MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,239
Forum posts:» Forum posts: 5,830

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



Şefaat: Hz. Peygamber'in Duası

Şefaat ne demektir? Ahirette kendilerine şefaat hakkı verilecek kişiler kimlerdir? Kimlere şefaat edilmeyecektir?

Ebû Hüreyre'nin (ra) anlattığına göre o, “Ey Allah'ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?” diye sormuş, Resûlullah (sas) şöyle cevap vermişti:

“Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah'tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir.”

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ مَاذَا رَدَّ إِلَيْكَ رَبُّكَ عَزَّ وَجَلَّ فِي الشَّفَاعَةِ؟ قَالَ: لَقَدْ ظَنَنْتُ لَتَكُونَنَّ أَوَّلَ مَنْ سَأَلَنِي “لِمَّا” رَأَيْتُ مِنْ حِرْصِكَ عَلَى الْعِلْمِ شَفَاعَتِي لِمَنْ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُخْلِصًا يُصَدِّقُ قَلْبُهُ لِسَانَهُ وَلِسَانُهُ قَلْبَهُ.

(HM10724 İbn Hanbel, II, 518)

***

عَنْ أَبِى مُوسَى الأَشْعَرِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “خُيِّرْتُ بَيْنَ الشَّفَاعَةِ وَبَيْنَ أَنْ يَدْخُلَ نِصْفُ أُمَّتِى الْجَنَّةَ. فَاخْتَرْتُ الشَّفَاعَةَ. لأَنَّهَا أَعَمُّ وَأَكْفَى أَتُرَوْنَهَا لِلْمُتَّقِينَ؟ لاَ وَلَكِنَّهَا لِلْمُذْنِبِينَ الْخَطَّائِينَ الْمُتَلَوِّثِينَ.”

Ebû Musa el-Eş'arî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Bana, şefaat etme ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercih yapma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir.”

(İM4311 İbn Mâce, Zühd, 37)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ يَدْعُوهَا فَأُرِيدُ أَنْ أَخْتَبِئَ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لأُمَّتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”

Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.”

(M487 Müslim, Îmân, 334)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “أَنَا سَيِّدُ وَلَدِ آدَمَ وَأَوَّلُ مَنْ تَنْشَقُّ عَنْهُ الأَرْضُ وَأَوَّلُ شَافِعٍ وَأَوَّلُ مُشَفَّعٍ.”

Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak olan, ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek olanım.”

(D4673 Ebû Dâvûd, Sünnet, 13)

***

عَنْ أَبِي أُمَامَةَ الْبَاهِلِيِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي شَفِيعًا يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِصَاحِبِهِ…”

Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kur'an okuyun! Çünkü Kur'an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır…”

(HM22546 İbn Hanbel, V, 255; M1874 Müslim, Müsâfirîn, 252)

***

Peygamber Efendimiz (sas), kendisine hizmet eden sahâbîlerin durumuyla yakından ilgilenir, ihtiyaçlarının olup olmadığını sorardı. Bu sahâbîlerden biri olan Rebîa b. Kâ’b el-Eslemî de Resûlullah’ın (sas), "Bir ihtiyacın var mı?" sorusuna sık sık muhatap olan kimselerdendi. Bir gün yine bu şekilde kendisine sorduğunda, "Evet ey Allah’ın Resûlü! Bir ihtiyacım var." dedi. Resûlullah (sas), "İhtiyacın nedir?" buyurduğunda da, "İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir." cevabını verdi. Bunun üzerine Kutlu Nebî (sas), "Sana bu konuda kim yol gösterdi?" sorusunu yönelttiğinde o, "Rabbim." cevabını verdi. Allah Resûlü (sas), "İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!" buyurdu.

"Şefaat", âhiret gününde Resûlullah’ın (sas), diğer peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kimselerin, müminlerin bağışlanmaları için Allah (sas) katında dua ve niyazda bulunmaları anlamında kullanılmaktadır. Nitekim yukarıda anılan sahâbî de, şefaatin varlığından haberdar olmuş ve kıyamet gününde bundan istifade etmek istemişti.

Câhiliye döneminde, insanlar arasında yaygın bir şefaat anlayışı vardı. Putları aracı kılmaya dayanan bu anlayışa göre, Yaratıcı’ya (sas) ulaşma yolunda put gibi somut bir destek şarttı. Putlara tapmayı meşrulaştırarak onları vazgeçilmez kılan böyle çarpık bir anlayış sebebiyle şefaat fikri neredeyse Allah’a (sas) ortak koşmanın sembolü hâlini almıştı. Kur’ân-ı Kerîm, o günkü durumu, "Allah’ı (cc) bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah (cc) katında bizim şefaatçilerimizdir." diyorlar..." âyetinde tasvir etmektedir. Onlar bu anlayıştan ötürü Hz. Peygamber’e (sas) inanmak istemiyor ve putların kendileri ile Allah (cc) arasında aracı, şefaatçi olacaklarını belirtiyorlardı. "...O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, "Biz, onlara sadece bizi Allah’a (cc) daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." diyorlar."

Kur’an, şefaat konusuna önemle vurgu yapmıştır. "Yoksa Allah’tan (cc) başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Hiçbir şeye güçleri yetmese ve düşünemiyor olsalar da mı?" "De ki: Şefaat tümüyle Allah’a (cc) aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na (cc) döndürüleceksiniz." âyetleriyle Allah’a (cc) ortak koşulan hiçbir şeyin değeri olmadığını ve bunların şefaatçi olamayacağını, şefaatlerinin hiçbir şekilde kabul edilmeyeceğini belirtmiştir.

"O’nun izni olmadan şefaat edebilecek hiçbir şefaatçi yoktur..."

"O’nun izni olmadıkça şefaat edecek kimmiş?"

"Rahmân’ın (cc) katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır."

"Bunlar Allah’ın (cc) rızasına ermiş olandan başkasına şefaat edemezler..."

"O gün Rahmân’ın (cc) izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez."

"O’nu bırakıp taptıkları şeyler şefaat edemezler. Ancak bilerek Hakk’a (cc) şahitlik edenler şefaat edebilirler."

Bütün bu âyetlerde sadece Allah’ın (cc) izin verdiklerinin şefaat edebileceğine işaret edilmektedir. Buna göre Allah Teâlâ’nın (cc) rahmet ve ikramı ile bazı müminlerin şefaatine izin vereceği anlaşılmaktadır.

Hadislerde ise şefaat izni verilecek kimselerle, kendilerine şefaat edilecek olanların kimler olduğuna dair ayrıntılı bilgiler verilmektedir. Ebû Hüreyre (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Yüce Rabbin (cc) sana şefaat konusunda nasıl bir hak bahşetti?" diye sorunca şu cevabı almıştır: "Senin ilme olan tutkunu bildiğim için bunu bana ilk soranın da sen olacağını tahmin etmiştim. Benim şefaatim, kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına samimiyetle şehâdet eden kimse içindir."

Hayatını günahlara dalarak geçirmiş olsa da inanan bir insan, müşriklerin ve kâfirlerin aksine, günah işlerken bile Allah’tan (cc) başkasına itaat kastı taşımaz, günahıyla övünmez, aksine pişman olup, af diler. Ümitsizliğe, karamsarlığa kapılmadan, iman ettiği Rabbine (cc) karşı yüreğinin derinliklerinde kendisini kurtaracak bir ümit ışığı besler. Peygamber Efendimiz (sas) bununla ilgili olarak da, "Bana, şefaat etmek ya da ümmetimin yarısının cennete girmesi hakkında tercihte bulunma fırsatı verildi; ben şefaat etmeyi seçtim. Çünkü o daha kapsamlı ve daha yeterlidir. Siz şefaatimin takva sahibi müminler için mi olacağını sanırsınız? Hayır. Aksine o, günahkârlar, çok hata işleyen ve kirlenenler içindir." buyurmuştur.

Âhirette Hz. Peygamber’in (sas) ilk şefaatinin nasıl gerçekleşeceğinin de ilginç bir hikâyesi vardır. Hesaba çekilmek üzere uzun bir süre bekleyen insanlar hesabın başlatılması için sırasıyla Hz. Âdem (as), Hz. Nuh (as), Hz. İbrâhim (as), Hz. Musa (as) ve Hz. İsa’dan (as) şefaat talebinde bulunacaklar, ancak o günün dehşeti karşısında hiçbiri buna yaklaşmak istemeyecektir. Sonunda Hz. İsa (as) bu taleplerini Hz. Muhammed’e (sas) iletmelerini tavsiye edecektir. İnsanlar Hz. Peygamber’e (sas) yönelecekler, Hz. Peygamber (sas) de Allah’tan (cc) şefaat talebinde bulunacak ve Allah Teâlâ (cc) onun bu isteğini kabul edecektir.

Allah Resûlü (sas) bir gün, Hz. İbrâhim (as) ve Hz. İsa’nın (as) kendilerine inananlar için yaptıkları duaları hatırlar. Kur’ân-ı Kerîm’de de yer alan bu duaları okuduktan sonra ellerini açar ve "Yâ Rabbi, ümmetim, ümmetim!" diyerek dua edip, ağlar. O kadar yalvarır ki nihayet ümmeti hakkında kendisinin razı edileceği müjdesini alır. Ve kıyamete kadar yaşayacak bütün insanlığın son tebliğcisi ve hak dinin tamamlayıcısı olan Hz. Muhammed’e (sas) de şefaat için izin verilir. O (sas) diğer peygamberlere göre kendisine daha çok inanan olduğunu belirtir. Ve "Her peygamberin niyaz ettiği bir duası vardır. Ben de duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum." buyurur. Bunun yanında, "Ben âdemoğlunun efendisi, kabri ilk açılacak, ilk şefaat edecek olan ve şefaati ilk kabul edilecek olanım." buyurarak şefaat hususunda kendisine tanınan ayrıcalığa işaret eder.

Allah Resûlü’ne (sas) bahşedilen bu şerefli konum, ‘makâm-ı mahmûd’ diye adlandırılmaktadır. Bu makam, Peygamberimizin (sas) ümmeti için şefaat dilediği makamdır. İnsanlar için af dilediği o en yüce, en büyük, en kapsamlı şefaat, ‘şefaat-i uzmâ’dır. İnsanlar kendileri için şefaatte bulunmasını istediklerinde Resûlullah (sas), Allah’ın (cc) huzurunda secdeye kapanacak, O’na hamdedip övgüler sıralayacak ve kendisine, "Dile! Ne dilersen, dileğin yerine getirilecek. Şefaat et! Şefaatin kabul edilecek. Söyle! Sözün dinlenecek." denilecektir. İşte Kur’an’da, "Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni makâm-ı mahmûda ulaştırsın." âyetinde ifade edilen ‘makâm-ı mahmûd’ da bu olacaktır.

Kur’ân-ı Kerîm’de kâfirler, Allah’a (cc) ortak koşan müşrikler ve âhireti inkâr edenler için şefaatin söz konusu olamayacağı ayrıca belirtilmiştir:

"Onlara (kâfirlere) şefaatçilerin şefaati fayda vermez."

"Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an ile) uyar. Onlar için Rablerinden başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır..."

"Onlar (ashâbü’l-yemîn) cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: "Sizi cehenneme ne soktu?" Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı." Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez."

Allah’ı (cc) inkâr eden kimse peygamber yakını bile olsa kendisi için şefaat ve bağışlanmanın mümkün olmayacaktır: "Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan sonra —yakınları da olsalar— Allah’a (cc) ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e (sas) yaraşır ne de müminlere. İbrâhim’in (as) babası için af dilemesi sadece ona verdiği bir söz yüzündendi. Onun bir Allah (as) düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca, ondan uzaklaştı..." Peygamber Efendimize (sas), kendisini müşriklere karşı koruyan, himaye eden amcası Ebû Tâlib’e şefaat edip edemeyeceği sorulunca, şefaatinin onun azabını azaltma ihtimali olsa da, cehennemden kurtarmaya yetmeyeceğini belirtmiştir. Bütün bu âyet ve hadislerde vurgulanan ortak nokta, şefaat etme izni verenin, şefaat edilebilecek kişileri belirleyenin ve buna rıza gösterenin Allah (cc) olduğu gerçeğidir.

Resûlullah (sas), "Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; peygamberler, sonra âlimler, sonra da şehitler." buyurarak şefaat için izin verilenlerin kimler olduğunu beyan etmişti. Yaşamları boyunca bütün gayretlerini, insanları doğru yola çağırmak için seferber eden peygamberler şefaat ederler. Peygamberlik gibi ulvî bir görev sayesinde dünyada insanların en değerlisi olma payesine sahip olan bu yüce insanlar âhirette insanların kurtuluşu için aracılık etmek gibi ilâhî bir lütfa, şerefli bir makama elbette lâyıktırlar.

Şehitler ve âlimler için verilen şefaat izni, onları diğer insanlardan ayıran üstün vasıfları dolayısıyladır. İnsanlığı karanlıktan aydınlığa çağıran peygamberler gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoyan, Hak uğruna canından vazgeçen, Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) itaatte zirveye ulaşan bu insanlar, elbette Rableri katında onurlu ve şerefli bir makama nail olurlar. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), şehitlerin altı özelliğinden birinin, akrabalarına şefaat edebilmelerine izin verilmesi olduğunu söyler. Aynı şekilde Kur’an’ı okuyup ezberleyen, helâl kıldıklarını helâl sayan ve haram kıldıklarını haram kabul edip uzak duran hafız kimselerin de cennete gireceklerini ve Kur’an sayesinde ailelerine şefaatçi olabileceklerini bildirir.

İnananların kurtuluşu için hüküm gününün sahibi olan Allah’tan bağışlanma dileyerek şefaat kapısını çalacak olanlar sadece peygamberler ve şehitler değildir. Kıyamet günü salih müminler de, cezaya çarptırılan kardeşlerinin azaptan kurtulmaları için Rablerine dua ederler. Allah Resûlü (sas), müminlerin cehenneme giren kardeşlerinin kurtuluşu için Rablerine (cc) yakarışlarını şöyle bir tabloyla tasvir eder:

"Müminler Rablerine (cc) diyecekler ki, "Ey Rabbimiz! Bu cehenneme girecek olanlar, bizim mümin kardeşlerimizdi. Bizimle birlikte namaz kılıyor, bizimle oruç tutuyor, bizimle hacca gidiyorlardı. Fakat sen onları ateşe koymuşsun?" Allah (cc) onlara, "Gidin onlardan tanıdıklarınızı oradan çıkarın." buyurunca, cehennemliklerin yanına giderler. Onları yüzlerinden tanırlar, bir kısmı dizlerine kadar ateş içerisindedirler, bir kısmı da topuklarına kadar ateşte. Onları ateşten çıkarınca, "Yâ Rabbi, emrettiklerini çıkardık." deyip Allah’a (cc) yönelirler. Allah (cc) da, "Önce kalplerinde dinar ağırlığında iman olanları, sonra yarım dinar ağırlığında iman olanları, daha sonra da kalplerinde zerre miktarı iman olanları ateşten çıkarın." buyurur." Hadisi Peygamberimizden (sas) nakleden Ebû Saîd el-Hudrî (ra), bu söylediklerine inanmayanların şu âyeti okumalarını tavsiye eder: "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a (cc) şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur."

Müminlerin cehennem azabından kurtulması için şefaat etmelerine izin verilenler arasında melekler de vardır. İnsanlığa hidayet kaynağı olan Kur’an’ın bize ulaşmasında görev yapan ve inananlar için yeryüzünde bağışlanma dileyen melekler, dünyada müminlerin kurtuluşu için yerine getirdikleri vazifelerini, âhirette peygamberlerle birlikte müminlere şefaat dileyerek bir kez daha ifa ederler. O gün melekler Allah’ın (cc) izin verdiği kimselere şefaat eder ve Allah’a (cc) şöyle yalvarırlar: "Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tevbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru."

Bu rivayetlere bakılarak şefaatin, herhangi bir dereceyi hak etmeyen birisi için yapılan aracılık, kayırma, imtiyaz şeklinde olacağı anlaşılmamalıdır. Zira böyle bir durum ne ilâhî adalet ne de şefaat etmelerine izin verilenler açısından mümkündür. Aslında şefaat, sonsuz derecede rahmet sahibi olan Allah’ın (cc), şirke ve küfre bulaşmayan kullarını affedip bağışlamasının yollarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’e göre, "Şüphesiz Allah (cc), kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalanları ise dilediği kimseler için bağışlar." Peygamber Efendimiz (sas) de, "Her kim Allah’tan (cc), başka ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir." buyurur. Bu anlamda nakledilen diğer rivayetlerde de Allah’ın (cc) iman edip şirke bulaşmayan insanları dileyeceği bir zamanda affedeceğine işaret edilir. Bu âyet ve hadisler, insanları ibadet etmekten ve salih ameller işlemekten alıkoymamalı, onları gevşekliğe sevk etmemelidir.

Hz. Ömer (ra) ile Resûlullah (sas) arasında yaşanan bir olayı Ebû Musa el-Eş’arî (ra) şöyle anlatıyor: "Bir gün kabilemden birkaç kişiyle birlikte Hz. Peygamber’e (sas) uğradığımda, "Müjdeler olsun, başkalarına da bu müjdeyi verin. Kim sadık kalarak Allah’tan (cc) başka ilâh olmadığına şehâdet ederse cennete gider." buyurdu. Daha sonra onun (sas) huzurundan ayrıldım ve bu durumu insanlara müjdelemeye başladım. Yolda Ömer b. Hattâb (ra) karşımıza çıktı, (bu hadisi öğrenince) bizi Resûlullah’a (sas) geri götürdü ve "Ey Allah’ın Resûlü! Buyurduğunuz müjdeli haber insanlara duyurulduğu takdirde buna güvenebilirler." dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sas) sustu."

Bu olayın Hz. Ömer (ra) ile Ebû Hüreyre (ra) arasında geçtiği de nakledilmektedir. Allah Resûlü’nün (sas) Hz. Ömer’in (ra) bu hassasiyetine cevap vermeyip sessiz kalması bir yanlış anlaşılmanın söz konusu olabileceğine işaret etmektedir. Hz. Nebî (sas) bu şekilde ashâbına müjde verirken Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretinin sonsuz olduğunu ifade etmek istemişti. Yoksa iyilik işleyenlerle, işlemeyenlerin eşit olması veya insanların salih ameller işlemekten uzaklaşmaları için değildi. Nitekim risâlet görevinin asıl amacı, tevhid, ibadet ve salih amellerin yaygınlaşması idi. Kuşkusuz bu sorumlulukları hakkıyla yerine getirenler ile gevşek davrananlar ilâhî adalet gereği bir olmayacaktır. Zira, "Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görecektir. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görecektir." âyetleri bu hususa işaret etmektedir.

Âyet ve hadislerde geçen şefaat konusunun, ilâhî adalete ters düştüğü sanılmamalıdır. Şüphesiz Allah (cc), mutlak adalet sahibidir. Her yapılanın karşılığını vereceğini vaad etmiştir. Vaadinde de sadıktır. Ancak kişinin ibadet yaptıktan sonra takdirin Allah’ın (cc) elinde olduğu, sonucu belirleyenin de yine O olduğu inancından ayrılmaması gerekir. İyi bilmelidir ki kul, ne kadar çaba sarf ederse etsin, ne tür ameller yaparsa yapsın, yerine getirdiği bu ibadet ve taatler onun kurtuluşunun garantisi değildir. Zira bu amellerin kabul edilip edilmemesi önemlidir. Nitekim bir gün Resûlullah (sas) ashâbına, "İşlerinizde ifrat ve tefrite kaçmayın, mutedil ve doğru olun; bilin ki sizden hiçbir kimse ameli sayesinde kurtuluşa eremez." buyurur. Ashâb, "Yâ Resûlallah, siz de mi?" derler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurur: "Evet, Allah Teâlâ (cc) rahmetiyle ve lütfuyla kuşatmazsa ben de kurtulamam."

İbadete olan düşkünlüğüyle bilinen sahâbîlerden Osman b. Maz’ûn (ra) vefat ettiği zaman, Hz. Peygamber’e (sas) biat etme şerefini elde etmiş olan hanım sahâbî Ümmü’l-Alâ’, Allah’ın (cc) Osman b. Maz’ûn’a (cc) lütfuyla ikramda bulunacağını söyler. Peygamberimiz (sas) de, "Allah’ın (cc) ona ikramda bulunacağını nereden biliyorsun?" diye sorar. Hanım sahâbî, "Ey Allah’ın Resûlü, Allah (cc) ona ikramda bulunmaz da kime bulunur?" deyince Kutlu Nebî (sas), "Şüphesiz ölüm ona gelmiştir. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben onun için hayır diliyorum. Allah’a (cc) yemin ederim ki ben bile Allah’ın Resûlü (sas) olduğum hâlde, yarın bana ne muamele yapılacağını bilemem." buyurmuşlardır. Buna göre kişi belirlenen görevlerini yerine getirecek, uğraşıp çabalayacak, ardından Allah’ın (cc) adaletine güvenerek rahmet, mağfiret ve şefaatini bekleyecektir.

Bunun yanında Kur’ân-ı Kerîm’de, "(Ey Muhammed!) Her ümmetin kendi içinden üzerlerine bir şahit göndereceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit olarak getireceğimiz günü düşün..." âyetinde Hz. Peygamber’in (sas) kıyamet gününde ümmetine şahit olacağından bahsedilmektedir. Bu âyetlere göre şefaat, bir anlamda Allah Resûlü’nün (sas) ümmetinden şirke bulaşmamış, tevhid akidesi üzerine sebat gösteren insanlara Allah (cc) katında şahitlik etmesi anlamına gelmektedir.

Rahmet Elçisi (sas) bir gün yakın dostlarından Abdullah b. Mes’ûd’a (ra) seslenir: "Abdullah! Gel de bana Kur’an oku." Bir an için şaşıran değerli sahâbî, "Yâ Resûlallah, Kur’an size indirilmişken, ben mi size okuyayım?" sözleriyle anlatır duygularını. "Evet." buyurur, Allah Resûlü (sas). "Ben Kur’an’ı başkasından dinlemeyi de çok seviyorum." İbn Mes’ûd (ra) Nisâ sûresinin yaratılışı hatırlatan, yetime saygıyı öngören, miras paylaşımını açıklayan âyetlerini okur. Kırk birinci âyete geldiğinde Hz. Peygamber’in (sas) gözlerinden yaşlar dökülür ve "Yeter." buyurur. Onu ağlatan âyet şudur: "Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak!" Çünkü şahit olmak, aynı zamanda onlara şefaatçi, tanık olmak anlamına gelen ağır bir sorumluluktur.

İnsanoğlu yaratıldığı andan itibaren, kendisine rahmet ellerini uzatacak, imtihan için gönderildiği dünya hayatını başarıyla tamamlayıp Yaratıcısı’nın (cc) huzuruna mahcubiyet duymadan çıkaracak peygamberlerin şefkat kanatlarına muhtaçtır. Allah (cc), daha dünyadayken Hz. Peygamber’den (sas) hem kendisinin hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanması için dua etmesini ister. Peygamberlerin rehberliğinde dünya hayatını yaratılış gayesine uygun olarak mutlu bir şekilde geçiren insan, elbette ki âhirette de onların yardım elinin uzanmasını bekler. Nitekim Allah Resûlü (sas), kendisine âyette emrolunduğu gibi ellerini âhirette müminlerin kurtuluşu için semaya kaldıracak, mutlak hüküm sahibinin karşısında af ve mağfiret kapılarının açılması için yakaracaktır. Bu yönüyle şefaat, günahkâr müminlerin kurtuluşu için ve Allah’ın (cc) onlara yardım etmesi için dudaklardan dökülen, yüreklerden süzülen ve Rabbe (cc) yöneltilen samimi dualardır.

