MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,280 » Forum posts: 5,871 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Eskatoloji Nedir?
Eskatoloji "son" anlamına gelen (Yunanca έσχατος) teoloji (dinbilim) terimidir. İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu (İngilizce apocalypse) ile ilgilenir.[1]
Birçok din, öğreti veya kültte dünyanın sonu gelecekte olacak bir olay olarak kutsal metin, mit veya folklorda belirtilir. Daha geniş bir açıdan, eskatoloji Mesih, Mesih Çağı, ahiret ve ruh gibi konuları da kapsayabilir. Farklı inanışların eskatolojik inançları ve düşünceleri farklı olsa da belli benzerlikler var olabilir. Hristiyanlık eskatolojisinde apokaliptik bir felaket sonrası gelecek bin yıllık refah krallığı inanışı vardır.
Mesih
İbrahimî dinlerde mesih (İbranice: מָשִׁיחַ, romanize: māšîaḥ, lit. "meshedilmiş"; Grekçe: Mεσσίας, mesias; Arapça: مسيح, masîḥ), bir grup insanın kurtarıcısı veya özgürlüğe kavuşturucusudur. Geleneksel Yahudilikte maşiah, mesihçilik, veya Mesih Çağı gibi kavramlar, kutsal mesh yağıyla meshedilmiş bir seçkine atıfta bulunan Tanah'la ortaya çıkmıştır.
Etimoloji ve tarihçe
Maşiah (מָשִׁיחַ) kelimesi, İbranicede "kutsal mesh yağıyla meshedilmiş" manasına gelir. Birleşik İsrail Krallığı'nın Baş Rahipleri, yeni görevlerinin bir sembolü olarak yağla kutsanırlardı. Tanah'ın birçok yerinde bu işlemin yapıldığına dair ayetler vardır. Geniş manasıyla bu unvan "Tanrı'nın bir görev vermek üzere seçmiş olduğu" kişileri de kapsıyordu. Yeşaya Kitabı'nda Neo-Asur İmparatorluğu'nu yıkıp, Babil Sürgünü'yle Babil'de esir edilmiş Yahudileri serbest bırakan ve onlara yardım eden Pers kralı Büyük Kiros'a Meşiah unvanı ile hitap edildiği görülür.
Avrupa dillerinde "Mesih" manasına gelen ve Yunanca kökenli olan Khristos teriminin kökü kullanılmıştır. Kurtarıcı beklentisi birçok dinî inançta temel karakterdir. Zerdüştlükte ise beklenen kurtarıcı birçok özellikleri ise İsa'yla benzer özellikler taşır: "Ölülerin dirilişi ve ve son yargılama ile bitecek 4. devrede temiz bir bakireden Zerdüşt doğar ve O'nun tebliğinin tesiri 10 asır sürer. Daha sonra zamanla dünyanın umumi ahlaki durumu kötüleşecektir. Zerdüşt'ten sonra 2. bin yılda Zerdüşt neslinden bir peygamber gelecek ve bu durum 3. binyılda da devam edecektir."[1]
Yahudi kültüründe
Mesih, Yahudilik metinlerinde Yahudi milletinin kurtarıcısıdır. Yahudiler Mesih'in birinci yüzyılda kendilerinin Roma İmparatorluğu'nda yaşadıkları sorunları sona erdirmek üzere gönderileceğini, dünyavî bir krallık kuracağını ve kendilerine yol göstereceğini düşünüyorlardı.
1600'lü yıllarda İzmir doğumlu bir Yahudi olan Sabetay Sevi Yahudi toplumunu kendisinin mesihlik iddiası etrafında toplamayı ve onları kötü durumdan kurtarmayı denedi. Ancak şikayetler üzerine yargılandı ve ölüme mahkûm edileceğini anlayınca Müslüman oldu.[2] Benzer şekilde tarihin farklı zamanlarında Mesihlik iddiası ile ortaya çıkarak dünyanın çeşitli yerlerindeki Yahudi topluluklarında (cemaatlerinde) dalgalanmalara sebep olan kişiler olmuştur.
Yahudiler İsa'yı mesih olarak kabul etmezler.
Hristiyanlar İsa'nın, Yahudi dini metinlerinde anlatılan beklenen Mesih olduğuna inanırlar. Yahudiler bu görüşe katılmaz ve kendisi de bir Yahudi olarak dünyaya gelmiş olan İsa'yı Mesih olarak kabul etmezler.
Hristiyanlar Mesih'in daha çok ruhanî bir kurtarıcı olduğuna ve insan ırkını kurtarmaya geldiğine inanırlar. Bahsi geçen krallık ise manevi bir krallıktır (Tanrı'nın Krallığı). Ahir zamanda İsa Mesih'in ikinci defa yeryüzüne inişi ve ordusuyla birlikte Mesih Karşıtı'nı yenip yok etmesi ile gerçekleştirilecektir.
"...Meryem'den Mesih diye tanınan İsa doğdu." (Matta İncili: 1,16)
"Ama biz çarmıha gerilmiş Mesih'i duyuruyoruz. Yahudiler bunu yüzkarası, öteki uluslar da saçmalık sayarlar." (1. Korintliler 1,23)
İslam'da Mesih
İslamda; Mehdi, Mesih, deccal, süfyan gibi karakterler erken İslam tarihinde, iktidar olma savaşı veren Kufe merkezli Alioğulları (Ehl-i beyt), Horasan coğrafyasından siyah sancaklı Abbasiler ve Ebu Süfyan soyundan gelen Şam merkezli Ümeyye oğulları (Emeviler) gibi guruplar arasında, çıkış yerleri olarak o günün güç merkezlerini işaret eden, toplumda kendilerine yer edinme adına, iyi karakterlerin kendi içlerinde, kötü karakterlerin ise rakiplerinde aranması yönünde, haklarında çok sayıda hadis uydurulan,[3][4][5] dönemin dinsel-politik figürleri olarak ortaya çıktılar.[6] Daha sonraki dönemlerde ise birtakım dini guruplar, bu figürlerin gerçek anlamda var olduğuna inandılar ve onları inanç esaslarına dahil ettiler. Bu veya benzer deyim ve tiplemeler İslam dünyasında günümüze kadar devam etmiş, dini guruplar kendi liderlerini mehdi, mesih gibi kurtarıcı, rakiplerini ise deccal, süfyan gibi aşağılayıcı sıfatlarla anmaya devam etmişlerdir.[7][8] O kadar ki, Abbasoğulları veya Alioğullarının Mehdi figürüne rakip olarak, Emeviler, iyi bir karakter olan kurtarıcı Süfyan figürünü ortaya sürdüler. Ancak Abbasi veya Ehli beyt taraftarları kısa sürede yeni hadislerle bu figürü kötü bir karaktere çevirmeyi ve Emevileri alt etmeyi başardılar.[9] Örneğin (Mesih politik-dini bir figür olarak) bir gece sabaha karşı "Emevi başkenti" olan Şamda beyaz Minareye iner,[10] Mehdi ile birlikte namaz kılarlar ve güçlerini birleştirerek deccal ile savaşırlar.[11]
İslamî anlayışta başlangıçta “beklenen bir kurtarıcı Mesih” olmaması ve Kur’an’da Mesih kelimesinin bu anlamda kullanılmamış olmasına rağmen[12], hadislerin etkisi ve zamanla “beklenen Mesih” anlayışı kabullenilmiş ve bu gelenek içerisindeki anlatımlar saygı duyulan hadis külliyatlarına girmiştir.
Kur’an’daki İsa Mesih anlatımlarının İsa'nın ölümüyle ilgili farklı bir anlama gelen ifadeler içermesi, İslam toplumunda konunun farklı ele alınmasına yol açmıştır. İslamî anlayışta göğe yükseltilmenin maddi olarak yapılıp yapılmadığı, İsa’nın gökyüzünde yaşayıp yaşamadığı, Kıyamet’e yakın bir zamanda dönüp dönmeyeceği ve eğer dönecekse bunun bedensel olarak mı gerçekleşeceği yoksa manevi (mecazi) olarak mı gerçekleşeceği konuları nakilcilerin ve yorumcuların katkılarıyla zengin bir literatür düzeyine ulaşmıştır.[12] Diğer İbrahimi dinlerde de yer alması nedeniyle, İslam peygamberi Muhammed'in ölümünden sonraki yıllarda Mesih kavramı İsrailiyat ve hadislerin etkisiyle İslam inanç ve mitolojileri arasına girmiştir. Bazı İslam âlimleri Mesih kavramını Hristiyanlıktaki anlamına benzer şekilde yorumlarlar.
İslamî kaynaklarda
Kur'an'da: Nisa Suresi 158-159. ayetler şöyle der: "...Allah onu (İsa'yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir. Kitap ehlinden hiç kimse yoktur ki ölümünden önce, ona (İsa’ya) iman edecek olmasın. Kıyamet günü o (İsa) onların aleyhine şahit olacaktır"[13]
Mesih sözcüğü, Kur'an'da da (3/45, 4/157-159, 171-172, 5/17, 72, 75 9/31) geçer. İsa Kur'an'da yer yer "İsa Mesih" olarak anılır.[14][15][16][17]
"Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu İsa Mesîh'tir; dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır." (Al-i İmran Suresi, 45)
"Hristiyanlar ise, "İsa Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri sözleridir." Allah'ı bırakıp, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. (Tevbe:30-31) Andolsun, "Allah, Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler kesinlikle kâfir oldu…. (Maide 72) Bir de inkârlarından ve Meryem'e büyük bir iftira atmalarından ve "Biz Allah'ın peygamberi Meryemoğlu İsa Mesih'i öldürdük" demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. (Nisa:157)
Hadisler: Hadisler Muhammed'in ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra yazılan, İslam'ın "sözlü kültür" ürünleridir. “Ruhum elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryem’in oğlu İsa, adil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, İsa İslam’dan başka şeyi kabul etmeyecektir. Döneminde mal o kadar çok olacak ki, kimse dönüp de mala bakmayacaktır.” [18][19][20]
Bazı hadisler ise Mesih ve Mehdi’nin aynı ve tek kişi olduğu yönündedir[21]
Yorumlar
Bir kısım İslam âlimleri tarafından Kur'an'daki mesih deyiminin beklenen bir kurtarıcıyı değil, İsa'nın bir lakabını tanımladığına inanılmaktadır.[22][23] Bununla birlikte İslam âlimleri arasında, Mesih kavramı konusunda tam bir fikir birliği yoktur.
Prof. Dr. Ali Özek ve Prof. Dr. Hayrettin Karaman tarafından hazırlanan Kur'an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali'nde, "Allah, peygamberi İsa'yı Yahudilerden korumuş, öldürmelerine mani olmuştur. Onu kendi katına kaldırmıştır. Ancak bunun şekli ve zamanı üzerine farklı açıklamalar ve anlayışlar vardır. Çoğunluğa göre Allah onu, kudretiyle manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir, o zaman bütün Ehl-i kitap onun peygamber olduğuna inanacak, batıl inançlarından kurtulacaklardır. İsa dünyada kaldığı müddetçe Kur'an ile hükmedecek, haç ve domuz ile ilgili batıl uygulamalara son verecektir. Bir başka anlayışa göre Allah onu Yahudilerden korumuş, eceli gelince öldürmüş ve ruhunu semadaki yerine kaldırmıştır. Kıyametten önce gelecek olan da onun ruhudur...." ifadelerine yer verilir.[24]
Said Nursi'nin yorumlarına göre İsa içinde bulunduğumuz dünyadan çıkartılmış ancak ölümü tatmamış, ref' ettirilmiştir. "Ref"in mahiyeti açık değildir. Mektubat adlı eserinde bizim birinci hayat tabakasında, İsa ve İdris peygamberlerin ise üçüncü hayat tabakasında olduğunu ifade etmiş; İsa'nın ahir zamanda geri gelerek İslam'a tabi olacağını söylemiştir.[25]
İnançlar
Mescid-i Nebevî'de Muhammed'in ayak ucunda İsa için ayrılmış bir yer bulunmaktadır. İslam inancına göre Mehdi zamanında İsa gökten indikten sonra bir müddet bu dünyada yaşayacağına sonra her insan gibi vefat edeceğine inanılır. Vefat ettiğinde Mescid-i Nebevî'deki yerine gömülecektir.
Dipnot
İsa ile ilgili Kur'an'da geçen ayetler şunlardır:
Allah buyurmuştu ki: “Ey Îsâ! Ben seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim, seni o inkârcılardan arındıracağım ve sana tâbi olanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte, ayrılığa düşüp durduğunuz hususlarda aranızda hükmü o zaman ben vereceğim.” Âl-i İmrân Suresi - 55 . Ayet
“Ben onlara ancak senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim de rabbim sizin de rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onların yaptıklarına tanık idim. Fakat sen beni vefat ettirdikten sonra onların halini bilip gören sadece sensin. Sen her şeye şahitsin.” Mâide Suresi 117.Ayet
“Hâlbuki onlar onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah onu kendi katına yükseltmiştir. ” (Nisa:157-158)
Mesih Çağı
İbrahimi dinlerde, Mesih Çağı, Mesih'in hüküm sürdüğü ve hiçbir kötülük olmaksızın evrensel barış ve kardeşliği getireceği Dünya'daki gelecek bir dönemdir. Birçoğu böyle bir çağın geleceğine inanıyor; bazıları onu mükemmel "Tanrı'nın krallığı" veya "gelecek dünya" olarak adlandırır.
Yahudilik
Yahudi geleneğine göre, Mesih Çağı küresel barış ve uyum dönemlerinden biri, çekişmelerden ve zorluklardan uzak bir dönem olacak ve Yaradan'ın bilgisinin ilerletilmesine yardımcı olacak. Küresel barış çağını başlatan Mesih teması, Yeşaya Kitabı'nın en ünlü iki kutsal kitabında özetlenmiştir:
RAB uluslar arasında yargıçlık edecek,
Birçok halkın arasındaki anlaşmazlıkları çözecek.
İnsanlar kılıçlarını çekiçle dövüp saban demiri,
Mızraklarını bağcı bıçağı yapacaklar.
Ulus ulusa kılıç kaldırmayacak,
Savaş eğitimi yapmayacaklar artık
-Yeşaya 2:4
Onun döneminde kurtla kuzu bir arada yaşayacak, Parsla oğlak birlikte yatacak, Buzağı, genç aslan ve besili sığır yanyana duracak, Onları küçük bir çocuk güdecek. İnekle ayı birlikte otlayacak, Yavruları bir arada yatacak. Aslan sığır gibi saman yiyecek. Emzikteki bebek kobra deliği üzerinde oynayacak, Sütten kesilmiş çocuk elini engerek kovuğuna sokacak. Kutsal dağımın hiçbir yerinde Kimse zarar vermeyecek, yok etmeyecek. Çünkü sular denizi nasıl dolduruyorsa, Dünya da Rabbin bilgisiyle dolacak.
-Yeşaya 11:6-9
İbn Meymun, Mişna Tora'sında Mesih Çağını şöyle anlatır:
"Ve o zaman açlık ya da savaş olmayacak, kıskançlık ya da rekabet olmayacak. Çünkü iyilik bol olacak ve tüm lezzetler toz halinde mevcut olacak.
Dünyanın tüm işgali sadece Tanrı'yı tanımak olacak ... İsrail halkı büyük bilgeliğe sahip olacak; ezoterik gerçekleri algılayacaklar ve Yaratıcılarının bilgeliğini insanın kapasitesi gibi kavrayacaklar. Yazıldığı gibi (Yeşaya 11: 9): "Çünkü sular denizi kapladıkça yeryüzü Tanrı'nın bilgisiyle dolacak." [1]
Talmud,[2] Midraş [3] ve eski Kabalistik çalışma Zohar'a [4] göre Mesih, yaratılış zamanından 6000 yılından önce gelmelidir. Ortodoks Yahudi inancına göre, İbrani takvimi, yaratılış zamanına tarihlenir ve bu, bunun Gregoryen takviminde 2240 yılına tekabül etmesini sağlar.
Midraş şu yorumu yapıyor: "Savaş ve barış için girip çıkarken altı çağ. Yedinci çağ tamamen Şabat'tır ve sonsuza dek dinlenin. " [3]
Yaratılışın yedi gününe dayanan haftanın yedi gününün her birinin, yaratılışın yedi bin yılına karşılık geldiğini savunan bir Kabalistik gelenek [5] vardır. Gelenek, haftanın yedinci günü olan Şabat dinlenme gününün yedinci bin yıla, evrensel 'dinlenme' çağına - Mesih Çağı'na karşılık geldiğini öğretir. Yedinci milenyum 6000 yılı ile başlar ve Mesih'in gelebileceği en son zamandır. Rabbi Bahya,[6] Abraham bin Ezra,[7] Musa bin Nahman,[8] Isaac Abrabanel,[9]Ramhal,[10] Vilna Gaon,[11] Aryeh Kaplan,[12] ve Lubavitcher.[13]
Hasidik Yahudilikte, Mesih çağının inşasının başlangıcına işaret eden olay, 2. Tapınağın MS 70'te Romalılar tarafından yıkılmasıydı. Miami Büyükşehir Yeshiva Gedola Rabbinical College dekanı Yehuda Leib Schapiro'ya göre, Yeni Mesih Tapınağının inşasına ve Ha-Shem'in gelecekteki ifşasına yer açmak için eski olanın yok edilmesi gerekiyordu. şimdiye kadar biliniyordu. Tisha B'Av festivalinin anlamı budur .[14]
Hristiyanlık
Mesih çağının Hristiyan anlayışı büyük ölçüde Yahudi Kutsal Yazılarına, özellikle Nevi'imlere bağlıdır. Kutsal Yazılarda gösterildiği gibi, Mesih çağının özelliği, tüm insanlar üzerinde Ruh'un olağanüstü bir şekilde fışkırmasıydı. Onlara özel hediyeler ve karizmalar getirmeli. En önemli kehanetler Zekeriya Kitabı 4: 6'da; 6:8 ve Yoel Kitabı 3: 1-2 bulunur (krş. Nb 11:29). Elçilerin İşleri, peygamberlerin sözünün Pentekost (Hamsin Yortusu) gününde İsa'da beden haline getirildiğini ilan ettiklerini belirtir. Şimdi, "vadedilen Kutsal ruhu Baba'dan aldı." (Elçilerin 2: 16-21.17.33) göre, İşaya, Mesih çağı ruhunun hediyeler ile dolu olacak lideri Mesih, onun tasarrufu çalışmaları gerçekleştirmek için mümkün olması amaçlanmıştır. (11: 1-3; 42: 1; 61: 1; ayrıca bakınız Mt 3:16) [15]
İsa, insanları Mesih çağını başlattığına ikna etmek için mucizeler kullandı. (cf. Mt 12:28). Bilginler, İsa'nın mucizelerini, yaşamı boyunca krallığı kurması olarak tanımladılar.[16]
Hezekiel Kitabına göre, özel karizmatik armağanlar vermenin yanı sıra, Ruh, Tanrı'nın Yasasına istisnai bir bağlılıkla sonuçlanan içsel yenilenmelerini uygulayarak insanların kalplerinde Mesih çağı inşa edecekti (krş. Ezk 11:19; 36: 26-27; 37:14; Ps 51: 12-15; 32: 15-19; Zc 12:10). Yeremya Kitabına göre, Mesih zamanları, kalplerine yazılan son ve ebedi antlaşma ile mühürlenecekti (Jr 31:31). Pavlus, İkinci Korintliler 3: 6'ya bu yeni antlaşmadan bahsetti. İşaya, "susuz toprağa dökülen" hayat veren suyun görüntüsünü kullandı. "Bir akarsuyun kıyısındaki söğütler gibi" insanlar, bütünlük ve kutsallık meyvelerini getirmelerini sağlayacak Ruh'a erişime sahip olacaklardı (Is 44: 3) Yuhanna İncili, İsa'nın İsa ile buluşmasında buna atıfta bulunacaktı . Yakup'un kuyusundaki Samiriyeli kadın : "Vereceğim su, içinde sonsuz yaşam için fışkıran bir su kaynağı olacak." (Jn 4:14) Hezekiel, halkın kutsallığının karşılığında Tanrı'nın özel bir sevgisi, lütfu ve koruması ile karşılanacağını söyleyecekti: "Bir barış sözleşmesi yapacağım" ve "aralarında sonsuza dek sığınağımı kuracağım." (Ezk 37:24; 39:29) [15]
Hristiyan eskatolojisi, Mesih Çağı'nın kademeli karakterine işaret eder. Gerçekleşmiş eskatolojiye göre, yeryüzünde suç, savaş ve yoksulluğun bir dereceye kadar olmadığı evrensel bir barış ve kardeşlik dönemi olan Mesih Çağı zaten buradadır. İsa'nın çarmıha gerilmesiyle Mesih Çağı başlamıştı, ancak resmi eskatolojiye göre, Mesih'in parusisi (2.gelişi) tarafından tamamlanacak ve mükemmelliğe getirilecektir.
Geçmişte, Mesih çağı bazen Milenyumculuk açısından yorumlanıyordu. Vahiy Kitabı 20: 2-3, Şeytan'ın yeryüzünde yaşayanları etkileyememesi için bağlanacağı 1000 yıllık bir dönemin görüntüsünü verir ve İsa Mesih dirilmiş azizlerle yeryüzünde hüküm sürecek. Bundan sonra Şeytan bir kez ve sonsuza dek mağlup edilecek, yer ve gök ortadan kalkacak ve insanlar kurulacak yeni cennete ve yeryüzüne girip girmeyeceklerini belirlemek için İsa Mesih tarafından yargılanacaklar. (Vahiy 21)
Hristiyanların çoğunun iman ettiği İznik konsülüne (381) göre, göğe yükselişten sonra, Tanrı'nın Sağ elinde tahta geçme zamanı, İsa'nın Gelecek Dünya Tanrı'nın Krallığını tamamen kurmak için geri döneceği zaman gelecek.
İslâm
Kur'an, İsa'nın Yahudilere gönderilen Mesih ve "Peygamber" olduğunu belirtir.[17]Müslümanlar onun cennette yaşadığına ve Hristiyan Deccal ve Yahudi Armilus ile karşılaştırılabilir bir anti-Mesih olan Deccal'i yenmek için Dünya'ya döneceğine inanıyorlar.
Ebu Davud'da (37: 4310) bir hadis şöyle buyurmaktadır:
<< Ebu Hureyre'nin rivayetiyle: Peygamber dedi ki: Onunla benim aramda yani İsa peygamber yok. (Yeryüzüne) inecektir. Onu gördüğünüzde tanıyın: orta boylu, kırmızımsı saçlı, iki açık sarı elbise giyen, ıslak olmayacak olsa da başından damlalar düşmüş gibi görünen bir adam. İslam uğruna savaşacak. O haç kıracak, domuzları öldürecek ve savaşa son verecek (başka bir gelenekte Harb (savaş) yerine Cizye kelimesi var, yani cizyeyi kaldıracak) ; Allah İslam dışında tüm dinleri yok edecek. O [İsa] yeryüzünde kırk gün yaşayacak Deccal'i yok edecek ve sonra ölecektir. Müslümanlar onun arkasında dua edecekler. >>
Hem Sünni hem de Şii Müslümanlar Mehdi'nin önce geleceği, daha sonra İsa'nın geleceği konusunda hemfikirdir. İsa, gerçek liderin Mehdi olduğunu ilan edecek. Mehdiye ve İsa Deccal'e karşı, kelimenin tam anlamıyla cihat ile edip savaşılacak. Bu savaş, Kıyamet Günü'nün alametlerindendir. İsa, Deccal'i Lud Kapısı'nda öldürdükten sonra, Yusuf Ali'nin çevirisinin de dediği gibi, İslam'ın Tanrı'dan insanlığa doğru ve son söz olduğuna tanıklık edecek ve ifşa edecektir: [Kur'an 4:159]
« Kitap Ehli'nden hiçbiri yoktur, ancak ölümünden önce ona inanmalıdır; Kıyamet günü onlara karşı şahit olacaktır. »
[18]
Birkaç yıl yaşayacak, evlenecek, çocukları olacak ve Medine'de toprağa verilecek.[kaynak belirtilmeli]
Sahih-i Buhari'de bir hadis (Sahih el-Buhari, 4: 55: 658) diyor ki:
« Allah Resulü, "Meryem oğlu aranıza indiğinde ve imamınız sizden olduğunda nasıl olacaksınız" dedi. »
Sünni İslam dışındaki çok az âlim, Muhammed'e atfedilen ve İsa'nın ikinci dönüşü, Deccal ve Mehdi'den bahseden tüm rivayetleri Kuranî temellerinin olmadığını düşünerek reddeder. Ancak Kuran, İsa'nın çarmıha gerildiği iddia edildiğinde hayatının sona ermesinin imasını kesin olarak reddeder. Yusuf Ali'nin çevirisi şöyledir:
« Allah'ın Resulü Meryem oğlu İsa Mesih'i biz öldürdük 'dediler (övünerek); ama onu öldürmediler, çarmıha germediler, onlara görünmek için yapıldı ve bunda ihtilafa düşenler de oldu. şüphelerle dolu, hiçbir (kesin) bilgi olmadan, ancak takip edilmesi gereken yalnızca varsayım, çünkü onu öldürmediler. (157) Hayır, Allah onu kendisine yükseltti. Allah, güç ve hikmet sahibidir. (158) »
[19]
« Doğduğum gün, öleceğim gün ve yeniden hayata döndürüleceğim gün esenlik benimle olacaktır »
[20]
İbn Kesir, Taberî, Kurtubi, Suyuti, Muhiddin Muhammed bin Ali Taʼi Undlusi, Alusi (Ruhul-Me'ani) gibi birçok klasik dönem müfessiri ve Kuran, İsa'nın Kıyamet Gününden önce inişine atıfta bulunur ve İsa'nın Kıyametin yaklaştığını gösteren alamet olacağını belirtir.
« Ve (İsa) Kıyamet Saati (geleceği için) olacaktır: bu nedenle (Saat) hakkında hiç şüpheniz olmasın... »
[21]
Ahmediyye
Ahmedilikte şimdiki çağ (Mesih çağı) Dünya Savaşlarının çıkması ve doğal afetlerin sıklığı ile Allah'ın gazabına tanık olmuştur.[22] Ahmediyye'de, Gulam Ahmed (ö. 1908), öğretileri ruhani reformu tesis edecek ve nihayetinde yeryüzünde bir barış çağı kuracak vadedilen Mesih olarak görülüyor. Bu çağ Yahudi-Hristiyan kehanetlerine göre yaklaşık bin yıldır devam etmektedir; Ahmediyye inancına göre insanlığın tek inanç altında toplanması ile karakterizedir.[23]
Bahailik
Bahai İnancında, "Mesih Çağı" 1863'te Bahaullah Beyannamesi ile başlayan 1000 yıllık bir dönemi ifade eder. Bahailer, barış ve refah döneminin yavaş yavaş geliştiğine ve "En Büyük Barış"ın ortaya çıkmasıyla sonuçlanacağına inanıyor.
Ahiret
Ahiret (Arapça: الآخرة, romanize: al-Ākhirah) veya ahret,[1] İslam termonolojisinde ölümden sonra gidilecek yere verilen bir isim.[2] Ahiret, Kur'an'ın İslamî eskatolojinin önemli bir parçası olan Ahiret Hesaplaşması ile ilgili bölümlerinde defalarca bahsedilmektedir. Geleneksel olarak, Müslümanların altı temel inanç esaslarından biridir.
İslama göre, kıyametin kopması ve yeniden dirilme, Kur'an âyetleri ve Muhammed'in hadisleri gibi kaynaklarda ifade edilir ve İslama göre diğer peygamberler de kendi halklarına bu durumu anlatmışlardır. Ahirete inanmak İslama imanın şartlarından biridir. Kur'ân'da Ahiret Günü farklı isimler ile zikredilmiştir. Ahiret, müminler Allah'a kavuşacakları inancı nedeniyle Kavuşma Günü (Mü'min: 40/15), insanlar ve bütün mahlûkat o günde bir araya toplanacağı için Toplanma Günü (Teğabün: 64/9), Dünya hayatlarında Allah'a iman etmeyenler ve fâni hayata aldandıklarını anlayacaklar için Aldanma Günü (Teğabün: 64/9), herkes kabrinden çıkıp dirileceği için Çıkış Günü (Kâf: 50/34) ve Dünya'ya geri dönmek isteyenler için Hasret Günü (Meryem: 19/40) isimleriyle anılır. İslam dinine göre Âhiret, yedi hayatın yedinci ve sonuncusudur ve yedi hayat şunlardır:
Ruhlar âlemi,
Birinci berzah âlemi,
Ana karnı,
Dünya hayatı,
İkinci berzah âlemi (kabir âlemi),
Mahşer âlemi,
Âhiret âlemi.
Âhiret hayatı Kıyâmet ile başlar. Yer ve göğün şekli değişir ve mahşer âlemi kurulur. Mahşerde herkes hesap verip Cennet ve Cehennem'e gidince sonsuz Âhiret âlemi başlar. Cehennem'dekilerin bir kısmı günahları miktarı ceza çekip Cennet'e giderler. Allah'a inanmayanlar ve ortak koşanlar ise Cehennem'de ebediyyen kalırlar. Cehennem, azap ve elem yurdu iken Cennet nimet, mutluluk ve rahatlık yurdudur.
Diğer inançlarda
İbrahimî dinler
Yahudilik
Yahudilikte ahiret inancı, dinî kaynaklarının tamamında içerisinde yaşanılan çağa, coğrafyaya ve kültürel ortama göre yeni şekiller alarak ortaya çıkmıştır. Ancak öldükten sonra hayatın devam ettiği düşüncesi daima var olmuştur.[3] Ya'akov dönemiyle öldükten sonra insanların gittiği yere ‘Şeol’ denmekteydi. Otantik bir İbranice kelime olan Şeol, Tanah'ta 66 kere geçmektedir ve "Ölüler Diyarı" demektir. Yahudi mezheplerinden olan Rabinik Yahudiliğin Tanah'tan sonra en önemli kaynağı sayılan Mişna'da, ahiret için Abot:4:22 "…zira unutma ki, sen sana rağmen var edildin, sana rağmen yaşıyorsun, sana rağmen ölüyorsun ve yine mahkemeye çıkarılacak ve Kuddüs ve Aziz olan Kralların Kralı önünde hesap vereceksin." Ölüm, insanların küllî dirilişi, bireysel olarak mahkeme önünde hesap verme ve adaletli hükmün sonuçlarını üzerine almaktır.
Hristiyanlık
Hıristiyanlıkta genelde bir Âhiret hayatına inanç mevcuttur. İsa'nın çarmıhta inananların ölür ölmez göğe kabul edileceğine inanılır. Burada İsa'nın çarmıhta onunla beraber idam edilenlere verdiği "Sana doğrusunu söyleyeyim, sen bugün benimle birlikte Cennet'te olacaksınız" sözü esas alınır (Luka: 23/43). Burada kullanılan paradeisos kelimesi Adn bahçesi olarak anlaşılır. Ancak bâzı kiliselere göre Kitab-ı Mukaddes ve sair kaynaklar farklı yorumlanır. Mesela Yehova Şahitleri'ne göre Yunanca Bölüm'de (Eski Ahit) 12 kere geçen Gehena kelimesinin aslında cesetlerin yakıldığı yer demek olduğu esasından hareketle hak inançta olmayanların ebedî hayat için dirilmeyeceklerine inanırlar.[4] Yine başka kiliselere göre bu kaynak ve ifadeler farklı anlaşılmaktadır. Musevilikte Şeol olarak bilinen "Hades" veya "ölüler diyarı", günahlıların gittiği son ceza veya cehennem değil, geçici bir bekleme yeridir. Bir nezarethaneye benzetilen bu yerde bekleyenler, yargılamadan sonra (Esin. 20:11-15) gidecekleri ateş gölü cezasıdır.[4]
Antik Mısır
Ölümden sonra dirilme ve yeni bir yaşama uyanma, Antik Mısır inancında temel figürlerden birisidir. Antik Mısır'da ölüler sonraki hayatlarında kullanacaklarına inanılarak özel eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Ölüler kitabı ölenlerin bir sonraki hayatta yaşamlarını kolaylaştırmak için uyulması gereken kuralları bir araya getirmektedir.
Hinduizm
Hinduizm'de hayat, yeniden doğum döngüleriyle devam eder. Bu döngülerde mutlak adalet hakimdir: İnsan her kötülüğü bir sonraki hayatta çekerek öder. Bu döngülerde hayvandan nihayet insan olunca önce kastsız olarak Dünya'ya gelir, daha sonraki döngülerde eğer hayatta iyi bir insan idiyse daha üst kastlara geçer. En son basamak, İbrâhimî Dinler'deki Âhiret inancı yerine Nirvana'da tanrıyla bir olmaktır.
Budizm
Aslında bir hayat felsefesi olan Budizm, sanki Hinduizmde bir reform hareketi gibi acılarla dolu yeniden doğuş silsilelerini bir çırpıda atlatarak bu hayatla doğrudan nirvanaya gitmenin, hayatın acılarına son vermenin yolunu çizer.
Din
Din, genellikle doğaüstü, transandantal ve ruhsal unsurlarla ilişkilendirilmiş, çeşitli ayinler ve uygulamaları içeren, ahlak, dünya görüşleri, kutsal metinler ve yerler, kehanetler, etik kuruluşlarından oluşan bir sosyo-kültürel sistemdir.
Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerinde kullanılır. Dinler tarihine bakıldığında farklı kültür, topluluk ve bireylerde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu, dinlerin mensupları tarafından her çağda coğrafya ve kültür değerlerine göre yeniden tasarlandığı görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibarıyla "yol, hüküm, mükafat" gibi anlamlara sahiptir.
Tanımlama
Dinin farklı tanımları olup bu tanımlar dine bakış açısına göre birbirinden farklılık göstermektedir. Bir dine bağlı olanlar dini kendi inançları açısından tanımlamışlardır. Dine inceleme konusu bir nesne olarak bakan bilim insanları ise elde ettikleri verilere göre dinin bir tanımını yapmışlardır. Bu tanımların hiçbiri dinin gerçek yapısını ortaya koyan tanımlar değildir. Şimdiye kadar üzerinde ittifak edilen bir din tanımı olmamıştır. Bunun sebebi, dinlerin farklı yapılara sahip olmasıdır.
Din bilimlerinin farklı alanlarında uzman olan pek çok din bilimcisinin kendine özgü bir din tanımı vardır. Şimdiye kadar yapılan din tanımları normal bir kitap hacmini dolduracak kadar çoktur. Ancak bu din bilimcileri dini kendi alanları açısından tanımlamışlardır. Örneğin konuya din sosyolojisi açısından yaklaşan Émile Durkheim, "Din, bir cemaatin meydana gelmesini sağlayan ayin ve inançlar sistemidir." demiştir. Durkheim bu tanımında, dinin toplumdaki sosyal fonksiyonunu esas almıştır. "Din; dua, kurban ve inançla kendini gösteren bir arzudur." diyen Ludwig Andreas Feuerbach ise din psikolojisi açısından bir tanım yapmıştır. Buna benzer birçok tanımı sıralamak mümkündür. Ancak bu iki örnek din bilimcilerinin din tanımlarının birbirinden ne kadar farklı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Din bilimcilerinin bu din tanımlarında kutsallık, inanç, zihni meleke, mutlak itaat duygusu, arzu, toplumsal değerler bilinci, tabiat üstü yüce varlık ve tanrı fikri gibi hususlar ön plana çıkmaktadır. Din bilimcilerinin her biri bu kavramlardan birine ağırlık vererek din tanımı yapmıştır. Bu tanımlardaki ayrılık temelde iki nedenden kaynaklanmaktadır. Bu nedenlerden biri dinin karmaşık yapısıdır. Diğeri ise tanımı yapanların subjektif yaklaşımlarıdır. Dinin bütün dinleri kapsayacak objektif bir tarifini ancak dinin sınırlarının belirlenmesinden sonra yapmak mümkün olabilir.
Ortaya çıkışı
Dinin nasıl ortaya çıktığı, kaynağının ne olduğu konusunda kutsal kitapların verdiği bilgilerden başka herhangi bir tarihî belge yoktur. Bu bakımdan bilimsel metotlara baş vurarak dinin başlangıcı ve kaynağı hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Bununla birlikte, dinin kaynağını bulmaya teşebbüs eden bazı sosyal bilimciler ortaya çıkmıştır. Elde ettikleri veriler çerçevesinde dinin kökeni hakkında bir takım teoriler ileri sürmüşlerdir. Bir dönem bu teoriler Batı dünyasında kabul görmüş, bilim çevrelerinde heyecan uyandırmışsa da daha sonra bunların eleştirisi yapılıp tartışmalı hâle gelmişlerdir.
Dinin kaynağı hakkındaki görüşler evrimci görüş ve vahiy temelli görüş olmak üzere iki başlık altında toplanmaktadır.
Evrimci görüş
Evrime paralel olarak insanın kültür bakımından da evrim geçirdiğinin ispatlanması için çeşitli alanlardan bilim insanları çalışmalara başladılar. Antropologlar, etnologlar, sosyologlar ve psikologlar arasından bazı bilim insanları dinin kökeninin ilkel hayat yaşayan ilkel kabilelerin din ve kültürlerinin incelenmesi ile bulunabileceği iddiasında idiler. Yeni Zelanda, Avustralya, Afrika ve Asya'da yaşayan bazı ilkel kabilelerin inançlarından hareket ederek dinin kökeni hakkında değişik görüşler ortaya atmaya başladılar. Edward Burnett Tylor dinin başlangıcının animizm, James Frazer büyü, Durkheim totemizm olduğunu ileri sürdü. Diğer bilim insanları tarafından başka teoriler de ortaya atıldı. Bütün bu teoriler yaklaşım tarzlarına göre psikolojik ve sosyolojik temelli teoriler idi. Bu teorilere göre, insan tabiattan korktuğu veya cemaat şuurunu devam ettirmek istediği için dine yönelmişti ve bu teoriler bazı bilim çevrelerinde geniş kabul görmüştü. Bu bilim çevrelerinde dinin insan hayatından çıkmasının çok uzun zaman almayacağı kanaati hakim olmaya başlamıştı. Max Müller, 1878'de bu konuya dair "Her gün, her hafta, her ay en çok okunan gazeteler din çağının geçtiğini, inancın bir yanılsama ya da çocukluk hastalığı olduğunu, tanrıların bir insan buluşu olduğunun sonunda ortaya çıkarıldığını yazıyorlar..." şeklinde görüş belirtirken 1905'te Crawley, bilimle dinin karşıtlığını göstermek için din düşmanlarının kıyasıya bir mücadeleye giriştiklerini, dinin, mitlerin oluşturulduğu ilkel çağın bir kalıntısından başka bir şey olmadığı düşüncesinin her yerde yayıldığını ve ortadan kalkmasının sadece bir zaman sorunu olduğunu yazmıştı.
Vahiy temelli görüş
İnsanın ve dinin kaynağı hakkındaki evrimci görüş karşısında bilim insanları arasında vahiyci görüşü savunanlar da çıktı. Aslında Protestan bir rahip olan Wilhelm Schmidt, ilkeller arasında yaptığı etnolojik çalışmalardan sonra yayınladığı Der Ursprung der Gottesidee eserinde dinin ilk şeklinin tektanrıcılık olduğunu ileri sürdü.
