “aglutininler”, alyuvarların üzerindekiler ise “aglutiojenler” olarak adlandırılırlar. A ve B diye adlandırılan iki cins aglutinojen, a (alfa) ve b (beta) olarak adlandırılan iki cins aglutinin vardır. A grubu bir kişi alyuvarlarında A aglutinojenini ve plazmasında b aglutinini taşır. Bu kişinin kanı B aglutinojeni ve a aglutinini taşıyan B grubu bir kişiye verilirse alcının kanındaki a aglutininleri verenin A aglutinojeniyle birleşir ve çöker. Bu çökme vücûdun her yanında olur ve hayatla bağdaşmaz. Verilen kan oldukça az miktardaysa ortaya çıkan az miktar çökelti, çeşitli damarları tıkayarak birçok organlarda hasar yapar.
AB grubundaki kişiler A ve B aglutinojenlerine sâhiptirler. Ancak bunların plazmasında aglutinin bulunmaz. 0 grubunda ise hiç aglutinojen olmayıp a ve b aglutininleri vardır. Tabloda kan gruplarına göre aglutinojen ve aglutininler gösterilmiştir.

[attachment=121733]

 Tabloda görüldüğü gibi grupların adlandırılması aglutinojenlerine göre olmaktadır. Aglutinini olmayan AB grubuna “genel alıcı” grup, aglutinojeni olmayan 0 grubuna da “genel verici” grup isimleri verilmiştir. Tabloya bakarsak: Bir kan naklinde aynı harfli aglutinojen ve aglutinin karşılaşınca, çökelme (aglütine durumu) olacağı anlaşılır.
Rh sistemi: Rhesus proteini veya diğer adıyla Rh faktörü, kırmızı kan hücreleri üzerinde bulunan bir özel proteindir. Rh faktörüne göre iki tür kan ayrılır, Rh (+) ve Rh (-); yâni Rh proteinine sâhip veya sâhib olmayan kanlar. Rh (+) kişiye Rh (-) kan verilmesi hiçbir reaksiyon ortaya çıkarmaz. Rh (-) kişiye Rh (+) kan verilince ilk nakilde bir olay ortaya çıkmaz. Ancak bu sırada alıcının kanının serumunda verilen kanın Rh faktörüne karşı ortaya çıkan Anti Rh antikorları teşekkül eder. Aynı durum Rh (+) baba ile Rh (-) anneden doğan Rh (+) çocukta da söz konusudur. Çünkü Rh negatif olan annenin serumunda çocuğun Rh (+) antijenine karşı anti Rh antikorlar meydana gelir. Bu antikorlar müteakip hamileliklerde annenin kanıyla fetüsa geçtiğinde doğum sırasında veya hemen sonra hemolitik anemi ve buna bağlı ölümle biten durumlar ortaya çıkar. İkinci Rh (+) kan vermede birinci nakilde vücûdun meydana getirdiği anti Rh antikorları verici kanıyla reaksiyona girer ve damar içinde çökelme ortaya çıkar. Âcil kan değişimi uygulanmazsa bu durum hayatla bağdaşmaz.
Çocuğun kan grubu ana-babasına benzemeyebilir: Çocuğun kan grubu, baba veya anasınınkine benzer. Bâzan her ikisine de benzer veya her ikisine de benzemez. Eğer çocuğun kan grubu, ana-babasının kan grubundan başka türlü olmasaydı, yeryüzünde yalnız iki çeşit kan grubu bulunurdu. Çünkü bütün insanlar, bir erkekle bir kadından meydana gelmişlerdir.
Âdem aleyhiselâmın kan grubu (A), hazret-i Havva vâlidemizin kan grubu (B) ise; (A) grubunda, (B) grubunda ve (AB) grubunda çocukları olacağı gibi, 0 (Sıfır) grubunda da çocukları olabilir. Çünkü A ve B’nin yarısı 0 (Sıfır) genini taşır. Hamilelik, lohusalık, narkoz, radyoterapi ve arsenikli ilâçlar bâzan kan grubunu değiştirir. Bir insanın kan grubu değişince anasının da, babasının da kan grubuna benzemeyebilir. Bu bakımdan aynı ana-babadan meydana gelen çocukların kan grupları iki çeşit değildir. Kan grupları sistemler şeklinde incelenmektedir. Meselâ ABO, Rh sistemi gibi başka kan grubu sistemleri de bilinmektedir. Daha başka bilinmeyenlerin de bulunduğu söylenmektedir. Her kan grubu sistemi, diğer sistemlerden müstakil olarak çalışmaktadır.Tıbbî tatbikatta, yâni hastalık ve tedâviyi ilgilendiren kan grubu uyuşmazlıklarında herkesin bildiği yukarıdaki ABO ve Rh sistemleri önemlidir.
ABO sistemindeki kan gruplarından;
1. Sıfır (0) grubunda, kişiler 0 ve 0 genlerini taşır ve homozigottur (iki geni aynı).
2. A grubundakinin genleri, A ve 0’dır (heterozigot, yâni iki geni farklı) veya A ve A’dır (homozigot).
3. B grubundakilerin genleri, ya B ve B’dir (Homozigot) veya B ve 0’dır. (heterozigot).
4. AB grubundakinin genleri ise, A ve B’dir. (heterozigot).
Mesela, A grubundaki heterozigot bir erkeğin toplam spermlerinin yarısı A, yarısı da 0 genini taşır. B grubundaki heterozigot bir dişinin yumurta sayısının yarısı B, yarısı da 0 genini taşır. Bu vasfa hâiz kimseler, evlendiklerinde aşağıdaki şemada görüldüğü gibi, ABO sisteminin dört grubunda da, yâni A, B, AB, 0 gruplarında da çocukları olabilir.
Bunu açıklayalım:
1. Birinin A genini taşıyan yumurta veya sperm, diğerinin 0 genini taşıyan üreme elemanı ile bir embriyon yaparsa bundan A grubunda çocuk olur.
2. B geni 0 ile birleşince B grubunda,
3. A geni B geni ile birleşince AB grubunda,
4. 0 geni 0 geni ile birleşince 0 grubunda çocuk veya çocuklar olur. Rh sisteminde de Rh (+) olan bir kimse, heterozigot ise, yâni genlerinden biri (+), diğeri (-) ise, kan grubu Rh (-) olan biri ile evlenince, çocukların kan grubu Rh (+) da olabilir, Rh (-) de olabilir. Yukarıdaki sistemde genlerin A, B ve (+) genleri, 0 ve (-) genlere karşı baskın (dominant) olup, onların özelliklerini örter.
Diğer kan grubu sistemlerinde de durum böyledir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
KAMU İKTİSÂDÎ TEŞEBBÜSLERİ (KİT)

Alm. Öffentliche Unternehmen, Fr. Entreprises Détat, İng. State Economic Enterprises. Sermâyesinin yarısından fazlası devlete veya İktisâdî Devlet Teşekküllerine âit olup, ekonomik alanda faaliyet gösteren, tüzel kişiliğe sâhip ve faaliyetlerinde özerk olan müesseseler.

Kamu İktisâdî Kuruluşları (KİK), sermâyesinin tamamı devlete âit olan, ancak tekel niteliğinde mallar ile temel mal ve hizmetleri üretmek ve pazarlamak maksadıyla kânunla kurulan ve kamu hizmeti ağır basan KİT’tir. Bu müesseseler, 2929 sıyılı kânuna bağlı olarak özel kânunla kurulur. Üçüncü kişilerle ilişkileri bakımından özel hukuk tüzel kişisi, yönetim ve denetim bakımından kamu hukuku tüzel kişisidirler. Sorumlulukları sermâyeleri ile sınırlı olup, serbest kuruluşlardır. Sermâyesinin tamâmı devlete âit bulunan İDT’nin kurmuş bulunduğu, tüzel kişiliği olan işletmelere “müessese”; sermâyesinin yarısından fazlası İDT veya kamu iktisâdî kuruluşuna âit anonim şirketlere bağlı ortaklık Kamu İktisâdî Kuruluşlarının, İktisâdî Devlet Teşekkülünün yâhut da bağlı ortaklığın sermâyesinin en az % 26 ve en çok % 50’sine katıldığı anonim şirketlere “iştirak” denir.

