MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
CENGİZ AYTMATOV
Kırgız yazar ve gazeteci. 1928’de Kırgızistan’ın Şeker köyünde doğdu. Bir memur çocuğu olarak dünyaya gelen Cengiz Aytmatov ilk öğrenimini köy okulunda gördü. İkinci Dünya Savaşı sırasında köyünde erkek nüfusun azalması üzerine köyün sovyetine kâtip oldu. Daha sonra Cumbul’da baytar okuluna başladı. 1953 senesinde Kırgızistan Tarım Enstitüsünden mezun oldu. Talebeliği sırasında çeşitlli yazı denemeleri yaptı. Okulu bitirdikten sonra devlet üretme çiftliklerinde vazife yaptı. Bu sırada da eser yazmağa devam etti. Bir müddet Moskova’da Gorki Enstitüsünde staj yaptı. 1957’de Sovyet Yazarları Birliği Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitiren Cengiz Aytmatov 1959’da Kırgız’da Pravda gazetesi muhabiri oldu. Provesti gor İstepey (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı hikâye derlemesiyle meşhûr oldu. 1962’de Kırgız Sinematoğrafi İşçileri Birliği birinci sekreterliğine getirildi. 1963 senesinde Lenin Ödülünü aldı.
Yazdığı eserlerde Kırgızların köy hayatını anlatan Cengiz Aytmatov’un, ilham kaynağı Kırgız destanları özellikle Manas destanı oldu. Hem Rusça, hem de Kırgızca olarak kaleme aldığı eserlerinin konusu savaş ve aşktır. Yazar bu konuların üzerinde duruşunu insan duygularının en yoğun olarak bu iki durum sırasında ortaya çıkmış olmasıyla izah eder. Fransız şâiri Aragon onun Cemile adlı eseri için “Dünyanın en güzel aşk hikâyesidir.” demek suretiyle değerini ifâde etmiştir. Türk diline ve Orta Asya Türk boylarına özel ilgi duyan yazar 1966 da SSCB Yüksek Sovyeti üyeliğine seçildi. 1967 de SSCB Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi oldu. 1968 de Sovyet Devlet Edebiyat Ödülünü aldı. Birkaç defâ ülkemizi ziyâret etti.
Sovyet Komünist Partisinde yıllarca vazife yapmış, sosyalizme kendini adamış biri olan Cengiz Aytmatov aynı zamanda Orta Asya Türk Cumhuriyetlirinin özellikle de Kırgızistan’ın otuz yıldan beri hür dünyaya açılan penceresi olmuştur. Kırgız kültürünün temellerini yeniden ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple siyâsî kişiliğinden ziyâde edebî ve kültürel kişiliğini önde tutmak gerekmektedir.
Cengiz Aytmatov’un Cemile, Masaldan Sonra, Beyaz Gemi, Elveda Gülsarı, Toprak Ana, İlk Öğretmenim, Yüz Yüze, Selvi Boylum, Deve Gözü, Askerin oğlu, Oğulla Görüşme, Kopar Zincirlerini Gülsarı, Öğretmen, Zorlu Geçit adlı eserleri vardır. Çeşitli dillere çevrilen eserleri Türkiye’de çeşitli yayınevleri tarafından basılmıştır. Türkçeye çevrilen eserleri 1974 ve 1982’de Bütün Eserleri adı altında toplanmıştır.
Kırgız yazar ve gazeteci. 1928’de Kırgızistan’ın Şeker köyünde doğdu. Bir memur çocuğu olarak dünyaya gelen Cengiz Aytmatov ilk öğrenimini köy okulunda gördü. İkinci Dünya Savaşı sırasında köyünde erkek nüfusun azalması üzerine köyün sovyetine kâtip oldu. Daha sonra Cumbul’da baytar okuluna başladı. 1953 senesinde Kırgızistan Tarım Enstitüsünden mezun oldu. Talebeliği sırasında çeşitlli yazı denemeleri yaptı. Okulu bitirdikten sonra devlet üretme çiftliklerinde vazife yaptı. Bu sırada da eser yazmağa devam etti. Bir müddet Moskova’da Gorki Enstitüsünde staj yaptı. 1957’de Sovyet Yazarları Birliği Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitiren Cengiz Aytmatov 1959’da Kırgız’da Pravda gazetesi muhabiri oldu. Provesti gor İstepey (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı hikâye derlemesiyle meşhûr oldu. 1962’de Kırgız Sinematoğrafi İşçileri Birliği birinci sekreterliğine getirildi. 1963 senesinde Lenin Ödülünü aldı.
Yazdığı eserlerde Kırgızların köy hayatını anlatan Cengiz Aytmatov’un, ilham kaynağı Kırgız destanları özellikle Manas destanı oldu. Hem Rusça, hem de Kırgızca olarak kaleme aldığı eserlerinin konusu savaş ve aşktır. Yazar bu konuların üzerinde duruşunu insan duygularının en yoğun olarak bu iki durum sırasında ortaya çıkmış olmasıyla izah eder. Fransız şâiri Aragon onun Cemile adlı eseri için “Dünyanın en güzel aşk hikâyesidir.” demek suretiyle değerini ifâde etmiştir. Türk diline ve Orta Asya Türk boylarına özel ilgi duyan yazar 1966 da SSCB Yüksek Sovyeti üyeliğine seçildi. 1967 de SSCB Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi oldu. 1968 de Sovyet Devlet Edebiyat Ödülünü aldı. Birkaç defâ ülkemizi ziyâret etti.
Sovyet Komünist Partisinde yıllarca vazife yapmış, sosyalizme kendini adamış biri olan Cengiz Aytmatov aynı zamanda Orta Asya Türk Cumhuriyetlirinin özellikle de Kırgızistan’ın otuz yıldan beri hür dünyaya açılan penceresi olmuştur. Kırgız kültürünün temellerini yeniden ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple siyâsî kişiliğinden ziyâde edebî ve kültürel kişiliğini önde tutmak gerekmektedir.
Cengiz Aytmatov’un Cemile, Masaldan Sonra, Beyaz Gemi, Elveda Gülsarı, Toprak Ana, İlk Öğretmenim, Yüz Yüze, Selvi Boylum, Deve Gözü, Askerin oğlu, Oğulla Görüşme, Kopar Zincirlerini Gülsarı, Öğretmen, Zorlu Geçit adlı eserleri vardır. Çeşitli dillere çevrilen eserleri Türkiye’de çeşitli yayınevleri tarafından basılmıştır. Türkçeye çevrilen eserleri 1974 ve 1982’de Bütün Eserleri adı altında toplanmıştır.
CENEVRE
İsviçre’nin güney batısında, Cenevre kantonunun merkezi olan şehir. Fransa sınırı yakınında bulunur. Cenevre, holdinglerin ve çok sayıda milletlerarası kuruluşun merkezi olarak dünyâ çapında bir finans şehridir. Şehrin nüfûsu 160.000 civârında, metropoliten alanınki ise 380.000 civârındadır.
Cenevre, hem Germenler hem de Akdenizliler için mühim bir ticâret merkezi olarak gelişmiştir. Ekonomisi bankacılık, ticâret ve sigortacılığa dayanır. Şehir âdetâ milletlerarası sermaye için bir sığınak durumundadır. Nüfûsun çoğu hizmet sektöründe çalışır. Cenevre eskiden beri vasıflı işgücüne ve dış pazarlara yönelik üretimiyle tanınır. Kimyâ sanâyii ileri seviyede olup Basel’den sonra en büyük kimyâ sanâyii buradadır. Başlıca ihrâcat ürünleri başta saat, hassas makina ve âletler, mücevher ve kimyâsal maddelerdir. Karayollarının çoğu öteki şehirlerden ziyâde doğrudan Fransa’ya bağlanır.
Cenevre, aynı zamanda birçok milletlerarası teşkilâtın merkezi durumundadır. GATT, Birleşmiş Milletler Teşkilâtının Avrupa’daki dâireleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu, Kızılhaç, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi Cenevre’dedir. Ayrıca milletlerarası konferansların toplanıldığı, sözleşmelerin imzâlandığı dünyâca ünlü şehir merkezlerindendir.
- 26 Eylül 1928’de Cenevre Hakemlik Genel Senedi,
- 22 Ağustos 1864 Milletlerarası Kızılhaç Komitesinin çabasıyla yaralı askerlerin korunması, ayrıca 1929 savaş esirlerine uygulanacak işlemlerle ilgili sözleşmenin imzâlanması,
- Nisan-Temmuz 1954 iki blokun (Batı ve Komünist) ve bağlantısız ülkelerin “Korede Barış” gâyesiyle toplanan ve başarısızlıkla neticelenen konferans,
-19 Mayıs 1956 karayoluyla mal taşımacılığına âit milletlerarası sözleşmeler,
- 1952’de imzâlanan, 1955’te yürürlüğe giren ve 1971’de değişikliğe uğrayan “Yazar ve Yazdıkları Eserlerin” korunması ile ilgili sözleşmeler,
- 1974’te Türk, Yunan ve İngiliz dışişleri bakanlarının, daha sonra Kıbrıs Türk ve Rum topluluklarının temsilcilerinin katıldığı Kıbrıs Meselesinin çözümlenmesi için toplanan bir dizi konferans ve sözleşmelerin hepsi Cenevre’de olmuştur.
Cenevre Üniversitesi dünyâ çapındaki araştırmalar, botanik ve eğitim dallarındaki şöhretiyle çok sayıda yabancı öğrenci çeken gözde bir kuruluştur.
CENEVRE SÖZLEŞMELERİ
Savaşın asker ve siviller üzerindeki yıkımını hafifletmek gâyesiyle, 1864-1949 arasında İsviçre’nin Cenevre şehrinde imzâlanan bir dizi milletlerarası sözleşme. Milletlerarası kızılhaç komitesinin çabası ve bu teşkilâtın kurucusu Henri Dunant’ın önayak olması sonucu ilk Cenevre Sözleşmesi 22 Ağustos 1864’te imzâlandı. Bu sözleşmeyle, yaralı ve hasta askerleri tedâvî eden bütün kuruluşların personelleriyle birlikte dokunulmazlığı sağlanarak saldırıya uğramaları önleniyor, taraf tutmaksızın bütün askerlerin bu kurumlara kabûlü ve tedâvisi öngörülüyor, yaralılara yardım eden siviller korunuyor ve sözleşme çerçevesine giren kişilerle, araç ve donanımın kızılhaç işâretini taşıması kararlaştırılıyordu.
Üç yıl içinde irili-ufaklı birçok devlet tarafından onaylanan bu sözleşme, 1906’da İkinci Cenevre Sözleşmesiyle değiştirilip genişletildi. Sözleşme hükümleri 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleriyle deniz savaşlarında uygulandı. 1929’da imzâlanan Üçüncü Cenevre sözleşmesiyle savaşan devletlerin esirlere insanca davranması, haklarında bilgi vermesi ve tarafsız ülke temsilcilerinin esir kamplarını ziyâret etmelerine imkân tanıması kararlaştırıldı.
İkinci Dünyâ Savaşı sırasında bâzı devletlerin sözleşme hükümlerine uymamaları üzerine 23-30 Ağustos 1948’de Stockholm’de toplanan Milletlerarası Kızılhaç Teşkilâtı Konferansında bu hükümlere ekler yapılması ve bunların maddeler hâlinde toplanması kararlaştırıldı. Konferans sonunda hazırlanan, savaş durumundaki silahlı kuvvetlerin yaralı ve hastalarının durumunun iyileştirilmesi için sözleşme, silahlı kuvvetlerin denizdeki yaralı, hasta ve kazazedelerinin durumunun iyileştirilmesi için sözleşme, savaş esirlerine yapılacak muamele konusunda sözleşme ve savaş zamânında sivillerin korunması konusunda sözleşme, 12 Ağustos 1949’da Cenevre’de kabul edildi. Dünyâ üzerindeki ülkelerin çoğunluğu Cenevre Sözleşmelerinin bir bölümünü veya tamâmını onaylamıştır. Türkiye Cumhûriyeti de 1953’te çıkarılan bir kânunla 10 Ağustos 1954’te sözleşmelere taraf oldu.
İsviçre’nin güney batısında, Cenevre kantonunun merkezi olan şehir. Fransa sınırı yakınında bulunur. Cenevre, holdinglerin ve çok sayıda milletlerarası kuruluşun merkezi olarak dünyâ çapında bir finans şehridir. Şehrin nüfûsu 160.000 civârında, metropoliten alanınki ise 380.000 civârındadır.
Cenevre, hem Germenler hem de Akdenizliler için mühim bir ticâret merkezi olarak gelişmiştir. Ekonomisi bankacılık, ticâret ve sigortacılığa dayanır. Şehir âdetâ milletlerarası sermaye için bir sığınak durumundadır. Nüfûsun çoğu hizmet sektöründe çalışır. Cenevre eskiden beri vasıflı işgücüne ve dış pazarlara yönelik üretimiyle tanınır. Kimyâ sanâyii ileri seviyede olup Basel’den sonra en büyük kimyâ sanâyii buradadır. Başlıca ihrâcat ürünleri başta saat, hassas makina ve âletler, mücevher ve kimyâsal maddelerdir. Karayollarının çoğu öteki şehirlerden ziyâde doğrudan Fransa’ya bağlanır.
Cenevre, aynı zamanda birçok milletlerarası teşkilâtın merkezi durumundadır. GATT, Birleşmiş Milletler Teşkilâtının Avrupa’daki dâireleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu, Kızılhaç, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi Cenevre’dedir. Ayrıca milletlerarası konferansların toplanıldığı, sözleşmelerin imzâlandığı dünyâca ünlü şehir merkezlerindendir.
- 26 Eylül 1928’de Cenevre Hakemlik Genel Senedi,
- 22 Ağustos 1864 Milletlerarası Kızılhaç Komitesinin çabasıyla yaralı askerlerin korunması, ayrıca 1929 savaş esirlerine uygulanacak işlemlerle ilgili sözleşmenin imzâlanması,
- Nisan-Temmuz 1954 iki blokun (Batı ve Komünist) ve bağlantısız ülkelerin “Korede Barış” gâyesiyle toplanan ve başarısızlıkla neticelenen konferans,
-19 Mayıs 1956 karayoluyla mal taşımacılığına âit milletlerarası sözleşmeler,
- 1952’de imzâlanan, 1955’te yürürlüğe giren ve 1971’de değişikliğe uğrayan “Yazar ve Yazdıkları Eserlerin” korunması ile ilgili sözleşmeler,
- 1974’te Türk, Yunan ve İngiliz dışişleri bakanlarının, daha sonra Kıbrıs Türk ve Rum topluluklarının temsilcilerinin katıldığı Kıbrıs Meselesinin çözümlenmesi için toplanan bir dizi konferans ve sözleşmelerin hepsi Cenevre’de olmuştur.
Cenevre Üniversitesi dünyâ çapındaki araştırmalar, botanik ve eğitim dallarındaki şöhretiyle çok sayıda yabancı öğrenci çeken gözde bir kuruluştur.
CENEVRE SÖZLEŞMELERİ
Savaşın asker ve siviller üzerindeki yıkımını hafifletmek gâyesiyle, 1864-1949 arasında İsviçre’nin Cenevre şehrinde imzâlanan bir dizi milletlerarası sözleşme. Milletlerarası kızılhaç komitesinin çabası ve bu teşkilâtın kurucusu Henri Dunant’ın önayak olması sonucu ilk Cenevre Sözleşmesi 22 Ağustos 1864’te imzâlandı. Bu sözleşmeyle, yaralı ve hasta askerleri tedâvî eden bütün kuruluşların personelleriyle birlikte dokunulmazlığı sağlanarak saldırıya uğramaları önleniyor, taraf tutmaksızın bütün askerlerin bu kurumlara kabûlü ve tedâvisi öngörülüyor, yaralılara yardım eden siviller korunuyor ve sözleşme çerçevesine giren kişilerle, araç ve donanımın kızılhaç işâretini taşıması kararlaştırılıyordu.