Filolog Max Müller, dinin kaynağını dilbilimsel metotlarla tanrısal ilk vahye dayandırmaya çalıştı. Tanrı fikrinin tarihini ele alan Müller'e göre bu fikir, tanrının dünyayı yaratması esnasında ilk vahiyle başladı. İnsana yaşam nefesini üfleyerek tanrısallığın "sezgisini" yerleştirdi. Başlangıçta tanrı "insan ırkının bütün atalarına" kendini aynı tarzda bildirdi. Ancak insan, dil hataları nedeniyle bu tanrıya değişik isimler verdi. Zamanla bu isimlerin her birinin farklı tanrılara işaret ettiği yanılgısına varıldı. Böylece çoktanrıcılık doğdu. Max Müller, Hinduizmin kutsal kitabı Vedalar üzerinde yaptığı dilbilimsel incelemelerle bunu ispat etmeye çalıştı. Müller'in asıl ortaya koymak istediği ise "bütün dinlerde, değişik dillerle ifadesini bulan şey, aynı tanrısal gerçek, aynı vahiydir." cümlesiyle özetlediği tespitiydi.
Dinin kökeninin tektanrıcı vahiy olduğunu savunanlar belli bir dinî inanca sahip olanlardır. Wilhelm Schmidt, Hristiyanlığın Protestan mezhebine bağlı rahip bir bilim insanıdır. Max Müller de inançlı bir Hristiyandır. Onun geleneksel Hristiyan anlayışından ayrıldığı nokta bütün dinlerin kaynağının aynı tanrısal vahiy olduğu anlayışıdır. Geleneksel Hristiyan anlayış, tanrısal vahiy dini olarak sadece Yahudiliği ve Hristiyanlığı görmektedir. Bu anlayışa göre Hristiyanlık Yahudiliğin bir devamıdır fakat Hristiyanlığın çıkışıyla Yahudiliğin hükmü kaldırılmıştır. Diğer dinler ise tamamen şeytan uydurmasıdır. Tanrının bu dinlerle hiçbir işi olmamıştır. Hinduizm de aynı yaklaşımı sergiler. Budizmin din anlayışı tamamen farklıdır. Budizm, tanrısız bir din olarak bilinir. Bu din, ne kendini ne de diğer dinleri tanrısal vahye dayandırır.
Dinle ilişkili kavramlar
Çeşitli neopagan inanışlarının simgeleri:
Slav • Kelt • Cermen • Dievturība
Helenizm • Ermeni • Roma • Kemetizm
Vika • Fin • Macar • Ramiva
Estonya • Çerkez • Semitik • Ana tanrıça
Din ve bilim
Dinî bilgi, çoğu dindar insana göre dinî önderler, kutsal metinler ve/veya şahsi ilham ile kazanılır. Bazı dinlere göre bu tür bir bilgi sınırsız bir mahiyettedir ve her türlü soru ve soruna cevap niteliği taşır. Bazı dinlere göre ise dinî bilgi hayata özellikle dinî ve pratik anlamda etki ederek gözlem ile elde edilen bilgiyi tamamlayıcı niteliğe erişir. Bazı dinler ve dindar grup ve bireylere göre ise bahsedilen yollardan elde edilen dinî bilgi kesin, şüphesiz ve asla yanılmaz türdendir. Dinî bilginin tanımı, idrak ve tahlil ediliş biçimleri çoğu zaman dinden dine, mezhepten mezhebe ve bireyden bireye değişiklik gösterir.
Bilimsel bilgi ve metot ise, tam tersi biçimde dünya ile birebir temasa dayanır ve sadece evren ile ilgili kozmolojik soru ve sorunlara cevap arar. Tüm bilimsel bilgi şüphe ihtimali barındırır ve daha sağlam delillere dayanacak gelişim ve değişime açıktır.
Din, felsefe ve metafizik
Dinî ve bilimsel doktrinler arasında metafiziğin felsefi perspektifi yer almaktadır. Bu yaklaşım, Antik Çağ'da evren, insanlık ve tanrı kavramının doğası üzerine mantıksal yargılar çıkarmaya çalışmaktaydı. Din ve bilim arasındaki anlaşmazlığı çözmek için geliştirilmiş önemli felsefi araçlardan biri de Ockhamlı William tarafından dini savunmak için geliştirilen Ockham'ın usturasıdır. Ancak bu argüman sıklıkla bilim felsefesinde bilimi savunmak için kullanılmaktadır.
Bu hususta not edilmesi gereken bir şey de felsefenin epistemoloji dalıdır. Bu dal, insan bilgisinin doğası ve sınırlarının yanı sıra inançların, doğru veya yanlış olduğunun nasıl tahlil edileceğini veya kabul edileceğini sorgular.
Din ve mit
Din, kaynağı vahye dayanan ve insanın mutluluğunu amaçlayan bir kurallar sistemidir. İnsanın varoluşuyla birlikte gelen inanma ihtiyacına cevap verir ve inançlıların yaşamına anlam katar. İnsanın nereden gelip nereye gittiğini, bu dünyada niçin bulunduğunu cevaplandırmaya çalışır. Bu bakımdan dinin insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Ancak din, bu konuda yalnız olmayıp bu rolünü mitlerle paylaşmaktadır.
Mit, tarihin herhangi bir dönemlerinde gerçekten olmuş olayları mecazi bir dille anlatan kutsal öykülere verilen addır. Ancak çoğu zaman efsane, destan, halk hikâyesi ve masal gibi edebiyat türleri ile karıştırılmaktadır. Miti diğerlerinden ayıran özelliği gerçekten olmuş olayları konu edinmesidir. Mitos, bu olayları farklı bir dille anlatır. Anlatımda kullanılan dil yalın değildir; mecazi anlatımlar ve semboller içerir. Mitlerdeki anlatım dili anlatılan olayların gerçek dışıymış gibi görünmelerine yol açar.
Ezoterizm ve mistisizm
Mistisizm, felsefe ve metafiziğin aksine mantığın yücelme ve aydınlanmanın en önemli yolu olmadığını öne sürer. Daha çok yoga, oruç, dönme (örneğin sema), çile ve hatta psikoaktif maddelerin kullanımı gibi çeşitli fiziksel disiplinlerde odaklanır.
Mistisizm, mutlak, ilahi olan, ruhani hakikat veya tanrı ile veya onun varlığının bilinci ile birleşmeye çalışmak, bunun için çeşitli yol ve öğretileri takip etmek, buna rasyonel düşünce ile ulaşılamayacağını bildirmektir. Mistikler, deneysel ve entelektüel kavrayışın ötesinde çeşitli gerçekliklerin varlığına inanır ve bunlara kişisel deneyimlerle ulaşılabileceğini düşünürler. Ezoterizm ise inanç yerine entelektüel anlayışa dayanarak dinden daha sofistike olduğunu ve psikospiritüel transformasyon teknikleriyle felsefede çeşitli gelişmelere neden olabilineceğini öne sürer. Ezoterizm sadece gelişmiş, imtiyazlı kişilere açık olup kuşaktan kuşağa aktarılan "gizli" bilginin varlığından bahseder. Bu kamuya açık olan ezoterik bilginin tersidir. Özellikle ruhsal uygulamalara ve disiplinlere önem verir. Antik Yunanistan'ın mistik dinleri ve modern Scientology tarikatı ezoterizmin örneklerindendir.
Kült
Kült popüler kültür ve akademide çok çeşitli tanımları olan, tartışmalı bir terim olup birçok disiplinden bilim insanı arasında devam eden bir tartışma konusudur.[1][2] Dini hareketlerin sosyolojik sınıflandırılmasına göre kült, sosyal olarak sapkın, yeni inanç ve uygulamalara sahip dini veya sosyal bir grup olarak tanımlanmaktadır.[3] Ancak bir grubun inanç ve uygulamalarının yeteri derecede sapkın ya da yeni olup olmadığı genelde net olmayan bir konudur.[4][5][6] “Kült” kelimesi her zaman tartışmalı olmuştur. Zira net ve herkesçe kabul gören bir tanımı olmadığı için bu tabir, farklı doktrin ve uygulamalara sahip gruplara karşı şahsi saldırılarda (aşağılayıcı anlamda) kullanılan öznel bir adlandırma görevi görebilmektedir.[5][7]
1930'lardan itibaren kültler, dinsel davranış çalışmaları bağlamında sosyolojik çalışmalara konu olmuştur.[8] Bazı mezhepler ve yeni dini hareketler kült olarak nitelendirilmiş ve Hristiyan kült karşıtı hareket, ortodoks olmayan inançları nedeniyle bunlara karşı çıkmıştır. Kült karşıtı hareket, 1970'lerden itibaren başka gruplara da karşı çıkmış olup bu durum, kısmen bazı kült üyelerinin işlediği şiddet eylemlerine tepki olarak gelişmiştir. Kült karşıtı hareketlerin öne sürdüğü iddiaların bazıları bilim insanları ve medya tarafından tartışmaya açılmış ve yeni tartışmalara konu olmuştur.
“Yeni dini hareket” (YDH / new religious movement) terimi, 1800’lerin ortalarından itibaren ortaya çıkan dinler için kullanılmaktadır. Bunların tamamı olmasa da çoğu kült olarak değerlendirilmektedir. Kültlerin alt kategorileri şunlardır: Kıyamet kültleri, siyasi kültler, ırkçı kültler, çok eşli kültler ve terörist kültler. Kültlerle alakalı konulara devletlerin tepkisi de başka bir tartışma konusu olmuştur.
Terminolojik Tarih
“Kült” kelimesi önceleri bir dini hareketin mensupları için değil, ibadet eylemi veya dini tören için kullanılıyordu. Latince cultus (ibadet), oradan da Fransızca culte kelimesinden İngilizceye geçen terim, ilk defa 17. yüzyıl başlarında kullanılmıştır. Cultus (meskûn, ekili, tapınılan) kelimesi ise esasen Latince colere (toprağı ekip biçmek, yetiştirmek) fiilinin sıfat halidir.[9] Benzer şekilde “kültür” kelimesi de Latince cultura ve cultus kelimelerinden gelmiş olup genel anlamıyla bu terim, bir dini veya sosyal grubun geleneksel inançları, sosyal formları ve maddi özelliklerini ifade etmektedir.[10]
Kelime günümüz İngilizcesinde lafzî manasıyla hâlen kullanılmakta olup “aşırı bağlılık” ifade eden yeni bir manası ise 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kült ve kültist kelimeleri 1930’larda ABD’de tıp literatüründe, bilhassa ABD'deki Kutsallık Hareketi (Holiness Movement) bağlamında inançla tedavi (faith healing) için kullanılmaya başlamıştır. Bu olgu o dönemde ciddi popülerlik kazanmış ve alternatif tıbbın diğer türlerine de yayılmıştır.[11][12][13] İngilizce konuşan dünyada kelime, çoğunlukla küçük düşürücü çağrışımlara sahiptir. Ancak diğer Avrupa dillerinde ise İngilizcedeki “din” kelimesi ile eşanlamlı olarak kullanılmakta; bu da bazen başka dillerden tercüme edilen metinlerde karışıklığa neden olabilmektedir.[14]
Sosyolojik bir kategori olarak “kült” kavramı ilk defa 1932 yılında Amerikalı sosyolog Howard P. Becker tarafından ortaya atılmış; Becker bununla Alman teolog Ernst Troeltsch’in kilise-mezhep tipolojisi anlayışının genişletilmiş bir halini sunmuştur. Troeltsch’in amacı üç tip temel dinsel davranış arasındaki ayrımı ortaya koymaktı: Kiliseye ait, mezhepsel ve mistik. Becker ise Troeltsch’in ilk iki kavramı olan kiliseyi “kilise” (ecclesia) ve “fırka” (denomination), mezhebi de “mezhep” ve “kült” olmak üzere her birini ikiye ayırarak dört kategori oluşturmuştur.[15] Troeltsch’in “mistik din kavramı gibi Becker’in kültleri de güçlü bir örgütlenmeye sahip olmayan ve kişisel inançların şahsi niteliğini ön plana çıkaran küçük dinsel gruplardı.[16] Daha sonraki sosyolojik tanımlamalar bu özellikler üzerinden devam etmiş; buna ilaveten kültleri “ilhamını hâkim dinsel kültürün dışından alan” sapkın dini gruplar olarak öne çıkarmıştır.[17] Bu durumun, grup ile onu çevreleyen ana akım kültür arasında yüksek bir gerilime neden olduğu düşünülmektedir ve dinsel mezheplerde de bu özellik görülmektedir.[18] Bu sosyolojik terminolojiye göre mezhepler dini ayrışmanın (schism) ürünü olup geleneksel inanç ve uygulamalarla süreklilik arz etmektedir. Kültler ise yeni inanç ve uygulamalar etrafında spontane olarak ortaya çıkmaktadır.[19]
1930’ların sonuna gelindiğinde Hristiyan kült karşıtı hareket, “kült” terimini daha önce sapkınlık (heresy) olarak adlandırılan hareketler için kullanmaya başlamıştır.[20] 1960’ların çok satan kitabı The Kingdom of the Cults [Kültlerin Krallığı] (1965) ile birlikte bu kullanım standart hale gelmiştir. O zamana dek ABD’deki din sosyolojisi alanına özgü olan bu terminolojik gelişim, 1980’lerde ABD’de ortaya çıkan satanist ritüel suiistimallerle birlikte uluslararası literatüre girmiştir. 1980’lerin sonu ve 90’ların başında terim, İngilizce konuşan dünyada ve Avrupa’nın bazı yerlerinde yayılmış; hatta 1994 yılında Avrupa’da buna yönelik özel bir federasyon olan FECRIS (Sekteryanizm hakkında Araştırma ve Bilgilendirme Merkezleri Avrupa Federasyonu / Fédération Européenne des Centres de Recherche et d’Information sur le Sectarisme) kurulmuştur.
Yine 1990’lardan itibaren, ABD’deki “kültür savaşı”nın en yoğun döneminde siyaseten doğruluk iddiasındaki “ayrımcılık söylemi” kapsamında, başta Wicca olmak üzere çeşitli neopagan dinler, kendilerinin literatürde kült olarak nitelendirilmelerine karşı çıkmaya başlamıştır.[21] Bunun sonucunda sosyoloji literatüründe “kült” kelimesinin kullanımından vazgeçilerek, daha tarafsız olan “yeni dini hareket” (new religious movement) terimi kullanılmaya başlanmıştır.[22] Bu yaklaşımın temsilcileri, kült karşıtı hareket mensuplarınca bazen “kült savunucuları” (procult apologists) olarak da suçlanmıştır.[23]
Diğer yandan birçok sosyolog ve teolog, kitle kültüründeki olumsuz çağrışımlarından dolayı “kült” kelimesini toptan reddetmeye başlamıştır.[24] Bazıları daha önce “kült” olarak nitelendirilen grupları tanımlarken “yeni dini hareket”, “alternatif din” (alternative religion) ya da “yeni din” (novel religion) gibi yeni terimlerin kullanımını savunmuş;[25] ancak bu terimlerden hiçbiri popüler kültür ve medyada çok fazla tutunamamıştır. Başka bilim insanları ise “kült” kelimesini tarafsız akademik söylem için en uygun olanı olarak görmüş ve kullanmaya devam etmiştir.[26]
Bu kapsamda 258 deneğin katıldığı bir anket çalışmasında “yeni dini hareket”, “kült” ve “satanist kült” terimlerine dair olumsuz çağrışım uyandırdığı tespit edilmiştir. Ancak katılımcıların bu terimleri algılayışları arasında anlamlı farklar da olduğu (yani şans eseri değil) görülmüştür. Bunlar arasında “yeni dini hareket” en olumlusu olarak bulunurken, bunu “kült” ve “satanist kült” terimleri takip etmiştir.[27]
Bilimsel Çalışmalar
Alman sosyolog Max Weber (1864–1920), karizmatik liderliğe dayalı kültlerin sıklıkla “karizmanın rutinleşmesi” (Veralltaglichung des Charismas) yolunu izlediğini ortaya koymuştur.[28]
Harvard Üniversitesi’nde uzun yıllar görev yapan Amerikalı psikolog ve sosyal etik uzmanı Herbert Kelman,[29] 1958 tarihli çalışmasında, zorlayıcı koşullarda insanların tutum değişiminin üç aşamasını özetlemiş olup bazı bilim insanları bunları kült üyelerine de uyarlamıştır:[30][31]
1. İtaat (compliance): İktidar sahibi bir kimse tarafından bir emir verildiğinde insanlar tek başınayken karşı çıkabilmekte; ancak toplum içinde ya da yalnızca otorite sahibi şahsın yanındayken bu emre itaat etmektedir.[32][33]
2. Özdeşleştirme (identification): İnsanlar, iktidar sahibi kimseye olan hayranlıklarından dolayı emirlere uyarlar. Kendilerini liderle özdeşleştirir ve idolleştirdikleri kimsenin haslet ve davranışlarını taklit ederler.[31][34]
3. İçselleştirme (internalization): İnsanlar, kendi inanç sistemlerine uyduğu için emirlere uyarlar. Sadece grubu izlemekle kalmaz; grubun inanç, fikir ve değerlerini kendilerininmiş gibi benimserler.[35][36]
1960’ların başında sosyolog John Lofland, Güney Koreli misyoner Young Oon Kim ve Kaliforniya Birlik Kilisesi (Unification Church) üyelerinin bazılarıyla birlikte yaşamış; bu süreçte bu kimselerin inançlarını yayma ve yeni üye kazanma faaliyetlerini araştırmıştır.[37] Lofland, bu faaliyetlerin çoğunun etkisiz kaldığını ve bu gruplara katılan birçok kişinin diğer üyelerle olan şahsi ilişkileri (çoğunlukla akrabalık) nedeniyle katıldığını kaydetmiştir.[38] Lofland, bulgularını 1964 yılında yazdığı, “The World Savers: A Field Study of Cult Processes” (Dünyayı Kurtaranlar: Kült Süreçlerine Dair Bir Saha Çalışması) adlı doktora tezinde yayınlamış ve 1966 yılında bu çalışmasını Doomsday Cult: A Study of Conversion, Proselytization and Maintenance of Faith (Kıyamet Kültü: İhtida, Endoktrinasyon ve İmanın Muhafazasına dair bir Çalışma) adıyla kitaplaştırmıştır. Lofland’ın eseri, dinî ihtida süreci konusunda en önemli ve en çok referans verilen çalışmalardan biri olarak görülmektedir.[39][40]
Sosyolog Roy Wallis (1945–1990), bir kültün belirleyici özelliğinin “epistemolojik bireycilik” olduğunu iddia etmiştir: Yani kültün “her bir üyenin ötesinde nihai bir otorite merkezi yoktur”. Wallis’e göre ise kültler, “bireylerin sorunlarına yönelik, gevşek yapılı, müsamahakâr [ve] kapsayıcı”, “üyelerinden az sayıda talepte bulunan”, “üyelerle üye olmayanlar arasında net bir ayrıma gitmeyen”, “hızlı bir üye devir hızı olan”, ve belirsiz sınırlara ve dalgalanan inanç sistemlerine sahip süreksiz topluluklar olarak nitelendirilmektedir. Wallis, kültlerin “kültik çevrelerden” doğduğunu iddia etmektedir.[41]
Üye kazanmada beyin yıkama teorisine (brainwashing theory of conversion) karşı getirdiği eleştiri ile tanınan, adli tıp psikologu Dick Anthony[42][43][44] kült olarak adlandırılan bazı yapıları savunmuş ve bu hareketlerin zararlıdan çok yararlı etkileri olabileceğini 1988 yılında şu sözlerle iddia etmiştir: “Yeni dinlerin akıl sağlığına olan etkilerine dair ana akım dergilerde yayınlanmış ciddi bir araştırma literatürü vardır. Bunların büyük kısmı, ölçülebilir olarak olumlu görünmektedir.”[45]
Amerikalı sosyologlar Rodney Stark ve William Sims Bainbridge, 1996 tarihli Theory of Religion [Din Teorisi] adlı kitaplarında, kültlerin oluşumunun rasyonel seçim teorisiyle açıklanabileceğini ileri sürmektedir.[46] The Future of Religion adlı eserlerinde ise aynı yazarlar şu iddiada bulunmaktadır: “...başlangıçta tüm dinler belirsiz, çok küçük ve sapkın kült hareketleridir.”[47] New York Üniversitesi’nde psikiyatri profesörü Marc Galanter’a göre,[48] insanların kült hareketlere katılmasının en yaygın nedenleri, bir cemaat arayışı ve manevi arayıştır. Stark ve Bainbridge, insanların yeni dini gruplara katılma süreçlerini ele alırken, ihtida (conversion) kavramının dahi kullanışlılığını sorgulamış ve intisap (affiliation) kavramının daha kullanışlı bir kavram olduğunu öne sürmüşlerdir.[49]
Kült Karşıtı Hareketler
Hristiyan Kült Karşıtı Hareket
Bazı Hristiyan fırkaların Hristiyanlık dışı dinlere ve/veya sapkın ya da sahte olduğu iddia edilen Hristiyan mezheplerine karşı uzun süredir devam eden muhalefeti, 1940'larda ABD’de organize bir kült karşıtı harekete dönüşmüştür. Hristiyan olma iddiasında olan ancak ana akım Hristiyanlığın dışında görülen tüm dini gruplar, bu hareketin mensuplarınca kült olarak nitelendirilmiştir.[50] Hristiyan kültler, Hristiyan geçmişi olan, ancak diğer Hristiyan kiliselerine mensup kimselerce teolojik açıdan sapkın olarak görülen yeni dini hareketlerdir.[51] Çok ses getiren The Kingdom of the Cults [Kültlerin Krallığı] (ABD’de ilk baskısı 1965’te çıkmıştır) adlı kitabında Hristiyan ilim insanı Walter Martin, Hristiyan kültleri, ana akım Hristiyanlığın kabul ettiği İncil anlayışının dışında bir bireyin şahsi yorumlarını takip eden gruplar olarak tanımlamaktadır. Bu kültlere örnek olarak, Hristiyan Bilim (Christian Science), Yehova Şahitleri, Üniteryen Üniversalizm ve Birlik Kilisesi (Unity Church) hareketlerini vermektedir.[52] Hristiyan kült karşıtı hareket, inançlarının bir kısmı ya da tamamı İncil’e uygun olmayan Hristiyan mezheplerinin yanlış yolda olduğunu iddia etmektedir. Yine bu harekete göre temel Hristiyan öğretileri olan kurtuluş, Teslis, İsa’nın insan doğası, İsa’nın vaizliği, İsa’nın Mucizeleri, İsa’nın Çarmıha Gerilmesi, İsa’nın Ölümü, İsa’nın Dirilişi, İsa’nın İkinci Gelişi ve Taşınma gibi öğretilere dair görüşlerinde inkâr bulunan bir dini hareket, kült olarak görülebilir.[53][54][55] Kült karşıtı literatür, doktrinsel veya teolojik kaygıları ve bir misyoner veya savunmacı bir amacı ifade etmektedir.[56] Bu hareket, sahih olmayan Hristiyan mezheplerinin inançlarına karşı İncil’in öğretilerini ön plana çıkararak bir reddiye ortaya koymaktadır. Ayrıca Hristiyan kült karşıtı aktivistler, Hristiyanların kült üyelerine İncil’in mesajını anlatması gerektiğini vurgulamaktadır.[57][58][59]
Seküler Kült Karşıtı Hareket
1970'lerin başlarında, kült olarak görülen gruplara karşı seküler bir mücadele hareketi oluşmuştur. Seküler “kült karşıtı hareket”i oluşturan kuruluşlar, birçok durumda “kült mühtedileri”nin yakınlarının sözcülüğünü üstlenmiştir. Bu kimseler, yakınlarının kendi iradeleriyle kendi hayatlarını böylesine keskin bir şekilde değiştirdiğine inanmıyordu. Alanda uzman birkaç psikolog ve sosyolog, kült üyelerinin sadakatini devam ettirmek için beyin yıkama tekniklerinin kullanıldığını iddia ederken,[60] bazıları ise bu görüşü reddediyordu. Kültlerin kendi mensuplarının beyinlerini yıkadığı fikri, kült karşıtlarını birleştiren bir tema olmuştur. Kült karşıtı hareketin daha uç tekniklerinde ise, kült üyelerine karşı bazen zorla “yeniden eğitim” (deprogramming) yöntemi kullanılmıştır.[61][62]
Kült karşıtı hareketin seküler kült muhalifleri, genelde “kült”ü, mensuplarını manipüle eden, sömüren ve kontrol eden bir grup olarak tanımlamaktadır. Kült davranışında rol oynayan özel faktörler şu şekilde sıralanmaktadır: Mensuplar üzerinde manipülatif ve otoriter zihin kontrolü, komünal ve totalist organizasyon, agresif propaganda, sistematik endoktrinasyon programları ve orta sınıf topluluklarda ebedîleştirme (perpetuation) faaliyetleri.[63][64][65][66][67][68]
Kitle iletişim araçlarında ve ortalama vatandaşların zihninde “kült” tabiri gittikçe olumsuz bir çağrışım kazanmış ve insan kaçırma, beyin yıkama, psikolojik suiistimal, cinsel suiistimal, başka kriminel eylemler ve toplu intihar gibi olaylarla özdeşleştirilir hale gelmiştir. Bu olumsuz özelliklerin birçoğu yeni dini hareketlerin çok küçük bir kısmında belgelenmiş olsa da, kitle kültürü bunları, istediği kadar barışçıl ve kanunlara saygılı olursa olsun, kültürel olarak sapkın görülen her dini gruba teşmil etmektedir.[69][70][71][72]
Bazı psikologlar bu teorilere açık olsa da, sosyologların büyük kısmı bu teorilerin YDH’lere katılımı açıklayabilme gücü konusunda şüpheci olmuştur.[73] 1980’lerin sonlarında psikologlar ve sosyologlar, beyin yıkama ve zihin kontrolü gibi teorileri terk etmeye başlamıştır.[74] Bilim insanları, her şeye rağmen daha belirsiz zorlayıcı psikolojik mekanizmaların grup üyelerini etkileyebileceği görüşündedir. Bununla birlikte artık yeni dini hareketlere ihtida sürecini temelde bir rasyonel seçim olarak görmeye başlamışlardır.[50][75]
Kült Karşıtı Harekete Tepkiler
1970'lerin kült tartışmasından bu yana “kült” ve “kült lideri” tabirlerinin gittikçe daha aşağılayıcı bir manada kullanılmasından dolayı, kült olarak adlandırılan gruplarla birlikte bazı akademisyenler, bu kelimelerin bırakılması gerektiğini iddia etmektedir.[76][77] Catherine Wessinger (New Orleans Loyola Üniversitesi), “kült” kelimesinin ırkçı iftiralar ya da kadınlar ve eşcinseller için kullanılan alçaltıcı kelimeler kadar önyargı ve düşmanlık içerdiğini öne sürmüştür.[78] Bu kullanımın grup üyelerini ve çocuklarını nasıl canavarlaştırdığına dikkat çeken Wessinger’a göre, insanların bu kelimenin taşıdığı bağnazlığın farkına varması önemlidir. Yazara göre belirli bir grubu insanlık dışı olarak yaftalamak, bu gruba karşı şiddeti de meşru kılmaktadır. Bir grubu “kült” olarak yaftalamak insanların kendilerini güvende hissetmesini sağlamaktadır, zira “dinle özdeşleştirilen şiddet geleneksel dinlerden gelmekte, başkalarına yansıtılmakta ve yalnızca sapkın grupları içerdiği düşünülmektedir”. Bu durum çocuk suiistimali, cinsel istismar, mali şantaj ve savaş gibi eylemlerin ana akım dinlere inananlarca da işlendiğini dikkate almamakta; tahkîrâmîz “kült” stereotipi bu rahatsız edici eylemlerle yüzleşmekten kaçınmayı kolaylaştırmaktadır.
Sosyolog Amy Ryan, tehlikeli olabilecek gruplar ile yararlı gruplar arasında ayrım yapma gerekliliğini savunmuştur.[79] Ryan, olumsuz özelliklere odaklanma eğiliminde olan kült aleyhtarlarının tanımları ile değer yargısız tanımlar yapmaya çalışan sosyologların tanımları arasındaki keskin farklara da dikkat çekmektedir. Bu hareketlerin din tanımları dahi kendi arasında farklılaşabilmektedir. Benzer şekilde George Chryssides, tartışmalarda ortak zemin bulabilmek üzere daha iyi tanımlara gidilmesi ihtiyacından bahsetmektedir. Defining Religion in American Law [Amerikan Hukukunda Dini Tanımlamak] adlı çalışmasında da Bruce J. Casino, meselenin uluslararası insan hakları kanunları açısından önemini ortaya koymaktadır. Din tanımını sınırlandırmak, dinî özgürlüklere müdahale anlamına gelebilmektedir. Diğer yandan çok geniş bir tanım ise bazı tehlikeli ve suiistimalci gruplara “istenmeyen yasal yükümlülüklerden kaçınmada sınırsız bahane” sunabilmektedir.[80]
Yeni Dini Hareketler (YDH'ler)
Yeni dini hareket (YDH), kökenleri modern olan (19.yy. ortalarından itibaren) ve toplumun hâkim dinsel kültürü içerisinde periferik bir konuma sahip dini cemaat veya manevi gruplar olarak tanımlanmaktadır. YDH’ler köken olarak tamamen yeni ya da daha geniş bir dinin parçası olabilmekte ve bu durumda önceden var olan fırkalardan ayrı konumlanmaktadır.[81][82] Bilim insanları, ancak bir kısmı kült olarak nitelendirilen YDH’lerden dünya genelinde on binlerce bulunduğunu, çoğunun da Asya veya Afrika kökenli olduğunu iddia etmektedir. Bunların büyük kısmının çok az, bazılarının binlerce, çok azının da milyonlarca üyesi vardır.[83] Dinbilimci Elijah Siegler 2007 yılında her ne kadar hiçbir YDH bir ülkede hâkim din haline gelmemiş olsa da, bu hareketlerin ilk kez ortaya attığı birçok kavramın (bunlara çoğunlukla “New Age” fikirler denmektedir) dünya genelinde ana akım kültürün parçası haline geldiğini iddia etmiştir.[84]
Kült Türleri
Kıyamet Kültleri / Apokaliptik Kültler
“Kıyamet kültü” (doomsday cult), apokaliptisizm ve binyılcılığa inanan grupları tanımlamada kullanılan bir tabir olup, hem felaket ve yokuluş kehanetlerinde bulunan hem de bunları gerçekleştirmeye çalışan grupları kapsamaktadır.[85] Festinger, Riecken ve Schachter’in 1997 tarihli bir psikoloji çalışması, ana akım hareketlerde anlam bulmaya çalışan ancak başaramayan insanların, felaket öngören dünya görüşüne döndüğünü ortaya koymuştur.[86] Leon Festinger ve arkadaşları, birkaç ay boyunca Seekers (Arayıştakiler) adlı küçük çaplı bir UFO dininin mensuplarını gözlemlemiş ve karizmatik liderlerinin kehanetinin çöküşü öncesi ve sonrasında aralarında geçen diyalogları kayıt altına almıştır.[87][88][89] Araştırmacıların çalışması sonradan When Prophecy Fails: A Social and Psychological Study of a Modern Group that Predicted the Destruction of the World [Kehanet Çöktüğünde: Dünyanın Yok Olacağını Öngören bir Modern Gruba dair Sosyal ve Psikolojik bir Çalışma] adıyla kitaplaştırılmış ve sosyal psikolojinin klasik eserlerinden biri haline gelmiştir.[90] 1980’lerin sonlarında kıyamet kültleri, haber bültenlerinde önemli bir konu haline gelmiş, bazı muhabir ve yorumcular bunları toplum için ciddi bir tehdit olarak görmüştür.[91]
Siyasi Kültler
Siyasi kültler, temel ilgi alanı siyasi eylem ve ideoloji olan kültlerdir.[92][93] Bazı yazarların “siyasi kültler” olarak nitelendirdiği ve çoğunlukla aşırı sağ veya aşırı sol gündemleri olan gruplar, gazeteci ve bilim insanlarının ilgisini çekmiştir. 2000 yılında yayınladıkları On the Edge: Political Cults Right and Left [Uçlarda: Siyasi Kültler—Sağ ve Sol] adlı kitaplarında Dennis Tourish ve Tim Wohlforth, ABD ve Büyük Britanya’da kült olarak nitelendirdikleri yaklaşık 10 kadar örgütü ele almaktadır.[92] Bu konuda yazdığı ayrı bir makalede Tourish, şöyle demektedir:
"Bu makalenin anlatmaya çalıştığı üzere kült kelimesi hakaret içeren bir terim değildir. Bu terim, çeşitli işlevsiz örgütlerde gözlemlenen belirli bir dizi uygulamanın yalnızca stenografik bir ifadesidir."[94]
LaRouche Hareketi[95] ve Gino Parente’nin Ulusal İşçi Federasyonu (National Labor Federation / NATLFED)[96], “kült” olarak nitelendirilen ABD merkezli siyasi gruplara örnektir. Bir diğer örnek ise Marlene Dixon’un günümüzde mülga olan Demokratik İşçi Partisi’dir (Democratic Workers Party) (sosyolog ve eski DWP üyesi olan Janja A. Lalich, Bounded Choice [Sınırlı Tercih] adlı eserinde DWP’nin eleştirel bir tarihini sunmaktadır).[97]
Önce iktisatçı Murray N. Rothbard daha sonra da Michael Shermer, Ayn Rand hayattayken onu takip edenleri “kült” olarak nitelendirmiştir.[98][99] Rand’ın etrafındaki çekirdek gruba “Kollektif” adı veriliyordu ve bu grup bugün mevcut değildir (bugün Rand’ın fikirlerini yayan başlıca grup Ayn Rand Enstitüsü’dür). Her ne kadar Kolektif bireyci bir felsefeyi savunmuş olsa da, Rothbard bunların “Leninist” bir örgüt şeklinde örgütlendiğini iddia etmiştir.[98]
Britanya’da Gerry Healy’nin liderlik ettiği ve aktris Vanessa Redgrave’in destek verdiği Troçkist bir grup olan İşçilerin Devrimci Partisi (Workers Revolutionary Party), Troçkist harekette bulunmuş başkalarınca 1970'ler ve 1980’lerde bir kült ya da kült benzeri özellikler gösteren bir yapı olarak nitelendirilmiştir.[100] Tourish ve Wohlforth da eserlerinde aynı tanımlamayı yapmışlardır.[101] Eski bir WRP üyesi olan Bob Pitt, Tourish ve Wohlforth’ün kitabına dair değerlendirme yazısında partinin “kült benzeri niteliğe” sahip olduğunu kabul etmiş; ancak bu niteliğin, aşırı sola özgü olmaktan çok WRP’yi atipik kıldığını ve “bizzat devrimci sol içerisinde parya muamelesi görmesine neden olduğunu” öne sürmüştür.[102] Bilinen lideri Arlette Laguiller olan, ancak 1990’larda asıl liderinin Robert Barcia olduğu ortaya çıkan Fransa’daki İşçi Mücadelesi (LO, Lutte ouvrière) hareketi de sık sık kült olduğu iddialarıyla eleştirilere maruz kalmış; bu eleştiriler örneğin Daniel Cohn-Bendit ve ağabeyi Gabriel Cohn-Bendit ile L’Humanité ve Libération gazetelerince dillendirilmiştir.[103]
Les Sectes Politiques: 1965–1995 (Siyasi Kültler: 1965–1995) adlı eserinde Fransız yazar Cyril Le Tallec, bazı dini grupları siyasete karışmış kültler olarak ele almaktadır: Ligue de la Contre-Réforme Catholique (Katolik Karşı Reform Birliği), l’Office Culturel de Cluny (Cluny Kültürel Ofisi), New Acropolis, Sōka Gakkai, Divine Light Mission (İlahi Işık Misyonu), Tradition Family Property (TFP / Gelenek, Aile ve Mülkiyet), Longo-Mai, Supermen Club ve Association pour la promotion des arts industrieux (Solazaref / Endüstriyel sanatları geliştirme derneği).[104]
1990 yılında Lucy Patrick şöyle diyordu: “Her ne kadar demokrasi rejiminde yaşıyor olsak da; kült davranışı, liderlerimizin yargılarını sorgulamak istemeyişimizde, bizden olmayanları değersiz gösterme ve muhalefeti engelleme eğilimimizde kendini göstermektedir. Olgun insanlar için uygun olmayan bağımlı ihtiyaçlarımızın olduğunu kabul ederek, otoriterlik karşıtı eğitimi güçlendirerek ve şahsi özerkliği ve serbest fikir alışverişini daha fazla teşvik ederek kült davranışının üstesinden gelebiliriz.”[105]
2016 yılında ABD başkan adayı Donald Trump’ı destekleyenler, bazı siyaset bilimciler ve yorumcular tarafından kült olarak nitelendirilmiştir.[106][107]
Yıkıcı Kültler
“Yıkıcı kült” terimi, kastî eylemlerle kendi gruplarından insanlara ya da başkalarına fiziksel zarar veren ya da öldüren gruplar için kullanılmaktadır. Ontario Consultants on Religious Tolerance (Ontariolu Dini Hoşgörü Danışmanları) adlı grup, bu terimin kullanımını, “kendi üyelerinden ya da halktan can kaybına neden olan ya da bundan sorumlu” dini gruplarla sınırlandırmaktadır.[108] International Cultic Studies Association (Uluslararası Kült Çalışmaları Derneği) adlı kült karşıtı grubun başkanı olan psikolog Michael Langone, “yıkıcı kültleri” şu şekilde tanımlamaktadır: “Mensuplarını ve yeni üyelerini istismar eden, bazen de fiziksel ve/veya psikolojik olarak zarar veren, oldukça manipülatif gruplar”.[109]
John Gordon Clark, totaliter yönetim tarzını ve para kazanmaya verilen önemi, yıkıcı kültlerin özellikleri olarak nitelendirmektedir.[110] Cults and the Family [Kültler ve Aile] adlı eserin yazarları, “yıkıcı kültü” şu şekilde tanımlayan Shapiro’ya referans vermektedir: “Yıkıcı kült, sosyopatik bir sendrom olup ayırt edici özellikleri şunlardır: Davranış ve kişilik değişiklikleri, şahsi kimliğin kaybı, entelektüel etkinliğin durması, aileden uzaklaşma, topluma ilgisizlik ve kült liderlerince belirgin bir zihinsel kontrol ve esaret altına alınma.”[111]
Rutgers Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Benjamin Zablocki’ye göre, yıkıcı kültlerin üyelerine karşı suiistimalde bulunma riski oldukça yüksektir. Zablocki’ye göre bu durum, kült mensuplarının karizmatik lidere karşı duydukları aşırı hayranlıktan kaynaklanmakta, bu da liderleri güç yozlaşmasına yöneltmektedir.[112] Barrett’e göre yıkıcı kültlere yönelik ithamlardan en yaygın olanı cinsel suiistimaldir. Kranenborg’a göre ise üyelerine olağan tıbbi tedaviye başvurmamalarını tavsiye eden bazı gruplar risk taşımaktadır.[113]
Terime Dair Eleştiriler
Bazı araştırmacılar, “yıkıcı kült” teriminin kullanımına eleştiriler getirmiş; bu terimin tabiatı gereği illa kendilerine ya da başkalarına zararlı olmayabilen gruplar için kullanıldığını iddia etmişlerdir. Understanding New Religious Movements [Yeni Dini Hareketleri Anlamak] adlı eserinde John A. Saliba, bu terimin aşırı genelleştirildiğini öne sürmektedir. Halkın Tapınağı’nı (People’s Temple) “yıkıcı kültlerin bir numunesi” olarak gören Saliba; bu terimi kullananların, diğer grupların da toplu intihar eylemi yapacağını ima ettiğini öne sürmektedir.[114]
Misunderstanding Cults: Searching for Objectivity in a Controversial Field [Kültleri Yanlış Anlamak: Tartışmalı bir Alanda Objektiflik Arayışı] adlı esere katkıda bulunan Julius H. Rubin, bu terimin bazı grupları kamuoyu nazarında itibarsızlaştırmak için kullanıldığından yakınmaktadır.[115] Cults in Context [Bağlamında Kültler] adlı eserinde Lorne L. Dawson ise, şiddet eğilimli ya da dengesiz olduğu kanıtlanamasa da Birlik Kilisesi’nin (Unification Church), “hararetli kült karşıtları”nca yıkıcı bir kült olarak tanımlandığını yazmaktadır.[116] 2002 yılında Alman Federal Anayasa Mahkemesi, Osho hareketini herhangi bir gerçekçi bir temel olmadan “yıkıcı kült” olarak adlandıran Alman hükümetinin, bu hareketi itibarsızlaştırdığı hükmünü vermiştir.[117][118]
Irkçı Kültler
Sosyolog ve tarihçi Orlando Patterson, İç Savaş sonrasında ABD’nin güneyinde ortaya çıkan Ku Klux Klan hareketini sapkın bir Hristiyan kült, siyah Amerikalılara ve diğerlerine karşı giriştiği zulümleri ise bir tür insan kurbanı olarak nitelendirmiştir.[119] 19. ve 20. yüzyıllarda Almanya ve Avusturya’daki gizli Aryan kültleri, Nazizmin yükselişinde ciddi bir rol oynamıştır.[120] ABD’deki modern skinhead (dazlak) grupları da, yıkıcı kültlerin kullandığı üye kazanma tekniklerinin aynısını kullanmaktadır.[121]
Çok Eşli Kültler
İkiden fazla insan arasında evlilik anlamına gelen poligamiyi (çoğunlukla da bir erkeğin birden fazla eşi olması durumu olan polijini) telkin edip uygulayan kültlerin varlığı uzun süredir bilinmektedir. Ancak bunlar genelde az sayıdadır. Kuzey Amerika’da yaklaşık 50.000 çok eşli kült üyesi olduğu tahmin edilmektedir.[122] Çok eşli kültler, yasal otoriteler ve toplum tarafından genelde olumsuz görülmektedir. Bu olumsuz görüş, aile içi suiistimal ve çocuk istismarı ile bağlantılarından dolayı bazen ana akım fırkaları da kapsamaktadır.[123]
İsrail’de resmî makamlar, en az iki çok eşli kült tespit etmiş; bunun sonucunda aile reislerine karşı yasal takibat başlatılmıştır. Goel Ratzon, Tel Aviv’deki bir çiftlikte 32 kadın ve 89’dan fazla çocukla yaşıyordu.[124] Reşit olmayan 16 yaş altı çocuklara cinsel saldırıdan dolayı 30 yıl hapse mahkûm edilmiş; ancak kadınları esaret altında tutma suçundan beraat etmiştir. Bu konuda devlet, çok eşli kültlerde köleliğin, zihin kontrolü yoluyla “zihinsel kölelik” halini alabildiğini öne sürmüştür. Tel Aviv Bölge Mahkemesi, zihin kontrolü teorisinin dünyaca kabul gören bir teori olmadığı sonucuna varmıştır.[125][126][127] Benzer şekilde Kudüs Polisi, 6 kadın ve 17 çocukla birlikte yaşayan bir Fransız vatandaşı olan Daniel Ambash’ı tutuklamıştır.[128] Bu kadın ve çocukların hepsi, Kudüs sokaklarında dilencilik yapıyordu.[129] Ambash, tecavüz ve çocuk suiistimalinden dolayı 26 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Ambash’a sadık kalan kadınların, paylaşılmış psikotik bozukluk (folie à deux) sendromu yaşadığı iddia edilmiştir.[130][131]
Church of Jesus Christ Restored (Özüne Dönmüş İsa Mesih Kilisesi), Kanada’nın Ontario kenti merkezli, Latter Day Saint (Son Zaman Azizleri) hareketine bağlı bir gruptur. Bu hareket haber kanallarında çok eşli kült olarak nitelendirilmiş ve yerel makamlarca adli soruşturmaya maruz kalmıştır.[132][133][134]
2009 yılında çıkan Follow the Prophet [Peygamberi İzle] filmi, Amerika’daki çok eşli bir kültteki hayatı tasvir etmektedir.[135][136][137]
Terörist Kültler
Jihad and Sacred Vengeance: Psychological Undercurrents of History [Cihad ve Kutsal İntikam: Tarihin Psikolojik Alt Akıntıları] adlı kitabında psikiyatr Peter A. Olsson, Usame bin Ladin’i Jim Jones, David Koresh, Shoko Asahara, Marshall Applewhite, Luc Jouret ve Joseph Di Mambro gibi bazı kült liderleriyle kıyaslamakta ve bu kişilerin her birinin narsisistik kişilik bozukluğuna ait dokuz kriterden en az sekizini sağladığını iddia etmektedir.[138] Seeking the Compassionate Life: The Moral Crisis for Psychotherapy and Society [Merhametli Hayat Arayışı: Psikoterapi ve Toplumun Ahlâk Krizi] adlı eserlerinde ise yazarlar Goldberg ve Crespo da Usame bin Ladin’i “yıkıcı bir kült lideri” olarak nitelendirmektedir.[139]
Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) 2002 yılındaki toplantısında kült karşıtı Steven Hassan, el-Kaide’nin yıkıcı külte dair nitelikleri sağladığını iddia ederek şöyle demiştir: “Zihinleri kontrol eden yıkıcı kültlere dair bildiklerimizi uygulamaya koymalı ve bunu teröre karşı savaşta öncelik haline getirmeliyiz. İnsanların bu yapılara katılma ve endoktrinasyon süreçlerinin psikolojik boyutlarını anlamalı, katılımları bu şekilde yavaşlatmalıyız. Eski kült mensuplarının görüşlerine başvurmalı ve teröre karşı savaşta bu kimselerin bazılarından yararlanmalıyız.”[140]
Gazeteci Mary Ann Sieghart, The Times gazetesinde el-Kaide hakkında yayınladığı bir makalesinde örgütü klasik bir külte benzeterek şöyle diyordu: “El-Kaide, resmî kült tanımlarının tamamına uymaktadır. Bu yapı, üyelerinin beynini yıkamaktadır. Kapalı ve totaliter bir toplum inşa etmektedir. Kendi kendine liderliğe soyunmuş, mesiyanik ve karizmatik bir önderi vardır ve hedefe giden her yolu mubah olarak görmektedir.”[141]
1980’ler ve 90’larda Peru’da faaliyet gösteren Aydınlık Yol (Sendero Luminoso) adlı gerilla hareketi de farklı kimselerce “kült”[142] ve yoğun bir “kişi kültü”[143] olarak nitelendirilmiştir. Fransız dergisi l’Express de Tamil Kaplanlarını benzer şekilde tanımlamıştır.[144] Irak merkezli solcu bir gerilla hareketi olan İran Halkın Mücahitleri Örgütü de tartışmalı bir şekilde siyasi bir kült ve kendi üyelerine karşı suiistimale girişen bir hareket olarak nitelendirilmiştir.[145][146][147][148]
Eski Mücâhidîn üyesi, günümüz yazarı ve akademisyeni olan Dr. Masoud Banisadr, 2005 yılında İspanya’da yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Tüm kültler terör örgütü müdür?” diye fikrimi sorarsanız: Cevabım hayır olacaktır. Zira dünya genelinde çok sayıda barışçıl kültler mevcuttur. Ama tüm terör örgütleri bir tür kült müdür, diye sorarsanız, cevabım evet olacaktır. İlk başta sıradan bir modern siyasi parti ya da örgüt olarak kurulmuş olsalar da; üyelerini hiçbir ahlâkî soru sormamaya hazırlayan ve zorlayan, grubun davası için bencilce davranan ve ne toplumun ne de insanlığın etik, kültürel, ahlâkî ya da dini ilkelerini tanımayan bu örgütler külte dönüşmek durumundadır. Dolayısıyla radikal bir örgütü veya bir terör örgütünü anlamak istiyorsanız kültün ne olduğunu öğrenmelisiniz."[149]
Kült Yapıların Teşhisi
Bir dini hareketin kült olup olmadığını teşhis için sosyal bilimcilerin bugüne dek ortaya koyduğu onlarca kriter listesinden yararlanmak mümkündür. Her ne kadar bunlardan hiçbiri mutlak doğru olarak kabul edilemese de, Amerikalı sosyolog Dr. Janja Lalich ve Amerikalı psikolog Dr. Michael D. Langone’ın “Characteristics Associated with Cultic Groups” adlı çalışmasındaki 15 maddelik kriter listesi bu konuda yol göstericidir.[150]
1- Grup, liderine ve (lider hayatta veya ölmüş olsun fark etmez) onun inanç sistemine, ideolojisine ve uygulamalarına, mutlak hakikatmış gibi, yasa olarak son derece bağnazca ve sorgusuz sualsiz bir bağlılık sergiler.