Türkiye’deki iktisâdî devlet teşekkülleri şunlardır:

MKE, ASOK (Teksan, Tümosan, Asilçelik), ORÜS (orman ürünleri), Türkiye Çimento Sanâyii, Demir Çelik İşi, SEKA, Etibank, Türkiye Taşkömürü K.Türkiye Kömür İşl., Et Balık Kurumu, TMO, TPAO, Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu, Türkiye Şeker Fabrikaları, Yem Sanâyii, TZDK, DMO, Türkiye Deniz İşl., Türk Gemi Sanayii A.Ş., Türkiye Gübre Sanâyii.

Kamu İktisâdî Kuruluşları ise:

TEK, Çaykur, Tekel, Tarım İşl., TCDD, PTT, DHMİ ve THY.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
Kahramanmaraş Hakkında Bilgiler

KAHRAMANMARAŞ

İlin Kimliği
Nüfûsu           : 892.952
Yüzölçümü   :14.327 km2
İlçeleri           : Merkez, Afşin, Andırın, Çağlayancerit, Ekinözü, Elbistan, Göksun, Nurhak, Pazarcık, Türkoğlu.
İstiklâl madalyalı tek ilimiz. Akdeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde bulunan ve bir kısmı bu bölgelere ait olan Kahramanmaraş’ın toprakları 27°11’ ve 38°36’ kuzey enlemleri ile 36°15’ ve 37°42’ doğu boylamları arasında yer alır. Doğudan Malatya, Adıyaman, Gaziantep; güneyden Adana; batıdan Kayseri; kuzeyden ise Sivas illeri ile çevrilidir. Trafik numarası 46’dır. Dondurması, pirinci, biberi, üzümü, pancarı ile meşhurdur.
İsminin Menşei
Maraş Hitit devrinde meşhur kumandan “Maraj” tarafından kurulmuştur. Asurluların “Markasi” ve Romalıların “Germanikya” dedikleri bu şehre İslâm orduları fethedince “Mer’aş” veya “Reaşe”, Türkler fethettikten sonra da “Maraş” denildi. “Mer’aş” “titreyen yer” demektir. Nil Vâdisi, Lût Gölü, Amik Ovası, Maraş arası zelzele bölgesidir. Bu sebeple Mer’aş denildiği söylenir.
Bölgede pirinç çok ekilir. Bu sebeple bölgede çok sıtma görüldüğünden ve sıtma olanlar titrediği için Mer’aş denildiğini söyleyenler de vardır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 7 Şubat 1973 târihli kânunla bu ile “Kahramanlık” ünvanı verilince, ilin ismi “Kahramanmaraş” olmuştur.
Târihi
Anadolu’da çok eski devirlerde kurulmuş şehirlerden biri olan Maraş, çeşitli târihî hâdiselere sahne olmuştur. M.Ö. 2000 senesinde Batıdan gelen Hititler bu bölgeye hâkim olmuşlardır. Hititli general “Maraj” bugünkü Maraş’ın yakınında kurduğu şehre kendi ismini vermiştir. Maraş bir ara “Gurgun” isimli genç Hitit Devletine başkentlik de yapmıştır. Hititlerin en faal olduğu yerlerden biri olan bu bölgede Hititlere âit çok sayıda eser bulunmuştur.
Eski Babil İmparatorluğunun nüfûzu buraya kadar uzanmıştır.
Asurlular bu bölgeye hâkim olunca, şehre “Markasi” ismini verdiler. Asurluların yerine geçen Yeni Babil İmparatorluğu bu bölgeye hâkim olamadı. Babil İmparatorluğnu ortadan kaldıran Medler, bölgeye girdiler. M.Ö. 6. asırda Medlerin yerine geçen Persler, Anadolu’nun birçok yeri gibi bu şehri de hâkimiyetleri altına aldılar. M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı İskender, Persleri yenerek bütün İran ve Anadolu’ya hâkim oldu. İskender’in ölümü ile imparatorluk parçalandı. Bu bölge, Selevkos (Asya)İmparatorluğunun payına düştü. Bir müddet sonra Kapadokya Krallığının eline geçti.
M.Ö. 1. asırda Roma İmparatorluğu bütün Anadolu gibi bu bölgeye de hâkim oldu. Romalılar, İmparator Caligula’ya izâfeten Maraş şehrine “Germanikya” (Germanikea) ismini verdiler. M.S. 395 senesinde Roma İmparatorluğu parçalanınca Anadolu ile birlikte Maraş da Doğu Roma (Bizans)nın payına düştü. Bizanslılar devrinde Maraş mühim bir merkezdi. Bizans İmparatoru Üçüncü Leon Maraşlıdır.
Hazret-i Ömer’in halîfeliği zamânında 637 senesinde Maraş Hâlid İbnu’l-Velîd emrindeki İslâm ordusu tarafından fethedilerek İslâm topraklarına katıldı. 746’da Bizanslılar Maraş’ı işgal ettilerse de, ertesi yıl Emeviler Maraş’ı geri aldılar. Abbâsîler devrinde Bizanslılar, 754’te Maraş’ı kısa bir müddet işgal ve tahrip ettiler. Yine 778’de Maraş Kalesini muhâsara ettiler. Halîfe Hârûn Reşîd,Maraş yakınlarında Haruniye Kalesini inşâ ettirdi. Bu bölgenin savunmasına büyük önem verdi. 877 senesinde İmparator Birinci Basileios şehri muhâsara etti, fakat alamadı. 916’da Bizanslıların eline geçerek feci şekilde yağma edildi. Kısa bir müddet sonra Maraş, Müslüman Hamdânî emirlerinin eline geçti. Bizanslılar, 949’da Maraş’ı Hamdânîlerden aldılar. 952’de yine Müslümanların eline geçti. 962’de Bizans İmparatoru Nikeforos Fokas, Maraş’ı işgal etti. 992’de Türk kumandanı Bengü Tigin,Bizanslılara büyük zarar verdiyse de Maraş’ı geri alamadı.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra, Anadolu Fâtihi ve Türkiye Selçukluları Devletinin kurucusu Birinci Süleymân Şah başkumandanlığındaki Selçuklu ordusu, Maraş’ı fethetti. Birinci Haçlı Seferinde Maraş ve civârı tekrar elden çıktı. 1097’de Gedefroy de Bovillon kumandasındaki Haçlı ordusu bölgeyi işgal ettikten sonra Maraş’ı piskoposluk merkezi yaptılar. 1100 Haziranında Antakya Prensi Bohemond Malatya’yı işgal için yürürken Maraş Ovasında Danişmendoğlu Gümüş Tigin’e yenildi ve esir düştü. Gümüş Tigin’in bu zaferinden sonra Maraş, Türklerin eline geçti.
Bizans İmparatoru Alexios Komnenos General Butimedes’i göndererek Maraş’ı yeniden işgal ettirdi. Haçlılar devrinde Maraş küçük bir Lâtin Senyörlüğü idi. Zengi HânedânındanTürk Atabeylerine vergi vererek varlığını devam ettiriyordu. 27 Kasım 1114’te Maraş’ta şiddetli bir zelzele oldu. 40.000 kişi öldü. 1136’da Danişmendoğulları bölgeye geldiler. Fakat Maraş’ı Haçlılardan alamadılar. 1138’de Türkiye Selçukluları Sultanı Birinci Mes’ud, Maraş önlerine gelerek Lâtin Senyörlüğünü vergiye bağladı. 1149’da İkinci Kılıç Arslan, Maraş’ı yeniden fethederek Türkiye Selçukluları sınırları içine kattı.
