MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Büyük Hatmenin Yapılışı
Öncelikle kâse gibi bir kabın içinde yüz tane küçük, on tane de büyük taş bulundurulur. Hatmeyi yaptıran kişi dışında büyük hatme için İnşirâh süresini en az on kişinin bilmesi şarttır. Aksi takdirde küçük hatme yapılır. Hatme yapacakların bulundukları yer genişse yuvarlak bir halka kurarak namazdaki teverrük oturuşunun aksi şeklinde otururlar. Yer geniş değilse halkaya sığmayanlar halkanın ortasında kıbleye dönerek otururlar. Hatmeyi yaptıran kişi sırtını kıbleye çevirir. Taşları dağıtacak kişi imamın önünde oturur ve taşlardan yirmi bir tanesini alıp ona verir. Diğerlerini de dağıtmak için önüne koyar. Büyük olan on taşı ise Fâtiha süresi için imamın önüne koyar.
Ardından imam gözlerini kapatır ve hatmenin başladığını bildirmek için sesli bir şekilde “estağfirullah” der. Hatmedekiler de onunla beraber gözlerini kapatır ve yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar ederler.
Hatme bitene kadar da gözlerini açmazlar. Fakat taşları dağıta. cak kişi gözlerini açar, imama verdiği taşlar dışında geriye kalan taşları toplar ve hatme yapanlara dağıtmak için kâseye koyar. Önce kendisine alır, sonrasında imamın sağından başlayarak eli açık olanlara dağıtma. ya başlar. İnşirâh süresini ezbere bilmeyenler ellerini açmaz.
Taşlar hatme yapanların sayısı çoksa bitene kadar en az birer tane verilecek şekilde dağıtılır. Sayı çok değilse herkese eşit şekilde dağıtılır Kendisine taş verilmeyenler ise bir şey okumaz. Taş dağıtımı bittikten sonra taş dağıtan kişi imamın önüne oturur. Ardından imam “Fâtiha-i şerife” der. Taş dağıtan kişi büyük taşların altısını alıp imamın Sağ ta. rafından altı kişiye verir.
İmam ve kendisine büyük taş verilenler birer defa kendi duyabilecekleri bir sesle Fâtiha'yı besmeleyle birlikte okur. Taş dağıtan, büyük taşları dağıttıktan hemen sonra toplamaya başlar. Ardından o altı taşı diğer dört taşın yanına koyar ve gözlerini kapatarak imamın önüne oturur. İmam sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” der. Kendisine küçük taş verilen her kişi elindeki taş adedince Resülullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) Salât ve selâm getirir. Her salavatla beraber sağ elinden sol eline bir taş koyar. Bitince de taşları tekrar sağ eline alır. Bundan sonra imam sesli bir şekilde “Elem neşrah leke-i şerife” der ve elindeki yirmi bir taşla salavatları okumaya devam eder. Cemaat ise ellerindeki taş sayısınca İnşirâh süresi okur.
İmam salavatlarını bitirince hatmedekilere dağıtılan taş kadar elindeki taşlardan kendisine taş alır ve geriye kalanları da kendisinin solundakilere dağıtması için taş dağıtana verir.
Sonra imam sesli bir şekilde “İhlâs-ı şerife” der. İmam dâhil herkes elindeki taş sayısınca kendi duyabilecekleri bir şekilde İhlâs süresini okur. İmam bu şekilde on defa “İhlâs-ı şerife” diyerek İhlâs süresini okutur. Böylece herkes elindeki taş sayısınca İhlâs süresini okur. Sonuç olarak bin defa İhlâs süresi okunmuş olur.
Ardından imam sesli bir şekilde “Fâtiha-i şerife” der ve taş dağr tan da büyük taşlardan yedi tanesini alıp imamın solundan yedi kişiye
verir onlar da besmele ile birlikte Fâtiha'yı okur. Taş dağıtan bu taşlar yine dağıttıktan hemen sonra toplamaya başlar ve sonra gözlerini kapatarak imamın önüne oturur.
Bundan sonra imam “salavat-ı şerife” der ve herkes elindeki taş gdedince salavat getirir.
Sonra hatmedekilerin sayısı taş sayısı kadar ise ve herkese dağıtmışsa taş dağıtan kişi imamdan başlayarak onun sağından devam edip soluna gelene kadar taşları toplar. Hatmedekilerin sayısı çok ise imamdan başlar onun sağ tarafındaki taşlar bitene kadar toplamaya devam eder. Ardından geri döner, imamın sol tarafında oturanlardan başlayaçak imamda bitecek şekilde taşları toplar ve sonra gözlerini kapatarak imamın önüne oturur.
Ardından imam sesli bir şekilde hatme duasını okur. Hatme duasından sonra da Kur'ân-ı Kerim'den bir süre okur ve hatmenin bittiğini ifade etmek için sesli bir şekilde “estağfirullah” der. Hatmedekiler veimam kendi duyabilecekleri bir sesle yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar ederler ve gözlerini açarlar.
Hatme ikindi namazından sonra yapılıyorsa Nebe, yatsı namazından sonra ise Mülk süresi okunur. Bu süreler ezbere bilinmiyorsa İnşirâh süresi, o da bilinmiyorsa Nasr süresi, o da bilinmiyorsa İhlâs ve o da bilinmiyorsa Kur'ân-ı Kerim'den bilinen bir süre okunur.
Küçük hatmede de büyük hatmede de hatme duası okunurken Resülullah/ın (sallallahu aleyhi vesellem) ismi geçince herkes kendi duyabileceği bir sesle salât ve selâm getirir. Ashâb-ı kirâm anılınca “radıyallahu anhüm” denir. Sâdâtkirâmın isimleri söylenince de “kuddise Sırruhü”) denir (Aşağıda not kısmını okuyunuz önemli)
Bu esnada kısa bir şekilde sâdât-ı kirâma istimdad Rabıtası yapılır.
Hatmeyi hatme duasını ezbere bılen kimse yaptırır. Fakat hatme yapacakların arasından hatme duasını ezbere bilen yoksa onlardan biri hatmeyi yaptırır ve duayı da kitaptan okur Hatme günde bir defa yapilir ve yapılmadığı takdırde kazâ edilmez.
Kaynak: Şeyhimiz Gavsı Sani (kuddise sırruhü) El Münhacüs Seni Kitabı S.407.408.409
Not: İmam Nevevi (rahmetullahi aleyh| Sahih-i Muslim'e yazdığı şerhin mukaddimesınde şövle buyurmuştur: “Hadis yazan kimse Allah Teâlâ'nın ismi geçince “azze ve celle, teâlâ, subhânehü ve teâlâ, tebâreke ve teâlâ, celle zikruhü, tebâreke ismuhü ve celle azametuhü” gibi bir tâzim ifadesi kullanması müstehaptır. Yine Peygamberimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) ismi geçince tam bir şekilde 'Sallallahu Aleyhi Vesellem" yazması müstehaptır. Burada müstehap olan salât ve selâm lafızlarının her ikisini de kısaltma kullanmadan yazmaktır. Yine sahabenin ismi geçince de “radıyallahu anh”, babası da sahabi ise "radıyallahu anhüma" âlim ve salihlerin isimleri geçince de “radı. yallahu anh” veya “rahmetullahi aleyh” demesi müstehaptır. Hadis yazan kimse, naklettiği asıl kaynakta tâzim ifadesi yoksa bile yazar. Çünkü bunlar rivayet değil, duadır. Okuyan kişi de nakledilen asıl kaynakta olmasa bile bu tâzim ifadelerinin hepsini okumalı ve tekrar etmekten sıkılmamalıdır. Bundan gafil kalan kimse büyük bir hayırdan ve faziletten mahrum kalır.” Abdülfettâh Ebü Gudde (Rahmetullahi Aleyh) Risâletü'1-Müsterşidin adlı eserin mukaddimesinde şöyle buyurmuştur: “Muteber âlim ve salih kulları tâzim ifadeleriyle anmak, ilimle amel etmenin esası ve ilmin gereklerindendir. Bu tâzim ifadeleri, müsteşrikleri taklit eden bugün bazı kimselerin zannettiği gibi fazla ve gereksiz değildir. Nitekim onlar âlimlerin isimlerini bir tâzim ifadesi kullanmadan sanki alelâde birer isimmiş gibi söylerler. Çok gerekli bir ihtiyaç olmadan tâzim ifadesi kullanmamak, selef âlimlerinin yoluna uymaz ve salih, âlim ve büyüklere karşı fıtratın gereği olan edebe de aykırıdır. Âlim ve salihlerin isimlerini tâzim ifadeleriyle anmak, onların sevgisini kalplerde yeşertir, onlara karşı saygıyı tesis eder, kıymetlerini öğretir, onlara tâbi olmayı ve amel noktasında onlardan fayda görmeyi sağlar. Allah onlardan razı olsun. Bize vesile olmaları açısından onlara en hayırlı mükâfatları versin.
Öncelikle kâse gibi bir kabın içinde yüz tane küçük, on tane de büyük taş bulundurulur. Hatmeyi yaptıran kişi dışında büyük hatme için İnşirâh süresini en az on kişinin bilmesi şarttır. Aksi takdirde küçük hatme yapılır. Hatme yapacakların bulundukları yer genişse yuvarlak bir halka kurarak namazdaki teverrük oturuşunun aksi şeklinde otururlar. Yer geniş değilse halkaya sığmayanlar halkanın ortasında kıbleye dönerek otururlar. Hatmeyi yaptıran kişi sırtını kıbleye çevirir. Taşları dağıtacak kişi imamın önünde oturur ve taşlardan yirmi bir tanesini alıp ona verir. Diğerlerini de dağıtmak için önüne koyar. Büyük olan on taşı ise Fâtiha süresi için imamın önüne koyar.
Ardından imam gözlerini kapatır ve hatmenin başladığını bildirmek için sesli bir şekilde “estağfirullah” der. Hatmedekiler de onunla beraber gözlerini kapatır ve yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar ederler.
Hatme bitene kadar da gözlerini açmazlar. Fakat taşları dağıta. cak kişi gözlerini açar, imama verdiği taşlar dışında geriye kalan taşları toplar ve hatme yapanlara dağıtmak için kâseye koyar. Önce kendisine alır, sonrasında imamın sağından başlayarak eli açık olanlara dağıtma. ya başlar. İnşirâh süresini ezbere bilmeyenler ellerini açmaz.
Taşlar hatme yapanların sayısı çoksa bitene kadar en az birer tane verilecek şekilde dağıtılır. Sayı çok değilse herkese eşit şekilde dağıtılır Kendisine taş verilmeyenler ise bir şey okumaz. Taş dağıtımı bittikten sonra taş dağıtan kişi imamın önüne oturur. Ardından imam “Fâtiha-i şerife” der. Taş dağıtan kişi büyük taşların altısını alıp imamın Sağ ta. rafından altı kişiye verir.