2- Sorgulama, şüphe ve muhalefet istenilmez, hatta cezalandırılır.
3- Zihin değiştirme (beyin yıkama) uygulamaları (meditasyon, ilahiler söyleme, anlaşılmaz sözler söyleme, kınama amaçlı toplantılar ve son derece yorucu çalışma rutinleri vs.) aşırı derecede kullanılır ve grup ve lider(ler)ine yönelik şüpheleri bastırmaya yarar.
4- Grup üyelerinin nasıl düşünmesi, davranması ve hissetmesi gerektiğini, genellikle son derece detaylı bir biçimde lider(ler) belirler (örneğin, karşı cinsle görüşme, iş değişikliği, evlilik gibi konularda üyelerin izin alması gerekir; ne giyileceği, nerede yaşanacağı, çocuk sahibi olunup olunmayacağı, çocukların nasıl yetiştirileceği ve benzeri konuları liderler belirler).
5- Grup seçkinci nitelikte olup kendisi, lider(ler)i ve üyeleri için özel ve yüksek bir statü iddiasında bulunur (örneğin, liderin Mesih, özel bir varlık, bir avatar olduğu, ya da grubun ve/veya liderin insanlığı kurtarma yolunda özel bir misyonu olduğuna inanılır).
6- Grup, iki kutuplu bir “biz-onlar” algısına sahiptir ve bu durum, toplumun geri kalanıyla çatışmaya neden olabilir.
7- Lider hiçbir yetkili makama karşı hesap vermez (örneğin öğretmenler, komutanlar veya bakanlar, veya ana akım dini mezheplerin rahipler, papazları, keşişleri ve hahamları için durum bunun tam tersidir).
8- Grup, güya yüce amaçları için kendisinin gerekli gördüğü her şeyin mübah olduğunu öğretir veya ima eder. Bunun sonucunda üyeler, gruba katılmadan önce kınanması gereken veya gayrı ahlaki olarak gördükleri davranış veya faaliyetlere girişebilir (örneğin aile ve arkadaşlara yalan söylemek, veya düzmece yardım kuruluşları için para toplamak).
9- Lider(ler) üyeler üzerinde nüfuz sahibi olmak ve/veya onları kontrol altında tutmak için utanç ve/veya suçluluk duyguları aşılarlar. Bu, genellikle akran baskısı ve incelikli ikna yolları ile yapılır.
10- Lidere veya gruba itaat, mensupların aileleri ve arkadaşlarıyla bağlarını kopararak gruba katılmadan önceki kişisel hedef ve faaliyetlerini köklü bir şekilde değiştirmelerini gerektirir.
11- Grup, bünyesine yeni üyeler katmaya saplantılı bir şekilde önem verir.
12- Grup, para toplamaya saplantılı bir şekilde önem verir.
13- Üyelerin grup ve grupla ilgili faaliyetlere ölçüsüz zaman ayırması beklenir.
14- Üyeler yalnızca grubun diğer üyeleriyle birlikte yaşamaya ve/veya sosyalleşmeye teşvik edilir ya da mecbur tutulur.
15- En sadık üyeler (“hakiki” inananlar) grubun dışında hayat olamayacağına inanır. Bu kimselere göre başka bir yaşam yolu yoktur ve genellikle gruptan ayrıldıkları (hatta ayrılmayı düşündükleri) takdirde kendileri veya başkalarına yönelik misilleme ile karşılaşacaklarından korkarlar.
Bölgesel Gelişmeler
“Kült” kelimesinin olumsuz şekilde siyasallaşmış kullanımını eleştiren bazı sosyologlar, bu durumun grup üyelerinin dini özgürlüklerini olumsuz etkileyebileceğini düşünmektedir.[151] 1980’lerde Fransız din insanları ve hükûmet yetkilileri, Roma Katolik Kilisesi’ndeki bazı tarikat ve grupların, o sırada tartışılmakta olan kült karşıtı yasalar sonucunda olumsuz etkileneceği konusundaki kaygılarını dile getirmiştir.[152]
Resmî belgelerde dini hareketlere “kült” (cult) veya “tarikat” (sect) yaftalarının yapıştırılması, İngilizcede “kült” kelimesinin ve birçok Avrupa dilinde de benzer görevi görecek şekilde “tarikat” (sect) olarak tercüme edilen kelimenin popüler ve olumsuz kullanımını göstermektedir.[153] Bu belgeler benzer bir terminoloji kullansa da, aynı grupları kapsamamakta ve bu gruplara dair değerlendirmeleri kabul gören kriterlere dayanmamaktadır.[153] Diğer hükümetler ve kurumlar da yeni dini hareketler hakkında raporlar hazırlamakta, ancak bu tür grupları tarif ederken bu terimleri kullanmamaktadır.[153]
Kült karşıtı hareketin ve satanist ritüel suiistimallerinin zirveye ulaştığı 1990’larda bazı hükümetler kült listeleri yayınlamıştır.[154][155] Ancak 2000’lerden itibaren bazı hükümetler, dini hareketlere dair bu gibi sınıflandırmalara karşı tekrar mesafeli durmaya başlamıştır.[156][157][158][159]
ABD
ABD’de kültlerin dini faaliyetleri, ABD Anayasası Birinci Değişikliği (First Amendment) kapsamında korunmaktadır. Bu anayasa değişikliği, devletin dini kurumlar kurmasını yasaklamakta; din özgürlüğü, konuşma özgürlüğü, basın özgürlüğü ve toplanma özgürlüğünü garanti altına almaktadır. Ancak bu kapsamda hiçbir din ya da kült mensubuna kriminel suçlardan dolayı dokunulmazlık sağlanmamaktadır.[160]
1970'lerde ABD mahkemelerinde “beyin yıkama teorisinin” bilimselliği ciddi bir tartışma konusu olmuş; kült mensuplarına karşı uygulanan zorla “yeniden eğitim”in (deprogramming) meşrulaştırılması için bu teoriye başvurulmuştur.[151][161] Bu dönemde, bu teorileri eleştiren sosyologlar, mahkemelerde yeni dini hareketlerin meşruiyetini savunmada dini özgürlük taraftarlarına destek vermiştir. Yeni dinlere karşı resmî tepkiler dünya genelinde farklılık gösterse de, bazı devletler daha ziyade bu gruplara muhalif kimselerle işbirliği etmiş; bu bağlamda “meşru” din ile kamu politikası açısından “tehlikeli”, “istenmeyen” kültler arasında ayrım yapmaya kadar gitmiştir.[162][163]
Avrupa
ABD’dekine benzer bir kült karşıtı hareket, 1990’larda Rusya’da ortaya çıkmıştır.[164] 2008 yılında Rusya İçişleri Bakanlığı, “radikal grupların” bir listesini yayınlamış, bu listede militan İslamcılığa bağlı gruplar ve “pagan kültler” de yer almıştır.[165]
Birleşik Krallık’ta ise Kraliyet Savcılık Teşkilâtı ve Edinburgh Kent Meclisi, Kamu Düzeni Yasası’nda (Public Order Act) tanımlandığı şekliyle “kült” kelimesinin “tehditkâr, aşağılayıcı ya da tahkîrâmîz” olmadığı ve halka açık protestolarda bu kelimenin kullanımına karşı herhangi bir itiraz olmadığı hükmünü vermiştir.[166]
Fransa ve Belçika “beyin yıkama” teorilerini eleştirmeden kabul eden tavırlar benimsemiştir. Buna karşın İsveç ve İtalya gibi diğer Avrupa ülkeleri, beyin yıkama meselesine ihtiyatlı yaklaşmış ve yeni dini hareketlere karşı daha tarafsız tutumlar takınmıştır.[167] Bilim insanlarına göre, Güneş Tapınağı (Ordre du Temple Solaire) tarafından işlenen toplu katliam/intiharın ardından yaşanan infial,[162][168] gittikçe daha fazla gizli hale gelerek yükselişe geçen yabancı düşmanlığı ve Amerikan karşıtı tavırlar, Avrupa’daki kült karşıtı tutumun aşırılaşmasına katkıda bulunmuştur.[169]
Çin
Çin’de hükümetler asırlar boyunca belirli dinleri xiejiao adlı kategoriye almıştır – bu terim bazen “zararlı kült”, bazen de “heterodoks öğreti” olarak tercüme edilmektedir.[170] İmparatorluk dönemi Çin’inde bir dinin xiejiao olarak nitelendirilmesi, bu dinin öğretilerinin güvenilir ya da sahih olmadığı anlamına gelmiyor; aksine bu tanımlama; devlet tarafından müsaade edilmeyen ya da devletin meşruiyetine meydan okuduğu düşünülen dini gruplar için kullanılıyordu.[170] Modern Çin’de de xiejiao terimi, devletin onaylamadığı öğretileri ifade etmek için kullanılmaya devam etmekte olup bu gruplar devlet makamlarınca baskı ve cezalara maruz kalmaktadır. Bugüne kadar Çin’de on dört farklı grup, Kamu Güvenliği Bakanlığı tarafından xiejiao olarak nitelendirilmiştir.[171] Ayrıca 1999 yılında Çinli makamlar, Falun Gong adlı spiritüel hareketi sapkın bir öğreti olarak suçlamış ve hareketi ortadan kaldırmak için bir mücadele başlatmıştır. Uluslararası Af Örgütü’ne göre Falun Gong’a karşı girişilen takibat, çok yönlü bir propaganda kampanyasını,[172] zorla ideolojik dönüşüm ve yeniden eğitim programını, ve keyfi tutuklamalar, angarya ve bazen ölümle neticelenen fiziksel işkenceler gibi bir dizi kanun dışı baskıcı önlemleri kapsıyordu.[173] Çin hükûmeti Falun Gong’a yaptığı muameleyi Batı’daki kült karşıtı hareketin söylemlerini kullanarak meşrulaştırmaya çalışmıştır.[174] Ancak hareketi tanıyan Batılı bilim insanları, Falun Gong’un kült tanımına uymadığını öne sürmektedir.[175][176]
Türkiye
Türkiye’de kültler/yeni dini hareketler hakkında yeterli akademik bilgi ve çalışma mevcut değildir. Bununla birlikte çağdaş Türk toplumunda kültlerin/yeni dini hareketlerin olmadığını iddia etmek de güçtür.
Türkiye’de alternatif din tanımına giren, toplumca tanınmış, çok sayıda dini grup olduğu gözlenmektedir. Bunların yanında kültleşme eğilimi gösteren başka dini gruplar da vardır.
Gülen Hareketi
Türkiye’de en fazla bilinen kütlerin/yeni dini hareketlerin başında Gülen Hareketi gelmektedir. 1960’larda kurulan bu örgüt, hem kültlerin temel bileşenleri (karizmatik lider, doktrin/ideoloji ve endoktrinasyon yöntemleri) hem de yukarıda listelenen 15 kriter açısından incelendiğinde klasik kült tanımını tamamen karşılamaktadır. Örgütün son yıllarda Türkiye’de giriştiği siyasi operasyonlar, mesiyanik bir kültün toplum düzeninde nasıl tahrip edici bir etki yaratabildiğini göstermiştir. Bilhassa kriminal eylem iddialarının ardından bazı yorumcular, Gülen hareketinin kült olduğuna dair görüşler bildirmiştir.[177][178][179][180][181][182][183][184][185][186]
Benzer şekilde 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ortaya çıkan itiraf ve deliller, Gülen Hareketi kültünün üyelerini kişiliksizleştirilmek için ciddi zihin değiştirici (mind-altering) manipülatif yöntemler kullandığını ortaya koymuştur. Bu manipülatif yöntemlerin belki de en dikkat çekicisi, Gülen Hareketi mensubu olduğunu itiraf eden ve Genelkurmay Başkanı yaverliği görevinde bulunan Levent Türkkan örneğinde görülmektedir.[187][188] Diğer yandan 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında elde edilen güncel bilgiler, örgütün üyelerin bütün özel yaşamlarını yönlendirdiğini kanıtlamaktadır.[189][190][191]
Adnan Oktar Cemaati
Türkiye’de ikinci bir bariz kült örneği ise Bilim Araştırma Vakfı’dır (BAV). Adnan Oktar’ın liderliğindeki bu yapı, son yıllarda İslam dini üzerinde kadınların lehine yaptığı, dini açıdan çok tartışmalı içtihatlarla tanınmaktadır. Toplum tarafından tuhaf, komik ve itici karşılansa da Adnan Oktar, kadınlara yönelik iddialarını etrafındaki kült kadın üyeleri üzerinde uygulayıp topluma İslam’ın çağdaş yüzünü gösterdiğini iddia etmekte olup örgütün kült niteliği bazı Batılı gözlemciler tarafından da teyit edilmiştir.[192] Diğer yandan Oktar, İslam eskatolojisinin temel figürü Mehdi’ye ilişkin çoğu tartışmalı rivayetten tamamına yakınının kendisine uyduğu iddiasındadır.
Ruh
Ruh, din ve felsefede, insan varlığının maddi olmayan tarafı ya da özü olarak tanımlanır ve genellikle bireysellikle (zât) eşanlamlı olarak ele alınır.[1] Teolojide ruh kişinin ilahîliğe iştirak eden kısmı olarak tanımlanır ve genellikle bedenin ölümünden sonra kişinin varlığını sürdüren kısmı olarak ele alınır.[1] Birçok kültür insan yaşamının ya da varlığının cismani olmayan kaynağını ruh ile özdeş tutmuş ve birçok kültür tüm canlıları ruhlara dayandırmıştır. Tarih-öncesi halklarda bile vücut ile onu canlı kılan arasında bir ayrım yapıldığı görülmektedir.[1] Birçok dini ve felsefi akımda, her canlının bir unsuru olan, var olması için fiziksel maddeye ihtiyaç duymayan, madde-dışı, algılanamaz, tezahürleriyle kendini gösteren, aşkın, yaşama yeteneğine sahip, değişen ve gelişen, maksatlı bir öncül (kaynak) ya da bir güç olarak tanımlanan ruh, birçok dini ve felsefi akımda da ebedi, yetenekler sahibi, insan davranışlarının motoru, hata (günah) ile sevap işleme iradesine sahip bir varlık ya da varlığın saklı yüzü olarak kabul edilir.
Bununla birlikte ruh kavramının kültürden kültüre, dinden dine, felsefeden felsefeye geniş ölçüde çeşitlilik gösterdiği görülmektedir. Çeşitli dinler ve filozoflar, ruhun doğası (yapısı), beden ile ilişkisi, kökeni ve ölümlü olup olmayışı konularındaki farklı görüşleriyle bir sürü teori ortaya koymuşlardır. Birçok dini ve felsefi gelenekte ruhun her canlı oluşumun içteki özünü içeren, kendine özgü bir varlık olduğu ve insanın temel unsurunun -beyninden veya organizmasının herhangi bir kısmından ziyade- ruh olduğu kabul edilir. Buna karşılık diğer bazı din ve felsefelerde ise ruhun beden ile kendisi arasında aracılık görevi görecek maddi bir elemanı bulunduğu kabul edilir. Ruh ile can kavramları arasında kimi kültür, din ve felsefelerde bir ayrım yapılmamış, kimilerinde ise bir ayrım yapılmış olmasına ve bu kavramları belirten iki ayrı ya da birkaç terim olmasına rağmen, söz konusu terimler, sık sık aynı kavramı belirtmek üzerine birbirlerinin yerine kullanılagelmişlerdir.
Ruhlar genellikle ölümsüz olarak kabul edilirler. Birçok inanışa göre ruh, enkarne olmadan (ete bürünme, doğma) önce de mevcuttu. Maddeciliğin reddettiği ruh, Jean-Paul Sartre gibi bazı çağdaş yazar ve filozoflara göre “özden önce gelen varoluş”tur. Ölüm olayında bedenin hareket özelliklerini yitirmesi ruhun beden üzerindeki hakimiyetini, yani bedeni etkilemeyi bırakması olarak açıklanır. Ruh kavramı ölümden sonra yaşam kavramlarıyla yakından ilişkili olmakla birlikte, bu konudaki görüşler son derece çeşitlilik göstermektedir, özellikle bedenin ölümünden sonra ne olup bittiği konusunda. Halihazırda bilimsel araştırma, genel kabule göre, konusu olan maddi evrenin dışında kaldığından, ruhun var olduğunu ya da var olmadığını ortaya koyamamaktadır. Psikoloji ekollerinin de ruh konusundaki görüş ve yöntemleri birbirinden farklı olup çeşitlilik göstermektedir.
Hildesheim'de çıkarılmış antik bir eser
Eski uygarlıklarda ruh kavramı
Bazı eski uygarlıklarda ruh kavramı konusunda benzerlikler ve ruh ile ilgili ortak bir anlayış bulunmaktadır. Bu ortak anlayış ruhun ya da “canın ölümsüzlüğü” olarak adlandırılabilir.[2] Farklı uygarlıklarda rastlanan söz konusu benzerlikler, bu anlayışın toplumların birbirleriyle etkileşimleri yoluyla birbirlerine geçip yayıldığı fikrini doğurmaktadır. Fakat ana kaynağın yeri hakkındaki görüşler farklıdır.
Mezopotamya
Mezopotamyalılar'ın ölmüşlerinin mezarlarına yiyecek ve çeşitli eşyalar bıraktıkları bilinmektedir.[3] Babil dininin öte-âlemi ve doğaüstü varlıklarını ilgilendiren kısmı tümüyle Sümerler'den alınmıştır.[4] Sümer mitolojisine göre, “ölüler ülkesi”ne gidip dönebilen tek kişi Enkidu olmuştur. Böylece Enkidu yeniden yaşayanların dünyasına döndüğünde, yeryüzünde yaşayanlara ölüm ve “ölüler ülkesi” hakkında çeşitli aydınlatıcı bilgiler vermiştir.[5] Mezopotamyalılar ölülerin ruhlarından kötü olanların yaşayanlara musallat olduğu ve onlara zarar verdikleri inancına sahiptiler.[6] Ölülerin ruhları görülebilir ve işitilebilirdi. Bunun yanı sıra hami varlık adıyla bilinen yardımcı-koruyucu ruhlar da vardı. Babil'de her insanın bir koruyucu meleği ya da koruyucu ruhu bulunduğuna inanılırdı.[4]
Eski Mısır
Mısır Ölüler Kitabı'nda sıkça rastlanan psikostazi sahnelerinden biri
Herodot gibi kimi eski Yunan yazarlar eski Mısırlılar'ın ölümden sonraki yaşama ve ruh göçüne inandıklarını yazmışlardır.[7] Eski Mısır geleneğine göre, ölen kimseyi bir yargılanma beklerdi. Bu yargılanmaya eski Yunanca'da psikostazi (psychostasis) ya da psikostasya (psychostasia) adı verilmiştir. Terim psikhe (yaşamsal unsur, nefes) ve statis (tartılma) sözcüklerinden türetilmiştir. Ölüm olayı ile bedenini terk edenlerin yargılanması olan psikostazide, kimileri ölümden sonraki vicdani hesaplaşma olgusunun sembolik öğelerle anlatımını görürler.[8] Bu yargılanma sahnesinin betimlenmesine Mısır Ölüler Kitabı'nda[9] ve birçok eski Mısır belge ve yazıtında rastlanır. Eski Mısır metinlerine göre, her ölü için söz konusu olacak “tartılma”, ilahe Maat'ın "hakikat salonu" denilen salonunda gerçekleşir. Bu tartılma ve yargılanma sahnesi Mısır resimlerinde, bir kefesinde ölünün vicdanı temsil eden kalbi, diğer kefesinde bir tüyün bulunduğu terazi ile temsil edilir.[10] Yeraltı âleminin sorumlusu ve "Ra'nın gözü" sayılan Maat'ın hiyeroglifi “hakikat, adalet ve doğruluğu” simgeleyen tüydür. İlah Tot ise sonuçları kaydetmektedir. Yürek suçlarla ağırlaşmamış olduğu takdirde tüyden hafif gelecekti. Bazı psikostazi temsillerinde yüreğin sınavdan başarıyla geçememesi durumunda başarısız ölüyü yutmak üzere terazinin yanıbaşında bekleyen Ammemet (Ammait, Ammit) adlı "ölü yiyici" bir yaratığın tasvir edilmiş olduğu görülür.
Eski Mısır geleneğinde ölüm olayı ile bedenlerini terk eden ruhların çeşitli ölüm-ötesi halleri ve öte-âlem anlamı Amenti (Amentet)terimiyle ifade edilirdi.[11] Mısırlılar, ölenin sonraki yaşamı için, ölü bedenin iyi korunması gerektiğini düşünüyorlardı. Bu nedenle kimi cesetleri mumyalamış ve firavunlarının ölü bedenlerini özenle saklamışlardır.
Eski Mısırlıların geleneğinde kişinin ruhsal varlığı çeşitli kısımlar halinde ele alınmış ve çeşitli terimlerle ifade edilmiştir. Bu terimlerin ifade ettikleri anlamlardan bazıları hakkında ejiptologlar arasında tam anlamıyla bir fikir birliği oluşmamıştır. Eski Mısır geleneğinde insan varlığının çeşitli kısımlarını ifade eden terimlerden bazıları ve ifade ettikleri anlamlar şunlardır:
Ha (bazen çoğulu haw): Jat olarak da yazılır. Kişinin fiziksel beden (etten) kısmıdır. Daha ziyade memelilerin vücudu için kullanılan bir terimdir.
Ib: Ab olarak da yazılır. Ruhsal varlığın düşünce ve heyecanlarla ilgili unsurudur, kalp sembolüyle simgelenir.
Ka: Yaşamın ölümsüz ve evrensel unsurunun bir parçasıdır. Geleneklerdeki “evrensel yaşam gücü” kavramına, Teozofi'deki esîrî -astral beden kavramına ve Deneysel Spiritüalizm'deki perispri kavramına yakın bir anlam içerir. Kişi geliştikçe ka'sı da gelişir. Kişinin ölüm olayında bedenini terk eden kısımdır. Resimlerde insan başlı bir kuş olarak, hiyeroglif yazıda ise bir anlam ifade edecek şekilde iki açık kol biçiminde belirtilir.
Ba: Batı'daki “can” (İng. soul) kavramına yakın bir anlam taşır. Aynı zamanda kişiyi kendisi kılan unsurdur, yani bireysel kişiliktir. Bedenin ölümünden sonra varlığını sürdüren bu unsur, kimi zaman insan başlı şahinle, kimi zaman düz gagalı tepesiz (sorguçsuz) bir kuş olarak tasvir edilir.
Ren: Kişinin adını gösteren kısım ya da unsurdur.
Sheut: Shuyt ya da khaibit olarak da yazılır. Kişinin daima mevcut olan “gölge”sidir. Siyaha boyanmış küçük bir insan figürüyle tasvir edilir.
Aj: Işığa bağlı olan unsurdur.Tepeli ibis kuşuyla tasvir edilir.
Sekem: Sekhem olarak da yazılır. Kişide İlahî İrade'nin ve İlahî Kudret'in tezahürüdür. İnisiyasyonla ve büyük gayretler sonucunda elde edilebilir. Ancak ilahların kudretini yeryüzünde elde etmiş olanlara verilir.
Khu: Akh, akhu, ikhu ya da sahu olarak da yazılır. Ölen kişinin ka ve ba'sının birleşimidir. Varlığın eski haline dönüşü söz konusudur. Ka, khu ve ba bir bütündür. Khu ölümden sonra kasının içine geri döner. Evrende düzeni sağlayan khudur.
Sekhu: Khat olarak da yazılır. Kişinin fiziksel kalıntılarını belirtir.
Eski İran
Bünyesinde gerek Orta-Asya, gerekse Mezopotamya'dan alınmış kültürel öğeleri barındırmış eski İran'da bölgenin geleneklerine damgasını vurmuş en önemli dini öğreti M.Ö. 7. yüzyılda ortaya çıkan Zerdüştlük olmuştur. Eski İran geleneklerinde insan varlığı şu unsurlardan oluşuyordu:
Tanū: Fiziksel beden.
Ahu: Canlandırıcı güç.
Vyāna: Yaşam nefesi.
Manah:Zihin ya da ruh.
Ruvan (Avestan urvan):Can.
Fravarti (Avestan fravaşi): Koruyucu ruh ya da koruyucu melek. Bu, kişinin bir unsuru olmaktan ziyade, kişiye yaşamı boyunca yardımcı olan hami varlıktı.
Dianā (Avestan daēnā): Ruhsal duble.[12]
Ölüm sonrası yargılanmanın önem taşıdığı Zerdüştlük inancında kişinin dünya yaşamında yaptıklarından sorumlu tutulan ruvan'dı; dolayısıyla gelecek yaşamında ödül veya ceza ile karşılaşacak olan da ruhsal varlığın bu unsuruydu.[12] Zerdüştlüğün kutsal metinlerinde şöyle denir: “Adil kişinin canı ölümsüzlük içinde hep sevinçli olacak, fakat yalancı canı kesinlikle işkence görecek. Ahura Mazda (Bilge Tanrı) bu yasaları kendi egemen yetkisiyle takdir etmiştir.” Zerdüştcülük öncesi dönemde de İran'daki eski kabileler, ölmüşlerine ilgi gösterir, onlara muhtemelen yeraltı dünyasında kullanmaları için çeşitli objeler sunarlardı.[13]
Eski Yunan ve Roma
Eski Yunan geleneğinde İlyada'nın yazıldığı zamanlarda, psyche Latince'deki animagibi, “nefes” anlamına geliyordu. Ruh kavramı da phrenes sözcüğüyle ifade ediliyordu. Yunanlar zamanla ruh dedikleri olgunun farklı kısımları, farklı prensipleri ve farklı güç ya da yetileri olduğunu düşünerek bunlar arasında ayrım yapmaya ve ruhun bu manevi özelliklerinin farklı adlarla adlandırmaya başladılar. Pisagor'un öğretisinde psişe (psyche)"yaşamsal güç"e ve duyumsal duyarlılığa, nous ise zihinsel (entelektüel) yeteneğe tekabül ediyordu. Platon'un öğretisinde de bu anlayışa paralellik görülür. Aristo ise bir ayrım yaparak, nous'u aktif zihnin pasif zihni olarak kabul etmiştir ki, bu kavram sonradan yapılan yorumlarda Logos'a ya da Tanrı'ya özdeş kabul edilmiştir.[14]
“Semavi alemdeki saf nefes olarak ifade edilen ve Tanrısal ortamda (cennette) yaşamaya çağrılacak” bir ruh kavramını dile getiren pneuma kavramı ancak Teolojik eğilimli edebiyatın görünmesiyle başlamıştır. Pneuma Romalılar'da spiritustu. Pneuma'nın tabiatında mevcut olan ateş, dünyevi bir yanmayla ilgili olmayan, esîrin saf ateşi olarak kabul edilirdi. Hava ve yaşamsal ısının karışımı gibi görülen pneuma sık sık esîrin saf ateşi ile özdeş tutulmuş veya onunla ilgili görülmüştür. Örneğin Aristo'nun kabul ettiği sistemdeki “evrenin canı” bu saf, esîrî (aether) ateştir. Fakat evrenin tek bir canlı varlığa indirgenmesi fikrinin kaynağı muhtemelen Pisagor'du. Bu fikir Platon aracılığıyla Stoacılar'a da geçmiştir.[14] Antik Çağ'da ruhçu felsefeyi işlemiş filozoflar arasında Anaximenes, Pisagor, Empedokles, Herakleitos, Sokrates, Platon sayılabilir.
Homeros'a göre insan varlığının iki canı vardı; bunlar thumos ve psychè idi.
Thumos (« can-kan ») Homeros'un yazılarında, kan ve nefesle ilişkilendirilir. İnsan varlığının yaşamsal kapasitesini, tam olarak kişinin dış âlemle etkileşim kapasitesini ifade eder. Arzu etmeye, davranmaya, kişinin kendini dış âlemde ifade etmesine iten unsurdur. İnsan iyice bunaldığı anlarda thumos'u ile diyalog kurabilir. Bazı organlarda ikamet eder ve ölümden sonra ortadan kaybolur (bedeni terk eder).[15] ' [16].
Psyche (« can-nefes ») kavramı ise, Homeros'un yazılarında, uyku, baygınlık ve ölüm kavramlarıyla ilişkilendirilir. İnsandaki ilahî kıvılcım o olmamakla birlikte, ilahî kıvılcımın gölgesidir (skia), hassas bir yapıya sahiptir. İnsanlar ile ölümsüz ilahlar arasındaki önemli bir farktır (eski Yunan geleneğine göre ilahların gölgesi olmaz). Homeros'a göre, insan bayıldığında psyche bedenden ayrılıyordu. Ölüm olayında ise psyche bedenden ayrılıp, bedenin gölgesi biçiminde yeraltı âlemine (Hades'e) gidiyordu. Ölümden sonra kim olduğunu unutsa da, varlığını Hades'te (eski Yunan cehennemi) sürdürüyordu. Ölülerin psycheleri yaşayan insanlara öyle çok benziyordu ki, Achilleus kendisine görünüp konuşan ölü Patroklos'un psychesine sarılmayı denemiş ama başaramamıştı.[17]
Orfe'nin öğretisinde ise psyche insan varlığının yüce ve ilahî kısmı olan candır, ölümsüzdür, fiziksel bedende olduğunda (cismani dünyada yaşarken) ıstırap çeker ve kendisini özgür kılacak kurtuluş yolunda ilerler.[18] M.Ö. 5. yüzyılda ortaya çıkan, Orfik Misterler Orfizm olarak bilinen dini akımda ruh göçünün ilke edinildiği görülmektedir. Kimilerince Orfe'nin kurucusu olduğu ileri sürülen bu dini akımda insanın hem ilahi ve semavi hem de nefsani ya şeytani etkiler altında olduğu kabul ediliyordu. Bu dinde amaç, tamamiyle ilahî hale gelmekti; bu da Titanlarla simgelenen dünyevi, maddi tutkuları, nefsani arzuları yenerek kurtuluşa varmak ve dünyadaki doğum-ölüm çevriminden kurtularak dünyada bir daha doğmamakla mümkündü.[19]
Antik Yunan'da ruhla en fazla ilişkilendirilen sembollerden biri kelebekti. Kelebeğin böyle bir sembol seçilmesindeki ana neden, başkalaşım geçiren bir canlı olmasıydı.
