<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Rasitu - Portal]]></title>
		<link>https://rasitu.de/</link>
		<description><![CDATA[Rasitu - https://rasitu.de]]></description>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2026 19:50:52 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Dualarla ilgili çeşitli sorular]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35346</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:22:57 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35346</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dualarla ilgili çeşitli sorular</span></span><br />
<br />
Sual: Ev alırken, (Ya Rabbi hayırlı ise, bu evi nasip eyle), yahut evlenirken, (Evlenmek hayırlı ise, evlenmemi nasip eyle) diye dua etmemeli, (Hayırlısı ile ver) demeli deniyor. Bunun hangisi uygun ve aradaki fark nedir?<br />
CEVAP<br />
Hayırlısı ise ver demekte bir teslimiyet vardır, uygundur. Hayırlısı ile ver demek de, uygunsuz değildir. Fakat, sanki bunda ısrar var, illa o şeyin olması isteniyor. Birinci şekilde söylemek daha iyi olur.<br />
<br />
Sual: (Vaki olanda hayır vardır) veya (Hayırlısı olur inşallah) deniyor. Böyle demek uygun mu?<br />
CEVAP<br />
Vaki olanda hayır vardır demek, irade ve tercihimizin dışında ve sebeplere yapıştığımız halde, başımıza ne gelirse gelsin, sabretmeli, şikayetçi olmamalı; sabredersek, bizim için neticesinin hayır olacağını bilmeli demektir. Yoksa, herkesin başına gelen her şey, onun için mutlaka hayra sebep olur demek değildir.<br />
<br />
(Hayırlısı olur inşallah) demek, Allahü teâlâ bunun neticesini senin için hayırlı yapsın, hata ve kusurunu affetsin, yanılmaktan, zarar görmekten korusun, sana nimet ihsan etsin demektir.<br />
<br />
Sual: Başımıza bir bela gelince, bir yakınımız ölünce nasıl dua etmeliyiz?<br />
CEVAP<br />
Ümmü seleme validemiz, şöyle anlattı:<br />
Peygamber efendimiz, (Sıkıntıya düşen, “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun [âyetini okuduktan sonra], Ya Rabbi, başıma gelen musibetin ecrini ver ve bana bundan daha hayırlısını lutfet” diye dua ederse, Allahü teâlâ onu o sıkıntıdan kurtarır ve ona daha hayırlısını verir) buyurdu. Sonra,<br />
“Ben, Ebu Seleme ölünce böyle dua etmiştim. Allahü teâlâ da bana Ebu Seleme’den daha hayırlısını, yani Resulullahı verdi” dedi. (Müslim)<br />
<br />
Sual: Hatmi tehlil gibi zikirleri, bir murat için okunan duaları abdestsiz de okumak caiz midir?<br />
CEVAP<br />
Evet bütün zikirler ve dualar abdestsiz okunabilir. Ancak abdestli okumak elbette iyidir. Hele bir murat için okunan dua ve zikirleri abdestli okumaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Sual: Kuleuzüleri okuduktan sonra avuca üfleyip elleri vücuda sürmenin faydası var mı?<br />
CEVAP<br />
Resulullah efendimiz, bazı âyetleri okur mübarek avuçlarına üfler ve avuçları ile mübarek vücutlarını mesh ederlerdi. Birçok hastalık için iyidir.<br />
<br />
Sual: Arapça bilmeyen kimsenin duaları Türkçe olarak okumasında mahzur var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Namaz, hutbe, ezan gibi yerlerdeki dualar hariç, duaları Türkçe olarak söylemek caizdir. Ancak bazı duaların tam Türkçeleri olmuyor. Tercümeleri aslının yerini tutmuyor. Mesela selam da bir duadır. Ama bunların Türkçeleri olmaz. Resulullah efendimizin bildirdiği şekilde selamün aleyküm veya esselamü aleyküm diye selam vermelidir.<br />
<br />
Sual: Camide tesbih çekerken, dua ederken veya Kur'an-ı kerim okunurken, mazeretsiz bağdaş kurup oturmakta mahzur var mı?<br />
CEVAP<br />
Bir rahatsızlık yoksa öyle oturmamalıdır.<br />
<br />
Sual: Namaz kılmış olana, (Allah mübarek etsin) mi denir, yoksa (Allah kabul etsin) mi?<br />
CEVAP<br />
Allah mübarek etsin denir.<br />
<br />
Sual: Haram olan bir şeyi elde etmek için ya da yapabilmek için dua etmek haram mı? Mesela ya Rabbi bana rakı içmeyi nasip eyle demek haram mıdır?<br />
CEVAP<br />
Evet haramdır.<br />
<br />
Sual: Bazıları, bir din kitabını mesela Mektubatı okuyup bitirdikten sonra Sadakallahülazim diyorlar. Bir mahzuru var mı?<br />
CEVAP<br />
Öyle söylemek uygun değil. Sadakallahülazim demek, Allah doğru söyledi demektir. Kur'an-ı kerim için söylenir.<br />
<br />
Sual: Amenerresulü okunurken dinleyenlerin dua kısmında yavaşça âmin demeleri caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Caizdir.<br />
<br />
Sual: Hadis-i şerifte, (Sabah-akşam, Haşr suresinin son üç âyetini okuyan şehit olarak ölür) buyurulduğu için, sabah-akşam Haşr suresinin sonunu okuyorum. Camide kıldığım zaman imam okuyor, biz dinliyoruz. Ben okumasam, yine aynı sevaba kavuşur, şehit olarak ölür müyüm?<br />
CEVAP<br />
Kur’an-ı kerimi okumak sünnet, dinlemek farzdır. Dinleyen, okuyandan daha fazla sevap aldığı için, ayrıca okuması gerekmez. Her gece Amenerresulü’yü okuyan da, imamdan dinlemişse, onun da okuması gerekmez.<br />
<br />
Sual: Bir şey okuduktan sonra veya vaazdan sonra el fatiha deniliyor. Fatiha okumak şart mı?<br />
CEVAP<br />
Fatiha denince fatiha okumak şart değil ama okumak iyi olur<br />
<br />
Sual: Bilgisayarda yüklü bulunan sure ve duaları kulaklıkla dinlemekte mahzur var mı?<br />
CEVAP<br />
Mahzuru olmaz.<br />
<br />
Sual: Duaya nasıl başlamalı?<br />
CEVAP<br />
Şöyle başlanabilir:<br />
(Elhamdülillahi Rabbilalemin essalatü vesselamü alâ resulina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmain.)<br />
<br />
Sual: Namazdan sonra fatiha okumak sünnet mi bid'at mi?<br />
CEVAP<br />
Caizdir, mahzuru yoktur.<br />
<br />
Sual: Bazen yazı yazarken, yapacağım şeyi unutuyorum, ne yazacaktım ki diye düşünüyorum. Unutmamak için veya hatırlamak için bir dua yok mu?<br />
CEVAP<br />
Büyük bir zata bir dua et de şu olsun diyorlar, o da dua ediyor ve o iş oluyor. O duayı bize de öğret diyorlar. Öğretiyor, fakat onlarınki kabul olmuyor. Sebebini soruyorlar. (Bu 30 senenin mahsulüdür. 30 senedir dua ediyorum, siz de devamlı edin bir gün duanız kabul olur) buyuruyor.<br />
<br />
Bir kimse yazı yazarken unuttuğu, hatırlayamadığı şeyler oluyormuş. Resulullah efendimiz ona buyuruyor ki:<br />
(Kalemini kulağına koy. Söyleneni daha iyi hatırlarsın.) [Tirmizi]<br />
<br />
Ne yazacağını unutan kimse kalemini kulağına koymalı ve Resulullaha salevat-ı şerife getirmelidir.<br />
<br />
Sual: Çocuğumun yaramazlıklarına karşı okuyabileceğim dua var mı?<br />
CEVAP<br />
Hem kendiniz ona hayır dua edin, hem de çocuğa namaz kılmayı, bazı sureleri, duaları öğretin. Mesela La havle’yi öğretin. Çocuğun yaramaz olması iyidir. Meşhur büyük kimseler çocukken çok yaramaz imiş. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:<br />
(Çocuğun küçüklüğünde yaramaz oluşu, büyüklüğünde aklının ziyadeliğidir.) [Hakim]<br />
<br />
Sual: Dua ederken 3 veya 7 kere tekrar etmek gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
3 veya 7 kere tekrar etmek isteğimizi kuvvetlendirmek içindir. Mesela (Ya Rabbi günahlarımı affet) diye 7 kere söylenebilir. Veya (Ya Rabbi çocuğu salih olarak büyüt) diye 3 veya 7 kere söylenebilir.<br />
<br />
Sual: Haram işleyen biri, çok günah işliyorum, elimi açıp dua etmeye yüzüm yok, ben namaz kılamam derse buna ne denir?<br />
CEVAP<br />
Ne kadar çok günah işlerse işlesin yine namaz kılmalıdır. Çünkü namaz bir çok günahların affına sebep olur. Bir çok kötülüklerden korur. İyi biri olmaya sebep olur.<br />
<br />
Sual: Namazda secdede dua edebilir miyiz?<br />
CEVAP<br />
Farz namazların secdesinde dua edilmez. Ancak bazı nafileleri kılarken secdede bildirilen tesbihler okunur. Namaz haricinde secdeye kapanıp dua edilir.<br />
<br />
Sual: Allah gönlüne göre versin diye dua uygun mu?<br />
CEVAP<br />
Biz hakkımızda ne hayırlıdır bilemeyiz. Allahü teâlâ hakkında hayırlı olanı nasip etsin demeli, bizim arzu ettiğimiz kendi zararımıza olabilir.<br />
<br />
Sual: Haddimi bilmeden Ya Rabbi beni de imtihan et diye dua ettim... ve bir daha da kendime gelemedim. Ne yapmam lazım?<br />
CEVAP<br />
Evet gerçekten çok büyük söz etmişsiniz. İnsan acizdir, imtihana dayanabilir mi? İnsan kendine beddua eder mi hiç? Öyle dua ettiğinize tevbe edin. Bir zaman adamın biri, Ya Rabbi beni sıkıntılara karşı sabredenlerden eyle diye dua ediyor. Peygamber efendimiz, (Bela mı istiyorsun?) buyuruyor.<br />
<br />
Sual: Peygamber efendimizin en çok okuduğu dua ne idi?<br />
CEVAP<br />
“Rabbena atina...” idi. (Beyheki)<br />
<br />
Sual: Hadis-i şerifte, sabah ve akşam namazlarından sonra, Haşr suresinin [hüvallahülleziden itibaren] son üç âyetinin okunması bildiriliyor. Halbuki çok yerde Lev enzelnadan okunuyor. Yine hadiste, namazlardan sonra, 10 ihlas okunması bildirilirken, siz 11 ihlas okunacağını bildirdiniz. Niçin böyle yapılıyor?<br />
CEVAP<br />
Bir hususta birkaç rivayet varsa, en faziletli olanını seçmek iyi olur. Haşr suresinin sonunu Lev enzelnadan okumak daha iyi olur. Namazdan sonra 10 veya 11 İhlas okunması bildirilmiştir. 11 defa okumak daha iyidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Sabah namazından sonra 11 defa ihlas okuyan müslümana, Cennette bir burç verilir.) [Haraiti] (Bu hadis-i şerif, Ramuz’un 382. sayfasında da vardır.)<br />
<br />
Sual: (Ya Rabbi, hakkımda hayırlı ise şu kızı veya şu oğlanı bana nasip eyle) diye dua etmekte mahzur var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Hayırlı ise dediğinize göre, hiç mahzuru yoktur. Çok iyi olur.<br />
<br />
Sual: Neden sürekli sayılar var dualarda, onu hiç anlamıyorum. Mesela neden mezarlık önünden geçerken 3 İhlas 1 Fatiha okumam gerekiyor? Neden 2 İhlas değil?<br />
CEVAP<br />
Peygamber efendimiz, üç ihlas okuyan Kur’an-ı kerimi hatmetmiş gibi sevap alır buyuruyor. Fatihanın faziletini bildiriyor. Peygamber efendimiz iki deseydi, siz kalkar, (Neden iki ihlas da üç değil) derdiniz. Yemin kefareti için 3 gün peş peşe oruç tutulur niye iki veya 4 değil de 3? Dinin emri öyle! Niye sabah namazı 4 rekat, öğle 10, ikindi 8, akşam 5 rekat? Allah öyle emrettiği için. Suç rakamlarda değildir, bu tür yanlış anlama, bilgisizlikten veya itikad zayıflığından ileri gelir.<br />
<br />
Sual: Dualarda, Allah’ım affet ..bağışla yâ Rab! Allah’ım yardım et emir kipli ifadelerle hâşâ Allah’a emredercesine Zâtını bir ast, kendimizi de üst yerine koymuyor muyuz? Herkes niye böyle yanlış dua ediyor?<br />
CEVAP<br />
Peygamber efendimiz öyle dua ederdi, bize de öyle dua edin diye emrediyor. Allahü teâlâ da öyle buyuruyor. Bunlar emir değil, istektir, arzudur. Ya Rabbi günahlarımı affet demek emir değil, ricadır, yalvarmadır.<br />
<br />
Sual: Fâsık babaya hayır dua edilir mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual: Duaları PVC kaplayarak kullanmak caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual: Herkesin gözü önünde tesbih ile, numaratörle zikir çekmek riya olur mu?<br />
CEVAP<br />
Riya kalbde olur. Herkes görsün diye çekiliyorsa riya olur, alışkanlık olduğu için çekiyorsa veya kalbinde hiç gösteriş düşüncesi yoksa riya olmaz. Ancak herkesin gözü önünde çekmek fitneye veya suizanna sebep olabilir.<br />
<br />