Üç yıl içinde irili-ufaklı birçok devlet tarafından onaylanan bu sözleşme, 1906’da İkinci Cenevre Sözleşmesiyle değiştirilip genişletildi. Sözleşme hükümleri 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleriyle deniz savaşlarında uygulandı. 1929’da imzâlanan Üçüncü Cenevre sözleşmesiyle savaşan devletlerin esirlere insanca davranması, haklarında bilgi vermesi ve tarafsız ülke temsilcilerinin esir kamplarını ziyâret etmelerine imkân tanıması kararlaştırıldı.
İkinci Dünyâ Savaşı sırasında bâzı devletlerin sözleşme hükümlerine uymamaları üzerine 23-30 Ağustos 1948’de Stockholm’de toplanan Milletlerarası Kızılhaç Teşkilâtı Konferansında bu hükümlere ekler yapılması ve bunların maddeler hâlinde toplanması kararlaştırıldı. Konferans sonunda hazırlanan, savaş durumundaki silahlı kuvvetlerin yaralı ve hastalarının durumunun iyileştirilmesi için sözleşme, silahlı kuvvetlerin denizdeki yaralı, hasta ve kazazedelerinin durumunun iyileştirilmesi için sözleşme, savaş esirlerine yapılacak muamele konusunda sözleşme ve savaş zamânında sivillerin korunması konusunda sözleşme, 12 Ağustos 1949’da Cenevre’de kabul edildi. Dünyâ üzerindeki ülkelerin çoğunluğu Cenevre Sözleşmelerinin bir bölümünü veya tamâmını onaylamıştır. Türkiye Cumhûriyeti de 1953’te çıkarılan bir kânunla 10 Ağustos 1954’te sözleşmelere taraf oldu.
CELVETİYYE TARiKATI
Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin kurduğu tarikata verilen ad. Bayramiyye tarîkatının koludur. Celvet kelimesi; “yerini yurdunu terk etmek” mânâsında kullanılır. “İnsanlardan uzak, tenhâda Hak ile yalnız kalmak” mânâsında kullanılan “halvet”in zıttıdır. “Celvet” kelimesinden türetilmiş olan Celvetiyye ise, “tasavvuf yolcusunun halveti terk ederek, ilâhî sıfatlarla süslenmiş bir halde insanlar arasına karışması” demektir. Celvetiyye yolu, tasavvuf yolcusunun inzivâ ile değil, halkın içinde yaşayarak olgunlaşmasını gâye edinir.
Bu tarîkatte ilerlemenin esasları ikidir: Birincisi zikirle, yâniAllahü teâlânın ismini anmakla meşgul olmak; ikincisi, maddî mânevî olarak mücâhedeye, yâni nefsin istemediklerini yapmaya devam etmektir. Celvetiyye yolunda sülûk, yâni tasavvuf yolunda ilerlemek Allahü teâlânın isimlerini zikretmekle olur. Esmâ-i seb’a denilen; “Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hak, Hayy, Kayyûm, Kahhâr” isimlerinden başka; “Vehhâb, Fettâh, Vâhid, Ehad, Samed” isimlerini de zikretmek gerekir. Celvetîlerin tacları yeşil çuhadandır ve on üç dilimlidir. Bu on üç dilim, 12 isim ile bu isimlerin birliğine delâlet ettiğini gösterir.
Tasavvuf yolcusunun diğer tarîkatlarda olduğu gibi Celvetiyyede de; tövbeye önem vermek, sünnet-i seniyyeye tam uymak, dünyâya ve dünyâ malına gönül vermemek, az konuşmak, kendisini yetiştiren hocasına bağlanmak ve nasîhatlarına itiraz etmemek, onun yanında ve ayrıyken edebi gözetmek sağlığına dikkat etmek, tarîkat kardeşlerine ve bütün insanlara karşı iyi ve güzel ahlâklı davranmak gibi hususlara dikkat etmesi gerekir.
Celvetiyye tarîkatinin kurucusu olan Aziz Mahmûd Hüdâî, Üsküdar’da yaptırdığı dergâhında insanlara Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan Celvetiyye yolunun esaslarını anlattı. Akın akın onun dergâhına koşan insanlar, hasta kalplere şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Dergâh en fakirinden en zenginine, en üst kademedeki devlet adamlarına kadar her tabakadan insanlarla dolup taştı. Zamanında yaşayan Sultan Üçüncü Murad Han, Birinci Ahmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murad Hana nasihatlerde bulundu.
Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinden sonra talebeleri ve sevenleri tarafından Celvetiyye yolu devam ettirildi. İstanbul’da otuz kadar Celvetiyye dergâhı açıldı. Daha çok Anadolu ve Rumeli’de yayılan Celvetiyye yolunun birinci merkezi Üsküdar’da Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin kabrinin bulunduğu yerdeki dergâh; ikinci merkezi ise Bursa’da İsmâil Hakkı Bursevî dergâhıydı.
Celvetiyye yolunun Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen silsilesi şöyleydi: Muhammed aleyhisselâm, hazret-i Ali, Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî, Dâvud-i Tâî, Ma’rûf-ı Kerhî, Sırrî-yi Sekatî, Cüneyd-i Bağdâdî, Mimşâd ed-Dineverî, Muhammed Dîneverî, Muhammed Bekrî, Kâdi Vecîhüddîn, Ömer Bekrî, Ziyâeddîn Sühreverdî, Kutbeddîn Ebherî, Şihâbüddîn Tebrîzî, Cemâleddîn Tebrîzî, İbrâhim Zâhid Gîlânî, Safiyyüddîn Erdebîlî, Sadreddin Erdebîlî, Alâeddîn Ali Erdebîlî, Hamidüddîn Aksarâyî (Somuncu Baba), Hacı Bayram-ı Velî, Akbıyık Meczûb, Hıdır Muk’ad Dede, Muhyiddin Üftâde, Aziz Mahmûd Hüdâî rahmetullahi aleyhim.
Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin kurduğu tarikata verilen ad. Bayramiyye tarîkatının koludur. Celvet kelimesi; “yerini yurdunu terk etmek” mânâsında kullanılır. “İnsanlardan uzak, tenhâda Hak ile yalnız kalmak” mânâsında kullanılan “halvet”in zıttıdır. “Celvet” kelimesinden türetilmiş olan Celvetiyye ise, “tasavvuf yolcusunun halveti terk ederek, ilâhî sıfatlarla süslenmiş bir halde insanlar arasına karışması” demektir. Celvetiyye yolu, tasavvuf yolcusunun inzivâ ile değil, halkın içinde yaşayarak olgunlaşmasını gâye edinir.
Bu tarîkatte ilerlemenin esasları ikidir: Birincisi zikirle, yâniAllahü teâlânın ismini anmakla meşgul olmak; ikincisi, maddî mânevî olarak mücâhedeye, yâni nefsin istemediklerini yapmaya devam etmektir. Celvetiyye yolunda sülûk, yâni tasavvuf yolunda ilerlemek Allahü teâlânın isimlerini zikretmekle olur. Esmâ-i seb’a denilen; “Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hak, Hayy, Kayyûm, Kahhâr” isimlerinden başka; “Vehhâb, Fettâh, Vâhid, Ehad, Samed” isimlerini de zikretmek gerekir. Celvetîlerin tacları yeşil çuhadandır ve on üç dilimlidir. Bu on üç dilim, 12 isim ile bu isimlerin birliğine delâlet ettiğini gösterir.
Tasavvuf yolcusunun diğer tarîkatlarda olduğu gibi Celvetiyyede de; tövbeye önem vermek, sünnet-i seniyyeye tam uymak, dünyâya ve dünyâ malına gönül vermemek, az konuşmak, kendisini yetiştiren hocasına bağlanmak ve nasîhatlarına itiraz etmemek, onun yanında ve ayrıyken edebi gözetmek sağlığına dikkat etmek, tarîkat kardeşlerine ve bütün insanlara karşı iyi ve güzel ahlâklı davranmak gibi hususlara dikkat etmesi gerekir.
Celvetiyye tarîkatinin kurucusu olan Aziz Mahmûd Hüdâî, Üsküdar’da yaptırdığı dergâhında insanlara Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan Celvetiyye yolunun esaslarını anlattı. Akın akın onun dergâhına koşan insanlar, hasta kalplere şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Dergâh en fakirinden en zenginine, en üst kademedeki devlet adamlarına kadar her tabakadan insanlarla dolup taştı. Zamanında yaşayan Sultan Üçüncü Murad Han, Birinci Ahmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murad Hana nasihatlerde bulundu.
Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinden sonra talebeleri ve sevenleri tarafından Celvetiyye yolu devam ettirildi. İstanbul’da otuz kadar Celvetiyye dergâhı açıldı. Daha çok Anadolu ve Rumeli’de yayılan Celvetiyye yolunun birinci merkezi Üsküdar’da Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin kabrinin bulunduğu yerdeki dergâh; ikinci merkezi ise Bursa’da İsmâil Hakkı Bursevî dergâhıydı.
Celvetiyye yolunun Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen silsilesi şöyleydi: Muhammed aleyhisselâm, hazret-i Ali, Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî, Dâvud-i Tâî, Ma’rûf-ı Kerhî, Sırrî-yi Sekatî, Cüneyd-i Bağdâdî, Mimşâd ed-Dineverî, Muhammed Dîneverî, Muhammed Bekrî, Kâdi Vecîhüddîn, Ömer Bekrî, Ziyâeddîn Sühreverdî, Kutbeddîn Ebherî, Şihâbüddîn Tebrîzî, Cemâleddîn Tebrîzî, İbrâhim Zâhid Gîlânî, Safiyyüddîn Erdebîlî, Sadreddin Erdebîlî, Alâeddîn Ali Erdebîlî, Hamidüddîn Aksarâyî (Somuncu Baba), Hacı Bayram-ı Velî, Akbıyık Meczûb, Hıdır Muk’ad Dede, Muhyiddin Üftâde, Aziz Mahmûd Hüdâî rahmetullahi aleyhim.
CEBELİTÂRIK BOĞAZI
Alm. Strasse (f), von Gibraltar, Fr. Detroit (m), de Gibraltar, İng. Strait of Gibraltar. Akdeniz’in batısında Avrupa kıtası ile Afrika kıtası arasındaki boğaz.
Akdeniz’in batı ucunu Atlantik Okyanusuyla birleştirir. Ulaşım yönünden oynadığı rol îtibâriyle ve jeopolitik bakımdan en önemli boğazlardan biridir. Deniz geçidinin önemi Süveyş Kanalının açılması ile daha da artmıştır. Takriben 60 km uzunluğunda olan Boğaz Afrika’nın Atlas memleketlerinin kuzey kıyısı ile İberik Yarımadasının güney kıyısı arasında uzanır. En geniş noktası Trafalgar Burnu ile Spartel Burnu arasında 44 km, en dar noktası ise Cires Burnu ile Tarija Burnunun doğusunda 14,2 km’dir. Boğaz’ın ortası, en sığ noktası olup derinliği 324 m’dir. Dünyânın çeşitli devletlerince boğaz altından bir tünelin geçirilmesi düşünülmüş ve plânı hazırlanmış ise de, tatbik sahasına konulmamıştır. Boğaz’da; yüzeyde doğudan batıya giden kuvvetli bir akıntı vardır. Derinlerde ise daha zayıf bir akıntı Akdeniz’den Atlantik Okyanusuna akar. Cebelitârık Boğazının her iki yanı da sarp kayalıklarla çevrilidir. Bitki örtüsü bakımından Boğaz’ın iki yakasında berâberlik görülür. Boğaz’dan yılda 7000-7500 gemi geçer. Her iki kıyısı da İngilizlerin elindedir. Boğaz’ın Afrika kıyısında bulunan Tanca ise milletlerarası bir statüye bağlanmıştır. Bu statü muayyen bir devletin buraya yerleşmesine mâni olmaktadır.
Alm. Strasse (f), von Gibraltar, Fr. Detroit (m), de Gibraltar, İng. Strait of Gibraltar. Akdeniz’in batısında Avrupa kıtası ile Afrika kıtası arasındaki boğaz.
Akdeniz’in batı ucunu Atlantik Okyanusuyla birleştirir. Ulaşım yönünden oynadığı rol îtibâriyle ve jeopolitik bakımdan en önemli boğazlardan biridir. Deniz geçidinin önemi Süveyş Kanalının açılması ile daha da artmıştır. Takriben 60 km uzunluğunda olan Boğaz Afrika’nın Atlas memleketlerinin kuzey kıyısı ile İberik Yarımadasının güney kıyısı arasında uzanır. En geniş noktası Trafalgar Burnu ile Spartel Burnu arasında 44 km, en dar noktası ise Cires Burnu ile Tarija Burnunun doğusunda 14,2 km’dir. Boğaz’ın ortası, en sığ noktası olup derinliği 324 m’dir. Dünyânın çeşitli devletlerince boğaz altından bir tünelin geçirilmesi düşünülmüş ve plânı hazırlanmış ise de, tatbik sahasına konulmamıştır. Boğaz’da; yüzeyde doğudan batıya giden kuvvetli bir akıntı vardır. Derinlerde ise daha zayıf bir akıntı Akdeniz’den Atlantik Okyanusuna akar. Cebelitârık Boğazının her iki yanı da sarp kayalıklarla çevrilidir. Bitki örtüsü bakımından Boğaz’ın iki yakasında berâberlik görülür. Boğaz’dan yılda 7000-7500 gemi geçer. Her iki kıyısı da İngilizlerin elindedir. Boğaz’ın Afrika kıyısında bulunan Tanca ise milletlerarası bir statüye bağlanmıştır. Bu statü muayyen bir devletin buraya yerleşmesine mâni olmaktadır.
KOZMİK IŞINLAR
Alm. Kosmische Strahlen (m.pl.), Fr. Rayons (m.pl.) cosmiques, İng. Cosmic rays. Çok yüksek eneriye sâhip gök ışınları, 1911’de AvustralyalıV.F.Hess tarafından, dünyanın dışardan gelen ışınlarla bombardıman edildiği balonda gerçekleştirilen bir deneyde gösterilmiştir. Hess bu keşfinden dolayı, 1936 Nobel mükâfatını almıştır. Sonra, bunun gamma ışınları denen bir tür elektrik magnetik radyasyon olduğu anlaşıldı. Daha sonra yapılan araştırmalar, bunların daha çok hidrojen atomunun çekirdeğini meydana getiren proton radyasyonu olduğunu ortaya koymuştur.
Kozmik ışınlar, yeryüzünde gözlenebileceği gibi, balon, roket ve uydularda yapılacak deneylerle de tesbit edilebilir. Yeryüzü deneyleri kozmik ışınların değişimi bakımından, diğer deneyler de özellikleri tesbit etmek yönünden önemlidir.
Dünyâya hemen hemen her türlü elektromagnetik dalga erişmektedir. Bunlar, uzun radyo dalgaları, görülebilir çok kısa X ışınları ve gamma ışınlarıdır. Bu sayılanlara ilâveten bu tür atomların çekirdeğinden ibâret olan parçacık bombardımanı mevcuttur ki, buna kozmik radyasyon denir. Parçacıkların cinsi, proton veya hidrojen çekirdeğinden demir, kobalt ve nikel gibi ağır çekirdeklere kadar uzanır. Hatta uranyum çekirdeğinin de bulunduğu tahmin edilmektedir. Çekirdek yüklerinin (atom sayılarının) artımı ile oranları da azalmaktadır. Parçacıkların % 87’sini proton (hidrojen çekirdeği) meydana getirirken, % 12’sini alfa parçacığı denen ikinci hafif element olan helyumun çekirdeği meydana getirmektedir. Çok az miktarda lityum, berilyum ve boran da vardır. Bunları karbon, azot ve oksijen tâkip eder. Kozmik ışınların muhtevasından, kâinattaki element oranını çıkarmak yanlıştır. Kâinatta bulunan helyumdan daha ağır çekirdek oranı, kozmik ışınlarda bulunandan daha fazladır. Meselâ, kozmik ışınlarda bulunan demir miktarı, tipik bir yıldızda bulunandan 50 kat daha fazladır. Bu farkı, kozmik ışınların, yıldızlar arası bölgeleri aşarken uğradıkları değişikliklerle açıklamak mümkündür. Ancak yeryüzüne, atmosferde meydana gelen değişikliklerden dolayı kozmik ışınların, ancak bir bölümü farklı bir şekilde erişir.