Peygamberlerin, meleklerin, şehitlerin, salih kişilerin ve başkalarının şefaati ancak Allah’ın (cc) izin vermesi ve rıza göstermesiyle mümkün olabilecektir. Allah’ın (cc) izni ve rızası olmadan hiçbir şekilde şefaat edilemeyeceği gibi şefaat edebilecekler de bu şekilde bir talepte bulunamayacaklardır. Hz. Peygamber (sas), ganimete ve kamu malına ihanet edenlerin karşılaşacakları durumu tasvir ederken, kıyamet gününde bazı kimselerin, omuzlarında meleyen bir koyunla, bazılarının omuzlarında homurdayan bir at veya böğüren bir sığır ile bazılarının da sırtlarında taşıdıkları altın, gümüş ile geleceklerini ve şefaat talebinde bulunacaklarını anlatır. O gün bu şekilde şefaat talep edenlerin her birine, "Senin için hiçbir yardım yapmaya gücüm yetmez. Ben sana tebliğ etmiştim." diyeceğini belirtir. Yine buna benzer şekilde, Allah Resûlü (sas), zalim ve haksız yöneticilerin, dinde aşırıya giden ve sapıtan kişilerin de şefaate erişemeyeceklerini bildirir. Böylece kul hakkını gasp eden, hırsızlık, yolsuzluk yapan insanlara onun şefaatçi olmayacağı, hatta bu insanlarla karşılaşmak bile istemeyeceği anlaşılmaktadır.

Rivayetlerde bazı ibadetlerin de kişiye şefaatçi olacağından bahsedilmektedir. Hz. Peygamber (sas), "Kur’an okuyun! Çünkü Kur’an, kıyamet gününde dostuna (okuyucusuna) şefaatçi olacaktır..." buyurarak Kur’an okumanın ve onunla amel etmenin şefaate vesile olacağına işaret etmiştir. Aynı şekilde, "Kıyamet gününde oruç ve Kur’an, sahibine şefaat edeceklerdir. Oruç, "Ey Rabbim ben onu gündüz yemek yemekten ve şehvetten alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der. Kur’an da, "Ben de onu gece uykusundan alıkoydum, beni ona şefaatçi kıl!" der ve şefaat ederler." buyurmuştur. Yine, "Ezanı duyan kişi, "Kusursuz çağrının ve kılınacak namazın sahibi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizler için) aracılık ve üstünlükler ihsan et. Bir de onu, kendisine vaad ettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır!" derse, kıyamet gününde benim şefaatime kavuşur." buyurmuştur.

Hz. Peygamber (sas), "Bir cenaze namazını Müslümanlardan yüz kişiye ulaşan bir topluluk kılıp ona (kendisinden razı oldukları yönünde) şefaat ederlerse Allah (cc) kendilerine mutlaka şefaat izni verir." buyurmuştur. Bazı hadislerde bu bilgi, "Bir Müslüman ölür de şirk koşmayan kırk kimse onun namazını kılarsa Allah (cc) onların cenaze hakkındaki şefaatlerini kabul eder." şeklinde rivayet edilerek cenaze namazlarında ölü için dua etmenin, onun iyi bir kimse olduğuna şahitlikte bulunmanın bir tür şefaat addedileceği ve Allah (cc) katında karşılık bulacağı ifade edilmektedir. Bütün bu rivayetlerde ibadetlerin kişiye şefaatçi olduğu vurgulanırken aynı zamanda şefaate müstahak olanların ibadetleri yerine getiren kimseler olduğuna işaret edilmektedir.

Şefaatte bulunması için izin verilenlerin temel vasfı, iman, ihlâs, tam bir teslimiyet, itaat ve güzel amellerle Yüce Yaratıcı (cc) nazarında saygın bir konumda olmaktır. O hâlde öncelikle azaptan kurtularak şefaate nail olmak, sonra da bir başka müminin kurtuluşu için Allah (cc) katında yer edinebilmek, bu niteliklere sahip olmakla mümkündür. Dolayısıyla hiç kimsenin sonsuz hayata dair ümidini şefaate bağlayarak bu dünyada üzerine düşen vazifeleri görmezden gelme ya da ihmal etme gibi bir eğilimi olmamalıdır. Rivayetlere göre günahkârlar dünyada işledikleri hataların cezasını çektikten sonra şefaat olunup ebedî olarak cehennemde kalmaktan kurtulacaklardır. Bu temelden hareketle âhirette şefaate hak kazanmak için dünyada kötülüklerden sakınmak, hayırlı işler ve güzel davranışlar sergilemek gerekir.

Yaratılışı itibariyle zayıf olan insan, daha dünyaya geldiği ilk günden ölümüne kadar başkalarının yardımına ihtiyaç hisseder. İnsanların farklı yaratılmış olmalarının hikmeti de zaten birbirlerinin eksiklerini tamamlayıp birbirlerine yardımcı olmalarıdır. Bu yüzden insan, âciz kaldığı, gücünün yetmediği her işte bir başkasının himmetini bekler. Bazen annesi olur yardım eden, bazen babası. Bazen de aracılar sayesinde başkalarından yardım bekler. Dünyevî anlamıyla şefaat, kişinin hak ettiğini elde edememesi veya kaybolmasından endişe ettiği haklar için söz konusu olabilir. Aksi takdirde hak etmediğini elde etmek veya başkasına ait olan hakları gasp etmek için başvurulan bir şefaat talebi makbul değildir. "Kim iyi bir işe şefaatçi olursa onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe şefaatçi olursa onun da ondan bir payı olur. Allah (cc) her şeyin karşılığını vericidir." Peygamber Efendimiz (sas) de bu anlamda, "(Hayırlı işlerde) Aracı/şefaatçi olunuz ki mükâfata erişesiniz." buyurmuştu. Nitekim Allah Resûlü (sas) Muğîs isimli bir kölenin kendisine gelip boşanmak isteyen hanımı Berîre’yi ikna etmesi için aracı olma isteğini kabul etmiş ve uzlaşmaları için teşebbüste bulunmuştu. Öte taraftan Allah Resûlü (sas) hak gaspı, cezaların kaldırılması gibi haksızlık üzerine yapılan aracılıklara/şefaatlere de sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Çok sevdiği Üsâme b. Zeyd’in Kureyş’in ileri gelen kadınlarından birinin hırsızlık cezasının kaldırılması için aracı olması üzerine, yüzünün rengi değişen Peygamber Efendimiz (sas), "Allah’ın (cc) hükümlerinden bir hüküm için aracı mı oluyorsun?" buyurarak bu talebi kesin bir dille reddetmişti.

Sonuç olarak inkârcı ve müşrikler için şefaatin söz konusu olamayacağı, şefaat yetkisinin sadece Allah (cc) tarafından verilebileceği, özellikle Peygamber Efendimizin (sas) ve dilediği diğer peygamberler, melekler, şehitler ve bazı salih kullarının şefaat etmesine Allah’ın (cc) rıza göstereceği âyet ve hadislerden anlaşılmaktadır. İnananların bağışlanması için gerçekleşecek olan şefaat, sorumlulukları ortadan kaldıran karşılıksız bir bağışlama değildir. Bu tıpkı Allah’ın (cc) rahmet ve mağfiretiyle günah işlemiş ancak şirke bulaşmamış kullarını bağışlaması veya dua ve tazarruda bulunanları bağışlaması gibidir. Şefaat, amel işleyenler ile işlemeyenlerin eşit olduğu veya amel işlenmeden de insanların cennete girebilecekleri anlamında da değerlendirilmemelidir. Aksine İslâm’da tevhid, ibadet ve salih amellerin istenilen şekilde yerine getirilmesi öngörülmüş, ancak bunlar yerine getirilirken ümitsizliğe kapılmamak, Allah’ın (cc) rahmet, mağfiret ve şefaatine güvenmek gerektiğine işaret edilmiştir.

Kaynak:

Diyanet Hadislerle İslam
Ahiret: Beka Yurdumuz

Ba’s ne demektir? Haşir ne demektir? Mahşer ne demektir? Sırat ne demektir? Havz-ı kevser ne demektir?

Câbir'in (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Herkes öldüğü hâl üzere diriltilecektir.”

عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “يُبْعَثُ كُلُّ عَبْدٍ عَلَى مَا مَاتَ عَلَيْهِ.”

(M7232 Müslim, Cennet, 83)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ:قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “يُحْشَرُ النَّاسُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثَةَ أَصْنَافٍ: صِنْفًا مُشَاةً وَصِنْفًا رُكْبَانًا وَصِنْفًا عَلَى وُجُوهِهِمْ.”

Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“İnsanlar kıyamet günü üç grup hâlinde; kimi yaya olarak, kimi binitli olarak, kimi de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanır.”

(T3142 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 17)

***

عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ تَزُولُ قَدَمَا ابْنِ آدَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عِنْدِ رَبِّهِ حَتَّى يُسْأَلَ عَنْ خَمْسٍ عَنْ عُمْرِهِ فِيمَا أَفْنَاهُ وَعَنْ شَبَابِهِ فِيمَا أَبْلاَهُ وَمَالِهِ مِنْ أَيْنَ اكْتَسَبَهُ وَفِيمَ أَنْفَقَهُ وَمَاذَا عَمِلَ فِيمَا عَلِمَ.”

İbn Mes'ûd'dan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde insanoğlu şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden.”

(T2416 Tirmizî, Sıfatü'l-kıyâme, 1)

***

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “الْكَوْثَرُ نَهْرٌ فِى الْجَنَّةِ حَافَّتَاهُ مِنْ ذَهَبٍ وَمَجْرَاهُ عَلَى الدُّرِّ وَالْيَاقُوتِ تُرْبَتُهُ أَطْيَبُ مِنَ الْمِسْكِ وَمَاؤُهُ أَحْلَى مِنَ الْعَسَلِ وَأَبْيَضُ مِنَ الثَّلْجِ.”

Abdullah b. Ömer'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır.”

(T3361 Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 108)

***

عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ…قِيلَ:يَا رَسُولَ اللَّهِ! وَمَا الْجِسْرُ؟ قَالَ: “دَحْضٌ مَزِلَّةٌ فِيهِ خَطَاطِيفُ وَكَلاَلِيبُ وَحَسَكٌ تَكُونُ بِنَجْدٍ فِيهَا شُوَيْكَةٌ يُقَالُ لَهَا السَّعْدَانُ فَيَمُرُّ الْمُؤْمِنُونَ كَطَرْفِ الْعَيْنِ وَكَالْبَرْقِ وَكَالرِّيحِ وَكَالطَّيْرِ وَكَأَجَاوِيدِ الْخَيْلِ وَالرِّكَابِ فَنَاجٍ مُسَلَّمٌ وَمَخْدُوشٌ مُرْسَلٌ وَمَكْدُوسٌ فِى نَارِ جَهَنَّمَ…”

Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, “Sırat köprüsü nedir yâ Resûlallah?” diye soruldu. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:

“Kaypak ve kaygan bir şeydir. Onda kancalar, çengeller ve Necid'de bulunan sa'dân denilen dikene benzer dikenler vardır. Müminler (sırattan) kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins yürük at ve deve gibi hızla geçecekler. Bazısı bakarsın sapasağlam kurtulmuş, diğeri tırmalanmış da salınıvermiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış…”

(M454 Müslim, Îmân, 302)

***

Veda Haccı günleriydi. Allah Resûlü’yle (sas) birlikte bütün hacılar Arafat’a çıkmıştı. Bir ara Allah Resûlü’nün (sas) yanında devesinin üzerinde oturan bir sahâbî, devenin ani bir hareketi ile yere düştü, boynu kırıldı ve öldü. Allah Resûlü (sas), "Onu su ve sidr ile yıkayın, iki ihram bezi ile kefenleyin. Ona koku sürmeyin ve başını örtmeyin. Çünkü kıyamet günü o, lebbeyk diyerek diriltilecektir." buyurdu.

Allah Resûlü’nün (sas) bahsettiği ‘ba’s’ yani diriliş, ‘Kıyamet koptuktan sonra sûra ikinci defa üfürülmesi ile bütün varlıkların hesap vermek üzere tekrar diriltilmeleri, yeniden canlandırılmaları’ demektir. Öldükten sonra dirilme inancı Mısır, İran ve Hint dinlerinde olduğu gibi Yahudilik ve Hıristiyanlıkta da vardır. Câhiliye dönemi Araplarının büyük çoğunluğu yeniden dirilişi inkâr etmekteyse de bir kısmı kabul etmekteydi.

Kur’an’da ’yevmü’1-ba’s’ ve ’yevmü’l-hurûc’ diye isimlendirilen diriliş günü; kabirlerin açılacağı, yeryüzünün içindeki ağırlıkları dışarıya atacağı, Allah’ın (cc) insanları tekrar dirilterek yerden ot bitirir gibi topraktan çıkaracağı, ölmüş insanların ayağa kalkacağı, canlanacağı gün şeklinde tasvir edilir.

Kur’an, öldükten sonra dirilmeyi şaşkınlıkla ve hayretler içerisinde karşılayan ve bu hadisenin nasıl meydana geleceğini merak eden Hz. İbrâhim’e (as) Yüce Allah’ın (cc) hitabını ayrıntılı olarak şu şekilde zikreder: "Hani İbrâhim (as), "Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster!" demişti. (Allah (cc) ona), "İnanmıyor musun?" deyince, "Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için." demişti. "Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki şüphesiz Allah (cc) mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir."

Kur’ân-ı Kerîm, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceğini inkârcılara şu yöntemlerle anlatmaktadır:

Öncelikle, yoktan yaratmak ikinci kez yaratmaktan daha zordur. Kur’an’da Allah’ın (cc) ilk önce yoktan yarattığı, bu yaratmayı ölümden sonra diriltmek suretiyle tekrarladığı, Allah (cc) için ikinci kez yaratmanın daha kolay olacağı bildirilmekte; "İnsan, ‘Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?’ der. Daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?" buyrularak bu gerçek ifade edilmektedir. Yine Kur’an, öldükten sonra çürümüş bedenlerinin nasıl diriltileceğini anlayamayıp soranlara yaratmayı ilk defa yapan Yüce Allah’ın (cc) yeniden hayata döndürmeye de kadir olduğunu şu şekilde haber vermektedir. "Dediler ki: Biz bir yığın kemik, bir yığın toz olduğumuz zaman mı yeniden diriltilecekmişiz? De ki: (Şüphe mi var?) İster taş olun ister demir! Yahut aklınızca, diriltilmesi daha da imkânsız olan başka bir varlık olun, (yine de diriltileceksiniz.) Diyecekler ki: Peki bizi hayata tekrar kim döndürecek? De ki: Sizi ilk defa yaratan (hayata tekrar döndürecek)."

Diğer yandan, bir şeyin benzerini yaratan kendisini de yaratır. Kur’an’da Allah’ın (cc) yaş, yeşil ağaçtan ateşi çıkardığı, gökleri, yeri ve tüm kâinatı yoktan yarattığı, bütün bunları yaratan ve yaşatan olarak bu yarattıklarının benzerlerini tekrar yaratabileceği şu şekilde ifade edilmektedir: "O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan Allah’ın (cc), onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. O, hakkıyla yaratandır, hakkıyla bilendir."

Kur’an’da bu şekilde anlatılan diriliş gerçeği hadis rivayetlerinde daha ayrıntılı bir biçimde yer alır. Öncelikle Kur’an’da iman edilmesi gereken bir gerçek olarak sunulan dirilişi inkâr etmek Allah’ı (cc) yalanlamak olarak ifade edilir. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir gün dirilişi anlatırken, "Kıyamet günü insanlar çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak diriltilecekler." deyince Hz. Âişe (ra) dayanamayıp, "Peki yâ Resûlallah, insanların avret yerleri ne olacak? İnsanlar birbirlerine bakmazlar mı?" diye sorunca Allah Resûlü (sas), "O gün onlardan her birinin kendine yetip artacak bir derdi vardır." buyurur.

Hadislere göre o gün diriltilecek ilk kişi Hz. Peygamber (sas), giydirilecek ilk insan da Hz. İbrâhim’dir (as). Ayrıca Allah Resûlü (sas) herkesin öldüğü hâl üzere diriltileceğini bildirmiş, meselâ, "Şehitleri kanlarıyla ve kanlı elbiseleriyle sarıp defnedin. Çünkü Allah (cc) yolunda yaralanan her kimse kıyamet günü yarası kanayarak Allah’ın (cc) huzuruna gelir. Yaranın rengi kan rengi, kokusu ise misk kokusu gibidir." buyurmuştur. Veda Haccı’nda Arafat’ta devesinden düşerek ölen sahâbînin telbiye getirerek (lebbeyk diyerek) diriltileceğini haber vermiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) tarafından azaba uğramaları neticesinde toptan helâk edilen bir toplumun her bir ferdinin kendi ameline göre diriltileceğini ifade etmiştir.

Yeniden diriliş, çürümüş olan insan bedeninin parçalarının bir araya getirilmesi ve bu bedene ruhun iade edilmesi suretiyle ruhen ve bedenen gerçekleşecektir. Nitekim, "Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?" diyenlere cevap olarak, "De ki, onları ilk defa yaratan diriltecektir." buyrulması dirilişin hem ruh hem de beden ile birlikte gerçekleşeceğini göstermektedir.

Âhiret hayatında dirilişten sonraki merhale ‘haşir’ ve ‘mahşer’dir. Kıyamet gününde yeniden diriltilen bütün insanların hesaba çekilmek üzere bir meydana sevk edilip toplanmasına ‘haşir’, toplanılacak yere de ‘mahşer’, ‘mevkıf’ veya ‘arasat’ denir.

Kur’ân-ı Kerîm’de haşir ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Kur’an, insanların ve cinlerin hesaba çekilmek için haşredileceklerini haber vermektedir. Ayrıca bütün insanların bir araya toplanacakları bir günden ve o günün aldananların ortaya çıkacağı bir gün olacağından, Allah’ın (cc) bütün insanları bir gün kadar kısa hissettikleri bir zaman içerisinde bir araya getireceğinden, huzurunda toplayacağından bahsetmektedir. O gün yer yarılacak, insanlar süratle kabirlerinden çıkarak çekirgeler gibi kendilerini çağırana doğru koşacak, herkesin yanında, biri yaptıklarına şahitlik etmek, diğeri de onu mahşere götürmekle görevli iki melek bulunacak, kimsenin bir başkasına faydası veya zararı dokunamayacaktır. O gün, günahkârların gözlerinin korkudan gömgök olacağı, âmâ, dilsiz, sağır olacakları, yüzüstü sürünecekleri, suya koşan develer gibi susayacakları, zincire vurulup katrandan gömlek giydirilecekleri ve bu hâlde haşredilecekleri âyetlerde bildirilmektedir.

Hadislerde de haşrin şekli, inanç ve amelleri değişik olan insanların haşir esnasındaki durumları hakkında çeşitli bilgiler verilmektedir. Allah Resûlü (sas) haşir esnasında insanların yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olacaklarını, insanların kendi dertlerini ve sıkıntılarını düşünmekten birbirlerine bakamayacaklarını, kiminin binitli, kiminin yaya, kiminin de yüzüstü sürünerek mahşer yerinde toplanacaklarını haber vermiş, sahâbe-i kirâmın, "Ey Allah’ın Resûlü! Yüzüstü nasıl yürüyecekler?" diye sormaları üzerine de, "Onları ayakları üzerinde yürütmeye kadir olan (gücü yeten) Allah (cc), yüzleri üstünde de yürütmeye kadirdir." buyurmuştur.

Allah Resûlü (sas) ilk olarak haşredilecek kişinin kendisi olacağını ifade etmiş, insanların dünya hayatında yapıp ettiklerine göre farklı şekillerde haşr edileceklerini bildirmiştir. O gün haşrolunan insanlardan bir kısmı Allah’ın (cc) arşının gölgesinde barınacak, diğer bir kısmı ise ağız ve kulak hizasına kadar ter içerisinde kalacaktır. Başka bir hadiste de insanların üç grup hâlinde; birinci grubun binek üzerinde karnı tok ve giyinmiş; ikinci grubun melekler tarafından yüzükoyun süründürülerek cehenneme atılmış; üçüncü grubun ise Allah’ın (cc) arkalarından gönderdiği bir afetten kaçarak haşredilecekleri haber verilmiştir. Böylesine dehşetli sahnelerin yaşanacağı o günde Allah Resûlü (sas) kendisinin fakirlerle beraber haşredilmek istediğini ifade etmiştir.

İnsanların haşredileceği mahşer meydanı ise kepeksiz undan yapılmış ekmek gibi bembeyaz, hiç kimsenin saklanabileceği tümsek veya çukurun bulunmadığı dümdüz bir arazi ve bir kimseye yol gösterecek herhangi bir işaretin (dağ, taş veya ağacın) olmadığı bir yer olarak tasvir edilmiştir. O günün tek hâkimi olan Yüce Allah (cc), bu meydanda bütün insanları toplayacak, "Melik ancak benim! Deyyân (amellere karşılık veren) ancak benim!" diyerek onlara seslenecektir.

O gün dünyada insanın yapıp ettiklerini izleyip kaydeden meleklerin ortaya koyacağı amel defterleri herkese verilip okutulacaktır. Yaptıklarının eksiksiz olarak kaydedildiğini görerek hayretler içerisinde kalan insanın hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: "(O gün) Kitap (herkesin amel defteri) ortaya konmuştur. Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay hâlimize!’ derler, ‘Bu nasıl bir kitap! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Rabbin hiç kimseye zulmetmez." İnsanlardan bir kısmının kitabı sağ tarafından verilecek, bir kısmınınki de sol tarafından veya arkasından verilecektir. Kitabını sağ tarafından alanların hesapları kolay, sol tarafından veya arkalarından alanlarınki ise çok zor olacaktır.

Amel defterlerinin dağıtılmasından sonra adalet terazileri kurulacak ve hesap görülecektir. O gün tek hesap sorucu Allah’tır (cc). Yüce Allah (cc) hesabı eksiksiz ve son derece hızlı bir şekilde görecek, amellerin tartılması için teraziler kuracaktır. Bu husus Kur’an’da şu şekilde zikredilir: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet terazisine) getiririz. Hesap gören olarak biz herkese yeteriz." Yüce Allah (cc) hesap anında asla haksızlık yapmayacak, zerre kadar iyilik yapan da zerre kadar kötülük yapan da yaptığının karşılığını görecektir. O gün sevap tartıları ağır basanlar kurtuluşa erecek, tartıları hafif gelenlerse kendilerine yazık etmiş olacaklardır.

Resûl-i Ekrem (sas), hesap öncesi bekleyişin sıkıntılı bir süreç olduğundan ve hesaba ilk önce Muhammed ümmetinin çekileceğinden O (sas), "Kıyamet gününde insan şu beş şeyden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz: Ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile amel edip etmediğinden." Bazı rivayetlerde Muhammed ümmetinden yetmiş bin kişinin hesaba tâbi tutulmadan cennete gireceği haber verilmiştir. Sorgusuz cennete gireceklerden bahsedilen rivayetlerde farklı rakamların zikredilmesi, bu sayının çokluktan kinaye olduğunu, gerçek sayıyı ifade etmediğini göstermektedir.

Kıyamet günü Müslümanların ilk hesaba çekileceği şey, farz namazlardır. Eğer farz namazlarında eksiklik varsa Yüce Allah (cc) meleklerine, "Kulumun nafile namazı var mı bakınız." buyuracaktır. Nafilelerle eksik farzların tamamlanmasını ve hesabın da ona göre yapılmasını emredecektir. O gün Yüce Allah (cc), vermiş olduğu tüm nimetlerin ve bu nimetler için şükredilip edilmediğinin hesabını soracak, Hz. Peygamber’in (sas) işaret buyurduğu üzere temel iki besin kaynağı olan su ve hurmanın hesabı dahi sorulacaktır.

İnsana kendi yaptığı kötülüklerin hesabının sorulması bir yana, başkalarının yaptığı kötülüklere neden engel olmadığı da sorulacaklar arasındadır. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı bu günde insanlar arasında görülecek davaların ilki cinayet davaları olacaktır. Şüphesiz dünya, iş görme, âhiret de karşılık bulma yurdudur. Karşılık, yapılan işin türüne göre nimet veya azap şeklinde olacak, bu da hesapla tespit edilecektir. Bu tespit esnasında hesabı zorlu geçen kimse, hüsrana ve azaba uğrayıp helâk olacaktır. Hesabı kolay geçen ise kurtuluşa erecektir.