M.Ö. 6. yüzyılda, Mısır ve Babil'de bulunmuş Pisagor İtalya ve Yunanistan'da ruhla ilgili eski kavramları geliştirmiştir. Pisagor ve izleyicileri ruh göçü öğretisini savunuyorlardı.[20] Pisagor'un bu ruh göçü görüşünü M.Ö. 583 doğumlu Syros'lu Pherekydes'den ya da Mısır'da aldığı eğitimden edindiği ileri sürülür.[21] Bu ruh göçü öğretisinde ruha bir özerklik atfedilmişti. Bu öğretiye göre amaç, ölümsüz olan ruhu, ruh için bir hapishane sayılan bedenin esiri olmaktan kurtarmaktı. Dünyada bedenlenen ruhların tekamül hedefi, sonuçları yaşanılacak hatalardan arınarak, ilahlar âlemine girmeye hak kazanmak ve böylece ilahlar âlemine erişerek yeniden ilahî yapıdaki ilk durumuna dönüşünü edinmekti. Pisagor'un ruh göçüne ilişkin görüşü, sonradan, Pisagorcu cemiyetlerden ve Eleusis Gizemleri[22][23] toplululuklarından fikirler edinmiş olduğu bilinen olan ünlü filozof Platon tarafından da ifade edilmiştir. Buna karşılık Platon'un öğrencisi Aristo hocasının ruh ve beden ikilemine karşı çıkmış, ruh ve bedenin madde evreninde asla ayrıştırılamayacağını, ikisinin de aynı varlığın değişik veçheleri olduğu fikrini savunmuştur.
Empedokles ve Herakleitos ruhu ateşe benzetmişlerdir. Ruh göçü fikri bu filozoflarda da bulunur. Bunlar ruh göçü görüşünü, tenasüh kavramındaki gibi değil, ruhun gitgide daha gelişmiş vücutlarda bedenlenmesi (sıra ile bitki, hayvan ve insan basamaklarından geçmesi) şeklinde kabul etmişlerdir.
Epikür'e göre, can maddileşmiş ve ölümlü hale gelmiştir. O, vücuttaki bir atom yayılımıdır. Platon ve Aristo'ya karşı olarak, canın evrensel bir bütünün, yani İlahî Can'ın bir parçası olduğunu kabul etmeyen Epikür'e göre, ilahlar beşeri şeylerle uğraşmazlar.
Stoacılık'ta “tüm âlemden oluşan bütün” bir bedendir. Bu beden kavramı çağdaş kabullerimizde alışık olmadığımız bir kavramdır. Stoacı kabulde ruh bir tür nefes (“pneuma”) olarak belirtilir. Ruh bir alev ya da ateştir, daha doğrusu aslında ilahî nefesin bir parçası olan, ateşten bir nefestir.
Aristoxenus'a göre, can, şarkıdaki ve lirle oluşturulan müzikteki armoniyi andırır şekilde, bir tür bedensel nabız atışlarıdır. Doğası ve düzeni nedeniyle vücuttan, şarkılardaki makamlara (tonlara) benzer bir hareki gam yayınlanmaktadır.[24] Bu görüş ile Pisagor'un öğretisindeki “kürelerin müziği” adıyla bilinen “kürelerin armonisi” önermesi arasında bir benzerlik ya da paralellik olduğu söylenebilir. (Pisagor'un bu önermesinde dokuz kozmik siferin, hareketleriyle, algılayamadığımız, uyumlu bir ses oluşturduğu öne sürülür.)
Filozoflarda ruh kavramı
Sokrat ve Platon
Platon
Sokrat'a göre insan ruhu görünmez ve ölümsüzdü, bedeni sevk ve idare eden ruhtu.[25] Düşüncelerinin ilham kaynağının kendi Daimon'u olduğunu bildiren Sokrat, vicdan ya da vicdan sesi anlamını bir başka terimle, Daimon'un tezahürü anlamındaki daimonion terimiyle belirtirdi.[26] Sokrat'a göre evren, tesadüfi değil, akli bir düzene göre kurulmuştu.
Öğretmeni Sokratın sözlerini kaynak olarak kullanan Platon ruhu kişinin özü, nasıl davranacağımıza karar veren varlık olarak kabul etmiştir. O, bu özü, varlığımızın cismani olmayan (cisimler âleminde yer işgal etmeyen) ve ebedi tarafı olarak ele almıştır. Çünkü Platon'a göre, bedenler ölse de ruh yeni bedenlerde sürekli olarak tekrar doğmaktadır (reenkarnasyon).[27] Platon ruhu üçlü bir yapıda ya da üç özellikli olarak ele almıştır:
Logos ya da nous (düşünce, ruhun zihinsel, akli etkinlik kısmı ya da özelliği). Ölümsüz olan, ruhun bu kısmıdır. Platon bu bilgiyi Phèdre adlı eserinin “arabacı ve hayvanı koşma” mitinde açıklar.
Thumos ya da thymos (ruhun heyecanlarla ilgili etkinlik kısmı ya da heyecan özelliği, erillik)
Eros ya da epithumia (ruhun düşük düzeye özgü iştah, tutku, istek ve arzularla ilgili etkinlik kısmı ya da özelliği, dişillik) [28]
Bu üçünden her birinin, ruhun dengeli ve huzurlu olmasında bir fonksiyonu vardır. Bu üçlemede zihin ve akla özdeş tutulan logos, “tutku ve ruh atları”nı dengeli bir şekilde süren “iki atlı at arabası” sürücüsüne benzetilir; aklın galip gelmesini ve dengenin en üst düzeyde olmasını sağlar. Thymos heyecan güdülerimizi içerir, bizi cesaret ile şan ve şeref eylemlerine sevkeden odur. Kontrolsüz bırakıldığında bizi hubris'e (en tehlikeli hatalara) sevkeder. Eros ise insanları temel bedensel gereksinimlerinin ötesindeki arayışlara iten hırslarla özdeştir. İhtiraslarımız bize hükmettiği zaman bizi aşırı zevk tutkunu haline getirir ki, bu da çeşitli biçimler altında aşırı zevke dalmamızla sonuçlanır. (Eski Yunan düşüncesinde bu, ilkel bir vahşilik hali kabul edilirdi.)
Platon'a göre önceden “idealar âlemi”nde ilahlarla birlikte bulunan ruh ya da can, yeryüzünde doğmakla o âlemden fiziksel âleme düşmüş bir yaratık konumundandır. Platon'un ruh göçü kavramına göre, ruhlar, tekamül düzeylerine bağlı olarak, bedenin ölümünden sonra ya idealar âlemine dahil olurlar ya da gereken tekamül düzeyini elde edene kadar tekrar yeryüzünde yeni bedenlerde doğmaya devam ederler. Platoncular ruhları ilahlara benzetmekle birlikte değişim gösterdiğini kabul ederler.[1]
Hermetizm'i açıklayan kitaplardan biri olan Corpus Hermeticum'a göre, psyche beden içinde, nous psyche içinde, logos da nous içinde bulunur.[29]
Aristo
Aristoteles
Platon'dan sonra, Aristo da ruhu varlığın özü olarak tanımlamış olmakla birlikte, Platon'dan ve dinsel geleneklerden farklı olarak, canın ayrı bir varlık (antite, cevher) oluşuna karşı çıkmıştır.[30] Birçok filozofun yanı sıra, öğretmeni Platon'a da karşı çıkan Aristo'ya göre ruh ve bedeni iki ayrı gerçeklik olarak değil, tek bir cevher olarak ele almak gerekir. Bu cevher, madde olarak bedene (-ki o enerji halindedir-), biçim olarak ruha (-ki o eylem halindedir-) sahiptir. Aristo'nun görüşüne göre, can; ancak canlı bir vücudun gerçekliği olduğundan, ölümsüz olamazdı. Aristo, Latince adı De Anima olan Perì Psūchês ("Can Üzerine") adlı çalışmasında can kavramı hakkındaki görüşlerini ayrıntılı olarak açıklamıştır. Fakat Aristo'nun insan ruhunun ölümlü olup olmadığına ilişkin görüşleri hakkında tartışma hâlen sürmektedir. Çünkü Aristo bu eserinin sonlarında insan ruhunun bir parçası olarak kabul ettiği “zeka”,”akıl” ya da “zihin”in (İn. intellect) bedenden ayrı tutulabilir ve ebedi olduğunu açıklamıştır.[31]
Aristo ruhu maddeden ayrıştırılamaz olarak görmekle birlikte, ortaya koyduğu ruh kavramı günümüzde tam olarak anlaşılmış değildir.[1] Ayrıca, Aristo'cu akıl ya da zihin (İn. intellect) doktrini antik çağın geç dönemlerinde Platonculuk ile bağdaştırılmaya çalışılmıştır.[1] Aristo'nun ruh kavramında ruh, kimi yorumlara göre, vejetatif, hissî ve zihnî olarak üç kısımlı ve aşamalı biçimde ele alınır, kimi yorumlara göre de ruh, dört kısımlıdır ya da dört güce sahiptir: Bunlardan “akli taraf”ta yer alanlar hesap kısmı (gücü) ve ilim kısmıdır (gücü) ki, karar alırken bunlar kullanılır. “Akli olmayan taraf”ta yer alanlar ise istek kısmı (gücü) ve irade-dışı kısmıdır ki, ihtiyaçlarımızın belirlenmesinden bunlar sorumludur.
İbni Sina
Aristo'yu izleyen İslam filozof ve hekimlerinden İbni Sina ve İbni el Nefis (Ibn al-Nafis), ruh hakkında Aristo'nunkinden farklı bir teori ortaya koymuşlar, ruh (İn. spirit) ve can (İn. soul) arasında bir ayrım yapmışlardır.[32] Özellikle İbni Sina'nın ruhun doğası hakkındaki öğretisi Skolastikler üzerinde bir hayli etkili olmuştur. İbni Sina'ya göre ruh bedenden ayrı bir manevi cevherdir, bedeni bir alet olarak kullanır. İbni Sina'nın ruhun maddi bedenden ayrı, manevi bir cevher olduğunu ve kişinin kendini idrakini göstermek üzere verdiği ünlü örnek, “insan-ı tair” (uçan insan) adıyla bilinmekte olup Ortaçağ'da tüm Batı'da kullanılmıştır. Bu örnekte, okuyucularından, kendilerini hiçbir duyumsal temas olmaksızın, tüm duyumlardan yalıtılmış halde, gökte (havada) asılı olarak tasavvur etmelerini ister: Bu durumdaki kişi hiçbir maddi temas olmadığı halde hâlen kendini idrak etmektedir. Şu halde nefsin (zât) maddeye, yani herhangi bir fiziksel eşyaya bağlı olması fikri mantıklı değildir ve ruh tek başına bir cevherdir. (Burada “ben dünyanın yoğun-kaba maddesinde olmasam da varım” kavramı işlenir.) İbni Sina'nın yaptığı bu "düşünme yoluyla kanıtlama" çalışması daha sonra René Descartes tarafından daha basitleştirilerek, epistemolojik terimlerle şöyle ifade edilmiştir: “Kendimi dışımdaki varsayılan tüm eşyadan soyutlayabilirim, fakat kendi şuurumdan asla (soyutlayamam).” [33]
İbni Sina'ya ve kendisinin de dahil olduğu Neo-Platoncular'a göre, ruhun ölümsüz oluşu bir amaç değil, doğasının bir gereği ve sonucudur.[34] İbni Sina, On Sefirot'a benzer tarzdaki, “On zeka” (les Dix intelligences) adıyla bilinen varsayımında yaratılışın intişar (emanasyon) [35] tarzındaki gerçekleşmesine ve melekler hiyerarşisine değinir.[36] Vahyi konuşmadan ziyade bir sezgisel irtibat olarak gören İbni Sina'ya göre, vahiy, ilham, "haberci rüya" ve "durugörü kehanetleri" ilahî hikmetin cüzleridir.[37]
Thomas Aquinas
Aristo ve İbni Sina'yı izleyen Hristiyan filozof ve teoloğu Thomas Aquinas ruhu vücudun ilk prensibi (kaynağı) olarak kabul eder. Epistomolojik teorisi, zeka sahibi ruhun tüm maddi şeyleri biliyor oluşu ve kendisinde hiçbir maddi unsur olmayan ruhun kesinlikle cismani olmayışı üzerine kuruludur. Vücuttan ayrı olması nedeniyle de, ruhun varlığı vücuda bağlı değildir, yani varlığını fiziksel beden olmasa da sürdürür. İnsan varlığının akla sahip ruhu var olduğuna ve maddeden oluşmadığına göre, hiçbir doğal süreçle yok edilemez. Thomas Aquinas ayrıntılı Aristo'cu teorisini ve ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin tüm iddialarını “Summa Theologica” adındaki ünlü çalışmasının “Question 75” bölümünde açıklamıştır. Thomas Aquinas'a göre biri maddi, diğeri maddi olmayan iki unsurdan oluşan insan varlığı, bir yandan tümüyle maddeye dalmış durumda olup zaman ve mekânın yasalarına tâbidir, bir yandan da hiç maddi olmayıp, aklı vasıtasıyla zaman ve mekâna hükmedebilir.
Skolastiklere, özellikle Thomas Aquinas'ın izleyicilerince benimsenen Thomist düşünceye göre, insan ruhu faaliyeti bakımından üç kısımda ele alınabilir:
Vejetatif kısım: Üreme ve beslenme faaliyetlerini sevk ve idare eden, en kaba kısımdır.
Duyu organlarını düzenleyen duyumsal kısım.
Bilgi (intellectus) ve sevgiyle ilgili yüksek işlemlere bağlı olan akli kısım.[14]
Geç Batı düşüncesinde ruh kavramı
René Descartes
Tarihsel süreç boyunca ruh kavramını açıklama konusunda çeşitli girişimlerde bulunulmuştur. Felsefi idealizmin düalist açıklaması, gnostik açıklama ve varoluşçu açıklama bunlardan yalnızca bazılarıdır. Antik çağın maddecilerine göre ruh, canın akli kısmıdır. 17. ve 18. yüzyıl maddecileri (Hobbes, Locke,La Mettrie) ise ruhu yalnızca duyumsal bilginin bir çeşidi olarak kabul etmişlerdir. Diyalektik materyalizm ruhsallığı duyumlar bütünü olarak da görmemiş ve maddeden bağımsız bir ruhu kabul etmemiştir.
Batı düşüncesinde ruh kavramı hakkındaki görüşlerde ruh ve beden düalitesinin vurgulandığı görülür. Plotinus'un görüşünde olduğu gibi, kimi görüşlerde ruh ancak sezgisel olarak kavranabilecek akıl-ötesi bir prensiptir (kaynak). Birçok dinsel görüşte de ruh, doğaüstü yani maddi doğanın ötesindeki bir öz olarak kabul edilir. Klasik Alman felsefesinde de ruhun aktif özelliği bireysel şuur etkinliği olarak kabul edilir. Ruhu ilk prensip olarak kabul eden Hegel de, ruhu zihin olarak gerçekleşen bireysel şuurla ilgili görmüş ve "mutlak bilgi"nin peşinde koşan bir varlık olarak kabul etmiştir.[38] Ruhu teori ve pratik faaliyetleri açısından da ele alan Hegel'e göre, ruh kendini bilme sürecinde maddi doğayı aşarak kendisine (zâtına) kadar yükselir.
Aşağıda, Batı düşüncesini biçimlendirmiş, 16. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasında yaşamış, tanınmış isimlerden bazılarının ruh kavramı hakkındaki görüşleri tek cümleye indirgenerek verilmiştir:
Descartes ruhu “eşyanın zıddı olan düşünen şey” olarak tanımlar.
Spinoza ruhtan “ilahî cevherin özellik ve tarzı” olarak söz eder.
Leibnitz ruha “kendi içine kapalı monad (teklik) alevi” adını verir.
Lessing ruhu “sonsuz soluk” olarak ifade eder.
Kant ruhu “mutlak olanı idrak etmenin imkânsızlığı”yla niteler.
Fichte ruhu “bilgi ve fiil” olarak ifade eder.
Hegel ruhu “fikrin (idea) gelişiminin kendisi” olduğunu söyler.
Schelling ruhu “mistik kudret” olarak tanımlar.
Nietzsche ruhu “kudretin iradesi” olarak ifade eder.
Freud ruhu ego ile süperego arasındaki fark olarak belirtir.
Jaspers ruhu varoluşla tanımlar.
Heidegger ruhu “orada olmak” olarak ifade eder.
Bloch “geleceğin kökenindeki gerçekleşme” olarak ifade eder.
İnsanın üçlü yapısı
Eski Mısırlılar ve Çinliler insanın ruhsal varlığının, kimi Şamanist topluluklarda da görüldüğü gibi, esas olarak iki kısımlı olduğunu kabul etmişlerdir.[39] İnsanın ruhsal varlığını iki kısımlı (biri diğerine aracılık yapar) olarak ele alan kültürlerde, dolayısıyla, vücut da söz konusu olduğunda, insan varlığının üçlü bir yapıda ele alındığı görülmektedir. Örneğin bazı eski Yunan filozofları da insan varlığını böyle üçlü bir yapıda ele almışlardır: Nous (ruh, zihin),psikhe (“nefes" anlamına gelen, günümüzde psişe terimiyle de belirtilen yaşamsal unsur, psikhos ya da psikhe) ve soma (vücut).[40] Bu üçleme Latince'de spiritus, animus (ya da anima)[41] ve corpus biçimini almıştır.[42] Deneysel Spiritüalizm'de ya da Spiritizm'de ise insan varlığının üçlü yapısı ruh (Fr. esprit), perispri (Fr. perisprit) ve beden (Fr. corps) olarak kabul edilmiştir.[43] İnsan varlığının üçlü bir yapıya sahip olduğu kabul edilen geleneklerden bazıları şunlardır:
Eski Mısır geleneğinde üç âlemi simgeleyen bir tasvir. Mısır geleneğinde, Çin geleneğinde olduğu gibi, diğer geleneklerin aksine Yer eril, Gök dişildir. Üstteki ilahe Göğü, zemine uzanmış olan ilah Yer'i, ikisinin arasında bulunan ilah da aracı âlemi temsil etmektedir. Zemindeki ilahın kalkmış dizi "Dünya Dağı"nı simgeler.[44]
Okültizm geleneğinde ruh–astral beden–fiziksel beden.[45]
Grek geleneğinde nous-psikhe (psikhos/anemos)-soma.[14][46]
Roma geleneğinde spiritus-animus (anima)-corpus.[44][47]
Kuzey Afrika geleneğinde ruh-nefes-vücut.[14]
Çin geleneğinde ch'i (qi) - shen (hun/po) - ching (jing)[48]
Sâbiîlik geleneğinde nişimta-ruha-pagria.[49]
Çeşitli geleneklerde de insan varlığını oluşturan bu üç unsura denk gelecek şekilde üç ortam, âlem ya da “plan” biçiminde üçlü bir ayrımın yapıldığı görülmektedir. Bu üçlü sınıflandırmaya geleneklerden şu örnekler verilebilir:
Hindu geleneğinde tribuvana: Bu (yeryüzü)-Buvas (süptil “plan”ı temsil eden atmosfer)-Svar (tezahürler-ötesi “plan”ı temsil eden Gök).[44][50]
Şamanizm geleneğinde Yer-Yeraltı-Gök.[51]
Kelt geleneğinde yeryüzü-ölenlerin bulunduğu yeraltı-zamanın ve mekânın dışındaki âlem Sid.
Kuzey Amerika Kızılderililerinin geleneğinde insanlar âlemi-ölüler âlemi-yukarı âlem.
Grek geleneğinde yeryüzü-yeraltı âlemi (Hades)-Olimpos.
Ruh ile can
Ruh ile can kavramları arasında kimi kültür, din ve felsefelerde bir ayrım yapılmamış, kimilerinde ise bir ayrım yapılmış olmasına ve bu kavramları belirten iki ayrı ya da birkaç terim olmasına rağmen, söz konusu terimler, çeşitli nedenlerle (aralarındaki farkın muğlak bir mesele olması veya farkı bilmeyenlerce aynı anlamda kullanılması vs.) sık sık aynı kavramı belirtmek üzerine birbirlerinin yerine kullanılagelmişlerdir. Can terimi kimi görüşlerde yalnızca insanlar için ve Aristo'nun görüşünde olduğu gibi, zihinsel etkinliklerle (örneğin düşünce) ilgili olarak kullanılırken, kimi görüşlerde de bir canlıyı cansızdan ayıran özelliklerle nitelendiğinden, tüm canlılar için kullanılır. İnsan varlığını üçlü bir yapıda ele alan kimi görüşlerde ise ruh ile madde (fiziksel beden) arasında “yarı maddi” üçüncü bir unsurun bulunduğu varsayılır. Ruh ise genellikle öznel (sübjektif) bir varlık olarak ele alınır, kişisellik, bireysellik gösterir.
Pavlus'un ruh (pneuma), can (psyche) ve beden (soma) şeklinde üçlü bir ayrım yaptığı görülür.[52] Pavlus'un Selanikliler'e Birinci Mektup'ta ve Korintoslular'a Birinci Mektup'ta (15/44) yazdıklarına bakılırsa, insan varlığının en ulvi, en yüksek kısmı ruhtur; fakat ruhun beden üzerindeki etkisi psyche aracılığıyla olmaktadır.
İlk konsil olan İznik konsili (M.S.325) sırasında erkeğin canı kadar ilahî bir doğası olmamakla birlikte kadının da bir canı olduğu kabul edilmiştir[53].Önceleri ruh (Fr. l'esprit) düşünceye, can (Fr. l'âme) da hislere bağlanıyordu. 11. canon'da insanın iki canı olduğundan sözediliyordu. 869 yılında İstanbul'da toplanan konsilde 11. canon'dan ruhun iptal edilmesi (çıkarılması) kararı alındı; bununla birlikte canın ruhsal bir kısmı olduğu kabul edilmişti. Ruh ile can arasındaki kavram karışıklığı da bu dönemde başlamıştır. Böylece ruh, can ve beden üçlemesi can ve beden ikilemine indirgenmiş oldu ve “ruh ile beden arasında dengeleyici ve uyum sağlayıcı can” anlayışı terk edilerek, bedenle zıtlık gösteren can ya da ruh anlayışıyla ifade edilen düalist anlayışa geçildi.[54]
İstanbul patriği Fotios'a muhalif olanlar, onu insanın iki canı olduğunu ileri sürme konusunda yalancılıkla suçladılar. Fotios görevden alındı ve daha sonra görevi tekrar kendisine iade edildi. Fotios 879-880'de İstanbul'da bir konsil düzenledi ve bu konsil toplantısında 869'da alınmış kararlar iptal edildi. Roma, önceleri bu konsili tanımış ve Papa, Fotios'la iyi ilişkilerini sürdürmüşse de, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin yol ayrımından sonra bu konsil Roma tarafından tanınan konsiller listesinde yer almamıştır.[55]
Yine de, günümüzde bazı Hristiyanlar insanın beden (eski Yunanca'da soma), can (psyche), ve ruh (pneuma) [56] şeklinde üçlü bir yapıda olduğunu kabul ederler. Bununla birlikte Kitab-ı Mukaddes üzerinde çalışmalarda bulunan modern ulemanın çoğu kitaptan yaptıkları pek çok alıntıda bu iki terimi birbirinin yerine kullanmakta ve böylece üçlü yapıyı ruh ve beden şeklinde ikili yapıya indirgemektedirler.
Dinsel görüş ve inanışlarda ruh kavramı
Dinsel görüş ve inanışlarda genellikle, insanın bedeninde onu yaşatan bir ruhun bulunduğu kabul edilir. İstisnalar olmakla birlikte, genellikle, insandaki bu ruhun bilinç taşıdığı ve insanın kişiliğiyle ilgili her şeyin bu ruhta bulunduğu kabul edilir. Ruh kişinin içindeki öz varlığını oluşturarak, düşünür, hisseder, sever, nefret eder, karar verir. Bu şekilde, ruh insanın öz kişiliği olup beden yalnızca ruha giydirilmiş bir elbise gibidir. İnsandaki bu ruhun ölümsüz olduğuna ve insan öldüğünde bedeninden ayrılarak çeşitli adlarla [57] belirtilen bir başka âleme geçtiği inanılır. Birçok dine göre bu öte âlemde insan ruhunu bir yargılanma beklemektedir. Bu yargılanma bazı dinlerde hemen ölüm sonrasında başlar, bazılarında ise ruh yargılanacağı zamana dek bekler; yargılanmadan sonra da ya ıstırap çekecek ya da huzur bulacaktır. Bu haller ya da ortamlar kimi dinlerde cennet ve cehennem kavramlarıyla dile getirilmiştir. Kimi dinlerde ise öte âlemdeki ateş bir arındırıcı işleve sahiptir, ruhun ateşle günahlarından temizlenmesi söz konusudur; varlığın cehennem ateşiyle arınma işleminden sonra cennete gidebileceğini kabul eden inanışlar da mevcuttur.[58]
Bahailik
Bahailik inanışında ruh, gerçekliği insanca kavranamaz ve sırrı akıl yoluyla çözülemez, Tanrı'nın bir işareti ve bir cennet cevheri olarak kabul edilir.[59] Bahailiğin kurucusu Bahaullah ruhun bedenin ölümünden sonra varlığını sürdürmesinin yanı sıra ölümsüz olduğunu da bildirmiştir.[60] Bahalikte, cennet, bir bakıma ruhun Tanrı'ya yakınlaşmışlık hali, cehennem ise bir bakıma Tanrı'dan uzaklaşmışlık hali olarak nitelendirilir. Ruhsal tekamül yolunda her hal, kişinin çabalarının doğal bir sonucudur.[61] Bahaullah'ın öğretisine göre, fertler, doğmadan önce mevcut değildiler; ruhların tekamülü daima Tanrı'ya doğru olur ve kişi tekamül ettikçe maddi dünyadan uzaklaşır.[61]
Budizm
Temel kavramları, Hinduizm'i andırır biçimde, karma yasası, sürekli olarak tekrar doğma (samsara) ve kurtuluş (nirvana) olan Budizmde, Hinduizmdeki gibi insanlara ruhsal tekamül açısından pek fazla bir şey kazandırmayacağı düşünülen tapınma kuralları ve teorik bilgi yerine, insanlara gerçek ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik pratik (uygulama) ve yaşama bilgisi verildiğinden, Tanrı'dan söz edilmez ve ölümden sonrasına ilişkin hiçbir ödül vaatinde bulunulmaz. Buna karşılık Hinduizmde olduğu gibi, Budizmde de insanların eşyayı hakikatte olduğu gibi değil, kendilerine göründükleri gibi algıladıkları, yani fiziksel âlemin bir aldanmadan (illüzyon) ibaret olduğu kabul edilir.[62] Budizmde temel amaç kişinin Dünya'da bir daha doğmasına gerek kalmayacağı ruhsal gelişim ve olgunluk düzeyine erişmektir. Buda'ya göre insanların ıstıraplarının ana kaynağı maddi ve nefsani isteklerdir; bu ıstıraplar doğum ile başladığına göre, ıstıraplardan kurtulmanın yolu, doğum-ölüm çemberini (çevrimini) aşarak, dünyaya tekrar doğmamaktır. Bu da ancak kişinin nefsaniyetini ortadan kaldırmasıyla ve böylece karma yasasının gereklerinden kurtulabilmesiyle mümkündür.[63]
Budizme göre evrende her şey sürekli bir değişim halindedir. Dolayısıyla evrende değişmeden sabit kalan bir nesne olmadığı gibi, değişmeden sabit kalan bir birey de yoktur. “Ben” derken, bunun daima değişen varlığa (beden ve zihnimize) ait bir duyum olduğunu unutmamamız gerekir. Bu ilke Budizmde anatta (Pāli ve Sanskrit dilinde anātman) adıyla bilinir.[64] Ölüm olayında ruh ve fiziksel beden birbirlerinden ayrılır. Fiziksel bedenden ayrılmış olsa da zihin hala maddi âleme özgü yanılsama (illüzyon,“maya”) etkisinde kalmaya devam edebilir.
Budizmin Mahayana kolundaki bazı ekollerde, özellikle bünyesinde şamanik öğeleri barındıran Tibet Budizmi'nde üç can kavramı ya da üç şuur düzeyi bulunur. Ruhsal varlığın bu üç kısmı süptillik (seyyaliyet, incelik) derecelerine bağlı olarak, “çok süptil”, “süptil” ve “kaba” sıfatlarıyla nitelendirilirler. Bunlardan süptil olanı ölüm olayında ayrılan zihin, şuur ya da kısımdır; kaba olanı ise uyunduğunda mevcut olmayan zihin ya da şuurdur. Tibet Budizmi'nde ayrıca, farklılık gösteren shes-pa (şuur prensibi) ile rig-pa (Buddha-doğa'ya denk olan saf şuur) arasında bir ayrım yapılır. Lamaizm de denilen bu dinde ezoterik eğitim veren bir üstadın ya da yüksek seviyeden bir lamanın yeniden doğan (reenkarne olan) kişiliğine tulku denir. Bu lamalar "fantom beden" ya da aura anlamında da kullanılan tulku'larından tanınırlar.[65] Buddha-doğa'nın reenkarne olmamasına karşın, kişinin skandhas denilen unsurları reenkarnasyona maruz kalırlar. Değişip gelişen, Shes-pa denilen şuur, ölüm olayından sonra yok olmaz ve her yeni doğumda (reenkarnasyonda) varlığını sürdürür.
İnsan ruhunun ölüm olayından tekrar doğmasına dek içinde bulunacağı koşulları ve geçireceği bilinç hallerini ayrıntılı bir biçimde açıklayan ve ruha ölüm sonrasında geçirebileceği haller konusunda rehberlik yapan Tibet kitabı Bardo Thödol'a göre, kişinin tahayyülünü (imajinasyonunu), niyet, düşünce ve duygularını denetleyebilme yeteneğini henüz yeryüzündeyken kazanabilmiş olması, kendisine ölüm sonrası yaşamında son derece yararlı olur ve bedenini terk eden herkesin geçireceği ilk zor aşamaları kolayca atlatmasını sağlar.[66] Öte âlemde karşılaşacağı olaylar kişinin kendi zihinsel faaliyetinin ürünleri olacağından, zihnini denetleyebilen kişi, haliyle, öldükten sonra yaşayacağı olayları da denetleyebilecektir. Fakat yeryüzünde bu yeteneği ya da beceriyi elde edebilmiş insanlar çok nadirdir.
Fakat Gautama Buddha'nın ruh kavramına ilişkin sözleri Budizm ekollerinde farklı şekillerde yorumlanmış olduğundan, kimi ekoller ruhun ölümsüzlüğünü vurgulamaktaysa da, Budizm ekollerinde ruh kavramı hakkında bir fikir birliği yoktur. Bu ekoller arasındaki temel ortak görüş, ruh göçüyle yeniden doğuşun sürmesidir. Budizmin Theravada ekolündeki ölüm sonrası ruhsal hallerle ilgili inanışlar Brahmajala Sutta'da açıklanır.
Hristiyanlık
Eski İsrail'in bilgelik geleneğinde şöyle denir: “Toprak geldiği yere dönmeden, Ruh onu veren Tanrı'ya dönmeden, seni Yaratan'ı anımsa!” (Ecclesiastes, 12/7) Bununla birlikte Yahudi kutsal metinlerinde bedenden ayrı bir bireysellik gösteren ruh kavramına rastlanmaz. Eski Ahit'in Tekvin bölümünde bu kavrama şöyle değinilir: “Ve Rab Tanrı yerin toprağından adamı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve adam yaşayan can oldu.” (Tekvin, 2/7) Yeni Ahit'in Korintoslular'a Birinci Mektup bölümünde ise şöyle denir: “Böyle de yazılmıştır: ‘İlk insan Âdem, yaşayan can oldu.' Son Âdem dirilten ruh oldu.” Hristiyanlar ruhu felsefi terimlerden ziyade manevilik içinde anlamak eğilimindedirler. Bu anlayış bağlamında, insanlar öldüklerinde, iyi ya da kötü amelleriyle biçimlendirmiş oldukları ruhları Tanrı tarafından yargılanacak ve ebedi ahiret yaşamına (cennete) ya layık bulunacak ya da layık bulunmayacaklardır. Hristiyanlığın tüm mezheplerinde (Ortodoksluk, Katoliklik, Protestanlık, Evanjelizm) İsa'nın bu kurtuluş sürecinde belirleyici ya da kesinleştirici bir rolü olduğu öğretilir.
Hristiyanlıkta ruh için kullanılan İngilizce sözcük soul İbranice yazılmış Eski Ahit'teki nefeş ve eski Yunanca yazılmış Yeni Ahit'teki psyche sözcüklerine karşılık olarak kullanılır.[67] Hristiyanlık anlayışında soul, madde-dışıdır, elle tutulamaz, görünmez ve ölümsüzdür. Ruh Tanrı tarafından yaratılır ve döllenmeyle yeni oluşan bedene aktarılır. Hristiyanlıktaki bu anlayışın kökeni eski Yunan felsefesine dayanmaktadır.İskender'in fetihleri sonucunda Yunan kültürü ve felsefesi zamanla Yahudiliği, daha sonra da Hristiyanlığı etkilemiştir. Bu ruh anlayışı Doğu'da ilk olarak Origenes (Orijen, M.S. 185 - 254) ile ve Batı'da Augustinus (M.S. 354 - 430) ile yayılmaya başlamış ve bunların etkisiyle zamanla ruhun madde-dışı olarak ne tür bir yapısı olduğuna dair felsefi düşünceler gelişmiştir. Fakat bu görüşler aslında, Batı'da ruhun ölümsüzlüğü felsefesini ortaya koyan ilk isimlerden biri olan ve görüşleri Hristiyan felsefesine derin etkilerde bulunan Platon'a (M.Ö. 427 - 347) dayanmaktadır. Ruhun ölümsüz olduğu düşüncesi her ne kadar Platon'dan daha eskiye dayanıyorsa da, bu düşünce Batı'da Platon sayesinde popüler hale gelmiştir.
Hristiyanlıkta farklı mezhepler bulunduğundan, bu mezheplerde ruha ilişkin inançlarda bazı farklılıklar olmakla birlikte, Hristiyanlıktaki genel kabule göre, ölen kişinin bedeni terk eden ruhu ödül ya da ceza ile karşılaşacaktır. Katolik anlayışındaki Limbus kavramı Papa 16. Benedikt'in yakın zaman önceki açıklamasıyla değişmiş bulunmaktadır.[68] Tanrısal gök katına ulaşabilen bir ruh buradaki ödülü olan cennete erişecek, günahkar olan ruh ise cezaya çarptırılarak sonsuza dek cehennemde azap görecektir.
Katolik İnanışlar
Katolik Kilise'nin modern din öğretiminde ruh “insanların en iç yüzü; sayesinde insanların Tanrı'nın suretinde oldukları, insanlardaki en büyük değer; ruh insanlardaki ruhsal prensip anlamına gelir” şeklinde tanımlanır."[69] Ölüm olayının ardından ruh araf (purgatory), cennet ya da cehennemden birine gider. Katolik inancında ruhun ateşle temizlenmesi inanışı mevcuttur. Ruh günahkar olduğundan önce ateşle acı çekerek arafta (purgatory ) temizlenecek, Tanrı'ya ya da Tanrısal gök katına bundan sonra ulaşabilecektir. Günahkar olan kimse de sonsuza dek cehennemde kalacaktır. Ölümsüz ve manevi olan ruh doğrudan doğruya Tanrı tarafından yaratılmıştır.[70] Katolik bakış açısıyla, ruh ve beden ikileminde beden kötülüğün oluştuğu, ruh ilahî olan, hayırlı olan unsurdur. Ruh madde üzerine yoksunluk içinde konmuş, ondan kurtulma isteğindeki beyaz bir yaprak gibidir.
Katolik öğretinin ruh ve beden arasıdaki ilişkiler hakkındaki temel dogmatik görüşleri şunlardır:
Her insanın bir ruhu vardır.[71]
Her insandaki ruh bireysel ve ölümsüzdür.[72]
Ruh Tanrı vizyonuna tam manasıyla ancak ölüm olayından sonra sahip olabilir.(Papa XXII. Yuhannes) [73]
Ruh Tanrı tarafından yaratılmıştır.[74]
Ruh İlahî Cevher'e ait değildir.[75]
Ruh fiziksel bedenin oluşumu (doğum) öncesinde mevcut değildir.[76]
Ruhun maddi bir kökeni yoktur.[76]
Ruh insanın yaşamsal başlangıcını oluşturur.[77]
Ruh bedenden üstündür.[78]
Onun ruhsallığı ortaya koyulabilir.[79]
Katolik kilisenin ekümenik konsillerinden biri olan II. Vatikan Konsili'ne göre, "insan ruh ile maddeden oluşan bir bütündür ve iç kısmında tüm eşyayı aşar."[80]
Hristiyan teolojisi ve çeşitli görüşler
Ölülerin bir gün dirileceği umuduna İncil'de örnek olmuş Lazar'ın dirilişinin bir tasviri
Alman Protestan Teolojisi esas olarak İdealizmden (idealar üzerine kurulu akım) esinlenir ve ruhu yalnızca öznellik (sübjektivite) olarak ele alır. Bazı Katolik akımlar da aynı sonuçlara varmıştır. İdealizm'in “baba”sı sayılan Descartes'ın “düşünüyorum, o halde varım” sözü aslında idealar âlemine ilişkin felsefi görüşü kapsar
Bazı Hristiyan topluluklar kişinin iyi ve kötü eylemlerine bağlı olarak ya da sadece Tanrı'ya ve İsa'ya imana bağlı olarak ödül veya cezanın verilecek olması hakkındaki inanışa karşı çıkarlar. Buna karşılık ruhun ölümsüz olduğunu reddeden Hristiyanlar da yok değildir; bunlar teolog Frederick Buechner'in “Karanlıktaki Islık” adlı kitabında belirttiği gibi, ruhun bir tür yaşam gücü olduğuna, ölümle sona erdiğine, fakat kıyametteki diriliş sırasında yeniden oluşacağına inanırlar.
En nüfuzlu ilk Hristiyan düşünürlerden biri olan Augustinus ruhu “kendisine aklın bahşedilmiş olduğu, bedeni sevk ve idare eden özel bir cevher” olarak tanımlar. Filozof Anthony Quinton'a göre ruh “karakter ve hafızanın sürekliliğiyle ilgili bir zihinsel haller dizisi olup kişiliğin temel öğesidir (oluşturanıdır).”
Ruhun yaratılışa ilişkin kökeni de Hristiyanlıkta yoğun tartışmalara neden olmuş ve bu konuda çeşitli görüşler ortaya atılmıştır (traducianism, pre-existence ve Katolik Kilise'nin öğrettiği creationism).
Diğer Hristiyan inanışlar
Ortodoksluk'taki (Doğu Ortodoks Kilisesi) görüşler Katolikliktekilerle az çok benzerlik gösterir, fakat ayrıntılara inildikçe farklar belirir. Bu farklardan biri ölümden sonra ne olup biteceği konusundadır.
