MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
KÖPEK (Canis familiaris)
Alm. Hund (m), Fr. Chien (m), İng. Dog. Familyası: Köpekgiller (Canidae). Yaşadığı yerler: Evcil ve vahşî olarak dünyânın hemen hemen her yerinde. Özellikleri: Keskin koku alma ve işitme kâbiliyetli etçil bir memeli. Sâhibine bağlılığı ile şöhret bulmuştur. Ömrü: 15-20 yıl. Çeşitleri: Görünüş ve büyüklükleri farklı 100’den fazla köpek ırkı vardır. Çoban köpeği, av köpeği, buldog, polis köpeği, Saint Bernard köpekleri meşhurdur.
Etçiller (Carnivora) takımının, köpekgiller familyasından bir memeli türü. Çok eski çağlardan beri evcilleştirilmiştir. Görünüş ve büyüklükleri farklı, yüzden fazla evcil ırkı vardır. Başı az çok uzun, üst çenede üç, alt çenede dört kesici dişi bulunur. Ön ayakları beş, arka ayakları dört parmaklıdır. Tırnakları kedi gibi çekilebilme özelliğinden mahrumdur. Parmakları üstünde koşar ve iyi yüzer. Saatte 50 km hızla yol alır. Gündüz ve gece faaldir. Koku alma ve işitme duyuları keskindir. Zeki olduğundan kolayca terbiye edilebilir. Sâhibine bağlılığı ile ün yapmıştır.
Avustralya’nın vahşî köpekleri “dingolar” sürü hâlinde yaşayarak kanguru avlarlar. Bâzan yerliler yavrularını avda kullanmak için evcilleştirirler. Afrika’nın yabânî “Kap avcı köpekleri” de toplu halde yaşarlar. Akşam karanlığı basarken ve şafak sökerken sürüler hâlinde dolaşarak zebra, ceylan, kangru, sığır gibi toynaklı memelileri avlarlar.
Erkek köpekler arka bacaklarından birini kaldırarak idrar bırakırlar. Ağaç kökü, kaya gibi yerlere kokulu olan idrarlarını yaparak, bölgelerinin sınırlarını çizerler. Her köpek komşu köpeklerin kokulu işâretlerini tanır ve bölgelerine girmekten çekinir. Beş ayda bir eşleşirler. 63 günlük bir gebelik devresinden sonra, dişi, gözleri kapalı ve sağır 6-8 yavru doğurur. İki hafta sonunda gözleri açılarak işitmeye başlarlar. Altı hafta süt emerler. 6-12 haftalıkken eğitilmelidir. Aksi takdirde insanlardan çekingen olurlar. On aylık olunca erginleşir, 15-20 yıl kadar yaşarlar.
Pers Kralı Kurus, savaşta kullanmak için harp köpekleri yetiştirdi. Romalılar, arenalarda köpekleri aslana karşı dövüştürürdü. Bugün av, haber, bekçilik, polislik, kurtarma vs. işlerinde insanların dostu olarak hizmet görmektedirler. İsviçre’de Alp Dağlarının yükseklerinde inşâ edilmiş olan Saint Bernard Manastırında yetiştirilen köpekler, her yıl karlar arasında kalmış birçok yolcuyu bulup kurtarmaktadırlar. Boyunlarında taşıdıkları ilk yardım çantasıyla kazâzedelere yardıma koşar ve havlayarak yardım çağırırlar. Seslerini duyuramadıkları takdirde, kazâzedeyi yakasından çeke çeke ilkyardım merkezine götürerek ölümden kurtarırlar. Koku alma ve iz sürme kâbiliyetleriyle polis köpekleri her yıl birçok kânun kaçağının yakalanmasına yardım ederler. Çoban, bekçi ve av köpekleri de insanlığın hizmetindedir. Birçok meraklının evinde süs köpekleri beslenmektedir.
Köpek, insana her ne kadar sâdıksa da kuduz hastalığına rahat tutulması ve barsaklarında köpek tenyası(Tenya ekinokoküs) taşımasıyla sağlık açısından tehlikeli sayılır. Bunlar ve bilemediğimiz başka sebeplerden dînimiz, köpeklerin ev içinde beslenmesine müsâade etmemektedir.
Köpeklerde hemen hemen hiç ter bezi yoktur. Dolayısı ile hiç terlemezler. Yalnız sıcak zamanlarda dillerini ağızlarından sarkıtarak harâretlerini dışarı atarak serinlerler.
Alm. Hund (m), Fr. Chien (m), İng. Dog. Familyası: Köpekgiller (Canidae). Yaşadığı yerler: Evcil ve vahşî olarak dünyânın hemen hemen her yerinde. Özellikleri: Keskin koku alma ve işitme kâbiliyetli etçil bir memeli. Sâhibine bağlılığı ile şöhret bulmuştur. Ömrü: 15-20 yıl. Çeşitleri: Görünüş ve büyüklükleri farklı 100’den fazla köpek ırkı vardır. Çoban köpeği, av köpeği, buldog, polis köpeği, Saint Bernard köpekleri meşhurdur.
Etçiller (Carnivora) takımının, köpekgiller familyasından bir memeli türü. Çok eski çağlardan beri evcilleştirilmiştir. Görünüş ve büyüklükleri farklı, yüzden fazla evcil ırkı vardır. Başı az çok uzun, üst çenede üç, alt çenede dört kesici dişi bulunur. Ön ayakları beş, arka ayakları dört parmaklıdır. Tırnakları kedi gibi çekilebilme özelliğinden mahrumdur. Parmakları üstünde koşar ve iyi yüzer. Saatte 50 km hızla yol alır. Gündüz ve gece faaldir. Koku alma ve işitme duyuları keskindir. Zeki olduğundan kolayca terbiye edilebilir. Sâhibine bağlılığı ile ün yapmıştır.
Avustralya’nın vahşî köpekleri “dingolar” sürü hâlinde yaşayarak kanguru avlarlar. Bâzan yerliler yavrularını avda kullanmak için evcilleştirirler. Afrika’nın yabânî “Kap avcı köpekleri” de toplu halde yaşarlar. Akşam karanlığı basarken ve şafak sökerken sürüler hâlinde dolaşarak zebra, ceylan, kangru, sığır gibi toynaklı memelileri avlarlar.
Erkek köpekler arka bacaklarından birini kaldırarak idrar bırakırlar. Ağaç kökü, kaya gibi yerlere kokulu olan idrarlarını yaparak, bölgelerinin sınırlarını çizerler. Her köpek komşu köpeklerin kokulu işâretlerini tanır ve bölgelerine girmekten çekinir. Beş ayda bir eşleşirler. 63 günlük bir gebelik devresinden sonra, dişi, gözleri kapalı ve sağır 6-8 yavru doğurur. İki hafta sonunda gözleri açılarak işitmeye başlarlar. Altı hafta süt emerler. 6-12 haftalıkken eğitilmelidir. Aksi takdirde insanlardan çekingen olurlar. On aylık olunca erginleşir, 15-20 yıl kadar yaşarlar.
Pers Kralı Kurus, savaşta kullanmak için harp köpekleri yetiştirdi. Romalılar, arenalarda köpekleri aslana karşı dövüştürürdü. Bugün av, haber, bekçilik, polislik, kurtarma vs. işlerinde insanların dostu olarak hizmet görmektedirler. İsviçre’de Alp Dağlarının yükseklerinde inşâ edilmiş olan Saint Bernard Manastırında yetiştirilen köpekler, her yıl karlar arasında kalmış birçok yolcuyu bulup kurtarmaktadırlar. Boyunlarında taşıdıkları ilk yardım çantasıyla kazâzedelere yardıma koşar ve havlayarak yardım çağırırlar. Seslerini duyuramadıkları takdirde, kazâzedeyi yakasından çeke çeke ilkyardım merkezine götürerek ölümden kurtarırlar. Koku alma ve iz sürme kâbiliyetleriyle polis köpekleri her yıl birçok kânun kaçağının yakalanmasına yardım ederler. Çoban, bekçi ve av köpekleri de insanlığın hizmetindedir. Birçok meraklının evinde süs köpekleri beslenmektedir.
Köpek, insana her ne kadar sâdıksa da kuduz hastalığına rahat tutulması ve barsaklarında köpek tenyası(Tenya ekinokoküs) taşımasıyla sağlık açısından tehlikeli sayılır. Bunlar ve bilemediğimiz başka sebeplerden dînimiz, köpeklerin ev içinde beslenmesine müsâade etmemektedir.
Köpeklerde hemen hemen hiç ter bezi yoktur. Dolayısı ile hiç terlemezler. Yalnız sıcak zamanlarda dillerini ağızlarından sarkıtarak harâretlerini dışarı atarak serinlerler.
KÖMÜR
Alm. Kohle (f), Fr. Charbon (m), houille (f), İng. Charcoal, coal. Taşlaşmış karbon kütlesi olan bir cins katı yakıt. Kömür, bir mineral değildir. Çünkü bir oluşum sonucu meydana gelmemiştir. Demir, bakır, çinko, alüminyum veya bunların oksidleri, sülfürleri vb. gibi tabiî olarak kendi durumunda var olan bir cevher değildir. Kömür, karbon yönünden zengin (% 65-95 arasında) tabiî bir cisimdir. Bileşiminde ayrıca kükürt, demir oksit, alüminyum, kireç, silisyum, oksijen, hidrojen vb. bulunur.
Fizikî özellikleri: Siyah renkte, az çok parıltılı olup, genel olarak düzgün yüzeylidir. Kolayca kırılıp ufalanmaz. Özgül ağırlığı(kg/dm3): 1,1 (linyit) ile 1,8 (antrasit) arasında değişir.
Kömür çeşitleri:
Kömürler, gerek meydana geliş zamanları, gerekse bileşimlerindeki karbon miktârı yönünden birbirinden ayrılırlar. Meydâna gelişleri eski olan kömürlerin ısıtma değeri de o nisbette yüksektir.
Antrasit: En eski ve karbon yönünden en zengin kömür çeşididir. Meydana geliş târihi 300 milyon yıl geriye dayanan antrasitteki karbon yüzdesi 90-95’i bulur.
Taş kömürü: Antrasit kadar eski olmamakla beraber 200-250 milyon yıllık bir geçmişe sâhib olduğu tahmin edilmektedir. Karbon yüzdesi 80-90’ı bulur.
Linyit: Daha oluşumunu tamamlamamış kömürlerdendir. Tahminen 60 milyon yıl önce meydana gelmeye başlayan linyitte su ve bu arada bir çok yabancı madde de bulunmaktadır. Karbon yüzdesi 65-70 kadardır.
Turba: Bu kömüre daha çok bataklık yerlerde rastlanmaktadır. İçindeki su mikdârı yüksektir. Karbon yüzdesi ise 60’ı geçmez. Turba, henüz karbonlaşma safhasını tamamlamamış genç kömürlerdendir.
Grafit: Grafit, karbon denilen kimyevî maddenin, tabiatta bulunan saf durumudur. Elmas da saf bir karbon olduğu halde aralarındaki fark grafitin kristalsiz bir yapıya sâhib oluşudur. Grafit, ark lambası kömürlerinin yapımında ve yağlama maddelerinde kullanılır. Kil ile belirli bir nisbette karıştırılırsa, kalem ucu yapımına yarayan bir madde elde edilir.
Kok: Kok, gerçek anlamda bir kömür değildir. Tabiatta serbest olarak bulunmaz, fabrikalarda taş kömürünün içindeki gazların çıkartılmasından sonra elde edilen kömürdür. Gerek ev sobalarında, gerek yüksek fırınlarda ısıtma gâyesiyle kullanılır. Çelik alaşımlarında çeliğin içine gerekli karbonu verme işleminde de faydalanılır.
Kömür yatakları: Kömür katmanlarının jeolojik oluşumu, bize kömürün yer kabuğunun 400 ile 4000 m derinlikleri arasında yayılmış olduğunu göstermektedir. Kömür yataklarına dünyânın hemen hemen her yerinde rastlanır. Polonya Rusya ve Çin, kömür yatakları yönünden dünyânın en zengin ülkeleri arasında sayılırlar. Bâzan 5000 kilometre karelik geniş bir alana yayılmış büyük kömür yatakları olduğu gibi, toprak seviyesinden 50-60 m aşağıda işletilmesi kolay kömür yatakları da vardır.
Kömür mâdenciliği: Kömür yatakları, aşağı yukarı 250-400 milyon yıl öncesinin sıcak ve nemli iklimlerinde yetişen büyük orman bitkilerinin kalıntılarından meydana gelmiştir. Bu bitkiler, ölerek çürümüş ve zamanla, karaları kaplayan, denizlerin biriktirdiği tortular altına gömülüp katılaşmıştır.
Yüzyıllarca önce Avrupa’da çok büyük ormanlar vardı, ama zamanla bu ormanların yok olması, yakacak olarak odunu çok pahalı bir kaynak hâline getirdi. Bu sebeple, kömürün bulunması ve işletilmesi, ekonomik yönden büyük değer kazandı.
On yedinci yüzyılda, kömürün odunun yerini alması, sanayi inkılâbının temelini teşkil eder. Kömür ekonomisi ve teknolojisi geliştikçe, mâdenlerdeki güvenlik meselesi de büyüdü, bu yüzden zaman geçtikçe modern kömür mâdenciliği metodlarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması zarûrî bir hâl aldı. Ancak günümüzde de modern mâdencilik teknikleri uygulandığı halde bâzı memleketlerde çok sayıda işçinin ölümüyle sonuçlanan kazâlar olmaktadır.
Modern kömür mâdenciliği metodları: Kömür yatakları, başlıca iki şekilde işletilir.
Yeraltı mâdenciliği: Açık tavanlı mâdencilik. Seçilen metod, damarın derinliğine, eğimine ve kalınlığına, birikim konumuna, alan özelliklerine, yüzey topoğrafyasına ve çevre şartlarına göre tesbit edilir.
Açık işletme: Kömür damarları üstündeki toprak tabakası temizlendikten sonra uygulanır. Eskiden kaldırılabilen üst tabaka kalınlığı 30 metreyi geçmezken, günümüzde bunun üç katı kadar toprağın temizlenmesi mümkündür. Bâzı açık mâdenlerde günde 50.000 ton kadar üretim yapılabilmektedir. Bu mâdenlerde toprağın temizlenmesi işlemi, modern kazı makinalarıyla gerçekleştirilmektedir.
ABD’de “burgu mâdenciliği” adı verilen özel bir açık tavanlı mâdencilik tekniği de geliştirilmiştir. Bu usûl, üst tabakanın temizlenmesiyle ortaya çıkan kömür damarlarına, paralel delikler açılmakla olur. Bu işte kullanılan burgular, kömür damarını 90 m kadar delen, 0,6-1,5 m çapında, büyük matkaplardır. Burguyla kazılan kömür, burgunun kıvrımları boyunca yukarı doğru ilerler ve deliğin ağzından toplanır. Bu çeşit bir işletmede verim, yeraltı mâdenciliğine göre çok yüksektir. Toplam mâdencilik giderleri de düşük olup, genellikle, derin kuyu madencilik işletmelerinin dörtte biri kadardır. Bu yüzden açık tavanlı işletmeler, öteki metodlara tercih edilir.