Sevgili Peygamberimizin (sas) bildirdiğine göre o gün Yüce Allah (cc) sorgulamayı doğrudan kendisi yapar, insana aracısız hitap eder. O zaman insan sağına bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, soluna bakar dünyada yaptıklarından başka bir şey göremez, önüne bakar yüzünün karşısında ateşten başka bir şey göremez. Onun için herkes, Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, yarım hurma miktarı sadaka vermekle dahi olsa ateşten korunmanın yolunu aramalıdır.

Âhiret hayatındaki önemli duraklardan biri de ‘sırat’tır. Sırat, cehennemin üzerine kurulup herkesin üzerinden geçmek zorunda olduğu köprüdür. Kur’ân-ı Kerîm’de sırat kelimesi birçok yerde geçmesine rağmen akaid terimi olarak kullanıldığını gösteren herhangi bir işaret yoktur. Övgüye lâyık, dosdoğru ve düzgün gibi sıfatlarla nitelenen sırat kelimesi, Kur’an’da Allah’ın (cc) peygamberlerle gönderdiği doğru yol için kullanılmaktadır.

Hadis rivayetlerinde sırat, sa’dân denilen bir bitkinin dikenini andıran alevleri, kanca ve çengelleri olan, cehennemin iki yakası üzerine kurulan, insanların üstünden geçmeye çalıştıkları, kiminin sapasağlam geçip kurtulduğu, kiminin o diken gibi alevlerden yara alarak kurtulduğu, kiminin de o diken gibi alevlere takılarak tepetaklak cehenneme yuvarlandığı kaygan bir köprü olarak tasvir edilir. Sırat üzerinde müminin parolası; "Rabbim selâmet ver, selâmet ver!" olacaktır. Ancak dünyada sırât-ı müstakîm’den (doğru yoldan) ayrılan, yükünü günahlarla ağırlaştırıp isyan edenlerle, mümin olarak yaşayıp iyilikleri günahlarından fazla olanlar bu köprüden farklı şekillerde geçeceklerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Müminler sırattan kimi göz kırpacak kadar az bir zamanda, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi, kimi de iyi cins at ve deve gibi hızla geçer. Bazısı (bakarsın) sapasağlam kurtulmuş, diğeri yara almış da salıverilmiş, kimi de cehennem ateşine yığılmış kalmış olarak geçer." buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.

Âhiret hayatındaki duraklardan biri de ‘havz-ı kevser’dir. Havz, âhirette Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edileceği bildirilen çok büyük bir havuzu; kevser de, Allah Resûlü’ne (sas) tahsis edilen bütün cennet ırmaklarının kendisinden doğduğu büyük bir su kaynağını veya nehri ifade etmekte, Arapçada ayrı ayrı kullanılan bu iki kelime Türkçede havz-ı kevser şeklinde bir tek terime dönüşmüş bulunmaktadır. Kur’an’da bir âyette geçen ve içinde geçtiği sûreye de adını veren ‘kevser’, Peygamberimize (sas) verildiği ifade edilen en önemli nimetlerdendir. Tefsirlerde konu özelindeki hadislere dayanılarak kevser kelimesine, "Hz. Peygamber’e (sas) cennette bahşedilen nehir" anlamı verilmekle beraber kelime daha çok Allah Resûlü’ne (sas) lütfedilen nübüvvet, hikmet, ilim, Kur’an, İslâm, dünyadaki ve âhiretteki ona mahsus tüm nimetler ve iyilikler şeklinde yorumlanmıştır.

Resûl-i Ekrem (sas), "Kevser, iki kıyısı altından, yatağı inci ve yakuttan olan cennette bir nehirdir. Toprağı miskten hoş, suyu baldan tatlı ve kardan beyazdır." buyurmuştur. Bu nehrin iki kıyısında inciden oyulmuş kubbeler mevcuttur. Kadehleri, gökteki yıldızların sayısı kadardır. Her kim ondan bir yudum içerse bir daha ebediyen susamayacaktır. O, Allah Resûlü’nün (sas) Müslüman kardeşlerini cennette karşılayacağı bir havuzdur. Köşelerinin düz olduğu belirtilen bu havuzun kenar uzunlukları ile ilgili bilgiler rivayetlere göre farklılık arz etmektedir. Havuzun kenar uzunluğu ile ilgili bilgiler bir aylık yol mesafesinde, Cerbâ ile Ezruh arası mesafede Aden’den Amman’a kadar, Eyle ile Yemen’in San’a şehri arasındaki mesafe gibi uzaklığı ifade eden farklı tanımlamalar yapılmıştır. Bu konuda nakledilen rivayete göre, Allah Resûlü (sas) bir gün bir mezarlığa uğradı ve "Ey müminler topluluğu, selâm olsun size! Biz de inşallah size katılacağız." diyerek, "Kardeşlerimi görmekten dolayı sevindim." buyurdu. Oradakiler, "Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin kardeşin değil miyiz?" dediler. Allah Resûlü (sas), "Siz benim ashâbımsınız, kardeşlerim ise henüz gelmediler. Ben onları kevser havuzunun başında bekleyeceğim." buyurdu. Onlar da, "Ümmetinden senden sonra gelecekleri nasıl biliyorsun?" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Düşünün bakalım bir adamın siyah atlar arasında alnı beyaz, ayakları beyaz sekili bir atı olsa onu tanımaz mı?" "Evet, tanır." dediler. O zaman Allah Resûlü (sas), "İşte benden sonra gelecek olan kardeşlerim kıyamet günü aldıkları abdestten dolayı yüzleri pırıl pırıl ve abdest organları da parlayarak oraya geleceklerdir. Ben de onları kevser havuzu başında karşılayacağım." buyurdu.

Rivayetlerde ayrıca Allah Resûlü’ne (sas) Mi’rac’da kevserin gösterildiği, onun, üzerinde pek çok hayır bulunan bir nehir, kıyamet günü Muhammed ümmetinin yanına geleceği bir havuz olduğu ifade edilmiştir. İbn Abbâs’ın (ra) ifadesiyle kevser, Yüce Allah’ın (cc) Peygamber Efendimize (sas) ikram ettiği engin bir hayırdır.

Hadis kaynaklarında kıyamet günü her peygamberin bir havuzunun olacağı, her birisinin oraya su içmeye gelen ümmetinin çokluğu ile övünecekleri, Peygamberimizin (sas) su içmeye gelen en çok ümmete sahip olmayı ümit ettiği ifade edilir.

Muhacirlerin fakirlerinden olup saçı başı dağınık, elbiseleri kirli, lüks yaşamı seven kadınlarla evlenemeyen, kendilerine kapıların açılmadığı ve kıt kanaat geçinen insanların kıyamet günü havzın başına ilk gelen kimseler olacağı bildirilmiştir. Öte yandan dinin aslında olmadığı hâlde sonradan onda ekleme ve değişiklikler yapan bid’atçıların, havzın başından Yüce Allah (cc) tarafından uzaklaştırılacakları ifade edilmiştir.

Kur’an’ın ve hadislerin ifade ettiği diriliş ve sonrası yaşanacak sahneler, dünya hayatındaki yaşantıya göre şekillenecek, dünyada Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) gösterdiği yolda yürüyenler âhiret hayatının bütün merhalelerinde rahat edecek, huzur bulacak ve Yüce Allah’ın (cc) kendileri için sunduğu kolaylıkları yaşayacaklardır. Kur’an’ın ve Allah Resûlü’nün (sas) âhiret hayatına dair konularda bizleri bilgilendirmesinin en önemli hikmeti, fâni olan dünyanın geçiciliğine insanın dikkatini çekmek, bu bilinçle dünya hayatını sürdürmesini ona telkin etmek ve âhiret hayatına hazırlıklı olmasını temin etmektir. Bundan dolayı Allah Resûlü (sas) akıllı kişiyi şöyle tarif etmiştir: "Akıllı kişi kendisini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kişi ise arzularının peşinde koşup da Allah’tan (cc) bağışlanma dileyendir." Hz. Ömer (ra) da "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin." diyerek bu gerçeğe dikkatleri çekmiştir.

Kaynak :

Diyanethaber
Feraset nedir? Olaylara ferasetle nasıl bakılır? Peygamber Efendimiz "Feraset" konusunda neler söylemiştir?

Feraset: Allah'ın nuruyla bakmak

Ebû Hüreyre"den (ra) nakledildiğine göre,

Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur:

“Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.”
(B6133 Buhârî, Edeb, 83; M7498 Müslim, Zühd, 63)

Ebû Saîd"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.”

(T2033 Tirmizî, Birr, 86; EM565 Buhârî, el-Edebü"l-müfred , 199)

***

Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre Resûlullah (sav), “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” buyurdu ve ardından, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.” (Hicr, 15/75) âyetini okudu.”

(T3127 Tirmizî, Tefsîru"l-Kur"ân, 15; MK7497 Taberânî, el-Mu"cemü"l-kebîr , VIII, 102)

***

Ebû Hüreyre"den nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum…"”

(B6502 Buhârî, Rikâk, 38)

---

Mekke"de şiirleriyle Hz. Peygamber"i hicveden ve müşrikleri Müslümanların aleyhine kışkırtan Ebû Azze Abdullah b. Amr b. Umeyr adında bir şair vardı. Bu şair, Bedir Savaşı"nda esir alınmıştı. O gün Hz. Peygamber"in huzuruna getirilmiş ve fakir olduğunu, fidye verecek malı mülkü bulunmadığını ve ailesinin kalabalık olduğunu söyleyerek bağışlanma talebinde bulunmuştu. Ayrıca Resûlullah"a, bir daha kendisiyle savaşmayacağına dair söz vermişti. Allah Resûlü de onu serbest bırakmıştı. Ne var ki Ebû Azze Mekke"ye gittikten sonra, şiirleriyle müşrikleri Hz. Peygamber aleyhine kışkırtmaya devam etti. İşbu Ebû Azze, aradan bir yıl geçtikten sonra bu kez Uhud Savaşı"nda Müslümanların karşısına çıktı. O, daha önce Resûlullah"a verdiği sözü hatırlatsa da Mekkeli müşriklerden Safvân b. Ümeyye, malı ve ailesi konusunda kendisine teminat vererek onu bu savaşa katılmaya ikna etti. Ebû Azze, Uhud"da da esir düştü. Kureyşli tek esir olarak Hz. Peygamber"in huzuruna getirildiğinde, zorla getirildiğini ve Mekke"de bakıma muhtaç kızları olduğunu söyleyerek yine bağışlanma talebinde bulundu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Bana verdiğin söz nerde kaldı! Hayır, vallahi Mekke"de, "Muhammed"i iki kez aldattım." diyerek sakalını ovuşturamayacaksın.” dedi ve ekledi: “Mümin bir delikten iki kere sokulmaz.” Sonra da Âsım b. Sâbit"e, (savaş suçundan dolayı) onu cezalandırması talimatını verdi.

Hz. Peygamber"in kendine has üslûbuyla ifade ettiği, “Mümin, bir delikten iki kere sokulmaz.” şeklindeki veciz beyanı bütün hadis kaynaklarında yer bulmuş, Buhârî ve Müslim"in Sahîh leri gibi önemli eserlerde bâb/konu başlığı olarak kaydedilmiştir. Bu, söz konusu hadisin erken dönemlerden itibaren Müslüman zihninde ve vicdanında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Bu hadise göre Müslüman aynı sebepten dolayı iki kez üst üste aldanmaz, aldatılamaz. Bir kez hata yapar ancak ondan ders alır, sonrası için tedbirli davranır. Bir yılan tarafından aynı delikten iki kez ısırılmak nasıl ki bir gaflet ise bir hatayı iki kez üst üste işlemek de o derece gaflettir. O hâlde mümin, hatalarına kendisine tecrübe kazandıran birer fırsat olarak bakmalıdır. Mümin, günahından tevbe eder gibi hatalarını fark edip onları bir daha işlememeye azmetmelidir. “Mümin bir delikten iki defa ısırılamaz.” Hadisini “Müslüman, işlediği bir günahın cezasını dünyada çekerse, o günahtan ötürü âhirette tekrar cezalandırılmaz.” şeklinde anlamak isteyenler olmuştur. ancak hadisin söylenme sebebi, bu tür yorumlara mahal vermemektedir. Mümini gaflete düşmemesi konusunda uyaran ve zekâsını kullanmaya teşvik eden bu hadis, hayatta sebep sonuç ilişkilerini ve tecrübeyi dikkate alan bir mümin ahlâkını karakterize etmektedir.

Bu hadisle bağlantılı olan ve inanmış insanın şahsiyetini yansıtan bir başka rivayette ise hataların, insanı olgunlaştıran, geliştiren ve hikmetin tecelli etmesini sağlayan tecrübeler oldukları ifade edilmektedir.“Tökezlemeyen, halîm (akıllı) olmaz, tecrübe edinmeyen hakîm olmaz.” diyen Allah"ın Elçisi, aynı zamanda hataların insanî birer gerçeklik olduğunu özlü bir biçimde belirtmektedir. “Akıl” anlamına gelen ve “cehalet”in zıddı olan “hilm”, ilim ile sadece lafzî olarak değil, mânâ olarak da birbirine yakındır. Hicrî birinci asrın gözde simalarından Atâ b. Ebî Rabâh"ın, “İlm ile hilmden daha güzel birbiriyle uyuşan, bütünleşen bir şey yoktur.” demesi manidardır. Bu durumda kişi, yaşadığı birçok tecrübeden edindiği bilgiler sayesinde hilm kazanmalıdır. Böylece başkalarının işlediği hatalara karşı daha hoşgörülü olur ve “halîm” erdemini kazanır. Halîm kişi de tedbirli olmalı, geçmişteki yaşantılarından, hatalarından, eksiklerinden ders çıkartmalı, tecrübeleri ışığında hareket etmelidir. İnsan, tecrübeleri sayesinde halîm olduktan sonra da kendisinden hikmetli işler sadır olur. “Hikmet”, “en güzeli, en güzel şekilde bilmek” anlamlarına gelmekte olup bilgi, ince anlayış, kavrayış (fıkh) gibi insanın farklı tecrübelerle ulaştığı bilgelik düzeyine işaret etmektedir. Nitekim yukarıdaki hadis, hakîm olmayı tecrübeli olmaya bağlamaktadır. Halîm ve hakîm kişi, attığı her adımın sonucunu önceden düşünen ve ona göre istikametini belirleyen kişidir.

İnanmış insanın, olası her türlü tehlike ve tehdit karşısında uyanık olması, davranışlarında tedbirli olması ve kendi hatalarını faydalı tecrübelere dönüştürmesi, hiç şüphesiz feraset ve basireti elden bırakmamasına bağlıdır. Bu bakımdan, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” diyen Allah Resûlü (sav), ferasetli olmayı mümin şahsiyetin temel bir zihinsel karakteri olarak ifade etmiş ve ferasetle “Allah"ın nuru” arasında bir ilgi kurmuştur. Feraset bir şey hakkında derinlemesine, ayrıntılarıyla, incelikli bir şekilde düşünmektir. Bir atlı (fâris) nasıl ki atının hareketlerine dair birtakım sezgilere sahip olur ve yolunu ona göre belirlerse, feraset sahibi mümin de hayata dair güçlü öngörülere sahiptir ve istikametini bu öngörüleri muvacehesinde belirler. Bu hadiste imanî ve ilâhî yönü (vehbî) ortaya koyulan feraset, Allah"ın sevdiği ve değer verdiği kullarının kalplerine yerleştirdiği, doğru yolu gösteren, doğru tahminler yapmasını sağlayan sezgi ve ilhamlar anlamına da gelmektedir. Feraset, müminin aklı ve düşünce kabiliyetinin yanı sıra Rabbinin, ona imanı karşılığında verdiği bir lütuf olarak da anlaşılabilir. Buradan hareketle Hz. Peygamber"in dolaylı bir şekilde müminin anlayışlı, uyanık ve ferasetli olmasını istediği de söylenebilir.

Şüphesiz ferasetin, doğuştan gelen zeka ve kabiliyet şeklinde ifade edilebilecek fıtrî yönü yanında, tecrübeyle artan yönleri de vardır. Sonradan kazanılan tecrübe, uzmanlık ve bilgi de feraseti tamamlayan unsurlardır. Nitekim Arapçada bir kişi bir işi bildiği zaman “innehû le-fârisün bi-zâlike"l-emr”(O, bu işte çok mahir birisidir.) denilir. Arapçadaki bu kullanım, geçmiş yaşantı ve tecrübelerin insanı olgunlaştırdığını, gelecekle ilgili öngörülerinde isabetli olmasını ve doğru kararlar almasını sağladığını göstermektedir. Hz. Ali de muhtemelen bu nedenle, “Yaşlı bir kişinin fikri, bana, genç birinin görüşünden daha sevimlidir.” demiştir.

Hz. Peygamber de feraset ve fetanet sahibi olması, üstün zekâsı ve anlayış kabiliyeti sayesinde birçok gizli şeyi bilebilmiş ve geleceğe dönük doğru tahminler yapabilmiştir. Resûlullah"ın, bir arada yaşadığı münafıkları ağız çalımlarından, konuşmalarından hâl ve davranışlarından tanıması, onun idrak kuvveti ve üstün kabiliyetini göstermektedir. Yüce Allah bu hususa şöyle dikkat çekmiştir: “Biz dileseydik, onları sana gösterirdik de, sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun, sen onları, konuşma tarzlarından da tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir.” Bir başka âyette ise Hz. Peygamber"in onurlarından dolayı dilencilik yapmayan insanları tanıması konu edilmektedir: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (başkalarından isteyip dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca istemezler. Siz hayır olarak ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”

Resûlullah, farklı sahâbîlerden gelen aynı sorulara fetaneti, feraseti, zekâsı ve anlayışı sayesinde muhatabının durumunu tespit ederek onların kişisel ihtiyaç ve eksikliklerini dikkate alan değişik cevaplar vermiştir. Hz. Peygamber"in, ilk bakışta şartları Müslümanların aleyhine gözüken ancak sonra lehine dönen Hudeybiye antlaşması da onun dehasını, ileri görüşlülüğünü, tahlil ve değerlendirme kabiliyetini açıkça ortaya koymaktadır.

O hâlde, “Mümin, Allah"ın nuruyla bakar.” ifadesini, “Mümin, Allah"ın doğuştan kendisine verdiği özel yetenekleri ve kavrama kapasitesiyle bakar.” şeklinde anlamak mümkündür. Elbette bu kavrama kapasitesi, sadece inanan insanlarda mevcut değildir.

Nitekim câhiliye döneminde bir kimsenin fizikî yapısı ve organlarından hareketle onun soyu, ahlâkı ve karakteri hakkında tahminde bulunulan “kıyâfe” diye adlandırılan ve tecrübeye dayanan bir ilim dalı vardı. Bu konuda feraset, basiret, bilgi ve tecrübeye sahip kişilere de “kâif” denirdi. Nitekim Resûlullah da bir keresinde sadece ayak tabanlarını görerek Zeyd b. Hârise ile oğlu Üsâme"nin baba oğul olduğunu söyleyen bir kâifin bilgisine şaşırmış ve mutlu olmuştu.

Enes b. Mâlik vasıtasıyla Resûlullah"a nispet edilen bir sözde, “Allah"ın, işaretlerle insanları tanıyan kulları vardır.” buyrulması, bu özel yeteneğin potansiyel olarak her insanda olabileceğini göstermektedir. Ancak Efendimizin (sav) "Allah"ın nuruyla bakma" ile iman arasında bir ilgi kurması, feraset ve basiretin, mümin insanda daha fazla gelişmiş olması gerektiğini ifade etmektedir. Bilge sahâbî Abdullah b. Mes"ûd, insanlar arasında feraseti en güçlü kişilerin; Hz. Yusuf"u satın aldıktan sonra hanımına, “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” diyen Mısırlı Aziz ve Hz. Musa hakkında, “Babacığım, onu ücretle tut. Herhâlde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır.” diyen Hz. Şuayb"ın kızı ile halifeliği Hz. Ömer"e bırakan Hz. Ebû Bekir olduğunu söylemiştir.

Bütün bu örnekler, aslında hayata Allah"ın nuruyla bakan bir idrakin yansımalarıdır. Hz. Peygamber"in, “Müminin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah"ın nuruyla bakar.” dedikten sonra, “Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.”  âyetini okumuş olması anlamlıdır. Burada, alâmetleri, işaretleri okuyabilen ve onların neye delâlet ettiğini anlayabilen, eşyanın ve varlıkların arkasındaki nihaî mânâlara vâkıf olan kişilerden söz edilmektedir. Bu âyette ifade edilen “mütevessim” müminler, Kur"ân-ı Kerîm okurken, kâinatı incelerken, insanlara bakarken, her gözün göremediği, her aklın idrak edemediği bazı şeyleri hissederler. Bu âyet-i kerimenin öncesinde Yüce Allah, Lût kavminin yaptığı ahlâksızlıklardan, onlara ceza olarak gönderilen uğultulu bir sesle (sayha) şehirlerinin altının üstüne getirilmesinden ve üzerlerine taş yağdırılmasında bahsetmektedir. Böylece âyet, inananların geçmişe ibret nazarıyla bakıp ondan dersler çıkarmaları gerektiğine de işaret etmektedir.

Elbette müminin sadece tarihte yaşananlara değil etrafında olup biten her şeye ibret nazarıyla bakması gerekir. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, onda böyle bir melekenin mevcudiyetini ifade etmektedir. Bu melekenin açığa çıkmasında insanın gayreti de önemlidir. Şüphesiz ki, Allah"ın nuru, rahmeti tüm kullarına yayılır. Ancak hırslarından, kaprislerinden arınıp nefsini tezkiye edebildiği oranda insanın sezgi gücü artar, kavrayışı ve feraseti kuvvet kazanır. İnsan, günahlara battığında, küçük hesapların peşinden koştuğunda kavrama yeteneğini kaybeder. O hâlde insanın Allah"ın nuruyla bakması, fıtrî olana ve fıtratına dönmesiyle mümkündür.

Gerçek mümin, bütün mahlûkata Allah"ın nuruyla bakar. Bu nur sayesinde onun kalp gözü açılır ve hakikatleri şeffaf bir şekilde görür. Müminin, “Allah"ın nuruyla bakması”, Yaratıcı"nın ona bahşettiği bir nurla bakması ya da Allah"ın rızasına uygun amelleri yapması şeklinde de yorumlanabilir. Bu nur, onun gördüklerine bakmasını sağlayan akıldır, basirettir. İnanan insan gözleriyle görür, aklıyla bakar, kalbiyle idrak eder. Ancak Allah"ın kendisine lütfettiği aklı işletebilirse bu mânâda “bakmış” olur. Bu meleke sayesinde kul, Yaratıcı"nın yaratmasındaki gaye ne ise eşyaya bu gayeye uygun olarak bakar. Artık Allah ile görmeye, işitmeye başlar. Nitekim Sevgili Peygamberimiz, bu durumu şöyle ifade etmektedir:“Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "Her kim benim velî bir kuluma düşmanlık ederse ona harp ilân ederim. Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha hoş olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam eder. Sonunda onu severim. İşte o zaman onun işiten kulağı, gören gözü, sımsıkı tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum. Benden bir şey isterse bunu ona mutlaka veririm. Bana sığınırsa onu mutlaka korurum..."” Bu hadis, Rabbiyle ilişkisini güçlendiren inanmış insanın kazandığı feraset ve basiret melekesinin hangi boyutlara ulaşabileceğini ve onu hangi derecelere yükselteceğini göstermektedir. Bu mertebede kul ile Allah arasındaki perdeler âdeta kalkmaktadır. Allah"ın, velim (dostum) diyerek ve sevgisini bahşederek iltifat ettiği kul, bu sevgi bağı sayesinde tüm eşyaya ve kâinata ilâhî maksatlar muvacehesinde bakmaya başlar. Ayrıca Allah Teâlâ, “Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı mesabesinde olurum.” derken, temsilî bir ifadeyle, sevgisine mazhar olmuş kuluna yakınlaştığını belirtmek suretiyle ona büyük bir ikramda bulunmaktadır.

