MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
_____________________
Miftahül Cennet Duası
_____________________
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
Ve ilahüküm ilahün vahid la ilahe illa hüver rahmanür rahiym.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbî enniy messeniyeş şeytanu binusbin ve azâba. Rabbî eûzübike min hemezâtiş şeyâtıyni ve eûzü bike rabbî en yahdurun.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul La Havle Vela Kuvvete İlla Billahil Aliyyil'Aziym
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Eûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri ğâsikin izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased. ve kul Eûzü birabbinnâs. Melikinnâs. İlâhinnâs.Min şerrilvesvâsilhannâs. Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi, Minelcinneti vennâs.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbi edhılnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrace sıdkın vec’allî min ledunke sultânen nasîrâ.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbenâ âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi’lenâ min emrinâ raşedâ.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul rabbi enzilni munzelen maideten mübareken mines semâi ve ente hayrul münzilin.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul rabbi enzilni munzelen mübareken ve ente hayrul münzilin
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbic’alni mukimas salati ve min zürriyeti rabbena ve tekabbel duai
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbişrah li sadri ve yessir li emri vahlül ukdeten min lisani yefkahü kavli.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbi la tezerni ferden ve ente hayrul varisin
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbi heblî min ledunke zurriyyeten tayyibeten
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul rabbirhamhumâ kemâ rabbeyânî sagîrâ
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Hasbiyallah
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Hasbiyallahu tevekkeltü alallah
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Fe in tevellev fe kul hasbiyallahü la ilahe illa hüve aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil aziym
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ,
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Feinne meal usri yusrân, İnne meal usri yusrâ,
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul İnnî veccehtu vechiye lillezî fataras semâvâti vel arda hanîfen ve mâ ene minel muşrikîn.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbenâ âtinâ fid'dünyâ haseneten ve fil'âhireti haseneten vegınâ azâbennâr. Birahmetike yâ Erhamerrahimîn.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme yekumü'lhisâb
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Ve kul Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ minledunke rahmeh, inneke entel vehhâb. Rabbenâ inneke câmiunnâsi li yevmin lâ raybe fîh, innallâhe lâ yuhliful mîâd.
Allahümme edhılil cennete la ilahe illellah, Muhammedün Rasullullah.
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn. Veselamün alel Mürseliyn, Velhamdülillahi Rabbel Alemin.
Şazeli Tarikatı Hakkında Bilgiler
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, tarikat usullerinden bahsettiği Câmiu'l-usûl adlı eserinde Şazeli tarikatının beş esasının olduğunu kaydetmiştir:
"1- Gizli ve açık, zâhiren ve bâtınen her işte ittika üzere olmak,
2- Sözde ve harekette sünnet-i seniyyeye uymak,
3- Saadet ve musibet anında insanlardan uzak durmak (bir şey beklememek),
4- Büyük-küçük her işte Allah'a teslim olmak (O'nun rızasını aramak ve istemek),
5- Neşeli ve kederli zamanlarda daima Allah'a dönmek (O'na sığınmak).
Takvanın gerçeği, dürüstlük ve Allah'tan korkmakla olur.
Sünnetin gerçeği, güzel ahlak ve yasaklardan korunmakla olur.
Batıldan yüz çevirmenin gerçeği, sabır ve Allah Teala'ya güvenmekle olur.
Allah'tan gelene razı olmanın gerçeği, kanaat ve teslimiyetle olur.
Allah'a dönüşün gerçeği, bulunduğu hale şükretmek, yönünü ondan ayırmamakla olur." (s. 86)
Şazeliyye tarikatı, silsile itibariyle "Cüneydî" olmakla beraber, ruhani eğitime ağırlık veren bir tarikattır. Nitekim Şeyh Şazeli müridlerine Allah için fânî varlıktan feragati, her saat, her yer ve her şartta zikri tavsiye eder, riyazat ve halvete, âyin ve toplu zikre fazlaca rağbet göstermezdi. Tarikat mensuplarına kendi hayatları içinde tarikatın ruhunu ve vazifelerini yerine getirmelerini telkin ederdi.
Riyazat ve çile ile müridlerini nefsani terbiyeye tâbi tutan tarikatlardan farklı olarak Şazeliler, gayet temiz giyinirler, dünya nimetlerinden istifadeden geri kalmazlar, iş ve meşgaleleri arasında nafile ibadet, dua, zikir ve evrad ile tevhide erilebileceğine inanırlardı. Tarikatın esası da tedbir ve tevessüle güvenmeden takdir ve tevekküle yönelmek, çevremizde olan her iş ve oluşta Cenab-ı Hakk'ı müşahade etmektir.
Şeyh Şazeli, bizzat kendisi ve halefleri, Gazzali'nin İhyau Ulumiddin, Ebu Talib el-Mekki'nin Kûtü'l-kulub ve Haris el-Muhasibi'nin er-Riaye li-hukukillah gibi tasavvufi eserlerin öğrettiği ahlaki olgunluğu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.
Pekçok tarikattan hilafet alan Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl'de tarikatlar içerisinde Şazeliyye'nin yerini şöyle açıklamıştır: "Ey ebediyet yolunun yolcusu! İyi bil ki her velinin hayatında ve ölümünde kendine mahsus özelliği ve himmet edişi vardır. Mesela; hakikati kalbe nakşetmesi, tevhid denizinde yüzmesi, fena ve istiğrak (kendinden geçme) sırrına ermesi, ölümünden sonra da bu sırların yüce himmetle saliklerinde (kendine uyanlarda) aynen devam etmesi Bahaüddin Şâh-ı Nakşbend (ks) hazretlerine mahsus bir özelliktir. Kuvvetli bir tasarruf ve isteyene her türlü imdad etme himmeti Abdülkadir Geylani (ks) hazretlerine mahsustur. İlim ve vâridât kuvveti ile Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî (ks) hazretlerine; fütüvvetle ve harikulade hallerle Ahmed er-Rifâî (ks) hazretleri; merhamet ve atîfette Ahmed el-Bedevî (ks) hazretleri; cömertlik ve kerem olarak Ahmed Düsûkî (ks) hazretleri; irfan ve kemâlâtı ile Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ks) hazretleri; aşk ve muhabbet ile Mevlânâ Celâleddin-i Rumi (ks) hazretleri; letafet ve mahfiyeti ile İmam Şihabüddin es-Sühreverdi; (ks) hazretleri; riyazat ve tahassürü ile Şeyh Hızır Yahya (ks) hazretleri; vecd ve cezbeleri ile Necmüddin-i Kübra (ks) hazretlerinin tasarruf ve himmetleri hayatlarında ve öldükten sonra ayne devam etmiştir. Bu hasletler her ne kadar her veli için hususi görüntüler arzetseler de, her haslet bir makamın ifadesi ve o makamdaki velinin tasarrufudur.Her grup kendilerine ikram edilen ilahi hallerle saadete erer. Lütuflar ise velilerin değeri ve kabiliyeti nispetinde olur." (s. 49)
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde aynı husus şöyle belirtilmiştir:
"Mutasavvıflar, bazı velîlerin diğer velîlere göre esmâ-i hüsnâdan birinin tecellisinden daha fazla pay aldıklarını, bundan dolayı her velînin kendine has bir yönü bulunduğunu savunurlar. Meselâ; hakikatleri gönüllere nakşetmede Bahâeddin Nakşibend, başı darda olanların yardımına koşmada Abdülkadir-i Geylânî (ks), İLÂHÎ TECELLİLERDEN FEYZ ALMADA EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ (ks), olağan üstü hal göstermede Ahmed er-Rifâî (ks), şefkat ve merhamette Ahmed el-Bedevî (ks), cömertlikte İbrâhim ed-Desûkı (ks), mârifette İbnü’l-Arabî (ks), mahviyette Sühreverdî (ks), cezbe ve istiğrakta Necmeddîn-i Kübrâ (ks), aşk ve muhabbette de Mevlânâ (ks) temayüz etmişlerdir. Aynı şekilde dört büyük halifeden her biri diğerlerinden ayrı bir özelliğe sahiptir. Doğruluk Hz.Ebû Bekir’in, adalet Hz.Ömer’in, hayâ Hz.Osman’ın, kerem de Hz.Ali’nin (r.anhüm) ayırıcı özellikleridir. Aynı durum peygamberler için de söz konusudur. Hz.Adem “safiyyullah”, Hz.Nuh “neciyyullah”, Hz.İbrâhim “halîlullah”, Hz.Mûsâ “kelîmullah”, Hz.Îsâ “rûhullah”, Hz.Muhammed (a.s.) de “habîbullah”tır." (cilt: 1, s. 7)
Şâzeliyye öncelikle İskenderiye, Kahire, Tunus gibi şehir ortamlarında teşekkül etmiş, sonraki dönemlerde Mısır'ın yanı sıra Mağrib bölgesinin kırsal alanlarında yayılma imkanı bulmuş, geniş halk tabakasının ve şeyhlerin uygulamalarına bağlı olarak ulema üzerimnde de etkili olmuştur. Zaman içinde Suriye başta olmak üzere Arap dünyasında, Hint alt kıtasında, Malezya ve Endonezya'da, Afrika'da, Anadolu ve Balkanlarda, Amerika'da ve birçok Avrupa ülkesinde yayılmıştır.
Şazelîyye, ayrıca mensupları arasında bulunan değerli müelliflerle tasavvuf kültürüne önemli katkılarda bulunmuştur.
Günümüzde özellikle Alaviyye koluna mensup şeylerce Cezayir'den Malezya'ya, Hindistan'dan Güney Afrika'ya kadar açılmış zaviyeler faaliyetlerini sürdürmekte, müridler her yıl dünyanın farklı ülkelerinde ihtifal toplantılarında bir araya gelmektedir.
Ancak Şazeliyye Osmanlı Devleti'nin Türklerle meskûn olan yörelerinde (Anadolu, İstanbul ve Rumeli'de) önemli bir varlık gösterememiştir.
Şazeliyye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika kökenli diğer "kıyami" tarikatlar gibi, nispeten geç bir tarihte, ancak 18. yy'ın son çereğinde istanbul'da kök salabilmiştir.
"İslâm’a da‘vet faaliyetinde önemli payı olan bir kesim de sûfîlerdir. Nitekim Anadolu ve Balkanlar’ın İslâmlaşmasında en büyük şeref bu kesime aittir.
Özellikle Ahmed Yesevî, Abdülkādir-i Geylânî, EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ, EBÜ'L-ABBAS el-MÜRSÎ, İBN ATÂULLAH el-İSKENDERÎ, Seyyid Ahmed et-Ticânî, Seyyid Muhammed b. Ali es-Senûsî gibi ünlü sûfîler gerek cezbedici dinî-ahlâkî şahsiyet ve yaşayışlarıyla, gerekse vaaz ve irşadlarıyla güçlü ve etkili birer da‘vetçi olarak kendi ülkelerinde faaliyet göstermişler, onların müntesipleri de aynı faaliyetleri devam ettirmişlerdir."
Şazeliyye 100'ün üzerindeki alt koluyla İslam dünyasında en yaygın tarikatlardan biridir.
Bu kollardan en meşhurları şunlardır:
Vefaiyye:
Kurucusu Muhammed Vefa b. Muhammed el-Mağribî, ö. 765/1364
Yâfiiyye:
Kurucusu Abdullah b. Es'ad el-Yâfiî, ö. 768/1367
Cezûliyye:
Kurucusu Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî, ö. 870/1465
Arûsiyye:
Kurucusu Ebü'l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Arûs el-Hevvârî, ö.868/1463
Zerrûkıyye:
Kurucusu Ahmed ez-Zerrûk, ö.899/1493
Meymûniyye:
Kurucusu Ali b. Meymûn el-İdrisî, ö. 917/1511
Râşidiyye:
Kurucusu Ahmed b. Yûsuf er-Râşidî, ö. 927/1521
Îseviyye:
Kurucusu Muhammed b. Îsâ el-Meknesî el-Mağribî, ö. 930/1524
Bekkiyye:
Kurucusu Ömer b. Seyyid Ahmed el-Bekkî et-Tûnisî, ö. 960/1552
Bekriyye:
Kurucusu Ebü'l-Mekârim el-Bekrî, ö. 994/1586
Nâsıriyye:
Kurucusu Muhammed b. Muhammed b. Ahmed b. Nâsır ed-Derî, ö. 1085/1674
Hızıriyye:
Kurucusu Abdülazizn ed-Debbâğ, ö. 1132/1720
Beyyûmiyye:
Kurucusu Ali Nureddin b. Hicazi el-Beyyûmî, ö. 1183/1769
Derkaviyye:
Kurucusu Ebû Hâmid Mevlây el-Arabî b. Ahmed ed-Derkavî, ö.1239/1823
Medeniyye:
Kurucusu Muhammed Hasan b. Hamza Zâfir el-Medenî, ö.1263/1847
Yeşrutiyye:
Kurucusu Seyyid Ali Nûreddin b. Yeşrutî et-Tûnisî, ö.1316/1899
Alaviyye:
Kurucusu Ahmed el-Alavî, ö.1934
Şazeliyye'nin birçok kolu bugün yaşamamakta veya kendi arasından çıkan bir kolun içinde devam etmektedir.
Bedeviyye, Seyyid Ahmed el-Bedevî (ö. 675/1276) kuddise sırruh tarafından kurulan ve daha çok Mısır’da yaygın olan bir tarikattır.
"Ahmediyye" olarak da bilinen bu tarikatın temelinde Hz.Bedevî’nin fikirleri bulunmakla birlikte, âdâb ve erkânının büyük bir kısmı daha sonraki asırlarda teşekkül etmiştir.
Genellikle müstakil bir tarikat olarak değerlendirilen Bedeviyye, Ahmed el-Bedevî’nin mürşidlerinden Şeyh el-Berrî’nin silsilesinin Ahmed er-Rifâî’ye ulaşması sebebiyle Rifâiyye’nin, kendisinin Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî ile görüşmesi sebebiyle de Şâzeliyye’nin bir kolu olarak da ele alınmıştır.
İthâfü’l-asfiyâ (s. 167) ve İkdü’l-cevher’de (s. 20) bu tarikatı Şâzeliyye’nin büyük bir kolu olarak gösteren Zebîdî, Harîrîzâde’nin iktibas ettiği Ref'u’n-nikāb adlı risâlesinde de Bedevî-Şâzelî münasebetleri üzerinde durmuştur (Tibyân, I, 48b).
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl (Veliler ve Tarikatlarda Usul adı ile tercüme edildi), trc. Rahmi Serin, İstanbul, Pamuk Yayınları, s. 86, 49
Hasan Kamil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, Ensar Neşriyat, 3. baskı, 1998, s. 249-250
Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, Dergah Yayınları, 5. baskı, 1999, s. 300
İrfan Gündüz, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin: Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayışı ve Halidiyye Tarikatı, İstanbul: Seha Neşriyat, 1984, s. 62-63
Raşit Küçük, “Abâdile” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 1, s. 7
Şâzeliyye mârifet kavramına güçlü vurgu yapan bir tasavvuf yoludur.
Mârifetullah konusu gerek Şeyh Şâzelî'nin hizb, dua ve vecizelerinde gerekse sonraki Şâzelî şeyhlerinin eserlerinde önemli bir yer tutar.
Şâzelî'nin halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî ashabın amelleriyle seçkinleştiğini, kendi zamanının ehline bunu mârifetle gerçekleştirme imkanının verildiğini söyler.
Mârifet sahibi olmak Şâzelî yolu dervişlerinin temel amacıdır. Ahmed ez-Zerrûk, "İhsan Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor" anlamındaki meşhur hadisin ilk kısmının marifet mertebesi olduğunu, Şâzelî ve takipçilerinin bu ilk kısma, Gazzâlî ve takipçilerinin hadisin ikinci kısmına vurgu yaptığını söyler.
Şâzeliyye mârifet kavramına güçlü vurgu yapan bir tasavvuf yoludur.
Mârifetullah konusu gerek Şeyh Şâzelî'nin hizb, dua ve vecizelerinde gerekse sonraki Şâzelî şeyhlerinin eserlerinde önemli bir yer tutar.
Şâzelî'nin halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî ashabın amelleriyle seçkinleştiğini, kendi zamanının ehline bunu mârifetle gerçekleştirme imkanının verildiğini söyler.
Mârifet sahibi olmak Şâzelî yolu dervişlerinin temel amacıdır. Ahmed ez-Zerrûk, "İhsan Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor" anlamındaki meşhur hadisin ilk kısmının marifet mertebesi olduğunu, Şâzelî ve takipçilerinin bu ilk kısma, Gazzâlî ve takipçilerinin hadisin ikinci kısmına vurgu yaptığını söyler.
Şâzeliyye'nin önemli esaslarından biri de tevekkül anlayışıdır. Şeyh Şâzelî kendisine rüyada Allah'ın huzurunda hiçbir tercihte bulunmaması, seçim yapacaksa Rasulullah'a uyarak Allah'a kulluğu seçmesinin, eğer mutlaka bir şeyi seçmesi gerekiyorsa seçmeyi ve herşeyi Allah'ın seçimine, ihtiyar ve iradesine bırakmasının söylendiğini anlatır.
Şâzeliyye'nin Mürsîden sonraki üçüncü mürşidi İbn Ataullah el-İskenderî et-Tenvîr fî ıskâti't-tedbîr adlı eserini yalnız bu konuya ayırmıştır.
Şâzeliyye kerametler ve olağanüstü haller konusunda mutedil bir yol izlemiştir. Keşif, vârit gibi hususlarda dinin temel kaynaklarının esas alınması gerektiğini bizzat Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî söylemiş, hakikat cihetinden bir vârit aldığında bunu ancak iki âdil şahide (Kur'an ve Sünnet'e) sahip olduğunda kabul edeceğini belirtmiştir.
Tarikatın Îseviyye gibi bazı kollarında ateş, yılan ve akreplerle yapılan gösteriler başka kollarda benimsenmemiştir.
Dünya nimetlerinden sıkı sıkıya kaçınan bir zühd anlayışı yerine Şâzeliyye'de dünya nimetlerini bağışlayana şükür ifade eden bir tutum sergilenmektedir.
İbn Atâullah el-İskenderî, şeyhi Mürsî'nin şükreden bir zengini, sabreden bir fakire tercih ettiğini, bunun İbn Atâ ve Hakîm et-Tirmizî'nin yolu olduğunu, Mürsî'nin şükrün cennetliklerin sıfatı olduğunu, sabrın ise böyle olmadığını söylediğini aktarır (Letâifü'l-minen, Beyrut 2005, s. 147).
İbn Atâullah el-İskenderî de şükürle birlikte olması durumunda güzel giymenin ve yiyip içmenin sûfiye bir zararı dokunmayacağı görüşündedir.
Şâzelî yolunun ruhbanlık ile arpa ve kepek yeme olmadığını, hidayette yakîne ulaşma ve sabır yolu olduğunu söylemiş, Ebü'l-Abbas el-Mürsî seyrü süluk usulünün, müridi dünyadan kopararak ve dünyevî herhangi bir şeyle meşguliyetine izin vermeyerek tarikata yönelmesini sağlamak yerine, onun dünyevi meşguliyete devam ederek tarikatta yol almasını, ilâhî ihsanların nurlarıyla karşılaşınca kalbinin kendiliğinden dünyadan kopmasını temin etmek olduğuna işaret eder (Letâifü'l-minen, Beyrut 2005, s. 145).
Şâzelîyye şeyhleri, mensuplarına gündelik işlerinden geri kalmamalarını tavsiye etmişler, Şâzelî de ziraat yaparak geçimini sağlamıştır.
Kollar arasında az çok farklılık görülmekle birlikte Şâzeliyye'de intisap uygulaması şöyledir:
Tâlip biattan önce tövbe ve tecdîd-i iman eder.
Müridle şeyh dizleri birbirine değecek biçimde karşılıklı oturur.
İki elleriyle birbirlerinin ellerini tutarlar.
Birbirlerine doğru eğilirler.
Şeyh, Fetih sûresinin 10. âyetini ve Salâtü't-tefrîciyye'yi okur.
Biattan sonra eller açılarak, hazır bulunanlarla birlikte dua edilir.
Tarikatın bazı kollarında bu törenin ardından mürid kendisine öğretilen bu törene has bazı lafızlarla bir müddet zikreder, daha sonra şeyh virde devam etmesi hususunda ve başka konularda tavsiyelerde bulunur.
Şâzeliyye tarikatında zikir cehrî olup kuudî (oturarak) ve kıyâmî (ayakta) olarak yapılır.
Hafta bir, perşembe veya cuma gübü gerçekleştirilen ve çoğunlukla "meclis" adı verilen âyinlerde halka şeklinde veya karşılıklı saf şeklinde oturulur.
Şâzelî meşayihinden birine ait divandan okunan ve "semâ" diye adlandırılan kaside ve şügullerin genellikle tevhid ve salavat içeren nakarat kısımlarına bütün müridler katılır.
Âyinlerde dinî musikiye yer verilmesi konusunda Şâzeliyye tarihi içinde farklı görüşler ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Şeyh Şâzelî ya da Ahmed ez-Zerrûk gibi önemli bir Şâzelî şeyhi kendi zamanındaki uygulamaları değerlendirirken musiki hakkında olumsuz bir tutum takınmakla birlikte zaman içinde tarikatın birçok kolunda semâ, âyinin esasını teşkil ederek hale gelmiştir.
Bazı kollarda ise meclislere Şâzelî'nin Hizbü'l-kebîr'i ve evrâd-ı şerîfesi okunarak başlanır, kıyamî zikirle devam edilir.
Zikrin sonunda şeyh sohbet yapar. Birçok kolda sohbete "müzakere" adı verilir. Şeyhin hazır bulunmadığı meclislerde onun talimatı doğrultusunda bir metin okunur.
Şazelîliğin İstanbul'da yayılmaya başladığı dönemde (18. yy'ın sonları) bu şehre özgü tekke musikisi, beste ve icra olarak en üst düzeye ulaşmış bulunuyordu.
Çok farklı bir kültür çevresinden gelen Şazelîliğin musikisinde ise, söz konusu tarikat aslında Berberî kökenli olmasına rağmen, Mısır'da çok yayıldığından bu ülkenin musikisi ağır basmaktaydı. Nitekim İstanbul'da faaliyet gösteren üç Şazelî tekkesinde de bu tarz musikinin icra edildiği bilinmektedir.
Şazelî ayininde en çarpıcı özellik, şeyhin özel bir biçimde avuçlarını birbirine vurarak zikri idare etmesidir. Zikir halkasının ortasında bulunan şeyh başını arkaya atarak kollarını dümdüz ileriye uzatıp el çırpar. Bütün zikir sesini bastıracak kadar fazla ses çıkaran bu el çırpma özel bir maharet ister.
Şazelî zikir ayini, kıyami (ayakta yapılan) zikir usulündedir. Ancak, Kadirî, Rıfaî, Sa'dî gibi diğer kıyami tarikatların ayinlerinde olduğu şekilde saf halinde değil, iç içe çemberler halinde zikir halkaları oluşturularak ayakta durulur. Zikir sırasında vurmalı sazlar kullanılır ve "Şazelî şuulleri" denilen, özel tarzda bestelenmiş, Arapça güfteli ilahiler okunur. Alibeyköy'deki Şazelî Tekkesi şeyhi Tahsin Efendi, İstanbul'da bu türün en önemli icracısıydı. Saraçhanebaşı'ndaki Haydarhane Tekkesi şeyhi Hafız Ahmed Efendi, Kasımpaşalı Şeyh Cemal Efendi gibi musikişinaslara da Şazelî şuullerini öğretmişti. Ertuğrul Tekkesi şeyhleri olan üç kardeş Hamza Zafir (ö. 1903), Muhammed Zafir (ö. 1904) ve Beşir Zafir (ö. 1909) efendilerin meşihatlarında, Yahya Efendi Tekkesi zâkirbaşısı hattat Hacı Nuri Efendi bu tekkede zâkirlik eder, Şazelî şuulleri okurdu.
"Vird" kelimesinin çoğuluna "evrad" denilir.
Evrad, Allah'a yaklaşmak için belirli zamanlarda ve beli miktarda yapılan ibadet, dua ve zikirdir.
Her tarikatın kendine has evradı vardır. Bunların uzunluğu, tekrar etme adeti farklıdır. Hatta bu farklılıklar, aynı tarikatın kolları için bile söz konusu olabilir. Buna karşılık bir tarikatın müridlerine verilen ve yedi günlük evradı ihtiva eden evrad kitapları, diğer bazı tarikat pirlerinin dua ve hizblerini de içerebilir. (Kara, s. 79)
Şazeliyye'de vird sabah ve akşam namazlarının ardından okunur.
Kollara göre Vâkıa suresi ya da Mülk sûresinin veya Salâtü'l-Meşîşiyye'nin okunmasıyla başlayan vird,
100 estağfirullah
100 salavât,
100 tevhid
ve bazı kollarda 100 defa "elhamdülillah ve'ş-şükrü lillah"
tesbihiyle sürer.
Hizb ul-Bahr in - Transliteration
Arabic Text, Transliteration and English Translation
یَا اللّٰهُ یَاعَلِيُّ یَاعَظِیمُ یَاحَلِیمُ یَاعَلِیمُ، أَنْتَ رَبِّي وَعِلْمُكَ حَسْبِي، فَنِعْمَ الرَّبُّ رَبِّي وَنِعْمَ الْحَسْبُ حَسْبِي، تَنْصُرُ مَنْ تَشَآءُ وَأَنْتَ الْعَزِیزُ الرَّحِیمُ
Yā Allāhu Yā ʿAliyyu Yā ʿAẓīmu Yā Ḥalīmu Ya ʿAlīm, Anta Rabbī wa ʿilmuka ḥasbī, fa niʿma r-Rabbu Rabbī wa niʿma l-ḥasbu ḥasbī, tanṣuru man tashā'u wa Anta l-ʿAzīzu r-Raḥīm.
1. O Allah, O High, O Great, O Clement, O All-Knowing; You are my Lord and Your knowledge is my sufficiency; how perfect, then, is my Lord, how perfect my sufficiency! You give victory to whom You will, and You are the Almighty, the Merciful.
نَسْأَلُكَ الْعِصْمَةَ فِي الْحَرَكَاتِ وَالسَّكَنَاتِ وَالْكَلِمَاتِ وَالْإِرَادَاتِ وَالْخَطَرَاتِ مِنَ الشُّكُوكِ وَالظُّنُونِ وَالْأَوْهَامِ السَّآتِرَةِ لِلْقُلُوبِ عَنْ مُطَالَعَةِ الْغُیُوبِ
Nas'āluka l-ʿiṣmata fi l-ḥarakati wa s-sakanāti wa l-kalimāti wa l-irādāti wa l-khaṭarāti mina sh-shukūki wa ẓ-ẓunūni wa l-awhāmi s-sātirati li-l-qulūbi ʿan muṭālaʿati l-ghuyūb.
2. We ask Your protection in movements and rests, in words and desires and thoughts; from the doubts, suppositions, and fancies that veil hearts from beholding things unseen.
فَقَدِ ﴿ٱبْتُلِيَ الْمُؤمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِیدًا، وَإِذْ یَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِینَ فِي قُلُوبِهِمْ مَّرَضٌ مَّا وَعَدَنَا اللهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا﴾
Fa-qadi-btuliya l-mu'minūna wa zulzilū zilzālan shadīdan, wa idh yaqūlu l-munāfiqūna wa lladhīna fī qulūbihim maraḍun ma waʿadana Llāhu wa Rasūluhu illā ghurūrā.
3. For the believers have been tried, and mightily shaken and lo, the hypocrites and those with sickness in their hearts say: Allah and His Messenger have promised us nothing but delusion. [33:11-12].
فَثَبِّتْنَا وَانْصُرْنَا وَسَخِّرْ لَنَا ھذَا الْبَحْرَ كَمَا سَخَّرْتَ الْبَحْرَ لِمُوْسَى، وَسَخَّرْتَ النَّارَ لِإِبْرَاهِیمَ، وَسَخَّرْتَ الْجِبَالَ وَالْحَدِیدَ لِدَاوُدَ، وَسَخَّرْتَ الرِّیحَ وَالشَّیَاطِینَ وَالْجِنَّ لِسُلَیْمَانَ
Fa thabbitnā wa-nṣurnā wa sakhkhir lanā hadha l-baḥra kamā sakhkharta l-baḥra li-Mūsā, wa sakhkharta n-nāra li-Ibrāhīma, wa sakhkharta l-jibāla wa l-ḥadīda li-Dāwūda, wa sakhkharta r-rīḥa wa sh-shayāṭīna wa l-jinna li-Sulaymān.
4. So make us steadfast, give us victory, and subject to us this sea, as You subjected the sea to Moses, the fire to Abraham, the mountains and Iron to David, the wind and demons and jinn to Solomon.
وَسَخِّرْ لَنَا كُلَّ بَحْرٍ هُوَ لَكَ فِي الْأَرْضِ وَالسَّمَآءِ وَالْمُلْكِ وَالْمَلَكُوتِ، وَبَحْرَ الدُّنْیَا وَبَحْرَ الْآخِرَةِ، وَسَخِّرْ لَنَا كُلَّ شَيْءٍ، يَا مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
Wa sakhkhir lanā kulla baḥrin huwa laka fi l-arḍi wa s-samā'i wa l-mulki wa l-malakūti, wa baḥra d-dunyā wa baḥra l-ākhirati, wa sakhkhir lanā kulla shay'in, ya man bi yadihi malakūtu kulli shay'.
5. Subject to us every sea You possess, in the earth and the sky, the kingdom and the dominion, the sea of this life and the sea of the life to come. Subject to us everything, O You in whose hand is dominion of everything.
﴿كٓهٰيٰعٓصٓ﴾ (٣)
Kāf Hā Yā ʿAyn Sād, (x3).
6. Kāf Hā Yā ʿAyn Sād. (Three times)
[19:1]
اُنْصُرْنَا فَاِنَّكَ خَیْرُ النَّاصِرِینَ، وَافْتَحْ لَنَا فَإِنَّكَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ، وَاغْفِرْ لَنَا فَإِنَّكَ خَیْرُ الْغَافِرِینَ، وَارْحَمْنَا فَاِنَّكَ خَیْرُ الرَّاحِمِینَ، وَارْزُقْنَا فَاِنَّكَ خَیْرُ الرَّازِقِینَ، وَاهْدِنَا وَنَجِّنَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِینَ
Unṣurnā fa innaka khayru n-Nāṣirīna, wa-ftaḥ lanā fa innaka khayru l-Fātiḥīna, wa-ghfir lanā fa innaka khayru l-Ghāfirīna, wa-rḥamnā fa innaka khayru r-Rāḥimīna, wa-rzuqnā fa innaka khayru r-Rāziqīna, wa-hdinā wa najjinā mina l-qawmi ẓ-ẓālimīn.
7. Give us victory, for You are the best who give victory. Clear our vision, for You are the best who clear visions. Forgive us, for You are the best of forgivers. Have mercy on us, for You are the best of the merciful. Give us sustenance, for You are the best of providers. Guide us, and save us from the wrongdoing folk.
وَهَبْ لَنَا رِیحًا طَیِّبَةً كَمَا هِيَ فِي عِلْمِكَ، وَانْشُرْهَا عَلَيْنَا مِنْ خَزَآئِنِ رَحْمَتِكَ، واحْمِلْنَا بِهَا حَمْلَ الْكَرَامَةِ مَعَ السَّلَامَةِ وَالْعَافِیَّةِ فِي الدِّینِ وَالدُّنْیَا وَالْآخِرَةِ، إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِیرٌ
Wa hab lanā rīḥan ṭayyibatan kamā hiya fī ʿilmika, wa-nshurhā ʿalaynā min khazā'ini raḥmatika, wa-ḥmilnā bihā ḥamla l-karāmati maʿa s-salāmati wa l-ʿāfiyati fi d-dīni wa d-dunyā wa l-ākhirati, innaka ʿalā kulli shay'in Qadīr.
8. Give us a goodly wind, as may be in Your knowledge; loose it upon us from the storehouses of Your mercy; and carry us upon it in honour, with safety and wellbeing in our religion, in our life in this world, and in the world to come. Truly, You have power over all things.
اللَّهُمَّ یَسِّرْ لَنَا أُمُورَنَا مَعَ الرَّاحَةِ لِقُلُوبِنَا وَأَبْدَانِنَا وَالسَّلَامَةِ وَالْعَافِيَةِ فِي دِينِنَا وَدُنيَانَا، وَكُنْ لَنَا صَاحِبًا فِي سَفَرِنَا وَخَلِیفَةً فِي أَهْلِنَا، وَاطْمِسْ عَلَىٰ وُجُوهِ أَعْدَآئِنَا وَامْسَخْهُمْ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ فَلَا یَسْتَطِیعُونَ الْمُضِيَّ وَلَا الْمَجِيءَ إِلَیْنَا
Allāhumma yassir lanā umūrana maʿa r-rāḥati li qulūbinā wa abdāninā wa s-salāmati wa l-ʿāfiyati fī dīninā wa dunyānā, wa kun lanā Ṣāḥiban fī safarinā wa khalīfatan fī ahlinā, wa-ṭmis ʿalā wujūhi aʿdā'inā wa-msakhhum ʿalā makānatihim falā yastaṭīʿūna l-muḍiyya wa la l-majī'a ilaynā.
9. O Allah, give us ease in our affairs, with peace for our hearts and bodies, and safety and wellbeing in our worldly life and our religion. Be our companion in our travels, and keep watch over our families in our stead. Blot out the faces of our enemies, and fix them where they stand, so they can neither move nor reach us.
﴿وَلَوْ نَشَآءُ لَطَمَسْنَا عَلَىٰ أَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَأَنَّىٰ يُبْصِرُونَ، وَلَوْ نَشَآءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ﴾
Wa law nashā'u la-ṭamasnā ʿalā aʿyunihim fa-stbaqū ṣ-ṣirāṭa fa-annā yubṣirūna, wa law nashā'u la masakhnāhum ʿalā makānatihim fama-staṭāʿū muḍiyyan wa lā yarjiʿūn.
10. Had We willed, We would have blotted out their eyes; and they would race to the path, but how should they see? Or had We willed, We would have fixed them where they stood, so they neither could go forward, nor return.
[36:66-67]
﴿يٰسٓ، وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ، إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ، عَلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ، تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ، لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَّآ أُنْذِرَ اٰبَآؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ، لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَىٰ أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ، إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُّقْمَحُونَ، وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ﴾
Yā Sīn, wa l-Qur'āni l-Ḥakīmi, innaka la-mina l-mursalīna, ʿalā ṣirāṭin mustaqīm, tanzīla l-ʿAzīzi r-Raḥīmi, li-tundhira qawman mā undhira ābā'uhum fa-hum ghāfilūna, la-qad ḥaqqa l-qawlu ʿalā aktharihim fa-hum lā yu'minūna, innā jaʿalnā fī aʿnāqihim aghlālan fa-hiya ila l-adhqāni fa-hum muqmaḥūna, wa jaʿalnā min bayni aydīhim saddan wa min khalfihim saddan fa-aghshaynāhum fa-hum lā yubṣirūn.
11. Yā Sīn. By the Wise Qur’an, truly you are of the messengers, upon a straight path. This is a revelation of the Almighty, the Merciful; that you might warn a people whose forefathers were not warned, so they heed not. Already has sentence been passed against most of them, so they believe not. Verily We have placed shackles on their necks, even up to the chins, so they bend not. And We have placed a barrier before them, and a barrier behind them, and enshrouded them, so that they see not.
[36:1-9]
شَاهَتِ الْوُجُوهُ (٣)
Shāhati l-wujūh. (x3)
12. Disfigured be those faces! (Three times)
﴿وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَیُّومِ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا﴾
Wa ʿanati l-wujūhu li-l-Ḥayyi l-Qayyūmi wa qad khāba man ḥamala ẓulmā.
13. And faces shall be humbled before the Eternal Living, the All-Sustaining; while whoever bears wrongdoing shall have failed.
[20:111]
طٰسٓ، حٰمٓ، عٓسٓقٓ
Ṭā Sīn, Hā Mīm, ʿAyn Sīn Qāf.
14. Ṭā Sīn, Hā Mīm, ʿAyn Sīn Qāf.
﴿مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ، بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ﴾
Maraja l-baḥrayni yaltaqiyāni, baynahumā barzakhun lā yabghiyān.
15. He has loosed the two seas; they come together, but between them is a barrier they do not cross. [55:19-20]
حٰمٓ (٧)
Hā Mīm (x7)
16. Hā Mīm. (Seven times)
حُمَّ الْأَمْرُ وَجَآءَ النَّصْرُ فَعَلَیْنَا لَا يُنْصَرُونَ
Ḥumma l-amru, wajā'a n-naṣru fa ʿalaynā lā yunṣarūn.
17. The matter is done, the victory come. Against us they shall not be helped.
﴿حٰمٓ، تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ، غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ﴾
Hā Mīm, tanzīlu l-Kitābi mina Llāhi l-ʿAzīzi l-ʿAlīmi, Ghāfiri dh-dhanbi wa qābili t-tawbi shadīdi l-ʿiqābi dhi ṭ-ṭawli lā ilāha illa Huwa ilayhi l-maṣīr.
18. Ha Mim. The revelation of the Book from Allah, the Almighty, the All-Knowing: Forgiver of Sins, Accepter of Repentance, Terrible in Punishment, Infinite in Bounty: no god is there but He; unto Him is the final becoming.
[40:1-3]
بِسْمِ اللهِ بَابُنَا
Bismi Llāhi bābunā.
19. Bismi Llāh is our door.
تَبَارَكَ حِیطَانُنَا
Tabāraka ḥīṭānunā.
20. Tabāraka our walls.
يٰسٓ سَقْفُنَا
Yā Sīn saqfunā.
21. Yā Sīn our roof.
كٓهٰیٰعٓصٓ كِفَایَتُنَا
Kāf Hā Yā ʿAyn Sād kifāyatunā.
22. Kāf Hā Yā ʿAyn Sād our sufficiency.
حٰمٓ عٓسٓقٓ حِمَایَتُنَا
Hā Mīm ʿAyn Sīn Qāf ḥimāyatunā.
23. Hā Mīm ʿAyn Sīn Qāf our protection.
﴿فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ﴾ (٣)
Fa-sayakfīkahumu Llāhu wa Huwa s-Samīʿu l-ʿAlīm. (x3)
24. Allah will suffice you against them, and He is the All-Hearing, the All-Knowing. (Three times)
[2:137]
سِتْرُ الْعَرْشِ مَسْبُولٌ عَلَیْنَا، وعَيْنُ اللهِ نَاظِرَةٌ إِلَیْنَا، بِحَوْلِ اللهِ لَا یُقْدَرُ عَلَیْنَا
Sitru l-ʿArshi masbūlun ʿalayna, wa ʿaynu Llāhi nāẓiratun ilaynā, bi-ḥawli Llāhi lā yuqdaru ʿalaynā.
25. The veil of the Throne has been dropped over us; the eye of Allah is gazing upon us; by the power of Allah none shall overcome us.
﴿وَاللهُ مِن وَرَآئِهِم مُّحِيطٌ، بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ، فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ﴾
Wa Llāhu min warā'ihim muḥīṭun, bal Huwa Qur'ānun Majīdun, fī lawḥin Maḥfūẓ.
26. And Allah encompasses them from behind: Nay, it is a noble recitation, in a guarded tablet.
[85:20-22]
﴿فَاللهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ﴾ (٣)
Fa-Llāhu khayrun Hāfiẓan wa Huwa Arḥamu r-Rāḥimīn. (x3).
27. For Allah is best as protector, and He is the Most Merciful of the merciful. (Three times)
[12:64]
﴿إِنَّ وَلِيِّيَ اللهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ﴾ (٣)
Inna waliyyiya Llāhu lladhī nazzala l-Kitāba wa Huwa yatawalla ṣ-ṣāliḥīn. (x3).
28. Verily, Allah is my Patron, He who revealed down the Book; and He looks after the righteous. (Three times)
[7:196]
﴿حَسْبِيَ اللهُ لَا إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ﴾ (٣)
Ḥasbiya Llāhu lā ilāha illā Huwa ʿalayhi tawakkaltu wa Huwa Rabbu l-ʿArshi l-ʿAẓīm. (x3)
29. Allah is my Sufficiency, there is no god but He; on Him I rely, and He is Lord of the Mighty Throne. (Three times)
[9 :129]
بِسْمِ اللهِ الَّذِي لَا یَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَآءِ وَهُوَ السَّمِیعُ الْعَلِيمُ (٣)
Bismi Llāhi lladhī lā yaḍurru maʿa-smihi shay'un fi l-arḍi wa lā fi s-samā'i wa Huwa s-Samīʿu l-ʿAlīm. (x3).
30. In the name of Allah, against whose Name nothing can cause harm in the earth nor the sky; and He is the All-Hearing, the All-Knowing.
أَعُوذُ بكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ (٣)
Aʿūdhu bi kalimāti Llāhi t-tāmmāti min sharri mā khalaq. (x3).
31. I seek refuge in the Perfect Words of Allah from the evil of that which He has created. (Three times)
وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِیمِ (٣)
Wa lā ḥawla wa lā quwwata illā bi-Llāhi l-ʿAliyyi l-ʿAẓīm. (x3)
32. There is no power, and no strength, save by Allah, the High, the Great. (Three times)
وَصَلَّى اللهُ عَلَىٰ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ
Wa ṣalla Llāhu ʿalā Sayyidinā Muḥammadin wa ʿalā ālihi wa ṣaḥbihi wa ṣallam.
33. And may Allah bless our master Muhammad and his family and his companions and grant them peace.
Audhubillahiminash-shaytanir rajeem.
Bismillahir rahmanir raheem.
Ya Allahu, Ya 'Aliyyu, Ya 'Adheemu, Ya Haleemu, Ya 'Aleem.
Anta rabbi, wa 'ilmuka hasbi, fa ni'mar-rabbu rabbi, wa ni'mal hasbu hasbi,
tan-suru man tashaa-u wa antal 'azeezur raheem.
Nas-alukal 'ismata fil harakati was-sakanati wal kalimati wal iradati wal
khatarati minash-shukuki wa-dhununi wal awhamis-satirati lil qulubi 'an
mutala'atil ghuyub.
Faqadib tuliyal mu'minoona wa zulzilu zilzalan shadeeda.
Wa idh "yaqulul munafiquna wal-ladheena fi qulubihim maradun ma
wa'adanallahu wa rasuluhu illa ghurura."
Fa thibbitna wan-surna wa sakh-khir lana hadhal bahr, kama sakh-khartal
bahra li Musa, wa sakh-khartan nara li Ibrahim. Wa sakh-khartal jibaala wal
hadeeda li Dawud. Wa sakh-khartar reeha wash-shayatina wal jinna li
Sulayman. Wa sakh-khir lana kulla bahrin huwa laka fil ardi was-samaa-i wal
mulki wal malakut. Wa bahrad-dunya, wa bahral akhira. Wa sakh-khir lana
kulla shay-in ya man bi yadihi malakutu kulli shay.
"Kaf ha ya 'ain sad.
Kaf ha ya 'ain sad.
Kaf ha ya 'ain sad."
Unsurna fi-innaka khayrun-nasireen.
Waf-tah lana fi-innaka khayrul fatiheen.
Wagh-fir lana fi-innaka khayrul ghafireen.
War-hamna fi-innaka khayrur-rahimeen.
War-zuqna fi-innaka khayrur-raziqeen.
Wahdina wanajjina minal qawmidh-dhalimeen.
Wa hab lana reehan tayyibatan kama hiya fi 'ilmik.
Wan-shurha 'alayna min khazaaini rahmatik.
Wahmilna biha hamlal karamati ma'assalamati wal 'afiyati fid-deeni wad-dunya
wal akhira. Innaka 'ala kulli shayin qadeer.
Allahumma yassir lana umurana ma'arrahati li qulubina wa abdanina
was-salamati wal 'afiyati fi dunyana wa deenina. Wa kul-lana sahiban fi
safarina wa khaleefatan fi ahlina. Wat-mis 'ala wujuhi a'daaina. Wam-sakh
hum 'ala makanatihim fala yasta-ti'unal mudiyya walal majiyya ilayna.
"Wa law nashaa-u latamasna 'ala a'yunihim fas-tabaqus-sirata fa-anna
yubsiroon. Wa law nashaa-u lamasakh nahum 'ala makanatihim famas-tata'u
mudiyyaw-wa la yarji'oon."
"Ya seen. Wal Qur'aanil hakeem. Innaka laminal mursaleen. 'Ala
siratim-mustaqeem. Tanzeelal 'azeezir-raheem. Li tunzira qawmam-ma undhira
aabaa-uhum fahum ghafiloon. Laqad haqqal qawlu 'ala ak-tharihim fahum la
yu'minoon. Inna ja'alna fi a'naqihim aghlalan fa hiya ilal adhqani fahum
muqmahoon. Wa ja'alna mim-bayni aydihim saddaw-wa min khalfihim saddan
fa-agh shaynahum fahum la yubsiroon."
Shaahatil wujooh.
Shaahatil wujooh.
Shaahatil wujooh.
"Wa 'anatil wujoohu lil hayyil qayyumi wa qad khaba man hamaladhulma."
"Ta seen. Ha meem. 'Ain seen qaaf."
"Marajal bahrayni yaltaqiyaan. Baynahuma barzakhul-la yabghiyan."
"Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem."
Hummal amru wa ja-an-nasru fa'alayna la yunsaroon.
"Ha meem. Tanzeelul kitabi minallahil 'azeezil 'aleem. Ghafiridh-dhambi wa
qabilit-tawbi shadeedil 'iqabi dhit-tawli la ilaha illa huwa ilayhil
maseer."
Bismillahi, baabuna. Tabaraka, hitanuna. Ya seen, saqfuna.
Kaf Ha Ya 'Ain Sad, kifayatuna. Ha Meem 'Ain Seen Qaaf, himayatuna.
"Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem.
Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem.
Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem."
Sitrul 'arshi masbulun 'alayna, wa 'ainullahi nadhiratun ilayna, bi
hawlillahi la yuqdaru 'alayna. Wallahu miw-waraaihim muheet. Bal huwa
Qura'anum-majeed. Fi lawhim-mahfoodh.
"Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen.
Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen.
Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwa yatawallas-saliheen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwa yatawallas-saliheen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwayatawallas-saliheen."
"Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem
Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem."
"Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem."
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa sallallahu 'ala sayyidina Muhammadiw-wa 'ala aalihi wa sahbihi wa sallim.
Bir tarikata mensup olsun veya olmasın bütün Müslümanlarca çok geniş kabul gören ve sık sık okunan Salât-ı Meşîşiyye adlı salavât-ı şerif, Şazeli tarikatının pîri Ebu'l-Hasan eş-Şazeli'nin (ö.1258) mürşidi Şeyh Abdüsselam b. Meşîş'e (ö.1228) aittir.
Bu salavat başka tarikatların şeyhlerince kendi dervişlerine günlük görev olarak verilmiş ve tarikat mensubu olmayanlarca da "sevab için" okunagelmiştir.
İstanbul'da Ramazan ve kandil gecelerinde, sünnet, nişan, düğün, doğum gibi günlük vesilelerle ve bazı tarikatlarda hilafet törenlerinde topluca Salat-ı Meşişiyye ve Delail-i hayrat okunmuştur.
Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İstanbul: İnsan yay. 2. bs. 2004, s. 610
İbn Meşîş, daha çok salavâtıyla tanınır. Bu salavât gerek ifadesindeki berraklık ve gerekse taşıdığı manalar açısından, hemen bütün İslâm dünyasında tanınan ve okunan bir klasiktir.
Hüseyin Vassâf (1872-1929) bu salavât için “kalîlü’l-lafz, kesîrü’l-ma’nâ bir salavât-ı şerifedir, hakâyık-ı tevhîdi câmi’ bir hazîne-i tevhîddir” der. (Sefine-i Evliya, c. 3, s. 20) Yani sözce az ama anlamca çok, üstelik tevhidin hakikatlerini içeren başlı başlına bir hazinedir.
Salavâtı şerh edenlerin de ittifakla vurguladıkları husus, İbn Meşîş salavâtının insanı hayrete sevk eden bir üslubu bulunduğu, bu üslubun beşerî, yani mülk âlemine ait cüz’î manaların değil, eşyanın hakikatine, yani melekût âlemine ait küllî manaların bir ifadesi olduğudur.
Tasavvuf kültüründe ilham mahsulü sayılan ve bundan kuşku duyulmayan İbn Meşîş salavâtının, insanın hakikate ehil olması yolunda mühim bir seviyeye işaret ettiği, insanı ruhen geliştirdiği ve insanın manevî yükselişine her yönden katkı sağladığı kabul edilir. Çünkü salavât câmi’dir, yani tasavvufun amaç edindiklerini kapsar ve insanın hakikat uğruna ifade edebileceklerini en güzel şekilde dile getirir.
Salavâtı şerh edenlerden Harrûbî, herkesin Hz. Peygamber’e hitap edişi ve ona kulak verişinin Hz. Peygamber’e has kılınmış hususlara marifeti ve yakınlığı nisbetinde olduğunu söyler: Öyleyse İbn Meşîş’in Hz. Peygamber’e hitabı, salavâttaki ibarelerin ihtiva ettiği yüce hakikatlerden ötürü onu marifette makamının yüksekliğinin, ona muhabbette doğruluk ve samimiyetinin, ona kavuşma ve yakınlıktaki yetkinliğinin bir ifadesi sayılır. Harrûbî diyor; “Ömrüme yemin olsun ki bu salavât Hz. Peygamber’in sahip bulunduğu ve ifadesi kabil olmayan hakikatlerin incelikli bir anlatımıdır, hayret verici sırlar ve garip manalar bu salavâtta dile gelmişlerdir.”
Salavâtın her gün sabah ve akşam namazlarından sonra birer defa yada her gün akşam ve yatsı namazlarından sonra üçer defa okunması, üzerinde tefekkür edilmesi, bir hacet varsa salavât okunurken hatıra getirilmesi önemli görülmüştür. Bununla birlikte manevî eğitimin veya kişinin bulunduğu mertebenin şartlarına göre okunma biçimleri de vardır. (Bkz. Nebhânî, Efdalü’s-Salavât, s. 63)
Salavâtın şarihlerinden Lâlezârî, bu salavâtın ahlakî güzelliklere erişmek için büyük bir vesile olduğunu, feyiz ve bereketlere erdirdiğini özellikle vurgular.
الصلاة المشيشية
لسيدي عبد السلام بن مشيش رحمه الله تعالى
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ مِنْهُ انْشَقَّتِ الأَسْرَارُ وَانْفَلَقَتِ الأَنْوَارُ وَفِيْهِ ارْتَقَتِ الحَقَائِقُ وَتَنَزَّلَتْ عُلُومُ آدَمَ فَأعْجَزَ الخَلائِقِ، وَلَهُ تَضَآءَلَتِ الفُهُومُ فلَمْ يُدْرِكْهُ مِنَّا سَابِقٌ ولا لاحِقٌ، فرِيَاضُ المَلَكُوتِ بِزَهْرِ جَمَـالِهِ مُونِقَة، وَحِيَاضُ الجَبَروْتِ بِفَيْضِ أَنْوَارِه مُتَدَفِقَة، وَلا شَيءَ إلا وَهُوَ بِهِ مَنُوطٌ، إذْ لَوْلا الوَاسِطَةُ لَذَهَبَ كَما قيلَ المَوْسُوطُ، صَلَوةً تَلِيقُ بِكَ مِنْكَ إِلَيْهِ كَمَا هُوَ أَهْلُهُ، اَللَّهُمَّ إنَّهُ سِرُّكَ الجامِعُ الدَّآلُّ عَلَيْكَ، وَحِجابُكَ الأَعْظَمُ القَآئِمُ لَكَ بَيْنَ يَدَيْكَ، اَلّلهُمَّ أَلحِقْني بِنَسَبِهِ، وَحَقِّقْني بِحَسَبِهِ وَعَرِّفني إيَّاهُ مَعْرِفَةً أَسْلَمُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الجَهلِ وَأَكْرَعُ بَهَا مِنْ مَوَارِدِ الفَضْلِ، وَاحْمِلْني عَلَىْ سَبيلِهِ إلى حَضْرَتِهِ حَمْلاً مَحْفُوفَاً بنُصْرَتِكَ وَاقْذِفْ بي عَلَى البَاطِلِ فَأَدْمَغَهُ، وَزُجَّ بِي فيِ بِحارِ الأَحَدِيَّةِ وَانْشُلْني مِنْ أَوْحَالِ التَّوْحِيدِ وَأَغْرِقْني فيِ عَيْنِ بَحْرِ الوَحْدَةِ حَتَّى لاَ أرَى وَلا أسْمَعَ وَلا أَجِدَ وَلاَ أُحِسَّ إِلاَّ بِها وَاجْعَلِ الحِجَابَ الأعْظَمَ حَيَاةَ رُوحِي ورُوحَهُ سِرَّ حَقِيقَتي وَحَقيقَتَهُ جَامِعَ عَوَالمي بِتَحقيقِ الحَقِّ الأوَّلِ يَاأَوَّلُ يَاآخِرُ يَاظَاهِرُ يَاباطِنُ، اِسْمَعْ نِدَآئي بِمَا سَمِعْتَ بِهِ نِدآءَ عَبْدِكَ زَكَرِيَّا، وَانْصُرْني بِكَ لَكَ، وَأَيِّدْني بِكَ لَكَ، وَاجْمَعْ بَيْنِي وَبَيْنَكَ وَحُلْ بَينيْ وَبَيْنَ غَيْرِكَ، { اَللَّه ● اَللَّه ● اَللَّه } ، (إنَّ الذيْ فَرَضَ عَلَيْكَ القُرآنَ لَرادُّكَ إلَى مَعَادٍ) -ثلاثا-(رَبَّنا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَداً)– ثلاثاً
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم
بسم الله الرحمن الرحيم
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ مِنْهُ انْشَقَّتِ الأسْرَارُ، وَانْفَلَقَتِ الأنْوَارُ، وَفِيهِ ارْتَقَتِ الْحَقَائِقُ، وَتَنَزَّلَتْ عُلُومُ آدَمَ فَأعْجَزَ الْخَلاَئِقِ، وَلَهُ تَضَاءَلَتِ الْفُهُومُ فَلَمْ يُدْرِكْهُ مِنَّا سَابِقٌ وَلاَ لاَحِقٌ، فَرِيَاضُ الْمَلَكُوتِ بِزَهْرِ جَمَالِهِ مُونِقَةٌ، وَحِيَاضُ الْجَبَرُوتِ بِفَيْضِ أنْوَارِهِ مُتَدَفِّقَةٌ، وَلاَ شَيْءَ إِلاً وَهُوَ بِهِ مَنُوطٌ، إِذ لَوْلاَ الْوَاسِطَةُ لَذَهَبَ - كَمَا قِيلَ - الْمَوْسُوطُ، صَلاَةً تَلِيقُ بِكَ مِنْكَ إِلَيْهِ كَمَا هُوَ أهْلُهُ .
اللَّهُمَّ إِنَّهُ سِرُّكَ الْجَامِعُ الدَّالُ عَلَيْكَ، وَحِجَابُكَ الأعْظَمُ الْقَائِمُ لَكَ بَيْنَ يَدَيْكَ.
اللَّهُمَّ ألْحِقْنِي بِنَسَبِهِ، وَحَقِّقْنِي بِحَسَبِهِ، وَعَرِّفْنِي إِيَّاهُ مَعْرِفَةً أسْلَمُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الْجَهْلِ، وَأكْرَعُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الْفَضْلِ، وَاحْمِلْنِي عَلَى سَبِيلِهِ إِلَى حَضْرَتِكَ، حَمْلاً مَحْفُوفاً بِنُصْرَتِكَ.
وَاقْذِفْ بِيَ عَلَى الْبَاطِلِ فَأدْمَغَهُ، وَزُجَّ بِي فِي بِحَارِ الأحَدِيَّةِ، وَانْشُلْنِي مِنْ أوْحَالِ التِّوْحِيد، وَأغْرِقْنِي فِي عَيْنِ بَحْرِ الْوَحْدَةِ حَتَّى لاَ أرَى وَلاَ أسْمَعَ وَلاَ أجِدَ وَلاَ أُحِسَّ إِلاً بِهَا، وَاجْعَلِ الْحِجَابَ الأعْظَمَ حَيَاةَ رُوحِي، وَرُوحِهِ سِرَّ حَقِيقَتِي، وَحَقِيقَتِهِ جَامِعَ عَوَالِمِي، بِتَحْقِيقِ الْحَقِّ الأوَّلِ ..
يَا أوَّلُ يَا آخِرُ .. يَا ظَاهِرُ يَا بَاطِنُ.. اسْمَعْ نِدَائِي بِمَا سَمِعْتَ نِدَاءَ عَبْدِكَ زَكَرِيَّا ..
وَانْصُرْنِي بك لَكَ
وَأيِّدْنِي بِكَ لَكَ
وَاجْمَعْ بَيْنِي وَبَيْنَكَ
وَحُلْ بَيْنِي وَبَيْنَ غَيْرِكَ
(الله، الله، الله)
(إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادِ)
(رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وهيئ لَنَا مِنْ أمْرِنَا رَشَدا)(ثلاثاً).
(إِنَّ الله وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً).
Salat-ı Meşişiyye (Latin harfleriyle okunuşu)
Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm.
Allahümme salli alâ men minhü’n-şekkati’l-esraru, ve’l-felekati’l-envâru, ve fîhi’r-tekati’l-hakâiku, ve tenezzelet ulûmü âdeme fea’ceze’l-halâıka, ve lehü tezâeleti’l-fühûmü felem yudrikhü minnâ sâbikun velâ lâhikun, feriyâzu’l-melekûti bi-zehri cemâlihi mûnikatün, ve hıyâzu’l-ceberûti bi-feyzi envârihi mütedeffikatün, vela şey’e illâ vehüve bihi menûtun, iz levle’l-vâsitatü lezehebe kemâ kîle’l-mevsûtu, salâten telîku bike minke ileyhi kemâ hüve ehlühü.
Allahümme innehü sirruke’l-câmiu’d-dâllu aleyke, ve hicâbüke’l-a’zemu’l-kaaimu leke beyne yedeyke. Allahümme’l-hıknî bi-nesebihi, ve hakkıknî bi-hasebihi ve arrifnî iyyâhü ma’rifeten eslemü bihâ min mevâridi’l-cehli, ve ekrau bihâ min mevâridi’l-fazli, vahmilnî alâ sebîlihi ilâ hazretike, hamlen mahfûfen binusretike vakzif bî ale’l-bâtıli fe’edmeguhu, ve zücce bî fî bihâri’l-ehadiyyeti, venşulnî min evhâli’d-tevhîdi, ve ağriknî fî ayni bahri’l-vahdeti, hatta lâ erâ velâ esmea velâ ecide velâ uhisse illâ bihâ, vec’ali’l-hicâbe’l-a’zeme hayâte rûhî, ve rûhahü sirra hakîkatî, ve hakîkatehü câmia avâlimî, bi-tahkîkı’l-hakkı’l-evveli.