Bununla birlikte açık tavanlı mâdencilik, çevre üstündeki olumsuz tesirleri sebebiyle mahzurlu bulunmaktadır. Bâzı yerlerde, bir dağ tepesinin tamamiyle kaldırılması söz konusu olabilir. Bu, sâdece tabiat güzelliğini değil, bölgenin ağaçlanmasını ve tabiî hayatı da etkiler. Bunun bir çözümü, açık tavanlı işletmeden kömür çıkarma işi bitirildiğinde, yerleşim merkezlerinden getirilen artıklarla mâdenin üstünü kapatıp, yeniden ağaçlandırmak olabilir. Dünyâ kömürünün büyük bir kısmı, yeraltı madenlerinden elde edilir. Bunların bâzılarının derinliği 900-1200 metreyi bulur. Söz konusu derinliklerde damarlara, elevatörlerle donatılmış dikey kuyularla inilir. Daha az derinliklerde yer alan damarlarsa yüzeye, eğimli tünellerle bağlanır. Tünellere genellikle konveyörler kurulur.
Yapılan tahminlere göre, dünyâda 5544 milyar tonun üzerinde faydalanılabilir kömür rezervlerinin bulunduğu hesaplanmıştır. En son araştırmaların neticelerine göre Türkiye’de 1,4 milyar ton taşkömürü, 7,6 milyar ton da linyit kömürü olmak üzere toplam 9 milyar ton kömür varlığı olduğu kabul edilmektedir. Türkiyenin yıllık üretimi dört milyon tonun üzerindedir.
Dünyâ Kömür Rezervlerinin Kıtalara Göre Dağılımı (Tahminî)
Amerika
2.281 milyar ton
Avrupa
682 milyar ton
Asya
2.110 milyar ton
Afrika
210 milyar ton
Avustralya
21 milyar ton
Ülkemizde üretilen kömür madenleri, Türkiye Kömür İşletmeleri Teşkilatı (TKİ) ile Özel Sektör tarafından üretilmektedir. Yurdumuzda başta Zonguldak olmak üzere Tavşanlı, Ereğli, Kozlu-Kilimli, Çan havzası, Bolu-Mengen, Düzce, Göynük, Malkara (Tekirdağ), Soma, Değirmisaz, Tunçbilek, Balkaya (Erzurum), Şırnak (Siirt), Halifan (Bingöl), Kangal (Sivas), Cizre, Silopi (Mardin), Çeltek (Amasya) havzaları başlıca kömür yataklarıdır.
Alm. Kohle (f), Fr. Charbon (m), houille (f), İng. Charcoal, coal. Taşlaşmış karbon kütlesi olan bir cins katı yakıt. Kömür, bir mineral değildir. Çünkü bir oluşum sonucu meydana gelmemiştir. Demir, bakır, çinko, alüminyum veya bunların oksidleri, sülfürleri vb. gibi tabiî olarak kendi durumunda var olan bir cevher değildir. Kömür, karbon yönünden zengin (% 65-95 arasında) tabiî bir cisimdir. Bileşiminde ayrıca kükürt, demir oksit, alüminyum, kireç, silisyum, oksijen, hidrojen vb. bulunur.
Fizikî özellikleri: Siyah renkte, az çok parıltılı olup, genel olarak düzgün yüzeylidir. Kolayca kırılıp ufalanmaz. Özgül ağırlığı(kg/dm3): 1,1 (linyit) ile 1,8 (antrasit) arasında değişir.
Kömür çeşitleri:
Kömürler, gerek meydana geliş zamanları, gerekse bileşimlerindeki karbon miktârı yönünden birbirinden ayrılırlar. Meydâna gelişleri eski olan kömürlerin ısıtma değeri de o nisbette yüksektir.
Antrasit: En eski ve karbon yönünden en zengin kömür çeşididir. Meydana geliş târihi 300 milyon yıl geriye dayanan antrasitteki karbon yüzdesi 90-95’i bulur.
Taş kömürü: Antrasit kadar eski olmamakla beraber 200-250 milyon yıllık bir geçmişe sâhib olduğu tahmin edilmektedir. Karbon yüzdesi 80-90’ı bulur.
Linyit: Daha oluşumunu tamamlamamış kömürlerdendir. Tahminen 60 milyon yıl önce meydana gelmeye başlayan linyitte su ve bu arada bir çok yabancı madde de bulunmaktadır. Karbon yüzdesi 65-70 kadardır.
Turba: Bu kömüre daha çok bataklık yerlerde rastlanmaktadır. İçindeki su mikdârı yüksektir. Karbon yüzdesi ise 60’ı geçmez. Turba, henüz karbonlaşma safhasını tamamlamamış genç kömürlerdendir.
Grafit: Grafit, karbon denilen kimyevî maddenin, tabiatta bulunan saf durumudur. Elmas da saf bir karbon olduğu halde aralarındaki fark grafitin kristalsiz bir yapıya sâhib oluşudur. Grafit, ark lambası kömürlerinin yapımında ve yağlama maddelerinde kullanılır. Kil ile belirli bir nisbette karıştırılırsa, kalem ucu yapımına yarayan bir madde elde edilir.
Kok: Kok, gerçek anlamda bir kömür değildir. Tabiatta serbest olarak bulunmaz, fabrikalarda taş kömürünün içindeki gazların çıkartılmasından sonra elde edilen kömürdür. Gerek ev sobalarında, gerek yüksek fırınlarda ısıtma gâyesiyle kullanılır. Çelik alaşımlarında çeliğin içine gerekli karbonu verme işleminde de faydalanılır.
Kömür yatakları: Kömür katmanlarının jeolojik oluşumu, bize kömürün yer kabuğunun 400 ile 4000 m derinlikleri arasında yayılmış olduğunu göstermektedir. Kömür yataklarına dünyânın hemen hemen her yerinde rastlanır. Polonya Rusya ve Çin, kömür yatakları yönünden dünyânın en zengin ülkeleri arasında sayılırlar. Bâzan 5000 kilometre karelik geniş bir alana yayılmış büyük kömür yatakları olduğu gibi, toprak seviyesinden 50-60 m aşağıda işletilmesi kolay kömür yatakları da vardır.
Kömür mâdenciliği: Kömür yatakları, aşağı yukarı 250-400 milyon yıl öncesinin sıcak ve nemli iklimlerinde yetişen büyük orman bitkilerinin kalıntılarından meydana gelmiştir. Bu bitkiler, ölerek çürümüş ve zamanla, karaları kaplayan, denizlerin biriktirdiği tortular altına gömülüp katılaşmıştır.
Yüzyıllarca önce Avrupa’da çok büyük ormanlar vardı, ama zamanla bu ormanların yok olması, yakacak olarak odunu çok pahalı bir kaynak hâline getirdi. Bu sebeple, kömürün bulunması ve işletilmesi, ekonomik yönden büyük değer kazandı.
On yedinci yüzyılda, kömürün odunun yerini alması, sanayi inkılâbının temelini teşkil eder. Kömür ekonomisi ve teknolojisi geliştikçe, mâdenlerdeki güvenlik meselesi de büyüdü, bu yüzden zaman geçtikçe modern kömür mâdenciliği metodlarının geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması zarûrî bir hâl aldı. Ancak günümüzde de modern mâdencilik teknikleri uygulandığı halde bâzı memleketlerde çok sayıda işçinin ölümüyle sonuçlanan kazâlar olmaktadır.
Modern kömür mâdenciliği metodları: Kömür yatakları, başlıca iki şekilde işletilir.
Yeraltı mâdenciliği: Açık tavanlı mâdencilik. Seçilen metod, damarın derinliğine, eğimine ve kalınlığına, birikim konumuna, alan özelliklerine, yüzey topoğrafyasına ve çevre şartlarına göre tesbit edilir.
Açık işletme: Kömür damarları üstündeki toprak tabakası temizlendikten sonra uygulanır. Eskiden kaldırılabilen üst tabaka kalınlığı 30 metreyi geçmezken, günümüzde bunun üç katı kadar toprağın temizlenmesi mümkündür. Bâzı açık mâdenlerde günde 50.000 ton kadar üretim yapılabilmektedir. Bu mâdenlerde toprağın temizlenmesi işlemi, modern kazı makinalarıyla gerçekleştirilmektedir.
ABD’de “burgu mâdenciliği” adı verilen özel bir açık tavanlı mâdencilik tekniği de geliştirilmiştir. Bu usûl, üst tabakanın temizlenmesiyle ortaya çıkan kömür damarlarına, paralel delikler açılmakla olur. Bu işte kullanılan burgular, kömür damarını 90 m kadar delen, 0,6-1,5 m çapında, büyük matkaplardır. Burguyla kazılan kömür, burgunun kıvrımları boyunca yukarı doğru ilerler ve deliğin ağzından toplanır. Bu çeşit bir işletmede verim, yeraltı mâdenciliğine göre çok yüksektir. Toplam mâdencilik giderleri de düşük olup, genellikle, derin kuyu madencilik işletmelerinin dörtte biri kadardır. Bu yüzden açık tavanlı işletmeler, öteki metodlara tercih edilir.
Bununla birlikte açık tavanlı mâdencilik, çevre üstündeki olumsuz tesirleri sebebiyle mahzurlu bulunmaktadır. Bâzı yerlerde, bir dağ tepesinin tamamiyle kaldırılması söz konusu olabilir. Bu, sâdece tabiat güzelliğini değil, bölgenin ağaçlanmasını ve tabiî hayatı da etkiler. Bunun bir çözümü, açık tavanlı işletmeden kömür çıkarma işi bitirildiğinde, yerleşim merkezlerinden getirilen artıklarla mâdenin üstünü kapatıp, yeniden ağaçlandırmak olabilir. Dünyâ kömürünün büyük bir kısmı, yeraltı madenlerinden elde edilir. Bunların bâzılarının derinliği 900-1200 metreyi bulur. Söz konusu derinliklerde damarlara, elevatörlerle donatılmış dikey kuyularla inilir. Daha az derinliklerde yer alan damarlarsa yüzeye, eğimli tünellerle bağlanır. Tünellere genellikle konveyörler kurulur.
Yapılan tahminlere göre, dünyâda 5544 milyar tonun üzerinde faydalanılabilir kömür rezervlerinin bulunduğu hesaplanmıştır. En son araştırmaların neticelerine göre Türkiye’de 1,4 milyar ton taşkömürü, 7,6 milyar ton da linyit kömürü olmak üzere toplam 9 milyar ton kömür varlığı olduğu kabul edilmektedir. Türkiyenin yıllık üretimi dört milyon tonun üzerindedir.
Dünyâ Kömür Rezervlerinin Kıtalara Göre Dağılımı (Tahminî)
Amerika
2.281 milyar ton
Avrupa
682 milyar ton
Asya
2.110 milyar ton
Afrika
210 milyar ton
Avustralya
21 milyar ton
Ülkemizde üretilen kömür madenleri, Türkiye Kömür İşletmeleri Teşkilatı (TKİ) ile Özel Sektör tarafından üretilmektedir. Yurdumuzda başta Zonguldak olmak üzere Tavşanlı, Ereğli, Kozlu-Kilimli, Çan havzası, Bolu-Mengen, Düzce, Göynük, Malkara (Tekirdağ), Soma, Değirmisaz, Tunçbilek, Balkaya (Erzurum), Şırnak (Siirt), Halifan (Bingöl), Kangal (Sivas), Cizre, Silopi (Mardin), Çeltek (Amasya) havzaları başlıca kömür yataklarıdır.
Gayret Bizden, Tevfik Allah’tan
Muhterem Efendim, tebliğde tasavvufî üslûp nasıldır? Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bir mü’min için, bu fânî âlemden îman ile göçebilmek, ne büyük bir saâdettir.
Bir mü’min için, kabrinin amel-i sâlihlerle bir Cennet bahçesi hâline gelmesi, ne büyük bir bahtiyarlıktır.
Bir mü’min için, kıyâmet günü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in iltifatına mazhar olarak O’na yakın olabilmek, ne büyük bir devlettir.
Bir mü’min için, amel defterini sağ tarafından alabilmek, ne büyük bir rahmettir.
Bir mü’min için, Sırât’ı şimşek hızıyla geçebilmek, ne büyük bir huzurdur.
Bir mü’min için, melekler tarafından; “Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”[1] denilerek Cennet’e dâvet edilmek, ne büyük bir mutluluktur.
Velhâsıl bir mü’min için Allâh’ın rızâsını kazanarak, O’nun huzûruna sevdiği bir kulu olarak çıkabilmek, ne muhteşem bir ebedî saâdet ve sonu olmayan bir nîmettir.
Bütün bu sayılanlara nâil olabilme ümidi dahî, mü’min bir gönlü sevince gark ediyor. Duymaktan bile hoşnud oluyoruz. Peki, Rabbimiz’in huzûruna tertemiz gidebilmek ve bu nîmetlere kavuşabilmek için, bugün ne yapıyoruz? Bu fânî imtihan yurdunda, amel-i sâlih karnemizi nasıl dolduruyoruz? Zira o güzel neticelere nâil olabilmek, bugünümüzü nasıl değerlendireceğimize bağlı. Unutmayalım ki, ezelî takdir, gayrete âşıktır.
Hamd olsun, kullarına rahmet ve mağfireti bol olan Rabbimiz’in lûtfuyla, bir Ramazân-ı Şerîf’e daha mülâkî olduk. Rabbimiz bu ayı, takvâya erme vesîlesi olarak görmemizi murâd ediyor.
“Ey îmân edenler! Oruç, sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki ittikā edersiniz (korunursunuz).” (el-Bakara, 183) buyuruyor.
Her ibadetin bizlere kazandırması gereken haslet ve hassâsiyetler var. Meselâ namaz için Rabbimiz;
اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ
“…Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar…” (el-Ankebût, 45) buyuruyor.
Yani lâyıkıyla edâ edilen namaz, insanı bu kıvâma ulaştırmalı. Dolayısıyla bir insan, namaz kıldığı hâlde dilini gıybetten, gözünü haramdan ve kulağını mâlâyânîden koruyamıyorsa, o zaman namazlarında bir problem var demektir.
Cenâb-ı Hak oruç için de, «لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ» buyuruyor. Yani orucun insanı takvâya ulaştırması lâzım.
Rabbimiz bu ayda mü’minin âdeta yoğunlaştırılmış bir takvâ eğitimine girmesini, takvâda mesafe kat etmesini arzu ediyor. Çünkü insan, Cenâb-ı Hak katında takvâsı kadar kıymetli. Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:
“…Muhakkak ki Allah katında en keremliniz (değerli olanınız), O’ndan en çok korkanınızdır…” (el-Hucurât, 13)
Diğer bir âyette de;
“…Allah, müttakîlerin dostudur.” (el-Câsiye, 19) buyuruyor.