Kozmik ışınların başlangıcı, astrofiziğin en ilgi çeken konularından biridir. Kozmik ışınların, bulundukları galakside doğduğu ve bir galaksidekinin diğerinde etkili olmadığı anlaşılmıştır.
Dünyâya erişenler samanyoluna münhasırdır. Samanyolunun tahminen 100 milyar yıldızın meydana getirdiği bir yıldızlar grubu olduğu sanılmaktadır. Güneş, bu yıldızlardan biridir. Disk formunda ve çapı 100.000 kalınlığı ise 100 ışık yılı civarındadır. (Işık yılı, ışığın bir senede aldığı yoldur.)
Kâinat, buna benzer galaksilerle doludur. Radyoastronomiden anlaşıldığı gibi pek çoğunda kozmik ışınları vardır. Kozmik ışınların başlangıcı için pekçok teoriler mevcuttur. Diğer açıklanması gereken bir nokta, yüksek enerjilerinin varlığının açıklanmasıdır. Mesela, oda sıcaklığında mevcut ısı termal kinetik enerji 1/20 elektronvolttur. Tipik kozmik ışının enerjisi milyarlarca elektronvolttur. Bugüne kadar tesbit edilebilen en yüksek kozmik ışın enerjisi 100 milyar kere milyar, yâni 1020 elektronvolttur. Kozmik ışınların kaynakları iki grupta toplanabilir: Yıldızlar gibi impulsiv nokta türü kaynaklar; mağmatik olanlar gibi dağılı ivmelendirme mekanizmaları. Birinci tür kaynaklar daha önem kazanmaktadır. Yıldızlarda meydana gelen patlamalar da muhtemel kaynaklardır. Meselâ 1054 yılında bir süpernovanın görüldüğü Erop Nebula’sının bir bölümü, önemli bir kozmik ışın kaynağıdır.
Kozmik ışınların biyolojik tesirleri iki bakımdan önemlidir. Bunlardan ilki uzay yollarına olan etkileridir. İkincisi de kozmik ışınların biyolojik gelişimde oynadığı roldür. Meselâ milyonlarca yıl önce yaşamış dinazorların nesillerinin kesilmesi, tahminen âni bir kozmik ışın bombardımanı ile açıklanabilir.
Alm. Kosmische Strahlen (m.pl.), Fr. Rayons (m.pl.) cosmiques, İng. Cosmic rays. Çok yüksek eneriye sâhip gök ışınları, 1911’de AvustralyalıV.F.Hess tarafından, dünyanın dışardan gelen ışınlarla bombardıman edildiği balonda gerçekleştirilen bir deneyde gösterilmiştir. Hess bu keşfinden dolayı, 1936 Nobel mükâfatını almıştır. Sonra, bunun gamma ışınları denen bir tür elektrik magnetik radyasyon olduğu anlaşıldı. Daha sonra yapılan araştırmalar, bunların daha çok hidrojen atomunun çekirdeğini meydana getiren proton radyasyonu olduğunu ortaya koymuştur.
Kozmik ışınlar, yeryüzünde gözlenebileceği gibi, balon, roket ve uydularda yapılacak deneylerle de tesbit edilebilir. Yeryüzü deneyleri kozmik ışınların değişimi bakımından, diğer deneyler de özellikleri tesbit etmek yönünden önemlidir.
Dünyâya hemen hemen her türlü elektromagnetik dalga erişmektedir. Bunlar, uzun radyo dalgaları, görülebilir çok kısa X ışınları ve gamma ışınlarıdır. Bu sayılanlara ilâveten bu tür atomların çekirdeğinden ibâret olan parçacık bombardımanı mevcuttur ki, buna kozmik radyasyon denir. Parçacıkların cinsi, proton veya hidrojen çekirdeğinden demir, kobalt ve nikel gibi ağır çekirdeklere kadar uzanır. Hatta uranyum çekirdeğinin de bulunduğu tahmin edilmektedir. Çekirdek yüklerinin (atom sayılarının) artımı ile oranları da azalmaktadır. Parçacıkların % 87’sini proton (hidrojen çekirdeği) meydana getirirken, % 12’sini alfa parçacığı denen ikinci hafif element olan helyumun çekirdeği meydana getirmektedir. Çok az miktarda lityum, berilyum ve boran da vardır. Bunları karbon, azot ve oksijen tâkip eder. Kozmik ışınların muhtevasından, kâinattaki element oranını çıkarmak yanlıştır. Kâinatta bulunan helyumdan daha ağır çekirdek oranı, kozmik ışınlarda bulunandan daha fazladır. Meselâ, kozmik ışınlarda bulunan demir miktarı, tipik bir yıldızda bulunandan 50 kat daha fazladır. Bu farkı, kozmik ışınların, yıldızlar arası bölgeleri aşarken uğradıkları değişikliklerle açıklamak mümkündür. Ancak yeryüzüne, atmosferde meydana gelen değişikliklerden dolayı kozmik ışınların, ancak bir bölümü farklı bir şekilde erişir.
Kozmik ışınların başlangıcı, astrofiziğin en ilgi çeken konularından biridir. Kozmik ışınların, bulundukları galakside doğduğu ve bir galaksidekinin diğerinde etkili olmadığı anlaşılmıştır.
Dünyâya erişenler samanyoluna münhasırdır. Samanyolunun tahminen 100 milyar yıldızın meydana getirdiği bir yıldızlar grubu olduğu sanılmaktadır. Güneş, bu yıldızlardan biridir. Disk formunda ve çapı 100.000 kalınlığı ise 100 ışık yılı civarındadır. (Işık yılı, ışığın bir senede aldığı yoldur.)
Kâinat, buna benzer galaksilerle doludur. Radyoastronomiden anlaşıldığı gibi pek çoğunda kozmik ışınları vardır. Kozmik ışınların başlangıcı için pekçok teoriler mevcuttur. Diğer açıklanması gereken bir nokta, yüksek enerjilerinin varlığının açıklanmasıdır. Mesela, oda sıcaklığında mevcut ısı termal kinetik enerji 1/20 elektronvolttur. Tipik kozmik ışının enerjisi milyarlarca elektronvolttur. Bugüne kadar tesbit edilebilen en yüksek kozmik ışın enerjisi 100 milyar kere milyar, yâni 1020 elektronvolttur. Kozmik ışınların kaynakları iki grupta toplanabilir: Yıldızlar gibi impulsiv nokta türü kaynaklar; mağmatik olanlar gibi dağılı ivmelendirme mekanizmaları. Birinci tür kaynaklar daha önem kazanmaktadır. Yıldızlarda meydana gelen patlamalar da muhtemel kaynaklardır. Meselâ 1054 yılında bir süpernovanın görüldüğü Erop Nebula’sının bir bölümü, önemli bir kozmik ışın kaynağıdır.
Kozmik ışınların biyolojik tesirleri iki bakımdan önemlidir. Bunlardan ilki uzay yollarına olan etkileridir. İkincisi de kozmik ışınların biyolojik gelişimde oynadığı roldür. Meselâ milyonlarca yıl önce yaşamış dinazorların nesillerinin kesilmesi, tahminen âni bir kozmik ışın bombardımanı ile açıklanabilir.
KOYUN (Ovis)
Alm. Schaf (m), Fr. Mouton (m), İng. Sheep. Familyası: Boynuzlugiller (Bovidae). Yaşadığı yerler: Dünyânın hemen hemen her yerinde evcil ve yabânî olarak. Özellikleri: Ağırlığı 36-180 kg arasında değişen, geviş getiren memeliler. Üst çenelerinin ön dişleri yoktur. Eti, sütü, yünü ve derisi için beslenirler. Ömrü: 12-15 yıl. Çeşitleri: Evcil koyun, yeleli koyun, muflon, Argadi, bozkır koyunu, Tanrıdağı koyunu, Kanada koyunu meşhurlarıdır.
Boynuzlugiller âilesinden, tıknaz vücutlu, çift tırnaklı, geviş getiren bir memeli. Erkeğine koç, dişisine marye, yavrusuna kuzu, bir yaşındakine toklu, iki yaşındakine şişek, üç yaşındakine ise ögeç denir. Yabâni veya evcil olarak dünyânın hemen hemen her tarafında yaşar. Sürü hayâtına düşkündürler. Eti, sütü, postu ve tüyleri için evcil olarak yetiştirilirler. Evcil olanlarının postları yünlü ve kuyrukları uzundur. Yabânîleri ise sert kıllı, kısa kuyruklu, çeviktir. Târihte göçebe kavimlerin geçim kaynağı olmuştur. Günümüzde de besin ve dokuma sanâyiinde önemli bir yer tutar. Yabânî çeşitleri bugün yüksek dağlık kısımlara çekilmiştir. Boynuzları spiral olarak büyür. Türüne göre yalnız erkekte veya her ikisinde de boynuz bulunur. Üst çenelerinin ön tarafında diş bulunmaz. Diş yerini sert bir kıkırdak almıştır. Otu alt çenenin ön dişleriyle üst çene kemiği arasında sıkıştırarak koparırlar. İki senede gelişirlerse de en güçlü üretgenlikleri 4-5 yaşındadır. Koçların ise 5-7 yaşları arasıdır. Normal olarak sonbahar sonunda kış aylarının başında yavrular. Doğan yavru bir iki saat içinde annesini tâkip etmeye başlar.
Kuzular, genellikle üç-beş ay emerler, fakat birkaç hafta içinde otlamaya başlarlar. Erkekler iki yaşını aşınca sürüden ayrılarak güçlü bir koçun liderliğinde gruplaşırlar. Kızgınlık dönemlerinde birbirleriyle şiddetli tos vurma şeklinde çarpışmalar olur. Dişi koyunlar en yaşlı ve tecrübeli bir koyunun önderliğinde dolaşırlar.
Evcil koyunun (Ovis aries) yabânî olan muflon, step veya kızıl koyundan türediği sanılmaktadır. Dünyâda eti, sütü, yapağı ve postu için beslenen birçok ırkı vardır. “Merinos” yumuşak, ince ve parlak tüyü için yetiştirilir. Anayurduİspanya’dır. Buradan bütün dünyâya yayılmıştır. Ülkemizde Marmara, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde beslenmektedir. Bir kırpışta 6 kg’dan fazla yapağı çıkar.
“Kıvırcık” Trakya ve Marmara bölgelerinde bol yetiştirilen ince, uzun kuyruklu, beyaz tüylü bir ırktır. Eti çok makbuldür. Bol süt de verir. Kıvırcığın “Karayaba” çeşidi Sinop, Ordu ve Tokat yörelerinde boldur. “Dağlıç” ve “Karaman” eti için beslenen iri kuyruklu soylarıdır. Daha çok Orta Anadolu’da yetiştirilmektedir. Dağlıç, kıvırcık koçu ile Karaman koyununun eşleştirilmesiyle üretilir. Bursa yörelerinde boldur. İzmir çevresinde de Sakız Adasından getirilen “Sakız koyunu” beslenmektedir. Çoğunlukla ikiz veya üçüz doğuran, bakımı güç, iri bir koyundur. Karakul (asragon) ırkının postu kıymetlidir. Soğuk memleketlerde çok değerli olup kürk sanayiinde kullanılır.
Evcil koyunun atası zannedilen yaban koyunu (kızıl koyun) yüksek dağlık bölgelerde sürüyle yaşar. Erkeklerinde 80 cm uzunluğunda dâire şeklinde kıvrılmış boynuzlar bulunur. Gece otlamak için dolaşırlar. Türkiye’nin de ıssız dağlarında az sayıda vardır. Yazın tüyleri sarı, kışın kahvemsi renkte olur. Muflon, Sardunya ve Korsika adalarında yaşar. Küçük koyunlarda renk çeşidi fazladır. Avrupa’nın tek yaban koyunu olup en yüksek dağlarda yaşar. Dişilerde de boynuz bulunabilir. Eti makbul fakat avlanması güçtür. Argali, Orta Asya yaylalarında yaşayan iri yaban koyunlarıdır. Erkeği ve dişisi de boynuzludur. 230 kg gelenleri vardır. Dağların uçurum kenarlarında rahatça dolaşırlar. Step koyunu, Afganistan, Türkistan dağlarında yaşayan bir yaban türüdür. Afrika’nın dağlarında yaşayan yeleli bir koyun (Ammotragus lervia) vardır. Eti lezzetli olduğundan çok avlanır. “Sakallı” veya “Berberistan koyunu” da denir.
Amerika’nın en kıymetli av hayvanı sayılan Kanada koyunu, yüksek dağların en tehlikeli noktalarında çekinmeden sıçrayarak dolaşır, ayak tabanlarında elastikî yastıklar bulunur. Yazın postu kahverengimsi, kışın daha açıktır. 20 yıl kadar yaşarlar, eşleşme dönemlerinde erkekler arasında şiddetli döğüşler olur. Ancak dürbünlü tüfeklerle avlanabilir.
Koyunlar bereketli hayvanlardır. Senede genellikle bir defâ doğurduğu ve çok yenildikleri halde, yeryüzü koyunla doludur. Vahşi hayvanların çoğu yenilmediği ve çok yavru yaptıkları halde, yine de koyun gibi bol değildirler.
Müslüman ülkelerinde kurban hayvanı olarak da kesilirler.
Alm. Schaf (m), Fr. Mouton (m), İng. Sheep. Familyası: Boynuzlugiller (Bovidae). Yaşadığı yerler: Dünyânın hemen hemen her yerinde evcil ve yabânî olarak. Özellikleri: Ağırlığı 36-180 kg arasında değişen, geviş getiren memeliler. Üst çenelerinin ön dişleri yoktur. Eti, sütü, yünü ve derisi için beslenirler. Ömrü: 12-15 yıl. Çeşitleri: Evcil koyun, yeleli koyun, muflon, Argadi, bozkır koyunu, Tanrıdağı koyunu, Kanada koyunu meşhurlarıdır.
Boynuzlugiller âilesinden, tıknaz vücutlu, çift tırnaklı, geviş getiren bir memeli. Erkeğine koç, dişisine marye, yavrusuna kuzu, bir yaşındakine toklu, iki yaşındakine şişek, üç yaşındakine ise ögeç denir. Yabâni veya evcil olarak dünyânın hemen hemen her tarafında yaşar. Sürü hayâtına düşkündürler. Eti, sütü, postu ve tüyleri için evcil olarak yetiştirilirler. Evcil olanlarının postları yünlü ve kuyrukları uzundur. Yabânîleri ise sert kıllı, kısa kuyruklu, çeviktir. Târihte göçebe kavimlerin geçim kaynağı olmuştur. Günümüzde de besin ve dokuma sanâyiinde önemli bir yer tutar. Yabânî çeşitleri bugün yüksek dağlık kısımlara çekilmiştir. Boynuzları spiral olarak büyür. Türüne göre yalnız erkekte veya her ikisinde de boynuz bulunur. Üst çenelerinin ön tarafında diş bulunmaz. Diş yerini sert bir kıkırdak almıştır. Otu alt çenenin ön dişleriyle üst çene kemiği arasında sıkıştırarak koparırlar. İki senede gelişirlerse de en güçlü üretgenlikleri 4-5 yaşındadır. Koçların ise 5-7 yaşları arasıdır. Normal olarak sonbahar sonunda kış aylarının başında yavrular. Doğan yavru bir iki saat içinde annesini tâkip etmeye başlar.
Kuzular, genellikle üç-beş ay emerler, fakat birkaç hafta içinde otlamaya başlarlar. Erkekler iki yaşını aşınca sürüden ayrılarak güçlü bir koçun liderliğinde gruplaşırlar. Kızgınlık dönemlerinde birbirleriyle şiddetli tos vurma şeklinde çarpışmalar olur. Dişi koyunlar en yaşlı ve tecrübeli bir koyunun önderliğinde dolaşırlar.
Evcil koyunun (Ovis aries) yabânî olan muflon, step veya kızıl koyundan türediği sanılmaktadır. Dünyâda eti, sütü, yapağı ve postu için beslenen birçok ırkı vardır. “Merinos” yumuşak, ince ve parlak tüyü için yetiştirilir. Anayurduİspanya’dır. Buradan bütün dünyâya yayılmıştır. Ülkemizde Marmara, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde beslenmektedir. Bir kırpışta 6 kg’dan fazla yapağı çıkar.