Yâ Evvelü, Yâ Âhiru, Yâ Zâhiru, Yâ Bâtınü.
İsme’ nidâî bimâ semi’te bihi nidâe abdike Zekeriyyâ,
vensurnî bike leke,
ve eyyidnî bike leke,
vecma’ beynî ve beynike,
ve hul beynî ve beyne gayrike.
Allâh, Allâh, Allâh.
İnnellezî feraza aleyke’l-Kur’âne lerâdduke ilâ meâdin.
“Rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ reşedâ.” (3 kere okunacak)
“İnnallâhe ve melâiketehü yüsallûne ale’n-nebiyyi yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.”
Çok geniş kitlelere yayılmış olan Delâilü'l-Hayrât isimli evrad, Şazeliyye'nin Cezûlî Kolu'nu kuran Fazlı Ebu Abdullah Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî (ö.1465) tarafından biraraya getirilmiştir.
Halk arasında Delail-i Şerif olarak bilinen bu salavat-ı şerif mecmuası, bir tarikata mensup olsun-olmasın bütün Müslümanlarca yaygın bir şekilde okunmuştur.
1, 2, 7 günlük periyotşarla Delail okuma halk arasında, özellikle de çocuklarını büyütmüş büyükanneler arasında yaygınlığını korumuştur.
İstanbul'da Ramazan ve kandil gecelerinde, sünnet, nişan, düğün, doğum gibi günlük vesilelerle ve bazı tarikatlarda hilafet törenlerinde topluca Salat-ı Meşişiyye ve Delail-i hayrat okunmuştur.
Kasîdetü'l-Bürde, Mısırlı âlim ve Şazelî tarikatı müntesibi Muhammed b. Saîd el-Busîrî (ö. 695/1296) tarafından Hz. Peygamber (sas) için yazılmıştır.
Kasîde-i Bürde’nin muhtevasında, sevgiliye özlem, nefisten şikayet, Asıl adı, el-Kevâkibü’d-dürriyye fî medhi hayri’l-beriyye'dir. Kafiye harfi "mim" olduğu için el-Kasîdetü'l-mîmiyye, şairin tutulduğu hastalıktan kurtulmasına vesile olduğu için de Kasîdetü'l-bürde diye meşhur olmuştur. Ancak Ka'b b. Züheyr'in kasidesi de aynı adla anıldığın bu durum bazen karışıklığa sebep olmaktadır.
Kaside şöhretini, taşıdığı sanat değerinden ziyade, şairin hayatının bir döneminde geçirdiği felçten kurtulmasına vesile olduğuna dair rivayete borçludur. Rivayete göre, felç geçirdiğinde bir akşam, kendisine şifa vermesi için Allah'a dua eden şair rüyasında Hz. Peygamber'i görür. Resul-i Ekrem ondan kendisi için yazdığı bu kasideyi okunmasını ister. Bûsîrî bu kasideyi okurken Resulullah onu sonuna kadar dinler. Bitince de hırkasını (bürde) çıkarıp şairin üstüne örter ve eliyle vücudunun felçi kısımlarını sıvazlar. Busiri uykudan uyanınca vücudunda felçten eser kalmadığıı farkeder. Bu rüya hadisesinin halk arasında yayılmasından sonra kaside Kasîdetü'l-bürde olarak üne kavuşmuştur.
Kasîde-i Bürde’nin muhtevasında, sevgiliye özlem, nefisten şikayet, Hz. Peygamber’e övgü, onun doğumu, mu’cizeleri, Kur’ân’ın fazileti, mirac mucizesi, cihadın önemi, günahlardan pişmanlık ve ümit, dua ve niyaz vardır.
Kasîdetü'l-Bürde en eski nüshalarında 160 beyit iken, sonrakilerden 165 beyte kadar ulaşmaktadır.
Bütün İslâm coğrafyasında tanınmış olan kasîde, başta Şazelî olmak üzere Nakşibendî, Kadirî ve Halvetî gibi tarikatlar tarafından benimsenmiş ve tekkelerde ilâhî ve evrad olarak okunmuştur.
Dini toplantılarda, mübarek gün ve gecelerde, sünnet, düğün, bayram ve cenaze merasimlerinde de okunagelmiştir.
İslam dünyasında Kasidetü'l-bürde kadar meşhur olan ve çok okunan, üzerine şerh, hâşiye, tahmîs, tesdîs, tesbî', taştîr ve nazîreler yazılan bir başka kaside yoktur. Bir araştırmaya göre toplam sayıları 330'u bulmaktadır.
Kasîde’nin 140. beyitten itibaren hastalara (özellikle felçlilere) şifa maksadıyla yedi gün süreyle okunması okunması adet olmuştur.
Türk dinî mûsikîmizin Arapça sözlü şuğullerinden olan Kasîdetü'l-Bürde’nin bir okunuşu, Recep Uslu tarafından derlenerek notaya alınmıştır.
İmam Muhammed b. Said el-BÛSÎRÎ (ö.695/1296), Hz. Peygamber'e (sas) yazdığı kasidelerle üne kavuşmuş sufi şairdir. Şâzelî tarikatının kurucusu Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî'ye intisap etmiştir. Şeyhinin vefatından sonra onun yerine geçen Ebu'l-Abbas el-Mürsî'nin, İbn Ataullah el-İskenderî ile birlikte en gözde müridiydi.
"Kasidetü'l-Bürde" ve "Kasidetü'l-hemziyye"nin yanı sıra el-Kasidetü'l-mudariyye fi's-salâti alâ hayri'l-beriyye adlı kasidesi de meşhurdur ve hemen hemen bütün evrad mecmualarında yer almaktadır.
Şâzelî Şeyhler
SİLSİLE
Abdüsselâm bin Meşîş
Ebü'l-Hasan Şâzelî
Ebü'l-Abbas Mürsî
İbn Ataullah İskenderî
Şeyh Muhammed Vefa
Şeyh Ahmed Zerruk
Şeyh Yusuf Fâsî
Şeyh Muhammed Bûzîdî
Şeyh Derkavî
Şeyh Ahmed Alavî
Şeyh Muhammed b. Yellis
Şeyh Muhammed Hâşimî
Şeyh Abdülkadir İsa
Şeyh Sadeddin Murad
Şeyh Hasan Arslan Aynî
Şazeli Şeyhleri (Diğer)
Şeyh Muhammed Zâfir
MEŞHUR ŞÂZELÎLER
Şâzeliyye'den Etkilenenler
OSMANLI'DA Şâzelî Şeyhleri
Geniş bilgi için bkz. Mahmut Kaya, "Busiri, Muhammed b. Said", Diyanet İslam Aansiklopedisi, cilt: 6, s. 468-470
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, tarikat usullerinden bahsettiği Câmiu'l-usûl adlı eserinde Şazeli tarikatının beş esasının olduğunu kaydetmiştir:
"1- Gizli ve açık, zâhiren ve bâtınen her işte ittika üzere olmak,
2- Sözde ve harekette sünnet-i seniyyeye uymak,
3- Saadet ve musibet anında insanlardan uzak durmak (bir şey beklememek),
4- Büyük-küçük her işte Allah'a teslim olmak (O'nun rızasını aramak ve istemek),
5- Neşeli ve kederli zamanlarda daima Allah'a dönmek (O'na sığınmak).
Takvanın gerçeği, dürüstlük ve Allah'tan korkmakla olur.
Sünnetin gerçeği, güzel ahlak ve yasaklardan korunmakla olur.
Batıldan yüz çevirmenin gerçeği, sabır ve Allah Teala'ya güvenmekle olur.
Allah'tan gelene razı olmanın gerçeği, kanaat ve teslimiyetle olur.
Allah'a dönüşün gerçeği, bulunduğu hale şükretmek, yönünü ondan ayırmamakla olur." (s. 86)
Şazeliyye tarikatı, silsile itibariyle "Cüneydî" olmakla beraber, ruhani eğitime ağırlık veren bir tarikattır. Nitekim Şeyh Şazeli müridlerine Allah için fânî varlıktan feragati, her saat, her yer ve her şartta zikri tavsiye eder, riyazat ve halvete, âyin ve toplu zikre fazlaca rağbet göstermezdi. Tarikat mensuplarına kendi hayatları içinde tarikatın ruhunu ve vazifelerini yerine getirmelerini telkin ederdi.
Riyazat ve çile ile müridlerini nefsani terbiyeye tâbi tutan tarikatlardan farklı olarak Şazeliler, gayet temiz giyinirler, dünya nimetlerinden istifadeden geri kalmazlar, iş ve meşgaleleri arasında nafile ibadet, dua, zikir ve evrad ile tevhide erilebileceğine inanırlardı. Tarikatın esası da tedbir ve tevessüle güvenmeden takdir ve tevekküle yönelmek, çevremizde olan her iş ve oluşta Cenab-ı Hakk'ı müşahade etmektir.
Şeyh Şazeli, bizzat kendisi ve halefleri, Gazzali'nin İhyau Ulumiddin, Ebu Talib el-Mekki'nin Kûtü'l-kulub ve Haris el-Muhasibi'nin er-Riaye li-hukukillah gibi tasavvufi eserlerin öğrettiği ahlaki olgunluğu gerçekleştirmeye çalışmışlardır.
Pekçok tarikattan hilafet alan Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl'de tarikatlar içerisinde Şazeliyye'nin yerini şöyle açıklamıştır: "Ey ebediyet yolunun yolcusu! İyi bil ki her velinin hayatında ve ölümünde kendine mahsus özelliği ve himmet edişi vardır. Mesela; hakikati kalbe nakşetmesi, tevhid denizinde yüzmesi, fena ve istiğrak (kendinden geçme) sırrına ermesi, ölümünden sonra da bu sırların yüce himmetle saliklerinde (kendine uyanlarda) aynen devam etmesi Bahaüddin Şâh-ı Nakşbend (ks) hazretlerine mahsus bir özelliktir. Kuvvetli bir tasarruf ve isteyene her türlü imdad etme himmeti Abdülkadir Geylani (ks) hazretlerine mahsustur. İlim ve vâridât kuvveti ile Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî (ks) hazretlerine; fütüvvetle ve harikulade hallerle Ahmed er-Rifâî (ks) hazretleri; merhamet ve atîfette Ahmed el-Bedevî (ks) hazretleri; cömertlik ve kerem olarak Ahmed Düsûkî (ks) hazretleri; irfan ve kemâlâtı ile Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü'l-Arabî (ks) hazretleri; aşk ve muhabbet ile Mevlânâ Celâleddin-i Rumi (ks) hazretleri; letafet ve mahfiyeti ile İmam Şihabüddin es-Sühreverdi; (ks) hazretleri; riyazat ve tahassürü ile Şeyh Hızır Yahya (ks) hazretleri; vecd ve cezbeleri ile Necmüddin-i Kübra (ks) hazretlerinin tasarruf ve himmetleri hayatlarında ve öldükten sonra ayne devam etmiştir. Bu hasletler her ne kadar her veli için hususi görüntüler arzetseler de, her haslet bir makamın ifadesi ve o makamdaki velinin tasarrufudur.Her grup kendilerine ikram edilen ilahi hallerle saadete erer. Lütuflar ise velilerin değeri ve kabiliyeti nispetinde olur." (s. 49)
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde aynı husus şöyle belirtilmiştir:
"Mutasavvıflar, bazı velîlerin diğer velîlere göre esmâ-i hüsnâdan birinin tecellisinden daha fazla pay aldıklarını, bundan dolayı her velînin kendine has bir yönü bulunduğunu savunurlar. Meselâ; hakikatleri gönüllere nakşetmede Bahâeddin Nakşibend, başı darda olanların yardımına koşmada Abdülkadir-i Geylânî (ks), İLÂHÎ TECELLİLERDEN FEYZ ALMADA EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ (ks), olağan üstü hal göstermede Ahmed er-Rifâî (ks), şefkat ve merhamette Ahmed el-Bedevî (ks), cömertlikte İbrâhim ed-Desûkı (ks), mârifette İbnü’l-Arabî (ks), mahviyette Sühreverdî (ks), cezbe ve istiğrakta Necmeddîn-i Kübrâ (ks), aşk ve muhabbette de Mevlânâ (ks) temayüz etmişlerdir. Aynı şekilde dört büyük halifeden her biri diğerlerinden ayrı bir özelliğe sahiptir. Doğruluk Hz.Ebû Bekir’in, adalet Hz.Ömer’in, hayâ Hz.Osman’ın, kerem de Hz.Ali’nin (r.anhüm) ayırıcı özellikleridir. Aynı durum peygamberler için de söz konusudur. Hz.Adem “safiyyullah”, Hz.Nuh “neciyyullah”, Hz.İbrâhim “halîlullah”, Hz.Mûsâ “kelîmullah”, Hz.Îsâ “rûhullah”, Hz.Muhammed (a.s.) de “habîbullah”tır." (cilt: 1, s. 7)
Şâzeliyye öncelikle İskenderiye, Kahire, Tunus gibi şehir ortamlarında teşekkül etmiş, sonraki dönemlerde Mısır'ın yanı sıra Mağrib bölgesinin kırsal alanlarında yayılma imkanı bulmuş, geniş halk tabakasının ve şeyhlerin uygulamalarına bağlı olarak ulema üzerimnde de etkili olmuştur. Zaman içinde Suriye başta olmak üzere Arap dünyasında, Hint alt kıtasında, Malezya ve Endonezya'da, Afrika'da, Anadolu ve Balkanlarda, Amerika'da ve birçok Avrupa ülkesinde yayılmıştır.
Şazelîyye, ayrıca mensupları arasında bulunan değerli müelliflerle tasavvuf kültürüne önemli katkılarda bulunmuştur.
Günümüzde özellikle Alaviyye koluna mensup şeylerce Cezayir'den Malezya'ya, Hindistan'dan Güney Afrika'ya kadar açılmış zaviyeler faaliyetlerini sürdürmekte, müridler her yıl dünyanın farklı ülkelerinde ihtifal toplantılarında bir araya gelmektedir.
Ancak Şazeliyye Osmanlı Devleti'nin Türklerle meskûn olan yörelerinde (Anadolu, İstanbul ve Rumeli'de) önemli bir varlık gösterememiştir.
Şazeliyye, Ortadoğu ve Kuzey Afrika kökenli diğer "kıyami" tarikatlar gibi, nispeten geç bir tarihte, ancak 18. yy'ın son çereğinde istanbul'da kök salabilmiştir.
"İslâm’a da‘vet faaliyetinde önemli payı olan bir kesim de sûfîlerdir. Nitekim Anadolu ve Balkanlar’ın İslâmlaşmasında en büyük şeref bu kesime aittir.
Özellikle Ahmed Yesevî, Abdülkādir-i Geylânî, EBÜ'L-HASAN eş-ŞÂZELÎ, EBÜ'L-ABBAS el-MÜRSÎ, İBN ATÂULLAH el-İSKENDERÎ, Seyyid Ahmed et-Ticânî, Seyyid Muhammed b. Ali es-Senûsî gibi ünlü sûfîler gerek cezbedici dinî-ahlâkî şahsiyet ve yaşayışlarıyla, gerekse vaaz ve irşadlarıyla güçlü ve etkili birer da‘vetçi olarak kendi ülkelerinde faaliyet göstermişler, onların müntesipleri de aynı faaliyetleri devam ettirmişlerdir."
Şazeliyye 100'ün üzerindeki alt koluyla İslam dünyasında en yaygın tarikatlardan biridir.
Bu kollardan en meşhurları şunlardır:
Vefaiyye:
Kurucusu Muhammed Vefa b. Muhammed el-Mağribî, ö. 765/1364
Yâfiiyye:
Kurucusu Abdullah b. Es'ad el-Yâfiî, ö. 768/1367
Cezûliyye:
Kurucusu Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî, ö. 870/1465
Arûsiyye:
Kurucusu Ebü'l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Arûs el-Hevvârî, ö.868/1463
Zerrûkıyye:
Kurucusu Ahmed ez-Zerrûk, ö.899/1493
Meymûniyye:
Kurucusu Ali b. Meymûn el-İdrisî, ö. 917/1511
Râşidiyye:
Kurucusu Ahmed b. Yûsuf er-Râşidî, ö. 927/1521
Îseviyye:
Kurucusu Muhammed b. Îsâ el-Meknesî el-Mağribî, ö. 930/1524
Bekkiyye:
Kurucusu Ömer b. Seyyid Ahmed el-Bekkî et-Tûnisî, ö. 960/1552
Bekriyye:
Kurucusu Ebü'l-Mekârim el-Bekrî, ö. 994/1586
Nâsıriyye:
Kurucusu Muhammed b. Muhammed b. Ahmed b. Nâsır ed-Derî, ö. 1085/1674
Hızıriyye:
Kurucusu Abdülazizn ed-Debbâğ, ö. 1132/1720
Beyyûmiyye:
Kurucusu Ali Nureddin b. Hicazi el-Beyyûmî, ö. 1183/1769
Derkaviyye:
Kurucusu Ebû Hâmid Mevlây el-Arabî b. Ahmed ed-Derkavî, ö.1239/1823
Medeniyye:
Kurucusu Muhammed Hasan b. Hamza Zâfir el-Medenî, ö.1263/1847
Yeşrutiyye:
Kurucusu Seyyid Ali Nûreddin b. Yeşrutî et-Tûnisî, ö.1316/1899
Alaviyye:
Kurucusu Ahmed el-Alavî, ö.1934
Şazeliyye'nin birçok kolu bugün yaşamamakta veya kendi arasından çıkan bir kolun içinde devam etmektedir.
Bedeviyye, Seyyid Ahmed el-Bedevî (ö. 675/1276) kuddise sırruh tarafından kurulan ve daha çok Mısır’da yaygın olan bir tarikattır.
"Ahmediyye" olarak da bilinen bu tarikatın temelinde Hz.Bedevî’nin fikirleri bulunmakla birlikte, âdâb ve erkânının büyük bir kısmı daha sonraki asırlarda teşekkül etmiştir.
Genellikle müstakil bir tarikat olarak değerlendirilen Bedeviyye, Ahmed el-Bedevî’nin mürşidlerinden Şeyh el-Berrî’nin silsilesinin Ahmed er-Rifâî’ye ulaşması sebebiyle Rifâiyye’nin, kendisinin Ebü’l-Hasan eş-Şâzelî ile görüşmesi sebebiyle de Şâzeliyye’nin bir kolu olarak da ele alınmıştır.
İthâfü’l-asfiyâ (s. 167) ve İkdü’l-cevher’de (s. 20) bu tarikatı Şâzeliyye’nin büyük bir kolu olarak gösteren Zebîdî, Harîrîzâde’nin iktibas ettiği Ref'u’n-nikāb adlı risâlesinde de Bedevî-Şâzelî münasebetleri üzerinde durmuştur (Tibyân, I, 48b).
Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Câmiu'l-usûl (Veliler ve Tarikatlarda Usul adı ile tercüme edildi), trc. Rahmi Serin, İstanbul, Pamuk Yayınları, s. 86, 49
Hasan Kamil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, Ensar Neşriyat, 3. baskı, 1998, s. 249-250
Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul, Dergah Yayınları, 5. baskı, 1999, s. 300
İrfan Gündüz, Gümüşhanevi Ahmed Ziyaüddin: Hayatı, Eserleri, Tarikat Anlayışı ve Halidiyye Tarikatı, İstanbul: Seha Neşriyat, 1984, s. 62-63
Raşit Küçük, “Abâdile” maddesi, Diyanet İslam Ansiklopedisi, cilt: 1, s. 7
Şâzeliyye mârifet kavramına güçlü vurgu yapan bir tasavvuf yoludur.
Mârifetullah konusu gerek Şeyh Şâzelî'nin hizb, dua ve vecizelerinde gerekse sonraki Şâzelî şeyhlerinin eserlerinde önemli bir yer tutar.
Şâzelî'nin halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî ashabın amelleriyle seçkinleştiğini, kendi zamanının ehline bunu mârifetle gerçekleştirme imkanının verildiğini söyler.
Mârifet sahibi olmak Şâzelî yolu dervişlerinin temel amacıdır. Ahmed ez-Zerrûk, "İhsan Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor" anlamındaki meşhur hadisin ilk kısmının marifet mertebesi olduğunu, Şâzelî ve takipçilerinin bu ilk kısma, Gazzâlî ve takipçilerinin hadisin ikinci kısmına vurgu yaptığını söyler.
Şâzeliyye mârifet kavramına güçlü vurgu yapan bir tasavvuf yoludur.
Mârifetullah konusu gerek Şeyh Şâzelî'nin hizb, dua ve vecizelerinde gerekse sonraki Şâzelî şeyhlerinin eserlerinde önemli bir yer tutar.
Şâzelî'nin halifesi Ebü'l-Abbas el-Mürsî ashabın amelleriyle seçkinleştiğini, kendi zamanının ehline bunu mârifetle gerçekleştirme imkanının verildiğini söyler.
Mârifet sahibi olmak Şâzelî yolu dervişlerinin temel amacıdır. Ahmed ez-Zerrûk, "İhsan Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor" anlamındaki meşhur hadisin ilk kısmının marifet mertebesi olduğunu, Şâzelî ve takipçilerinin bu ilk kısma, Gazzâlî ve takipçilerinin hadisin ikinci kısmına vurgu yaptığını söyler.
Şâzeliyye'nin önemli esaslarından biri de tevekkül anlayışıdır. Şeyh Şâzelî kendisine rüyada Allah'ın huzurunda hiçbir tercihte bulunmaması, seçim yapacaksa Rasulullah'a uyarak Allah'a kulluğu seçmesinin, eğer mutlaka bir şeyi seçmesi gerekiyorsa seçmeyi ve herşeyi Allah'ın seçimine, ihtiyar ve iradesine bırakmasının söylendiğini anlatır.
Şâzeliyye'nin Mürsîden sonraki üçüncü mürşidi İbn Ataullah el-İskenderî et-Tenvîr fî ıskâti't-tedbîr adlı eserini yalnız bu konuya ayırmıştır.
Şâzeliyye kerametler ve olağanüstü haller konusunda mutedil bir yol izlemiştir. Keşif, vârit gibi hususlarda dinin temel kaynaklarının esas alınması gerektiğini bizzat Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî söylemiş, hakikat cihetinden bir vârit aldığında bunu ancak iki âdil şahide (Kur'an ve Sünnet'e) sahip olduğunda kabul edeceğini belirtmiştir.
Tarikatın Îseviyye gibi bazı kollarında ateş, yılan ve akreplerle yapılan gösteriler başka kollarda benimsenmemiştir.
Dünya nimetlerinden sıkı sıkıya kaçınan bir zühd anlayışı yerine Şâzeliyye'de dünya nimetlerini bağışlayana şükür ifade eden bir tutum sergilenmektedir.
İbn Atâullah el-İskenderî, şeyhi Mürsî'nin şükreden bir zengini, sabreden bir fakire tercih ettiğini, bunun İbn Atâ ve Hakîm et-Tirmizî'nin yolu olduğunu, Mürsî'nin şükrün cennetliklerin sıfatı olduğunu, sabrın ise böyle olmadığını söylediğini aktarır (Letâifü'l-minen, Beyrut 2005, s. 147).
İbn Atâullah el-İskenderî de şükürle birlikte olması durumunda güzel giymenin ve yiyip içmenin sûfiye bir zararı dokunmayacağı görüşündedir.
Şâzelî yolunun ruhbanlık ile arpa ve kepek yeme olmadığını, hidayette yakîne ulaşma ve sabır yolu olduğunu söylemiş, Ebü'l-Abbas el-Mürsî seyrü süluk usulünün, müridi dünyadan kopararak ve dünyevî herhangi bir şeyle meşguliyetine izin vermeyerek tarikata yönelmesini sağlamak yerine, onun dünyevi meşguliyete devam ederek tarikatta yol almasını, ilâhî ihsanların nurlarıyla karşılaşınca kalbinin kendiliğinden dünyadan kopmasını temin etmek olduğuna işaret eder (Letâifü'l-minen, Beyrut 2005, s. 145).
Şâzelîyye şeyhleri, mensuplarına gündelik işlerinden geri kalmamalarını tavsiye etmişler, Şâzelî de ziraat yaparak geçimini sağlamıştır.
Kollar arasında az çok farklılık görülmekle birlikte Şâzeliyye'de intisap uygulaması şöyledir:
Tâlip biattan önce tövbe ve tecdîd-i iman eder.
Müridle şeyh dizleri birbirine değecek biçimde karşılıklı oturur.
İki elleriyle birbirlerinin ellerini tutarlar.
Birbirlerine doğru eğilirler.
Şeyh, Fetih sûresinin 10. âyetini ve Salâtü't-tefrîciyye'yi okur.
Biattan sonra eller açılarak, hazır bulunanlarla birlikte dua edilir.
Tarikatın bazı kollarında bu törenin ardından mürid kendisine öğretilen bu törene has bazı lafızlarla bir müddet zikreder, daha sonra şeyh virde devam etmesi hususunda ve başka konularda tavsiyelerde bulunur.
Şâzeliyye tarikatında zikir cehrî olup kuudî (oturarak) ve kıyâmî (ayakta) olarak yapılır.
Hafta bir, perşembe veya cuma gübü gerçekleştirilen ve çoğunlukla "meclis" adı verilen âyinlerde halka şeklinde veya karşılıklı saf şeklinde oturulur.
Şâzelî meşayihinden birine ait divandan okunan ve "semâ" diye adlandırılan kaside ve şügullerin genellikle tevhid ve salavat içeren nakarat kısımlarına bütün müridler katılır.
Âyinlerde dinî musikiye yer verilmesi konusunda Şâzeliyye tarihi içinde farklı görüşler ve uygulamalar ortaya çıkmıştır. Şeyh Şâzelî ya da Ahmed ez-Zerrûk gibi önemli bir Şâzelî şeyhi kendi zamanındaki uygulamaları değerlendirirken musiki hakkında olumsuz bir tutum takınmakla birlikte zaman içinde tarikatın birçok kolunda semâ, âyinin esasını teşkil ederek hale gelmiştir.
Bazı kollarda ise meclislere Şâzelî'nin Hizbü'l-kebîr'i ve evrâd-ı şerîfesi okunarak başlanır, kıyamî zikirle devam edilir.
Zikrin sonunda şeyh sohbet yapar. Birçok kolda sohbete "müzakere" adı verilir. Şeyhin hazır bulunmadığı meclislerde onun talimatı doğrultusunda bir metin okunur.
Şazelîliğin İstanbul'da yayılmaya başladığı dönemde (18. yy'ın sonları) bu şehre özgü tekke musikisi, beste ve icra olarak en üst düzeye ulaşmış bulunuyordu.
Çok farklı bir kültür çevresinden gelen Şazelîliğin musikisinde ise, söz konusu tarikat aslında Berberî kökenli olmasına rağmen, Mısır'da çok yayıldığından bu ülkenin musikisi ağır basmaktaydı. Nitekim İstanbul'da faaliyet gösteren üç Şazelî tekkesinde de bu tarz musikinin icra edildiği bilinmektedir.
Şazelî ayininde en çarpıcı özellik, şeyhin özel bir biçimde avuçlarını birbirine vurarak zikri idare etmesidir. Zikir halkasının ortasında bulunan şeyh başını arkaya atarak kollarını dümdüz ileriye uzatıp el çırpar. Bütün zikir sesini bastıracak kadar fazla ses çıkaran bu el çırpma özel bir maharet ister.
Şazelî zikir ayini, kıyami (ayakta yapılan) zikir usulündedir. Ancak, Kadirî, Rıfaî, Sa'dî gibi diğer kıyami tarikatların ayinlerinde olduğu şekilde saf halinde değil, iç içe çemberler halinde zikir halkaları oluşturularak ayakta durulur. Zikir sırasında vurmalı sazlar kullanılır ve "Şazelî şuulleri" denilen, özel tarzda bestelenmiş, Arapça güfteli ilahiler okunur. Alibeyköy'deki Şazelî Tekkesi şeyhi Tahsin Efendi, İstanbul'da bu türün en önemli icracısıydı. Saraçhanebaşı'ndaki Haydarhane Tekkesi şeyhi Hafız Ahmed Efendi, Kasımpaşalı Şeyh Cemal Efendi gibi musikişinaslara da Şazelî şuullerini öğretmişti. Ertuğrul Tekkesi şeyhleri olan üç kardeş Hamza Zafir (ö. 1903), Muhammed Zafir (ö. 1904) ve Beşir Zafir (ö. 1909) efendilerin meşihatlarında, Yahya Efendi Tekkesi zâkirbaşısı hattat Hacı Nuri Efendi bu tekkede zâkirlik eder, Şazelî şuulleri okurdu.
"Vird" kelimesinin çoğuluna "evrad" denilir.
Evrad, Allah'a yaklaşmak için belirli zamanlarda ve beli miktarda yapılan ibadet, dua ve zikirdir.
Her tarikatın kendine has evradı vardır. Bunların uzunluğu, tekrar etme adeti farklıdır. Hatta bu farklılıklar, aynı tarikatın kolları için bile söz konusu olabilir. Buna karşılık bir tarikatın müridlerine verilen ve yedi günlük evradı ihtiva eden evrad kitapları, diğer bazı tarikat pirlerinin dua ve hizblerini de içerebilir. (Kara, s. 79)
Şazeliyye'de vird sabah ve akşam namazlarının ardından okunur.
Kollara göre Vâkıa suresi ya da Mülk sûresinin veya Salâtü'l-Meşîşiyye'nin okunmasıyla başlayan vird,
100 estağfirullah
100 salavât,
100 tevhid
ve bazı kollarda 100 defa "elhamdülillah ve'ş-şükrü lillah"
tesbihiyle sürer.
Hizb ul-Bahr in - Transliteration
Arabic Text, Transliteration and English Translation
یَا اللّٰهُ یَاعَلِيُّ یَاعَظِیمُ یَاحَلِیمُ یَاعَلِیمُ، أَنْتَ رَبِّي وَعِلْمُكَ حَسْبِي، فَنِعْمَ الرَّبُّ رَبِّي وَنِعْمَ الْحَسْبُ حَسْبِي، تَنْصُرُ مَنْ تَشَآءُ وَأَنْتَ الْعَزِیزُ الرَّحِیمُ
Yā Allāhu Yā ʿAliyyu Yā ʿAẓīmu Yā Ḥalīmu Ya ʿAlīm, Anta Rabbī wa ʿilmuka ḥasbī, fa niʿma r-Rabbu Rabbī wa niʿma l-ḥasbu ḥasbī, tanṣuru man tashā'u wa Anta l-ʿAzīzu r-Raḥīm.
1. O Allah, O High, O Great, O Clement, O All-Knowing; You are my Lord and Your knowledge is my sufficiency; how perfect, then, is my Lord, how perfect my sufficiency! You give victory to whom You will, and You are the Almighty, the Merciful.
نَسْأَلُكَ الْعِصْمَةَ فِي الْحَرَكَاتِ وَالسَّكَنَاتِ وَالْكَلِمَاتِ وَالْإِرَادَاتِ وَالْخَطَرَاتِ مِنَ الشُّكُوكِ وَالظُّنُونِ وَالْأَوْهَامِ السَّآتِرَةِ لِلْقُلُوبِ عَنْ مُطَالَعَةِ الْغُیُوبِ
Nas'āluka l-ʿiṣmata fi l-ḥarakati wa s-sakanāti wa l-kalimāti wa l-irādāti wa l-khaṭarāti mina sh-shukūki wa ẓ-ẓunūni wa l-awhāmi s-sātirati li-l-qulūbi ʿan muṭālaʿati l-ghuyūb.
2. We ask Your protection in movements and rests, in words and desires and thoughts; from the doubts, suppositions, and fancies that veil hearts from beholding things unseen.
فَقَدِ ﴿ٱبْتُلِيَ الْمُؤمِنُونَ وَزُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِیدًا، وَإِذْ یَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِینَ فِي قُلُوبِهِمْ مَّرَضٌ مَّا وَعَدَنَا اللهُ وَرَسُولُهُ إِلَّا غُرُورًا﴾
Fa-qadi-btuliya l-mu'minūna wa zulzilū zilzālan shadīdan, wa idh yaqūlu l-munāfiqūna wa lladhīna fī qulūbihim maraḍun ma waʿadana Llāhu wa Rasūluhu illā ghurūrā.
3. For the believers have been tried, and mightily shaken and lo, the hypocrites and those with sickness in their hearts say: Allah and His Messenger have promised us nothing but delusion. [33:11-12].
فَثَبِّتْنَا وَانْصُرْنَا وَسَخِّرْ لَنَا ھذَا الْبَحْرَ كَمَا سَخَّرْتَ الْبَحْرَ لِمُوْسَى، وَسَخَّرْتَ النَّارَ لِإِبْرَاهِیمَ، وَسَخَّرْتَ الْجِبَالَ وَالْحَدِیدَ لِدَاوُدَ، وَسَخَّرْتَ الرِّیحَ وَالشَّیَاطِینَ وَالْجِنَّ لِسُلَیْمَانَ
Fa thabbitnā wa-nṣurnā wa sakhkhir lanā hadha l-baḥra kamā sakhkharta l-baḥra li-Mūsā, wa sakhkharta n-nāra li-Ibrāhīma, wa sakhkharta l-jibāla wa l-ḥadīda li-Dāwūda, wa sakhkharta r-rīḥa wa sh-shayāṭīna wa l-jinna li-Sulaymān.
4. So make us steadfast, give us victory, and subject to us this sea, as You subjected the sea to Moses, the fire to Abraham, the mountains and Iron to David, the wind and demons and jinn to Solomon.
وَسَخِّرْ لَنَا كُلَّ بَحْرٍ هُوَ لَكَ فِي الْأَرْضِ وَالسَّمَآءِ وَالْمُلْكِ وَالْمَلَكُوتِ، وَبَحْرَ الدُّنْیَا وَبَحْرَ الْآخِرَةِ، وَسَخِّرْ لَنَا كُلَّ شَيْءٍ، يَا مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
Wa sakhkhir lanā kulla baḥrin huwa laka fi l-arḍi wa s-samā'i wa l-mulki wa l-malakūti, wa baḥra d-dunyā wa baḥra l-ākhirati, wa sakhkhir lanā kulla shay'in, ya man bi yadihi malakūtu kulli shay'.
5. Subject to us every sea You possess, in the earth and the sky, the kingdom and the dominion, the sea of this life and the sea of the life to come. Subject to us everything, O You in whose hand is dominion of everything.
﴿كٓهٰيٰعٓصٓ﴾ (٣)
Kāf Hā Yā ʿAyn Sād, (x3).
6. Kāf Hā Yā ʿAyn Sād. (Three times)
[19:1]
اُنْصُرْنَا فَاِنَّكَ خَیْرُ النَّاصِرِینَ، وَافْتَحْ لَنَا فَإِنَّكَ خَيْرُ الْفَاتِحِينَ، وَاغْفِرْ لَنَا فَإِنَّكَ خَیْرُ الْغَافِرِینَ، وَارْحَمْنَا فَاِنَّكَ خَیْرُ الرَّاحِمِینَ، وَارْزُقْنَا فَاِنَّكَ خَیْرُ الرَّازِقِینَ، وَاهْدِنَا وَنَجِّنَا مِنَ الْقَوْمِ الظَّالِمِینَ
Unṣurnā fa innaka khayru n-Nāṣirīna, wa-ftaḥ lanā fa innaka khayru l-Fātiḥīna, wa-ghfir lanā fa innaka khayru l-Ghāfirīna, wa-rḥamnā fa innaka khayru r-Rāḥimīna, wa-rzuqnā fa innaka khayru r-Rāziqīna, wa-hdinā wa najjinā mina l-qawmi ẓ-ẓālimīn.
7. Give us victory, for You are the best who give victory. Clear our vision, for You are the best who clear visions. Forgive us, for You are the best of forgivers. Have mercy on us, for You are the best of the merciful. Give us sustenance, for You are the best of providers. Guide us, and save us from the wrongdoing folk.
وَهَبْ لَنَا رِیحًا طَیِّبَةً كَمَا هِيَ فِي عِلْمِكَ، وَانْشُرْهَا عَلَيْنَا مِنْ خَزَآئِنِ رَحْمَتِكَ، واحْمِلْنَا بِهَا حَمْلَ الْكَرَامَةِ مَعَ السَّلَامَةِ وَالْعَافِیَّةِ فِي الدِّینِ وَالدُّنْیَا وَالْآخِرَةِ، إِنَّكَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِیرٌ
Wa hab lanā rīḥan ṭayyibatan kamā hiya fī ʿilmika, wa-nshurhā ʿalaynā min khazā'ini raḥmatika, wa-ḥmilnā bihā ḥamla l-karāmati maʿa s-salāmati wa l-ʿāfiyati fi d-dīni wa d-dunyā wa l-ākhirati, innaka ʿalā kulli shay'in Qadīr.
8. Give us a goodly wind, as may be in Your knowledge; loose it upon us from the storehouses of Your mercy; and carry us upon it in honour, with safety and wellbeing in our religion, in our life in this world, and in the world to come. Truly, You have power over all things.
اللَّهُمَّ یَسِّرْ لَنَا أُمُورَنَا مَعَ الرَّاحَةِ لِقُلُوبِنَا وَأَبْدَانِنَا وَالسَّلَامَةِ وَالْعَافِيَةِ فِي دِينِنَا وَدُنيَانَا، وَكُنْ لَنَا صَاحِبًا فِي سَفَرِنَا وَخَلِیفَةً فِي أَهْلِنَا، وَاطْمِسْ عَلَىٰ وُجُوهِ أَعْدَآئِنَا وَامْسَخْهُمْ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ فَلَا یَسْتَطِیعُونَ الْمُضِيَّ وَلَا الْمَجِيءَ إِلَیْنَا
Allāhumma yassir lanā umūrana maʿa r-rāḥati li qulūbinā wa abdāninā wa s-salāmati wa l-ʿāfiyati fī dīninā wa dunyānā, wa kun lanā Ṣāḥiban fī safarinā wa khalīfatan fī ahlinā, wa-ṭmis ʿalā wujūhi aʿdā'inā wa-msakhhum ʿalā makānatihim falā yastaṭīʿūna l-muḍiyya wa la l-majī'a ilaynā.
9. O Allah, give us ease in our affairs, with peace for our hearts and bodies, and safety and wellbeing in our worldly life and our religion. Be our companion in our travels, and keep watch over our families in our stead. Blot out the faces of our enemies, and fix them where they stand, so they can neither move nor reach us.
﴿وَلَوْ نَشَآءُ لَطَمَسْنَا عَلَىٰ أَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَأَنَّىٰ يُبْصِرُونَ، وَلَوْ نَشَآءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلَىٰ مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ﴾
Wa law nashā'u la-ṭamasnā ʿalā aʿyunihim fa-stbaqū ṣ-ṣirāṭa fa-annā yubṣirūna, wa law nashā'u la masakhnāhum ʿalā makānatihim fama-staṭāʿū muḍiyyan wa lā yarjiʿūn.
10. Had We willed, We would have blotted out their eyes; and they would race to the path, but how should they see? Or had We willed, We would have fixed them where they stood, so they neither could go forward, nor return.
[36:66-67]
﴿يٰسٓ، وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ، إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ، عَلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ، تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ، لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَّآ أُنْذِرَ اٰبَآؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ، لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَىٰ أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ، إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُّقْمَحُونَ، وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ﴾
Yā Sīn, wa l-Qur'āni l-Ḥakīmi, innaka la-mina l-mursalīna, ʿalā ṣirāṭin mustaqīm, tanzīla l-ʿAzīzi r-Raḥīmi, li-tundhira qawman mā undhira ābā'uhum fa-hum ghāfilūna, la-qad ḥaqqa l-qawlu ʿalā aktharihim fa-hum lā yu'minūna, innā jaʿalnā fī aʿnāqihim aghlālan fa-hiya ila l-adhqāni fa-hum muqmaḥūna, wa jaʿalnā min bayni aydīhim saddan wa min khalfihim saddan fa-aghshaynāhum fa-hum lā yubṣirūn.
11. Yā Sīn. By the Wise Qur’an, truly you are of the messengers, upon a straight path. This is a revelation of the Almighty, the Merciful; that you might warn a people whose forefathers were not warned, so they heed not. Already has sentence been passed against most of them, so they believe not. Verily We have placed shackles on their necks, even up to the chins, so they bend not. And We have placed a barrier before them, and a barrier behind them, and enshrouded them, so that they see not.
[36:1-9]
شَاهَتِ الْوُجُوهُ (٣)
Shāhati l-wujūh. (x3)
12. Disfigured be those faces! (Three times)
﴿وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَیُّومِ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا﴾
Wa ʿanati l-wujūhu li-l-Ḥayyi l-Qayyūmi wa qad khāba man ḥamala ẓulmā.
13. And faces shall be humbled before the Eternal Living, the All-Sustaining; while whoever bears wrongdoing shall have failed.
[20:111]
طٰسٓ، حٰمٓ، عٓسٓقٓ
Ṭā Sīn, Hā Mīm, ʿAyn Sīn Qāf.
14. Ṭā Sīn, Hā Mīm, ʿAyn Sīn Qāf.
﴿مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ، بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَّا يَبْغِيَانِ﴾
Maraja l-baḥrayni yaltaqiyāni, baynahumā barzakhun lā yabghiyān.
15. He has loosed the two seas; they come together, but between them is a barrier they do not cross. [55:19-20]
حٰمٓ (٧)
Hā Mīm (x7)
16. Hā Mīm. (Seven times)
حُمَّ الْأَمْرُ وَجَآءَ النَّصْرُ فَعَلَیْنَا لَا يُنْصَرُونَ
Ḥumma l-amru, wajā'a n-naṣru fa ʿalaynā lā yunṣarūn.
17. The matter is done, the victory come. Against us they shall not be helped.
﴿حٰمٓ، تَنْزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ، غَافِرِ الذَّنْبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ لَآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ إِلَيْهِ الْمَصِيرُ﴾
Hā Mīm, tanzīlu l-Kitābi mina Llāhi l-ʿAzīzi l-ʿAlīmi, Ghāfiri dh-dhanbi wa qābili t-tawbi shadīdi l-ʿiqābi dhi ṭ-ṭawli lā ilāha illa Huwa ilayhi l-maṣīr.
18. Ha Mim. The revelation of the Book from Allah, the Almighty, the All-Knowing: Forgiver of Sins, Accepter of Repentance, Terrible in Punishment, Infinite in Bounty: no god is there but He; unto Him is the final becoming.
[40:1-3]
بِسْمِ اللهِ بَابُنَا
Bismi Llāhi bābunā.
19. Bismi Llāh is our door.
تَبَارَكَ حِیطَانُنَا
Tabāraka ḥīṭānunā.
20. Tabāraka our walls.
يٰسٓ سَقْفُنَا
Yā Sīn saqfunā.
21. Yā Sīn our roof.
كٓهٰیٰعٓصٓ كِفَایَتُنَا
Kāf Hā Yā ʿAyn Sād kifāyatunā.
22. Kāf Hā Yā ʿAyn Sād our sufficiency.
حٰمٓ عٓسٓقٓ حِمَایَتُنَا
Hā Mīm ʿAyn Sīn Qāf ḥimāyatunā.
23. Hā Mīm ʿAyn Sīn Qāf our protection.
﴿فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ﴾ (٣)
Fa-sayakfīkahumu Llāhu wa Huwa s-Samīʿu l-ʿAlīm. (x3)
24. Allah will suffice you against them, and He is the All-Hearing, the All-Knowing. (Three times)
[2:137]
سِتْرُ الْعَرْشِ مَسْبُولٌ عَلَیْنَا، وعَيْنُ اللهِ نَاظِرَةٌ إِلَیْنَا، بِحَوْلِ اللهِ لَا یُقْدَرُ عَلَیْنَا
Sitru l-ʿArshi masbūlun ʿalayna, wa ʿaynu Llāhi nāẓiratun ilaynā, bi-ḥawli Llāhi lā yuqdaru ʿalaynā.
25. The veil of the Throne has been dropped over us; the eye of Allah is gazing upon us; by the power of Allah none shall overcome us.
﴿وَاللهُ مِن وَرَآئِهِم مُّحِيطٌ، بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَّجِيدٌ، فِي لَوْحٍ مَّحْفُوظٍ﴾
Wa Llāhu min warā'ihim muḥīṭun, bal Huwa Qur'ānun Majīdun, fī lawḥin Maḥfūẓ.
26. And Allah encompasses them from behind: Nay, it is a noble recitation, in a guarded tablet.
[85:20-22]
﴿فَاللهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ﴾ (٣)
Fa-Llāhu khayrun Hāfiẓan wa Huwa Arḥamu r-Rāḥimīn. (x3).
27. For Allah is best as protector, and He is the Most Merciful of the merciful. (Three times)
[12:64]
﴿إِنَّ وَلِيِّيَ اللهُ الَّذِي نَزَّلَ الْكِتَابَ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِحِينَ﴾ (٣)
Inna waliyyiya Llāhu lladhī nazzala l-Kitāba wa Huwa yatawalla ṣ-ṣāliḥīn. (x3).
28. Verily, Allah is my Patron, He who revealed down the Book; and He looks after the righteous. (Three times)
[7:196]
﴿حَسْبِيَ اللهُ لَا إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ﴾ (٣)
Ḥasbiya Llāhu lā ilāha illā Huwa ʿalayhi tawakkaltu wa Huwa Rabbu l-ʿArshi l-ʿAẓīm. (x3)
29. Allah is my Sufficiency, there is no god but He; on Him I rely, and He is Lord of the Mighty Throne. (Three times)
[9 :129]
بِسْمِ اللهِ الَّذِي لَا یَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلَا فِي السَّمَآءِ وَهُوَ السَّمِیعُ الْعَلِيمُ (٣)
Bismi Llāhi lladhī lā yaḍurru maʿa-smihi shay'un fi l-arḍi wa lā fi s-samā'i wa Huwa s-Samīʿu l-ʿAlīm. (x3).
30. In the name of Allah, against whose Name nothing can cause harm in the earth nor the sky; and He is the All-Hearing, the All-Knowing.
أَعُوذُ بكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ (٣)
Aʿūdhu bi kalimāti Llāhi t-tāmmāti min sharri mā khalaq. (x3).
31. I seek refuge in the Perfect Words of Allah from the evil of that which He has created. (Three times)
وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِیمِ (٣)
Wa lā ḥawla wa lā quwwata illā bi-Llāhi l-ʿAliyyi l-ʿAẓīm. (x3)
32. There is no power, and no strength, save by Allah, the High, the Great. (Three times)
وَصَلَّى اللهُ عَلَىٰ سَیِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ
Wa ṣalla Llāhu ʿalā Sayyidinā Muḥammadin wa ʿalā ālihi wa ṣaḥbihi wa ṣallam.
33. And may Allah bless our master Muhammad and his family and his companions and grant them peace.
Audhubillahiminash-shaytanir rajeem.
Bismillahir rahmanir raheem.
Ya Allahu, Ya 'Aliyyu, Ya 'Adheemu, Ya Haleemu, Ya 'Aleem.
Anta rabbi, wa 'ilmuka hasbi, fa ni'mar-rabbu rabbi, wa ni'mal hasbu hasbi,
tan-suru man tashaa-u wa antal 'azeezur raheem.
Nas-alukal 'ismata fil harakati was-sakanati wal kalimati wal iradati wal
khatarati minash-shukuki wa-dhununi wal awhamis-satirati lil qulubi 'an
mutala'atil ghuyub.
Faqadib tuliyal mu'minoona wa zulzilu zilzalan shadeeda.
Wa idh "yaqulul munafiquna wal-ladheena fi qulubihim maradun ma
wa'adanallahu wa rasuluhu illa ghurura."
Fa thibbitna wan-surna wa sakh-khir lana hadhal bahr, kama sakh-khartal
bahra li Musa, wa sakh-khartan nara li Ibrahim. Wa sakh-khartal jibaala wal
hadeeda li Dawud. Wa sakh-khartar reeha wash-shayatina wal jinna li
Sulayman. Wa sakh-khir lana kulla bahrin huwa laka fil ardi was-samaa-i wal
mulki wal malakut. Wa bahrad-dunya, wa bahral akhira. Wa sakh-khir lana
kulla shay-in ya man bi yadihi malakutu kulli shay.
"Kaf ha ya 'ain sad.
Kaf ha ya 'ain sad.
Kaf ha ya 'ain sad."
Unsurna fi-innaka khayrun-nasireen.
Waf-tah lana fi-innaka khayrul fatiheen.
Wagh-fir lana fi-innaka khayrul ghafireen.
War-hamna fi-innaka khayrur-rahimeen.
War-zuqna fi-innaka khayrur-raziqeen.
Wahdina wanajjina minal qawmidh-dhalimeen.
Wa hab lana reehan tayyibatan kama hiya fi 'ilmik.
Wan-shurha 'alayna min khazaaini rahmatik.
Wahmilna biha hamlal karamati ma'assalamati wal 'afiyati fid-deeni wad-dunya
wal akhira. Innaka 'ala kulli shayin qadeer.
Allahumma yassir lana umurana ma'arrahati li qulubina wa abdanina
was-salamati wal 'afiyati fi dunyana wa deenina. Wa kul-lana sahiban fi
safarina wa khaleefatan fi ahlina. Wat-mis 'ala wujuhi a'daaina. Wam-sakh
hum 'ala makanatihim fala yasta-ti'unal mudiyya walal majiyya ilayna.
"Wa law nashaa-u latamasna 'ala a'yunihim fas-tabaqus-sirata fa-anna
yubsiroon. Wa law nashaa-u lamasakh nahum 'ala makanatihim famas-tata'u
mudiyyaw-wa la yarji'oon."
"Ya seen. Wal Qur'aanil hakeem. Innaka laminal mursaleen. 'Ala
siratim-mustaqeem. Tanzeelal 'azeezir-raheem. Li tunzira qawmam-ma undhira
aabaa-uhum fahum ghafiloon. Laqad haqqal qawlu 'ala ak-tharihim fahum la
yu'minoon. Inna ja'alna fi a'naqihim aghlalan fa hiya ilal adhqani fahum
muqmahoon. Wa ja'alna mim-bayni aydihim saddaw-wa min khalfihim saddan
fa-agh shaynahum fahum la yubsiroon."
Shaahatil wujooh.
Shaahatil wujooh.
Shaahatil wujooh.
"Wa 'anatil wujoohu lil hayyil qayyumi wa qad khaba man hamaladhulma."
"Ta seen. Ha meem. 'Ain seen qaaf."
"Marajal bahrayni yaltaqiyaan. Baynahuma barzakhul-la yabghiyan."
"Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem. Ha meem."
Hummal amru wa ja-an-nasru fa'alayna la yunsaroon.
"Ha meem. Tanzeelul kitabi minallahil 'azeezil 'aleem. Ghafiridh-dhambi wa
qabilit-tawbi shadeedil 'iqabi dhit-tawli la ilaha illa huwa ilayhil
maseer."
Bismillahi, baabuna. Tabaraka, hitanuna. Ya seen, saqfuna.
Kaf Ha Ya 'Ain Sad, kifayatuna. Ha Meem 'Ain Seen Qaaf, himayatuna.
"Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem.
Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem.
Fasayakfikahumullahu wa huwas-sami'ul 'aleem."
Sitrul 'arshi masbulun 'alayna, wa 'ainullahi nadhiratun ilayna, bi
hawlillahi la yuqdaru 'alayna. Wallahu miw-waraaihim muheet. Bal huwa
Qura'anum-majeed. Fi lawhim-mahfoodh.
"Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen.
Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen.
Fallahu khayrun hafidhaw-wa huwa arhamur-rahimeen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwa yatawallas-saliheen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwa yatawallas-saliheen."
"Inna waliy-yiyallahul-ladhee nazzalal kitaba wa huwayatawallas-saliheen."
"Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem
Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem."
"Hasbiyallahu la ilaha illa huwa 'alayhi tawakkaltu wa huwa rabbul 'arshil
'adheem."
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Bismillahil ladhee la yadurru ma'asmihi shayun fil ardi wa la fis-samaa-i wa
huwas-sami'ul 'aleem.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Audhu bi kalimatillahit-taammati min sharri ma khalaq.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa la hawla wa la quwwata illa billahil 'aliyyil 'adheem.
Wa sallallahu 'ala sayyidina Muhammadiw-wa 'ala aalihi wa sahbihi wa sallim.
Bir tarikata mensup olsun veya olmasın bütün Müslümanlarca çok geniş kabul gören ve sık sık okunan Salât-ı Meşîşiyye adlı salavât-ı şerif, Şazeli tarikatının pîri Ebu'l-Hasan eş-Şazeli'nin (ö.1258) mürşidi Şeyh Abdüsselam b. Meşîş'e (ö.1228) aittir.
Bu salavat başka tarikatların şeyhlerince kendi dervişlerine günlük görev olarak verilmiş ve tarikat mensubu olmayanlarca da "sevab için" okunagelmiştir.
İstanbul'da Ramazan ve kandil gecelerinde, sünnet, nişan, düğün, doğum gibi günlük vesilelerle ve bazı tarikatlarda hilafet törenlerinde topluca Salat-ı Meşişiyye ve Delail-i hayrat okunmuştur.
Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İstanbul: İnsan yay. 2. bs. 2004, s. 610
İbn Meşîş, daha çok salavâtıyla tanınır. Bu salavât gerek ifadesindeki berraklık ve gerekse taşıdığı manalar açısından, hemen bütün İslâm dünyasında tanınan ve okunan bir klasiktir.
Hüseyin Vassâf (1872-1929) bu salavât için “kalîlü’l-lafz, kesîrü’l-ma’nâ bir salavât-ı şerifedir, hakâyık-ı tevhîdi câmi’ bir hazîne-i tevhîddir” der. (Sefine-i Evliya, c. 3, s. 20) Yani sözce az ama anlamca çok, üstelik tevhidin hakikatlerini içeren başlı başlına bir hazinedir.
Salavâtı şerh edenlerin de ittifakla vurguladıkları husus, İbn Meşîş salavâtının insanı hayrete sevk eden bir üslubu bulunduğu, bu üslubun beşerî, yani mülk âlemine ait cüz’î manaların değil, eşyanın hakikatine, yani melekût âlemine ait küllî manaların bir ifadesi olduğudur.
Tasavvuf kültüründe ilham mahsulü sayılan ve bundan kuşku duyulmayan İbn Meşîş salavâtının, insanın hakikate ehil olması yolunda mühim bir seviyeye işaret ettiği, insanı ruhen geliştirdiği ve insanın manevî yükselişine her yönden katkı sağladığı kabul edilir. Çünkü salavât câmi’dir, yani tasavvufun amaç edindiklerini kapsar ve insanın hakikat uğruna ifade edebileceklerini en güzel şekilde dile getirir.
Salavâtı şerh edenlerden Harrûbî, herkesin Hz. Peygamber’e hitap edişi ve ona kulak verişinin Hz. Peygamber’e has kılınmış hususlara marifeti ve yakınlığı nisbetinde olduğunu söyler: Öyleyse İbn Meşîş’in Hz. Peygamber’e hitabı, salavâttaki ibarelerin ihtiva ettiği yüce hakikatlerden ötürü onu marifette makamının yüksekliğinin, ona muhabbette doğruluk ve samimiyetinin, ona kavuşma ve yakınlıktaki yetkinliğinin bir ifadesi sayılır. Harrûbî diyor; “Ömrüme yemin olsun ki bu salavât Hz. Peygamber’in sahip bulunduğu ve ifadesi kabil olmayan hakikatlerin incelikli bir anlatımıdır, hayret verici sırlar ve garip manalar bu salavâtta dile gelmişlerdir.”
Salavâtın her gün sabah ve akşam namazlarından sonra birer defa yada her gün akşam ve yatsı namazlarından sonra üçer defa okunması, üzerinde tefekkür edilmesi, bir hacet varsa salavât okunurken hatıra getirilmesi önemli görülmüştür. Bununla birlikte manevî eğitimin veya kişinin bulunduğu mertebenin şartlarına göre okunma biçimleri de vardır. (Bkz. Nebhânî, Efdalü’s-Salavât, s. 63)
Salavâtın şarihlerinden Lâlezârî, bu salavâtın ahlakî güzelliklere erişmek için büyük bir vesile olduğunu, feyiz ve bereketlere erdirdiğini özellikle vurgular.