Sual: Evde çoluk çocuğun yanında, tesbih çekmem ve kuşluk gibi nafile namazları kılmam riya olur mu?<br />
CEVAP<br />
Olmaz. Bilakis onlara örnek olunmuş olur.<br />
<br />
Sual: Hastayı papaza okutmak caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Asla caiz değildir.<br />
<br />
Sual: 3 ihlas 1 Fatiha okunuyor. Kur'anı mushaftaki sıra ile okumak vacip değil mi?<br />
CEVAP<br />
Fatiha dua olarak sonda okunur.<br />
<br />
Sual: Yağan yağmur hürmetine diye dua etmek caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet. Yağmur, rahmet-i ilahiyye alametidir. Zarf söylenip mazruf kastediliyor.<br />
<br />
Sual: (Günahsız sabiler hürmetine) diye dua etmek caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual: Dua niyetiyle Fatiha okurken Besmele çekmek gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual: Arabi bilenin, dua ve hadisi latin harfiyle yazıp okuması caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Caiz değildir.<br />
<br />
Sual: Eshab-ı Bedrin isimleri yazılı kağıdı eve asmak veya üzerimizde taşımakta fayda var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Eshab-ı Bedrin isimlerinin şifa ve bereket verdiği, Kabani’nin (Esma-i Ehl-i Bedr) kitabında yazılıdır.<br />
<br />
Unutmak özürdür<br />
Sual: Günlük dualarımı okurken, şaşırıp fazla okuduğum oluyor. Mesela 500 lâ havle çekerken 510 veya 520 olabiliyor. Bunun mahzuru olur mu? Namaz tesbihlerinde de bazen 33 yerine 34, 35 olabiliyor. Mahzuru olur mu?<br />
CEVAP<br />
Unutunca mahzuru olmaz. Kasten sünnet olan miktarı değiştirmek mahzurludur. Yanlışlıkla eksik veya fazla olmasının mahzuru olmaz.<br />
<br />
Sual: Âyat-ı hırz, flash bellek denen disklere yüklense ve bu diski üstümüzde taşısak, muska taşımış gibi faydasını görür müyüz? Yani diskteki yazı, muska hükmünde olur mu?<br />
CEVAP<br />
Hayır. Bu cihazların hafızasındaki bilgiler, 0–1 şeklinde kodlarla ifade edildiği, yazı halinde olmadığı için, muska hükmünde olmaz.<br />
<br />
Üçgen şeklinde muska<br />
Sual: Muska taşımak caiz midir? Muska nasıl kaplanır? Üçgen şeklinde olmasının, onunla tuvalete girilmesinin mahzuru var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Dinin bildirdiği dua ve âyetlerin yazılı olduğu muskayı taşımak caizdir. (Fetava-yı hadisiyye)<br />
<br />
Muskanın üçgen veya başka bir şekilde olmasının da hiç mahzuru yoktur. Muska ya yedi kat balmumu kaplanmış muşamba denilen beze sarılır veya tek kat deri yahut naylona sarılır. Bu haliyle tuvalete girmekte de mahzur olmaz. Cünübün taşımasında da mahzur olmaz.<br />
<br />
Nutuk çeker gibi<br />
Sual: Seadet-i Ebediyye’de, (Cuma namazından sonra cemaatle dua yapmak cahilliktir. Vaazdan sonra toplanarak vaizin yüksek sesle dua yapması bidattir) deniyor. Cuma namazlarından sonra, okunan hatm-i şerifleri, cüzleri, kelime-i tehlilleri ölmüşlerimizin ruhlarına hediye etmek de bu hükme girer mi?<br />
CEVAP<br />
Girmez. Uygun olmayan, camide yüksek sesle, konferans verir gibi, nutuk çeker gibi vaaz ve dua etmektir.<br />
<br />
Sual: Peygamberimiz diri olduğuna, işittiğine ve verilen selamı aldığına göre ya Muhammed, ya Muhammed diyerek tesbih çekmek caiz midir?<br />
CEVAP<br />
İşitmek ve selamı almak ayrı şey, Ya Muhammed diye tesbih çekmek ayrı şeydir. Esselamü aleyke ya Resulallah denir, şefaat ya Resulallah denir, ama dediğiniz gibi tesbih çekmek caiz olmaz. (M. Nasihat)<br />
<br />
Sual: Sonradan çıkan bid’at diye hoparlörle, kasetle ibadet etmenin caiz olmadığı bildiriliyor. O zaman dijital tesbihlerle de zikretmenin ve tesbih çekmenin caiz olmaması gerekmez mi?<br />
CEVAP<br />
Gerekmez. Dijital tesbihlerle ibadet edilmiyor, sadece sayı sayılıyor. Kaç kere Allah denmişse o tespit ediliyor. Yoksa bizzat dijital tesbih, hoparlör gibi, kaset gibi Kur’an okumuyor, zikretmiyor, yeni bir ses meydana getirmiyor, sadece sayıyı gösteriyor.<br />
<br />
Elle yazmak<br />
Sual: Dua âyetlerinin ve diğer duaların, evimizde bulundurmak ve üzerimizde taşımak için, elle yazılması şart mıdır? Yazıcıdan çıktı alınsa veya fotokopi çekilse de olur mu?<br />
CEVAP<br />
Evet, olur. Mutlaka elle yazmak gerekmez.<br />
<br />
Şeytandan korunmak için<br />
Sual: Şeytandan korunmak için, cima esnasında, âyât-ı hırzın, boyunda asılı olması caiz midir?<br />
CEVAP<br />
Evet, caizdir. Yatağa euzü besmele ile girilince de, şeytan yaklaşamaz.<br />
<br />
Sual: Çeşitli ihtiyaçlarımız oluyor. Bunları insanlara bildirmenin mahzuru olur mu?<br />
CEVAP<br />
Dilenmek veya ücretsiz yaptırmak gibi ise, caiz olmaz. Sebeplere yapıştıktan sonra, işimiz olmuyorsa, dua edip, ihtiyaçlarımızı Allahü teâlâya havale ederiz. Hadis-i şerifte,<br />
(İnsan, ihtiyaçlarını, Allaha havale ederse, Allahü teâlâ, onun ihtiyaçlarını [meydana getirecek sebepleri] ihsan eder) buyuruldu. (Hakim)<br />
<br />
Mesela, herkesin ona merhamet ve hizmet etmesini temin eder. Bir beyit şöyledir:<br />
<br />
Hak, irade edince, her işi âsân eder,<br />
Sebebini yaratır, bir anda ihsan eder.<br />
<br />
Kenz-ül arş duası<br />
Sual: Kenz-ül arş duası muteber midir?<br />
CEVAP<br />
Hadis kitaplarında (Kenz-ül arş) diye bir dua yoktur. Bu duanın faziletinde çok mübalağa vardır. Mesela deniyor ki:<br />
(Cebrail bana dedi ki: Kim ömründe bir kere bu duayı okursa, Allahü teâlâ onu, kıyamette yüzü ayın on dördü gibi parlak haşreder. Herkes onu, bir peygamber veya melek sanır. Ben ve sen onun kabrinin üzerinde dururuz. Ona hesapsız ve azapsız, üzerine binip Cennete girmesi için Cennetten bir Burak getirilir. Sırat köprüsünden şimşek gibi geçer. Onun günahı denizlerin suyundan, yağmurların damlasından, ağaçların yapraklarından, kumların adedinden, daha fazla olsa da, affedilir.)<br />
<br />
İnsafla düşünmeli, bir insan kum sayısınca içki içse, ağaçların yaprakları sayısınca zina etse, denizlerdeki suyun damla sayısı kadar kumar oynasa, yağmurların damlası sayınca faiz yese, bu duayı bir kere okuyunca hemen affoluyor. Herkes onu melek veya peygamber sanıyor. Bir kimse, her günahı işlese, İslam’ın beş şartını yapmıyorsa, üstelik itikadı da düzgün değilse, bu duayı bir kere değil, bin kere okusa, doğruca Cennete nasıl gidebilir ki? Muteber kitaplarda olmayan bu ve benzeri duaların faziletine itibar edilmemeli.<br />
<br />
Dua olarak okumanın da, dinen bir mahzuru olmaz.<br />
<br />
Sual: Rabbi yessir ve lâ tüassir Rabbi temmim bil hayr duası ne zaman okunur?<br />
CEVAP<br />
Mubah olan herhangi bir işe başlarken okunur. Mesela Kur'an-ı kerim öğrenmeye başlarken, yazı yazarken, bina yaparken, dine aykırı olmayan bir işe başlarken söylemek iyi olur. Yapılan işin kolay gelmesi, zor gelmemesi ve hayırla neticelenmesi için dua etmiş oluyoruz.<br />
<br />
Korkmamak için<br />
Sual: Doğumdan sonra bir tıkırtı duyunca bile korkan kadınların ne yapmaları gerekir?<br />
CEVAP<br />
Şifa âyetleri yazılı kâğıdı suya koyup, bu suyu içmeli. Şifa âyetleri birçok hastalığa iyi gelir.<br />
<br />
Kekeme Duası<br />
Sual: Dilimdeki pelteklikten dolayı çok doktora gittim, bir çare bulamadım. Ne yapmam uygun olur?<br />
CEVAP<br />
Şifa âyetlerini ve dualarını, ihlâsla okumak iyi gelir. Taha suresinin 25., 26., 27. ve 28. âyetlerini okumak da iyi gelir. Orijinali için tıklayınız.<br />
<br />
33’lük tesbih kullanmak<br />
Sual: Tesbihi elime alınca Allah’ı hatırlıyorum. Dışarıda, yollarda riya, gösteriş olmaması için 99’luk tesbih yerine 33’lük tesbih kullanmak uygun olur mu?<br />
CEVAP<br />
Riya kalbde olur. Evde bir kişinin yanında da riya olabilir. Dışarıda başkalarının dikkatini çekiyor. 33’lük tesbih, 99’luğa göre daha az dikkati çeker, kullanılabilir. Genelde 33’lük tesbihle oynayanlar çok olduğu için, zikir olduğu pek anlaşılamaz. Burada önemli olan, dikkati çekmemektir.<br />
<br />
Her gün okumak<br />
Sual: Duaları kendine vird edinip, her gün belli sayıda okumak bid’at midir?<br />
CEVAP<br />
Hayır, bid’at değil, sünnettir. Vird, devamlı yapılan, âdet haline getirilen ibadet, tesbih ve dualar demektir. Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:<br />
(“Bismillâhillezî lâ-yedurru me’ asmihî şey’ün fil-erdı velâ fissemâi ve hüves-semî’ul’alîm” duasını sabah 3 kere okuyana akşama kadar, akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez.) [İbni Mace]<br />
<br />
(Her namazdan sonra 3 kere, “Estagfirullâhel’azîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü ileyh” okuyanın, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni]<br />
<br />
(Sabah-akşam 7 kez, “Hasbiyallahü lâ ilahe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil’azîm” okuyan dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtulur.) [İbni Sünni]<br />
<br />
(Cuma namazından sonra, 7 kere İhlas, Felak ve Nas surelerini okuyan, bir hafta kazadan, beladan ve kötü işlerden korunur.) [İbni Sünni]<br />
<br />
(Sabah veya akşam namazını kıldıktan sonra, 7 defa “Allahümme ecirnî minen-nar” diyen, o gün ölürse Cehennemden korunur.) [Nesai]<br />
<br />
(Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni]<br />
<br />
(Her namazdan sonra 33 kere “Sübhanallah”, 33 kere “Elhamdülillah”, 33 kere “Allahü ekber”, sonra bir kere, “Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerîke leh, lehül-mülkü velehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” diyen kimsenin deniz köpüğü kadar günahı olsa da affedilir.) [Müslim]<br />
<br />
(Bir kimse, sabah akşam yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, o gün ve o gece hiç kimse onun kadar sevab kazanamaz.) [Deylemi]<br />
<br />
(Vird edinip, her zaman okuduğu dua veya tesbihi, ihmal edip, okumadan yatan kimse, sabah namazından öğle namazına kadar olan vakit içinde okursa, yine gece okumuş gibi sevaba kavuşur.) [Müslim]<br />
<br />
Emeklerimizi boşa çıkarma<br />
Sual: Allah’ım emeklerimizi boşa çıkarma diye dua ediliyor. Sanki Allah emeklerimizi boşa mı çıkarır? Böyle dua etmek caiz midir?<br />
CEVAP<br />
Evet, caizdir. Emeklerimize sevab veren veya boşa çıkaran elbette Allahü teâlâdır. Kalbleri kaydırıp Cehenneme atan da odur. Bir âyet-i kerime meali:<br />
(Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi saptırma, kaydırma!) [Al-i İmran 8]<br />
<br />
Bu, gaflete düşüp eski kötü halimize dönmek istersek, lütfedip, bizi eski halimize döndürme, ibadetlerimiz noksan olsa da kabul et, günahlarımızdan dolayı bizi perişan etme, hak ettiğimiz cezayı bize verme demektir, ama mesela (Ya Rabbi, rahmetini esirgeme!) denmez, çünkü esirgemek kelimesinin cimrilik anlamıda var. Bunun için Ya Rabbi rahmetini esirgeme yerine, ihsan eyle demelidir.<br />
<br />
Hayırlı kapı aç!<br />
Sual: Rüyamda (Allahümme yâ müfettihal ebvâb, iftah lenâ hayral bâb) duasını söylememi istediler. Böyle bir dua var mı, varsa, ne anlama geliyor?<br />
CEVAP<br />
Evet, öyle bir dua, vardır. (Ey kapılar açan [müşkülleri, sıkıntıları giderip ferahlatan] Allah’ım! Bize hayırlı kapı aç) anlamındadır.<br />
<br />
Elleri aşağıya çevirmek<br />
Sual: Namazdan sonra yapılan dualarda eller aşağıya çevrilir mi?<br />
CEVAP<br />