“Kıvırcık” Trakya ve Marmara bölgelerinde bol yetiştirilen ince, uzun kuyruklu, beyaz tüylü bir ırktır. Eti çok makbuldür. Bol süt de verir. Kıvırcığın “Karayaba” çeşidi Sinop, Ordu ve Tokat yörelerinde boldur. “Dağlıç” ve “Karaman” eti için beslenen iri kuyruklu soylarıdır. Daha çok Orta Anadolu’da yetiştirilmektedir. Dağlıç, kıvırcık koçu ile Karaman koyununun eşleştirilmesiyle üretilir. Bursa yörelerinde boldur. İzmir çevresinde de Sakız Adasından getirilen “Sakız koyunu” beslenmektedir. Çoğunlukla ikiz veya üçüz doğuran, bakımı güç, iri bir koyundur. Karakul (asragon) ırkının postu kıymetlidir. Soğuk memleketlerde çok değerli olup kürk sanayiinde kullanılır.
Evcil koyunun atası zannedilen yaban koyunu (kızıl koyun) yüksek dağlık bölgelerde sürüyle yaşar. Erkeklerinde 80 cm uzunluğunda dâire şeklinde kıvrılmış boynuzlar bulunur. Gece otlamak için dolaşırlar. Türkiye’nin de ıssız dağlarında az sayıda vardır. Yazın tüyleri sarı, kışın kahvemsi renkte olur. Muflon, Sardunya ve Korsika adalarında yaşar. Küçük koyunlarda renk çeşidi fazladır. Avrupa’nın tek yaban koyunu olup en yüksek dağlarda yaşar. Dişilerde de boynuz bulunabilir. Eti makbul fakat avlanması güçtür. Argali, Orta Asya yaylalarında yaşayan iri yaban koyunlarıdır. Erkeği ve dişisi de boynuzludur. 230 kg gelenleri vardır. Dağların uçurum kenarlarında rahatça dolaşırlar. Step koyunu, Afganistan, Türkistan dağlarında yaşayan bir yaban türüdür. Afrika’nın dağlarında yaşayan yeleli bir koyun (Ammotragus lervia) vardır. Eti lezzetli olduğundan çok avlanır. “Sakallı” veya “Berberistan koyunu” da denir.
Amerika’nın en kıymetli av hayvanı sayılan Kanada koyunu, yüksek dağların en tehlikeli noktalarında çekinmeden sıçrayarak dolaşır, ayak tabanlarında elastikî yastıklar bulunur. Yazın postu kahverengimsi, kışın daha açıktır. 20 yıl kadar yaşarlar, eşleşme dönemlerinde erkekler arasında şiddetli döğüşler olur. Ancak dürbünlü tüfeklerle avlanabilir.
Koyunlar bereketli hayvanlardır. Senede genellikle bir defâ doğurduğu ve çok yenildikleri halde, yeryüzü koyunla doludur. Vahşi hayvanların çoğu yenilmediği ve çok yavru yaptıkları halde, yine de koyun gibi bol değildirler.
Müslüman ülkelerinde kurban hayvanı olarak da kesilirler.
KÖPRÜLÜ MEHMED PAŞA
On yedinci yüzyıl Osmanlı Sadrâzamlarından. Babasının adı Hüseyin olup, Arnavutluk’un Berat Sancağının Rudnik köyünde doğdu. Gençliğinde Osmanlı sarayında hizmete alındı. İyi bir tahsil ve terbiye görerek yetiştirildi. Köprülü lakabı, Amasya’ya bağlı Köprü kasabasından evlenip orada ikâmet etmesindendir.
Osmanlı Devletinde saray mutfağı olan Matbah-ı âmirede hizmete başladı. Osmanlı sultanlarından Dördüncü Mehmed Han (1623-1640) devrinde, Silâhdâr Hüsrev Paşanın maiyetine girdi. Enderun’da başladığı hizmette, Hüsrev Paşanın vezirliği sırasında Hazînedarlığa yükseldi. Çeşitli voyvodalıklarda yaptığı hizmetler üzerine makam ve rütbesi yükseldi. Şam, Kudüs, Trablus eyâletlerinde vâlilik yapıp, 1650’de vezirlik rütbesi verildi. Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) devrinde, Boynueğri Mehmed Paşadan sonra 15 Eylül 1656’da Sadrâzamlığa tâyin edildi.
Köprülü Mehmed Paşa, sadrâzamlığa getirilmesiyle, esaslı bir ıslâhat başlattı. Mâlî, adlî, askerî tedbirler alıp, Osmanlı Devletini daha da kuvvetlendirdi. Venediklilerin işgâline uğrayan Bozcaada’yı 31 Ağustos 1657’de, Limni Adasını da 15 Kasım 1657’de kurtardı. Osmanlı Devletine karşı Avrupa devletleriyle ittifak kurup, isyân eden Erdel üzerine, 1658 yazında sefere çıktı. 1 Eylül 1658’de Erdel’in kapısı vaziyetindeki Yanova teslim alınıp, Prens Georges Rakoczy kaçınca, yerine Akos Borcsai tâyin edildi. Yanova, Şebes ve Lagoş şehirleri Osmanlı Devletine katıldı. Erdel’in haracı kırk bin altına çıkarılıp, elli bin kuruş harb tazmînâtı alındı. Osmanlı ordusunun ve Vezir-i âzam Köprülü Mehmed Paşanın Avrupa kıtasında seferde olmasını fırsat bilen Celâlîler, Anadolu’da harekete geçti. Bunun üzerine Avrupa seferi dönüşünde görevlendirilen Köprülü fesad yuvalarını dağıtıp, elebaşlarını yakalattı. Âsilerin üzerine kuvvet sevk edip, cezâlandırdı. Bu Celâli hareketlerinin bastırılmasında, Diyarbakır Vâlisi Murtaza Paşanın çok hizmeti geçti. Osmanlı Devletinin varlığı ve bekâsı için âsilere karşı sert tedbirler aldı.
Köprülü Mehmed Paşa, uzun yıllar çeşitli kademelerde vazîfe yaptıktan sonra, vezîr-i âzamlığının 5 yıl 1 ay 15. gününde seksen yaşlarındayken 29/30 Ekim 1661 gecesi vefât etti. Devlete hizmetinden çok memnun olan Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın oğlu Fâzıl Ahmed Paşayı Vezir-i âzamlığa tâyin etti. Köprülü; akıllı, zekî, hâdiselerden ders alır, vaziyete göre hareket eder, hissî hareket etmezdi. Her şeyi zamânında yapmaya dikkat ederdi. Devletin menfaatlerini her şeyden üstün tutardı.
Amasya’nın Vezirköprü kazâsı ve Köprülü âilesi, Köprülü Mehmed Paşanın adıyla alâkalıdır. Kabri, İstanbul Çemberlitaş yakınında yaptırdığı kütüphânesinin bahçesindedir.
Âl-i Osman’a son derecede sâdık olup pâdişâh kendisinden emindi. Devletin en buhranlı dönemlerinde idâreyi ele alıp içeride fitne ve fesâdın kökünü kazıyan dışarıda kaybedilen toprakları tekrar ele geçiren Köprülü Mehmed Paşa pekçok hayır eserleri bıraktı. Türbesinin yanında medresesi ve çeşmesi, Taraklu Borlu (Safranbolu) da câmisi vardır. Tokat’ın Turhal kazâsında han, Amasya’nın Vezirköprü kazasında çeşme ve namazgâhı, Anadolu, Rumeli ve adalarda pekçok câmi, mescit namazgâh, mektep, köprü, han, çeşme, değirmen ve dükkânlar yaptırdı. Bu eserlerin masraflarını ve tâmirâtının karşılanabilmesi için de pekçok arâzi vakfetti.
On yedinci yüzyıl Osmanlı Sadrâzamlarından. Babasının adı Hüseyin olup, Arnavutluk’un Berat Sancağının Rudnik köyünde doğdu. Gençliğinde Osmanlı sarayında hizmete alındı. İyi bir tahsil ve terbiye görerek yetiştirildi. Köprülü lakabı, Amasya’ya bağlı Köprü kasabasından evlenip orada ikâmet etmesindendir.
Osmanlı Devletinde saray mutfağı olan Matbah-ı âmirede hizmete başladı. Osmanlı sultanlarından Dördüncü Mehmed Han (1623-1640) devrinde, Silâhdâr Hüsrev Paşanın maiyetine girdi. Enderun’da başladığı hizmette, Hüsrev Paşanın vezirliği sırasında Hazînedarlığa yükseldi. Çeşitli voyvodalıklarda yaptığı hizmetler üzerine makam ve rütbesi yükseldi. Şam, Kudüs, Trablus eyâletlerinde vâlilik yapıp, 1650’de vezirlik rütbesi verildi. Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) devrinde, Boynueğri Mehmed Paşadan sonra 15 Eylül 1656’da Sadrâzamlığa tâyin edildi.
Köprülü Mehmed Paşa, sadrâzamlığa getirilmesiyle, esaslı bir ıslâhat başlattı. Mâlî, adlî, askerî tedbirler alıp, Osmanlı Devletini daha da kuvvetlendirdi. Venediklilerin işgâline uğrayan Bozcaada’yı 31 Ağustos 1657’de, Limni Adasını da 15 Kasım 1657’de kurtardı. Osmanlı Devletine karşı Avrupa devletleriyle ittifak kurup, isyân eden Erdel üzerine, 1658 yazında sefere çıktı. 1 Eylül 1658’de Erdel’in kapısı vaziyetindeki Yanova teslim alınıp, Prens Georges Rakoczy kaçınca, yerine Akos Borcsai tâyin edildi. Yanova, Şebes ve Lagoş şehirleri Osmanlı Devletine katıldı. Erdel’in haracı kırk bin altına çıkarılıp, elli bin kuruş harb tazmînâtı alındı. Osmanlı ordusunun ve Vezir-i âzam Köprülü Mehmed Paşanın Avrupa kıtasında seferde olmasını fırsat bilen Celâlîler, Anadolu’da harekete geçti. Bunun üzerine Avrupa seferi dönüşünde görevlendirilen Köprülü fesad yuvalarını dağıtıp, elebaşlarını yakalattı. Âsilerin üzerine kuvvet sevk edip, cezâlandırdı. Bu Celâli hareketlerinin bastırılmasında, Diyarbakır Vâlisi Murtaza Paşanın çok hizmeti geçti. Osmanlı Devletinin varlığı ve bekâsı için âsilere karşı sert tedbirler aldı.
Köprülü Mehmed Paşa, uzun yıllar çeşitli kademelerde vazîfe yaptıktan sonra, vezîr-i âzamlığının 5 yıl 1 ay 15. gününde seksen yaşlarındayken 29/30 Ekim 1661 gecesi vefât etti. Devlete hizmetinden çok memnun olan Sultan Dördüncü Mehmed Han, Köprülü Mehmed Paşanın oğlu Fâzıl Ahmed Paşayı Vezir-i âzamlığa tâyin etti. Köprülü; akıllı, zekî, hâdiselerden ders alır, vaziyete göre hareket eder, hissî hareket etmezdi. Her şeyi zamânında yapmaya dikkat ederdi. Devletin menfaatlerini her şeyden üstün tutardı.
Amasya’nın Vezirköprü kazâsı ve Köprülü âilesi, Köprülü Mehmed Paşanın adıyla alâkalıdır. Kabri, İstanbul Çemberlitaş yakınında yaptırdığı kütüphânesinin bahçesindedir.
Âl-i Osman’a son derecede sâdık olup pâdişâh kendisinden emindi. Devletin en buhranlı dönemlerinde idâreyi ele alıp içeride fitne ve fesâdın kökünü kazıyan dışarıda kaybedilen toprakları tekrar ele geçiren Köprülü Mehmed Paşa pekçok hayır eserleri bıraktı. Türbesinin yanında medresesi ve çeşmesi, Taraklu Borlu (Safranbolu) da câmisi vardır. Tokat’ın Turhal kazâsında han, Amasya’nın Vezirköprü kazasında çeşme ve namazgâhı, Anadolu, Rumeli ve adalarda pekçok câmi, mescit namazgâh, mektep, köprü, han, çeşme, değirmen ve dükkânlar yaptırdı. Bu eserlerin masraflarını ve tâmirâtının karşılanabilmesi için de pekçok arâzi vakfetti.
KÖPRÜ HAKKINDA BiLGiLER
Alm. Brücke (f), Fr. Pont (m), İng. Bridge. Nehir ve vâdi gibi geçilmesi güç bir engelin iki kıyısını bağlayan bir yapı.
Târihi: Genellikle ormanlı bölgelerde ilk köprüler bir veya daha fazla ahşap kütüğün uzatılmasıyla meydana getirilmiştir. Tropikal bölgelerde ise lifli bitkiler bir araya getirilerek asma köprüler inşâ edilmiştir. Genellikle lifli asma ağaçları bu maksatla dünyânın çeşitli yerlerinde kullanılmıştır. Taşlı bölgelerde ise, ara ara taşlar yığılarak köprü ayakları yapılmıştır. Daha sonra bu ayaklar birleştirilmiştir.
İlk köprülerin Çin’de yapıldığı, oradan Hindistan’a yayıldığı tahmin edilmektedir. Arada ayaklar yaparak birden fazla açıklıklı köprüler inşâ edilmiştir. M.Ö. 4000’de Mezopotamya’da ve M.Ö. 3000 yıllarında Mısır’da ilk kemere benzer köprülere rastlanmaktadır. Kemer köprü sisteminde yükler kemerler tarafından alınır ve yönü değiştirilerek basınç kuvveti olarak kemer boyunca nakledilir ve köprü ayaklarında zemine verilir. O zamandan beri kemer köprü şekli klasik köprü tipi olarak kalmıştır. Kemer tipi eski Mısırlılar tarafından bilinmekteyse de yapı sistemi olarak kullanılmamıştır. Kemer sistemi, anahtar taşı olmaksızın kendi kendini taşıyan bir yapı türü değildir. Eski Yunanlılar kemer şeklini bilmelerine rağmen bunu yapılarda kullanmamışlar mîmârîde ilerlemelerine rağmen ancak birkaç köprü inşâ etmişlerdir. Sebebi ise ticârette daha çok deniz yolunu kullanmalarıdır. Gerçek taş örme köprü, ekonomik ve dayanıklıdır. Küçük nehirleri orta ayaklar kullanarak geçmek mümkündür. Bu tür şekil, yaygın olarak Çinliler ve Romalılar tarafından kullanılmıştır. Romalıların yaptıkları köprülerin ilki ahşap olup, M.Ö. 621 târihlerine kadar uzanır. M.Ö. 200 civârında taş köprülerin inşâsı başladıysa da, ahşap olanlara da devâm edilmiştir. Taş olanlardan günümüze kadar gelenler de mevcuttur. Genellikle yarı dâirevî kemerler kullanmışlardır. Sayıları yedi-sekize varan taş blokların kullanıldığı olmuştur. Taşlar birbirlerine harçsız oturtulmuş olup, ayaklar çok rijit olarak yapılmıştır. Bu sebepten herhangi bir açıklığın çökmesinin komşu açıklıklara zararı olmaz. Özellikle nehir ortasında yapılan köprü ayaklarına îtinâ göstermişlerdir. Orta ayakların inşâsı sırasında bitişik kazıklar çakarak, su ve zemini, sağlam zemin buluncaya kadar boşaltmışlar, ayağı daha sonra inşâ etmişlerdir. Romalılar ayrıca vâdileri aşmak için inşâ ettikleri köprüleriyle de meşhurlardır.