İmam ve kendisine büyük taş verilenler birer defa kendi duyabilecekleri bir sesle Fâtiha'yı besmeleyle birlikte okur. Taş dağıtan, büyük taşları dağıttıktan hemen sonra toplamaya başlar. Ardından o altı taşı diğer dört taşın yanına koyar ve gözlerini kapatarak imamın önüne oturur. İmam sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” der. Kendisine küçük taş verilen her kişi elindeki taş adedince Resülullah'a (sallallahu aleyhi ve sellem) Salât ve selâm getirir. Her salavatla beraber sağ elinden sol eline bir taş koyar. Bitince de taşları tekrar sağ eline alır. Bundan sonra imam sesli bir şekilde “Elem neşrah leke-i şerife” der ve elindeki yirmi bir taşla salavatları okumaya devam eder. Cemaat ise ellerindeki taş sayısınca İnşirâh süresi okur.
İmam salavatlarını bitirince hatmedekilere dağıtılan taş kadar elindeki taşlardan kendisine taş alır ve geriye kalanları da kendisinin solundakilere dağıtması için taş dağıtana verir.
Sonra imam sesli bir şekilde “İhlâs-ı şerife” der. İmam dâhil herkes elindeki taş sayısınca kendi duyabilecekleri bir şekilde İhlâs süresini okur. İmam bu şekilde on defa “İhlâs-ı şerife” diyerek İhlâs süresini okutur. Böylece herkes elindeki taş sayısınca İhlâs süresini okur. Sonuç olarak bin defa İhlâs süresi okunmuş olur.
Ardından imam sesli bir şekilde “Fâtiha-i şerife” der ve taş dağr tan da büyük taşlardan yedi tanesini alıp imamın solundan yedi kişiye
verir onlar da besmele ile birlikte Fâtiha'yı okur. Taş dağıtan bu taşlar yine dağıttıktan hemen sonra toplamaya başlar ve sonra gözlerini kapatarak imamın önüne oturur.
Bundan sonra imam “salavat-ı şerife” der ve herkes elindeki taş gdedince salavat getirir.
Sonra hatmedekilerin sayısı taş sayısı kadar ise ve herkese dağıtmışsa taş dağıtan kişi imamdan başlayarak onun sağından devam edip soluna gelene kadar taşları toplar. Hatmedekilerin sayısı çok ise imamdan başlar onun sağ tarafındaki taşlar bitene kadar toplamaya devam eder. Ardından geri döner, imamın sol tarafında oturanlardan başlayaçak imamda bitecek şekilde taşları toplar ve sonra gözlerini kapatarak imamın önüne oturur.
Ardından imam sesli bir şekilde hatme duasını okur. Hatme duasından sonra da Kur'ân-ı Kerim'den bir süre okur ve hatmenin bittiğini ifade etmek için sesli bir şekilde “estağfirullah” der. Hatmedekiler veimam kendi duyabilecekleri bir sesle yirmi beş defa veya daha fazla istiğfar ederler ve gözlerini açarlar.
Hatme ikindi namazından sonra yapılıyorsa Nebe, yatsı namazından sonra ise Mülk süresi okunur. Bu süreler ezbere bilinmiyorsa İnşirâh süresi, o da bilinmiyorsa Nasr süresi, o da bilinmiyorsa İhlâs ve o da bilinmiyorsa Kur'ân-ı Kerim'den bilinen bir süre okunur.
Küçük hatmede de büyük hatmede de hatme duası okunurken Resülullah/ın (sallallahu aleyhi vesellem) ismi geçince herkes kendi duyabileceği bir sesle salât ve selâm getirir. Ashâb-ı kirâm anılınca “radıyallahu anhüm” denir. Sâdâtkirâmın isimleri söylenince de “kuddise Sırruhü”) denir (Aşağıda not kısmını okuyunuz önemli)
Bu esnada kısa bir şekilde sâdât-ı kirâma istimdad Rabıtası yapılır.
Hatmeyi hatme duasını ezbere bılen kimse yaptırır. Fakat hatme yapacakların arasından hatme duasını ezbere bilen yoksa onlardan biri hatmeyi yaptırır ve duayı da kitaptan okur Hatme günde bir defa yapilir ve yapılmadığı takdırde kazâ edilmez.
Kaynak: Şeyhimiz Gavsı Sani (kuddise sırruhü) El Münhacüs Seni Kitabı S.407.408.409
Not: İmam Nevevi (rahmetullahi aleyh| Sahih-i Muslim'e yazdığı şerhin mukaddimesınde şövle buyurmuştur: “Hadis yazan kimse Allah Teâlâ'nın ismi geçince “azze ve celle, teâlâ, subhânehü ve teâlâ, tebâreke ve teâlâ, celle zikruhü, tebâreke ismuhü ve celle azametuhü” gibi bir tâzim ifadesi kullanması müstehaptır. Yine Peygamberimiz'in (sallallahu aleyhi vesellem) ismi geçince tam bir şekilde 'Sallallahu Aleyhi Vesellem" yazması müstehaptır. Burada müstehap olan salât ve selâm lafızlarının her ikisini de kısaltma kullanmadan yazmaktır. Yine sahabenin ismi geçince de “radıyallahu anh”, babası da sahabi ise "radıyallahu anhüma" âlim ve salihlerin isimleri geçince de “radı. yallahu anh” veya “rahmetullahi aleyh” demesi müstehaptır. Hadis yazan kimse, naklettiği asıl kaynakta tâzim ifadesi yoksa bile yazar. Çünkü bunlar rivayet değil, duadır. Okuyan kişi de nakledilen asıl kaynakta olmasa bile bu tâzim ifadelerinin hepsini okumalı ve tekrar etmekten sıkılmamalıdır. Bundan gafil kalan kimse büyük bir hayırdan ve faziletten mahrum kalır.” Abdülfettâh Ebü Gudde (Rahmetullahi Aleyh) Risâletü'1-Müsterşidin adlı eserin mukaddimesinde şöyle buyurmuştur: “Muteber âlim ve salih kulları tâzim ifadeleriyle anmak, ilimle amel etmenin esası ve ilmin gereklerindendir. Bu tâzim ifadeleri, müsteşrikleri taklit eden bugün bazı kimselerin zannettiği gibi fazla ve gereksiz değildir. Nitekim onlar âlimlerin isimlerini bir tâzim ifadesi kullanmadan sanki alelâde birer isimmiş gibi söylerler. Çok gerekli bir ihtiyaç olmadan tâzim ifadesi kullanmamak, selef âlimlerinin yoluna uymaz ve salih, âlim ve büyüklere karşı fıtratın gereği olan edebe de aykırıdır. Âlim ve salihlerin isimlerini tâzim ifadeleriyle anmak, onların sevgisini kalplerde yeşertir, onlara karşı saygıyı tesis eder, kıymetlerini öğretir, onlara tâbi olmayı ve amel noktasında onlardan fayda görmeyi sağlar. Allah onlardan razı olsun. Bize vesile olmaları açısından onlara en hayırlı mükâfatları versin.
NALIN
Alm. (hölzerne) Stelzenschuhe (m.pl.), Fr. socques (m. pl.) en bois, İng. Pattens, clogs. Zemin kısmı taş, ıslak veya çamurlu yerlerde giyilen, üstten tasmalı bir çeşit tahta ayakkabı.
Nalın, Arapça“nal” ayakkabı, ve “naleyn” bir çift ayakkabı, mânâsına gelen kelimeden türemedir. Türkçede “nâlin” şeklinde söylendiği gibi “nalın” olarak da kullanılmaktadır.
Nalın, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde, günlük hayatta geniş ölçüde kullanılırdı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar nalın yapımı, bilhassa İstanbul’da bir meslek ve sanat dalı hâline gelmişti. Husûsî nalıncı ustaları ve pazarları mevcuttu.
Gene bu asırlarda berber çıraklarının, ayakları çıplak olarak, kendilerine has nalınlarını dükkanlarında giyme mecburiyetleri vardı. Osmanlı hamamlarında, müşteri nalınları ile, hamam tellâklarının nalınları ayrı yapıda idi. Hatta nalınların kullanıldıkları hamamları ve buna benzer yerleri belirtmek için nalınlara beyitler bile yazılırdı. Bahçe, fırın, mutfak vb. gibi yerlerin temiz tutulması için de buralarda nalınlar giyilirdi.
Nalınlar, uzun ömürlü olması ve kısa zamanda nemli yerlerde çürümemeleri için, abanoz gibi sert dokulu ağaçlardan yapılırdı.
Nalıncılık, kendi başına ustalık ve ihtisas istiyen bir meslektir. Nalınların tabanları tek parça tahtalardan meydana gelmektedir. Ayaklara rahat giyilebilmesi için üstlerine kayış parçaları takılır.
Eskiden nalınların kullanıldıkları yerlere göre üstlerindeki tasmaların durumu değişirdi. Saraylarda, konaklarda kullanılanlarla, gelinlerin çeyizine konan nalınların kayışları son derece süslü, üst kısmı işlemeli çuhalarla kaplanırdı. Bâzan bunlara sedefli işlemelerin de takıldığı olurdu. Nalınların tasma üzerleri süslendiği gibi, tahta kısımları da çeşitli geometrik şekiller çizilerek ve sedef, gümüş vb. kıymetli şeylerle işlenirdi. Bunlara “sedefli nalın” ismi verilirdi.
Osmanlı Türklerinin sanatı, sanat alanındaki ince zevki her alanda görüldüğü gibi bu sahada da kendini göstermiştir. Bir şâirin bunu anlatmak için sarfettiği; “Batılı, Osmanlının nalınını yerde bulsa, gerdanlık, diye boynuna takar!” sözü bu bakımdan çok mânidârdır.
Nalınların, ayakları yüksek ve alt kısımları geniş olanlarına “tezgah”, “takunya”, altı yüksek olmayıp, yere yakın olanlarına da “silme nalın” ismi verilmektedir. Nalınlar görünüşleri bakımından da değişiktirler. Burunları küt, oymalı, kemerli gibi şekilleri de vardır. Eskisi kadar olmasa da günümüzde de değişik tipleri, bilhassa Anadolu’da kullanılmaktadır. Sinop’un sedef ve Afyonkarahisar’ın telle (telli) işlenmiş nalınları da çok ünlüdür.
Peygamber efendimiz zamânında kullanılan nalınlar bugünkülerden farklıydı. Onlar altı deri, üstü açık ve taşmalı ayakkabı şeklindeydi. Hadîs-i şerîfte; “Yahûdîlere benzememek için namazları nalın ile kalınız.” buyruldu. Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm, sokakta giydikleri nalın ile namaz kılarlardı. Nalınları temiz ve Mescid-i Nebî kum döşeli idi. Kirli nalınla girilmezdi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. (hölzerne) Stelzenschuhe (m.pl.), Fr. socques (m. pl.) en bois, İng. Pattens, clogs. Zemin kısmı taş, ıslak veya çamurlu yerlerde giyilen, üstten tasmalı bir çeşit tahta ayakkabı.