1151’de Halep Atabeylerinin eline geçen şehir, Kılıç Arslan tarafından geri alındı. 1156’da Ermeniler Maraş’ı basıp yağma ettiler. 1173’te Sultan İkinci Kılıç Arslan, Maraş’ı yeniden aldı. Bir müddet Zengîler ve Eyyûbîlerin kontrolünde kalan şehir 1248’de Selçuklu Sultanı Gıyaseddîn Keyhüsrev zamânında yeniden Selçuklulara geçti. Gıyaseddîn Keyhüsrev, Emir Hüsameddin Hasan’ı Maraş Vâlisi tâyin etti. Bu zatın oğlu ve iki torunu 50 sene Maraş’ı idâre ederek, şehri îmâr ettiler.
İlhanlıların Anadolu’yu istilasından faydalanan Ermeniler tarafından 1253’te işgal ve tahrip edilen Maraş, İlhanlılara (İran Moğollarına)tâbi olmak şartıyla Kilikya Hıristiyanlarının elinde kaldı. O târihte en güçlü İslâm devleti olan Mısır-Suriye Türk Memlûk imparatorluğu ordusu, Maraş’ı almak için geldi. 1292’de Maraş’ı geri aldılarsa da, az sonra Hıristiyanlar yeniden Maraş’ı işgal ettiler. 1297’de Maraş tekrar Memlûklerin eline geçti. Böylece Maraş’ta Hıristiyan hakimiyeti kesin olarak sona erdi. Moğol istilası sebebiyle Anadolu’ya göç eden Türk boyları, bilhassa Türkmen oymakları Maraş ve civarına iskân edildiler. Bunlardan en kuvvetli boy olan Dulkadiroğulları burada iki asır süren bir beylik kurdular. 10 bey hüküm sürdü (1337-1522). Önceleri Memlûk Türk İmparatorluğuna tabi oldular, 1381-1384 arasında Maraş, Memlûklerin elinde kaldı. Daha sonra Osmanlı Devletinin yüksek hâkimiyetini tanıdılar. Osmanlı Hânedânı ile akraba oldular. 1449’da şehzade Sultan Mehmed (Fâtih), Dulkadiroğullarından Sitti Hatunla evlendi. Sultan İkinci Murad Han’ın annesi de Dulkadiroğullarındandı. Yavuz Sultan Selim Hanın annesi Ayşe Hatun da, Dulkadiroğullarındandır.
Dulkadir Beyi Bozkurt Beyin kızı çok güzeldi. Şah İsmâil isteyince inancı bozuk olduğu için ona vermedi. Şah İsmâil Maraş’a geldi. Dulkadiroğullarının cesetlerini çıkarıp kemiklerini yaktı. Bozkurt Beyin 1 oğlu ve 3 torununu diri diri kızartıp askerlerine yedirtti. İran Şahı İsmâil Safevî’nin Maraş’a yaptığı bu kanlı seferi üzerine Yavuz Sultan SelimHan, ana tarafından dedesinin saltanat sürdüğü Maraş’ı (Dulkadir Beyliğini)Osmanlı Devletine bağladı ve Maraş, beylerbeylik (eyâlet) merkezi oldu. Şam, Halep, Gaziantep, Hatay, Urfa, Maraş’a bağlıydı.
Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanında oğlu İbrâhim Paşanın 19 ay işgali altında kalan Maraş’ı 1840’ta İbrâhim Paşa boşalttı. Tanzimâttan sonra Maraş eyâlet merkezi durumunu kaybederek sancak merkezi oldu. Bir ara yine eyâlet merkezi olduysa da bir müddet sonra Halep vilayetinin üç sancağından biri oldu. Beş kazası vardı. On dokuzuncu asır sonlarında asırlardır devam eden dokumacılık ve dericilik sektörü çöktü. Birinci Dünyâ Harbi öncesinde Maraş’ın nüfûsu 75 binden 33 bine düştü ve bunun çok az miktarı Ermeni idi.
Birinci Dünyâ Harbinden sonra İngilizler Maraş’ı işgal ettiler ve Fransızlara verdiler. Fransızlar Maraş’taki Ermenileri ve Türkiye dışından, Avrupa’dan getirdikleri Ermenileri silâhlandırarak Türklere büyük zulüm yaptılar. Çocuk ve kadınlara kadar silâhlanan Maraşlılar, Fransız ve Ermenilere karşı kahramanca savaş vererek son derece üstün silâhlara sâhib olan düşmanı, Türk vatanından kovdular. 11 Şubat 1920’de Maraş düşman işgalinden kurtuldu.
İstiklâl Harbinde Kahramanmaraş’ın kahramanca mücâdelesi: Anadolu Fâtihi Süleymân Şahın 1071 Malazgirt Zaferinden kısa bir müddet sonra fethettiği Maraş’a Birinci Dünyâ Harbini müteakip Fransız Yüzbaşı Juli kumandasındaki Fransız işgal birlikleri ve beraberinde getirdikleri silâhlı Ermeni çeteleri girdiler. Ermeniler aşırı derecede taşkınlıklar yaptılar. Bu işgal hayâlî Ermeni devletinin kuruluş hamlesi idi. Söylenenlere göre; Ermeni ileri gelenlerinden Hırlakyan Agop’un konağında Guvernör Andre, bu Ermeninin torunu Helana’ya dans teklif edince, bu Ermeni kız; “Kalede Türk bayrağı dalgalandıkça teklifini kabul etmem.” der. Ertesi sabah Türk Bayrağı indirilince halk galeyana gelerek kaleye hücum eder. Fransız askerleri korkup kaçar. Halk Türk Bayrağını yerine asar. İşgalden iki gün sonra işgalci askerler, Uzunoluk semtinde hamamdan çıkan Türk kadınlarına sarkıntılık ederek; “Burası artık Türklerin değil. Fransız müstemlekesinde örtülü gezilmez!” diyerek kadınların örtülerini almaya çalıştılar. Olayı gören Sütçü İmâm; “Durun bre dinsizler, durun bre köpek soyları, bugün nâmus günüdür.” deyip düşmana ilk kurşunu (tabancası ile) sıkarak mücâdeleyi başlattı. Bir Fransız Ermenisi öldü, diğerleri kaçtılar. Doktor Mustafa Bey, Avukat Kısakürek Mehmed Ali Bey, Şehid Evliyâ Muallim Hayrulah Efendi, Türkoğlu Mustafa ve Yusuf Çavuş, Sütçü İmam’a katıldılar.
Cumâ namazını kılmaya gelenlere Ulu Câmi İmâmı Rıdvan Hoca; “Kalesinde bayrağı dalgalanmayan esir bir ülkede Cumâ namazı kılmak câiz değil. Sizin damarlarınızdaki asil Türk kanı o bayrağı yerine dikmeye hâizdir.” diyerek direnişi başlattı. Böylece 21 Ocak 1920 Çarşamba günü başlayan direniş, 11 Şubat 1920’ye kadar devam etti. 22 gün geceli gündüzlü can vererek, kan dökerek kazanılan 11 Şubat Zaferi, târihte rastlanan şehir savaşlarından apayrı bir özellik ve değer taşır. Kurtuluş Savaşında ilk destanı Kahramanmaraşlılar yazmıştır.