Olgun ve kemal sahibi müminler, düşünen, tefekkür eden, keskin görüşlü, akl-ı selim sahibi, olaylara ve insanlara doğru teşhisler koyabilen, geleceğe dair sağlam, isabetli tahmin ve öngörülerde bulunabilen, ibret alan feraset ve basiret sahibi kişiler olmalıdır. İmanları ve tecrübeleri arttıkça feraset ve basiretleri artan müminler, tarihî olaylar ile kişisel yaşantılarından dersler çıkarmalı, geçmişten ve gelenekten aldıkları ışıkla ve marifetle geleceğe bakarak Yüce Allah"ın, “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, marifet ve anlayış (basiret) ile Allah"a çağırırız. Allah"ın şanı yücedir. Ben, Allah"a ortak koşanlardan değilim.”  âyeti ışığında hareket etmelidir.

Kaynak: DİB Hadislerle İslam
“Elbette bunda feraset sahipleri için ibretler vardır.”

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ فَجَعَلْنَا عَٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن سِجِّيلٍ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَٰتٍ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Fe ehazethumus sayhatu muşrikîn. Fe cealnâ âliyehâ sâfilehâ ve emternâ aleyhim hıcâreten min siccîl. İnne fî zâlike le âyâtin lil mutevessimîn.

Meali :

Derken güneşin doğuşu sırasında, o korkunç uğultulu ses onları yakalayıverdi. Hemen onların altını üstüne getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler (feraset sahipleri için) için ibretler vardır.

(Sadakallahul Aziym Hicr  Suresi 73. 74. 75. Ayet)
İyilik yaptığınız kişinin şerrinden sakının, sözü hadis mi?


Soru Detayı

- İyilik yaptığınız kişinin şerrinden sakının anlamında bir hadis var mı, sıhhati nedir?
- Hadiste kastedilen nedir?
- İyilik yapmayalım mı?
Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu sözün kaynağı için bk. Aclûnî, Keşfu’l-hafa, 1/52, no: 86.

Bu sözün hadis olmadığını, bazı selef alimlerinin sözü olduğunu belirten Acluni, bu sözü şöyle açıklamıştır:

“Bu söz mutlak olarak herkes için geçerli değildir. Bilakis, kerim / erdem olmayan, aksine leim / erdemsiz, mürüvvetsiz olan kimseler için söz konusudur.” (Keşfu’l-hafa, a.y.)

Rivayete göre Hz. Ali de şöyle demiştir:

    “Mürüvvet sahibi erdemli bir kimseye iyilik yaparsanız, yumuşar. Mürüvvetsiz, erdemsiz bir kimseye iyilik yaparsanız sertleşir.” (bk. Keşfu’l-hafa, a.y.)

Bu konuda aynı bilgiler için bk. Sahavi, el-Mekasidu’l-hasene, 1/60, no: 25)

Bu anlamdaki sözleri değerlendirirken, şu noktaya dikkat etmekte fayda vardır:

İman sahibi bir insanın yani bir müminin hoş karşılanmayan hareket ve davranışları olabilir ve bu noktada görünüşte sanki leimdir. Yani iyilik yaptığın zaman şerrinden korkulacak birisi gibi görünebilir.

Ancak, bu insanın imanı olduğu için, bu iman sayesinde şeref ve kıymet kazanmıştır. İman, ona değer kattığı gibi, hakikat noktasında leim değildir, kerimdir. Bu açıdan mümin kirlenmiş bir elmas gibidir, ne kadar kirli de olsa yine de elmastır ve değerlidir, onu temizlemek ve korumak fayda verecektir.

Demek ki, hiçbir mümin gerçek anlamda leim olamaz. İmanın yanında, çirkin davranışları elmasın kirleri gibidir, çok basit kalıyor. Madem kalbinde iman cevheri var, öyle ise sevilmeye ve iyilik edilmeye layıktır. Bizim ikramımızla, iyiliklerimizle inşallah bize düşman değil dost olacağını ümit ederiz. (bk. Nursi, Mektubat, Yirmi İkinci Mektup)

Şu halde, iyilik yaptığınız kişinin şerrinden sakının, mürüvvetsiz, erdemsiz bir kimseye iyilik yaparsanız sertleşir gibi ifadeleri, imanı olmayan leim insanlar için söylendiği şeklinde anlamak mümkündür.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Müminin Ferasetinden Sakının!

Rasulullah Efendimizin “Mü’minin feraseti” dediği şey gerçekte nedir? Mümin nasıl bir bakış açısına sahip olmalı ve olayları baz alırken kıstasları ne olmalıdır?

Rasulü Ekrem sallahü aleyhi ve sellem’den mealen şöyle bir hadisi şerif rivayet ediliyor.

“Müminin ferasetinden sakının!. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 16, Suyûtî, elĞCâmiu’sĞSağir, 1, 24)

Hadis-i şerifin Hazreti Osman’la bağlantılı bir bölümü de var. Şöyle ki:

Hz. Osman, yanına gelen birine, “Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın.” dedi. O kimse “Nereden bildin?” diye kardşılık verdi. Hz. Osman da, “Müminin ferasetinden korkun, o Allah`ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifini bildirdi.

İslam toplum geleneğimize baktığımızda hadisimizi genellikle bu çerçevede anladığımızı ve düşüncelerimizi “Sakınınız” ifadesi üzerine yoğunlaştırdığımızı görmekteyiz.

Mesela şöyle de deniliyor:

“Bir Allah dostunun yanında olduğunuzda kalbinize dikkat etmeniz gerekir. Çünkü o Allah dostu kalbinizden geçenleri bilir ve yanlış bir şey geçmişse mahcup olursunuz.”

Bütün bunların bir gerçeklik payı bulunduğu muhakkak. Allah dilerse şu veya bu kulunu, birisinin kalbinden geçenlere vakıf hale getirebilir.

Ama bu hadis sadece böyle mi anlaşılmalıdır, sorusunu sorduğumuzda aklımıza başka sorular da gelecektir.

Mesela, üzerinde yeniden düşünmemiz gereken sorular şunlardır:

-Acaba Rasulullah Efendimizin “Mü’minin feraseti” dediği şey gerçekte nedir?

-Mü’min ferasetinin böyle, kalpleri bilmekten başka bir boyutu yok mudur?

-Mü’min ferasetini sadece kalbleri bilmekle sınırlandırmak, mü’mine, mü’minler topluluğuna nasıl bir farklılık temin eder?

-“Allah’ın nuru ile bakmak” nasıl bir bakışa sahip olmaktır?

-Mü’minin feraseti dediğimiz şey, bir Müslüman toplumda sadece özel insanlara münhasır bir hususiyet midir?

-Mü’minlerin bugünkü hayatına ve İslam toplumlarının yaşadığı mazlumiyete baktığımızda “Mü’min feraseti” ve “Allah’ın nuru ile bakmak” konusunda bir problem yaşadığımızdan söz edilebilir mi? İslam toplumları olarak bizde eksiklik nerededir?

Bunlar, Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem Efen­di­miz’in mü’min feraseti ile önümüze koyduğu ufku doğru görebilmek içindir.

PEYGAMPER EFENDİMİZ'DEN FERASET ÖLÇÜTÜ

Rasulü Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem Efen­di­miz­den rivayet edilen bir kudsi hadiste de “Allah’ın mü’minin gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olma” hususundan bahsedilir. (Buhari, Rikak, 38)

Şüphesiz bütün bunlar da bir “mü’min kaletisi”nin zaruretiyle alakalıdır. Yaratan, nasıl mü’minin gözü, kulağı, kalbi olur?

Hadis-i şerifteki “Mü’min feraseti” ifadesine bir başka boyut içinden baktığımızda belki aklımıza şu hadis-i şerif ve ayet-i kerimeler de gelebilir:

“Mümin bir delikten iki defa ısırılmayacaktır.” (Buhari, ‘Edeb’, 83, Müslim, ‘Zühd’, 63)

“Ey iman edenler! Şayet Allah’dan ittika ederseniz, o size furkân (hem zahir, hem batında hak olanı olmayandan, iyiyi kötüden, temizi habisten ayırt edici bir marifet ve nur) verir.” (Enfâl, 29)

“Bu (Kur’an), mümin bir toplum için Rab­binizden gelen basiretlerdir (kalp gözlerini açan beyanlardır), hidayet rehberidir, rahmettir.” (A’raf, 203)

Bir delikten iki defa ısırılmamak tehlikeler, komplolar karşısında bir zihni diriliği gerektiriyor.

Furkana, yani her şeyin eğirisini doğrusundan ayıracak bir farkedebilme gücüne sahip olabilmekle takva arasında doğrudan alaka kuruluyor.

Ve Kur’an mü’minler için bir basiretler aydınlığı temin ediyor.

Bu ayetlerden yola çıkarak ferasete, kelime anlamı itibariyle baktığımızda basiretle yakın anlam içinde görebiliriz ve derin görüş, görünenin ötesine uzanış, fehmediş, herkesin bir çırpıda farkedemediğini farkediş, gibi anlamlar ihtiva ettiğini düşünebiliriz. Zaten “Allah’ın nuru ile bakış” ile birleştiği için, gözden öte bir görüşü, Allah’ın aydınlattığı bir nüfuzla bakışı ifade ettiği açıktır.

Bir şey daha açıktır ki, mü’min feraseti, hayatın bütün alanlarında bir nüfuz-u nazarı, bir derin bakışı anlatmaktadır. Ve böyle bir yaklaşım, İslam dünyasının bugünkü durumu ile “Mü’min feraseti” arasındaki münasebeti sorgulama noktasında önümüze çok çetin bir zemin koymaktadır.

FERASET NEDİR?

Bütün bu açıları dikkate aldığımızda ise mü’minle feraset alakasını değerlendirirken şu cümleleri peşpeşe kurma gereği duyarız:

-Feraset, çağını, zamanın sırrını okuyabilmektir. İçinde bulunduğumuz çağ, mü’minlerin önüne ne tür zorluklar-kolaylıklar koyuyor, bunu görebilmek ve bunun içinden tüm İslam dünyası için en hayırlı olanı seçebilmektir feraset.

-Feraset, İslam toplumlarının içinde bulunduğu durumu doğru görebilmek, tahlil edebilmek ve bütün bunlardan mazlumiyeti sona erdirecek çözüm yolunu üretebilmektir.

-Feraset ahireti, ahirette ne ile karşılaşacağını görebilmektir.

-Feraset Allah’ın kendisini her an gördüğünü görebilmektir.

-Ve feraset, bu hassasiyet içinde bir kişilik sergileyebilmektir.

İslam dünyasının mazlumiyeti dediğimiz hadise en azından 100 yıllık bir meseledir ve biz 100 yıl sonra bile benzer sancılar içindeyiz.

100 yıl önce neredeyse bütün bir İslam dünyası olarak yere kapaklanmıştık. 100 yıl sonra yine bir acılar coğrafyasından ve mü’minlerin mazlumiyetinden bahsediyoruz.

Demek “Allah’ın nuru ile bakma”yı gündemimize alma noktasında problemliyiz.

MEHMET ÂKİF ERSOY'DAN ŞİİRLER İLE MÜSLÜMAN VE FERASET

İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, bundan aşağı yukarı 100 yıl önce çağdaş Müslümanların “mü’min feraseti” ile ilgili derdini gören, bunu neredeyse bütün acıların kaynağı olarak değerlendiren bir dertli mü’mindi. Öyle misaller sıralar ki Safahat’ta, ülke ülke, kavim kavim, insan insan kendi zaaflarımızı orada seyretmek ve acı ile sarsılmak zorunda kalırız.

Akif’in şiirine yansıyan bir örnek, bir köylüdür. Şöyle anlatır o köylünün halini:

“Zavallı köylüye ilkin epeyce sövmüşler

İşitmemiş... Bu sefer bir odunla dövmüşler.

Birer davul kadar olmuş da budlarındaki şiş,

“Davul çalınmada, zannım, aşağki evde” demiş.

İnince, derken, odunlar, budur deyip beyni,

“Davul bizim eve gelmiş!” demiş sonunda, hani?

Bizim de hâlimiz ayniyle köylünün hâli” (Fâtih Kürsüsünde”, s. 2 s. 263)

Başına odunlar inerken “davul bizim eve gelmiş” diyecek kadar duyarsızlaşmış bir insanın “mü’min feraseti”ne sahip olduğu söylenebilir mi?

Akif, benzeri bir duyarsızlığı kurt ile eşek misalini nazma dökerken dile getirir:



Kurt uzaklardan bakar, dalgın görürmüş merkebi,

Saldırırmış ansızın yaydan boşanmış ok gibi.

Lâkin aşk olsun ki, aldırmaz da otlarmış eşek,

Sanki tavşanmış gelen, yahûd kılıksız köstebek!

Kâr sayarmış bir tutam ot fazla olsun yutmayı...

Hasmı, derken, çullanırmış yutmadan son lokmayı!..

Bir hakikattir bu, şaşmaz, bildiğin üslûba sok:

Hâlimiz merkeple kurdun aynı, aslâ farkı yok.

Burnumuzdan tuttu düşman; biz boğaz kaydındayız;”

......

Mehmet Akif’te ayrıca bir “rüya gören adam” misali vardır. Adam bir rüya görmüştür ve Hocazade’den rüyanın tabir edilmesini istemektedir. Hocazade anlat rüyanı der, ama ortaya rüya adına bir bilmece çıkar. Şöyle bir konuşma geçer aralarında:

“- Bilir misin ki ne gördüm...

- Hayırdır inşallah!

- Yemek yiyip yatıverdim, tamam yarıydı gece,

Bir öyle hayvana bindim ki, seçmedim iyice.

- Peki, o bindiğin at mıydı, anlasak neydi

- Bilir miyim, yalınız dört ayaklı birşeydi...

Katır mı desem?      Eşek mi desem

Öküz mü desem?    İnek mi desem

Al at mı desem?      İdiç mi desem

Koyun mu desem?  Çepiç mi desem

- Güzel!

- Biraz yürüdük...

- Geçtiğin nasıl yerdi

- Nasıl mı yerdi...    Unuttum, görür müsün derdi

Yokuş mu desem?  İniş mi desem

Uzun mu desem?    Geniş mi desem

Çorak mı desem?    Çayır mı desem

Sulak mı desem?    Hayır mı desem

Tamam! İlerde ne gördün

İlerde bir kocaman karaltı vardı.

-Peki ismi yok mu

-Bilmem aman!

Ağaç mı desem?      Kütük mü desem

Duvar mı desem?    Höyük mü desem

Ağıl mı desem?        Hamam mı desem

Yıkık mı desem?      Tamam mı desem

- Ya sonra

-Karşıma, baktım, dikildi...

-Kim?

-Bir adam..

-Tanıştınız mı?

- O, bilmem tanır mı, ben tanımam...

Babam mı desem?          Kızım mı desem

Hasım mı desem?                      Hısım mı desem

Çıfıt mı desem?                          Gâvur mu desem

Şudur mu desem?          Budur mu desem

- Uzatma, sen buluyorsun belânı Allah’tan...

Bu: Elde bir; yalınız pek seçilmiyor ne zaman...

Bugün mü desem?    Yarın mı desem

Uzak mı desem?        Yakın mı desem

Yazın mı desem?        Güzün mü desem

Güzün mü desem?    Yazın mı desem .

Ne kadar doğru! Hocam, hayra yorulmaz bu gidiş.

- Sen o rü’yâya hakîkat deyiver, tam bizim iş.

Herifin hâlini gördün ya, bugün millet de

Aynı meslekte, o fıtratte, o mâhiyette.

Tanımaz bindiği mahlûku, sürer körü körüne;

Tanımaz gittiği yer hangi taraf, gördüğü ne

Fikri yok duygusu yok, sanki yürür bir kötürüm.

Bu da sağlıksa eğer bence müreccahtır ölüm. (Âsım, s. 367)

Mehmet Akif, bu örnekleri Safahat’ın farklı bölümlerinde zikrettikten sonra adeta yakamızdan yapışıp bütün İslam dünyasını sarsarcasına seslenir:

Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile...

Âlem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nâfile!

Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;

Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!

....

Varsa şayet, söyleyin, bir parçacık insâfınız:

Böyle kansız mıydı -hâşâ- kahraman eslâfınız?

Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına?

Benzeyip şirâzesiz bir mushafın eczâsına,

Hiç görülmüş müydü olsun kayd-ı vahdet târumar?

Böyle olmuş muydu millet can evinden rahnedâr?

Böyle açlıktan boğazlar mıydı kardeş kardeşi?

Böyle âdet miydi, bî-pervâ, yemek insan leşi?

Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan!

Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bâri gülmekten utan!..

......

Saygısızlık elverir... Bir parça olsun arlanın:

Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanın!

Davranın haykırmadan nâkûs-u izmihlâliniz...

Öyle bir buhrâna sapmıştır ki, zira, haliniz:

Zevke dalmak şöyle dursun, vaktiniz yok mâteme!

Davranın, zirâ gülünç olduk bütün bir âleme,

Bekleşirken gökte yüz binlerce ervâh, intikam;

Yerde kalmış, na’şâ benzer kavm için durmak haram!

Kahraman ecdâdınızdan sizde bir kan yok mudur?

Yoksa: İstikbâlinizden korkulur, pek korkulur!”

Mehmet Akif’te böyle gerçekten canhıraş, böyle adeta yakamızdan tutmuşçasına gerçekten sarsıcı binlerce feryad vardır. Safahat bir feryadlar kitabıdır.

Başımıza inen tokmakların farkına varmak da bir ferasettir, belki.

Bir lokma ekmek derdinde iken, üzerimize çullanan vahşi kurtları görmek de...

Allah’ın nuru ile bakmak...

Gözlerimize, gönüllerimize bir nur huzmesini doldurmak izzeti yeniden kuşanmak...

Gelin, ümmetin zamanımızdaki tüm akil insanları, gözlerimizi gönüllerimizi yeniden yoklayarak, bir kere daha bakalım çağımıza ve bu çağın içinden ümmeti izzetle buluşturacak bir yol açalım.

Kaynak: Ahmet Taşgetiren, Altınoluk Dergisi, 2013 - Aralık, Sayı: 334, Sayfa: 003
İmam Seyyid Ahmed er-Rifâî (kuddise sırruhu)'nun "Hizbü'l-Ferec" Duası

Hizbü'l-Ferec (Sıkıntıyı Gideren Hâzâin Duası)

Bu, İmam Seyyid Ahmed er-Rifâî (Allah ondan razı olsun)'nin virdlerinden (düzenli okunan dualarından) biridir.

O (r.a.), bu duanın seher vaktinde (sabahın erken saatlerinde) okunmasını emreder ve şöyle derdi:

    "Kabul (makamından) ehline bir kaftan iner, Allah'ın izniyle rezil olmazlar. Bu dua okunurken Varoluşun Efendisi (Seyyidü'l-Vücûd) (s.a.v.)'in ruhaniyeti hazır bulunur. İmam Rifâî'ye (r.a.) dedesi (Hz. Muhammed s.a.v.) tarafından on bir kez müjdelenmiştir ki, bu hizbi okumaya devam eden mahrum bırakılmaz, rezil olmaz ve aşağılanmaz."