Roma İmparatorluğunun çöküşü ile köprü inşââtında bir duraklama görülür. Ancak 13. asırda taş kemer köprü inşâsı Avrupa yanında Orta Doğu’da ve Çin’de yaygınlaşmıştır. Kemerler, Romalılara nisbetle daha basık inşâ edilmiştir. Ancak inşâ tarzı daha az îtinâlı yapılmıştı. Rönesans ile köprü mühendisliğinde sınırlı bir gelişme kaydedilmiş fakat daha çok süsleme tarafı ağır basmıştır. Ancak teorik bir gelişme Andrea Palladio tarafından Leonardo da Vinci’nin gerilme prensibini pratik hâle getirmesiyle elde edilmiştir. Bu teknik, kısa ahşap elemanların kafes sistem meydana getirecek şekilde kullanılarak büyük açıklıkların geçilmesini mümkün kılmıştır.
1747’de Fransa’da “Ecole des Ponts et Chaussées” ilk mühendis mektebi olarak kurulmuştur. Bu okulda teorik bilgiler, tecrübe ile elde edilenlerle berâber verilmiştir. 1750’de ilk ahşap kafes sistem köprü İsviçre’de ve ilk demir köprü de 1779’da İngiltere’de inşâ edilmiştir. On dokuzuncu yüzyılda ise köprü inşâsında önemli ilerleme kaydedilmiştir.
Türklerde köprü inşâsı: Türkler, eski yurtları olan Ortaasya’dan başlamak üzere bulundukları memleketlerde, bâzıları hâlen ayakta olmak üzere, birçok köprüler inşâ etmişlerdir. Anadolu’nun bol akarsulu yapısı da buranın Türk sanatında ehemmiyetli bir yeri olan köprülerin meydana gelmesine sebeb olmuştur. Artuklulardan başlayarak Osmanlı Devletinden zamânımıza kadar gelen köprüleri memleketimizin her yerinde görmek mümkündür. Bunların belli başlıları şunlardır: Malabadi Köprüsü (Diyarbakır), Haburman Köprüsü(Çermik), Harran Köprüsü(Urfa), Tekgöz Köprüsü, Çoban Köprüsü(Erzurum), Kızılırmak Köprüsü, Nülifer Hâtun Köprüsü(Bursa), Uzunköprü (Edirne), Koca İshak Paşa Köprüsü(Köstendil), Hünkâr Köprüsü(Saraybosna), Vardar Köprüsü(Üsküp), Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü(Lüleburgaz), Büyük Çekmece Köprüsü, Sinanlı Köprüsü(Alpullu), Mostar Köprüsü(Hersek), Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü (Vişigrad). Bu eserler, Selçuklu veOsmanlı dönemlerinden kalma en önemli köprülerdir.
Ahşap köprüler: 1800’lerde yapılan ahşap köprüler daha çok sanatkarlar tarafından inşâ edilmiştir. Kafes sistem türünden taşıyıcı sisteme önem verilmiştir. Ayrıca kemer türünden ahşap taşıyıcı sisteme de ahşap köprülerde rastlanır. Kafes sistem köprülerde alt başlık çekme geçirilmelerine mâruzken, üst boşluk basınç gerilmeleri taşırlar. Köşegen türünden olanlar ise kesme kuvvetine karşı koyarlar. Daha sonra ahşap köprülerde demir çubuklar kullanılmıştır. Ancak 1870’den sonra bakımının masraflı olması dolayısıyla ve modern trafik yüklerine karşı yeterince mukavim olmamasından yavaş yavaş terk edilmiştir.
Demir ve çelik köprüler: On dokuzuncu yüzyılda bu tür köprülerde önemli ilerlemeler yapıldı. Önceleri taş ve ahşap köprü yapım tekniğine uygun demir ve çelik köprüler yapılmışsa da, daha sonra bu tür malzemenin kendine has imkânlarının olduğu anlaşılmıştır.
Bu köprülerin bir türü olan asma köprülerde, köprü tabliyesi, iki ayağa bağlı çelik halatlara asılı olarak taşınır. Diğer bir tür de kafes taşıyıcı sistemi olan çelik köprülerdir. Bunların özelliği yüksek titreşimlere mukavim olmalarıdır.
Modern köprüler: Çeliğin ucuzlaması bunun daha yaygın kullanılmasını sağlamıştır. Ayrıca kaynak tekniğinin ilerlemesi daha sağlam birleşme yerlerinin yapımını sağlamıştır. Çeliğin mukâvemetinin yüksekliğinden dolayı, taşıdığı yükün ağırlığına oranı yüksektir. Değişik çelik alaşımlarının kullanılması çelik köprülerin mukâvemetinin daha yüksek ve dış tesirlere daha dayanıklı olmasını sağlamıştır. Her ne kadar alüminyum kullanılmasıyla, daha hafif köprüler elde edilebilirse de pahalı olması bunların yaygınlaşmasını önlemiştir. Ancak daha sonra betonarme yapı türünün gelişmesi ve 1950’lerden sonra öngerilmeli betonun uygulanmağa başlanması, köprü inşââtında önemli adımların atılmasına yol açmıştır. Köprü inşaatında önemli gelişmeleri ayrıca matematiksel ve deneysel araştırmalar, bilgisayar kullanımı hızlandırmıştır. Bu tür metodları kullanarak, mühendisler statik ve dinamik yükler altında köprüde ortaya çıkacak gerilmeleri daha kesin elde edebilecek duruma gelmişlerdir. Bu sûretle daha büyük açıklıkların daha nârin köprülerle geçilmesi mümkün olmuştur.
Betonarme köprüler: İlk betonarme köprüler taş köprülere benzer şekilde inşâ edilmiştir. Ancak 20. yüzyılda bu tür malzemenin kendisine has özelliği fark edilmiş ve farklı yapım türü geliştirilmiştir. Özellikle kemer köprülerin daha nârin yapılabilmesine imkân vermiştir. Yol, bu kemerin üstünde, kemerle düşey kolonlarla bağlı olabileceği gibi, altta kemere asılı da düzenlenebilir. Genellikle büyük açıklıklı betonarme kemer köprüler, üç açıklıdır.
Öngerilmeli beton köprüler: 1940’larda öngerilmeli betonun gelişmesiyle, betonun düşük çekme gerilmesi mahzuru önlenmiştir. Öngerilme, köprülere beton dökümünden önce gerilen ve betonun dökülmesi ve sertleşmesinden sonra serbest bırakılan çelik çubuklarla verilebilir. Diğer bir tür öngerilme verme şekli de betonun dökülüp sertleştikten sonra, yerleştirilen öngerilme kablolarına kuvvet tatbik edip bunun uçlarından ankre edilmesidir. Öngerilmede, betonun yüksek basınç mukâvemeti, çeliğin yüksek çekme mukâvemetiyle birleştirilmektedir. İlk öngerilmeli beton köprüler 1936’da Almanya’da ve daha sonra Fransa’da yapılmıştır.
Çelik köprüler:
Kiriş köprüler: En yaygın köprü şekli olup, kısa ile orta açıklıklarda uygulanır. Basit ve ekonomik oluşu, tercih sebebidir. Karayolu köprülerinde I şeklindeki çelik kirişler mesnetler arasına yerleştirilir. Daha sonra üstüne 20 santimetre betonarme plak dökülür. Demiryolu köprülerinde ise demiryolu boyunca kirişlere konulan enlemlere mesnetlendirilir. Kiriş köprüler tek açıklıklı olabileceği gibi, sürekli kiriş şeklinde çok açıklıklı da olabilir. Kaynaklı olabildiği gibi perçinli de yapılabilir. Büyük açıklıklar için, mesnetlerden gelen kablolar açıklık boyunca tabliyenin taşıyıcılığını arttırırlar. Kiriş, bir yüzü yola gelmek üzere kutu kesitli olarak da tertiplenebilir. Düşey çelik plaklar kutu kesitine kaynaklanarak, köprünün taşıyıcılığı arttırılır.
Kafes kiriş köprüler: Tek açıklıklı kafes kiriş köprülerde açıklık ortalarında yükseklik arttırılarak daha uygun taşıyıcılık elde edilir. Bu sûretle malzeme ekonomik şekilde kullanılmış olur. Kafes kiriş köprüler sürekli de yapılabilir. Bunların yükseklikleri mesnet bölgesinde de büyüktür. Bu tür köprüler diğer tür köprü şekilleriyle berâber de kullanılabilir. Kafes kiriş, kemer şeklinde olabildiği gibi konsol olarak da düzenlenebilir. Asma köprülerde tabliye, kafes kiriş türünden de tertip edilebilir.
Konsol kiriş köprüler: Bu, çeşitli şekillerde olabilir. Meselâ, uç mesneti yakın mesnete birleştiren kiriş konsol olarak diğer açıklığa doğru uzayabilir. Bu şekilde köprü kirişi ilâveten ara mesnetteki kuleye de asılabilir. Konsol kirişin tam uç noktası serbest olduğundan küçük çökmelere ve dönmelere müsâade edebilir. Genellikle kirişin yüksekliği değişkendir. Mesned üstünde büyük yüksekliğe sâhib olur. Dünyânın en uzun çelik konsol kirişi Kanada’da Quebec demiryolu üzerinde olup 549 metrekarelik bir açıklık geçilmektedir. 1900’de inşâatına başlanan köprünün yapımı sırasında iki defâ kazâ olmuş ve köprü 1917’de tamamlanabilmiştir.
Kemer köprüler: Kemer köprülerin en masif olanı mesnetlere bağlı olanıdır. Mesnetler dönebilecek şekilde, mafsallı olarak düzenlenebildiği gibi bâzı köprülerde tam tepe noktasında dönmelere müsâade edilebilir. Bunlar daha az masiftirler. Bu tür köprülerde yol köprü üzerinde olabilir ve yük basınç elemanlarıyla kemere verilir. Yol köprünün altından da geçebilir. Bu halde yolun yükü çekme taşıyan elemanlarla köprüye iletilir. Bâzı durumlarda yolun seviyesi kemerin üzerinden de geçebilir. Eğer mesnet zemini, sağlam değilse, mesnetler birbirine bağlanabilir. Kemerler genellikle basınç taşıdıklarından burkulmaya karşı da korunmaları gerekir. Dünyânın en uzun kemer köprüsü New York’da 1931’de inşâ edilen 504 m açıklıklı Bayonne köprüsüdür.
Asma köprüler: Yirminci yüzyılda uzun açıklıklar için asma köprüler yaygınlaşmıştır. Bunlar kablo, kule ve ankraj olmak üzere üç elemanla belirlenir. Kablolar, köprünün tabliyesini taşıyan yüksek mukâvemetli çelik tellerden ibârettir. Genellikle kablolar helisel şekildedir, bu sûretle daha kolay îmal edilirler. Köprünün kulelerine kablolar bağlanır ve bunlar köprünün tabliyesine mesnetlik teşkil ederler. Bunlar genel olarak çelik taşıyıcılardır, ancak betonarme de olabilirler. Kabloların bir uçları büyük bloklara bağlanır. İstanbul Boğazı üstünde uzunlukları bakımından dünyâdaki emsalleri arasında başlarda yer alan Boğaziçi (1074 m) ve Fâtih Sultan Mehmed (1090 m), Asma köprülerimiz meşhurdur. (Bkz. Boğaziçi ve Fâtih Sultan Mehmed köprüleri)
Hareketli köprüler: Hareketli köprüler, gemi ve büyük deniz vâsıtalarına geçit verirler. Özellikle gerekli yükseklikte sâbit köprü yapımı pahalı veya mümkün değilse bu tür köprü tercih edilir. Hareketi için ilâve düzenlerin projelendirilmesi gerektiğinden, genellikle görünüşleri zarif değildir.
Terâzi tipinden hareketli köprüler, tür olarak çekilen orta çağ köprülerine benzerler. Hareket sırasında bir uç sâbit kalırken, diğer uç kaldırılır. Bunun tanınmış örneği 1894’ten kalan Londra’daki Tower Köprüsüdür. Bâzı köprülerde ise hareket, düşey eksen etrafında dönme ile sağlanır. Bunların açılıp kapanmaları zaman alırsa da her türlü geçişe uygundur.
Değişik bir hareket köprünün bir parçasının tamâmen düşey hareket edebilmesini sağlamakla elde edilebilir. Diğer türlere nazaran daha ucuz olarak inşâ edilebilirler ve hareket için daha az güce ihtiyaç gösterirler.
Köprünün hareketi, yatay hareketle de gerçekleştirilebilir. Ancak köprünün içeri çekilmesi için büyük yere ihtiyaç olması mahzurludur. Bunun bir örneği geçmiş dönemde İstanbul’daki Mecidiye (Galata) Köprüsüdür.
Askerî köprüler: Bunların özellikleri hareketli, kolay ve hızla kurulabilen türden olmalarıdır. Askerî köprüler genellikle yüzen orta ayakların üzerine mesnetlendirilirler. Her açıklık parçası hareket edebilir. Ancak amaçları îtibâriyle geçici olarak inşâ edilirler. Bu tür ilk köprüyü M.Ö. 537’de Mezopotamya’da Persler yapmışlardır. Bu tür köprülerin diğer bir mahzuru her açıklığın kendi başına çalışmasıdır. Bunun sonucu bir açıklığın fazla yüklenmesi, diğer açıklıklar ona yardım edemeyeceği için, çökme ile sonuçlanır. Diğer bir çeşit askerî köprü, yol tabliyesinin ahşap bloklar üzerine mesnetlendirilmesiyle inşâ edilir. Askerî kiriş köprüler, prefabrike çelik ve alüminyum elemanların yan yana getirilip monte edilmesiyle inşâ edilir.
Köprü projelendirilmesi ve inşâası: İlk adım köprünün gerekli olup olmadığını belirlemektir. Bu tamâmen ekonomik problemdir. Daha sonra ilgili sâhanın kamulaştırılması gerekir. Bu adımda mühendislik çalışmaları başlar. Arâzinin topografik haritası çıkarılır, temel sondajları yapılır. Bundan sonraki adım, köprü tipinin seçilmesidir. Bu; yerine, amacına, açıklığına, kullanılacak malzemeye ve çevre ile uyuşumuna bağlı olarak seçilir. Ekonomik olması yönünden, kiriş köprüler 6-300 m; kemer köprüler 60-300 m; kafes sistem köprüler 60-450 m; konsol köprüler 150-550 m ve asma köprüler 300-1500 m arasında tercih edilir.
Köprünün projelendirilmesinde dış kuvvetlerin yapıya olan tesirleri inceden inceye analiz edilir. Dış yükler, köprü ağırlığı gibi statik yükler olabildiği gibi, trafik yükü gibi dinamik de olabilir. Dinamik yükler ağırlık bakımından önemli olmasalar bile, meydana getirecekleri titreşim yönünden önemlidirler. Rüzgâr yükü de bu yönden mühimdir. Özellikle dikkat isteyen bir nokta da, köprü ayaklarının inşâsıdır. Ağır yük taşıdıkları gibi, akıntıya, dalga ve buz hareketine karşı dururlar. Köprülerin projelendirilmesinde bilgisayarlar her geçen gün daha önemli olmaktadırlar. Köprünün çeşitli yükler altındaki analizi bilgisayar ile yapıldığı gibi, model deneyleri de yapılabilir.
Köprü temellerinin inşâsı, üst yapısı kadar pahalı olabilir. En önemli zorluğu temelin su içinde yapılması arz eder. En eski metodlardan biri köprü ayağı kadar bir yeri kazıklarla çevirip suyunu boşaltıp, temelin inşâasıdır. Diğer bir inşâ tarzı da altı açık bir kutunun temel zeminine indirilip, basınçlı hava ile suyun itilip, temelin yapılmasıdır. Köprü ayağı, çakılan kazıklar üzerine de oturtulabilir.
Köprü ayaklarının inşâsı bittikten sonra iş üst yapının yapılmasına gelir. Bu özellikle köprünün tipine bağlıdır. Bir metod da iskele yapılarak köprü iskele üzerine inşâ edilir, sonra iskele kaldırılır. Ancak iskelenin yapılması mümkün olmayabilir. Diğer bir yol da, köprü parçalarının yüzdürülerek getirilip, daha sonra monte edilmeleridir. Özellikle konsol köprülerde, köprü adım adım inşâ edilerek ilerler. Yeni kısımlar, eski kısımlara taşıttırılır. Kafes sistem köprülerde ise, köprü karada inşâ edilir. Daha sonra diğer kıyıya sürülür. Asma köprülerde ise inşâ, ayaklardan başlar, ortaya doğru asma kabloya bağlı olarak ilerler. Her metodda, köprünün inşâ edilmesi için bu durumda da emniyetin sağlanması pek önemlidir.