Protestanlar genellikle, ruhun varlığına inanmakla birlikte arafın varlığına inanmazlar. Diğer meseleler hakkında Protestan görüşler çok çeşitlilik gösterir.
Ruhun uykusu teorisi (soul sleep theory)[81] adıyla bilinen görüşe göre, ruh ölüm sonrasında uykuya çekilir ve “kıyamet günü”ne (İng. Last Judgment) kadar uykuda kalır.
Kristadelfianlık Kitab-ı Mukaddes'teki Tekvin/Bap-2'de yer alan insanlığın yaratılışı izahatına uygun olarak, herkesin toprağın tozundan yaratıldığını, yaşam nefesini aldığında yaşayan ruhlar haline geldiğini kabul eder.
Yedinci-gün adventistleri ruhun kendine özgü bir şuuru veya duyumsal varlığı olduğu görüşüne karşıt olan, ruhun yaşam nefesi ve bedenden oluşmuş bir bütün olduğu görüşünü kabul ederler.
Mormonlar, önce ruhun yaratılmış olduğuna, fiziksel bedenin sonradan oluşturulduğuna inanırlar.
Hinduizm ve Hint Teozofisi
Kurtuluş'la sona eren reenkarnasyonu, gelişim aşamalarıyla tasvir eden bir sanat eseri
Hinduizm'e göre atman (ruh ya da nefes) zamanın başlangıcında yaratılmış ve doğum yoluyla edindiği fiziksel bedende bir tür mahpusluk geçirmektedir.[1] Fiillerinin karma yasası uyarınca belirlenen sonuçlarına göre yeni bedenlerde doğup durur.[1] Sürekli olarak tekrar doğma kimi Hindulara göre ebediyen sürer gider, kimi Hindulara göre de karmik mükemmeliyete ulaşıp "Mutlak Olan"la birleşeceği zamana kadar sürer.[1]
Vedalar'daki bakış açısıyla ruh, maddeden ayrı bir cevher olup ölümsüzdür, kendine özgü bir şuura sahiptir. Hinduizm'de, ruh kavramına en yakın anlamları içeren Sanskrit sözcükler ruh ya da "bireysel kişilik" anlamına gelen Jiva ve Atma sözcükleridir. Hinduizmde atma, jivatma, anu-atma ya da vijnanam brahman gibi çeşitli adlarla belirtilen ruh, Tanrı'yla bütünleşen bir enerji parçacığı olarak betimlenir. Bununla birlikte Hinduizmin karmaşık felsefesinde ruh Tanrı'dan ayrıdır ve ona eş değildir.[82]Atma ya da atman tasavvufta zât (Fr.soi) adı verilenin tam karşılığıdır. Atman, Brahman'ın parçası olarak kabul edilir. Hinduizm çok sayıda dine verilen genel bir ad (Sanatha-Dharma) olduğundan, doğal olarak, Hinduizmde ruhun kökeni, amacı ve mukadderi hakkındaki görüş ve inanışlar çeşitlilik gösterir. Örneğin advaita adlı kavramda ruhun “yaratılmamış ve mutlak olan Tanrı Brahman”la mevcudiyet öncesinde birliği söz konusudur. Buna karşılık dvaita denilen düalite kavramlarında bu görüş reddedilir ve her ruhun "Yüce Ruh"un bir parçası olmakla birlikte ferdiyetini hiç kaybetmediği savunulur. Hinduizm'de Bhagavad Gita'da da belirtildiği gibi, ruhun ölmediği ve ruh göçüyle bedenler değiştirdiği kabul edilir. Ruhun bu serüveninde belirleyici etken karma yasasıdır ve Hinduizm'deki tenasüh inanışında varlığın ödüllendirilmesi veya cezalandırılması fikri bulunur. Hinduizm'de ve yoga felsefesinde nirvana kişinin yeryüzünde tekrar doğma ihtiyacından kurtulacak derecede gelişmiş, olgunlaşmış olması anlamında ele alınır. Kimi Hindu inanışlarına göre önceden Brahman'la bir olan ruh, sonunda yine ona dönecektir. Kimileri Hint kültüründeki ruh göçü kavramı ile eski Yunan kültüründeki ruh göçü kavramının birbirinden bağımsız gelişmemiş olduğunu, yani ruh göçü kavramının kültürden kültüre çeşitli göçlerle aktarılmış olabileceğini düşünmektedir.
Hint Teozofisi'ne göre insanın hakiki ve yüksek varlığı farklı planlardaki (düzeylerdeki) üç unsurdan oluşur. Bunlardan biri atma ya da atmandır (tasavvuftaki zât).[83] Her şeyin ve herkesin içeriğinde atman vardır. Fakat atmanın bireysel kişiliğini edinmesi ancak manas adı verilen "nefis" (nefs) ile birleşmesi durumunda mümkün olur. Manas[83] insanın düşünme ve akıl aracıdır. Ferdiyet bu ikisinin birleşmesiyle oluşur. Fakat bu iki unsurun birleşmesinde üçüncü bir unsur aracılık yapar; bu da buddhidir.[83]Buddhi ruhani bir unsur olup atmanın hem irtibat ve aktarma aracıdır, hem de âlemdeki yansımasıdır. Sezgi ve ilhamın kaynağı buddhidir. İnsanın bu üç unsurun birleşmesiyle oluşan yüksek varlığına “yüksek trinite” adı verilir ki, bu, Hint teozoflarına göre, hem ruh, hem Tanrı durumundadır.
Fakat mükemmel olmayan bu "yüksek trinite"nin gelişmesi, yükselmesi ancak fiziksel âlemde mümkündür. Yüksek trinite, yoğun âlem olan cismani âleme (yeryüzüne) doğrudan inemediğinden, doğada bulunan dört unsurla birleşmek zorundadır. (İnsanın söz konusu 4 unsurdan oluşan alçak varlığına Batı'da quaternaire adı verilir) Dolayısıyla dünyadaki her insan 7 unsurdan oluşmuş durumdadır. Yüksek trinite, gelişmek üzere quaternaire ile birleşerek dünyaya inerken ister istemez yüksek niteliklerinden bir kısmını, geçici olarak, kaybeder; yüksek nitelik ve yetenekleri kabalaşmaya, kararmaya uğrar. Çünkü bu dört unsur dünyevi, alçak, aşağı düzeyli tezahürlerin kaynağıdır. Bu dört unsur ihtirasları, dünyevi kaba duyguları, geri fikirleri, bunlara yönelik eğilimleri, kısaca aşağı nitelikleri içerir.
Quaternaire iki kısımdan oluşur; bunlardan biri sthula-sharira [84] adlı kısım fiziksel bedendir. "Alçak trinite" adı verilen diğer kısım ise kendi içinde üç unsurdan oluşur:
Linga-sharira[84]: Fiziksel bedenin asli modelidir. Fiziksel beden bu bedenin üzerine kuruludur.
Prana: İnsanı canlandıran yaşamsal unsur.
Kama: "Alçak trinite"nin en yüksek, yani ruha en yakın düzeydeki unsurudur. İhtiras ve arzuların kaynağıdır. Buna hayvansal nefis de denebilir.
Dünyasal ölüm olayında "alçak trinite" fiziksel bedenden ayrılıp kama-loka denilen bir plana (düzeye, âleme) çıkar. Bir süre sonra, yüksek trinite "alçak trinite"yi de burada bırakarak devachan adlı cennete gider ve böylece asli vatanına dönmüş olur. Görüldüğü gibi, Hint Teozofisi'nde Batı Teozofisi'ndeki gibi belirgin bir ruh ve madde ikilemi yoktur.[85]
İslam
İslam'da da Hristiyanlıkta olduğu gibi, ruhun ana rahminde bedenin oluşmasıyla birlikte var olduğu kabul edilir.[1] Bedenle birlikteliği geçici dünya yaşamı boyuncadır.[1] Kur'an'da ruh kelimesinin belirtildiği ayetler fazla değildir.[86] Ruh konusunda pek fazla bilgi verilmemiştir. Nitekim İsra suresinde de şöyle denmiştir (17/85): “Ve sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: 'Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.'" [87] Ruh kelimesi Nisa suresinde İsa'dan ve bazı surelerde Ruh-ül Kudüs tamlaması biçiminde Cebrail'den söz ederken de kullanılmıştır.[86] Diğer tek tanrılı dinlerde olduğu gibi İslam'da da kıyamet inanışı ve cennet ile cehennem kavramları bulunur. Ruh kavramı Sufizm ya da Tasavvuf ‘ta daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır.
Jainizm
23.Jain Tirthankara'sı (kurtuluşa ulaşmış olan) Parsva'nın heykeli, Rajasthan (Hindistan)
Jainizm'e (Caynizm, Caynacılık) göre, ruh (jiva), fiziksel bedenden ayrı bir mevcudiyete sahip bir gerçekliktir. Bir bitkiden, hatta bir bakteriden insana kadar her canlı varlığın bir ruhu vardır. Ruh, “ruh olmayan”dan, yani canlı olmayandan (madde, mekân, hareketlilik veya hareketsizlik ortamı vs.) ayrımı ifade eder. Bu dine mensup olanlar için kurtuluş (mokşa ya da moksa) ruhun ulaşacağı en yüksek hedeftir. Jainizm metinlerinden biri olan, M.S.1. yy.'da Acharya Kundakunda tarafından yazılmış Pancastikayasara'da ruhla ilgili şu bilgiler verilir:
Ruhun nitelikleri ve mevcudiyet halleri hakkında: “Ruh (jiva) ve tüm diğer cevherler (dravya) gerçektir. Ruhun nitelikleri şuur (cetana), bilgi ve idraktır (upoyoga). Ruh maddi âlemde bir yarı-ilah (deva), bir insan, bir hayvan ya da bir bitki olarak tezahür edebilir.” (16.kıta)
Ruhun sürekliliği ve halleri hakkında: “Ruh doğum ve ölüm deneyimleri yaşamakla birlikte, bu deneyimler sırasında ne gerçekten yok olur, ne de yaratılır. Doğum ve ölüm sadece ruhun farklı halidir; burada yalnızca bir halden diğerine geçişten söz konusudur.” (18.kıta)
Ruhun doğum-ölüm çemberinden (çevriminden) çıkarak kurtuluş ya da özgürlüğe kavuşması (nirvana): “Böylece, birtakım özellik ve hallere sahip ruh, samsara serüveninde önceki özel şeklini kaybedip yeni bir şekle dönüşebilir. Bu şeklini de kaybedip tekrar orijinal haline dönüşebilir.” (21. kıta)
Acharya Kundakunda bir başka Jainist metin olan Bhavapahuda'da ise ruhla ilgili olarak şöyle yazıyor: “Ruh renksizdir, tatma duyusu ile de tadılamaz, kısaca beş duyu ile algılanamaz. Temel özelliği şuurdur. Şekil ve ebatla (en, boy, yükseklik) belirtilen hiçbir boyutla sınırlı değildir, bunlardan hiçbirine bağlı değildir, hepsini aşar.”(64.ilahi)
Sonuç olarak Jainizm'e göre, ruh bir cevherdir, yani yok edilemez ve ebediyyen daimidir (kalıcıdır). Ancak, deneyimlediği haller açısından geçiciliğe ve daimi değişime maruzdur. Māhavīra'nın Bhagvatisūtra'da kayıtlı olan çeşitli sorulara cevapları "realite" (hakikat sanılan, kani olunan gerçeklik) ile "verite" (asıl hakikat) arasındaki ilişkiyi andıran bu bilgiyi dile getirmektedir:
Gautama: “Efendim, ruh kalıcı mıdır, geçici midir?”
Māhavīra: “Ruh kalıcı olduğu gibi geçicidir de. Cevher olması bakımından ebedidir; doğum ve ölüm gibi hallere, yani doğadaki entropi ilkesine maruz kalması açısından geçicidir.”[88]
Ruh, fiilerine göre belirleyici olan karma yasası altında geçirdiği reenkarnasyonlar serüveninde (yolculuğunda) temel olarak 4 varlık halini yaşar:
Mikroorganizma, bitki veya hayvan hali
Yeryüzündeki insan hali
Cehennemde ıstırap çeken varlık varlık hali
Cennetteki yarı-ilah hali
Ruh, başlangıcı olmayan zamandan itibaren, karma yasasına tâbi biçimde, sürekli olarak doğum-ölüm çevriminden geçer ve özgürlüğe ya kurtuluşa erme (mokşa ya da moksa) haline ulaşmak üzere bu dört varlık halini de yaşar.
Jainizm'in ruhla ilgili inanışları şöyle özetlenebilir:
Ruhlar, henüz kurtuluşa kavuşmamış, dünyevi (fiziksel âlemde doğmak zorunluluğundaki) ruhlar ile doğru görüş, doğru bilgi ve doğru davranış sayesinde kurtuluşa ve uluhiyete ermiş ruhlar olarak iki grupta sınıflanırlar.
Dünyevi ruhlar bedenlerinin ve duyularının gelişim derecelerine göre sınıflanırlar (mikroplar, bitkiler, insanlar vs.).
İdrakle nitelenen şuur ve bilgi ruhun asli nitelikleridir.
Her ruh kurtuluşa erene dek, sayısız denecek kadar çok yaşam formlarında (canlı türlerinde) bedenlenir ve 4 varlık halini yaşar.
Bu evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan bir Yüce Varlık yoktur.
Her ruh kendi mukadderatını, karma yasasının kapsamında olmak üzere, kendisi yaratır. Kimsenin efendisi yoktur, herkes kendi kendisinin efendisidir. Ruhun ıstırap çekmesi veya kurtuluşa ermesi hiçbir ilahi kudret ve ihsana bağlı değildir. Kurtuluşa kendi çabamızla kendimiz ulaşırız.
Her ruh, uluhiyete insan bedeninde ulaşabilir. Buna ancak biriken karmik telafilerini tümüyle giderdiği takdirde ulaşabilir.
Kurtuluş ya da özgürlük hali kalıcıdır ve bundan geriye dönüş yoktur. Bu hale erişen ruh için doğadaki biçimler ve cismani âlemin cisimleri artık söz konusu değildir. O artık cismani âlem hakkında sonsuz bilgiye, sonsuz kudrete ve sonsuz huzura kavuşmuş durumdadır.
Uluhiyete erişen ruh, herhangi bir başka varlıkla birleşmez, ferdi olarak kalmaya devam eder.
Sihizm
Sihizm ruhu (atma) bir Tanrı (Parmatma) olan “evrensel ruh”un bir parçası olarak sayar. Sihizm'in kutsal kitabı "Sri Guru Granth Sahib"de (SGGS) çeşitli ilahiler bu inanışı dile getirir. Tanrı ruhta, ruh Tanrı'dadır.[89] Yine aynı kitapta “ruh ilahîdir, ilahî olan da ruhtur; O'na sevgiyle tapınınız”[90], “ruh efendidir, efendi olan da ruhtur” [91] ve “efendi, kitaptaki bilgiler üzerinde kontamplasyon yapmak yoluyla bulunur”[91] denir.
Taoizm
Taoist inanışları içeren iki kitaba bakılırsa, ruhlar ya da “temel varlık”lar ölüm olayından sonra saflık durumlarına bağlı olarak dünyanın cennet veya cehennem ortamına geçerler.Tao'ya ya da Tao'nun yoluna uyum göstermiş olan saflaşmış ruhlar cennete, uyum göstermeyip zıt düşmüş olanlar cehenneme geçerler. Herkesin ruhu vardır ve herkes önceki enkarnasyonuna uygun bir halde doğar. Herkes yaşamları sırasında ya gitgide saflaşır ya da kendisini kirleten hareketlerde bulunur. Taoizm'de tavsiye edilen Xiuzhen uygulaması bedeni dünyasal kirlerden temizlemeyi amaçlayan bir arınma (catharsis) sürecidir. Bu sistemin terminolojisinde insandaki unsurlardan öz (精,Jing), soluk enerjisi (氣,qi) veilahî ya da beşeri ruh (神, shen) “üç saf olan”ın hükmettiği üç mücevher ya da üç hazine olarak belirtilir. Bu arınma süreci sembolik anlamıyla aynı zamanda ölümsüzlüğün aranma süreci olarak da ifade edilir.[92] Ruhun iki türlü tezahürü bulunur; po (魄 pò), yani “yin ruh” ve hun (魂 hún), yani “yang ruh”. Kişinin çok sayıda pò ve hún'u olabilir.[93]
Ruh göçünden bahseden en erken Taoist belgeler Han Sülalesi dönemine dayanır. Bu belgelerde “Lao Zi'nin Üç Hükümdar ve Beş İmparator Dönemi”nden itibaren farklı dönemlerde farklı kişiler olarak yaşadığı anlatılır.[94] Taoizm'in kutsal kitaplarından Chuang Tzu'da (M.Ö.4.yy.) şöyle denir: “Doğum başlangıç değildir, ölüm de son değildir. Varoluş sınırsız, sonsuzdur; bir başlangıç noktası olmayan süreklilik söz konusudur. Sınırı olmayan varoluş (varlık) uzaydır. Başlangıç noktası olmayan süreklilik zamandır. Doğum da vardır, ölüm de; biri dışarı doğru olan sonuçtur, diğeri içeriye doğru olan sonuçtur. Böylece, biçimini görmeksizin, 'İlâhî Olanın Kapısı'ndan bir içeri bir dışarı geçilir.” (Zhuang Zi, 23)
Yahudi inanışları
Kabala'ya göre sefirot (sefira'lar); ruhsallığın ve ilahîliğin tezahür kademeleri. Tezahür edişin on aşaması ya da on kademesi sefirot sözcüğü ile karşılanır ki, sözcük İbranice'de "sayılar" anlamına gelir ve aynı zamanda on ilahî niteliği ifade eder.[95]
Soyut kavramların pek bulunmadığı, bu eksikliğin figür ve sayılarla doldurulduğu Kitab-ı Mukaddes'te ruh için ruah, can için nefesh terimleri kullanılır. Buradaki kavramlar ruh ve beden hakkındaki çeşitli çevirilerle aktarılmaya çalışılmışsa da, eski Yunan felsefesindeki ruh, can ve beden kavramlarını tam olarak karşılamamaktadır. Karşılamaya yönelik çabalar karışıklıklar doğurmuştur. Eski Ahit'te canın karşılığı İbranice'deki nephesh olup Eski Ahit'in bir versiyonu olan Septuagint'teki ve Yeni Ahit'teki eski Yunanca karşılığı psişedir (psikhe). Nephesh sözcüğü “yaşayan varlık”, “nefes” gibi başka biçimlerde de tercüme edilebilir. O “ten”e bağlanmış ya da Nuh'a içilmesi yasaklanan “kan”a bağlanmış yaşamı temsil eder.
Yahudiler'in bilinen tarihe göre, ruh ile ilgili inanış ve görüşleri Eski Ahit'in (Tevrat) ilk kitabı olan Tekvin'le başlamıştır. Eski Ahit'in Tekvin bölümünde bu kavrama şöyle değinilir: “Ve Rab Tanrı (Yehova, Hashem) yerin toprağından adamı (Âdem'i) yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi. Ve adam yaşayan can oldu.” (Tekvin, 2/7)
Torah ruhun sistematik bir tanımını yapmaz; klasik haham literatüründe ruhla ilgili çeşitli, farklı tanımlamalar bulunmaktadır.
Saadia Gaon, “İnanışlar ve Fikirler” (Emunoth ve-Deoth) adlı kitabının 6/3 kısmında ruh hakkındaki klasik haham öğretiminin ne olduğunu açıklamıştır. Saadia Gaon burada ruhun kişinin fiziksel arzu, heyecan ve düşüncesini oluşturan zihin kısmını kapsadığını bildirmiştir.
Yahudi düşünürlerden İbn Meymun (İng. Maimonides) “The Guide for the Perplexed” adlı kitabında ruh hakkındaki klasik haham öğretiminin ne olduğunu Neo-aristocu bakış açısıyla açıklamış ve ruhu kişinin gelişmiş “zeka”,”akıl” ya da “zihin”i (İn. intellect) olarak görmüş, bir cevher olmadığını bildirmiştir.
Kabbala'da ruhun üç unsurlu olarak ele alındığı anlaşılmaktadır. Yahudi mistisizminin klasik bir çalışması olarak bilinen Zohar'da bu üç unsur nephesh, ruach ve neshamah olarak belirtilir ve bu üç unsur şöyle açıklanır:
Nephesh (nefeş): Yaşayan ölümlü varlıktır. Açlık, nefret, sevgi, iğrenme, ağlama hislerini hisseder ve en önemlisi ölebilir (nefes almayı keser). Nephesh havayı teneffüs etmekten ibarettir. Havayı soluduklarından hayvanlar da bir nephesh'tir, fakat bitkiler havayı solumazlar. Bu, kişinin fiziksel ve psikolojik tabiatının kaynağıdır.[96] Ruhun diğer iki unsuru (ruach ve neshamah) doğumla var olmazlar, zamanla oluşurlar, gelişimleri kişinin eylem ve inanışlarına bağlıdır. Bunların kişide tam olarak oluşmasının ancak ruhsal aydınlanma veya ruhsal uyanışla mümkün olduğu söylenir. Kabalistlere göre nephesh aşağı kısımdır, hayvani içgüdüleri idare eder ve sefirot sisteminde Malkut'a tekabül eder.
Ruach (ruah): Ruh ya da canın orta unsurudur. Manevi faziletleri ve iyi ile kötüyü ayırt etme kapasitesini ihtiva eder. Kimileri onu psişe ile özdeş tutar. Kabalistlere göre orta kısımdır, akıl ve mantığı idare eder, sefirot sisteminde Hesed'den Yesod'a kadar 6 Sefirota tekabül eder.
Neshamah (neşamah) Ruhun yüksek unsurudur. Bu insanın tüm diğer canlı türlerinden ayırt edilmesini sağlayan unsurdur. İnsana ölümden sonraki yaşamdan zevk almasını ve yararlanmasını sağlar. Tanrı'nın varlığının bir parça idrak edilmesine olanak sağlar. Kabalistlere göre en yüksek kısımdır, ruhun yüksek özelliklerini idare eder, sefirot sisteminde üstteki sefirot üçlemine tekabül eder.
Zohar'a göre ölüm olayından sonra nefesh parçalanıp dağılır. Ruach, arındırılmaya maruz kalacağı bir aracı kuşağa gönderilir ve “geçici cennet”e girer. Neshamah ise kaynağa, “sevgilinin öpücüğü”nün tadını çıkaracağı, Platon'un belirttiği “idealar âlemi”ne döner.
Hep Zohar'la birlikte yayımlanan bir risale olan Raaya Meheimna insan ruhunun iki unsuru daha olduğunu öne sürer: Bunlar chayyah ve yehidah'tır. Yahudi filozof ve tarihçi Gershom Scholem chayyah ve yehidah hakkında “bunlar, sezgi yoluyla bilmenin en yüce aşamalarını ve ancak biraz seçkin olan kimselerin kalb yoluyla idrak etmesini temsil eden unsurlar olarak kabul edilir” demiştir. Chayyah ruhun ilahî yaşam gücünün idrak edilmesine imkân veren parçasıdır. Yehidah ise ruhun Tanrı'yla birleşmenin mümkün olabildiği en yüksek planıdır (düzeyi, ortamı).
Hahamların çalışmaları ve kabalistik çalışmalar, insanların bazı koşullarda geliştirebilecekleri, ruhta süreklilik göstermeyen bazı başka ruh hallerinin olduğunu da bildirmektedir. Ölümden sonrasıyla ilgili olmayıp, mükemmellikle ilgili olan bu haller Ruach HaKodesh (kehaneti mümkün kılan bir ruh hali), Neshamah Yeseira ve Neshamah Kedosha'dır.
Yahudiler'in ilk dönemlerdeki ruh ile ilgili inançlarının sonraki dönemlerinde değişikliklere uğradığı sanılmaktadır. Özellikle Büyük İskender'in M.Ö. 332'de Yahudiler'in yaşadıkları yerleri Yunan egemenliği altına almasıyla, Yunan ve Yahudi kültürleri arasında karşılıklı bir etkileşimin başladığı ve Yahudiler'in Yunan felsefinden etkilendiği sanılmaktadır.[97]
Örneğin, Platon hayranı olup gnostiklere ilham kaynağı olmuş İskenderiye'li Yahudi filozof Philon (d.M.Ö. 25, ö. M.S. 50) Yahudilik inançlarını Yunan felsefeleriyle açıklama yoluna gitmiştir.[98] Philon'un bu etkisi daha sonra Yahudilik temelinden hareket eden Hristiyanlığı da etkilemiş ve Yahudiliğe ait sözlü aktarımlar ve Yunan felsefelerinden oluşan karma bir inanç oluşmuştur. Philon'a göre, ruh doğum öncesinde de vardır ve ölen kişinin ruhu doğum öncesi durumuna döner. Ruh, ruhların dünyasına ait olduğundan, bedendeki yaşam yalnızca kısa ve çoğu zaman mutsuz bir ara oyundur.
Philon'un dışında başka Yahudi düşünürler de ruhun ölümsüzlüğü düşüncesine sahiptiler. Bunlar arasında, 10. yüzyılda yaşamış Isaac Israeli ve 18. yüzyılda yaşamış bir Alman-Yahudi düşünür olan Moses Mendelssohn sayılabilir.[99] Yahudilik inancına ilişkin sözlü anlatımların yazılı kaynağı olan Talmud'da, ölülerin yaşayanlarla görüşmesinden söz edilir.[100]Kabbala'da ise reenkarnasyon fikri de bulunmaktadır.[101]
Yehova'nın Şahitleri
Yehova (İng. Jehova) adı İbranice'de Tanrı'nın özel adıdır İbrani alfabesindeki yad-he-vav-he (YHVH)harflerinden, yani dört harften oluştuğu için, Grekçe'de, “dört harften oluşan sözcük” anlamındaki Tetragrammaton ifadesiyle belirtilmiştir. Yehova Şahitleri de Tanrı için bu adı (Yehova) kullanırlar.
19. yy.'da doğmuş bir Hristiyan dinî akımı olan[102]Yehova'nın Şahitleri'ne göre ruh insanın bedenini yaşatan bir güçtür. Bir tür enerjiden başka bir şey değildir.[103] Tıpkı bir elektrik enerjisinde olduğu gibi kişiliği ve bilinci yoktur. İnsandaki ruhun bir mumdaki alev gibi olduğuna [104] inanırlar. İnsandan ruhun çıkmasını, sönen bir mumun alevini kaybetmesine benzetirler. Yehova'nın Şahitleri'ne göre, Ruh ne kişinin içindeki bilincidir, ne de insan öldüğünde onun bir parçasını oluşturur. Yani, insan öldüğünde ruhu yaşamaya devam etmez.[105] Yehova'nın Şahitleri'ne göre, Kitab-ı Mukaddes'te ruhun ölümsüzlüğü öğretisi bulunmaz. Ruhun ölümsüzlüğü ile ilgili inançların Babilliler'in dinsel inançlarından kaynaklandığını düşünürler. Bundan başka, ölülerin ruhlarının yaşayan kişilerle görüştüğü ve onlara fayda ya da zarar verdiği gibi inançların, ölülerin görüntüsünü ve sesini taklit ederek, onların yaşadığı izlenimini uyandıran cinlerden kaynaklandığını[106] savunurlar. Yehova'nın Şahitleri'ne göre ölüler tamamen bilinçsizdirler ve ölen bir kişi dünyaya gelmeden önceki var olmama durumuna döner.[107]
Yehova'nın Şahitleri Tanrı'nın Âdem'i yaratırken onun burnuna yaşam soluğu üflediğini ve Âdem'in yaşayan bir can olduğu öğretisini kabul ederler. Onlara göre Âdem'in bir canı olmamıştır, fakat Âdem'in kendisi bir can olmuştur; Kitab-ı Mukaddes hayvanların da birer can taşıdığını değil, can olduklarını söyler. Kitab-ı Mukaddes'te can için geçen İbranice sözcük nefeş ve eski Yunanca sözcük "psyche"dir. Yehova'nın Şahitleri'ne göre bu sözcüklerin anlamı nefes alandır. Başka sözlerle ifade etmek gerekirse, “soluk alan, yaşayan, canlı, can” demektir. Eski Ahit'te Âdem'in yaratılmasına ilişkin olarak şöyle denir: “Rab Tanrı Âdem'i topraktan yarattı ve burnuna “yaşam soluğu”nu (Ruah) üfledi. Böylece Âdem “yaşayan varlık”(Nefeş) oldu. (Yaratılış, 2/7)
Kitab-ı Mukaddes'te, İbranice ruah sözcüğünün eski Yunanca'daki karşılığı pneumadır. “Yaşam soluğu” olarak çevirisi yapılan ruah, Yehova'nın Şahitleri'ne göre normal soluktan daha farklı bir şeydir. Yehova'nın Şahitleri'ne ait olmayan çevirilerde, ruah ve pneuma genellikle “ruh” olarak çevrilmiştir. İbranice ruah ve eski Yunanca pneuma ile benzerlik gösteren diğer sözcükler, neşamah (İbranice) ve pnoe'dir (eski Yunanca). Bu sözcüklerin çeviri karşılıkları “soluk” olarak verilmiştir.
Yehova'nın Şahitleri'nin bu kavramları anlayışı şöyledir:
Ruah = Pneuma': “Yaşam Soluğu”. Bu yalnızca bir soluk ya da hava değildir. İçinde kişiye yaşam gücü veren şeydir. Bu, bir mumun alevi gibidir. Biri öldüğünde bu ruah, ölen kişinin bedeninden çıkar ve Tanrı'ya döner. Fakat bu dönüş fiziksel bir anlatımı kastetmez, ruahı veren Tanrı olduğundan O'na döndüğü söylenir. Ölen bir kişinin ruhunun ayrılması bir mumun alevinin sönmesi gibidir.
Nefeş = Psyche: Can anlamına gelip, kişinin yaşayan bir varlık olduğunu ifade eder. Dolayısıyla bu sözcük canlı birisini tanımlar ve onun canlı olduğunu, yaşadığını anlatır. Kitab-ı Mukaddes'te bu sözcük hayvanlar için de kullanılır. Kitab-ı Mukaddes kişinin bir cana sahip olduğunu değil, kişinin bir can olduğunu söyler.
Yehova'nın Şahitleri için ölüm, "düşüncenin, eylemin olmadığı bir hiçlik" anlamını taşır. Onlara göre, Eski Ahit'teki Vaiz, 9/10'da ve Mezmurlar, 146/4'te söylenilenler[108] bunu gösterir. Eski Ahit'te geçen “ölüler diyarı” terimi “çukur, mezar, insanlığın toplu mezarı” anlamındaki sözcükten yapılmış “serbest bir çeviridir”; gerçek anlamda ölüler diyarı yoktur:
Yehova'nın Şahitleri'ne göre, Âdem topraktan yaratıldı ve Âdem'e ceza olarak söylenen sözlerde de onun yeniden toprağa döneceği söylenir. Yehova'nın Şahitleri'ne göre, Âdem'e hiçbir şekilde bir parçasının yaşayacağından ya da Âdem'den herhangi bir şeyin ruh âlemine döneceğinden söz edilmedi, zaten Âdem'in geldiği yer, ruh âlemi değil, topraktı. Ayrıca insanın ve hayvanın ölümü arasında hiçbir fark da yoktur. Ölüler, tamamen toprağa dönerler ve herhangi bir bilinçleri yoktur.[109]
Yehova'nın Şahitleri'ne göre Kitab-ı Mukaddes'teki ölülerin yaşadığını ve konuştuğunu gösteren "Zengin adam ve Lazar" gibi anlatımlar benzetmelerin yapıldığı birer mecazdırlar. Bu tür ifadeler ölülerin yaşadığını anlatmazlar. Bu türden anlatıma bir örnek, Tekvin, 3/14'te bulunur. Buradaki sözler aslında yılana değil, yılanla özdeşleştirilen Şeytan'a karşı söylenir. Şeytan'ın, kendisini Tanrı gibi yüceltmek isterken, içine düştüğü alçaltıcı durum, yılanın yerde sürünürken yaşadığı duruma benzetilir. Ayakları olmayan yılan yerde sürünerek ilerlerken, dili toprağı yalıyor ve toprağın tozunu yiyor gibidir. Şeytan, aldatma aracı olarak kendisine bir yılanı seçmiş ve Tanrı aynı yoldan ona anlam yüklü bir yanıt vermiştir. Şeytan'ın, kibirli bir tutumla en yükseğe çıkmak isterken, tam tersine, bir yılanın durumunda olduğu gibi, kendisini yere en yakın ve en aşağı durumda bulacağı anlatılır.[110]
Yeşaya (İşaya)/Bap14'te bulunan başka bir anlatımda geçen sözler, birçok kişi tarafından ölülerin ruhlarının konuştukları ve dolayısıyla ölümden sonra bir yaşam olduğu şeklinde yorumlanırsa da, bunlar birer mecazdır; çünkü burada sözü edilen ve doğal olarak konuşamayan ağaçlar da konuşuyor gibi gösterilir. Ayrıca bu anlatımın “alaycı” niteliği zaten baştan söylenmiştir. Buradaki örnekte mecazi bir anlatımla, Şeytan'ın kibirli düşünceleri alaya alınarak, kendisini yüceltmek isterken içine düşeceği alçaltıcı durum şiirsel ifadelerle anlatılmaktadır. Bu yapılırken, aynı kibri sergileyen Babil Kralı'nın kimliği Şeytan için bir benzetme olarak kullanılmıştır.[111]
Yehova'nın Şahitleri ölülerin ruhunun yaşamadığına; ancak ölen kişilerin yeniden diriltileceğine inanırlar. Kitab-ı Mukaddes'te bununla ilgili örnekler vardır ve Yehova'nın Şahitleri'nin yorumuna göre, “eğer ruh ölümde varlığı süren bir şey olsaydı, ölmüş kişilerin dirilmesine de gerek kalmazdı.” Bir örnek de İsa'nın ölümüyle ilgilidir: İsa öldükten hemen sonra değil, üçüncü günde ruh bir varlık olarak diriltilmiş ve bu üç gün boyunca da ölü olarak yerin bağrında, mezarda kalmıştır. Yehova'nın Şahitleri'ne göre, Kitab-ı Mukaddes İsa'nın bedeninin mezarda kaldığını, fakat ruhunun üç gün boyunca yaşadığını söyleyen bir ayrım yapmaz.[112]
Yehova'nın Şahitleri'ne göre ölülerin dirilmesi belirli bir zaman sonra gerçekleşecektir. Ayrıca ölüler herhangi bir ruh âleminde değil, mezarda bulunuyorlar.[113]
Yehova'nın Şahitleri ruhun ölümsüzlüğü inancını Kitab-ı Mukaddes'e uymayan ruhçuluk kaynaklı[114] bir öğreti olarak görerek reddederler. Bu öğretinin, insanlara sahte bir ümit vermek amacıyla Havva'ya söylenen "katiyen ölmezsiniz"[115] sözlerindeki yalanın bir devamı olduğuna inanırlar.[116]
Diğer inanış ve görüşlerde ruh kavramı
Şamanizm
Altay şamanı
Kimi Asya Şamanizmi toplumlarında, bazı Kuzey Amerika ve Güney Amerika Kızılderililerinde ve kimi Afrika kabilelerinde ölüm olayı ile bedenini terk edenlerin yaşadığı öte-âleme “gölgeler diyarı” adı verilir. Şamanizm'e göre insanın bir ya da birkaç canı (ruhsal unsurları) vardır.[117] Kuzey Asya halkları, insanın birden fazla, üç ya da yedi “can”ı olduğuna inanır. Örneğin Yakut Türkleri, Çukçiler, Yukagirler ve Buryatlar insanın üç “can”ı olduğuna inanır. Bunlardan biri ölüm olayında mezarda kalır, biri “gölgeler diyarı”na iner, üçüncüsü “Göğe” çıkar.[14][118] İnsanın “gölge can”ı öte-âlemin eşiğini bekleyen eşik bekçisine rastlar; sonra kayıkla öte yakaya geçer. Gölgeler diyarında ölü, yeryüzünde sürdüğü yaşamı sürer. Ölüler, bir süre sonra, yeryüzünde tekrar doğabilirler.[14][118] Bu üç cana ya da üç ruhsal unsura verilen adlar toplumdan topluma değişmektedir. Bazı Şamanist Türk topluluklarında bu üçlü “tin”, “sür” ve “kut”[119] olarak, Moğol Şamanizmi'nde ise “suns” (sünesün), “ami” (amin), “suld”(sülde)[120] olarak bilinir.
Şamanist anlayışta üç âlem söz konusudur: Yer, yeraltı, Gök.[118] Fakat bunlar sembolik ifadelerdir. Yeraltı terimi Asya'nın kimi Şamanist geleneklerinde öte-âlem anlamında kullanılır, kimi Şamanist geleneklerde ise ölüm olayının akabinde yaşanılan kargaşa ve vicdani hesaplaşma dönemini ifade etmek üzere kullanılır. Dolayısıyla, bazı geleneklerde yeraltı denildiğinde, genellikle öte-âlemin aşağı (titreşim düzeyi kaba) ve yoğun ortamları söz konusudur.[44] Yeraltı deyiminin bu anlamda kullanıldığı Şamanist geleneklerde öte-âlemin huzurlu ortamları ise “gölgeler diyarı” gibi başka ifadelerle belirtilmektedir.[118] Şamanizm'e göre her üç âlem (Yer, yeraltı denilen âlem ve Gök denilen âlem) de ruhlarla meskundur.[117]
Asya Şamanizmi'ne, özellikle Yakut,Altay ve Uygur Türkleri'nin geleneklerine göre, insanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Kutsal Gök'ten oluşan üç ortam, merkezlerinden geçen, direk ya da kazık denilen bir eksenle birbirine bağlanırlar. Bu eksen “Göğün göbeği” ile “Yer'in göbeği” arasında yer alır. Bu kavram Altay, Yakut ve Uygur Türkleri'nin geleneklerinde şöyle açıklanır: İnsanların yaşadığı Yer, ölülerin göçtüğü “yeraltı” (öte-âlem) ve spiritüel anlamdaki Gök'ten oluşan üç âlem ya da ortam, merkezlerinden geçen bir eksenle birbirine bağlıdır. “Yer'in göbeği” ile “Göğün göbeği” arasındaki bu eksenin geçtiği, bu ortamların ortasındaki delikler ya da açıklıklar bir tür geçittir. Şamanlar, “uçuş” (trans deneyimi) sırasında bir ortamdan diğerine geçerken bu irtibat geçitlerinden yararlanırlar. Aynı şekilde, ölenler de öte-âleme bu yolla göçerler. Öte-âleme giden şamanlar oraya “Yer'in deliği” geçidinden geçerek gider, yine bu delikten ya da kapıdan dönerler.