الصلاة المشيشية
لسيدي عبد السلام بن مشيش رحمه الله تعالى
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ مِنْهُ انْشَقَّتِ الأَسْرَارُ وَانْفَلَقَتِ الأَنْوَارُ وَفِيْهِ ارْتَقَتِ الحَقَائِقُ وَتَنَزَّلَتْ عُلُومُ آدَمَ فَأعْجَزَ الخَلائِقِ، وَلَهُ تَضَآءَلَتِ الفُهُومُ فلَمْ يُدْرِكْهُ مِنَّا سَابِقٌ ولا لاحِقٌ، فرِيَاضُ المَلَكُوتِ بِزَهْرِ جَمَـالِهِ مُونِقَة، وَحِيَاضُ الجَبَروْتِ بِفَيْضِ أَنْوَارِه مُتَدَفِقَة، وَلا شَيءَ إلا وَهُوَ بِهِ مَنُوطٌ، إذْ لَوْلا الوَاسِطَةُ لَذَهَبَ كَما قيلَ المَوْسُوطُ، صَلَوةً تَلِيقُ بِكَ مِنْكَ إِلَيْهِ كَمَا هُوَ أَهْلُهُ، اَللَّهُمَّ إنَّهُ سِرُّكَ الجامِعُ الدَّآلُّ عَلَيْكَ، وَحِجابُكَ الأَعْظَمُ القَآئِمُ لَكَ بَيْنَ يَدَيْكَ، اَلّلهُمَّ أَلحِقْني بِنَسَبِهِ، وَحَقِّقْني بِحَسَبِهِ وَعَرِّفني إيَّاهُ مَعْرِفَةً أَسْلَمُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الجَهلِ وَأَكْرَعُ بَهَا مِنْ مَوَارِدِ الفَضْلِ، وَاحْمِلْني عَلَىْ سَبيلِهِ إلى حَضْرَتِهِ حَمْلاً مَحْفُوفَاً بنُصْرَتِكَ وَاقْذِفْ بي عَلَى البَاطِلِ فَأَدْمَغَهُ، وَزُجَّ بِي فيِ بِحارِ الأَحَدِيَّةِ وَانْشُلْني مِنْ أَوْحَالِ التَّوْحِيدِ وَأَغْرِقْني فيِ عَيْنِ بَحْرِ الوَحْدَةِ حَتَّى لاَ أرَى وَلا أسْمَعَ وَلا أَجِدَ وَلاَ أُحِسَّ إِلاَّ بِها وَاجْعَلِ الحِجَابَ الأعْظَمَ حَيَاةَ رُوحِي ورُوحَهُ سِرَّ حَقِيقَتي وَحَقيقَتَهُ جَامِعَ عَوَالمي بِتَحقيقِ الحَقِّ الأوَّلِ يَاأَوَّلُ يَاآخِرُ يَاظَاهِرُ يَاباطِنُ، اِسْمَعْ نِدَآئي بِمَا سَمِعْتَ بِهِ نِدآءَ عَبْدِكَ زَكَرِيَّا، وَانْصُرْني بِكَ لَكَ، وَأَيِّدْني بِكَ لَكَ، وَاجْمَعْ بَيْنِي وَبَيْنَكَ وَحُلْ بَينيْ وَبَيْنَ غَيْرِكَ، { اَللَّه ● اَللَّه ● اَللَّه } ، (إنَّ الذيْ فَرَضَ عَلَيْكَ القُرآنَ لَرادُّكَ إلَى مَعَادٍ) -ثلاثا-(رَبَّنا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَداً)– ثلاثاً
أعوذ بالله من الشيطان الرجيم
بسم الله الرحمن الرحيم
اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مَنْ مِنْهُ انْشَقَّتِ الأسْرَارُ، وَانْفَلَقَتِ الأنْوَارُ، وَفِيهِ ارْتَقَتِ الْحَقَائِقُ، وَتَنَزَّلَتْ عُلُومُ آدَمَ فَأعْجَزَ الْخَلاَئِقِ، وَلَهُ تَضَاءَلَتِ الْفُهُومُ فَلَمْ يُدْرِكْهُ مِنَّا سَابِقٌ وَلاَ لاَحِقٌ، فَرِيَاضُ الْمَلَكُوتِ بِزَهْرِ جَمَالِهِ مُونِقَةٌ، وَحِيَاضُ الْجَبَرُوتِ بِفَيْضِ أنْوَارِهِ مُتَدَفِّقَةٌ، وَلاَ شَيْءَ إِلاً وَهُوَ بِهِ مَنُوطٌ، إِذ لَوْلاَ الْوَاسِطَةُ لَذَهَبَ - كَمَا قِيلَ - الْمَوْسُوطُ، صَلاَةً تَلِيقُ بِكَ مِنْكَ إِلَيْهِ كَمَا هُوَ أهْلُهُ .
اللَّهُمَّ إِنَّهُ سِرُّكَ الْجَامِعُ الدَّالُ عَلَيْكَ، وَحِجَابُكَ الأعْظَمُ الْقَائِمُ لَكَ بَيْنَ يَدَيْكَ.
اللَّهُمَّ ألْحِقْنِي بِنَسَبِهِ، وَحَقِّقْنِي بِحَسَبِهِ، وَعَرِّفْنِي إِيَّاهُ مَعْرِفَةً أسْلَمُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الْجَهْلِ، وَأكْرَعُ بِهَا مِنْ مَوَارِدِ الْفَضْلِ، وَاحْمِلْنِي عَلَى سَبِيلِهِ إِلَى حَضْرَتِكَ، حَمْلاً مَحْفُوفاً بِنُصْرَتِكَ.
وَاقْذِفْ بِيَ عَلَى الْبَاطِلِ فَأدْمَغَهُ، وَزُجَّ بِي فِي بِحَارِ الأحَدِيَّةِ، وَانْشُلْنِي مِنْ أوْحَالِ التِّوْحِيد، وَأغْرِقْنِي فِي عَيْنِ بَحْرِ الْوَحْدَةِ حَتَّى لاَ أرَى وَلاَ أسْمَعَ وَلاَ أجِدَ وَلاَ أُحِسَّ إِلاً بِهَا، وَاجْعَلِ الْحِجَابَ الأعْظَمَ حَيَاةَ رُوحِي، وَرُوحِهِ سِرَّ حَقِيقَتِي، وَحَقِيقَتِهِ جَامِعَ عَوَالِمِي، بِتَحْقِيقِ الْحَقِّ الأوَّلِ ..
يَا أوَّلُ يَا آخِرُ .. يَا ظَاهِرُ يَا بَاطِنُ.. اسْمَعْ نِدَائِي بِمَا سَمِعْتَ نِدَاءَ عَبْدِكَ زَكَرِيَّا ..
وَانْصُرْنِي بك لَكَ
وَأيِّدْنِي بِكَ لَكَ
وَاجْمَعْ بَيْنِي وَبَيْنَكَ
وَحُلْ بَيْنِي وَبَيْنَ غَيْرِكَ
(الله، الله، الله)
(إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادِ)
(رَبَّنَا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وهيئ لَنَا مِنْ أمْرِنَا رَشَدا)(ثلاثاً).
(إِنَّ الله وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً).
Salat-ı Meşişiyye (Latin harfleriyle okunuşu)
Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm, Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm.
Allahümme salli alâ men minhü’n-şekkati’l-esraru, ve’l-felekati’l-envâru, ve fîhi’r-tekati’l-hakâiku, ve tenezzelet ulûmü âdeme fea’ceze’l-halâıka, ve lehü tezâeleti’l-fühûmü felem yudrikhü minnâ sâbikun velâ lâhikun, feriyâzu’l-melekûti bi-zehri cemâlihi mûnikatün, ve hıyâzu’l-ceberûti bi-feyzi envârihi mütedeffikatün, vela şey’e illâ vehüve bihi menûtun, iz levle’l-vâsitatü lezehebe kemâ kîle’l-mevsûtu, salâten telîku bike minke ileyhi kemâ hüve ehlühü.
Allahümme innehü sirruke’l-câmiu’d-dâllu aleyke, ve hicâbüke’l-a’zemu’l-kaaimu leke beyne yedeyke. Allahümme’l-hıknî bi-nesebihi, ve hakkıknî bi-hasebihi ve arrifnî iyyâhü ma’rifeten eslemü bihâ min mevâridi’l-cehli, ve ekrau bihâ min mevâridi’l-fazli, vahmilnî alâ sebîlihi ilâ hazretike, hamlen mahfûfen binusretike vakzif bî ale’l-bâtıli fe’edmeguhu, ve zücce bî fî bihâri’l-ehadiyyeti, venşulnî min evhâli’d-tevhîdi, ve ağriknî fî ayni bahri’l-vahdeti, hatta lâ erâ velâ esmea velâ ecide velâ uhisse illâ bihâ, vec’ali’l-hicâbe’l-a’zeme hayâte rûhî, ve rûhahü sirra hakîkatî, ve hakîkatehü câmia avâlimî, bi-tahkîkı’l-hakkı’l-evveli.
Yâ Evvelü, Yâ Âhiru, Yâ Zâhiru, Yâ Bâtınü.
İsme’ nidâî bimâ semi’te bihi nidâe abdike Zekeriyyâ,
vensurnî bike leke,
ve eyyidnî bike leke,
vecma’ beynî ve beynike,
ve hul beynî ve beyne gayrike.
Allâh, Allâh, Allâh.
İnnellezî feraza aleyke’l-Kur’âne lerâdduke ilâ meâdin.
“Rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ reşedâ.” (3 kere okunacak)
“İnnallâhe ve melâiketehü yüsallûne ale’n-nebiyyi yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.”
Çok geniş kitlelere yayılmış olan Delâilü'l-Hayrât isimli evrad, Şazeliyye'nin Cezûlî Kolu'nu kuran Fazlı Ebu Abdullah Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî (ö.1465) tarafından biraraya getirilmiştir.
Halk arasında Delail-i Şerif olarak bilinen bu salavat-ı şerif mecmuası, bir tarikata mensup olsun-olmasın bütün Müslümanlarca yaygın bir şekilde okunmuştur.
1, 2, 7 günlük periyotşarla Delail okuma halk arasında, özellikle de çocuklarını büyütmüş büyükanneler arasında yaygınlığını korumuştur.
İstanbul'da Ramazan ve kandil gecelerinde, sünnet, nişan, düğün, doğum gibi günlük vesilelerle ve bazı tarikatlarda hilafet törenlerinde topluca Salat-ı Meşişiyye ve Delail-i hayrat okunmuştur.
Kasîdetü'l-Bürde, Mısırlı âlim ve Şazelî tarikatı müntesibi Muhammed b. Saîd el-Busîrî (ö. 695/1296) tarafından Hz. Peygamber (sas) için yazılmıştır.
Kasîde-i Bürde’nin muhtevasında, sevgiliye özlem, nefisten şikayet, Asıl adı, el-Kevâkibü’d-dürriyye fî medhi hayri’l-beriyye'dir. Kafiye harfi "mim" olduğu için el-Kasîdetü'l-mîmiyye, şairin tutulduğu hastalıktan kurtulmasına vesile olduğu için de Kasîdetü'l-bürde diye meşhur olmuştur. Ancak Ka'b b. Züheyr'in kasidesi de aynı adla anıldığın bu durum bazen karışıklığa sebep olmaktadır.
Kaside şöhretini, taşıdığı sanat değerinden ziyade, şairin hayatının bir döneminde geçirdiği felçten kurtulmasına vesile olduğuna dair rivayete borçludur. Rivayete göre, felç geçirdiğinde bir akşam, kendisine şifa vermesi için Allah'a dua eden şair rüyasında Hz. Peygamber'i görür. Resul-i Ekrem ondan kendisi için yazdığı bu kasideyi okunmasını ister. Bûsîrî bu kasideyi okurken Resulullah onu sonuna kadar dinler. Bitince de hırkasını (bürde) çıkarıp şairin üstüne örter ve eliyle vücudunun felçi kısımlarını sıvazlar. Busiri uykudan uyanınca vücudunda felçten eser kalmadığıı farkeder. Bu rüya hadisesinin halk arasında yayılmasından sonra kaside Kasîdetü'l-bürde olarak üne kavuşmuştur.
Kasîde-i Bürde’nin muhtevasında, sevgiliye özlem, nefisten şikayet, Hz. Peygamber’e övgü, onun doğumu, mu’cizeleri, Kur’ân’ın fazileti, mirac mucizesi, cihadın önemi, günahlardan pişmanlık ve ümit, dua ve niyaz vardır.
Kasîdetü'l-Bürde en eski nüshalarında 160 beyit iken, sonrakilerden 165 beyte kadar ulaşmaktadır.
Bütün İslâm coğrafyasında tanınmış olan kasîde, başta Şazelî olmak üzere Nakşibendî, Kadirî ve Halvetî gibi tarikatlar tarafından benimsenmiş ve tekkelerde ilâhî ve evrad olarak okunmuştur.
Dini toplantılarda, mübarek gün ve gecelerde, sünnet, düğün, bayram ve cenaze merasimlerinde de okunagelmiştir.
İslam dünyasında Kasidetü'l-bürde kadar meşhur olan ve çok okunan, üzerine şerh, hâşiye, tahmîs, tesdîs, tesbî', taştîr ve nazîreler yazılan bir başka kaside yoktur. Bir araştırmaya göre toplam sayıları 330'u bulmaktadır.
Kasîde’nin 140. beyitten itibaren hastalara (özellikle felçlilere) şifa maksadıyla yedi gün süreyle okunması okunması adet olmuştur.
Türk dinî mûsikîmizin Arapça sözlü şuğullerinden olan Kasîdetü'l-Bürde’nin bir okunuşu, Recep Uslu tarafından derlenerek notaya alınmıştır.
İmam Muhammed b. Said el-BÛSÎRÎ (ö.695/1296), Hz. Peygamber'e (sas) yazdığı kasidelerle üne kavuşmuş sufi şairdir. Şâzelî tarikatının kurucusu Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî'ye intisap etmiştir. Şeyhinin vefatından sonra onun yerine geçen Ebu'l-Abbas el-Mürsî'nin, İbn Ataullah el-İskenderî ile birlikte en gözde müridiydi.
"Kasidetü'l-Bürde" ve "Kasidetü'l-hemziyye"nin yanı sıra el-Kasidetü'l-mudariyye fi's-salâti alâ hayri'l-beriyye adlı kasidesi de meşhurdur ve hemen hemen bütün evrad mecmualarında yer almaktadır.
Şâzelî Şeyhler
SİLSİLE
Abdüsselâm bin Meşîş
Ebü'l-Hasan Şâzelî
Ebü'l-Abbas Mürsî
İbn Ataullah İskenderî
Şeyh Muhammed Vefa
Şeyh Ahmed Zerruk
Şeyh Yusuf Fâsî
Şeyh Muhammed Bûzîdî
Şeyh Derkavî
Şeyh Ahmed Alavî
Şeyh Muhammed b. Yellis
Şeyh Muhammed Hâşimî
Şeyh Abdülkadir İsa
Şeyh Sadeddin Murad
Şeyh Hasan Arslan Aynî
Şazeli Şeyhleri (Diğer)
Şeyh Muhammed Zâfir
MEŞHUR ŞÂZELÎLER
Şâzeliyye'den Etkilenenler
OSMANLI'DA Şâzelî Şeyhleri
Geniş bilgi için bkz. Mahmut Kaya, "Busiri, Muhammed b. Said", Diyanet İslam Aansiklopedisi, cilt: 6, s. 468-470
"Dımdızlak Ortada Kalmak" Deyimi Ne Demektir?
Dımdızlak ortada kalmak Deyiminin TDK sözlükteki anlamı:
Elindeki her şeyi, imkanlarını yitirmek. anlamındadır.
mesela :
Cüzdanda n'olur n'olmaz diye saklanan paraya güvenerek cepteki son parayı da harcamak, lakin sonrasında cüzdandaki o parayı daha önceden harcamış olduğunu farketmek.
dımdızlak
Yalnız başına, yoksul.
Çırçıplak.
Tepesinde saçı dökülmüş (kimse)
Elindeki her şeyini, imkânlarını yitirmiş.
(en)Shatting on one's uppers.
dımdızlak kalmak
Elindeki her şeyi, olanaklarını yitirmek.
(en)To be left destitute.
ortada
Sonucu belli olmayan (karşılaşma).
Görünür yerde, göz önünde.
(en)In the middle.
(en)In between.
(en)Exposed.
(en)Obvious.
(en)Clear.
(en)Apparent.
(en)Evident.
(en)Evidential.
kalmak
Olduğu yeri ve durumu korumak, sürdürmek
Zaman, uzaklık veya nicelik belirtilen miktarda bulunmak
Konaklamak, konmak
Oturmak, yaşamak, eğleşmek
Hayatını sürdürmek, yaşamak.
Varlığını korumak, sürdürmek
Oyalanmak, vakit geçirmek
Sınıf geçmemek.
1) yapılması düşünülmüş olduğu hâlde yapılmamak; 2) kararı bağlandığı hâlde uygulanmamak.
(en)Stay.
İrşad Ne Demek? - İrşad Etmek Ne Demektir? - İrşad Olmak Ne Demektir?
Sözlükte "doğru yolu bulup kararlılıkla benimsemek" anlamındaki rüşd kökünden masdar olan irşâd "doğru yolu göstermek" demektir. Burada sözü edilen yolun maddî mânada olması mümkün görülmekle birlikte daha çok aklî-mânevî alanı ilgilendirdiği kabul edilir. Dolayısıyla irşad din terminolojisinde hidayet ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak hidayeti gerçekleştirme işi genellikle Allah'a nisbet edildiği halde irşad kula da izâfe edilebilmektedir. "Allah'ın, kulunun fiilini kendi rızâsına uygun şekilde yaratması" diye tanımlanabilen tevfîk ile (et-Taʿrîfât, "tevfîḳ" md.) irşad arasında anlam yakınlığı bulunmaktadır. Fakat irşad, hem mümin hem de kâfire yönelik olduğu halde tevfîk sadece müminler için söz konusudur. İrşad kavramıyla anlam yakınlığı bulunan kelimelerden biri de da'vettir. "İnsanları İslâm dinini benimsemeye ve müslümanları dinî görevlerini yerine getirmeye çağırma" anlamındaki davet daha çok bu iki anlamın birincisinde, irşad ise ikincisinde yaygınlık kazanmıştır. Bunlara ayrıca teblîğ, tezkîr, tebşîr, inzâr ve emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker kavramlarını da ilâve etmek mümkündür.
İrşad kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de yer almamakla birlikte rüşd kökü ve ondan türeyen kelimeler on dokuz âyette geçmektedir (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, "rşd" md.). "Hidayet, doğruluk, isabet, hayır, fayda, reşid olma" mânalarına gelen bu kelimeler mutlak olarak veya insana nisbet edilerek kullanılmış, bir âyette mürşid ismi dolaylı biçimde Allah'a izâfe edilmiştir (el-Kehf 18/17). Diğer bir âyette doğru yolu bulabileceklerin nitelikleri Allah'ı kendilerine yakın bilip O'na yönelmek, davetine icâbet edip inanmak şeklinde ifade edilmiştir (el-Bakara 2/186). Doğru yolu bulmuş olanların zikredildiği bir âyette ise bu nitelikler, "Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize sindirmiş, küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir" (el-Hucurât 49/7) cümleleriyle belirtilmiştir. Rüşd kavramı hadislerde "maddî ve mânevî alandaki doğru yolu bulmak, bu yolu göstermek" anlamında kullanılmıştır (Wensinck, el-Muʿcem, "rşd" md.). Hz. Peygamber, müslüman olması sırasında Husayn'e bütün davranışlarında doğru olanı bulma yeteneğini kendisine ihsan etmesi için Allah'a dua etmesini tavsiye etmiş (Müsned, IV, 217, 444; Tirmizî, "Daʿavât", 69), kendisi de Hucurât sûresinde doğru yolu bulmuş olanlar için zikredilen vasıfları lutfetmesini Cenâb-ı Hak'tan talep etmiştir (Müsned, III, 424). Reşîd (râşid) (bütün işleri isabetli ve hedefe ulaşıcı) kelimesi esmâ-i hüsnâdan biri olarak Allah'a nisbet edilmiştir (İbn Mâce, "Duʿâʾ", 10; Tirmizî, "Daʿavât", 82).
Daha ziyade içe yönelik bir faaliyet olarak müslümanların dinî görevlerini yerine getirmesine katkıda bulunma çerçevesinde düşünülen irşadın gerekliliği açıktır. İnsan, dünya hayatında doğru yoldan ayrılmaması, dolayısıyla ebediyet âleminin mutluluğunu elde edebilmesi için bazı imkânlara sahip olmakla birlikte bir takım engellerle de karşılaşmaktadır. Onun sahip bulunduğu imkânlar selim yaratılış, akıl ve sosyal tecrübe türünden şeylerdir. Engeller ise bu imkânların yozlaşması veya yetersiz kalmasından başka yine insan fıtratından ve hariçten gelen yanıltıcı ve saptırıcı faktörlerin etkin güç kazanmasıdır. Kur'ân-ı Kerîm, insanın iyiyi kötüden ayırt etme yeteneğine ve aklî kapasitesine vurgu yapmakla birlikte (er-Rûm 30/30; ayrıca bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, "ʿaḳl" md.) bunların yetersiz kalması veya yanlış kullanılması sebebiyle sosyal gözlem ve tecrübelerin de yanıltıcı olabileceğine işaret etmektedir. "Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan seni Allah yolundan saptırırlar" (el-En'âm 6/116) meâlindeki âyetle, bir toplumun fıtrî meziyetlerini değiştirmedikçe Allah'ın onların iyi durumlarını değiştirmeyeceğini beyan eden âyet (er-Ra'd 13/11) bu sosyolojik realiteyi haber vermektedir. Önleyici tedbirler alınmadığı takdirde toplumda meydana gelecek bozulmalar Kur'an'da "zulüm" diye nitelendirilmiş ve bunun sonucunda ortaya çıkacak olan fitnenin sadece kötülere değil toplumun bütün fertlerine yönelik olacağı ifade edilmiştir (el-Enfâl 8/25).
Din, isabetli yolu bulması için kişiye verilen imkânları destekleyen güçlü bir faktördür. Din insana selim fıtratının özelliklerini hatırlatmakta, aklına vahiy ile ışık tutmakta ve sosyal tecrübesinin sağlıklı yürümesine katkıda bulunmaktadır. Bu sebeple irşad faaliyetleri, müslümanlar arasında mânevî yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan vasıtaların başında yer almaktadır. Aslında müslümanların irşad görevi kendilerine, diğer din mensuplarına ve bütün insanlara karşı sorumluluk yüklemektedir (el-Bakara 2/143; Âl-i İmrân 3/104, 110). Hz. Peygamber, bir toplumu oluşturan insanları aynı gemiye binmiş olan yolculara benzetmektedir. Geminin alt katında bulunanlar su ihtiyaçlarını karşılamak üzere delik açmaya kalkışır, üst kattakiler de onlara engel olmazsa hep beraber boğulacak, üsttekiler uyarı görevlerini yerine getirdikleri takdirde yine hep beraber selâmete ereceklerdir (Buhârî, "Şeriket", 6, "Şehâdât", 30). Hayber Kalesi'nin kuşatılması sırasında Hz. Ali'nin, "Hayber yahudileriyle bizim gibi müslüman oluncaya kadar savaşmalıyız" şeklindeki önerisi üzerine Resûl-i Ekrem'in verdiği cevap irşadın İslâm'daki önemini belirtmesi açısından dikkat çekicidir: "Acele etme yâ Ali! Hayber toprağına sükûnetle gir, sonra onları İslâm'a davet et. Şunu bil ki tek bir kişinin senin irşadınla müslüman olması en değerli ganimet olan kızıl develerin sana verilmesinden hayırlıdır" (Buhârî, "Cihâd", 102; Müslim, "Feżâʾilü'ṣ-ṣaḥâbe", 34).
Nahl sûresinin 125. âyeti irşad için takip edilecek yöntemlere ışık tutmaktadır. Bunlar hikmet, güzel öğüt, iyi niyet ve samimiyete dayalı inandırıcı tartışmadır. Hikmet, her toplumda sayıları fazla olmayan âlim ve düşünürlere hitap eden kesin delillerden oluşur. Güzel öğüt, psikolojik faktörlerin kullanılması başta olmak üzere çeşitli vesilelerle ikna etmeyi amaçlayan bir irşad yolu olup kalabalık kitlelere yöneliktir. Duruma en elverişli tartışma yöntemi ise iyi niyetli olmayan grupları hedeflemektedir. Buradaki amaç da onları susturup kalabalık halk kitlelerine verecekleri zararı asgariye indirmektir. Aslında cedel yöntemiyle de bazı insanların gerçeği anlayıp benimsemesi mümkündür. İlmî faaliyet, halka yönelik çalışma ve İslâm'ı hedef alan eleştirileri cevaplandırmak şeklinde de ifade edilebilecek olan bu üç yöntemden başka ayrıca fiilî irşad yöntemi de önemlidir. Kur'ân-ı Kerîm'de, İsrâiloğulları âlimlerinin ilâhî mesajı okuyup gerçeği bildikleri halde kendilerini unutarak sadece diğer insanlara erdemli olmayı emretmeleri eleştirilmiş, böyle davrananların akıllarını kullanmadıkları ifade edilmiştir (el-Bakara 2/44). İslâmiyet'in, doğuşundan itibaren insanların gönlünde yer etmesi, yayılması ve evrensel bir din haline gelmesinin önemli âmillerinden biri, başta Peygamber olmak üzere mensuplarının dinin gereklerini yerine getirmesi, sözleriyle fiillerinin birbirine uymasıdır. Özellikle büyük halk kitleleri, nazarî bilgilerden çok, örnek müslüman tiplerinden etkilenerek İslâm dinini benimsemiştir. Resûl-i Ekrem'in teheccüt namazlarında tekrarladığı dua ve niyaz ifadeleri arasında yer alan, "Allahım! Bütün peygamberler haktır, Muhammed de haktır" cümlesi (Buhârî, "Teheccüd", 1, "Daʿavât", 10), ayrıca hayatının sıkıntılı ve rahat dönemlerinde sözleriyle fiilleri arasında hiçbir farklılığın bulunmaması konunun önemli kanıtlarından birini teşkil etmektedir.
Emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker ilkesi açısından düşünüldüğü takdirde irşadın bütün müslümanlara yönelik bir görev olduğu anlaşılır. İnsanın bilgisi, yetenek ve yetkisi arttıkça sorumluluğu da artar ve bu sorumluluk sade müslüman ferde kadar ulaşır. "Ey Peygamber! Biz seni gerçeğin bir temsilcisi, bir müjdeci ve uyarıcı, herkesi Allah'ın izniyle O'na çağıran ve ışık saçan bir kandil konumunda gönderdik" meâlindeki âyet (el-Ahzâb 33/45-46), hem Resûl-i Ekrem'in irşad hiyerarşisinin başında yer aldığını bildirmekte hem de mürşidin önemli niteliklerini anlatmaktadır. Âyette sıralanan beş niteliğin ilki ilâhî gerçeklerin yanında sosyal realiteye vâkıf olmayı içermekte, ikinci ve üçüncü nitelikler, özendirme ve uyarma yöntemlerini yerine göre kullanmaya işaret etmektedir. Hz. Peygamber'in ferdî ve içtimaî konularda daima kolay olanı tercih ettiği bilinmektedir (Buhârî, "Menâḳıb", 27; "Edeb", 80; Müslim, "Feżâʾil", 77-78). Ayrıca O, "Elinizden geldikçe kolaylaştırın, güçleştirmeyin; müjdeleyici olun, nefret ettirici sözler söylemeyin ve bu tür davranışlardan kaçının" (Buhârî, "ʿİlim", 11, "Edeb", 80; Müslim, "Cihâd", 8) sözleriyle de bunu bir ilke haline getirmiştir. Dördüncü nitelik olarak zikredilen davet mürşidin sürekli olarak gayret göstermesini, muhatapları için rahmet ve hidayet talep etmesini gerektirir. Nitekim Hz. Peygamber müşriklere beddua etmesi istendiği en sıkıntılı zamanlarında bile, "Ben lânet edici değil, davet edici ve rahmet dileyici olarak görevlendirildim" demiştir (Kādî İyâz, I, 221). "Işık saçan kandil" olma niteliği mürşidin anlattığı mesajın gereklerini yerine getirmesi, misyonuna uygun bir hayat yaşaması ve fiilî temsil konumunu daima koruması şeklinde anlaşılmalıdır. Mürşid için önemli olan diğer bir vasıf da onun sabırlı olmasıdır. İrşad faaliyetlerinde göğüs gerilmesi gereken başlıca iki güçlükten söz etmek mümkündür. Bunlardan biri mürşidin beşerî arzularının direnişi, diğeri ise dıştan gelecek tepkilerdir. Kur'ân-ı Kerîm'de, irşad görevinin yerine getirilmesi sırasında ortaya çıkacak güçlüklere karşı sabır ve namazı (veya dua) vasıta kılarak Allah'tan yardım istenmesi tavsiye edilmiştir (el-Bakara 2/45, 153; Lokmân 31/17). Resûl-i Ekrem de insanların arasına girip eziyetlerine katlanan müslümanın onlarla bir arada bulunmayan, dolayısıyla eziyetlerine mâruz kalmayan müslümandan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir (İbn Mâce, "Fiten", 23; Tirmizî, "Ṣıfatü'l-ḳıyâme", 55).
İrşadla ilgili olarak kaleme alınan eserler genellikle tasavvufî mahiyette veya mev'iza türündedir. Alay müftüsü Muhammed Şâkir'in İrşâdü'l-gāfilîn (İstanbul 1326) ve Süleyman Uludağ'ın İslâm'da İrşad (İstanbul, ts.) adlı eserleri bunlar arasında sayılabilir
Emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker ne demektir?
Arapça'da "bilmek, tanımak, düşünerek kavramak" anlamındaki 'irfân kökünden gelen ma'rûf sözlükte "bilinen, tanınan, benimsenen şey" mânasına gelir. "Bir şeyi bilmemek, bir şey zor ve sıkıntılı olmak" gibi anlamlar taşıyan nükr veya nekâret kökünden gelen münker ise tasvip edilmeyen, yadırganan, sıkıntı duyulan şey" demektir. Ma'rûf kelimesi Câhiliye döneminde "iyilik, ikram, gönül okşayıcı söz ve davranış" anlamında yaygın olarak kullanılmaktaydı. Nitekim Züheyr b. Ebû Sülmâ'nın Muʿallaḳa'sında "iyi söz, cömertlik, ihsan" ve genel olarak "iyi davranış" mânasında birkaç yerde geçmektedir (bk. Zevzenî, s. 107, 119, 120). Tarafe'nin Muʿallaḳa'sında münker ile aynı kökten gelen bir kelime "yadırgama, birinin varlığından huzursuz olma" anlamında kullanılmıştır (a.e., s. 82). Hem ma'rûf hem de münkerin eski anlamlarıyla ilgili dikkate değer bir örnek Ebû Temmâm'ın el-Ḥamâse'sinde geçmektedir (s. 161). Burada, Câhiliye dönemi şairlerinden Musâfi' b. Huzeyfe'nin, yokluğundan derin üzüntü duyduğu Benî Amr kabilesini methederken, "Onlar dostlara fayda, düşmanlara zarar veren bir topluluktu; iyilik de (ma'rûf) kötülük de (münker) onlardandı" der. Eski Arap edebiyatında ma'ruf yerine 'urf, münker yerine nükr kelimeleri de kullanılmıştır (meselâ bk. Ebû Temmâm, s. 165).
Kur'an'da ve hadislerde diğer birçok terim gibi ma'rûf ve münkerin de kısmen eski anlamlarını korumakla birlikte kapsamlarının genişlediği görülmektedir. Bu kaynaklarda iyi ve doğru olarak kabul edilen inanç, düşünce ve davranışlara tek kelimeyle işaret edilmek istendiğinde en çok ma'rûf kelimesi; yanlış, İslâm dinine yabancı, müslüman toplum tarafından yadırganan inanç, düşünce ve davranışlar için de -bazan fahşâ ile birlikte- münker kelimesi kullanılmaktadır (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, "ʿarf", "nkr" md.leri; Wensinck, el-Muʿcem, "ʿarf", "nkr" md.leri).
Genellikle dil âlimleri, ma'rûf ve münkerin Câhiliye döneminden beri devam eden din dışı anlamlarına dikkat çekmişlerdir. Meselâ İbn Manzûr'un ma'rûf için yaptığı değişik tariflerden biri şöyledir: "Ma'ruf münkerin zıddı olup insanın faydalı bulduğu, hoşlandığı, memnun olduğu şeydir." Böylece münkerin de "insanın vicdanını rahatsız eden şey" olduğu anlaşılmaktadır. Her iki kavram İslâm kültüründe eski anlamlarının yanında yoğun bir dinî muhteva da kazanmış, bu sebeple tariflerde çoğunlukla bu ikilik yani din dışı ve dinî anlamlar göz önünde tutulmuştur. Râgıb el-İsfahânî, "Ma'rûf, akıl ve şeriatın iyi olarak nitelendirdiği fiilleri ifade eden bir isimdir; münker de yine aklın ve şeriatın benimsemediği, yadırgadığı şeydir" der (el-Müfredât, "ʿarf" md.). İbn Manzûr ise urf gibi ma'rûfun da iyi ve güzel fiiller için kullanıldığını ifade etmiştir. Bu açıklamalar, ma'rufla urfün birbirinin yerine kullanıldığı eski uygulamanın devam ettiğini göstermektedir. İbn Manzûr, ma'rûf kelimesinin hadislerde de sık sık geçtiğini hatırlattıktan sonra bu kavramın Allah'a itaat sayılan, O'na yakınlaşmayı sağlayan, insanlar için iyilik olarak kabul edilen ve şeriatça değer verilen (mendup) bütün güzel tutum ve davranışları ifade ettiğini söyler; ayrıca bu kavramın genellikle insanlar arasında iyi bilinen, tanınan, benimsenen, görüldüğünde yadırganmayan tutum ve davranışları da içerdiğini belirtir. Bu şekilde ma'rûfun ve dolayısıyla münkerin eski din dışı anlamlarıyla İslâm kültüründe kazandığı yeni anlamları ortaya koyar.
İslâm dini inançta, zihniyette, gelenek ve göreneklerde esaslı değişiklik ve yenilikler yaptığı için özellikle ma'ruf ve münkerin tariflerini veren dinî eserlerde şeriata uygunluk ölçüsü ön plana çıkarılmıştır. Câhiliye döneminde bir eylemin ma'rûf veya münker sayılmasının temel ölçüsü bu eylemin kabile geleneklerine uygun düşüp düşmeme keyfiyetiydi. Gelenek ve göreneklerin dinî ölçülerle uyuşması şartıyla bu ilişki İslâmî dönemde de devam ettirilmiş (Taberî, VII, 163); daha çok edep, hikmet ve ahlâk literatüründe olmak üzere İslâm dininin getirdiği hayat tarzına, görgü kurallarına uygun olan söz ve davranışlar ma'rûf, uygun olmayanlar da münker sayılmıştır. Ancak bilhassa kelâm tartışmalarının başlamasıyla ma'rûf ve münkerin tesbitinde gelenek ve göreneklerden ziyade akıl ve şeriat ölçüleri üzerinde durulduğu görülür. Nitekim Mu'tezile ulemâsının çoğunluğu, hüsün ve kubuh anlayışlarının bir sonucu olarak aklın iyi saydığı fiilleri ma'rûf, kötü saydığını da münker kabul ederken Selefîler ve Eş'arîler akıl yerine nakli esas almışlar ve genellikle ma'rûfu "şeriatın iyi saydığı söz ve fiil", münkeri de "şeriatın vukuunu sakıncalı gördüğü şey" diye tarif etmişlerdir (Gazzâlî, II, 414; et-Taʿrîfât, "maʿrûf" md.). Bu tariflerin, ma'rûf ve münkerin uzun tarihî geçmişe dayalı çok yönlü anlamlarını daralttığı görülmektedir. İḥyâʾ şârihi Murtazâ ez-Zebîdî bunun farkına varmış olmalı ki, "Ma'rûf aklın kabul ettiği, şeriatın benimsediği ve temiz tabiatlı insanların uygun gördüğü şeydir" diyerek oldukça kapsamlı bir tanım ortaya koyar (İtḥâfü's-sâde, VII, 3). Bedreddin el-Aynî de, "Her iyilik (ma'rûf) sadakadır" anlamındaki hadisi şerhederken ma'rûfu Zebîdî'ninkine benzer şekilde tarif etmiştir (ʿUmdetü'l-ḳārî, XVIII, 150-151). Fahreddin er-Râzî ise ma'rûfu kısaca "alışılıp benimsenmiş gelenek" diye tanımlar (Mefâtîḥu'l-ġayb, V, 55); aynı müfessir "güzel söz"ün değerinden bahseden âyeti (el-Bakara 2/263) yorumlarken buradaki "kavlün ma'rûfün" ibaresini "vicdanın ürküntü ve tiksinti duymadan kabul ettiği, insanlara sevinç ve huzur veren, onları rahatsız etmeyen söz" şeklinde açıklar (a.g.e., VII, 49).
Ma'rûfun eski Arap edebiyatında "cömertlik ve ikram" anlamındaki kullanımı da İslâmî dönemde devam etmiştir. "Size ma'rûf getirene karşılık veriniz" (Nesâî, "Edeb", 108, "Zekât", 72; Müsned, II, 68) meâlindeki hadiste ma'rûf "ikram" mânasına gelmektedir. Bir mağarada mahsur kalan üç kişinin hikâyesini anlatan uzun hadiste bu kişilerden birinin kurtulmaları için Allah'a dua edip vaktiyle yaptığı bir iyiliği anarken, "Bana bir kadın gelmiş ve benden -aç kalan çocuklarını doyurmak için- ma'rûf istemişti" dediği nakledilir (Müsned, IV, 274). Burada ma'rûf "yiyecek yardımı" anlamında kullanılmıştır. İbn Kuteybe'nin ʿUyûnü'l-aḫbâr'ı, İslâm ahlâkı alanındaki dikkate değer eserlerden biri olan İbn Hibbân el-Büstî'nin Ravżatü'l-ʿuḳalâʾ ve nüzhetü'l-fuḍalâʾ, İbn Abdülberr'in Behcetü'l-mecâlis ve ünsü'l-mücâlis, Mâverdî'nin Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn, Hüseyin b. Abdüssamed el-Hârisî'nin Nûrü'l-ḥaḳīḳa'sı gibi ahlâk ve edep kitaplarında ma'rûf kelimesinin genel olarak iyilik anlamı yanında özellikle cömertlik ve ikram mânasında kullanıldığını gösteren birçok örnek vardır.
Kur'ân-ı Kerîm'de ma'rûf ve münker kelimeleri dokuz âyette "ma'rûfu emretme, münkeri nehyetme" anlamına gelen ifade kalıplarıyla geçmektedir. Bu âyetlerde hangi davranışların ma'rûf, hangilerinin münker olduğu belirtilip bir tahsis yoluna gidilmemesi, ma'rûfun dinin yapılmasını gerekli gördüğü (vâcip) veya tavsiyeye şayan bulduğu (mendup), münkerin de bunların zıddı olan söz ve davranışların tamamını kapsadığını göstermektedir (Kādî Abdülcebbâr, s. 745; İbn Teymiyye, II, 209-211). İslâmî kaynaklar iyiliğin hâkim kılınması ve yaygınlaştırılması, kötülüğün önlenmesi, bu şekilde faziletli bir toplumun oluşturulması ve yaşatılması için gösterilen faaliyeti, Kur'an ve hadislerdeki kullanıma uygun olarak emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker şeklinde formülleştirmişler, kitap, sünnet ve icmâa dayanarak bu faaliyetin farz olduğunda birleşmişlerdir. Sünnî ve Mu'tezilî âlimler, İmâmiyye Şîası'nın bu hükmü imamın zuhuruna bağladığını belirtmişler, ancak bu görüşü konuyla ilgili icmâı ortadan kaldıracak değerde bulmamışlardır (Kādî Abdülcebbâr, s. 741; Cüveynî, s. 368). İslâm toplumunda ortak şuurun meydana gelmesini sağlayan bu ilke bir bakıma İslâm'ın temel dinamiğidir. Bunun ihmali değerler sisteminin zayıflamasına, giderek nihilizme ve anarşizme yol açarak din ve devlet hayatında telâfisi zor birtakım felâketlere sebep olur. Nitekim Gazzâlî, Allah'ın peygamberleri, "dinde kutb-i a'zam" diye nitelendirdiği bu prensibin tahakkuku için gönderdiğini belirterek bunun ihmal edilmesi halinde peygamberlik müessesesinin anlamını kaybedeceğini, dinin ortadan kalkacağını, fesat ve anarşinin yayılacağını, ülkelerin harap olacağını söyler (İḥyâʾ, II, 391). Aynı görüşler İbn Teymiyye tarafından da tekrar edilmiştir (el-İstiḳāme, II, 199, 211). Ayrıca İbn Teymiyye'ye göre emir ve nehiy insan varlığının temel kanunlarıdır. İnsan tek başına yaşasa bile kendi nefsi için emirler ve yasaklar koyar; insanların yaşamak zorunda oldukları içtimaî hayat için de emirler ve yasaklar vazgeçilemez ihtiyaçlardır. Böylece İbn Teymiyye'nin antropolojik bakımdan insanı bir ödev varlığı olarak görmesi ilgi çekicidir (a.g.e., II, 292-294).
Teorik olarak cihad da emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münkerin bir parçası sayılmakla birlikte (a.g.e., II, 208-209) uygulamada cihadın İslâm dinini gayri müslimler arasında yayma, müslümanları dış saldırılardan koruma ve bunun için gerektiğinde silâha başvurma faaliyeti için kullanılmasına karşılık emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker içe dönük bir hareket, yani İslâm ümmetinin Kur'an ve Sünnet hükümlerine uygun, faziletli, sulh ve sükûnun hâkim olduğu bir hayat tarzını amaçlayan temel ilkelerden biridir.
Hâricîler ile Ebû Ca'fer et-Tûsî, Muhakkık el-Hillî gibi bazı İmâmîler dışında İslâm âlimleri emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münkerin farz-ı kifâye olduğunda ittifak etmişlerdir. Bununla ilgili uygulamalar, biri devletin sorumluluğunda resmî, diğeri müslüman fertlerin şahsî sorumluluklarına bırakılan gayri resmî olmak üzere iki şekilde gelişmiştir. Emir ve nehiy faaliyetlerinin ilk şekli "hisbe" veya "ihtisap" adı altında kurumlaşmış, kaynaklarda bununla ilgili hükümler ayrıntılı olarak tesbit edilmiştir (bk. HİSBE). İslâm âlimleri siyasî iktidarların iyiliği yaptırma, kötülüğü engelleme işlerinde yetersiz kalabileceğini, hatta bazan bizzat yöneticilerin kötülük ve haksızlığa yol açabileceklerini, ilkenin ise toplumun selâmeti için konulduğunu, Kur'an ve Sünnet'te müslümanlardan, herhangi bir resmî veya gayri resmî ayırımına gidilmeden iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma ödevini yerine getirmelerinin istendiğini dikkate alarak fertlerin emir ve nehiy sorumluluklarının devam ettiğini düşünmüşlerdir. Buna göre iyi veya kötü olduğu açıkça bilinen hususlarda her müslüman bu görevini yapabilir. Ağırlıklı görüşe göre âlimlerin ihtilâf halinde bulunduğu meseleler emir ve nehiy konusu olmaz (Nevevî, II, 23). Özellikle ictihad alanına giren konularda emir ve nehiy yetkili kimselerce yapılmalıdır. Zemahşerî, "İçinizden hayıra çağıran, ma'rûfu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun" (Âl-i İmrân 3/104) meâlindeki âyeti açıklarken bu görevi ancak ma'rûf ve münker ile bu husustaki emir ve nehyin metotları hakkında bilgi sahibi olanların yerine getirebileceğini, aksi halde iyiliğin kötülük veya kötülüğün iyilik zannedilmesi gibi hatalara düşülebileceğini hatırlatır (el-Keşşâf, I, 452). Bu görüş Ehl-i sünnet âlimlerince de benimsenmiştir (meselâ bk. Ebû Ya'lâ, s. 194-195; Cüveynî, s. 368-369; Gazzâlî, II, 409, 413; Fahreddin er-Râzî, VIII, 164). Ayrıca hiç kimse başka birinin gizli hallerini araştırma, kötü de olsa mahremiyetine vâkıf olup aleniyete dökme hakkına sahip değildir.
İslâm âlimleri, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker görevini yerine getirirken bilgilendirme, öğüt ve sözlü uyandan başlayıp duruma göre gittikçe sertleşen çeşitli yöntemler uygulanması gerektiğini belirtmişlerdir (Kādî Abdülcebbâr, s. 744-745; Gazzâlî, II, 420-425). Ancak zor kullanmanın, daha özel olarak silâhlı mücadelenin câiz olup olmadığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Bilhassa bu son meseleyle ilgili tartışmalar, I. (VII.) yüzyıldan itibaren gelişen siyasî şartların etkisiyle, zulüm ve haksızlık yapan devlet adamlarını münkerden uzaklaştırıp ma'rûfa yöneltmek için silâha başvurulup vurulmayacağı noktasında yoğunlaşmıştır. Hâricîler silâh kullanmayı kötülüğe sapan herkese karşı gerekli görmüşlerdir. Ancak İbâzîler halka karşı silâh kullanılamayacağını belirtmişler, zalim devlet başkanlarının ise silâhlı veya silâhsız yollardan hangisi mümkünse o yolla mutlaka engellenmesini ve hal'ini zaruri görmüşlerdir (Eş'arî, s. 125). Hâricîler isyan hareketlerini de bu temel anlayışlarına dayandırmışlardır. Hasan-ı Basrî, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münkeri daha çok ahlâkî bir prensip olarak değerlendirdiği için silâhlı isyan fikrini reddetmiş, bizzat kendisi de halife ve diğer yöneticilerin haksız uygulamalarını zaman zaman ağır ifadelerle eleştirerek onları adalet ve hakkaniyete çağırmakla yetinmiştir. Aynı şekilde Ebû Hanîfe'ye nisbet edilen el-Fıḳhü'l-ebsaṭ'taki bilgilere göre, İmâm-ı Âzam da İslâm ümmetinin başında bulunan ve ümmetin birliğini temsil eden devlet başkanına karşı -zalim dahi olsa- isyan ederek emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker adına silâhlı mücadeleye girişen ve böylece cemaatin birliğini tehlikeye sokanların "ıslah ettiklerinden ziyade ifsat ettiklerini" belirtmiş, bu sebeple Hâricîler'i şiddetle tenkit etmiştir. Benzer bir itham daha önce Hasan-ı Basrî tarafından da yapılmıştır (bk. Watt, s. 96-97). Mu'tezile ve Zeydiyye ile Mürcie'nin çoğunluğu da Hâricîler gibi, zalimleri bertaraf etmek için mümkün olduğu takdirde güç kullanmanın gerekli (vâcip) olduğunu savunmuşlardır. Ancak Mu'tezile'den Ebû Bekir el-Esam ve taraftarları, sadece âdil bir imamın etrafında toplanıp zalimlerin (ehlü'l-bağy) bertaraf edilmesini gerekli görmüşlerdir (Eş'arî, s. 451). İmâmiyye Şîası da prensip olarak silâhlı mücadeleyi kabul etmekle birlikte "mestûr imam" ortaya çıkıncaya kadar bu görevin askıda bulunduğunu savunurlar (İbn Hazm, V, 19).
"Ehl-i hadîs" olarak da anılan Selefiyye İslâm ümmetini halife etrafında birleştirmek, sosyal barışı korumak, toplumun fitne ve fesat hareketlerine kapılarak parçalanmasını önlemek düşüncesiyle, insanların öldürülmesi ve aile fertlerinin esir alınması halinde bile siyasî otoriteye karşı silâhlı mücadeleye girişmeyi doğru bulmamışlardır. Onlara göre imam bazan âdil olur, bazan da olmaz; fâsık da olsa ümmetin onu uzaklaştırma yetkisi yoktur (Eş'arî, s. 451-452). Ünlü Zahirî âlimi İbn Hazm, fazla teslimiyetçi bulduğu bu görüşü çeşitli yönlerden eleştirerek reddetmiştir (el-Faṣl, V, 19-28). İbn Hazm bütün uyarılara rağmen zulüm ve haksızlığa devam eden, kötülüklerinin karşılığı olan cezanın kendisine uygulanmasına rıza göstermeyen devlet başkanının görevden uzaklaştırılarak yerine başkasının getirilmesi gerektiğini, zira şeriatın hükümlerinden herhangi birini ihmal etmenin câiz olmadığını belirtir (a.g.e., V, 28). Ancak Ehl-i sünnet âlimleri genellikle Selefiyye'nin görüşlerini benimsemişlerdir. Bu hususta Sünnîler içinde en radikal tavır takınanlardan biri olan Gazzâlî bile her ne kadar, "Zalim yönetici yönetimden çekilmelidir; çünkü o esasen mâzüldür veya azledilmesi gereklidir" derse de yöneticinin güçlü olması, azlinin zorlaşması, değiştirilmesinin umumi ve karşı konulmaz bir fitneye yol açması durumunda yerinde bırakılması ve kendisine bağlı kalınmasının vacip olduğunu ifade eder. Gazzâlî, bu şartlar altında mevcut yönetimi tamamen geçersiz sayarak yıkmaya kalkışmanın kamu menfaatlerini ortadan kaldıracağını belirtir ve böyle bir sonucu kâr sağlamayı düşünürken sermayeyi de kaybetmeye benzetir (İḥyâʾ, II, 179). Emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münkerin tanıtma (iyilik ve kötülük hakkında muhatabı bilgilendirme), nasihat, sert bir üslûpla uyarma, darb ve cezalandırma suretiyle güç kullanarak hakka yöneltme şeklinde sıraladığı metotlarından ilk ikisinin yöneticilere uygulanabileceğini söyleyen Gazzâlî, vatandaşın devlet adamlarına karşı güç kullanma yetkisinin bulunmadığını belirtir. Ancak eğer kötülük ve fitneye yol açmayacaksa sert üslûpla uyarma yoluna da başvurmak gerekir. Emir ve nehyin zararı yalnız bunu yapana dokunmakla sınırlı kalıyorsa devlet adamlarını sert ifadelerle uyarmak menduptur. Gazzâlî, selefin bu yönde uyanlar yaptıklarına ilişkin pek çok örnek aktardıktan sonra (a.g.e., II, 438-455) kendi döneminde, menfaat kaygıları âlimlerin dilini bağladığı için, bunların haksızlık karşısında suskun kaldıklarından veya konuşsalar bile sözleriyle halleri arasında çelişki bulunduğu için etkili olamadıklarından yakınır. Nihayet yönetimde ve toplumda görülen bozuklukları ulemâya, ulemânın bozulmasını da servet ve makam tutkusuna bağlar. Benzer bir teşhis İbn Teymiyye'de de görülür (el-İstiḳāme, II, 295).
Selefleri gibi İbn Teymiyye de silâhlı mücadele konusuna olumsuz bakmış, hatta Gazzâlî'ye göre daha ılımlı bir tavır takınmıştır. Zira emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker bir ıslah faaliyetidir. Eğer bu faaliyet ıslah yerine fitneye ve fesada yol açacaksa bundan kaçınmak gerekir. Nitekim Allah, iyilere başka insanları zorla hidayete kavuşturma görevi yüklememiştir (bk. el-Mâide 5/105). İbn Teymiyye bu şekilde emir ve nehyi bir ıslah ve eğitim faaliyeti olarak gördüğü için. Ebû Ya'lâ'nın el-Muʿtemed'inde (s. 196) geçen bir hadise atıfta bulunarak bu faaliyeti yapacak kişilerde özellikle ilim, rıfk ve sabır gibi üç niteliğin bulunmasının gerekli olduğunu söyler. İbn Teymiyye Hâricîler, Mu'tezile ve Şîa'yı, bu metotları dikkate almadan emir ve nehiy konularında aşırı sertliğe yönelmekle suçlarken Ehl-i sünnet ve'l-cemaat'in, Hz. Peygamber'in bu husustaki tâlimatı uyarınca müslümanların birlik ve bütünlüğüne öncelik verdiğini, devlet başkanlarına karşı gelmekten, fitne savaşlarına katılmaktan kaçınmayı ilke edindiğini belirtir (el-İstiḳāme, II, 210, 215-216, 233).
Mu'tezile ulemâsının, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münkeri mezhebin beş temel prensibinden (usûl-i hamse) biri kabul etmesine rağmen Ehl-i sünnet ve İmâmiyye âlimleri kadar bu mesele üzerinde durmadıkları anlaşılmaktadır. Meselâ bu mezhebin önde gelen âlimlerinden Kādî Abdülcebbâr Şerḥu'l-Uṣûli'l-ḫamse adlı 800 sayfalık kitabında bu konuya, çoğu tekrar mahiyetinde olmak üzere sadece on dört sayfa ayırmıştır. Bununla birlikte Mu'tezile ulemâsı bu prensibe bilhassa uygulamada büyük önem vermiş; yabancı din ve kültür çevrelerinden İslâm'a yöneltilen fikrî saldırılara bu prensip uyarınca başarıyla karşı koydukları gibi kendi görüşlerinin İslâm ümmeti arasında gelişip güçlenmesi yolundaki çabalarını da buna bağlamışlardır. Ancak bu çabalarını zaman zaman farklı fikirde olanlara karşı zulüm ve haksızlık noktalarına kadar götürmüşlerdir, bu ise onların sonunu hazırlamıştır.
Ehl-i sünnet ve bazı Mu'tezile âlimleri İmâmiyye Şîası'nın, mestûr imam zuhur edinceye kadar emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münkerin uygulanmaması gerektiği görüşünde olduklarını bildirirlerse de en azından geç dönem İmâmiyye'si için bu bilgi doğru görünmemektedir. Zira birçok İmâmiyye kaynağında emir ve nehiy konulan sistemli bir şekilde yer almış, özellikle nasihat ve sözlü uyarılarla bu görevin yerine getirileceği ifade edilmiş, hatta aşırıya kaçmamak şartıyla fiilî tedbire başvurmayı câiz görenler de olmuştur. Ancak bu âlimler imam ortaya çıkıncaya kadar zalimlere karşı silâhlı mücadele ve isyanı reddetmişler, bu yetkinin imama veya onun nasbettiği kişiye ait olduğunu kabul etmişlerdir (EIr., I, 995).
İslâmî kaynaklarda emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münkere geniş yer verilmesi ve bu ilkenin daha çok hükmü ve uygulanmasıyla ilgili olarak yapılan tartışmalar, konunun İslâm toplum hayatı açısından büyük önem taşıdığını göstermektedir. Kaynakların incelenmesinden çıkan sonuca göre emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker fert ve toplum hayatına din, akıl ve maşerî vicdan tarafından benimsenen inançların, değerlerin ve yasama tarzının hâkim kılınması; dinin, aklın ve sağduyunun reddettiği her türlü kötülüğün önlenmesi yolunda ferdî ve toplu gayretleri, siyasî ve sivil önlemleri ifade etmektedir. Konuyla ilgili çok sayıdaki âyet ve hadis yanında bilhassa, "Kim bir kötülük görürse eliyle, buna gücü yetmezse diliyle onu önlesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle kötülüğe öfke duysun; bu ise imanın en zayıf derecesidir" (Müslim, "Îmân", 78; Ebû Dâvûd, "Ṣalât", 232) meâlindeki hadis, İslâm'ın ortaya koyduğu dünya görüşü ve değer yargılarına aykırı tutum ve davranışlara karşı fiilî tedbirler almayı, sözlü uyarı ve psikolojik direniş şeklinde tepkiler göstermeyi gerekli kılmıştır. İslâm bilginleri bu tür nasların ferdî, sosyal ve evrensel planda önemini dikkate alarak davet ve cihad şeklindeki dışa dönük faaliyetler yanında içe dönük ıslâh çalışmalarının gerekliliğini de ısrarla belirtmişlerdir. Zaman zaman bu ilkenin ihmal edildiği şeklindeki yakınmalara rağmen (meselâ bk. Gazzâlî, II, 255; el-Makdisî, I, 157; Nevevî, II, 24; İbn Teymiyye, II, 295) devletin hisbe teşkilâtının sürdürdüğü resmî faaliyetlerden başka vaaz, irşad, nasihat gibi çalışmalar da her dönemde etkili bir şekilde yürütülmüş; özellikle dinî gayret ve hamiyeti güçlü kişiler şartların elverdiği ölçüde ferdî, ailevî ve içtimaî seviyede iyiliğin gelişip güçlenmesi, kötülüğün önlenmesi yolunda çaba harcamışlardır. Fertlerin dinî ve ahlâkî hayatın gelişmesine, kamu düzeninin sağlanmasına katkıda bulunmayı bir müslümanlık ve vatandaşlık borcu şeklinde telakki etmeleri İslâm toplumunun bir karakteristiği olarak görünmektedir. Bu telakkinin, özellikle XIX. yüzyıldan itibaren Batı'ya has anlamıyla gelişen ferdiyetçi ve liberalist düşünce ve anlayışların tesiri altında bir ölçüde zayıfladığı görülürse de geleneksel İslâm toplum yapısı bu husustaki etkisini hâlâ sürdürmektedir. Ayrıca İslâm dünyasının hemen her tarafında İslâmî kimliğe dönüş yolundaki ciddi çabalar da emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker kapsamı içinde değerlendirilebilecek olan önemli faaliyetlerin canlanmasına yol açmıştır. Vaaz ve irşad gibi geleneksel ıslâh faaliyetleri yanında basın yayın, konferans, seminer gibi modern usul ve araçlarla yürütülen çalışmalar bu yöndeki önemli gelişmelere örnek gösterilebilir.
Kur'ân-ı Kerîm'den başlamak üzere bütün İslâmî kaynaklarda çocuklar, kadınlar, yaşlılar, sakatlar, kimsesizler, çalışanlar gibi kesimlerin haklarıyla dinî değerler, çevre, canlı ve cansız tabiat, halk sağlığı ve genel olarak insan hakları, ilim ve kültür, adalet, hürriyet, toplumsal barış gibi değerlerin ve ideallerin korunup geliştirilmesine özel önem verilmiş, bunlara yönelik her türlü zararlı ve yıkıcı eğilimlerin etkisiz kılınması ve genel olarak İslâm'ın fitne ve fesat saydığı kötülüklerin bertaraf edilmesi istenmiştir. Bütün bu hedeflere ulaşmak maksadıyla kurulan dernek, vakıf vb. teşkilâtların İslâmî ölçülere uygun çalışmalarının da toplum için farz-ı kifâye sayılmış olan emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker içinde değerlendirilmesi gerekir. Bu tür faaliyetlerin kurum planında arttırılarak sürdürülmesi hem İslâm'ın ruhuna hem de modern hayatın gerçeklerine uygun görünmektedir.
Bu arada Ehl-i sünnet'in toplumda yeni haksızlıklara, fitne ve fesada yol açılmasını önlemek düşüncesiyle, emir bi'l-ma'rûf nehiy ani'l-münker faaliyetlerinde yaptırımlı fiilî müdahaleleri sadece resmî kurumlara bıraktığı, fertlerin ve dolayısıyla sivil örgütlerin yetkisini ise eğitme, aydınlatma ve uyarma gibi barışçı teşebbüsler ve iyiliğe ortam hazırlamakla sınırladığı gözden uzak tutulmamalıdır. Ayrıca bu tür faaliyetlerin ehliyetli kimseler tarafından ve sadece ma'rûf veya münker olduğu hususunda İslâm bilginlerince görüş birliği sağlanmış olan konularda sürdürülmesi gerekmektedir.
Hicretle birlikte Allah Rasûlü, Medine'de yeni bir toplumun temellerini atmıştı. Bir yandan sevgi ve kardeşliğe dayalı bu toplumun bağlarını güçlendirmeye gayret ederken bir yandan da onu daha da geliştirmeye çalışıyordu. Bu amaç doğrultusunda İslâm toplumunun lideri olarak ashâbına, insanlar arası ilişkileri pekiştirecek davranışları öğütlerken, toplumsal birliği zedeleyecek söz ve fiilleri yasaklıyordu.
Onlardan da aynı hassasiyeti bekliyor, birbirlerini görüp gözetmelerini istiyor; herkesin din kardeşini iyi ve güzel olana teşvik edip, kötü ve çirkin olan şeylerden uzaklaştırmasını istiyordu. Böylece kendi kendisini sürekli gözden geçirerek yenileyen, güçlü bir toplum olmalarını arzuluyordu. Bir gün onlara İsrâiloğulları'nı helâke sürükleyen sebeplerden birinin de “emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker” görevini terk etmeleri olduğunu anlattı.