Nalın, Arapça“nal” ayakkabı, ve “naleyn” bir çift ayakkabı, mânâsına gelen kelimeden türemedir. Türkçede “nâlin” şeklinde söylendiği gibi “nalın” olarak da kullanılmaktadır.
Nalın, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde, günlük hayatta geniş ölçüde kullanılırdı. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar nalın yapımı, bilhassa İstanbul’da bir meslek ve sanat dalı hâline gelmişti. Husûsî nalıncı ustaları ve pazarları mevcuttu.
Gene bu asırlarda berber çıraklarının, ayakları çıplak olarak, kendilerine has nalınlarını dükkanlarında giyme mecburiyetleri vardı. Osmanlı hamamlarında, müşteri nalınları ile, hamam tellâklarının nalınları ayrı yapıda idi. Hatta nalınların kullanıldıkları hamamları ve buna benzer yerleri belirtmek için nalınlara beyitler bile yazılırdı. Bahçe, fırın, mutfak vb. gibi yerlerin temiz tutulması için de buralarda nalınlar giyilirdi.
Nalınlar, uzun ömürlü olması ve kısa zamanda nemli yerlerde çürümemeleri için, abanoz gibi sert dokulu ağaçlardan yapılırdı.
Nalıncılık, kendi başına ustalık ve ihtisas istiyen bir meslektir. Nalınların tabanları tek parça tahtalardan meydana gelmektedir. Ayaklara rahat giyilebilmesi için üstlerine kayış parçaları takılır.
Eskiden nalınların kullanıldıkları yerlere göre üstlerindeki tasmaların durumu değişirdi. Saraylarda, konaklarda kullanılanlarla, gelinlerin çeyizine konan nalınların kayışları son derece süslü, üst kısmı işlemeli çuhalarla kaplanırdı. Bâzan bunlara sedefli işlemelerin de takıldığı olurdu. Nalınların tasma üzerleri süslendiği gibi, tahta kısımları da çeşitli geometrik şekiller çizilerek ve sedef, gümüş vb. kıymetli şeylerle işlenirdi. Bunlara “sedefli nalın” ismi verilirdi.
Osmanlı Türklerinin sanatı, sanat alanındaki ince zevki her alanda görüldüğü gibi bu sahada da kendini göstermiştir. Bir şâirin bunu anlatmak için sarfettiği; “Batılı, Osmanlının nalınını yerde bulsa, gerdanlık, diye boynuna takar!” sözü bu bakımdan çok mânidârdır.
Nalınların, ayakları yüksek ve alt kısımları geniş olanlarına “tezgah”, “takunya”, altı yüksek olmayıp, yere yakın olanlarına da “silme nalın” ismi verilmektedir. Nalınlar görünüşleri bakımından da değişiktirler. Burunları küt, oymalı, kemerli gibi şekilleri de vardır. Eskisi kadar olmasa da günümüzde de değişik tipleri, bilhassa Anadolu’da kullanılmaktadır. Sinop’un sedef ve Afyonkarahisar’ın telle (telli) işlenmiş nalınları da çok ünlüdür.
Peygamber efendimiz zamânında kullanılan nalınlar bugünkülerden farklıydı. Onlar altı deri, üstü açık ve taşmalı ayakkabı şeklindeydi. Hadîs-i şerîfte; “Yahûdîlere benzememek için namazları nalın ile kalınız.” buyruldu. Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm, sokakta giydikleri nalın ile namaz kılarlardı. Nalınları temiz ve Mescid-i Nebî kum döşeli idi. Kirli nalınla girilmezdi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
NAKŞİBENDİYYE
Ehl-i sünnet tarîkatlerinden (tasavvuf yollarından) biri. Kurucusunun isminden dolayı bu ismi almıştır. Kurucusu Şâh-ı Nakşibend adıyla tanınan Behâeddîn Muhammed bin Muhammed Buhârî’dir (v. 1389) (Bkz. Şâh-ı Nakşibend). Nakşibendiyye, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali vâsıtasıyle Peygamber efendimize ulaşır.
Nakşibendiyye silsilesi, hazret-i Ebû Bekr’den, Bâyezîd-i Bistâmî’ye kadar Sıddîkîyye; Bâyezîd-i Bistâmî’den Abdülhâlık Gocdüvânî’ye kadar Tayfûriyye; Abdülhâlık Gocdüvânî’den Behâeddîn-i Buhârî’ye kadar Hâcegâniyye; Behâeddîn-i Buhârî’den Ubeydullah-ı Ahrâr’a kadar Nakşibendiyye; Ubeydullah-ı Ahrâr’dan İmâm-ı Rabbânî’ye kadar Ahrâriyye; İmâm-ı Rabbânî’den Mazhar-ı Cân-ı Cânân’a kadar Müceddidiyye; Mazhar-ı Cân-ı Cânân’dan Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî’ye kadar Mazhâriyye; Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den sonra ise Hâlidiyye olarak anılmıştır.
Nakşibendiyye yolu, Ehl-i sünnet îtikâdına bağlılığa, dînin emir ve yasaklarına uymaya öncelikle önem verir. Bunlardan sonra, dünyâ işleriyle uğraşırken, Allahü teâlâyı unutmamayı, her an O’nu hatırlamayı tavsiye eder ve bunun yollarını öğretir. İnsanların rûhen yükselebilmeleri için kendine has usûl ve metodları vardır. İslâm memleketlerinde ferd ve cemiyetin ıslahında iyi insanlar yetişmesinde büyük hizmeti olmuştur.
Nakşibendiyye daha çok Hanefî muhitlerde yayılmıştır. Behâüddîn-i Buhârî’nin halîfelerinden Yûsuf-ı Hemedânî’nin halîfesi Ahmed Yesevî ile Mâverâünnehr’de; Abdülhâlık Gocdüvânî ile Hârezm’de; Ubeydullah-ı Ahrâr’ın halîfesi Abdullah-ı İlâhî(v. 1491), Muhammed Ma’sûm’un halîfeleri Murâd-ı Münzâvî, Ahmed-i Yekdest ve Mehmed Emîn Tokâdî ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve halifeleri tarafından Anadolu’da; Muhammed Bâkî-billah ile Hindistan’da yayıldı. Hindistan’da İmâm-ı Rabbânî’ye nisbetle Müceddidiye adı ile gelişerek Hicaz, Irak ve Suriye’de; bilhassa Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den (v. 1826) sonra Irak, Suriye ve Anadolu’da daha çok yayıldı. Osmanlı pâdişâhları ve devlet adamları tarafından rağbet gördü.
Yayıldığı yerlerde Ehl-i sünnet dışı îtikâdlar yok olmuş veya yayılmasına imkân bulamamıştır. Nakşibendiye yolu, Osmanlılar tarafından olduğu gibi, Ehl-i sünnet olan Hint, Türk ve Özbek Türk devletlerinden de himâye ve destek görmüştür.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Ehl-i sünnet tarîkatlerinden (tasavvuf yollarından) biri. Kurucusunun isminden dolayı bu ismi almıştır. Kurucusu Şâh-ı Nakşibend adıyla tanınan Behâeddîn Muhammed bin Muhammed Buhârî’dir (v. 1389) (Bkz. Şâh-ı Nakşibend). Nakşibendiyye, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ali vâsıtasıyle Peygamber efendimize ulaşır.
Nakşibendiyye silsilesi, hazret-i Ebû Bekr’den, Bâyezîd-i Bistâmî’ye kadar Sıddîkîyye; Bâyezîd-i Bistâmî’den Abdülhâlık Gocdüvânî’ye kadar Tayfûriyye; Abdülhâlık Gocdüvânî’den Behâeddîn-i Buhârî’ye kadar Hâcegâniyye; Behâeddîn-i Buhârî’den Ubeydullah-ı Ahrâr’a kadar Nakşibendiyye; Ubeydullah-ı Ahrâr’dan İmâm-ı Rabbânî’ye kadar Ahrâriyye; İmâm-ı Rabbânî’den Mazhar-ı Cân-ı Cânân’a kadar Müceddidiyye; Mazhar-ı Cân-ı Cânân’dan Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî’ye kadar Mazhâriyye; Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den sonra ise Hâlidiyye olarak anılmıştır.
Nakşibendiyye yolu, Ehl-i sünnet îtikâdına bağlılığa, dînin emir ve yasaklarına uymaya öncelikle önem verir. Bunlardan sonra, dünyâ işleriyle uğraşırken, Allahü teâlâyı unutmamayı, her an O’nu hatırlamayı tavsiye eder ve bunun yollarını öğretir. İnsanların rûhen yükselebilmeleri için kendine has usûl ve metodları vardır. İslâm memleketlerinde ferd ve cemiyetin ıslahında iyi insanlar yetişmesinde büyük hizmeti olmuştur.
Nakşibendiyye daha çok Hanefî muhitlerde yayılmıştır. Behâüddîn-i Buhârî’nin halîfelerinden Yûsuf-ı Hemedânî’nin halîfesi Ahmed Yesevî ile Mâverâünnehr’de; Abdülhâlık Gocdüvânî ile Hârezm’de; Ubeydullah-ı Ahrâr’ın halîfesi Abdullah-ı İlâhî(v. 1491), Muhammed Ma’sûm’un halîfeleri Murâd-ı Münzâvî, Ahmed-i Yekdest ve Mehmed Emîn Tokâdî ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve halifeleri tarafından Anadolu’da; Muhammed Bâkî-billah ile Hindistan’da yayıldı. Hindistan’da İmâm-ı Rabbânî’ye nisbetle Müceddidiye adı ile gelişerek Hicaz, Irak ve Suriye’de; bilhassa Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’den (v. 1826) sonra Irak, Suriye ve Anadolu’da daha çok yayıldı. Osmanlı pâdişâhları ve devlet adamları tarafından rağbet gördü.
Yayıldığı yerlerde Ehl-i sünnet dışı îtikâdlar yok olmuş veya yayılmasına imkân bulamamıştır. Nakşibendiye yolu, Osmanlılar tarafından olduğu gibi, Ehl-i sünnet olan Hint, Türk ve Özbek Türk devletlerinden de himâye ve destek görmüştür.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
NAKŞ-I KADEM-İ ŞERÎF
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mübârek ayak izleri. Peygamber efendimizin bir mûcizesi de yumuşak maddelere meselâ kuma bastığı zaman ayak izlerinin belli olmaması fakat, taşa, sert maddelere bastığında izlerin çıkması idi. Mübârek ayağının bastığı ve iz bıraktığı bâzı taş ve mermerler bir yâdigâr olarak asırlarca saklanmış elden ele emânet edilerek bereketlenilmiştir. Bilhassa Müslüman devlet adamları, pâdişâhlar bu kıymetli yâdigârları önemli yerlerde özel muhâfaza altına alarak, saklayıp, ziyâret etmişler ve ettirmişlerdir.