Hayır, çevrilmez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Dua ederken ellerinizi göğe doğru açın, aşağı doğru çevirmeyin, bitince yüzünüze sürün!) [Ebu Davud]<br />
<br />
Kuraklıkların geçip yağmur yağması için yapılan duada da eller aşağıya çevrilmez. Yağmur duasında eller omuzdan yukarı kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan dualarda, avuçlar göğe karşı açılır. Sadece hastalık, kıtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan dualarda, avuç içleri yere çevrilir. (Merakıl-felah şerhi)<br />
<br />
Allah olmayanlara da versin<br />
Sual: (“Allah, olmayanlara da versin” diye dua etmek caiz olmaz, çünkü bu, Allah’ın işine karışmak olur) diyorlar. Böyle dua etmek caiz değil mi?<br />
CEVAP<br />
Çok güzel bir duadır. O zaman her dua Allah’ın işine karışmak olur. Mesela, (Ya Rabbî, beni zengin eyle!) veya (Komşuma bir ev nasip et! Bana hayırlı uzun ömür ver, falanca zalimi kahreyle! Bana dünya ve âhiret saadeti nasip eyle!) diye dua etmek ibadettir, Allah'ın işine karışmak olmaz. Resulullah da böyle dualar etmiştir. Dua etmek ibadettir, Allah'ın işine karışmak olmaz.<br />
<br />
Ne muradın varsa<br />
Sual: (Allah, ne muradın varsa, gönlüne göre versin) deniyor. Böyle dua uygun mu?<br />
CEVAP<br />
Mahzuru olmaz, ama bu, fâsıklara, kötü kimselere söylenmez. Çünkü onların muratları ekseriya kötü olur. (Hakkında hayırlısı neyse, Allah onu nasip etsin) diye dua edilebilir.<br />
<br />
Üç kere okumak<br />
Sual: (Bir duayı üç kere okuyunca, artık onu her zaman okumak farz olur) diye bir şey var mı?<br />
CEVAP<br />
Hayır, öyle bir şey yok. Alışılıp devamlı yapılan bir ibadeti mazeretsiz terk etmek doğru değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Bir ibadeti devamlı yaparken, usanıp terk eden, Allahü teâlânın buğzuna uğrar.) [İbni Sünni] (Buğza uğrar demek günaha girer demek değildir. İyisini yapmamaktır.)<br />
<br />
Bir ibadeti devamlı yapmak çok kıymetlidir. Bir hadis-i şerif meali:<br />
(Allah katında en kıymetli amel, az olsa da, devamlı yapılandır.) [Buhari]<br />
<br />
Arkadan yapılan dua<br />
Sual: En makbul dua nedir?<br />
CEVAP<br />
Bir mümin, bir mümin için dua ederse, melekler âmin der. Melekler günah işlemedikleri için, duaları kabul olur. Günahkârların duası kabul olmaz, ama bir günahkâr mümin, diğerinin arkasından dua ederse, duası kabul olur. Çünkü bu duada riya olmuyor, bir menfaat karşılığı yapılmıyor. Sırf Allah rızası için yapılmış oluyor. (Düâ-i zahrul gayb icabete makrundur) yani (Gıyaben yapılan dua, icabete daha yakındır) denmiştir. Bu, (Bir müminin, diğer müminin arkasından yapacağı dua makbuldür) demektir. Bir hadisi şerif meali şöyledir:<br />
(Bir Müslümanın din kardeşinin arkasından ettiği hayır dua kabul olur. O dua edince, bir melek, “Âmin! Kardeşin için ne istiyorsan aynısını Allah sana da versin” der.) [Müslim]<br />
<br />
Demek ki, bir mümin, başka müminin arkasından dua edince, gıyaben yaptığı için ve bu duaya günahsız melek de âmin dediği için o dua makbul olur. Üstelik aynı şey kendimize verileceği için, kendimiz için de makbul dua etmiş oluyoruz.<br />
<br />
Kâfirler, fâsıklar dedikodu yaparlar, salihler dua ederler. Aradaki fark ne kadar önemlidir. Salih mümin olmaya çalışmalı, arkadaşlarımızın arkasından hep dua etmeliyiz.<br />
<br />
Ölmüşlerinin canına değsin<br />
Sual: Birine su verince, (Ölmüşlerin canına değsin) deniyor. Bu ne demek oluyor? Bir de su dağıtanın, suyun zehirli veya pis olmadığını ispat için, önce suyu içmesi uygun mudur?<br />
CEVAP<br />
Can, ruh demektir. Canına değsin demek, (Verilen suyun sevabı, ölmüş yakınlarının ruhlarına gitsin!) anlamında bir duadır. Su vermenin sevabı çoktur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Günahı çok olan, çok su dağıtsın!) [Şir’a şerhi]<br />
<br />
Sudan şüphelenme durumu varsa, önce dağıtan içebilir. Böyle bir durum yoksa, su dağıtan suyu önce oradakilere ikram etmeli, sonra kendi içmeli. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Bir topluluğa su dağıtan, suyu en son kendisi içer.) [Müslim]<br />
<br />
Sünnete uygun dua ederken<br />
Sual: (Namaz içinde, tavafta ve yatarken edilen dualarda kollar kaldırılmaz ve eller yüze sürülmez) deniyor. Namaz haricinde, dua ederken elleri açmamak ve yüze sürmemek mi gerekiyor?<br />
CEVAP<br />
Sadece bildirilen yerlerde eller açılmaz. Onların haricinde dua ederken eller açılır, duadan sonra eller yüze sürülür. Birkaç örnek verelim:<br />
Resulullah efendimiz, Medine’de, minberde hutbe okurken, ellerini kaldırıp, dua ederdi. (Mir’at-i kâinat)<br />
<br />
Yatalak hasta bir nine, Hazret-i Ömer’in vefat haberini alınca, hemen ellerini açıp, (Yâ ilâhel âlemin! Ben o hastalığı, ihtiyaçlarımı bizzat karşılayan Ömer’in yardımıyla çekerdim. Ömer gittiğine göre, benim de ruhumu al, ben Ömer olmadan yaşayamam) diye dua etti. Duası kabul olup, vefat etti.(M. Ç. Güzin)<br />
<br />
Bir gün gazada, yiyecek bitti, asker sıkıntı içerisindeyken, Resul-i ekrem, (Allahü teâlâ size, Güneş batmadan rızık gönderecektir) buyurdu. Hazret-i Osman, Resul-i ekremin her sözünün muhakkak doğru olduğunu bildiği için, yiyecek aramaya çalıştı. Bir yerde, dört deve yükü yiyecek buldu. Fiyatın yüksekliğine bakmadan satın alıp Resulullah'a hediye olarak getirdi. Resulullah'ın sözünün doğruluğu meydana çıkınca, müminler sevindi, münafıklar üzüldü. Server-i âlem mübarek ellerini açıp, (Yâ Rabbi, Osman’a çok ecir ver!) diye dua etti. (İslam Tarihi Ans.)<br />
<br />
Hazret-i Halid bin Velid, günahlarının affı için, dua etmesini isteyince, Resulullah efendimiz ellerini açarak, (Yâ Rabbi! Halid’in günahlarını bağışla!) diye dua etti.<br />
<br />
Bir kimse, Hazret-i Ebu Bekir’den dua ister. O da, ellerini açıp, (Yâ Rabbi, bir günahkâr kul, bir günahkâr kulundan dua istiyor. İkisinin de günahlarını affet!) diye dua eder.<br />
<br />
Yalnız yağmur duasında, kıbleye dönülüp avuçlar semaya karşı açık olarak omuz hizasına kadar veya daha yukarı kaldırılıp ayakta dua edilir. Başka dualarda eller böyle kaldırılmaz.<br />
<br />
Bir şey istemek için yapılan dualarda, avuçlar göğe karşı açılır. Sadece hastalık, kıtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan dualarda, avuç içleri yere çevrilir. (Merakıl-felah şerhi)<br />
<br />
Bela istemek mi?<br />
Sual: Bir arkadaş, (“Ya Rabbi, Cennetteki derecemi yükselt” veya “Beni Cennette Peygamberimize komşu et!” diye dua edilmez. Başka birine de böyle dua edilmez. Çünkü o kişinin bu nimetlere erişecek ameli yoksa, bunlara kavuşabilmek için, Allah ona bela üstüne bela verirmiş. Onun için ne kendimize, ne de başkalarına böyle dua etmek uygun değildir) dedi. Duamız kabul olursa, belasız bu nimetlere kavuşamaz mıyız? Allahü teâlâ, her nimeti illa bir bela karşılığı mı verir?<br />
CEVAP<br />
Dert bela, günahlarımızın affına sebep olur. Günahlarımız yoksa, derecemizin yükselmesine sebep olur. Allahü teâlâ, dert bela vermeden de bu nimetlere kavuşturur. Bir nimete kavuşmak için illa bir belaya uğramak gerekmez. Kendimize de başkalarına da, yüksek derecelere kavuşmak için dua etmeliyiz. Duamız asla boşa gitmez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Meşru olarak dua eden mümin, şunlardan birine muhakkak kavuşur: 1- Ya dua kabul olur veya kabul edilmiş bir ibadet sevabı alır ve âhirette büyük nimetlere kavuşur. 2- Günahları affedilir veya iyilikleri artar yahut önlenmesini istediği bir kötülüğün bir benzerinden onu kurtarır. O hâlde dua etmeye devam edin! Allah’ın ihsanı boldur. Dünyada duası kabul olanlar, duası dünyada kabul olmayanlara âhirette verilen nimetleri görünce, “Keşke, bizim de dünyada dualarımız hiç kabul olmasaydı” diyeceklerdir.) [Deylemi, Hâkim]<br />
<br />
İkinci bir husus, günahlarımız kadar bela gelmiyor. Günahların çoğu affediliyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:<br />
(Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. [Bununla beraber] Allah çoğunu affeder.) [Şura 30]<br />
<br />
Allahü teâlâ, iyiliklerimize sevab verirken de, tam iyiliğin karşılığını değil, en az on misliyle veriyor. Bu yedi yüz misline, hattâ daha fazlaya da çıkabiliyor. Yani Allahü teâlâ, (Bak sana çok nimet verdim, çok sevab verdim, çok belayı hak ettin) demez. Onun ihsanı boldur.<br />
<br />
Duada bencillik<br />
Sual: Bir ateist, (En faziletli dua, kişinin kendisi için yaptığı duadır) hadis-i şerifi için, (Kendine dua etmek bencillik olur) dedi. Kendimize dua etmek uygun değil mi?<br />
CEVAP<br />
Elbette, kendimize de dua edeceğiz. Çünkü dua etmek, namaz, oruç gibi ibadettir. Namazı kendimiz için kılıyor, orucu kendimiz için tutuyor, her ibadeti kendimiz için yapıyoruz. Allahü teâlâ, kendimize de, dua etmemizi emrediyor. Peygamber efendimiz ve diğer peygamberler de kendileri için dua etmiştir. Hazret-i Musa, (Ya Rabbî, ben kendime zulmettim, beni affet!) diyor. (Kasas 16)<br />
<br />
Bir hadis-i şerifte, (Âdem aleyhisselam Cennetten çıkınca, “Ya Rabbî, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet!” diye dua etti) buyuruldu. (Taberanî)<br />
<br />
Peygamber efendimizin ümmetine örnek olmak için ettiği dualardan bazıları şöyledir:<br />
(Allah’ım, günahımı affet ve rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar]<br />
<br />
(Allah’ım, beni çok zikreden ve emrine uyanlardan eyle!) [Tirmizî]<br />
<br />
(Allah’ım, ilmimi arttır!) [Tirmizî]<br />
<br />
(Ya Rabbî, ölümü bana kolaylaştır!) [İbni Ebi-d-dünya]<br />
<br />
İnsanın kendisi için dua etmesinin bencillikle ilgisi yoktur. Önce kendimizi, ondan sonra başkalarını kurtaracağız. Kendimiz bataklıkta iken, başkalarını nasıl kurtarabiliriz? Abdullah bin Vehb hazretleri, (Kendisine faydası olmayanın, başkasına faydası olmaz) buyuruyor. Atalarımız da, (Önce can, sonra canan, gemisini kurtaran kaptan) demişlerdir.<br />
<br />
Önce can sonra canan<br />
Sual: (Önce can, sonra canan) sözü bence yanlıştır. Egoistlik yapmamak için, kendime dua etmiyor, ana babam ve sevdiklerim için dua ediyorum. Böyle dua uygun değil mi?<br />
CEVAP<br />
Kendine dua etmek egoistlik değil, dinimizin emridir. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:<br />
(Musa, “Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bize acı!” dedi.) [Araf 151]<br />
<br />
(Rabbim, beni ve zürriyetimi doğru namaz kılanlardan eyle ve duamı kabul et!) [İbrahim 40]<br />
<br />
(Ey Rabbimiz, beni, ana babamı ve müminleri hesap gününde affet!) [İbrahim 41]<br />
<br />
Bu âyet-i kerimelerde her peygamber, önce kendinin, sonra da, ana baba kardeş gibi yakınlarının bağışlanmasını istiyor.<br />
<br />
Peygamberler, sırf kendileri için de dua etmişlerdir. Üç âyet-i kerime meali şöyledir:<br />
(Süleyman, “Rabbim, beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver!” dedi.) [Sad 35]<br />
<br />
[Hazret-i Musa], (Ya rabbi ben kendime zulmettim, beni affet!) [Kasas 16]<br />
<br />
[Hazret-i İbrahim ve İsmail], (Ya Rabbi, tevbemizi kabul et!) [Bekara 128]<br />
<br />
Hadis-i şeriflerde de Peygamber efendimiz, kendisi için çok dua etmiştir. Mesela üçü şöyledir;<br />
(Allah’ım, rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar]<br />
<br />