Öyle ki onlardan bir adam kötülük yapan birini gördüğünde ona önce, “Allah'tan kork ve bu yaptığından vazgeç. Çünkü bu sana helâl değildir.” diyor fakat ertesi gün yaptığı kötülükten vazgeçmediğini görse de bu durum onunla olan ilişkilerini devam ettirmesine engel olmuyordu. Bu vurdumduymazlıkları sebebiyle Allah Teâlâ onları birbirine benzetti. Kötülükleri çoğaldığı, isyan ettikleri ve Allah'ın koyduğu sınırları aştıkları için peygamberleri tarafından da lânetlendiler. Onların bu hâlleri inananlara bir ibret olarak Kur'an'da yerini almıştı. Bu âyetleri uzun uzun okuyan Allah Rasûlü, İsrâiloğulları'nın kendi sonlarını nasıl kendilerinin hazırladığını ortaya koyduktan sonra oturduğu yerden doğrularak tüm dikkatleri üzerine topladı ve ashâbına şu hayatî mesajı verdi:
كَلاَّ وَاللَّهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ وَلَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدَىِ الظَّالِمِ وَلَتَأْطُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْرًا وَلَتَقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْرًا
“Dikkat edin. Allah'a yemin olsun ki, siz (ya) iyiliği emreder/teşvik eder kötülükten menedersiniz/uzaklaştırırsınız, zalimin elinden tutup onu hakka döndürürsünüz ve onu hak üzere tutarsınız (ya da sizin sonunuz da onlar gibi olur).”1
Mekke döneminden itibaren Kur'an âyetlerinde yer alan “emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker” ileriki dönemlerde de hem Kur'an hem de Hz. Peygamber tarafından ısrarla üzerinde durulan bir kaide olmuş, dinin temel prensiplerinden biri kabul edilmiştir. “Ma'rûf” kelimesi, sözlükte “bilinen, tanınan” anlamına gelmekte olup insanlar tarafından iyi kabul edilen, benimsenen şeyleri ifade etmektedir. Eski Arap toplumunda “iyilik, ikram, cömertlik” gibi anlamları içeren bu sözcük2 Kur'ân-ı Kerîm ve hadislerde de aynı anlamı korumuş,3 bazen de aynı mânâda kullanılan “Urf” sözcüğüyle ifade edilmiştir.4
Bununla birlikte İslâm dininde ma'rûf kelimesinin kapsamı oldukça genişlemiş, Allah'a itaati ve yakınlaşmayı sağlayan, aklın ve dinin güzel kabul ettiği, insanlar tarafından yadırganmayan her türlü söz ve davranış ma'rûf olarak anılmıştır.5 Keza aklı selimin veya İslâm'ın çirkin gördüğü, dinen yasaklanan her şeye, ma'rûf kelimesinin zıttı olan “bilinmeyen, sıkıntı veren, hoş görülmeyen” anlamındaki “münker” ismi verilmiştir.6
Hz. Peygamber ile sahâbeden Harmele b. Abdullah arasında geçen diyalog bu tanımın haklılığını ortaya koymaktadır. İlmini artırmak üzere Allah Rasûlü'ne gelerek, “Bana ne yapmamı emredersin?” diye soran Harmele'ye Rasûlullah,
اِئْتِ الْمَعْرُوفَ وَ اجْتَنِبِ الْمُنْكَرَ
“Ma'rûfu yap ve münkerden sakın.” buyurmuştur. Muhtemelen daha açık bir emir bekleyen Harmele'nin sorusunu tekrarlaması üzerine Hz. Peygamber de cevabını yinelemiş ve yaptığı fiiller hakkında insanların nasıl tepkiler verdiğine dikkat etmesini, onların tasvip ettiği şeyleri yapmaya devam ederek, hoş görmediklerinden kaçınmasını söylemiştir.2
Ma'rûf ve münker kelimelerine yüklenen bu geniş anlamlar doğrultusunda “iyiliği tavsiye/teşvik etme ve kötülükten sakındırma/uzaklaştırma” şeklinde tercüme edilen “emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker” de çok geniş bir kapsamda düşünülmüştür.
Kur'ân-ı Kerîm'de dokuz defa tekrarlanan bu ifadenin herhangi bir söz veya fiille kayıtlanmaması bu fikri desteklemektedir. Dolayısıyla en genel anlamda, “Allah Teâlâ'nın rızasına ve insanların hayrına uygun olan her türlü şeyi teşvik edip, O'nun razı olmayacağı her türlü söz ve fiilden sakındırmak/uzaklaştırmak” olarak anlaşıldığında, insanlığa bir “uyarıcı” olarak gönderilen9 Hz. Peygamber'in ashâbına söylediği bütün sözlerin, emir ve nehiylerin, tavsiye ve ikazların tamamını “emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker” çerçevesinde değerlendirmek mümkündür.
Zira Allah Rasûlü'ne, hangi ameli işlemesi gerektiği konusunda danışan Harmele, onun ısrarla ma'rûfu yapıp münkerden kaçınmayı tavsiye etmesi üzerine düşündüğünde, aslında bu ikisinin hiçbir şeyi dışarıda bırakmadığını, bir anlamda dinin tamamını kapsadığını fark etmiştir.10
Yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm'de Müslümanlara hitaben,
كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ
“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder/teşvik eder, kötülükten alıkoyar/uzaklaştırırsınız ve Allah'a inanırsınız...”3 buyurmuş, başka âyetlerde de iyiliği teşvik ederek kötülükten sakındırmayı müminlerin başlıca özellikleri arasında zikretmiştir.12
İnananlara “iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma” erdemini aşılamaya gayret eden Allah Resûlü de bu vasfın imanla olan sıkı ilişkisini vurgulamıştır.
مَنْ رَأَى مُنْكَرًا فَاسْتَطَاعَ أَنْ يُغَيِّرَهُ بِيَدِهِ فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ
“Bir kötülük gören kişi, eli ile değiştirmeye gücü yetiyorsa onu eli ile değiştirsin. Buna gücü yetmez ise dili ile değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbi ile (o kötülüğe) tavır koysun (onu hoş görmesin). Ve bu da imanın asgarî gereğidir”4 buyurmuş, yapılan kötülükten rahatsızlık duymayan kişinin kalbinde ise zerre kadar imanın bulunmadığını ifade etmiştir.14
Allah'a inanan bir mümin kötülüğe asla razı olmaz, bir kötülük gördüğünde onu gücü nispetinde ortadan kaldırmaya çalışır, önlemeye güç yetiremediği olaylar karşısında da gönlü huzursuz olur, hiçbir şey olmamış gibi rahat davranamaz.
Zira Hz. Peygamber'in bildirdiği üzere, işlenen bir kötülüğü gördüğü hâlde engelleyemeyen ancak bu duruma kalben razı olmayan kişi orada bulunmamış gibi kabul edilir. Buna karşılık, kötü bir işin yapıldığından haberdar olup bundan memnuniyet duyan kişi ise, orada bulunanlar gibi sorumlu tutulacaktır.15 Müminlerin bu bilinçle yaşamalarını isteyen Allah Resûlü,
لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا وَيَأْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ
“Küçüğümüze merhamet etmeyip büyüğümüze saygı göstermeyen ve iyiliği emredip/teşvik edip kötülükten sakındırmayan bizden değildir.”5 buyurmuş, boş vakitlerinde yol kenarlarında oturup sohbet edenlere dahi buralarda oturdukları müddetçe iyiliği tavsiye edip kötülükten uzaklaştırma görevini yerine getirmelerini öğütlemiştir.17
Müminin bu görevi yerine getirmesi ona sadaka sevabı kazandırır,18 iyiliğe çağırdığı kimsenin bu çağrıya kulak vermesi hâlinde ise mükâfatı daha da artar. Zira Peygamberimizin ifadesiyle,
إِنَّ الدَّالَّ عَلَى الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ
“Hayra vesile olan kişi onu yapmış gibidir.”6
Her fırsatta anne babaya,20 komşulara,21 bütün insanlara22 hatta hayvanlara23 ve bitkilere24kısacası bütün mahlûkâta iyi davranmayı tavsiye eden Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ'nın müminlere her işte iyiliği emrettiğini bildirmiştir.25 Kötü olan her şeyden ashâbını sakındırırken, Allah Teâlâ nezdinde “iyi” olan her şeye karşı onları teşvik etmiştir. Bu terbiyeyle yetişen ashâb da bu konuda oldukça titiz davranmış, emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker ilkesini hayatlarına en güzel şekilde tatbik etmeye gayret etmişlerdir.
Özellikle Rasûlullah'ın vefatından sonra ondan aldıkları dinî bilgiyi muhafaza etmeye özen göstermişler, Kur'an ve sünnete aykırı olan her şeyi bid'at kabul ederek dışlamışlar, bunun topluma sirayet etmesine engel olmaya çalışmışlardır.26 Hataları izale edip doğruları hâkim kılmak adına yöneticileri uyarmaktan, eleştirmekten çekinmemişlerdir.27
Zira Allah Resûlü, haksızlık yapan bir yöneticiye doğruyu söylemenin ehemmiyetine vurgu yaparak,
أَفْضَلُ الْجِهَادِ كَلِمَةُ عَدْلٍ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ
“En üstün/iyi cihad, zalim yöneticinin karşısında hakkı dile getirmektir.”7 buyurmuştur.
Sahâbeden Hişâm b. Hakîm gibi bazı kimseler, emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münker görevini yerine getirmedeki hassasiyetleriyle tanınmışlardır. Öyle ki ashâbın önde gelenlerinden Hz. Ömer'e kötü bir fiilin işlendiği haber verildiğinde, “Ben ve Hişâm yaşadığı müddetçe böyle bir şey olamaz.” dediği nakledilmiş ve bu güzide sahâbînin insanları iyi ve güzel olana teşvik etmek ve onlara nasihatte bulunmak için diyar diyar gezdiği bildirilmiştir.29
Toplum içerisinde iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma görevini kimlerin üstleneceği, ne zaman ve ne şekilde yapacağı çok iyi bir şekilde belirlenmek durumundadır. Müslümanları iyiliğe teşvik edip kötülükten sakındırmayı tavsiye eden âyetlere bakıldığında bu hususun aslında bütün Müslümanlar için özel bir sosyal ve ahlâkî görev olduğu görülür.30
Dolayısıyla,
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ
“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velîleridir. Onlar iyiliği emreder/teşvik edip, kötülükten alıkoyarlar/sakınıdırırlar.”8 âyetinde açıkça ifade edildiği üzere, Müslüman olan herkesin bu görevi yerine getirmesi gerekir.
Buna göre mümin bir kimse, şartların uygun olması hâlinde kötülüğü bizzat ortadan kaldırmakla yükümlüdür. Fiilen bunu yapmanın mümkün olmadığı durumlarda ise müminin, kötülük yaptığını gördüğü kişiyi sözlü olarak uyarması, bu yaptığının yanlış olduğunu bildirmesi beklenir.
Tıpkı Rasûlullah'ın vefatından sonra Emevî halifesi Mervân'a ikazda bulunan bir şahıs gibi. Bir bayram günü Mervân, minberi namaz kılınacak yere taşımış, hutbeyi de bayram namazından önce okumuştu. Bunun üzerine bir zât, Mervân'a Hz. Peygamber zamanında minberin namaz kılınan yere çıkarılmadığını, hutbenin de namazdan sonra okunduğunu hatırlatarak onu uyarmıştı.32 Ne fiilî ne de sözlü müdahaleye gücü yetmeyen kişi ise en azından, işlenen kötülüğe kalben razı olmamalı ve hoşnutsuzluğunu tavırlarıyla ifade etmelidir.
İyiliği emreden/teşvik eden ve kötülükten meneden/sakındıran kişi, toplumda “iyi” olarak kabul edilen, çevresine “güven” veren, saygın bir insan olmalıdır. Toplum tarafından benimsenmeyen bir kişinin başkalarına etki edebilmesi mümkün değildir. Başkasına iyilikleri telkin edip kötülüklerden uzaklaşmasını öğütleyen kişi, öncelikle özeleştiri yapmalı, kendisinde bu söylediklerine muhalif bir özellik olup olmadığını gözden geçirmeli, başkalarından önce kendini düzeltmelidir.
Nitekim nübüvvet öncesi dönemde üstün ahlâkıyla tanınan ve herkes tarafından “el-Emîn” diye anılan Allah Rasûlü'nün bu hâli, İslâm'ın yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca inananlara Allah Teâlâ'nın emir ve nehiylerini açıklayan Rasûlullah'ın, öğrettiği her şeyi öncelikle kendi hayatında uygulayarak bunları içselleştirmesi, âdeta Kur'an'ın canlı bir temsilî olması,33 kendisine olan inancın ve samimiyetin artmasını sağlamıştır. Canlarından çok sevdikleri bu insana sonsuz güven duyan müminler onun söz, fiil ve takrirlerini adım adım takip etmişler, sünnetine sarılarak onu en güzel şekilde korumaya gayret etmişlerdir.
Allah'ın Rasûlü, inananlara da aynı tavır içinde olmalarını salık vermiş, kişinin kendisini olduğu kadar çevresindekileri de kötülük yapmaktan alıkoymasını sadaka olarak nitelendirmiştir.34 Buna karşılık iyiliğe teşvik etme ve kötülükten sakındırma noktasında, söyledikleriyle muhalif bir yaşantı örneği sunan insanın kıyamet günündeki acıklı hâlini şu şekilde tasvir etmiştir:
يُؤْتَى بِالرَّجُلِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَيُلْقَى فِى النَّارِ فَتَنْدَلِقُ أَقْتَابُ بَطْنِهِ فَيَدُورُ بِهَا كَمَا يَدُورُ الْحِمَارُ بِالرَّحَى فَيَجْتَمِعُ إِلَيْهِ أَهْلُ النَّارِ فَيَقُولُونَ يَا فُلاَنُ مَا لَكَ أَلَمْ تَكُنْ تَأْمُرُ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَى عَنِ الْمُنْكَرِ فَيَقُولُ بَلَى قَدْ كُنْتُ آمُرُ بِالْمَعْرُوفِ وَلاَ آتِيهِ وَأَنْهَى عَنِ الْمُنْكَرِ وَآتِيهِ
“Kıyamet günü bir adam getirilip, cehenneme atılacaktır. Bağırsakları dışarı dökülen bu adam, eşeğin değirmen taşının etrafında döndüğü gibi cehennemde, bağırsaklarının etrafından dönecektir. Cehennemdekiler etrafına toplanıp, 'Sen iyiliği tavsiye edip, kötülüklerden insanları uzaklaştırmaz mıydın (bu ne hâl)?' diye soracaklardır. Bunun üzerine o adam, 'Evet. İyiliği emrederdim, ancak kendim yapmazdım; kötülüklerden insanları sakındırırdım, ancak onları kendim yapardım.'”9
Yüce Rabbimiz iyiliği tavsiye edecek, kötülüğü önlemeye çalışacak kimsenin önce söylediklerini kendi hayatında yaşamasını istemiş, kendi hayatında uygulamadığı ve ileride de yapmayacağı şeyleri başkalarının yapmasını talep edenleri Kur'an'ın farklı âyet-i celîlelerinde kınamıştır:
اَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ اَفَلَا تَعْقِلُونَ
“(Ey bilginler!) Sizler Kitab'ı (Tevrat'ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) hâlde insanlara iyiliği söyleyip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?”10
يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ ﴿2﴾ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ ﴿3﴾
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.”11
İyiliği tavsiye edip kötülükten uzaklaştırmaya çalışmada üslûp çok önemlidir. Bu görevi yerine getiren kişiler müjdeleyici ve kolaylaştırıcı olmalı, nefret ettirici ve zorlaştırıcı olmamalı,38 insanları hikmetle ve güzel öğütle iyiliğe çağırmalı39 ve onlara yumuşak, hoşgörülü ve merhametli davranmalıdır.
Nitekim cahil bir bedevînin mescidin içinde idrarını yapması üzerine, ashâb hiddetlenerek ona doğru yürümüş, ancak Şefkat Peygamberi onlara,
دَعُوهُ وَهَرِيقُوا عَلَى بَوْلِهِ سَجْلاً مِنْ مَاءٍ ، أَوْ ذَنُوبًا مِنْ مَاءٍ ، فَإِنَّمَا بُعِثْتُمْ مُيَسِّرِينَ ، وَلَمْ تُبْعَثُوا مُعَسِّرِينَ
“Onu bırakın, işini görsün. Sonra idrarının üzerine bir kova su döküp onu temizleyin, çünkü siz zorluk çıkarmak için değil kolaylık göstermek için gönderildiniz.”12 buyurmuştur.
Kur'ân-ı Kerîm'de Rasûlullah'a hitaben,
وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ
“...Sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi...”13 diyen Allah Teâlâ, insanları iyiliğe davet etmede yumuşak huyluluğun önemini ifade etmiştir.
Hz. Peygamber de İslâm dinini yaymak üzere gönderdiği elçilere daima kolaylaştırıcı ve müjdeleyici olmalarını tavsiye etmiştir.42 Zira dilimizde ifade edildiği üzere, “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” Aynı şekilde iyiliği emredip kötülükten sakındıracak kişi bıktırıcı olmamaya da dikkat etmeli, muhatabın uygun zamanını kollamalıdır.
Nitekim güzide sahâbî Abdullah b. Mes'ûd, her perşembe günü halka öğüt veriyor, iyiliği tavsiye ediyor, kötülükten sakındırıyor, halka vaaz ve nasihatte bulunuyordu. Kendisini dinleyen birinin bu nasihatleri her gün dinlemek istediğini söylemesi üzerine o, şöyle cevap vermişti:
أَمَا إِنَّهُ يَمْنَعُنِى مِنْ ذَلِكَ أَنِّى أَكْرَهُ أَنْ أُمِلَّكُمْ ، وَإِنِّى أَتَخَوَّلُكُمْ بِالْمَوْعِظَةِ كَمَا كَانَ النَّبِىُّ صلى الله عليه وسلم يَتَخَوَّلُنَا بِهَا ، مَخَافَةَ السَّآمَةِ عَلَيْنَا .
“Size bıkkınlık vermek istemeyişim beni bundan alıkoyuyor. Rasûlullah bize bıkkınlık vereceği endişesiyle öğüt verme konusunda nasıl bizim durumumuzu kolluyor idiyse, ben de sizin uygun zamanınızı gözetiyorum.”14
Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker görevini yerine getirmede herkesin bilgisi, gücü ve yetkisi nispetinde hareket etmekle yükümlü olduğu unutulmamalıdır. Kişi, yetkisini aşan konularda, olaylara bizzat müdahale etmek yerine daha yetkili bir mercie başvurarak sorumluluğunu yerine getirmiş olur.
Nitekim iyiliği emredip kötülükleri izale etmesiyle meşhur Hişâm b. Hakîm, Şam bölgesinde cizye ödemeyen çiftçilere eziyet edildiğini gördüğünde bizzat müdahalede bulunmamış, durumu vali Umeyr b. Sa'd'a bildirerek onların serbest bırakılmalarını sağlamıştır.44
Mervân'ı sözlü olarak uyaran zâtın üzerine düşeni yaptığını söyleyen Ebû Saîd el-Hudrî'nin bu kanaati de söz konusu şahsın içinde bulunduğu durumu fiilen düzeltmekle sorumlu olmadığını ifade etmektedir.45
İnsanların yetkileri dışında hareket ederek kendi ictihadlarına göre iyi ya da kötü gördükleri davranışlar hususunda başkalarına yaptırım uygulamaları, bunu yaparken sorumluluklarını aşan bir tavır içine girmeleri, özellikle şiddete başvurmaları toplumu büyük bir karmaşaya sürükler. İslâm tarihinde asıl amacı “ıslah etmek” olan emir bi'l-ma'rûf adına, çeşitli fırkaların birbirleriyle şiddetli mücadelelere giriştiği ve sonuçta daha büyük fitnelere yol açmak suretiyle topluma zarar verdiği bilinen bir husustur.46
Bu nedenle,
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği teşvik edip kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”15 âyetinde ifade edildiği üzere, İslâm dininde bu görevi üstlenen özel bir topluluğun olması öngörülmüştür. Bu amaçla İslâm tarihinde “hisbe” adı verilen bir teşkilat oluşturulmuştur. Kamu hukukuna dair meselelerle ilgilenen bu kurum emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münkeri yerine getirmede birtakım özel yetkilerle donatılmış, yetkisini aşan durumlarda ise olayları mahkemeye havale etmiştir.48
Her kötülük kalpte bir kara nokta oluşturur. Eğer bir insan yaptığı kötülüğü anlar, pişman olur, tevbe ederse kalbindeki kara nokta gider. Ama bunun farkına varmaz, işlediği kötülüklere devam eder, pişmanlık duymazsa kalpteki kara lekeler çoğalır ve zamanla kalbi istila eder. Artık o kalbin sahibi boğazına kadar günah bataklığına batmış, hem dünyasını hem de âhiretini karartmıştır.
İşte toplum da böyledir. İşlenen bir kötülük uygun bir şekilde önlenirse toplumda meydana getireceği tahribat en az zararla atlatılmış olur. Aksi takdirde durgun suya atılan taşın meydana getirdiği dalgalanmalar gibi o kötülük aileden mahalleye, mahalleden beldeye, beldeden bölgeye ve nihayetinde tüm ülkeye yayılır. Ondan, masum olan olmayan, suçlu olan olmayan herkes zarar görür.
Allah Resûlü bunu bir gemide yaşayan iki grup insana benzetir. Kura sonucu bu iki gruptan biri geminin alt katına, diğeri ise üst kata yerleştirilmiştir. Alt kattakiler su ihtiyaçlarını gidermek için üst kata çıkmak zorunda kaldıklarından geminin alt tarafına bir delik açmaya karar verirler. Böylece üst kattakileri rahatsız etmeden ihtiyaçlarını giderebileceklerini düşünürler. Rasûlullah der ki,
فَإِنْ يَتْرُكُوهُمْ وَمَا أَرَادُوا هَلَكُوا جَمِيعًا ، وَإِنْ أَخَذُوا عَلَى أَيْدِيهِمْ نَجَوْا وَنَجَوْا جَمِيعًا
“Eğer üsttekiler, alttakileri, yapacakları bu işten vazgeçirmezlerse hepsi birden helâk olur. Fakat onlara engel olurlarsa hepsi birden kurtulur.”16
Aynı şekilde toplumda bilgi ve yetki bakımından üstün olanlar diğer insanların hatalarını düzeltme gayretinde olmazsa giderek bozulan çevrede kendilerinin de felâkete uğraması kaçınılmazdır.
Nitekim Yüce Allah, kendi sınırlarını ihlâl ettikleri için gazabını hak eden İsrâiloğulları hakkında,
لَوْلَا يَنْهٰيهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْاَحْبَارُ عَنْ قَوْلِهِمُ الْاِثْمَ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَ
“Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya!”17 buyurmakta,
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً
“Öyle bir azaptan sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz.”18 diyerek Müslümanları da bu konuda uyarmaktadır.
Allah Rasûlü de
وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَابًا مِنْهُ ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلاَ يُسْتَجَابُ لَكُمْ
“Bu canı bu tende tutan Allah'a yemin ederim ki ya iyiliği teşvik edip kötülükten sakındırırsınız/uzaklaştırırsınız ya da Allah size bir ceza gönderir de O'na dua edersiniz ama O, duanıza karşılık vermez.”19 buyurarak iyiliği tavsiye etme gayreti ve kötülüğü önleme bilincinden yoksun olan insanların dualarının bile Allah katında makbul olmayacağını haber vermiştir.53
Bu görevin, herkesin kendi yaptığından sorumlu olduğunu,54 bireylerin herkesten önce kendilerini düzeltmeleri gerektiğini bildiren55 âyetlerle çeliştiği düşünülmemelidir. Nitekim Hz. Peygamber'in vefatından sonra bazı kimseler,
يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ
“Ey iman edenler! Siz kendinize bakınız, siz hidayet yolunda olduğunuzda sapıtan size zarar veremez.”20 âyetini herkesin kendinden sorumlu olduğu, dolayısıyla emir bi'l-ma'rûf ve nehiy ani'l-münkerin terk edilmesi gerektiği şeklinde yorumlamışlardı. Böyle bir anlayışın İslâm'la bağdaşmadığını çok iyi bilen Hz. Ebû Bekir, “Ey insanlar! Siz bu âyeti yanlış anlıyorsunuz.” diyerek duruma müdahale etmiştir.57
Cerîr b. Abdullah'ın Rasûlullah'tan naklettiği şu hadis konuya açıklık getirmiştir:
مَا مِنْ قَوْمٍ يُعْمَلُ فِيهِمْ بِالْمَعَاصِي هُمْ أَعَزُّ مِنْهُمْ وَأَمْنَعُ لَا يُغَيِّرُونَ إِلَّا عَمَّهُمْ اللَّهُ تَعَالَى بِعِقَابِهِ
“Aralarında günahlar işlenip durduğu hâlde bu günahları işleyenlerden daha güçlü ve onları engellemeye muktedir iken bunu yapmayan topluluğun hepsine birden Allah azap verir.”21
İslâmiyet hak, adalet, iyilik duygularıyla inşa ettiği mümin gönülleri, her ne olursa olsun haktan yana olmak idealiyle olgunlaştırdığı ruhları, günlük hayatın içerisinde cereyan eden her türlü hadiseye karşı hak duygusuyla bakma, haktan yana tavır alma, iyilikleri yayma, kötülüklerden sakındırma sorumluluğuna çağırmaktadır. Bunun içindir ki Allah Rasûlü, yaşadığı toplumun haksızlık üzerine kurulu düzenine tahammül edememiş, iyilik adına her ne varsa bizzat yaşamış ve yaşadığı topluma anlatmış, içinde bulunduğu bütün kötülüklerden de toplumunu kurtarmaya çalışmıştır.
Günümüz Müslümanları da yaşadıkları topluma ve sosyal problemlere karşı kayıtsız kalmamalı, “Adam, aldırma da geç git!” dememelidir. Çünkü Müslüman, “komşusu açken tok yatamayacak”59 kadar çevresine duyarlı olmayı telkin eden, dünyanın her hangi bir köşesinde bir Müslüman'ın çektiği sıkıntıyı her hangi bir organındaki sancı kadar yakından hissetmeyi60 öğütleyen bir dinin temsilcisidir.
Dolayısıyla bulunduğu mevki, sahip olduğu imkânlar, bilgi ve becerisi, kendisine tanınan yetkiler nispetinde mutlaka çevresindekilere iyiliği tavsiye etmekle ve gördüğü kötülükleri engellemekle yükümlüdür. Bir yazar bir fiilin kötülüğü hakkında kalemini konuşturarak, bir bilim adamı da yapılan kötülüğün zararlarını ortaya koyarak halkı aydınlatabilir.
Kendi kendini denetleyen, düzelten ve yenileyen, diri bir toplum olabilmek, ancak herkesin bu bilinçle, üzerine düşeni en güzel şekilde yapmasıyla mümkündür. Kendi kendisine yeten, birbirine kenetlenmiş, güçlü bir toplumun iç karışıklıklardan korunmakla kalmayıp, dış müdahalelere de geçit vermeyeceği aşikârdır.
İyiliği yayma ve kötülüğü önleme gayreti, gücü nispetinde her müminin bigâne kalamayacağı bir görev ise de öncelikle yetkisi ve bilgisi olan kimselerin sırtında ağır bir sorumluluktur. İnanan insan kendisini böyle bir vazifeden azade görürse bilmelidir ki üzerinde yaşadığı geminin batması hâlinde kendisi de boğulmaktan kurtulamayacaktır. Herkes bilgisi, becerisi, kabiliyeti nispetinde bu dinî vecibeye gönül vermeli, elini taşın altına koymalıdır.
1 Ebû Dâvûd, Melâhim, 17.
2 Beyhakî, Şuabü’l-îmân, VII, 501.
3 Âl-i İmrân, 3/110.
4 Ebû Dâvûd, Salât, 239-242.
5 Tirmizî, Birr, 15
6 Tirmizî, İlim, 14.
7 Ebû Dâvûd, Melâhim, 17.
8 Tevbe, 9/71.
9 Müslim, Zühd, 51.
10 Bakara, 2/44.
11 Saff, 61/2-3.
12 Buhârî, Vudû’, 58.
13 Âl-i İmrân, 3/159.
14 Buhârî, İlim, 12.
15 Âl-i İmrân, 3/104.
16 Buhârî, Şirket, 6.
17 Mâide, 5/63.
18 Enfâl, 8/25.
19 Tirmizî, Fiten, 9.
20 Mâide, 5/105.
21 İbn Hanbel, IV, 366.
Kaynak :
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi
insanveislam
Kıyametin Kopması ile ilgili Sahih Hadisler
Büyük Gün Kıyamet
Ahirete imanın üçüncü ve son bölümü de; kıyametin kopması, bu alemin başka bir aleme dönüşmesi, ba’s yeniden diriliş, haşir, havuz, kulların hesaba çekilmesi, kullar arası hak alışverişi, mizan ve amellerin tartılması, Sırat’tan geçme, cennet ve cehenneme giriş ve Allah’ın kendisinin ve razı olduğu kullarının dilediği kullarına şefaat etmelerini içeren bölümdür.
Ahiret günü, Sur’a üfürülmesi neticesinde kıyametin kopması ve bu alemin yok olmasıyla başlar. Allah’ın diledikleri hariç göklerdeki ve yerdeki bütün canlılar ölür. Gökler ve yer, şimdiki halinden farklı, başka bir hale dönüşür.
Sonra Yüce Allah bütün cinleri ve insanları yeniden diriltir, onları dünyadayken işledikleri iyi ve kötü amellerinden dolayı hesaba çeker, ameller terazilerde tartılır, terazinin sevap kefesi ağır basanları cennete, günah kefesi ağır basanları da cehenneme girdirir. Böylece imtihan dünyasının karşılığı olan ebedi hayat başlamış olur.
Şimdi ayet ve hadisler ışığında bu anlatılanların teferruatına girelim:
1) Kıyametin Kopması
Vaktini yalnızca Allah’ın bildiği o gün geldiğinde İsrafil (Aleyhisselam), üfleme emriyle beraber Sur’a üfler. Sur, hadiste bildirildiğine göre içine üflenen bir boynuzdur.
Ebu Davud 4742, Tirmizi 2547, Ahmed 2/162 No: 6507, 6805
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sur’a bir defa üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur, gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar.”
Hakka 13-16
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sur’a üflenince Allah’ın diledikleri hariç göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölür…”
Zümer 68
Kıyamet bir Cuma günü sabah vakti şafağın atması ile güneşin doğuşu arasında kopar. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Güneşin doğduğu günlerin en hayırlısı Cuma günüdür… Kıyamet o gün kopacaktır. İnsanlar ve cinler hariç bütün canlılar kıyametin kopmasından korkarak Cuma günü sabah olunca güneş doğuncaya kadar kulak kabartırlar.”
Ebu Davud 1046, Nesei 1430, İbni Mace 1084, Muvatta 1/137, Müslim 854/18, Tirmizi 487
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“…Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun kabzasındadır. Gökler ise O’nun sağ eliyle dürülmüş olacaktır…”
Zümer 67
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu ayetin tefsirini şöyle yapmıştır:
“Allah Azze ve Celle kıyamet günü gökleri dürer. Sonra sağ eliyle onları tutar ve:
−Melik benim! Cebbarlar (zorbalar) nerede? Mütekebbirler (büyüklenenler) nerede? buyurur. Sonra yerleri sol eliyle katlar ve:
−Melik benim! Cebbarlar nerede? Mütekebbirler nerede? buyurur.”
Müslim 2788/24
Bir keresinde Yahudi alimlerinden birisi Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e geldi ve:
−Ya Muhammed! Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ, kıyamet günü gökleri bir parmağında, yerleri bir parmağında, dağları ve ağaçları bir parmağında, suyu ve toprağı bir parmağında, diğer mahlukatı da bir parmağında tutar. Sonra onları hareket ettirerek:
−Melik benim, melik benim! buyurur, dedi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Yahudi aliminin verdiği bu haberden hoşnut oldu, onu tasdik ederek güldü ve Zümer Suresi 67. ayetini okudu:
−“Allah’ı hakkıyla takdir edemediler…”
Müslim 2786/19, Buhari 7283, 7284
2) Bu Alemin Başka Bir Aleme Dönüşmesi
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir, güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, denizler kaynatılır, gökyüzü yarılır ve kızarmış yağ renginde gül gibi olur, dağlar ufalanıp savrulur, böylece yerler dümdüz ve boş olur. Orada ne bir iniş ne de bir yokuş görülmez.”
İbrahim 48, Tekvir 1, 2-6, Rahman 37, Ta-Ha 105-107, İnşikak 3
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yerin o günkü durumunu bize şöyle anlatmaktadır:
“Kıyamet günü insanlar arınmış undan yapılmış çörek gibi duru beyaz bir saha üzerinde toplanacaktır. O sahada bir kimseye yol gösterecek hiçbir alamet yoktur.”
Müslim 2790/28, Buhari 6437
3) Ba’s (Yeniden Diriliş)
Sur’a birinci üflenişle beraber kıyamet koptuktan sonra ikinci üflenişle ölülere hayat verilir. Bu hayat verme, insanın ruh ve bedeniyle dünyada olduğu gibi yeniden yaratılmasıdır.
Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Sur’a üflenince Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölür. Sonra ona bir daha üflenince birden onlar ayağa kalkmış bakınıyor olurlar.”
Zümer 68
Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de ilk diriltilecek olanı şöyle haber vermektedir:
“Ben, son nefhadan/üfürmeden sonra başını kaldıracakların ilkiyim. Bir de bakarım ki Musa aleyhisselam Arş’a yapışmış duruyor. O ilk nefhada/üfürmede ölmedi de hep öyle miydi yoksa ikinci nefhadan/üfürmeden sonra benden önce mi diriltildi bilmiyorum.”
Buhari 3201, 4713
İki nefha Sur’a üfleme arasında kırk vakitlik bir zaman dilimi vardır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“İki nefha arasında kırk vakit vardır.”
Hadisin ravisi olan Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh)’a bunun gün mü, ay mı yoksa yıl mı olduğu sorulmuş ve o bilmediği için cevap vermemiştir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) devamla şöyle buyurdu:
“Sonra Allah gökten bir su indirir de insanlar yeşil sebzenin bitmesi gibi yerden çıkarlar. İnsanın kuyruk sokumundaki bir kemiği hariç her parçası çürür. Kıyamet günü tekrar yaratılma o kemik parçasından olacaktır.”
Müslim 2955/141, Buhari 4713
Bu dirilme hali, herkes hangi hal üzere vefat ettiyse ona uygun bir halde olur.
Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Her kul, vefat ettiği hal üzere diriltilir.”
Müslim 2878/83
Yani iyilik üzere ölmüşse güzel bir halde, kötülük üzere ölmüşse kötü bir hal üzere diriltilir.
4) Haşir (Toplanma)
Haşir, insanların kendi aralarındaki hakların alınıp verilmesi için mahkemenin kurulacağı yerde toplanmalarıdır. Bu olay, mahlukatın tekrar diriltilip kabirlerinden çıkışından sonra olacaktır. Allah-u Teâlâ meleklere emreder, onlar da insanları mahşer sahasına getirirler.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kıyamet günü yeryüzünün halini bize şöyle bildirmiştir:
“Kıyamet günü yeryüzü bir tek ekmek olur. Sizden birinizin seferde ekmeğini evirip çevirdiği gibi Cebbar olan Allah onu eliyle evirir çevirir. Bu muazzam ekmek cennet ahalisi için azık olarak hazırlanır…”
Buhari 6436
İnsanlar ilk yaratıldıkları gibi çıplak olarak diriltilecekler ve daha sonra giyindirileceklerdir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Muhakkak ki sizler yalınayaklı, çıplak ve sünnetsiz olarak haşrolunacaksınız… Mahlukat içinde kıyamet günü ilk olarak elbise giydirilecek kişi İbrahim aleyhisselam’dır…”
Buhari 6439, 6440, Müslim 2860/58
İnsanlar haşir esnasında dünyadaki inanç ve yaşantılarına göre birbirlerinden farklı olacaklardır. Allah-u Teâlâ bize kısmen şöyle haber vermektedir:
“…Biz onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşrederiz…”
İsra 97
Bu hususta Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de biraz teferruatlı olarak şöyle haber vermektedir:
“Muhakkak ki sizler yayalar, biniciler ve yüzleri üzere çekilenler olarak haşrolunacaksınız!”
Tirmizi 3350
Bu hususta tesbit edebildiğimiz kısımlar şunlardır:
(1) Yüzü Üzere Haşrolunacaklar
Enes bin Malik (Radiyallahu Anh)’ın rivayet ettiği bir hadiste adamın biri kafirin kıyamet günü yüzünün üzerinde nasıl haşrolunacağını sorunca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap vermiştir:
“Dünyada onu iki ayağının üzerinde yürüten, kıyamet günü yüzü üzerinde yürütmeye kadir değil midir?”
Hiç şüphe yok ki kadirdir!
Buhari 4622, Müslim 2806/54
(2) Yüzleri Kararanlar ve Ağaranlar
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Nice yüzlerin ağardığı ve nice yüzlerin karardığı gün yüzleri kararanlara: ‘İmanınızdan sonra inkar mı ettiniz? Öyleyse inkar etmenizden dolayı tadın azabı!’ (denilir).Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Orada ebedi kalacaklardır.”
Âl-i İmran 106, 107
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“O gün ışıl ışıl parlayacak olan yüzler vardır ki, onlar Rablerine bakarlar.”
“Ve o gün buruşacak olan yüzler vardır ki, onlar bel kemiklerinin kırılacağını anlarlar.”
Kıyamet 22-25
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“O gün birtakım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir. Ve yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüştür ki, hüzünden kapkara kesilmiştirler. İşte onlar günahkar kafirlerin ta kendileridir.”
Abese 40-42
(3) Cin Çarpmış Gibi Olanlar
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Faiz yiyenler kıyamet günü kabirlerinden, ancak şeytan çarpmış kimselerin (cinnet nöbetinden) kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların: ‘Alışveriş tıpkı faiz gibidir.’ demeleri sebebiyledir. Halbuki Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır…”
Bakara 275
(4) İnsan Suretinde Zerre Tanesi Kadar Olanlar
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Mütekebbirler kendini beğenmiş büyüklenenler kıyamet günü adam suretinde zerrecikler kadar küçük olarak haşrolunacaktır. Zillet ve horluk her taraftan kendilerini kaplar. Onlar cehennemde adına Bules denilen bir hapishaneye sürülürler, üzerlerinde ateşlerin ateşi yükselir. Kendilerine cehennem halkının usaresinden özü/sıkma suyundan, kan ve irin çamurundan içirilir.”
Tirmizi 2610, Ahmed 2/179 No: 6677, Albânî Sahîhu’l-Cami’ 8040
(5) İhramlı Olarak Telbiye Getirenler
Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle anlattı:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde bulunan birisi Arafat’ta vakfe yaparken ihramlı olduğu halde birden devesinden düştü, düşer düşmez boynu kırıldı ve vefat etti. Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘Bu adamı su ve sidirle yıkayın ve iki ihram beziyle kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başına da bez sarmayın. Çünkü o kıyamet günü telbiye getirir halde diriltilecektir’ buyurdu.”
Buhari 1196-1197, Müslim 1206/93
(6) Boyunları En Uzun Olanlar
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde müezzinler, boyunları en uzun olanlar olacaklardır.”
Müslim 387/14
(7) Dünyada Kör Olmadığı Halde Kör Olarak Haşrolunanlar
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Herkim beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz ki onun sıkıntılı bir hayatı olur ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz. O:
−Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben görürdüm, der. (Allah) buyurur ki:
−İşte böyle, çünkü ayetlerimiz sana geldi ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.
(Doğru yoldan) sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı ise daha şiddetli ve süreklidir.”
Ta-Ha 124-127
(8) Vücudunun Bir Tarafı Eğri Olanlar
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Her kimin iki hanımı olur ve onların arasında adaletli davranmaz, birine diğerinden daha fazla meylederse ilgi gösterirse kıyamet günü bir tarafı düşük yamuk olarak gelir.”
Ebu Davud 2133, Tirmizi 1149, İbni Mace 1969
(9) Yüzünde Et Parçası Olmayanlar
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Sizden bir adam, sürekli insanlardan dilenir. Nihayet bu kişi kıyamet günü yüzünde et parçası olmaksızın gelir Allah’a kavuşur.”
Buhari 1403, Müslim 1040/103-104
Kıyamet günü olan o son gün, vakit olarak çok uzundur: elli bin senedir. Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh)’ın Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet ettiği hadiste, altın ve gümüş sahibi olup da onların zekat hakkını vermeyenlerin azabı bildirilirken o altın ve gümüşlerin ateşten levhalar haline getirileceği ve bu levhalarla o kimselerin böğür, alın ve sırtlarının dağlanacağı, bu azaplandırmanın kullar arasındaki haklar ödeninceye kadar, miktarı elli bin sene süren bir gün içinde devam edeceği bildirilmektedir.
Aynı şekilde sığır, deve ve davarları olup da onların hakkını vermeyenlerin düz bir sahaya yatırılacakları, sonra da bu hayvanlar tarafından kah ısırılacağı, kah toslanarak çiğneneceği ve bu azaplandırmanın da elli bin sene süren o gün boyunca kullar arasındaki haklar ödeninceye kadar devam edeceği bildirilmektedir.
Müslim 987/24, Ebu Davud 1658
İnsanlar geniş ve düz bir sahada toplanır, güneş insanlara 1.800 metre kalacak kadar yaklaştırılır. Güneşin şu anki dünyaya uzaklığı 150.000.000 kilometredir. Herkes dünyada yaptığı amelleri oranında terler, öyle ki ter yerin içine 100 metre mesafe kadar işler.
İnsanlardan kimisi ökçelerine, kimisi baldırının yarısına, kimisi dizlerine, kimisi beline, kimisi omuzlarına, kimisi boyunlarına ve ağzının içine girecek kadar terler. Hatta bazılarını terleri yutacak, boylarını aşacaktır.
Müslim 2863, 2864, Buhari 6445, 6446, Tirmizi 2536, Terğib ve Terhib 7/101, Ahmed 4/157 No: 17576, İbni Hibban, Hakim
Bu uzun bekleme süresi inkarcılar için zorlu ve meşakkatli, mü’minler için ise kısmen kolay ve kısa tutulacaktır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Sur’a üfürüldüğü zaman, işte o gün zorlu bir gündür. Kafirler için kolay değildir.”
Müddessir 8-10
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurdu:
“Allah Azze ve Celle bu ümmeti mahşerde yarım günden daha çok aciz bırakmaz!”
Ebu Davud 4349
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurdu:
“İnsanların hesap için alemlerin Rabbi Allah’ın huzurunda bekledikleri elli bin seneden oluşan bir günün yarısı olan zaman mü’minler için; güneşin batıya iyice yaklaşmasından batmasına kadar geçen vakit gibi kısa ve kolay olur.”
Terğib ve Terhib 7/103, Ebu Ya’la, İbni Hibban
Mahşer alanı çok geniş ve düz olmasına rağmen orada herhangi bir seslenici seslense onun sesini herkes duyar ve mahşer halkına bakmak isteyen bir bakışta insanların tamamını görür.
Bu bekleyiş sebebiyle insanların gamı ve meşakkati tahammül edemeyecekleri bir hale geldiğinde insanlar bu sıkıntının bitmesi ve hesabın başlaması için Allah’a kendileri hakkında şefaat edecek birilerini ararlar.
Bunun için önce Adem (Aleyhisselam)’a, sonra Nuh (Aleyhisselam)’a, daha sonra İbrahim (Aleyhisselam)’a ve ondan sonra da Musa (Aleyhisselam)’a giderler. Bu nebilerin hepsi dünyadayken işledikleri hatalarını hatırlatarak kendilerinin bu iş için ehil olmadıklarını ve daha ehil birine gitmelerini isterler. Akabinde İsa (Aleyhisselam)’a gelirler, o da insanları Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gönderir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yalnızca kendisine mahsus olan şefaatini ki buna Şefaat-i Uzma Büyük Şefaat denir yapar ve gidip insanların yanında durur. Sonra melekler inerler, daha sonra da haklarında hüküm vermek ve kullar arasındaki davaları halletmek için Yüce Rabbimiz gelir.
Fecr 22, Buhari 3122, 4514, Müslim 194/327, Tirmizi 2551, Ahmed 1/281, 282 No: 2546, 2692
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Yer O’nun nuruyla aydınlanır, Nebiler ve şahitler getirilir.”
Zümer 69
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Akabinde cehennem getirilir.”
Fecr 23
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Cehennemin yetmiş bin bağı ve her bağı çeken yetmişer bin melek vardır, onu sürükleyip getirirler.”
Müslim 2842/29, Tirmizi 2698
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“O gün cehennemden gören iki gözü, işiten iki kulağı ve konuşan bir dili olan bir boyun çıkar ve der ki:
−Ben bugün üç kişiye onları yakalamaya vekil tayin edildim: Her inatçı zorbaya, Allah ile beraber başka bir ilaha dua edene ve musavvirlere canlı resmi ve heykeli yapanlara.”
Tirmizi 2700
Sıkıntısı ve sıcağı şiddetli o günde yalnızca Allah’ın diğer bir rivayette Arş’ının gölgesi var olup başka bir gölge yoktur. Tek olan o gölgede de Allah-u Teâlâ şu yedi kısım insanı gölgelendirir:
1) Adaletli devlet başkanı,
2) Rabbine ibadet içinde temiz hayat yaşayan genç,
3) Gönlü mescitlere bağlı olan kimse,
4) Birbirlerini Allah için seven, beraberlikleri de ayrılmaları da buna bağlı olan iki kişi,
5) Makam sahibi ve güzel bir kadının zina teklifini Allah korkusu sebebiyle reddeden erkek,
6) Kimse bilmeyecek şekilde gizli sadaka veren kişi,
7) Yalnızken Allah’ı zikredip ağlayan kişi.
Buhari 693, Müslim 1031/91
5) Havuz
Mahşer alanında her nebinin bir havuzu vardır. Her nebi havuzuna su içmeye gelenlerin çokluğuyla iftihar edecektir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in de havuzu vardır ve o, su içmeye geleni en çok olan nebi olmayı ummaktadır.
Tirmizi 2560
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in havuzunun genişliği bir aylık mesafe kadar ya da Aden ile Eyle arası mesafeden daha uzundur. Onun suyu sütten daha beyaz, kardan daha soğuk ve baldan daha tatlıdır. Kokusu ise miskten daha hoştur. Havuzun kenarlarında gökteki yıldızlar kadar çok sayıda altın ve gümüşten cennet bardakları vardır.
Aden: Yemen’de bir sahil şehrinin adıdır.
Eyle: Suriye’nin denize kıyısı olan bölgesindeki bir kasabanın adıdır.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) herkesten önce havuzunun başına gidecek ve ümmetini abdest azalarının parlaklığından tanı(Zeker) havuzuna çağıracaktır. Herkim ondan bir yudum içerse bir daha asla susuzluk çekmez.
Havuzun başına gelecek ilk insanlar Muhacirlerin fakirleri olacaktır. Bu havuzun suyunu artırıp çoğaltan biri altın ve diğeri gümüş iki oluk vardır ki, devamlı olarak cennetten su taşı(Zeker) havuza boşaltırlar.
Su taşınan kaynak ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e verilen cennetteki Kevser Nehri olmalıdır. Nitekim Kevser hakkında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle bilgi vermiştir:
“İki yanı altından, akma yatağı inci ve yakut üzerinde, toprağı miskten daha hoş, her iki yanında inciden kubbeler olan bir nehir.”
Ümmeti Muhammed’den olduğu halde o havuzun başına gelen ve cehennem zebanileri tarafından uzaklaştırılıp Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından kovulan insanlar olacaktır ki, onlar sünnete muhalif şeyler ihdas edip bid’at çıkaranlardır. Onlar arkaları üzere dinden çıkmış kimseler olarak vasfedilmektedirler ve çok azı müstesna cehennemden kurtulamayacaklardır.
Buhari 6476, 6485, Müslim 247, 248, 400/53, 2289, 2305, Tirmizi 2561, 2562, 3579, 3581, İbni Mace 4301, 4306
6) Kulların Hesaba Çekilmeleri
O gün, artık amellerin karşılıklarının alındığı gündür. Herkes dünyadayken yaptığı amellerinin karşılığını, niyetlerine göre alacak ve zerre kadar zulme ve haksızlığa uğramayacaktır.
Ebu Zerr (Radiyallahu Anh)’ın Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet ettiği kudsi bir hadiste Allah (Tebareke ve Teâlâ) şöyle buyurmaktadır:
“…Ey kullarım! Bunlar ancak sizin amellerinizdir. Ben onları sizin için sayıyor ve muhafaza ediyorum, sonra onların karşılığını size tam olarak veririm. Öyleyse her kim bir hayır bulursa Allah’a hamdetsin, her kim de onun haricinde bir şey bulursa başkasını değil ancak kendini kınasın.”
Müslim 2577/55
Kendisinde ancak rasullerin konuşmasına izin verilen o gün, her bir kulun Allah’a arz olunmasının ardından amellerin yazılı olduğu defterler sahiplerine dağıtılır. Amel defterleri, öncekilerin ve sonrakilerin yaptığı işleri kapsar. Ortaya konan bu defterlerde sayılıp kayda geçmeyen küçük büyük hiçbir amel yoktur. Kehf 49 Mahlukatın işlediği ameller Kiramen Katibin isimli meleklerce bu defterlere yazılmıştır. İnfitar 10-12, Casiye 29
Bu amel defterlerinin dağıtılması esnasında defterler bazılarına sağ taraflarından, bazılarına sol ve diğer bazılarına da arka taraflarından verilir.
İyi amel işleyenlere bunun bir göstergesi olarak defterleri sağdan verilir. Onlar o gün sevinçli olarak ailelerine döner ve: Alın kitabımı okuyun. Ben zaten kitabımla karşılaşacağımı biliyordum, derler. O kimseler kolay bir hesaba çekilecek ve hoşnut olacakları bir hayatla karşılaşacaklardır. İnşikak 7-9, Hakka 19-21
Kötü amel işleyenlerin göstergesi ise kitaplarının sol taraftan veya arkalarından verilmesidir. Kitabı solundan verilenler: Keşke kitabım verilmeseydi de hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke ölüm işimi bitirseydi, derler. Hakka 25-27 Kitabı arkasından verilen de derhal yok olmayı ister ve ateşe girer. Çünkü o, ailesinin yanında Rabbine dönmeyeceğini sanarak şımarıyordu. İnşikak 10-14
İnsanlar Rablerine arz olunup adil bir şekilde hesaba çekileceklerdir. Hicr 92, Kehf 48, Hakka 18 Yüce Mevla bizlerden her birisiyle aracı ve tercüman olmaksızın konuşacaktır. Buhari 6451, Müslim 1016/67 Bu arz olunma esnasında kulların lehine ve aleyhine deliller getirilecek ve dünyada yapılan amellerin salih ya da fasid oldukları ortaya çıkarılacaktır.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu yapılanın yalnızca arz Allah’a sunulma olduğunu belirtmektedir. Bu arz esnasında insanoğluna beş şeyden hesap sorulmadıkça Rabbinin huzurundan ayrılamaz.
Bunlar:
1) Ömrünü nerede ve nasıl tükettin?
2) Gençliğini nerede ve nasıl yıprattın?
3) Malını nereden kazandın?
4) Malını nereye harcadın?
5) Öğrendiklerin hakkında ne amelde bulundun?
Tirmizi 2531
Allah-u Teâlâ mü’min kullarından bazılarıyla konuşurken ona yaklaşır ve rahmetiyle onu sarar, kuşatır. Akabinde onun dünyada yapmış olduğu her ameli başkaları duymayacak şekilde ona hatırlatır. O da yaptıklarını hatırlar ve inkar etmeksizin itiraf eder. Yaptığı kötülüklerden kendisine hatırlatılanların çokluğundan dolayı helak olacağına kanaat etmeye başladığında Allah (Azze ve Celle):
−“Ey kulum! Ben senin aleyhine olan bu günahlarını dünyadayken insanlardan gizlemiştim. Bugün de tüm bunları senin lehine olmak üzere mağfiret ediyorum” buyurur ve o mü’min kula yalnızca hasenat iyilik defterleri sağ tarafından verilir.
Buhari 2261, Müslim 2768/52
Bunun gibi, kıyamet günü Müslümanlardan niceleri dağlar gibi çok günahlarla getirilir de Allah-u Teâlâ rahmetiyle onları mağfiret eder ve hoşnut olduğu her Müslüman’a karşı bir Yahudi veya Hristiyan ileterek:
−“Bu senin ateşten kurtulma fidyendir” buyurur.
Müslim 2767/49, 51
Kafir ve münafıklara gelince; onlar dünyada işledikleri kendilerine hatırlatılınca suçlarını inkar ederler. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ onların ağızlarını mühürler ve organlarına:
−“Konuşun, der. Elleri, ayakları, kulakları, gözleri, derileri, etleri ve kemikleri kişinin inkar ettiği şeyleri ortaya dökerek aleyhine şahitlik yaparlar.
O kullara tekrar konuşma izni verildiğinde organlarına kızarak:
−Niçin aleyhimize şahitlik yapıyorsunuz? diye sorarlar.
Organlar:
−Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu, derler.”
Nur 24, Yasin 65, Fussilet 20-21, Müslim 2968, 2969
Bu konuşmanın ardından da ona, iyilik ve kötülüklerinin yazılı olduğu amel defterleri solundan veya arkasından verilir. Böylece mü’min kul Allah’a arz olunarak kolay bir hesaba çekilir, münafık ve kafir kullar ise inceden inceye hesaba çekilerek azabı hak eden ve helak olanlardan olur.
Buhari 258, Müslim 2876/79
Bu hesaba çekilme işlemi ümmetler arasında sırayla yapılacak ve bizler Ümmet-i Muhammed, hesaba ilk çekilenler olacağız. Bizler dünya ehlinin sonuncularıyız, kıyamet günü ise en öne geçip mahlukatın hepsinden önce lehlerinde hüküm verilecek olanlarız.
Müslim 856/22, Buhari 850, İbni Mace 4290
Kulların amel olarak hesap vereceği ilk şey namazdır. Eğer namazı tam ve sahih olursa felaha erer ve hesabı başarıyla bitirir, diğer amelleri de kabul edilir. Yok eğer namazı fasid bozuk olursa perişan olur, hüsrana düşer. Diğer amelleri de namazı gibi ifsad olur. Şayet farz namazlarından eksiği varsa Rabbimiz (Tebareke ve Teâlâ):
−Kulumun tatavvu nafile namazı var mı, bakın! buyurur. Varsa onlarla farzlardan eksik bıraktığı kadarını tamamlar, diğer amelleri de bu şekilde muamele görür.
Tirmizi 409, Nesei 463, 466, İbni Mace 1425, 1426, Terğib ve Terhib 1/365, Mecmau’z-Zevaid 2/291, Taberani, Ahmed
Bununla beraber o günün şiddetinden dolayı, bir kişi doğumundan ölümüne kadar hayatının tamamını Allah (Azze ve Celle)’ye itaat ederek geçirmiş olsa bile bu yaptıklarını az görerek dünyaya döndürülüp ecir ve sevabını artıracak işler yapabilmeyi temenni edecektir.
Terğib ve Terhib 7/116, Ahmed
Çünkü o gün nebi ve rasuller dahil hiç kimse dünyada yapa geldiği ameller sebebiyle cennete giremez. Cennete giriş ancak Rahman ve Rahim olan Allah’ın rahmeti ve mağfireti ile kulların hata ve kusurlarını örtüp bağışlamasıyla mümkün olacaktır.
Buhari 6397, Müslim 2816/71, 2818/78
Kıyamet gününde insanlar arasında hüküm verilinceye kadar her bir şahıs dünyadayken verdiği sadakasının gölgesinde bulunacaktır.
İbni Hibban 3310, İbni Huzeyme Sahih 2431, Hakim 1517, Ahmed 4/147 No: 17466
7) Kullar Arası Hak Alışverişi
Allah-u Teâlâ, kendisiyle kulları arasında şirk ortak koşma dışındaki meseleleri dilediği kimseler için bağışlayacaktır. Nisa 48 Ancak dünyadayken kulları arasında cereyan etmiş ve helalleşilmemiş olan hak alışverişlerine karışmamış ve o hakların tasarrufunu hak sahibi olan kullarına bırakmıştır. Bundan dolayı miktarı elli bin sene olan o hesap gününde hak sahipleri kendilerine haksızlık ve zulüm yapan insanlardan haklarını alacaklardır.
O günde altın ve gümüş gibi maddiyat söz konusu olmadığı için ödeşmeler, hak sahibine verilecek sevaplarla yapılacaktır. Hakların ödenmesine sevaplar yeterli gelmezse bu sefer hak sahibinin günahları hesaplaşma tamam olana kadar haksızlık yapana verilir de o kişi sevapları yok olmuş, üstelik kendi günahlarıyla beraber başkalarının günahlarını da yüklenmiş olarak ateşin yolunu tutar.
Bu hususta Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in birkaç buyruğuna göz atalım:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Andolsun ki kıyamet gününde bütün haklar sahibine ödenir. Hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyuna kadar.”
Müslim 2582/60, Tirmizi 2535
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Her kimin yanında kardeşine ait haksız alınmış bir hak varsa o haksızlıktan dolayı hak sahibiyle helalleşsin. Çünkü orada kıyamet gününde dinar altın da, dirhem gümüş de yoktur. Kardeşinin hakkı için kendi hasenelerinden alınmadan önce, dünyada onunla helalleşsin. Eğer onun hakkı karşılayacak kadar iyiliği yoksa kardeşinin günahlarından alınır, o zalimin üzerine atılır.”
Buhari 6447, 2268
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Ümmetimin müflisi iflas edeni şu kimsedir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekat ile gelir, kendisi de şuna sövmüş, buna iftira atmış, öbürünün malını yemiş, berikinin kanını dökmüş ve bir diğerini dövmüş olarak gelir. Onun iyiliklerinden bir kısmı şuna, bir kısmı buna verilir. Eğer üzerinde olan kul hakları ödenmeden evvel hasenatı tükenirse hak sahiplerinin hatalarından alınır ve haksızlık yapana yüklenir. Sonra o kişi ateşe atılır.”