Yani Rabbimiz bir bakıma, kulunun kendisi ile dostluğa lâyık bir kıvam kazanabilmesi için, her sene onu bir takvâ mektebine sokuyor.
Bu takvâ mektebinde neler var?
Oruç var. Terâvih var. Kadir Gecesiʼni ihyâ var. Kur’ân ile hemhâl olmak var…
Meselâ mü’min, oruç tutmak için sahura kalkıyor. Böylece Rabbimiz kulunun bir seher alışkanlığı kazanmasını istiyor. Yani takvâ sahibi olmak için, seherlerin aydınlığından istifade edebilmek gerekiyor. Takvâ sahibi mü’minlerin seherde ayakta olduğunu Rabbimiz şöyle bildiriyor:
“O müttakîler, geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devam ederler.” (ez-Zâriyât, 17-18)
Yine mü’min oruç tutmak sûretiyle, bir yudum su ve bir dilim ekmeğe muhtaç olanların hâline daha yakından muttalî oluyor. Bu da demek oluyor ki, takvâya erebilmek için, ihtiyaç sahiplerinin hâline vâkıf olmamız şart. Takvâ sahibi bir gönlün, ihtiyaç sahibi gariplerden, yetim ve kimsesizlerden uzak kalması düşünülemez.
Dolayısıyla cömert olacağız. Varlıkta da yoklukta da infak etmeye gayret edeceğiz. Sadaka ve infak, var olanın fazlasını vermekten başlar. Varlığı olmayan için ise, yarım hurma bile güzel bir infaktır. Çünkü verilişindeki ihlâs nisbetinde infaklar, kulu Cehennem ateşinden muhâfaza eder. Yani kısıtlı imkânlar içerisinde iken de verebilmeye çalışacağız. Zira Rabbimiz:
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler…” (Âl-i İmrân, 134) buyuruyor.
Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki, affedebilmek de takvâlı gönüllerin bir fazîleti… Dolayısıyla şahsımıza yapılan kötülüklerin üzerine -bilhassa bu ayda- bir şal atmaya, yani onları örtüp görmezden gelmeye gayret edeceğiz. Affedip geçeceğiz, gönlümüze de yük etmeyeceğiz ki, şu ilâhî müjdeye nâil olabilelim:
“…Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)
Yine kâmil mânâda oruç tutabilmek için, midemizle beraber gözümüze, kulağımıza, dilimize ve gönlümüze de oruç tutturabilmemiz gerekiyor. Yani oruç bütün uzuvlara tutturulacak. Mü’min Allâh’ın râzı olmadığı her şeyden uzaklaşacak. Demek ki takvâya erebilmek için, bütün uzuvlarımızı Allâh’ın sevmediği her şeyden uzak tutacağız.
Böylece Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu müjdesine erişmeye çalışacağız:
“Kim, fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân 28, Savm 6; Müslim, Siyam 203, Müsâfirîn, 175)
Yine, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyuruyorlar:
“Kim Ramazan’ın fazîletine inanarak ve sevâbını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Müsâfirîn, 173, 174)
Yani takvâ sahibi bir gönlün Rabbimiz’in huzûruna tertemiz gidebilmek için bu ayda dikkat edeceği diğer bir husus da, terâvih namazı.
Terâvih namazı, nafile olmakla birlikte toplu kılınan tek namaz. Bu bir mânâda, takvâya erebilmek için içtimâîleşmenin de zarurî olduğunu gösteriyor. Zira İslâm’da ruhbanlık yok!
İslâm, kendini toplumdan tecrid ederek ve kendi kabuğuna çekilerek yaşanan ferdiyetçi bir din değil. Bilâkis, toplum hâlinde yaşanan bir hayat dîni.
Mühim olan, toplumla iç içe, aile, akrabalık, komşuluk münâsebetlerinden, ticaret ve iş hayatına kadar bütün insanî muâmelât ve münâsebetlerde İslâm’ın güzelliklerini, hâl, davranış ve şahsiyetimizde sergileyebilmek. Böylece Allâh’ın yeryüzündeki şâhidi ve dîninin güzel bir temsilcisi olabilmek. Bu hususta mü’minin karşılaşacağı zorluk ve imtihanlar, onun gönül dünyası için âdeta bir tezkiye/arınma, günahlara kefâret ve terfi-i derecât vesîlesi.
Bu Ramazan’da da, içtimâîleşmenin bir gereği olarak, imkânlarımız nisbetinde, mü’min kardeşlerimizi hânelerimize davet etmeye, bu vesîle ile evlerimizi de bereketlendirmeye gayret edelim.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ramazan’da diğer aylardan daha fazla (kulluk yapmaya) çalışırdı. Ramazan’ın son on gününde de Ramazan’ın öteki günlerinden daha fazla ibadet ederdi. (Müslim, İ’tikâf, 8)
Bizler de namazlarımızı daha büyük bir ihtimam ve gönül huzuru ile -bilhassa da cemaatle- îfâ etmeye gayret edelim. Huzuru, ilâhî huzurda arayalım. Şayet varsa kazâ namazlarımızı kılalım.
Bilhassa Ramazân-ı Şerîf’in mânevî ve feyizli iklîminden yavrularımızı da en güzel bir şekilde istifâde ettirmeye çalışalım. Onları da beraberce oruç tutmaya, şayet tutamıyorlarsa da alıştırmak için «tekne orucu»na yönlendirelim. Cemaate giderken onları da yanımıza alalım. Namaz sonrası taltif kabîlinden ikramlarda bulunup, kendisine hediyeler verelim. Zira insan, ihsana mağluptur.
İmam Mâlik Hazretleri der ki:
“Ben her hadis ezberlediğimde, babam bana bir hediye verirdi. Öyle bir zaman geldi ki, babam hediye vermese bile hadis ezberlemek bende târifsiz bir lezzet hâline geldi.”
Böylece evlâtlarımızla olan bu dünyadaki beraberliğimizi Cennet’e taşımaya gayret edelim. Göz nûru yavrularımızın kötü bir âkıbete düşmelerine fırsat vermeyelim.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“…(Ey mü’minler! Âhiret için) azık edinin! Bilin ki azığın en hayırlısı, takvâ azığıdır. Ey akıl sahipleri! Bana karşı takvâ sahibi olun!” (el-Bakara, 197)
Çünkü takvâ azığımız varsa, ilim de dâhil olmak üzere ebediyet yolculuğundaki vasıtalar (ibadetler, hayır-hasenat, muâmelât ve bütün hizmetler) bizi Hakk’a râm eder. Eğer takvâ azığımız yoksa netice hüsrandan ibârettir, amellerimizin boşa çıkmasıdır…
Bu ay içerisinde bir de bin aydan daha faziletli olduğu âyette bildirilen bir Kadir Gecesi var. Ramazan’ın son on gününde aramamız[2] emir buyrulan bu mübarek gece ile alâkalı olarak da yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:
“Fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesini değerlendiren kişinin geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân 25, Savm 6, Terâvih l, Leyletü’l-Kadr 1)
İşte nâil olduğumuz bu rahmet ayında Cenâb-ı Hak, Ramazan’dan tertemiz çıkabilmemiz için lûtf u keremiyle pek çok imkân bahşediyor. Bu kadar ihsan ve ikrâma karşı Ramazan’dan affolunmadan çıkanlar için de Efendimiz’in şiddetli îkazları var.[3]
Bir de âyet-i kerîmede;
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır…” (el-Bakara, 185) buyrulduğu üzere bu ayda Kur’ân ile yakınlığımızı daha da artıralım. Zira takvâ sahibi bir mü’min, Kur’ân’dan aslâ uzak kalamaz. Çünkü;
“Bu (Kur’ân), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve bir öğüttür.” (Âl-i İmrân, 138) buyruluyor.
Velhâsıl bizler de bu mübârek ayda Rabbimiz’in rızâsını, Efendimiz’in de hoşnutluğunu kazanmaya gayret edelim. Rabbimiz’in hoşnud olduğu şeyleri, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatına bakarak, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine sarılmak sûretiyle hayatımıza intikal ettirelim. Bedeni yıpratan hastalıktan, bunamaya sebep olan ihtiyarlıktan ve ansızın geliveren ölümden önce takvâda mesafe kat edip, hayırlı ameller işlemeye gayret edelim.
Rabbimiz, alıp verdiğimiz her nefeste takvâyı cümlemize hem âhiret azığımız, hem de hiç çıkarmayacağımız bir gönül elbisemiz eylesin! Bizleri hak yolda takvâ ile sâbit kadem olan, istikâmet ehli kullarından kılsın!
Âmîn!..
Dipnotlar:
[1] Bkz. ez-Zümer, 73.
[2] Buhârî, Leyletü’l-Kadr, 3.
[3] Bkz. Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş
Şebnem Dergisi, Yıl: 2022 Ay: Nisan Sayı: 206
Muhterem Efendim, tebliğde tasavvufî üslûp nasıldır? Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Bir mü’min için, bu fânî âlemden îman ile göçebilmek, ne büyük bir saâdettir.
Bir mü’min için, kabrinin amel-i sâlihlerle bir Cennet bahçesi hâline gelmesi, ne büyük bir bahtiyarlıktır.
Bir mü’min için, kıyâmet günü Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in iltifatına mazhar olarak O’na yakın olabilmek, ne büyük bir devlettir.
Bir mü’min için, amel defterini sağ tarafından alabilmek, ne büyük bir rahmettir.
Bir mü’min için, Sırât’ı şimşek hızıyla geçebilmek, ne büyük bir huzurdur.
Bir mü’min için, melekler tarafından; “Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!”[1] denilerek Cennet’e dâvet edilmek, ne büyük bir mutluluktur.
Velhâsıl bir mü’min için Allâh’ın rızâsını kazanarak, O’nun huzûruna sevdiği bir kulu olarak çıkabilmek, ne muhteşem bir ebedî saâdet ve sonu olmayan bir nîmettir.
Bütün bu sayılanlara nâil olabilme ümidi dahî, mü’min bir gönlü sevince gark ediyor. Duymaktan bile hoşnud oluyoruz. Peki, Rabbimiz’in huzûruna tertemiz gidebilmek ve bu nîmetlere kavuşabilmek için, bugün ne yapıyoruz? Bu fânî imtihan yurdunda, amel-i sâlih karnemizi nasıl dolduruyoruz? Zira o güzel neticelere nâil olabilmek, bugünümüzü nasıl değerlendireceğimize bağlı. Unutmayalım ki, ezelî takdir, gayrete âşıktır.
Hamd olsun, kullarına rahmet ve mağfireti bol olan Rabbimiz’in lûtfuyla, bir Ramazân-ı Şerîf’e daha mülâkî olduk. Rabbimiz bu ayı, takvâya erme vesîlesi olarak görmemizi murâd ediyor.
“Ey îmân edenler! Oruç, sizden önce gelip geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki ittikā edersiniz (korunursunuz).” (el-Bakara, 183) buyuruyor.
Her ibadetin bizlere kazandırması gereken haslet ve hassâsiyetler var. Meselâ namaz için Rabbimiz;
اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِۜ
“…Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar…” (el-Ankebût, 45) buyuruyor.
Yani lâyıkıyla edâ edilen namaz, insanı bu kıvâma ulaştırmalı. Dolayısıyla bir insan, namaz kıldığı hâlde dilini gıybetten, gözünü haramdan ve kulağını mâlâyânîden koruyamıyorsa, o zaman namazlarında bir problem var demektir.
Cenâb-ı Hak oruç için de, «لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَۙ» buyuruyor. Yani orucun insanı takvâya ulaştırması lâzım.
Rabbimiz bu ayda mü’minin âdeta yoğunlaştırılmış bir takvâ eğitimine girmesini, takvâda mesafe kat etmesini arzu ediyor. Çünkü insan, Cenâb-ı Hak katında takvâsı kadar kıymetli. Rabbimiz âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:
“…Muhakkak ki Allah katında en keremliniz (değerli olanınız), O’ndan en çok korkanınızdır…” (el-Hucurât, 13)
Diğer bir âyette de;
“…Allah, müttakîlerin dostudur.” (el-Câsiye, 19) buyuruyor.
Yani Rabbimiz bir bakıma, kulunun kendisi ile dostluğa lâyık bir kıvam kazanabilmesi için, her sene onu bir takvâ mektebine sokuyor.
Bu takvâ mektebinde neler var?
Oruç var. Terâvih var. Kadir Gecesiʼni ihyâ var. Kur’ân ile hemhâl olmak var…
Meselâ mü’min, oruç tutmak için sahura kalkıyor. Böylece Rabbimiz kulunun bir seher alışkanlığı kazanmasını istiyor. Yani takvâ sahibi olmak için, seherlerin aydınlığından istifade edebilmek gerekiyor. Takvâ sahibi mü’minlerin seherde ayakta olduğunu Rabbimiz şöyle bildiriyor:
“O müttakîler, geceleri pek az uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfâra devam ederler.” (ez-Zâriyât, 17-18)
Yine mü’min oruç tutmak sûretiyle, bir yudum su ve bir dilim ekmeğe muhtaç olanların hâline daha yakından muttalî oluyor. Bu da demek oluyor ki, takvâya erebilmek için, ihtiyaç sahiplerinin hâline vâkıf olmamız şart. Takvâ sahibi bir gönlün, ihtiyaç sahibi gariplerden, yetim ve kimsesizlerden uzak kalması düşünülemez.
Dolayısıyla cömert olacağız. Varlıkta da yoklukta da infak etmeye gayret edeceğiz. Sadaka ve infak, var olanın fazlasını vermekten başlar. Varlığı olmayan için ise, yarım hurma bile güzel bir infaktır. Çünkü verilişindeki ihlâs nisbetinde infaklar, kulu Cehennem ateşinden muhâfaza eder. Yani kısıtlı imkânlar içerisinde iken de verebilmeye çalışacağız. Zira Rabbimiz:
“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler…” (Âl-i İmrân, 134) buyuruyor.
Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki, affedebilmek de takvâlı gönüllerin bir fazîleti… Dolayısıyla şahsımıza yapılan kötülüklerin üzerine -bilhassa bu ayda- bir şal atmaya, yani onları örtüp görmezden gelmeye gayret edeceğiz. Affedip geçeceğiz, gönlümüze de yük etmeyeceğiz ki, şu ilâhî müjdeye nâil olabilelim:
“…Allâh’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (en-Nûr, 22)
Yine kâmil mânâda oruç tutabilmek için, midemizle beraber gözümüze, kulağımıza, dilimize ve gönlümüze de oruç tutturabilmemiz gerekiyor. Yani oruç bütün uzuvlara tutturulacak. Mü’min Allâh’ın râzı olmadığı her şeyden uzaklaşacak. Demek ki takvâya erebilmek için, bütün uzuvlarımızı Allâh’ın sevmediği her şeyden uzak tutacağız.