Nakş-ı kadem-i şerîflerden bilinen ve muhâfaza edilenlerin en meşhûrları şunlardır:
1. Hindistan’da Fîrûz Şâh Tuğluk’un oğlu Feth Hanın türbesinde bulunan nakş-i kadem-i şerîf.
2. Kâhire’de Kayıtbay Türbesinde bulunan mübârek iki ayak izi.
3. Kâhire’de Âsâr-un-Nebî Câmiindeki mübârek iki ayak izleri.
4. İstanbul’da, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb-el-Ensârî (Eyyûb Sultan) Türbesinde mübârek sağ ayak izleri. Bu Nakş-i kadem-i Peygamberî, Birinci Mahmûd Hânın emri ile 1734’te Saraydan türbeye getirilmiştir.
5. Birinci Abdülhamîd Hanın türbesinde Yeni Câmi tarafındaki duvarda dolap içinde muhâfaza edilen iki ayak izleri.
6. Lâleli’de Sultan Üçüncü Mustafa Hanın Türbesinde duvarda özel olarak yapılan dolap içinde muhâfaza edilen taş üzerindeki iki mübârek ayak izleri.
7. İstanbul, Topkapı Sarayında Mukaddes Emânetler Dâiresinde bulunan ayak izleri.
Topkapı Sarayı Hırka-ı Seâdet dâiresinde dördü taş, ikisi tuğla nevinden olmak üzere altı Nakş-ı kadem-i şerîf mevcuttur. Bunlardan biri Peygamber efendimizin, Mîrâca çıkarken bastığı kayanın üzerine çıkan mübârek ayak izidir ki, Hırka-i Saâdet odasında bir dolap içinde muhâfaza edilmektedir. Resûlullah efendimizin Mîrâca çıkarken bastıkları bu mübârek kayanın üzerine Kubbet-üs-Sahrâ adıyla bilinen binâ inşâ edilmiştir.
Nakş-ı kadem-i şerîfler, bulundukları yerlere intikâl ettirilmeden önce asırlarca değişik yerlerde muhâfaza edilmiştir. En son bugünkü yerlerine konmuştur. Bu şekilde nakledilerek gelmeyen ve bir taşı yontarak “kadem-i şerîf” adını takıp, Peygamberin ayağının izidir, demek resimlere, putlara tapmak gibidir. Gerçek olan Nakş-ı kadem-i şerîfler ise teberrüken ziyâret edilir.
On üç yaşında tahta çıkan ve yirmi sekiz yaşında vefât eden Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed İslâmiyete ve Resûlullah efendimize gönülden bağlı idi. Bahtî mahlasıyla şiir de yazan Sultan Birinci Ahmed, Nakş-ı kadem-i şerîf şeklinde murassâ bir sorguç yaptırmış, ortasına da mavi mine üzerine altınla kendisine âit şu mısraları yazdırmıştı:
N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol hazret-i şâh-ı Rüsülün
Göl-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir.
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.
Sultan Birinci Ahmed, cumâ ve bayram günlerinde ve diğer mübârek günlerde başına bu sorgucu takardı.
Ayıntablı Mehmed Münîb Efendi, Sultan Birinci Abdülhamîd Türbesindeki Nakş-ı kadem-i şerîfin bulunuşunu ve türbeye konulmasını anlatan, Âsâr-ul-Hikem fî Nakş-il Kadem adlı bir eser yazmıştır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın mübârek ayak izleri. Peygamber efendimizin bir mûcizesi de yumuşak maddelere meselâ kuma bastığı zaman ayak izlerinin belli olmaması fakat, taşa, sert maddelere bastığında izlerin çıkması idi. Mübârek ayağının bastığı ve iz bıraktığı bâzı taş ve mermerler bir yâdigâr olarak asırlarca saklanmış elden ele emânet edilerek bereketlenilmiştir. Bilhassa Müslüman devlet adamları, pâdişâhlar bu kıymetli yâdigârları önemli yerlerde özel muhâfaza altına alarak, saklayıp, ziyâret etmişler ve ettirmişlerdir.
Nakş-ı kadem-i şerîflerden bilinen ve muhâfaza edilenlerin en meşhûrları şunlardır:
1. Hindistan’da Fîrûz Şâh Tuğluk’un oğlu Feth Hanın türbesinde bulunan nakş-i kadem-i şerîf.
2. Kâhire’de Kayıtbay Türbesinde bulunan mübârek iki ayak izi.
3. Kâhire’de Âsâr-un-Nebî Câmiindeki mübârek iki ayak izleri.
4. İstanbul’da, Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb-el-Ensârî (Eyyûb Sultan) Türbesinde mübârek sağ ayak izleri. Bu Nakş-i kadem-i Peygamberî, Birinci Mahmûd Hânın emri ile 1734’te Saraydan türbeye getirilmiştir.
5. Birinci Abdülhamîd Hanın türbesinde Yeni Câmi tarafındaki duvarda dolap içinde muhâfaza edilen iki ayak izleri.
6. Lâleli’de Sultan Üçüncü Mustafa Hanın Türbesinde duvarda özel olarak yapılan dolap içinde muhâfaza edilen taş üzerindeki iki mübârek ayak izleri.
7. İstanbul, Topkapı Sarayında Mukaddes Emânetler Dâiresinde bulunan ayak izleri.
Topkapı Sarayı Hırka-ı Seâdet dâiresinde dördü taş, ikisi tuğla nevinden olmak üzere altı Nakş-ı kadem-i şerîf mevcuttur. Bunlardan biri Peygamber efendimizin, Mîrâca çıkarken bastığı kayanın üzerine çıkan mübârek ayak izidir ki, Hırka-i Saâdet odasında bir dolap içinde muhâfaza edilmektedir. Resûlullah efendimizin Mîrâca çıkarken bastıkları bu mübârek kayanın üzerine Kubbet-üs-Sahrâ adıyla bilinen binâ inşâ edilmiştir.
Nakş-ı kadem-i şerîfler, bulundukları yerlere intikâl ettirilmeden önce asırlarca değişik yerlerde muhâfaza edilmiştir. En son bugünkü yerlerine konmuştur. Bu şekilde nakledilerek gelmeyen ve bir taşı yontarak “kadem-i şerîf” adını takıp, Peygamberin ayağının izidir, demek resimlere, putlara tapmak gibidir. Gerçek olan Nakş-ı kadem-i şerîfler ise teberrüken ziyâret edilir.
On üç yaşında tahta çıkan ve yirmi sekiz yaşında vefât eden Osmanlı Pâdişâhı Birinci Sultan Ahmed İslâmiyete ve Resûlullah efendimize gönülden bağlı idi. Bahtî mahlasıyla şiir de yazan Sultan Birinci Ahmed, Nakş-ı kadem-i şerîf şeklinde murassâ bir sorguç yaptırmış, ortasına da mavi mine üzerine altınla kendisine âit şu mısraları yazdırmıştı:
N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini ol hazret-i şâh-ı Rüsülün
Göl-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir.
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.
Sultan Birinci Ahmed, cumâ ve bayram günlerinde ve diğer mübârek günlerde başına bu sorgucu takardı.
Ayıntablı Mehmed Münîb Efendi, Sultan Birinci Abdülhamîd Türbesindeki Nakş-ı kadem-i şerîfin bulunuşunu ve türbeye konulmasını anlatan, Âsâr-ul-Hikem fî Nakş-il Kadem adlı bir eser yazmıştır.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
NAKKÂŞ
Alm. 1. Wandmaler, Dekorationsmaler (m), 2. Miniaturenmaler (m), 3. Kunststicker (m), Fr. 1. Peintre (m) décorateur, 2. Brodeur (m), 3. Miniaturiste (m), İng. 1. Decorator; artist, 2. Sculptor; carver; engraver, 3. Miniaturist. Bir meslek ismi olup renkli resim ve tezyinât yapan sanatkâra verilen ad. Ressamlara, minyatürcülere, genellikle duvar resmi yapan ustalara, süsleme sanatkârlarına bu ad verilir. Nakkâş, daha çok kitap resimleri yapan sanatkâra sıfat olmuştur. Nakkâş: İpek, ibrişim, renkli tire ve yünlü elişi gibi işlere denildiği için bu işleri yapan sanatkârlara da nakkâş denilirdi.
Kitap resimleri yapmak Yunanlılar ve Romalılar zamânından beri bilinmekteyse de en çok görüldüğü ve rağbet gördüğü devir Ortaçağdır. Kitap resimleri ya kitabın konusuna göre yapılmakta veya yapılan resme göre kitap yazılmaktaydı. Çok eski târihlerden kalma bu kitaplar çok kıymetlidir. Bir kitapta bulunan resimler bâzen aynı nakkâşın eseri olduğu gibi, birden fazla nakkâşın eseri de olabilirdi. Resimler yapıldıkları devrin ve milletin kültür yapısının öğrenilmesinde çok faydalı olduğu gibi, târih ilmine de yardımcı olur.
Nakkâşlık doğuda İranlılar tarafından ilerletilmiş ve Acem sanatkârları tarafından pek çok eser yapılmıştır.
Türklerde nakkâşlık, eskiden beri bilinen bir sanat kolu olup, kökü dokuzuncu yüzyıla kadar iner. Bu yüzyıldan kalma eserlerde Türklerin bu alanda çok ileri gittikleri görülür.
Osmanlı Devrinde görülen kitap resimlerinde (minyatürlerde) daha çok manzara, mîmârî (kale, saray, ev gibi) cansız varlıklar ve tabiat manzaraları nakşedilmiştir. Bunlar da, ordu ile beraber savaşa katılan nakkâşlar tarafından, ordunun geçtiği, konakladığı ve savaştığı yerler olarak resmedilmiştir.
Nakkâşlar, eserlerini sâdece kitaplara yapmakla kalmayıp, sarayların, konakların ve bâzı evlerin çeşitli yerlerine resmetmişlerdir. İlk örneklerini Topkapı Sarayının bâzı bölümlerinde ve duvarlarda gördüğümüz bu tip duvar resimleri, daha sonra evlere, konaklara da yapılmıştır. İstanbul’da yaygın olan duvar resimleri bâzı Anadolu şehirlerinde de görülür. Bunlarda, genellikle İstanbul hasretinin dile geldiği İstanbul manzaraları vardır ve çoğu, İstanbul’dan giden nakkâşlar tarafından yapılmıştır. Fâtih ile Kânûnî devri arasında nakkâşlıkta bir gelişme oldu. Nakkâşlar, Kânûnî devrinde en güzel eserlerini verdiler. İran nakkâşlarından Şah Kulu Nakkâş, bu devirde İstanbul’a getirtilerek sarayda müstakil bir nakışhâne kurdu. Bu nakışhânede yeni eserler yapıldığı gibi nakkâşlar da yetiştiriliyordu. Osmanlının yetiştirdiği; Sinan Bey, Baba Nakkâş, Kara Memi, Nakkâş Osmân, Matrakçı Nasuh, Seyyid Lokman, Levnî gibi nakkâşlar eserleriyle kendilerinden bahsettirirler.