Müslim 2581/59, Tirmizi 2533
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Sonra Allah-u Teâlâ yakındakilerin işittiği gibi uzakta bulunanların da işitebileceği gibi onlara şöyle seslenir:
−Deyyan hesaba çekici benim, Melik benim. Kendisinde cennet ehlinden birinin hakkı olan cehennemlik kimse kısas olunmadan cehenneme giremez ve kendisinde cehennemliklerden birinin bir tokat ile de olsa hakkı bulunan cennetlik kimse de kısas olunmadan cennete giremez.”
Terğib ve Terhib 7/127, Ahmed 3/495 No 16138
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Allah-u Teâlâ insanlar arasında ilk olarak, dökülen kan davaları hakkında hüküm verecektir.”
Buhari 6447, Müslim 1678/28
Hesaba çekilme herkes için söz konusu değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ bu ümmetten yetmiş bin kişiyi hesapsız ve azaba uğramaksızın cennete sokacağını Rasulü’ne bildirmiştir.
Buhari 6452, Müslim 220/374
Bunlar kendilerine rukye yapılmasını istemez, bedenlerini dağlamaz, uğursuzluk inancı taşımaz ve ancak Rablerine tevekkül ederler. Onların yüzleri dolunay parlaklığı gibi parlar halde olacaktır. Aynı zamanda bu yetmiş bin kişinin her bin kişisiyle beraber yetmişer bin kişi yani 70×70.000= 4.900.000 kişi ve Rabbimizin tutamlarından üç tutam avuç miktarı insan da hesapsızca cennete girdirilecektir.
Tirmizi 2554, İbni Mace 4286, Ahmed 5/250 No: 22508, 22659
Allah-u Teâlâ kullarına karşı, annenin çocuğuna duyduğu merhametten daha fazla merhametlidir.
Buhari 5996, Müslim 2754/22
Yüce Mevla gökleri ve yeri yarattığı gün rahmeti yüz parçaya ayırdı. Bunlardan bir parçayı cinler, insanlar, hayvanlar ve haşerelerin arasına indirip yaydı. İşte o tek bir parça rahmet sebebiyle mahlukat birbirine şefkat etmekte, vahşi hayvanlar bile yavrularına meyledip onları ihmal etmemektedir. Rahmeti gazabına galip gelen Rabbimiz rahmetinin kalan doksan dokuz kısmını geri bırakmıştır ve kıyamet gününde o kalan kısımla kullarına merhamet edecektir.
Buhari 5997, Müslim 2751, 2753
Azabı da çetin olan, Rahman, Rahim, Rauf şefkatli, Latif yumuşaklık ve lütuf sahibi, Halim yumuşaklıkla muamele edici ve Gaffar çokça bağışlayıcı olan Rabbimizden bizlere hesap gününde rahmetiyle muamele etmesini ve bizleri cennetine girdirmesini niyaz ediyoruz.
8) Mizan (Terazi)
Hesap ve kullar arası hak alışverişi tamamlandıktan sonra ameller tartılır. Muhasebe, işlenen amelin kendisi için, tartma ise işlenen amellerin karşılığını vermek içindir. Verilecek olan karşılık, amelin kendisine ve miktarına göre olmalıdır. Öyleyse amellerin tartılması, hesaba çekilmeden sonra olmalıdır.
Kıyamet gününde amellerin tartılması için hakiki terazi kurulacaktır. Bu terazinin iki kefesi bulunacak ve şayet o terazide gökler ve yer tartılacak olsa onları alacak kadar genişleyebilme özelliğine sahip olacaktır.
Terğib ve Terhib 7/162, Hakim
Allah-u Teâlâ bu terazi hakkında şöyle buyuruyor:
“Biz, kıyamet günü adalet terazilerini kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık yapılmaz. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa onu (teraziye) getiririz…”
Enbiya 47
Her ne kadar bu ayette ‘teraziler’ şeklinde çoğul sigayla birden fazla terazi varmış gibi bildirilse de, alimlerin çoğunluğu kıyamet günü terazinin tek olacağı, ancak içinde tartılacak amellerin çok ve çeşitli olması itibarıyla burada çoğul olarak getirildiği görüşündedirler.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“O gün tartı haktır (tam doğrudur). Kimin terazisi ağır basarsa, işte onlar felaha erenlerin ta kendileridir. Her kimin tartısı da hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize zulmetmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.”
A’raf 8, 9
Kelime-i şehadetin bulunacağı kefe, ne kadar çok olursa olsun günahların konulacağı kefe karşısında daha ağır basacaktır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bildirdiğine göre kıyamet günü Allah-u Teâlâ bu ümmetten bir kişiyi, herkesin önünde ayıracaktır. Bu kişinin aleyhine her birinin boyu gözün görebildiği mesafe kadar olan doksan dokuz dosya açılır. Sonra Allah ona bu dosyalarda yazılanlara itirazı olup olmadığını sorar.
Adam:
−Hayır, ya Rabbi, der. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ onun bir iyiliği olduğunu ve ona haksızlık yapılmayacağını bildirir. Üzerinde kelime-i şehadet bulunan bir bıtaka kağıt parçası getirilir. Adam böyle çok olan günah defterleri karşısında bu kağıdın bir değeri olacağına ihtimal vermez. Müteakiben günah dosyaları terazinin bir kefesine, kağıt parçası da diğer kefesine konulur ve kağıt parçasının konduğu kefe ağır basar. Hiçbir şey Allah’ın ismi yanında ağır basamaz.
Tirmizi 2776, İbni Mace 4300, Hakim 1/2, 529, Ahmed 2/213, No: 6994, 7066, Albânî Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha 135
Terazide kulun amellerinin bulunduğu defterlerin tartılması söz konusu olduğu gibi amellerin tartılacağı da, kişinin kendisinin tartılacağı da söylenmiştir. Çünkü:
a) Kulun terazisine konulacak en ağır şeyin güzel ahlak olduğuna, “Subhanallahi ve Bi Hamdihi Subhanallahi’l-Azîm” sözünün terazide ağır olacağına, “Elhamdulillah” sözünün de mizanı dolduracağına dair hadisler mevcuttur.
Tirmizi 2070, 2071, Ahmed 6/441 No: 28044, 28067, 28082, Buhari 6343, Müslim 2694/31, Müslim 223/1, Tirmizi 3745
b) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), İbni Mes’ud (Radiyallahu Anh)’a bacağı ince olduğu için gülüşen ashabına o bacağın kıyamet günü mizanda Uhud Dağı’ndan daha ağır geleceğini haber vermiştir.
Ahmed 1/114 No 920, Mucemu’l-Kebir 9/970
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in verdiği başka bir habere göre; kıyamet gününde iri cüsseli ve semiz bir adam hesap yerine gelir, ancak Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar ağır gelmez.
Buhari 4550, Müslim 2785/18
İlk üç hadiste amellerin tartılacağına, diğer iki hadiste de kulların kendisinin tartılacağına işaret vardır.
9) Allah’ın Görülmesi
Ehli Sünnet inancına göre Allah’ı dünyada görmek hiçbir insan için mümkün değildir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Şunu iyi bilin ki; sizden herhangi biriniz ölünceye kadar Rabbini asla göremeyecektir!”
Müslim 2931/169
Ebu Zerr (Radiyallahu Anh) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e:
−Rabbini gördün mü? diye sorunca, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir nur, O’nu nasıl görebilirim ki?”
Müslim 178/291, Ahmed 5/148 No: 21638, 21720, 21830
Kıyamet gününde Rabbimizi görme hakkında sorular sorulduğunda ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), öğlen vakti güneşi ve dolunay şeklindeyken ayı görmekte zorlanmadığımız gibi kıyamet gününde Rabbimiz (Tebareke ve Teâlâ) yı görmekte zorluk çekmeyeceğimizi haber vermiştir.
Buhari: 633, Müslim 633/211
Kıyamet günü insanlar toplu olduğu halde bir nidacı:
−Her ümmet dünyada neye tapıyor idiyse onun peşine düşsün, diye seslenir. Bunun üzerine Allah’ın gayrısı şeylerden putlara ve dikili taşlara tapınanların hepsi cehenneme dökülürler. Geriye günahkar ve iyi olsun Allah’a kulluk yapan ehli kitap ümmetler kalır. Yahudiler çağrılır ve neye taptıkları sorulur.
Onlar:
−Biz Allah’ın oğlu Üzeyr’e tapıyorduk, derler.
Bunun üzerine onlara:
−Yalan söylüyorsunuz! Allah eş ve çocuk edinmemiştir, denilir. Onlara istekleri sorulur, onlar da susadıklarını söylerler. Cehennem onlara bir serap gibi gösterilir ve oraya sevk olunurlar. Su içmek için birbirlerini çiğneyerek oraya gider ve ateşe dökülürler.
Sonra Hıristiyanlar çağrılır, neye taptıkları sorulur:
−Allah’ın oğlu Mesih (İsa) ya tapıyorduk, derler.
Bunun üzerine onlara da:
−Yalan söylüyorsunuz! Allah hiçbir eş ve çocuk edinmemiştir, denilir. Onlara da istekleri sorulur, susadıklarını söylerler. Cehennem aynı şekilde onlara da bir serap gibi gösterilir ve oraya sevk olunurlar. Su içmek maksadıyla birbirlerini ezerek oraya gider ve ateşe dökülürler.
Meydanda sadık olsun, facir olsun yalnızca Allah-u Teâlâ’ya kulluk eden muvahhid kimseler kalır. Alemlerin Rabbi (Subhanehu ve Teâlâ) onlara, gördükleri suretin dışında başka bir surette gelerek:
−Neyi bekliyorsunuz? Her ümmet kulluk yaptığının peşine düştü, diye seslenir.
Onlar:
−Biz muhtaç olduğumuz halde dünyada bu insanlardan ayrıldık ve onlarla arkadaşlık yapmadık, şimdi kendisine kulluk yaptığımız Rabbimizi bekliyoruz, derler.
Allah-u Teâlâ:
−Ben sizin Rabbinizim, der.
Bunun üzerine o muvahhid topluluk iki ya da üç kere:
−Senden Allah’a sığınırız! Biz Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayız, derler.
Allah-u Teâlâ onlara:
−Sizinle Rabbiniz arasında kendisini tanıyabileceğiniz bir alamet var mı? diye sorunca:
−Evet, baldırdır, derler. Allah-u Teâlâ baldırını (sakını) açar, ihlaslı mü’minler hemen O’na secde ederler. Dünyadayken riya ve gösteriş için Allah’a secde edip namaz kılanlar da secde etmek isterler ancak Allah buna müsaade etmez ve onların sırtlarını tek bir tabakaya çevirir. Secde etmek istedikçe enseleri üzere geri düşerler.
“İncik/baldır açıldığı gün secdeye davet olunurlar da güç yetiremezler.”
Sonra secde edenler başlarını kaldırırlar. Gördükleri ilk sureti değişmiş olduğu halde:
−Ben sizin Rabbinizim, der, onlar da:
−Sen Rabbimizsin, derler. Akabinde cehennemin üzerine Sırat Köprüsü kurulur ve şefaate izin verilir.
Buhari 801, 6471, 7303, 7310, Müslim 182, 183
10) Sırat Köprüsü
Sırat, hesap ve mizandan sonra insanların üzerinden geçmesi için cehennemin üzerine kurulan bir köprüdür. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu köprüyü ‘ayakların kayacağı bir yer’ diye tarif ederken, büyük sahabi Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh) ise ‘keskin kılıç ağzı gibi ince ve kaygan bir yer’ diye tarif etmiş, Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu Anh) ise:
“Bana köprünün (Sırat’ın) kıldan ince ve kılıçtan keskin olduğu haberi ulaştı,” demiştir.
Buhari 7312, Müslim 183/302, Taberani, Terğib ve Terhib 7/163
Cehennemin üzerine kurulan bu köprünün iki yanında, kızgın demirlerden olup büyüklüğünü yalnız Allah’ın bildiği, baş kısımları eğri, sert ve keskin, geniş çengeller vardır ki Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunları Arabistan’ın Necd bölgesinde yetişen sa’dan dikenlerine benzetmiştir. Bu çengeller insanların dünyadaki amellerine göre kişilere musallat kılınır. Bazı insanlara hiç dokunmaz, bazılarını tırmalar ve dengesini bozar, diğer bazılarını da yakalayıp bırakmaz ve altındaki cehenneme yuvarlar.
İnsanların tamamı mü’min-kafir, salih-fasık ayrımı olmaksızın, Nebi ve Rasuller dahil (öncelikle Ümmet-i Muhammed olmak üzere) herkes Sırat Köprüsü’nden geçecektir. Bu esnada dünyada en çok ihlal edilen ve Allah katında değerleri çok büyük olan ‘emanet’ ve ‘rahim (yani akrabalık bağları)’ oraya gönderilir ve Sırat’ın sağlı sollu iki yanına dikilirler.
Dünyada hak dinin gereği olan amelleri yapıp sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) üzere olan kimseler Sırat Köprüsü üzerinden de ayakları kaymadan geçecektir. Bunlardan bazıları amelleri karşılığında şimşek gibi, bazıları rüzgar gibi, diğer bazıları kuş uçuşu gibi, kimisi iyi cins bir at gibi, kimisi insan koşması gibi, bazısı da normal yürüyüşle geçerler. Onları bu şekilde geçiren amelleridir.
Bu esnada Nebimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetine olan düşkünlüğü ve merhameti sebebiyle köprü üzerinde dikilmiş ve ümmeti için Allah’a niyazda bulunarak:
−Rabbim! Selamet ver, selamet ver! der. Nihayet kulların amelleri yetersiz kalır, bazıları yürümeye güç yetiremez ancak emekleyerek ve sürünerek geçer ve kurtulurlar.
Bu dünyada sırat-ı müstakimden ayrılarak dinin gereklerini yerine getirmeyenler ise -Allah’ın diledikleri hariç- bu son günde köprüden geçemeyecek ve ayakları kayıp cehenneme yuvarlanacaktır.
Buhari 6472, 7312, Müslim 182, 183
Hadislerde zikredilen bu Sırat Köprüsü üzerinden geçiş Kur’an’ı Kerim’de cehenneme uğrama şeklinde ifade edilmiştir:
“Sizden herkes oraya (cehenneme) uğrayacaktır! (Bu) Rabbinizin üzerine aldığı kesin bir hükümdür. Sonra biz muttakileri (Allah’tan sakınanları) kurtarırız, zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.”
Meryem 71, 72
Bu ayet ile hadisler bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan şey; Sırat Köprüsü üzerinden herkes geçecek, bu geçiş oradan geçip kurtulan mü’minlerin cehenneme uğratılmaları olacaktır. Yoksa herkesin cehenneme girmesi söz konusu değildir. Allah-u a’lem.
Müslim 2496/163, İbni Mace 4281, Ahmed bin Hanbel Müsned 6/286 No: 26972
Sırat Köprüsünü geçip ateşten ebediyen kurtulan mü’minlere, cennet ile cehennem arasında bir köprü üzerinde bekletilerek dünyadayken aralarında meydana gelmiş olan haksızlıklar için kısas uygulanır. Haksızlıklardan arınıp tertemiz oldukları zaman onların cennete girmelerine izin verilir. O mü’minlerden her birisi cennetteki makamını, dünyadaki evinin yolunu nasıl biliyorsa ondan daha doğru bulur ve oraya varır.
Buhari 6448
Büyük Gün Kıyamet
Ahirete imanın üçüncü ve son bölümü de; kıyametin kopması, bu alemin başka bir aleme dönüşmesi, ba’s yeniden diriliş, haşir, havuz, kulların hesaba çekilmesi, kullar arası hak alışverişi, mizan ve amellerin tartılması, Sırat’tan geçme, cennet ve cehenneme giriş ve Allah’ın kendisinin ve razı olduğu kullarının dilediği kullarına şefaat etmelerini içeren bölümdür.
Ahiret günü, Sur’a üfürülmesi neticesinde kıyametin kopması ve bu alemin yok olmasıyla başlar. Allah’ın diledikleri hariç göklerdeki ve yerdeki bütün canlılar ölür. Gökler ve yer, şimdiki halinden farklı, başka bir hale dönüşür.
Sonra Yüce Allah bütün cinleri ve insanları yeniden diriltir, onları dünyadayken işledikleri iyi ve kötü amellerinden dolayı hesaba çeker, ameller terazilerde tartılır, terazinin sevap kefesi ağır basanları cennete, günah kefesi ağır basanları da cehenneme girdirir. Böylece imtihan dünyasının karşılığı olan ebedi hayat başlamış olur.
Şimdi ayet ve hadisler ışığında bu anlatılanların teferruatına girelim:
1) Kıyametin Kopması
Vaktini yalnızca Allah’ın bildiği o gün geldiğinde İsrafil (Aleyhisselam), üfleme emriyle beraber Sur’a üfler. Sur, hadiste bildirildiğine göre içine üflenen bir boynuzdur.
Ebu Davud 4742, Tirmizi 2547, Ahmed 2/162 No: 6507, 6805
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sur’a bir defa üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olur, gök de yarılır ve artık o gün o, çökmeye yüz tutar.”
Hakka 13-16
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sur’a üflenince Allah’ın diledikleri hariç göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölür…”
Zümer 68
Kıyamet bir Cuma günü sabah vakti şafağın atması ile güneşin doğuşu arasında kopar. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Güneşin doğduğu günlerin en hayırlısı Cuma günüdür… Kıyamet o gün kopacaktır. İnsanlar ve cinler hariç bütün canlılar kıyametin kopmasından korkarak Cuma günü sabah olunca güneş doğuncaya kadar kulak kabartırlar.”
Ebu Davud 1046, Nesei 1430, İbni Mace 1084, Muvatta 1/137, Müslim 854/18, Tirmizi 487
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“…Kıyamet günü bütün yeryüzü O’nun kabzasındadır. Gökler ise O’nun sağ eliyle dürülmüş olacaktır…”
Zümer 67
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu ayetin tefsirini şöyle yapmıştır:
“Allah Azze ve Celle kıyamet günü gökleri dürer. Sonra sağ eliyle onları tutar ve:
−Melik benim! Cebbarlar (zorbalar) nerede? Mütekebbirler (büyüklenenler) nerede? buyurur. Sonra yerleri sol eliyle katlar ve:
−Melik benim! Cebbarlar nerede? Mütekebbirler nerede? buyurur.”
Müslim 2788/24
Bir keresinde Yahudi alimlerinden birisi Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e geldi ve:
−Ya Muhammed! Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ, kıyamet günü gökleri bir parmağında, yerleri bir parmağında, dağları ve ağaçları bir parmağında, suyu ve toprağı bir parmağında, diğer mahlukatı da bir parmağında tutar. Sonra onları hareket ettirerek:
−Melik benim, melik benim! buyurur, dedi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Yahudi aliminin verdiği bu haberden hoşnut oldu, onu tasdik ederek güldü ve Zümer Suresi 67. ayetini okudu:
−“Allah’ı hakkıyla takdir edemediler…”
Müslim 2786/19, Buhari 7283, 7284
2) Bu Alemin Başka Bir Aleme Dönüşmesi
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir, güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, denizler kaynatılır, gökyüzü yarılır ve kızarmış yağ renginde gül gibi olur, dağlar ufalanıp savrulur, böylece yerler dümdüz ve boş olur. Orada ne bir iniş ne de bir yokuş görülmez.”
İbrahim 48, Tekvir 1, 2-6, Rahman 37, Ta-Ha 105-107, İnşikak 3
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yerin o günkü durumunu bize şöyle anlatmaktadır:
“Kıyamet günü insanlar arınmış undan yapılmış çörek gibi duru beyaz bir saha üzerinde toplanacaktır. O sahada bir kimseye yol gösterecek hiçbir alamet yoktur.”
Müslim 2790/28, Buhari 6437
3) Ba’s (Yeniden Diriliş)
Sur’a birinci üflenişle beraber kıyamet koptuktan sonra ikinci üflenişle ölülere hayat verilir. Bu hayat verme, insanın ruh ve bedeniyle dünyada olduğu gibi yeniden yaratılmasıdır.
Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Sur’a üflenince Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde kim varsa hepsi ölür. Sonra ona bir daha üflenince birden onlar ayağa kalkmış bakınıyor olurlar.”
Zümer 68
Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de ilk diriltilecek olanı şöyle haber vermektedir:
“Ben, son nefhadan/üfürmeden sonra başını kaldıracakların ilkiyim. Bir de bakarım ki Musa aleyhisselam Arş’a yapışmış duruyor. O ilk nefhada/üfürmede ölmedi de hep öyle miydi yoksa ikinci nefhadan/üfürmeden sonra benden önce mi diriltildi bilmiyorum.”
Buhari 3201, 4713
İki nefha Sur’a üfleme arasında kırk vakitlik bir zaman dilimi vardır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“İki nefha arasında kırk vakit vardır.”
Hadisin ravisi olan Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh)’a bunun gün mü, ay mı yoksa yıl mı olduğu sorulmuş ve o bilmediği için cevap vermemiştir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) devamla şöyle buyurdu:
“Sonra Allah gökten bir su indirir de insanlar yeşil sebzenin bitmesi gibi yerden çıkarlar. İnsanın kuyruk sokumundaki bir kemiği hariç her parçası çürür. Kıyamet günü tekrar yaratılma o kemik parçasından olacaktır.”
Müslim 2955/141, Buhari 4713
Bu dirilme hali, herkes hangi hal üzere vefat ettiyse ona uygun bir halde olur.
Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Her kul, vefat ettiği hal üzere diriltilir.”
Müslim 2878/83
Yani iyilik üzere ölmüşse güzel bir halde, kötülük üzere ölmüşse kötü bir hal üzere diriltilir.
4) Haşir (Toplanma)
Haşir, insanların kendi aralarındaki hakların alınıp verilmesi için mahkemenin kurulacağı yerde toplanmalarıdır. Bu olay, mahlukatın tekrar diriltilip kabirlerinden çıkışından sonra olacaktır. Allah-u Teâlâ meleklere emreder, onlar da insanları mahşer sahasına getirirler.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kıyamet günü yeryüzünün halini bize şöyle bildirmiştir:
“Kıyamet günü yeryüzü bir tek ekmek olur. Sizden birinizin seferde ekmeğini evirip çevirdiği gibi Cebbar olan Allah onu eliyle evirir çevirir. Bu muazzam ekmek cennet ahalisi için azık olarak hazırlanır…”
Buhari 6436
İnsanlar ilk yaratıldıkları gibi çıplak olarak diriltilecekler ve daha sonra giyindirileceklerdir. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Muhakkak ki sizler yalınayaklı, çıplak ve sünnetsiz olarak haşrolunacaksınız… Mahlukat içinde kıyamet günü ilk olarak elbise giydirilecek kişi İbrahim aleyhisselam’dır…”
Buhari 6439, 6440, Müslim 2860/58
İnsanlar haşir esnasında dünyadaki inanç ve yaşantılarına göre birbirlerinden farklı olacaklardır. Allah-u Teâlâ bize kısmen şöyle haber vermektedir:
“…Biz onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşrederiz…”
İsra 97
Bu hususta Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’de biraz teferruatlı olarak şöyle haber vermektedir:
“Muhakkak ki sizler yayalar, biniciler ve yüzleri üzere çekilenler olarak haşrolunacaksınız!”
Tirmizi 3350
Bu hususta tesbit edebildiğimiz kısımlar şunlardır:
(1) Yüzü Üzere Haşrolunacaklar
Enes bin Malik (Radiyallahu Anh)’ın rivayet ettiği bir hadiste adamın biri kafirin kıyamet günü yüzünün üzerinde nasıl haşrolunacağını sorunca Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle cevap vermiştir:
“Dünyada onu iki ayağının üzerinde yürüten, kıyamet günü yüzü üzerinde yürütmeye kadir değil midir?”
Hiç şüphe yok ki kadirdir!
Buhari 4622, Müslim 2806/54
(2) Yüzleri Kararanlar ve Ağaranlar
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Nice yüzlerin ağardığı ve nice yüzlerin karardığı gün yüzleri kararanlara: ‘İmanınızdan sonra inkar mı ettiniz? Öyleyse inkar etmenizden dolayı tadın azabı!’ (denilir).Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Orada ebedi kalacaklardır.”
Âl-i İmran 106, 107
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“O gün ışıl ışıl parlayacak olan yüzler vardır ki, onlar Rablerine bakarlar.”
“Ve o gün buruşacak olan yüzler vardır ki, onlar bel kemiklerinin kırılacağını anlarlar.”
Kıyamet 22-25
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“O gün birtakım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir. Ve yine o gün birtakım yüzleri de keder bürümüştür ki, hüzünden kapkara kesilmiştirler. İşte onlar günahkar kafirlerin ta kendileridir.”
Abese 40-42
(3) Cin Çarpmış Gibi Olanlar
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Faiz yiyenler kıyamet günü kabirlerinden, ancak şeytan çarpmış kimselerin (cinnet nöbetinden) kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların: ‘Alışveriş tıpkı faiz gibidir.’ demeleri sebebiyledir. Halbuki Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır…”
Bakara 275
(4) İnsan Suretinde Zerre Tanesi Kadar Olanlar
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Mütekebbirler kendini beğenmiş büyüklenenler kıyamet günü adam suretinde zerrecikler kadar küçük olarak haşrolunacaktır. Zillet ve horluk her taraftan kendilerini kaplar. Onlar cehennemde adına Bules denilen bir hapishaneye sürülürler, üzerlerinde ateşlerin ateşi yükselir. Kendilerine cehennem halkının usaresinden özü/sıkma suyundan, kan ve irin çamurundan içirilir.”
Tirmizi 2610, Ahmed 2/179 No: 6677, Albânî Sahîhu’l-Cami’ 8040
(5) İhramlı Olarak Telbiye Getirenler
Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle anlattı:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in beraberinde bulunan birisi Arafat’ta vakfe yaparken ihramlı olduğu halde birden devesinden düştü, düşer düşmez boynu kırıldı ve vefat etti. Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘Bu adamı su ve sidirle yıkayın ve iki ihram beziyle kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başına da bez sarmayın. Çünkü o kıyamet günü telbiye getirir halde diriltilecektir’ buyurdu.”
Buhari 1196-1197, Müslim 1206/93
(6) Boyunları En Uzun Olanlar
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde müezzinler, boyunları en uzun olanlar olacaklardır.”
Müslim 387/14
(7) Dünyada Kör Olmadığı Halde Kör Olarak Haşrolunanlar
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Herkim beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz ki onun sıkıntılı bir hayatı olur ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz. O:
−Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben görürdüm, der. (Allah) buyurur ki:
−İşte böyle, çünkü ayetlerimiz sana geldi ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.
(Doğru yoldan) sapanı ve Rabbinin ayetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı ise daha şiddetli ve süreklidir.”
Ta-Ha 124-127
(8) Vücudunun Bir Tarafı Eğri Olanlar
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Her kimin iki hanımı olur ve onların arasında adaletli davranmaz, birine diğerinden daha fazla meylederse ilgi gösterirse kıyamet günü bir tarafı düşük yamuk olarak gelir.”
Ebu Davud 2133, Tirmizi 1149, İbni Mace 1969
(9) Yüzünde Et Parçası Olmayanlar
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Sizden bir adam, sürekli insanlardan dilenir. Nihayet bu kişi kıyamet günü yüzünde et parçası olmaksızın gelir Allah’a kavuşur.”
Buhari 1403, Müslim 1040/103-104
Kıyamet günü olan o son gün, vakit olarak çok uzundur: elli bin senedir. Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh)’ın Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet ettiği hadiste, altın ve gümüş sahibi olup da onların zekat hakkını vermeyenlerin azabı bildirilirken o altın ve gümüşlerin ateşten levhalar haline getirileceği ve bu levhalarla o kimselerin böğür, alın ve sırtlarının dağlanacağı, bu azaplandırmanın kullar arasındaki haklar ödeninceye kadar, miktarı elli bin sene süren bir gün içinde devam edeceği bildirilmektedir.
Aynı şekilde sığır, deve ve davarları olup da onların hakkını vermeyenlerin düz bir sahaya yatırılacakları, sonra da bu hayvanlar tarafından kah ısırılacağı, kah toslanarak çiğneneceği ve bu azaplandırmanın da elli bin sene süren o gün boyunca kullar arasındaki haklar ödeninceye kadar devam edeceği bildirilmektedir.
Müslim 987/24, Ebu Davud 1658
İnsanlar geniş ve düz bir sahada toplanır, güneş insanlara 1.800 metre kalacak kadar yaklaştırılır. Güneşin şu anki dünyaya uzaklığı 150.000.000 kilometredir. Herkes dünyada yaptığı amelleri oranında terler, öyle ki ter yerin içine 100 metre mesafe kadar işler.
İnsanlardan kimisi ökçelerine, kimisi baldırının yarısına, kimisi dizlerine, kimisi beline, kimisi omuzlarına, kimisi boyunlarına ve ağzının içine girecek kadar terler. Hatta bazılarını terleri yutacak, boylarını aşacaktır.
Müslim 2863, 2864, Buhari 6445, 6446, Tirmizi 2536, Terğib ve Terhib 7/101, Ahmed 4/157 No: 17576, İbni Hibban, Hakim
Bu uzun bekleme süresi inkarcılar için zorlu ve meşakkatli, mü’minler için ise kısmen kolay ve kısa tutulacaktır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
“Sur’a üfürüldüğü zaman, işte o gün zorlu bir gündür. Kafirler için kolay değildir.”
Müddessir 8-10
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurdu:
“Allah Azze ve Celle bu ümmeti mahşerde yarım günden daha çok aciz bırakmaz!”
Ebu Davud 4349
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de şöyle buyurdu:
“İnsanların hesap için alemlerin Rabbi Allah’ın huzurunda bekledikleri elli bin seneden oluşan bir günün yarısı olan zaman mü’minler için; güneşin batıya iyice yaklaşmasından batmasına kadar geçen vakit gibi kısa ve kolay olur.”
Terğib ve Terhib 7/103, Ebu Ya’la, İbni Hibban
Mahşer alanı çok geniş ve düz olmasına rağmen orada herhangi bir seslenici seslense onun sesini herkes duyar ve mahşer halkına bakmak isteyen bir bakışta insanların tamamını görür.
Bu bekleyiş sebebiyle insanların gamı ve meşakkati tahammül edemeyecekleri bir hale geldiğinde insanlar bu sıkıntının bitmesi ve hesabın başlaması için Allah’a kendileri hakkında şefaat edecek birilerini ararlar.
Bunun için önce Adem (Aleyhisselam)’a, sonra Nuh (Aleyhisselam)’a, daha sonra İbrahim (Aleyhisselam)’a ve ondan sonra da Musa (Aleyhisselam)’a giderler. Bu nebilerin hepsi dünyadayken işledikleri hatalarını hatırlatarak kendilerinin bu iş için ehil olmadıklarını ve daha ehil birine gitmelerini isterler. Akabinde İsa (Aleyhisselam)’a gelirler, o da insanları Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gönderir.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yalnızca kendisine mahsus olan şefaatini ki buna Şefaat-i Uzma Büyük Şefaat denir yapar ve gidip insanların yanında durur. Sonra melekler inerler, daha sonra da haklarında hüküm vermek ve kullar arasındaki davaları halletmek için Yüce Rabbimiz gelir.
Fecr 22, Buhari 3122, 4514, Müslim 194/327, Tirmizi 2551, Ahmed 1/281, 282 No: 2546, 2692
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Yer O’nun nuruyla aydınlanır, Nebiler ve şahitler getirilir.”
Zümer 69
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Akabinde cehennem getirilir.”
Fecr 23
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Cehennemin yetmiş bin bağı ve her bağı çeken yetmişer bin melek vardır, onu sürükleyip getirirler.”
Müslim 2842/29, Tirmizi 2698
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“O gün cehennemden gören iki gözü, işiten iki kulağı ve konuşan bir dili olan bir boyun çıkar ve der ki:
−Ben bugün üç kişiye onları yakalamaya vekil tayin edildim: Her inatçı zorbaya, Allah ile beraber başka bir ilaha dua edene ve musavvirlere canlı resmi ve heykeli yapanlara.”
Tirmizi 2700
Sıkıntısı ve sıcağı şiddetli o günde yalnızca Allah’ın diğer bir rivayette Arş’ının gölgesi var olup başka bir gölge yoktur. Tek olan o gölgede de Allah-u Teâlâ şu yedi kısım insanı gölgelendirir:
1) Adaletli devlet başkanı,
2) Rabbine ibadet içinde temiz hayat yaşayan genç,
3) Gönlü mescitlere bağlı olan kimse,
4) Birbirlerini Allah için seven, beraberlikleri de ayrılmaları da buna bağlı olan iki kişi,
5) Makam sahibi ve güzel bir kadının zina teklifini Allah korkusu sebebiyle reddeden erkek,
6) Kimse bilmeyecek şekilde gizli sadaka veren kişi,
7) Yalnızken Allah’ı zikredip ağlayan kişi.
Buhari 693, Müslim 1031/91
5) Havuz
Mahşer alanında her nebinin bir havuzu vardır. Her nebi havuzuna su içmeye gelenlerin çokluğuyla iftihar edecektir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in de havuzu vardır ve o, su içmeye geleni en çok olan nebi olmayı ummaktadır.
Tirmizi 2560
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in havuzunun genişliği bir aylık mesafe kadar ya da Aden ile Eyle arası mesafeden daha uzundur. Onun suyu sütten daha beyaz, kardan daha soğuk ve baldan daha tatlıdır. Kokusu ise miskten daha hoştur. Havuzun kenarlarında gökteki yıldızlar kadar çok sayıda altın ve gümüşten cennet bardakları vardır.
Aden: Yemen’de bir sahil şehrinin adıdır.
Eyle: Suriye’nin denize kıyısı olan bölgesindeki bir kasabanın adıdır.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) herkesten önce havuzunun başına gidecek ve ümmetini abdest azalarının parlaklığından tanı(Zeker) havuzuna çağıracaktır. Herkim ondan bir yudum içerse bir daha asla susuzluk çekmez.
Havuzun başına gelecek ilk insanlar Muhacirlerin fakirleri olacaktır. Bu havuzun suyunu artırıp çoğaltan biri altın ve diğeri gümüş iki oluk vardır ki, devamlı olarak cennetten su taşı(Zeker) havuza boşaltırlar.
Su taşınan kaynak ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e verilen cennetteki Kevser Nehri olmalıdır. Nitekim Kevser hakkında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle bilgi vermiştir:
“İki yanı altından, akma yatağı inci ve yakut üzerinde, toprağı miskten daha hoş, her iki yanında inciden kubbeler olan bir nehir.”
Ümmeti Muhammed’den olduğu halde o havuzun başına gelen ve cehennem zebanileri tarafından uzaklaştırılıp Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tarafından kovulan insanlar olacaktır ki, onlar sünnete muhalif şeyler ihdas edip bid’at çıkaranlardır. Onlar arkaları üzere dinden çıkmış kimseler olarak vasfedilmektedirler ve çok azı müstesna cehennemden kurtulamayacaklardır.
Buhari 6476, 6485, Müslim 247, 248, 400/53, 2289, 2305, Tirmizi 2561, 2562, 3579, 3581, İbni Mace 4301, 4306
6) Kulların Hesaba Çekilmeleri
O gün, artık amellerin karşılıklarının alındığı gündür. Herkes dünyadayken yaptığı amellerinin karşılığını, niyetlerine göre alacak ve zerre kadar zulme ve haksızlığa uğramayacaktır.
Ebu Zerr (Radiyallahu Anh)’ın Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den rivayet ettiği kudsi bir hadiste Allah (Tebareke ve Teâlâ) şöyle buyurmaktadır:
“…Ey kullarım! Bunlar ancak sizin amellerinizdir. Ben onları sizin için sayıyor ve muhafaza ediyorum, sonra onların karşılığını size tam olarak veririm. Öyleyse her kim bir hayır bulursa Allah’a hamdetsin, her kim de onun haricinde bir şey bulursa başkasını değil ancak kendini kınasın.”
Müslim 2577/55
Kendisinde ancak rasullerin konuşmasına izin verilen o gün, her bir kulun Allah’a arz olunmasının ardından amellerin yazılı olduğu defterler sahiplerine dağıtılır. Amel defterleri, öncekilerin ve sonrakilerin yaptığı işleri kapsar. Ortaya konan bu defterlerde sayılıp kayda geçmeyen küçük büyük hiçbir amel yoktur. Kehf 49 Mahlukatın işlediği ameller Kiramen Katibin isimli meleklerce bu defterlere yazılmıştır. İnfitar 10-12, Casiye 29
Bu amel defterlerinin dağıtılması esnasında defterler bazılarına sağ taraflarından, bazılarına sol ve diğer bazılarına da arka taraflarından verilir.
İyi amel işleyenlere bunun bir göstergesi olarak defterleri sağdan verilir. Onlar o gün sevinçli olarak ailelerine döner ve: Alın kitabımı okuyun. Ben zaten kitabımla karşılaşacağımı biliyordum, derler. O kimseler kolay bir hesaba çekilecek ve hoşnut olacakları bir hayatla karşılaşacaklardır. İnşikak 7-9, Hakka 19-21
Kötü amel işleyenlerin göstergesi ise kitaplarının sol taraftan veya arkalarından verilmesidir. Kitabı solundan verilenler: Keşke kitabım verilmeseydi de hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke ölüm işimi bitirseydi, derler. Hakka 25-27 Kitabı arkasından verilen de derhal yok olmayı ister ve ateşe girer. Çünkü o, ailesinin yanında Rabbine dönmeyeceğini sanarak şımarıyordu. İnşikak 10-14
İnsanlar Rablerine arz olunup adil bir şekilde hesaba çekileceklerdir. Hicr 92, Kehf 48, Hakka 18 Yüce Mevla bizlerden her birisiyle aracı ve tercüman olmaksızın konuşacaktır. Buhari 6451, Müslim 1016/67 Bu arz olunma esnasında kulların lehine ve aleyhine deliller getirilecek ve dünyada yapılan amellerin salih ya da fasid oldukları ortaya çıkarılacaktır.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu yapılanın yalnızca arz Allah’a sunulma olduğunu belirtmektedir. Bu arz esnasında insanoğluna beş şeyden hesap sorulmadıkça Rabbinin huzurundan ayrılamaz.
Bunlar:
1) Ömrünü nerede ve nasıl tükettin?
2) Gençliğini nerede ve nasıl yıprattın?
3) Malını nereden kazandın?
4) Malını nereye harcadın?
5) Öğrendiklerin hakkında ne amelde bulundun?
Tirmizi 2531
Allah-u Teâlâ mü’min kullarından bazılarıyla konuşurken ona yaklaşır ve rahmetiyle onu sarar, kuşatır. Akabinde onun dünyada yapmış olduğu her ameli başkaları duymayacak şekilde ona hatırlatır. O da yaptıklarını hatırlar ve inkar etmeksizin itiraf eder. Yaptığı kötülüklerden kendisine hatırlatılanların çokluğundan dolayı helak olacağına kanaat etmeye başladığında Allah (Azze ve Celle):
−“Ey kulum! Ben senin aleyhine olan bu günahlarını dünyadayken insanlardan gizlemiştim. Bugün de tüm bunları senin lehine olmak üzere mağfiret ediyorum” buyurur ve o mü’min kula yalnızca hasenat iyilik defterleri sağ tarafından verilir.
Buhari 2261, Müslim 2768/52
Bunun gibi, kıyamet günü Müslümanlardan niceleri dağlar gibi çok günahlarla getirilir de Allah-u Teâlâ rahmetiyle onları mağfiret eder ve hoşnut olduğu her Müslüman’a karşı bir Yahudi veya Hristiyan ileterek:
−“Bu senin ateşten kurtulma fidyendir” buyurur.
Müslim 2767/49, 51
Kafir ve münafıklara gelince; onlar dünyada işledikleri kendilerine hatırlatılınca suçlarını inkar ederler. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ onların ağızlarını mühürler ve organlarına:
−“Konuşun, der. Elleri, ayakları, kulakları, gözleri, derileri, etleri ve kemikleri kişinin inkar ettiği şeyleri ortaya dökerek aleyhine şahitlik yaparlar.
O kullara tekrar konuşma izni verildiğinde organlarına kızarak:
−Niçin aleyhimize şahitlik yapıyorsunuz? diye sorarlar.
Organlar:
−Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu, derler.”
Nur 24, Yasin 65, Fussilet 20-21, Müslim 2968, 2969
Bu konuşmanın ardından da ona, iyilik ve kötülüklerinin yazılı olduğu amel defterleri solundan veya arkasından verilir. Böylece mü’min kul Allah’a arz olunarak kolay bir hesaba çekilir, münafık ve kafir kullar ise inceden inceye hesaba çekilerek azabı hak eden ve helak olanlardan olur.
Buhari 258, Müslim 2876/79
Bu hesaba çekilme işlemi ümmetler arasında sırayla yapılacak ve bizler Ümmet-i Muhammed, hesaba ilk çekilenler olacağız. Bizler dünya ehlinin sonuncularıyız, kıyamet günü ise en öne geçip mahlukatın hepsinden önce lehlerinde hüküm verilecek olanlarız.
Müslim 856/22, Buhari 850, İbni Mace 4290
Kulların amel olarak hesap vereceği ilk şey namazdır. Eğer namazı tam ve sahih olursa felaha erer ve hesabı başarıyla bitirir, diğer amelleri de kabul edilir. Yok eğer namazı fasid bozuk olursa perişan olur, hüsrana düşer. Diğer amelleri de namazı gibi ifsad olur. Şayet farz namazlarından eksiği varsa Rabbimiz (Tebareke ve Teâlâ):
−Kulumun tatavvu nafile namazı var mı, bakın! buyurur. Varsa onlarla farzlardan eksik bıraktığı kadarını tamamlar, diğer amelleri de bu şekilde muamele görür.
Tirmizi 409, Nesei 463, 466, İbni Mace 1425, 1426, Terğib ve Terhib 1/365, Mecmau’z-Zevaid 2/291, Taberani, Ahmed
Bununla beraber o günün şiddetinden dolayı, bir kişi doğumundan ölümüne kadar hayatının tamamını Allah (Azze ve Celle)’ye itaat ederek geçirmiş olsa bile bu yaptıklarını az görerek dünyaya döndürülüp ecir ve sevabını artıracak işler yapabilmeyi temenni edecektir.
Terğib ve Terhib 7/116, Ahmed
Çünkü o gün nebi ve rasuller dahil hiç kimse dünyada yapa geldiği ameller sebebiyle cennete giremez. Cennete giriş ancak Rahman ve Rahim olan Allah’ın rahmeti ve mağfireti ile kulların hata ve kusurlarını örtüp bağışlamasıyla mümkün olacaktır.
Buhari 6397, Müslim 2816/71, 2818/78
Kıyamet gününde insanlar arasında hüküm verilinceye kadar her bir şahıs dünyadayken verdiği sadakasının gölgesinde bulunacaktır.
İbni Hibban 3310, İbni Huzeyme Sahih 2431, Hakim 1517, Ahmed 4/147 No: 17466
7) Kullar Arası Hak Alışverişi
Allah-u Teâlâ, kendisiyle kulları arasında şirk ortak koşma dışındaki meseleleri dilediği kimseler için bağışlayacaktır. Nisa 48 Ancak dünyadayken kulları arasında cereyan etmiş ve helalleşilmemiş olan hak alışverişlerine karışmamış ve o hakların tasarrufunu hak sahibi olan kullarına bırakmıştır. Bundan dolayı miktarı elli bin sene olan o hesap gününde hak sahipleri kendilerine haksızlık ve zulüm yapan insanlardan haklarını alacaklardır.
O günde altın ve gümüş gibi maddiyat söz konusu olmadığı için ödeşmeler, hak sahibine verilecek sevaplarla yapılacaktır. Hakların ödenmesine sevaplar yeterli gelmezse bu sefer hak sahibinin günahları hesaplaşma tamam olana kadar haksızlık yapana verilir de o kişi sevapları yok olmuş, üstelik kendi günahlarıyla beraber başkalarının günahlarını da yüklenmiş olarak ateşin yolunu tutar.
Bu hususta Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in birkaç buyruğuna göz atalım:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Andolsun ki kıyamet gününde bütün haklar sahibine ödenir. Hatta boynuzsuz koyun için boynuzlu koyuna kadar.”
Müslim 2582/60, Tirmizi 2535
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Her kimin yanında kardeşine ait haksız alınmış bir hak varsa o haksızlıktan dolayı hak sahibiyle helalleşsin. Çünkü orada kıyamet gününde dinar altın da, dirhem gümüş de yoktur. Kardeşinin hakkı için kendi hasenelerinden alınmadan önce, dünyada onunla helalleşsin. Eğer onun hakkı karşılayacak kadar iyiliği yoksa kardeşinin günahlarından alınır, o zalimin üzerine atılır.”
Buhari 6447, 2268
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Ümmetimin müflisi iflas edeni şu kimsedir ki; kıyamet günü namaz, oruç ve zekat ile gelir, kendisi de şuna sövmüş, buna iftira atmış, öbürünün malını yemiş, berikinin kanını dökmüş ve bir diğerini dövmüş olarak gelir. Onun iyiliklerinden bir kısmı şuna, bir kısmı buna verilir. Eğer üzerinde olan kul hakları ödenmeden evvel hasenatı tükenirse hak sahiplerinin hatalarından alınır ve haksızlık yapana yüklenir. Sonra o kişi ateşe atılır.”
Müslim 2581/59, Tirmizi 2533
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Sonra Allah-u Teâlâ yakındakilerin işittiği gibi uzakta bulunanların da işitebileceği gibi onlara şöyle seslenir:
−Deyyan hesaba çekici benim, Melik benim. Kendisinde cennet ehlinden birinin hakkı olan cehennemlik kimse kısas olunmadan cehenneme giremez ve kendisinde cehennemliklerden birinin bir tokat ile de olsa hakkı bulunan cennetlik kimse de kısas olunmadan cennete giremez.”
Terğib ve Terhib 7/127, Ahmed 3/495 No 16138
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Allah-u Teâlâ insanlar arasında ilk olarak, dökülen kan davaları hakkında hüküm verecektir.”
Buhari 6447, Müslim 1678/28
Hesaba çekilme herkes için söz konusu değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ bu ümmetten yetmiş bin kişiyi hesapsız ve azaba uğramaksızın cennete sokacağını Rasulü’ne bildirmiştir.
Buhari 6452, Müslim 220/374
Bunlar kendilerine rukye yapılmasını istemez, bedenlerini dağlamaz, uğursuzluk inancı taşımaz ve ancak Rablerine tevekkül ederler. Onların yüzleri dolunay parlaklığı gibi parlar halde olacaktır. Aynı zamanda bu yetmiş bin kişinin her bin kişisiyle beraber yetmişer bin kişi yani 70×70.000= 4.900.000 kişi ve Rabbimizin tutamlarından üç tutam avuç miktarı insan da hesapsızca cennete girdirilecektir.
Tirmizi 2554, İbni Mace 4286, Ahmed 5/250 No: 22508, 22659
Allah-u Teâlâ kullarına karşı, annenin çocuğuna duyduğu merhametten daha fazla merhametlidir.
Buhari 5996, Müslim 2754/22
Yüce Mevla gökleri ve yeri yarattığı gün rahmeti yüz parçaya ayırdı. Bunlardan bir parçayı cinler, insanlar, hayvanlar ve haşerelerin arasına indirip yaydı. İşte o tek bir parça rahmet sebebiyle mahlukat birbirine şefkat etmekte, vahşi hayvanlar bile yavrularına meyledip onları ihmal etmemektedir. Rahmeti gazabına galip gelen Rabbimiz rahmetinin kalan doksan dokuz kısmını geri bırakmıştır ve kıyamet gününde o kalan kısımla kullarına merhamet edecektir.
Buhari 5997, Müslim 2751, 2753
Azabı da çetin olan, Rahman, Rahim, Rauf şefkatli, Latif yumuşaklık ve lütuf sahibi, Halim yumuşaklıkla muamele edici ve Gaffar çokça bağışlayıcı olan Rabbimizden bizlere hesap gününde rahmetiyle muamele etmesini ve bizleri cennetine girdirmesini niyaz ediyoruz.
8) Mizan (Terazi)
Hesap ve kullar arası hak alışverişi tamamlandıktan sonra ameller tartılır. Muhasebe, işlenen amelin kendisi için, tartma ise işlenen amellerin karşılığını vermek içindir. Verilecek olan karşılık, amelin kendisine ve miktarına göre olmalıdır. Öyleyse amellerin tartılması, hesaba çekilmeden sonra olmalıdır.
Kıyamet gününde amellerin tartılması için hakiki terazi kurulacaktır. Bu terazinin iki kefesi bulunacak ve şayet o terazide gökler ve yer tartılacak olsa onları alacak kadar genişleyebilme özelliğine sahip olacaktır.
Terğib ve Terhib 7/162, Hakim
Allah-u Teâlâ bu terazi hakkında şöyle buyuruyor:
“Biz, kıyamet günü adalet terazilerini kurarız. Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık yapılmaz. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa onu (teraziye) getiririz…”
Enbiya 47
Her ne kadar bu ayette ‘teraziler’ şeklinde çoğul sigayla birden fazla terazi varmış gibi bildirilse de, alimlerin çoğunluğu kıyamet günü terazinin tek olacağı, ancak içinde tartılacak amellerin çok ve çeşitli olması itibarıyla burada çoğul olarak getirildiği görüşündedirler.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“O gün tartı haktır (tam doğrudur). Kimin terazisi ağır basarsa, işte onlar felaha erenlerin ta kendileridir. Her kimin tartısı da hafif gelirse, işte onlar ayetlerimize zulmetmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.”
A’raf 8, 9
Kelime-i şehadetin bulunacağı kefe, ne kadar çok olursa olsun günahların konulacağı kefe karşısında daha ağır basacaktır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bildirdiğine göre kıyamet günü Allah-u Teâlâ bu ümmetten bir kişiyi, herkesin önünde ayıracaktır. Bu kişinin aleyhine her birinin boyu gözün görebildiği mesafe kadar olan doksan dokuz dosya açılır. Sonra Allah ona bu dosyalarda yazılanlara itirazı olup olmadığını sorar.
Adam:
−Hayır, ya Rabbi, der. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ onun bir iyiliği olduğunu ve ona haksızlık yapılmayacağını bildirir. Üzerinde kelime-i şehadet bulunan bir bıtaka kağıt parçası getirilir. Adam böyle çok olan günah defterleri karşısında bu kağıdın bir değeri olacağına ihtimal vermez. Müteakiben günah dosyaları terazinin bir kefesine, kağıt parçası da diğer kefesine konulur ve kağıt parçasının konduğu kefe ağır basar. Hiçbir şey Allah’ın ismi yanında ağır basamaz.
Tirmizi 2776, İbni Mace 4300, Hakim 1/2, 529, Ahmed 2/213, No: 6994, 7066, Albânî Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha 135
Terazide kulun amellerinin bulunduğu defterlerin tartılması söz konusu olduğu gibi amellerin tartılacağı da, kişinin kendisinin tartılacağı da söylenmiştir. Çünkü:
a) Kulun terazisine konulacak en ağır şeyin güzel ahlak olduğuna, “Subhanallahi ve Bi Hamdihi Subhanallahi’l-Azîm” sözünün terazide ağır olacağına, “Elhamdulillah” sözünün de mizanı dolduracağına dair hadisler mevcuttur.
Tirmizi 2070, 2071, Ahmed 6/441 No: 28044, 28067, 28082, Buhari 6343, Müslim 2694/31, Müslim 223/1, Tirmizi 3745
b) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), İbni Mes’ud (Radiyallahu Anh)’a bacağı ince olduğu için gülüşen ashabına o bacağın kıyamet günü mizanda Uhud Dağı’ndan daha ağır geleceğini haber vermiştir.
Ahmed 1/114 No 920, Mucemu’l-Kebir 9/970
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in verdiği başka bir habere göre; kıyamet gününde iri cüsseli ve semiz bir adam hesap yerine gelir, ancak Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar ağır gelmez.
Buhari 4550, Müslim 2785/18
İlk üç hadiste amellerin tartılacağına, diğer iki hadiste de kulların kendisinin tartılacağına işaret vardır.
9) Allah’ın Görülmesi
Ehli Sünnet inancına göre Allah’ı dünyada görmek hiçbir insan için mümkün değildir. Çünkü Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Şunu iyi bilin ki; sizden herhangi biriniz ölünceye kadar Rabbini asla göremeyecektir!”
Müslim 2931/169
Ebu Zerr (Radiyallahu Anh) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e:
−Rabbini gördün mü? diye sorunca, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Bir nur, O’nu nasıl görebilirim ki?”
Müslim 178/291, Ahmed 5/148 No: 21638, 21720, 21830
Kıyamet gününde Rabbimizi görme hakkında sorular sorulduğunda ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), öğlen vakti güneşi ve dolunay şeklindeyken ayı görmekte zorlanmadığımız gibi kıyamet gününde Rabbimiz (Tebareke ve Teâlâ) yı görmekte zorluk çekmeyeceğimizi haber vermiştir.
Buhari: 633, Müslim 633/211
Kıyamet günü insanlar toplu olduğu halde bir nidacı:
−Her ümmet dünyada neye tapıyor idiyse onun peşine düşsün, diye seslenir. Bunun üzerine Allah’ın gayrısı şeylerden putlara ve dikili taşlara tapınanların hepsi cehenneme dökülürler. Geriye günahkar ve iyi olsun Allah’a kulluk yapan ehli kitap ümmetler kalır. Yahudiler çağrılır ve neye taptıkları sorulur.
Onlar:
−Biz Allah’ın oğlu Üzeyr’e tapıyorduk, derler.
Bunun üzerine onlara:
−Yalan söylüyorsunuz! Allah eş ve çocuk edinmemiştir, denilir. Onlara istekleri sorulur, onlar da susadıklarını söylerler. Cehennem onlara bir serap gibi gösterilir ve oraya sevk olunurlar. Su içmek için birbirlerini çiğneyerek oraya gider ve ateşe dökülürler.
Sonra Hıristiyanlar çağrılır, neye taptıkları sorulur:
−Allah’ın oğlu Mesih (İsa) ya tapıyorduk, derler.
Bunun üzerine onlara da:
−Yalan söylüyorsunuz! Allah hiçbir eş ve çocuk edinmemiştir, denilir. Onlara da istekleri sorulur, susadıklarını söylerler. Cehennem aynı şekilde onlara da bir serap gibi gösterilir ve oraya sevk olunurlar. Su içmek maksadıyla birbirlerini ezerek oraya gider ve ateşe dökülürler.
Meydanda sadık olsun, facir olsun yalnızca Allah-u Teâlâ’ya kulluk eden muvahhid kimseler kalır. Alemlerin Rabbi (Subhanehu ve Teâlâ) onlara, gördükleri suretin dışında başka bir surette gelerek:
−Neyi bekliyorsunuz? Her ümmet kulluk yaptığının peşine düştü, diye seslenir.
Onlar:
−Biz muhtaç olduğumuz halde dünyada bu insanlardan ayrıldık ve onlarla arkadaşlık yapmadık, şimdi kendisine kulluk yaptığımız Rabbimizi bekliyoruz, derler.
Allah-u Teâlâ:
−Ben sizin Rabbinizim, der.
Bunun üzerine o muvahhid topluluk iki ya da üç kere:
−Senden Allah’a sığınırız! Biz Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayız, derler.
Allah-u Teâlâ onlara:
−Sizinle Rabbiniz arasında kendisini tanıyabileceğiniz bir alamet var mı? diye sorunca:
−Evet, baldırdır, derler. Allah-u Teâlâ baldırını (sakını) açar, ihlaslı mü’minler hemen O’na secde ederler. Dünyadayken riya ve gösteriş için Allah’a secde edip namaz kılanlar da secde etmek isterler ancak Allah buna müsaade etmez ve onların sırtlarını tek bir tabakaya çevirir. Secde etmek istedikçe enseleri üzere geri düşerler.
“İncik/baldır açıldığı gün secdeye davet olunurlar da güç yetiremezler.”
Sonra secde edenler başlarını kaldırırlar. Gördükleri ilk sureti değişmiş olduğu halde:
−Ben sizin Rabbinizim, der, onlar da:
−Sen Rabbimizsin, derler. Akabinde cehennemin üzerine Sırat Köprüsü kurulur ve şefaate izin verilir.
Buhari 801, 6471, 7303, 7310, Müslim 182, 183
10) Sırat Köprüsü
Sırat, hesap ve mizandan sonra insanların üzerinden geçmesi için cehennemin üzerine kurulan bir köprüdür. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu köprüyü ‘ayakların kayacağı bir yer’ diye tarif ederken, büyük sahabi Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh) ise ‘keskin kılıç ağzı gibi ince ve kaygan bir yer’ diye tarif etmiş, Ebu Said el-Hudri (Radiyallahu Anh) ise:
“Bana köprünün (Sırat’ın) kıldan ince ve kılıçtan keskin olduğu haberi ulaştı,” demiştir.
Buhari 7312, Müslim 183/302, Taberani, Terğib ve Terhib 7/163
Cehennemin üzerine kurulan bu köprünün iki yanında, kızgın demirlerden olup büyüklüğünü yalnız Allah’ın bildiği, baş kısımları eğri, sert ve keskin, geniş çengeller vardır ki Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunları Arabistan’ın Necd bölgesinde yetişen sa’dan dikenlerine benzetmiştir. Bu çengeller insanların dünyadaki amellerine göre kişilere musallat kılınır. Bazı insanlara hiç dokunmaz, bazılarını tırmalar ve dengesini bozar, diğer bazılarını da yakalayıp bırakmaz ve altındaki cehenneme yuvarlar.
İnsanların tamamı mü’min-kafir, salih-fasık ayrımı olmaksızın, Nebi ve Rasuller dahil (öncelikle Ümmet-i Muhammed olmak üzere) herkes Sırat Köprüsü’nden geçecektir. Bu esnada dünyada en çok ihlal edilen ve Allah katında değerleri çok büyük olan ‘emanet’ ve ‘rahim (yani akrabalık bağları)’ oraya gönderilir ve Sırat’ın sağlı sollu iki yanına dikilirler.
Dünyada hak dinin gereği olan amelleri yapıp sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) üzere olan kimseler Sırat Köprüsü üzerinden de ayakları kaymadan geçecektir. Bunlardan bazıları amelleri karşılığında şimşek gibi, bazıları rüzgar gibi, diğer bazıları kuş uçuşu gibi, kimisi iyi cins bir at gibi, kimisi insan koşması gibi, bazısı da normal yürüyüşle geçerler. Onları bu şekilde geçiren amelleridir.
Bu esnada Nebimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetine olan düşkünlüğü ve merhameti sebebiyle köprü üzerinde dikilmiş ve ümmeti için Allah’a niyazda bulunarak:
−Rabbim! Selamet ver, selamet ver! der. Nihayet kulların amelleri yetersiz kalır, bazıları yürümeye güç yetiremez ancak emekleyerek ve sürünerek geçer ve kurtulurlar.