(Allah’ım, ilmimi arttır!) [Tirmizî]<br />
<br />
Âdem aleyhisselam da, Cennetten çıkınca, (Ya Rabbî, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet!) diye dua etti. (Taberanî)<br />
<br />
İnsan kendini kurtarmadan başkalarını nasıl kurtarabilir ki? Can kurtarılmadan canan kurtarılmaz. Bu itikat yönünden de öyledir. Kendimizin imanı düzgün değilse, başkalarına doğru imanı nasıl öğretiriz, onları nasıl kurtarabiliriz? Kendine faydası olmayanın başkasına nasıl faydası olur?<br />
<br />
Atalarım, (Önce can, sonra canan) demişler,<br />
Gemisin kurtarana, (İşte kaptan) demişler.<br />
<br />
Tuvalet yaparken<br />
Sual: Rahatsızlığımdan dolayı sık tuvalete gidiyorum. İhtiyacım da uzun sürüyor. Vaktim boş geçiyor. Vaktimi değerlendirmek için, ihtiyacımı görürken dua okumanın, zikirle meşgul olmanın veya MP3 ile dînî sohbet dinlemenin sakıncası olur mu?<br />
CEVAP<br />
Günah olur. Dinimizce mübarek sayılan şeylere hürmetsizlik edilmiş olur. Kasten hürmetsizlik yapmak küfür olur.<br />
<br />
Ecirnî - Ecirnâ<br />
Sual: Cehennemden kurtulup Cennete gitmek için, (Allahümme ecirnî min-en-nâr ve edhılnil Cennete) duasını okurken, ecirnî yerine ecirnâ, edhılnil yerine edhılnel dense mânâ değişir mi? Caiz olur mu?<br />
CEVAP<br />
Ecirnî yerine ecirnâ denince, beni değil, (Bizi Cehennemden koru!) demek olur. Edhılnil yerine, edhılnel denirse, beni değil (Bizi Cennete koy!) demek olur. Ama dua, hadis-i şerifte nasıl bildirilmişse öyle okunmalıdır.<br />
<br />
Dua ederim demek<br />
Sual: Hiç dua etmeden, (Dua eder, dualarınızı beklerim) deniyor. Böyle demek uygun mu?<br />
CEVAP<br />
Dua etmiyorsa uygun olmaz. Dua ediyorsa uygun olur. Eğer, (Ben dua ettim, ediyorum, yine edeceğim) anlamında söyleniyorsa uygundur. Ama hiç dua etmeden, (Dua eder, dualarınızı beklerim) demek uygun olmaz. Yahut hiç dua etmeden, (Büyüklerin duası olsun) demek de böyledir.<br />
<br />
Kapından kovma bizi<br />
Sual: Bazı hocalar dua ederken, (Ya Rabbî, ya Resulallah, kapından kovma bizi!) diyorlar. Böyle söylemek, uygun mudur?<br />
CEVAP<br />
Denebilir nitekim, Abdullah-i Ensârî hazretleri, (Yâ Rabbî! Her kimi kovmak istersen, bizim üzerimize saldırtırsın!) buyurmuştur. <br />
<br />
Rahmetini esirgeme demek<br />
Sual: Selefî gençlerin dağıttığı yukarıdaki yazıda, Allah için, (Rahmetini, merhametini esirgeme!) deniyor. Bu caiz midir? Bir de dua ederken, elleri Hristiyanlar gibi birleştirmişler. Vehhâbîler böyle mi dua ediyor?<br />
CEVAP<br />
Evet, Hristiyanlar, Vehhâbîler ve İbni Sebeciler böyle dua ediyorlar.<br />
<br />
Eshab-ı kiram, (Resulullah efendimiz, bir şiddet isabet ettiğinde, dua ederken ellerini fazla kaldırırlardı. O derecede ki, koltuk altlarının beyazı görünürdü) diye bildiriyorlar. [Ebu Ya’la]<br />
<br />
Koltuk altlarının beyazlığı görülecek kadar ellerini kaldırıp, üç defa "Allah’ım tebliğ ettim mi?” diye dua etti. (Buhârî)<br />
<br />
Yağmur duasında, Peygamber efendimiz koltuk altlarının beyazlığı görününceye kadar kaldırırlardı. (Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Nesâî)<br />
<br />
Müslim ve Nesâî’nin rivayet ettiği, (Resulullah, duada koltuk altının beyazı görününceye kadar ellerini kaldırırdı) hadis-i şerifi ile diğer hadis-i şerifleri açıklayan Dürr-ül muhtar ve Hindiyye gibi muteber kitaplarda, dua ederken, avuçlar, yüze karşı değil, semaya karşı açık ve göğüs hizasında, ellerin bitişik değil, aralıklı olması gerektiği bildiriliyor.<br />
<br />
Dua esnasında ellerini, koltuk altlarının beyazlığı görünecek kadar kaldırmak sünnettir. (El-fıkhü alel mezahibil-erbea)<br />
<br />
Duada eller birleştirip kaldırılınca, koltuk altının görünmesine imkân yoktur. Eller açık olmalı ki, koltuk altı görülsün. Hristiyanlara, Rafizîlere ve Vehhâbîlere itibar etmemelidir.<br />
<br />
Esirgemek kelimesinin iki anlamı vardır. Birinci anlamı; korumak, himaye etmek, ikinci anlamı ise bir şeyi yapmaktan, vermekten çekinmek yani cimrilik etmektir. Esirgemek kelimesini birinci korumak anlamında kullanmanın hiçbir mahzuru yoktur ki mesela (Allahü teâlâ seni her türlü kötülükten ve kötülerden esirgesin) denir ve hiçbir mahzuru olmaz. Zaten bir Müslüman da bu kelimeyi bu anlamda kullanır.<br />
<br />
İkinci anlamda kullanmak yani Allahü teâlâya cimrilik isnat edecek şekilde kullanmak uygun olmaz. Birgivi Vasiyetnamesi’nde bildirilen, uygun olmayan da budur. Bunun için Ya Rabbi rahmetini esirgeme yerine, ihsan eyle demelidir.<br />
<br />
Bunun gibi, internetteki herhangi bir yazıyı veya WhatsApp’la gelen mesajları başkalarına göndermemelidir. Yanlış bir yazıyı göndermenin vebali büyüktür.<br />
<br />
Sual: Dua etmek için belli şeyleri ezberlemek mi gerekir?<br />
Cevap: Bu konu ile alakalı olarak Bezzâziyye ve Hindiyye’de buyuruluyor ki:<br />
“Kalbim gafil diyerek, duayı terk etmemelidir. Kalbine geleni dua olarak söylemek, ezberlediği duayı okumaktan efdaldir. Yalnız namazda okunacak duaları ezberlemelidir. Sünnet olan ibadetleri yapmak, dua etmekten efdaldir. Vaiz, imam, cemaate öğretmek için sünnet olan duaları sesli okur, cemaat de sessizce tekrar eder. Cemaat öğrenince imam da sessiz okumalıdır, çünkü sesli okuması bid’at olur.”<br />
<br />
Peygamber Efendimizin hürmetine istemek<br />
Sual: Peygamber efendimizin hatırı, hürmeti için diyerek, Allahü teâlâdan bir şey istemenin, dinen mahzuru olur mu?<br />
Cevap: Bu konuda Mir’ât-i Medîne kitabında deniyor ki:<br />
“Allahü teâlâ (Seni yaratmasaydım, hiç bir şeyi yaratmazdım) buyurarak, Muhammed aleyhisselamın Habibullah olduğunu, Onu çok sevdiğini bildiriyor. Bu hadîs-i kudsî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât kitabında da yazılıdır. Aşağı bir insan bile, sevgilisinin hatırı için istenileni boş çevirmez. Aşıka, maşukunun hatırı için iş gördürmek kolaydır. Bir kimse; “Ya Rabbi! Habibin Muhammed aleyhisselam hatırı için senden istiyorum” dese, bu isteği ret olunmaz. Fakat, değeri olmayan dünyalık işler için, Resûlullahın hatırını, hürmetini vesile etmek layık değildir.”<br />
<br />
Sual: Çarşıya, pazara çıkıldığı zaman, nasıl hareket etmeli ve okunması gereken bir dua var mıdır?<br />
Cevap: Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:<br />
“Pazar yerinde gezerken kimseyi rahatsız etme! Sokaklarda sümkürme, kimse ile alay etme! Yürürken ve insanlara karşı yemek yeme! Kimseyle kavga eyleme, dostla da, düşmanla da münakaşa etme! Sattığın eşyayı geri getirirlerse reddetme! Yalan söyleme! Haram yeme, kimseyi aldatmaya kalkışma! Peygamber efendimiz buyurdu ki:<br />
(Bir kimse çarşıya girince "Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr" okusun, bin günahı affolur.)”<br />
<br />
Dua; Lafzi ve Fiilî olarak iki türlüdür<br />
Sual: Dua ne demektir ve dua yalnızca dil ile mi yapılır?<br />
Cevap: Dua, Allahü teâlâdan bir şey istemek demektir. Dua etmeyen, arzusuna kavuşamaz buyurulmuştur. Dua; Lafzi ve Fiilî olmak üzere iki türlüdür:<br />
1-Lafzi dua; Allahü teâlâdan lafız, söz ile istemektir. Bu duanın kabul olması için şartlar vardır. Bu şartlar, dua edenin Müslüman olması, ihlas sahibi olması, namazlarına devam etmesi, fasık olmaması, yani haram işlememesi, üzerinde kul hakkı bulunmaması gibi şeylerdir. Bu şartlar bulunmayanların duaları kabul olmuyor. Sıkıntı içinde yaşıyorlar.<br />
<br />
2-Fiilî dua; istenilen şeyin sebebine yapışmaktır. Allahü teâlâ, her şeyi, bir sebep ile yaratmaktadır. Allahü teâlâdan bir şey isteyenin, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapması lazımdır. Mesela, bir yeri ağrıyanın, ağrı kesici bir ilaç kullanması lazımdır. Bu ilacı kullanması, fiilî dua etmek olur. Fiilî duanın kabul olması için, sebebin tesirinin kati olması, iyi bilinmesi lazımdır.<br />
<br />
Lafzi dua ile fiilî dua birbirine uygun değilse, fiilî dua kabul olur. Müslümanın, iyi ve caiz olan şeylerin sebeplerini bilip, dua için, bu sebepleri yapması lazımdır. Bu sebepler yapılınca, Allahü teâlâ, istenilen şeyi yaratır. Çünkü, sebepleri yapılan şeyi yaratması, âdetidir. Aç olanın bir şey yemesi, fiilî sebebe yapışmak, fiilî dua etmek olur.<br />
<br />
(Dua ediniz, kabul ederim) buyurulması, fiilî dua etmeyi emretmektedir.<br />
<br />
Ahirette kurtulmak için<br />
Sual: Çeşitli din kitaplarında, insanın ahirette kurtulması için okunacak dualar bildirilmektedir. Başka bir şey yapmayıp sadece bu duaları okumakla insan ahirette kurtulabilir mi?<br />
Cevap: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında, insanı Allahü teâlânın rahmetine kavuşturacak çeşitli dualar, iyi işler yazılmış, bunlar övülmüş ve yapılmaları da teşvik edilmiştir. Ancak unutmamalıdır ki, ahirette Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, iman ile ölmek lazımdır. Kur’ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilenlere uygun imanı olmayan, haramlardan sakınmaya ve İslâmın beş şartını yapmaya ehemmiyet, önem vermeyen kimse, rahmete kavuşamaz. Ehl-i sünnet itikadında olmayana bidat ehli denir. Bunun yaptığı ibadetleri sahih olup da, borçtan, azabından kurtulur ise de, vadedilmiş olan sevaplarına ve ahirette, dünyada yapmış olduğu iyiliklerin, hayrat ve hasenatının karşılığına kavuşamaz. Dünyadaki iyiliklerinin karşılıklarına kavuşmak isteyenin, hemen tövbe etmesi, imanını düzeltmesi lazımdır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dualarla ilgili çeşitli sorular</span></span><br />
<br />
Sual: Ev alırken, (Ya Rabbi hayırlı ise, bu evi nasip eyle), yahut evlenirken, (Evlenmek hayırlı ise, evlenmemi nasip eyle) diye dua etmemeli, (Hayırlısı ile ver) demeli deniyor. Bunun hangisi uygun ve aradaki fark nedir?<br />
CEVAP<br />
Hayırlısı ise ver demekte bir teslimiyet vardır, uygundur. Hayırlısı ile ver demek de, uygunsuz değildir. Fakat, sanki bunda ısrar var, illa o şeyin olması isteniyor. Birinci şekilde söylemek daha iyi olur.<br />
<br />
Sual: (Vaki olanda hayır vardır) veya (Hayırlısı olur inşallah) deniyor. Böyle demek uygun mu?<br />
CEVAP<br />
Vaki olanda hayır vardır demek, irade ve tercihimizin dışında ve sebeplere yapıştığımız halde, başımıza ne gelirse gelsin, sabretmeli, şikayetçi olmamalı; sabredersek, bizim için neticesinin hayır olacağını bilmeli demektir. Yoksa, herkesin başına gelen her şey, onun için mutlaka hayra sebep olur demek değildir.<br />
<br />
(Hayırlısı olur inşallah) demek, Allahü teâlâ bunun neticesini senin için hayırlı yapsın, hata ve kusurunu affetsin, yanılmaktan, zarar görmekten korusun, sana nimet ihsan etsin demektir.<br />
<br />
Sual: Başımıza bir bela gelince, bir yakınımız ölünce nasıl dua etmeliyiz?<br />
CEVAP<br />
Ümmü seleme validemiz, şöyle anlattı:<br />
Peygamber efendimiz, (Sıkıntıya düşen, “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun [âyetini okuduktan sonra], Ya Rabbi, başıma gelen musibetin ecrini ver ve bana bundan daha hayırlısını lutfet” diye dua ederse, Allahü teâlâ onu o sıkıntıdan kurtarır ve ona daha hayırlısını verir) buyurdu. Sonra,<br />
“Ben, Ebu Seleme ölünce böyle dua etmiştim. Allahü teâlâ da bana Ebu Seleme’den daha hayırlısını, yani Resulullahı verdi” dedi. (Müslim)<br />
<br />