Şaman "gölgeler diyarı"na giderken öncelikle “Yer'in göbeği”ndeki bu delikten “Yer'in Ekseni”ne ulaşmak, sonra da “Yeraltı”nın cehennemî kısmından geçmek zorundadır. Ölen kimseler de bu yolculuğu yaparlar ki, bu yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin söz konusu olduğu bir "köprü"yle karşılaşılır.[118] Kuzey ve Orta Asya Şamanizm'inde yeraltı âlemi 7 veya 9 katlıdır. Ölüm olayı ile beden terk edildikten sonra kimileri yeraltı katlarındaki ortamlara, kimileri ise "Gök katları"ndaki ortamlara giderler.[118] Şaman, medyum gibi, ruhlarla doğrudan irtibat kurabilen biri olarak kabul edilir.[117] Şaman da, trans deneyimi sırasında, yapacağı uygulamanın amacı ve türüne göre, ya yeraltı âlemine iner ya da Göğe çıkar. Örneğin, bir hastayı iyileştirmek için Göğe çıkması, fakat bir ölünün ruhuna eşlik etmek, hastanın ruhunu geri getirmek (ölmemesini sağlamak) veya yeryüzünü terk etmek istemeyen ölüleri ‘gölgeler diyarı'na götürmek için Yeraltı'na iner. Fakat herhangi bir nedenle Göğe çıkacak bir şamanın önce Yeraltı denilen âleme inmesi gerekir. Yani hiç kimse “Yeraltı”na (öte-âlem) inmeden Göğe çıkamaz.[118]Moğollar'da ve bazı Türk halklarında Göksel âlemin Tanrısı Ülgen'dir; Orta Sibirya Buryatları'nda bu ad Tengri olur.[117] Buryatlar'da 55'i ak renkle, 44'ü kara renkle nitelenen toplam 99 ilah bulunur. Altay Türkleri'nde yeraltı âleminin efendisi Erlik Han'dır.[117]
Kişinin ölüm olayı ile bedenini terk etmesinden sonra içine düşeceği teşevvüş Asya Şamanizminin kimi geleneklerinde günahkarların ölüm sonrasında ifritlerle karşılaşma veya “köprü”den geçme dönemi olarak belirtilir. Şamanların görevlerinden biri de ölen kimseye bu ifritlerden kurtulmada yardım etmektir.[118] Şamanist geleneğe göre insanlar günahkar olduklarından ilahî yasalar gereği öldükten sonra bu ifritlerle karşılaşmak zorunda kalırlar; fakat Tanrı insana acıdığından şamanların insanlara bu konuda yardım etmesi için yeryüzünde şamanlık kurumunu kurmuştur. Asya Şamanizmi'nde ölümden sonraki yolculukta ölünün geçemediği takdirde azap çekmesinin söz konusu olduğu bir köprüyle karşılaşılır. Şaman bu köprüyü kolayca geçebildiği gibi, ölenlere de bu köprüyü geçmelerinde yardım edebilir. Orta Sibirya Şamanizmi'ne göre, şaman, birkaç ‘ırmağı' ve bir “köprü”yü geçtikten sonra “gölgeler diyarı”nın uzandığı “Büyük Su”ya gelir. Altay Türkleri geleneğinde şamanın gölgeler diyarını ziyaret edişinde bir dağa çıkış olgusu da bulunur. Bu diyarda ölüler aynen dünyadaki yaşamlarını sürmektedirler. Onlar orada yeryüzünde tekrar doğmaya hazırlanırlar.[118]
Ruh göçü kavramına Amerika'nın günümüzde Şamanist topluluklar kapsamında ele alınan birçok Kızılderili kabilesinde de rastlanır. Inuit'lerde ruh göçü kutsal kabul edilen bir kavramdır. Kuzey Amerika kızılderililerinin birçok kabilesine göre, ölüm olayından sonra ruh ve gölge bedenden ayrılır. Ruh, “kurt”un hükmettiği âleme gider; yeryüzündekilerin ilişki kurabilecekleri onun “gölge”sidir. Ruh, “gölge”yle birleşince yeni bir varlık oluşturur ve yeryüzünde tekrar doğar. Güney Amerika kızılderililerinin çoğunun dillerinde, ruh, gölge ve imaj kavramları aynı sözcükle karşılanır.
Tasavvufta ruh kavramı
Sufizm'de ya da Tasavvuf'ta ruh ile ilgili görüş ve inanışlar çeşitlilik göstermektedir. Mutasavvıfların ruhla ilgili görüş ve inanışları arasında ortak noktalar olduğu kadar, farklı noktalar da mevcuttur.[121] Tasavvuf sözlüklerinde ruh “insanın soyut latifesidir, insandaki bilen ve idrak eden latife olup emr âleminden inmiştir, künhünü idrak etmek mümkün değildir” biçiminde tanımlanır.[122] Kimi mutasavvıflara göre, ruh manevi bir cevherdir. Öldükten sonra yaşamaya devam eder. Fikir ve akıl, yani anlama ve düşünme maddeye bağlı değildir, ruhun özellikleridir. Cismani olmayan ruhlar âlemine âlem-i ervah adı verilir. İnsan ruhu dünyaya gelmeden önce bu ruhlar âlemindeydi, yaşadıktan sonra da o asli vatanına dönecektir. Ruhtan hadislerde de görüldüğü gibi çoğu zaman "nefs" diye söz edilir.
Tasavvuf ehline göre ruh, hisseden, canlı, nurani, şekilsiz, renksiz, ağırlığı olmayan, her şeyi kavrayan, beden ile münasebeti olan metafizik bir varlıktır. Ruh, bedenin ne içinde ne de dışındadır; ama bedeni idare eder ve bedenden etkilenir. Tasavvufçulara göre ruhun üç temel fonksiyonu duyum, düşünce ve sezgidir (kalp). Esas olarak Neo-Platonculuğa dayanan İşrâkîlik (aydınlanma ekolü) akımının kurucusu Şahabettin Sühreverdi'ye göre, beden karanlığı, ruh ise ışığı temsil eder ve manevi faziletlerle kuvvetlenir; "manalar âlemi" kelimelerle ifade edilemez ve mantık oyunlarıyla tanıtılamaz. İnsanlar ona kendi kendine erişebilir.[123]
Sufizm ya da Tasavvuf'ta ruhla ilgili bazı kavramlar hakkındaki görüş ve inanışlar şöyle özetlenebilir:
En nur: Arapça'da ışık anlamına gelen nur, İlahî Kelâm'ı temsil eder ve ruh (er ruh) ile özdeş tutulur.[124] Kainat'ın meydana gelmesindeki aracın ruh olduğu belirtilir. Nur, Tasavvuf'ta bilinen ışık (fizikteki, insan gözünün duyarlı olduğu, yani görebildiği elektromanyetik radyasyon) anlamında kullanılmaz. Kaynağından çıkan bu ışık, fizikokimyasal bir ışık değildir, tüm ışıkları aşan, en ince vibrasyonların ötesindeki, madde kâinatına ait olmayan bir ışıktır. Kısaca, bu, mistik literatürde "ilahî nefes" ya da "ilahî alev" olarak da ifade edilen, varlığın özü olan ruhtur.
Gayb âlemi: Duyu organları ve akıl ile bilinemeyen varlıklar ve bunların bulunduğu âlem. Gayb âlemini ifade etmek üzere, melekut terimi de kullanılır.
Açılmış gül çiçeği Sufizm'de en çok kullanılan çiçek sembolüdür. Sufizm'de ruhsal aydınlanmanın ve ‘kalp gözü'nün açılmasının bir sembolüdür. Kimileri gülün kat kat olan taç yaprakları ile ruhun manevi organı ve sezgi kapısı olan kalbin kat kat olması arasında bağlantı kurar. Merkezî, dairesel bir yapılanma gösteren gül, her şeyden önce, merkeze ulaşılmış olmayı, aydınlanmış, uyanmış insanın şuurunu, kısaca, spiritüel aydınlanmayı ve bu duruma erişen varlığı simgeler.[8]
Seyri süluk ya da seyr-ü süluk: İnisiyasyon ya da nefs terbiyesi. İnsan-ı kamil olma hedefine ulaşmak için bir mürşidin rehberliğinde (yol göstericiliğinde) çıkılan manevi ve ruhi yolculuk. Çeşitli riyazet, zikir ve tefekkür yöntemlerinin kullanıldığı bu nefs terbiyesi yolu genellikle, Ferîdüddîn-i Attâr'ın "Mantık'ut Tayr" adlı eserinde belirttiği gibi 7 aşama içerir.[125]
İnsan-ı kamil: Dünya insanının ruhsal gelişim sonucunda erişebileceği en olgun mertebedir.
Fenafillah: Allah'ta fani (yok) olma; kulun beşeri vasıflardan ve aşağı arzulardan sıyrılıp ilahî vasıflarla donanması.[126]
Vahdet-i vücud: Allah'tan başka bir varlık olmadığının idrak ve şuuruna varma [127]
Devre-i ferşiyye ve devre-i arşiyye: Teozofi'deki yükseliş yayı ile iniş yayı kavramlarının Sufizm'deki adlarıdır.
Kalp: Sufizm'e göre kalp (manevi kalp) her şeyden önce, bir tür manevi iletişim aracıdır. İnsanoğlu buradan gözlenmekte ve öğrenilmektedir. Buna karşılık insan da gayb âleminden gelen, keşf ve ilham tarzında beliren tesirleri bu manevi organı aracılığıyla alabilmekte, algılayabilmektedir. Yani insanın bu manevi organı bir bakıma, hem aşağıdan (insandan) “Yukarı”ya çıkan tesirlerin, hem de “Yukarı”dan “aşağı”ya inen tesirlerin geçtiği aracı bir kanal ya da yansıdığı yerdir. Sufizm'de müridin kalp gözü açılınca müritlik aşamasını bitirmiş, olgunlaşmış, pişmiş demektir. Ala-al Dawlah'ın bildirdiğine göre, sufizmde kalp, vecd halindeki kimi velilerin görebildiği, yedi ayrı renk halinde tezahür eden, kat kat ya da iç içe, yedi katlı vibrasyon sahalarından oluşmaktadır (kalbin yedi iç zarfı).[128][129]
Sidretül Münteha, Arş ve Kürsi: “Büyük berzah” da denilen Sidretül Münteha, tüm saliklerin seyirlerinin, amellerinin ve ilimlerinin sona erdiği noktadır.[130] Sidre'den sonraki âleme geçebilme, yeryüzündeki varlıklar için mümkün değildir. O âlemde mahlukatın bir vücudu yoktur, mahluk o âlemde adeta erimiş gibidir.[131] Mutasavvıflara göre yedinci gök katının üstünde kürsi, onun da üstünde arş (taht) bulunur. Arş, “biçimler âlemi”nin, tezahür âleminin çıktığı “biçimlerin olmadığı âlem”deki köken, kaynak olarak ifade edilir. Prensip ile tezahür arasındaki ya da tezahür ortamı arasındaki bir bağ gibi açıklanır. Kürsi ise tezahür sürecindeki, prensipten çıkıştaki veya hiyerarşik inişteki ilk basamağı oluşturur. Kürsi, düaliteye, biçimsel tezahüre, belirlenmeye doğru giden farklılaşma sürecini ifade eder. Bu sürecin sonu düalitedir, düalite ortamıdır, tezahürdür, farklılıklar ortamıdır, biçimler ortamıdır, yeryüzüdür.
Levh-i Mahfuz: Tasavvuf sözlüklerinde “külli olan hususların ayrıntılı hale getirildiği ve nedenlerine bağlandığı mukadderat levhası” [132] olarak tanımlanır. Ebu Hanife ve Ebu Mansur Maturidi'ye göre insanlığın mukadderatı Levh-i Mahfuz'da somut olaylar halinde değil, genel hatlarıyla belirlidir. Kur'anda Rad Suresi'nde şöyledir: Allah (o yazıdan) dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Ana kitap (olan Levh-i Mahfûz) ise O’nun katındadır. (Rad, 39) İmam-ı Rabbani, Mektubat-ı Rabbani adlı eserinde bunu şöyle izah etmiştir:
“Kaza, Levh-i Mahfuzda iki kısımdır: Kaza-i mu'allak, Kaza-i mübrem. Birincisi, (yani değişebilir olan) şarta bağlı olarak, yaratılacak şeyler demektir ki bunların yaratılma şekli değişebilir veya hiç yaratılmaz. İkincisi, (yani mübrem, mutlak olan) şartsız, muhakkak yaratılacak demek olup, hiçbir şekilde değişmez, muhakkak yaratılır.[133
Subha: Tanrısal ışığın vurmasıyla varlık haline gelerek meydana çıkan karanlık maddeye denir.[134]
Hudus: Tasavvuf'ta varlığın meydana çıkmasını belirten terimdir; terim, yaratılışın bir defada mı olduğu, yoksa sonsuzca sürmekte mi olduğu tartışmasıyla önem kazanmıştır.[135]
Bazı ünlü isimlerden ruhla ilgili vecizeler:
“Kara bir karınca, kara kilimin üstünde bir taneyi almış gitmekte mesela. Tanenin gittiği görülür de karınca görülmez. Akıl der ki, gözünü iyi aç da bak! Hiç tane, onu götüren olmasa gider mi ?” (Mevlana Celaleddin Rumi)[136]
“Her kim görür yüzünü, unutur kendi özünü. (…) Ölmekten ne korkarsın, korkma ebedi varsın. Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”(Yunus Emre)[137]
“Be harfi nurla özdeş olan ruhu temsil eder. Ortaya çıkan ruh İlâhî Buyruğun aracı olmuştur. İlâhî Buyruk eşyayı bu araçla meydana getirmiştir.” (René Guénon)[138]
“Kürsi, emir âlemidir; misallerin sureti de arşta zahir olur.” (Muhyiddin İbn Arabi)[139]
Okültizm
İnsan varlığını üçlü bir yapıda ele alan Okültizm'de ruh ve fiziksel beden arasında astral beden denilen, esîrî maddelerden oluşan bir aracı beden bulunduğu kabul edilir.[45] Astral beden kavramı Teozofi'de de bulunmakla birlikte, insan varlığının Okültizm'deki gibi üçlü bir yapıda ele alınmadığı Teozofi'de astral beden insan varlığını oluşturan 7 unsurdan yalnızca biri olarak kabul edilir. Papus gibi bazı okültistler ruh göçü kavramını kabul ettiklerini kitaplarında belirtmişlerdir. Kimi okültist ve teozoflara göre cehennem, kişinin, astral ya da süptil âlemde, otomatik olarak (farkında olmadan) ürettiği kendi negatif “düşünce formları”nın etkisinde yaşamasıdır. Bu düşünce formları çeşitli geleneklerde günahkarların ölüm sonrasında karşılaşacağı ifritler olarak belirtilir.
Simya'da, maddenin Tanrı tarafından yaratılan ilk haline, her şeyin kaynağı, maddenin dört halinin ve tüm minerallerin türediği ilk cevhere “ilk madde” (materia prima) denir. Kimi simyacılar ilk madde ile beşinci unsuru (quinta essentia) aynı şey kabul etmişlerdir. (Beşinci unsur Aristo tarafından dört unsurun ötesindeki süptil maddeyi, yani esîri ifade etmek üzere ortaya atılan bir kavramdır.)
Okültizm'in ezoterik temelleri ve ruhun tekamülüyle ilgili görüşleri özellikle “iç (ezoterik) simya”da bulunmaktadır. Örneğin iç simyada “ilk madde”yi elde etmek, dış simyadaki gibi tüm madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığının ilk halini, yani maddi tezahür dünyasına doğmadan önceki saflığını, saf şuur halini elde etmekti. Ars Magna denilen “büyük sanat”taki amaç da, “dış simya”daki gibi maddeleri birbirine dönüştürmeye çalışmak, ölümsüzlüğü elde etmek ve genç kalmak değil, spiritüel aydınlanma denilen “şuur dönüşümü”nü sağlamaktı. Aynı şekilde, iç simyada “felsefe taşı”nı elde etme “dış simya”daki gibi “ilk madde”yi elde etme anlamına değil, bu şuur dönüşümünün sağlanmasıyla, maddenin hükmettiği insan olmaktan çıkıp, maddeye hükmeden insan haline gelinmiş olması anlamına geliyordu. Simya'da inisiyatik sırlara (misterler) vakıf olma “küçük eser” ve “büyük eser” diye adlandırılmıştır ki, bu aşamalardan “küçük eser” zambak veya beyaz taşa bağlı beyaz gülle, "büyük eser" ise kırmızı taşa bağlı kırmızı gülle simgelenirdi.[140]
Teozofi ve Antropozofi
Kaynağını önemli ölçüde Doğu geleneklerinden almış olmasına karşın, Helena Petrovna Blavatsky tarafından kurulan Batı Teozofisi Hint Teozofisi'ne kıyasla ruh konusunda daha sade ve daha anlaşılır bir sistem önerir. Batı Teozoflarının reenkarnasyon, varlığını iradi hareketleri sonucunda beliren yaşam planı (karmik plan), ruhların evrendeki başka gelişim ortamlarında da bedenlenmesi gibi konulardaki görüşleri Deneysel Spiritüalistlerin görüşleriyle az çok ortak ilkelerden hareket ediyorsa da, ruhla ilgili bazı konularda, özellikle ruh ile beden arasında irtibat aracı ve Tanrı [141] konusunda birbirlerinden farklı görüşlere sahiptirler.
Teozofik görüş, Blavatsky'den sonra, ruh hakkında esas olarak iki farklı çizgide ilerlemiş bulunmaktadır:
Annie Besant'ın savunduğu görüş: Teozoflar içinde çoğunluğun savunduğu bu görüşe göre, insan varlığı ruhtan fiziksel bedene kadar, tabakalaşma gösterecek şekilde, yedi farklı düzeyde ya da yedi farklı âlemde bulunan yedi unsurdan oluşur.[142] Ölüm olayından sonra bu yedi plan (düzey, ortam, âlem) içinde yükselirken, ruh, her tabakada o tabakaya ait bedenini bir giysi gibi bırakarak, yükselir.
C.W. Leadbeater'in savunduğu görüş: Leadbeater ise, ruh ve maddeden başka bir cevherin daha mevcut olduğunu ileri sürmüştür. Elemantal cevher adını verdiği bu varlık, ruhun her plandaki bedenlerini canlandırır ve içgüdüyle hareket eder. Kimi teozofların Leadbeater'dan daha farklı açıkladıkları bu varlıklara elemantallar[143] da denilir.
Rudolf Steiner tarafından kurulan Antropozofi, birçok görüşte Deneysel Spiritüalizm'e ve Teozofi'ye yakınlık gösterir. En önemli fark, Antropozoflar'ın insan varlığını fiziksel beden, esîrî (etherik beden) beden, astral beden ve ego'dan (zât) oluşur şekilde ele almalarıdır. Gül-haçlılar örgütünün seçkin isimlerinden Robert Fludd (1574–1637) gibi, Antropozofi'nin kurucusu Rudolf Steiner de ruhu üç kısımlı bir yapıda ele almıştır: Ruhun hislerle ilgili kısmı, akıl ve kalp ile ilgili kısmı ve vicdan ya da şuur kısmı.
Apocalypse kıyamet
Kıyamet ( Antik Yunanca ἀποκάλυψις ( apokálupsis ) ' vahiy , ifşa'dan), doğaüstü bir varlığın kozmik gizemleri veya geleceği bir insan aracıya ifşa ettiği edebi bir türdür . [1] Arabuluculuk araçları arasında rüyalar, vizyonlar ve göksel yolculuklar yer alır, [2] ve bunlar tipik olarak İbranice İncil'den alınan sembolik görüntüler , [3] kozmolojik ve (kötümser) tarihsel araştırmalar, zamanın dönemlere bölünmesi, ezoterik numeroloji içerir. ve vecd ve ilham iddiaları. [4] Neredeyse tamamı takma adlar (sahte isimler) altında yazılmıştır ve yazar olarak önceki yüzyıllardan saygı gören bir kahraman olduğunu iddia eder, [5] Daniel Kitabı'nda olduğu gibi MÖ 2. yüzyılda yazılmış ancak efsanevi Daniel'in adını taşır. [6]
Vahiy Kitabındaki ana metafor: Mahşerin Kadını veya Kutsal Taç takan Güneşle giyinen Kadın (Rev. 12.1) - Macar ressam Szoldatits Ferenc'in resmi. Vahiy Kitabında "kadın" Kilise için bir metafordur.
Osogovo Manastırı , Kuzey Makedonya'daki Hıristiyan Ortodoks geleneksel fresk sahnelerinde tasvir edilen kıyamet
Eskatoloji , Yunanca eschatos'tan son olarak, içinde bulunduğumuz çağın sonuyla ilgili beklentilerle ilgilidir [7] ve kıyamet eskatolojisi, Tanrı'nın kötüleri cezalandıracağı ve inançlıları ödüllendireceği dünyanın sonuna apokaliptik dünya görüşünün uygulanmasıdır. . [8] Bir kıyamet genellikle çok fazla eskatolojik malzeme içerecektir, ancak buna gerek yoktur: örneğin , Matta'nın müjdesindeki İsa'nın vaftizi , göklerin ilahi bir aracının varlığına açık olduğu için kıyamet olarak kabul edilebilir (güvercin ruhunu temsil eden güvercin). Tanrı) ve bir ses doğaüstü bilgileri iletir, ancak eskatolojik bir unsur yoktur. [9]
Akademisyenler, MÖ 2. yüzyılın ortalarından MS 2. yüzyıla kadar [10] türün örneklerini belirlediler ve örnekler, Yahudi ve Hıristiyanların yanı sıra Fars ve Greko-Romen edebiyatında da bulunabilir. [11] Yahudi İncil'inde ( Eski Ahit ) tek açık örnek , Daniel Kitabının 7-12. bölümleridir , ancak kanonik olmayan Yahudi eserlerinden birçok örnek vardır; [12] Vahiy Kitabı , Yeni Ahit'teki tek kıyamettir , ancak türü yansıtan pasajlar, İncillerde ve neredeyse tüm gerçek Pauline mektuplarında bulunur . [13]
Tanım ve tarihçeDüzenlemek
Apocalypse , halk arasında felaketle eşanlamlı olarak kullanılmaya başlandı, ancak türetildiği Yunanca apokalypsis kelimesi vahiy anlamına gelir. [13] John J. Collins tarafından "bir vahyin insan alıcıya uhrevi bir varlık tarafından aracılık edildiği, hem zamansal hem de aşkın bir gerçekliği ifşa ettiği, anlatı çerçevesine sahip bir vahiy edebiyatı türü" olarak tanımlanmıştır. başka bir doğaüstü dünyayı içerdiği sürece eskatolojik kurtuluşu ve mekansal kurtuluşu tasavvur eder." [14]Collins daha sonra tanımını, kıyametin "doğaüstü dünyanın ve geleceğin ışığında mevcut, dünyevi koşulları yorumlamak ve ilahi otorite aracılığıyla izleyicinin hem anlayışını hem de davranışını etkilemek için" olduğunu ekleyerek geliştirdi. [14]
Yahudi ve Hıristiyan kıyameti türü MÖ 250-250 yılları arasında gelişti, ancak öncülleri Yahudi peygamberlik ve bilgelik geleneklerinde ( örn . bir semboloji mirası bırakan Antik Yakın Doğu mitolojileri (örneğin, Daniel 7 ve Vahiy 13:1'de kaosun sembolü olarak deniz). [15] Zerdüşt ikiliği de bir rol oynamış olabilir. [10] Yükselişinin nedenleri belirsizdir, ancak Daniel'in son vizyonunda yansıtılan M.Ö. 4 Esra ve 2 Baruh . [16]
Yahudi kıyametleri, Daniel Kitabı'nın 7-12 bölümlerini (önceki bölümler kıyamet türüne girmez) ve Enoch Kitabı , 2 Enoch , 4 Ezra , 2 Baruch , 3 Baruch , Apocalypse gibi kanonik olmayan eserleri içerir. İbrahim'in vasiyeti , Levi 2-5'in Ahit'i, Tsefanya'nın Kıyameti ve Yubileler Kitabı'nın bazı bölümleri ile İbrahim'in Ahit'i ; bunların hepsi İkinci Tapınak eserleridir. Hıristiyan kıyametleri, Yuhanna'nın Vahiyi'ni, Markos 13:5-37'nin "küçük kıyametini" ve İncil'deki eşdeğer pasajları içerir.Matta 24:4-36 ve Luka 21:8-36'da İsa'nın sözde Kudüs'ün yıkımını ve ıssızlığın iğrençliğinin gelişini öngördüğü ve Pauline mektuplarındaki, sözde Pauline 2 Selanikliler'deki ve diğer harflerdeki çeşitli pasajlar. Jude, James ve 1 ve 2 Peter olarak. [13]
Kıyamet vahiyleri tipik olarak rüyalar ve vizyonlar (antik dünya bunlar arasında ayrım yapmıyordu), melekler ve göksel yolculuklar gibi araçlar aracılığıyla aracılık edilir. [2] Bunlar iki eksen kümesini birbirine bağlamaya hizmet eder, yukarıda Tanrı ve göksel alemin ve aşağıda insan dünyasının bulunduğu uzamsal eksen ve şimdinin ve geleceğin zamansal ekseni. [2] Böylece vahiy, Tanrı'nın görünen dünyayı yönettiğini ve içinde bulunduğumuz günlerin ilahi adaletin gerçekleşeceği ve Tanrı'nın yönetiminin görünür hale geleceği bir sona doğru ilerlediğini göstermektedir. [2] Kökleri İbranice İncil'deki metinlerde bulunan ve sembolik anlam bakımından zengin mitsel imgeler, türün önemli bir özelliğidir. [3]Diğer özellikler arasında aşkıncılık, mitoloji, karamsar kozmolojik ve tarihsel araştırmalar, dualizm (iki çağın doktrini ve zamanın dönemlere bölünmesi dahil), numeroloji (örneğin, Vahiy'deki " canavarın sayısı "), vecd ve ilham iddiaları yer alır. ve ezoterizm. [4]
John Apocalypse of John dışında , apokaliptik eserlerin yazarları kitaplarını takma adlar (sahte isimler) altında yayınladılar: [5] Daniel Kitabı, örneğin, MÖ 2. yüzyılda yazılmıştır, ancak efsanevi Daniel'in adını onun için almıştır. onun kahramanı. [6] Takma ad, yeni eserlerin kabul edilmesini sağlamak, gerçek yazarları misillemelerden korumak için veya yazarlar, ünlü geçmiş şahsiyetten gerçek olduğuna inandıkları şeyleri deneyimledikleri veya onunla özdeşleşip yazdıklarını iddia ettikleri için kullanılmış olabilir. Onun adına. [17]
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Gezegenlerin Kaç Tane Uydusu Vardir?
Her gezegenin çekim gücü nedeniyle etrafında uyduları oluşmaktadır. Bu uyduların sayısı gezegenden gezegene farklılıklar göstermektedir. Güneş Sistemi’nde yedi adet gezegen yer almaktadır. Günümüzde gezegenlerin uyduları hakkındaki çalışmalar hızlı bir şekilde sürmektedir. Yeni uydular keşfedilmektedir.
İşte Güneş Sisteminde bulunan gezegenlerin uydu sayıları:
Merkür:
Güneşe en yakın olma özelliğine sahip Merkür’ün hiç uydusu yoktur.
Venüs:
Venüs’ün de uydusu yoktur.
Dünya:
Dünyanın herkesin de bildiği gibi bir adet uydusu vardır. O uydu da “Ay“dır.
Mars:
Kızıl gezegen de olarak bilinen Mars’ın 2 adet uydusu vardır. Bu uydular Phobos ve Deimos’tur.
Jüpiter:
Güneş Sistemi’nin en büyük gezegeni olan Jüpiter’in 82 adet uydusu vardır. Aynı zamanda Güneş Sisteminde en fazla uyduya sahip olan gezegendir.
Satürn:
Halkalarından da tanınan Satürn’ün 79 tane uydusu vardır.
Neptün:
8 adet uydusu vardır.
Pumalar Hakkında İlginç Bilgiler
Puma, kedigiller familyasında bir yırtıcı hayvan cinsidir. Bu cins içerisine iki tür bir araya getirilmiştir.
Dağ aslanı (Puma concolor) ve
Yaguarundi (Puma yaguarondi).
Genel kullanımda "puma" denildiğinde, hemen daima dağ aslanı anlaşılır.
Yaguarundi önceleri kendilerine özgü bir cins olarak Herpailurus olarak sınıflanmış, ancak moleküler incelemeler sonucu bu iki tür arasında yakın bir akrabalık tespit edilmiştir. Böylelikle en yeni sistematikde bu iki tür ortak bir cinste toplanır.
Bu hayvanların postu kısa ve sık, genelde sarı-boz ya da kırmızımsıdır. Erişkin hayvanlar diğer birçok kedi türlerinin aksine lekesizdir. Her iki tür de Amerika Kıtası'nda yaşar.
Cins üzerine yapılan DNA analizleri, bu cinsin yaşayan en yakın akrabasının çita olduğu sonucunu verir. Kendine özgün vücut yapısı sebebiyle bu tür, kedigiller içinde kendine ait bir alt familyaya (Acinonychinae) yerleştirilmiştir. Bu ortak özelliklerin keşfinden sonra bu bölümlendirmeye artık doğru olarak bakılamamaktadır.
Puma doğada nerede yaşıyor Siyah pumalar var mı?
Birçoğu bu zarif, görkemli ve şaşırtıcı derecede güzel hayvana aşinadır. İnanılmaz güzel ceketi, çekici görünümü ve alışkanlıkları kelimenin tam anlamıyla dikkat çekiyor.
Bu canavarın çok çeşitli isimleri var - puma, panter, dağ Aslanı, kırmızı kaplan. Ancak, en çok puma olarak bilinir. Bu ismi, topraklarında yaşadığı kabilelerden birinin sakinlerinden aldı. Ana dilden tercüme edilen bu kelime "güçlü" anlamına gelir.
Daha önce, pumalar Güney ve Kuzey Amerika'nın hemen hemen tüm bölgelerinde yaygındı, ancak kürk ve pençeler için açık avlanma, doğal afetler ve diğer talihsizlikler nüfuslarını neredeyse yok etti.
Bu sebeple hemen hemen hepsinde amerikan eyaletleri bu harika hayvanların korunmasına yardımcı olmak ve birey sayısını artırmak için avlanmalarını yasakladı. Tek istisna Teksas. Bu yasak işe yaradı - nispeten kısa bir süre içinde, gezegende yaşayan pumaların sayısı birkaç binden on binlere çıktı.
Ailenin Amerikalı üyeleri arasında kedi puma en büyük yırtıcıdır. Puma gövdesi uzar. Belki de bu hayvanlar çitalara ve leoparlara çok benzer. Uzun ve güçlü pençeleri, küçük bir kafası ve atlama sırasında dengeleyici bir rol oynayan büyük bir kuyruğa sahipler.
Ayrıca, pumaların belirli bir rengi vardır, bu da onu kedi akrabalarından daha da farklı kılar. Bu hayvanın ceketi oldukça kısadır, ancak çok kalındır, bu da pumaların çok dayanmasına izin verir. Düşük sıcaklık. Pumaların ana kaplama rengi kumdur, ancak kahverengimsi, parlak kırmızı veya kahverengi tonları olan türler vardır. Renk, habitata bağlıdır: kuzey pumaları genellikle gri veya açık sarıdır ve güney pumaları kırmızımsıdır.
Pumalar mükemmel avcılardır. Kendilerini ses veya dalların gıcırtısı ile ele vermeden, tamamen fark edilmeden avlarına gizlice yaklaşma konusunda ustaca bir yetenekleri vardır. Kesinlikle hiçbir şey. Bir pumanın çeneleri, bir keçiyi veya koçu kolayca öldürecek kadar güçlüdür. Ancak, av sırasında puma önce kurbanı kırar. boyun omurları arkadan koşarak.
Hem küçük hayvanlar (sincaplar) hem de büyük olanlar (geyik ve geyik) bu hayvanların avı olur. Bir puma tarafından timsah öldürme vakaları bile vardır.
İlginç bir şekilde, puma çok tutumlu bir hayvandır. Tek bir kişi asla yenmemiş bir et parçası atmaz. Çoğu zaman öldürülen oyunu maskelerler, gömerek veya dallar, yapraklar veya karla fırlatarak gizlerler.
Çiftleşme mevsimi boyunca, genellikle sessiz hayvanlar olan pumalar, sanki karşı cinsten bireyleri çiftleşmeye davet ediyormuş gibi, davetkar kükremelerle çevreyi duyururlar. Hamilelik yaklaşık üç ay sürer, bundan sonra 2-3 kör yavru doğar. Çaresizlik gibi görünse de, puma kedi yavruları ilk ayın sonunda yuvadan çıkıp birbirleriyle oynayacak kadar güçlüdür.
Yavrular iki yaşında annelerini terk eder ve kendi bölgelerini aramak için yola çıkarlar. Pumalar yalnızdır ve yalnızca çiftleşme döneminde birleşirler, bu nedenle genç hayvanlar yaşlı bireylerle hayatta kalmak için şiddetli bir mücadele vermek zorundadır.
Diğer büyük yırtıcılar ve insanlar müdahale etmemiş olsaydı, puma popülasyonunun daha da büyük olması muhtemeldi. Doğal ortamda, pumalar ayılar ve kurtlarla savaşır ve hatta bazıları eşitsiz bir kavgaya girerek ölür. İlişkin insan aktivitesi, o zaman insanların doğrudan pumaları öldürdüğü söylenemez. Bu kısmen yerleşim nedeniyle doğal çevre Bu güzel hayvanların yaşam alanı.
Bu kedi her iki yarım kürede de yaygındır. Birçok Hint kabilesinin topraklarında yaşıyor ve birçok yerel isme sahip.
sistematik
Rus adı- puma (dağ aslanı, puma)
İngilizce başlık- Puma
Latin isim– Puma rengi
Önyargısız olma- yırtıcı ( Carnivora)
Aile- kedi (Felidae)
cins- puma (Puma)
Morfolojik özelliklere dayanan ve 1999'a kadar sürdürülen eski sınıflandırma, pumanın yaklaşık 24-30 alt türünü tanımladı.
İle modern sınıflandırma, genetik çalışmalara dayanarak, coğrafi bölgelere bağlı 6 alt tür vardır:
Puma concolor puma - Kuzey Amerika (Güney Kanada'dan Guatemala ve Belize'ye);
Puma concolor costaricensis- Orta Amerika(Nikaragua, Kosta Rika ve Panama);
Puma concolor capricornensis - Doğu ucu Güney Amerika(itibaren Güney sahili Amazonlar Brezilya'dan Paraguay'a);
Puma concolor concolor - kuzey Güney Amerika (Kolombiya, Venezuela, Guyana, Guyana, Ekvador, Peru, Bolivya);
Puma concolor cabrerae - orta Güney Amerika (kuzeydoğu Arjantin, Uruguay);
puma concolor puma güney kısım Güney Amerika (Şili, güneybatı Arjantin).
En nadir puma alt türü Florida pumasıdır (Puma concolor coryi). 2011 yılında doğadaki sayısı 160 kişiden biraz fazlaydı. Ormanlarda ve bataklıklarda yaşar güney Florida(AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ). Bu kedi, nispeten küçük boyutu ve yüksek pençeleri ile ayırt edilir. Ceket rengi koyu, kırmızımsıdır. Yakın akraba çaprazlamanın bir sonucu olarak, bu alt türün bireyleri kuyruğun kavisli bir ucunu aldı.
Başka bir Doğu Amerika alt türü, wisconsin puma (Puma concolor shorgeri), 1925'te soyu tükenmiş
Şu anda, hem Florida puma hem de Wisconsin puma ayrı alt türlere ayrılmıyor, Puma concolor puma alt türleri olarak sınıflandırılıyorlar.
Hayvanat bahçesinde tutulan pumanın alt türü belirlenmemiştir.
Türlerin doğadaki durumu
Puma, varlığı en az endişeye neden olan bir tür olarak Uluslararası Kırmızı Kitapta yer almaktadır - CITES II, IUCN (LC).
Görünüm ve kişi
1553 yılında, ilk açıklamalarından biri Cies de Leon'un "Peru Günlüğü" kitabında verilmiştir. "Puma" kelimesi, Amerikan Kızılderililerinin en yaygın dili olan Quechua dilinden gelir.
İnsanlar uzun zamandır bu kedinin zarafetine ve gücüne hayran kaldılar. Güney Amerika'da, güçlü bir kedinin adı genellikle bir kişinin karmaşık adında geliyordu. Bir puma görüntüsü genellikle çanak çömlek üzerinde bulunur. İnkalar bu hayvanı gökyüzü ve gök gürültüsü tanrısı ile ilişkilendirdiler. AT Kuzey AmerikaÖrneğin Apaçiler arasında pumanın attığı çığlıklar ölümün habercisiydi. Diğer Kızılderili kabileleri bu canavarı kötü bir ruhla tanımladılar. öbür dünya. Aynı zamanda Cherokee kabilesinde kutsal bir hayvandı ve dokunulmazdı.
Bir puma genellikle bir insandan kaçınır, saldırılar nadirdir ve genç pumaların annelerini terk edip yeni bölge geliştirdiği yaz veya sonbaharda meydana gelir. 1890 ve 1990 arasında Kuzey Amerika'da insanlara yönelik 53 puma saldırısı kaydedildi, bunlardan 40'ı yaralanmayla sonuçlandı ve 10 vakada insan öldü.
Puma hayvanlara saldırabilir: buzağılar, koyunlar, keçiler, bu daha çok genç hayvanlar avlanmayı öğrendiğinde olur. Bu davranışın çiftçiler arasında hoşnutsuzluğa neden olduğu ve onlara yapılan zulmün Kuzey Amerika'daki canavar sayısını önemli ölçüde azalttığı açıktır.
Dağılım ve habitatlar
Puma bir Amerikan kedisidir. Tarihsel olarak, pumanın menzili Amerika'daki tüm kara memelileri arasında en geniş olanıydı. Bu türün dağılım alanı Patagonya'nın güneyinden Alaska'nın güneydoğusuna kadar uzanıyordu. Şu anda, Kuzey Amerika'da, puma esas olarak dağlarda hayatta kaldı. batı bölgeleri. Güney Amerika'da puma hemen hemen her yere dağılmıştır.
Bu yırtıcılar en çok farklı koşullar: dağlarda yaşıyorlar iğne yapraklı ormanlar, ve tropikal ormanlar ve çimenli ovalarda. Pumalar deniz seviyesinden 4700 m yüksekliğe kadar dağlarda bulunabilir. Dağıtımları sadece yiyecek ve barınak ile sınırlıdır. Ek olarak, Güney Amerika pumaları jaguarların bulunduğu taşkın alanlarından kaçınır.
İçin başarılı avlanma Pumanın arkasına saklandığı sığınağa ihtiyacı vardır, kurbana gizlice girer, bu nedenle açık biyotoplarda bile avcı taş veya çalıların olduğu alanları seçer.
Görünüm ve morfoloji
Neredeyse tek tip renkte büyük bir kedi, dolayısıyla türün Latince adı: conkolor - tek renk. Erginlerin rengi grimsi kahverengiden kahverengimsi sarıya kadar değişir. Karın üzerindeki ceket, arka ve yanlardan biraz daha hafiftir. Sadece kulaklar, kuyruğun ucu ve namlu karanlıktır. Tropik bölgelerde pumalar daha küçük ve daha kırmızıdır, kuzey hayvanları ise daha açık renklidir. Açık ve hatta beyaz pumaların yanı sıra esas olarak bulunan koyu kahverengi ve siyah bireylerin varlığı hakkında bilinmektedir. Latin Amerika. Albino ve melanistik pumalar doğada bilinmemektedir.