Bu dünyada sırat-ı müstakimden ayrılarak dinin gereklerini yerine getirmeyenler ise -Allah’ın diledikleri hariç- bu son günde köprüden geçemeyecek ve ayakları kayıp cehenneme yuvarlanacaktır.
Buhari 6472, 7312, Müslim 182, 183
Hadislerde zikredilen bu Sırat Köprüsü üzerinden geçiş Kur’an’ı Kerim’de cehenneme uğrama şeklinde ifade edilmiştir:
“Sizden herkes oraya (cehenneme) uğrayacaktır! (Bu) Rabbinizin üzerine aldığı kesin bir hükümdür. Sonra biz muttakileri (Allah’tan sakınanları) kurtarırız, zalimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.”
Meryem 71, 72
Bu ayet ile hadisler bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan şey; Sırat Köprüsü üzerinden herkes geçecek, bu geçiş oradan geçip kurtulan mü’minlerin cehenneme uğratılmaları olacaktır. Yoksa herkesin cehenneme girmesi söz konusu değildir. Allah-u a’lem.
Müslim 2496/163, İbni Mace 4281, Ahmed bin Hanbel Müsned 6/286 No: 26972
Sırat Köprüsünü geçip ateşten ebediyen kurtulan mü’minlere, cennet ile cehennem arasında bir köprü üzerinde bekletilerek dünyadayken aralarında meydana gelmiş olan haksızlıklar için kısas uygulanır. Haksızlıklardan arınıp tertemiz oldukları zaman onların cennete girmelerine izin verilir. O mü’minlerden her birisi cennetteki makamını, dünyadaki evinin yolunu nasıl biliyorsa ondan daha doğru bulur ve oraya varır.
Buhari 6448
Sur Nedir "Ve sura üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır..." Ayeti
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۚ ثُمَّ نُفِخَ ف۪يهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ
Zümer Suresi, Ayet 68:
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ
Ve nufiha fîs sûri fe izâ hum minel ecdâsi ilâ rabbihim yensilûn(yensilûne).
YÂSÎN-51 Ayeti Türkçe Meali:
Ve sur’a üfürülmüştür. İşte o zaman onlar, mezarlarından Rab’lerine koşarlar (uçarlar, yükselirler).
"Ve sura üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Ancak Allah'ın dilediği müstesna. Sonra ona bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır."
Ayetin Açıklaması:
Ayette geçen "saika" fiili tefsirlerde çoğunlukla "korkudan düşüp ölecek" şeklinde yorumlanmıştır. (Mesela bk. Râzî, XXVII, 18; Şevkânî, IV, 544)
Sûrun etkisinden istisna edilenlerin, Cebrail, Mikâil ve Azrail isimli büyük melekler olduğu belirtilir; bazı rivayetlerde bunlara Rıdvan isimli melek ile Arş'ı taşıyanlar, cennet ve cehennemde bekçilik görevi yapanlar gibi başka melekler de ilave edilmiştir. (bk. Kurtubî, XV, 268-269; Şevkânî, IV, 544); (bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu: IV/550.)
İlgili Hadisler:
«İki Üfürme Arası Kırk...dır.»
Bunun üzerine Ebû Hüreyre (ra)'den soruldu :
— Kırk gün müdür?
— Bilmiyorum, dedi.
— Kırk yıl mıdır?
— Bilmiyorum, dedi.
— Kırk ay mıdır?
— Bilmiyorum, dedi.
«Artık insanın her yanı çürüyüp ufalanacak, ancak kuyruk sokumundaki (küçücük bilyemsi) kemik çürümeyecektir. İnsanlar o kemikten oluşup meydana gelecek.» (Buharî, Tefsîr 3/39, 1/78; Müslim, Fiten 141)
Yine Ebû Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre, Resûlüllah (asm.) şöyle buyurmuştur:
«Melek Cebrail'e, 68. âyette «Allah'ın dilediğinden başka» sözünden maksat kimlerdir, diye sorduğumda, «Onlar şehitlerdir...» diye cevap verdi.» (Ebû Ya'lâ, hadîs zayıftır.) (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5278.)
Neml Suresi, Ayet 87–89:
87. Sûr'a üfürüldüğü gün Allah'ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak ona gelirler.
88. Sen dağları görürsün de yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki o, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.
89. Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.
İlgili Ayetin Açıklaması:
Sura üfürüldüğü gün, büyük kıyamet!
SUR, bazıları bunu "vâv" harfinin fethi ile "suver" gibi "suret" kelimesinin çoğulu, nefhi de suretlere ruh üflemek diye kabul etmişlerdir. Eğer böyle olsaydı zamirinde denilmesi gerekirdi. Halbuki diğer bir âyette "Sonra, ona bir daha üflenince" (Zümer, 39/68) diye müfred müzekker zamiri gönderildiğinden bu mânâ doğru olamaz. Bazıları da bunu temsilî kabul etmişler, ölülerin kabirlerinden mahşere çağırılışları halini bir orduyu harekete geçirmek için boru çalınması haline benzetmek suretiyle temsili istiare yapıldığını söylemişlerdir.
Tefsircilerin çoğuna göre ise bazı hadislerde rivayet edildiği üzere Sûr, büyük boru gibi bir şeydir ki, üç defa üfürülecektir:
Birincisi, "nefha-i feza',"yani dayanamama, korku üfürmesi.
İkincisi, "nefha-i saık" yani yok olma üfürmesi.
Üçüncüsü ise "nefha-i kıyam", yani kalkma üfürmesidir.
Ve buna memur olan melek İsrafil'dir. Bu âyette açıklandığı üzere birincisi olan nefha-i feza'da göklerde ve yerde kim varsa, yüce Allah'ın dilediklerinden başkası, hep dehşetten sarsılacak.
Zümer Sûresi'ndeki "Sur'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa düşüp ölmüş olacaktır...." (Zümer, 39/68) ayeti gereğince ikinci olan nefha-i saik'ta ise Allah'ın dilediklerinden başka hepsi yıkılıp ölecek. "...Sonra ona bir defa daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakakalacaklar." (Zümer, 39/68) ve "Bir de ne göresin! Onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rabblerine giderler." (Yasin, 36/51) ayetleri gereğince üçüncüsü olan nefha-i kıyamda kabirlerinden kalkıp mahşere koşuşacaklardır.
Tirmizî'nin Ebu Saîd-i Hudrî (r.a) den rivayet edip hasen dediği hadis-i şerifte Hz. Peygamber (asm): "Nasıl zevk ve neşe içinde olurum, Sûr sahibi boruyu ağzına almış, ne zaman üfürmesi emredilecek diye izin bekliyor." buyurmuştu. Bu, ashabı kirama pek ağır geldi. O zaman Peygamber Efendimiz:
"Allah bize yeter, o ne güzel vekildir." (Âli İmran, 3/173) deyiniz." buyurdu.
FEZA: Korkunç bir şeyden insanda meydana gelen tutukluk ve ürkeklik, yani şiddetli korku ile sarsılıp belinlemek demektir. Ancak Allah'ın dilediği kimseler müstesna olarak korkudan emindirler. Bunların kim olduğu hakkında değişik sözler söylenmiş ise de kesin bir bilgi yoktur. En uygunu, bundan sonraki ikinci âyette "Ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar." (Neml, 27/89) ifadesinin, bunun bir açıklaması şeklinde olmasıdır.
Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır. Her kim bir iyilikle gelirse ona ondan daha hayırlısı var, hem onlar o iyilikle gelenler o günkü bir feza'dan, yani o üfürülme günü veya tekrar dirilme günü dehşetli bir korkudan emin kalırlar. (bk. Elmalılı Tefsiri)
"Sura üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana göklerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyun eğmiş olarak gelirler." (Neml, 27/87)
âyeti Sur'un varlığına bir delildir. Bunun dışında Hz. Peygamber (asm)'den nakledilen bazı hadisler onun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.
Ebû Ya'la el-Mavsıli'nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre (r.a)'den nakledilen bir hadis-i şerif suru açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir gün Peygamber (ssm) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi:
"Yüce Allah gökleri yarattıktan sonra, suru yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s)'a verdi. İsrâfil ağzını sura dayamış ve gözlerini de Arş'a dikmiştir. Sura üfürmesi için verilen emri beklemektedir." Ebû Hüreyre diyor ki; ben, "Ey Allah'ın Rasûlü sur nedir?" diye sordum. O da "Boynuza benzeyen bir alettir." diye cevap verdi. Ben yine, "O nasıl bir şeydir?" diye sordum. O da, "O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah'a yemin olsun ki, yerler ve gökler onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir." diye cevap verdi...
Bu hadisi şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre:
Sura üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar ölecek. Allah yeni bir düzen (ahiret yurdu) kurup hesap günü gelince, üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, cennet, cehennem... kıyamet olayları olacak.
Kur'ân-ı Kerim surun üfürülüşü anında yaşanacak dehşeti, Tekvir, İnfitar, İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:
"O gün Güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en değer verilen on aylık develer terkedilir, denizler kaynatılır." (Tekvir, 81/1-4, 6);
"Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır." (İnfitar, 82/1-3);
"Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları atıp tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer." (İnşikak, 83/1-4);
"Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer." (Karia, 101/1-5);
"Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, "ne oluyor" diye korkusunu dile getirir." (Zilzâl, 99/1-3);
"O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların gözleri yere döner ve "biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski halimize mi döneceğiz" (yoksa). O takdirde bu zararına bir dönüştür diye düşünecekler. Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler" (Nâziat, 79/6-14);
"Surâ üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı açılacak, dağlar yürütülüp serap olacak." (Nebe; 78/18-20);
"Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak" (Mürselât, 77/8-10);
"Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman insan "kaçacak yer neresi" diyecek, ama sığınak yoktur o gün." (Kıyâmet, 75/7-11);
"Arslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler" (Müddessir, 74/50-51);
"Yer yüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir" (Müzzemmil, 73/14);
"Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner; hiçbir dost dostunu soramaz." (Meâric, 70/8-10);
"Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür, insanlar âdeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir ama Allah'ın azabının şiddeti onları o hâle koyar." (Hac 22/1-2).
Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş anında ise,
"Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak kabirlerinden çıkarlar. Kafirler 'bu ne zorlu bir gün' derler." (Kamer, 51/8-9).
"Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş olan gündür." (Mearic, 70/43-44).
Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamberimize (asm); Sura üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyunları bükülmüş olarak gelirler" (Neml, 27/87) âyetindeki Âllah'ın diledikleri bir yana" kelamı ile kastedilen kişilerin kimler olduğu Ebu Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah cevaben: "Onlar şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah'ın katında diridirler. Allah onları, kıyamet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden korumuştur. O günün korku ve endişesi sadece inanmayan âsi ve günâhkâr kullar içindir" karşılığını verdi. Peygamberimiz daha sonra kıyâmet ve sur konusunda özetle şu bilgileri verdi:
"Bütün canlılar öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah'ın huzuruna çıkar ve Ey Allah'ım, yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde ve gökte canlı olarak yarayan bütün varlıklar öldü, der. Allah ise, geride kalanları herkesten daha iyi bildiği halde, ölüm meleğine "Geride canlı kalan kimse var mıdır?" diye sorar. Azrâil, Ey Allah'ım, ölmeyen ve daima diri olan Zât-ı Celâlin kaldı. Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş'ı ayakta tutan melekler, Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım " cevabını verir. Daha sonra Allah'ın emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâile dönen Yüce Allah Ey meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü, sana ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl" buyurur ve Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah "Bugün mülk kimindir?" diye seslenecek ama cevap verecek hiç bir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir. "Bugün mülk, tek ve her şeye gücü yeten Allah'ındır?"
Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir âlem yaratacak, her yer dümdüz olacak. Allah'ın seslenmesiyle bütün varlıklar tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler üstte olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah'ın emriyle gökler kırk gün yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak. Ardından Allah cesetlere yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler bitkilerin yeşermesi gibi yerden çıkacak. Bu arada Cebrâil ve Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah bütün ruhları çağıracak. O gün mü'min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise karanlık halde gelir. Allah bu ruhları Sur'a doldurup İsrafile emreder. İsrafil emri yerine getirir ve Sur'u üfler. Surdan çıkan ruhlar yerle gök arasını doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine girmesini emreder. Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır ve herkes kabrinden çıkıp ilâhî huzura doğru yürümeye başlar.
"Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden koşarak çıkarlar." (Kamer, 54/8).
Buna göre Sur, İsrâfil (a.s)'ın kıyâmet anında canların toptan öldürülmesi, kainatın düzeninin bozulması, ardından yeni bir âlemin kurulması ve nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini bilmediğimiz, dünyadaki aletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru diye tanımlanan bir âlettir.
Yeniden Diriliş Nasıl Olacak?
Yeniden dirilme nasıl gerçekleşecek? Yeniden dirilme ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Kur’an’da geçen dirilme örnekleri...
Kıyâmet günü yaşanacak ba‘s yani diriliş, İsrâfîl -aleyhisselâm-’ın Sûr’a ikinci defa üflemesiyle vukū bulacaktır. Bu ikinci üfleyişle, daha evvel bu fânî cihanda yaratılmış olan bütün canlılar tekrar diriltileceklerdir. Buna “Baʻsü baʻde’l-mevt” yani “ölümden sonra diriliş” denmektedir.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, Sûr’a iki üfleniş arasında ne kadar zaman geçeceğini sormuş, Efendimiz de “kırk” diye cevap vermişlerdir.
Ebû Hüreyre’ye, bu ifâdeyle kırk yıl mı, kırk ay mı yoksa kırk gün mü kastedildiği tek tek sorulduğunda her birine ısrarla; “Bir şey diyemem.” şeklinde mukâbelede bulunmuştur. Sonra da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hadîsini nakletmeye devam ederek şöyle buyurmuştur:
“Allah gökten su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür. Bu çürümeyen, «Acbü’z-Zeneb»[1] denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkip edilecektir.” (Buhârî, Tefsîr, 39/3; Müslim, Fiten, 141; Muvatta’, Cenâiz, 48; Ebû Dâvûd, Sünnet, 24; Nesâî, Cenâiz, 117)
Bazı rivâyetlerde iki Sûr arasındaki sürenin kırk sene olduğu ifâde edilmiş[2] ve umûmiyetle bu şekilde kabul görmüştür.[3]
Müfessir ve dil âlimi Ferrâ’ya göre:
“İnsanlar ve bütün mahlûkat ilk Sûr ile ölürler. Bununla diğer Sûr arasında kırk sene vardır. Bu esnâda Allah Teâlâ bir yağmur gönderir. Kırk gün erkeklerin menileri kıvamında yağar. İnsanlar, annelerinin karnında yetiştikleri gibi kabirlerinde inbât ederler. Bu durum şu âyet-i kerîmede ifâde edilen şeydir:
«…İşte ölüleri de böyle çıkaracağız…» (el-A‘râf, 57)
Yani ölü yerden yağmurla bitkileri çıkardığımız gibi ölüleri de kabirlerinden çıkarırız.”[4]
YENİDEN DİRİLME NASIL GERÇEKLEŞECEK?
Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, yeniden dirilmenin nasıl gerçekleşeceği hususunda şüphesi olanlara şöyle hitâb etmektedir:
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir vakte kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız.
Sonra kuvvetli çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefât eder, kimi de ömrün en zayıf çağına (yani ihtiyarlığa) kadar götürülür. Tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin! (Böylece bedenî güç azaldığı gibi, zihnî melekeler de dumura uğrar.)
(Yeniden yaratılışın bir misâli de şudur ki) sen, yeryüzünü kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.
Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir.
Kıyâmet vakti de gelecektir; bunda hiç şüphe yoktur. Ve hakîkaten Allah kabirdekileri diriltip kaldıracaktır.” (el-Hac, 5-7)
Mü’minûn Sûresi’nde ise, insanın ana rahminde geçirdiği ibretli safhalar, dünya hayatı, ölümü ve ardından tekrar dirileceği hakîkati şöyle anlatılmaktadır:
“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi aleka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alekayı, bir parçacık et hâline soktuk. Bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.
Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz. Sonra da şüphesiz, sizler kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz.” (el-Mü’minûn, 12-16)
DİRİLİŞ HAKİKATİ
Cenâb-ı Hakk’ın beyân ettiği bu diriliş hakîkatini, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Ebû Rezin -radıyallâhu anh- ile aralarında geçen bir konuşmada şöyle ifâde buyurmuşlardır:
Ebû Rezin el-Ukaylî -radıyallâhu anh- naklediyor:
Bir gün:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah Teâlâ, mahlûkâtı yeniden nasıl diriltir? Bunun dünyadaki misâli nedir?” diye sordum.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“−Sen hiç, kavminin yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu bahar mevsiminde oraya uğramadın mı?” buyurdular. Ben:
“−Elbette!” deyince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“−İşte bu, Allâh’ın yeniden yaratmasına delildir. Allah, ölüleri de böyle diriltecektir!” buyurdular. (Ahmed, IV, 11)
Âhireti inkâr edenlerin, yeniden diriltildikleri zaman, içine düşecekleri büyük şaşkınlık ve pişmanlık, âyet-i kerîmelerde şöyle haber verilmektedir:
“O (diriltme) korkunç bir sesten ibâret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.
(Durumu gören kâfirler korku ve pişmanlıkla:)
«–Eyvah bize! Bu cezâ günüdür!» derler.
İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.” (es-Sâffât, 19-21)
“Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (ve utançtan yere bakar) bir hâlde ve davetçiye (İsrâfîl’e) koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnâda kâfirler:
«–Bu, çok çetin bir gündür!» derler.” (el-Kamer, 7-8)
Zira onlar âhiret hayatını yalan sayıyor ve hayatlarının sadece bu dünyada yaşadıklarından ibâret olduğunu zannediyorlardı. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:
“Dediler ki:
«–Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder.»
Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.
Onlara açıkça âyetlerimiz okunduğu zaman:
«–Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin!» demelerinden başka delilleri yoktur.
De ki:
«–Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyâmet gününde bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.»” (el-Câsiye, 24-26)
İslâm’ın en azılı düşmanlarından biri olan Ubey bin Halef, öldükten sonra dirilişi inkâr ettiği için, bir defasında yerden çürümüş bir kemik alıp elinde ufalamış ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e dönerek, alaycı bir tavırla:
“–Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona cevâben:
“–Evet, Allah seni tekrar diriltecek ve Cehennem’e koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, XV, 58; Vâhidî, s. 379)
Ardından da şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“İnsan görmez mi ki, Biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak Biz’e karşı misal getirmeye kalkışıyor ve:
«–Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.
De ki:
«–Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.»” (Yâsîn, 77-79)
Cenâb-ı Hak, Kıyâme Sûresi’nin başında, insanları öldükten sonra yeniden diriltmenin kendisi için hiç de zor olmadığını şöyle beyan buyurmaktadır:
“Kıyâmet gününe yemin ederim.” (el-Kıyâme, 1)
“Nefs-i levvâmeye (kendini kınayıp pişmanlık duyan tutarsız nefse) yemin ederim ki (diriltilip hesâba çekileceksiniz).” (el-Kıyâme, 2)
“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır?” (el-Kıyâme, 3)
“Evet, Biz’im, onun parmak uçlarını[5] bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.” (el-Kıyâme, 4)
Lokman Sûresi’nde de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Şüphesiz ki, Allah her şeyi işiten ve görendir.” (Lokmân, 28)
Hiç şüphesiz ki ilk yaratma, ikinci yaratmaya da delil teşkil etmektedir. Zira yoktan yaratmak, var olanı yok edip tekrar hayata döndürmekten daha zordur. Zoru kabul edip de, kolayın olamayacağını ileri sürmek, hiç de akıllıca bir iddia değildir. Kaldı ki sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah Teâlâ, ilk yaratmada da aslâ bir âcizlik göstermemiş, her biri birer hilkat bedîası olan sayısız varlıklar halketmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Hak kullarına şöyle sormaktadır:
“İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.” (Kāf, 15)
İnsanoğlunun dirilip kabrinden kalktığındaki hâli, âyet-i kerîmelerde şöyle tasvîr edilmektedir:
“Nihayet Sûr’a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rab’lerine giderler!
(İşte o zaman:)
«–Eyvah, eyvah! Bizi uyuduğumuz yerden[6] kim diriltip çıkardı? Bu, Rahmân’ın vaad ettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!» derler.” (Yâsîn, 51-52)
“O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir hâlde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!” (el-Meâric, 43-44)
“O gün yer, onların üzerinden yarılıp açılır ve süratle çıkıp koşarlar! Bu, ancak Biz’e kolay olan bir haşirdir.” (Kāf, 44)
“Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman, insan (hâlinin ne olacağını) düşünmez mi? Şüphesiz Rab’leri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.” (el-Âdiyât, 9-11)
O günün şiddet ve vahâmeti, âyet-i kerîmelerde şöyle ifâde edilmektedir:
“Sûr’a üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar!” (el-Mü’minûn, 101)
“Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, işte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.” (Abese, 33-37)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz şöyle nakletmektedir:
“Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
«–Kıyâmet günü, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allâh’ın huzûrunda toplanacaksınız.» buyurmuşlardı.
Bunun üzerine ben (şaşkınlık içerisinde):
«–Yâ Rasûlâllah! Erkekler ve kadınlar birbirlerine bakarlar!?» dedim.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«‒O zamanki vaziyet, onların böyle bir şeyi düşünemeyecekleri kadar şiddetli ve dehşet vericidir.» buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 45; Müslim, Cennet, 56)
Diğer bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere ölüler yeniden diriltilince kendisine ilk elbise giydirilecek olan kişi İbrahim -aleyhisselâm- olacaktır.[7] Daha sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e elbisesi giydirilecektir. Bundan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Arş’ın sağ yanında duracak ve orada yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bulunacaktır. Bu sebeple evvelkiler de sonrakiler de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e imreneceklerdir.
Cenâb-ı Hak, vücûdun parçalarını bir araya getirip ruhları da onlara iâde ederek ölüleri kabirlerinden çıkaracaktır. Yeniden yaratılan insanlar için, artık sonu olmayan bir hayat başlamış olacaktır.
Kıyâmet günü ilk olarak dirilip kabrinden çıkacak kişi ise, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.[8]
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Mescid’e girmişlerdi. Bir tarafında Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- diğer tarafında da Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- vardı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onların ellerini tuttu ve:
“Kıyâmet günü biz işte böyle diriltileceğiz.” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3669)
KUR’AN-I KERİM’DE DİRİLİŞ ÖRNEKLERİ
Dirilişin cismânî mi, rûhânî mi olacağı hususunda ihtilâf edilmişse de Kur’ân-ı Kerîm’de, dirilişin cismânî olacağına dâir pek çok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Allah Teâlâ, her insanı bedeniyle diriltip rûhunu da iâde edecektir.
Ölümden sonra dirilişin gerçek olduğu ve bunun Allah için hiç de zor olmadığı hususunda gönüllerin tatmin olması maksadıyla, Cenâb-ı Hak daha dünyada iken bazı ölüleri diriltmiş, bunun misallerini de Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle zikretmiştir:
a. Parçalanmış Kuşların Canlandırılması
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“İbrahim Rabbine:
«–Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti.
Rabbi ona:
«–Yoksa inanmadın mı?» dedi.
İbrahim:
«–Hayır, inandım. Fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim).» dedi.
Bunun üzerine Allah:
«–Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir.» buyurdu.” (el-Bakara, 260)
Rivâyete göre Allah Teâlâ, İbrahim -aleyhisselâm-’a, yakaladığı dört kuşu kesmesini, tüylerini yolmasını ve etlerini sıyırıp parçalara ayırmasını emretti. Sonra başlarını yanında saklamak sûretiyle, her dağın başına onlardan birer parça koymasını istedi.
İbrahim -aleyhisselâm-, rivâyete göre birer tavus, horoz, karga ve kartal tuttu. Bunların her birini dört parçaya ayırdı, hamur yapıp birbiriyle karıştırdı ve dağların tepesine bundan birer parça koydu. Sonra onları; “Allâh’ın izniyle bana gelin!” diyerek çağırdı. Her bir parçanın bir diğerine doğru uçup, bir cüsse teşkil ettiğini ve gelip kendine âit başla birleşerek eski hâlini aldığını gördü.[9]
Hazret-i İbrahim’in kuşları dağların üzerine koymasının, etrafında büyük bir kalabalığın olduğuna işaret ettiği de ifâde edilmiştir. Yani insanlar tarafından rahatça görülebilsin diye o kuşları yüksek bir yere koymasının emredilmiş olabileceği bildirilmiştir. Buna göre İbrahim -aleyhisselâm-, âhirette yeniden dirilişi inkâr edenlere bunu ispat etmek için Cenâb-ı Hak’tan bir mûcize istemiş ve bu hâdise gerçekleşmiştir.
Mâlum olduğu üzere İbrahim -aleyhisselâm-, büyük bir peygamberdir. Dolayısıyla Allâh’ın ölüleri dirilteceği hususunda herhangi bir şüphesinin olması düşünülemez.
Muhakkak ki Cenâb-ı Hak da, İbrahim -aleyhisselâm-’ın îman ehli olduğunu biliyordu. Fakat İbrahim -aleyhisselâm-’ın; “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” sözüyle ne kastettiğinin herkes tarafından bilinmesi için ona; “Yoksa inanmadın mı?” diye sormuştur. İbrahim -aleyhisselâm- da, âyet-i kerîmede beyân edildiği üzere, hakîkati bizzat görerek kalbinin iyice mutmain olması ve bu ilâhî azamet tecellîsini seyrederek inancının “hakka’l-yakîn” derecesine yükselmesi için Cenâb-ı Hak’tan böyle bir talepte bulunduğunu ifâde etmiştir. Zira insanın, inandığı bir şeyi kendi gözleriyle de gördüğü takdirde inancının daha da perçinlenerek sarsılmaz bir hâle geleceği muhakkaktır.
Diğer taraftan, İbrahim -aleyhisselâm-’ın böyle bir talepte bulunmasının, kendisinin “Allâh’ın dostu” olduğu hususunda kalbinin tam bir itmi’nâna ermesi için olduğu da ifâde edilmiştir.
Ayrıca bu âyet-i kerîmeden, bir insanın hangi mânevî makama erişirse erişsin, îmânının kemâli ve kalbinin itmi’nânı için hâlâ alacağı mesafeler olduğu hakîkati ortaya çıkmaktadır. Zira “ülü’l-azm” peygamberlerden biri olan, “Halîlullah/Allâh’ın Dostu” rütbesini taşıyan ve pek çok ilâhî iltifâta nâil olduğu âyet-i kerîmelerde bildirilen İbrahim -aleyhisselâm- bile, itmi’nânının artması için Allâh’a yalvarıyor ve O’ndan yardım istiyor.
Şurası muhakkak ki, kulun Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı arttığı nisbette, gönül âleminde muazzam ufuklar açılır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’a karşı kendi âcizlik, muhtaçlık, noksanlık ve hiçliğini çok daha berrak bir sûrette idrâk eder. Nitekim İbrahim -aleyhisselâm- da bu hiçlik ve mahviyet hissiyâtı içinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyâz etmiştir:
“(Yâ Rabbi! İnsanların) dirilecekleri gün beni mahcub etme. O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (bunun faydasını görür).” (eş-Şuarâ, 87-89)
Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın ölülerin diriltilmesini görmek isteyişiyle alâkalı âyet-i kerîmenin işârî tefsîrinde de şöyle denilmektedir:
“Hazret-i İbrahim, bu suâliyle Allah’tan kalbinin ihyâsını istemiştir. Allah Teâlâ da ona, gönlünün başka şeylerle olan bağlantılarını kesmesi gerektiğini haber vermiştir. Buna göre İbrahim -aleyhisselâm-’ın parçalara ayırdığı dört kuş ile, nefiste bulunan dört kötü sıfata işaret edilmiştir. Tavus ziyneti, karga tûl-i emeli (tükenmek bilmeyen arzuları), horoz şehveti ve kartal da hırsı temsil etmektedir. Dolayısıyla mücâhede ve riyâzatla nefsinin bu mezmum sıfatlarını boğazlayamayanlar, müşâhedeyle kalbini diriltme imkânı bulamazlar.” (Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, I, 121)
b. Yıldırım Çarpmasıyla Ölenlerin Tekrar Diriltilmesi
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmuştur:
“Bir zamanlar:
«–Ey Mûsâ! Biz Allâh’ı apaçık görmedikçe aslâ sana inanmayız!» demiştiniz de gözleriniz göre göre o anda sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.” (el-Bakara, 55-56)
Âyet-i kerîmelerden de anlaşıldığı üzere Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kavminden bazıları; Allâh’ı görmedikçe îmân etmeyeceklerini söylemiş, bunun üzerine de Allah Teâlâ onlara yıldırım göndermişti. Yıldırım çarpmasıyla ölen bu kimseleri Cenâb-ı Hak bir müddet sonra diriltmiş, böylece onlar, Allâh’ın kudretini bizzat yaşamak sûretiyle idrâk etmişlerdi.
Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilen bu hâdise de, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere, bunun Allah için hiç de zor olmadığını göstermektedir. Nitekim âhirette dirilişi inkâr eden insanlara Allâh’ın kudretini göstermek için Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a ölüleri diriltme mûcizesinin verilmiş olduğu, Ashâb-ı Kehf’in üç yüz küsur yıl uyutulduktan sonra uyandırıldıkları da mâlumdur.
c. Yüz Yıl Ölü Kalanın Dirilmesi
Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e müşriklerin en fazla îtiraz ettikleri hususlardan biri, ölülerin yeniden diriltilecek olmasıydı. Hem bunu nefsâniyetleri gereği kabul etmek işlerine gelmiyordu, hem de çürüyüp yok olmuş cesetlerin nasıl tekrar canlanacağını bir türlü anlayamıyorlardı. Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’e, müşriklerin bu istifhamlarını giderecek birçok âyet-i kerîme vahyetti. Ölümden sonra diriliş gerçeğini birçok misalle Kur’ân-ı Kerîm’de îzah buyurdu. Nitekim bu misallerden biri de, Üzeyir -aleyhisselâm- zamanında gerçekleşen ve yüz yıl ölü kaldıktan sonra tekrar diriltilen kimsedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (harâb olmuş) ıssız bir kasabaya uğradı;
«–Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!» dedi.
Bunun üzerine Allah onu hemen öldürüp yüz sene bıraktı, sonra tekrar diriltti:
«–Ne kadar kaldın burada?» dedi.
«–Bir gün yahut daha az.» dedi.
Allah ona:
«–Hayır, bilâkis yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz!» dedi.
Durum kendisince anlaşılınca:
«–Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kâdirdir.» dedi.” (el-Bakara, 259)
Bazı tefsirlerde, Üzeyir -aleyhisselâm- olduğu zikredilen bu kişi, oturanları ölüp gitmiş ve harâbe hâline gelmiş olan kasabaya uğradığında, kendi kendisine, Allâh’ın ölüleri nasıl dirilteceğini düşünür ve konakladığı bu yerde uyuyakalır.
Allah onu öldürüp yüz sene sonra tekrar diriltir. O şahıs dirildiğinde, kendisinin kısa bir süre uyuyup uyandığını zanneder. Çünkü yiyecekleri henüz bozulmamıştır. Fakat merkebine bakınca anlar ki o öleli çok olmuş. Zira sadece çürümeye yüz tutmuş kemikleri kalmıştır. Allah Teâlâ, onun gözü önünde merkebini diriltir. Böylece o kişi, Allâh’ın kullarını nasıl öldüreceğini ve tekrar nasıl dirilteceğini bizzat müşâhede etmiş olur.
Dipnotlar:
[1] Sahih rivâyetlere göre toprak, insanın bütün cesedini yiyip tüketecek, ama Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teşbîhiyle bir hardal tanesi gibi olan (Ahmed, III, 28) ve insan bedeninin çekirdeği sayılan “Acbü’z-Zeneb: Kuyruk sokumu kemiği” çürümeyecektir. İnsan “Acbü’z-Zeneb”den diriltilip tekrar hayat bulacaktır. (Bkz. Müslim, Fiten, 141-143)
[2] İbn-i Mende, Ebû Abdullah Muhammed b. İshak b. Muhammed b. Yahya el-Abdî (v. 395), el-Îmân (I-II), thk. Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fakîhî, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1406, II, 794; Beyhakî, Şuabü’l-Îman, I, 541.
[3] Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (v. 505), ed-Dürretü’l-Fâhire fî Keşfi Ulûmi’l-Âhire (Mecmuatü Resâili’l-İmâm el-Gazâlî içinde), Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1409, s. 118; Beğavî, VII, 132; Kurtubî, et-Tezkire, I, 287; Süyûtî, el-Büdûrü’s-Sâfire, s. 86-88; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 534.
[4] Ferrâ, I, 382. Taberî de aynı rivâyeti senetsiz olarak zikreder. Onun rivâyetinde bu yağmura “Mâu Hayevân” denildiği zikredilir. (Taberî, XII, 493-494) Krş. İbn-i Ebî Hâtim, VIII, 2784; Beyhakî, Şuab, I, 541; Ebû Hayyân, V, 79.
Allah Teâlâ’nın semâdan bir su indireceği ve ölülerin bununla yeşilliklerin büyüdüğü gibi yeniden yaratılacağı, sahih rivâyetle haber verilmiştir. (Buhârî, “Tefsîr”, 78/1) Lâkin bu suyun kemiyet ve keyfiyetine dair rivâyetler zayıftır.
[5] Günümüzde “daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak izlerinin ömür boyunca hiç değişmediğini ve hiçbir insanın parmak izinin bir başkasınınkiyle aynı olmadığını ortaya koymuştur.
Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19. asrın sonlarında keşfedilmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, parmak uçlarının bu husûsiyetine 14 asır önce nâzil olan âyetinde dikkat çekerek ayrı bir mûcize sergilemiştir. Bu da Kur’ân’ın dâimâ önden gittiğinin, müsbet ilmin de onu şerh ve tasdik ederek ardından geldiğinin sayısız misallerinden biridir.
[6] Müfessirlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:
Burada ölüm uykuya benzetilmiştir. Zira ikisinde de hareket yoktur. O günün dehşetinden insanların akılları karışacak ve kendilerini uykuda zannedecek olabilirler.
Burada uyku yerinin kastedilmesi de câizdir.
Kabirden sonraki hâlleri ve Cehennem azâbının dehşetini idrâk edince, kabrin onlara nisbetle bir uyku gibi olduğunu düşünecekler ve bu sözü söyleyeceklerdir. (Bkz. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XII, 31)
Öldükten Sonra Dirilme İle İlgili Ayet ve Hadisler
Ölümden sonra tekrar dirilmeye ne denir? Öldükten sonra yeniden dirilme ile ilgili ayet ve hadisler.
Kıyâmet günü yaşanacak ba‘s yani diriliş, İsrâfîl -aleyhisselâm-’ın Sûr’a ikinci defa üflemesiyle vukū bulacaktır. Bu ikinci üfleyişle, daha evvel bu fânî cihanda yaratılmış olan bütün canlılar tekrar diriltileceklerdir. Buna “Baʻsü baʻde’l-mevt” yani “ölümden sonra diriliş” denmektedir.
YENİDEN DİRİLME İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, Sûr’a iki üfleniş arasında ne kadar zaman geçeceğini sormuş, Efendimiz de “kırk” diye cevap vermişlerdir.
Ebû Hüreyre’ye, bu ifâdeyle kırk yıl mı, kırk ay mı yoksa kırk gün mü kastedildiği tek tek sorulduğunda her birine ısrarla; “Bir şey diyemem.” şeklinde mukâbelede bulunmuştur. Sonra da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hadîsini nakletmeye devam ederek şöyle buyurmuştur:
“Allah gökten su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür. Bu çürümeyen, «Acbü’z-Zeneb»[1] denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkip edilecektir.” (Buhârî, Tefsîr, 39/3; Müslim, Fiten, 141; Muvatta’, Cenâiz, 48; Ebû Dâvûd, Sünnet, 24; Nesâî, Cenâiz, 117)
Bazı rivâyetlerde iki Sûr arasındaki sürenin kırk sene olduğu ifâde edilmiş[2] ve umûmiyetle bu şekilde kabul görmüştür.[3]
Müfessir ve dil âlimi Ferrâ’ya göre:
“İnsanlar ve bütün mahlûkat ilk Sûr ile ölürler. Bununla diğer Sûr arasında kırk sene vardır. Bu esnâda Allah Teâlâ bir yağmur gönderir. Kırk gün erkeklerin menileri kıvamında yağar. İnsanlar, annelerinin karnında yetiştikleri gibi kabirlerinde inbât ederler. Bu durum şu âyet-i kerîmede ifâde edilen şeydir:
«…İşte ölüleri de böyle çıkaracağız…» (el-A‘râf, 57)
Yani ölü yerden yağmurla bitkileri çıkardığımız gibi ölüleri de kabirlerinden çıkarırız.”[4]
YENİDEN DİRİLME NASIL OLACAK?
Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, yeniden dirilmenin nasıl gerçekleşeceği hususunda şüphesi olanlara şöyle hitâb etmektedir:
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir vakte kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız.
Sonra kuvvetli çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefât eder, kimi de ömrün en zayıf çağına (yani ihtiyarlığa) kadar götürülür. Tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin! (Böylece bedenî güç azaldığı gibi, zihnî melekeler de dumura uğrar.)
(Yeniden yaratılışın bir misâli de şudur ki) sen, yeryüzünü kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.
Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir.
Kıyâmet vakti de gelecektir; bunda hiç şüphe yoktur. Ve hakîkaten Allah kabirdekileri diriltip kaldıracaktır.” (el-Hac, 5-7)
Mü’minûn Sûresi’nde ise, insanın ana rahminde geçirdiği ibretli safhalar, dünya hayatı, ölümü ve ardından tekrar dirileceği hakîkati şöyle anlatılmaktadır:
“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi aleka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alekayı, bir parçacık et hâline soktuk. Bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.
Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz. Sonra da şüphesiz, sizler kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz.” (el-Mü’minûn, 12-16)
DİRİLİŞ HADİSİ
Cenâb-ı Hakk’ın beyân ettiği bu diriliş hakîkatini, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Ebû Rezin -radıyallâhu anh- ile aralarında geçen bir konuşmada şöyle ifâde buyurmuşlardır:
Ebû Rezin el-Ukaylî -radıyallâhu anh- naklediyor:
Bir gün:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah Teâlâ, mahlûkâtı yeniden nasıl diriltir? Bunun dünyadaki misâli nedir?” diye sordum.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“−Sen hiç, kavminin yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu bahar mevsiminde oraya uğramadın mı?” buyurdular. Ben:
“−Elbette!” deyince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“−İşte bu, Allâh’ın yeniden yaratmasına delildir. Allah, ölüleri de böyle diriltecektir!” buyurdular. (Ahmed, IV, 11)
İNKAR EDENLERİN PİŞMANLIĞI
Âhireti inkâr edenlerin, yeniden diriltildikleri zaman, içine düşecekleri büyük şaşkınlık ve pişmanlık, âyet-i kerîmelerde şöyle haber verilmektedir:
“O (diriltme) korkunç bir sesten ibâret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.
(Durumu gören kâfirler korku ve pişmanlıkla:)
«–Eyvah bize! Bu cezâ günüdür!» derler.
İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.” (es-Sâffât, 19-21)
“Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (ve utançtan yere bakar) bir hâlde ve davetçiye (İsrâfîl’e) koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnâda kâfirler:
«–Bu, çok çetin bir gündür!» derler.” (el-Kamer, 7-8)
Zira onlar âhiret hayatını yalan sayıyor ve hayatlarının sadece bu dünyada yaşadıklarından ibâret olduğunu zannediyorlardı. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:
“Dediler ki:
«–Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder.»
Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.
Onlara açıkça âyetlerimiz okunduğu zaman:
«–Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin!» demelerinden başka delilleri yoktur.
De ki:
«–Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyâmet gününde bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.»” (el-Câsiye, 24-26)
İslâm’ın en azılı düşmanlarından biri olan Ubey bin Halef, öldükten sonra dirilişi inkâr ettiği için, bir defasında yerden çürümüş bir kemik alıp elinde ufalamış ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e dönerek, alaycı bir tavırla:
“–Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona cevâben:
“–Evet, Allah seni tekrar diriltecek ve Cehennem’e koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, XV, 58; Vâhidî, s. 379)
Ardından da şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“İnsan görmez mi ki, Biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak Biz’e karşı misal getirmeye kalkışıyor ve:
«–Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.
De ki:
«–Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.»” (Yâsîn, 77-79)
ÖLÜMDEN SONRA DİRİLİŞ
Cenâb-ı Hak, Kıyâme Sûresi’nin başında, insanları öldükten sonra yeniden diriltmenin kendisi için hiç de zor olmadığını şöyle beyan buyurmaktadır:
“Kıyâmet gününe yemin ederim.” (el-Kıyâme, 1)
“Nefs-i levvâmeye (kendini kınayıp pişmanlık duyan tutarsız nefse) yemin ederim ki (diriltilip hesâba çekileceksiniz).” (el-Kıyâme, 2)
“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır?” (el-Kıyâme, 3)
“Evet, Biz’im, onun parmak uçlarını[5] bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.” (el-Kıyâme, 4)
Lokman sûresinde de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Şüphesiz ki, Allah her şeyi işiten ve görendir.” (Lokmân, 28)
Hiç şüphesiz ki ilk yaratma, ikinci yaratmaya da delil teşkil etmektedir. Zira yoktan yaratmak, var olanı yok edip tekrar hayata döndürmekten daha zordur. Zoru kabul edip de, kolayın olamayacağını ileri sürmek, hiç de akıllıca bir iddia değildir. Kaldı ki sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah Teâlâ, ilk yaratmada da aslâ bir âcizlik göstermemiş, her biri birer hilkat bedîası olan sayısız varlıklar halketmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Hak kullarına şöyle sormaktadır:
“İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.” (Kāf, 15)
İnsanoğlunun dirilip kabrinden kalktığındaki hâli, âyet-i kerîmelerde şöyle tasvîr edilmektedir:
“Nihayet Sûr’a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rab’lerine giderler!
(İşte o zaman:)
«–Eyvah, eyvah! Bizi uyuduğumuz yerden[6] kim diriltip çıkardı? Bu, Rahmân’ın vaad ettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!» derler.” (Yâsîn, 51-52)
“O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir hâlde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!” (el-Meâric, 43-44)
“O gün yer, onların üzerinden yarılıp açılır ve süratle çıkıp koşarlar! Bu, ancak Biz’e kolay olan bir haşirdir.” (Kāf, 44)
“Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman, insan (hâlinin ne olacağını) düşünmez mi? Şüphesiz Rab’leri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.” (el-Âdiyât, 9-11)
O günün şiddet ve vahâmeti, âyet-i kerîmelerde şöyle ifâde edilmektedir:
“Sûr’a üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar!” (el-Mü’minûn, 101)
“Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, işte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.” (Abese, 33-37)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz şöyle nakletmektedir:
“Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
«–Kıyâmet günü, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allâh’ın huzûrunda toplanacaksınız.» buyurmuşlardı.
Bunun üzerine ben (şaşkınlık içerisinde):
«–Yâ Rasûlâllah! Erkekler ve kadınlar birbirlerine bakarlar!?» dedim.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«‒O zamanki vaziyet, onların böyle bir şeyi düşünemeyecekleri kadar şiddetli ve dehşet vericidir.» buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 45; Müslim, Cennet, 56)
Diğer bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere ölüler yeniden diriltilince kendisine ilk elbise giydirilecek olan kişi İbrahim -aleyhisselâm- olacaktır.[7] Daha sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e elbisesi giydirilecektir. Bundan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Arş’ın sağ yanında duracak ve orada yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bulunacaktır. Bu sebeple evvelkiler de sonrakiler de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e imreneceklerdir.
Cenâb-ı Hak, vücûdun parçalarını bir araya getirip ruhları da onlara iâde ederek ölüleri kabirlerinden çıkaracaktır. Yeniden yaratılan insanlar için, artık sonu olmayan bir hayat başlamış olacaktır.
Kıyâmet günü ilk olarak dirilip kabrinden çıkacak kişi ise, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.[8]
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Mescid’e girmişlerdi. Bir tarafında Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- diğer tarafında da Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- vardı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onların ellerini tuttu ve:
“Kıyâmet günü biz işte böyle diriltileceğiz.” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3669)
Dipnotlar:
[1] Sahih rivâyetlere göre toprak, insanın bütün cesedini yiyip tüketecek, ama Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teşbîhiyle bir hardal tanesi gibi olan (Ahmed, III, 28) ve insan bedeninin çekirdeği sayılan “Acbü’z-Zeneb: Kuyruk sokumu kemiği” çürümeyecektir. İnsan “Acbü’z-Zeneb”den diriltilip tekrar hayat bulacaktır. (Bkz. Müslim, Fiten, 141-143)
[2] İbn-i Mende, Ebû Abdullah Muhammed b. İshak b. Muhammed b. Yahya el-Abdî (v. 395), el-Îmân (I-II), thk. Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fakîhî, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1406, II, 794; Beyhakî, Şuabü’l-Îman, I, 541.
[3] Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (v. 505), ed-Dürretü’l-Fâhire fî Keşfi Ulûmi’l-Âhire (Mecmuatü Resâili’l-İmâm el-Gazâlî içinde), Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1409, s. 118; Beğavî, VII, 132; Kurtubî, et-Tezkire, I, 287; Süyûtî, el-Büdûrü’s-Sâfire, s. 86-88; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 534.
[4] Ferrâ, I, 382. Taberî de aynı rivâyeti senetsiz olarak zikreder. Onun rivâyetinde bu yağmura “Mâu Hayevân” denildiği zikredilir. (Taberî, XII, 493-494) Krş. İbn-i Ebî Hâtim, VIII, 2784; Beyhakî, Şuab, I, 541; Ebû Hayyân, V, 79.
Allah Teâlâ’nın semâdan bir su indireceği ve ölülerin bununla yeşilliklerin büyüdüğü gibi yeniden yaratılacağı, sahih rivâyetle haber verilmiştir. (Buhârî, “Tefsîr”, 78/1) Lâkin bu suyun kemiyet ve keyfiyetine dair rivâyetler zayıftır.
[5] Günümüzde “daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak izlerinin ömür boyunca hiç değişmediğini ve hiçbir insanın parmak izinin bir başkasınınkiyle aynı olmadığını ortaya koymuştur.
Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19. asrın sonlarında keşfedilmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, parmak uçlarının bu husûsiyetine 14 asır önce nâzil olan âyetinde dikkat çekerek ayrı bir mûcize sergilemiştir. Bu da Kur’ân’ın dâimâ önden gittiğinin, müsbet ilmin de onu şerh ve tasdik ederek ardından geldiğinin sayısız misallerinden biridir.
[6] Müfessirlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:
Burada ölüm uykuya benzetilmiştir. Zira ikisinde de hareket yoktur. O günün dehşetinden insanların akılları karışacak ve kendilerini uykuda zannedecek olabilirler.
Burada uyku yerinin kastedilmesi de câizdir.
Kabirden sonraki hâlleri ve Cehennem azâbının dehşetini idrâk edince, kabrin onlara nisbetle bir uyku gibi olduğunu düşünecekler ve bu sözü söyleyeceklerdir. (Bkz. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XII, 31)
[7] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 8.
[8] Bkz. Dârimî, Mukaddime, 8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616.
[7] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 8.
[8] Bkz. Dârimî, Mukaddime, 8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616.
[9] Bkz. Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, III, 81-82.
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۚ ثُمَّ نُفِخَ ف۪يهِ اُخْرٰى فَاِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ
Zümer Suresi, Ayet 68:
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ
Ve nufiha fîs sûri fe izâ hum minel ecdâsi ilâ rabbihim yensilûn(yensilûne).
YÂSÎN-51 Ayeti Türkçe Meali:
Ve sur’a üfürülmüştür. İşte o zaman onlar, mezarlarından Rab’lerine koşarlar (uçarlar, yükselirler).
"Ve sura üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Ancak Allah'ın dilediği müstesna. Sonra ona bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır."
Ayetin Açıklaması:
Ayette geçen "saika" fiili tefsirlerde çoğunlukla "korkudan düşüp ölecek" şeklinde yorumlanmıştır. (Mesela bk. Râzî, XXVII, 18; Şevkânî, IV, 544)
Sûrun etkisinden istisna edilenlerin, Cebrail, Mikâil ve Azrail isimli büyük melekler olduğu belirtilir; bazı rivayetlerde bunlara Rıdvan isimli melek ile Arş'ı taşıyanlar, cennet ve cehennemde bekçilik görevi yapanlar gibi başka melekler de ilave edilmiştir. (bk. Kurtubî, XV, 268-269; Şevkânî, IV, 544); (bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu: IV/550.)
İlgili Hadisler:
«İki Üfürme Arası Kırk...dır.»
Bunun üzerine Ebû Hüreyre (ra)'den soruldu :
— Kırk gün müdür?
— Bilmiyorum, dedi.
— Kırk yıl mıdır?
— Bilmiyorum, dedi.
— Kırk ay mıdır?
— Bilmiyorum, dedi.
«Artık insanın her yanı çürüyüp ufalanacak, ancak kuyruk sokumundaki (küçücük bilyemsi) kemik çürümeyecektir. İnsanlar o kemikten oluşup meydana gelecek.» (Buharî, Tefsîr 3/39, 1/78; Müslim, Fiten 141)
Yine Ebû Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre, Resûlüllah (asm.) şöyle buyurmuştur:
«Melek Cebrail'e, 68. âyette «Allah'ın dilediğinden başka» sözünden maksat kimlerdir, diye sorduğumda, «Onlar şehitlerdir...» diye cevap verdi.» (Ebû Ya'lâ, hadîs zayıftır.) (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5278.)
Neml Suresi, Ayet 87–89:
87. Sûr'a üfürüldüğü gün Allah'ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak ona gelirler.
88. Sen dağları görürsün de yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki o, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.
89. Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.
İlgili Ayetin Açıklaması:
Sura üfürüldüğü gün, büyük kıyamet!
SUR, bazıları bunu "vâv" harfinin fethi ile "suver" gibi "suret" kelimesinin çoğulu, nefhi de suretlere ruh üflemek diye kabul etmişlerdir. Eğer böyle olsaydı zamirinde denilmesi gerekirdi. Halbuki diğer bir âyette "Sonra, ona bir daha üflenince" (Zümer, 39/68) diye müfred müzekker zamiri gönderildiğinden bu mânâ doğru olamaz. Bazıları da bunu temsilî kabul etmişler, ölülerin kabirlerinden mahşere çağırılışları halini bir orduyu harekete geçirmek için boru çalınması haline benzetmek suretiyle temsili istiare yapıldığını söylemişlerdir.
Tefsircilerin çoğuna göre ise bazı hadislerde rivayet edildiği üzere Sûr, büyük boru gibi bir şeydir ki, üç defa üfürülecektir:
Birincisi, "nefha-i feza',"yani dayanamama, korku üfürmesi.
İkincisi, "nefha-i saık" yani yok olma üfürmesi.
Üçüncüsü ise "nefha-i kıyam", yani kalkma üfürmesidir.
Ve buna memur olan melek İsrafil'dir. Bu âyette açıklandığı üzere birincisi olan nefha-i feza'da göklerde ve yerde kim varsa, yüce Allah'ın dilediklerinden başkası, hep dehşetten sarsılacak.
Zümer Sûresi'ndeki "Sur'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa düşüp ölmüş olacaktır...." (Zümer, 39/68) ayeti gereğince ikinci olan nefha-i saik'ta ise Allah'ın dilediklerinden başka hepsi yıkılıp ölecek. "...Sonra ona bir defa daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakakalacaklar." (Zümer, 39/68) ve "Bir de ne göresin! Onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rabblerine giderler." (Yasin, 36/51) ayetleri gereğince üçüncüsü olan nefha-i kıyamda kabirlerinden kalkıp mahşere koşuşacaklardır.
Tirmizî'nin Ebu Saîd-i Hudrî (r.a) den rivayet edip hasen dediği hadis-i şerifte Hz. Peygamber (asm): "Nasıl zevk ve neşe içinde olurum, Sûr sahibi boruyu ağzına almış, ne zaman üfürmesi emredilecek diye izin bekliyor." buyurmuştu. Bu, ashabı kirama pek ağır geldi. O zaman Peygamber Efendimiz:
"Allah bize yeter, o ne güzel vekildir." (Âli İmran, 3/173) deyiniz." buyurdu.
FEZA: Korkunç bir şeyden insanda meydana gelen tutukluk ve ürkeklik, yani şiddetli korku ile sarsılıp belinlemek demektir. Ancak Allah'ın dilediği kimseler müstesna olarak korkudan emindirler. Bunların kim olduğu hakkında değişik sözler söylenmiş ise de kesin bir bilgi yoktur. En uygunu, bundan sonraki ikinci âyette "Ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar." (Neml, 27/89) ifadesinin, bunun bir açıklaması şeklinde olmasıdır.
Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır. Her kim bir iyilikle gelirse ona ondan daha hayırlısı var, hem onlar o iyilikle gelenler o günkü bir feza'dan, yani o üfürülme günü veya tekrar dirilme günü dehşetli bir korkudan emin kalırlar. (bk. Elmalılı Tefsiri)
"Sura üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana göklerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyun eğmiş olarak gelirler." (Neml, 27/87)
âyeti Sur'un varlığına bir delildir. Bunun dışında Hz. Peygamber (asm)'den nakledilen bazı hadisler onun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.
Ebû Ya'la el-Mavsıli'nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre (r.a)'den nakledilen bir hadis-i şerif suru açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir gün Peygamber (ssm) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi:
"Yüce Allah gökleri yarattıktan sonra, suru yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s)'a verdi. İsrâfil ağzını sura dayamış ve gözlerini de Arş'a dikmiştir. Sura üfürmesi için verilen emri beklemektedir." Ebû Hüreyre diyor ki; ben, "Ey Allah'ın Rasûlü sur nedir?" diye sordum. O da "Boynuza benzeyen bir alettir." diye cevap verdi. Ben yine, "O nasıl bir şeydir?" diye sordum. O da, "O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah'a yemin olsun ki, yerler ve gökler onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir." diye cevap verdi...
Bu hadisi şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre:
Sura üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar ölecek. Allah yeni bir düzen (ahiret yurdu) kurup hesap günü gelince, üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, cennet, cehennem... kıyamet olayları olacak.
Kur'ân-ı Kerim surun üfürülüşü anında yaşanacak dehşeti, Tekvir, İnfitar, İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:
"O gün Güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en değer verilen on aylık develer terkedilir, denizler kaynatılır." (Tekvir, 81/1-4, 6);
"Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır." (İnfitar, 82/1-3);
"Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları atıp tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer." (İnşikak, 83/1-4);
"Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer." (Karia, 101/1-5);
"Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, "ne oluyor" diye korkusunu dile getirir." (Zilzâl, 99/1-3);
"O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların gözleri yere döner ve "biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski halimize mi döneceğiz" (yoksa). O takdirde bu zararına bir dönüştür diye düşünecekler. Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler" (Nâziat, 79/6-14);
"Surâ üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı açılacak, dağlar yürütülüp serap olacak." (Nebe; 78/18-20);
"Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak" (Mürselât, 77/8-10);
"Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman insan "kaçacak yer neresi" diyecek, ama sığınak yoktur o gün." (Kıyâmet, 75/7-11);
"Arslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler" (Müddessir, 74/50-51);
"Yer yüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir" (Müzzemmil, 73/14);
"Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner; hiçbir dost dostunu soramaz." (Meâric, 70/8-10);
"Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür, insanlar âdeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir ama Allah'ın azabının şiddeti onları o hâle koyar." (Hac 22/1-2).
Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş anında ise,
"Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak kabirlerinden çıkarlar. Kafirler 'bu ne zorlu bir gün' derler." (Kamer, 51/8-9).
"Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş olan gündür." (Mearic, 70/43-44).
Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamberimize (asm); Sura üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyunları bükülmüş olarak gelirler" (Neml, 27/87) âyetindeki Âllah'ın diledikleri bir yana" kelamı ile kastedilen kişilerin kimler olduğu Ebu Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah cevaben: "Onlar şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah'ın katında diridirler. Allah onları, kıyamet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden korumuştur. O günün korku ve endişesi sadece inanmayan âsi ve günâhkâr kullar içindir" karşılığını verdi. Peygamberimiz daha sonra kıyâmet ve sur konusunda özetle şu bilgileri verdi:
"Bütün canlılar öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah'ın huzuruna çıkar ve Ey Allah'ım, yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde ve gökte canlı olarak yarayan bütün varlıklar öldü, der. Allah ise, geride kalanları herkesten daha iyi bildiği halde, ölüm meleğine "Geride canlı kalan kimse var mıdır?" diye sorar. Azrâil, Ey Allah'ım, ölmeyen ve daima diri olan Zât-ı Celâlin kaldı. Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş'ı ayakta tutan melekler, Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım " cevabını verir. Daha sonra Allah'ın emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâile dönen Yüce Allah Ey meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü, sana ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl" buyurur ve Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah "Bugün mülk kimindir?" diye seslenecek ama cevap verecek hiç bir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir. "Bugün mülk, tek ve her şeye gücü yeten Allah'ındır?"
Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir âlem yaratacak, her yer dümdüz olacak. Allah'ın seslenmesiyle bütün varlıklar tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler üstte olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah'ın emriyle gökler kırk gün yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak. Ardından Allah cesetlere yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler bitkilerin yeşermesi gibi yerden çıkacak. Bu arada Cebrâil ve Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah bütün ruhları çağıracak. O gün mü'min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise karanlık halde gelir. Allah bu ruhları Sur'a doldurup İsrafile emreder. İsrafil emri yerine getirir ve Sur'u üfler. Surdan çıkan ruhlar yerle gök arasını doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine girmesini emreder. Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır ve herkes kabrinden çıkıp ilâhî huzura doğru yürümeye başlar.
"Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden koşarak çıkarlar." (Kamer, 54/8).
Buna göre Sur, İsrâfil (a.s)'ın kıyâmet anında canların toptan öldürülmesi, kainatın düzeninin bozulması, ardından yeni bir âlemin kurulması ve nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini bilmediğimiz, dünyadaki aletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru diye tanımlanan bir âlettir.
Yeniden Diriliş Nasıl Olacak?
Yeniden dirilme nasıl gerçekleşecek? Yeniden dirilme ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir? Kur’an’da geçen dirilme örnekleri...