Sual: Hatmi tehlil gibi zikirleri, bir murat için okunan duaları abdestsiz de okumak caiz midir?<br />
CEVAP<br />
Evet bütün zikirler ve dualar abdestsiz okunabilir. Ancak abdestli okumak elbette iyidir. Hele bir murat için okunan dua ve zikirleri abdestli okumaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Sual: Kuleuzüleri okuduktan sonra avuca üfleyip elleri vücuda sürmenin faydası var mı?<br />
CEVAP<br />
Resulullah efendimiz, bazı âyetleri okur mübarek avuçlarına üfler ve avuçları ile mübarek vücutlarını mesh ederlerdi. Birçok hastalık için iyidir.<br />
<br />
Sual: Arapça bilmeyen kimsenin duaları Türkçe olarak okumasında mahzur var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Namaz, hutbe, ezan gibi yerlerdeki dualar hariç, duaları Türkçe olarak söylemek caizdir. Ancak bazı duaların tam Türkçeleri olmuyor. Tercümeleri aslının yerini tutmuyor. Mesela selam da bir duadır. Ama bunların Türkçeleri olmaz. Resulullah efendimizin bildirdiği şekilde selamün aleyküm veya esselamü aleyküm diye selam vermelidir.<br />
<br />
Sual: Camide tesbih çekerken, dua ederken veya Kur'an-ı kerim okunurken, mazeretsiz bağdaş kurup oturmakta mahzur var mı?<br />
CEVAP<br />
Bir rahatsızlık yoksa öyle oturmamalıdır.<br />
<br />
Sual: Namaz kılmış olana, (Allah mübarek etsin) mi denir, yoksa (Allah kabul etsin) mi?<br />
CEVAP<br />
Allah mübarek etsin denir.<br />
<br />
Sual: Haram olan bir şeyi elde etmek için ya da yapabilmek için dua etmek haram mı? Mesela ya Rabbi bana rakı içmeyi nasip eyle demek haram mıdır?<br />
CEVAP<br />
Evet haramdır.<br />
<br />
Sual: Bazıları, bir din kitabını mesela Mektubatı okuyup bitirdikten sonra Sadakallahülazim diyorlar. Bir mahzuru var mı?<br />
CEVAP<br />
Öyle söylemek uygun değil. Sadakallahülazim demek, Allah doğru söyledi demektir. Kur'an-ı kerim için söylenir.<br />
<br />
Sual: Amenerresulü okunurken dinleyenlerin dua kısmında yavaşça âmin demeleri caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Caizdir.<br />
<br />
Sual: Hadis-i şerifte, (Sabah-akşam, Haşr suresinin son üç âyetini okuyan şehit olarak ölür) buyurulduğu için, sabah-akşam Haşr suresinin sonunu okuyorum. Camide kıldığım zaman imam okuyor, biz dinliyoruz. Ben okumasam, yine aynı sevaba kavuşur, şehit olarak ölür müyüm?<br />
CEVAP<br />
Kur’an-ı kerimi okumak sünnet, dinlemek farzdır. Dinleyen, okuyandan daha fazla sevap aldığı için, ayrıca okuması gerekmez. Her gece Amenerresulü’yü okuyan da, imamdan dinlemişse, onun da okuması gerekmez.<br />
<br />
Sual: Bir şey okuduktan sonra veya vaazdan sonra el fatiha deniliyor. Fatiha okumak şart mı?<br />
CEVAP<br />
Fatiha denince fatiha okumak şart değil ama okumak iyi olur<br />
<br />
Sual: Bilgisayarda yüklü bulunan sure ve duaları kulaklıkla dinlemekte mahzur var mı?<br />
CEVAP<br />
Mahzuru olmaz.<br />
<br />
Sual: Duaya nasıl başlamalı?<br />
CEVAP<br />
Şöyle başlanabilir:<br />
(Elhamdülillahi Rabbilalemin essalatü vesselamü alâ resulina Muhammedin ve alâ alihi ve sahbihi ecmain.)<br />
<br />
Sual: Namazdan sonra fatiha okumak sünnet mi bid'at mi?<br />
CEVAP<br />
Caizdir, mahzuru yoktur.<br />
<br />
Sual: Bazen yazı yazarken, yapacağım şeyi unutuyorum, ne yazacaktım ki diye düşünüyorum. Unutmamak için veya hatırlamak için bir dua yok mu?<br />
CEVAP<br />
Büyük bir zata bir dua et de şu olsun diyorlar, o da dua ediyor ve o iş oluyor. O duayı bize de öğret diyorlar. Öğretiyor, fakat onlarınki kabul olmuyor. Sebebini soruyorlar. (Bu 30 senenin mahsulüdür. 30 senedir dua ediyorum, siz de devamlı edin bir gün duanız kabul olur) buyuruyor.<br />
<br />
Bir kimse yazı yazarken unuttuğu, hatırlayamadığı şeyler oluyormuş. Resulullah efendimiz ona buyuruyor ki:<br />
(Kalemini kulağına koy. Söyleneni daha iyi hatırlarsın.) [Tirmizi]<br />
<br />
Ne yazacağını unutan kimse kalemini kulağına koymalı ve Resulullaha salevat-ı şerife getirmelidir.<br />
<br />
Sual: Çocuğumun yaramazlıklarına karşı okuyabileceğim dua var mı?<br />
CEVAP<br />
Hem kendiniz ona hayır dua edin, hem de çocuğa namaz kılmayı, bazı sureleri, duaları öğretin. Mesela La havle’yi öğretin. Çocuğun yaramaz olması iyidir. Meşhur büyük kimseler çocukken çok yaramaz imiş. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:<br />
(Çocuğun küçüklüğünde yaramaz oluşu, büyüklüğünde aklının ziyadeliğidir.) [Hakim]<br />
<br />
Sual: Dua ederken 3 veya 7 kere tekrar etmek gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
3 veya 7 kere tekrar etmek isteğimizi kuvvetlendirmek içindir. Mesela (Ya Rabbi günahlarımı affet) diye 7 kere söylenebilir. Veya (Ya Rabbi çocuğu salih olarak büyüt) diye 3 veya 7 kere söylenebilir.<br />
<br />
Sual: Haram işleyen biri, çok günah işliyorum, elimi açıp dua etmeye yüzüm yok, ben namaz kılamam derse buna ne denir?<br />
CEVAP<br />
Ne kadar çok günah işlerse işlesin yine namaz kılmalıdır. Çünkü namaz bir çok günahların affına sebep olur. Bir çok kötülüklerden korur. İyi biri olmaya sebep olur.<br />
<br />
Sual: Namazda secdede dua edebilir miyiz?<br />
CEVAP<br />
Farz namazların secdesinde dua edilmez. Ancak bazı nafileleri kılarken secdede bildirilen tesbihler okunur. Namaz haricinde secdeye kapanıp dua edilir.<br />
<br />
Sual: Allah gönlüne göre versin diye dua uygun mu?<br />
CEVAP<br />
Biz hakkımızda ne hayırlıdır bilemeyiz. Allahü teâlâ hakkında hayırlı olanı nasip etsin demeli, bizim arzu ettiğimiz kendi zararımıza olabilir.<br />
<br />
Sual: Haddimi bilmeden Ya Rabbi beni de imtihan et diye dua ettim... ve bir daha da kendime gelemedim. Ne yapmam lazım?<br />
CEVAP<br />
Evet gerçekten çok büyük söz etmişsiniz. İnsan acizdir, imtihana dayanabilir mi? İnsan kendine beddua eder mi hiç? Öyle dua ettiğinize tevbe edin. Bir zaman adamın biri, Ya Rabbi beni sıkıntılara karşı sabredenlerden eyle diye dua ediyor. Peygamber efendimiz, (Bela mı istiyorsun?) buyuruyor.<br />
<br />
Sual: Peygamber efendimizin en çok okuduğu dua ne idi?<br />
CEVAP<br />
“Rabbena atina...” idi. (Beyheki)<br />
<br />
Sual: Hadis-i şerifte, sabah ve akşam namazlarından sonra, Haşr suresinin [hüvallahülleziden itibaren] son üç âyetinin okunması bildiriliyor. Halbuki çok yerde Lev enzelnadan okunuyor. Yine hadiste, namazlardan sonra, 10 ihlas okunması bildirilirken, siz 11 ihlas okunacağını bildirdiniz. Niçin böyle yapılıyor?<br />
CEVAP<br />
Bir hususta birkaç rivayet varsa, en faziletli olanını seçmek iyi olur. Haşr suresinin sonunu Lev enzelnadan okumak daha iyi olur. Namazdan sonra 10 veya 11 İhlas okunması bildirilmiştir. 11 defa okumak daha iyidir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Sabah namazından sonra 11 defa ihlas okuyan müslümana, Cennette bir burç verilir.) [Haraiti] (Bu hadis-i şerif, Ramuz’un 382. sayfasında da vardır.)<br />
<br />
Sual: (Ya Rabbi, hakkımda hayırlı ise şu kızı veya şu oğlanı bana nasip eyle) diye dua etmekte mahzur var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Hayırlı ise dediğinize göre, hiç mahzuru yoktur. Çok iyi olur.<br />
<br />
Sual: Neden sürekli sayılar var dualarda, onu hiç anlamıyorum. Mesela neden mezarlık önünden geçerken 3 İhlas 1 Fatiha okumam gerekiyor? Neden 2 İhlas değil?<br />
CEVAP<br />
Peygamber efendimiz, üç ihlas okuyan Kur’an-ı kerimi hatmetmiş gibi sevap alır buyuruyor. Fatihanın faziletini bildiriyor. Peygamber efendimiz iki deseydi, siz kalkar, (Neden iki ihlas da üç değil) derdiniz. Yemin kefareti için 3 gün peş peşe oruç tutulur niye iki veya 4 değil de 3? Dinin emri öyle! Niye sabah namazı 4 rekat, öğle 10, ikindi 8, akşam 5 rekat? Allah öyle emrettiği için. Suç rakamlarda değildir, bu tür yanlış anlama, bilgisizlikten veya itikad zayıflığından ileri gelir.<br />
<br />
Sual: Dualarda, Allah’ım affet ..bağışla yâ Rab! Allah’ım yardım et emir kipli ifadelerle hâşâ Allah’a emredercesine Zâtını bir ast, kendimizi de üst yerine koymuyor muyuz? Herkes niye böyle yanlış dua ediyor?<br />
CEVAP<br />
Peygamber efendimiz öyle dua ederdi, bize de öyle dua edin diye emrediyor. Allahü teâlâ da öyle buyuruyor. Bunlar emir değil, istektir, arzudur. Ya Rabbi günahlarımı affet demek emir değil, ricadır, yalvarmadır.<br />
<br />
Sual: Fâsık babaya hayır dua edilir mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual: Duaları PVC kaplayarak kullanmak caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual: Herkesin gözü önünde tesbih ile, numaratörle zikir çekmek riya olur mu?<br />
CEVAP<br />
Riya kalbde olur. Herkes görsün diye çekiliyorsa riya olur, alışkanlık olduğu için çekiyorsa veya kalbinde hiç gösteriş düşüncesi yoksa riya olmaz. Ancak herkesin gözü önünde çekmek fitneye veya suizanna sebep olabilir.<br />
<br />
Sual: Evde çoluk çocuğun yanında, tesbih çekmem ve kuşluk gibi nafile namazları kılmam riya olur mu?<br />
CEVAP<br />
Olmaz. Bilakis onlara örnek olunmuş olur.<br />
<br />
Sual: Hastayı papaza okutmak caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Asla caiz değildir.<br />
<br />
Sual: 3 ihlas 1 Fatiha okunuyor. Kur'anı mushaftaki sıra ile okumak vacip değil mi?<br />
CEVAP<br />
Fatiha dua olarak sonda okunur.<br />
<br />
Sual: Yağan yağmur hürmetine diye dua etmek caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet. Yağmur, rahmet-i ilahiyye alametidir. Zarf söylenip mazruf kastediliyor.<br />
<br />
Sual: (Günahsız sabiler hürmetine) diye dua etmek caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual: Dua niyetiyle Fatiha okurken Besmele çekmek gerekir mi?<br />
CEVAP<br />
Evet.<br />
<br />
Sual: Arabi bilenin, dua ve hadisi latin harfiyle yazıp okuması caiz mi?<br />
CEVAP<br />
Caiz değildir.<br />
<br />
Sual: Eshab-ı Bedrin isimleri yazılı kağıdı eve asmak veya üzerimizde taşımakta fayda var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Eshab-ı Bedrin isimlerinin şifa ve bereket verdiği, Kabani’nin (Esma-i Ehl-i Bedr) kitabında yazılıdır.<br />
<br />
Unutmak özürdür<br />
Sual: Günlük dualarımı okurken, şaşırıp fazla okuduğum oluyor. Mesela 500 lâ havle çekerken 510 veya 520 olabiliyor. Bunun mahzuru olur mu? Namaz tesbihlerinde de bazen 33 yerine 34, 35 olabiliyor. Mahzuru olur mu?<br />
CEVAP<br />
Unutunca mahzuru olmaz. Kasten sünnet olan miktarı değiştirmek mahzurludur. Yanlışlıkla eksik veya fazla olmasının mahzuru olmaz.<br />
<br />
Sual: Âyat-ı hırz, flash bellek denen disklere yüklense ve bu diski üstümüzde taşısak, muska taşımış gibi faydasını görür müyüz? Yani diskteki yazı, muska hükmünde olur mu?<br />
CEVAP<br />
Hayır. Bu cihazların hafızasındaki bilgiler, 0–1 şeklinde kodlarla ifade edildiği, yazı halinde olmadığı için, muska hükmünde olmaz.<br />
<br />
Üçgen şeklinde muska<br />
Sual: Muska taşımak caiz midir? Muska nasıl kaplanır? Üçgen şeklinde olmasının, onunla tuvalete girilmesinin mahzuru var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Dinin bildirdiği dua ve âyetlerin yazılı olduğu muskayı taşımak caizdir. (Fetava-yı hadisiyye)<br />
<br />