Böylece Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu müjdesine erişmeye çalışacağız:
“Kim, fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân 28, Savm 6; Müslim, Siyam 203, Müsâfirîn, 175)
Yine, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyuruyorlar:
“Kim Ramazan’ın fazîletine inanarak ve sevâbını Allah’tan bekleyerek terâvih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân, 37; Müslim, Müsâfirîn, 173, 174)
Yani takvâ sahibi bir gönlün Rabbimiz’in huzûruna tertemiz gidebilmek için bu ayda dikkat edeceği diğer bir husus da, terâvih namazı.
Terâvih namazı, nafile olmakla birlikte toplu kılınan tek namaz. Bu bir mânâda, takvâya erebilmek için içtimâîleşmenin de zarurî olduğunu gösteriyor. Zira İslâm’da ruhbanlık yok!
İslâm, kendini toplumdan tecrid ederek ve kendi kabuğuna çekilerek yaşanan ferdiyetçi bir din değil. Bilâkis, toplum hâlinde yaşanan bir hayat dîni.
Mühim olan, toplumla iç içe, aile, akrabalık, komşuluk münâsebetlerinden, ticaret ve iş hayatına kadar bütün insanî muâmelât ve münâsebetlerde İslâm’ın güzelliklerini, hâl, davranış ve şahsiyetimizde sergileyebilmek. Böylece Allâh’ın yeryüzündeki şâhidi ve dîninin güzel bir temsilcisi olabilmek. Bu hususta mü’minin karşılaşacağı zorluk ve imtihanlar, onun gönül dünyası için âdeta bir tezkiye/arınma, günahlara kefâret ve terfi-i derecât vesîlesi.
Bu Ramazan’da da, içtimâîleşmenin bir gereği olarak, imkânlarımız nisbetinde, mü’min kardeşlerimizi hânelerimize davet etmeye, bu vesîle ile evlerimizi de bereketlendirmeye gayret edelim.
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ramazan’da diğer aylardan daha fazla (kulluk yapmaya) çalışırdı. Ramazan’ın son on gününde de Ramazan’ın öteki günlerinden daha fazla ibadet ederdi. (Müslim, İ’tikâf, 8)
Bizler de namazlarımızı daha büyük bir ihtimam ve gönül huzuru ile -bilhassa da cemaatle- îfâ etmeye gayret edelim. Huzuru, ilâhî huzurda arayalım. Şayet varsa kazâ namazlarımızı kılalım.
Bilhassa Ramazân-ı Şerîf’in mânevî ve feyizli iklîminden yavrularımızı da en güzel bir şekilde istifâde ettirmeye çalışalım. Onları da beraberce oruç tutmaya, şayet tutamıyorlarsa da alıştırmak için «tekne orucu»na yönlendirelim. Cemaate giderken onları da yanımıza alalım. Namaz sonrası taltif kabîlinden ikramlarda bulunup, kendisine hediyeler verelim. Zira insan, ihsana mağluptur.
İmam Mâlik Hazretleri der ki:
“Ben her hadis ezberlediğimde, babam bana bir hediye verirdi. Öyle bir zaman geldi ki, babam hediye vermese bile hadis ezberlemek bende târifsiz bir lezzet hâline geldi.”
Böylece evlâtlarımızla olan bu dünyadaki beraberliğimizi Cennet’e taşımaya gayret edelim. Göz nûru yavrularımızın kötü bir âkıbete düşmelerine fırsat vermeyelim.
Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“…(Ey mü’minler! Âhiret için) azık edinin! Bilin ki azığın en hayırlısı, takvâ azığıdır. Ey akıl sahipleri! Bana karşı takvâ sahibi olun!” (el-Bakara, 197)
Çünkü takvâ azığımız varsa, ilim de dâhil olmak üzere ebediyet yolculuğundaki vasıtalar (ibadetler, hayır-hasenat, muâmelât ve bütün hizmetler) bizi Hakk’a râm eder. Eğer takvâ azığımız yoksa netice hüsrandan ibârettir, amellerimizin boşa çıkmasıdır…
Bu ay içerisinde bir de bin aydan daha faziletli olduğu âyette bildirilen bir Kadir Gecesi var. Ramazan’ın son on gününde aramamız[2] emir buyrulan bu mübarek gece ile alâkalı olarak da yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:
“Fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Kadir gecesini değerlendiren kişinin geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Îmân 25, Savm 6, Terâvih l, Leyletü’l-Kadr 1)
İşte nâil olduğumuz bu rahmet ayında Cenâb-ı Hak, Ramazan’dan tertemiz çıkabilmemiz için lûtf u keremiyle pek çok imkân bahşediyor. Bu kadar ihsan ve ikrâma karşı Ramazan’dan affolunmadan çıkanlar için de Efendimiz’in şiddetli îkazları var.[3]
Bir de âyet-i kerîmede;
“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’ân’ın indirildiği aydır…” (el-Bakara, 185) buyrulduğu üzere bu ayda Kur’ân ile yakınlığımızı daha da artıralım. Zira takvâ sahibi bir mü’min, Kur’ân’dan aslâ uzak kalamaz. Çünkü;
“Bu (Kur’ân), bütün insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri için de bir hidâyet ve bir öğüttür.” (Âl-i İmrân, 138) buyruluyor.
Velhâsıl bizler de bu mübârek ayda Rabbimiz’in rızâsını, Efendimiz’in de hoşnutluğunu kazanmaya gayret edelim. Rabbimiz’in hoşnud olduğu şeyleri, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatına bakarak, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine sarılmak sûretiyle hayatımıza intikal ettirelim. Bedeni yıpratan hastalıktan, bunamaya sebep olan ihtiyarlıktan ve ansızın geliveren ölümden önce takvâda mesafe kat edip, hayırlı ameller işlemeye gayret edelim.
Rabbimiz, alıp verdiğimiz her nefeste takvâyı cümlemize hem âhiret azığımız, hem de hiç çıkarmayacağımız bir gönül elbisemiz eylesin! Bizleri hak yolda takvâ ile sâbit kadem olan, istikâmet ehli kullarından kılsın!
Âmîn!..
Dipnotlar:
[1] Bkz. ez-Zümer, 73.
[2] Buhârî, Leyletü’l-Kadr, 3.
[3] Bkz. Hâkim, IV, 170/7256; Tirmizî, Deavât, 100/3545.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş
Şebnem Dergisi, Yıl: 2022 Ay: Nisan Sayı: 206
Cennet’e Lâyık Bir Evlât Yetiştirebilmek
Gönül meyvesi[1] olarak anne-babaya ihsân edilen çocuklar, Cennet’e lâyık bir sâfiyetle doğarlar. Onların selâmetle tekrar Cennet yurduna varabilmesi için, maddî ve mânevî terbiyelerinin büyük bir îtinâ ile yapılması şarttır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz çocukların güzel yetiştirilmesi hususunda son derece hassâsiyet göstermiş ve ümmetine de şöyle emir buyurmuştur:
“Çocuklarınıza ikramda bulunun; onlara güzel bir terbiye verin.” (İbn-i Mâce, Edeb, 3)
“Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha hayırlı bir mîras bırakmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33)
Anne-babaya ilâhî bir emanet olan yavrular, bir nevî üzerinde hiçbir leke bulunmayan bembeyaz bir sayfa gibidir. O beyaz sayfaya fazîlet destanları yazmak, ebeveynlerin en mühim vazifesidir. Veyahut evlâtlarımız bir gül fidanı gibidir ki, güzel yetişmeleri için gayret gösterdiğimizde etrafa dâimâ güzel râyihalar saçarlar. Lâkin lâyıkıyla ilgilenmezsek, dokunana zarar veren bir diken hâline gelirler.
Bu sebeple, küçük yaşta alınan terbiye çok mühimdir. Ecdâdımız; “Ağaç yaşken eğilir.” demişlerdir. Zira çocuğun küçük yaşlarda aldığı eğitim, âdeta taşa yazılan yazılar gibi kalıcı ve ömürlük olur. Çocuklukta sağlam terbiye edilen karakterler, büyüdüklerinde menfî temâyüllerin rüzgârlarında savrulmazlar.
Bu sağlam terbiye için dikkat edilmesi gereken hususların başında, çocuklarımızın zihin ve gönül dünyalarını, Cenâb-ı Hakk’ın ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbetiyle doldurmak, onları İslâm’ın telkin ettiği güzel ahlâk ile yetiştirmek gelmektedir. Bu hususta gösterilecek en küçük ihmal dahî, -Allah korusun- ileride büyük pişmanlıklara dönüşebilir.
Şunu da ifade edelim ki, çocuklara gösterilecek şefkat ve merhamet, hayatı sadece bu dünyadan ibâretmiş gibi göstermek, onların karınlarını doyurup güzel elbiseler giydirmek, nefislerini eğlendirmek, ten rahatlarını temin etmek değildir. Bilâkis asıl şefkat ve merhamet, onların ebedî istikbâllerini bir azap faslı olmaktan kurtarıp sonsuz bir saâdet baharı kılacak mânevî değerleri, geç kalmadan şahsiyetlerine kazandırmak ve öncelikle onların ruhlarını doyurmaktır. Bunun için ciddiyetle emek sarf etmek ve fedakârlık göstermek zarurîdir.
Yavrularımızın terbiyesinde dikkat etmemiz gereken diğer bir husus da onların, sözden ziyade bizden gördüklerini, bir nevî fotokopi çeker gibi kopyaladıkları hakîkatini unutmamaktır. Yani çocuklarımız, emir sîgasıyla söylenen sözlerden ziyâde, hâlimiz ve şahsiyetimizle ortaya koyduğumuz örnek bir yaşayışla kemâle ererler.
Meşhur hikâyedir; anne yengeç yavrusuna:
“–Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum! Düzgün yürüsene!” der.
Yavru yengeç ise şu karşılığı verir:
“–Peki anne! Önce sen önümde düzgünce yürü, ben seni takip ederim.”
Çocukların terbiyesinde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da adâlete riâyet etmektir. Bilhassa da kardeşler arasında müsâvâta/eşitliğe riâyet, aile saâdet ve huzuru için elzemdir. Aksi takdirde evlâtlar arasında kin, haset ve kıskançlık meydana gelir ki, bu da aile huzurunu mahveder.
Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hassas konuya şu beyanlarıyla dikkat çekmişlerdir:
“Allah’tan sakının ve çocuklarınız arasında âdil olun.” (Buhârî, Hibe, 12, 13; Müslim, Hibât, 13)
Bir gün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ensârdan bir adamla oturuyordu. Yanlarına bu adamın oğlu geldi. Adam oğlunu öpüp bağrına bastı ve yanına oturttu. Birazdan da kızı çıkageldi. Adam kızını öpmeden ve bağrına basmadan elinden tutup yanına oturttu. Merhamet ummânı olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hemen bu duruma müdâhale ederek şöyle buyurdu:
“Âdil davransaydın senin için daha hayırlı olurdu; öpüp (kucaklama) konusunda bile olsa çocuklarınızı birbirine eşit tutun.” (Abdürrezzâk, Musannef, IX, 100)
Evlâtlar arasında adâleti gözetmek hususundaki diğer bir hâdiseyi de Nûman bin Beşîr -radıyallâhu anhumâ- şöyle naklediyor:
Babam beni Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürdü ve:
“–Ben, sahip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sordu. Babam:
“–Hayır, vermedim.” dedi.
Bunu duyan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hemen:
“–O hâlde yaptığın hibeden dön!” buyurdu. (Buhârî, Hibe 12, Şehâdât 9; Müslim, Hibât 9-18)
Diğer bir rivâyete göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Bu bağışına benden başkasını şâhit göster.” buyurdu ve muhâtabının bu konudaki idrâkini daha da pekiştirmek için:
“–Çocuklarının sana iyilik yapmada eşit olmaları seni sevindirir mi?” diye sordu.
Beşîr:
“–Elbette sevindirir.” cevâbını verdi.
“–O hâlde sen de böyle yapma (onlar arasında eşit davran)!” buyurdu. (Müslim, Hibât, 17)
Zira anne-babaların kardeşler arasında bilerek veya farkında olmayarak ayırım yapmasının ne gibi menfî neticelere sebebiyet vereceğini âyet-i kerîmelerden şöyle öğreniyoruz:
“Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için ibretler vardır. (Kardeşleri) dediler ki:
«Yusuf’la kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz kalabalık bir cemaatiz. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanlışlık içindedir.
(Aralarında dediler ki:) Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»
Onlardan biri: «Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün).» dedi.” (Yûsuf, 7-10)
Zira Yâkub -aleyhisselâm-, oğlu Yusuf’ta kendi husûsiyetlerini görünce, ona diğer çocuklarından daha fazla meyletmişti. Bu da diğer kardeşlerinin haset girdabına düşmelerine ve âyet-i kerîmede ifade buyrulan yanlışa sürüklenmelerine sebep olmuştu.
Şunu unutmayalım ki, nasıl beş parmağın beşi de bir değilse, anne-babalara ihsân edilen evlâtlar da farklı farklı istîdatlarda yaratılmıştır. Mühim olan, onların istîdatlarını hayra yönlendirebilmek ve güzel bir şahsiyet olarak yetişmelerini sağlayabilmektir.
Yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kadının aile ve toplumdaki ehemmiyetine binâen, kız çocuklarına daha hususî bir îtinâ gösterilmesini arzu etmiştir.
Nitekim bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’nın evinde bulunuyordu. Bu sırada, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin, kendisinden su istedi. Efendimiz önce Hazret-i Hasan’a su verdi. Fâtıma Vâlidemiz, Efendimiz’in Hazret-i Hasan’ı daha çok sevdiği kanaatine vardı. Rasûlullah Efendimiz ise:
“–Hayır, ilk önce Hasan su istedi.” buyurdu. (Bkz. Ahmed, I, 101)
Sonra da sözlerine şöyle devam etti:
“–İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.” (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)
Kız çocukları, istikbâlde kurulacak aile yuvalarının temel taşıdır. Onlar evin düzenini sağlayacak, gelecek nesiller de daha ziyâde onların eliyle terbiye olacaktır. Yine ailenin huzur içinde devamı da onların kalbî olgunluğu nisbetinde gerçekleşecektir.
Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz kızların eğitim ve terbiyesi hususunda şöyle buyurmuşlardır:
“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himâye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lûtuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse Cennetliktir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121/5147; Tirmizî, Birr, 13/1912)
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“Her kim iki kız çocuğunu bulûğ çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve parmaklarını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149)
Bu bakımdan çocuklarımızı bir ibadet vecdiyle yetiştirelim. Onların mânevî hayatları hususunda hiçbir gayret ve himmeti esirgemeyelim. Bu gayretlerin mükâfatı da şudur:
“Anne-baba kıyâmet günü gelir, (yapmadığı sâlih amellerle karşılaşır ve sorar:)
«‒Yâ Rab! Ben bunları işlemedim. Bunlar nereden geldi?»