Yavrularda renk monofonik değildir - var karanlık noktalar, pençelerde çizgiler ve kuyrukta halkalar. Çizim sadece bir yaşında kaybolur.
Erkekler kadınlardan %30 daha büyüktür, 100-180 cm uzunluğa, 60-70 cm kuyruk uzunluğuna, 61-76 cm omuz yüksekliğine ve 105 kg ağırlığa ulaşır. Genellikle büyük alt türlerin erkekleri 70-80 kg ağırlığındadır. Puma gövdesi, tüm kediler gibi esnek ve uzundur, başı küçüktür, pençeleri düşüktür. Kuyruk uzun ve kaslı, pençeler geniş, keskin geri çekilebilir pençelerle.
Büyük boyutuna rağmen, puma aslan, jaguar, leoparın aksine küçük kediler grubuna aittir. kar Leoparı ve kaplan- büyük kediler. Küçük kediler, hyoid kemiğinin tamamen sertleşmesiyle açıklanan kükreme veya hırlama yapamazlar. büyük kediler birkaç küçük kemikten oluşur. Kedi ailesinin tüm temsilcileri gibi (aslanlar hariç), yetişkin pumalar yalnız yaşar, erkek ve dişi sadece üreme için buluşur. Pumanın avlanma alanının büyüklüğü, potansiyel avın yoğunluğuna bağlıdır ve Kuzey Amerika'da 32 ila 1031 km² arasında değişmektedir. Erkeğin alanı dişilerinkinden daha büyüktür ve sahibi onu kıskançlıkla diğer erkeklerden korur. Erkeğin bölgesi genellikle birkaç dişinin avlanma alanıyla kısmen örtüşür. Hayvanlar, üst üste binen alanlarda birbirlerinden kaçınırlar ve bu, işaretleme ile sağlanır. Pumalar belirli yerleri idrar, pislik veya sıyrıklarla işaretler - hayvanların pençeleriyle çizdiği, görsel izler bırakan arazi veya ağaç parçaları.
Besleme ve besleme davranışı
Puma, yalnızca hayvansal gıdalarla beslenen bir yırtıcıdır. Avlanmanın amacı çok çeşitli hayvanlar olabilir: farelerden, sincaplardan, sıçanlardan, tavşanlardan çakallara, vaşaklara ve diğer pumalara. Ayrıca kuşları, balıkları ve hatta salyangozları ve böcekleri de yer. Bir puma, bir çayır köpeğini, bir dağ sıçanını veya bir maymunu reddetmeyecektir. Bununla birlikte, puma diyetindeki ana yer toynaklılar tarafından işgal edilir: kara kuyruklu, beyaz kuyruklu ve pampa geyiği, wapiti, geyik, karibu ve büyük boynuz. Kuzey Amerika'da, bu yırtıcı hayvanın diyetindeki toynaklıların oranı %60 veya daha fazladır. Güney Amerika dağlarında pumalar, hörgüçsüz develeri başarıyla avlar. Ara sıra hayvanlara, kedilere, köpeklere, kuşlara saldırırlar.
Büyük bir erkek pumanın her 9-12 günde bir bir geyiği öldürdüğü, bir seferde 8 kg'a kadar et yediği ve gerisini gizlediği tahmin edilmektedir. Av tamamen yenmese de, canavar yakınlarda kalır, saklandığı yerin yakınında dinlenir. Diğer yırtıcılar ve çöpçüler, yiyecek artıklarını yemeye çalışırlar ve çoğu zaman puma ertesi gün tekrar ava gitmek zorunda kalır. Bir avcı genellikle alacakaranlığın başlangıcında avlanır, bu nedenle hedeflenen kurbana gizlice yaklaşmak daha kolaydır, ancak çok açsa, gün içinde şansını deneyebilir.
seslendirme
Pumalar gırtlağın özel yapısından dolayı yüksek sesle kükremez ve hırlayamazlar, oldukça sessiz hayvanlardır. Biraz insan ağlamasına benzeyen yüksek sesli çığlıklar, çiftleşme mevsimi boyunca yalnızca dişiler tarafından yayılır. Yavru kedilerle iletişim kurarken çok daha sessiz "konuşurlar". Ayrıca pumalar evcil kediler gibi mırıldanabilir.
Yavruların çoğaltılması ve yetiştirilmesi
Pumalar 2 yaşında cinsel olgunluğa ulaşır, ancak genç hayvanlar genellikle kalıcı bir avlanma yeri bulana kadar üremeye başlamazlar.
Pumalar yılın herhangi bir zamanında üreme yeteneğine sahiptir, ancak yavru doğumlarının zirvesi genellikle Ocak ve Ağustos aylarında gerçekleşir. Yetişkin bir erkeğin geniş avlanma alanı aynı anda birkaç dişinin alanıyla örtüştüğü için yıl boyunca farklı dişilerle çiftleşebilir. Çiftleşmeye, diğer kediler gibi, kanlı kavgalar ve erkeklerin vahşi çığlıkları eşlik eder.
Anne olmaya hazırlanan dişi, kayaların yarıklarında, ağaçların kökleri arasında veya sadece çimen çalılıkları arasında tenha bir yerde bir in düzenler.
Hamilelik 92 gün sürer, bundan sonra 1 ila 4 kör yavru kedi doğar (genellikle iki veya üç), 500 g'a kadar, Paltoları benekli, siyahımsı kahverengidir. Bu renklendirme, yırtıcılardan saklanarak (yetişkin erkek pumalar dahil) kamuflaj görevi görür. 12-14 haftadan itibaren lekeler soluklaşır, ancak sonunda sadece bir buçuk yıl kaybolur.
Kelimenin tam anlamıyla doğumdan sonraki ilk dakikalarda yavrular hevesle süt emmeye başlar ve ilk haftalarda hızla kilo alırlar. İki haftalıkken, yavrular gözlerini ve kulaklarını açarlar ve aktif olarak emekleyerek inini ve yakın çevresini merakla incelerler. Aynı zamanda ilk dişleri çıkar.
Dişi periyodik olarak ava çıkar ve yavruları bir süre yalnız bırakır. İlk başta çalışma odasına yakın kalmaya çalışır, ancak çocuklar büyüdüğünde tüm bölgesini incelemeye başlar.
8-9 hafta sonra puma inine et taşımayı bırakır ve çocukları yanlarında ava götürmeye başlar. 2-3 aylıkken yavru kediler sütle beslenmeyi bırakırlar, ancak birkaç ay daha onları koruyan ve onlara avlanmayı öğreten anneleriyle birlikte kalırlar. Sonunda, çoğunlukla yeni bir üreme mevsiminin başlangıcıyla ilişkilendirilen anne ayrılır. Büyümüş genç pumalar, kendi avlanma alanlarını aramak için dağılmadan önce bir süre birlikte kalırlar.
Başka bir puma tarafından işgal edilmeyen av için uygun bir yer bulmak için bazen yüz kilometreden fazla yürümek zorunda kalırlar. Genç dişiler biraz daha kolay zaman geçirirler, annelerinden çok uzakta olmayan kendilerine bir ev ayarlayabilirler. Ancak genç erkekler, karar verene kadar özellikle yüksek risk, hem yetişkin pumalar hem de insanlarla çatışmalara giriyor. Çoğu zaman, evcil hayvanlar (ve insanlar) 1-2 yaşlarında bu tür genç hayvanlar tarafından saldırıya uğrar. Sitelerini korumaya çalışan yetişkin pumalar, sadece gençleri uzaklaştırmakla kalmaz, aynı zamanda onları öldürür.
Ömür
Doğada, pumaların yaşam beklentisi erkeklerde 10-12 yıl, kadınlarda biraz daha uzundur. Puma avcılığına izin verilen bölgelerde, yetişkin hayvanların ölümüne en sık neden olan kişidir. Ek olarak, pumalar nakliye tekerleklerinin altına düşer, birbirleriyle çatışmalarda, avlanma sırasında alınan yaralardan, daha az sıklıkla hastalıklardan ölürler. Çok az insan yaşlılıktan ölür.
Hayvanat bahçelerinde pumalar 20 yıla kadar yaşar.
Hayvanları Moskova Hayvanat Bahçesi'nde tutmak
Hayvanat bahçesinin varlığı sırasında, pumalar burada birkaç kez tutuldu. Bu kediler esaret altında iyi yaşar ve yavru getirir.
Şu anda, Veliky Ustyug Hayvanat Bahçesi'nden gelen genç bir büyük erkek puma "Cat's Row" da yaşıyor. Çoğu kedi gibi sadece akşamları kuşhanenin etrafında dolaşmakla kalmaz, aynı zamanda gün boyunca genellikle aktiftir. Günlük diyeti, iştahla yediği 1.5 kg sığır eti, biraz sığır kalbi ve 4-5 sıçan içerir. Canavar, tanıdık insanları, belli belirsiz bir mırıltıyı andıran bir rahim sesiyle karşılar. Yakışıklı adamımızın yakında bir kız arkadaşı olmasını umuyoruz ve küçük benekli kedi yavrularının doğumuyla bizi mutlu edecekler.
Puma, dağ aslanı, kırmızı kaplan, geyik kedisi, dağ şeytanı, kraliyet kedisi, küçük panter - bunların hepsi bir kedinin isimleri. Ayrıca bizim için daha iyi bilinen başka bir adı var - bu bir puma. Quechua Kızılderililerinin yırtıcı hayvanının adı buydu.
Bu kedi Amerika'da (Kanada'dan Patagonya'ya) yaygındır ve uzun zamandır bu yerlerin sembolü olmuştur. Pumalar ovalarda, ormanlarda, dağlık alanlarda bulunur. Ana rakipleri jaguarlar orada yaşadıklarından, sulak alanlardan kaçınmaya çalışırlar. Pumalar gezegenimizde oldukça yaygındır. Bu kediler için sürekli bir av olmasına rağmen, popülasyonları azalmıyor.
Bunun nedeni, pumaların yeni koşullara mükemmel bir şekilde uyum sağlamasıdır.
Burundan kuyruğun ucuna kadar olan vücut uzunluğu 274 cm, yükseklik - 60-80 cm ve ağırlık - neredeyse 100 kg'a ulaşabilir ve erkekler kadınlardan iki kat daha büyüktür. Sadece yeni doğan puma kedi yavrularında belirgin lekeler görülür ve yetişkinler aynı renktedir. Ceket renkleri altın veya gri-kahverengi olabilir. Göbek ve çene neredeyse beyazdır ve kuyruk karanlıktır. Pumanın 24 alt türü vardır. Bazı alt türler hakkında çok az şey bilinmektedir. En ünlüsü, uzun bacaklı kırmızımsı kahverengi bir kedi olan Florida pumasıdır.
Puma zorlu bir yırtıcıdır. Herhangi bir avla başa çıkmayı kolaylaştıran dört santimetre dişlerle donanmıştır. Bu kedi hem gündüz hem de gece eşit derecede aktiftir. Bu bakımdan, sadece açlıktan hareket ederler. Ancak çoğu zaman avlanmak için en sevdikleri zaman alacakaranlıktır. Zaten sessiz bir hayvan tamamen görünmez olur. Kolaylıkla tırmandıkları ağaçlara veya kayalıklara oturarak avlarını beklemeyi severler. Pumalar avlanırken sürpriz faktörünü kullanır. Ayrıca, bu hayvan kaçmayı sevmez - çabucak söner. Bu, sessiz sürünme ve fantastik atlama yeteneği ile telafi edilir: üç metreye kadar atlayabilir veya altı katlı bir binanın yüksekliğinden korkusuzca atlayabilir. Puma ayrıca geyik veya geyik gibi büyük hayvanlara da saldırabilir. Hemen boğazına koşar ve onu ısırır. Küçük bir kurban, güçlü bir pençe darbesiyle devrilebilir, böylece servikal omurları kırılabilir. Ana yiyecekleri fareler, tarla fareleri, Çayır köpekleri, dağ sıçanları, kuşlar ve maymunlar. Çok nadiren, bir puma hayvanlara saldırır.
Pumalar yaklaşık 20 yıla kadar yaşar. Bu yırtıcılar yalnız yaşamayı ve avlanmayı tercih ederler, ancak doğumdan sonraki birkaç ay boyunca yavrular, onları koruyan ve onlara avlanmayı öğreten anneleriyle birlikte yaşar. Anne onları terk ettikten sonra, yavru kediler birkaç hafta daha birlikte kalırlar, ancak daha sonra her biri bağımsız bir hayata başlar. Her bireyin toprakları bazen onlarca kilometre kareye kadar uzanır. Mülkiyet sınırları dokunulmazdır ve pumalar arasında toprak kavgası yoktur: Puma zaten bir "sahibi" olduğunu hissederse başka birinin toprağına tecavüz etmez. Bir puma kendi bölgesinden sürülür, sonra kedi yeni bir tane aramaya zorlanır. Ardından diğer insanların sınırlarını hızla geçmeye ve özgür topraklara yerleşmeye çalışırlar. Yol yakın değil. Örneğin, Wyoming pumaları, Colorado'da beş yüz kilometre uzakta bulundu.
Pumalar insanlara nadiren saldırırlar çünkü bu saldırgan olmayan bir hayvandır. Aksine, puma dikkatli olmaya ve insanlardan uzaklaşmaya çalışır. Nadir saldırganlık vakaları, avcıların bu kediye olan ilgisinin artmasıyla ilişkilidir. 1995'te Meksika'da gerçek bir katil puma ortaya çıktı, yolda onunla tanışan tüm insanlara kendini attı. 18 kişi pençelerinden öldü. Puma yakalanıp incelendiğinde, kedinin sakat olduğu ortaya çıktı. Görünüşe göre beceriksiz bir avcı pumayı öldürmedi, sadece yaraladı. Cougar hayatta kaldı, ancak sakat kaldı. Bu yüzden insanlara karşı böyle bir gaddarlık.
Kaplanlar veya aslanlarla karşılaştırıldığında, puma insanlar için daha az tehlikelidir. Bu hayvanların tüm korkuları oldukça batıl inançlıdır. Örneğin, Kuzey Amerika Kızılderililerinin inancına göre pumalar şeytani hayvanlardır. Kükremelerinden biri bir şeye değer! Nitekim puma sinirlendiğinde biraz lokomotif sinyali gibi bir ses çıkarır. Ancak diğer durumlarda, evcil kediler gibi mırlama sesleri çıkarır. Unutmayın, eğer puma yaralanmamışsa, o kişiye saldırmaz, ancak ayrılmaya çalışır. Bu nedenle, bu kediyle tanışırken panik yapmamalı, dikkatli ve ihtiyatlı davranmalıdır.
Puma, geyik kaplanı, kahverengi jaguar, Meksika aslanı, kırmızı kaplan, dağ kedisi ve diğer birçok eşit derecede etkileyici isim - ve hepsi puma ile ilgili. Bu arada, Puma Perulu Kızılderililerin dilinde vahşi bir güzelliğin adı anlamına gelir ve "Quechua" gibi ses çıkarır. Amerika'da en büyük ikinci, sadece jaguardan sonra kabul edilmesine rağmen, küçük kedilerin ailesine aittir.
Puma ortalama olarak yaklaşık 1,5 metre uzunluğunda uzun esnek bir gövdeye, küçük bir kafa ve küçük kulaklara, güçlü ve geniş pençelere sahiptir, arka bacaklar önden daha uzun ve daha kaslıdır. 25 ila 100 kg ağırlığında olabilir., Hepsi cinsiyete ve yaşa bağlıdır.
Arka ve ön bacakların uzunluğundaki fark sayesinde, puma alışılmadık derecede muhteşem sıçramalar yapar. Koşmada güçlü olmasa da. Uzun mesafeler için dayanıklılıktan yoksundur ve kısa mesafeler için - saatte yaklaşık 60 km.
Ancak buna rağmen, hayranlık uyandıran bir şekilde ağaçlara tırmanabilir, harika bir şekilde yüzebilir ve zarif bir sıçrama ile devasa uçurumları kolayca aşabilir.
Puma, avcılar arasında çok az rekabet olduğundan ve çok sevdikleri yeterince toynaklı olduğundan, esas olarak dağlık bölgelerde yaşar.
Sarımsı-kahverengi veya kırmızı-kahverengi bir renge ve kısa, sert kürke sahiptir. Yırtıcı hayvanın ağzında siyah noktalar bulunurken, göbek, boğaz ve göğüs neredeyse beyazdır.
Gururlu kırmızı kediler, yalnızca Aralık'tan Mart'a kadar olan çiftleşme mevsiminde çiftleşir ve yılın geri kalanında asla kesişmeyen işaretli alanlarda birbirlerinden ayrılırlar.
Hamilelik 82 ila 95 gün sürer ve bundan sonra harika yavrular doğar - çöpte 1 ila 6 arasındadır. Yavru kediler anneler gibi tek renk değil, benekli ve mavi gözlü olarak doğarlar. Yaşlandıkça da kürk ve göz rengini değiştirirler. Yavruları uzun süre beslemek için anne aktif olarak avlanmalıdır, çünkü yavru kedi 1.5-2 yaşında bağımsız aramalara devam eder.
Puma'nın en sevdiği yiyecek geyiktir, ancak herhangi bir kedi gibi fareleri reddetmez. Genel olarak, bu avcıların menüsü oldukça çeşitli ve zengindir - rakunları, opossumları, sincapları, tavşanları ve hatta çekirgeli kurbağaları içerir.
Pumanın avlanma taktiği, kurbanın sırtına ani, şimşek hızında bir sıçrama ve ardından hayatta kalma şansı bırakmadan boynunu ısırmaktır. Yenilmeyen avı gömerler ve sonra dallarla fırlatırlar - daha sonra.
Puma son derece sabırlı ve sessiz bir hayvandır. Tuzağa düşse bile asla paniğe kapılmaz, sakince kendini kurtarmaya çalışır ve sessizce acının üstesinden gelir ve başaramazsa, hiç melankoliye düşer ve hareketsiz yatar.
Pumalar insanlara saldırmaz ve onlarla buluşmaktan özenle kaçınır, bu hayvanın dünyanın en mütevazı kedilerinden biri olarak adlandırılması boşuna değildir. Bir saldırı, yalnızca avcının çok güçlü bir şekilde tükenmesi durumunda veya yavruları korumak için meydana gelebilir - diğer durumlarda, hayvan saldırganlık göstermez.
1988'de çekilen muhteşem The Bear filminden bir video (yön. Jean-Jacques Annaud). Asla pes etme! Yetim bir oyuncak ayı bir puma tarafından saldırıya uğradı.
Kedi ailesi, gezegenimizdeki en büyük hayvan ailelerinden biridir. Temsilcilerinin sayısı sayılamaz! Ne tür "kediler" yoktur - küçük evcil hayvanlardan devlere vahşi sakinler, hayırseverlik ve uysal eğilim ile ayırt edilmez. Bunların arasında ayrıca bir hayvan puma var ve bu yabancı kedinin bu makalesindeki fotoğraf ve açıklama, puma hakkında birçok ilginç şey öğrenmenize yardımcı olacak.
Uzakta, okyanusun karşısında, iki Amerika kıtasında, kedi ailesinin memelilerinin bir temsilcisi olan bir puma kedisi (başka bir şekilde "puma" ve "dağ aslanı" olarak da adlandırılır) yaşıyor. Kim o, bu puma mı?
Hayvanın açıklaması
Yetişkin Pumalar Güzele Ulaşıyor büyük bedenler: kuyruk dahil vücudun uzunluğu 1,5 ila 2,8 metredir, hayvanın yüksekliği yaklaşık 75 santimetredir ve puma 70 ila 90 kilogram ağırlığındadır. Dişi pumaların erkeklerden yaklaşık %30 daha küçük olduğunu belirtmekte fayda var.
Hayvanın, ağırlıklı olarak kırmızımsı bir tonda renklendirilen kısa ve kalın bir ceketi vardır. Ancak vücudun her yerinde renk taşmaları görülebilir, örneğin: boyunda beyaz kürk, kulaklarda siyah, grimsi bir kafa ve kuyruğun sonunda tamamen koyu bir gölge.
puma nerede yaşıyor
Hayvan, Güney ve Kuzey Amerika kıtalarının çok geniş bir bölgesinde yaşıyor. Bununla birlikte, Güney Amerika bölgesi tamamen bu hayvanların nüfusu tarafından kapsanıyorsa, Kuzey Amerika'da puma yalnızca Kanada topraklarına kadar bulunabilir. Daha fazla kuzey enlemleri onu çekmiyor.
Hayvan davranışı ve yaşam tarzı özellikleri
Puma sadece “kendi kendine yürüyen kedi”, yani. - yalnız biri. Sadece çiftleşme mevsiminde kısa bir süre için çiftler oluşabilir.
doğal alanlar Puma yaşamak ve avlanmak için seçici olarak arar ve onu bulduğunda, diğer bireylerin "ziyarette" karışmaya cesaret edememeleri için bölgesini çevre boyunca işaretler. Hayvan en çok ormanlık alanları tercih eder. Bazen uzun otların arasına veya bir ormanın kenarına yerleşir.
Pumanın sesini dinle
Gündüz saatlerinde puma bir dalda uyur. uzun ağaç böylece kimse onu rahatsız etmesin, ancak gecenin başlamasıyla birlikte yiyecek aramaya, yani avlanmaya gider.
Bir puma puma ne yer?
Puma büyük bir avcıdır, bu nedenle oldukça büyük hayvanları avlayabilir. Ungulates onun avı olur (Süresi çiftleşme sezonu(yılda iki kez olur - kış ve yaz aylarında) erkek ve dişi pumalar çok kısa ömürlü olsalar da çiftler oluştururlar. Döllenmiş bir dişi puma, yaklaşık üç ay boyunca yavru taşır.
Bir dişi 2 veya 3 bebek doğurur ve doğumda hiçbir şey görmezler. Puma yavruları küçük ve savunmasızdır, bu nedenle anne kedi onları çimlerin arasına saklar. Yavrular yaklaşık 25 - 30 santimetre uzunluğunda doğarlar. Küçük kedi yavrularının rengi grimsidir, genellikle vücudun her yerinde lekeler bulunur. Bebekler doğumdan 10 gün sonra görmeye başlar. Ancak bu tür anne sevgisi ve bakımı ne yazık ki uzun sürmüyor (iki yıldan biraz fazla) ve çok geçmeden çocuklar tamamen yalnız kalıyor ve koşullarda kendi başlarına hayatta kalmak zorunda kalıyorlar. yaban hayatı. Ne yapmalı, bu yüzden doğa tarafından sağlandı!
Bir pumanın ortalama yaşam süresi 8 - 14 yıldır, ancak esaret altında hayvanın 20 yıla kadar yaşadığı durumlar vardı.
Yükleme Vinci Nedir? Was ist ein LKW-Heckkran?
Yükleme vinci , ticari bir araca ( veya römorkuna ) yükleme ve boşaltma yapabilmek için monte edilen bir yükleme cihazıdır . [1]
Destek ayakları uzatılmış kamyon yükleme vinci
Yükleme vinçleri genellikle hidrolik tahriklidir. Bazı durumlarda, kasadan kolayca ayrılabilirler. Döndürülebilirler, bazıları sonsuz bir pivot mekanizmasına sahiptir. Bir ila üç mafsal, bir kaldırma kolu ve iki kola hayır ve kol başına bir ila sekiz teleskopik uzantıya sahiptirler.
Bir eklem, bir şeyi kolayca kaldırmanıza izin verir. Bu yapı, ucuz küçük vinçlerde bulunabilir.
İki mafsal ile bir aracın tüm yükleme alanına veya doğrudan aracın yanındaki zemine mafsallı kol ile ulaşılabilir. En yaygın inşaat türüdür.
Büyük modellerde, katlandığında iki mafsallı koldaki iki teleskopik uzantıyı barındırmak için üç bağlantı bulunabilir. Öte yandan, birçok çatı kenarının arkasına geçebilirsiniz. 36 m [2] veya 45 m [3] uzunluğa kadar olan yükler, çok katlı bir binanın çatısına veya üst katlarına da kaldırılabilir. Mobil vincin uygulama alanına yaklaşırlar ve bazı sıkışık durumlarda ondan üstündürler.
Yükleme vinçleri genellikle kollar kullanılarak aracın her iki tarafından da kontrol edilebilir. Bazılarında, özellikle kereste nakliyesi veya geri dönüşüm konusunda uzmanlaşmış cihazlar söz konusu olduğunda, genellikle (dönen) bir vinç koltuğu bulunan ek, yükseltilmiş bir işletim istasyonu bulunur. Birçok yeni model artık radyo uzaktan kumandalı olarak da mevcuttur. Avusturya'da, 5 t'lik bir yük kapasitesi veya 10 tm'lik bir yük momenti için uzmanlık bilgisinin kanıtı gereklidir. [4] Basit bir vinç kancasına ek olarak, sıklıkla kullanılan aksesuarlar palet çatalları, dökme mallar için kapaklı kepçeler (nadiren kazma kepçeleri) veya kütük kepçeleridir. Özellikle yükleme vinci olan kereste taşımada uzmanlaşmış bir treyler, bir treyler haline gelir.aranan. Diğer modellerde yerleşik bir vinç veya yük kancasına takılabilen ve böylece mobil vincin işlevine yaklaşan bir vinç bulunur. Diğer kamyonlar vinç için emme teknolojisine sahiptir ve bu nedenle sadece cam panelleri veya cam elemanları taşımakla kalmaz, aynı zamanda bunları kaldırabilir, böylece bu tip yükleme vinci bir cam montaj vinci olarak işlev görür.
Takas gövdeli bir araca vinç yükleme
Karayolu araçlarının yanı sıra bu yükleme vinçleri, demiryolu sektöründe ağır küçük vagonlar veya taşıma platformlu kule vagonlar gibi demiryolu hizmet araçlarında da bulunabilir. Bazılarında, havai hatlara veya yaklaşmakta olan tren alanına kazara erişimi önlemek için yerleşik güvenlik mantığı vardır. Deniz modelleri gemilere veya platformlara kurulur. Kaldırma silindirli, elle çalıştırılan en küçük yükleme vinçleri günümüzde nadirdir.
Kamyon üzerindeki yükleme vinci 1958 yılında Büssing tarafından tanıtıldı ve ayrıca bir kamyona monte edildi. [5]
Özel elektrikli montaj vinci veya kısaca elektrikli vinç, Hüffermann Krandienst tarafından özel bir yükleme vinci türü olarak geliştirilmiştir . [6]
Palfinger , HIAB , AutogruPM/PM ve Fassi'nin yanı sıra Terex - Atlas (Mart 2008 itibariyle) şirketlerinin modelleri dünya pazarını belirliyor.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Vinçli kamyonlar
https://commons.wikimedia.org/wiki/Categ...uselang=de
Polonyum Nedir? Özellikleri Kullanımı Faydaları Zararları Nelerdir?
Polonyum, bilinen en radyoaktif ve zehirli maddedir. Binlerce insanı öldürebilecek güce sahiptir. Çok yüksek oranda enerji kapasitesi vardır.
Polonyum, keşfedilen ilk radyoaktif elementtir. Radyoaktivitesi ve toksitesi en yüksek maddedir. Son yıllarda suikast silahı olarak kullanılması ile gündeme gelmiştir. Sigaralarda da bulunan polonyum, kansere bağlı ölümlerde rol oynayan bir maddedir. Polonyumun 1 gramı binlerce insanı öldürebilecek radyoaktivitededir. Sınırlı bulunması ve tehlikeleri sebebiyle kullanımı da sınırlıdır. Genellikle nükleer reaktörlerde yapay olarak elde edilir. Polonyumu keşfeden Marie Curie’nin kızı, polonyuma maruz kalarak ölmüştür. Atom bombalarında da kullanılabilen bu maddenin insan vücuduna verdiği zararlar tam olarak tespit edilememiştir. Korkutucu elementlerden biri olan polonyumla ilgili öğrenecek çok şey var!
Tarihçesi
Polonyum, 1898 yılında kimyagerler Marie Curie ve eşi Pierre Curie tarafından keşfedilmiştir. Bir uranyum oksit minerali olan “uraninit” veya “pitchblend” mineralinde çalışa yapan Curie çifti, bu mineralde radyum ve polonyum izole etmeyi başardı.
“Polonyum” kelimesi, anlaşılacağı üzere Polonya’ya atfen bu adı almıştır. Polonyumun kâşifi Curie’nin memleketi Polonya’dır. Marie Curie, polonyum ve radyum keşfi sebebiyle 1911 yılında iki Nobel Kimya ödülüne layık görülmüştür.
Bu arada, önemli bir anekdotu da aktaralım; Marie Curie’nin kendi gibi kimyager olan kızı Irene Curie, polonyumla ilgili laboratuar çalışmaları sırasında çok az miktar polonyuma maruz kalarak 1956 yılında lösemiden hayatını kaybetmiştir. Polonyumun ilk kurbanlarından biri olan Irene Curie de, annesi gibi 1935 yılında Nobel ödülüne layık görülmüştü. Eşi Pierre Curie ise, 1906 yılında bir at arabasının çarpması sonucu hayatını kaybetti.
Fiziksel ve Kimyasal Özellikleri
Polonyumun kimyasal sembolü “Po”dur. Atom numarası 84, atom ağırlığı 210, yoğunluğu 9,4 grcm3’tür. Erime noktası 254 derece, kaynama noktası 962 derecedir. Periyodik tablonun 6-A grubunda yer alan bir yarı metaldir. Katı ve gümüşî renktedir. Kimyasal özellikleri bakımından tellüre, fiziksel özellikleri bakımından bizmuta benzer. Sıcaklığı arttıkça elektrik iletkenliği azalır. Uçucu bir maddedir. Kapalı bir kapta saklanmazsa normal koşullarda üç gün içinde buharlaşabilir.
Polonyum, doğada serbest olarak bulunmaz, nadir elementlerdendir. Bazı deniz ürünlerinde de çok az polonyum içeriği vardır. Doğadaki bolluk oranı katrilyonda 1 civarındadır. Genellikle uranyum cevheri olan urananit ve pitchblend minerallerinde çok az miktarda diğer radyoaktif elementlerle birlikte bulunur. Organik veya anorganik bileşikler meydana getirebilir. Metalik polonyum seyreltik asitlerle kolayca çözünür. Alkalilerle az çözünür. Organik asitlerle oluşturduğu tuzlar kolayca yanar. Halojenür aminler bu tuzları metale indirger. Radyum tuzlarının çözeltilerinden elektrolitik yollarla ayrıştırılabilir. Berilyum ile alaşımı etkili bir nötron kaynağıdır.
Polonyum, bilinen en kuvvetli radyoaktif maddedir. En tehlikeli radyasyon türü olan alfa radyoaktivite yayar. Çürüdüğünde yüksek oranda enerji açığa çıkar. Parçacık hızlandırıcı ve nükleer reaktörlerden elde edilir. Üretimi başka bir radyoaktif element aracılığı ile yapılır. Bu element ışı(Zeker) Po-210’a dönüşür. Bizmut elementinin nötron ışıması sonucu ya da fraksiyonlu destilasyonu ile sentetik olarak elde edilebilir. Uranyum-238’in ardı ardına doğal bozunması sırasında sırayla Radon-222, Bizmut-210, Kurşun-210 oluşur. Bizmutun bozunması sırasında ise Polonyum-210 meydana gelir.
Polonyum, kararsız 29 izotop içerir. Yaklaşık 140 günlük bir devirde alfa parçacıkları yayarak radyoaktif bir maddeye dönüşür. Bilinen en önemli ve tehlikeli izotopu “Po-210”dur. Bu izotopun yarılanma ömrü 138 gündür. Yapay olarak elde edilen Po-209 izotopunun yarılanma ömrü yaklaşık 103 yıl, Po-208’in yarılanma ömrü ise 3 yıldır. Diğer izotopları oldukça kısa yarılanma ömrüne sahiptir.
Hangi Alanlarda Kullanılır?
Polonyum; nükleer tesislerde, uzay teknolojilerinde ve sanayide kullanılmaktadır. Tehlikeli bir madde olduğu için ticari kullanımı çok sınırlıdır. Kâğıt ve sac yapımında tehlikeli statik elektriği yok etmek için de kullanılabilen polonyum, endüstriyel kaplamaların kalınlığını ölçmek için faydalanılan bir elementtir.
Polonyumun kullanıldığı bazı alanlar şunlardır; atom bombası, fotoğrafçılık, tekstil, elektronik cihazlar, uzay araçları, nükleer fizik araştırmaları, antistatik cihazlar, nükleer teknoloji, uydular, uzay istasyonları, bilimsel araştırma ve deneyler…
Polonyumun Sağlığa Zararları
Polonyumun insan vücudundaki etkileri henüz tam olarak belirlenebilmiş değil. Ancak en önemli bilgi maruz kalan insanların ölümcül tehlikelerle karşı karşıya olduğu... Kimyasal toksitesi ve radyoaktivitesi sebebiyle çok zararlı bir elementtir. Sigara içenler akciğerlerinde biriken Po-210 maddesi sebebiyle kanser riskiyle karşı karşıyadır.
Polonyum-210 maddesi, sindirilerek, solunarak veya ciltteki açık yaralardan vücuda alınabilir. Kâğıt, deri veya giysilerin üzerinden radyasyon etkisi vücuda geçmez. Vücutta sindirildikten sonra Po-210’nun yüzde 50 ila 90’ı dışkı yoluyla vücuttan atılır. Kalan kısmı ise kana karışarak dalak, böbrek, kemik iliği ve karaciğerleri tahrip eder.
Polonyum zehirlenmelerinin belirtileri, ishal, kusma, saç kaybı ve kandaki akyuvar hücrelerinin azalmasıdır. Ağız yoluyla alınan polonyumdaki milyonlarca alfa parçacığı doğrudan kan hücrelerine saldırır. İlk olarak karaciğer ve böbreklerde hasara yol açarak sarılığa sebep olur. Sonrasında bağırsaklarda toksik şok etkisi ortaya çıkarır. Polonyum parçacıklarının son saldırdığı organ ise kalptir. Son aşamada ölüme yol açar. Po-210’a bağlı ölümler doza göre birkaç gün veya birkaç hafta içinde gerçekleşir.
Aslında polonyumun kendisi zehirli değil, yaydığı radyasyon nefesle akciğerlere çekildiğinde kansere yol açıyor. Vücuda alınan polonyumun yaydığı alfa parçacıkları hücrelerin molekül atomlarına girerek kinetik enerjilerini bu atomlara aktarıyor. Böylece bulundukları bölgeye büyük bir ısı enerjisi yayıyor. Örneğin, mideye ulaşan bir polonyum parçacığı, mide çeperlerini paramparça ederek iç kanamalara yol açıyor.
Bunları Biliyor Musunuz?
Polonyum, bilinen en radyoaktif maddedir. Uranyumdan 400 kat daha fazla radyoaktiftir, siyanürden 250 bin kat daha zehirlidir. Bu sebeple “mükemmel zehir” olarak bilinir.
Polonyum, sigarada da bulunur. Kurşun-210 izotopu, tütün yaprağında Polonyum-210 üretir.
Günde 1,5 paket sigara içen bir kişi, akciğerlerine çektiği dumanla polonyumun saçtığı ışınlardan aldığı radyasyon dozu, her gün bir akciğer filmi çektirmekle alınan radyasyonla eşdeğerdir.
Günde 2 paket sigara içmekle maruz kalınan Po-210’nun radyoaktivitesi sonucu akciğerlerde oluşan radyasyon miktarı, tüm doğal radyasyon kaynaklarından alınan radyasyon miktarından en az 7 kat daha fazladır.
Po-210’nun kansere bağlı tüm ölümlerdeki payı yüzde 2 civarındadır.
İnsan vücudu dışında zararsız olan polonyumun çok küçük miktarları bile öldürebilir.
Bir gram polonyumun 50 milyon insanı öldürebileceği, 50 milyon insanı da hasta edebileceği iddia edilir.
2004 yılında hayatını kaybeden Filistin’in efsanevi lideri Yaser Arafat’ın kemiklerinde yüksek oranda polonyum tespit edilmiştir.
Eski Sovyet Rus casusu, M16 ajanı Alexander Litvineko, Kasım 2006 tarihinde iki Rus’la bir iş yemeğinde çayına 26,5 mikrogram “Po-210” katılması sonucu birkaç hafta içinde tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti.
Litvineko’nun aldığı Po-210 sebebiyle yakınında bir şekilde bulunan 700 kişinin etkilendiği açıklandı.
Bir gram polonyum, 140 watt ısı enerjisi, yarım gram polonyum 500 derece sıcaklık verebilir.
Bir tonluk uranyum cevherinde yaklaşık 100 mikrogram polonyum bulunur.
Nükleer silahların ateşleme ve uzay araçlarının enerji kaynağı polonyumdur.
1970’li yıllarda Sovyet uzay programı Luna’da kullanılan keşif araçlarının ısıtılmasında polonyum kullanılmıştır.
Nükleer reaktörlerde yılda yaklaşık 100 ton yapay polonyum üretilmektedir.
Marie Curie Kimdir?
1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki rolünden ötürü Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Böylece tarihte iki Nobel Ödülüne sahip ilk kişi oldu.[1][2] Hâlen 2 Nobel Ödülüne sahip tek kadındır.[1] Yaptığı çalışma bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu.
[attachment=76919]
Marie Curie Kimdir? Biyografisi
Marie Skłodowska Curie (Lehçe telaffuz: [kʲiˈri]; Fransızca telaffuz: [kyʁi]; doğum Maria Salomea Skłodowska[1], 7 Kasım 1867 – 4 Temmuz 1934), radyoaktivite alanında öncü araştırmalar yapmış ve bu araştırmaları sonucu Nobel Ödülü'ne layık görülmüş Polonyalı-Fransız fizikçi ve kimyagerdir.
Uranyumla yaptığı deneyler sonucu radyoaktiviteyi keşfetti. Toryumun radyoaktif özelliğini buldu ve radyum elementini ayrıştırdı. 1903 Nobel Fizik ödülü, 1911 Nobel Kimya ödülü sahibi ve radyoloji biliminin kurucusudur. Çalışmalarıyla bir çığır açan Curie, Nobel Ödülü'nü alan ilk kadın, bu ödülü iki kere alan ilk bilim insanı olmuştur.[2] Varşova'nın Clandestine Floating Üniversitesinde okudu ve uygulamalı bilimsel eğitimine başladı. 1891 yılında 24 yaşında Curie yüksek derece kazandı ve onu izleyen bilimsel çalışmaları Paris'te eğitim için büyük kardeşi Bronisława kadar takip etti. Marie, kocası Pierre Curie ve fizikçi Henri Becquerel ile Fizik 1903 Nobel Ödülünü paylaştı. Marie Kimya 1911 Nobel Ödülü de kazandı. Başarılarına radyoaktif izotopları izole etmek için radyoaktivite teknikleri teori ve iki unsurdan, polonyum ve radyum keşfi de dahildir. Curie'nin yönetimi altında, dünyanın ilk çalışmaları radyoaktif izotoplar kullanılarak, neoplazmaların tedavisi içine yapılmıştır.