Alm. Brücke (f), Fr. Pont (m), İng. Bridge. Nehir ve vâdi gibi geçilmesi güç bir engelin iki kıyısını bağlayan bir yapı.
Târihi: Genellikle ormanlı bölgelerde ilk köprüler bir veya daha fazla ahşap kütüğün uzatılmasıyla meydana getirilmiştir. Tropikal bölgelerde ise lifli bitkiler bir araya getirilerek asma köprüler inşâ edilmiştir. Genellikle lifli asma ağaçları bu maksatla dünyânın çeşitli yerlerinde kullanılmıştır. Taşlı bölgelerde ise, ara ara taşlar yığılarak köprü ayakları yapılmıştır. Daha sonra bu ayaklar birleştirilmiştir.
İlk köprülerin Çin’de yapıldığı, oradan Hindistan’a yayıldığı tahmin edilmektedir. Arada ayaklar yaparak birden fazla açıklıklı köprüler inşâ edilmiştir. M.Ö. 4000’de Mezopotamya’da ve M.Ö. 3000 yıllarında Mısır’da ilk kemere benzer köprülere rastlanmaktadır. Kemer köprü sisteminde yükler kemerler tarafından alınır ve yönü değiştirilerek basınç kuvveti olarak kemer boyunca nakledilir ve köprü ayaklarında zemine verilir. O zamandan beri kemer köprü şekli klasik köprü tipi olarak kalmıştır. Kemer tipi eski Mısırlılar tarafından bilinmekteyse de yapı sistemi olarak kullanılmamıştır. Kemer sistemi, anahtar taşı olmaksızın kendi kendini taşıyan bir yapı türü değildir. Eski Yunanlılar kemer şeklini bilmelerine rağmen bunu yapılarda kullanmamışlar mîmârîde ilerlemelerine rağmen ancak birkaç köprü inşâ etmişlerdir. Sebebi ise ticârette daha çok deniz yolunu kullanmalarıdır. Gerçek taş örme köprü, ekonomik ve dayanıklıdır. Küçük nehirleri orta ayaklar kullanarak geçmek mümkündür. Bu tür şekil, yaygın olarak Çinliler ve Romalılar tarafından kullanılmıştır. Romalıların yaptıkları köprülerin ilki ahşap olup, M.Ö. 621 târihlerine kadar uzanır. M.Ö. 200 civârında taş köprülerin inşâsı başladıysa da, ahşap olanlara da devâm edilmiştir. Taş olanlardan günümüze kadar gelenler de mevcuttur. Genellikle yarı dâirevî kemerler kullanmışlardır. Sayıları yedi-sekize varan taş blokların kullanıldığı olmuştur. Taşlar birbirlerine harçsız oturtulmuş olup, ayaklar çok rijit olarak yapılmıştır. Bu sebepten herhangi bir açıklığın çökmesinin komşu açıklıklara zararı olmaz. Özellikle nehir ortasında yapılan köprü ayaklarına îtinâ göstermişlerdir. Orta ayakların inşâsı sırasında bitişik kazıklar çakarak, su ve zemini, sağlam zemin buluncaya kadar boşaltmışlar, ayağı daha sonra inşâ etmişlerdir. Romalılar ayrıca vâdileri aşmak için inşâ ettikleri köprüleriyle de meşhurlardır.
Roma İmparatorluğunun çöküşü ile köprü inşââtında bir duraklama görülür. Ancak 13. asırda taş kemer köprü inşâsı Avrupa yanında Orta Doğu’da ve Çin’de yaygınlaşmıştır. Kemerler, Romalılara nisbetle daha basık inşâ edilmiştir. Ancak inşâ tarzı daha az îtinâlı yapılmıştı. Rönesans ile köprü mühendisliğinde sınırlı bir gelişme kaydedilmiş fakat daha çok süsleme tarafı ağır basmıştır. Ancak teorik bir gelişme Andrea Palladio tarafından Leonardo da Vinci’nin gerilme prensibini pratik hâle getirmesiyle elde edilmiştir. Bu teknik, kısa ahşap elemanların kafes sistem meydana getirecek şekilde kullanılarak büyük açıklıkların geçilmesini mümkün kılmıştır.
1747’de Fransa’da “Ecole des Ponts et Chaussées” ilk mühendis mektebi olarak kurulmuştur. Bu okulda teorik bilgiler, tecrübe ile elde edilenlerle berâber verilmiştir. 1750’de ilk ahşap kafes sistem köprü İsviçre’de ve ilk demir köprü de 1779’da İngiltere’de inşâ edilmiştir. On dokuzuncu yüzyılda ise köprü inşâsında önemli ilerleme kaydedilmiştir.
Türklerde köprü inşâsı: Türkler, eski yurtları olan Ortaasya’dan başlamak üzere bulundukları memleketlerde, bâzıları hâlen ayakta olmak üzere, birçok köprüler inşâ etmişlerdir. Anadolu’nun bol akarsulu yapısı da buranın Türk sanatında ehemmiyetli bir yeri olan köprülerin meydana gelmesine sebeb olmuştur. Artuklulardan başlayarak Osmanlı Devletinden zamânımıza kadar gelen köprüleri memleketimizin her yerinde görmek mümkündür. Bunların belli başlıları şunlardır: Malabadi Köprüsü (Diyarbakır), Haburman Köprüsü(Çermik), Harran Köprüsü(Urfa), Tekgöz Köprüsü, Çoban Köprüsü(Erzurum), Kızılırmak Köprüsü, Nülifer Hâtun Köprüsü(Bursa), Uzunköprü (Edirne), Koca İshak Paşa Köprüsü(Köstendil), Hünkâr Köprüsü(Saraybosna), Vardar Köprüsü(Üsküp), Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü(Lüleburgaz), Büyük Çekmece Köprüsü, Sinanlı Köprüsü(Alpullu), Mostar Köprüsü(Hersek), Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü (Vişigrad). Bu eserler, Selçuklu veOsmanlı dönemlerinden kalma en önemli köprülerdir.
Ahşap köprüler: 1800’lerde yapılan ahşap köprüler daha çok sanatkarlar tarafından inşâ edilmiştir. Kafes sistem türünden taşıyıcı sisteme önem verilmiştir. Ayrıca kemer türünden ahşap taşıyıcı sisteme de ahşap köprülerde rastlanır. Kafes sistem köprülerde alt başlık çekme geçirilmelerine mâruzken, üst boşluk basınç gerilmeleri taşırlar. Köşegen türünden olanlar ise kesme kuvvetine karşı koyarlar. Daha sonra ahşap köprülerde demir çubuklar kullanılmıştır. Ancak 1870’den sonra bakımının masraflı olması dolayısıyla ve modern trafik yüklerine karşı yeterince mukavim olmamasından yavaş yavaş terk edilmiştir.
Demir ve çelik köprüler: On dokuzuncu yüzyılda bu tür köprülerde önemli ilerlemeler yapıldı. Önceleri taş ve ahşap köprü yapım tekniğine uygun demir ve çelik köprüler yapılmışsa da, daha sonra bu tür malzemenin kendine has imkânlarının olduğu anlaşılmıştır.
Bu köprülerin bir türü olan asma köprülerde, köprü tabliyesi, iki ayağa bağlı çelik halatlara asılı olarak taşınır. Diğer bir tür de kafes taşıyıcı sistemi olan çelik köprülerdir. Bunların özelliği yüksek titreşimlere mukavim olmalarıdır.
Modern köprüler: Çeliğin ucuzlaması bunun daha yaygın kullanılmasını sağlamıştır. Ayrıca kaynak tekniğinin ilerlemesi daha sağlam birleşme yerlerinin yapımını sağlamıştır. Çeliğin mukâvemetinin yüksekliğinden dolayı, taşıdığı yükün ağırlığına oranı yüksektir. Değişik çelik alaşımlarının kullanılması çelik köprülerin mukâvemetinin daha yüksek ve dış tesirlere daha dayanıklı olmasını sağlamıştır. Her ne kadar alüminyum kullanılmasıyla, daha hafif köprüler elde edilebilirse de pahalı olması bunların yaygınlaşmasını önlemiştir. Ancak daha sonra betonarme yapı türünün gelişmesi ve 1950’lerden sonra öngerilmeli betonun uygulanmağa başlanması, köprü inşââtında önemli adımların atılmasına yol açmıştır. Köprü inşaatında önemli gelişmeleri ayrıca matematiksel ve deneysel araştırmalar, bilgisayar kullanımı hızlandırmıştır. Bu tür metodları kullanarak, mühendisler statik ve dinamik yükler altında köprüde ortaya çıkacak gerilmeleri daha kesin elde edebilecek duruma gelmişlerdir. Bu sûretle daha büyük açıklıkların daha nârin köprülerle geçilmesi mümkün olmuştur.
Betonarme köprüler: İlk betonarme köprüler taş köprülere benzer şekilde inşâ edilmiştir. Ancak 20. yüzyılda bu tür malzemenin kendisine has özelliği fark edilmiş ve farklı yapım türü geliştirilmiştir. Özellikle kemer köprülerin daha nârin yapılabilmesine imkân vermiştir. Yol, bu kemerin üstünde, kemerle düşey kolonlarla bağlı olabileceği gibi, altta kemere asılı da düzenlenebilir. Genellikle büyük açıklıklı betonarme kemer köprüler, üç açıklıdır.
Öngerilmeli beton köprüler: 1940’larda öngerilmeli betonun gelişmesiyle, betonun düşük çekme gerilmesi mahzuru önlenmiştir. Öngerilme, köprülere beton dökümünden önce gerilen ve betonun dökülmesi ve sertleşmesinden sonra serbest bırakılan çelik çubuklarla verilebilir. Diğer bir tür öngerilme verme şekli de betonun dökülüp sertleştikten sonra, yerleştirilen öngerilme kablolarına kuvvet tatbik edip bunun uçlarından ankre edilmesidir. Öngerilmede, betonun yüksek basınç mukâvemeti, çeliğin yüksek çekme mukâvemetiyle birleştirilmektedir. İlk öngerilmeli beton köprüler 1936’da Almanya’da ve daha sonra Fransa’da yapılmıştır.
Çelik köprüler:
Kiriş köprüler: En yaygın köprü şekli olup, kısa ile orta açıklıklarda uygulanır. Basit ve ekonomik oluşu, tercih sebebidir. Karayolu köprülerinde I şeklindeki çelik kirişler mesnetler arasına yerleştirilir. Daha sonra üstüne 20 santimetre betonarme plak dökülür. Demiryolu köprülerinde ise demiryolu boyunca kirişlere konulan enlemlere mesnetlendirilir. Kiriş köprüler tek açıklıklı olabileceği gibi, sürekli kiriş şeklinde çok açıklıklı da olabilir. Kaynaklı olabildiği gibi perçinli de yapılabilir. Büyük açıklıklar için, mesnetlerden gelen kablolar açıklık boyunca tabliyenin taşıyıcılığını arttırırlar. Kiriş, bir yüzü yola gelmek üzere kutu kesitli olarak da tertiplenebilir. Düşey çelik plaklar kutu kesitine kaynaklanarak, köprünün taşıyıcılığı arttırılır.
Kafes kiriş köprüler: Tek açıklıklı kafes kiriş köprülerde açıklık ortalarında yükseklik arttırılarak daha uygun taşıyıcılık elde edilir. Bu sûretle malzeme ekonomik şekilde kullanılmış olur. Kafes kiriş köprüler sürekli de yapılabilir. Bunların yükseklikleri mesnet bölgesinde de büyüktür. Bu tür köprüler diğer tür köprü şekilleriyle berâber de kullanılabilir. Kafes kiriş, kemer şeklinde olabildiği gibi konsol olarak da düzenlenebilir. Asma köprülerde tabliye, kafes kiriş türünden de tertip edilebilir.
Konsol kiriş köprüler: Bu, çeşitli şekillerde olabilir. Meselâ, uç mesneti yakın mesnete birleştiren kiriş konsol olarak diğer açıklığa doğru uzayabilir. Bu şekilde köprü kirişi ilâveten ara mesnetteki kuleye de asılabilir. Konsol kirişin tam uç noktası serbest olduğundan küçük çökmelere ve dönmelere müsâade edebilir. Genellikle kirişin yüksekliği değişkendir. Mesned üstünde büyük yüksekliğe sâhib olur. Dünyânın en uzun çelik konsol kirişi Kanada’da Quebec demiryolu üzerinde olup 549 metrekarelik bir açıklık geçilmektedir. 1900’de inşâatına başlanan köprünün yapımı sırasında iki defâ kazâ olmuş ve köprü 1917’de tamamlanabilmiştir.
Kemer köprüler: Kemer köprülerin en masif olanı mesnetlere bağlı olanıdır. Mesnetler dönebilecek şekilde, mafsallı olarak düzenlenebildiği gibi bâzı köprülerde tam tepe noktasında dönmelere müsâade edilebilir. Bunlar daha az masiftirler. Bu tür köprülerde yol köprü üzerinde olabilir ve yük basınç elemanlarıyla kemere verilir. Yol köprünün altından da geçebilir. Bu halde yolun yükü çekme taşıyan elemanlarla köprüye iletilir. Bâzı durumlarda yolun seviyesi kemerin üzerinden de geçebilir. Eğer mesnet zemini, sağlam değilse, mesnetler birbirine bağlanabilir. Kemerler genellikle basınç taşıdıklarından burkulmaya karşı da korunmaları gerekir. Dünyânın en uzun kemer köprüsü New York’da 1931’de inşâ edilen 504 m açıklıklı Bayonne köprüsüdür.
Asma köprüler: Yirminci yüzyılda uzun açıklıklar için asma köprüler yaygınlaşmıştır. Bunlar kablo, kule ve ankraj olmak üzere üç elemanla belirlenir. Kablolar, köprünün tabliyesini taşıyan yüksek mukâvemetli çelik tellerden ibârettir. Genellikle kablolar helisel şekildedir, bu sûretle daha kolay îmal edilirler. Köprünün kulelerine kablolar bağlanır ve bunlar köprünün tabliyesine mesnetlik teşkil ederler. Bunlar genel olarak çelik taşıyıcılardır, ancak betonarme de olabilirler. Kabloların bir uçları büyük bloklara bağlanır. İstanbul Boğazı üstünde uzunlukları bakımından dünyâdaki emsalleri arasında başlarda yer alan Boğaziçi (1074 m) ve Fâtih Sultan Mehmed (1090 m), Asma köprülerimiz meşhurdur. (Bkz. Boğaziçi ve Fâtih Sultan Mehmed köprüleri)
Hareketli köprüler: Hareketli köprüler, gemi ve büyük deniz vâsıtalarına geçit verirler. Özellikle gerekli yükseklikte sâbit köprü yapımı pahalı veya mümkün değilse bu tür köprü tercih edilir. Hareketi için ilâve düzenlerin projelendirilmesi gerektiğinden, genellikle görünüşleri zarif değildir.
Terâzi tipinden hareketli köprüler, tür olarak çekilen orta çağ köprülerine benzerler. Hareket sırasında bir uç sâbit kalırken, diğer uç kaldırılır. Bunun tanınmış örneği 1894’ten kalan Londra’daki Tower Köprüsüdür. Bâzı köprülerde ise hareket, düşey eksen etrafında dönme ile sağlanır. Bunların açılıp kapanmaları zaman alırsa da her türlü geçişe uygundur.
Değişik bir hareket köprünün bir parçasının tamâmen düşey hareket edebilmesini sağlamakla elde edilebilir. Diğer türlere nazaran daha ucuz olarak inşâ edilebilirler ve hareket için daha az güce ihtiyaç gösterirler.
Köprünün hareketi, yatay hareketle de gerçekleştirilebilir. Ancak köprünün içeri çekilmesi için büyük yere ihtiyaç olması mahzurludur. Bunun bir örneği geçmiş dönemde İstanbul’daki Mecidiye (Galata) Köprüsüdür.