«‒Bunlar, senin yetiştirdiğin sâlih evlâtlarının getirdiği hediyelerdir.» buyrulur.” (Bkz. Ahmed, II, 509; İbn-i Mâce, Edeb, 1)
Rabbimiz, cümlemize yavrularımızın terbiyesi hususunda aralarında adâlete riâyet edebilmeyi ve onları Cennet’e lâyık bir sûrette yetiştirebilmeyi lûtf u keremiyle ihsan buyursun.
Âmîn!..
Dipnot:
[1]. Bkz. Tirmizî, Cenâiz, 36/1021.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş
Gönül meyvesi[1] olarak anne-babaya ihsân edilen çocuklar, Cennet’e lâyık bir sâfiyetle doğarlar. Onların selâmetle tekrar Cennet yurduna varabilmesi için, maddî ve mânevî terbiyelerinin büyük bir îtinâ ile yapılması şarttır. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz çocukların güzel yetiştirilmesi hususunda son derece hassâsiyet göstermiş ve ümmetine de şöyle emir buyurmuştur:
“Çocuklarınıza ikramda bulunun; onlara güzel bir terbiye verin.” (İbn-i Mâce, Edeb, 3)
“Hiçbir baba çocuğuna güzel ahlâktan daha hayırlı bir mîras bırakmamıştır.” (Tirmizî, Birr, 33)
Anne-babaya ilâhî bir emanet olan yavrular, bir nevî üzerinde hiçbir leke bulunmayan bembeyaz bir sayfa gibidir. O beyaz sayfaya fazîlet destanları yazmak, ebeveynlerin en mühim vazifesidir. Veyahut evlâtlarımız bir gül fidanı gibidir ki, güzel yetişmeleri için gayret gösterdiğimizde etrafa dâimâ güzel râyihalar saçarlar. Lâkin lâyıkıyla ilgilenmezsek, dokunana zarar veren bir diken hâline gelirler.
Bu sebeple, küçük yaşta alınan terbiye çok mühimdir. Ecdâdımız; “Ağaç yaşken eğilir.” demişlerdir. Zira çocuğun küçük yaşlarda aldığı eğitim, âdeta taşa yazılan yazılar gibi kalıcı ve ömürlük olur. Çocuklukta sağlam terbiye edilen karakterler, büyüdüklerinde menfî temâyüllerin rüzgârlarında savrulmazlar.
Bu sağlam terbiye için dikkat edilmesi gereken hususların başında, çocuklarımızın zihin ve gönül dünyalarını, Cenâb-ı Hakk’ın ve Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbetiyle doldurmak, onları İslâm’ın telkin ettiği güzel ahlâk ile yetiştirmek gelmektedir. Bu hususta gösterilecek en küçük ihmal dahî, -Allah korusun- ileride büyük pişmanlıklara dönüşebilir.
Şunu da ifade edelim ki, çocuklara gösterilecek şefkat ve merhamet, hayatı sadece bu dünyadan ibâretmiş gibi göstermek, onların karınlarını doyurup güzel elbiseler giydirmek, nefislerini eğlendirmek, ten rahatlarını temin etmek değildir. Bilâkis asıl şefkat ve merhamet, onların ebedî istikbâllerini bir azap faslı olmaktan kurtarıp sonsuz bir saâdet baharı kılacak mânevî değerleri, geç kalmadan şahsiyetlerine kazandırmak ve öncelikle onların ruhlarını doyurmaktır. Bunun için ciddiyetle emek sarf etmek ve fedakârlık göstermek zarurîdir.
Yavrularımızın terbiyesinde dikkat etmemiz gereken diğer bir husus da onların, sözden ziyade bizden gördüklerini, bir nevî fotokopi çeker gibi kopyaladıkları hakîkatini unutmamaktır. Yani çocuklarımız, emir sîgasıyla söylenen sözlerden ziyâde, hâlimiz ve şahsiyetimizle ortaya koyduğumuz örnek bir yaşayışla kemâle ererler.
Meşhur hikâyedir; anne yengeç yavrusuna:
“–Neden böyle yan yan yürüyorsun yavrum! Düzgün yürüsene!” der.
Yavru yengeç ise şu karşılığı verir:
“–Peki anne! Önce sen önümde düzgünce yürü, ben seni takip ederim.”
Çocukların terbiyesinde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da adâlete riâyet etmektir. Bilhassa da kardeşler arasında müsâvâta/eşitliğe riâyet, aile saâdet ve huzuru için elzemdir. Aksi takdirde evlâtlar arasında kin, haset ve kıskançlık meydana gelir ki, bu da aile huzurunu mahveder.
Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu hassas konuya şu beyanlarıyla dikkat çekmişlerdir:
“Allah’tan sakının ve çocuklarınız arasında âdil olun.” (Buhârî, Hibe, 12, 13; Müslim, Hibât, 13)
Bir gün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ensârdan bir adamla oturuyordu. Yanlarına bu adamın oğlu geldi. Adam oğlunu öpüp bağrına bastı ve yanına oturttu. Birazdan da kızı çıkageldi. Adam kızını öpmeden ve bağrına basmadan elinden tutup yanına oturttu. Merhamet ummânı olan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hemen bu duruma müdâhale ederek şöyle buyurdu:
“Âdil davransaydın senin için daha hayırlı olurdu; öpüp (kucaklama) konusunda bile olsa çocuklarınızı birbirine eşit tutun.” (Abdürrezzâk, Musannef, IX, 100)
Evlâtlar arasında adâleti gözetmek hususundaki diğer bir hâdiseyi de Nûman bin Beşîr -radıyallâhu anhumâ- şöyle naklediyor:
Babam beni Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e götürdü ve:
“–Ben, sahip olduğum bir köleyi bu oğluma verdim.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Buna verdiğini diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sordu. Babam:
“–Hayır, vermedim.” dedi.
Bunu duyan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz hemen:
“–O hâlde yaptığın hibeden dön!” buyurdu. (Buhârî, Hibe 12, Şehâdât 9; Müslim, Hibât 9-18)
Diğer bir rivâyete göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Bu bağışına benden başkasını şâhit göster.” buyurdu ve muhâtabının bu konudaki idrâkini daha da pekiştirmek için:
“–Çocuklarının sana iyilik yapmada eşit olmaları seni sevindirir mi?” diye sordu.
Beşîr:
“–Elbette sevindirir.” cevâbını verdi.
“–O hâlde sen de böyle yapma (onlar arasında eşit davran)!” buyurdu. (Müslim, Hibât, 17)
Zira anne-babaların kardeşler arasında bilerek veya farkında olmayarak ayırım yapmasının ne gibi menfî neticelere sebebiyet vereceğini âyet-i kerîmelerden şöyle öğreniyoruz:
“Andolsun ki Yusuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için ibretler vardır. (Kardeşleri) dediler ki:
«Yusuf’la kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz kalabalık bir cemaatiz. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanlışlık içindedir.
(Aralarında dediler ki:) Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»
Onlardan biri: «Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün).» dedi.” (Yûsuf, 7-10)
Zira Yâkub -aleyhisselâm-, oğlu Yusuf’ta kendi husûsiyetlerini görünce, ona diğer çocuklarından daha fazla meyletmişti. Bu da diğer kardeşlerinin haset girdabına düşmelerine ve âyet-i kerîmede ifade buyrulan yanlışa sürüklenmelerine sebep olmuştu.
Şunu unutmayalım ki, nasıl beş parmağın beşi de bir değilse, anne-babalara ihsân edilen evlâtlar da farklı farklı istîdatlarda yaratılmıştır. Mühim olan, onların istîdatlarını hayra yönlendirebilmek ve güzel bir şahsiyet olarak yetişmelerini sağlayabilmektir.
Yalnız Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kadının aile ve toplumdaki ehemmiyetine binâen, kız çocuklarına daha hususî bir îtinâ gösterilmesini arzu etmiştir.
Nitekim bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’nın evinde bulunuyordu. Bu sırada, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin, kendisinden su istedi. Efendimiz önce Hazret-i Hasan’a su verdi. Fâtıma Vâlidemiz, Efendimiz’in Hazret-i Hasan’ı daha çok sevdiği kanaatine vardı. Rasûlullah Efendimiz ise:
“–Hayır, ilk önce Hasan su istedi.” buyurdu. (Bkz. Ahmed, I, 101)
Sonra da sözlerine şöyle devam etti:
“–İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.” (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)
Kız çocukları, istikbâlde kurulacak aile yuvalarının temel taşıdır. Onlar evin düzenini sağlayacak, gelecek nesiller de daha ziyâde onların eliyle terbiye olacaktır. Yine ailenin huzur içinde devamı da onların kalbî olgunluğu nisbetinde gerçekleşecektir.
Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz kızların eğitim ve terbiyesi hususunda şöyle buyurmuşlardır:
“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himâye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lûtuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse Cennetliktir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121/5147; Tirmizî, Birr, 13/1912)
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;
“Her kim iki kız çocuğunu bulûğ çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben şöyle yan yana bulunacağız.” buyurmuş ve parmaklarını bitiştirmiştir. (Müslim, Birr, 149)
Bu bakımdan çocuklarımızı bir ibadet vecdiyle yetiştirelim. Onların mânevî hayatları hususunda hiçbir gayret ve himmeti esirgemeyelim. Bu gayretlerin mükâfatı da şudur:
“Anne-baba kıyâmet günü gelir, (yapmadığı sâlih amellerle karşılaşır ve sorar:)
«‒Yâ Rab! Ben bunları işlemedim. Bunlar nereden geldi?»
«‒Bunlar, senin yetiştirdiğin sâlih evlâtlarının getirdiği hediyelerdir.» buyrulur.” (Bkz. Ahmed, II, 509; İbn-i Mâce, Edeb, 1)
Rabbimiz, cümlemize yavrularımızın terbiyesi hususunda aralarında adâlete riâyet edebilmeyi ve onları Cennet’e lâyık bir sûrette yetiştirebilmeyi lûtf u keremiyle ihsan buyursun.
Âmîn!..
Dipnot:
[1]. Bkz. Tirmizî, Cenâiz, 36/1021.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş
İslam Dini, Diğer Dinlere Göre Kolay Bir Din mi?
KOLAY ve FITRÎ ŞERÎAT
Cenâb-ı Hak; son kitabı ve son Peygamber’iyle gönderdiği İslâmiyet’te, husûsen kolaylaştırılmış bir şerîat vaz etmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinden anlıyoruz ki;
Cenâb-ı Hak; İsrailoğullarının günahları ve isyanları sebebiyle, onlara daha zor hükümler indiriyordu. Meselâ;
Cumartesi herhangi bir iş yapmak yasaktı.
Deve gibi tek tırnaklı hayvanları yemek de yasaktı.
Sığır, koyun gibi hayvanların iç yağları da haramdı.
Yine rivâyetlere göre;
Zekât dörtte birdi.
Farz namazların vakitleri çok daha fazla idi.
Ganîmet yasaktı.
İbâdetler ancak mâbedlerde îfâ edilebilirdi.
Necâset; yıkanarak temizlenemez, necis maddenin bulaştığı kumaşın kesilmesi gerekirdi.
Bazı günahlardan tevbe etmek için, kişinin kendisini
öldürmesi talep ediliyordu.
Kur’ân-ı Kerim, bunlara; «Isr / ağır şerîat» demektedir.
Âmene’r-Rasûlü’de;
“Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme!” (Bkz. el-Bakara, 286) diye duâ etmemiz bize tâlim buyurulmuştur.
İslâm şerîati, ilâhî rahmet sayesinde; «el-Hanefiyyetü’s-semha / Müsamahakâr, kolay Haniflik» olarak adlandırılmıştır.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“... O (Allah), sizi seçti; din husûsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi;
Babanız İbrahim’in dîninde (de böyleydi)...” (el-Hacc, 78)
Dînimizde; meşakkat vermemek için, hastalık, yolculuk gibi mâzeret hâllerinde birçok kolaylık tanınmıştır:
Ramazan orucunu emreden ve o günlerde yolcu veya hasta olanların, başka tarihlerde kazâ edebileceklerini ifade eden âyet-i kerîmeden sonra şöyle buyurulur:
“...Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez...” (el-Bakara, 185)
Su bulunamadığında, teyemmümü emreden âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
“...Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz...” (el-Mâide, 6)
Hakikaten, Rabbimiz’in bütün emirleri bizim hayrımıza ve faydamızadır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş
KOLAY ve FITRÎ ŞERÎAT
Cenâb-ı Hak; son kitabı ve son Peygamber’iyle gönderdiği İslâmiyet’te, husûsen kolaylaştırılmış bir şerîat vaz etmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerinden anlıyoruz ki;
Cenâb-ı Hak; İsrailoğullarının günahları ve isyanları sebebiyle, onlara daha zor hükümler indiriyordu. Meselâ;
Cumartesi herhangi bir iş yapmak yasaktı.
Deve gibi tek tırnaklı hayvanları yemek de yasaktı.
Sığır, koyun gibi hayvanların iç yağları da haramdı.
Yine rivâyetlere göre;
Zekât dörtte birdi.
Farz namazların vakitleri çok daha fazla idi.
Ganîmet yasaktı.
İbâdetler ancak mâbedlerde îfâ edilebilirdi.
Necâset; yıkanarak temizlenemez, necis maddenin bulaştığı kumaşın kesilmesi gerekirdi.
Bazı günahlardan tevbe etmek için, kişinin kendisini
öldürmesi talep ediliyordu.
Kur’ân-ı Kerim, bunlara; «Isr / ağır şerîat» demektedir.
Âmene’r-Rasûlü’de;
“Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme!” (Bkz. el-Bakara, 286) diye duâ etmemiz bize tâlim buyurulmuştur.
İslâm şerîati, ilâhî rahmet sayesinde; «el-Hanefiyyetü’s-semha / Müsamahakâr, kolay Haniflik» olarak adlandırılmıştır.
Âyet-i kerîmede buyurulur:
“... O (Allah), sizi seçti; din husûsunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi;
Babanız İbrahim’in dîninde (de böyleydi)...” (el-Hacc, 78)
Dînimizde; meşakkat vermemek için, hastalık, yolculuk gibi mâzeret hâllerinde birçok kolaylık tanınmıştır:
Ramazan orucunu emreden ve o günlerde yolcu veya hasta olanların, başka tarihlerde kazâ edebileceklerini ifade eden âyet-i kerîmeden sonra şöyle buyurulur:
“...Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez...” (el-Bakara, 185)
Su bulunamadığında, teyemmümü emreden âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:
“...Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz...” (el-Mâide, 6)
Hakikaten, Rabbimiz’in bütün emirleri bizim hayrımıza ve faydamızadır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş
Kur'ân'da Kadın ve Erkek Neden Eşit Değil?