Osmanlı devrinde nakkâşlar da, diğer sanatkârlar gibi esnaf teşkilâtına bağlı idiler.
Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte fotoğrafçılıktaki ve baskı şekillerindeki gelişme sebebiyle değerini kaybeden nakkâşlık günümüzde çok az sanatçı tarafından yapılabilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. 1. Wandmaler, Dekorationsmaler (m), 2. Miniaturenmaler (m), 3. Kunststicker (m), Fr. 1. Peintre (m) décorateur, 2. Brodeur (m), 3. Miniaturiste (m), İng. 1. Decorator; artist, 2. Sculptor; carver; engraver, 3. Miniaturist. Bir meslek ismi olup renkli resim ve tezyinât yapan sanatkâra verilen ad. Ressamlara, minyatürcülere, genellikle duvar resmi yapan ustalara, süsleme sanatkârlarına bu ad verilir. Nakkâş, daha çok kitap resimleri yapan sanatkâra sıfat olmuştur. Nakkâş: İpek, ibrişim, renkli tire ve yünlü elişi gibi işlere denildiği için bu işleri yapan sanatkârlara da nakkâş denilirdi.
Kitap resimleri yapmak Yunanlılar ve Romalılar zamânından beri bilinmekteyse de en çok görüldüğü ve rağbet gördüğü devir Ortaçağdır. Kitap resimleri ya kitabın konusuna göre yapılmakta veya yapılan resme göre kitap yazılmaktaydı. Çok eski târihlerden kalma bu kitaplar çok kıymetlidir. Bir kitapta bulunan resimler bâzen aynı nakkâşın eseri olduğu gibi, birden fazla nakkâşın eseri de olabilirdi. Resimler yapıldıkları devrin ve milletin kültür yapısının öğrenilmesinde çok faydalı olduğu gibi, târih ilmine de yardımcı olur.
Nakkâşlık doğuda İranlılar tarafından ilerletilmiş ve Acem sanatkârları tarafından pek çok eser yapılmıştır.
Türklerde nakkâşlık, eskiden beri bilinen bir sanat kolu olup, kökü dokuzuncu yüzyıla kadar iner. Bu yüzyıldan kalma eserlerde Türklerin bu alanda çok ileri gittikleri görülür.
Osmanlı Devrinde görülen kitap resimlerinde (minyatürlerde) daha çok manzara, mîmârî (kale, saray, ev gibi) cansız varlıklar ve tabiat manzaraları nakşedilmiştir. Bunlar da, ordu ile beraber savaşa katılan nakkâşlar tarafından, ordunun geçtiği, konakladığı ve savaştığı yerler olarak resmedilmiştir.
Nakkâşlar, eserlerini sâdece kitaplara yapmakla kalmayıp, sarayların, konakların ve bâzı evlerin çeşitli yerlerine resmetmişlerdir. İlk örneklerini Topkapı Sarayının bâzı bölümlerinde ve duvarlarda gördüğümüz bu tip duvar resimleri, daha sonra evlere, konaklara da yapılmıştır. İstanbul’da yaygın olan duvar resimleri bâzı Anadolu şehirlerinde de görülür. Bunlarda, genellikle İstanbul hasretinin dile geldiği İstanbul manzaraları vardır ve çoğu, İstanbul’dan giden nakkâşlar tarafından yapılmıştır. Fâtih ile Kânûnî devri arasında nakkâşlıkta bir gelişme oldu. Nakkâşlar, Kânûnî devrinde en güzel eserlerini verdiler. İran nakkâşlarından Şah Kulu Nakkâş, bu devirde İstanbul’a getirtilerek sarayda müstakil bir nakışhâne kurdu. Bu nakışhânede yeni eserler yapıldığı gibi nakkâşlar da yetiştiriliyordu. Osmanlının yetiştirdiği; Sinan Bey, Baba Nakkâş, Kara Memi, Nakkâş Osmân, Matrakçı Nasuh, Seyyid Lokman, Levnî gibi nakkâşlar eserleriyle kendilerinden bahsettirirler.
Osmanlı devrinde nakkâşlar da, diğer sanatkârlar gibi esnaf teşkilâtına bağlı idiler.
Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte fotoğrafçılıktaki ve baskı şekillerindeki gelişme sebebiyle değerini kaybeden nakkâşlık günümüzde çok az sanatçı tarafından yapılabilmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
NAKÎBÜLEŞRÂF
İslâm devletlerinde seyyidlerin ve şerîflerin doğum ve vefât kayıtlarını tutan ve işleriyle ilgilenen müessesenin idârecisi. Hazret-i Fâtımâ ile hazret-i Ali’nin evlâdından hazret-i Hüseyin’in soyundan gelenlere seyyid; hazret-i Hasan’ın soyundan gelenlere şerîf denir. Evlâd-ı Resûl olan bu kıymetli insanlara Abbâsîler, Memlûkler gibi İslâm devletlerinde hürmet gösterilirdi. Osmanlı Devletinde de gösterilen hürmetin yanında, onlara âit işleri görmek için vazîfeli memur tâyin edilmiştir. Nakîbüleşrâf adı verilen ve sâdâttan (seyid ve şerîflerden) seçilen bu memûr, Peygamber efendimizin torunlarının işlerine bakar, neseplerini kayd ve zapteder, doğumlarını ve vefâtlarını deftere geçirir, onları âdî işlere ve şânlarına uygun olmayan sanatlara girmekten men ederdi. Fenâ hâllere düşmelerine mâni olur, haklarını korurdu. Fey ve ganîmetten onların hisselerini alıp aralarında dağıtırdı. Bu sülâleden olan kadınların küfvü, dengi olmayanlarla evlenmelerini men eylerdi. Nakîbüleşrâf bütün bu vazîfeleriyle, Peygamber efendimizin torunlarının umûmî bir vasîsi durumunda idi.
Osmanlı sultanları, Osmanlı topraklarına gelen seyyid ve şerîflere, başka memleketlerde misli görülmeyen bir sevgi ve saygı gösterirlerdi. Onların râhat ve huzur içinde yaşamaları için gereken her türlü hizmeti yaparlardı. Onları her çeşit vergiden muâf tutarak, bunları belgeleyen birer berât verirlerdi.
Osmanlı Devletinde Nakîbüleşrâf olarak ilk tâyin edilen zât, Emîr Sultan’ın talebelerinden olan Seyyid Ali Natta bin Muhammed’dir. Seyyid Ali Natta, Yıldırım Bâyezîd Han zamânında, devlet dâhilindeki sâdâtın (seyyidlerin ve şerîflerin) Osmanlı Devletiyle münâsebetlerini temine başlamıştır. Tâyin berâtı ile birlikte bu zâta Bursa’daki İshâkiye Zâviyesi vakfının idâreciliği de verilmiş ve bu vazîfenin evlâtlarına intikâli şart olarak, berâtta belirtilmiştir. Seyyid Ali Natta’nın vefâtından sonra yerine Seyyid Zeynelâbidîn tâyin edildi.
Nakîbüleşrâflık bir ara lağvedildiyse de, seyyid ve şerîf olmadıkları hâlde hürmet görmek için bu iddiâda bulunan bâzı sahtekârların ortaya çıkması üzerine, Sultan İkinci Bâyezîd Han devrinde 1494 yılında yeniden ihdâs edildi. Nakîbüleşrâf ismi de bu târihte verildi. Bu teşkilâtın başına Seyyid Mahmûd tâyin edildi. Zamanla nakîbüleşrâflar yeni tahta çıkan pâdişâha kılıç kuşattılar.
Nakîbüleşrâflık müessesesi ilmiye sınıfından olmakla berâber, tâyinler on yedinci asırda mutlaka yüksek dereceli ulemâdan olmazdı. Bu asırdan îtibâren seyyid ve şerîf olup da, İstanbul kâdısı veya kazasker olanlardan emekliye ayrılan zâtlar, nakîbüleşrâf tâyin edilmeye başlandı. Bu makâmda kalmanın muayyen bir süresi olmadığından, tâyin edilenler uzun müddet vazîfe yaparlardı. Nakîbüleşrâflık vazîfesine yeni tâyin edilecek olan zât, Paşa Kapısına yâni Bâb-ı âlîye dâvet edilir, burada Sadrâzam tarafından ayakta karşılanır, kahve, gülsuyu ve buhûr ikrâm edildikten sonra, samur erkân kürkü giydirilerek, memuriyeti îlân edilir ve berâtı kendisine takdim edilirdi.
Nakîbüleşrâfın resmî kıyâfetleri kazaskerlerin kıyâfetinin aynısı olup, sarıkları farklı idi. Kazaskerler örf denilen sarığı, nakîbüleşrâflar ise küçük tepeli denilen sarığı sararlar, sâdâtta yeşil renkli tülbentle sararlardı. Seyyid ve şerîfler ise, halk arasında belli olmaları ve gerekli hürmetin gösterilmesi için, kıyâfet olarak yeşil sarık sarar ve yeşil cübbe giyerlerdi. Bu usûl ilk defâ Hârun Reşîd ve oğlu halîfe Me’mûn zamânında âdet olmuştu. Zamanla unutulmuşsa da Türk-Memlûk Sultanlarından Melik Eşref Şâban, sâdâtın gerekli hürmeti görmesini temin için yeniden yeşil sarık sarmalarını istemiştir. Yeşil sarık ve cübbe anânesi Osmanlı Devletinde de devâm etti. Osmanlılar seyyidlerin başlarına sardığı yeşil sarığa “emir sarığı” ismini vermişlerdir. Osmanlı Devletinde sâdâttan biri şeyhülislâm olursa, ancak o zaman yeşil sarığını çıkarıp şeyhülislâmlık makâmına mahsûs beyaz sarık sararlardı.
Nakîbüleşrâfların resmî dâireleri, kendi konaklarında bulunur, maiyetinde çalışanlar da bu konaklarda hizmet ederlerdi. Taşrada da yine sâdâttan olmak üzere, nakîbüleşrâf kaymakamları, seyyid ve şerîflerin isimlerini ihtivâ eden defterler tutarlardı. Merkezde ve taşrada tutulan bu defterlere Secere-i Tayyibe defteri denilirdi. Buraya bütün seyyidlerin ve şerîflerin isimleri Peygamber efendimize kadar silsileleri, evlâdı, ahfâdı, ikâmetgâhları kaydedilirdi.
İstanbul’da nakîbüleşrâftan sonra en yüksek rütbe alemdârlık idi. Vazîfeleri, sefere çıkılacağı zaman, pâdişâh tarafından nakîbüleşrâfa teslim edilen sancak-ı şerîfin taşınması idi. Pâdişâh sefere gittiğine, nakîb efendi, berâberinde seyyid ve şerîfleri de götürürdü. Sefer sırasında nakîbüleşrâf Sancak-ı şerîfin dibinde yürürdü. Savaş sırasında seyyid ve şerîfler Sancak-ı şerîf altında tekbîr ve salevât-ı şerîfe getirirlerdi.