Târihte “Aslanlar Şehri” olarak bahsedilen Kahramanmaraş, dışardan hiçbir askerî yardım almadan düşman işgaline direnip kurtulduğu için 5 Nisan 1925’te TBMM, Kahramanmaraş’a “Kırmızı Şeritli İstiklâl Madalyası” vermiştir.
Kahramanmaraş destanı ile ilgili olarak Gustov le Bon; “Müslümanların bu harpte göstermiş oldukları şecaat ve cesaret, bir filozof için ibret alınacak bir derstir. Çünkü şimdiye kadar dünyâyı idâre etmiş olan din kuvvetinin, bugün dahi idare etmekte olduğunun bir delilidir.” demektedir.
Fizikî Yapı
Kahramanmaraş ili topraklarının % 60’ı dağlarla, % 24’ü plato ve yaylalarla ve % 16’sı ovalarla kaplıdır. Dağlar Güney Torosların devamıdır. Bu dağlar arasında geniş ovalar ve bol akarsular yer alır.
Dağları: Kahramanmaraş topraklarının % 60’ını kaplayan dağlar genellikle Güneydoğu Torosların uzantılarıdır. En yüksek noktası Nurhak Dağlarındadır (3081 m). Başlıca dağları şunlardır: Binboğa Dağları (2907 m), Engizek Dağı (2814 m), Ahır Dağı (2301 m), Koç Dağı (2547 m), Salavan Dağı (2370 m), Deli Hübek Dağı (Ayırmekan Tepe 2907 m).
Maraş ilinde dağların çoğu akarsularla parçalanmış plato ve yaylalardan meydana gelir. Yaylaların çoğu kuzeydedir. Güneyde de vardır. Başlıcaları şunlardır: Çalıpalma, Üçkuyu, Yavşan, Binboğa, Başkonuş, Gonan, Yedikuyu, Karagöl, Çevirmi yaylalarıdır.
Ovaları: Ovaların çoğu Ceyhan Nehri Vâdisi boyunca uzanırlar. Maraş Ovasının uzunluğu 40 km, genişliği 20 kilometredir. Ahır Dağı ile Çimen Dağı arasında yer alır. Elbistan Ovasının uzunluğu 50 km, genişliği 20 km olup, yüksekliği 1000-1200 m arasındadır. Binboğa, Nurhak, Engizek ve Berit dağları ile çevrilidir. Göksu Ovasının uzunluğu 30 km, genişliği 20 kilometredir. Göksün Çayı ile sulanır. Diğer ovalar; Andırın, Afşin ve İnekli, Türkoğlu, Narlı, Elbistan, Mizmilli’dir.
Akarsuları: İlin en önemli akarsuyu Ceyhan Nehridir. Diğer akarsuların hepsi Ceyhan Nehrine karışır. Ceyhan Nehri, Elbistan ilçesinin Pınarbaşından çıkar. Elbistan ortasından geçerek Kahramanmaraş’ı kuzeyden güneye kateder. Göksun Çayı, Binboğa Dağlarından çıkar. Uzunluğu 138 km olup, Ceyhan Nehrine karışır.
Aksu Çayı, Engizek Dağının eteklerinde Küçükçerit köyü yakınındaki bir pınardan çıkarak, dar ve derin boğazlardan geçerek Kahramanmaraş’ın batısıdan Ceyhan’a karışır. Bunların yanında il sınırları içinde uzunluğu 100 kilometreden az olan pekçok dere ve çay vardır. Bunlar; Erkenez, Karaçay, Deliçay, Öngüt, Körsulu, Peynirdere, Kerhan, Kırkgöz, Üzücek, Başpınar, Andırın, Çırlak, Darıovası, Keşiş, Söğütlü, Hurman, Nargile, Nurhak, Göksun-Kömür, Çukurhisar, Kayagözü, Mizmızlı, Bağlama, Taşbiçme ve Gökpınar’dır.
Göller: İlde tabiî göl yoktur. Bataklık hâlindeki Gölbaşı ve Gavur Gölü kurutularak tarıma elverişli hâle getirilmiştir. Aksu Çayı üzerinde kurulan Kartalkaya Baraj Gölü 57 m yükseklikte ve 195 milyon m3 su kapasiteli olup, 27.000 hektar alanı sulamakta kullanılır. 1989’da yapımı tamamlanan Ceyhan üzerindeki Menzelet Barajı ile 178.000 hektara yakın toprak sulanmakta ve 124.000 kw elektrik elde edilmektedir. 2 milyar m3 su kapasitelidir. Sır Barajının yapımı 1990 yılında tamamlandı ve 1991’de elektrik üretimi başladı. Ayrıca Kandil, Karakuz, Düzkesme, Kılavuzlu, Ayvalı, Adatepe barajları yapılmaktadır.
İklim ve Bitki Örtüsü
İklimi: İlin güneyinde Akdeniz iklimi, kuzeyinde ise sert olmayan kara iklimi görülür. Yağış ortalaması 723 milimetredir. Yılın 40 gününde ısı 0°C’nin altında ve 120 gün 30°C’nin üstünde seyreder. Toprağın karla örtülmesi genel olarak bir haftayı geçmez. Kışlar ılık ve yağışlı, yazlar sıcak ve kurak geçer. Kartalya, Menzelet ve Sır barajlarında su toplanması ile Kahramanmaraş’ta nem ve yağış oranında değişme olmuştur.
Bitki Örtüsü: İl topraklarının % 42’si orman ve fundalıklarla, % 27’si ekili-dikili alanlarla, % 24’ü çayır ve mer’alarla kaplıdır.
Dağların çoğu orman ve makiliktir. Andırın ve Elbistan ilçlerinde orman alanları zengindir. Ovalar bozkır görünümündedir. Ormanlarda çam, meşe, kayın, ardıç, sedir, köknar ve şimşire rastlanır.Zeytinlik ve bağları oldukça geniş yer tutar.
Ekonomi
Kahramanmaraş ekonomisi tarıma ve tarıma dayalı imalât sanâyii ile ticârete dayanır. Faal nüfûsun % 80’i tarım, ormancılık, hayvancılık ve avcılıkla uğraşır. Gayri sâfi hâsılanın yarısı tarımdan elde edilir.
Tarım: İl topraklarında çeşitli tarım ürünleri yetişir. Başlıca tarım ürünleri; buğday, arpa, pirinç çavdar, mahlut, nohut, fasülye, şekerpancarı ve pamuktur.
Başta üzüm olmak üzere pekçok meyve yetişir. Üzümü meşhurdur. Yetişen diğer meyveler ise çilek, elma, kayısı, armut, zeytin, dut, antepfıstığı, fındık, yerfıstığı ve çamfıstığıdır.
İlde sebzeler arasında en çok domates, biber, lahana, soğan, kabak ve hıyar yetiştirilir. Kahramanmaraş’ın kırmızı biberi meşhurdur. İlde modern tarım araçları, sulama ve gübreleme yaygınlaşmıştır. Türkiye’nin biber tarlası ve çeltik deposudur.
Hayvancılık:Kahramanmaraş çayır, mer’a ve yayla bakımından zengindir. İl sınırları içinde koyun, sığır ve kıl keçisi beslenir.Kümes hayvancılığı gelişmektedir. 30 bin civârında arı kovanı bulunmaktadır. Menzelet, Kartalkaya, Sır Baraj göllerinde ve Tekirsuyu’nda alabalık, aynalı sazan, yayın ve kefal balıkları avlanır.
Ormancılık: Kahramanmaraş orman bakımından zengin sayılır. 470 bin hektar orman ve 130 bin hektar fundalık olarak 600 bin hektar orman varlığı vardır.Senede yaklaşık 200 bin m3 sanâyi odunu ile 50 bin ster yakacak odun ve 500 ton reçine elde edilir.