Sual: “Kur’ân’da kadın ve erkek niçin eşit değil?”
İslâmiyet’te; erkek ve kadın, devrimizin anladığı mânâda eşitlik lâkırdıları içinde değil, adâlet dengesi içindedir.
KADININ ŞEREFİ, İSLÂM’DA!
Cenâb-ı Hak huzûrunda kadın ve erkek, müsâvîdirler. Kadın ile erkek; îman, ibâdet, mes’ûliyet hususlarında Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda tamamen eşittir. Erkek de kadın da îmân etmekle, namaz kılıp oruç tutmakla, zekât verip hacca gitmekle mükelleftir. Şu âyet-i kerîmeler bu eşitliği iyice perçinler:
“Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mü’min olarak sâlih ameller yaparsa; işte onlar, cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (en-Nisâ, 124; ayr. bkz. Âl-i İmrân, 195; en-Nahl, 97; el-Mü’min, 40)
“Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,
Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar,
Tâata devam eden erkekler ve tâata devam eden kadınlar,
Sâdık (doğru) erkekler ve sâdık kadınlar,
Sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,
Mütevâzı erkekler ve mütevâzı kadınlar,
Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,
Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,
Irzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar,
Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya;
İşte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (el-Ahzâb, 35)
İslâmiyet’in hâricindeki birçok dinde, kadın; ikinci sınıf görülür, kötülüğün kaynağı addolunur.
İslâm’da ise sâliha kadın, dünyanın en kıymetli nimetleri arasında sayılır. Cennetin, sâliha annelerin ayakları altında olduğu bildirilir.
Fakat, kadın ve erkek yaratılışta ve fıtratta eşit değildir. Birbirlerini tamamlar vaziyettedir. Vücut ve hissiyat bakımından da eşit değildirler. Bu sebeple, erkek ve kadın arasında içtimâî olarak fıtrata uygun bir vazife bölüşümü vardır. İslâm da fıtrî bir din olduğu için; hilkatte var olan bu fizîkî ve hissî farklılığı, erkek ve kadının hak ve vazifelerine yansıtmıştır.
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz.
İmam (her türlü idareci) çobandır ve sürüsünden mes’uldür.
Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.
Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’uldür.
Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes’uldür.” (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20)
Devrimizdeki «modern» dünyada ise, kadın, erkekle eşitlik propagandasıyla kaldırımlara itilmekte ve istismâr edilmektedir.
Kadın; insanın neşv ü nemâ bulacağı mukaddes aile müessesesinin, hanım ve anne tarafını üstlenecektir. Bu sebeple aklî / mantıkî olmaktan ziyade hissîdir. İslâmiyet, bu sebeple kadını; hayâ, iffet ve tesettür gibi hikmetlerle muhafaza eder. Onu aile mahfazası içinde korur.
Kadın-erkek eşitliği mevzu edildiğinde; batının, maskeli ve yaldızlı yüzünü değil, gerçek sûretini görmelidir. Evliliğe rağbetin azaldığı, birçok evliliğin boşanmayla neticelendiği, evlilik dışı münasebetlerin (zinânın) hoş görülüp çok yaygın hâle geldiği, nüfusun azaldığı, yaşlı annelerin ise yalnızlığa mahkûm edildiği, boş evlerde ölüp gittiği bir toplumda, kadının erkekler gibi kamyon şoförü, kasap vb. olabiliyor olmasında fazîlet mi aranmalıdır?
Kaldı ki, İslâm toplumu; mahremiyetleri gözeten şartlar hazırlandıktan sonra, kadının çalışmasına da, çeşitli sanat, ilim ve hizmetlerle meşgul olmasına da karşı değildir. Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in 300 kadar talebesi olmuştur. Osmanlı’da kadınlar tarafından kurulan binlerce vakıf vardır.
Fakat selîm bir vicdan kabul eder ki, hanımların en asil mesleği anneliktir. Kudsî aile müessesesinin tâcı olmaktır. Muvaffak şahsiyetlerin arkasında mutlaka sâliha bir anne vardır. Çanakkale zaferini; cephede fedâ-yı cân edenler kadar, onları kınalayıp da cepheye gönderen annelere nisbet ederiz.
Hâsılı;
İslâm’ın muhtevâsı, hayatın her safhasını kapsar. İki cihan saâdeti gayesini gerçekleştirmek üzere, her suâle cevap verir. Bu cevaplar manzûmesi içinde asla tezat bulundurmaz. Sistemli ve muntazamdır. Mükemmelin de en mükemmelidir. Zü’l-cenâheyndir, yani hem dünyada hem âhirette müntesibine saâdet hazırlar ve bunu gerçekleştirir.
İslâm’ın muhtevâsında; akāid, ahkâm, muâmelât, içtimâî nizam ve güzel ahlâk vardır.
İslâm, kâinâtın ve insanın yaratılış gayesini idrâk etmemizi sağlar. Kundak ile kefen arasındaki hayatın bütün muhtevâsını, her köşesini tanzim eder. Hattâ aldığımız nefese, attığımız adıma kadar…
Kaynak: Osman Nuri Topbaş
Sual: “Kur’ân’da kadın ve erkek niçin eşit değil?”
İslâmiyet’te; erkek ve kadın, devrimizin anladığı mânâda eşitlik lâkırdıları içinde değil, adâlet dengesi içindedir.
KADININ ŞEREFİ, İSLÂM’DA!
Cenâb-ı Hak huzûrunda kadın ve erkek, müsâvîdirler. Kadın ile erkek; îman, ibâdet, mes’ûliyet hususlarında Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda tamamen eşittir. Erkek de kadın da îmân etmekle, namaz kılıp oruç tutmakla, zekât verip hacca gitmekle mükelleftir. Şu âyet-i kerîmeler bu eşitliği iyice perçinler:
“Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mü’min olarak sâlih ameller yaparsa; işte onlar, cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (en-Nisâ, 124; ayr. bkz. Âl-i İmrân, 195; en-Nahl, 97; el-Mü’min, 40)
“Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar,
Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar,
Tâata devam eden erkekler ve tâata devam eden kadınlar,
Sâdık (doğru) erkekler ve sâdık kadınlar,
Sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,
Mütevâzı erkekler ve mütevâzı kadınlar,
Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,
Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,
Irzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar,
Allâh’ı çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar var ya;
İşte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (el-Ahzâb, 35)
İslâmiyet’in hâricindeki birçok dinde, kadın; ikinci sınıf görülür, kötülüğün kaynağı addolunur.
İslâm’da ise sâliha kadın, dünyanın en kıymetli nimetleri arasında sayılır. Cennetin, sâliha annelerin ayakları altında olduğu bildirilir.
Fakat, kadın ve erkek yaratılışta ve fıtratta eşit değildir. Birbirlerini tamamlar vaziyettedir. Vücut ve hissiyat bakımından da eşit değildirler. Bu sebeple, erkek ve kadın arasında içtimâî olarak fıtrata uygun bir vazife bölüşümü vardır. İslâm da fıtrî bir din olduğu için; hilkatte var olan bu fizîkî ve hissî farklılığı, erkek ve kadının hak ve vazifelerine yansıtmıştır.
Hadîs-i şerifte buyurulur:
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz.
İmam (her türlü idareci) çobandır ve sürüsünden mes’uldür.
Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.
Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’uldür.
Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes’uldür.” (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20)
Devrimizdeki «modern» dünyada ise, kadın, erkekle eşitlik propagandasıyla kaldırımlara itilmekte ve istismâr edilmektedir.
Kadın; insanın neşv ü nemâ bulacağı mukaddes aile müessesesinin, hanım ve anne tarafını üstlenecektir. Bu sebeple aklî / mantıkî olmaktan ziyade hissîdir. İslâmiyet, bu sebeple kadını; hayâ, iffet ve tesettür gibi hikmetlerle muhafaza eder. Onu aile mahfazası içinde korur.
Kadın-erkek eşitliği mevzu edildiğinde; batının, maskeli ve yaldızlı yüzünü değil, gerçek sûretini görmelidir. Evliliğe rağbetin azaldığı, birçok evliliğin boşanmayla neticelendiği, evlilik dışı münasebetlerin (zinânın) hoş görülüp çok yaygın hâle geldiği, nüfusun azaldığı, yaşlı annelerin ise yalnızlığa mahkûm edildiği, boş evlerde ölüp gittiği bir toplumda, kadının erkekler gibi kamyon şoförü, kasap vb. olabiliyor olmasında fazîlet mi aranmalıdır?
Kaldı ki, İslâm toplumu; mahremiyetleri gözeten şartlar hazırlandıktan sonra, kadının çalışmasına da, çeşitli sanat, ilim ve hizmetlerle meşgul olmasına da karşı değildir. Hazret-i Âişe Vâlidemiz’in 300 kadar talebesi olmuştur. Osmanlı’da kadınlar tarafından kurulan binlerce vakıf vardır.
Fakat selîm bir vicdan kabul eder ki, hanımların en asil mesleği anneliktir. Kudsî aile müessesesinin tâcı olmaktır. Muvaffak şahsiyetlerin arkasında mutlaka sâliha bir anne vardır. Çanakkale zaferini; cephede fedâ-yı cân edenler kadar, onları kınalayıp da cepheye gönderen annelere nisbet ederiz.
Hâsılı;
İslâm’ın muhtevâsı, hayatın her safhasını kapsar. İki cihan saâdeti gayesini gerçekleştirmek üzere, her suâle cevap verir. Bu cevaplar manzûmesi içinde asla tezat bulundurmaz. Sistemli ve muntazamdır. Mükemmelin de en mükemmelidir. Zü’l-cenâheyndir, yani hem dünyada hem âhirette müntesibine saâdet hazırlar ve bunu gerçekleştirir.
İslâm’ın muhtevâsında; akāid, ahkâm, muâmelât, içtimâî nizam ve güzel ahlâk vardır.
İslâm, kâinâtın ve insanın yaratılış gayesini idrâk etmemizi sağlar. Kundak ile kefen arasındaki hayatın bütün muhtevâsını, her köşesini tanzim eder. Hattâ aldığımız nefese, attığımız adıma kadar…
Kaynak: Osman Nuri Topbaş
Rızıkların Taksimi
Kur’an-ı Kerim’de;
“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizde olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiriyoruz” buyrulmakla, hayatı taksimatın ilahi bir irade ile olduğu açıklanmakta; hırs ve tamah yolu kapanmaktadır. Burada rızkın taksim olduğu tebliğ edilmektedir.
İbn Abbas’ın (r.a) şöyle dediği bildirilmiştir:
“Allah Teala rızıkları yarattığı zaman, bu rızıkları yeryüzünün değişik yerlerine dağıtması için rüzgarlara emir buyurdu; onlar da emri yerine getirdiler.
İnsanlardan kiminin rızkı yüz bin değişik yere, kiminin rızkı on bin yere, kimininki bin yere, kimininki yüz yere, kimininki bundan daha az veya daha fazla yere dağıtılmıştır. Kiminin rızkı da evinin kapısına bırakılmıştır; girip çıktıkça onu bulur. Her kul, kendisi için yazılmış olan rızkın peşinden koşar ve bu koşma kendisi için taksim edilen rızık bitinceye kadar devam eder. Rızkı bitince ölüm meleği gelir ve ruhunu alır.”
İbrahim b. Edhem’e (k.s) hizmet eden Huzeyfetü’I-Mera’şi’ye,
-“Onun yanında şahit olup da en çok şaşırdığın hadise nedir?” diye sorduklarında hazret şunları anlatmıştır:
-“İbrahim b. Edhem ile Mekke yolunda uzun bir müddet aç kaldık. Nihayet Kufe‘ye gittik. Orada harap halde bulunan bir mescide girdik. İbrahim bana baktı ve, “Seni acıkmış görüyorum” dedi. Ben de,
-“Evet, gördüğün gibi açım” dedim. Bunun üzerine İbrahim,
-“Bana kağıt kalem getir” dedi. Ben de getirdim ve İbrahim şu şiirleri yazdı:
Benim hamd eden, benim şükreden, benim zikreden!
Benim aç olan, benim kaybolan, benim çıplak olan!
Altı haslet saydım; bunların yarısına ben kefilim!
Ya Rabbi! Diğer yarısına da sen kefil ol!
Senden başkasına hamd etmem,
Cehennem alevine dalmamdır!
Öyleyse biçare kullarını ateşe düşmekten koru!
Bunları yazdıktan sonra: “Bu kağıdı al, kalbini Allah’tan başka kimseye bağlama. Sokağa çık ve ilk karşılaştığın adama bu kağıdı ver” dedi.
Ben de çıktım, katır üzerinde giden bir adam ile karşılaştım. Adama mektubu verdim, okudu ağladı ve;
“Bu mektubun sahibi nerededir?” diye sordu. Ben harabe olan şu mescitte olduğunu söyledim. Adam, içinde altı yüz altın bulunan bir keseyi bana verdi ve gitti.
Orada karşılaştığım başka birisine bu zatın kim olduğunu sordum, onun bir hıristiyan olduğunu öğrendim. Geldim durumu İbrahim’e anlattım. İbrahim,
-“Keseye hiç dokunma, o nerede ise gelecektir” dedi. Hakikaten bir saat sonra adam gelerek İbrahim’in dizlerine kapandı ve müslüman oldu.”
Ebu Yakup el-Basri anlatıyor: “Bir defa Harem’de on gün aç kaldım. Artık takatten düştüm. Şöyle bir dolaşayım, belki yiyecek bir şey bulurum dedim. Yolda dolaşırken atılmış bir ok buldum. Oku aldım fakat bundan hoşlanmadım. İçimden bir ses bana: “On gün aç kaldın, nihayet nasibin paslı bir ok” dedi. Oku attım ve hemen döndüm mescide girdim. Tam bu sırada yabancı bir adam elinde bir bohça olduğu halde içeri girdi, selam verdi ve bana;
-“Bu bohça senindir” dedi. Ben de,
-“Niçin benim olsun?” diye sordum.
Adam,
“Biz bir deniz yolculuğunda bulunuyorduk. On gün fırtınaya yakalandık, neredeyse batacaktık. O sırada şöyle nezrettim:
-“Eğer bu tehlikeden kurtulursam bu bohçayı ilk gördüğüm kimseye vereceğim” dedim ve ilk karşıma çıkan kimse de sen oldun. Bunun için bunu sana veriyorum, dedi. Ben de,
-“Aç bakalım içinde ne var?” dedim. Adam açtı, bohçanın içinde halis buğday unundan mısır simidi, badem içi, şeker ve yağ vardı. Her birinden birer miktar aldıktan sonra,
-“Nezrini kabul ettim. Ben alacağımı aldım. Artık sen geride kalanları götür adamlarına dağıt” dedim. Sonra da kendi kendime,
-“Senin rızkın on günlük yoldan gelip dururken sen çıktın da çölde rızkını arıyorsun” dedim.