Muskanın üçgen veya başka bir şekilde olmasının da hiç mahzuru yoktur. Muska ya yedi kat balmumu kaplanmış muşamba denilen beze sarılır veya tek kat deri yahut naylona sarılır. Bu haliyle tuvalete girmekte de mahzur olmaz. Cünübün taşımasında da mahzur olmaz.<br />
<br />
Nutuk çeker gibi<br />
Sual: Seadet-i Ebediyye’de, (Cuma namazından sonra cemaatle dua yapmak cahilliktir. Vaazdan sonra toplanarak vaizin yüksek sesle dua yapması bidattir) deniyor. Cuma namazlarından sonra, okunan hatm-i şerifleri, cüzleri, kelime-i tehlilleri ölmüşlerimizin ruhlarına hediye etmek de bu hükme girer mi?<br />
CEVAP<br />
Girmez. Uygun olmayan, camide yüksek sesle, konferans verir gibi, nutuk çeker gibi vaaz ve dua etmektir.<br />
<br />
Sual: Peygamberimiz diri olduğuna, işittiğine ve verilen selamı aldığına göre ya Muhammed, ya Muhammed diyerek tesbih çekmek caiz midir?<br />
CEVAP<br />
İşitmek ve selamı almak ayrı şey, Ya Muhammed diye tesbih çekmek ayrı şeydir. Esselamü aleyke ya Resulallah denir, şefaat ya Resulallah denir, ama dediğiniz gibi tesbih çekmek caiz olmaz. (M. Nasihat)<br />
<br />
Sual: Sonradan çıkan bid’at diye hoparlörle, kasetle ibadet etmenin caiz olmadığı bildiriliyor. O zaman dijital tesbihlerle de zikretmenin ve tesbih çekmenin caiz olmaması gerekmez mi?<br />
CEVAP<br />
Gerekmez. Dijital tesbihlerle ibadet edilmiyor, sadece sayı sayılıyor. Kaç kere Allah denmişse o tespit ediliyor. Yoksa bizzat dijital tesbih, hoparlör gibi, kaset gibi Kur’an okumuyor, zikretmiyor, yeni bir ses meydana getirmiyor, sadece sayıyı gösteriyor.<br />
<br />
Elle yazmak<br />
Sual: Dua âyetlerinin ve diğer duaların, evimizde bulundurmak ve üzerimizde taşımak için, elle yazılması şart mıdır? Yazıcıdan çıktı alınsa veya fotokopi çekilse de olur mu?<br />
CEVAP<br />
Evet, olur. Mutlaka elle yazmak gerekmez.<br />
<br />
Şeytandan korunmak için<br />
Sual: Şeytandan korunmak için, cima esnasında, âyât-ı hırzın, boyunda asılı olması caiz midir?<br />
CEVAP<br />
Evet, caizdir. Yatağa euzü besmele ile girilince de, şeytan yaklaşamaz.<br />
<br />
Sual: Çeşitli ihtiyaçlarımız oluyor. Bunları insanlara bildirmenin mahzuru olur mu?<br />
CEVAP<br />
Dilenmek veya ücretsiz yaptırmak gibi ise, caiz olmaz. Sebeplere yapıştıktan sonra, işimiz olmuyorsa, dua edip, ihtiyaçlarımızı Allahü teâlâya havale ederiz. Hadis-i şerifte,<br />
(İnsan, ihtiyaçlarını, Allaha havale ederse, Allahü teâlâ, onun ihtiyaçlarını [meydana getirecek sebepleri] ihsan eder) buyuruldu. (Hakim)<br />
<br />
Mesela, herkesin ona merhamet ve hizmet etmesini temin eder. Bir beyit şöyledir:<br />
<br />
Hak, irade edince, her işi âsân eder,<br />
Sebebini yaratır, bir anda ihsan eder.<br />
<br />
Kenz-ül arş duası<br />
Sual: Kenz-ül arş duası muteber midir?<br />
CEVAP<br />
Hadis kitaplarında (Kenz-ül arş) diye bir dua yoktur. Bu duanın faziletinde çok mübalağa vardır. Mesela deniyor ki:<br />
(Cebrail bana dedi ki: Kim ömründe bir kere bu duayı okursa, Allahü teâlâ onu, kıyamette yüzü ayın on dördü gibi parlak haşreder. Herkes onu, bir peygamber veya melek sanır. Ben ve sen onun kabrinin üzerinde dururuz. Ona hesapsız ve azapsız, üzerine binip Cennete girmesi için Cennetten bir Burak getirilir. Sırat köprüsünden şimşek gibi geçer. Onun günahı denizlerin suyundan, yağmurların damlasından, ağaçların yapraklarından, kumların adedinden, daha fazla olsa da, affedilir.)<br />
<br />
İnsafla düşünmeli, bir insan kum sayısınca içki içse, ağaçların yaprakları sayısınca zina etse, denizlerdeki suyun damla sayısı kadar kumar oynasa, yağmurların damlası sayınca faiz yese, bu duayı bir kere okuyunca hemen affoluyor. Herkes onu melek veya peygamber sanıyor. Bir kimse, her günahı işlese, İslam’ın beş şartını yapmıyorsa, üstelik itikadı da düzgün değilse, bu duayı bir kere değil, bin kere okusa, doğruca Cennete nasıl gidebilir ki? Muteber kitaplarda olmayan bu ve benzeri duaların faziletine itibar edilmemeli.<br />
<br />
Dua olarak okumanın da, dinen bir mahzuru olmaz.<br />
<br />
Sual: Rabbi yessir ve lâ tüassir Rabbi temmim bil hayr duası ne zaman okunur?<br />
CEVAP<br />
Mubah olan herhangi bir işe başlarken okunur. Mesela Kur'an-ı kerim öğrenmeye başlarken, yazı yazarken, bina yaparken, dine aykırı olmayan bir işe başlarken söylemek iyi olur. Yapılan işin kolay gelmesi, zor gelmemesi ve hayırla neticelenmesi için dua etmiş oluyoruz.<br />
<br />
Korkmamak için<br />
Sual: Doğumdan sonra bir tıkırtı duyunca bile korkan kadınların ne yapmaları gerekir?<br />
CEVAP<br />
Şifa âyetleri yazılı kâğıdı suya koyup, bu suyu içmeli. Şifa âyetleri birçok hastalığa iyi gelir.<br />
<br />
Kekeme Duası<br />
Sual: Dilimdeki pelteklikten dolayı çok doktora gittim, bir çare bulamadım. Ne yapmam uygun olur?<br />
CEVAP<br />
Şifa âyetlerini ve dualarını, ihlâsla okumak iyi gelir. Taha suresinin 25., 26., 27. ve 28. âyetlerini okumak da iyi gelir. Orijinali için tıklayınız.<br />
<br />
33’lük tesbih kullanmak<br />
Sual: Tesbihi elime alınca Allah’ı hatırlıyorum. Dışarıda, yollarda riya, gösteriş olmaması için 99’luk tesbih yerine 33’lük tesbih kullanmak uygun olur mu?<br />
CEVAP<br />
Riya kalbde olur. Evde bir kişinin yanında da riya olabilir. Dışarıda başkalarının dikkatini çekiyor. 33’lük tesbih, 99’luğa göre daha az dikkati çeker, kullanılabilir. Genelde 33’lük tesbihle oynayanlar çok olduğu için, zikir olduğu pek anlaşılamaz. Burada önemli olan, dikkati çekmemektir.<br />
<br />
Her gün okumak<br />
Sual: Duaları kendine vird edinip, her gün belli sayıda okumak bid’at midir?<br />
CEVAP<br />
Hayır, bid’at değil, sünnettir. Vird, devamlı yapılan, âdet haline getirilen ibadet, tesbih ve dualar demektir. Hadis-i şeriflerde de buyuruluyor ki:<br />
(“Bismillâhillezî lâ-yedurru me’ asmihî şey’ün fil-erdı velâ fissemâi ve hüves-semî’ul’alîm” duasını sabah 3 kere okuyana akşama kadar, akşam okuyana da, sabaha kadar hiç bela gelmez.) [İbni Mace]<br />
<br />
(Her namazdan sonra 3 kere, “Estagfirullâhel’azîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüv el hayyel kayyûme ve etûbü ileyh” okuyanın, bütün günahları affolur.) [İbni Sünni]<br />
<br />
(Sabah-akşam 7 kez, “Hasbiyallahü lâ ilahe illâ hü, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil’azîm” okuyan dünya ve ahiret sıkıntılarından kurtulur.) [İbni Sünni]<br />
<br />
(Cuma namazından sonra, 7 kere İhlas, Felak ve Nas surelerini okuyan, bir hafta kazadan, beladan ve kötü işlerden korunur.) [İbni Sünni]<br />
<br />
(Sabah veya akşam namazını kıldıktan sonra, 7 defa “Allahümme ecirnî minen-nar” diyen, o gün ölürse Cehennemden korunur.) [Nesai]<br />
<br />
(Cuma günü 80 salevat getirenin, 80 yıllık günahı affolur.) [Dare Kutni]<br />
<br />
(Her namazdan sonra 33 kere “Sübhanallah”, 33 kere “Elhamdülillah”, 33 kere “Allahü ekber”, sonra bir kere, “Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerîke leh, lehül-mülkü velehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” diyen kimsenin deniz köpüğü kadar günahı olsa da affedilir.) [Müslim]<br />
<br />
(Bir kimse, sabah akşam yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, o gün ve o gece hiç kimse onun kadar sevab kazanamaz.) [Deylemi]<br />
<br />
(Vird edinip, her zaman okuduğu dua veya tesbihi, ihmal edip, okumadan yatan kimse, sabah namazından öğle namazına kadar olan vakit içinde okursa, yine gece okumuş gibi sevaba kavuşur.) [Müslim]<br />
<br />
Emeklerimizi boşa çıkarma<br />
Sual: Allah’ım emeklerimizi boşa çıkarma diye dua ediliyor. Sanki Allah emeklerimizi boşa mı çıkarır? Böyle dua etmek caiz midir?<br />
CEVAP<br />
Evet, caizdir. Emeklerimize sevab veren veya boşa çıkaran elbette Allahü teâlâdır. Kalbleri kaydırıp Cehenneme atan da odur. Bir âyet-i kerime meali:<br />
(Rabbimiz! Bizi doğru yola erdirdikten sonra kalblerimizi saptırma, kaydırma!) [Al-i İmran 8]<br />
<br />
Bu, gaflete düşüp eski kötü halimize dönmek istersek, lütfedip, bizi eski halimize döndürme, ibadetlerimiz noksan olsa da kabul et, günahlarımızdan dolayı bizi perişan etme, hak ettiğimiz cezayı bize verme demektir, ama mesela (Ya Rabbi, rahmetini esirgeme!) denmez, çünkü esirgemek kelimesinin cimrilik anlamıda var. Bunun için Ya Rabbi rahmetini esirgeme yerine, ihsan eyle demelidir.<br />
<br />
Hayırlı kapı aç!<br />
Sual: Rüyamda (Allahümme yâ müfettihal ebvâb, iftah lenâ hayral bâb) duasını söylememi istediler. Böyle bir dua var mı, varsa, ne anlama geliyor?<br />
CEVAP<br />
Evet, öyle bir dua, vardır. (Ey kapılar açan [müşkülleri, sıkıntıları giderip ferahlatan] Allah’ım! Bize hayırlı kapı aç) anlamındadır.<br />
<br />
Elleri aşağıya çevirmek<br />
Sual: Namazdan sonra yapılan dualarda eller aşağıya çevrilir mi?<br />
CEVAP<br />
Hayır, çevrilmez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Dua ederken ellerinizi göğe doğru açın, aşağı doğru çevirmeyin, bitince yüzünüze sürün!) [Ebu Davud]<br />
<br />
Kuraklıkların geçip yağmur yağması için yapılan duada da eller aşağıya çevrilmez. Yağmur duasında eller omuzdan yukarı kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan dualarda, avuçlar göğe karşı açılır. Sadece hastalık, kıtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan dualarda, avuç içleri yere çevrilir. (Merakıl-felah şerhi)<br />
<br />
Allah olmayanlara da versin<br />
Sual: (“Allah, olmayanlara da versin” diye dua etmek caiz olmaz, çünkü bu, Allah’ın işine karışmak olur) diyorlar. Böyle dua etmek caiz değil mi?<br />
CEVAP<br />
Çok güzel bir duadır. O zaman her dua Allah’ın işine karışmak olur. Mesela, (Ya Rabbî, beni zengin eyle!) veya (Komşuma bir ev nasip et! Bana hayırlı uzun ömür ver, falanca zalimi kahreyle! Bana dünya ve âhiret saadeti nasip eyle!) diye dua etmek ibadettir, Allah'ın işine karışmak olmaz. Resulullah da böyle dualar etmiştir. Dua etmek ibadettir, Allah'ın işine karışmak olmaz.<br />
<br />
Ne muradın varsa<br />
Sual: (Allah, ne muradın varsa, gönlüne göre versin) deniyor. Böyle dua uygun mu?<br />
CEVAP<br />
Mahzuru olmaz, ama bu, fâsıklara, kötü kimselere söylenmez. Çünkü onların muratları ekseriya kötü olur. (Hakkında hayırlısı neyse, Allah onu nasip etsin) diye dua edilebilir.<br />
<br />
Üç kere okumak<br />
Sual: (Bir duayı üç kere okuyunca, artık onu her zaman okumak farz olur) diye bir şey var mı?<br />
CEVAP<br />
Hayır, öyle bir şey yok. Alışılıp devamlı yapılan bir ibadeti mazeretsiz terk etmek doğru değildir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Bir ibadeti devamlı yaparken, usanıp terk eden, Allahü teâlânın buğzuna uğrar.) [İbni Sünni] (Buğza uğrar demek günaha girer demek değildir. İyisini yapmamaktır.)<br />
<br />
Bir ibadeti devamlı yapmak çok kıymetlidir. Bir hadis-i şerif meali:<br />
(Allah katında en kıymetli amel, az olsa da, devamlı yapılandır.) [Buhari]<br />
<br />
Arkadan yapılan dua<br />
Sual: En makbul dua nedir?<br />
CEVAP<br />
Bir mümin, bir mümin için dua ederse, melekler âmin der. Melekler günah işlemedikleri için, duaları kabul olur. Günahkârların duası kabul olmaz, ama bir günahkâr mümin, diğerinin arkasından dua ederse, duası kabul olur. Çünkü bu duada riya olmuyor, bir menfaat karşılığı yapılmıyor. Sırf Allah rızası için yapılmış oluyor. (Düâ-i zahrul gayb icabete makrundur) yani (Gıyaben yapılan dua, icabete daha yakındır) denmiştir. Bu, (Bir müminin, diğer müminin arkasından yapacağı dua makbuldür) demektir. Bir hadisi şerif meali şöyledir:<br />