Hizbü'l-Ferec Duası

Aşağıda duanın Arapça metnindeki kısımları Latin harfleriyle okunuşu ve Türkçe anlamı ile birlikte sunulmuştur.
1. Başlangıç (Fâtiha Sûresi)
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Bismillâhirrahmânirrahîm Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
(1) Elhamdü lillâhi Rabbil-âlemîn. (2) Hamd (övgü), âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir.
(2) Er-rahmânir-rahîm. (3) O, Rahmân (çok merhametli) ve Rahîm (sürekli merhamet eden)dir.
(3) Mâliki yevmid-dîn. (4) Ceza (Din) gününün tek sahibidir.
(4) İyyâke na'budü ve iyyâke neste'în. (5) Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Sen'den yardım dileriz.
(5) İhdinas-sırâtal-müstekîm. (6) Bizi doğru yola ilet.
(6) Sırâtallezîne en'amte aleyhim, ğayril-mağdûbi aleyhim veled-dâllîn. (7) Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.
2. Zikir ve Salavât (10'ar Kez)
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Lâ ilâhe illallah (10 kez) Allah'tan başka ilâh yoktur.
Allah (10 kez) Allah.
Estağfirullâhel azîm (10 kez) Azîm olan Allah'tan bağışlanma dilerim.
Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihî ve sellim (10 kez) Allah'ım, Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashâbına salât ve selâm eyle.
Hasbiyallâh (7 kez) Allah bana yeter.
3. Bakara Sûresi'nin İlk Ayetleri
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
(1) Elif-Lâm-Mîm. (1) Elif, Lâm, Mîm.
(2) Zâlikel Kitâbu lâ raybe fîh, hüden lil-müttekîn. (2) O Kitap ki, bunda şüphe yoktur, muttakîler (Allah'tan sakınanlar) için bir hidayettir.
(3) Ellezîne yü'minûne bil ğaybi ve yükîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhüm yünfikûn. (3) Onlar ki, gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcarlar.
(4) Vellezîne yü'minûne bimâ ünzile ileyke ve mâ ünzile min kablike ve bil âhirati hüm yûkınûn. (4) Ve onlar ki, Sana indirilene (Kur'an'a) ve Senden önce indirilene inanırlar; Âhiret'e de kesin olarak inanırlar.
(5) Ülâike alâ hüden min Rabbihim ve ülâike hümül müflihûn. (5) İşte onlar, Rableri katından bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa (felaha) erenler de ancak onlardır.
4. Tevhid ve Kudret İfadesi
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in Kadîr. Allah'tan başka ilâh yoktur. O, birdir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'nadır. O, her şeye Kadîr'dir (gücü yetendir).
5. Büyük Münâcât (Asıl Dua Kısmı)
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Allâhümme yâ Hayyu yâ Kayyûm, yâ Zecelâli vel-İkrâm, es'elüke bi esrârikel müstevda'ati fî halkıke... Allah'ım! Ey Hayy (diri) ve Kayyûm (her şeyi ayakta tutan)! Ey Celâl ve İkrâm (azamet ve kerem) sahibi! Senden, mahlukatında emanet ettiğin sırların hürmetine isterim...
... bi izzeti arşike, bi kudsî nefsike, bi nûri vechike, bi meblaği ılmike, bi ğâyeti kadrike, bi bastı kudretike, bi hakkı şükrike, bi müntehâ rahmetike, bi sultâni meşîetike, bi azameti zâtike, bi külli sıfâtike, bi cemîi esmâike, bi meknûni sırrike, bi cemîli setrike, bi cezîli birrike, bi kemâli minnetike, bi feydi cûdike, bi kâhiri ğadabike, bi sâbıkı rahmetike, bi a'dâdi kelimâtike, bi ınâyeti mecdike, bi celîli tûlike... ...arşının izzetiyle, nefs-i kudsiyyenle (mukaddes zatınla), vechinin nuruyla, ilminin ulaştığı nokta, kadrinin (gücünün) sonuyla, kudretinin genişliğiyle, şükrünün hakkıyla, rahmetinin sonuyla, meşîetinin (dilemesinin) sultanlığıyla, zâtının azametiyle, bütün sıfatlarınla, bütün isimlerinle, sırrının gizliliğiyle, güzel örtünle (setrinle), bol iyiliğinle (birrinle), minnetinin (lütfunun) kemâliyle, cömertliğinin coşkunluğuyla, kahredici gazabınla, önde gelen rahmetinle, kelimelerinin sayılarıyla, şerefinin (mecdinin) inayetiyle, yüce ihsanınla...
... bi tefrîdi ferdâniyyetike, bi tevhidî vahdâniyyetike, bi dâimi bekâike, bi sermediyyeti kudsike, bi ezeliyyeti rubûbiyyetike, bi azîmi kibriyâike, bi celâlike bi cemâlike bi kemâlike, bi in'âmike, bi şâmihi ef'âlike, bi siyâdeti ulûhiyyetike, bi cebbâriyyetike, bi hannâniyyetike, bi mennâniyyetike, bi atfike, bi lutfike, bi birrike, bi ihsânike, bi hakkıke yâ Rabbâh, yâ Ğavsâh... ...ferdaniliğinin tekliğiyle, vahdaniyyetinin birliğiyle, dâimî bekânla, kudsiyetinin sonsuzluğuyla, rubûbiyyetinin (Rabliğinin) ezeliliğiyle, yüce kibriyanla (azametinle), Celâlinle, Cemâlinle, Kemâlinle, nimet vermenle (in'amınla), yüce fiillerinle, ulûhiyyetinin (ilahlığının) yüceliğiyle, cebbarlığınla, şefkatinle (hannâniyyetinle), çokça nimet vermenle (mennâniyyetinle), merhametinle (atfınla), lütfunla, iyiliğinle (birrinle), ihsanınla, hakkınla ey Rabbim! Ey imdâd eden!
... este'înuke ve estecdîke en tec'ale lî min külli hemmin ve ğammin ve kerbin feracen, ve min külli belâin ve şiddetin ve dîkın mahracen. Senden yardım dilerim ve Sana yalvarırım ki, her türlü kederden (hemm), üzüntüden (ğamm) ve sıkıntıdan (kerb) bir ferahlık (kurtuluş), her türlü beladan (belâ), zorluktan (şidde) ve darlıktan (dîk) bir çıkış nasip eylesin.
Vec'al evkâtî bike âmiraten, ve serîretî bi mehabbetike neyyiraten, ve aynî bi şuhûdi âsâri lutfike karîraten, ve basîratî bi levâmii envâri kurbike müstenîraten ve basîreten. Vakitlerimi Seninle mamur kıl, içimi (sırrımı) muhabbetinle nurlu kıl, gözümü lütfunun eserlerini müşahede etmekle ferahlat, basiretimi de yakınlığının nurlarının parıltılarıyla aydınlık ve keskin kıl.
Bi hakkı Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd, ve Hâ-Mîm-Ayn-Sîn-Kâf, ve bi hakkı Tâ-Hâ, ve Tâ-Sîn, ve Sâd, ve Yâ-Sîn, ve Elif-Lâm-Râ, ve Elif-Lâm-Mîm, ve Nûn, ve Hâ-Mîm, ve Tâ-Sîn-Mîm, ve bi sirril Kur'ânil Azîm. Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd ve Hâ-Mîm-Ayn-Sîn-Kâf hakkı için, Tâ-Hâ, Tâ-Sîn, Sâd, Yâ-Sîn, Elif-Lâm-Râ, Elif-Lâm-Mîm, Nûn, Hâ-Mîm, Tâ-Sîn-Mîm hakkı için ve Kur'ân-ı Azîm'in sırrı hürmetine.
Yâ Aliyyü yâ Azîm, yâ Rahmânü yâ Rahîm, yâ Berru yâ Kerîm, yâ Evvelü yâ Kadîm. Ey Yüce (Aliyy), ey Azametli (Azîm)! Ey Rahmân, ey Rahîm! Ey İyilik eden (Berr), ey Cömert (Kerîm)! Ey İlk (Evvel), ey Kadîm (başlangıcı olmayan)!
6. Bağışlanma ve Tevekkül Bölümü
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Allâhümme yâ men lâ tenfeuke tâatî, ve lâ tedurruke ma'sıyyetî, tekabbel minnî mâ lâ yenfeuke veğfirlî mâ lâ yedurruke. Allah'ım! Ey itaâtımın Sana fayda vermediği ve isyanımın Sana zarar vermediği (Zat)! Bana fayda vermeyen şeyi (itaatımı) kabul et ve Sana zarar vermeyen şeyi (günahlarımı) bağışla.
Bismillâhi hasbunallâh, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh. Allah'ın adıyla, Allah bize yeter. Güç ve kuvvet ancak Allah'ladır.
Bismillâhillezi lâ yedurru me'asmihi şey'un fil ardı ve lâ fis semâi ve hüves Semî'ul Alîm. O Allah'ın adıyla ki, O'nun adıyla birlikte ne yerde ne de gökte hiçbir şey zarar veremez. O, her şeyi işiten ve bilendir.
(Fe evcese fî nefsihi hîfeten Mûsâ (67) Kulnâ lâ tehaf inneke entel a'lâ (68)) (Mûsâ, kendi içinde bir korku duydu. (67) Dedik ki: "Korkma! Şüphesiz sen daha üstünsün (sen galipsin).") (Taha Sûresi, 67-68)
Allâh, Allâh, Allâh, tevekkeltü alallâh. (Ve mâ tevfîkî illâ billâh). Allah, Allah, Allah. Allah'a tevekkül ettim. (Başarım ancak Allah'ın yardımıyladır). (Hûd Sûresi, 88'den)
(Allâhü lâ ilâhe illâ hûvel Hayyul Kayyûm, lâ te'huzühû sinetün ve lâ nevm, lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil ard, men zellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih, ya'lemü mâ beyne eydîhim ve mâ halfehüm, ve lâ yuhîtûne bi şey'in min ilmihî illâ bimâ şâe, vesi'a kürsiyyühüs semâvâti vel ard, ve lâ yeûdühû hıfzuhümâ, ve hüvel Aliyyül Azîm). (Allah... O'ndan başka ilâh yoktur. O Hayy'dır (diri), Kayyûm'dur (her şeyi ayakta tutandır). Kendisini ne bir uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde olan ve yerde olan ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? O, onların önlerinde olanı da, arkalarında olanı da bilir. O'nun ilminden, dilediği müstesna, hiçbir şeyi kuşatamazlar. Kürsîsi (hükümranlığı) gökleri ve yeri kaplamıştır. Onların korunması O'na ağır gelmez. O, Aliyy'dir (yüce), Azîm'dir (büyük). (Âyetü'l-Kürsî / Bakara Sûresi, 255)
7. Sığınma ve Rahmet Dileme
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Yâ dâimen lâ fenâe ve lâ zevâle li mülkihî tedâraknî bi lutfike fe innî daîfun ve entel Kavî, ve innî fakîrun ve entel Ğanî, ve innî mağlûbun ve enten Nasıîr, ve innî âcizun ve ente alâ külli şey'in Kadîr. Ey mülküne son ve zevâl olmayan Dâim! Lûtfunla beni kurtar (imdadıma yetiş). Zira ben zayıfım, Sen ise Kavî'sin (güçlüsün). Ben fakirim, Sen ise Ğanî'sin (zenginsin). Ben mağlûbum, Sen ise Nasıîr'sin (yardım edensin). Ben âcizim, Sen ise her şeye Kadîr'sin (gücü yetensin).
Hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül arşil azîm. Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. O'na tevekkül ettim, O, büyük Arş'ın Rabbidir.
Hasbiyallâhu ve ni'mel vekîl. Allah bana yeter, O ne güzel Vekîl'dir (güvenilip dayanılacak olandır).
Allâhümme ahsin âkıbetenâ fil umûri küllihâ ve ecirnâ min hızyid dünyâ ve azâbil âhirah. Allah'ım! Bütün işlerimizin sonunu hayırlı kıl ve bizi dünyanın rezilliğinden ve âhiret azabından koru.
Eûzü bi celâli vechillâh, ve cemâli kudsillâh, min şerri külli zî şerrin, ve min şerri külli dâbbetin hüve âhızun bi nâsıyetihâ. Allah'ın vechinin (zatının) celâline ve kudsiyetinin cemâline sığınırım, her şer sahibinin şerrinden ve perçeminden tuttuğu her canlının şerrinden.
Allâhümme innî es'elükes selâmete ves se'âdete ve ni'me ukhâd-dâr, ve suhbetel ahyâr, ve meveddetel ebrâr, ven necâte minen nâr. Allah'ım! Senden selâmet, saâdet, güzel bir âkıbet (güzel yurt), iyilerle arkadaşlık, sâlihlerle sevgi (muhabbet) ve ateşten kurtuluş isterim.
8. Muhafaza ve Şükür Talebi
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Allâhümme ahrusnî bi aynikelletî lâ tenâm, veknüfnî bi kenfikellezî lâ yudâm, verhamnî bi kudretike aleyy, lâ ehlikü ve ente recâî, fe kem min ni'metin en'amte bihâ aleyye kalle leke indehâ şükrî, ve kem min beliyyetin ibtelâtenî bihâ kalle leke indehâ sabrî, fe yâ men kalle inde ni'metihî şükrî fe lem yahrımnî, ve yâ men kalle inde beliyyetihî sabrî fe lem yahzül'nî, ve yâ men raânî alel hatâyâ fe lem yefdah'nî... Allah'ım! Uyumayan gözünle beni koru, zeval bulmayan himayenle beni kanatların altına al, üzerimdeki kudretinle bana merhamet et. Sen benim umudumken ben helak olmam! Bana nice nimetler verdin, ama şükrüm azaldı. Beni nice belalarla imtihan ettin, ama sabrım azaldı. Ey nimeti karşısında şükrüm az olduğu halde beni mahrum etmeyen! Ey belası karşısında sabrım az olduğu halde beni terk etmeyen! Ey beni hatalar üzerinde gördüğü halde rezil etmeyen!...
... es'elüke en tusallîye alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ salleyte ve bârekte ve rahimte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke Hamîdün Mecîd. ...Sana yalvarırım: İbrâhîm'e ve Âl-i İbrâhîm'e salât ettiğin, bereket verdiğin ve rahmet ettiğin gibi Muhammed'e ve Âl-i Muhammed'e de salât eyle. Şüphesiz Sen, Hamîd (övülmeye lâyık) ve Mecîd'sin (şanı yüce).
Allâhümme e'innî alâ dînî bi dünyây, ve alâ âhiratî bi takvây, vahfıznî fîmâ ğıbtü anhü, ve lâ tekilnî ilâ nefsî fîmâ hadartü meahu. Allah'ım! Dinim konusunda dünyamla, âhiretim konusunda takvamla bana yardım et. Gıyabımda (olmadığım yerde) beni koru ve hazır olduğum şeylerde (bile) beni nefsime bırakma.
Yâ men lâ tedurruhuz zünûbu, ve lâ tunkisuhul mağfirah, heb lî mâ lâ yunkısuke, veğfirlî mâ lâ yedurruk. Ey günahların kendisine zarar vermediği ve mağfiretin kendisinden eksiltmediği (Zat)! Bana kendinden eksiltmeyecek olanı bağışla ve sana zarar vermeyecek olanı affet.
Allâhümme innî es'elüke feracen karîben, ve sabran cemîlen, ve es'elükel âfiyete min külli beliyyeh, ve es'elüke devâmel âfiyeh, ve es'elükel ğınâ anin nâs, ve es'elükes selâmete min külli şerr, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm. Allah'ım! Senden yakın bir ferahlık (kurtuluş) ve güzel bir sabır isterim. Senden her beladan âfiyet isterim. Senden sürekli âfiyet isterim. Senden insanlara muhtaç olmamayı isterim. Senden her türlü şerden selâmet isterim. Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azîm olan Allah'ladır.
9. Ferahlık ve Rahmet Talebi
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Allâhümme fâricel hemm, kâşifel ğamm, mücîbe da'vetil mudtarrîn, rahmâned dünyâ vel âhirati ve rahîmehumâ, ente terhamunî ferhamnî rahmeten tuğnînî bihâ an rahmetin men sivâk. Allah'ım! Ey kederi açan (gideren), üzüntüyü kaldıran, zor durumda kalanların duasına icabet eden! Ey dünya ve âhiretin Rahmân ve Rahîm'i! Sen bana merhamet edersin, öyle bir rahmetle merhamet et ki, beni Senden başkasının rahmetine muhtaç etmesin.
Allâhümme ec'al lî min külli hemmin yehümmunî feracen ve mahrecen, ver-zuknî min haysü lâ ahtesib. Allah'ım! Beni üzen her kederden bana bir ferahlık ve bir çıkış yolu nasip et ve beni ummadığım yerden rızıklandır.
Yâ sâbikal fevt, ve yâ sâmia's savt, ve yâ kâsiyel ızâmi ba'del mevt, salli alâ Muhammedin ve âli Muhammed, vec'al lî min emrî feracen ve mahrecen, inneke ta'lemü ve lâ a'lem, ve takdiru ve lâ akdir, ve ente allâmül ğuyûb. Ey geçip gidenlerin önünde olan! Ey sesleri işiten! Ey ölümden sonra kemiklere elbise giydiren (dirilten)! Muhammed'e ve Âl-i Muhammed'e salât eyle ve işimde bana bir ferahlık ve bir çıkış yolu nasip et. Şüphesiz Sen bilirsin ben bilmem, Sen kadirsin ben kadir değilim, Sen gaybları çok iyi bilensin.
Yâ Allâh, yâ Allâh, yâ Rahmânü yâ Rahîm, yâ Tevvâbü yâ Zelcelâli vel İkrâm. Ey Allah, Ey Allah! Ey Rahmân, Ey Rahîm! Ey Tevvâb (tevbeleri kabul eden)! Ey Celâl ve İkrâm sahibi!
Yâ ğiyâsel müsteğîsîn, yâ mücîbe duâil mudtarrîn, veccahtü vechî ileyke, ve tevekkeltü münîben hâlısan aleyke, lâ erfe'u hâcetî illâ ileyk, hâşi'an beyne yedeyk... Ey yardım isteyenlerin imdâdı! Ey zor durumda kalanların duasına icabet eden! Yüzümü Sana çevirdim. Senden özüme dönerek ve Sana tam bir ihlasla tevekkül ettim. İhtiyacımı ancak Sana arz ederim, huzurunda huşû içinde...
... salli Allâhümme hıbâlî bi hıbâlike, ve elhıknî bis sâlihîn, ve ey-yidnî bi celâlike, vec'alnî min ıbâdikel müttekîn, lâ tasrif vechî bi hakkıke illâ ilâ cenâbike, ve lâ teczib kalbî illâ ilâ bâbike, karribnî min ahbâbike ve ehli velâike, vahfıznî min suhbeti zevîr redi min a'dâik. ...Allah'ım! Benim iplerimi Senin iplerine bağla, beni sâlihlere ulaştır. Celâlinle beni destekle ve beni muttakî kullarından eyle. Hakkın için yüzümü ancak Kendi katına çevir, kalbimi ancak Kendi kapına çek. Beni dostlarına ve velîlerine yakınlaştır ve düşmanlarından olan kötülerin arkadaşlığından koru.
Hakkıknî bil ma'rifetil Muhammediyyeh, ve hallinî bis sıfâtil Mustafaviyyeh, ve atlık lisânî bi şükrik, vesta'mil nâtikatî ve kalbî bi zikrik, selâmün alâ âli Yâsîn. Beni, Muhammedi bilgiyle (ma'rifetle) gerçekleştir (donat), Mustafa'nın (s.a.v.) sıfatlarıyla süsle, dilimi şükrünle serbest bırak, konuşma yeteneğimi ve kalbimi zikrinle görevlendir. Selâm olsun Âl-i Yâsîn'e.
10. Peygamberlerin Duaları ve Sığınma
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Rabbi innî messeniyed durru ve ente erhamur râhimîn. "Rabbim! Şüphesiz bana zarar dokundu (ben zarara uğradım), Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin." (Enbiyâ Sûresi, 83)
Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü minez zâlimîn, festecebnâ lehû ve necceynâhü minel ğamm, ve kezâlike nuncil mu'minîn. "Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Şüphesiz ben zâlimlerden oldum." Biz de onun (Yunus'un) duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte mü'minleri de böyle kurtarırız. (Enbiyâ Sûresi, 87-88)
Allâhümme inneke ta'lemü sirrî ve alâniyyetî ve mâ nezele bî, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bik. Yâ Allâhü yâ Aliyyü yâ Azîm, ferric annî mâ ehemmelâ, ve tevellâ emrî bi lutfik, ve tedâraknî bi rahmetike ve keremik, inneke alâ külli şey'in Kadîr. Allah'ım! Şüphesiz Sen benim gizlimi de açığımı da, başıma geleni de bilirsin. Güç ve kuvvet ancak Sen'inledir. Ey Allah! Ey Aliyy, Ey Azîm! Üzüntü verdiğim şeyi benden gider (ferahlat) ve işimi lütfunla üstlen, rahmetin ve kereminle imdâdıma yetiş. Şüphesiz Sen her şeye Kadîr'sin.
Allâhümme yâ mevdi'a külli şekvâ, ve yâ sâmi'a külli necvâ, ve yâ kâşife külli belvâ, yâ âlime külli hıfiyyeh, yâ sârifa külli beliyyeh... Allah'ım! Ey her şikâyetin makamı! Ey her gizli konuşmayı (fısıltıyı) işiten! Ey her belayı açan! Ey her gizli şeyi bilen! Ey her musibeti savan...
...yâ men eğâse İbrâhîme (s.a.v.), ve yâ men neccâ Mûsâ (s.a.v.), yâ men rafa'a İsâ (s.a.v.), yâ men ıstafeyte Muhammedâ (s.a.v.), salli Allâhümme alâ seyyidi enbiyâike ve ekremi rusülike habîbike ve nebiyyike ve rasûlike Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashâbih, vestecib du'âî, fe innî ed'ûke du'âe men işteddet fâkatüh, ve da'ufet kuvvetüh, ve kallet hîletüh, bel ed'ûke du'âel ğarîbil ğarîkil mudtarrillezî ya'lemü küllel ilmi ennehû lâ yekşifü anhü mâ hüve fîhi illâ ent. ...Ey İbrâhîm'e imdâd eden! Ey Mûsâ'yı kurtaran! Ey İsâ'yı yükselten! Ey Muhammed'i seçkin kılan! Allah'ım! Enbiyanın Efendisi, Resûllerin en kerîmi, Habîbin, Nebiyyin ve Resûlün olan Seyyidimiz Muhammed'e, âline ve ashâbına salât eyle ve duamı kabul buyur. Zira ben, fakirliği şiddetlenmiş, gücü zayıflamış, çaresi azalmış kimsenin duasıyla Sana yalvarıyorum. Hatta, içinde bulunduğu sıkıntıyı Senden başkasının gideremeyeceğini kesin olarak bilen, gurbette kalmış, boğulan ve zor durumda kalmış birinin duasıyla Sana yalvarıyorum.
Yâ erhamer râhimîn irhamnî, yâ ğiyâsel müsteğîsîn eğisnî, ikşif annî mâ nezele bî min hemm, vedfe' annî mâ halle bî min ğamm, valtıf bî yâ Latîfü yâ Rahîm. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Bana merhamet et. Ey imdat isteyenlerin imdadı! Bana imdat eyle. Başıma gelen kederi benden kaldır, üzerime çöken üzüntüyü benden defet ve bana lütfet, ey Latîf (lütufkâr) ey Rahîm!
Yâ men yemlikü havâices sâilîn, ve ya'lemü damâires sâmitîn, tedâraknî bi iğâsetik, yâ men li külli mes'eletin minke sem'un hâdır, ve cevâbun kâfil, ve li külli sâmitin minke ılmun muhîtun bâtın... Ey isteyenlerin ihtiyaçlarına sahip olan! Ey suskunların gönüllerindekini bilen! İmdâdınla bana yetiş! Ey her isteğe karşı nezdinde hazır bir işitme ve kâfi (yeterli) bir cevap bulunan! Ey her susan için nezdinde kuşatıcı ve gizli bir ilim bulunan...
... mevâ'îdüke sâdikatun, ve eyâdîke fâdıletün mütevâsıletün, ve rahmetüke vâsi'ah, ef'al bî mâ ente ehlüh, ve lâ tef'al bî mâ ene ehlüh, fe inneke ehlüt takvâ ve ehlül mağfirah. ...Verdiğin sözler doğrudur, nimetlerin faziletli ve kesintisizdir, rahmetin geniştir. Bana, Sen'in lâyık olduğun şekilde muamele et, benim lâyık olduğum şekilde muamele etme. Çünkü Sen, takvaya ehil olansın ve mağfirete ehil olansın.
11. Son Dua ve Sığınma
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
(Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ hû) (Allah, gerçekten Kendisinden başka ilâh olmadığına şâhitlik etti.) (Âl-i İmrân Sûresi, 18'den)
Allâhümme innî e'ûzü bi nûri kudsik, ve bi bereketi tahâratik, ve bi azameti celâlik, min külli âhetin ve âfetin ve târıkın minel cinni vel insi illâ târıkan yetruku bi hayrin yâ erhamer râhimîn. Allah'ım! Kudsiyetinin nuruna, temizliğinin bereketine ve Celâlinin azametine, Cin ve İnsanlardan gelen her türlü beladan, âfattan ve kapı çalandan (musibetten), ancak hayırla kapı çalan hariç, Sana sığınırım, Ey merhametlilerin en merhametlisi!
Allâhümme bike melâzî kable en elûz, ve bike ıyâzî kable en e'ûz, yâ men zellet lehü rikabül ferâineh, ve hada'at lehü hâmâtül cebâbireh, yâ men bi yedihî mekâlîdüs semâvâti vel ard, Allâhümme zikrüke şiârî ve disârî, ve bi zılâli rahmetike nevmî ve karârî, ve ileyke min külli fâdihatin ferârî, ve bike fî külli hâdisetin intisârî, ve aleyke i'timâdî, ve ilâ keremi kudsikes tinâdî, eşhedü ellâ ilâhe illâ ent. Allah'ım! Sığınmadan önce sığınağım Sensin, imdâd dilemeden önce imdâdım Sensin. Ey Firavunların boyunlarının Kendisine boyun eğdiği! Ey zorbaların başlarının Kendisine itaat ettiği! Ey göklerin ve yerin anahtarları (hükümranlığı) elinde olan! Allah'ım! Zikrin benim dış ve iç elbisemdir, rahmetinin gölgeleri uykum ve huzurumdur. Her utandırıcı şeyden Sana kaçışım, her olayda Seninle zaferim, Sana itimadım ve Kudsiyetinin keremine dayanmamdır. Şâhitlik ederim ki Senden başka ilâh yoktur.
Idrib aleyye sürâdıkâti hıfzik, ve kınî hemme mâ ekrahü bi hurmetike yâ Rahmânü yâ Rahîm. Üzerime korumanın perdelerini (süradıklarını) çek ve hoşlanmadığım şeylerin kederinden beni, hürmetinle koru ey Rahmân, ey Rahîm!
Allâhümme innî es'elüke bismikel vâhidil ehad, ve ed'ûke Allâhümme bismikel ferdis samed, ve etevesselü ileyke bismikel azîmil vitr, ellezî melee nûru kudsihî erkânel ekvâni küllihâ, illâ mâ ferracte annî mâ emseytü fîhi ve asbahtü fîhi... Allah'ım! Senden Vâhid (bir), Ehad (tek) isminle isterim. Seni, Ferdi Samed (tek, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) isminle çağırırım. Sana, kudsiyetinin nuru bütün kâinatın rükünlerini dolduran Azîm, Vitr isminle tevessül ederim ki, içinde akşamladığım ve sabahladığım şeyi (sıkıntıyı) benden gidermen hariç...