Hikaye edildiğine göre büyüklerden Bennan el-Hammal’ın bir hizmetçi cariyeye ihtiyacı oldu. Durumu dostlarına anlattı. Onlar da aralarında cariyenin parasını topladı, götürüp kendisine verdiler ve “İşte para, sende dursun, cariye satıcıları geldiği vakit alırız” dediler.
Cariye satıcıları geldi. Bunlar da bir cariyeyi beğendiler ve satın almak istediler. Sahibi, onların beğendiği cariyenin satılık olmadığını söyledi. Onlar ısrar edince “Yahu zorlayıp durmayın, onu Semerkant’tan bir kadın Bennan el-Hammal’e gönderdi, bunu ona getirdim” dedi. Bunun üzerine cariyeyi ona götürdüler ve durumu anlattılar
Rızıkları farklı kılan Allahtır
Hak Teala, her canlının rızkını ayrı ayrı ihsan etmiştir. Aslında bilmemiz gereken en mühim bir husus da, rızkın taksimindeki farklılıklardır. Ancak bu farklılık, cemiyet nizamının mükemmel bir surette tesis ve düzeni içindir.
Her şeyin hazinesi Allah’ın elinde olduğu ve ilahı bilgiye göre, yani Allah’ın takdirine uygun bir şekilde gerekli dağıtım yapıldığı, Kur’an’la sabittir. Nitekim Cenab-ı Allah;
“Dünya hayatında onların (insanların) maişetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kiminin maişetini derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık” buyurmuştur.
Yani kimi zengin kimi fakir; kimi işçi kimi işveren; kimi amir kimi memur olur. İnsanların iş bakımından rızık yollarının farklı olması, birbirleriyle daha yakın ilişki ve alaka içerisinde bulunmaları içindir.
Müminler, bu maddi farklı durumlarının kendilerine hayır olduğu inancı içinde olmalıdır. Şayet hayat nizamı, insanların aciz idraklerine, birbirine uymayan istek ve yeteneklerine ve her an değişen düşüncelerine kalsa idi, kainatta isyandan başka bir şey görülmezdi. Nitekim Allah Teala;
“İnsan görmez mi ki, Allah dilediğinin rızkını bol veya dar vermektedir. Bunda şuurlu müminler için ibret vardır” buyurmaktadır.
Siraceddin Önlüer
Kur’an-ı Kerim’de;
“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri bizde olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiriyoruz” buyrulmakla, hayatı taksimatın ilahi bir irade ile olduğu açıklanmakta; hırs ve tamah yolu kapanmaktadır. Burada rızkın taksim olduğu tebliğ edilmektedir.
İbn Abbas’ın (r.a) şöyle dediği bildirilmiştir:
“Allah Teala rızıkları yarattığı zaman, bu rızıkları yeryüzünün değişik yerlerine dağıtması için rüzgarlara emir buyurdu; onlar da emri yerine getirdiler.
İnsanlardan kiminin rızkı yüz bin değişik yere, kiminin rızkı on bin yere, kimininki bin yere, kimininki yüz yere, kimininki bundan daha az veya daha fazla yere dağıtılmıştır. Kiminin rızkı da evinin kapısına bırakılmıştır; girip çıktıkça onu bulur. Her kul, kendisi için yazılmış olan rızkın peşinden koşar ve bu koşma kendisi için taksim edilen rızık bitinceye kadar devam eder. Rızkı bitince ölüm meleği gelir ve ruhunu alır.”
İbrahim b. Edhem’e (k.s) hizmet eden Huzeyfetü’I-Mera’şi’ye,
-“Onun yanında şahit olup da en çok şaşırdığın hadise nedir?” diye sorduklarında hazret şunları anlatmıştır:
-“İbrahim b. Edhem ile Mekke yolunda uzun bir müddet aç kaldık. Nihayet Kufe‘ye gittik. Orada harap halde bulunan bir mescide girdik. İbrahim bana baktı ve, “Seni acıkmış görüyorum” dedi. Ben de,
-“Evet, gördüğün gibi açım” dedim. Bunun üzerine İbrahim,
-“Bana kağıt kalem getir” dedi. Ben de getirdim ve İbrahim şu şiirleri yazdı:
Benim hamd eden, benim şükreden, benim zikreden!
Benim aç olan, benim kaybolan, benim çıplak olan!
Altı haslet saydım; bunların yarısına ben kefilim!
Ya Rabbi! Diğer yarısına da sen kefil ol!
Senden başkasına hamd etmem,
Cehennem alevine dalmamdır!
Öyleyse biçare kullarını ateşe düşmekten koru!
Bunları yazdıktan sonra: “Bu kağıdı al, kalbini Allah’tan başka kimseye bağlama. Sokağa çık ve ilk karşılaştığın adama bu kağıdı ver” dedi.
Ben de çıktım, katır üzerinde giden bir adam ile karşılaştım. Adama mektubu verdim, okudu ağladı ve;
“Bu mektubun sahibi nerededir?” diye sordu. Ben harabe olan şu mescitte olduğunu söyledim. Adam, içinde altı yüz altın bulunan bir keseyi bana verdi ve gitti.
Orada karşılaştığım başka birisine bu zatın kim olduğunu sordum, onun bir hıristiyan olduğunu öğrendim. Geldim durumu İbrahim’e anlattım. İbrahim,
-“Keseye hiç dokunma, o nerede ise gelecektir” dedi. Hakikaten bir saat sonra adam gelerek İbrahim’in dizlerine kapandı ve müslüman oldu.”
Ebu Yakup el-Basri anlatıyor: “Bir defa Harem’de on gün aç kaldım. Artık takatten düştüm. Şöyle bir dolaşayım, belki yiyecek bir şey bulurum dedim. Yolda dolaşırken atılmış bir ok buldum. Oku aldım fakat bundan hoşlanmadım. İçimden bir ses bana: “On gün aç kaldın, nihayet nasibin paslı bir ok” dedi. Oku attım ve hemen döndüm mescide girdim. Tam bu sırada yabancı bir adam elinde bir bohça olduğu halde içeri girdi, selam verdi ve bana;
-“Bu bohça senindir” dedi. Ben de,
-“Niçin benim olsun?” diye sordum.
Adam,
“Biz bir deniz yolculuğunda bulunuyorduk. On gün fırtınaya yakalandık, neredeyse batacaktık. O sırada şöyle nezrettim:
-“Eğer bu tehlikeden kurtulursam bu bohçayı ilk gördüğüm kimseye vereceğim” dedim ve ilk karşıma çıkan kimse de sen oldun. Bunun için bunu sana veriyorum, dedi. Ben de,
-“Aç bakalım içinde ne var?” dedim. Adam açtı, bohçanın içinde halis buğday unundan mısır simidi, badem içi, şeker ve yağ vardı. Her birinden birer miktar aldıktan sonra,
-“Nezrini kabul ettim. Ben alacağımı aldım. Artık sen geride kalanları götür adamlarına dağıt” dedim. Sonra da kendi kendime,
-“Senin rızkın on günlük yoldan gelip dururken sen çıktın da çölde rızkını arıyorsun” dedim.
Hikaye edildiğine göre büyüklerden Bennan el-Hammal’ın bir hizmetçi cariyeye ihtiyacı oldu. Durumu dostlarına anlattı. Onlar da aralarında cariyenin parasını topladı, götürüp kendisine verdiler ve “İşte para, sende dursun, cariye satıcıları geldiği vakit alırız” dediler.
Cariye satıcıları geldi. Bunlar da bir cariyeyi beğendiler ve satın almak istediler. Sahibi, onların beğendiği cariyenin satılık olmadığını söyledi. Onlar ısrar edince “Yahu zorlayıp durmayın, onu Semerkant’tan bir kadın Bennan el-Hammal’e gönderdi, bunu ona getirdim” dedi. Bunun üzerine cariyeyi ona götürdüler ve durumu anlattılar
Rızıkları farklı kılan Allahtır
Hak Teala, her canlının rızkını ayrı ayrı ihsan etmiştir. Aslında bilmemiz gereken en mühim bir husus da, rızkın taksimindeki farklılıklardır. Ancak bu farklılık, cemiyet nizamının mükemmel bir surette tesis ve düzeni içindir.
Her şeyin hazinesi Allah’ın elinde olduğu ve ilahı bilgiye göre, yani Allah’ın takdirine uygun bir şekilde gerekli dağıtım yapıldığı, Kur’an’la sabittir. Nitekim Cenab-ı Allah;
“Dünya hayatında onların (insanların) maişetlerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kiminin maişetini derecelerle ötekine üstün (fazla) kıldık” buyurmuştur.
Yani kimi zengin kimi fakir; kimi işçi kimi işveren; kimi amir kimi memur olur. İnsanların iş bakımından rızık yollarının farklı olması, birbirleriyle daha yakın ilişki ve alaka içerisinde bulunmaları içindir.
Müminler, bu maddi farklı durumlarının kendilerine hayır olduğu inancı içinde olmalıdır. Şayet hayat nizamı, insanların aciz idraklerine, birbirine uymayan istek ve yeteneklerine ve her an değişen düşüncelerine kalsa idi, kainatta isyandan başka bir şey görülmezdi. Nitekim Allah Teala;
“İnsan görmez mi ki, Allah dilediğinin rızkını bol veya dar vermektedir. Bunda şuurlu müminler için ibret vardır” buyurmaktadır.
Siraceddin Önlüer
Bana bir deve ver
İslam devletinin başında Hak ve adalet Güneşi Hazret-i Ömer (Radıyallahü Anh) vardı. O Ömer ki, Nebiler Sultanı’nın ifadesiyle “Cennet ehlinin kandilidir.” O Ömer ki, İslam’ın kilidi, adalet tahtının eşsiz sultanıydı.
Bir gün onun huzuruna bir bedevî geldi. Denize batmışın yağmurdan haberi olmadığı gibi, bedevînin de devlet işinden haberi yoktu:
Ey acizlerin mededkârı dedi, ben çöl adamıyım. Devem çölde hastalanıp kaldı, çoluk çocuğumun rızkı da onun üzerinde. Bana bir deve ver de köyüme gideyim!..
Cenab-ı Faruk (Radıyallahu Anh) onu dinledi. Dinledi ama sözüne de inanmadı:
Sen, dedi, benden deve almak için böyle söylüyorsun.. Sana deve yok.. Haydi işine!..
Kılı kırk yaran Hazret-i Ömer, her isteyene bir deve verecek olsa, devletin hazinesi ne olur? İşi tetkik etmek, eğriyi, doğruyu bilmek gerekti…
Yol üstünde bir karınca ezilse,
Yine Ömer mes’ul, hiç değil kimse!..
Hakikati gören insan, birine zulmettiğinde o zulmü aslında kendi nefsine yaptığını bilir de zulümde ısrar etmez…
O garip adam artık Ömer’in ateşinde ısınmak, pınarından su içmek istemedi. Hemen izi üstüne dönüp çölün yolunu tuttu. Hem kızgın taşlar üstünden bir ceylan gibi sekerek gidiyor, hem de gönül gönül titreyerek bir şiir okuyordu. Şiir arabın suyu ekmeğiydi.. Ne var ki, adalet tahtının sultanı Cenab-ı Ömer de o garibin peşine düşüvermişti.. Güneş gibi mülk elde etmek herkesin karı değildi. Denize dalan her dalgıç hazine bulamaz. Tahta oturup saltanat süren her sultan da adalet terazisini tam tutamaz…
Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh), o basiret nuruna gark olan büyük halîfe şimdi yolları eline dolamıştı. Belki de bedevî doğru söylemiştir, diyordu, onu geriden takip edeyim de yolundaki cefa dikenlerini kaldırayım…
Tabiî ki bedevinin Ömer’den haberi yoktu. Fakat gönül yuvasında îman kuşu çırpınıyordu. Halîfeye kızacağı yerde acıyor, merhamet ediyor, onun için Cenab-ı Hakk’ın dergahına yüz tutup hıçkırıyordu:
Ey Allahım, ey benim Kerîm Mabudum! Ömer’e müracaat ettim, halimi bildirdim. Ne var ki, o bana inanmadı. Bu hareketinden dolayı günah işledi. Onu bağışla, ona merhamet buyur!..
Bedevînin gönül denizi merhamet dalgalarıyla gürül gürül çağlıyor, Ömer için mağfiret talebinde bulunuyordu. Çünkü o bir Asr-ı Saadet müslümanı idi. Aşk-ı İlahînin kokusu gönül toprağına sinmiş, Cenab-ı Muhammed’in havuzundan su içmişti…
Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh), bedevînin gönül deryasından dökülen incileri duyuverince bulut gibi ağlamağa, neyler gibi inlemeye başladı. Sıcak kumlar üstünde nefes nefes koşarak haykırdı:
Allahım, Allahım, duasını kabul et!..
O din sultanı, îman ayağım kayar da kötüler defterine kaydolurum diye koşarak gayret kanadını açtı… Yetişip bedevînin eteklerinden tuttu. Sarmaşıkların söğüt dallarını tel tel sıkması gibi onu kucakladı, alnından öptü de dedi ki:
Merhaba ey şeker huylu er, merhaba ey arştan!.. Şimdicek sana inandım, beni bağışla, bir değil, ihtiyacın kadar deveyi benden al!…
İşte müslümanın müslümana merhameti… Merhamet etmeyene merhamet edilir mi?
Ey topraktan yaratılan insan! Kanadı kırık serçenin yarasını sar ki, senin iman kanadına da merhem koyan olsun… Acizlerin duasına mazhar ol ki, onların inleyişi Arş’ı titretir. Suyu kuruyan ırmağın kuğulara bir faydası yoktur. Sen ırmak gibi akamıyorsan da çeşme gibi gözünün yaşını akıt ki, acizler testilerini doldursunlar… Allah için bir boncuk ver, ona mukabil bir avuç inci al…
Ey iki gözünü dünyaya dikmiş, ona gönül bağlamış adam, Allah tarafına meylet ki, dünyalar ardınca sürüklensin…
Zira:
Dünya aç gözlülerin paylaşılmaz malıdır,
İnsan ondan çok değil, bir miktar almalıdır..!
İslam devletinin başında Hak ve adalet Güneşi Hazret-i Ömer (Radıyallahü Anh) vardı. O Ömer ki, Nebiler Sultanı’nın ifadesiyle “Cennet ehlinin kandilidir.” O Ömer ki, İslam’ın kilidi, adalet tahtının eşsiz sultanıydı.
Bir gün onun huzuruna bir bedevî geldi. Denize batmışın yağmurdan haberi olmadığı gibi, bedevînin de devlet işinden haberi yoktu:
Ey acizlerin mededkârı dedi, ben çöl adamıyım. Devem çölde hastalanıp kaldı, çoluk çocuğumun rızkı da onun üzerinde. Bana bir deve ver de köyüme gideyim!..