Askerî köprüler: Bunların özellikleri hareketli, kolay ve hızla kurulabilen türden olmalarıdır. Askerî köprüler genellikle yüzen orta ayakların üzerine mesnetlendirilirler. Her açıklık parçası hareket edebilir. Ancak amaçları îtibâriyle geçici olarak inşâ edilirler. Bu tür ilk köprüyü M.Ö. 537’de Mezopotamya’da Persler yapmışlardır. Bu tür köprülerin diğer bir mahzuru her açıklığın kendi başına çalışmasıdır. Bunun sonucu bir açıklığın fazla yüklenmesi, diğer açıklıklar ona yardım edemeyeceği için, çökme ile sonuçlanır. Diğer bir çeşit askerî köprü, yol tabliyesinin ahşap bloklar üzerine mesnetlendirilmesiyle inşâ edilir. Askerî kiriş köprüler, prefabrike çelik ve alüminyum elemanların yan yana getirilip monte edilmesiyle inşâ edilir.
Köprü projelendirilmesi ve inşâası: İlk adım köprünün gerekli olup olmadığını belirlemektir. Bu tamâmen ekonomik problemdir. Daha sonra ilgili sâhanın kamulaştırılması gerekir. Bu adımda mühendislik çalışmaları başlar. Arâzinin topografik haritası çıkarılır, temel sondajları yapılır. Bundan sonraki adım, köprü tipinin seçilmesidir. Bu; yerine, amacına, açıklığına, kullanılacak malzemeye ve çevre ile uyuşumuna bağlı olarak seçilir. Ekonomik olması yönünden, kiriş köprüler 6-300 m; kemer köprüler 60-300 m; kafes sistem köprüler 60-450 m; konsol köprüler 150-550 m ve asma köprüler 300-1500 m arasında tercih edilir.
Köprünün projelendirilmesinde dış kuvvetlerin yapıya olan tesirleri inceden inceye analiz edilir. Dış yükler, köprü ağırlığı gibi statik yükler olabildiği gibi, trafik yükü gibi dinamik de olabilir. Dinamik yükler ağırlık bakımından önemli olmasalar bile, meydana getirecekleri titreşim yönünden önemlidirler. Rüzgâr yükü de bu yönden mühimdir. Özellikle dikkat isteyen bir nokta da, köprü ayaklarının inşâsıdır. Ağır yük taşıdıkları gibi, akıntıya, dalga ve buz hareketine karşı dururlar. Köprülerin projelendirilmesinde bilgisayarlar her geçen gün daha önemli olmaktadırlar. Köprünün çeşitli yükler altındaki analizi bilgisayar ile yapıldığı gibi, model deneyleri de yapılabilir.
Köprü temellerinin inşâsı, üst yapısı kadar pahalı olabilir. En önemli zorluğu temelin su içinde yapılması arz eder. En eski metodlardan biri köprü ayağı kadar bir yeri kazıklarla çevirip suyunu boşaltıp, temelin inşâasıdır. Diğer bir inşâ tarzı da altı açık bir kutunun temel zeminine indirilip, basınçlı hava ile suyun itilip, temelin yapılmasıdır. Köprü ayağı, çakılan kazıklar üzerine de oturtulabilir.
Köprü ayaklarının inşâsı bittikten sonra iş üst yapının yapılmasına gelir. Bu özellikle köprünün tipine bağlıdır. Bir metod da iskele yapılarak köprü iskele üzerine inşâ edilir, sonra iskele kaldırılır. Ancak iskelenin yapılması mümkün olmayabilir. Diğer bir yol da, köprü parçalarının yüzdürülerek getirilip, daha sonra monte edilmeleridir. Özellikle konsol köprülerde, köprü adım adım inşâ edilerek ilerler. Yeni kısımlar, eski kısımlara taşıttırılır. Kafes sistem köprülerde ise, köprü karada inşâ edilir. Daha sonra diğer kıyıya sürülür. Asma köprülerde ise inşâ, ayaklardan başlar, ortaya doğru asma kabloya bağlı olarak ilerler. Her metodda, köprünün inşâ edilmesi için bu durumda da emniyetin sağlanması pek önemlidir.
KÖPEKBALIĞI (Selekhos)
Alm. Haifish (m), Fr. Réquin (n.m), İng. Shark. Familyası: Harhariyasgiller (Carchariidae). Yaşadığı yerler: Hem okyanusta hem de tatlı sularda bulunabilirler. Tropik sularda, kuzey denizlerinde ve Akdeniz’de çoğunlukla derinlerde rastlanırlar. Özellikleri: İskeletleri kıkırdaktandır. Vücutlarının büyük kısmı zımpara gibi bir madde ile kaplıdır. Ağızları başın altında bulunur. Keskin birkaç sıra dişleri bulunur. Yumurtlayan ve doğuran türleri vardır. Çeşitleri: Harhariyas, güneşleyen köpekbalığı, çizgili köpekbalığı, mavi köpekbalığı, çekiç köpekbalığı, camgöz, vatoz, keler bilinen meşhur türleridir.
Köpekbalıkları (Selachii) takımından, torpido veya mekik gövdeli, sivri burunlu, ağızları alt tarafta olan ve solungaç yarıkları boynun iki yanında bulunan, kıkırdak iskeletli yırtıcı balıkların genel adı. Denizlerde yaşayan 250 kadar türü bilinmektedir. Bunların 27 türünün insanlara saldırdığı tesbit edilmiştir. Bâzı türler tropik nehirlerin tatlı su ağızlarına kadar sokulurlar. Boyları 30 cm’den küçük olanları olduğu gibi 14 metreye ulaşanları ve ağırlıkları 18 ton gelenleri vardır. Derileri pulsuzdur. Üzeri zımpara gibi sert ve pürtüklü bir maddeyle kaplıdır. Kuru derileri eskiden marangozlar tarafından zımpara kâğıdı yerine kullanılırdı. Boyunlarının yan tarafında çoğunlukla beşer solungaç yarığı bulunur. Bu sayı bâzılarında altı veya yedi olabilir. Solungaçlarının kapakları yoktur. Solunum için su, ağızdan alınarak solungaç yarıklarından pompalanır.
Köpekbalıklarının yüzme (hava) keseleri bulunmadığından ve suda ağır olduklarından, batmamak için sürekli olarak yüzmek zorundadırlar. Bu sâyede su kesintisiz olarak ağızdan girerek solungaçlardan pompalanır. Balina köpekbalığı ise, ağzı açık olarak yüzdüğünden su akımı kesintisizdir.
Gelişmiş geniş yüzgeçleri, bir su kanadı gibi kullanılarak ağır gövdeyi devamlı yukarı kaldırırlar. Bâzılarının sindirim sistemi de yüzmeye yardımcıdır. Kum köpekbalıkları su yüzeyinde kalabilmek için hava yutarak mîdelerini şişirirler. Köpekbalıklarının vücut yağları karaciğerlerinde biriktiğinden etleri yavan ve tatsızdır. Orta derinlikte yaşayanlarının büyük ve yağlı karaciğerleri yüzdürücü organ görevi yapar.
Köpekbalıklarının sâbit solungaçlarını havalandırmak için, devamlı dolaşmaları gerektiği fikrinin doğruluğu bütün türler için geçerli değildir. Kaplan köpekbalıkları ve diğer bâzılarının karınları üstünde yatarak saatlerce dipte kalabildikleri gözlenmiştir. Ağızları, oksijen için solungaçlara ağır ağır su pompalar vaziyettedir.
Köpekbalıklarının üremesi, çiftleşme sonucunda iç döllenme ile gerçekleşir. Döl yatağında yumurtalardan çıkan yavrular gelişimlerini buradan tamamlar ve canlı olarak doğarlar. Bâzıları ise yumurtlayarak ürer. Bir kuş yumurtası kadar olabilen yumurtaları esnek bir kapsül içinde bulunur. Uçlarındaki ipliksi uzantılarla zeminlere tutunurlar. Yavrular doğar doğmaz dişlerine uygun küçük balıklara saldırırlar. Köpekbalıklarının karaciğerleri A vitamini bakımından zengindir. Bunlar ve derileri için avlanırlar.
Köpekbalıklarında dişler çenelerinde birkaç sıra hâlinde bulunur. Bu diş dizilerinin dışta olanı etkilidir ve içteki dizi ise kolaylıkla dışa doğru katlanabilir ve burada kaybedilen dişlerin yerini alır. Çenenin ön kısmında dişler kesicidir. Bunların gerisinde ise ezici dişler yer alır.
Etçil saldırgan ve hareketli hayvanlardır. Çoğunlukla balıklar, çeşitli omurgasızlar ve gemilerden, limanlardan, atılan çöplerle beslenirler. Bu arada çeşitli eşyâları da yutarlar. Yakalananların mîdelerinde çeşitli kutular, şişeler, kömür ve tahta parçaları, gazete kâğıdı, kırık çalar saatler, beze sarılmış tuğla gibi eşyâlar görülür. Mîdeleri sindirimden çok depolama vazîfesi yapmaktadır. Bâzan mîdelerinde, parçalanmadan yutulmuş bütün balıklara rastlanabilmektedir. Köpekbalıklarının doymak bilmeyen yüksek bir iştahları vardır. Müthiş açlıklarını bastırmak için devamlı yiyecek ararlar. Bulurlarsa yerler. Köpekbalıkları okyanusların çöpçüleridir. Ağızlar başlarının altında olduğundan deniz tabanındaki leşleri âdetâ süpürürler. Mîde suları o kadar kuvvetlidir ki, tek bir damlası insan etini yakar. Yavruları bile aç doğar. Doğar doğmaz dişlerine uygun küçük balıklara saldırırlar. Ağızları altta olduğundan, avlarına yandan dönerek saldırırlar. Avdan testereyle kesilmiş gibi parçalar kopararak yerler. Bu balıkların saldırısı sonucu, ayağını veya kolunu kaybetmiş birçok insan mevcuttur. Bu hayvanlar, tehlikeli olmakla berâber insanlara yaptıkları zarar korkulduğu kadar değildir. Her sene yıldırım çarpmasıyla ölenlerin sayısı, köpekbalıklarının öldürdüklerinden fazladır.
Köpekbalıkları, çok keskin bir koku alma duyusuna sâhiptir. Başın alt kısmında ve ağzın önünde bulunan burun deliklerinde koku alma organları vardır. Burunları soluk almaya değil, koku almaya yarar. Kan kokusunu üç km uzaklıktan hissederler ve saldırgan bir hâle gelerek o bölgeye doğru hızla hareket ederler.
Koku duyusunu görme duyusu tamamlar. Eskiden beri, köpekbalıklarının gözlerinin zayıf olduğu kabul edilirdi. Ancak, yapılan incelemeler netîcesinde gözlerinde hassas bir retina bulunduğu ortaya çıkarıldı. Çok zayıf ışıkta bile görebilirler. Meselâ gece veya karanlık derin sularda rahatlıkla avlanabilirler. Bâzı derin su köpekbalıklarının gözlerindeki ağ tabakasında zayıf ve kesintili ışığı netleştiren ince bir zar mevcuttur. (Kediler de buna yakın bir mekanizmayla koyu karanlık bir ortamdaki en zayıf ışığı bile değerlendirerek çevrelerini rahatça görürler.) Gözlerine fazla ışık geldiğinde duyarlı zar, bir çeşit koku diyaframıyla örtülerek gözü korur.
Araştırmacılar, köpekbalıklarının avlanırken, avlarının 30 metre yakınına kadar koku duyularıyla yaklaştığını, 30 metreden daha yakın olan avları için gözlerini devreye koyduklarını ortaya çıkardı.
Köpekbalıkları, ayrıca vibrasyonlara karşı da çok hassastır. Aynı zamandan vibrasyon (sallantı) cinsi de mühimdir. Akıntı ters olsa bile işitme duyuları sâyesinde sudaki titreşimlerden, yaralı bir insan veya hayvanın varlığının farkına varırlar. İşitme olayına, kapsül içinde bulunan iç kulaklarından başka, yanal çizgilerinden de son derece istifâde ederler. Kemikli balıklarda olduğu gibi, vücutlarının yanlarında uzunlamasına birer kanal içinde bulunan yan organ (yanal çizgi) küçük frekanslı titreşimleri idrak eder.
Köpekbalıklarının saldırısına sebeb olan etkilerden biri de yüzen kimsenin sudaki hareketleridir. Köpek balıkları, daha çok sinirli, düzensiz, çırpıntı şeklindeki su dalgalarına doğru giderler. Bir insanın sudaki davranışı, çoğu zaman köpekbalıklarının davranışını tâyin eder. Suda panik çok tehlikelidir. Böyle hareketler köpekbalıklarına dâvetiyedir. Denizde yüzen insan, köpekbalığı gördüğü takdirde soğukkanlılığını bozmadan düzenli yüzme hareketleriyle sâhile bir an önce varmaya çalışmalıdır. Bunun çok faydası vardır. Paniğe kapılmadan düzgün yüzme hareketleriyle birkaç köpekbalığı arasından sıyrılarak sâhile ulaşan kimseler mevcuttur. Köpekbalığının burnu darbeye karşı hassastır. Burnuna vurulabilecek bir yumruk, balığı kaçırtır. Bir yaralanma hâlinde, yarayı hemen kayış gibi birşeyle sıkarak kanı durdurmak gerekir. Aksi takdirde kısa bir anda ortalık köpekbalıklarıyla kaynayabilir. Köpekbalıkları genelde derin su hayvanları olmakla berâber bâzan sığ sularda da saldırmaktadırlar.
Köpekbalıklarına karşı çeşitli korunma çâreleri araştırılmaktadır. İkinci Dünyâ Harbinde ABD donanmasında bunlarla ilgili çalışmalar hızlandırılmıştı. Yarı kokuşmuş köpekbalığı etinin, ahtapot ve mürekkepbalığı mürekkebinin köpekbalıklarını kaçırttığı tesbit edildi. İlim adamları, bir geminin batması veya bir tayyarenin mecbûri iniş yapması hâlinde personeli korumak için bakır-asetatlı bir bileşimi ve nigrosin boyası hazırladılar. Bakır-asetatlı bileşim, kokuşmuş köpekbalığı etinin bâzı kimyevî husûsiyetini taşır. Nigrosin boyası da, mürekkep balığı mürekkebini andırır. Yapılan denemeler gösterdi ki, suda eriyen kalıp hâlindeki karışım suya bırakılınca köpekbalıklarını kaçırttı. Korunma çâresi olarak gemideki bütün personele dağıtıldı. Böylece birçok hayat kurtarılmış oldu. Daha sonra yapılan araştırmalar netîcesinde köpekbalıklarını kaçırtan şeyin nigrosin boyasından çok boyanın rengi olduğu ortaya çıktı. Bununla berâber asetat ve kara nigrosin boyasıyla yapılan deneyler her zaman kesin sonuç verememektedir. Delinmiş, basınçlı hava borularından çıkan hava kabarcıkları da köpekbalıklarını tamâmen kaçırtmamaktadır. Köpekbalığı saldırısına karşı, insanı koruyabilen bir çeşit “köpekbalığı kaçırıcı madde” elde etme çalışmaları henüz kesin bir sonuç verememiştir. En uygun savunma çeşidi; yüzülen alanları, köpekbalıklarına karşı hazırlanmış özel ağlarla çevirmektir.
Köpekbalıklarının denizlerde mağlup edemedikleri tek hayvan zekî foklardır. Foklar saldırgan köpekbalıklarının karın boşluğuna dalarak karnını deşerler. Bâzı ülkelerin plajlarında, köpekbalıklarının saldırılarına karşı ehlileştirilmiş fok balıkları bulundurulur. Yurdumuzda en çok rastlanan camgöz kedibalığı, pamukbalığı ve vatozlardır.
Asıl köpekbalığı (Mustelus mustelus): Tropik ve kuzey denizlerle Akdeniz’de yaşar. Boyu 1,25 ile 1,75 m arasındadır. Yumuşakça ve kabuklular ile beslenir. Derinlerde barınır. Mayıs ve haziran aylarında kıyı bölgelere gelir.