Nakîbüleşrâflar, yaptıkları kıymetli hizmet dolayısı ile iltifât görürlerdi. Pâdişâhlar tarafından kendilerine yazılan ferman ve berâtlarda, makâmlarına ve yaptıkları hizmetlerin üstünlüğüne uygun tâzim ifâdeleri kullanılırdı. Onlara sikâyet, yâni zemzem dağıtma vazîfesi ve dîvân-ı mezâlim, yâni adâlet dîvânı reisliği gibi yüksek memûriyetler verilirdi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
İslâm devletlerinde seyyidlerin ve şerîflerin doğum ve vefât kayıtlarını tutan ve işleriyle ilgilenen müessesenin idârecisi. Hazret-i Fâtımâ ile hazret-i Ali’nin evlâdından hazret-i Hüseyin’in soyundan gelenlere seyyid; hazret-i Hasan’ın soyundan gelenlere şerîf denir. Evlâd-ı Resûl olan bu kıymetli insanlara Abbâsîler, Memlûkler gibi İslâm devletlerinde hürmet gösterilirdi. Osmanlı Devletinde de gösterilen hürmetin yanında, onlara âit işleri görmek için vazîfeli memur tâyin edilmiştir. Nakîbüleşrâf adı verilen ve sâdâttan (seyid ve şerîflerden) seçilen bu memûr, Peygamber efendimizin torunlarının işlerine bakar, neseplerini kayd ve zapteder, doğumlarını ve vefâtlarını deftere geçirir, onları âdî işlere ve şânlarına uygun olmayan sanatlara girmekten men ederdi. Fenâ hâllere düşmelerine mâni olur, haklarını korurdu. Fey ve ganîmetten onların hisselerini alıp aralarında dağıtırdı. Bu sülâleden olan kadınların küfvü, dengi olmayanlarla evlenmelerini men eylerdi. Nakîbüleşrâf bütün bu vazîfeleriyle, Peygamber efendimizin torunlarının umûmî bir vasîsi durumunda idi.
Osmanlı sultanları, Osmanlı topraklarına gelen seyyid ve şerîflere, başka memleketlerde misli görülmeyen bir sevgi ve saygı gösterirlerdi. Onların râhat ve huzur içinde yaşamaları için gereken her türlü hizmeti yaparlardı. Onları her çeşit vergiden muâf tutarak, bunları belgeleyen birer berât verirlerdi.
Osmanlı Devletinde Nakîbüleşrâf olarak ilk tâyin edilen zât, Emîr Sultan’ın talebelerinden olan Seyyid Ali Natta bin Muhammed’dir. Seyyid Ali Natta, Yıldırım Bâyezîd Han zamânında, devlet dâhilindeki sâdâtın (seyyidlerin ve şerîflerin) Osmanlı Devletiyle münâsebetlerini temine başlamıştır. Tâyin berâtı ile birlikte bu zâta Bursa’daki İshâkiye Zâviyesi vakfının idâreciliği de verilmiş ve bu vazîfenin evlâtlarına intikâli şart olarak, berâtta belirtilmiştir. Seyyid Ali Natta’nın vefâtından sonra yerine Seyyid Zeynelâbidîn tâyin edildi.
Nakîbüleşrâflık bir ara lağvedildiyse de, seyyid ve şerîf olmadıkları hâlde hürmet görmek için bu iddiâda bulunan bâzı sahtekârların ortaya çıkması üzerine, Sultan İkinci Bâyezîd Han devrinde 1494 yılında yeniden ihdâs edildi. Nakîbüleşrâf ismi de bu târihte verildi. Bu teşkilâtın başına Seyyid Mahmûd tâyin edildi. Zamanla nakîbüleşrâflar yeni tahta çıkan pâdişâha kılıç kuşattılar.
Nakîbüleşrâflık müessesesi ilmiye sınıfından olmakla berâber, tâyinler on yedinci asırda mutlaka yüksek dereceli ulemâdan olmazdı. Bu asırdan îtibâren seyyid ve şerîf olup da, İstanbul kâdısı veya kazasker olanlardan emekliye ayrılan zâtlar, nakîbüleşrâf tâyin edilmeye başlandı. Bu makâmda kalmanın muayyen bir süresi olmadığından, tâyin edilenler uzun müddet vazîfe yaparlardı. Nakîbüleşrâflık vazîfesine yeni tâyin edilecek olan zât, Paşa Kapısına yâni Bâb-ı âlîye dâvet edilir, burada Sadrâzam tarafından ayakta karşılanır, kahve, gülsuyu ve buhûr ikrâm edildikten sonra, samur erkân kürkü giydirilerek, memuriyeti îlân edilir ve berâtı kendisine takdim edilirdi.
Nakîbüleşrâfın resmî kıyâfetleri kazaskerlerin kıyâfetinin aynısı olup, sarıkları farklı idi. Kazaskerler örf denilen sarığı, nakîbüleşrâflar ise küçük tepeli denilen sarığı sararlar, sâdâtta yeşil renkli tülbentle sararlardı. Seyyid ve şerîfler ise, halk arasında belli olmaları ve gerekli hürmetin gösterilmesi için, kıyâfet olarak yeşil sarık sarar ve yeşil cübbe giyerlerdi. Bu usûl ilk defâ Hârun Reşîd ve oğlu halîfe Me’mûn zamânında âdet olmuştu. Zamanla unutulmuşsa da Türk-Memlûk Sultanlarından Melik Eşref Şâban, sâdâtın gerekli hürmeti görmesini temin için yeniden yeşil sarık sarmalarını istemiştir. Yeşil sarık ve cübbe anânesi Osmanlı Devletinde de devâm etti. Osmanlılar seyyidlerin başlarına sardığı yeşil sarığa “emir sarığı” ismini vermişlerdir. Osmanlı Devletinde sâdâttan biri şeyhülislâm olursa, ancak o zaman yeşil sarığını çıkarıp şeyhülislâmlık makâmına mahsûs beyaz sarık sararlardı.
Nakîbüleşrâfların resmî dâireleri, kendi konaklarında bulunur, maiyetinde çalışanlar da bu konaklarda hizmet ederlerdi. Taşrada da yine sâdâttan olmak üzere, nakîbüleşrâf kaymakamları, seyyid ve şerîflerin isimlerini ihtivâ eden defterler tutarlardı. Merkezde ve taşrada tutulan bu defterlere Secere-i Tayyibe defteri denilirdi. Buraya bütün seyyidlerin ve şerîflerin isimleri Peygamber efendimize kadar silsileleri, evlâdı, ahfâdı, ikâmetgâhları kaydedilirdi.
İstanbul’da nakîbüleşrâftan sonra en yüksek rütbe alemdârlık idi. Vazîfeleri, sefere çıkılacağı zaman, pâdişâh tarafından nakîbüleşrâfa teslim edilen sancak-ı şerîfin taşınması idi. Pâdişâh sefere gittiğine, nakîb efendi, berâberinde seyyid ve şerîfleri de götürürdü. Sefer sırasında nakîbüleşrâf Sancak-ı şerîfin dibinde yürürdü. Savaş sırasında seyyid ve şerîfler Sancak-ı şerîf altında tekbîr ve salevât-ı şerîfe getirirlerdi.
Nakîbüleşrâflar, yaptıkları kıymetli hizmet dolayısı ile iltifât görürlerdi. Pâdişâhlar tarafından kendilerine yazılan ferman ve berâtlarda, makâmlarına ve yaptıkları hizmetlerin üstünlüğüne uygun tâzim ifâdeleri kullanılırdı. Onlara sikâyet, yâni zemzem dağıtma vazîfesi ve dîvân-ı mezâlim, yâni adâlet dîvânı reisliği gibi yüksek memûriyetler verilirdi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
NAKIŞ
Alm. 1. Sticken (n), Stickerei (f), 2. Wandmalerei, Ornamentik (f), Fr. 1. Broderie (f), peinture (f), décorative, İng. 1. Enbroidery 2. Design; drawing; decoration. Genelde iğne ve benzeri âletlerle kumaş deri, hasır vb. maddeler üzerine renkli veya renksiz ipliklerle yapılan şekillere, süs, ciltli kitap kapaklarının üzerine basılan oyuk ve kabartma süslere, odaların duvar ve tavanlarına yapılan, değişik şekil ve motiflere de nakış ismi verilmektedir.
Nakış sanatının târihi çok eski olup ilk insan ve ilk peygamber hazret-i Âdem zamânına kadar ulaşmaktadır. O devirlerde de insanların kendilerine has nakışları, yapılan târihî araştırmalar ve kazılar neticesinde ortaya çıkmıştır. M.Ö. 12. yüzyıla âit ve başa sarıldığı tahmin edilen güzel ve süslü bir sargının bulunması, Suriye, İran ve Mısır’da duvarlara çizilmiş şekillere, eski boyalı çömleklere rastlanması bunun delilidir.
Nakış sanatı, Orta Asya Türklerinde de çok gelişmişti. Kabileler birbirlerini, nakış şekillerinden tanırlardı. Her kabilenin kendine has nakış mevzuları vardı. Bu özellikler asırlardan beri kendisini koruyarak, gelinlik genç kızların çeyizlerinin arasına girdi.
On birinci ve on ikinci yüzyıllarda nakış sanatı Türklerde, bilhassa Selçuklularda çok gelişti. İpek zemin üzerine inci ile de değişik motifler ve şekiller çizildi.
Ortaçağda Haçlı Seferlerinin başlaması, doğu-batı ticâretinin artması, doğudaki nakış alanındaki güzel gelişmelerin batı (Avrupa) tarafından tanınıp yayılmasına sebep oldu. Zamanla bilhassa İtalya’da Osmanlı nakış motiflerinin aranması ve son derece rağbet görmesi, târihî bir gerçektir. Hattâ belli bir devre kadar Avrupa’da makbul sayılan Macar nakış motifleri, Osmanlı-Türk nakışçılığının bir taklidinden ibâret olup kökü Rumlara kadar çıkar.
On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda şöhretin zirvesine ulaşan Osmanlı-Türk nakışçılığında ana konu, kalp motifi ve onun diğer unsurlarla kompozisyonudur.
On dokuzuncu yüzyılda nakışçılık eski rağbetini kaybetmeye başladı. Fakat millî giyimde bir sembol şeklinde kendini korudu. Yirminci yüzyılda ise elle nakış işi azaldı ve yerini makinalara bıraktı.
Nakışlar iğne ve kasnakla yapılmaktadır. Bu çeşit nakışlara iğneyle ilgili anlamında, “Sûzenî” ismi verilir. Bundan başka; gözeme, kesme, sarma, müzebbek vb. denilen nakış çeşitleri vardır.