Cenab-ı Faruk (Radıyallahu Anh) onu dinledi. Dinledi ama sözüne de inanmadı:
Sen, dedi, benden deve almak için böyle söylüyorsun.. Sana deve yok.. Haydi işine!..
Kılı kırk yaran Hazret-i Ömer, her isteyene bir deve verecek olsa, devletin hazinesi ne olur? İşi tetkik etmek, eğriyi, doğruyu bilmek gerekti…
Yol üstünde bir karınca ezilse,
Yine Ömer mes’ul, hiç değil kimse!..
Hakikati gören insan, birine zulmettiğinde o zulmü aslında kendi nefsine yaptığını bilir de zulümde ısrar etmez…
O garip adam artık Ömer’in ateşinde ısınmak, pınarından su içmek istemedi. Hemen izi üstüne dönüp çölün yolunu tuttu. Hem kızgın taşlar üstünden bir ceylan gibi sekerek gidiyor, hem de gönül gönül titreyerek bir şiir okuyordu. Şiir arabın suyu ekmeğiydi.. Ne var ki, adalet tahtının sultanı Cenab-ı Ömer de o garibin peşine düşüvermişti.. Güneş gibi mülk elde etmek herkesin karı değildi. Denize dalan her dalgıç hazine bulamaz. Tahta oturup saltanat süren her sultan da adalet terazisini tam tutamaz…
Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh), o basiret nuruna gark olan büyük halîfe şimdi yolları eline dolamıştı. Belki de bedevî doğru söylemiştir, diyordu, onu geriden takip edeyim de yolundaki cefa dikenlerini kaldırayım…
Tabiî ki bedevinin Ömer’den haberi yoktu. Fakat gönül yuvasında îman kuşu çırpınıyordu. Halîfeye kızacağı yerde acıyor, merhamet ediyor, onun için Cenab-ı Hakk’ın dergahına yüz tutup hıçkırıyordu:
Ey Allahım, ey benim Kerîm Mabudum! Ömer’e müracaat ettim, halimi bildirdim. Ne var ki, o bana inanmadı. Bu hareketinden dolayı günah işledi. Onu bağışla, ona merhamet buyur!..
Bedevînin gönül denizi merhamet dalgalarıyla gürül gürül çağlıyor, Ömer için mağfiret talebinde bulunuyordu. Çünkü o bir Asr-ı Saadet müslümanı idi. Aşk-ı İlahînin kokusu gönül toprağına sinmiş, Cenab-ı Muhammed’in havuzundan su içmişti…
Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh), bedevînin gönül deryasından dökülen incileri duyuverince bulut gibi ağlamağa, neyler gibi inlemeye başladı. Sıcak kumlar üstünde nefes nefes koşarak haykırdı:
Allahım, Allahım, duasını kabul et!..
O din sultanı, îman ayağım kayar da kötüler defterine kaydolurum diye koşarak gayret kanadını açtı… Yetişip bedevînin eteklerinden tuttu. Sarmaşıkların söğüt dallarını tel tel sıkması gibi onu kucakladı, alnından öptü de dedi ki:
Merhaba ey şeker huylu er, merhaba ey arştan!.. Şimdicek sana inandım, beni bağışla, bir değil, ihtiyacın kadar deveyi benden al!…
İşte müslümanın müslümana merhameti… Merhamet etmeyene merhamet edilir mi?
Ey topraktan yaratılan insan! Kanadı kırık serçenin yarasını sar ki, senin iman kanadına da merhem koyan olsun… Acizlerin duasına mazhar ol ki, onların inleyişi Arş’ı titretir. Suyu kuruyan ırmağın kuğulara bir faydası yoktur. Sen ırmak gibi akamıyorsan da çeşme gibi gözünün yaşını akıt ki, acizler testilerini doldursunlar… Allah için bir boncuk ver, ona mukabil bir avuç inci al…
Ey iki gözünü dünyaya dikmiş, ona gönül bağlamış adam, Allah tarafına meylet ki, dünyalar ardınca sürüklensin…
Zira:
Dünya aç gözlülerin paylaşılmaz malıdır,
İnsan ondan çok değil, bir miktar almalıdır..!
İmam-ı Azam’ın ikna kabiliyeti
Bir adam hem çok iyi bir müslüman olduğunu iddia ediyor, hem de Resülüllah’ın halifeleri olan Hulefa-i Raşidine karşı bile son derece kin ve nefret besliyordu.
Ondaki bu nefret öylesine aklını başından almıştı ki, o büyük zatlar hakkında iftira dahi edebilecek reddeye gelmişti. Öyle ki Hz. Osman (Radıyallahü anh)’ın haşa “yahudi” olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti.
Kûfe’de yaşayan bu sapık itikatlı adam, bulunduğu muhitin eşrafındandı. Onu bu itikadından döndürebilmek için her ne kadar ilim adamları, hocalar kendisine gidip bu meseleyi anlatmaya, izah etmeye çalıştılarsa da, bir türlü onu ikna etmeye muvaffak olamadılar. Ayetler, Hadisler okumalarına, yığınla deliller göstermelerine rağmen bu kimseyi yanlış itikadından döndüremiyorlardı. Adam öylesine inat ve öylesine cahildi ki, laf anlatabilene aşk olsun..
Bir gün büyük müctehid İmam-ı Azam Hazretlerine bu meseleyi açtılar ve bu adamın hakkından ancak kendisinin gelebileceğini söylediler. İmam-ı Azam meseleyi dinledi ve yanlış itikat sahibi olan kimseyi ikna etmeye çalışacağını söyledi.
Bu adamın güzel ve dindar bilinen bir kızı vardı. Kız da evlilik çağına gelmişti. İmam-ı Azam o adama haber göndererek, hayırlı bir iş için filan günün akşamı ona misafir olacağını bildirdi. Tabi adam bu habere son derece sevindi ve mutlu oldu.
Zira kız evlat baba evinde bir emanet değil miydi?
Nihayet günün birinde bir kısmeti çıkacak ve evden ayrılıp kendine bir yuva kuracaktı. Dolayısıyla İmam-ı Azam gibi büyük bir alimin bu meselede aracı olması bir nevi dünürlük etmesi, elbette bir iftihar vesilesiydi.
Kararlaştırılan gün geldi ve İmam-ı Azam o adamın evine misafir oldu. Yenildi, içildi konuşulup sohbetler edildi ve konu döndü dolaştı asıl meseleye gelindi. Büyük İmam konuya girdi ve Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle adamın kızını bir delikanlı için istedi. Adam İmam-ı Azam’ın aracı olduğu birine kızını vermeye dünden razıydı, lakin bu delikanlı acaba kimdi, neyin nesiydi? Bunu da usulüyle sordu.
-“Ey İmam! Bu hayırlı iş için sizin gelmeniz ve damat adayına kefil olmanız,kızımı vermem için yeterli bir sebeptir, lakin bu delikanlı kimdir, kimlerdendir, huyu suyu nasıldır? takdir edersiniz ki, bunu bilmek bizim hakkımızdır.”
Bunun üzerine İmam-ı Azam başladı damat adayının meziyetlerini anlatmaya:
-“Bu kimse son derece dindardır. Allah’tan son derece korkar. Öyle bir haya ve edeplidir ki, bu konuda melekler Ona yetişemez. Aynı zamanda Hafız-ı Kuran’dır. Alim, abid, yiğit son derece de zengin ve cömerttir.”
İmam-ı Azam damat adayının meziyetlerini bu şekilde anlatmaya devam ederken adamın ağzı bir karış açık kaldı. Başına devlet kuşu konuyordu. Böyle birine gözü kapalı herkes kızını verirdi. Lafı daha fazla uzatmak istemedi ve dedi ki:
– “Ya İmam! Bu kadar yeter. Daha fazla bir şey anlatmanıza hiç gerek yok. Öyle şeyler söylediniz ki, bu saydığınız özelliklerden bir tanesi bile kızımı o gence vermeme vallahi yeter.”
İmamı Azam konuyu istediği yere getirmişti ve sözünün sonuna hemen şunu ilave etti.
-“Yalnız tüm bunları sayarken, gencin bir kusurunu söylemeyi unuttum.”
-“Nedir o kusur?”
-“Kızınızı istediğim delikanlı Yahudidir.”
Adam bu cevabı duyunca birden rengi attı. Öylesine hiddetlendi, öylesine gadaplandı ki, ağzından tükürükler saçarak bağırdı:
-“Nasıl olur Ya İmam!? Benim kızımı bir Yahudi’ye mi istiyorsun ve ona mı layık görüyorsun?”
Bunun üzerine İmam-ı Azam, Hz. Osman (Radıyallahu anh) hakkında ileri geri konuşup “Yahudi” dir diye iftira eden adama, şu müthiş cevabı verdi:
-“Bre adam! Sen bir kızını Yahudi’ye veremiyorsun da, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (SAV) iki kızını birden Yahudi’ye verdiğini nasıl iddia edebiliyorsun?”
İmam-ı Azam’ın bu sözü üzerine adamın aklı başına geldi ve ne büyük bir hata yaptığının farkına vardı. Evvelce söylediği o cahilane sözler için çok mahcup oldu.
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in iki kızıyla da nikahlanma şerefine nail olup, “Osman-ı Zinnureyn” (iki nur sahibi) lakabını alan Hz. Osman (Radıyallahu anh) hakkında yapmış olduğu çirkin iftiralardan ötürü derhal tövbe etti. Artık bundan böyle aleyhinde tek bir söz söylemediği gibi Hz. Osman (Radıyallahu anh)ı hem övdü, hem de çok sevdi.
Bir adam hem çok iyi bir müslüman olduğunu iddia ediyor, hem de Resülüllah’ın halifeleri olan Hulefa-i Raşidine karşı bile son derece kin ve nefret besliyordu.
Ondaki bu nefret öylesine aklını başından almıştı ki, o büyük zatlar hakkında iftira dahi edebilecek reddeye gelmişti. Öyle ki Hz. Osman (Radıyallahü anh)’ın haşa “yahudi” olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti.
Kûfe’de yaşayan bu sapık itikatlı adam, bulunduğu muhitin eşrafındandı. Onu bu itikadından döndürebilmek için her ne kadar ilim adamları, hocalar kendisine gidip bu meseleyi anlatmaya, izah etmeye çalıştılarsa da, bir türlü onu ikna etmeye muvaffak olamadılar. Ayetler, Hadisler okumalarına, yığınla deliller göstermelerine rağmen bu kimseyi yanlış itikadından döndüremiyorlardı. Adam öylesine inat ve öylesine cahildi ki, laf anlatabilene aşk olsun..
Bir gün büyük müctehid İmam-ı Azam Hazretlerine bu meseleyi açtılar ve bu adamın hakkından ancak kendisinin gelebileceğini söylediler. İmam-ı Azam meseleyi dinledi ve yanlış itikat sahibi olan kimseyi ikna etmeye çalışacağını söyledi.
Bu adamın güzel ve dindar bilinen bir kızı vardı. Kız da evlilik çağına gelmişti. İmam-ı Azam o adama haber göndererek, hayırlı bir iş için filan günün akşamı ona misafir olacağını bildirdi. Tabi adam bu habere son derece sevindi ve mutlu oldu.
Zira kız evlat baba evinde bir emanet değil miydi?
Nihayet günün birinde bir kısmeti çıkacak ve evden ayrılıp kendine bir yuva kuracaktı. Dolayısıyla İmam-ı Azam gibi büyük bir alimin bu meselede aracı olması bir nevi dünürlük etmesi, elbette bir iftihar vesilesiydi.
Kararlaştırılan gün geldi ve İmam-ı Azam o adamın evine misafir oldu. Yenildi, içildi konuşulup sohbetler edildi ve konu döndü dolaştı asıl meseleye gelindi. Büyük İmam konuya girdi ve Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle adamın kızını bir delikanlı için istedi. Adam İmam-ı Azam’ın aracı olduğu birine kızını vermeye dünden razıydı, lakin bu delikanlı acaba kimdi, neyin nesiydi? Bunu da usulüyle sordu.
-“Ey İmam! Bu hayırlı iş için sizin gelmeniz ve damat adayına kefil olmanız,kızımı vermem için yeterli bir sebeptir, lakin bu delikanlı kimdir, kimlerdendir, huyu suyu nasıldır? takdir edersiniz ki, bunu bilmek bizim hakkımızdır.”
Bunun üzerine İmam-ı Azam başladı damat adayının meziyetlerini anlatmaya:
-“Bu kimse son derece dindardır. Allah’tan son derece korkar. Öyle bir haya ve edeplidir ki, bu konuda melekler Ona yetişemez. Aynı zamanda Hafız-ı Kuran’dır. Alim, abid, yiğit son derece de zengin ve cömerttir.”
İmam-ı Azam damat adayının meziyetlerini bu şekilde anlatmaya devam ederken adamın ağzı bir karış açık kaldı. Başına devlet kuşu konuyordu. Böyle birine gözü kapalı herkes kızını verirdi. Lafı daha fazla uzatmak istemedi ve dedi ki:
– “Ya İmam! Bu kadar yeter. Daha fazla bir şey anlatmanıza hiç gerek yok. Öyle şeyler söylediniz ki, bu saydığınız özelliklerden bir tanesi bile kızımı o gence vermeme vallahi yeter.”
İmamı Azam konuyu istediği yere getirmişti ve sözünün sonuna hemen şunu ilave etti.
-“Yalnız tüm bunları sayarken, gencin bir kusurunu söylemeyi unuttum.”
-“Nedir o kusur?”
-“Kızınızı istediğim delikanlı Yahudidir.”
Adam bu cevabı duyunca birden rengi attı. Öylesine hiddetlendi, öylesine gadaplandı ki, ağzından tükürükler saçarak bağırdı:
-“Nasıl olur Ya İmam!? Benim kızımı bir Yahudi’ye mi istiyorsun ve ona mı layık görüyorsun?”
Bunun üzerine İmam-ı Azam, Hz. Osman (Radıyallahu anh) hakkında ileri geri konuşup “Yahudi” dir diye iftira eden adama, şu müthiş cevabı verdi:
-“Bre adam! Sen bir kızını Yahudi’ye veremiyorsun da, Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (SAV) iki kızını birden Yahudi’ye verdiğini nasıl iddia edebiliyorsun?”
İmam-ı Azam’ın bu sözü üzerine adamın aklı başına geldi ve ne büyük bir hata yaptığının farkına vardı. Evvelce söylediği o cahilane sözler için çok mahcup oldu.
Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in iki kızıyla da nikahlanma şerefine nail olup, “Osman-ı Zinnureyn” (iki nur sahibi) lakabını alan Hz. Osman (Radıyallahu anh) hakkında yapmış olduğu çirkin iftiralardan ötürü derhal tövbe etti. Artık bundan böyle aleyhinde tek bir söz söylemediği gibi Hz. Osman (Radıyallahu anh)ı hem övdü, hem de çok sevdi.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