Kıyâmet günü yaşanacak ba‘s yani diriliş, İsrâfîl -aleyhisselâm-’ın Sûr’a ikinci defa üflemesiyle vukū bulacaktır. Bu ikinci üfleyişle, daha evvel bu fânî cihanda yaratılmış olan bütün canlılar tekrar diriltileceklerdir. Buna “Baʻsü baʻde’l-mevt” yani “ölümden sonra diriliş” denmektedir.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, Sûr’a iki üfleniş arasında ne kadar zaman geçeceğini sormuş, Efendimiz de “kırk” diye cevap vermişlerdir.
Ebû Hüreyre’ye, bu ifâdeyle kırk yıl mı, kırk ay mı yoksa kırk gün mü kastedildiği tek tek sorulduğunda her birine ısrarla; “Bir şey diyemem.” şeklinde mukâbelede bulunmuştur. Sonra da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hadîsini nakletmeye devam ederek şöyle buyurmuştur:
“Allah gökten su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür. Bu çürümeyen, «Acbü’z-Zeneb»[1] denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkip edilecektir.” (Buhârî, Tefsîr, 39/3; Müslim, Fiten, 141; Muvatta’, Cenâiz, 48; Ebû Dâvûd, Sünnet, 24; Nesâî, Cenâiz, 117)
Bazı rivâyetlerde iki Sûr arasındaki sürenin kırk sene olduğu ifâde edilmiş[2] ve umûmiyetle bu şekilde kabul görmüştür.[3]
Müfessir ve dil âlimi Ferrâ’ya göre:
“İnsanlar ve bütün mahlûkat ilk Sûr ile ölürler. Bununla diğer Sûr arasında kırk sene vardır. Bu esnâda Allah Teâlâ bir yağmur gönderir. Kırk gün erkeklerin menileri kıvamında yağar. İnsanlar, annelerinin karnında yetiştikleri gibi kabirlerinde inbât ederler. Bu durum şu âyet-i kerîmede ifâde edilen şeydir:
«…İşte ölüleri de böyle çıkaracağız…» (el-A‘râf, 57)
Yani ölü yerden yağmurla bitkileri çıkardığımız gibi ölüleri de kabirlerinden çıkarırız.”[4]
YENİDEN DİRİLME NASIL GERÇEKLEŞECEK?
Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, yeniden dirilmenin nasıl gerçekleşeceği hususunda şüphesi olanlara şöyle hitâb etmektedir:
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir vakte kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız.
Sonra kuvvetli çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefât eder, kimi de ömrün en zayıf çağına (yani ihtiyarlığa) kadar götürülür. Tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin! (Böylece bedenî güç azaldığı gibi, zihnî melekeler de dumura uğrar.)
(Yeniden yaratılışın bir misâli de şudur ki) sen, yeryüzünü kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.
Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir.
Kıyâmet vakti de gelecektir; bunda hiç şüphe yoktur. Ve hakîkaten Allah kabirdekileri diriltip kaldıracaktır.” (el-Hac, 5-7)
Mü’minûn Sûresi’nde ise, insanın ana rahminde geçirdiği ibretli safhalar, dünya hayatı, ölümü ve ardından tekrar dirileceği hakîkati şöyle anlatılmaktadır:
“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi aleka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alekayı, bir parçacık et hâline soktuk. Bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.
Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz. Sonra da şüphesiz, sizler kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz.” (el-Mü’minûn, 12-16)
DİRİLİŞ HAKİKATİ
Cenâb-ı Hakk’ın beyân ettiği bu diriliş hakîkatini, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Ebû Rezin -radıyallâhu anh- ile aralarında geçen bir konuşmada şöyle ifâde buyurmuşlardır:
Ebû Rezin el-Ukaylî -radıyallâhu anh- naklediyor:
Bir gün:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah Teâlâ, mahlûkâtı yeniden nasıl diriltir? Bunun dünyadaki misâli nedir?” diye sordum.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“−Sen hiç, kavminin yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu bahar mevsiminde oraya uğramadın mı?” buyurdular. Ben:
“−Elbette!” deyince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“−İşte bu, Allâh’ın yeniden yaratmasına delildir. Allah, ölüleri de böyle diriltecektir!” buyurdular. (Ahmed, IV, 11)
Âhireti inkâr edenlerin, yeniden diriltildikleri zaman, içine düşecekleri büyük şaşkınlık ve pişmanlık, âyet-i kerîmelerde şöyle haber verilmektedir:
“O (diriltme) korkunç bir sesten ibâret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.
(Durumu gören kâfirler korku ve pişmanlıkla:)
«–Eyvah bize! Bu cezâ günüdür!» derler.
İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.” (es-Sâffât, 19-21)
“Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (ve utançtan yere bakar) bir hâlde ve davetçiye (İsrâfîl’e) koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnâda kâfirler:
«–Bu, çok çetin bir gündür!» derler.” (el-Kamer, 7-8)
Zira onlar âhiret hayatını yalan sayıyor ve hayatlarının sadece bu dünyada yaşadıklarından ibâret olduğunu zannediyorlardı. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:
“Dediler ki:
«–Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder.»
Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.
Onlara açıkça âyetlerimiz okunduğu zaman:
«–Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin!» demelerinden başka delilleri yoktur.
De ki:
«–Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyâmet gününde bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.»” (el-Câsiye, 24-26)
İslâm’ın en azılı düşmanlarından biri olan Ubey bin Halef, öldükten sonra dirilişi inkâr ettiği için, bir defasında yerden çürümüş bir kemik alıp elinde ufalamış ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e dönerek, alaycı bir tavırla:
“–Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona cevâben:
“–Evet, Allah seni tekrar diriltecek ve Cehennem’e koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, XV, 58; Vâhidî, s. 379)
Ardından da şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“İnsan görmez mi ki, Biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak Biz’e karşı misal getirmeye kalkışıyor ve:
«–Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.
De ki:
«–Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.»” (Yâsîn, 77-79)
Cenâb-ı Hak, Kıyâme Sûresi’nin başında, insanları öldükten sonra yeniden diriltmenin kendisi için hiç de zor olmadığını şöyle beyan buyurmaktadır:
“Kıyâmet gününe yemin ederim.” (el-Kıyâme, 1)
“Nefs-i levvâmeye (kendini kınayıp pişmanlık duyan tutarsız nefse) yemin ederim ki (diriltilip hesâba çekileceksiniz).” (el-Kıyâme, 2)
“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır?” (el-Kıyâme, 3)
“Evet, Biz’im, onun parmak uçlarını[5] bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.” (el-Kıyâme, 4)
Lokman Sûresi’nde de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Şüphesiz ki, Allah her şeyi işiten ve görendir.” (Lokmân, 28)
Hiç şüphesiz ki ilk yaratma, ikinci yaratmaya da delil teşkil etmektedir. Zira yoktan yaratmak, var olanı yok edip tekrar hayata döndürmekten daha zordur. Zoru kabul edip de, kolayın olamayacağını ileri sürmek, hiç de akıllıca bir iddia değildir. Kaldı ki sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah Teâlâ, ilk yaratmada da aslâ bir âcizlik göstermemiş, her biri birer hilkat bedîası olan sayısız varlıklar halketmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Hak kullarına şöyle sormaktadır:
“İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.” (Kāf, 15)
İnsanoğlunun dirilip kabrinden kalktığındaki hâli, âyet-i kerîmelerde şöyle tasvîr edilmektedir:
“Nihayet Sûr’a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rab’lerine giderler!
(İşte o zaman:)
«–Eyvah, eyvah! Bizi uyuduğumuz yerden[6] kim diriltip çıkardı? Bu, Rahmân’ın vaad ettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!» derler.” (Yâsîn, 51-52)
“O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir hâlde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!” (el-Meâric, 43-44)
“O gün yer, onların üzerinden yarılıp açılır ve süratle çıkıp koşarlar! Bu, ancak Biz’e kolay olan bir haşirdir.” (Kāf, 44)
“Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman, insan (hâlinin ne olacağını) düşünmez mi? Şüphesiz Rab’leri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.” (el-Âdiyât, 9-11)
O günün şiddet ve vahâmeti, âyet-i kerîmelerde şöyle ifâde edilmektedir:
“Sûr’a üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar!” (el-Mü’minûn, 101)
“Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, işte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.” (Abese, 33-37)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz şöyle nakletmektedir:
“Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
«–Kıyâmet günü, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allâh’ın huzûrunda toplanacaksınız.» buyurmuşlardı.
Bunun üzerine ben (şaşkınlık içerisinde):
«–Yâ Rasûlâllah! Erkekler ve kadınlar birbirlerine bakarlar!?» dedim.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«‒O zamanki vaziyet, onların böyle bir şeyi düşünemeyecekleri kadar şiddetli ve dehşet vericidir.» buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 45; Müslim, Cennet, 56)
Diğer bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere ölüler yeniden diriltilince kendisine ilk elbise giydirilecek olan kişi İbrahim -aleyhisselâm- olacaktır.[7] Daha sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e elbisesi giydirilecektir. Bundan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Arş’ın sağ yanında duracak ve orada yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bulunacaktır. Bu sebeple evvelkiler de sonrakiler de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e imreneceklerdir.
Cenâb-ı Hak, vücûdun parçalarını bir araya getirip ruhları da onlara iâde ederek ölüleri kabirlerinden çıkaracaktır. Yeniden yaratılan insanlar için, artık sonu olmayan bir hayat başlamış olacaktır.
Kıyâmet günü ilk olarak dirilip kabrinden çıkacak kişi ise, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.[8]
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Mescid’e girmişlerdi. Bir tarafında Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- diğer tarafında da Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- vardı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onların ellerini tuttu ve:
“Kıyâmet günü biz işte böyle diriltileceğiz.” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3669)
KUR’AN-I KERİM’DE DİRİLİŞ ÖRNEKLERİ
Dirilişin cismânî mi, rûhânî mi olacağı hususunda ihtilâf edilmişse de Kur’ân-ı Kerîm’de, dirilişin cismânî olacağına dâir pek çok âyet-i kerîme bulunmaktadır. Allah Teâlâ, her insanı bedeniyle diriltip rûhunu da iâde edecektir.
Ölümden sonra dirilişin gerçek olduğu ve bunun Allah için hiç de zor olmadığı hususunda gönüllerin tatmin olması maksadıyla, Cenâb-ı Hak daha dünyada iken bazı ölüleri diriltmiş, bunun misallerini de Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle zikretmiştir:
a. Parçalanmış Kuşların Canlandırılması
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“İbrahim Rabbine:
«–Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster!» demişti.
Rabbi ona:
«–Yoksa inanmadın mı?» dedi.
İbrahim:
«–Hayır, inandım. Fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim).» dedi.
Bunun üzerine Allah:
«–Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir.» buyurdu.” (el-Bakara, 260)
Rivâyete göre Allah Teâlâ, İbrahim -aleyhisselâm-’a, yakaladığı dört kuşu kesmesini, tüylerini yolmasını ve etlerini sıyırıp parçalara ayırmasını emretti. Sonra başlarını yanında saklamak sûretiyle, her dağın başına onlardan birer parça koymasını istedi.
İbrahim -aleyhisselâm-, rivâyete göre birer tavus, horoz, karga ve kartal tuttu. Bunların her birini dört parçaya ayırdı, hamur yapıp birbiriyle karıştırdı ve dağların tepesine bundan birer parça koydu. Sonra onları; “Allâh’ın izniyle bana gelin!” diyerek çağırdı. Her bir parçanın bir diğerine doğru uçup, bir cüsse teşkil ettiğini ve gelip kendine âit başla birleşerek eski hâlini aldığını gördü.[9]
Hazret-i İbrahim’in kuşları dağların üzerine koymasının, etrafında büyük bir kalabalığın olduğuna işaret ettiği de ifâde edilmiştir. Yani insanlar tarafından rahatça görülebilsin diye o kuşları yüksek bir yere koymasının emredilmiş olabileceği bildirilmiştir. Buna göre İbrahim -aleyhisselâm-, âhirette yeniden dirilişi inkâr edenlere bunu ispat etmek için Cenâb-ı Hak’tan bir mûcize istemiş ve bu hâdise gerçekleşmiştir.
Mâlum olduğu üzere İbrahim -aleyhisselâm-, büyük bir peygamberdir. Dolayısıyla Allâh’ın ölüleri dirilteceği hususunda herhangi bir şüphesinin olması düşünülemez.
Muhakkak ki Cenâb-ı Hak da, İbrahim -aleyhisselâm-’ın îman ehli olduğunu biliyordu. Fakat İbrahim -aleyhisselâm-’ın; “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” sözüyle ne kastettiğinin herkes tarafından bilinmesi için ona; “Yoksa inanmadın mı?” diye sormuştur. İbrahim -aleyhisselâm- da, âyet-i kerîmede beyân edildiği üzere, hakîkati bizzat görerek kalbinin iyice mutmain olması ve bu ilâhî azamet tecellîsini seyrederek inancının “hakka’l-yakîn” derecesine yükselmesi için Cenâb-ı Hak’tan böyle bir talepte bulunduğunu ifâde etmiştir. Zira insanın, inandığı bir şeyi kendi gözleriyle de gördüğü takdirde inancının daha da perçinlenerek sarsılmaz bir hâle geleceği muhakkaktır.
Diğer taraftan, İbrahim -aleyhisselâm-’ın böyle bir talepte bulunmasının, kendisinin “Allâh’ın dostu” olduğu hususunda kalbinin tam bir itmi’nâna ermesi için olduğu da ifâde edilmiştir.
Ayrıca bu âyet-i kerîmeden, bir insanın hangi mânevî makama erişirse erişsin, îmânının kemâli ve kalbinin itmi’nânı için hâlâ alacağı mesafeler olduğu hakîkati ortaya çıkmaktadır. Zira “ülü’l-azm” peygamberlerden biri olan, “Halîlullah/Allâh’ın Dostu” rütbesini taşıyan ve pek çok ilâhî iltifâta nâil olduğu âyet-i kerîmelerde bildirilen İbrahim -aleyhisselâm- bile, itmi’nânının artması için Allâh’a yalvarıyor ve O’ndan yardım istiyor.
Şurası muhakkak ki, kulun Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı arttığı nisbette, gönül âleminde muazzam ufuklar açılır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’a karşı kendi âcizlik, muhtaçlık, noksanlık ve hiçliğini çok daha berrak bir sûrette idrâk eder. Nitekim İbrahim -aleyhisselâm- da bu hiçlik ve mahviyet hissiyâtı içinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyâz etmiştir:
“(Yâ Rabbi! İnsanların) dirilecekleri gün beni mahcub etme. O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (temiz bir kalp) ile gelenler (bunun faydasını görür).” (eş-Şuarâ, 87-89)
Hazret-i İbrahim -aleyhisselâm-’ın ölülerin diriltilmesini görmek isteyişiyle alâkalı âyet-i kerîmenin işârî tefsîrinde de şöyle denilmektedir:
“Hazret-i İbrahim, bu suâliyle Allah’tan kalbinin ihyâsını istemiştir. Allah Teâlâ da ona, gönlünün başka şeylerle olan bağlantılarını kesmesi gerektiğini haber vermiştir. Buna göre İbrahim -aleyhisselâm-’ın parçalara ayırdığı dört kuş ile, nefiste bulunan dört kötü sıfata işaret edilmiştir. Tavus ziyneti, karga tûl-i emeli (tükenmek bilmeyen arzuları), horoz şehveti ve kartal da hırsı temsil etmektedir. Dolayısıyla mücâhede ve riyâzatla nefsinin bu mezmum sıfatlarını boğazlayamayanlar, müşâhedeyle kalbini diriltme imkânı bulamazlar.” (Kuşeyrî, Letâifü’l-İşârât, I, 121)
b. Yıldırım Çarpmasıyla Ölenlerin Tekrar Diriltilmesi
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmuştur:
“Bir zamanlar:
«–Ey Mûsâ! Biz Allâh’ı apaçık görmedikçe aslâ sana inanmayız!» demiştiniz de gözleriniz göre göre o anda sizi yıldırım çarpmıştı. Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.” (el-Bakara, 55-56)
Âyet-i kerîmelerden de anlaşıldığı üzere Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kavminden bazıları; Allâh’ı görmedikçe îmân etmeyeceklerini söylemiş, bunun üzerine de Allah Teâlâ onlara yıldırım göndermişti. Yıldırım çarpmasıyla ölen bu kimseleri Cenâb-ı Hak bir müddet sonra diriltmiş, böylece onlar, Allâh’ın kudretini bizzat yaşamak sûretiyle idrâk etmişlerdi.
Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilen bu hâdise de, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere, bunun Allah için hiç de zor olmadığını göstermektedir. Nitekim âhirette dirilişi inkâr eden insanlara Allâh’ın kudretini göstermek için Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a ölüleri diriltme mûcizesinin verilmiş olduğu, Ashâb-ı Kehf’in üç yüz küsur yıl uyutulduktan sonra uyandırıldıkları da mâlumdur.
c. Yüz Yıl Ölü Kalanın Dirilmesi
Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e müşriklerin en fazla îtiraz ettikleri hususlardan biri, ölülerin yeniden diriltilecek olmasıydı. Hem bunu nefsâniyetleri gereği kabul etmek işlerine gelmiyordu, hem de çürüyüp yok olmuş cesetlerin nasıl tekrar canlanacağını bir türlü anlayamıyorlardı. Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’e, müşriklerin bu istifhamlarını giderecek birçok âyet-i kerîme vahyetti. Ölümden sonra diriliş gerçeğini birçok misalle Kur’ân-ı Kerîm’de îzah buyurdu. Nitekim bu misallerden biri de, Üzeyir -aleyhisselâm- zamanında gerçekleşen ve yüz yıl ölü kaldıktan sonra tekrar diriltilen kimsedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin duvarları çatıları üzerine çökmüş (harâb olmuş) ıssız bir kasabaya uğradı;
«–Ölümünden sonra Allah bunları nasıl diriltir acaba!» dedi.
Bunun üzerine Allah onu hemen öldürüp yüz sene bıraktı, sonra tekrar diriltti:
«–Ne kadar kaldın burada?» dedi.
«–Bir gün yahut daha az.» dedi.
Allah ona:
«–Hayır, bilâkis yüz sene kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamıştır. Bir de eşeğine bak. Seni insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor, sonra ona nasıl et giydiriyoruz!» dedi.
Durum kendisince anlaşılınca:
«–Şimdi iyice biliyorum ki, Allah her şeye kâdirdir.» dedi.” (el-Bakara, 259)
Bazı tefsirlerde, Üzeyir -aleyhisselâm- olduğu zikredilen bu kişi, oturanları ölüp gitmiş ve harâbe hâline gelmiş olan kasabaya uğradığında, kendi kendisine, Allâh’ın ölüleri nasıl dirilteceğini düşünür ve konakladığı bu yerde uyuyakalır.
Allah onu öldürüp yüz sene sonra tekrar diriltir. O şahıs dirildiğinde, kendisinin kısa bir süre uyuyup uyandığını zanneder. Çünkü yiyecekleri henüz bozulmamıştır. Fakat merkebine bakınca anlar ki o öleli çok olmuş. Zira sadece çürümeye yüz tutmuş kemikleri kalmıştır. Allah Teâlâ, onun gözü önünde merkebini diriltir. Böylece o kişi, Allâh’ın kullarını nasıl öldüreceğini ve tekrar nasıl dirilteceğini bizzat müşâhede etmiş olur.
Dipnotlar:
[1] Sahih rivâyetlere göre toprak, insanın bütün cesedini yiyip tüketecek, ama Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teşbîhiyle bir hardal tanesi gibi olan (Ahmed, III, 28) ve insan bedeninin çekirdeği sayılan “Acbü’z-Zeneb: Kuyruk sokumu kemiği” çürümeyecektir. İnsan “Acbü’z-Zeneb”den diriltilip tekrar hayat bulacaktır. (Bkz. Müslim, Fiten, 141-143)
[2] İbn-i Mende, Ebû Abdullah Muhammed b. İshak b. Muhammed b. Yahya el-Abdî (v. 395), el-Îmân (I-II), thk. Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fakîhî, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1406, II, 794; Beyhakî, Şuabü’l-Îman, I, 541.
[3] Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (v. 505), ed-Dürretü’l-Fâhire fî Keşfi Ulûmi’l-Âhire (Mecmuatü Resâili’l-İmâm el-Gazâlî içinde), Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1409, s. 118; Beğavî, VII, 132; Kurtubî, et-Tezkire, I, 287; Süyûtî, el-Büdûrü’s-Sâfire, s. 86-88; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 534.
[4] Ferrâ, I, 382. Taberî de aynı rivâyeti senetsiz olarak zikreder. Onun rivâyetinde bu yağmura “Mâu Hayevân” denildiği zikredilir. (Taberî, XII, 493-494) Krş. İbn-i Ebî Hâtim, VIII, 2784; Beyhakî, Şuab, I, 541; Ebû Hayyân, V, 79.
Allah Teâlâ’nın semâdan bir su indireceği ve ölülerin bununla yeşilliklerin büyüdüğü gibi yeniden yaratılacağı, sahih rivâyetle haber verilmiştir. (Buhârî, “Tefsîr”, 78/1) Lâkin bu suyun kemiyet ve keyfiyetine dair rivâyetler zayıftır.
[5] Günümüzde “daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak izlerinin ömür boyunca hiç değişmediğini ve hiçbir insanın parmak izinin bir başkasınınkiyle aynı olmadığını ortaya koymuştur.
Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19. asrın sonlarında keşfedilmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, parmak uçlarının bu husûsiyetine 14 asır önce nâzil olan âyetinde dikkat çekerek ayrı bir mûcize sergilemiştir. Bu da Kur’ân’ın dâimâ önden gittiğinin, müsbet ilmin de onu şerh ve tasdik ederek ardından geldiğinin sayısız misallerinden biridir.
[6] Müfessirlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:
Burada ölüm uykuya benzetilmiştir. Zira ikisinde de hareket yoktur. O günün dehşetinden insanların akılları karışacak ve kendilerini uykuda zannedecek olabilirler.
Burada uyku yerinin kastedilmesi de câizdir.
Kabirden sonraki hâlleri ve Cehennem azâbının dehşetini idrâk edince, kabrin onlara nisbetle bir uyku gibi olduğunu düşünecekler ve bu sözü söyleyeceklerdir. (Bkz. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XII, 31)
Öldükten Sonra Dirilme İle İlgili Ayet ve Hadisler
Ölümden sonra tekrar dirilmeye ne denir? Öldükten sonra yeniden dirilme ile ilgili ayet ve hadisler.
Kıyâmet günü yaşanacak ba‘s yani diriliş, İsrâfîl -aleyhisselâm-’ın Sûr’a ikinci defa üflemesiyle vukū bulacaktır. Bu ikinci üfleyişle, daha evvel bu fânî cihanda yaratılmış olan bütün canlılar tekrar diriltileceklerdir. Buna “Baʻsü baʻde’l-mevt” yani “ölümden sonra diriliş” denmektedir.
YENİDEN DİRİLME İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- Allah Resûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e, Sûr’a iki üfleniş arasında ne kadar zaman geçeceğini sormuş, Efendimiz de “kırk” diye cevap vermişlerdir.
Ebû Hüreyre’ye, bu ifâdeyle kırk yıl mı, kırk ay mı yoksa kırk gün mü kastedildiği tek tek sorulduğunda her birine ısrarla; “Bir şey diyemem.” şeklinde mukâbelede bulunmuştur. Sonra da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hadîsini nakletmeye devam ederek şöyle buyurmuştur:
“Allah gökten su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür. Bu çürümeyen, «Acbü’z-Zeneb»[1] denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkip edilecektir.” (Buhârî, Tefsîr, 39/3; Müslim, Fiten, 141; Muvatta’, Cenâiz, 48; Ebû Dâvûd, Sünnet, 24; Nesâî, Cenâiz, 117)
Bazı rivâyetlerde iki Sûr arasındaki sürenin kırk sene olduğu ifâde edilmiş[2] ve umûmiyetle bu şekilde kabul görmüştür.[3]
Müfessir ve dil âlimi Ferrâ’ya göre:
“İnsanlar ve bütün mahlûkat ilk Sûr ile ölürler. Bununla diğer Sûr arasında kırk sene vardır. Bu esnâda Allah Teâlâ bir yağmur gönderir. Kırk gün erkeklerin menileri kıvamında yağar. İnsanlar, annelerinin karnında yetiştikleri gibi kabirlerinde inbât ederler. Bu durum şu âyet-i kerîmede ifâde edilen şeydir:
«…İşte ölüleri de böyle çıkaracağız…» (el-A‘râf, 57)
Yani ölü yerden yağmurla bitkileri çıkardığımız gibi ölüleri de kabirlerinden çıkarırız.”[4]
YENİDEN DİRİLME NASIL OLACAK?
Âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, yeniden dirilmenin nasıl gerçekleşeceği hususunda şüphesi olanlara şöyle hitâb etmektedir:
“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alekadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir vakte kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız.
Sonra kuvvetli çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefât eder, kimi de ömrün en zayıf çağına (yani ihtiyarlığa) kadar götürülür. Tâ ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hâle gelsin! (Böylece bedenî güç azaldığı gibi, zihnî melekeler de dumura uğrar.)
(Yeniden yaratılışın bir misâli de şudur ki) sen, yeryüzünü kupkuru ve ölü bir hâlde görürsün; fakat Biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.
Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kâdirdir.
Kıyâmet vakti de gelecektir; bunda hiç şüphe yoktur. Ve hakîkaten Allah kabirdekileri diriltip kaldıracaktır.” (el-Hac, 5-7)
Mü’minûn Sûresi’nde ise, insanın ana rahminde geçirdiği ibretli safhalar, dünya hayatı, ölümü ve ardından tekrar dirileceği hakîkati şöyle anlatılmaktadır:
“Andolsun Biz insanı, çamurdan (süzülüp çıkarılmış) bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyi aleka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alekayı, bir parçacık et hâline soktuk. Bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik. Bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.
Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz. Sonra da şüphesiz, sizler kıyâmet gününde tekrar diriltileceksiniz.” (el-Mü’minûn, 12-16)
DİRİLİŞ HADİSİ
Cenâb-ı Hakk’ın beyân ettiği bu diriliş hakîkatini, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de Ebû Rezin -radıyallâhu anh- ile aralarında geçen bir konuşmada şöyle ifâde buyurmuşlardır:
Ebû Rezin el-Ukaylî -radıyallâhu anh- naklediyor:
Bir gün:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Allah Teâlâ, mahlûkâtı yeniden nasıl diriltir? Bunun dünyadaki misâli nedir?” diye sordum.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“−Sen hiç, kavminin yaşadığı vâdiden kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil olduğu bahar mevsiminde oraya uğramadın mı?” buyurdular. Ben:
“−Elbette!” deyince, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“−İşte bu, Allâh’ın yeniden yaratmasına delildir. Allah, ölüleri de böyle diriltecektir!” buyurdular. (Ahmed, IV, 11)
İNKAR EDENLERİN PİŞMANLIĞI
Âhireti inkâr edenlerin, yeniden diriltildikleri zaman, içine düşecekleri büyük şaşkınlık ve pişmanlık, âyet-i kerîmelerde şöyle haber verilmektedir:
“O (diriltme) korkunç bir sesten ibâret olacak, o anda hemen onların gözleri açılıp etrafa bakacaklar.
(Durumu gören kâfirler korku ve pişmanlıkla:)
«–Eyvah bize! Bu cezâ günüdür!» derler.
İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür.” (es-Sâffât, 19-21)
“Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (ve utançtan yere bakar) bir hâlde ve davetçiye (İsrâfîl’e) koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnâda kâfirler:
«–Bu, çok çetin bir gündür!» derler.” (el-Kamer, 7-8)
Zira onlar âhiret hayatını yalan sayıyor ve hayatlarının sadece bu dünyada yaşadıklarından ibâret olduğunu zannediyorlardı. Bu hakîkat âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:
“Dediler ki:
«–Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helâk eder.»
Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.
Onlara açıkça âyetlerimiz okunduğu zaman:
«–Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin!» demelerinden başka delilleri yoktur.
De ki:
«–Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyâmet gününde bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.»” (el-Câsiye, 24-26)
İslâm’ın en azılı düşmanlarından biri olan Ubey bin Halef, öldükten sonra dirilişi inkâr ettiği için, bir defasında yerden çürümüş bir kemik alıp elinde ufalamış ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e dönerek, alaycı bir tavırla:
“–Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti.
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de ona cevâben:
“–Evet, Allah seni tekrar diriltecek ve Cehennem’e koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, XV, 58; Vâhidî, s. 379)
Ardından da şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“İnsan görmez mi ki, Biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak Biz’e karşı misal getirmeye kalkışıyor ve:
«–Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.
De ki:
«–Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı gayet iyi bilir.»” (Yâsîn, 77-79)
ÖLÜMDEN SONRA DİRİLİŞ
Cenâb-ı Hak, Kıyâme Sûresi’nin başında, insanları öldükten sonra yeniden diriltmenin kendisi için hiç de zor olmadığını şöyle beyan buyurmaktadır:
“Kıyâmet gününe yemin ederim.” (el-Kıyâme, 1)
“Nefs-i levvâmeye (kendini kınayıp pişmanlık duyan tutarsız nefse) yemin ederim ki (diriltilip hesâba çekileceksiniz).” (el-Kıyâme, 2)
“İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır?” (el-Kıyâme, 3)
“Evet, Biz’im, onun parmak uçlarını[5] bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.” (el-Kıyâme, 4)
Lokman sûresinde de Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Şüphesiz ki, Allah her şeyi işiten ve görendir.” (Lokmân, 28)
Hiç şüphesiz ki ilk yaratma, ikinci yaratmaya da delil teşkil etmektedir. Zira yoktan yaratmak, var olanı yok edip tekrar hayata döndürmekten daha zordur. Zoru kabul edip de, kolayın olamayacağını ileri sürmek, hiç de akıllıca bir iddia değildir. Kaldı ki sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Allah Teâlâ, ilk yaratmada da aslâ bir âcizlik göstermemiş, her biri birer hilkat bedîası olan sayısız varlıklar halketmiştir.
Nitekim Cenâb-ı Hak kullarına şöyle sormaktadır:
“İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.” (Kāf, 15)
İnsanoğlunun dirilip kabrinden kalktığındaki hâli, âyet-i kerîmelerde şöyle tasvîr edilmektedir:
“Nihayet Sûr’a üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rab’lerine giderler!
(İşte o zaman:)
«–Eyvah, eyvah! Bizi uyuduğumuz yerden[6] kim diriltip çıkardı? Bu, Rahmân’ın vaad ettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler!» derler.” (Yâsîn, 51-52)
“O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir hâlde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!” (el-Meâric, 43-44)
“O gün yer, onların üzerinden yarılıp açılır ve süratle çıkıp koşarlar! Bu, ancak Biz’e kolay olan bir haşirdir.” (Kāf, 44)
“Kabirlerde bulunanlar diriltilip dışarı atıldığı ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman, insan (hâlinin ne olacağını) düşünmez mi? Şüphesiz Rab’leri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.” (el-Âdiyât, 9-11)
O günün şiddet ve vahâmeti, âyet-i kerîmelerde şöyle ifâde edilmektedir:
“Sûr’a üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar!” (el-Mü’minûn, 101)
“Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, işte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.” (Abese, 33-37)
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- Vâlidemiz şöyle nakletmektedir:
“Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
«–Kıyâmet günü, yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak Allâh’ın huzûrunda toplanacaksınız.» buyurmuşlardı.
Bunun üzerine ben (şaşkınlık içerisinde):
«–Yâ Rasûlâllah! Erkekler ve kadınlar birbirlerine bakarlar!?» dedim.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«‒O zamanki vaziyet, onların böyle bir şeyi düşünemeyecekleri kadar şiddetli ve dehşet vericidir.» buyurdular. (Buhârî, Rikāk, 45; Müslim, Cennet, 56)
Diğer bir hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere ölüler yeniden diriltilince kendisine ilk elbise giydirilecek olan kişi İbrahim -aleyhisselâm- olacaktır.[7] Daha sonra Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e elbisesi giydirilecektir. Bundan sonra Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Arş’ın sağ yanında duracak ve orada yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bulunacaktır. Bu sebeple evvelkiler de sonrakiler de Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e imreneceklerdir.
Cenâb-ı Hak, vücûdun parçalarını bir araya getirip ruhları da onlara iâde ederek ölüleri kabirlerinden çıkaracaktır. Yeniden yaratılan insanlar için, artık sonu olmayan bir hayat başlamış olacaktır.
Kıyâmet günü ilk olarak dirilip kabrinden çıkacak kişi ise, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’dir.[8]
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün Mescid’e girmişlerdi. Bir tarafında Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- diğer tarafında da Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- vardı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onların ellerini tuttu ve:
“Kıyâmet günü biz işte böyle diriltileceğiz.” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3669)
Dipnotlar:
[1] Sahih rivâyetlere göre toprak, insanın bütün cesedini yiyip tüketecek, ama Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in teşbîhiyle bir hardal tanesi gibi olan (Ahmed, III, 28) ve insan bedeninin çekirdeği sayılan “Acbü’z-Zeneb: Kuyruk sokumu kemiği” çürümeyecektir. İnsan “Acbü’z-Zeneb”den diriltilip tekrar hayat bulacaktır. (Bkz. Müslim, Fiten, 141-143)
[2] İbn-i Mende, Ebû Abdullah Muhammed b. İshak b. Muhammed b. Yahya el-Abdî (v. 395), el-Îmân (I-II), thk. Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fakîhî, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1406, II, 794; Beyhakî, Şuabü’l-Îman, I, 541.
[3] Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed (v. 505), ed-Dürretü’l-Fâhire fî Keşfi Ulûmi’l-Âhire (Mecmuatü Resâili’l-İmâm el-Gazâlî içinde), Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1409, s. 118; Beğavî, VII, 132; Kurtubî, et-Tezkire, I, 287; Süyûtî, el-Büdûrü’s-Sâfire, s. 86-88; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 534.
[4] Ferrâ, I, 382. Taberî de aynı rivâyeti senetsiz olarak zikreder. Onun rivâyetinde bu yağmura “Mâu Hayevân” denildiği zikredilir. (Taberî, XII, 493-494) Krş. İbn-i Ebî Hâtim, VIII, 2784; Beyhakî, Şuab, I, 541; Ebû Hayyân, V, 79.
Allah Teâlâ’nın semâdan bir su indireceği ve ölülerin bununla yeşilliklerin büyüdüğü gibi yeniden yaratılacağı, sahih rivâyetle haber verilmiştir. (Buhârî, “Tefsîr”, 78/1) Lâkin bu suyun kemiyet ve keyfiyetine dair rivâyetler zayıftır.
[5] Günümüzde “daktiloskopi” denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak izlerinin ömür boyunca hiç değişmediğini ve hiçbir insanın parmak izinin bir başkasınınkiyle aynı olmadığını ortaya koymuştur.
Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19. asrın sonlarında keşfedilmiştir. Oysa Kur’ân-ı Kerîm, parmak uçlarının bu husûsiyetine 14 asır önce nâzil olan âyetinde dikkat çekerek ayrı bir mûcize sergilemiştir. Bu da Kur’ân’ın dâimâ önden gittiğinin, müsbet ilmin de onu şerh ve tasdik ederek ardından geldiğinin sayısız misallerinden biridir.
[6] Müfessirlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:
Burada ölüm uykuya benzetilmiştir. Zira ikisinde de hareket yoktur. O günün dehşetinden insanların akılları karışacak ve kendilerini uykuda zannedecek olabilirler.
Burada uyku yerinin kastedilmesi de câizdir.
Kabirden sonraki hâlleri ve Cehennem azâbının dehşetini idrâk edince, kabrin onlara nisbetle bir uyku gibi olduğunu düşünecekler ve bu sözü söyleyeceklerdir. (Bkz. Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, XII, 31)
[7] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 8.
[8] Bkz. Dârimî, Mukaddime, 8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616.
[7] Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 8.
[8] Bkz. Dârimî, Mukaddime, 8. Ayrıca bkz. Tirmizî, Menâkıb, 1/3616.
[9] Bkz. Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, III, 81-82.
Dämmerungsschalter - Alacakaranlık Anahtarı Nedir?
alacakaranlık anahtarı
Alacakaranlık anahtarı, ayarlanabilir bir parlaklık değerinin altına düştüğünde veya aşıldığında bir anahtarlama kontağını etkinleştirir.
Piyasada bulunan alacakaranlık anahtarlarının çoğu, karanlığın başlangıcında, yani alacakaranlıkta ve parlaklık eşiği tekrar aşıldığında, yani akşam karanlığının başlangıcında, yüklerini (örn. örneğin şafak , tekrar dışarı.
parlaklık anahtarı
Tersine, aydınlıkken açılıp karanlık olduğunda kapatılanlar daha nadirdir. Öz tüketimin öncelikli olduğu fotovoltaik sistemlerde, gün doğarken elektronik cihazları açmak için "parlaklık anahtarları" kullanılmaktadır. Bir güneş kontrol cihazı veya invertör genellikle bunun için bir sinyal sağlar ve ayrı bir cihaz gerekmez.
oluşturmak üzere
Estonya'da alacakaranlık anahtarlı ışık.
Entegre ve harici sensörlü alacakaranlık anahtarları vardır, ikincisi genellikle DIN rayları için olanlarda bulunur.
Hareket dedektörleri genellikle bir alacakaranlık anahtarı içerir.
işlev
Daha eski alacakaranlık anahtarlarında, anahtarlama komutu için ışığa bağımlı direnci kullanılan bir fotodirenç (İngilizce Işığa Bağımlı Direnç, LDR) vardır. Fototransistörler veya fotodiyotlar günümüzde genellikle LDR'lere tercih edilmektedir. LED'ler ayrıca ışık sensörleri olarak da uygundur.
Sinyal kısa bir süre içinde yumuşatılır ve bir röle veya triyak anahtarlayan bir transistöre, Schmitt tetiğine veya mikrodenetleyiciye beslenir.
fototransistör
Navigasyona atla
Aramaya atla
Bir foto veya fototransistör, pn bağlantısına harici bir ışık kaynağının taban toplayıcı bağlantısından erişilebilen bir pnp veya npn katman dizisine sahip iki kutuplu bir transistördür. Bu nedenle, bağlı bir amplifikatör transistörü olan bir fotodiyota benzer.
Bir fotodiyot, ideal olarak katkılanmamış büyük hacimli yarı iletken malzemeden oluşur. Fotonlar, orada harici bir elektrik alanı tarafından çekilen elektron deliği çiftleri oluşturur. Bir fototransistörde, bir tür yük taşıyıcı, yarı iletken malzemeyi ışığa bakan tarafta bırakır ve bir metal yoluyla boşaltılır. Doping, metalin herhangi bir yük taşıyıcı enjekte edememesini ve üretilen yük taşıyıcıların yanal olarak emilebilmesini sağlar. Işıktan uzağa bakan tarafta, fotodiyot ile amplifikatör transistörü arasında neredeyse hiç metal yoktur. Bunun yerine, yük taşıyıcılar, katkılanmamış alandan, aynı zamanda bir transistörün tabanı olarak da işlev gören katkılı bir alana doğrudan göç eder. Verici, diyottan taban tarafından ayrılır, ancak toplayıcı, boyutlandırmaya bağlı olarak prensip olarak diyotun etrafında bir kılıf olarak da düzenlenebilir. Her durumda, bir ışık darbesi önce doğrudan üretilen yük taşıyıcılardan (alan etkisi ile, hatta bir kenara ulaşmadan önce) bir voltaj darbesi ve ardından arka elektrotta toplanan yük taşıyıcılardan bir darbe üretir.
Transistör, ışığın bu engelleme katmanından geçmesiyle üretilen engelleme akımı aracılığıyla kontrol edilir.
İlk fototransistör, 1948'de John Northrup Shive tarafından Bell Laboratuvarlarında geliştirildi.[1] Fototransistörler ilk olarak 1950'de, delikli kartlardan kontrol bilgilerini optik olarak okumak için fototransistörlerin kullanıldığı otomatik santrallerde telefon aramalarının yönlendirilmesi için kullanıldı.[2]
işleyiş ve yapı
Devre açısından, ışığa duyarlı fotodiyot, transistörün toplayıcı-temel bağlantılarına paralel olarak bağlanır. Şeffaf mahfazadan doğrudan veya başka türlü kapalı mahfazadaki bir mercek aracılığıyla düşen ışık, transistörde akım amplifikasyon faktörü tarafından kollektör akımına yükseltilen dahili fotoelektrik etki nedeniyle küçük bir fotoakımın akmasına izin verir. Tipe bağlı olarak, akım amplifikasyon faktörü 100 ila 1000 arasındadır, bu da kollektör akımının bir fotodiyotun fotoakımından bu faktör kadar daha büyük olduğu anlamına gelir.
Fototransistörlerin genellikle yalnızca iki bağlantısı vardır - toplayıcı ve yayıcı. Bununla birlikte, basit bir bağlantının ortaya çıkarıldığı versiyonlar da vardır – örn. B. çalışma noktasını düzenlemek için. Baz bağlantısız kalırsa, baz emitör bölgesinin ücretsiz taşıyıcılar haline gelmesi nispeten uzun zaman alır. Bu nedenle, diğer şeylerin yanı sıra, fototransistörün yavaş kapanma davranışı. Ayrıca Miller etkisi, parlaklıktaki hızlı değişimlerle reaksiyon hızını düşürür. Yüksek limitli bir frekans gerekiyorsa, fotodiyot ve transistör işlevi ayrılmalıdır.
uygulama alanları
Fototransistörler, fotodiyotlardan çok daha hassastır çünkü aynı zamanda amplifikatör görevi de görürler. Işık bariyerleri, alacakaranlık anahtarları, optokuplörler gibi ışığı algılarken veya iletirken kullanılırlar. Bununla birlikte, fototransistörler bu uygulama için çok yavaş olduğundan, uzaktan kumandaların alıcı birimlerinde fotodiyotlar kullanılmaktadır. Bunlarda, ışık bariyerleri ve optokuplörlerde olduğu gibi, görünür ışık değil kızılötesi kullanılır.
alıcı dalga boyu
Fototransistör – Yukarıdaki resmin genel görünümü
Bir silikon fototransistörün maksimum hassasiyetinin dalga boyu yaklaşık 850 nm'dir (kızılötesine yakın) ve daha kısa dalga boylarına (görünür ışık, ultraviyole) doğru düşer. Örneğin, BP103 tipinin (metal gövde, resimlere bakın) 420 nm'deki hassasiyeti, 850 nm'deki değerin hala %10'udur.
Alım dalga boyu aralığı, yaklaşık 1100 nm'de silikonun bant kenarının enerjisiyle daha uzun dalga boylarına doğru sınırlandırılır ve orada biter (kırmızı sınır).
tasarımlar
Üretim hacmi açısından en yaygın olan fototransistörler - ışık yayan diyotlara benzer şekilde - şeffaf plastik içinde basitçe kapsüllenmiştir. Çoğu durumda, düzlemsel epitaksi işlemi kullanılarak üretilen npn transistörler kullanılır. Çip, kollektör bağlantı ayağına yapıştırılmıştır ve sadece tel bağlama ile gerçekleştirilen emitör bağlantısına sahiptir. Temel bağlantı normalde çıkarılmaz. Muhafaza malzemesi bir lens olarak tasarlanabilir. Kablolu bileşenler dikey veya yana "bakabilir".
Daha yüksek kaliteli uygulamalar için fototransistörler, bir pencere veya (plastik) mercekle metal muhafazalar içinde kapsüllenir. Genellikle ortaya çıkarılan temel bir bağlantıya sahiptirler.
Optocoupler'lardaki fototransistörler, opak olacak şekilde kapsüllenir ve verici diyota doğru şeffaf, genellikle aynalı plastik bir gövdeye sahiptir.
fotodiyot
Navigasyona atla
Aramaya atla
Farklı fotodiyot türleri
Bir fotodiyot veya fotodiyot, ışığı - görünür, IR veya UV aralığında veya sintilatörleri kullanırken X-ışınlarını - bir p-n bağlantısında veya pin bağlantısında dahili foto efekti yoluyla bir elektrik akımına dönüştüren veya - bağlı olarak dönüştüren yarı iletken bir diyottur. kablolama - bu, aydınlatmaya bağlı bir direnç sunar. Diğer şeylerin yanı sıra ışığı elektrik voltajına veya elektrik akımına dönüştürmek veya ışıkla iletilen bilgileri almak için kullanılır.
Yapı
Bir fotodiyotun yakından görünümü
Fotodiyotlar, silikon, germanyum gibi temel yarı iletkenlerden veya indiyum galyum arsenit gibi bileşik yarı iletkenlerden yapılır.[1] Aşağıdaki tablo, farklı fotodiyot türleri için bazı yaygın malzemeleri ve kullanılabilir optik hassasiyet aralığını listeler:[2]
Karşılaştırma için, görünür ışık 380 nm ile 780 nm arasında dalga boylarına sahiptir.
Silikonun daha büyük bant aralığı nedeniyle, silikon fotodiyotlar nispeten düşük gürültüye sahiptir. Kadmiyum telluride dayalı orta kızılötesi uygulamalar için fotodiyotlar, gürültüyü en aza indirmek için örneğin sıvı nitrojen ile soğutulmalıdır, çünkü oda sıcaklığındaki termal hareket elektronları valans bandından iletim bandına yükseltmek için yeterlidir. Sonuç olarak, oda sıcaklığında bu fotodiyotların karanlık akımı o kadar büyüktür ki, ölçülecek sinyal kaybolur. Soğutmanın ikinci bir nedeni, sensör mahfazasının IR radyasyonunun başka türlü meydana gelen üst üste binmesidir.
Işık ölçümü için fotodiyotlar, kırmızı ve kızılötesi spektral aralıktaki hassasiyeti sınırlayan ve hassasiyet eğrisini gözünkine göre ayarlayan bir gün ışığı filtresine sahiptir. Buna karşılık, kızılötesi sinyalleri almak için fotodiyotlar (uzaktan kumandalarda olduğu gibi) gün ışığını engelleyen bir filtreye sahiptir. Örneğin, koyu renkli sentetik reçine içinde kapsüllenirler ve bu nedenle görünür ışığın girişiminden korunurlar.
Tipik bir silikon fotodiyot, arkasında bir kontak (katot) oluşturan daha yoğun katkılı bir tabaka ile hafif n-katkılı bir temel malzemeden oluşur. Işığa duyarlı alan, ön tarafta ince bir p katkılı katmana sahip bir alanla tanımlanır. Bu katman, ışığın çoğunun p-n bağlantısına ulaşmasına izin verecek kadar incedir. Elektrik kontağı çoğunlukla kenardadır.[3] Yüzeyde pasivasyon ve yansıma önleyici tabaka olarak koruyucu tabaka bulunur. Genellikle fotodiyotun önünde ek bir şeffaf koruyucu pencere bulunur veya şeffaf saksı malzemesi içinde bulunur.
p ve n katmanları arasındaki gerçek katman nedeniyle, PIN fotodiyotları genellikle daha yüksek bir izin verilen ters gerilime ve daha düşük bir bağlantı kapasitansına (CS) sahiptir. Bu, bant genişliğini artırır. Fotodirençlerin (LDR) aksine, fotodiyotlar önemli ölçüde daha kısa tepki sürelerine sahiptir. Fotodiyotların tipik kesme frekansları 10 MHz civarındadır, pin fotodiyotlar için 1 GHz'in üzerindedir.
Yanal diyot, örneğin bir lazer ışınının konumunu algılamak için özel bir fotodiyot türüdür.
Daha yeni deneyler, cıva-kadmiyum tellür fotodiyotları ile kızılötesi radyasyon (ısı radyasyonu) yoluyla elektrik üretmeye adanmıştır.[4]
işlev
Yeterli enerjiye sahip fotonlar diyotun malzemesine çarparsa, yük taşıyıcıları (elektron deliği çiftleri) üretilir. Uzay yükü bölgesinde, yük taşıyıcıları, difüzyon voltajına karşı benzer katkılı bölgelere hızla sürüklenir ve bir akıma yol açar. Uzay yükü bölgesinin dışında üretilen yük taşıyıcıları da akıma katkıda bulunabilir. Ancak, önce uzay yük bölgesine difüzyonla ulaşmaları gerekir. Rekombinasyon yoluyla bir parça kaybolur ve küçük bir gecikme meydana gelir.[5] Terminallerin harici bağlantısı olmadan, bu terminallerde ileri voltaj (doyma) ile aynı polaritede ölçülebilir bir voltaj oluşur. Terminaller birbirine elektriksel olarak bağlıysa veya diyotun ters yönünde bir voltajdaysa, ışığın gelişiyle orantılı bir fotoakım akar.
Fotonların bu etkiyi yaratmak için bant aralığından daha yüksek bir enerjiye sahip olması gerekir (örneğin, silikon için 1,1 eV'den fazla).
Fotoakım, hiçbir doygunluk oluşmazsa, birçok büyüklük mertebesinde ışığın gelişiyle doğrusaldır. İdeal durumda, yarı iletkenin karakteristik enerji aralığından (bant aralığı) daha büyük bir enerjiye sahip olan her ışık kuantumu akıma katkıda bulunur. Ancak pratikte, değer daha küçüktür ve kuantum verimi olarak adlandırılır. Uygun kablolama ile tepki süresi çok kısadır; bir nanosaniyenin kesirlerine kadar inebilir.
Diyot'a dışarıdan ters voltaj uygulandığında, karanlıkta bile küçük bir akım akar. Buna karanlık akım (ID) denir. Üstel olarak fotodiyotun sıcaklığına bağlıdır. Karanlık akım karakteristiği, fotodiyotların önemli bir kalite özelliğidir.
Fototransistör, bir fotodiyot ve bir çift kutuplu transistörün birleşimidir ve ışığın bir fotodiyot görevi gören taban-toplayıcı bağlantısına düşmesine izin verilerek oluşturulur. Fotoakım, transistörün akım amplifikasyon faktörü kadar yüksektir, kesme frekansı daha düşüktür. Benzer şekilde, foto-kavşak alan etkili transistörler ve foto-tristörler vardır.
çalışma modları
Fotodiyotlar aşağıdaki üç çalışma modunda kullanılabilir:
Bu formda bir güneş pili olarak adlandırılan geniş alanlı bir fotodiyot olarak ileri yönde çalışma. Öncelikle enerji üretimi için kullanılır.
Parlaklık ölçümü için yarı kısa devrede çalışma
Kesme frekansını artırmak için durdurma bandı işlemi
Bir fotovoltaik eleman olarak çalışma
Fotodiyot elektrik enerjisi sağlar. Bu işlevinde bir foto elementtir, eğer geniş bir alanda üretilirse foto diyot güneş pili olarak adlandırılır. Yük yokken, doygunluktadır ve voltaj, ışık yoğunluğuna çok az bağlı olan bir sınır değere (açık devre voltajı UL) doğru eğilim gösterir. Yük arttıkça (RL azalır), gerilim düşer ve akım da bir sınır değere (kısa devre akımı IK) doğru yönelir. Bu karakteristik eğrideki virajda, bir güç ayarı vardır – fotovoltaik sistemlerde amaçlanan çalışma noktası (maksimum güç noktası). Bu çalışma modunda, fotodiyot nispeten yavaştır ve hızlı sinyalleri algılamak için uygun değildir. Bu tip devre parlaklığı ölçmek için kullanılır, örn. B. aydınlatma sayaçlarında (ışık ölçer, lüks ölçer) kullanılır.
Foto direncin (LDR) aksine, harici bir voltaj kaynağı gerekmez. CCD sensörlerinde, sensör alanının büyük bir kısmı, her biri paralel bağlanmış bir kondansatörü şarj eden fotodiyotlarla doludur. Fotodiyotun doyma voltajına ulaşılmadan önce depolanan yükü zamanında taşınırsa, şarj parlaklıkla orantılıdır. Kesme frekansı düşüktür.
Yarı kısa devrede çalışma
Fotodiyot kısa devrede çalıştırılırsa (U = 0), ters yönde (I ≤ 0) bir akım sağlar; Bunu yapmak için, genellikle bir transimpedans amplifikatörüne bağlanır - fotoakımdan orantılı bir voltaj sinyali üreten ve diyot bağlantılarında sanal bir kısa devre oluşturan bir devre. Bu, ışınımın çok hassas bir şekilde ölçülmesini sağlar. Fotodiyottaki voltaj değişmediği için kapasite tersine çevrilmez. Sonuç olarak, yüksek kesme frekansları mümkündür.
Kısıtlı alanda operasyon
Fotodiyoda ters yönde bir voltaj uygulanırsa (U ≤ 0), ışığa doğrusal olarak bağlı bir ters akım akar, yani. yani ışınlandığında ters yönde de iletir (I ≤ 0). Bu çalışma modu genellikle entegre CMOS sensörlerindeki fotodiyotlar için seçilir. Aşağıdaki etkiler de kısıtlı alanın karakteristiğidir:
Bağlantı kapasitansı CS uygulanan voltajla azalır, bu nedenle yanıt süresi artan voltajla azalır. Bu, yüksek kesme frekanslarının elde edilmesini sağlar.
muhtemelen oluşur
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Soğutucu Gazlar Nelerdir? Buzdolabı Gazı Nedir? Kükürt Dioksit
Soğutucu gazlar klima, ısı pompası, buzdolabı gibi ısı ekipmanlarında proses gazı olarak kullanılan, cihazların içinde kapalı devre dolaşan gazlardır.+ Honest 22 GAZ Soğutucu (R22), bir HCFC olarak konut iklimlendirme, soğutma ve diğer soğutma uygulamaları dahil geniş bir uygulama alanı sağlayan özelliklere sahiptir. R22, Montreal Protokolü tarafından belirlenen takvime göre zorunlu bir aşamalı kullanımdan kaldırma sürecinden geçmektedir. Nihai kullanıcılar R22’nin aşamalı olarak kullanımdan kaldırılması ile ilgili daha fazla bilgi için yerel toptancıya veya soğutucu imalatçısına danışmaları gerekmektedir.
Uygulama
R22 konut ve ticari iklimlendirme, soğutma, soğutucular, oda iklimlendirme, nakliye soğutma ve diğer konfor serinletme ve soğutma uygulamaları dahil çeşitli uygulamalarda kullanılmaktadır.
Özellikler & Performans
R22 birçok iklimlendirme ve soğutma uygulamasında kullanışlı bir soğutucu olmasını sağlayan özelliklere sahiptir. R22 A1 ASHRAE güvenlik kategorisinde tek bileşenli, alev almaz, toksik olmayan bir soğutucudur.
Yağlama
R22 mineral yağ, alkilbenzen yağı veya POE yağı ile çalışmaktadır. Nihai kullanıcılar belli yağ seçimi talimatları konusunda ekipman imalatçılarının kılavuzlarına göz atmalıdır.
Dolum
R22 dolumu buhar veya sıvı şeklinde yapılabilmektedir. Nihai kullanıcılar belli dolum talimatları konusunda ekipman imalatçılarının kılavuzlarına göz atmalıdır. R22 Gazı Özellikleri : Ortalama Moleküler Ağırlık (g/mol), 86.5 Normal Kaynama Noktası (°F), -41.3 Kritik Isı (°F), 204.8 ASHRAE Güvenlik Grubu Sınıfı, A1 Ozon İnceltme Potansiyeli (ODP), 0.055 Küresel Isınma Potansiyeli (GWP), 1.500
Temel Özellikler
Ortalama Molekül Ağırlığı 86.5 1 atm. basınçta Kaynama Noktası (oF) -41.3 Kaynama noktasında Doymuş Buhar Yoğunluğu (lb/ft3) 0.29 77oF’de Doymuş Sıvı yoğunluğu (lb/ft3) 74.53 Kritik Sıcaklık (oF) 204.8 Kritik Basınç (psia) 721.9 Kaynama Noktasında Buharlaşmanın Gizli Isısı (BTU/lb) 100.5 77oF’de Sıvının Öz Isısı (BTU/lboF) 0.30 1 atm. basınçta Buharın Öz Isısı (BTU/lboF) 0.14 Sıcaklık Kayması (oF) 0.0 Havada Yanıcı Limitleri yanıcı değildir Ozon Tüketme Potansiyeli (ODP, CFC 11 = 1.0) 0.055 Halokarbon Sera Gazı Isınma Potansiyeli (HGWP, CFC 11 = 1.0) 0.43 ASHRAE Emniyet Grubu Sınıflandırması A1/ İşyerinde Çevresel Maruz Kalma (WEEL) (8 saatlik zaman/ağırlık Ortalama) Milyonda 1000 parçacık.
Honest 134 GAZ
==134a== :
==Temel Özellikler== Teknik Özellikler Isı ve Basınç Termodinamik HONEST 134a soğutucu (R134a) R-12’ye benzer özellikleri ile ozonun incelmesine neden olmayan bir HFC soğutucudur. Geleneksel R-12 uygulamalarının bazılarında saf soğutucu olarak veya R-502 ve R-22’nin yerini alması amaçlanan soğutucu karışımlarda bileşen olarak kullanılabilmektedir.
Uygulamalar
Uygulamalara otomotiv iklimlendirme, soğutucular, orta ısıda ticari soğutma, soğutma cihazları ve nakliye soğutma dahildir. Kompresör ve sistem imalatçıları R134a için özellikle tasarlanan yeni ekipmanları satmaktadır. Buna ek olarak Arkema laboratuvar testleri ve saha deneyleri R134a’nın mevcut birçok R-12 ve R-500 tesisatlarının iyileştirilmesiyle çalışabileceğini göstermektedir.
==Özellikler & Performans== : R134a birçok iklimlendirme ve orta ısılı soğutma sistemlerinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanmıştır. R134a sıfır ozon inceltme potansiyeli ile ASHRAE tarafından A1 sınıfına (en düşük toksiklik ve yanma seviyesi) alınan tek bileşenli bir soğutucudur.
Yağlama
Birçok sistemde bulunan mineral yağ veya alkilbenzen yağlayıcılar ile karışmadığından, R134a POE veya PAG (polialkilen glikol, sadece otomatik) yağlayıcılar ile kullanılmalıdır. Atmosfere maruz bırakıldığında havadan nem kapmasından dolayı (nemi emme) POE veya PAG yağları kullanılırken özel dikkat gösterilmelidir. Donanımın iyileştirilmesi halinde, asıl yağ içeriğini toplam yağ yükünün %5’inin altına düşürmek için bir yağlayıcı akıtma prosedürü gerçekleştirilmelidir. Yeni R134a ekipmanı, R134a ile kullanıma hazır OEM onaylı yağlayıcı ile doldurulacaktır.
Dolum
R134a dolumu buhar veya sıvı şeklinde yapılabilmektedir. Nihai kullanıcılar belli dolum talimatları konusunda ekipman imalatçılarının kılavuzlarına göz atmalıdır.