Mâdenleri: Kahramanmaraş mâden bakımından çok zengindir. Barit, Türkoğlu ilçesinde çıkarılmaktadır. Elbistan’ın Bıçakçılar, Murata ve Nargele köylerinde demir yatakları vardır. Afşin-Elbistan arasında 100 km2lik bir sahada düşük kalorili linyit yatakları mevcuttur. Çıkarılan linyit kömürü Türkiye’nin en büyük kamu yatırımlarından olan Afşin-Elbistan Termik Santralinin 1984’te devreye giren ünitelerinde kullanılmaktadır. Linyit rezervi 3,5 miyar tondur. Ülkenin en zengin linyit havzasıdır. Göksun ilçesinde zengin mermer yatakları bulunur. Türkiye’nin en zengin çimento toprağı bu bölgededir.
Kahramanmaraş’ta ayrıca krom, mâden kömürü, çinko, bakır, mangenez, manyezit, talk, oniks, kurşun, grafit, amyant ve pirit mâdenleri de çıkarılır.
Sanâyi: Kahramanmaraş sanâyii yeni yeni gelişmektedir. 1986’da kalkınmada öncelikli bölgeler içine dâhil edilmesiyle fabrikaların sayısı hızla arttı. Sanâyi tarıma dayalıdır. Afşin-Elbistan Termik Santralı ile ilde sanâyi gelişmektedir. 10 kişiden az işçi çalıştıran sanâyi iş yeri 1200 ve 10 kişiden fazla çalıştıran iş yeri 100’e yakındır. Başlıca sanâyi kuruluşları Sümerbank Pamuklu Dokuma Sanâyii, iplik fabrikaları, penye dokuma fabrikaları, çelik tencere ve çaydanlık fabrikaları, SEK’in peynir ve tereyağ fabrikası, kiremit-tuğla fabrikaları, un yem, yağ, dokuma, iplik, pres ve çırçır fabrikaları, alüminyum ve bakır, mermer, kırmızı biber, sunta, plâstik ve çimento fabrikalarıdır.
Bir milyon m2lik bir sahaya 1973’te temeli atılan sanâyi sitesinde 600 iş yeri tamamlanmıştır. Afşin-Elbistan Termik Santralı tam kapasiteyle çalışmaya başladığında senede 8,1 milyar kwh elektrik üretecektir.
Ulaşım: Kahramanmaraş karayolu ve demiryolu bakından önemli bir kavşak noktasıdır. Karayolu ile Antakya, Gaziantep, Urfa, Mersin, Adıyaman, Diyarbakır, Siirt, Malatya, Elazığ, Kayseri ve Ankara illerine bağlanmaktadır. 390 km’lik devlet ve 425 km’lik il yolu vardır. Andırın ve Çağlayancerit hâriç bütün ilçeler il merkezine asfalt yolla bağlıdır.
Demiryolu: 1948’de Maraş Garı Köprüağzından ayrılan 28 km’lik bir hat ile Haydarpaşa-Kurtalan hattına bağlanır. İl sınırları içinde Narlı yakınlarından ikiye ayrılan demiryolunun bir kolu Gaziantep’e diğeri ise Malatya’ya uzanır.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Nüfûsu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 892.952 olup, 407.215’i il ve ilçe merkezlerinde, 485.737’si köylerde yaşamaktadır. Yüzölçümü 14.327 km2 olup, nüfus yoğunluğu 62’dir.
Örf ve âdetleri: Kahramanmaraş’ın târihi Anadolu’da ilk siyâsî birliği kuran Hititlerden başlar. Hititlerden bu yana bölgeye birçok millet ve medeniyet hâkim olmuştur. 637’de İslâm Orduları ve 1071’den sonra Türkler tarafından fethedilen bu şehir, pekçok defa el değiştirmesine rağmen Türk-İslâm kültürü ile yoğrulmuştur. 1297’den sonra Hıristiyanların hâkimiyeti tamâmen sona eren ve Yavuz Sultan Selim Han tarafından kesin olarak Osmanlı Devletine katılan Kahramanmaraş’ta Türk-İslâm kültürü, örf ve âdetler ve her çeşit sosyal müesseselerde hâkim olmuş diğer kültürler unutulmuştur.
Halk edebiyâtı: Kahramanmaraş halk edebiyâtı bakımından zengin bir ilimizdir. Çok sayıda halk şâiri yetişmiştir. Hezârî, Şirâzî, Şâzî ve Derdî çok meşhurlarıdır. Kahramanmaraş atasözleri, manileri, tekerlemeleri ve bilmeceleri bakımından da zengindir.
El sanatları: Kahramanmaraş’ta bakırcılık, ahşap oymacılığı, ayakkabı îmâlâtı, kilim dokumacılığı, mobilyacılık, dericilik, köşkerlik (yemeni tamirciliği), sim, sırma, kuyumculuk ve genç kızların “dival” nakışı meşhurdur.
Kıyâfet: Kadınlar başa oyalı yazma veya poşu takarlar, fistan, üç etekli zıbın ve üzerine “sermare” denilen cepken, aba giyilir. Bele ise “belek” denilen kuşak sarılır. Ayağa topuklu ayakkabı giyilir. Erkekler de başa açık renkli keçe külâh giyerler ve üzerine poşu takarlar. Sırtta beyaz mintan, simle işlemeli cepken, aba, şalvar, şalvarın yan taraflarında sırmalı Maraş işi bulunur. Bele poşu, poşu üzerinde deri üzerine sırma ile motifler işlenmiş kuşak takılır. Ayağa yün çorap ve yemeni giyilir.
Halk oyunları ve müziği: Doğu Anadolu’nun oyun ve müziği hâkimdir. Halay havaları, cengi, Köroğlu oyunları oynanır. Türküleri oldukça fazladır. Ağıtlar, kına havaları, güzelleme ve öğütleri çoktur. Başlıca oyunları Maraş Üçayağı, Demircioğlu, Bir Evde İki Gelin, Maraş Ağzı, Pekmez Oyunu, Ağır Hava, Comulu, Çamdan Sakız Akıyor, Çoban,Türkmen Halayı, Çelebi Halayı, Zayak ve Kelek’tir.
Mahallî yemekleri: Tirşik çorbası, Tarhana çorbası, ekşili çorba, mercimek çorbası, pıtpıt lapası, bulamaç, simit köftesi, kısır, içli köfte, patlıcan musakka, yoğurtlu kebab, havuçlu Maraş pilavı, peynirli börek, peynir helvası, un helvası, ballı börek, harmanda baklavası.
Maraş dondurması Türkiye ve Türkiye dışında meşhurdur. Dondurma yapımında kullanılan sahlep özel olarak toplanıp öğütülür. Dondurma dibekte döğülerek yapılır. Sütten yapılan kaymaklı dondurma sakız gibidir. Çiğ köfte Güneydoğu Anadolu’nun ortak zevkidir. Kahramanmaraş çiğ köftesi farklıdır. Tâze siyah et, tâze çekilmiş bulgur, bol baharat ve kırmızı biber ile usta bir yoğurucu tarafından yapılır. Yörede çiğ köfte yapılırken deyiş olarak söylenen şu şiir meşhurdur:
ÇİĞ KÖFTE
Çiğ köfteler ne acı
Ayran bunun ilâcı
Çok yoğur gelin bacı
İlle de canım çiğ köfte
 