...hattâ lâ yuhâmiru hatarâtu evhâmî ğubârül havfi min ğayrik, ve lâ yemessü şirâ'u fikrî eserur recâi min sivâk, ecirnî Allâhümme min hızyike ve ukûbetik, vahfıznî fî leylî ve nehârî, ve nevmî ve karârî, lâ ilâhe illâ ente ta'zîmen li vechike, ve tekrîmen li sübuhâti arşik. ...öyle ki, kuruntularımın hatıralarına Senden başkasından korku tozu karışmasın ve düşüncemin yelkenine Senden başkasından ümit eseri dokunmasın. Allah'ım! Beni rezilliğinden ve cezandan koru, gecemde ve gündüzümde, uykumda ve huzurumda beni muhafaza et. Senden başka ilâh yoktur, vechinin ta'zîmi (yüceltilmesi) için ve arşının sübuhâtının (nurlarının) yüceltilmesi için.
Isrif Allâhümme annî şerre ıbâdik, vec'alnî fî hıfızke ve ınâyetike ve sürâdıkâti emnike ve sıyânetik, ve e'ıd aleyye avâide lutfike ve keremike ve ihsânik, sübhâneke Allâhümme ve bi hamdik, tekaddese ismüke, ve teâlâ tûlük. Allah'ım! Kullarının şerrini benden çevir, beni korumana, inayetinle, emânının perdeleriyle ve muhafazatınla (sıyânetinle) kıl. Lütfunun, kereminin ve ihsanının adetlerini bana iade et. Seni tesbih ederim Allah'ım, hamdinle birlikte. İsmin mukaddestir, ihsanın yücedir.
12. Sonuç ve Tüm Müslümanlar İçin Dua
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Allâhümme yâ mücliyel azâimi minel umûr, ve yâ kâşife sı'âbil hümûm, ve yâ müferricel kerbil azîm, ve yâ men izâ erâde şey'en fe hasebühû en yekûle lehû kün fe yekûn... Allah'ım! Ey büyük işleri açığa çıkaran! Ey zorlu kederleri kaldıran! Ey büyük sıkıntıyı gideren! Ey bir şeyi dilediği zaman ona "Ol!" demesi kâfi gelen ve o da hemen oluveren!
... Rabbâh, Rabbâh, ehâtat bi abdikez zaîfi ğavâilüz zünûbi ve entel müd-dehiru lehâ ve li külli şiddeh, lâ ilâhe illâ ent, el-ğiyâs el-ğiyâs, er-rahmet er-rahmet, el-ınâyet el-ınâyet, salli alâ abdike ve nebiyyike Seyyidinâ Muhammedin ve âlih, valtıf bî fî umûrî küllihâ vel müslimîn. ...Rabbim! Rabbim! Zayıf kulunu günahların felaketleri kuşattı, Sen ise ona ve her zorluğa sığınaksın. Senden başka ilâh yoktur. İmdat! İmdat! Rahmet! Rahmet! İnâyet! İnâyet! Kulun ve peygamberin Seyyidimiz Muhammed'e ve âline salât eyle ve bütün işlerimde bana ve Müslümanlara lütfet.
Allâhümmahfız ümmete Seyyidinâ Muhammedin (s.a.v.), Allâhümmerham ümmete Seyyidinâ Muhammedin (s.a.v.), Allâhümme aslıh ümmete Seyyidinâ Muhammedin (s.a.v.), Allâhümme ferric an ümmeti Seyyidinâ Muhammedin (s.a.v.). Allah'ım! Seyyidimiz Muhammed (s.a.v.) ümmetini koru. Allah'ım! Seyyidimiz Muhammed (s.a.v.) ümmetine merhamet et. Allah'ım! Seyyidimiz Muhammed (s.a.v.) ümmetini ıslah et (düzelt). Allah'ım! Seyyidimiz Muhammed (s.a.v.) ümmetinden sıkıntıyı gider.
Allâhümme lâ tec'alnî mimmen yercûl mahlûkîne ev ye'ûlü aleyhim, ve izâ ahazte bi ezimmeti hâtırî ilâ ehadin min halkıke fe li yekün mimmen ahbebtühüm hattâ tekûne himmetî müteveccihah alâ men ahbebtü fe tendemic ğâyetühâ bi sıfatil mehabbetilletî efrağtehâ fî zâlikel abdil muhabbeb, fe innekel veliyyü li men tuhibb... Allah'ım! Beni, yaratılmışlardan ümit eden veya onlara bel bağlayanlardan eyleme. Kalbimin dizginlerini mahlûkatından birine çekecek olursan, o kişi sevdiğin kimselerden olsun ki, gayretim sevdiğin kimseye yönelsin ve maksadı, o sevilen kulun içine boşalttığın muhabbet sıfatıyla bütünleşsin. Çünkü Sen, sevdiğinin velîsisin...
...ve lâ tasrif himmete hâtırî ve lev tarfetel aynin ilâ halkın lem tüzeyyinhü bi mehabbetik, ve lem tec'al lehû minke vüddâ, ve ezil hucübel müste'ârâti an lâhızati sirrî fe lâ eltefitü illâ ilâ mâ yeûlü ileyk, ve yu'avvelü aleyk, veb'as azme azîmetî ilâ asfiyâike ve evliyâike ve ahbâbikez mukarribîn, ve ıbâdikes sâlihîn, ven nebiyyîne vel mürselîn, ve hasüne ülâike rafîkâ. ...Kalp gayretimi, bir göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa, muhabbetinle süslemediğin ve kendisine Senden bir sevgi vermediğin bir yaratığa çevirme. Sırrımın bakışından ödünç perdeleri kaldır ki, ancak Sana dönen ve Sana güvenilen şeye iltifat edeyim. Azmimin gücünü, seçkinlerine, evliyâlarına, mukarreb (yakın) dostlarına, sâlih kullarına, Nebîlere ve Resûllere gönder. Onlar ne güzel arkadaştır!
Sebbitnî Allâhümme alâ mâ yurdîk, ve karribnî mimmen yüvâlîk, vec'al ğâyete hubbî ve buğdî fîk, ve lâ tukarribnî mimmen yü'âdîk, edim aleyye ni'ameke ve birrak, ve lâ tensinî zikrak, ve elhimnî fî külli hâlin şükrak, ve arrifnî kadran ni'ami bi devâmihâ, ve kadral âfiyeti bis timrârihâ. Allah'ım! Beni razı olduğun şey üzere sabit kıl, dost edindiklerine beni yaklaştır, sevgimin ve nefretimin gayesini Senin uğrunda eyle, düşmanlık edenlere beni yaklaştırma. Nimetlerini ve iyiliğini bana daim kıl, zikrini bana unutturma ve her halde şükrünü bana ilham et, nimetlerin kadrini devamıyla ve âfiyetin kadrini sürekliliğiyle bana bildir.
Allâhümme innî es'elükel afve vel âfiyete vel mu'âfâtid dâimete fid dîni ved dünyâ vel âhirah. Allah'ım! Senden af, âfiyet ve dinde, dünyada ve âhirette sürekli mu'âfât (genel esenlik) isterim.
Allâhümmeğzif fî kalbî recâek, vakta' recâî ammen sivâk, hattâ lâ ercû ehaden ğayrak... Allah'ım! Kalbime ümidini at, Senden başkasından olan ümidimi kes, öyle ki Senden başkasından bir şey ümit etmeyeyim...
...Allâhümme ve mâ da'ufet anhü kuvvetî, ve kasura anhü emelî, ve lem tentehi ileyhi rağbetî, ve lem tebluğhü mes'eletî, ve lem yecri alâ lisânî mimmâ a'tayte ehaden minel evvelîne vel âhirîne minel yakîn fe hussanî bihî yâ Rabbel âlemîn. ...Allah'ım! Gücümün yetmediği, ümidimin kısa kaldığı, rağbetimin ulaşmadığı, isteğimin varmadığı ve öncekilerden ve sonrakilerden herhangi birine verdiğin kesin bilgiden (yakîn) dilimden geçmeyen şey her ne ise, onu bana tahsis et ey Âlemlerin Rabbi!
Allâhümme dâkatil hıyel, venkata'al emel, ve batala al amel, lâ melcee ve lâ menâ minke illâ ileyk. Allah'ım! Çareler daraldı, ümit kesildi ve ameller boşa çıktı. Senden başka sığınak ve kurtuluş yoktur, ancak yine Sana!
Yâ müsehheles sa'biş şedîd, ve yâ müleyyine kasvetil hadîd, ve yâ müncizel emreynil va'di vel va'îd, ve yâ men hüve külli yevmin fî şe'nin ve emrin cedîd, ahrıc'nî min halkıl kerbi ved dîkı ilâ evsa'il feraci ve eblecit tarîk, bike edfeu mâ utîku ve mâ lâ utîk, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm. Ey zorlu ve şiddetli olanı kolaylaştıran! Ey demirin sertliğini yumuşatan! Ey iki işi, va'di ve va'îdi gerçekleştiren! Ey her gün yeni bir iş ve durumda olan! Beni kederin ve darlığın boğazından en geniş ferahlığa ve en aydınlık yola çıkar. Seninle gücümün yettiği ve yetmediği şeyi def ederim. Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azîm olan Allah'ladır.
Allâhümme innî estağfiruke ve etûbu ileyk, ve etevekkelü fî küllil umûri aleyk, estağfiruke minez zenbillezî a'lem, ve minez zenbillezî lâ a'lem, inneke ta'lemü ve ene lâ a'lem, ve ente allâmül ğuyûb, ve ğaffârüz zünûb, ve settârül uyûb, ve keşşâfül kürûb, ve ileykel mesîr. Allah'ım! Senden bağışlanma diler ve Sana tevbe ederim. Bütün işlerde Sana tevekkül ederim. Bildiğim günahtan ve bilmediğim günahtan bağışlanma dilerim. Şüphesiz Sen bilirsin ben bilmem, Sen gaybları çok iyi bilensin, günahları bağışlayansın, ayıpları örtensin, sıkıntıları açansın ve dönüş Sanadır.
... Ya sâhibî inde şiddetî, yâ mûnisî fî vahdetî, yâ hâfızî fî gurbetî, yâ veliyyî fî ni'metî, yâ kâşife kurbetî, yâ sâmi'a da'vetî, yâ râhim'a ıbretî, yâ mukîl'a asratî, yâ ilâhiyel hakîk, yâ rukniyel vesîk, yâ câriyel lasîk, yâ mevlâyes şefîk, yâ rabbel beytil atîk, ahrıc'nî min halkıl madîk, ilâ se'atit tarîk, bi feracin min indike karîbin vesîk, vekşif annî külle şiddetin ve dîk, vekfînî mines sû'i vel ezâ mâ utîku ve mâ lâ utîk. ...Ey şiddetimde sahibim! Ey yalnızlığımda yoldaşım! Ey gurbetimde koruyucum! Ey nimetimde velîm! Ey sıkıntımı açan! Ey duamı işiten! Ey gözyaşıma acıyan! Ey sürçmemi bağışlayan! Ey gerçek ilâhım! Ey sağlam dayanağım! Ey yakın komşum! Ey şefkatli mevlâm! Ey Beyt-i Atîk'in (Kabe'nin) Rabbi! Beni darlığın boğazından yolun genişliğine çıkar. Nezdinden yakın ve sağlam bir ferahlık (kurtuluş) ile. Benden her zorluğu ve darlığı aç ve gücümün yettiği ve yetmediği kötülükten ve eziyetten beni koru.
Allâhümme ferric annî külle hemmin ve ğamm, ve ahrıc'nî min külli huznin ve kerb, yâ fâricel hemm, ve yâ kâşifel ğamm, ve yâ münzilel katr, ve yâ mücîbe da'vetil mudtarr, yâ rahmâned dünyâ vel âhirati ve rahîmehumâ, salli alâ hayratike min halkıke Muhammedinin nebiyyil ümmiyyit tayyibit tâhiriz zekî, ve alâ âlihit (:::)înet tâhirîne ve sellim, ve ferric Allâhümme annî mâ dâka bihî sadrî, ve 'île meahu sabrî, ve kallet fîhi hîletî, ve da'ufet lehû kuvvetî, yâ kâşife külli durrin ve beliyyeh, yâ âlime külli sirrin ve hıfiyyeh, yâ erhamer râhimîn, ve ufevvidu emrî ilallâh, innallâhe basîrun bil ıbâd, ve mâ tevfîkî illâ billâh, aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azîm. Allah'ım! Benden her kederi ve üzüntüyü gider, beni her hüzünden ve sıkıntıdan çıkar. Ey kederi gideren! Ey üzüntüyü kaldıran! Ey yağmuru indiren! Ey zor durumda kalanın duasına icabet eden! Ey dünya ve âhiretin Rahmân ve Rahîm'i! Yaratılmışlarının hayırlısı, Ümmî, tertemiz, pâk ve zeki Nebî Muhammed'e ve onun tertemiz ve pâk âline salât ve selâm eyle. Allah'ım! Göğsümün daraldığı, sabrımın tükendiği, çaremin azaldığı, kuvvetimin zayıfladığı şeyi benden gider (ferahlat). Ey her türlü zarar ve belayı açan! Ey her sırrı ve gizliyi bilen! Ey merhametlilerin en merhametlisi! "Ben işimi Allah'a bırakıyorum, şüphesiz Allah kullarını görendir." (Mü'min Sûresi, 44'ten), "Başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. O'na tevekkül ettim ve O, büyük Arş'ın Rabbidir." (Hûd Sûresi, 88'den).
Tehassantü bi ızzeti ızzetillâh, ve bi azameti azametillâh, ve bi celâli celâlillâh, ve bi kudreti kudretillâh, ve bi sultâni sultânillâh, ve bi lâ ilâhe illallâh, ve bi mâ cerâ bihil kalemü min indillâh, ve bi lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, âmentü billâh, hasbiyallâh. Allah'ın izzetinin izzetine, Allah'ın azametinin azametine, Allah'ın celâlinin celâline, Allah'ın kudretinin kudretine, Allah'ın sultanının sultanlığına, Lâ ilâhe illallâh'a, kalem'in Allah katından yazdığı şeye ve Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh'a sığındım. Allah'a iman ettim, Allah bana yeter.
13. Korumaya Yönelik Son Dualar
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Allâhümme yâ men lâ terâhül uyûn, ve lâ tuhâlituhuz zunûn, ve lâ yasıfuhul vâsıfûn, ve lâ tuğayyiruhül havâdisü, ve lâ yahşed devâir... Allah'ım! Ey kendisini gözlerin görmediği, zannın karışmadığı, vasıflandıranların vasfedemediği, olayların değiştiremediği ve felaketlerden korkmayan (Zat)!
... ya'lemü mesâkîlel cibâl, ve mekâyîle bihar, ve adede katril emtâr, ve adede verakıl eşcâr, ve adede mâ azleme aleyhil leylü ve eşraka aleyhin nehâr, ve lâ yuvârî minhü semâ'un semâ'â, ve lâ ardun ardâ, ve lâ bahrun illâ ya'lemü mâ fî ka'rih, ve lâ cebelün illâ ya'lemü mâ fî va'rih... ...Dağların ağırlığını, denizlerin ölçülerini, yağmur damlalarının sayısını, ağaçların yapraklarının sayısını, üzerinde gece kararan ve gündüz aydınlanan her şeyin sayısını bilen; O'ndan ne bir gök başka bir göğü, ne bir yer başka bir yeri, ne bir deniz dibindekini ve ne de bir dağ yamacındakini gizleyebilir...
... İc'al hayra umrî evâhirahü, ve hayra amelî havâtimahü, ve hayra eyyâmî yevme elkâke fîh, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm. ...Ömrümün hayırlısını sonları, amelimin hayırlısını bitişi, günlerimin hayırlısını da Sana kavuştuğum gün eyle. Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azîm olan Allah'ladır.
Allâhümmetfî nâra men şebbe lî nârah, vekfînî hemme men edhale aleyye hemmeh, ve edhılnî fî dir'ikel hasîn, vesturnî bi sitrikel vâfî. Allah'ım! Bana ateş yakanın ateşini söndür, bana kederini bulaştıranın kederinden beni koru, beni muhkem zırhına (dir'ine) dâhil et ve beni kusursuz örtünle (sitr-i vâfî) ört.
Allâhümme men âdânî fe âdih, ve men kâdenî fe kidh, ve men beğâ aleyye fe huzh, ve men nasebe lî fahhahü bi helâketin fe ehlikh, Allâhümme men erâdenî bi sû'in fec'al dâiretes sûi aleyh, Allâhümmer-mi nahrâhü fî keydih, ve keyehû fî nahrih, hattâ yezbehâ nefsehû bi yedeyh, ı'tasamtü bike ve lüz'tü bi tûli kudsik. Allah'ım! Bana düşmanlık edene düşmanlık et, bana tuzak kurana tuzak kur, bana zulmedeni yakala, helak için bana tuzak kuranı helak et. Allah'ım! Bana kötülük dileyenin kötülük dairesini kendi üzerine çevir. Allah'ım! Onu tuzağının içine düşür, tuzağını da kendi boynuna at, ta ki kendini kendi elleriyle boğazlasın. Seninle korundum ve Kudsiyetinin yüceliğine sığındım.
Yâ sâbiğan ni'am, ve yâ dâfi'an nikam, ve yâ fâricel kurbi izâd lehem, yâ veliyye men zulim, ve yâ hasîbe men zalem, yâ evvelen bilâ bidâyetin, ve yâ âhıran bilâ nihâyetin, yâ men lehüsmün bilâ künyetin, ic'al lî min emrî feracâ, ve min vehdeti hemmî mahrecâ. Ey nimetleri bol veren! Ey intikamları savan! Ey keder çöktüğü zaman onu gideren! Ey zulme uğrayanın velîsi! Ey zulmedenin hesâbını gören! Ey başlangıcı olmayan Evvel! Ey sonu olmayan Âhır! Ey künyesi olmayan İsim sahibi! İşimi bana ferahlık kıl ve kederimin zorluğundan bir çıkış yolu nasip et.
Yâ Latîfü yâ Latîfü yâ Latîf, ultuf bî bi lutfikel hafiyy, ve eğısnî bi mededikel celiyy, bil kudretilletîsteveyte bihâ alel arş, ve lem ya'lemil arşü müstekarrak. Ey Latîf, Ey Latîf, Ey Latîf! Gizli lütfunla bana lütfet ve aşikâr yardımınla (mededinle) bana imdat eyle. Arşın üzerine yerleştiğin, Arş'ın dahi yerini bilmediği kudretinle (bana yardım et).
Yâ müsebibel esbâb, yâ müfettihal ebvâb, yâ sâmi'al asvât, yâ mücîbed de'avât, yâ kâdıy el hâcât, yâ ğıyâsel müsteğîsîn. Ey sebepleri yaratan! Ey kapıları açan! Ey sesleri işiten! Ey dualara icabet eden! Ey hacetleri yerine getiren! Ey imdat isteyenlerin imdadı!
Allâhümme innî enteziru feracek, ve ergubu lutfek, salli alâ Muhammedin ve âli Muhammedin ve ferric annî valtıf bî ve lâ tekilnî ilâ nefsî ve lâ ilâ ehadin min halkıke tarfetel aynin ve lâ ekalle min zâlik, yâ cebbâres semâvâti vel ard, lâ ilâhe illâ ent. Allah'ım! Senin ferahlığını (kurtuluşunu) bekliyor ve lütfunu arzuluyorum. Muhammed'e ve Âl-i Muhammed'e salât eyle, benden sıkıntıyı gider ve bana lütfet. Beni nefsimin ve mahlûkatından herhangi birinin üzerine bir göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan daha az bir süre bile olsa bırakma. Ey göklerin ve yerin Cebbarı (güçlü ve zoru uygulayanı)! Senden başka ilâh yoktur.
Lâ ilâhe illâlâhül Hakîmül Kerîm, lâ ilâhe illâllâhür Rahmânür Rahîm, lâ ilâhe illâllâhü Rabbüs semâvâti vel ardı ve rabbül arşil azîm. Allâhümme innî enzelte bike hâcâtî küllihâz zâhirate vel bâtınah, ed dünyeviyyete vel uhraviyyeh. Hakîm (hikmet sahibi), Kerîm (cömert) Allah'tan başka ilâh yoktur. Rahmân, Rahîm Allah'tan başka ilâh yoktur. Göklerin ve yerin Rabbi ve Azîm Arş'ın Rabbi Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah'ım! Bütün ihtiyaçlarımı, zâhir ve bâtın, dünyevî ve uhrevî olan her şeyi Sana indirdim.
Ubeydükün fî fenâik, miskînükün bi fenâik, fakîrükün bi fenâik. Kulcağızın kapındadır, miskinin kapındadır, fakirin kapındadır.
Yâ men lâ ya'lemü keyfe hüve illâ hû, ve yâ men lâ yebluğü kudratehû ğayrüh. Ey nasıl olduğunu ancak Kendisinin bildiği! Ey kudretine Kendisinden başkasının ulaşamadığı!
Yâ şâhiden ğayru ğâib, ve yâ karîben ğayru ba'îd, ve yâ ğâliben ğayru mağlûb. Ey kaybolmayan şâhit! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlûp olmayan galip!
Yâ Hayyu yâ Kayyûmü bi havlike ve kuvvetike este'înü ve estecîr, ferhamnî yâ erhamer râhimîn. Ey Hayy (diri), Ey Kayyûm (her şeyi ayakta tutan)! Gücün ve kuvvetinle yardım ister ve himayene sığınırım. Bana merhamet et, ey merhametlilerin en merhametlisi!
Allâhümme rabbes semâvâtis seb'ı ve mâ azallet, ve rabbel eradîne ve mâ ekallet, ve rabbeş şeyâtıyni ve mâ edallet, kün lî câran min şerri halkıke küllihim cemî'an en yufrita aleyye ehadün minhüm ev en yebğî, azze câruk, ve celle senâuk, ve lâ ilâhe ğayruk, lâ ilâhe illâ ent. Allah'ım! Yedi göklerin ve gölgelendirdiği şeylerin Rabbi! Yerlerin ve taşıdığı şeylerin Rabbi! Şeytanların ve saptırdığı şeylerin Rabbi! Onlardan herhangi birinin bana taşkınlık yapmasından veya zulmetmesinden, bütün mahlûkatının şerrine karşı bana bir komşu (koruyucu) ol. Senin komşun azizdir, övgün yücedir, Senden başka ilâh yoktur, Senden başka ilâh yoktur.
Allâhümme bi câhil Hüseyni ve ahîhi ve ceddihî ve ebîhi ve ümmihî ve benîh, ferric annî ve anil müslimîne mâ nahnü fîh. (3 defa okunur.) Allah'ım! Hüseyin'in, kardeşinin, dedesinin, babasının, annesinin ve evlatlarının şanı hürmetine, bizden ve bütün Müslümanlardan içinde bulunduğumuz sıkıntıyı gider. (3 defa okunur.)
14. Nihai Salavât ve Bitiriş Duası (Oldukça Uzun ve Ağır Bir Salavât Metnidir)
Latin Okunuşu Türkçe Anlamı (Meali)
Ve salli Allâhümme ve sellim fî külli lahzatin ve tarfetin ve hareketin ve sekenetin alâ abdike ve nebiyyike ve rasûlike bahril esrâril kudsiyyeh, ve tılasmıl işârâtir ramziyyeh, el mündemiceti fî sahâfil ulûmil ğaybiyyeh... Ve Allah'ım, her an, her göz açıp kapayışta, her hareket ve sükûnda, Kudsî sırların denizi, remzî işaretlerin tılsımı, gaybî ilimlerin sahifelerinde yer alan kulun, nebîn ve rasûlün üzerine salât ve selâm eyle...
... el berkıl evvelil müte'leli'i fî semâil amâil ihâtıyyeti kable bürûzi avâlimil keyân, vel kevkebil esbakıs sâtı'ı fî ebrâcil kudsittamtamiyyeti ve lem tenşakk burdetül vücûdi an sunûfil insân, ve rûhi hâzihil ervâhıl muhteliceti fî âlemi lutfihâ beyne nûrin ve zulmeh, ve şemsil hidâyetil kübrâl müşrikati min hadratil ifâdati ilâ kulûbi hâzihil ümmeh, aylîmil mededil mevâc... ...O ki, varlık âlemleri belirmeden önce, ihâta eden (kuşatan) Amâ (mutlak bilinmezlik) semasında parlayan ilk şimşektir, Kudsî Tımtımî burçlarında parlayan ve varlık perdesi insan çeşitlerinden henüz yarılmamış olan en önceki yıldızdır. O, lütuf âleminde nur ve zulmet arasında çalkalanan bu ruhların ruhudur. O, İfâza (feyiz) makamından bu ümmetin kalplerine doğan en büyük hidayet güneşidir. O, coşan yardım denizidir...
... ve alelmil ilâhiyyis sâtı'ıl burhân, fil bika'ı vel ficâc, âyetillâhil kübrâlletîntavet bi zeyli burdetihâr rûhıyyetil acâibul âyât, ve süllemir rukâyetil ûlâllêtînhattat an ğâyetihâ min zevîs su'ûdi ğâyetül ğâyât, seyyidinâ ve seyyidi külli men lillâhi aleyhi siyâdeh, ma'dinil fadlı vel keremi vel cûdi vel ınâyeti ves se'âdeh, el habîbil a'zam, vel bahri mutamtam, vel kenzil mutalsam, ves sırâtıl akvam, ven nûril asta', vel kameril elma', vel burhânil ekmel, ves seyfil atval, mevcel ılmil ğaybî, ve dacratil mededil ezelî... ...O, yerlerde ve vadilerde burhanı parlayan İlahî ilmin alametidir. O, ruhî (mânevî) perdesinin eteğinde âyetlerin acayiplerinin toplandığı Allah'ın en büyük âyetidir. O, yükselenlerin gayelerin gayesine ulaştığı ilk yükseliş merdivenidir. Efendimiz ve Allah katında bir ululuğu olan herkesin efendisidir. Fazilet, kerem, cömertlik, inâyet ve saadet madenidir. En büyük sevgili (Habîb-i A'zam), coşkun deniz (Bahr-i Mutamtam), tılsımlı hazine (Kenz-i Mutalsam), en doğru yol (Sırât-ı Akvam), en parlak nur, en aydınlık ay, en kâmil burhan, en uzun kılıçtır. Gayb ilminin dalgasıdır, ezelî yardımın coşkusudur...
... bâbullâhıllezî lem tezelil ebvâbü dûnehû mesdûdeh, ve vechul kabûlillezî lem tebrahıl vücûhü mâ lem yüberkı'hâ sattâ'u nûri vesîletihî merdûdeh, hablullâhıllezî men temesseke bihî necâ ve emine ve sellem, ve bâbün necâhıllezî men dehale minhü ilallâhi kubile ve ruhime, seyyidüs sâdât, ve illetüz zerrât, mevlânâ ve nebiyyinâ ve rasûlunâ Muhammedin sallallâhü aleyhi ve sellem... ...O, kendisinden başka bütün kapıların kapalı olduğu Allah'ın kapısıdır. O, yüzleri vesilesinin parlak nuru örtmedikçe reddedilen kabul yüzüdür. O, kimin sarıldığı ise kurtulup emniyette kaldığı ve selâmet bulduğu Allah'ın ipidir. O, kimin girerse Allah'ın kabul edip rahmet ettiği kurtuluş kapısıdır. Efendilerin efendisi, zerrenin illeti, Mevlâmız, Nebimiz ve Resûlümüz Muhammed'e (s.a.v.)...
... ve alâ âlihi ve ashâbihî ve etbâ'ıhî ve eşyâ'ıhî vel âhızîne bi eserihî ven nâhîlîne min bahrıh, ve eğısnâ bihî ve et-hıfnâ bi kurbih, ve ahyînâ ve emitnâ alâ milletehî ve sünnetih, vahtim lenâ ve lil müslimîne bi hayr, vağfir lenâ ve li vâlideynâ ve li furû'ınâ ve usûlinâ ve lil müslimîne vel müslimât vel mu'minîne vel mu'minâti ecme'în, ve selâmün alel mürselîn, vel hamdü lillâhi rabbil âlemîn. ...Ve onun âline, ashâbına, tâbilerine, fırkalarına, eserini takip edenlere ve denizinden içenlere salât ve selâm eyle. Onunla bize imdat eyle, kurbu (yakınlığı) ile bizi şereflendir. Bizi onun milleti ve sünneti üzere yaşat ve öldür. Bizi ve bütün Müslümanları hayırla sonlandır. Bizi, anne babalarımızı, çocuklarımızı, atalarımızı ve bütün Müslüman erkek ve kadınları, Mümin erkek ve kadınları bağışla. Selâm olsun gönderilmiş olanlara. Ve hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.