Mâvi köpekbalığı (Prionace glauca): Tropik ve ılık denizler ile Akdeniz’de ve Avrupa kıyılarında yaşar. Boyu 3,5-4,5 metre kadardır. Gözleri, göğüs ve karın yüzgeçleri mâvi olduğu için bu adı almıştır. Pamuk balığı olarak da bilinir. Dişleri kuvvetli ve testere gibidir. Yakalandığı zaman sudan çıkarılmadan önce öldürülür. Asıl harhariyastan sonra insanlar için en korkulu balıktır. Bir defâ insan etinin tadını almış olanı korkusuzca insana saldırır. Tropik denizlerde 140 kadar çeşidi yaşamaktadır.
Asıl harhariyas (Carccharhinus lamia): Bu cinsin 40 kadar türü vardır. Atlantik Denizinde ve Akdeniz’de yaşar. Boyu 2,25 metre kadardır. Rastladığı balığı yutar. İnsan için en tehlikeli köpekbalığıdır.
Mahmuzlu camgöz (Squalus acanthias): Atlantik Denizinde ve Akdeniz’de yaşar. Boyu 1,5 metre kadardır. Her iki yılda bir ilkbaharda beyaz renkli 25-26 cm boyunda 6 ile 12 yavru doğurur.
Siyah camgöz (Etmopterus spinax): Avrupa denizlerinde yaşar, Boyu 45 cm’dir. Sırt yüzgeçlerinde birer diken vardır. Ortalama olarak 10 ile 20 yavru doğurur.
Çekiç balığı(Sphhyrna zygaena): Akdeniz’de tropik denizlerde yaşar. Başı çekiç şeklinde, saldırgan bir köpekbalığıdır. Boyları 3-5 m’ye ulaşabilir. 200-300 kg ağırlıkta olanları mevcuttur.
Güneşleyen köpekbalığı (Cetorhinus maximus): Daha çok okyanuslarda bulunur. Boyları 13 metreye, ağırlıkları 400 kiloya kadar ulaşır. Denizin yüzeyine yatıp ısındığı için bu ismi almıştır. Saldırdığı avını öldürmeye değil ondan bir parça koparmaya çalışır.
Alm. Haifish (m), Fr. Réquin (n.m), İng. Shark. Familyası: Harhariyasgiller (Carchariidae). Yaşadığı yerler: Hem okyanusta hem de tatlı sularda bulunabilirler. Tropik sularda, kuzey denizlerinde ve Akdeniz’de çoğunlukla derinlerde rastlanırlar. Özellikleri: İskeletleri kıkırdaktandır. Vücutlarının büyük kısmı zımpara gibi bir madde ile kaplıdır. Ağızları başın altında bulunur. Keskin birkaç sıra dişleri bulunur. Yumurtlayan ve doğuran türleri vardır. Çeşitleri: Harhariyas, güneşleyen köpekbalığı, çizgili köpekbalığı, mavi köpekbalığı, çekiç köpekbalığı, camgöz, vatoz, keler bilinen meşhur türleridir.
Köpekbalıkları (Selachii) takımından, torpido veya mekik gövdeli, sivri burunlu, ağızları alt tarafta olan ve solungaç yarıkları boynun iki yanında bulunan, kıkırdak iskeletli yırtıcı balıkların genel adı. Denizlerde yaşayan 250 kadar türü bilinmektedir. Bunların 27 türünün insanlara saldırdığı tesbit edilmiştir. Bâzı türler tropik nehirlerin tatlı su ağızlarına kadar sokulurlar. Boyları 30 cm’den küçük olanları olduğu gibi 14 metreye ulaşanları ve ağırlıkları 18 ton gelenleri vardır. Derileri pulsuzdur. Üzeri zımpara gibi sert ve pürtüklü bir maddeyle kaplıdır. Kuru derileri eskiden marangozlar tarafından zımpara kâğıdı yerine kullanılırdı. Boyunlarının yan tarafında çoğunlukla beşer solungaç yarığı bulunur. Bu sayı bâzılarında altı veya yedi olabilir. Solungaçlarının kapakları yoktur. Solunum için su, ağızdan alınarak solungaç yarıklarından pompalanır.
Köpekbalıklarının yüzme (hava) keseleri bulunmadığından ve suda ağır olduklarından, batmamak için sürekli olarak yüzmek zorundadırlar. Bu sâyede su kesintisiz olarak ağızdan girerek solungaçlardan pompalanır. Balina köpekbalığı ise, ağzı açık olarak yüzdüğünden su akımı kesintisizdir.
Gelişmiş geniş yüzgeçleri, bir su kanadı gibi kullanılarak ağır gövdeyi devamlı yukarı kaldırırlar. Bâzılarının sindirim sistemi de yüzmeye yardımcıdır. Kum köpekbalıkları su yüzeyinde kalabilmek için hava yutarak mîdelerini şişirirler. Köpekbalıklarının vücut yağları karaciğerlerinde biriktiğinden etleri yavan ve tatsızdır. Orta derinlikte yaşayanlarının büyük ve yağlı karaciğerleri yüzdürücü organ görevi yapar.
Köpekbalıklarının sâbit solungaçlarını havalandırmak için, devamlı dolaşmaları gerektiği fikrinin doğruluğu bütün türler için geçerli değildir. Kaplan köpekbalıkları ve diğer bâzılarının karınları üstünde yatarak saatlerce dipte kalabildikleri gözlenmiştir. Ağızları, oksijen için solungaçlara ağır ağır su pompalar vaziyettedir.
Köpekbalıklarının üremesi, çiftleşme sonucunda iç döllenme ile gerçekleşir. Döl yatağında yumurtalardan çıkan yavrular gelişimlerini buradan tamamlar ve canlı olarak doğarlar. Bâzıları ise yumurtlayarak ürer. Bir kuş yumurtası kadar olabilen yumurtaları esnek bir kapsül içinde bulunur. Uçlarındaki ipliksi uzantılarla zeminlere tutunurlar. Yavrular doğar doğmaz dişlerine uygun küçük balıklara saldırırlar. Köpekbalıklarının karaciğerleri A vitamini bakımından zengindir. Bunlar ve derileri için avlanırlar.
Köpekbalıklarında dişler çenelerinde birkaç sıra hâlinde bulunur. Bu diş dizilerinin dışta olanı etkilidir ve içteki dizi ise kolaylıkla dışa doğru katlanabilir ve burada kaybedilen dişlerin yerini alır. Çenenin ön kısmında dişler kesicidir. Bunların gerisinde ise ezici dişler yer alır.
Etçil saldırgan ve hareketli hayvanlardır. Çoğunlukla balıklar, çeşitli omurgasızlar ve gemilerden, limanlardan, atılan çöplerle beslenirler. Bu arada çeşitli eşyâları da yutarlar. Yakalananların mîdelerinde çeşitli kutular, şişeler, kömür ve tahta parçaları, gazete kâğıdı, kırık çalar saatler, beze sarılmış tuğla gibi eşyâlar görülür. Mîdeleri sindirimden çok depolama vazîfesi yapmaktadır. Bâzan mîdelerinde, parçalanmadan yutulmuş bütün balıklara rastlanabilmektedir. Köpekbalıklarının doymak bilmeyen yüksek bir iştahları vardır. Müthiş açlıklarını bastırmak için devamlı yiyecek ararlar. Bulurlarsa yerler. Köpekbalıkları okyanusların çöpçüleridir. Ağızlar başlarının altında olduğundan deniz tabanındaki leşleri âdetâ süpürürler. Mîde suları o kadar kuvvetlidir ki, tek bir damlası insan etini yakar. Yavruları bile aç doğar. Doğar doğmaz dişlerine uygun küçük balıklara saldırırlar. Ağızları altta olduğundan, avlarına yandan dönerek saldırırlar. Avdan testereyle kesilmiş gibi parçalar kopararak yerler. Bu balıkların saldırısı sonucu, ayağını veya kolunu kaybetmiş birçok insan mevcuttur. Bu hayvanlar, tehlikeli olmakla berâber insanlara yaptıkları zarar korkulduğu kadar değildir. Her sene yıldırım çarpmasıyla ölenlerin sayısı, köpekbalıklarının öldürdüklerinden fazladır.
Köpekbalıkları, çok keskin bir koku alma duyusuna sâhiptir. Başın alt kısmında ve ağzın önünde bulunan burun deliklerinde koku alma organları vardır. Burunları soluk almaya değil, koku almaya yarar. Kan kokusunu üç km uzaklıktan hissederler ve saldırgan bir hâle gelerek o bölgeye doğru hızla hareket ederler.
Koku duyusunu görme duyusu tamamlar. Eskiden beri, köpekbalıklarının gözlerinin zayıf olduğu kabul edilirdi. Ancak, yapılan incelemeler netîcesinde gözlerinde hassas bir retina bulunduğu ortaya çıkarıldı. Çok zayıf ışıkta bile görebilirler. Meselâ gece veya karanlık derin sularda rahatlıkla avlanabilirler. Bâzı derin su köpekbalıklarının gözlerindeki ağ tabakasında zayıf ve kesintili ışığı netleştiren ince bir zar mevcuttur. (Kediler de buna yakın bir mekanizmayla koyu karanlık bir ortamdaki en zayıf ışığı bile değerlendirerek çevrelerini rahatça görürler.) Gözlerine fazla ışık geldiğinde duyarlı zar, bir çeşit koku diyaframıyla örtülerek gözü korur.
Araştırmacılar, köpekbalıklarının avlanırken, avlarının 30 metre yakınına kadar koku duyularıyla yaklaştığını, 30 metreden daha yakın olan avları için gözlerini devreye koyduklarını ortaya çıkardı.
Köpekbalıkları, ayrıca vibrasyonlara karşı da çok hassastır. Aynı zamandan vibrasyon (sallantı) cinsi de mühimdir. Akıntı ters olsa bile işitme duyuları sâyesinde sudaki titreşimlerden, yaralı bir insan veya hayvanın varlığının farkına varırlar. İşitme olayına, kapsül içinde bulunan iç kulaklarından başka, yanal çizgilerinden de son derece istifâde ederler. Kemikli balıklarda olduğu gibi, vücutlarının yanlarında uzunlamasına birer kanal içinde bulunan yan organ (yanal çizgi) küçük frekanslı titreşimleri idrak eder.
Köpekbalıklarının saldırısına sebeb olan etkilerden biri de yüzen kimsenin sudaki hareketleridir. Köpek balıkları, daha çok sinirli, düzensiz, çırpıntı şeklindeki su dalgalarına doğru giderler. Bir insanın sudaki davranışı, çoğu zaman köpekbalıklarının davranışını tâyin eder. Suda panik çok tehlikelidir. Böyle hareketler köpekbalıklarına dâvetiyedir. Denizde yüzen insan, köpekbalığı gördüğü takdirde soğukkanlılığını bozmadan düzenli yüzme hareketleriyle sâhile bir an önce varmaya çalışmalıdır. Bunun çok faydası vardır. Paniğe kapılmadan düzgün yüzme hareketleriyle birkaç köpekbalığı arasından sıyrılarak sâhile ulaşan kimseler mevcuttur. Köpekbalığının burnu darbeye karşı hassastır. Burnuna vurulabilecek bir yumruk, balığı kaçırtır. Bir yaralanma hâlinde, yarayı hemen kayış gibi birşeyle sıkarak kanı durdurmak gerekir. Aksi takdirde kısa bir anda ortalık köpekbalıklarıyla kaynayabilir. Köpekbalıkları genelde derin su hayvanları olmakla berâber bâzan sığ sularda da saldırmaktadırlar.
Köpekbalıklarına karşı çeşitli korunma çâreleri araştırılmaktadır. İkinci Dünyâ Harbinde ABD donanmasında bunlarla ilgili çalışmalar hızlandırılmıştı. Yarı kokuşmuş köpekbalığı etinin, ahtapot ve mürekkepbalığı mürekkebinin köpekbalıklarını kaçırttığı tesbit edildi. İlim adamları, bir geminin batması veya bir tayyarenin mecbûri iniş yapması hâlinde personeli korumak için bakır-asetatlı bir bileşimi ve nigrosin boyası hazırladılar. Bakır-asetatlı bileşim, kokuşmuş köpekbalığı etinin bâzı kimyevî husûsiyetini taşır. Nigrosin boyası da, mürekkep balığı mürekkebini andırır. Yapılan denemeler gösterdi ki, suda eriyen kalıp hâlindeki karışım suya bırakılınca köpekbalıklarını kaçırttı. Korunma çâresi olarak gemideki bütün personele dağıtıldı. Böylece birçok hayat kurtarılmış oldu. Daha sonra yapılan araştırmalar netîcesinde köpekbalıklarını kaçırtan şeyin nigrosin boyasından çok boyanın rengi olduğu ortaya çıktı. Bununla berâber asetat ve kara nigrosin boyasıyla yapılan deneyler her zaman kesin sonuç verememektedir. Delinmiş, basınçlı hava borularından çıkan hava kabarcıkları da köpekbalıklarını tamâmen kaçırtmamaktadır. Köpekbalığı saldırısına karşı, insanı koruyabilen bir çeşit “köpekbalığı kaçırıcı madde” elde etme çalışmaları henüz kesin bir sonuç verememiştir. En uygun savunma çeşidi; yüzülen alanları, köpekbalıklarına karşı hazırlanmış özel ağlarla çevirmektir.
Köpekbalıklarının denizlerde mağlup edemedikleri tek hayvan zekî foklardır. Foklar saldırgan köpekbalıklarının karın boşluğuna dalarak karnını deşerler. Bâzı ülkelerin plajlarında, köpekbalıklarının saldırılarına karşı ehlileştirilmiş fok balıkları bulundurulur. Yurdumuzda en çok rastlanan camgöz kedibalığı, pamukbalığı ve vatozlardır.
Asıl köpekbalığı (Mustelus mustelus): Tropik ve kuzey denizlerle Akdeniz’de yaşar. Boyu 1,25 ile 1,75 m arasındadır. Yumuşakça ve kabuklular ile beslenir. Derinlerde barınır. Mayıs ve haziran aylarında kıyı bölgelere gelir.
Mâvi köpekbalığı (Prionace glauca): Tropik ve ılık denizler ile Akdeniz’de ve Avrupa kıyılarında yaşar. Boyu 3,5-4,5 metre kadardır. Gözleri, göğüs ve karın yüzgeçleri mâvi olduğu için bu adı almıştır. Pamuk balığı olarak da bilinir. Dişleri kuvvetli ve testere gibidir. Yakalandığı zaman sudan çıkarılmadan önce öldürülür. Asıl harhariyastan sonra insanlar için en korkulu balıktır. Bir defâ insan etinin tadını almış olanı korkusuzca insana saldırır. Tropik denizlerde 140 kadar çeşidi yaşamaktadır.
Asıl harhariyas (Carccharhinus lamia): Bu cinsin 40 kadar türü vardır. Atlantik Denizinde ve Akdeniz’de yaşar. Boyu 2,25 metre kadardır. Rastladığı balığı yutar. İnsan için en tehlikeli köpekbalığıdır.
Mahmuzlu camgöz (Squalus acanthias): Atlantik Denizinde ve Akdeniz’de yaşar. Boyu 1,5 metre kadardır. Her iki yılda bir ilkbaharda beyaz renkli 25-26 cm boyunda 6 ile 12 yavru doğurur.
Siyah camgöz (Etmopterus spinax): Avrupa denizlerinde yaşar, Boyu 45 cm’dir. Sırt yüzgeçlerinde birer diken vardır. Ortalama olarak 10 ile 20 yavru doğurur.
Çekiç balığı(Sphhyrna zygaena): Akdeniz’de tropik denizlerde yaşar. Başı çekiç şeklinde, saldırgan bir köpekbalığıdır. Boyları 3-5 m’ye ulaşabilir. 200-300 kg ağırlıkta olanları mevcuttur.
Güneşleyen köpekbalığı (Cetorhinus maximus): Daha çok okyanuslarda bulunur. Boyları 13 metreye, ağırlıkları 400 kiloya kadar ulaşır. Denizin yüzeyine yatıp ısındığı için bu ismi almıştır. Saldırdığı avını öldürmeye değil ondan bir parça koparmaya çalışır.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