Çiğ köfteler dama kaçtı
Ayran peşine düştü
Çok yedim karnım şişti
İlle de canım çiğ köfte
 
Çiğ köfteyi yoğuran
Yemez bunu doğuran
Bol ayran, tere, soğan
İlle de canım çiğ köfte
 
Çiğ köftenin bulguru
Boğazdan geçmez kuru
Bacım ayranın duru
İlle de canım çiğ köfte
 
Servi kavak uzun uzun
Yaprakları düzüm düzüm
Ne sulu ki iki gözüm
İlle de canım çiğ köfte
Spor: Ata sporu güreşimize yıllardır eleman yetiştiren illerimizin başında Kahramanmaraş gelir. Haydar Pehlivan, Kasap Kara Ali ve Mağralı Ökkeş meşhurdur. Unutulan şalvar güreşi ile karakucak güreşinin yeniden gelişmesi için çalışmalar yapılmaktadır. Karakucak Güreş Festivali bu çalışmalardan biridir.
Eğitim: Kahramanmaraş’ta okulsuz köy yoktur. Okuma-yazma oranı % 80’e ulaşmıştır. İlde 25 anaokulu, 965 ilkokul, 85 ortaokul, 8 meslekî ve teknik ortaokul, 26 lise, 13 meslekî ve teknik lise vardır. 1993’te öğretime başlayan Sütçü İmâm Üniversitesinde Fen-Edebiyat, Zirâat, Orman, Tıp, Tekstil fakülteleri vardır. Ayrıca Elbistan ilçesinde Malatya İnönü Üniversitesine bağlı bir Meslek Yüksek Okulu bulunmaktadır.
İlçeleri
Kahramanmaraş’ın biri merkez olmak üzere on ilçesi vardır.
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 360,481 olup, 228.129’u ilçe merkezinde, 132.352’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 77, Süleymanlı bucağına bağlı 10, Yeniköy bucağına bağlı 13 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeybatısında Ahır Dağı yer alır. Başlıca akarsuları Ceyhan Nehri ve Aksu Çayıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, pamuk, kırmızı biber, buğday, arpa ve sebzedir. İplik dokuma, un, yağ, çırçır, çelik tencere, konfeksiyon fabrikaları, çeltik ve biber işleme atölyeleri başlıca sanâyi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Maraş Ovasının kuzeyinde Ahır Dağının güney eteklerinde meyilli bir arâzide kurulmuştur. En alçak yeri denizden 580 m yükseklikte olup en yüksek yeri ise 660 metredir. Kayseri-Gaziantep karayolu ve Adana-Elazığ demiryolu ilçeden geçer.
Afşin: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 99.321 olup, 28.524’ü ilçe merkezinde 70.797’si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 35, Tandır bucağına bağlı 20 köyü vardır. Yüzölçümü 1387 km2 olup, nüfus yoğunluğu 72’dir. İlçe toprakları Elbistan Ovası ve batısında yer alan Binboğa Dağlarından meydana gelir. Güneydoğu Torosların kuzeye uzanan kollarında platolar görülür. Güneydoğusunu Afşin Ovası kaplar, ovayı Ceyhan Irmağı ve kolları sular.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Başlıca tarım ürünleri nohut, şekerpancarı, ayçiçeği, patates ve meyvedir. Sulanabilen yerlerde fasulye yetiştirilir. En çok koyun ve sığır beslenir.
İlçe merkezi Binboğa Dağlarının güney eteklerinde kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1180 metredir. Târihî eserler bakımından zengindir. Elbistan’a bağlı bucakken 1944’te ilçe oldu. Eski isimleri Efsus ve Yarpuz’dur. İl merkezine 145 km mesâfededir.
Andırın: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 44.337 olup, 7506’sı ilçe merkezinde, 36.831’i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 43, Çokak bucağına bağlı 6 köyü vardır. Yüzölçümü 1178 km2 olup, nüfus yoğunluğu 38’dir. İlçe toprakları dağlıktır. Kuzeybatısında Nur ve Gâvur Dağları adlarıyla da bilinen Amanos Dağları yer alır. Amanos Dağlarında platolar vardır. Başlıca akarsuları Andırın ve Keşiş çaylarıdır. Geben Ovası hâriç düz arâzi yok denecek kadar azdır.
Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, nohut, pamuk, karpuz, yerfıstığı, çilek, fındık ve ayçiçeğidir. Meyvecilik ve sebzecilik yaygın olarak yapılır. Yüksek kesimlerde yaylacılık yoluyla küçükbaş hayvan beslenir. Ormancılık son zamanlarda gelişmektedir.
İlçe merkezi, Andırın Suyu Vâdisinde kurulmuştur. Denizden 1050 m yüksekliktedir. İlçe halkı İstiklâl Harbinde Hâfız Efendinin teşvikiyle öküzlerini satıp silâh alarak Maraş’ın kurtuluş mücâdelesine katılmışlardır. 1863’te ilçe olan Andırın’ın belediyesi 1953’te kurulmuştur.
Çağlayancerit: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 26.914 olup 10.435’i ilçe merkezinde, 16.479’u köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağına bağlı 14 köyü vardır. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Güneybatısında Ahır Dağı yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri fasulye, buğday, arpa, mercimek ve nohuttur. Meyvecilik gelişmiştir. Elma, bâdem, ceviz, kiraz, kayısı, şeftali ve vişne en çok yetiştirilen meyvelerdir. İlçe merkezi Ahır Dağının kuzeydoğu eteklerinde kurulmuştur. Merkez ilçeye bağlı belediyelik bir köyken 19 Haziran 1987’de 3392 sayılı kânunla ilçe oldu.
Ekinözü: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 21.633 olup 8184’ü ilçe merkezinde 13.449’u köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları orta yükseklikteki dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Güneydoğusunda Salavan Dağı, batısında Berit Dağı, güneyinde Engizek Dağı yer alır.
Ekonomisi, tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, nohut, fasulye, sebze ve meyvedir. Yüksek kesimlerde küçükbaş hayvan besiciliği yapılır. İlçede bulunan içmeler önemli gelir kaynağıdır. İlçe merkezi Savan Dağının kuzeybatı eteklerinde bir dere vâdisinde kurulmuştur. Elbistan’a bağlı belediyelik köy iken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Elbistan: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 112.024 olup, 54.741’i ilçe merkezinde, 57.283’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları akarsularla parçalanmış bir düzlük ve bunun etrâfında yer alan dağlardan meydana gelir. Doğusunda Nurhak, güneyinde Engizek ve Berit, kuzeyinde Hezanlı Dağı, orta kesimde Elbistan Ovası yer alır. Ova ile dağlar arasında platolar vardır. Başlıca akarsuyu olan Ceyhan Nehri ilçe yakınlarındaki Pınarbaşı’ndan doğar.
Ekonomisi tarıma ve sanâyiye dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, lahana arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, nohut, fasülye, sebze ve meyvedir. Antepfıstığı yetiştiriciliği gelişmektedir. Yüksek kesimlerde hayvancılık yapılır. En çok koyun beslenir. Dağlık kesimlerde daha çok kıl keçisi, ovada ise sığır besiciliği yaygındır. İlçe merkezinde şeker ve tuğla fabrikası bulunur. Elbistan ile Afşin arasında düşük kaliteli linyit yatakları vardır. Türkiye’nin en büyük termik santralı olan Afşin-Elbistan Termik Santrali bölgeden çıkarılan linyit ile çalıştırılır.
İlçe merkezi ovanın güneyinde, Şar Dağı eteğinde, kurulmuştur. Denizden yüksekliği 1115 metredir. Dulkadiroğulları Beyliğine başkentlik yapmıştır. Memluk İmparatoru Sultan Baybars İlhanlıları burada yenmiştir. 1507’de Şah İsmâil ilçede korkunç tahribât ve katliam yapmıştır. Afşin-Elbistan Termik Santrali ilçenin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. İlçe belediyesi 1885’te kurulmuştur. İl merkezine uzaklığı 163 kilometredir.
Göksun: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 70.616 olup, 22.847’si ilçe merkezinde 47.769’u köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 43, Çardak bucağına bağlı 8 köyü vardır. Yüzölçümü 1920 km2 olup nüfus yoğunluğu 37’dir. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Batısında Dibek Dağı, kuzeyinde Binboğa Dağları, Binboğa Dağlarının doğu kısmında ise platoluk alan yer alır. Başlıca akarsuyu Göksun Irmağıdır.
Ekonomisi tarıma bağlıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, şekerpancarı, fasülye, nohut, elma ve üzüm olup, ayrıca az miktarda arpa, mercimek, antep fıstığı ve kayısı yetiştirilir.Hayvancılık ekonomik açıdan ikinci derecede yapılır. En çok kıl keçisi ve koyun beslenir. İlçe topraklarında alüminyum, mermer yatakları ve demir yatakları vardır. Orman bölgesinde olduğundan kereste fabrikaları mevcuttur.
İlçe merkezi Göksun Ovasında Terbüzek Çayı kenarında kurulmuştur. Kahramanmaraş-Kayseri karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 94 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 1240 metredir. İlçe belediyesi 1908’de kurulmuştur.
Nurhak: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 14.990 olup, 7087’si ilçe merkezinde, 7903’ü köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları orta yükseklikte dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Kuzeyinde Nurhak Dağları yer alır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa, şekerpancarı, ayçiçeği, sebze ve meyvedir. Yüksek kesimlerde küçükbaş hayvancılık yapılır. En çok koyun ve kıl keçisi beslenir. Ovalarda sığır besiciliği yapılır. İlçe merkezi, NurhakDağlarının güney eteklerinde kurulmuştur. Elbistan’a bağlı bir bucakken 9 Mayıs 1990’da 3644 sayılı kânunla ilçe oldu.