موضوع: حزب الفرج للإمام السيد أحمد الرفاعي قدس الله سره حزب الفرج للإمام السيد أحمد الرفاعي قدس الله سره
حزب الفرج للإمام السيد أحمد الرفاعي قدس الله سره
ومن أوراده رضي الله تعالى عنه: حزب الفرج ، وكان رضي الله تبارك وتعالى عنه يأمر بقراءته وقت السحر ، ويقول: تتنزل من الحضرة على أهله خلعة القبول فلا يُخزونَ بإذن الله تعالى ، وتحضر عند قراءته روحانية سيد الوجود صلى الله عليه وسلم ، وقد بُشّرَ الإمام الرفاعي رضي الله عنه إحدى عشر مرة من جده صلى الله عليه وسلم بأن من داوم على قراءة هذا الحزب لا يُخذل ولا يُخزى ولا يهان .
وهو:
بِسمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ
( الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ {2} الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ {3} مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ {4} إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ {5} اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ {6} صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِم ْوَلاَ الضَّالِّينَ {7} ) .
لا إله إلا الله 10 مرات .
الله 10 مرات .
أستغفر الله العظيم 10 مرات .
اللهم صلي على سيدنا محمد وعلى آله وصحبه وسلم 10 مرات .
حسبي الله 7 ، ثم يقرأ:
( الم {1} ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ {2} الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ {3} والَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ {4} أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ {5} )
لا إله إلا الله وحده لا شريك له ، له الملك وله الحمد وهو على كل شيء قدير .
اللهم يا حي يا قيوم ، يا ذا الجلال والإكرام ، أسألك بأسرارك المستودعة في خلقك ، بعزة عرشك ، بقدس نفسك ، بنور وجهك ، بمبلغ علمك ، بغاية قدرك ، ببسط قدرتك ، بحق شكرك ، بمنتهى رحمتك ، بسلطان مشيئتك ، بعظمة ذاتك ، بكل صفاتك ، بجميع أسمائك ، بمكنون سرك ، بجميل سترك ،بجزيل برك ، بكمال منتك ، بفيض جودك ، بقاهر غضبك ، بسابق رحمتك ، بأعداد كلماتك ، بعناية مجدك ، بجليل طَولك ، بتفريد فردانيتك ، بتوحيد وحدانيتك ، بدائم بقائك ، بسرمدية قدسك ، بأزلية ربوبيتك ، بعظيم كبريائك ، بجلالك بجمالك بكمالك ، بإنعامك ، بشامخ أفعالك ، بسيادة ألوهيتك ، بجباريتك ، بحنانيتك ، بمنانيتك ، بعطفك ، بلطفك ، ببرك ، بإحسانك ، بحقك يا رباه يا غوثاه استعينك وأستجديك أن تجعل لي من كل هم وغم وكرب فرجا ، ومن كل بلاء وشدة وضيق مخرجا ، واجعل أوقاتي بك عامرة ، وسريرتي بمحبتك نيرة ، وعيني بشهود آثار لطفك قريرة ، وبصيرتي بلوامع أنوار قربك مستنيرة وبصيرة ، بحق كهيعص ، وحمعسق ، وبحق طه وطس وص ويس والر والم ون وحم وطسم ، وبسر القرآن العظيم ، يا علي يا عظيم ، يا رحمن يا رحيم ، يا بر يا كريم ، يا أول يا قديم .
اللهم يا من لا تنفعك طاعتي ، ولا تضرك معصيتي ، تقبل مني ما لا ينفعك واغفر لي ما لا يضرك .
بسم الله حسبنا الله ، لا حول ولا قوة إلا بالله .
بسم الله الذي لا يضر مع اسمه شيء في الأرض ولا في السماء وهو السميع العليم .
( فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً مُّوسَى {67} قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ الْأَعْلَى {68} ) .
الله , الله , الله , توكلت على الله . ( وما توفيقي إلا بالله ) .
( اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاء وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ {255} ) .
يا دائما لا فناء ولا زوال لملكه تداركني بلطفك فإني ضعيف وأنت القوي ، وإني فقير وأنت الغني ، وإني مغلوب وأنت النصير ، وإني عاجز وأنت على كل شيء قدير .
حسبي الله لا إله إلا هو عليه توكلت وهو رب العرش العظيم .
حسبي الله ونعم الوكيل .
اللهم أحسن عاقبتنا في الأمور كلها وأجرنا من خزي الدنيا وعذاب الآخرة .
أعوذ بجلال وجه الله ، وجمال قدس الله ، من شر كل ذي شر ، ومن شر كل دابة هو آخذ بناصيتها .
اللهم إني أسألك السلامة والسعادة ونعم عقبى الدار ، وصحبة الأخيار ، ومودة الأبرار ، والنجاة من النار .
اللهم احرسني بعينك التي لا تنام ، واكنفني بكنفك الذي لا يضام ، وارحمني بقدرتك علي ، لا أهلك وأنت رجائي ، فكم من نعمة أنعمت بها علي قل لك عندها شكري ، وكم من بلية ابتليتني بها قل لك عندها صبري ، فيا من قل عند نعمته شكري فلم يحرمني ، ويا من قل عند بليته صبري فلم يخذلني ، ويا من رآني على الخطايا فلم يفضحني ، أسألك أن تصلي على محمد وعلى آل محمد كما صليت وباركت ورحمت على إبراهيم وعلى آل إبراهيم إنك حميد مجيد ، اللهم أعني على ديني بدنياي ، وعلى آخرتي بتقواي ، واحفظني فيما غبت عنه ، ولا تكلني إلى نفسي فيما حضرت معه ، يا من لا تضره الذنوب ، ولا تُنقصه المغفرة ، هب لي ما لا ينقصك ، واغفر لي ما لا يضرك ، اللهم إني أسألك فرجا قريبا ، وصبرا جميلا ، وأسألك العافية من كل بلية ، وأسألك دوام العافية ، وأسألك الغنى عن الناس ، وأسألك السلامة من كل شر ، ولا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم .
اللهم فارج الهم ، كاشف الغم ، مجيب دعوة المضطرين ، رحمن الدنيا والآخرة ورحيمهما ، أنت ترحمني فارحمني رحمة تغنني بها عن رحمة من سواك .
اللهم اجعل لي من كل هم يهمني فرجا ومخرجا ، وارزقني من حيث لا أحتسب .
يا سابق الفوت ، ويا سامع الصوت ، ويا كاسي العظام بعد الموت ، صل على محمد وآل محمد ، واجعل لي من أمري فرجا ومخرجا ، إنك تعلم ولا أعلم وتقدر ولا أقدر ، وأنت علام الغيوب .
يا الله , يا الله ، يا رحمن يا رحيم ، يا تواب يا ذا الجلال والإكرام .
يا غياث المستغيثين ، يا مجيب دعاء المضطرين ، وجهت وجهي إليك ، وتوكلت منيبا خالصا عليك ، لا أرفع حاجتي إلا إليك ، خاشعا بين يديك ، صل اللهم حبالي بحبالك ، وألحقني بالصالحين ، وأيدني بجلالك ، واجعلني من عبادك المتقين ، لا تصرف وجهي بحقك إلا إلى جنابك ، ولا تجذب قلبي إلا إلى بابك ، قربني من أحبابك وأهل ولائك ، واحفظني من صحبة ذوي الرد من أعدائك ، حققني بالمعرفة المحمدية ، وحلّني بالصفات المصطفوية ، وأطلق لساني بشكرك ، واستعمل ناطقتي وقلبي بذكرك ، سلام على آل يس .
رب إني مسني الضر وأنت أرحم الراحمين .
لا إله إلا أنت سبحانك إني كنت من الظالمين ، فاستجبنا له ونجيناه من الغم وكذلك ننج المؤمنين ، اللهم إنك تعلم سري وعلانيتي وما نزل بي ولا حول ولا قوة إلا بك يا الله يا علي يا عظيم فرج عني ما أهمني وتول أمري بلطفك ، وتداركني برحمتك وكرمك إنك على كل شيء قدير .
اللهم يا موضع كل شكوى ، ويا سامع كل نجوى ، ويا كاشف كل بلوى ، يا عالم كل خفية ، يا صارف كل بلية ، يا من أغثت إبراهيم صلى الله عليه وسلم ، ويا من نجيت موصى صلى الله عليه وسلم ، يا من رفعت عيسى صلى الله عليه وسلم ، يا من اصطفيت محمدا صلى الله عليه وسلم ، صل اللهم على سيد أنبيائك وأكرم رسلك حبيبك ونبيك ورسولك سيدنا محمد وعلى آله وأصحابه واستجب دعائي ، فإني أدعوك دعاء من اشتدت فاقته ، وضعفت قوته ، وقلت حيلته ، بل أدعوك دعاء الغريب الغريق المضطر الذي يعلم كل العلم أنه لا يكشف عنه ما هو فيه إلا أنت ، يا أرحم الراحمين ارحمني ، يا غياث المستغيثين أغثني ، اكشف عني ما نزل بي من هم ، وادفع عني ما حل بي من غم ، والطف بي يا لطيف يا رحيم .
يا من يملك حوائج السائلين ، ويعلم ضمائر الصامتين ، تداركني بإغاثتك ، يا من لكل مسألة منك سمع حاضر ، وجواب كافل ، ولكل صامت منك علم محيط باطن ، مواعيدك صادقة ، وأياديك فاضلة متواصلة ، ورحمتك واسعة ، افعل بي ما أنت أهله ، ولا تفعل بي ما أنا أهله ، فإنك أهل التقوى وأهل المغفرة .
( شهد الله أنه لا إله إلا هو ) اللهم إني أعوذ بنور قدسك ، وببركة طهارتك وبعظمة جلالك من كل عاهة وآفة وطارق من الجن والإنس إلا طارقا يطرق بخير يا أرحم الراحمين ، اللهم بك ملاذي قبل أن ألوذ ، وبك عياذي قبل أن أعوذ ، يا من ذلت له رقاب الفراعنة ، وخضعت له هامات الجبابرة ، يا من بيده مقاليد السماوات والأرض ، اللهم ذكرك شعاري ودثاري ، وبظلال رحمتك نومي وقراري ، وإليك من كل فادحة فراري ، وبك في كل حادثة انتصاري ، وعليك اعتمادي ، وإلى كرم قدسك استنادي ، أشهد ألا إله إلا أنت ، اضرب علي سرادقات حفظك ، وقني هم ما أكره بحرمتك يا رحمن يا رحيم .
اللهم إني أسألك باسمك الواحد الأحد ، وأدعوك اللهم باسمك الفرد الصمد ، وأتوسل إليك باسمك العطيم الوتر ، الذي ملأ نور قدسه أركان الأكوان كلها إلا ما فرجت عني ما أمسيت فيه وأصبحت فيه حتى لا يخامر خطرات أوهامي غبار الخوف من غيرك ، ولا يمس شراع فكري أثر الرجاء من سواك ، أجرني اللهم من خزيك وعقوبتك ، واحفظني في ليلي ونهاري ، ونومي وقراري ، لا إله إلا أنت تعظيما لوجهك ، وتكريما لسُبحات عرشك ، اصرف اللهم عني شر عبادك ، واجعلني في حفظك وعنايتك وسرادقات أمنك وصيانتك ، وأعد علي عوائد لطفك وكرمك وإحسانك ، سبحانك اللهم وبحمدك ، تقدس اسمك ، وتعالى طولك .
اللهم يا مجلي العظائم من الأمور ، ويا كاشف صعاب الهموم ، ويا مفرج الكرب العظيم ، ويا من إذا أراد شيئا فحبسه أن يقول له كن فيكون ، رباه رباه أحاطت بعبدك الضعيف غوائل الذنوب وأنت المدخر لها ولكل شدة ، لا إله إلا أنت ، الغياث الغياث ، الرحمة الرحمة ، العناية العناية ، صل على عبدك ونبيك سيدنا محمد وآله والطف بي في أموري كلها والمسلمين .
اللهم احفظ أمة سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم ، اللهم ارحم أمة سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم ، اللهم أصلح أمة سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم ، اللهم فرج عن أمة سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم .
اللهم لا تجعلني ممن يرجو المخلوقين أو يعول عليهم وإذا أخذت بأزمّة خاطري إلى أحد من خلقك فليكن ممن أحببتهم حتى تكون همتي متوجهة على من أحببت فتندمج غايتها بصفة المحبة التي أفرغتها في ذلك العبد المحبب فإنك الولي لمن تحب ولا تصرف همة خاطري ولو طرفة عين إلى خلق لم تزينه
بمحبتك ، ولم تجعل له منك ودا ، وأزل حجب المستعارات عن لاحظة سري فلا ألتفت إلا إلى ما يؤول إليك ، ويعوَّل عليك ، وابعث عزم عزيمتي إلى اصفيائك وأوليائك وأحبابك المقربين وعبادك الصالحين والنبيين والمرسلين وحسن ألئك رفيقا ، ثبتني الله على ما يرضيك ، وقربني ممن يواليك ، واجعل غاية حبي وبغضي فيك ، ولا تقربني ممن يعاديك ، أدم علي نعمك وبرك ، ولا تنسني ذكرك ، وألهمني في كل حال شكرك ، وعرفني قدر النعم بدوامها ، وقدر العافية باستمرارها .
اللهم إني أسألك العفو والعافية والمعافاة الدائمة في الدين والدنيا والآخرة .
اللهم اقذف في قلبي رجاءك ، واقطع رجائي عمن سواك ، حتى لا أرجو أحدا غيرك ، اللهم وما ضعفت عنه قوتي ، وقصر عنه أملي ، ولم تنته إليه رغبتي ، ولم تبلغه مسألتي ، ولم يجر على لساني مما أعطيت أحدا من الأولين والآخرين من اليقين فخصني به يا رب العالمين ، اللهم ضاقت الحيل ، وانقطع الأمل ، وبطل العمل ، لا ملجأ ومنا منك إلا إليك .
يا مسهل الصعب الشديد ، ويا ملين قسوة الحديد ، ويا منجز الأمرين الوعد والوعيد ، ويا من هو كل يوم في شأن وأمر جديد ، أخرجني من حلق الكرب والضيق إلى أوسع الفرج وأبلج الطريق ، بك أدفع ما أطيق وما لا أطيق ، ولا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم .
اللهم إني استغفرك وأتوب إليك ، وأتوكل في كل الأمور عليك ، أستغفرك من الذنب الذي اعلم ، ومن الذنب الذي لا أعلم ، إنك تعلم وأنا لا أعلم ، وأنت علام الغيوب ، وغفار الذنوب ، وستار العيوب ، وكشاف الكروب ، وإليك المصير .
اللهم إني أستغفرك من كل ذنب قوى عليه بدني بعافيتك ، أو نالته قدرتي بفضلك ، أو بسطت إليه يدي بسابغ رزقك ، أو اتكلت فيه عند خوفي منه على أمانك ، أو وثقت بحلمك ، أو عولت فيه على كريم عفوك .
اللهم إني استغفرك من كل ذنب خنت فيه أمانتي ، أو بخست فيه نفسي ، أو قدمت فيه لذاتي ، أو آثرت فيه شهواتي ، أو سعيت لغيري ، أو استغويت فيه من تبعني ، أو غلبت فيه بفضل جبلَّتي ، أو أحلت عليك فيه مولاي فلم تقبلني على فعلي ، إذ كنت سبحانك كارها لمعصيتي ، ولكن سبق علمك في اختياري واستعمالي مرادي وإيثاري ، فحلمت علي ولم تدخلني فيه جبرا ، ولم تحملني عليه ممهلا ، ولم تظلمني شيئا ، أنفذت مع اختياري قضاؤك ، أستغفرك يا أرحم الراحمين ، يا صاحبي عند شدتي ، يا مؤنسي في وحدتي ، يا حافظي في غربتي ، يا وليي في نعمتي ، يا كاشف كربتي ، يا سامع دعوتي ، يا راحم عبرتي ، يا مقيل عثرتي ، يا إلهي الحقيق ، يا ركني الوثيق ، يا جاري اللصيق ، يا مولاي الشفيق ، يا رب البيت العتيق ، أخرجني من حلق المضيق ، إلى سعة الطريق ، بفرج من عندك قريب وثيق ، واكشف عني كل شدة وضيق ، واكفني من السوء والأذى ما أطيق وما لا أطيق .
اللهم فرج عني كل هم وغم وأخرجني من كل حزن وكرب ، يا فارج الهم ، ويا كاشف الغم ، ويا منزل القطر ، ويا مجيب دعوة المضطر ، يا رحمن الدنيا والآخرة ورحيمهما ، صل على خيرتك من خلقك محمد النبي الأمي الطيب الطاهر الزكي ، وعلى آله الطيبين الطاهرين وسلم ، وفرج اللهم عني ما ضاق به صدري ، وعيل معه صبري ، وقلت فيه حيلتي ، وضعفت له قوتي ، يا كاشف كل ضر وبلية ، يا عالم كل سر وخفية ، يا أرحم الراحمين ، وأفوض أمري إلى الله إن الله بصير بالعباد ، وما توفيقي إلا بالله ، عليه توكلت وهو رب العرش العظيم .
تحصنت بعزة عزة الله ، وبعظمة عظمة الله ، وبجلال جلال الله ، وبقدرة قدرة الله ، وبسلطان سلطان الله ، وبلا إله إلا الله ، وبما جرى به القلم من عند الله ، وبلا حول ولا قوة إلا بالله ، آمنت بالله ، حسبي الله .
اللهم يا من لا تراه العيون ، ولا تخالطه الظنون ، ولا يصفه الواصفون ، ولا تغيره الحوادث ، ولا يخشى الدوائر ، يعلم مثاقيل الجبال ، ومكاييل البحار ، وعدد قطر الأمطار ، وعدد ورق الأشجار ، وعدد ما أظلم عليه الليل وأشرق عليه النهار ، ولا يواري منه سماء سماء ، ولا ارض أرضا ، ولا بحر إلا يعلم ما في قعره ، ولا جبل إلا يعلم ما في وعره ، اجعل خير عمري أواخره ، وخير عملي خواتمه ، وخير أيامي يوم ألقاك فيه ، لا حول ولا قوة إلا بالله العلي العظيم ، اللهم اطف نار من شب لي ناره ، واكفني هم من أدخل علي همه ، وأدخلني في درعك الحصين ، واسترني بسترك الوافي ، اللهم من عاداني فعاده ، ومن كادني فكده ، ومن بغى علي فخذه ، ومن نصب لي فخه بهلكة فأهلكه ، اللهم من أرادني بسوء فاجعل دائرة السوء عليه ، اللهم ارم نحره في كيده وكيه في نحره حتى يذبح نفسه بيديه ، اعتصمت بك ولذت بطول قدسك .
يا سابغ النعم ، ويا دافع النقم ، ويا فارج الكرب إذا ادلهم ، يا ولي من ظُلم ، ويا حسيب من ظلم ، يا أولا بلا بداية ، ويا آخرا بلا نهاية ، يا من له اسم بلا كنية ، اجعل لي من أمري فرجا ، ومن وهدة همي مخرجا .
يا لطيف يا لطيف يا لطيف الطف بي بلطفك الخفي ، وأغثني بمددك الجلي ، بالقدرة التي استويت بها على العرش ولم يعلم العرش مستقرك .
يا مسبب الأسباب ، يا مفتح الأبواب ، يا سامع الأصوات ، يا مجيب الدعوات ، يا قاضي الحاجات ، يا غياث المستغيثين .
اللهم إني أنتظر فرجك ، وأرقب لطفك ، صل على محمد وآل محمد وفرج عني والطف بي ولا تكلني إلى نفسي ولا إلى أحد من خلقك طرفة عين ولا اقل من ذلك ، يا جبار السموات والأرض ، لا إله إلا أنت .
لا إله إلا اله الحكيم الكريم ، لا إله إلا الله الرحمن الرحيم ، لا إله إلا الله رب السماوات والأرض ورب العرش العظيم ، اللهم إني أنزلت بك حاجاتي كلها الظاهرة والباطنة ، الدنيوية والأخروية .
عُبَيدك في فنائك ، مسكينك بفنائك ، فقيرك بفنائك .
يا من لا يعلم كيف هو إلا هو ، ويا من لا يبلغ قدرته غيره .
يا شاهدا غير غائب ، ويا قريبا غير بعيدن ويا غالبا غير مغلوب .
يا حي يا قيوم بحولك وقوتك أستعين وأستجير فارحمني يا أرحم الراحمين .
اللهم رب السماوات السبع وما أظلت ، ورب الأرضين وما أقلت ، ورب الشياطين وما أضلت ، كن لي جارا من شر خلقك كلهم جميعا أن يفرط علي أحد منهم أو أن يبغي ، عز جارك وجل ثناؤك ، ولا إله غيرك ، لا إله إلا أنت .
اللهم بجاه الحسين وأخيه وجده وأبيه وأمه وبنيه ، فرج عني وعن المسلمين ما نحن فيه ( 3 مرات , كما تلقى جماعة عن سيدنا الشيخ عبد الحكيم عبد الباسط بن سليم عليه الرحمة والرضوان ) .
وصل اللهم وسلم في كل لحظة وطرفة وحركة وسكنة على عبدك ونبيك ورسولك بحر الأسرار القدسية ، وطلسم الإشارات الرمزية ، المندمجة في صحاف العلوم الغيبية ، البرق الأول المتلألئ في سماء العماء الإحاطي قبل بروز عوالم الكيان ، والكوكب الأسبق الساطع في ابراج القدس الطمطمي ولم تنشق بردة الوجود عن صنوف الإنسان ، وروح هذه الأرواح المختلجة في عالم لطفها بين نور وظلمة ، وشمس الهداية الكبرى المشرقة من حضرة الإفاضة إلى قلوب هذه الأمة ، عيلم المدد المواج ، وعلم العلم الإلهي الساطع البرهان ، في البقاع والفجاج ، آية الله الكبرى التي انطوت بذيل بردتها الروحية عجائب الآيات ، وسُلَّم الرقاية الأولى التي انحطت عن غايتها من ذوي الصعود غاية الغايات ، سيدنا وسيد كل من لله عليه سيادة ، معدن الفضل والكرم والجود والعناية والسعادة ، الحبيب الأعظم ، والبحر المطمطم ، والكنز المطلسم ، والصراط الأقوم ، والنور الأسطع ، والقمر الألمع ، والبرهان الأكمل ، والسيف الأطول ، موجة العلم الغيبي ، وضجة المدد الأزلي ، باب الله الذي لم تزل الأبواب دونه مسدودة ، ووجه القبول الذي لم تبرح الوجوه ما لم يبرقعها سطّاع نور وسيلته مردودة ، حبل الله الذي من تمسك به نجا وأمن وسلم ، وباب النجاح الذي من دخل منه إلى الله قبل ورحم ، سيد السادات وعلّة الذرات ، مولانا ونبينا ورسولنا محمد صلى الله عليه وسلم ، وعلى آله وأصحابه وأتباعه وأشياعه والآخذين بأثره والناهلين من بحره ، وأغثنا به وأتحفنا بقربه ، وأحينا وأمتنا على ملته وسنته ، واختم لنا وللمسلمين بخير ، واغفر لنا ولوالدينا ولفروعنا وأصولنا وللمسلمين والمسلمات والمؤمنين والمؤمنات أجمعين ، وسلام على المرسلين ، والحمد لله رب العالمين
   