(Bir Müslümanın din kardeşinin arkasından ettiği hayır dua kabul olur. O dua edince, bir melek, “Âmin! Kardeşin için ne istiyorsan aynısını Allah sana da versin” der.) [Müslim]<br />
<br />
Demek ki, bir mümin, başka müminin arkasından dua edince, gıyaben yaptığı için ve bu duaya günahsız melek de âmin dediği için o dua makbul olur. Üstelik aynı şey kendimize verileceği için, kendimiz için de makbul dua etmiş oluyoruz.<br />
<br />
Kâfirler, fâsıklar dedikodu yaparlar, salihler dua ederler. Aradaki fark ne kadar önemlidir. Salih mümin olmaya çalışmalı, arkadaşlarımızın arkasından hep dua etmeliyiz.<br />
<br />
Ölmüşlerinin canına değsin<br />
Sual: Birine su verince, (Ölmüşlerin canına değsin) deniyor. Bu ne demek oluyor? Bir de su dağıtanın, suyun zehirli veya pis olmadığını ispat için, önce suyu içmesi uygun mudur?<br />
CEVAP<br />
Can, ruh demektir. Canına değsin demek, (Verilen suyun sevabı, ölmüş yakınlarının ruhlarına gitsin!) anlamında bir duadır. Su vermenin sevabı çoktur. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Günahı çok olan, çok su dağıtsın!) [Şir’a şerhi]<br />
<br />
Sudan şüphelenme durumu varsa, önce dağıtan içebilir. Böyle bir durum yoksa, su dağıtan suyu önce oradakilere ikram etmeli, sonra kendi içmeli. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Bir topluluğa su dağıtan, suyu en son kendisi içer.) [Müslim]<br />
<br />
Sünnete uygun dua ederken<br />
Sual: (Namaz içinde, tavafta ve yatarken edilen dualarda kollar kaldırılmaz ve eller yüze sürülmez) deniyor. Namaz haricinde, dua ederken elleri açmamak ve yüze sürmemek mi gerekiyor?<br />
CEVAP<br />
Sadece bildirilen yerlerde eller açılmaz. Onların haricinde dua ederken eller açılır, duadan sonra eller yüze sürülür. Birkaç örnek verelim:<br />
Resulullah efendimiz, Medine’de, minberde hutbe okurken, ellerini kaldırıp, dua ederdi. (Mir’at-i kâinat)<br />
<br />
Yatalak hasta bir nine, Hazret-i Ömer’in vefat haberini alınca, hemen ellerini açıp, (Yâ ilâhel âlemin! Ben o hastalığı, ihtiyaçlarımı bizzat karşılayan Ömer’in yardımıyla çekerdim. Ömer gittiğine göre, benim de ruhumu al, ben Ömer olmadan yaşayamam) diye dua etti. Duası kabul olup, vefat etti.(M. Ç. Güzin)<br />
<br />
Bir gün gazada, yiyecek bitti, asker sıkıntı içerisindeyken, Resul-i ekrem, (Allahü teâlâ size, Güneş batmadan rızık gönderecektir) buyurdu. Hazret-i Osman, Resul-i ekremin her sözünün muhakkak doğru olduğunu bildiği için, yiyecek aramaya çalıştı. Bir yerde, dört deve yükü yiyecek buldu. Fiyatın yüksekliğine bakmadan satın alıp Resulullah'a hediye olarak getirdi. Resulullah'ın sözünün doğruluğu meydana çıkınca, müminler sevindi, münafıklar üzüldü. Server-i âlem mübarek ellerini açıp, (Yâ Rabbi, Osman’a çok ecir ver!) diye dua etti. (İslam Tarihi Ans.)<br />
<br />
Hazret-i Halid bin Velid, günahlarının affı için, dua etmesini isteyince, Resulullah efendimiz ellerini açarak, (Yâ Rabbi! Halid’in günahlarını bağışla!) diye dua etti.<br />
<br />
Bir kimse, Hazret-i Ebu Bekir’den dua ister. O da, ellerini açıp, (Yâ Rabbi, bir günahkâr kul, bir günahkâr kulundan dua istiyor. İkisinin de günahlarını affet!) diye dua eder.<br />
<br />
Yalnız yağmur duasında, kıbleye dönülüp avuçlar semaya karşı açık olarak omuz hizasına kadar veya daha yukarı kaldırılıp ayakta dua edilir. Başka dualarda eller böyle kaldırılmaz.<br />
<br />
Bir şey istemek için yapılan dualarda, avuçlar göğe karşı açılır. Sadece hastalık, kıtlık ve düşmandan kurtulmak için yapılan dualarda, avuç içleri yere çevrilir. (Merakıl-felah şerhi)<br />
<br />
Bela istemek mi?<br />
Sual: Bir arkadaş, (“Ya Rabbi, Cennetteki derecemi yükselt” veya “Beni Cennette Peygamberimize komşu et!” diye dua edilmez. Başka birine de böyle dua edilmez. Çünkü o kişinin bu nimetlere erişecek ameli yoksa, bunlara kavuşabilmek için, Allah ona bela üstüne bela verirmiş. Onun için ne kendimize, ne de başkalarına böyle dua etmek uygun değildir) dedi. Duamız kabul olursa, belasız bu nimetlere kavuşamaz mıyız? Allahü teâlâ, her nimeti illa bir bela karşılığı mı verir?<br />
CEVAP<br />
Dert bela, günahlarımızın affına sebep olur. Günahlarımız yoksa, derecemizin yükselmesine sebep olur. Allahü teâlâ, dert bela vermeden de bu nimetlere kavuşturur. Bir nimete kavuşmak için illa bir belaya uğramak gerekmez. Kendimize de başkalarına da, yüksek derecelere kavuşmak için dua etmeliyiz. Duamız asla boşa gitmez. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Meşru olarak dua eden mümin, şunlardan birine muhakkak kavuşur: 1- Ya dua kabul olur veya kabul edilmiş bir ibadet sevabı alır ve âhirette büyük nimetlere kavuşur. 2- Günahları affedilir veya iyilikleri artar yahut önlenmesini istediği bir kötülüğün bir benzerinden onu kurtarır. O hâlde dua etmeye devam edin! Allah’ın ihsanı boldur. Dünyada duası kabul olanlar, duası dünyada kabul olmayanlara âhirette verilen nimetleri görünce, “Keşke, bizim de dünyada dualarımız hiç kabul olmasaydı” diyeceklerdir.) [Deylemi, Hâkim]<br />
<br />
İkinci bir husus, günahlarımız kadar bela gelmiyor. Günahların çoğu affediliyor. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:<br />
(Başınıza gelen bir bela, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. [Bununla beraber] Allah çoğunu affeder.) [Şura 30]<br />
<br />
Allahü teâlâ, iyiliklerimize sevab verirken de, tam iyiliğin karşılığını değil, en az on misliyle veriyor. Bu yedi yüz misline, hattâ daha fazlaya da çıkabiliyor. Yani Allahü teâlâ, (Bak sana çok nimet verdim, çok sevab verdim, çok belayı hak ettin) demez. Onun ihsanı boldur.<br />
<br />
Duada bencillik<br />
Sual: Bir ateist, (En faziletli dua, kişinin kendisi için yaptığı duadır) hadis-i şerifi için, (Kendine dua etmek bencillik olur) dedi. Kendimize dua etmek uygun değil mi?<br />
CEVAP<br />
Elbette, kendimize de dua edeceğiz. Çünkü dua etmek, namaz, oruç gibi ibadettir. Namazı kendimiz için kılıyor, orucu kendimiz için tutuyor, her ibadeti kendimiz için yapıyoruz. Allahü teâlâ, kendimize de, dua etmemizi emrediyor. Peygamber efendimiz ve diğer peygamberler de kendileri için dua etmiştir. Hazret-i Musa, (Ya Rabbî, ben kendime zulmettim, beni affet!) diyor. (Kasas 16)<br />
<br />
Bir hadis-i şerifte, (Âdem aleyhisselam Cennetten çıkınca, “Ya Rabbî, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet!” diye dua etti) buyuruldu. (Taberanî)<br />
<br />
Peygamber efendimizin ümmetine örnek olmak için ettiği dualardan bazıları şöyledir:<br />
(Allah’ım, günahımı affet ve rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar]<br />
<br />
(Allah’ım, beni çok zikreden ve emrine uyanlardan eyle!) [Tirmizî]<br />
<br />
(Allah’ım, ilmimi arttır!) [Tirmizî]<br />
<br />
(Ya Rabbî, ölümü bana kolaylaştır!) [İbni Ebi-d-dünya]<br />
<br />
İnsanın kendisi için dua etmesinin bencillikle ilgisi yoktur. Önce kendimizi, ondan sonra başkalarını kurtaracağız. Kendimiz bataklıkta iken, başkalarını nasıl kurtarabiliriz? Abdullah bin Vehb hazretleri, (Kendisine faydası olmayanın, başkasına faydası olmaz) buyuruyor. Atalarımız da, (Önce can, sonra canan, gemisini kurtaran kaptan) demişlerdir.<br />
<br />
Önce can sonra canan<br />
Sual: (Önce can, sonra canan) sözü bence yanlıştır. Egoistlik yapmamak için, kendime dua etmiyor, ana babam ve sevdiklerim için dua ediyorum. Böyle dua uygun değil mi?<br />
CEVAP<br />
Kendine dua etmek egoistlik değil, dinimizin emridir. Birkaç âyet-i kerime meali şöyledir:<br />
(Musa, “Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bize acı!” dedi.) [Araf 151]<br />
<br />
(Rabbim, beni ve zürriyetimi doğru namaz kılanlardan eyle ve duamı kabul et!) [İbrahim 40]<br />
<br />
(Ey Rabbimiz, beni, ana babamı ve müminleri hesap gününde affet!) [İbrahim 41]<br />
<br />
Bu âyet-i kerimelerde her peygamber, önce kendinin, sonra da, ana baba kardeş gibi yakınlarının bağışlanmasını istiyor.<br />
<br />
Peygamberler, sırf kendileri için de dua etmişlerdir. Üç âyet-i kerime meali şöyledir:<br />
(Süleyman, “Rabbim, beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver!” dedi.) [Sad 35]<br />
<br />
[Hazret-i Musa], (Ya rabbi ben kendime zulmettim, beni affet!) [Kasas 16]<br />
<br />
[Hazret-i İbrahim ve İsmail], (Ya Rabbi, tevbemizi kabul et!) [Bekara 128]<br />
<br />
Hadis-i şeriflerde de Peygamber efendimiz, kendisi için çok dua etmiştir. Mesela üçü şöyledir;<br />
(Allah’ım, rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar]<br />
<br />
(Allah’ım, ilmimi arttır!) [Tirmizî]<br />
<br />
Âdem aleyhisselam da, Cennetten çıkınca, (Ya Rabbî, Muhammed aleyhisselamın hürmetine beni affet!) diye dua etti. (Taberanî)<br />
<br />
İnsan kendini kurtarmadan başkalarını nasıl kurtarabilir ki? Can kurtarılmadan canan kurtarılmaz. Bu itikat yönünden de öyledir. Kendimizin imanı düzgün değilse, başkalarına doğru imanı nasıl öğretiriz, onları nasıl kurtarabiliriz? Kendine faydası olmayanın başkasına nasıl faydası olur?<br />
<br />
Atalarım, (Önce can, sonra canan) demişler,<br />
Gemisin kurtarana, (İşte kaptan) demişler.<br />
<br />
Tuvalet yaparken<br />
Sual: Rahatsızlığımdan dolayı sık tuvalete gidiyorum. İhtiyacım da uzun sürüyor. Vaktim boş geçiyor. Vaktimi değerlendirmek için, ihtiyacımı görürken dua okumanın, zikirle meşgul olmanın veya MP3 ile dînî sohbet dinlemenin sakıncası olur mu?<br />
CEVAP<br />
Günah olur. Dinimizce mübarek sayılan şeylere hürmetsizlik edilmiş olur. Kasten hürmetsizlik yapmak küfür olur.<br />
<br />
Ecirnî - Ecirnâ<br />
Sual: Cehennemden kurtulup Cennete gitmek için, (Allahümme ecirnî min-en-nâr ve edhılnil Cennete) duasını okurken, ecirnî yerine ecirnâ, edhılnil yerine edhılnel dense mânâ değişir mi? Caiz olur mu?<br />
CEVAP<br />
Ecirnî yerine ecirnâ denince, beni değil, (Bizi Cehennemden koru!) demek olur. Edhılnil yerine, edhılnel denirse, beni değil (Bizi Cennete koy!) demek olur. Ama dua, hadis-i şerifte nasıl bildirilmişse öyle okunmalıdır.<br />
<br />
Dua ederim demek<br />
Sual: Hiç dua etmeden, (Dua eder, dualarınızı beklerim) deniyor. Böyle demek uygun mu?<br />
CEVAP<br />
Dua etmiyorsa uygun olmaz. Dua ediyorsa uygun olur. Eğer, (Ben dua ettim, ediyorum, yine edeceğim) anlamında söyleniyorsa uygundur. Ama hiç dua etmeden, (Dua eder, dualarınızı beklerim) demek uygun olmaz. Yahut hiç dua etmeden, (Büyüklerin duası olsun) demek de böyledir.<br />
<br />
Kapından kovma bizi<br />
Sual: Bazı hocalar dua ederken, (Ya Rabbî, ya Resulallah, kapından kovma bizi!) diyorlar. Böyle söylemek, uygun mudur?<br />
CEVAP<br />
Denebilir nitekim, Abdullah-i Ensârî hazretleri, (Yâ Rabbî! Her kimi kovmak istersen, bizim üzerimize saldırtırsın!) buyurmuştur. <br />
<br />
Rahmetini esirgeme demek<br />
Sual: Selefî gençlerin dağıttığı yukarıdaki yazıda, Allah için, (Rahmetini, merhametini esirgeme!) deniyor. Bu caiz midir? Bir de dua ederken, elleri Hristiyanlar gibi birleştirmişler. Vehhâbîler böyle mi dua ediyor?<br />