Pazarcık: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 81.644 olup, 25.154’ü ilçe merkezinde 56.490’ı köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 57, Nazlı bucağına bağlı 34 köyü vardır. Yüzölçümü 1938 km2 olup, nüfus yoğunluğu 42’dir. İlçe toprakları yüksek olmayan dalgalı düzlüklerden meydana gelmiştir. Kuzeyinde Ahır Dağı yer alır. Başlıca akarsuları Aksu ve Karasu Çayıdır. Aksu Çayı üzerinde sulama gâyeli bir baraj vardır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, üzüm, pamuk, şekerpancarı, antepfıstığı ve arpa olup ayrıca az miktarda elma, kayısı ve baklagiller yetiştirilir. İlçe topraklarında Mangenez ve tuğla-kiremit hammaddesi ihtivâ eden mâden yatakları vardır.
İlçe merkezi Aksu Vâdisinde Gani Dağları eteklerinde Kartalkaya Baraj Gölü kıyısında kurulmuştur. Adana-Malatya demiryolu ile Adayıman-Malatya karayolu ilçeden geçer. İl merkezine 48 km mesâfededir. Belediyesi cumhûriyetten önce kurulmuştur.
Türkoğlu: 1990 sayımına göre toplam nüfûsu 60.992 olup, 14.608’i ilçe merkezinde, 46.384’ü köylerde yaşamaktadır.Merkez bucağına bağlı 34 köyü vardır. Yüzölçümü 688 km2 olup, nüfus yoğunluğu 89’dur. İlçe toprakları dalgalı düzlüklerden meydana gelir. Batısında Amanos ve Gâvur dağları yer alır. Başlıca akarsuyu Aksu Çayıdır. Dağlık bölgeler ardıç, köknar, kızılçam ve sedir ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, üzüm, pamuk, şekerpancarı, antepfıstığı, çamfıstığı, arpa, kırmızı biber ve soya olup, ayrıca az miktarda zeytin, elma, nohut, mercimek ve kayısı yetiştirilir. Hayvancılık gelişmiş olup, daha çok büyükbaş hayvan besiciliği yapılır. İlçe topraklarında barit ve tuğla kiremit hammaddesini ihtivâ eden mâden yatakları vardır. İlçede tuğla, yağ, çırçır, demir çekme fabrikaları mevcuttur.
İlçe merkezi Adana-Kahramanmaraş karayolu ve Adana-Malatya demiryolu üzerinde yer alır. İl merkezine 20 km mesâfededir. Denizden yüksekliği 475 metredir. Eski ismi Eloğlu’dur. İlçe belediyesi 1960’da kurulmuştur.
Târihî Eserler ve Turistik Yerleri
Kahramanmaraş tabiî güzellikleri ve târihî eserleri çok olan bir ilimizdir. Fakat târihî eserlerden çok az bir kısmı kullanılır vaziyettedir.
Ulu Câmi: Dulkadiroğullarından Alâüddevle bin Süleymân tarafından 1496’da yaptırılmıştır. Ekmekçi Mahallesindedir. Câminin ahşap işleri ve süslemeleri çok güzeldir.Mihrabı bitki ve geometrik motiflerle süslüdür. Minâre renkli taş süslemeli ve Memlûklü tarzındadır.
Hâtuniye Câmii: Yavuz Sultan Selim’in büyükannesi ve Alâüddevle’nin hanımı Şemsi Sultan tarafından yaptırılmıştır. Pencere demirleri dövme demirden yapılmış olup, büyük bir sanat eseridir. Son cemâat yerinin solunda bir türbe bulunmaktadır.
İklime Hâtun Mescidi: Alâüddevle’nin kızı İklime Hâtun adına 1549’da yaptırılmıştır. Yanında bir türbe vardır. Kare plânlı mescidin kubbesi yıkılmıştır.
Ulu Câmi: Elbistan ilçesindedir. On altıncı asırda Osmanlılar devrinde yapılmıştır. Minâresi kesizgen tabanlı ve silindirik gövdelidir.
Taş Mescid ve Medrese: Alâüddevle’nin kızı adına yapıldığı tahmin edilen yapının kitâbesi yoktur. Medrese dörtgen plânlı açık avlu çevresinde sıralanmış bölümlerden meydana gelmektedir. Yanında mescid ve türbe olup, türbede dört kabir vardır. Medrese Hâfız Ali Efendi İlmî Eserler Kütüphânesi ve mescid olarak kullanılmaktadır.
Eshâb-ı Kehf Külliyesi:Afşin ilçesine 7 km uzaklıkta câmi, ribat ve kervansaraydan meydana gelen bu külliye Eshâb-ı Kehf’in makamları olarak kabûl edilir.
Ceyhan Köprüsü: Eski Kahramanmaraş-Göksun yolunda Ceyhan Nehri üzerinde kurulmuştur. On dört veya on altıncı asırda yapıldığı tahmin edilmektedir. 150,60 m uzunluğunda altı gözlü bir köprüdür. Çeşitli devirlerde yapılan tâmirler yüzünden orijinal yapısı kaybolmuştur.
Maraş Kalesi: Şehrin ortasındadır. Hititler zamânında yapılan yığma tepe (Höyük) üzerine M.Ö. 8. asırda yapılmıştır. Yıkık kalenin duvarları onarılmıştır. Eskiden Maraş Müzesi bu kaleydi.Hitit, Roma ve Osmanlı devirlerine âit eserler sergilenmektedir.Selçuklular tarafından tâmir ettirilmiş olan kaleye Kânûnî Sultan SüleymânHan câmi yaptırmış ve kaleyi onartmıştır. Kânûnî devrinde kalede 10 adet ev bulunuyordu. İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunan Hitit “Maraş Arslanı” heykeli bu kaleden alınmıştır. Kalede dört arslan bulunuyordu. Üçü kayıptır.Kale 128 x 60 = 7680 m2 sahayı kaplar ve duvar kalınlığı 160 santimetredir. Kalede bugün park vardır.Kale ile Çukurhamam arasında tünel yer alır.
Sütçü İmam Anıtı: Kurtuluş Savaşı sırasında Türk kadınlarına sarkıntılık yapan Fransız askerini öldüren ve böylece düşmana karşı direnişi başlatan Sütçü İmam hâtırasına şehit edildiği yere 1936’da dikilmiştir. Kitâbesinde; “31 Teşrin 1920’de Sütçü İmam, Türk nâmusunu burada silâhıyla korudu, 1936” yazılıdır.
Meryem Çil Kalesi: Andırın’dadır. Efsânelere konu olmuştur.
Köroğlu Kalesi: Pazarcık’ta ve Aksu Vâdisi üzerinde, Abbâsîler tarafından Toroslardan gelecek Bizans saldırılarına karşı sekizinci asırda yapılmıştır.
Hurman Kalesi: Afşin yakınlarındadır. Romalılar devrinden kalmıştır.
Kız Kulesi:Elbistan ilçesinin Kale köyünde bir tepe üzerindedir. Kaleden günümüze sâdece burç kalıntıları ulaşmıştır. Ortaçağlara âittir. Hitit Mezarları: Ahırdağ eteklerindedir. Karahöyük: Elbistan’da olup Hititlere âit yerleşme merkezidir. Mamut İskeleti: Gâvur Gölü kurutulurken, taşlaşmış çok eskiden yaşayan “mamut” iskeleti bulunmuştur. Kırk Mağaralar: Pazarcık’tadır. Yılanlı Mağara: Pazarcık-Ufacıklı köyü yakınındadır. Göksun Kalıntıları: İlçeye bağlı 5 km uzaklıktadır. Taban mozaikleri, kilise kalıntıları ve kral mezarları vardır. Çamurlu ve Değirmendere köylerinde ise çok miktarda Oyma Taş Mağaraları çeşitli devirlere âit kale kalıntıları ve antik çağa âit eserler bulunur.
Mesîre yerleri: Kahramanmaraş’ta tabiî güzellikler çoktur. Başlıcaları şunlardır:
Güvercinlik:Maraş-Kayseri karayolu üzerinde il merkezine 15 km uzaklıktaki güzel bir mesîre yeridir. Güvercinlik Barajının yakınında yerden kaynayan suları vardır.
Ali Kayası: Maraş-Kayseri karayolu üzerinde il merkezine 25 km mesâfede, görünüşü çok heybetli 150 m yükseklikte dimdik bir kara taş kütlesidir. Menzelet Barajının dolmasıyla yarısı sular altında kaldı.
Fırnız: Etrâfı ormanlarla kaplı bir vâdidir. Vâdiden akan suyun etrafı güzel bir dinlenme yeridir. Suda tatlı alabalık bulunur.
Tekir: Çam ve ardıç ormanları ve bol akarsuları ile güzel bir mesîre yeridir. Ardıç, ismi verilen pınarın suyu meşhurdur. Yakınında bulunan Delihübek Dağının balı ile Tekir Çayının alabalığı meşhurdur.
Çınar Geçidi:Andırın ilçesine 4 km uzaklıkta orman içi dinlenme yeridir. Soğuk suları meşhurdur.
Döngele Mağaraları: Maraş-Kayseri yolu üzerinde, il merkezine 35 km uzaklıktadır.Mağaralarda eski devirlere âit kalıntılar ile soğuk kaynak suları vardır.Kaynak suları mağara eteğinde Tekir Çayını meydana getirir.Türkiye’nin en nefis alabalıkları bu çayda bulunur. Çevrede turistik tesisler vardır.
Kumaşır Gölü: Maraş-Adana yolu üzerinde il merkezine 9 km uzaklıktadır. Suyu pırıl pırıl, balığı bol, etrafı yemyeşildir.
Kaplıca ve Ilıcaları: Kahramanmaraş’ta bulunan şifâlı sulardan yeterince faydalanılmamaktadır.
Ekinözü (Cela) İçmeleri: Elbistan’a 25 km uzaklıkta Ekinözü ilçesindedir. Tesisleri mevcut olan kaplıcanın suları metabolizma hastalıklarına, şişmanlık ve gut hastalığına, safra kesesi, karaciğer, mîde ve barsak hastalıklarına iyi gelmektedir. Böbrek taşlarını düşürmekte de faydalanılır.
Hopur İçmesi: Kahramanmaraş’ın Merkeze bağlı Şerefoğlu köyü yakınlarındadır. Suyu ve çamuru deri hastalıklarına, böbrek taşlarını düşürmeye ve iç hastalıklarına iyi gelmektedir.
Zeytin Kaplıcası: Süleymanlı bucağına bağlı Ilıcaköy kasabasında bulunan kaplıcanın suyu romatizma ve deri hastalıklarına faydalı olmaktadır.
DöngelKaplıcası: Döngel köyüne 2 km uzaklıkta yer alan kaplıcanın suyu romatizmal hastalıklara ve çeşitli deri hastalıklarına iyi gelmekteydi. 1990 senesinde Sır Barajında su toplanması ile kaplıca sular altında kaldı.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
KAKMACILIK