İslâm-Türk nakışçılığında, pirinç, bakır, kalay gibi metallerden çekilerek altın ve gümüş yaldızı vurulup, ipliklerle sarılmış tellerden yapılan nakışlar da vardır. Bunlardan meydana gelen nakışlara “sırma, sim, sarma” gibi isimler verilmektedir.
Nakış, dikiş, tentene ve işleme gibi sanatlar, sabır isteyen işlerdir. Bunların yapıldıkları yerler sağlığa elverişli olmalıdır. Işık, ısınma, havalandırma, temizlik gibi hususlara çok dikkat edilmelidir. Bunlarla berâber, kullanılacak âletlerin (masa, makas vs.) hepsi el altında bulundurulmalıdır.
Nakışta kullanılan kumaş çeşitleri patiska, keten, etamin, kaneviçe, opal, goblen, telâ, çuval, saten, tafta, organza, tül, şifon, jorjet, paten, kadife ve ipektir. Nakışçılıkta kumaş kadar, kullanılan iplik ve kalitesi de çok önemlidir. İpliklerin aynı kalınlıkta, pürüzsüz, az bükümlü, sağlam, esnek, parlak olması, boyasının renk atmaması Aranan önemli özelliklerdir. Nakış işinde; pamuk, keten, ipek ve naylondan yapılmış iplikler kullanılır.
Nakış yapımında kullanılan iğneler ve diğer malzemeler:
İğne, nakış işinin en önemli malzemesidir. Bunların numaralarına, uzunluklarına göre kullanıldıkları yerler de değişiktir. Bir nolu iğne çok kalın, on üç nolu iğne çok incedir. İğneler bu iki (1-13) numara arasında değişmektedir. 8-12 nolu iğne ince ve sık kumaşlar için kullanılır. 5-8 nolu iğne sofra ve yatak takımlarının yapıldığı kumaşlarda kullanılır. Ayrıca yünlü kumaşlarda kullanıldığı da olur.
Bunlardan başka; kor iğnesi, nakış iğnesi, boncuk iğnesi, gözeme iğnesi, moda iğnesi, kanaviçe iğnesi, makina iğnesi, şerit iğnesi, çuvaldız iğnesi, işâret iğnesi, toplu iğne, çengelli iğne, yorgan ve yastık iğnesi, file iğnesi, kroşe iğnesi, ambalaj iğnesi, kürk iğnesi vb. çeşitleri vardır.
Diğer malzemeler ise, küçük ve büyük makas, yüksük, mezura, teğel ipliği, nakış ipliği, ciğer deldi, dikiş sepeti veya kutusudur.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. 1. Sticken (n), Stickerei (f), 2. Wandmalerei, Ornamentik (f), Fr. 1. Broderie (f), peinture (f), décorative, İng. 1. Enbroidery 2. Design; drawing; decoration. Genelde iğne ve benzeri âletlerle kumaş deri, hasır vb. maddeler üzerine renkli veya renksiz ipliklerle yapılan şekillere, süs, ciltli kitap kapaklarının üzerine basılan oyuk ve kabartma süslere, odaların duvar ve tavanlarına yapılan, değişik şekil ve motiflere de nakış ismi verilmektedir.
Nakış sanatının târihi çok eski olup ilk insan ve ilk peygamber hazret-i Âdem zamânına kadar ulaşmaktadır. O devirlerde de insanların kendilerine has nakışları, yapılan târihî araştırmalar ve kazılar neticesinde ortaya çıkmıştır. M.Ö. 12. yüzyıla âit ve başa sarıldığı tahmin edilen güzel ve süslü bir sargının bulunması, Suriye, İran ve Mısır’da duvarlara çizilmiş şekillere, eski boyalı çömleklere rastlanması bunun delilidir.
Nakış sanatı, Orta Asya Türklerinde de çok gelişmişti. Kabileler birbirlerini, nakış şekillerinden tanırlardı. Her kabilenin kendine has nakış mevzuları vardı. Bu özellikler asırlardan beri kendisini koruyarak, gelinlik genç kızların çeyizlerinin arasına girdi.
On birinci ve on ikinci yüzyıllarda nakış sanatı Türklerde, bilhassa Selçuklularda çok gelişti. İpek zemin üzerine inci ile de değişik motifler ve şekiller çizildi.
Ortaçağda Haçlı Seferlerinin başlaması, doğu-batı ticâretinin artması, doğudaki nakış alanındaki güzel gelişmelerin batı (Avrupa) tarafından tanınıp yayılmasına sebep oldu. Zamanla bilhassa İtalya’da Osmanlı nakış motiflerinin aranması ve son derece rağbet görmesi, târihî bir gerçektir. Hattâ belli bir devre kadar Avrupa’da makbul sayılan Macar nakış motifleri, Osmanlı-Türk nakışçılığının bir taklidinden ibâret olup kökü Rumlara kadar çıkar.
On yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda şöhretin zirvesine ulaşan Osmanlı-Türk nakışçılığında ana konu, kalp motifi ve onun diğer unsurlarla kompozisyonudur.
On dokuzuncu yüzyılda nakışçılık eski rağbetini kaybetmeye başladı. Fakat millî giyimde bir sembol şeklinde kendini korudu. Yirminci yüzyılda ise elle nakış işi azaldı ve yerini makinalara bıraktı.
Nakışlar iğne ve kasnakla yapılmaktadır. Bu çeşit nakışlara iğneyle ilgili anlamında, “Sûzenî” ismi verilir. Bundan başka; gözeme, kesme, sarma, müzebbek vb. denilen nakış çeşitleri vardır.
İslâm-Türk nakışçılığında, pirinç, bakır, kalay gibi metallerden çekilerek altın ve gümüş yaldızı vurulup, ipliklerle sarılmış tellerden yapılan nakışlar da vardır. Bunlardan meydana gelen nakışlara “sırma, sim, sarma” gibi isimler verilmektedir.
Nakış, dikiş, tentene ve işleme gibi sanatlar, sabır isteyen işlerdir. Bunların yapıldıkları yerler sağlığa elverişli olmalıdır. Işık, ısınma, havalandırma, temizlik gibi hususlara çok dikkat edilmelidir. Bunlarla berâber, kullanılacak âletlerin (masa, makas vs.) hepsi el altında bulundurulmalıdır.
Nakışta kullanılan kumaş çeşitleri patiska, keten, etamin, kaneviçe, opal, goblen, telâ, çuval, saten, tafta, organza, tül, şifon, jorjet, paten, kadife ve ipektir. Nakışçılıkta kumaş kadar, kullanılan iplik ve kalitesi de çok önemlidir. İpliklerin aynı kalınlıkta, pürüzsüz, az bükümlü, sağlam, esnek, parlak olması, boyasının renk atmaması Aranan önemli özelliklerdir. Nakış işinde; pamuk, keten, ipek ve naylondan yapılmış iplikler kullanılır.
Nakış yapımında kullanılan iğneler ve diğer malzemeler:
İğne, nakış işinin en önemli malzemesidir. Bunların numaralarına, uzunluklarına göre kullanıldıkları yerler de değişiktir. Bir nolu iğne çok kalın, on üç nolu iğne çok incedir. İğneler bu iki (1-13) numara arasında değişmektedir. 8-12 nolu iğne ince ve sık kumaşlar için kullanılır. 5-8 nolu iğne sofra ve yatak takımlarının yapıldığı kumaşlarda kullanılır. Ayrıca yünlü kumaşlarda kullanıldığı da olur.
Bunlardan başka; kor iğnesi, nakış iğnesi, boncuk iğnesi, gözeme iğnesi, moda iğnesi, kanaviçe iğnesi, makina iğnesi, şerit iğnesi, çuvaldız iğnesi, işâret iğnesi, toplu iğne, çengelli iğne, yorgan ve yastık iğnesi, file iğnesi, kroşe iğnesi, ambalaj iğnesi, kürk iğnesi vb. çeşitleri vardır.
Diğer malzemeler ise, küçük ve büyük makas, yüksük, mezura, teğel ipliği, nakış ipliği, ciğer deldi, dikiş sepeti veya kutusudur.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
NÂİPLİK
İdârî, dînî ve hukûkî konularda yetki sahibi olan kişilerin yetki ve vazifelerini vekil olarak yürüten kimselere verilen ünvan. Birinin yerini alan, birinin yerini tutan, vekil mânâlarına gelen nâiplik, çeşitli devletlerde bir idârî ünvan ve makam olarak yetkileri bâzan çok genişleyen, bâzan da daralan bir rütbe oldu.
Abbâsî halifeleri zamânında İmâmü’l Müslimîn veya Emîrü’l-Müminîn olan halîfenin câmi ve mescitlerdeki vazîfesini üstlenen, onun vekâletini alan İmam efendilere nâiplik ünvânı verildi.
Memlûklerde, Dehli Sultanlıklarında Sultanın vekili veya temsilcileri ve eyâlet vâlileri bu ünvânı taşıdılar. Sultandan sonra en yüksek mevkilerde işleri sultan nâmına idâre ettiler. Murâbıtlar ve Muvahhidlerde en mühim eyâlet olan Endülüs genel vâlileri nâip ünvânını taşıdılar. Aynı zamanda veliahd olan Endülüs nâipleri Gırnata, İşbiliyye ve Kurtuba’da hüküm sürdüler. Eyyûbîlerde ise nâip ünvânı, eyâlet vâlilerine verildi. Bunların sayısı devletin kuruluşu sırasında altı iken, daha sonra yeni teşkil edilen eyâletlerle arttı. Şam nâibi rütbe bakımından hepsinden üstün sayıldı.
Osmanlı Devleti teşkilâtında şer’î mahkemelerin hâkimlerine nâiplik ünvânı verildi. Kâdı vekili mânâsında kullanıldı. Mevâli denilen büyük kâdılar bâzan hizmetlerinin tamâmını, bâzan da bir kısmını fiilen yapmayarak, yerlerine kâdı vasıflarına hâiz ve ehliyet sâhibi birini vekil tâyin ettiler. Anadolu ve Rumeli kazaskerleri vekilliğini yapan kâdılara nâiplik ünvânı verildi. Esâsen İstanbul’da oturan Kazaskerler taşraya kendilerine vekâlet edecek kadılar gönderdiler, bu kâdılara nâip denildi.Mahkemeler tarafından bir işin araştırılması için vazifelendirilen bilirkişilerin araştırmalarını denetlemek üzere seçilen kimselere de nâip adı verildi. Bâzan, bir kazâ, örfî müddetlerini tamamlayan ilmiye sınıfına mensup ilim sâhiplerine veya vazifede bulunan bir müderrise arpalık nâmı altında verildi. Bu gibi hallerde uhdelerindeki kazalara gitmeyerek yerlerine birer nâip gönderdiler.
Nâipler yaptıkları vazifelere göre şu kısımlara ayrılırlar.