FEREC DUASI Li RAŞiDiYE

Seyyid Ahmed er-Rufai Hazretlerinin Hizbül Ferec Duası

FEREC DUASI HAKKINDA

Ferec duası, sıkıntı, keder ve zorluklardan kurtuluş, ferahlık ve çıkış yolu bulmak için okunan, "Allah'ım! Sıkıntımızı gider, bize kolaylık ver, ferec (ferahlık, çıkış yolu) nasip et" anlamlarına gelen bir dua olup;
her türlü dertten kurtulmak, moral bulmak, kalbe huzur vermek, Allah'a sığınmak gibi faydaları vardır ve özellikle belirli sıkıntılarda 100 defa okunması tavsiye edilir.
Faydaları ve Faziletleri:

    Sıkıntılardan Kurtuluş: En temel faydası, kişinin içinde bulunduğu zor durumdan çıkmasına, ferahlık bulmasına yardımcı olmasıdır.
    Huzur ve Rahatlama: Kalbe huzur verir, moral bozukluğunu giderir ve Allah'a sığınmanın verdiği içsel rahatlığı sağlar.
    Çıkış Yolu Bulma: "Ferec" kelimesi çıkış yolu, kolaylık ve ferahlık demektir; bu duayı okuyarak Allah'tan zorluklara bir çözüm talep edilir.
    Maneviyatı Güçlendirme: Sıkıntılı anlarda Allah'a yönelmeyi ve O'nun yardımını istemeyi öğreterek manevi bağları güçlendirir.

Bu duayı üzerinde, evinde ve ya iş yerinde taşıyan kişiler her türlü kötülükten korunur. Bu duayı sık sık okuyan kişilerin kıyametin susuzluğundan korunduğuna inanılır. Ayrıca kıyamet gününde merhamet ve şefkat ile muamele görür. Bu duayı okumayı alışkanlık haline getirmiş kişiler şehit mertebesine yakın bir dereceye sahip olur ve İslam büyükleriyle beraber zikredilir.

Pişman olunan kötülükleri iyiliğe çevirir. Bu duayı okuyan kimseler Hz. Mehdi’nin şefaatine nail olur ve melekler okuyan kişinin bağışlanması için dua eder.

Sınavdan önce okunursa stresi kaldırır ve heyecanı önler. Bu duayı okuyan kişi, ömrünün bereketli ve uzun olmasını sağlar. Ölüm zamanı kolaylık görür.

Nasıl Okunur?

    Genellikle her namazdan sonra veya sıkıntı hissedildiğinde okunabilir.
    Özellikle zor durumda olanların her gün 100 defa okuması önerilir.

Dua Metninden Kesitler:

    "Allah'ım! Sıkıntımızı izale eyle, bize nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu) nasip eyle" gibi ifadeler içerir.

Özetle, Ferec duası, hayatın zorluklarında manevi bir sığınak olup, Allah'tan kolaylık ve ferahlık dilemek için etkili bir yoldur

OKUMA USULÜ: Herhangi bir sıkıntıya, belaya, musibete veya hastalığa maruz kaldığınızda; sabah, akşam veya uygun vakitlerde, günde bir veya iki defa okunur.




Hizbül Ferec’in Arapçası

يَا اللَّهُ يَا وَدُودُ، يَا اللَّهُ يَا مُنِيبُ، يَا اللَّهُ يَا مُجِيبُ، اسْتَجِبْ دُعَائِي بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ * إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ * اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ * صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ *

لاَ إلَهَ إلاَّ اللَّه .. [ عشر مرات ] .

اللَّه .. [ عشر مرات ] .

أَسْتَغْفِرُ اللَّهَ الْعَظِيم .. [ عشر مرات ] .

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وسَلِّمْ .. [ عشر مرات ] .

حَسْبِيَ اللَّه .. [ سبع مرات ] .

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الٓمٓ * ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ * وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ * أُولَئِكَ عَلَى هُدًى مِن رَّبِّهِمْ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُون .

لاَ إلَهَ إلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ  .

اللَّهُمَّ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ يَا ذَا الْجَلاَلِ والْإكْرَامِ أَسْأَلُكَ بِأَسْرَارِكَ الْمُسْتَوْدَعَةِ فِي خَلْقِكَ ، بِعِزَّةِ عَرْشِكَ ، بِقُدْسِ نَفْسِكَ ، بِنُورِ وَجْهِكَ ، بِمَبْلَغِ عِلْمِكَ ، بِغَايَةِ قَدْرِكَ ، بِبَسْطِ قُدْرَتِكَ ، بِحَقِّ شُكْرِكَ ، بِمُنْتَهَى رَحْمَتِكَ ، بِسُلْطَانِ مَشِيئَتِكَ ، بِعَظَمَةِ ذاتِكَ ، بِكُلِّ صِفَاتِكَ ، بِجَمِيعِ أَسْمَائِكَ ، بِمَكْنُونِ سِرِّكَ ، بِجَمِيلِ سَتْرِكَ ، بِجَزِيلِ بِرِّكَ ، بِكَمَالِ مِنَّتِكَ ، بِفَيْضِ جُودِكَ ، بِقَاهِرِ غَضَبِكَ ، بِسَابِقِ رَحْمَتِكَ ، بِأَعْدَادِ كَلِمَاتِكَ ، بِعِنَايَةِ مَجْدِكَ ، بِجَلِيلِ طَوْلِكَ ، بِتَفْرِيدِ فَرْدَانِيَّتِكَ ، بِتَوْحِيدِ وَحْدَانِيَّتِكَ ، بِدَائِمِ بَقَائِكَ ، بِسَرْمَدِيَّةِ قُدْسِكَ ، بِأَزَلِيَّةِ رُبُوبِيَّتِكَ ، بِعَظِيمِ كِبْرِيَائِكَ ، بِجَلاَلِكَ بِجَمَالِكَ بِكَمَالِكَ بِإنْعَامِكَ ، بِشَامِخِ أَفْعَالِكَ ، بِسِيَادَةِ أُلُوهِيَّتِكَ ، بِجَبّارِيَّتِكَ بِحَنَانِيَّتِكَ بِمَنّانِيَّتِكَ ، بِعَطْفِكَ بِلُطْفِكَ ، بِبرِّكَ بِإحْسَانِكَ ، بِحَقِّكَ يَا رَبّاهُ يَا غَوْثَاهُ أَسْتَعِينُكَ وَأَسْتَجْدِيكَ أَنْ تَجْعَلَ لِي مِنْ كُلِّ هَمٍّ وَغَمٍّ وَكَرْبٍ فَرَجاً ، وَمِنْ كُلِّ بَلاَءٍ وَشِدَّةٍ وَضِيقٍ مَخْرَجاً ، واجْعَلْ أَوْقَاتِي بِكَ عامِرَةً ، وَسَرِيرَتِي بِمَحَبَّتِكَ نَيِّرَةً ، وَعَيْنِي بِشُهُودِ آثَارِ لُطْفِكَ قَرِيرَةً ، وَبَصِيرَتِي بِلَوَامِعِ أَنْوَارِ قُرْبِكَ مُسْتَنِيرَةً وَبَصِيرَةً ؛ بِحَقِّ كٓهيعٓصٓ وحمٓ عٓسٓقٓ ، وَبِحَقِّ طه ، وطسٓ وصٓ ويسٓ والٓرٓ والٓمٓ ونٓ وحمٓ وطسٓمٓ ، وَبِسِرِّ الْقُرْآنِ الْعَظِيمِ .. يَا عَلِيُّ يَا عَظِيمُ يَا رَحْمَنُ يَا رَحِيمُ يَا بَرُّ يَا كَرِيمُ يَا أَوَّلُ يَا قَدِيمُ .

اللَّهُمَّ يَا مَنْ لاَ تَنْفَعُكَ طاعَتِي وَلاَ تَضُرُّكَ مَعْصِيَتِي تَقَبَّلْ مِنِّي مَا لاَ يَنْفَعُكَ ، واغْفِرْ لِي مَا لاَ يَضُرُّكَ  .

بِسْمِ اللَّهِ ، حَسْبُنَا اللَّهُ ، لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إلاَّ بِاللَّهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمِ  .

بِسْمِ اللَّهِ الَّذِي لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِي الْأَرْضِ وَلاَ فِي السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيم  .

فَأَوْجَسَ فِى نَفْسِهِ خِيفَةً مُّوسَى * قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنتَ الْأَعْلَى .

اللَّهُ اللَّهُ اللَّهُ .. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللَّهِ ، وَمَا تَوْفِيقِي إلاَّ بِاللَّه  .

اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَّهُ مَا فِى السَّمَاوَاتِ وَمَا فِى الْأَرْضِ مَن ذَا الَّذِى يَشْفَعُ عِندَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِشَىْءٍ مِّنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيم .

يَا دائِماً لاَ فَنَاءَ وَلاَ زَوَالَ لِمُلْكِهِ تَدَارَكْنِي بِلُطْفِكَ ؛ فَإنِّي ضَعِيفٌ وَأَنْتَ الْقَوِيُّ ، وَإنِّي فَقِيرٌ وَأَنْتَ الْغَنِيُّ ، وَإنِّي مَغْلُوبٌ وَأَنْتَ النَّصِيرُ ، وَإنِّي عاجِزٌ وَأَنْتَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِير .

حَسْبِىَ اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيم .

حَسْبِيَ اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ


يَا اللَّهُ يَا وَدُودُ، يَا اللَّهُ يَا مُنِيبُ، يَا اللَّهُ يَا مُجِيبُ، اسْتَجِبْ دُعَائِي بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ



Ferec Duası - Latin Harfleriyle Okunuşu:

FEREC DUASI Li RAŞiDiYE
Seyyid Ahmed er-Rufai Hazretlerinin Hizbül Ferec Duası
Hizbül Ferec’in Arapçası VERSION 2

Yâ Allâh yâ Vedûd, yâ Allâh yâ Munîb, yâ Allâh yâ Mucîb, estecib duâî bi rahmetike yâ Erhamerrâhimîn.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdulillâhi rabbil âlemîn. Errahmânirrahîm. Mâliki yevmiddîn. İyyâke na'budu ve iyyâke neste'în. İhdinessırâtal mustakîm. Sırâtallezîne en'amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn.

Lâ ilâhe illallâh. (10 kere)
Allâh. (10 kere)
Estagfirullâhel azîm. (10 kere)
Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim. (10 kere)
Hasbiyallâh. (7 kere)

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elif lâm mîm. Zâlikel kitâbu lâ reybe fîh, huden lil muttekîn. Ellezîne yu'minûne bil gaybi ve yukîmûnes salâte ve mimmâ razaknâhum yunfikûn. Vellezîne yu'minûne bi mâ unzile ileyke ve mâ unzile min kablik ve bil âhireti hum yûkınûn. Ulâike alâ huden min rabbihim ve ulâike humul muflihûn.

Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh. Lehu'l mulku ve lehu'l hamdu ve huve alâ kulli şey'in kadîr.

Allâhümme yâ Hayyu yâ Kayyûm yâ Zel Celâli vel İkrâm. Es'eluke bi esrârikel mustevdaati fî halkık. Bi izzeti arşık. Bi kudsi nefsik. Bi nûri vechik. Bi mübelligi ilmik. Bi gayeti kadrik. Bi bastı kudretik. Bi hakkı şükrik. Bi müntehâ rahmetik. Bi sultânı meşîetik. Bi azameti zâtik. Bi kulli sıfâtik. Bi cemîi esmâik. Bi meknûni sırrık. Bi cemîli setrik. Bi cezîli birrik. Bi kemâli minnetik. Bi feyzi cûdik. Bi kâhiri gadabik. Bi sâbıkı rahmetik. Bi adedi kelimâtik. Bi inâyeti mecdik. Bi celîli tûlik. Bi tefrîdi ferdâniyyetik. Bi tevhîdi vahdâniyyetik. Bi dâimi bekâik. Bi sermediyyeti kudsi kudseke. Bi ezeliyyeti rubûbiyyetik. Bi azîmi kibriyâik. Bi celâlike, bi cemâlike, bi kemâlike, bi in'âmik. Bi şâmihi ef'âlik. Bi siyâdeti ulûhiyyetik. Bi cebbâriyyetik, bi hanâniyyetik, bi mennâniyyetik. Bi atfike, bi lutfik. Bi birrike, bi ihsânik. Bi hakkıke yâ Rabbâh, yâ Gavsâh. Esteînuke ve estecdîke en tec'ale lî min kulli hemmin ve gammin ve karbin feracen. Ve min kulli belâin ve şiddetin ve dîkın mahrecen. Vec'al evkâtî bike âmireten, ve sarîretî bi mahabbetike neyyireten, ve aynî bi şuhûdi âsâri lutfike karîreten, ve basîretî bi levâmi i envâri kurbike müstenîreten ve basîreten. Bi hakkı: Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd. Ve bi hakkı: Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf. Ve bi hakkı: Tâ Hâ. Ve Tâ Sîn. Ve Sâd. Ve Yâ Sîn. Ve Elif Lâm Râ. Ve Elif Lâm Mîm. Ve Nûn. Ve Hâ Mîm. Ve Tâ Sîn Mîm. Ve bi sirril Kur'ânil azîm. Yâ Aliyyu, yâ Azîmu, yâ Rahmânu, yâ Rahîmu, yâ Berru, yâ Kerîmu, yâ Evvelu, yâ Kadîm.

Allâhümme yâ men lâ tenfe'uhu tâatî ve lâ tedurruhu ma'siyetî. Tekabbel minnî mâ lâ yenfeuke, vagfirlî mâ lâ yedurruke.

Bismillâhi hasbunallâhu lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.

Bismillâhillezî lâ yedurru mea'smihî şey'ün fil ardı ve lâ fis semâi ve huves semîul alîm.

"Fe evcase fî nefsihî hîfeten Mûsâ. Kulnâ lâ tehaf inneke entel a'lâ."

Allâhu Allâhu Allâhu. Tevekkeltu alallâhi ve mâ tevfîkî illâ billâh.

Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm. Lâ te'huzuhû sinetun ve lâ nevm. Lehû mâ fis semâvâti ve mâ fil ard. Men zellezî yeşfeu indehû illâ bi iznih. Ya'lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum. Ve lâ yuhîtûne bi şey'in min ilmihî illâ bi mâ şâe. Vesia kursiyyuhus semâvâti vel ard. Ve lâ yeûduhû hıfzuhumâ. Ve huvel aliyyul azîm.

Yâ dâimen lâ fenâe ve lâ zevâle li mülkih. Tedâraknî bi lutfik, fe innî daîfun ve entel kaviyy. Ve innî fakîrun ve entel ganiyy. Ve innî maglûbun ve enten nasîr. Ve innî âcizun ve ente alâ kulli şey'in kadîr.

Hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ hû. Aleyhi tevekkeltu ve huve rabbul arşil azîm.

Hasbiyallâhu ve ni'mel vekîl.

Yâ Allâh yâ Vedûd, yâ Allâh yâ Munîb, yâ Allâh yâ Mucîb, estecib duâî bi rahmetike yâ Erhamerrâhimîn.

Ferec Duası - Türkçe Meali (Anlamı):

FEREC DUASI Li RAŞiDiYE
Seyyid Ahmed er-Rufai Hazretlerinin Hizbül Ferec Duası


Türkçe Meali (Anlamı):

FEREC DUASI (Sıkıntıların Giderilmesi Duası) - RAŞİDİYE VERSİYONU

Seyyid Ahmed er-Rufai Hazretleri'nin Hizbül Ferec Duası

Ey Allah'ım, ey Vedûd (kullarını çok seven), ey Allah'ım, ey Münîb (kendisine yönelenleri kabul eden), ey Allah'ım, ey Mücîb (duaları kabul eden)! Duamı rahmetinle kabul eyle, ey merhametlilerin en merhametlisi!

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Hamd, alemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. O, Rahman'dır, Rahim'dir. Din (ceza ve mükafat) gününün sahibidir. (Ya Rabbi!) Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.

Allah'tan başka ilah yoktur. (10 kere)
Allah. (10 kere)
Yüce Allah'tan bağışlanma dilerim. (10 kere)
Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e, onun ailesine ve ashabına salat ve selam eyle. (10 kere)
Allah bana yeter. (7 kere)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Elif Lâm Mîm. İşte bu kitap; onda hiç şüphe yoktur. Muttakiler (sakınanlar) için bir hidayet rehberidir. Onlar gayba inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan (Allah yolunda) harcarlar. Ve onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesin olarak inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.

Allah'tan başka ilah yoktur, O birdir, O'nun ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur. O, her şeye kadirdir.

Allah'ım! Ey Hayy (diri), ey Kayyûm (her şeyi ayakta tutan), ey Celal ve İkram sahibi! Senden, mahlukatındaki gizli sırların hakkı için, Arş'ının izzeti hakkı için, zatının kutsiyeti hakkı için, yüzünün nuru hakkı için, ilminin kemali hakkı için, kudretinin genişliği hakkı için, şükrünün hakkı için, rahmetinin sonsuzluğu hakkı için, iradenin sultanlığı hakkı için, zatının azameti hakkı için, bütün sıfatların hakkı için, tüm isimlerin hakkı için, gizli sırrının hakkı için, güzel örtün hakkı için, bol ihsanın hakkı için, nimetinin kemali hakkı için, cömertliğinin feyzi hakkı için, gazabına galip olan rahmetin hakkı için, rahmetinin önceliği hakkı için, kelimelerinin adedi hakkı için, şanının inayeti hakkı için, yüce lütfun hakkı için, tekliğinin eşsizliği hakkı için, bir olmanın tevhidi hakkı için, daimi bekân hakkı için, kutsiyetinin ebediliği hakkı için, rububiyetinin ezeli oluşu hakkı için, kibriyanın büyüklüğü hakkı için, celalin, cemalin, kemalin, nimetlerin hakkı için, yüce fiillerin hakkı için, ilahlığının egemenliği hakkı için, kahrediciliğin, şefkatliliğin, nimet vericiliğin hakkı için, lütfun, ihsanın hakkı için; hakkın hakkı için, ey Rabbim, ey imdadıma yetişen! Senden yardım diliyor ve sana yalvarıyorum: Bana her türlü kederden, gamdan ve sıkıntıdan bir ferahlık, her türlü bela, şiddet ve darlıktan bir çıkış yolu kıl. Vakitlerimi kendinle mamur eyle, iç dünyamı sevginden nurlu kıl, gözümü lütfunun eserlerini müşahede etmekle aydınlat, basiretimi yakınlığının nurlarının parıltılarıyla nurlu ve uyanık kıl.
Hakkı için: Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd. Hakkı için: Hâ Mîm Ayn Sîn Kâf. Hakkı için: Tâ Hâ. Tâ Sîn. Sâd. Yâ Sîn. Elif Lâm Râ. Elif Lâm Mîm. Nûn. Hâ Mîm. Tâ Sîn Mîm. Yüce Kur'an'ın sırrı hakkı için... Ey Aliyy (yüce), ey Azîm (ulu), ey Rahmân, ey Rahîm, ey Berr (iyilik sever), ey Kerîm, ey Evvel (ilk), ey Kadîm (ezeli)!

Allah'ım! Ey kendisine itaatimin fayda, isyanımın zarar vermediği zat! Sana faydası dokunmayan şeyi (ibadetimi) benden kabul buyur, sana zarar vermeyen şeyi (günahımı) da bana bağışla.

Allah'ın adıyla. Allah bize yeter. Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azim olan Allah iledir.

Yeryüzünde ve gökyüzünde O'nun adı anıldığında hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah'ın adıyla. O, işitendir, bilendir.

"Derken Musa, içinde bir korku hissetti. 'Korkma, dedik, muhakkak sen üstünsün.'"

Allah, Allah, Allah. Ben Allah'a tevekkül ettim. Benim başarım ancak Allah iledir.

Allah... O'ndan başka ilah yoktur. O, Hayy'dır (diri), Kayyum'dur (her şeyi ayakta tutan). O'nu ne bir uyuklama tutar ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? O, kulların önlerindekini ve arkalarındakini (geleceklerini ve geçmişlerini) bilir. Onlar, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onları koruyup gözetmek O'na ağır gelmez. O, çok yücedir, çok büyüktür.

Ey mülkünde yokluk ve zeval olmayan daimi zat! Beni lütfunla imdada yetiş. Çünkü ben zayıfım, sen ise kuvvetlisin. Ben fakirim, sen ise zenginsin. Ben yenilmişim, sen ise yardımcısın. Ben acizim, sen ise her şeye kadirsin.

Allah bana yeter. O'ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O'na tevekkül ettim. O, büyük Arş'ın Rabbidir.

Allah bana yeter. O, ne güzel vekildir!

Ey Allah'ım, ey Vedûd (kullarını çok seven), ey Allah'ım, ey Münîb (kendisine yönelenleri kabul eden), ey Allah'ım, ey Mücîb (duaları kabul eden)! Duamı rahmetinle kabul eyle, ey merhametlilerin en merhametlisi!
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Ve âtâkum min kulli mâ se’eltumûh(se’eltumûhu), ve in teuddû ni’metallâhi lâ tuhsûhâ,innel insâne le zalûmûn keffâr(keffârun).

Meali :

O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.

(Sadakallahul Aziym İbrâhim Suresi 34. Ayet)

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)