Alm. Einlegearbeit, Puanzarbeit (f), Fr. Ornement (m) en relief, repoussage (m) incrustation, İng. Repoussage, ornamental inlaying or. Oyulabilecek nitelikteki herhangi bir malzeme üzerine, istenilen şekillerde oyarak açılan yuvalara, diğer bir maddeden oyulan şeklin aynısından kesilmiş parçaların kakarak yerleştirilmesi işi. Oyulabilecek nitelikte olan malzeme; taş, tahta, mermer ve işlenmeye müsâit bâzı mâdenlerdir.

Taşın, tahtanın veya mâdenin bâzı kısımlarını oyarak bu oyulan kısımlara daha kıymetli başka bir mâdenden veya maddeden oyulan şekle göre kesilmiş parçaların gömülmesi sûretiyle kakma işi gerçekleştirilir. Bu işler tezyinât için yapılmaktadır.Meselâ, âdî bir taş oyulup mermer veya daha kıymetli bir mâdenden kesilmiş parçaları gömmek, abanoz üstüne sedef parçaları gömmek, ceviz tahtası üzerine fildişi veya kemik parçalarını desenli olarak keserek gömmek sûretiyle yapılmış kakma işlerine pekçok yerde rastlanır.

Üzerinde kakma olan eserler, vazifelerine göre mîmârî yapılarda yer alırlar. Bir câmide kapı kanatları, pencere kanatları, minber, kürsü, rahle gibi ahşap kısımlarda tahta üzerine sedef, fildişi, bağa kakma olarak görüldüğü gibi; yine minber, mihrap, kürsü ve duvarlarda mermer veya taş üzerine aynı maddenin diğer renkleri veya başka maddeler kakılarak yapılmış işler de görmek mümkündür.

Eskiden tabaka, çubuk, baston gibi bâzı eşyalar hep kakma ile süslenirdi. Kakma çeşitlerine göre bunlara, altın, gümüş, sedef veya fildişi kakmalı denilirdi. Bıçak, kılıç, kama, kalkan ve tüfek gibi silâhların da üzerine altın kakma ile süsler yapılırdı.

Pirinç veya gümüş üstüne açılan yuvalara altın veya gümüş tel ve çubuklar kakarak gömme suretiyle yapılan süsleme işlerine, “tel kakma” veya “Şam kakması” denilirdi. Şam’da mâden üzerine altın ve gümüş tel kakma olarak çok güzel işler yapıldığı için, Şam kakması adıyla anıldı.

Bir mâdenin sathında açılan yuvalara eritilmiş bir madde dökülmek sûretiyle yapılan kakmalar da vardır. Bu şekle “savat” denir.

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi
KAKAO (Theobroma cacao)

Alm. Kakaobaum (m), Fr. Cacaoyer (m), İng. Cacao tree. Familyası: Kolağacıgiller (Streculiaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Yetişmez.

Vatanı tropik Amerika ve Batı Afrika olan, kavliflor bir bitki. (Çiçeklerin yaşlı dal ve gövdelerden çıkması olayına kavliflor denir.) Kakao, theobroma denilen bir bitki türünün kurutulmuş tohumlarıdır.Kahve gibi içilmede kullanılır. 10-15 m boyunda bir ağaçtır. Çiçek ve meyveler ana gövde üzerinde bulunur. Bitkinin ancak 5-6 yaşından sonra meyvelerinden istifâde edilir. Meyveler kavun şeklinde, küçük bir hıyar büyüklüğünde ucu sivri, tâzeyken limon sarısı-kırmızı renkte, kuruduktan sonra daha koyu olan ve açılmayan bir kapsüldür. Meyveleri çok tohumludur. Beyaz veya açık mor renkteki ve bâdem şeklindeki tohumları kakao tânelerini teşkil eder.

Meyveler içerisinden çıkarılan kakao tohumları ya hemen veya bir süre fermantasyona terk edildikten sonra kurutulur. Fermantasyon sonucu acı lezzet kaybolur ve aromatik bir koku meydana gelir. 50 meyveden takriben bir kg, tohum elde edilir. Tâneler kavrulur, kızılımsı kahverengi un hâline getirilir ve yağı çıkarılır. Yağ çıktıktan sonra katılaşan kakao, yeniden öğütülerek çok ince toz hâline getirilir ki, bu toz, kakao tozunu teşkil eder.

Kullanıldığı yerler: Kakaonun bileşiminde teobromin, kafein, kakao sâbit yağı vardır. Bol kalorili bir besindir. Ayrıca %40 karbonhidrat, % 18 protein vardır. Kafeinden dolayı kahvede olduğu gibi yatıştırıcı ve uyarıcı etkisi vardır. Az miktarı kalbi kuvvetlendirir, sindirimi kolaylaştırır, idrar söktürür. Fazla miktarı zararlıdır. Sanayide teobromin, kakao tohum kabuğundan elde edilir.

Kakao kahve gibi ayrıca süt ilâvesi ile de içilebilir. Kakao yağı çıkarılmadan, çikolata îmâlinde kullanılır. Kakao yağı şeker yapımında olduğu gibi, pomatlarda da kullanılır.

Yetiştirilmesi: Kakao ağacı tropikal bölgelerde, önce fidanlıklarda yetiştirilir. Beş yıllık olunca meyve vermeye başlar. Eskiden Orta Amerika’da, kakao ağacı tohumları para yerine kullanılırdı. Kakao ağacı yetiştirmek hem çok masraflı, hem de çok büyük gelir getiren bir iştir. Tropikal ülkelerin başlıca gelir kaynaklarındandır.

Son yapılan araştırmalara göre dünyâda 4 milyon tondan fazla kakao üretildiği istatistiklerden anlaşılmaktadır. Ülkelerin ürettikleri kakao miktarları şöylerdir:

Dünya Kakao Üretimi  (.000 Ton)

[attachment=121732]

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi

KÂHİN

Alm. Wahrsager, (m), Fr. Devin, (m), İng. Soothsayer, augur. Kehânette bulunan, gâipten haber verdiğini iddiâ eden ve fala bakan şahıs. Eskiden tabiat üstü yollardan gizli şeyleri bulma ve geleceği okuma iddiâsında olan kimse. Eski Mısırlılar, Hintliler, Mecûsîler, müşrik Araplar, gâipten haber veren kâhinleri rûhânî reis kabul etmişlerdir. Savaşlarda ve diğer mühim işlere başlarken bunlara sorup, danışmışlar ve karar vermişlerdir.

Kâhinlik ve kehânet fen bilgileri yoluyla anlaşılabilen bir bilgi değildir. Çeşitli inançlarda görülen kehânet hakkında İslâm dîninin temel kitaplarında bâzı bilgiler verilmiştir. Buralarda bildirildiği üzere İslâmiyetten evvel, kâhinlik çok yayılmıştı. Her kavimde meşhur kâhinler yetişmişti. Kâhinler cinden bir arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup öğrenir ve başkalarına bildirirlerdi. Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâm doğmadan evvel, cinlerden bâzıları göklerin yedi kat tabakasına çıkarlar, göklere girerler ve buralara girip çıkmaktan men olunmazlardı. Göklerde melekler birbirleriyle konuşurlarken, işittiklerini gelip kâhinlere haber verirlerdi. Eski devirlerde meşhur olan ve îtibâr edilen kâhinlerden bâzıları Muhammed aleyhisselâmın geleceğini ve vasıflarını bu yolla haber vermişlerdir.

Sevgili Peygamberimiz doğduğu zaman, cinler göklere çıkmaktan men olundular. Göklerin kapıları onlara kapandı ve artık haber alamaz oldular. Bu hâl Kur’ân-ı kerîmde Cin sûresi 8 ve 9. âyetlerde meâlen şöyle anlatılmaktadır: “Doğrusu biz (cinler topluluğu) ciddî bir sûrette (haber çalmak için) göğe erişmek istedik. Fakat onu sert bekçilerle (meleklerle) ve yakıcı şihaplarla (akan yakıcı yıldızlarla) doldurulmuş bulduk. Hâlbuki hakîkaten biz, (Muhammed aleyhisselâmın gönderilmesinden önce) haber dinlemek için göğün bâzı kısımlarında oturacak yerler bulup oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinleyecek olursa, kendini gözetleyen bir şihap (yakıcı bir yıldız) buluyor.”

İslâm dîninde hesâbın ve tecrübenin bildirmediği şeylere “gayb” denir. Gaybı Allah’tan başkası bilemez. Gayb, Allahü teâlânın bir sırrıdır. Dilediğine dilediği kadarını açar, bildirir. Peygamberleri ve evliyâsı bunlardandır. Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “...Kâhinlik yapan ve kâhine giden, sihir ve büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir. Kur’ân-ı kerîme inanmamıştır.”

İslâmiyet; cinle arkadaşlık yapmayı, böyle falcılardan ve kâhinlerden gayba dâir bir şey sormayı ve bunların sözüne inanmayı açıkça yasaklamıştır. Cin de gaybı bilmez ve gaybe dâir sözlerine îtibâr edilmez. Hele cinnin her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak küfür olur, îmânsızlık olur. Çünkü “Her şeyi bilen ve her dilediğini yapan yalnız Allahü teâlâdır.”

Kaynak

Rehber Ansiklopedisi

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)