Çocukluğu ve gençliği
7 Kasım 1867 tarihinde Polonya'nın Varşova kentinde dünyaya geldi. Babası Wladislaw Sklodowski Varşova lisesinde fizik ve matematik öğretmeni iken annesi Bronislawa Sklodowski yatılı kız yurdu müdürüydü.[1] Kız kardeşleriyle beraber, annesinin müdürlük yaptığı yurtta kalıyordu. Sofia, Hela, ve Bronya isimlerinde 3 kız, Joseph isminde bir erkek kardeşi vardı. 1875 yılında ablaları Sofia ve Bronya tifüse yakalandı, Sofia 1876 yılının Ocak ayında ölürken Bronya iyileşti. 2 yıl sonra Marie'nin annesi verem sebebiyle öldü.[1][2] Gençlik yıllarında yaşadığı Varşova, o sırada Rus yönetimi altında, Rus Çarı II. Aleksandr tarafından yönetiliyordu. Ülkedeki eğitim sistemi nedeniyle kadınların üniversiteye gitmesi ya da teknik eğitim görmeleri için yurt dışına çıkmaları gerekiyordu.[2] Kardeşi Bronya ve Marie çalışıp para biriktirdiler, 1885 yılında Bronya Sorbonne'da tıp eğitimi almaya başladı. Mezun olduktan sonra Marie'ye matematik ve fizik eğitimi alması için yardım etti.[2] 1891 yılında Paris'te ablasının yanında eğitime başlayana dek Varşova'da Endüstri ve Tarım Müzesi adı altında gizlice eğitim veren Polonya okulunda eğitim aldı.[1] Paris'e gidince önce ablasının yanında kalarak sonrasında ise küçük bir tavan arasında yaşayarak eğitimini sürdürdü. 3 Kasım 1891 tarihinde başladığı eğitimde[1] bir buçuk yıl sonunda sınıfının birincisi olarak fizik diploması aldı. 1894 yılında ise ikinci diplomasını matematik alanında aldı. Bir sonraki hedefi ise öğretmenlik diploması alıp Varşova'ya dönmekti.[2]
Kariyeri ve evliliği
1894 yılında Polonyalı bir bilim insanı aracılığıyla,[1] kardeşi Jacques ile piezoelektriği keşfeden Pierre Curie ile tanıştı. 35 yaşındaki Pierre Curie, Endüstriyel Fizik ve Kimya Okulu laboratuvarının başkanıydı. Marie ve Pierre, ortak bilimsel ilgilerinin de katkısıyla birbirlerine bağlanıp, Temmuz 1895'te evlendiler. Bu tarihten itibaren Maria Skłodowska yerine Marie Curie adını aldı.[1][2]
1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897'de, daha önce Henri Becquerel (okunuşu: Bekerel)'in duyurduğu, uranyum tuzlarının yaydığı, sonraları radyoaktivite olarak adlandırılacak ışın üzerine detaylı araştırmalara başladı. Fakat Eylül 1897'de ilk kızı Irene'in dünyaya gelmesi, çalışmalarına ara vermesine sebep oldu. 1898 başlarında çalışmalarına hız veren Marie toryumun da bu ışınları yaydığını fark etti. Bu noktada eşi Pierre de kendi çalışmalarını bırakarak Marie'ye yardım etmeye başladı.[2]
Bu arada Becquerel, iki farklı uranyum mineralinin daha aktif olduğunu keşfetti.
Temmuz 1898'de Curie'ler yeni radyoaktif bir element olan ve uranyumun radyoaktif bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular. (İsmini Marie'nin vatanı Polonya'dan esinlenerek koydular).[2] Eylül 1898'de Fransız kimyacı Eugène-Anatole Demarçay'ın spektroskopi yöntemi ile tanımlanmasına yardım ettiği, doğal radyoaktif element radyumu duyurdular.
Marie, 1904 yılında doktorasını vererek Fransa'da gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilk kadın oldu. Aynı yıl radyoaktivite konusundaki araştırmalarından dolayı, kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel Fizik Ödülü'nü alarak, tarihte Nobel Ödülü alan ilk kadın oldu.[2]
1904 yılında eşi Pierre Sorbonne'da öğretmenliğe başladı. Marie de Sevr'deki bir kızlar okulunda fizik öğretmenliği yapmaya başladı. Aynı yılın sonlarına doğru ikinci kızları Eve doğdu. O sıralar Marie ve Pierre, radyasyondan kaynaklanan rahatsızlıklar geçirmeye başladılar.[2] Radyumun dokuya verdiği zarar, araştırmacılar tarafından kabul edilmeye başlanmıştı. Aynı zamanda, radyumun etkisinin kötü dokulara uygulanarak tedavide kullanılabileceği fikri de doğmaya başlamıştı. Amerikalı mucit Alexander Graham Bell, kanserin tedavisi için tümöre radyum verilmesini önermişti.[kaynak belirtilmeli]
19 Nisan 1906'da Pierre Curie bir at arabasının çarpması sonucu öldü. İki çocuğu ile dul kalan Marie, kocasının Sorbonne'daki öğretmenlik görevini sürdürdü ve 1908'de Sorbonne'daki ilk kadın profesör oldu.[1][2]
###############
1911 yılında radyum ve polonyumun keşfi ve araştırılmasındaki rolünden ötürü Nobel Kimya Ödülü'ne layık görüldü. Böylece tarihte iki Nobel Ödülüne sahip ilk kişi oldu.[1][2] Hâlen 2 Nobel Ödülüne sahip tek kadındır.[1] Yaptığı çalışma bir elementin radyoaktif işlemlerden sonra başka bir elemente dönüşebileceğini gösteriyordu.
################
Bu başarılarının yanı sıra kişisel saldırılara maruz kaldı. İlk olarak tümü erkeklerden oluşan Fransız Bilim Akademisi bir oyla üyeliğini reddetti. Ardından, Paul Langevin ile arasında aşk ilişkisi olduğuna dair dedikodular yayılmaya başladı. Evli ve Pierre Curie'nin yakın dostu olan Paul Langevin ile Marie arasındaki bu dedikodu gazetelere Langevin skandalı olarak yansıdı ve Marie'nin ikinci Nobel Ödülünü alması bile arka plana atıldı. Langevin gazetenin baş editörünü halkın önünde yapılacak düelloya davet etti. Editörün silahını çekmemesi ile o zamanın anlayışıyla gülünçleşen olay, konunun kapanmasını sağladı.[kaynak belirtilmeli]
Marie Curie, Aralık 1911'de Nobel Ödülünü almak için Stokholm'e gitti. Buradaki konuşmasında, Pierre Curie'nin yardımlarını küçümsemediğini de belirterek, radyoaktivitenin atomun bir özelliği olduğu hipotezinin kendi çalışması olduğunu duyurdu. Fransa'ya geri dönen Marie Curie, çalkantılı geçen yılın etkisi ile depresyona girdi.[kaynak belirtilmeli]
1914 yılında Paris Üniversitesi'nde Radyum Enstitüsü kuruldu ve Marie Curie ilk müdür olarak atandı.[2] Hayatı boyunca radyumun tıptaki önemine dikkat çekti. I. Dünya Savaşı sırasında taşınabilir röntgen cihazları yaparak, kızı Irene ile birlikte, genç kadınlara x ışını teknolojisini öğretti.[2] Ayrıca fizik tedavi uzmanlarına savaş ortamında radyoloji ekipmanını nasıl kullanacaklarını gösterdiler. Bu esnada yüksek dozda radyoaktif ışına maruz kaldılar.
1920'li yıllarda bilime katkısını sürdürdü. Varşova'daki Radyum Enstitüsü'nün kurulmasında önemli rol oynadı. Başkan Herber Hoover'ın kendisine verdiği 50.000 dolar ödülle Varşova'da yeni kurulan laboratuvara radyum aldı.[2]
Ölümü
1934 yılında Fransa'nın Savoy kentinde kan kanserinden öldü. Hastalığı, aşırı dozda radyasyona maruz kalmasına bağlandı.[2] Bu yüzden ona "bilim için ölen kadın." denildi. Radyokaktivite çalışmalarından dolayı, radyoaktivite birimine "curie" denilmektedir. Ölümünün ardından Sceaux'taki aile mezarlığına gömülmüş ancak, 20 Nisan 1995'te Marie Curie'nin ve kocasının mezarları Fransa'nın ulusal anıt mezarı olan Panthéon'a taşınmıştır.[1] Marie Curie başarılarından dolayı bu şerefe layık görülen ilk kadındır.[kaynak belirtilmeli] Curie'nin not defterleri o kadar çok radyasyona maruz kalmıştır ki, ancak kurşun kaplı bölmelerde muhafaza edilip sadece radyoaktif koruma altında incelenebilmektedir.[2]
Ödülleri
1903 - Nobel Fizik Ödülü
1903 - İngiliz Kraliyet Birliği'nden Davy Madalyası
1904 - Matteuci Madalyası
1909 - Elliot Cresson Madalyası
1911 - Nobel Kimya Ödülü
1921 - John Scoot Madalyası
1921 - Bilime katkılarından ötürü, Amerika'nın kadınları adına, başkan Warren Harding'ten 1 gram radyum
1921 - Willard Gibbs Madalyası
1921 - Benjamin Franklin Madalyası
Yeni Elementler
Kendi üretim arkasındaki mekanizma henüz anlaşılmamış olsa da 1895 yılında Wilhelm Röntgen, X-ışınlarının varlığını keşfetti. 1896 yılında Henri Becquerel uranyum tuzlarının kendi nüfuz gücünü X-ışınlarına benzer ışınları yaydığını keşfeden Marie, bu radyasyon, fosforesans aksine, enerjinin bir dış kaynaktan bağlı olmadığını gösterdi ama uranyum kendiliğinden ortaya çıkmış gibiydi. Bu iki önemli keşiflerden etkilenerek, Marie tez araştırmasına olası bir alan oluşturarak uranyum ışınlarının içine bakmaya karar verdi.
Onun örneklerini araştırmak için yenilikçi bir teknik kullandılar. On beş yıl önce, kocası ve kardeşi elektrometrenin, elektrik yükü ölçmek için hassas bir cihazın bir sürümünü geliştirdi. Pierre'in elektrometreyi kullanarak, o uranyum ışınları elektrik yürütmek için bir numune etrafında havada neden olduğunu keşfetti. Bu tekniği kullanarak, onun ilk sonucundan uranyum bileşiklerinin faaliyeti sadece uranyumun mevcut miktarına bağlı olduğuna dair bir bulgu olduğu bulundu. Radyasyon moleküllerinin bazıları etkileşim sonucu değildi ama atom kendisinden gelmelidir varsaydı. Bu hipotez atomların bölünmez olduğunun antik varsayımını çürütmek için önemli bir adım oldu.
1897 yılında kızı Irène doğdu. Ailesini desteklemek için, Curie Ecole Normale Supérieure'e ders vermeye başladı. Curies özel bir laboratuvara sahip değildi; kendi araştırmalarının çoğunu Fizik ve Kimya Okulu yanındaki döküme dönüştürülen yerde yürütmüştü. Sundurma, eski bir tıp okulu kesme odası, kötü havalandırmalı ve hatta su geçirmez durumdaydı. Onlar radyoaktif maddeler ile bunların devamlı korumasız çalışmalarına ve radyasyona maruz kalan görevlisine zararlı etkilerinden habersizdiler. Okul onun araştırmasında sponsorluk yapmıyordu, ama o metalürji ve madencilik şirketleri ve çeşitli kurum ve hükûmetlerinden sübvansiyon alacaktı.
Curie sistematik çalışmalar için iki uranyum minerali seçti, zift ve torbernite dahil. Her elektrometre pitchblende etkin olarak iki uranyum ve kalkosin dört kat daha etkin olduğunu göstermiştir. Onun aktivitesine uranyum miktarı ile ilgili daha önceki sonuçlar doğru olsaydı, o zaman bu iki mineral çok daha aktif miktarlarda uranyum içermelidir sonucuna varıldı. Radyasyon yayan ek maddeler için sistematik bir arama başlattı ve 1898 ile o elemanın toryum radyoaktifi olduğunu keşfetti.
Dünya Savaşı
Dünya Savaşı sırasında, savaş alanında Curie cerrahlara yardımcı olmak için ön saflara yakın bölgede radyolojik merkezleri için bir ihtiyaç gördü. Radyoloji, anatomi ve otomotiv mekaniği hızlı bir çalışmadan sonra o, X-ışını ekipmanı, araçları, yardımcı jeneratörler, ve geliştirilen mobil radyografi üniteleri tedarik etti ve halk arasında petites Curies ("Küçük Curies") olarak bilinir hale geldi. O Kızıl Haç Radyoloji Servisi müdürü oldu ve 1914 yılının sonlarında Fransa'nın ilk askeri radyoloji merkezi faaliyetlerini kurdu. Askeri doktor tarafından ve onun 17 yaşındaki kızı Irène tarafından desteklendi, Curie savaşın ilk yılında hastanelerde 20 mobil radyolojik araçla ve başka bir 200 radyolojik birimlerinin kurulumunu yönetti. Daha sonra, o yardımcıları gibi diğer kadınları eğitmeye başladı.
1915 yılında, Curie enfekte doku sterilize etmek için kullanılmak üzere daha sonra radon olarak tanımlanan 'radyum fışkırma", radyum tarafından verilen renksiz, radyoaktif bir gaz ihtiva eden içi boş bir iğne üretti. O kendi tek gram kaynağından Radyumu sağladı. Bu bir milyondan fazla yaralı askerler onu X-ışını birimleri ile tedavi edildi tahmin edilmektedir. Bu çalışma ile meşgul, o dönemde çok az bilimsel araştırma gerçekleştirdi. Fransız savaş çabalarına onun tüm insani katkıları rağmen, Curie Fransız hükûmeti tarafından kendisine herhangi bir resmî tanıma alamamıştır.
Ayrıca, savaş başladıktan hemen sonra, o savaş çabalarına onu altın Nobel Ödülü madalya bağış çalıştı ama Fransız Ulusal Bankası bunları kabul etmeyi reddetti. O Nobel Ödülü parayı kullanarak, savaş tahvilleri satın aldılar. O da Polonya davasına adanmış Fransa'da Polonia komitelerinde aktif bir üyesi oldu. Savaştan sonra, o Savaşı'nda bir kitap Radyoloji (1919) onun savaş zamanı deneyimlerini özetlenmiştir.
Savaş Sonrası Yıllar
1920 yılında, radyum keşfinin 25. yıldönümü için, Fransız hükûmeti onun için bir maaş kurdu; önceki alıcı Louis Pasteur (1822-1895) idi. O radyum araştırma için fon Birleşik Devletlerini gezdi. 1921 yılında, Marie zaferle karşılandı. Bayan William Brown Meloney, Marie'yle görüşme sonrasında, Marie Curie Radyum Fonu oluşturdu ve onun gezisinin duyurulması, radyum satın almak için para alımına teşvikte bulundu. 1921 yılında, ABD Başkanı Warren G. Harding Amerika Birleşik Devletleri'nde toplanan 1 gram radyumu sunmak için Beyaz Saray'a onu aldı. Toplantıdan önce, halkın önünde giymek için birtakım Fransız resmî ayrımlar da vardı ve aslında yurt dışında şöhreti büyüyen onu tanımak isteyen Fransız hükûmeti ona Legion Onur ödülünü sundu, ama Marie bu ödülü reddetti. 1922 yılında Fransız Tıp Akademisinde tanınır hale geldi. O da kamuya görünerek Belçika, Brezilya, İspanya ve Çekoslovakya'da konferanslar vererek, diğer ülkelere gitti.
Curie tarafından Led, Enstitü kızı Irène Joliot-Curie ve hukukçu oğlu, Frédéric Joliot-Curie de dahil olmak üzere dört Nobel Ödülü kazandı. Sonunda, bu dört ana radyoaktivite araştırma laboratuvarlarından biri hâline geldi, Ernest Rutherford Cavendish Laboratuvarı, varlık diğerleri; Stefan Meyer ile Radyum Araştırma, Viyana, Enstitüsü; Otto Hahn ve Lise Meitner ile Kimya Kaiser Wilhelm Enstitüsü.
Ağustos 1922 yılında, Marie Curie Milletler Cemiyeti Fikri İşbirliği yeni oluşturulan Uluslararası Komisyonu üyesi oldu. 1923 yılında Pierre Curie başlıklı Pierre biyografisini yazdı. 1925 yılında, o Varşova Radyum Enstitüsü temellerini attı törenine katılmak üzere, Polonya'yı ziyaret etti. Onun ikinci Amerika turu, 1929 yılında, radyum ile Varşova Radyum Enstitüsü donatılması ile başladı; 1932 yılında açıldı ve kız kardeşi Bronisława yönetmeni oldu. Onun bilimsel uğraşları ve tanıtımı her ne kadar dikkat dağıtıcı olsa ve onu çok rahatsız etse de onun işi için gerekli kaynaklara erişebilmesine neden oldu. 1930 yılında, Curie'nin ölümüne kadar Curie Uluslararası Atom Ağırlıkları Komitesi üyesi seçildi.
Kaynak
Wikipedia
Hande Erçel Kimdir? Biyografisi
Hande Erçel (d. 24 Kasım 1993, Bandırma[1]), Türk oyuncu ve model.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümünde eğitim almıştır.[1] 2012'de Azerbaycan'da yapılan güzellik yarışmasına katılmış ve ikinci olmuştur.[2]
2015-2016 yılları arasında Kanal D'de yayımlanan Güneşin Kızları adlı dizide Selin Yılmaz Mertoğlu karakterini canlandırmıştır.[1] Daha sonra 2016-2017 yılları arasında Show TV'de yayımlanan Aşk Laftan Anlamaz adlı dizide canlandırdığı Hayat Uzun karakterini canlandırdı. Bu dizideki çalışmasıyla En İyi Kadın Komedi Oyuncusu Altın Kelebek Ödülü‘nü kazandı. [3]
2019-2020 yılları arasında Kanal D'de yayınlanan Azize adlı dizide Azize Aksu Günay karakterine hayat verdi. 2020-2021 yılları arasında ise FOX'ta yayımlanan Sen Çal Kapımı dizisinde Eda Yıldız karakterine hayat verdi.[4] Dizi 8 Eylül 2021'de 52. bölümü ile final yaparak sona erdi.
Hande Erçel, 24 Kasım 1993 tarihinde Balıkesir’in Bandırma ilçesinde dünyaya geldi. Lisansını Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde Geleneksel Türk Sanatları Bölümü'nde tamamlayan Hande Erçel, 2015 yılında katılmış olduğu Azerbaycan'da düzenlenen Miss Cilivaliton of the World yarışmasıyla dikkatleri üzerine çekti. İlk oyunculuk deneyimini bir beyazperde projesi olan Çılgın Dershane filminde yaşayan güzel oyuncunun ilk dizisi ise Hayat Ağacı oldu. İdil Fırat ve Fikret Kuşkan ile başrollerin paylaşan Hande Erçel, Selen Karahanlı karakterine hayat verdi. Hande Erçel’in asıl çıkışı ise Güneşin Kızları dizisi oldu. Bu dizideki rol arkadaşı Tolga Sarıtaş ile uyumu sık sık sosyal medyaya da konu oldu. 2016 yapımı “Aşk Laftan Anlamaz” dizisinde Burak Deniz’le, 2017 yapımı “Siyah İnci” dizisinde Tolga Sarıtaş ile başrolü paylaşan Hande Erçel, son olarak başrollerinde Serkan Çayoğlu, Kaan Yıldırım, Hazal Subaşı ve Ahmet Mümtaz Taylan’ın da yer aldığı Halka dizisinin kadrosuna dahil oldu.
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümünde okumaya devam etmektedir. 2012'de Azerbaycan'da yapılan güzellik yarışmasına katılmış ve ikinci olmuştur.
Kanal D'de yayınlanan Güneşin Kızları dizisinde Selin Yılmaz Mertoğlu karakterini canlandırmıştır. Haziran 2016'da Aşk Laftan Anlamaz dizisinde canlandırdığı Hayat Uzun Sarsılmaz karakteriyle ekranlara geri döndü. Şimdilerde Kerem Bürsin ile başrollerini paylaştığı Sen Çal Kapımı dizisinde rol almaktadır.
Filmografi
Televizyon
2013 Tatar Ramazan Berrak Dikkaya Yardımcı oyuncu atv
Çalıkuşu Zahide Yardımcı oyuncu Kanal D
2014 Çılgın Dersane Üniversitede Meryem Yardımcı oyuncu Show TV
Hayat Ağacı Selen Karahanlı Yardımcı oyuncu TRT 1
2015-2016 Güneşin Kızları Selin Yılmaz Mertoğlu Başrol oyuncusu Kanal D
2016-2017 Aşk Laftan Anlamaz Hayat Uzun Sarsılmaz Başrol oyuncusu Show TV
2017-2018 Siyah İnci Hazal Başrol oyuncusu Star TV
2019 Halka Müjde Akay Başrol oyuncusu TRT 1
2019 Azize Azize Günay Başrol oyuncusu Kanal D
2020-2021 Sen Çal Kapımı Eda Yıldız Bolat Başrol oyuncusu FOX
Sinema
2021 Mest-i Aşk Kimya Hatun Başrol oyuncusu
Reklam
Yıl Yapım Rol Notlar
2016 Nike Kendisi Başrol oyuncusu
2017 Defacto
2020 Turkcell
2021-2022 Signal
Mavi
2022- Atasay
Ödülleri ve Adaylıkları
2012 Miss Civilization of Turkey Birincilik Kazandı[5]
Miss Civilization of The World İkincilik Kazandı[5][6]
2015 42. Pantene Altın Kelebek Ödülleri Pantene Yıldızı Parlayanlar Güneşin Kızları Kazandı
En İyi Dizi Çifti (Hande & Tolga) Adaylık
2016 7. KTÜ Medya Ödülleri En İyi Çıkış Yapan Kadın Oyuncu Kazandı[7]
23. İTÜ EMÖS Başarı Ödülleri En Başarılı Kadın Dizi Oyuncusu Kazandı[8]
43. Pantene Altın Kelebek Ödülleri En İyi Kadın Komedi Oyuncusu Aşk Laftan Anlamaz Adaylık
7. İMK Sosyal Medya Ödülleri En İyi Kadın Oyuncu Adaylık
2. Türkiye Gençlik Ödülleri En İyi Kadın Dizi Oyuncusu Adaylık
2017 1. Müzikonair Ödülleri En İyi Kadın Dizi Oyuncusu Adaylık
Yeditepe Üniversitesi 5. Dilek Ödülleri En İyi Kadın Komedi Oyuncusu Kazandı[9]
1. Türkiye Çocuk Ödülleri En İyi Kadın Dizi Oyuncusu Adaylık
3. Türkiye Gençlik Ödülleri En İyi Kadın Dizi Oyuncusu [10] Kazandı
44. Pantene Altın Kelebek Ödülleri En İyi Romantik Komedi & Komedi Kadın Oyuncusu Kazandı
2018 Marketing Türkiye The One Ödülleri Kişisel Marka Kadın Ödülü Siyah İnci Kazandı
4. Türkiye Gençlik Ödülleri En İyi Kadın Dizi Oyuncusu Kazandı
2019 5. Türkiye Gençlik Ödülleri En İyi Kadın Dizi Oyuncusu Kazandı
2021 Golden Wings Dijital İçerik Ödülleri Yılın En İyi Kadın Oyuncusu Sen Çal Kapımı Kazandı
Güzel Awards En İyi Dizi Çifti Kazandı
En İyi Kadın Oyuncu Kazandı
10. KTÜ Medya Ödülleri En İyi Dizi Çifti (Hande & Kerem) Kazandı
İstanbul Üniversitesi 7. Altın 61 Ödülleri En İyi Dizi Çifti (Hande & Kerem) Kazandı
9. Ayaklı Gazete Ödülleri En İyi Dizi Çifti (Hande & Kerem) Kazandı
En İyi Romantik Komedi Kadın Oyuncu Kazandı
47. Pantene Altın Kelebek Ödülleri En İyi Dizi Çifti (Hande & Kerem) Kazandı
En İyi Romantik Komedi Dizisi Kadın Oyuncu Adaylık
2022 Kansersiz Yaşam Derneği 'Kahramanım Ol' Dijital Kadın Ödülleri Yılın En İyi Dijital Kadın Yardım Projesi Kazandı
7. Türkiye Gençlik Ödülleri En İyi Kadın Dizi Oyuncusu Kazandı
En İyi Dizi Çifti (Hande & Kerem) Adaylık
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
HaberTürk
KOD1
KOD2
KOD3
KOD4
KOD5
KOD6
KOD7
Code:
Başağaçlı Raşit TuncaKOD2
Code:
[color=#ff0000]أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم[/color]
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
[color=#ff0000]Meali :[/color]
[color=#ff0000](Sadakallahul Aziym EN'AM-54 ayet)[/color]KOD3
Code:
[img]http://aynel-yakin.com/images/istiaze-ve-Besmele-Renk-Renk/istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png[/img]
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim
[color=#ff0000]Meali :[/color]
[color=#ff0000](Sadakallahul Aziym xxx ayet)[/color]KOD4
Code:
[color=#ff0000]Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular[/color]
[color=#ff0000]( Hadis-i Şerif , xxx)[/color]KOD5
Code:
Ocak - Şubat - Mart - Nisan - Mayıs - Haziran
Temmuz - Ağustos - Eylül - Ekim - Kasım - Aralık
Pazartesi - Salı - Çarşamba - Perşembe - Cuma - Cumartesi - PazarKOD6
Code:
https://radyo.karoglan.com/KOD7
Code:
[img]https://aynel-yakin.com/images/gul.gif[/img]Code:
[size=large][color=#E82A1F]اللهمّ صلِّ على سيّدنا محمّد وعلى آل سيّدنا محمّد[/color][/size]Code:
[size=large][color=#E82A1F]لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ [/color][/size]Code:
[size=large][color=#E82A1F]لا حول ولا قوّة إلاّ بالله[/color][/size]Code:
ما شاء الله لا قوة و إلا باللهCode:
--oOo---
[color=#E82A1F]أَأَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقاً وَ ارْزُقْنَا اتِّبَاعَهْ وَ أَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَ ارْزُقْنَا اجْتِنَابَهْ[/color]
''Allahım! Bizlere, hakkı Hak gösterip ona tabi olmayı, bâtılı da Bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasib eyle..! '
[color=#E82A1F]وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ[/color]
Ve âhıru da'vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîne, Amiyn.
Elfatiha maassalavat.
[color=#E82A1F]سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ[/color]
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ent, estağfirullahe ve etûbu ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit TuncaKaragöz İle Hacivat Part6
Karagöz İle Hacivat: Tuzsuz Deli Bekir
KARAGÖZ İLE HACİVAT: TUZSUZ DELİ BEKİR
Karagöz ile Hacivat yolda karşılaşır. Ramazan ayının birinci günüdür.
Hacivat: " Ramazan-ı şerifler hayrolsun Karagözüm. "
Karagöz: " Sen ne diyorsun Hacivat? Ramazan'la şerif neden kaybolsun? "
Hacivat: " Ramazan-ı şerifler hayrolsun. Hayırlı ramazanlar. "
Derdi dağlardan büyük olan Karagöz Hacivat'ın ne dediğini yine anlayamaz: " Ramazanların tarlası mı? Ne bileyim nerededir? "
Hacivat: " Yani oruç ayına girdik Karagözüm. "
Karagöz: " Hı. "
Hacivat: " Oruçlu musun Karagözüm? Gece sahura kalktın mı? "
Karagöz: " Gece sabaha kadar uyuyamadım. Bir aralık dalmışım. Kötü bir rüya gördüm. Adamın biri, beni kesiyordu. "
Hacivat: " Hayrolsun diyecektim. Ama böyle rüyanın hayrı olmaz ki. "
Karagöz: " Hayri'yi rüyanda mı gördün? "
Karagözün hey heylerde olduğunu anlayan Hacivat hey heylere hay hay der geçer.
Hacivat: " Karagözüm, rüyanda seni kim kesiyordu? "
Karagöz: " Adamın biri. "
Hacivat: De hadi Karagözüm. Ağzımdan laf çıkmaz bilirsin. "
Karagöz: " Şu Tuzsuz Deli Bekir. Rüyama kadar girdi. "
Hacivat: " Ne demek rüyama kadar girdi? Gerçek hayatta da mı keskinleri oynadı? "
Karagöz anlatmaya başlar: " Yazın bir ara işsizdim. Tuzsuz'dan borç almıştım, ödeyemedim. İkidir gelir kapıyı tekmeler, açmadım diye kızar bağırır. Yolda önüme çıktı, kaçtım, kurtuldum. "
Hacivat: " Eee sonra ne oldu? "
Karagöz: " Dün çıkmaz sokakta kıstırdı beni. Hani para dedi. Bıçağını çıkardı, ileri geri salladı. Bir böbrekten, bir ciğerden dedi. "
Hacivat: " Elinden nasıl kurtuldun? "
Karagöz: " Yarın söz, paranı vermezsem bildiğin gibi yap dedim. "
Hacivat: " O ne dedi? "
Karagöz: " Parça mı olsun, kuşbaşı mı dedi. "
Hacivat: " Karagözüm, senin borcun ne kadardı? "
Karagöz borcunu söyler. Hacivat, Karagöz'ün borcunu son kuruşuna kadar eline sayar. Karagöz buna çok sevinir. Daha sonra evinin yolunu tutar. Tahmini doğrudur. Tuzsuz Deli Bekir, elinde bıçağı, kapının önünde bağırıp çağırmaktadır. Karagöz, Bekir Efendi deyip paraları gösterince Tuzsuz bıçaklı elini arkasına saklar: " Vay Karagöz, borcunu getirdin galiba. "
Karagöz: " Evet, borcum, al say, hepsi tamamdır. "
Tuzsuz parayı sayar: " Evet, tamam, der, borç morç kalmadı. "
Karagöz: " Bir daha senden borç almam. Bu son olsun. "
Tuzsuz: " Vay köfte vay, bir de haklı çıkarsın ha. Ben de sana borç verirsem elim bıçak tutamasın. " der ve bıçağını çıkarır. Karagöz eve kaçar. Kapıyı sürgüler. Kapının önünde nara atan, tehditler savuran Tuzsuz Deli Bekir daha sonra evin önünden uzaklaşır. Böylelikle Karagöz kurtulur.
KARAGÖZ İLE HACİVAT: AYAKLI KÜTÜPHANE
Karagöz ile Hacivat yolda karşılaşır.
Karagöz: "Hacivat, evi taşımışsın? "
Hacivat: " Doğru taşıdım. "
Karagöz: " Nereye taşıdın? "
Hacivat: " Şu kilisenin beş ev yukarısına. "
Karagöz: " Kilis'e mi taşındın? "
Hacivat: " Kilis demedim Karagözüm. Kilise dedim. "
Karagöz: " Kilis'e taşındığına göre Konya'yı görmüşsündür. "
Hacivat: " Konya da nereden çıktı? "
Karagöz: " Kilis'e giderken kervan Konya'dan geçer. "
Hacivat: " Ne Konya'sı, ne kervanı? "
Karagöz: " Mervan dayım Konya'da otururdu. Çocukken gitmiştik. "
Hacivat: " Dayının adı Mervan mıydı? "
Karagöz: " Van daha ileride Acem sınırında. "
Hacivat: " Eee? "
Karagöz: " Orada bir göl varmış. Deniz kadar büyükmüş. "
Hacivat: " Göl deniz kadar büyük olur mu? Deniz gölden büyüktür. "
Karagöz: " Marmara Denizi, Ege Denizi. "
Hacivat: " .... "
Karagöz: " Karadeniz, Akdeniz. "
Hacivat: " Bunları niye sayıyorsun? "
Karagöz: " Saymayı bilirim, bir, iki, üç. "
Hacivat: " Sonra. "
Karagöz: " Üç, iki, bir. "
Hacivat: " Sonrası yok mu? Sen kaça kadar okudun? "
Karagöz: " Üçe kadar. Matematikte birinciydim. "
Hacivat: " Belli, sondan birinci. "
Karagöz: " Okumam da iyidir. "
Hacivat: " Şu dükkanın levhasını oku bakalım. "
Karagöz: " Kem küm. "
Hacivat: " Sonra. "
Karagöz: " Ham hum. "
Hacivat: " Senin neden üçe gidemediğin belli. "
Karagöz: " Üçe gidecektim ama evden göndermediler. "
Hacivat: " Neden? "
Karagöz: " Çok şey öğrenmiştim, beynim dolmuştu. "
Hacivat: " Yapma ya? "
Karagöz: " Bana ayaklı kütüphane diyorlardı. "
Hacivat: " Ayaklı kütüphane ha? "
Karagöz: " Sen de bir şey bilmiyorsun Hacivat? Sen kaça kadar okudun? "
Hacivat: " Beşi bitirdim. "
Karagöz: " Beşi mi? Ben senden çok okumuşum. "
Hacivat: " Vay vay! Üç mü büyük, beş mi? "
Karagöz: " Sen de amma cahilsin be Hacivat. Tabi ki üç büyük. "
------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: KOCA KAFALI BİR KELEŞ
Hacivat: " Gökyüzünde yıldız var, ay var. "
Karagöz: " Yeryüzünde baldızımın yaptığı çay var. "
Hacivat: " Gökyüzünde bulut var, güneş var. "
Karagöz: " Yeryüzünde unutma keleş var. "
Hacivat: " Karagözüm, keleş mi var? "
Karagöz: " Var tabi, koca kafalı bir keleş var. "
Hacivat: " Acaba kim bu keleş? "
Karagöz: " Kim olacak tabi ki sen. "
Hacivat: " Aman Karagözüm, kafan benimkinden büyüktür. "
Karagöz: " Çaresiz kaldığın için, şu attığın çığlıktır. "
Hacivat: " Senin denizin bitmiş, çırpındığın sığlıktır. "
Karagöz: " Sığır sana derler, benden fışkıran sağlıktır. "
Hacivat: " Sığır bana mı derler? Ben sığır falan değilim. "
Karagöz: " Sağır değilsin ama sığır olduğun muhakkak. "
Bana nasıl sığır dersin diyen Hacivat, Karagöz'ün yüzüne sert bir tokat vurur. Karagöz yere yuvarlanır, ayağa kalkar. Sol eli sol yanağının üstündedir.
Karagöz: " Aman Hacivat, bana vurdun. "
Hacivat: " Sen de dayak istedin durdun. "
Karagöz: " Zalim Hacivat, bana vurma. "
Hacivat: " Senin uçarken gördüğün telli turna. "
Karagöz: " Hamama gittim, yoktu boş kurna. "
Hacivat: " Ben seni bilirim, çalar durursun zurna. "
Karagöz: " De git Hacivat, alırım seni ayağımın altına. "
Hacivat: " O biraz zor, bugün üzüm şerbeti içtim. "
Karagöz: " Tarlada buğday, başak mı biçtin? "
Hacivat: " Karagözüm, bugün çok saçmaladın. "
Karagöz: " Hacivatım, seçmeyi bilemedin. "
Hacivat: " Yanlışta olan ben değilim, sensin Karagözüm. "
Karagöz: " Tepeni delerim, budur son sözüm. "
Hacivat: " Karagözüm, barış yapalım, sun bana bir salkım üzüm. "
Karagöz: " İki karış uzakta dur, bir bardak zıkkım çözüm. "
Hacivat: " Nasıl olur, bir bardak zıkkım çözüm? "
Karagöz: " İç zıkkımın kökünü, titrerken gör çözümü. "
Hacivat: " Aman Karagözüm, zıkkım zehir olmasın? "
Karagöz: " Zehir, tehir olmasın, bardağa dolsun. "
Hacivat: " Dur Karagözüm, zehir bardağa dolmasın. "
Karagöz: " O zaman Hacivat sessiz kalsın. "
Hacivat: " Ağzıma fermuarı çektim, işte bak sustum. "
---------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: GÜBRE
Hacivat Karagöz'ün evinin önünden geçerken, Karagöz pencereden Hacivat'ın üstüne atlar, boğuşmaya başlarlar. Yoldan geçen adamlar ikiliyi ayırırlar, bunlar sakinleşince adamlar gider. Yalnız kalınca Hacivat sorar: " Aman Karagözüm, bana neden saldırdın? Ben sana ne yaptım? "
Karagöz: " Şuna bak, bir de ne yaptım diye soruyor. "
Hacivat: " Söyle canım efendim, bir suçum varsa bileyim. "
Karagöz: " Cenabettin Bey yalıya bahçıvan arıyormuş. Zoti'yi göndermişsin. "
Hacivat: " Doğrudur. Zoti iyi bahçıvandır "
Karagöz: " Ben kötü bahçıvan mıyım? "
Hacivat: " Hayır, kötü bahçıvan değilsin. "
Karagöz: " O zaman beni gönderseydin. "
Hacivat: " Geçen defa seni gönderdiydim. Bahçedeki güllerin altına insan gübresi dökmüşsün. O kadar gül soldu. "
Karagöz: " Eee Cenabettin Bey geldi, Karagöz gülleri gübrele dedi. "
Hacivat: " Ama olmaz ki, insan gübresi dökülmez ki. "
Karagöz: " Ne gübresi dökülür? "
Hacivat: " Hayvan gübresi dökülür. "
Karagöz: " Kedi, köpek gübresi. "
Hacivat: " Olmaz. "
Karagöz: " Kuş, fare gübresi. "
Hacivat: " Olmaz Karagözüm, olmaz. "
Karagöz: " Bunlar hayvan değil mi? "
Hacivat: " Hayvan ama gübreleri bahçede kullanılmaz. "
Karagöz: " Kullanılırsa ne olur? "
Hacivat: " Topraktaki bitkiyi öldürür. Tarla, bahçe bozulur. "
Karagöz: " .... "
Hacivat: " Bir de Cenabettin Bey'i sokakta kovalamışsın. "
Karagöz: " Kovalarım tabi. Bana kızdı, bağırdı. "
Hacivat: " Kızar, bağırır. Yalının bahçesini tümden bitirdin. Bahçeyi temizletti, yeniden gül ektiriyor. "
Karagöz: " Keşke ben ekseydim gülleri. "
Hacivat: " Artık sana orası yasak. "
Karagöz: " Gülleri eksinler de sonra ben bakımını yaparım. "
Hacivat: " Karagözüm, söyle bakalım ne gübresi kullanırsın? "
Karagöz: " Sen söyle. "
Hacivat: " Ahır hayvanlarının gübresi. Say bakalım. "
Karagöz: " İnek, öküz gübresi. "
Hacivat: " Başka. "
Karagöz: " Boğa, tosun gübresi. "
Hacivat: " Başka. "
Karagöz: " At, eşek gübresi. "
Hacivat: " Başka, başka. "
Karagöz: " Koyun, keçi gübresi. "
Hacivat: " Değil mi ya? İşte bunları kullanmalısın? "
Karagöz: " Bak hepsini bildim. Zoti'yi kov, beni işe al. "
Hacivat: " Zoti'yi kovmam ama seni işe alırım. Yeni bir iş. "
Karagöz: " Yeni bir iş mi? Ne işi bu? "
Hacivat: " Yük taşıyacaksın. Sandık sandık domates. "
Karagöz: " Gündelik ne kadar? "
Hacivat: " Gündelikler hep aynı. Bu işin bir de ayrıcalığı var."
Karagöz: " Ayrıcalık mı? Neymiş o çabuk söyle. "
Hacivat: " İstediğin kadar domates yiyebilirsin. "
Karagöz: " İstediğim kadar mı? Desene yaşadım. Midem bayram edecek. "
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,280
» Forum posts: 5,871
Read More / Comment 