İyileştirme
R134a R-12 santrifüj soğutucular, yarı hermetik, pistonlu ve vidalı soğutma uygulamaları, endüstriyel soğutma tesisleri, otomotiv sistemleri ve bazı hermetik kompresör uygulamaları dahil mevcut R-12 sistemlerinin bazılarında iyileştirme yapılarak kullanılabilmektedir.
R134a için R-12 sistemlerinde iyileştirme yapılırken, PAG yağı gerektiren bazı otomotiv iyileştirme uygulamaları dışında mevcut yağlayıcının POE yağı ile değiştirilmesi gerekmektedir. Çoğu durumda mineral yağ veya alkilbenzen yağı seviyeleri yeni POE yükünün %5’inin altına indirilmelidir. Yağlar veya prosedürleri ile ilgili belli öneriler için OEM’lere bakınız. Mümkün olduğu ölçüde mevcut yağı çıkarın, POE ekleyin ve sistemi R-12’de bir süre çalıştırın. Artık yağ konsantrasyonu uygun hale geldiğinde R-12’yi çıkarın, filtre kurutucuyu değiştirin ve R-134 doldurun.
R134a Gazı Özellikleri
Ortalama Moleküler Ağırlık (g/mol), 102.0 Normal Kaynama Noktası (°F), -14.9 Kritik Isı (°F), 214.1 ASHRAE Güvenlik Grubu Sınıfı, A1 Ozon İnceltme Potansiyeli (ODP), 0 Küresel Isınma Potansiyeli (GWP), 1.300
Honest 404 gaz
HONEST 404A soğutucu (R404A) ozonun incelmesine neden olmayan, R-125, R-143a ve R-134a HFC soğutucularının hemen hemen azeotropik bir karışımıdır.
==Uygulama== : R404A kendisini çeşitli orta ve düşük ısılı soğutma uygulamaları için oldukça kullanışlı kılan R-502’nin özelliklerini büyük ölçüde karşılamak üzere formüle edilmiştir. R404A gıda teşhir ve muhafaza kutuları, soğuk muhafaza odaları, buz makineleri, nakliye ve işlem soğutma gibi yeni soğutma ekipmanlarında kullanılmak üzere birçok soğutma kompresörü ve sistemi imalatçısı tarafından onaylıdır.
==Özellikler & Performans== : R404A birçok yeni ve mevcut soğutma sisteminin ihtiyaçlarını karşılamak üzere tasarlanmıştır. R404A sıfır ozon inceltme potansiyeli ile ASHRAE tarafından A1 sınıfına (en düşük toksiklik ve yanma seviyesi) alınan hemen hemen azeotropik bir HFC soğutucu karışımıdır.
==Yağlama== : R404A, R-502 sistemlerinde kullanılan geleneksel yağlayıcılar ile karıştırılamaz. Buna göre, asıl yağ R404A iyileştirmesinde POE ile değiştirilmelidir ve eski yağ oranı asıl yükün %5’ine veya daha azına indirilmelidir. Bu işlemin yapılmaması yetersiz yağ dönüşüne veya diğer sistem sorunlarına yol açabilmektedir.
Dolum : R404A’nın azeotropik özelliği nedeniyle, ayrılmanın önlenmesi için sıvı olarak doldurulmalıdır (buhar dolumu nedeniyle soğutucu bileşimindeki değişiklikler. Tanımalara- Ayrılma bakınız). Buharın normal bir şekilde sisteme dolduğu durumlarda dolum esnasında sıvıyı buhara geçirmek için dolum hattına bir valf yerleştirilmelidir. Testler sistem sızıntısı nedeniyle oluşan ayrılmanın R404A için tipik olarak bir sorun olmadığını göstermiştir. Sızıntıyı onarın ve tamamen doldurun.
İyileştirme : R404A mevcut birçok R-502 sisteminin iyileştirilmesinde kullanılabilmektedir. Karışımın fiziksel ve termodinamik özellikleri iyileştirme şeklinde kullanıldığında R-502 gibi hareket etmesine neden olmaktadır ancak doğrudan R-502 sistemlerine “damlatılması” amaçlanmamıştır. R-502’nin aksine R404A’nın kullanımına bağlı yüksek işletim basınçları nedeniyle tüm basınç tahliye değişiklikleri ve/veya gereklilikleri için OEM özel ürün iyileştirme önerilerini inceleyiniz.
R404A Gazı Özellikleri : Ortalama Moleküler Ağırlık (g/mol), 97.6 Normal Kaynama Noktası (°F), -51.5 Kritik Isı (°F), 161.6 ASHRAE Güvenlik Grubu Sınıfı, A1 Ozon İnceltme Potansiyeli (ODP), 0 Küresel Isınma Potansiyeli (GWP), 3.260
HONEST 410 A GAZ
HONEST 410A soğutucu (R410A) ozonun incelmesine neden olmayan, şu anda (HCFC) R-22 için tasarlanan iklimlendirme uygulamaları için yedek soğutucu olarak geliştirilen R-32 ve R-125 hidrofluorokarbonların (HFC) bir karışımıdır. R410A’nın yüksek soğutma kapasitesi ve basınçları nedeniyle R-22 ekipmanında bir iyileştirme soğutucusu olarak kullanılmamalıdır.
Uygulama : OTTOGAS 410A soğutucu yeni konut ve ticari iklimlendirme sistemlerinde, ısı pompalarında, nem gidericilerde ve küçük soğutucularda kullanılmaktadır. R-401A ayrıca bazı orta ısı soğutma uygulamalarında da düşünülmektedir.
Özellikler & Perfomans : R410A birçok yeni iklimlendirme sistemi için endüstrinin ihtiyaçlarını karşılayan hemen hemen azeotropik bir HFC soğutucu karışımıdır. R410A sıfır ozon inceltme potansiyeliyle (düşük toksiklik ve yanabilirlik seviyeleri) ASHRAE’den A1 güvenlik derecesi almıştır. R410A ihtiyaç duyulan ortaya çıkan yüksek sistem basınçlarına ve düşük akış oranlarına uyum sağlamak üzere özellikle tasarlanmış ekipman ve bileşenleri gerektiren, R-22’den daha yüksek basınçlı ve kapasiteli bir soğutucudur. R410A sisteminin tipik işletim basınçları karşılaştırılabilir işletim koşullarında R-22’dekilerden %50 ila %60 daha yüksek olacaktır. R410A aynı zamanda birçok işletim koşulunda R-22’den dikkate değer bir biçimde daha yüksek hacimsel soğutma kapasitesine sahiptir. Bu OEM’lerin daha küçük pakette R-22’ye benzer kapasitede ve verimlilikte ekipman üretmesine olanak sağlamaktadır.
Yağlama : Uygun yağ dönüşünü sağlamak için, R410A tipik olarak polyolester (POE) yağ ile kullanılmaktadır. R410A’nın HFC bileşenleri mineral yağ veya alkilbenzen ile karıştırılamaz. İmalatçılar uygun yağlayıcı ile doldurulmuş yeni R410A sistemleri ve kompresörleri sağlamaktadır. Havadan nem kaptıkları için, başka bir deyişle havadan anında nemi emebildiklerinden POE yağlayıcıları ile çalışırken özen gösterilmelidir. Bu özellikle POE’lerle nemli ortamlarda çalışıldığında dikkate alınmalıdır. Sistemde yüksek nem seviyesi yağın bozulmasına ve sistem arızasına neden olabilmektedir.
Dolum : R410A’nın zeotropik özelliği nedeniyle ayrılmanın önlenmesi için sadece sıvı olarak doldurulmalıdır (buhar dolumu nedeniyle soğutucu bileşimindeki değişiklikler. Tanımalara- Ayrılma bakınız). Buharın normal bir şekilde sisteme dolduğu durumlarda dolum esnasında sıvıyı silindirden buhara geçirmek için dolum hattına bir valf yerleştirilmelidir. Kompresör zarar görebileceğinden çalışan bir sisteme asla sıvı koymayınız. R410A özellikle yüksek basınçları için tasarlanan ve sınıflandırılmış manifold ölçüm setleri, geri kazanma makineleri ve silindirlerinin kullanımını gerektirmektedir.
İyileştirme : R410A’nın dikkate değer yüksek işletim basınçları ve kapasiteleri nedeniyle R-22 sistemlerinin bir iyileştirmesi olarak asla kullanılmamalıdır. R410A özellikle sadece R410A ile kullanım için tasarlanmış ekipmanlarla kullanılmalıdır.
R410A Gazı Özellikleri : Ortalama Moleküler Ağırlık (g/mol), 72.6 Normal Kaynama Noktası (°F), -61.6 Kritik Isı (°F), 162.0 ASHRAE Güvenlik Grubu Sınıfı, A1 Ozon İnceltme Potansiyeli (ODP), 0 Küresel Isınma Potansiyeli (GWP), 1.725
HONEST 407 C GAZ
HONEST 407C soğutucu (R407C) ozonun incelmesine neden olmayan R-32, R-125 ve R134a HFC soğutucularının bir karışımıdır. R-22’nin özelliklerini karşılamak üzere formüle edilmiştir.
Uygulama : Uygulamalara konut ve ticari iklimlendirme, taşmasız buharlaştırıcı soğutucular ve bazı ticari soğutma sistemleri dahildir. R407C’nin R-22’ye benzer özellikleri olduğundan (modifikasyonlarla) günümüzde R-22 için tasarlanan aynı ekipmanda kullanılması mümkündür.
Özellikler & Performans : R407C yeni ve mevcut iklimlendirme ve soğutma sistemlerinin birçoğunun ihtiyaçlarını karşılamak için tasarlanmıştır. R407C sıfır ozon inceltme potansiyeli ile ASHRAE tarafından A1 sınıfı onaylı zeotropik bir HFC karışımıdır.
Yağlama : POE yağlayıcılar, bileşenleri çoğunlukla R-22 sistemlerinde bulunan mineral yağ veya alkilbenzen yağlayıcılar ile karışabildiğinden R407C ile kullanılmalıdır. İyileştirme yapıldığında, asıl yağ içeriğini %5’in altına düşürmek için yağlayıcı akıtma prosedürü uygulanması gerekmektedir. Yeni R407C ekipmanı R407C ile kullanıma hazır OEM’in önerdiği yağlayıcı ile doldurulacaktır.
Dolum : R407C’nin zeotropik özelliği nedeniyle ayrılmanın önlenmesi için sıvı olarak doldurulmalıdır (buhar dolumu nedeniyle soğutucu bileşimindeki değişiklikler. Tanımalara- Ayrılma bakınız). Buharın normal bir şekilde sisteme dolduğu durumlarda dolum esnasında sıvıyı buhara geçirmek için dolum hattına bir valf yerleştirilmelidir.
İyileştirme : R407C pozitif sıkıştırmalı, doğrudan genleşmeli soğutma ve iklimlendirme ekipmanında mevcut R-22 sistemlerinin iyileştirilmesinde kullanılabilmektedir. R407C santrifüj soğutucularda veya yüksek ısı kayması nedeniyle taşmalı buharlaştırıcı kullanan diğer ekipmanlarda kullanılmamalıdır.
İyileştirme Prosedürleri 1. Ana hat performansını saptayın. Kullanılan yağ tipini ve her türlü sistem işletim verisini not ediniz (sistem uygun şekilde çalışıyorsa). Mevcut sızıntılara karşı kontrol edin ve ihtiyaç duyulan her türlü onarımı tespit ediniz. 2. Mevcut soğutucu yükünü geri alınız (HAVALANDIRILMAMALI). Çıkarılan soğutucu miktarını tartınız. 3. Mevcut yağı kompresör yağ haznesinden, emme borusu akümülatörlerinden v.b. tahliye ediniz. Çıkarılan yağın miktarını kaydediniz. OEM onaylı POE yağından eşit miktarda ekleyiniz. 4. Sistemi geri alınan R-22 yükü ile yeniden doldurunuz ve yeni yağlayıcının dolaşımı için sistemi çalıştırınız (en az 1 saat). 5. R-22 yükünü tekrar geri alınız ve yağlayıcının artık yağ içeriğini kontrol ediniz. POE’deki asıl yağlayıcı miktarı %5’ten az olmalıdır. 6. Gerekli yağ saflık seviyesine ulaşılana kadar gereken şekilde 3-5. adımları tekrar ediniz. Yağ akıtma tamamlandığında, standart bakım gerçekleştirilmelidir (ör. filtre kurutucusunun değişmesi, sızıntı onarımları). 7. Sistemi tahliye edin (500 mikrondan az) ve vakum olup olmadığından emin olunuz. Vakum yoksa sistemde sızıntı olduğunun habercisi olabilir. 8. Sistemi R407C soğutucu ile doldurun. Soğutucuyu sıvı olarak sadece silindirden çıkarın. İlk dolum ağırlığı gerekiyorsa %95’e kadar doldurmak üzere standart R-22 dolumunun yaklaşık %90’ı olmalıdır. 9. İstenen kızgınlığın elde edilmesi için TXV ayar noktasını ve/veya soğutucu yükünü ayarlayınız. Düşük yan basınç kontrolü ayarlarının da ayarlanması gerekebilmektedir. 10. Kompresördeki yağ seviyesini izleyiniz. Gerekiyorsa, normal işletim seviyesine ulaşmak için yağ miktarını ayarlayınız (orta görüş camı) 11. Sistem soğutucusunun ve yağının tipini ve miktarını belirtecek şekilde sistemi açıkça etiketleyiniz.
R407C Gazı Özellikleri : Ortalama Moleküler Ağırlık (g/mol), 86.2 Normal Kaynama Noktası (°F), -46.1 Kritik Isı (°F), 187.2 ASHRAE Güvenlik Grubu Sınıfı, A1 Ozon İnceltme Potansiyeli (ODP), 0 Küresel Isınma Potansiyeli (GWP), 1.525
Kükürt Dioksit
Kükürt Dioksit bir soğutucu olarak
Kolayca yoğuşturulabilen ve yüksek buharlaşma ısısına sahip olan kükürt dioksit, soğutucu akışkanlar için aday bir malzemedir.
Kloroflorokarbonların geliştirilmesinden önce, ev buzdolaplarında soğutucu olarak kükürt dioksit kullanıldı.
-İklim mühendisliği
İklim mühendisliğinde stratosferde kükürt dioksit enjeksiyonları önerilmiştir.
Soğutma etkisi, Pinatubo Dağı'nın 1991'deki büyük patlayıcı patlamasından sonra gözlemlenene benzer olacaktır.
Ancak bu jeomühendislik biçimi, örneğin muson bölgelerinde, yağış düzenleri üzerinde belirsiz bölgesel sonuçlara yol açacaktır.
Buzdolabı Gazı Nedir?
Buzdolabı yemekleri bakterilerden ve zararlı mikroorganizmalardan korumanın en iyi yöntemidir. İçindeki içecek ve yiyecek maddeleri soğutarak bozulmadan koruyan bu aletler farklı prensiplerle çalışır. Elektrik ile bir şeyleri ısıtmak ne kadar kolay olsa da, soğutmak o kadar kolay değildir. Buzdolapları da bu kadar soğuk olmak için belli gazlar kullanır.
Buzdolabındaki kılcal borular içerisine düşük basınç ile gönderilen bu gazlar buzdolabı içerisindeki ısıyı çekerler ve dışarı atarlar. Yani buzdolabını soğutmak için içerideki ısıyı başka bir yere göndermek gerekir. Gazlardan bu konuda yardım alınır. Kılcal borudaki bu gazlar sıcaklığı arttığında gaz halinde kalır ve arkada soğutulduğu zaman tekrar gaza dönüşür. Gaza dönüştüğü zaman tekrar gider ve içerideki ısıyı çeker ardından arka taraftan tekrar soğutulur. Bu şekilde belli bir döngü oluşturulur. Bu döngüde motor, boru ve kompresör gibi araçların yardımı alınır.
Buzdolabı Gaz Ömrü Ne Kadardır?
Söylediğimiz gibi gaz içeride kaldığı ve dışarı asla çıkmadığı için yani bir döngüde olduğu için gazın bitmesi söz konusu olamaz. Tek bitme şansı gaz kaçağıdır ki bu uzun yıllarda görülebilen bir olaydır. Ne kadar sıkı olursa olsun gaz kaçağı her zaman olur fakat bu 10 yıl kadar bir sürede gerçekleşmektedir.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
internet Seiten
Kükürt Elementi Nedir?
Kükürt, simgesi S olan, limon sarısında ametal, yalın katı bir elementtir.
Kükürt doğada yaygın olarak bulunan bir elementtir (yer kürenin % 0,06'sını oluşturur). Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Louisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınında, alçı taşı ya da kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Çoğunlukla metallerle birleşmiş olarak görülür. Demir, bakır, kurşun ve çinko sülfürler, bu metallerin en önemli cevridir. Kalsiyum sülfatı ya da başka deyişle alçıtaşını saymak gerekir.
Doğada çeşitli bileşikler halinde bulunan kükürt dahilen hafif laksatif olarak kullanılır. Dıştan sürüldüğü zaman (losyonlar, merhemler) asalakları öldürücü seboreyi giderici ve keratin eritici nitelikler gösterir. Pek çok maddelerin moleküllerinde bir ya da birçok kükürt atomu bulunur. Kükürdün varlığı bu maddelere sülfamit örneğinde olduğu gibi bakteri öldürücü özellikler kazandırır.
Kükürt gidermek bir maddeyi bileşiminde bulunan kükürtten ya da bir sülfürden arındırmak (dökme demirde bulunan kükürt kireç ferromanganez ya da sodyum karbonat katılarak giderilir). Kükürt sütü bir asidin hiposültid üzerine etkimesi sonunda oluşan kolodal kükürt asıltısıdır. Çubuk kükürt, silindir biçiminde dökülmüş kükürttür.
Hidrojenle kükürt giderme bir benzinin bir mazotun kükürdünü bir katalizör eşliğinde gidermek için hidrojen kullanan arıtma yöntemidir. Kükürt taşı aşırı derecede kükürtlenmiş şaraplarda duyulan hoşa gitmeyen taddır.
Kükürt, antikçağda bilinen dokuz yalın cisimden biriydi. Kükürdün kimyasal bir element olduğu 1777'de Lavoisier'dan ortaya attı. 1810'a doğru Gay Lussac ile Thenard tarafından deneysel olarak doğrulandı. Kükürt tatsız, kokusuz bir katıdır, ısı ve elektriği iyi iletmez. Sıcak suya bir parça kükürt atıldığında hafif çatırtılar çıkar ısıtıldığında 113° dereceye doğru eriyerek açık sarı bir sıvı verir, bu sıvı daha yüksek sıcaklıkta ağdalı bir kıvama erişerek esmerleşir. 220° dereceye doğru kararır ve akışkanlığını yitirir. Daha sonra akışkanlığını yeniden kazanmasına karşın rengini korur ve 446,6° derecede kaynar buharının yoğunluğu sıcaklığa göre değişir. Kükürt molekülündeki atom sayısının değiştiğini de gösterir. Suda çözünmemesine karşın benzende hafifçe çözünür ama en önemli çözücüsü karbon sülfürdür.
Kükürt kimyasal olarak oksijenle birçok benzerlik gösterir ve bileşmelerde oksijenin yerine geçer. Ama daha az elektronegatifdir; Metaller, oksijenle olduğu gibi kükürt buharında yanarak sülfürleri meydana getirir. Nitekim demir talaşı ve kükürt çiçeği hafifçe ısıtıldığında akkor hale gelerek yapay demir sülfürüne dönüşür. Kükürt oksijen ve halojenlere karşı elektropozitiftir.
Kükürdün birçok kullanım alanı vardır. Ham kükürdün büyük bölümü, kükürt dioksit gazı, sülfürik asit, karbon sülfür, tiyosülfat vb. üretiminde kullanılır. Arı kükürt, kara barut ve havai fişeklerin bileşimine girer. Kükürtten ayrıca kibrit yapımında, kauçuğun kükürtlenmesinde, ebonit üretiminde yararlanılır. Bu aralarda bağlarda görülen külleme hastalığına karşı yapılan kükürtleme ile deri hastalıklarının tedavisinde kullanılan pomat ve şampuanların hazırlanmasında kükürtten yararlanıldığını özellikle belirtmek gerekir. Kükürt dioksit, amfizemin ve süreğen bronşitlerin oluşumunda önemli rol oynar, çocuklarda solunum hastalıklarının sayısını artırır. Bitkilerde oldukça kısa süreli temaslarda yaprak nekrozlarına neden olur. Daha düşük yoğunlukta, ama daha uzun süreli temaslarda metabolizma etkinliğinde azalma yapar.
Kükürt, hem dahilen hem de haricen kullanılan bir halk ilacıdır. Uyuz ve egzamada mangal külüyle karıştırılan kükürt, zeytin yağıyla pomat yapılarak hasta bölgeye sürülür. Alerjiye karşı toz kükürt, leblebi unu ya da balla karıştırılarak hastaya yedirilir. Yanıklarda bir miktar kükürt kireçle karıştırılıp pomat haline getirilerek deriye sürülür. Kulak hastalıklarını sağaltmak için, çocuk düşürmek içinde kullanılır. Anadolu'nun bazı yörelerinde hayvan uyuzunda ve hayvanların mide bağırsak parazitlerini düşürmek üzere de dahilen kükürt kullanılır.
Kükürt ve insan vücudu
Kükürt Minerali’ nin Görevi: Bağ dokusu, deri, tırnak üretimi, kan şekeri seviyesinin kontrolü, vücudun zehirlerden temizlenmesi, safra üretimi. Sağlıklı saç, cilt ve tırnaklar için gereklidir. Oksijen dengesinin muhafazasına yardımcı olur, bu da beyin fonksiyonları için çok önemlidir. Sülfür aynı zamanda B-grubu vitaminlerinin işlevlerini yerine getirmesine ve karaciğerde safranın salgılanmasına yardımcı olur.
Kükürt yatakları
Kükürt, doğada bol bulunan bir elementtir; taş kürenin %0,06'sını oluşturur. Özellikle en önemli kükürt yataklarının yer aldığı Sicilya, Luisiana ve Japonya'da eski volkanların yakınlarında, alçı taşı, kireç taşı katmanları arasında doğal halde bulunur. Türkiye'de Keçiborlu'da Etibank tarafından kapatılan ocaklar 2008 yılında tekrar açılmıştır.[kaynak belirtilmeli]
Kükürt izotopları
Kükürtün 23 bilinen izotopları vardır. Bunların dördü kararlıdır: 32S (% 95,02), 33S (% 0,75), 34S (% 4,21) ve 36S (% 0,02). 35S dışında, kükürtün radyoaktif izotopları oldukça kısa ömürlüdür. 35S atmosferde 40Ar'un kozmik ışınlarla parçalanmasıyla oluşur. Bunun yarılanma süresi 87 gündür. Bir sonraki uzun ömürlü radyoizotop, 170 dakikalık bir yarılanma süresi ile, kükürt-38'dir. Yarılanma süresi 200 nanosaniye ile en kısa ömürlü radyoizotop, kükürt-49'dur.
Bileşikler
Kükürt aralığının yaygın oksidasyon durum’ları -2 ile +6 arasındadır. Kükürt, soy gaz’lar hariç tüm elementlerle kararlı bileşikler yapar.
[attachment=89614]
Allotroplar
Siklooktasülfür molekülünün yapısı, S8
Kükürt diğer elementlerden daha çok olarak 30’dan fazla katı allotrop oluşturur.[3] S8 dışında birkaç başka halka da bilinmektedir.[4]
Taçtan bir atomun çıkarılması S8'den daha koyu sarı olan S7'yi verir. "Elemental kükürt" HPLC analizi, esasen S8'den oluşan ancak S7 ve az miktarda S6 içeren denge karışımını ortaya çıkarır.[5]
S12 ve S18 dahil olmak üzere daha büyük halkalar hazırlanmıştır.[6][7]
Amorf veya "plastik" kükürt, erimiş kükürtün hızlı soğutulmasıyla, örneğin soğuk suya dökülmesiyle üretilir. X ışını kristalografisi çalışmaları, amorf formun tur başına sekiz atomlu sarmal bir yapıya sahip olabileceğini gösterir. Uzun sarmal polimerik moleküller kahverengimsi maddeyi elastik yapar ve yığın halinde bu form ham kauçuk hissi verir. Bu form oda sıcaklığında yarı kararlıdır ve kademeli olarak artık elastik olmayan kristalin moleküler allotropa geri döner. Bu süreç birkaç saat ila birkaç gün arası bir zaman aralığında gerçekleşir ancak hızla katalize edilebilir.
Polikasyonlar ve polianyonlar
Lapis lazuli mavi rengini trisülfür radikal anyonuna borçludur (S−3)
Kükürt kuvvetli asidik çözeltide hafif oksitleyici maddelerle reaksiyona girdiğinde S82+, S42+ ve S16 2+ kükürt polikatyonları üretilir.[8] Oleum içinde sülfürün çözülmesiyle üretilen renkli çözeltiler ilk olarak 1804 gibi erken bir tarihte C.F. Bucholz tarafından raporlandı ancak ilgili polikatyonların renginin ve yapısının nedeni ancak 1960'ların sonlarında bulundu. S82+ koyu mavi, S42+ sarı ve S162+ kırmızıdır.[9]
Radikal anyon S3−, lapis lazuli mineralinin mavi rengini verir.
Tek duvarlı karbon nanotüp (CNT)(İngilizce:carbon nanotube) içinde büyütülmüş iki paralel kükürt zinciri. Çift duvarlı CNT'ler içinde a) zikzak b) düz c) S zincirleri [10]
Sulfur - El Desierto mine, San Pablo de Napa, Daniel Campos Province, Potosí, Bolivia.jpg
Görünüş limon sarısı
Standart atom ağırlığı Ar, std(S) [32,059, 32,076] geleneksel: 32,06
Periyodik tablodaki yeri
Hidrojen Helyum
Lityum Berilyum Bor Karbon Azot Oksijen Flor Neon
Sodyum Magnezyum Alüminyum Silisyum Fosfor Kükürt Klor Argon
Potasyum Kalsiyum Skandiyum Titanyum Vanadyum Krom Manganez Demir Kobalt Nikel Bakır Çinko Galyum Germanyum Arsenik Selenyum Brom Kripton
Rubidyum Stronsiyum İtriyum Zirkonyum Niyobyum Molibden Teknesyum Rutenyum Rodyum Paladyum Gümüş Kadmiyum İndiyum Kalay Antimon Tellür İyot Ksenon
Sezyum Baryum Lantan Seryum Praseodim Neodimyum Prometyum Samaryum Evropiyum Gadolinyum Terbiyum Disprozyum Holmiyum Erbiyum Tulyum İterbiyum Lutesyum Hafniyum Tantal Tungsten Renyum Osmiyum İridyum Platin Altın Cıva Talyum Kurşun Bizmut Polonyum Astatin Radon
Fransiyum Radyum Aktinyum Toryum Protaktinyum Uranyum Neptünyum Plütonyum Amerikyum Küriyum Berkelyum Kaliforniyum Aynştaynyum Fermiyum Mendelevyum Nobelyum Lavrensiyum Rutherfordiyum Dubniyum Seaborgiyum Bohriyum Hassiyum Meitneriyum Darmstadtiyum Röntgenyum Kopernikyum Nihoniyum Flerovyum Moskovyum Livermoryum Tennesin Oganesson
O
↑
S
↓
Se
fosfor ← kükürt → klor
Atom numarası (Z) 16
Grup 16. grup (kalkojenler)
Periyot 3. periyot
Blok p bloku
Elektron dizilimi [Ne] 3s2 3p4
Kabuk başına elektron 2, 8, 6
Fiziksel özellikler
Faz (SSB'de) Katı
Erime noktası 388,36 K (115,21 °C, 239,38 °F)
Kaynama noktası 717,8 K (444,6 °C, 832,3 °F)
Yoğunluk (OS) Alfa: 2,07 g/cm3
Beta: 1,96 g/cm3
Gama: 1,92 g/cm3
Yoğunluk sıvıyken (en'de) 1,819 g/cm3
Kritik nokta 1314 K, 20,7 MPa
Erime entalpisi Mono: 1,727 kJ/mol
Buharlaşma entalpisi Mono: 45 kJ/mol
Molar ısı kapasitesi 22,75 J/(mol·K)
Buhar basıncı
P (Pa) 1 10 100 1 k 10 k 100 k
T (K) 375 408 449 508 591 717
Atom özellikleri
Yükseltgenme durumları -2, -1, 0, +1, +2, +3, +4, +5, +6 güçlü asidik
Elektronegatiflik Pauling ölçeği: 2,58
İyonlaşma enerjileri
1.: 999,6 kJ/mol
2.: 2252 kJ/mol
3.: 3357 kJ/mol
(daha fazla)
Kovalent yarıçapı 105±3 pm
Van der Waals yarıçapı 180 pm
Bir spektrum aralığındaki renk çizgileri
Elementin spektrum çizgileri
Diğer özellikleri
Kristal yapı Ortorombik
Ortorombik kristal yapısıkükürt
Isı iletkenliği 0,205 W/(m·K) (amorf)
Elektrik direnci 2×1015 Ω·m (20 °C'de) (amorf)
Manyetik düzen Diyamanyetik[1]
Manyetik alınganlık (α) -155×10-6 cm3/mol (298 K)[2]
Hacim modülü 7,7 GPa
Mohs setliği 2,0
CAS Numarası 7704-34-9
Tarihi
Keşif Antik Çin'de (MÖ 2000 öncesi)
Element olarak tanınması Antoine Lavoisier (1777)
Ana izotopları
İzotop Bolluk Yarı ömür (t1/2) Bozunma türü Ürün
32S %94,99 kararlı
33S %0,75 kararlı
34S %4,25 kararlı
35S eser 87,37 g β- 35Cl
36S %0,01 kararlı
KÜKÜRT DİOKSİT
Doğrusal Formül: SO2
CAS Numarası: 7446-09-5
Molekül Ağırlığı: 64.06 Beilstein: 3535237
EC Numarası: 231-195-2
MDL numarası: MFCD00011450
PubChem Madde Kimliği: 24857804
UYGULAMALAR
Kükürt dioksitin kapsayıcı, baskın kullanımı sülfürik asit üretimindedir.
Kükürt dioksit, öncelikle sülfürik asit üretimi (temas süreci) için bir hammadde olarak kullanılır.
Kükürt dioksit genellikle alkil/aril sülfonil klorürler, sülfinatlar, sültinler ve polisülfon gibi çeşitli kükürt içeren organik bileşiklerin sentezinde kullanılır.
Ek olarak, Kükürt dioksit ayrıca antimikrobiyal özelliklere sahiptir ve koruyucu olarak kullanılır.
Kükürt dioksit bir kükürt oksittir.
Kükürt dioksit, bir gıda ağartma maddesi, bir soğutucu ve bir Escherichia coli metaboliti olarak bir role sahiptir.
Kükürt dioksit birçok endüstride kullanılmaktadır.
Sanayide kükürt dioksit kullanımına bazı örnekler, sülfürik asit, kağıt ve gıda koruyucuları imalatıdır.
-Sülfürik asit öncüsü
Kükürt dioksit, sülfürik asit üretiminde kükürt trioksite ve daha sonra sülfürik aside dönüştürülen oleuma dönüştürülen bir ara maddedir.
Bu amaçla kükürt dioksit, kükürt oksijenle birleştiğinde yapılır.
Sülfür dioksitin sülfürik aside dönüştürülmesi yöntemine temas süreci denir.
Bu amaçla yılda birkaç milyar kilogram üretilir.
-Koruyucu olarak
Kükürt dioksit, antimikrobiyal özellikleri ve oksidasyonu önleme özelliği nedeniyle bazen kuru kayısı, kuru incir ve diğer kuru meyveler için koruyucu olarak kullanılır ve Avrupa'da bu şekilde kullanıldığında E220 olarak adlandırılır.
Koruyucu olarak meyvenin renkli görünümünü korur ve çürümeyi önler.
Ayrıca kükürtlü melasa da eklenir.
Kükürt dioksit, şarap yapımında ilk kez Romalılar tarafından, boş şarap kaplarında yanan kükürt mumlarının onları taze ve sirke kokusundan uzak tuttuğunu keşfettiklerinde kullanıldı.
Kükürt dioksit, şarap yapımında hala önemli bir bileşiktir ve şarapta milyonda bir (ppm) olarak ölçülür.
Kükürt dioksit, sözde kükürtsüz şarapta bile 10 mg/L'ye kadar konsantrasyonlarda bulunur.
Kükürt dioksit, bir antibiyotik ve antioksidan görevi görerek şarabı bakteri ve oksidasyon tarafından bozulmaya karşı korur - şarabın esmerleşmesine ve çeşitlere özgü tatların kaybolmasına yol açan bir fenomen.
Antimikrobiyal etkisi ayrıca uçucu asitliği en aza indirmeye yardımcı olur.
Kükürt dioksit içeren şaraplar tipik olarak "sülfit içeren" ile etiketlenir.
Kükürt dioksit şarapta serbest ve bağlı formlarda bulunur ve kombinasyonlar toplam Kükürt dioksit olarak adlandırılır.
Örneğin asetaldehitin karbonil grubuna bağlanma, söz konusu şaraba göre değişir.
Serbest form, moleküler SO2 (çözünmüş bir gaz olarak) ile bisülfit iyonu arasında dengede bulunur ve bu da sülfit iyonu ile dengededir.
Bu dengeler şarabın pH'ına bağlıdır.
Daha düşük pH, dengeyi aktif form olan moleküler (gaz halinde) Sülfür dioksite kaydırırken, daha yüksek pH'da aktif olmayan sülfit ve bisülfit formlarında daha fazla Kükürt dioksit bulunur.
Moleküler Kükürt dioksit, bir antimikrobiyal ve antioksidan olarak aktiftir ve bu aynı zamanda yüksek seviyelerde keskin bir koku olarak algılanabilecek formdur.
Toplam Kükürt dioksit konsantrasyonu 10 ppm'nin altında olan şaraplar, ABD ve AB yasalarına göre etikette "sülfit içerir" gerektirmez. ABD'de şarapta izin verilen toplam Kükürt dioksitin üst sınırı 350 ppm'dir; AB'de kırmızı şaraplar için 160 ppm ve beyaz ve roze şaraplar için 210 ppm'dir.
Düşük konsantrasyonlarda, Kükürt dioksit şarapta çoğunlukla saptanamaz, ancak 50 ppm'nin üzerindeki serbest SO2 konsantrasyonlarında, SO2 şarabın kokusunda ve tadında belirgin hale gelir.
Kükürt dioksit, şaraphane sanitasyonunda da çok önemli bir bileşiktir.
Şaraphaneler ve ekipman temiz tutulmalıdır ve mantar lekesi riski nedeniyle bir şaraphanede ağartıcı kullanılamayacağından, ekipmanı temizlemek ve sterilize etmek için yaygın olarak Kükürt dioksit, su ve sitrik asit karışımı kullanılır.
Ozon (O3), etkinliği nedeniyle ve şarabı veya çoğu ekipmanı etkilemediği için artık şarap imalathanelerinde sanitasyon için yaygın olarak kullanılmaktadır.
-Bir indirgeyici ajan olarak
Kükürt dioksit de iyi bir indirgeyicidir.
Su varlığında, kükürt dioksit maddelerin rengini giderebilir.
Spesifik olarak, Kükürt dioksit, kağıtlar ve giysiler gibi hassas malzemeler için yararlı bir indirgeyici ağartıcıdır.
Bu ağartma etkisi normalde çok uzun sürmez.
Atmosferdeki oksijen, indirgenmiş boyaları yeniden oksitleyerek rengi eski haline getirir.
Belediye atıksu arıtımında, klorlu atıksuyu tahliyeden önce arıtmak için kükürt dioksit kullanılır.
Kükürt dioksit, serbest ve birleşik kloru klorüre indirger.
Kükürt dioksit suda oldukça çözünür ve hem IR hem de Raman spektroskopisi ile; varsayımsal sülfürik asit, H2SO3, hiçbir ölçüde mevcut değildir.
Bununla birlikte, bu tür çözümler, su ile reaksiyona girerek hidrojen sülfit iyonu, HSO3−'nin spektrumlarını gösterir ve aslında mevcut olan gerçek indirgeyici ajandır:
SO2 + H2O ⇌ HSO3− + H+
-Bir fumigant olarak
20. yüzyılın başlarında, Buenos Aires'te, hıyarcıklı vebaya neden olan Yersinia pestis bakterisini taşıyan fareleri öldürmek için bir fumigant olarak kükürt dioksit kullanıldı.
Uygulama başarılı oldu ve bu yöntemin uygulaması Güney Amerika'daki diğer alanlara da yayıldı.
Bu cihazların Sulfurozador olarak bilindiği Buenos Aires'te, ancak daha sonra Rio de Janeiro, New Orleans ve San Francisco'da da kükürt dioksit arıtma makineleri, etkili sonuçlarla kapsamlı dezenfeksiyon kampanyaları sağlamak için sokaklara getirildi.
-Biyokimyasal ve biyomedikal roller
Kükürt dioksit veya onun eşlenik bazı bisülfit biyolojik olarak hem sülfat indirgeyen organizmalarda hem de kükürt oksitleyen bakterilerde bir ara madde olarak üretilir.
Kükürt dioksitin memeli biyolojisindeki rolü henüz tam olarak anlaşılamamıştır.
Kükürt dioksit, pulmoner gerilme reseptörlerinden gelen sinir sinyallerini bloke eder ve Hering-Breuer şişirme refleksini ortadan kaldırır.
Endojen kükürt dioksitin kalp ve kan damarı fonksiyonunu düzenlemede önemli bir fizyolojik rol oynadığı ve anormal veya yetersiz kükürt dioksit metabolizmasının arteriyel hipertansiyon, ateroskleroz, pulmoner arteriyel hipertansiyon ve stenokardi gibi birkaç farklı kardiyovasküler hastalığa katkıda bulunabileceği düşünülmektedir.
Konjenital kalp hastalıklarına bağlı pulmoner arter hipertansiyonu olan çocuklarda normal kontrol çocuklarına göre homosistein düzeyinin daha yüksek, endojen kükürt dioksit düzeyinin ise daha düşük olduğu gösterilmiştir.
Ayrıca, bu biyokimyasal parametreler pulmoner arteriyel hipertansiyonun ciddiyeti ile güçlü bir şekilde ilişkilidir.
Yazarlar, homosisteinin hastalık şiddetinin yararlı biyokimyasal belirteçlerinden biri olduğunu ve kükürt dioksit metabolizmasının bu hastalarda potansiyel terapötik hedeflerden biri olduğunu düşünmüşlerdir.
Endojen kükürt dioksitin ayrıca, MAPK aktivitesini düşürerek ve adenilil siklaz ve protein kinaz A'yı aktive ederek, kan damarlarındaki endotelyal düz kas hücrelerinin proliferasyon hızını düşürdüğü gösterilmiştir.
Düz kas hücresi proliferasyonu, kan damarlarının hipertansif yeniden şekillenmesi ve stenozunun önemli mekanizmalarından biridir, bu nedenle arteriyel hipertansiyon ve aterosklerozda önemli bir patogenetik mekanizmadır.
Düşük konsantrasyonlarda endojen kükürt dioksit, endotel bağımlı vazodilatasyona neden olur.
Daha yüksek konsantrasyonlarda endotelden bağımsız vazodilatasyona neden olur ve kardiyak output fonksiyonu üzerinde negatif inotropik etkiye sahiptir, böylece kan basıncını ve miyokardiyal oksijen tüketimini etkin bir şekilde düşürür.
Sülfür dioksitin vazodilatör ve bronkodilatör etkilerine ATP'ye bağlı kalsiyum kanalları ve L tipi ("dihidropiridin") kalsiyum kanalları aracılık eder. Endojen kükürt dioksit ayrıca güçlü bir antiinflamatuar, antioksidan ve sitoprotektif ajandır.
Kükürt dioksit kan basıncını düşürür ve kan damarlarının hipertansif yeniden şekillenmesini, özellikle de intimalarının kalınlaşmasını yavaşlatır.
Kükürt dioksit ayrıca lipid metabolizmasını da düzenler.
Endojen kükürt dioksit ayrıca izoproterenol adrenerjik hiperstimülasyonun neden olduğu miyokardiyal hasarı azaltır ve miyokardiyal antioksidan savunma rezervini güçlendirir.
-İlham veren uygulamalar
bir soğutucu olarak
Kolayca yoğuşturulabilen ve yüksek buharlaşma ısısına sahip olan kükürt dioksit, soğutucu akışkanlar için aday bir malzemedir.
Kloroflorokarbonların geliştirilmesinden önce, ev buzdolaplarında soğutucu olarak kükürt dioksit kullanıldı.
-İklim mühendisliği
İklim mühendisliğinde stratosferde kükürt dioksit enjeksiyonları önerilmiştir.
Soğutma etkisi, Pinatubo Dağı'nın 1991'deki büyük patlayıcı patlamasından sonra gözlemlenene benzer olacaktır.
Ancak bu jeomühendislik biçimi, örneğin muson bölgelerinde, yağış düzenleri üzerinde belirsiz bölgesel sonuçlara yol açacaktır.
TANIM
Kükürt dioksit (IUPAC tarafından önerilen yazım) veya kükürt dioksit (geleneksel İngiliz Milletler Topluluğu), SO2 formülüne sahip kimyasal bileşiktir.
Kükürt dioksit, yanmış kibrit kokusundan sorumlu zehirli bir gazdır.
Kükürt dioksit, volkanik aktivite ile doğal olarak salınır ve bakır ekstraksiyonu ve kükürt içeren fosil yakıtların yakılmasının bir yan ürünü olarak üretilir.
Kükürt dioksit, nitrik asit gibi keskin bir kokuya sahiptir.
Kükürt dioksit, SO2, C2v simetri nokta grubuna sahip bükülmüş bir moleküldür.
Sadece s ve p orbitallerini dikkate alan bir değerlik bağı teorisi yaklaşımı, bağı iki rezonans yapısı arasındaki rezonans açısından tanımlayacaktır.
Kükürt-oksijen bağı, 1.5'lik bir bağ derecesine sahiptir.
d yörünge katılımını gerektirmeyen bu basit yaklaşım için destek var.
Elektron sayma formalizmi açısından, kükürt atomunun oksidasyon durumu +4 ve formal yükü +1'dir.
Kükürt dioksit, boğucu veya boğucu bir kokuya sahip renksiz bir gaz olarak görünür.
Kükürt dioksitin kaynama noktası -10°C'dir.
Kükürt dioksit havadan daha ağırdır.
Kükürt dioksit solunduğunda çok zehirlidir ve gözleri ve mukoza zarlarını tahriş edebilir.
Ateşe veya ısıya uzun süre maruz kaldığında Kükürt dioksit kapları şiddetli bir şekilde parçalanabilir ve fırlayabilir.
Kükürt dioksit, kağıt hamurunda, metal ve gıda işlemede kimyasalların üretiminde kullanılır.
Kükürt dioksit keskin kokulu, renksiz bir gazdır.
Kükürt dioksit de basınç altında sıvı haldedir ve suda çok kolay çözünür.
Havadaki kükürt dioksit, esas olarak elektrik santrallerinde kömür ve petrolün yakılması veya bakır eritme gibi faaliyetlerden gelir.
Doğada, kükürt dioksit volkanik patlamalardan havaya salınabilir.
Kükürt dioksit, (SO2), inorganik bileşik, ağır, renksiz, zehirli bir gaz.
Ve kükürt dioksit, sülfürik asit üretiminin ara adımlarında büyük miktarlarda üretilir.
Kükürt dioksitin keskin, tahriş edici bir kokusu vardır ve bu koku, yeni vurulmuş bir kibritin kokusuna benzer.
Doğada volkanik gazlarda ve bazı ılık kaynakların sularında çözelti halinde bulunan kükürt dioksit, genellikle endüstriyel olarak kükürtün veya demir pirit veya bakır pirit gibi kükürt bileşiklerinin havada veya oksijende yakılmasıyla hazırlanır.
Kükürt içeren yakıtların yanması sonucu büyük miktarlarda kükürt dioksit oluşur.
Atmosferde Kükürt dioksit, asit yağmurunun önemli bir bileşeni olan sülfürik asidi oluşturmak üzere su buharı ile birleşebilir; 20. yüzyılın ikinci yarısında asit yağmurlarını kontrol altına almak için önlemler yaygın olarak kabul edildi.
Kükürt dioksit, sülfürik asit yapmak için kullanılan trioksitin (SO3) bir öncüsüdür.
Laboratuvarda gaz, sülfürik asidin (H2SO4) su ve kükürt dioksite ayrışan sülfür asidine (H2SO3) indirgenmesi veya sülfitlerin (kükürtlü asit tuzları) tekrar hidroklorik asit gibi güçlü asitlerle işlenmesiyle hazırlanabilir. sülfürik asit oluşturur.
Kükürt dioksit, oda sıcaklığında orta basınç altında sıvılaştırılabilir; sıvı atmosfer basıncı altında -73°C'de (-99.4°F) donar ve -10°C'de
(14°F) kaynar.
Başlıca kullanım alanları sülfürik asit, kükürt trioksit ve sülfitlerin hazırlanmasında olmasına rağmen, özellikle kuru meyvelerde dezenfektan, soğutucu, indirgeyici madde, ağartıcı ve gıda koruyucu olarak kükürt dioksit de kullanılır.
Kükürt dioksit (SO2), güçlü bir kokuya sahip renksiz, reaktif bir gazdır.
Kükürt dioksit, çeşitli doğal ve antropojenik kaynaklardan gelir.
Sülfür dioksit emisyonlarının başlıca antropojenik kaynakları, yüksek kükürtlü kömürlerin ve enerji santrallerinde ısıtma yağlarının yakılması, ardından endüstriyel kazanlar ve metal eritmedir.
Doğal nedenler, yıllık toplam kükürt dioksit emisyonlarının %35-65'ine katkıda bulunur ve volkanlar gibi kaynakları içerir.
Kükürt dioksit (SO2), bir atom kükürt ve iki oksijen atomundan oluşur ve ortam sıcaklıklarında bir gazdır.
Kükürt dioksitin keskin, tahriş edici bir kokusu vardır.
SO2, Kükürt dioksit, topluca kükürt oksitler (SOX) olarak bilinen kükürt ve oksijenden oluşan bir kimyasallar ailesinin üyesidir.
Kükürt dioksit (SO2) keskin, tahriş edici bir kokuya sahip renksiz bir gazdır.
SO2, Kükürt dioksit, fosil yakıtların yakılması ve kükürt içeren mineral cevherlerin eritilmesiyle üretilir.
Patlayan volkanlar, önemli bir doğal kükürt dioksit emisyonu kaynağı olabilir.
OLUŞUM
Kükürt dioksit Dünya'da bulunur ve çok küçük konsantrasyonlarda ve atmosferde yaklaşık 1 ppm'de bulunur.
Diğer gezegenlerde, kükürt dioksit çeşitli konsantrasyonlarda bulunabilir, en önemlisi 150 ppm'de üçüncü en bol atmosferik gaz olduğu
Venüs'ün atmosferidir.
Orada, sülfürik asit bulutları oluşturmak için suyla reaksiyona girer ve gezegenin küresel atmosferik kükürt döngüsünün önemli bir bileşenidir ve küresel ısınmaya katkıda bulunur.
Alt atmosferdeki konsantrasyon tahminleri 100 ppm kadar yüksek olmasına rağmen, sadece eser miktarlarda mevcut olmasına rağmen, erken Mars'ın ısınmasında kilit bir ajan olarak gösterildi.
Hem Venüs hem de Mars'ta, Dünya'da olduğu gibi, birincil kaynağının volkanik olduğu düşünülmektedir.
Jüpiter'in doğal uydusu Io'nun atmosferi %90 kükürt dioksit[12] ve Jüpiter'in atmosferinde de eser miktarda bulunduğu düşünülüyor.
Bir buz olarak, Galilean uydularında bolca var olduğu düşünülmektedir - Io'nun takip eden yarımküresinde ve Europa, Ganymede ve Callisto'nun kabuk ve mantosunda süblimleşen buz veya don olarak, muhtemelen sıvı halde ve kolayca reaksiyona girer. su ile.
ÜRETİMİ
Kükürt dioksit öncelikle sülfürik asit üretimi için üretilir.
1979'da Amerika Birleşik Devletleri'nde, diğer amaçlar için kullanılan 150 bin mt (165.347 US kısa ton) ile karşılaştırıldığında, 23.6 milyon mt (26.014.547 US short ton) kükürt dioksit bu şekilde kullanıldı.
Çoğu kükürt dioksit, elementel kükürtün yanması ile üretilir.
Bazı kükürt dioksit ayrıca pirit ve diğer sülfür cevherlerinin havada kavrulmasıyla da üretilir.
-Yanma yolları
Kükürt dioksit, kükürtün yanması veya kükürt içeren yanan maddelerin ürünüdür:
S + O2 → SO2, ΔH = -297 kJ/mol
Yanmaya yardımcı olmak için, sıvılaştırılmış kükürt (140–150 °C, 284-302 °F), geniş bir yüzey alanına sahip ince kükürt damlaları oluşturmak için bir atomizasyon memesinden püskürtülür.
Reaksiyon ekzotermiktir ve yanma 1000–1600 °C (1832–2912 °F) sıcaklık üretir.
Üretilen önemli miktarda ısı, daha sonra elektriğe dönüştürülebilen buhar üretimi ile geri kazanılır.
Hidrojen sülfür ve organosülfür bileşiklerinin yanması benzer şekilde ilerler. Örneğin:
2 H2S + 3 O2 → 2 H2O + 2 SO2
Pirit, sfalerit ve zinober (cıva sülfür) gibi sülfür cevherlerinin kavrulması da Kükürt dioksit açığa çıkarır:
4 FeS2 + 11 O2 → 2 Fe2O3 + 8 SO2
2 ZnS + 3 O2 → 2 ZnO + 2 SO2
HgS + O2 → Hg + SO2
4 FeS + 7O2 → 2 Fe2O3 + 4 SO2
Bu reaksiyonların bir kombinasyonu, en büyük kükürt dioksit kaynağı olan volkanik patlamalardan sorumludur. Bu olaylar milyonlarca ton Kükürt dioksit salabilir.
-Daha yüksek oksitlerin azaltılması
Kükürt dioksit ayrıca kalsiyum silikat çimentosunun imalatında bir yan ürün olabilir; CaSO4, bu süreçte kok ve kum ile ısıtılır:
2 CaSO4 + 2 SiO2 + C → 2 CaSiO3 + 2 SO2 + CO2
1970'lere kadar, Whitehaven, İngiltere'de bu işlemle ticari miktarlarda sülfürik asit ve çimento üretildi.
Sülfürik asit üretiminde kullanılan sülfat açığa çıkan kükürt dioksit gazı, şeyl veya marn ile karıştırılıp kavrulduktan sonra, reaksiyon, çimento üretiminde bir öncü olan kalsiyum silikatı da üretti.
Laboratuvar ölçeğinde, sıcak konsantre sülfürik asidin bakır tornalama üzerindeki etkisi kükürt dioksit üretir. Cu + 2 H2SO4 → CuSO4 + SO2 + 2 H2O
-Sülfitlerden
Sülfitler, sulu bazın kükürt dioksit üzerindeki etkisiyle oluşur:
SO2 + 2 NaOH → Na2SO3 + H2O
Ters reaksiyon asitlenme üzerine meydana gelir:
H+ + HSO3− → SO2 + H2O
HAVA KİRLİLİĞİ
Kükürt dioksit önemli bir hava kirleticidir ve insan sağlığı üzerinde önemli etkileri vardır.
Ek olarak, atmosferdeki kükürt dioksit konsantrasyonu, bitki topluluklarının yanı sıra hayvan yaşamı için habitat uygunluğunu etkileyebilir.
Kükürt dioksit emisyonları, asit yağmuru ve atmosferik partiküllerin habercisidir.
Büyük ölçüde ABD Çevre Koruma Ajansı'nın Asit Yağmuru Programı nedeniyle ABD, 1983 ve 2002 yılları arasında emisyonlarda %33'lük bir düşüş yaşadı.
Bu gelişme, kısmen, kükürt içeren kömür veya petrol yakan enerji santrallerinde Kükürt dioksitin kimyasal olarak bağlanmasını sağlayan bir teknoloji olan baca gazı kükürt giderme işleminden kaynaklanmıştır.
Özellikle, kalsiyum oksit (kireç), kükürt dioksit ile reaksiyona girerek kalsiyum sülfit oluşturur:
CaO + SO2 → CaSO3
CaSO3'ün aerobik oksidasyonu CaSO4, anhidrit verir.
Avrupa'da satılan çoğu alçı, baca gazı kükürt giderme işleminden gelir.
Kükürt emisyonlarını kontrol etmek için, kömürle çalışan elektrik santrallerinin montajı için nispeten yüksek verimliliğe sahip düzinelerce yöntem geliştirilmiştir.
Akışkan yataklı yakmada yatak malzemesi olarak kireçtaşı kullanılarak yanma sırasında kömürden kükürt giderilebilir.
Kükürt ayrıca yanmadan önce yakıtlardan uzaklaştırılabilir, bu da yakıt yandığında SO2 oluşumunu önler.
Claus süreci rafinerilerde yan ürün olarak kükürt üretmek için kullanılır.
Stretford işlemi ayrıca yakıttan sülfürü çıkarmak için de kullanılmıştır.
Demir oksitlerin kullanıldığı redoks işlemleri, örneğin Lo-Cat veya Sulferox da kullanılabilir.
Bir analiz, Batı Balkanlar'daki 18 kömürle çalışan elektrik santralinin, AB'deki 221 kömürlü termik santralin toplamından iki buçuk kat daha fazla kükürt dioksit saldığını ortaya koydu.
Kalsiyum katkı maddeleri ve magnezyum karboksilat gibi yakıt katkı maddeleri, atmosfere kükürt dioksit gazlarının emisyonunu azaltmak için deniz motorlarında kullanılabilir.
2006 itibariyle Çin, 2005 emisyonlarının 25.490.000 kısa ton (23.1 Mt) olduğu tahmin edilen dünyanın en büyük kükürt dioksit kirleticisiydi.
Bu miktar 2000 yılından bu yana %27'lik bir artışı temsil ediyor ve kabaca 1980'deki ABD emisyonlarıyla karşılaştırılabilir.
GÜVENLİK
-Solunum: Kükürt dioksit ÇOK ZEHİRLİDİR, ölüme neden olabilir.
Kükürt dioksit Burun ve boğazda ciddi tahrişe neden olabilir.
Yüksek konsantrasyonlarda: Kükürt dioksit, akciğerlerde yaşamı tehdit eden sıvı birikmesine (pulmoner ödem) neden olabilir.
Kükürt dioksit soluma belirtileri arasında öksürük, nefes darlığı, zor nefes alma ve göğüste sıkışma olabilir.
Yüksek konsantrasyonda Kükürt dioksite tek bir maruz kalma, astım gibi uzun süreli bir duruma neden olabilir.
Bu meydana gelirse, diğer kimyasallar veya soğuk hava sıcaklıkları gibi birçok şey solunum yollarını kolayca tahriş edebilir.
Semptomlar nefes darlığı, göğüste sıkışma ve hırıltı içerebilir.
-Cilt Teması: Kükürt dioksit AŞINDIRICIDIR.
Gaz cildi tahriş eder veya yakar.
Kalıcı yara izi oluşabilir.
Sıvılaştırılmış gazla doğrudan temas cildi soğutabilir veya dondurabilir (donma).
Hafif donma belirtileri arasında uyuşma, karıncalanma ve kaşıntı bulunur.
Daha şiddetli donma belirtileri arasında yanma hissi ve sertlik bulunur.
Cilt mumsu beyaz veya sarı olabilir.
Şiddetli vakalarda kabarcıklanma, doku ölümü ve enfeksiyon gelişebilir.
-Göz Teması: Kükürt dioksit AŞINDIRICIDIR.
Gaz gözleri tahriş eder veya yakar.
Körlük dahil kalıcı hasar meydana gelebilir.
Sıvılaştırılmış gazla doğrudan temas, gözü dondurabilir.
Kalıcı göz hasarı veya körlük meydana gelebilir.
-Yutma: İlgili bir maruz kalma yolu değil (gaz).
-Uzun Süreli (Kronik) Maruziyetin Etkileri: Solunum sistemine zarar verebilir.
Hava yollarını tahriş edebilir ve alevlendirebilir.
-Karsinojenisite: Kansere neden olduğu bilinmemektedir.
YANGIN TEHLİKESİ
Konteynerler ateşin sıcaklığında patlayabilir veya patlayabilir ve tahriş edici toksik kükürt dioksit salabilir.
Sülfür dioksit, sodyum hidrit ile temas ettiğinde patlayıcı özelliklere sahiptir; yükseltilmiş sıcaklıklarda potasyum klorat; etanol; eter; çok soğuk sıcaklıklarda (-15C) çinko etilsülfürinat; flor; klor triflorür ve kloratlar.
Kükürt dioksit, toksik ve aşındırıcı dumanlar üretmek için su veya buharla reaksiyona girer.
Sıvı ısıtıldığında tahriş edici, toksik kükürt dioksit gazı açığa çıkarabilir.
Amonyak, monosezyum veya monopotasyum asetilidden kaçının; disezyum monoksit; demir (II) oksit; Kalay oksit; kurşun (IV) oksit; krom; manganez; erimiş sodyum, toz alüminyum ve rubidyum.
Sülfür dioksit, sodyum hidrit ile temas ettiğinde patlayıcı özelliklere sahiptir; yükseltilmiş sıcaklıklarda potasyum klorat; etanol; eter; çok soğuk sıcaklıklarda (-15C) çinko etilsülfürinat; flor; klor triflorür ve kloratlar.
Zehirli ve aşındırıcı dumanlar üretmek için su veya buharla reaksiyona girer.
Tehlikeli polimerizasyon oluşmayabilir.
KÜKÜRT DİOKSİTİN ÖZELLİKLERİ
Kimyasal formül: SO2
Molar kütle: 64.066 g mol-1
Görünüm: Renksiz gaz
Koku: Keskin; yeni vurulmuş bir maça benzer
Yoğunluk 2.6288 kg m−3
Erime noktası: -72 °C; -98 °F; 201 bin
Kaynama noktası: -10 °C (14 °F; 263 K)
Suda çözünürlük: 94 g/L
Buhar basıncı: 237.2 kPa
Asitlik (pKa): 1.81
Temellik (pKb): 12.19
Manyetik duyarlılık (χ): -18.2·10−6 cm3/mol
Viskozite: 12.82 μPa·s
EŞ ANLAMLILARI
kükürtlü anhidrit Kükürt(IV) oksit kükürt dioksit kükürt dioksit kükürtlü anhidrit 7446-09-5 kükürt oksit fermenisit tozu fermantisit sıvı fermenisit sıvı
Schwefeldioksid
Siarki dwutlenek
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