Arpalık nâibi; Şeyhülislamların ve eyâlet kâdılarının (mevâliler) vazifeden alınmalarından sonra, kendilerine verilen arpalıkların gelirini onlar adına idâre eden kimseler olup, tâyinleri Anadolu veya Rumeli kazaskerleri tarafından tasdik edilirdi.
Ayak nâibi: Eyâlet kâdılarının yanında, kâdı adına esnafı denetleyen vazifeliye denirdi.
Bâb nâibi: Eyâlet kâdısının yanında kâdıya yardımcı olan ve onun adına dâvâ dinleyen ve hüküm veren kimseye denirdi.
Kazâ nâibi: Kazâlara bağlı nâhiyelerin şer’î (dînî) işlerine, kaza kâdısı adına bakan kimseye denirdi.
Mevâlî nâibi: Eyâlet kâdılarının tâyin edildikleri eyâlete gitmedikleri durumlarda gönderdikleri vekile denirdi. Nâip kâdıdan vekil olduğuna dâir bir vesika alır, bunu da o kâdılığın kazaskerine tasdik ettirirdi.
Şer’iyye mahkemelerinin kaldırılmasıyla birlikte nâiplik ve nâipler de lağvolunmuştur.
Osmanlılar zamânında sadrâzamlar hakkında saltanat vekîli mânâsında Nâib-i Saltanat tâbiri kullanılırdı. Pâdişâhın vekili demek olan bu tâbir eski Türk ve İslâm devletlerinde de kullanılmıştır.
Nâiplik ünvânı, İspanya, İngiltere gibi ülkelerin sömürgelerindeki idâreciler için de kullanılırdı. Genel vâli durumunda bulunan bu idâreciler yarı resmî biçimde Kral nâibi olarak nitelendirilirdi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
İdârî, dînî ve hukûkî konularda yetki sahibi olan kişilerin yetki ve vazifelerini vekil olarak yürüten kimselere verilen ünvan. Birinin yerini alan, birinin yerini tutan, vekil mânâlarına gelen nâiplik, çeşitli devletlerde bir idârî ünvan ve makam olarak yetkileri bâzan çok genişleyen, bâzan da daralan bir rütbe oldu.
Abbâsî halifeleri zamânında İmâmü’l Müslimîn veya Emîrü’l-Müminîn olan halîfenin câmi ve mescitlerdeki vazîfesini üstlenen, onun vekâletini alan İmam efendilere nâiplik ünvânı verildi.
Memlûklerde, Dehli Sultanlıklarında Sultanın vekili veya temsilcileri ve eyâlet vâlileri bu ünvânı taşıdılar. Sultandan sonra en yüksek mevkilerde işleri sultan nâmına idâre ettiler. Murâbıtlar ve Muvahhidlerde en mühim eyâlet olan Endülüs genel vâlileri nâip ünvânını taşıdılar. Aynı zamanda veliahd olan Endülüs nâipleri Gırnata, İşbiliyye ve Kurtuba’da hüküm sürdüler. Eyyûbîlerde ise nâip ünvânı, eyâlet vâlilerine verildi. Bunların sayısı devletin kuruluşu sırasında altı iken, daha sonra yeni teşkil edilen eyâletlerle arttı. Şam nâibi rütbe bakımından hepsinden üstün sayıldı.
Osmanlı Devleti teşkilâtında şer’î mahkemelerin hâkimlerine nâiplik ünvânı verildi. Kâdı vekili mânâsında kullanıldı. Mevâli denilen büyük kâdılar bâzan hizmetlerinin tamâmını, bâzan da bir kısmını fiilen yapmayarak, yerlerine kâdı vasıflarına hâiz ve ehliyet sâhibi birini vekil tâyin ettiler. Anadolu ve Rumeli kazaskerleri vekilliğini yapan kâdılara nâiplik ünvânı verildi. Esâsen İstanbul’da oturan Kazaskerler taşraya kendilerine vekâlet edecek kadılar gönderdiler, bu kâdılara nâip denildi.Mahkemeler tarafından bir işin araştırılması için vazifelendirilen bilirkişilerin araştırmalarını denetlemek üzere seçilen kimselere de nâip adı verildi. Bâzan, bir kazâ, örfî müddetlerini tamamlayan ilmiye sınıfına mensup ilim sâhiplerine veya vazifede bulunan bir müderrise arpalık nâmı altında verildi. Bu gibi hallerde uhdelerindeki kazalara gitmeyerek yerlerine birer nâip gönderdiler.
Nâipler yaptıkları vazifelere göre şu kısımlara ayrılırlar.
Arpalık nâibi; Şeyhülislamların ve eyâlet kâdılarının (mevâliler) vazifeden alınmalarından sonra, kendilerine verilen arpalıkların gelirini onlar adına idâre eden kimseler olup, tâyinleri Anadolu veya Rumeli kazaskerleri tarafından tasdik edilirdi.
Ayak nâibi: Eyâlet kâdılarının yanında, kâdı adına esnafı denetleyen vazifeliye denirdi.
Bâb nâibi: Eyâlet kâdısının yanında kâdıya yardımcı olan ve onun adına dâvâ dinleyen ve hüküm veren kimseye denirdi.
Kazâ nâibi: Kazâlara bağlı nâhiyelerin şer’î (dînî) işlerine, kaza kâdısı adına bakan kimseye denirdi.
Mevâlî nâibi: Eyâlet kâdılarının tâyin edildikleri eyâlete gitmedikleri durumlarda gönderdikleri vekile denirdi. Nâip kâdıdan vekil olduğuna dâir bir vesika alır, bunu da o kâdılığın kazaskerine tasdik ettirirdi.
Şer’iyye mahkemelerinin kaldırılmasıyla birlikte nâiplik ve nâipler de lağvolunmuştur.
Osmanlılar zamânında sadrâzamlar hakkında saltanat vekîli mânâsında Nâib-i Saltanat tâbiri kullanılırdı. Pâdişâhın vekili demek olan bu tâbir eski Türk ve İslâm devletlerinde de kullanılmıştır.
Nâiplik ünvânı, İspanya, İngiltere gibi ülkelerin sömürgelerindeki idâreciler için de kullanılırdı. Genel vâli durumunda bulunan bu idâreciler yarı resmî biçimde Kral nâibi olarak nitelendirilirdi.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
NAFTALİN
Alm. Naphthalin (n), Fr. Naphtaline (f), İng. Naphthalene. Kızıldereceye kadar ısıtılmış bir tüpten, birçok organik bileşik buharının geçirilmesiyle elde edilen, kendine has bir kokuya sâhip, beyaz kristal yapıda bir hidrokarbon.
1819’da ilk defâ kömür katranından elde edildi. Bugün ise, petrolün katalizör yardımı ile parçalanmasından elde edilmektedir. Kömür katranının fraksiyonlu destilasyonundan elde edilen ve 170-230°C arasında geçen orta yağda naftalin vardır. Orta yağda naftalinden başka fenol ve piridin bazı da bulunur. Bu yağdan kristallendirilerek alınan naftalin, sodyum hidroksit ile muamele edilerek fenolden kurtarılır. Bundan sonra da, erimiş hâlde seyreltik sülfat asidiyle muamele edilir ve böylece diğer safsızlıklardan kurtarılır. Sonra da destilasyona ve sublimasyona tâbi tutularak iyice saflaştırılır.
Özellikleri: Saf naftalinin bileşimi 1826’da tayin edildi. Moleküler formülü C10H8 olup, iki karbonuna hidrojen bağlı değildir.
Şekil var
şeklindedir.
Bu karbonlar arasındaki çift bağların yerleri, sâbit olmayıp, titreşim hâlinde yer değiştirirler. Saf naftalin 80,1°C’de erir ve 218°C’de kaynar. Suda, soğuk alkolde çözünmez, fakat sıcak alkolde ve eterde çözünür. Sublime olma özelliği vardır. Pikrik, asitle sağlam bir bileşik meydana getirir. Bu bileşiğin erime noktası 151°C’dir. Bu reaksiyondan faydalanarak naftalin karekterize edilir.
Naftalin kokusu güveleri kaçırıcı özellikte olduğundan, yün eşyâların korunmasında kullanılır. Naftalinin göze etki eden zehir özelliği vardır.
Naftalinin reaksiyonları genelde benzenin reaksiyonlarına benzer. Naftalin, benzenden daha az doymuş olduğu için, kısmi katılma reaksiyonları verir. Naftalin, çoğu boyaların ve reçinelerin elde edilmesinde kullanılır. Meselâ indigo boyasının elde edilmesinde bir ara maddedir. Ayrıca, trifenilmetan boyaları, antrakinon ve bunun türevleri, naftalinden elde edilir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Naphthalin (n), Fr. Naphtaline (f), İng. Naphthalene. Kızıldereceye kadar ısıtılmış bir tüpten, birçok organik bileşik buharının geçirilmesiyle elde edilen, kendine has bir kokuya sâhip, beyaz kristal yapıda bir hidrokarbon.
1819’da ilk defâ kömür katranından elde edildi. Bugün ise, petrolün katalizör yardımı ile parçalanmasından elde edilmektedir. Kömür katranının fraksiyonlu destilasyonundan elde edilen ve 170-230°C arasında geçen orta yağda naftalin vardır. Orta yağda naftalinden başka fenol ve piridin bazı da bulunur. Bu yağdan kristallendirilerek alınan naftalin, sodyum hidroksit ile muamele edilerek fenolden kurtarılır. Bundan sonra da, erimiş hâlde seyreltik sülfat asidiyle muamele edilir ve böylece diğer safsızlıklardan kurtarılır. Sonra da destilasyona ve sublimasyona tâbi tutularak iyice saflaştırılır.
Özellikleri: Saf naftalinin bileşimi 1826’da tayin edildi. Moleküler formülü C10H8 olup, iki karbonuna hidrojen bağlı değildir.
Şekil var
şeklindedir.
Bu karbonlar arasındaki çift bağların yerleri, sâbit olmayıp, titreşim hâlinde yer değiştirirler. Saf naftalin 80,1°C’de erir ve 218°C’de kaynar. Suda, soğuk alkolde çözünmez, fakat sıcak alkolde ve eterde çözünür. Sublime olma özelliği vardır. Pikrik, asitle sağlam bir bileşik meydana getirir. Bu bileşiğin erime noktası 151°C’dir. Bu reaksiyondan faydalanarak naftalin karekterize edilir.
Naftalin kokusu güveleri kaçırıcı özellikte olduğundan, yün eşyâların korunmasında kullanılır. Naftalinin göze etki eden zehir özelliği vardır.
Naftalinin reaksiyonları genelde benzenin reaksiyonlarına benzer. Naftalin, benzenden daha az doymuş olduğu için, kısmi katılma reaksiyonları verir. Naftalin, çoğu boyaların ve reçinelerin elde edilmesinde kullanılır. Meselâ indigo boyasının elde edilmesinde bir ara maddedir. Ayrıca, trifenilmetan boyaları, antrakinon ve bunun türevleri, naftalinden elde edilir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