CEVAP<br />
Evet, Hristiyanlar, Vehhâbîler ve İbni Sebeciler böyle dua ediyorlar.<br />
<br />
Eshab-ı kiram, (Resulullah efendimiz, bir şiddet isabet ettiğinde, dua ederken ellerini fazla kaldırırlardı. O derecede ki, koltuk altlarının beyazı görünürdü) diye bildiriyorlar. [Ebu Ya’la]<br />
<br />
Koltuk altlarının beyazlığı görülecek kadar ellerini kaldırıp, üç defa "Allah’ım tebliğ ettim mi?” diye dua etti. (Buhârî)<br />
<br />
Yağmur duasında, Peygamber efendimiz koltuk altlarının beyazlığı görününceye kadar kaldırırlardı. (Buhârî, Müslim, Ebu Davud, Nesâî)<br />
<br />
Müslim ve Nesâî’nin rivayet ettiği, (Resulullah, duada koltuk altının beyazı görününceye kadar ellerini kaldırırdı) hadis-i şerifi ile diğer hadis-i şerifleri açıklayan Dürr-ül muhtar ve Hindiyye gibi muteber kitaplarda, dua ederken, avuçlar, yüze karşı değil, semaya karşı açık ve göğüs hizasında, ellerin bitişik değil, aralıklı olması gerektiği bildiriliyor.<br />
<br />
Dua esnasında ellerini, koltuk altlarının beyazlığı görünecek kadar kaldırmak sünnettir. (El-fıkhü alel mezahibil-erbea)<br />
<br />
Duada eller birleştirip kaldırılınca, koltuk altının görünmesine imkân yoktur. Eller açık olmalı ki, koltuk altı görülsün. Hristiyanlara, Rafizîlere ve Vehhâbîlere itibar etmemelidir.<br />
<br />
Esirgemek kelimesinin iki anlamı vardır. Birinci anlamı; korumak, himaye etmek, ikinci anlamı ise bir şeyi yapmaktan, vermekten çekinmek yani cimrilik etmektir. Esirgemek kelimesini birinci korumak anlamında kullanmanın hiçbir mahzuru yoktur ki mesela (Allahü teâlâ seni her türlü kötülükten ve kötülerden esirgesin) denir ve hiçbir mahzuru olmaz. Zaten bir Müslüman da bu kelimeyi bu anlamda kullanır.<br />
<br />
İkinci anlamda kullanmak yani Allahü teâlâya cimrilik isnat edecek şekilde kullanmak uygun olmaz. Birgivi Vasiyetnamesi’nde bildirilen, uygun olmayan da budur. Bunun için Ya Rabbi rahmetini esirgeme yerine, ihsan eyle demelidir.<br />
<br />
Bunun gibi, internetteki herhangi bir yazıyı veya WhatsApp’la gelen mesajları başkalarına göndermemelidir. Yanlış bir yazıyı göndermenin vebali büyüktür.<br />
<br />
Sual: Dua etmek için belli şeyleri ezberlemek mi gerekir?<br />
Cevap: Bu konu ile alakalı olarak Bezzâziyye ve Hindiyye’de buyuruluyor ki:<br />
“Kalbim gafil diyerek, duayı terk etmemelidir. Kalbine geleni dua olarak söylemek, ezberlediği duayı okumaktan efdaldir. Yalnız namazda okunacak duaları ezberlemelidir. Sünnet olan ibadetleri yapmak, dua etmekten efdaldir. Vaiz, imam, cemaate öğretmek için sünnet olan duaları sesli okur, cemaat de sessizce tekrar eder. Cemaat öğrenince imam da sessiz okumalıdır, çünkü sesli okuması bid’at olur.”<br />
<br />
Peygamber Efendimizin hürmetine istemek<br />
Sual: Peygamber efendimizin hatırı, hürmeti için diyerek, Allahü teâlâdan bir şey istemenin, dinen mahzuru olur mu?<br />
Cevap: Bu konuda Mir’ât-i Medîne kitabında deniyor ki:<br />
“Allahü teâlâ (Seni yaratmasaydım, hiç bir şeyi yaratmazdım) buyurarak, Muhammed aleyhisselamın Habibullah olduğunu, Onu çok sevdiğini bildiriyor. Bu hadîs-i kudsî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât kitabında da yazılıdır. Aşağı bir insan bile, sevgilisinin hatırı için istenileni boş çevirmez. Aşıka, maşukunun hatırı için iş gördürmek kolaydır. Bir kimse; “Ya Rabbi! Habibin Muhammed aleyhisselam hatırı için senden istiyorum” dese, bu isteği ret olunmaz. Fakat, değeri olmayan dünyalık işler için, Resûlullahın hatırını, hürmetini vesile etmek layık değildir.”<br />
<br />
Sual: Çarşıya, pazara çıkıldığı zaman, nasıl hareket etmeli ve okunması gereken bir dua var mıdır?<br />
Cevap: Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:<br />
“Pazar yerinde gezerken kimseyi rahatsız etme! Sokaklarda sümkürme, kimse ile alay etme! Yürürken ve insanlara karşı yemek yeme! Kimseyle kavga eyleme, dostla da, düşmanla da münakaşa etme! Sattığın eşyayı geri getirirlerse reddetme! Yalan söyleme! Haram yeme, kimseyi aldatmaya kalkışma! Peygamber efendimiz buyurdu ki:<br />
(Bir kimse çarşıya girince "Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü yuhyî ve yümît ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr" okusun, bin günahı affolur.)”<br />
<br />
Dua; Lafzi ve Fiilî olarak iki türlüdür<br />
Sual: Dua ne demektir ve dua yalnızca dil ile mi yapılır?<br />
Cevap: Dua, Allahü teâlâdan bir şey istemek demektir. Dua etmeyen, arzusuna kavuşamaz buyurulmuştur. Dua; Lafzi ve Fiilî olmak üzere iki türlüdür:<br />
1-Lafzi dua; Allahü teâlâdan lafız, söz ile istemektir. Bu duanın kabul olması için şartlar vardır. Bu şartlar, dua edenin Müslüman olması, ihlas sahibi olması, namazlarına devam etmesi, fasık olmaması, yani haram işlememesi, üzerinde kul hakkı bulunmaması gibi şeylerdir. Bu şartlar bulunmayanların duaları kabul olmuyor. Sıkıntı içinde yaşıyorlar.<br />
<br />
2-Fiilî dua; istenilen şeyin sebebine yapışmaktır. Allahü teâlâ, her şeyi, bir sebep ile yaratmaktadır. Allahü teâlâdan bir şey isteyenin, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapması lazımdır. Mesela, bir yeri ağrıyanın, ağrı kesici bir ilaç kullanması lazımdır. Bu ilacı kullanması, fiilî dua etmek olur. Fiilî duanın kabul olması için, sebebin tesirinin kati olması, iyi bilinmesi lazımdır.<br />
<br />
Lafzi dua ile fiilî dua birbirine uygun değilse, fiilî dua kabul olur. Müslümanın, iyi ve caiz olan şeylerin sebeplerini bilip, dua için, bu sebepleri yapması lazımdır. Bu sebepler yapılınca, Allahü teâlâ, istenilen şeyi yaratır. Çünkü, sebepleri yapılan şeyi yaratması, âdetidir. Aç olanın bir şey yemesi, fiilî sebebe yapışmak, fiilî dua etmek olur.<br />
<br />
(Dua ediniz, kabul ederim) buyurulması, fiilî dua etmeyi emretmektedir.<br />
<br />
Ahirette kurtulmak için<br />
Sual: Çeşitli din kitaplarında, insanın ahirette kurtulması için okunacak dualar bildirilmektedir. Başka bir şey yapmayıp sadece bu duaları okumakla insan ahirette kurtulabilir mi?<br />
Cevap: Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında, insanı Allahü teâlânın rahmetine kavuşturacak çeşitli dualar, iyi işler yazılmış, bunlar övülmüş ve yapılmaları da teşvik edilmiştir. Ancak unutmamalıdır ki, ahirette Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, iman ile ölmek lazımdır. Kur’ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilenlere uygun imanı olmayan, haramlardan sakınmaya ve İslâmın beş şartını yapmaya ehemmiyet, önem vermeyen kimse, rahmete kavuşamaz. Ehl-i sünnet itikadında olmayana bidat ehli denir. Bunun yaptığı ibadetleri sahih olup da, borçtan, azabından kurtulur ise de, vadedilmiş olan sevaplarına ve ahirette, dünyada yapmış olduğu iyiliklerin, hayrat ve hasenatının karşılığına kavuşamaz. Dünyadaki iyiliklerinin karşılıklarına kavuşmak isteyenin, hemen tövbe etmesi, imanını düzeltmesi lazımdır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gece gündüz duaları ne zamana kadar okunabilir?]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35345</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:20:31 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35345</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gece gündüz duaları ne zamana kadar okunabilir?</span></span><br />
<br />
Sual: Sabah akşam, gece gündüz veya mübarek gün ve gecelerde okunması gereken dualara ne zaman başlanır, ne zamana kadar okunabilir? Mübarek gün ve geceler, ne zaman başlar ne zaman biter?<br />
CEVAP<br />
Gece ile gündüze, bir gün denir. Gündüz, imsak vaktinde başlar, akşam olunca biter. Gece de akşam başlar, imsak vaktinde biter. Mübarek geceler, mesela cuma gecesi, perşembe öğleden itibaren başlar imsak vaktine kadar devam eder. Arefe ve Kurban Bayramı günleri hariç, mübarek günlerin hepsi, bir gün önceki öğle vaktinden başlar, ertesi günkü akşama kadar devam eder. Sabah duası, gece yarısında okunmaya başlanır. Akşam duası ise zevalde yani öğle vaktinde başlar. Akşam veya gece okunamayan tesbih ve dualar, ertesi gün okunabilir. Bir hadis-i şerifte, (Her zaman okuduğu dua veya tesbihi ihmal edip, okumadan yatan, sabah namazından öğleye kadar olan vakit içinde okursa, gece okumuş gibi sevaba kavuşur) buyuruluyor. (Müslim)<br />
<br />
Gün, gündüz ve gece<br />
Sual: Dinimize göre gündüz ve gece ne zaman başlayıp biter?<br />
CEVAP<br />
Gündüz, imsak vaktinde başlar, akşam vaktinde biter. Akşamdan imsak vaktine kadar olan zamana da, gece denir. Gündüz ile gecenin toplamına ise, gün denir.<br />
<br />
Teheccüdü kılamayan<br />
Sual: Çok yorgun olduğum için Teheccüde kalkamadım, her gün okuduğum Tebareke sûresini, Amenerresulü’yü okuyamadım. Bunların telafisi mümkün mü?<br />
CEVAP<br />
Mümkündür. Gece kalkılamadığı zaman, Teheccüd öğleye kadar kılınırsa, Tebareke sûresi ve Amenerresulü öğleye kadar okunursa, bunlar gece yapılmış gibi sevab olur. Bir hadis-i şerif:<br />
(Bir kimse, her gece okuduğu dua ve zikirleri ihmal edip okumadan yatarsa, ertesi günü öğleye kadar okursa, vaktinde okumuş gibi sevaba kavuşur.) [Müslim]<br />
<br />
Teheccüd öğleye kadar kılınmasa da, kılmak niyetiyle yatıldığı için kılınmış sevabına kavuşulur. Bir hadis-i şerif:<br />
(Teheccüd kılma âdeti olup da uyuya kalana, Allahü teâlâ kılmış gibi sevab verir. Uykusu da, kendisi için bir sadaka olur.) [Nesaî]</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gece gündüz duaları ne zamana kadar okunabilir?</span></span><br />
<br />
Sual: Sabah akşam, gece gündüz veya mübarek gün ve gecelerde okunması gereken dualara ne zaman başlanır, ne zamana kadar okunabilir? Mübarek gün ve geceler, ne zaman başlar ne zaman biter?<br />
CEVAP<br />
Gece ile gündüze, bir gün denir. Gündüz, imsak vaktinde başlar, akşam olunca biter. Gece de akşam başlar, imsak vaktinde biter. Mübarek geceler, mesela cuma gecesi, perşembe öğleden itibaren başlar imsak vaktine kadar devam eder. Arefe ve Kurban Bayramı günleri hariç, mübarek günlerin hepsi, bir gün önceki öğle vaktinden başlar, ertesi günkü akşama kadar devam eder. Sabah duası, gece yarısında okunmaya başlanır. Akşam duası ise zevalde yani öğle vaktinde başlar. Akşam veya gece okunamayan tesbih ve dualar, ertesi gün okunabilir. Bir hadis-i şerifte, (Her zaman okuduğu dua veya tesbihi ihmal edip, okumadan yatan, sabah namazından öğleye kadar olan vakit içinde okursa, gece okumuş gibi sevaba kavuşur) buyuruluyor. (Müslim)<br />
<br />
Gün, gündüz ve gece<br />
Sual: Dinimize göre gündüz ve gece ne zaman başlayıp biter?<br />
CEVAP<br />
Gündüz, imsak vaktinde başlar, akşam vaktinde biter. Akşamdan imsak vaktine kadar olan zamana da, gece denir. Gündüz ile gecenin toplamına ise, gün denir.<br />
<br />
Teheccüdü kılamayan<br />
Sual: Çok yorgun olduğum için Teheccüde kalkamadım, her gün okuduğum Tebareke sûresini, Amenerresulü’yü okuyamadım. Bunların telafisi mümkün mü?<br />
CEVAP<br />
Mümkündür. Gece kalkılamadığı zaman, Teheccüd öğleye kadar kılınırsa, Tebareke sûresi ve Amenerresulü öğleye kadar okunursa, bunlar gece yapılmış gibi sevab olur. Bir hadis-i şerif:<br />
(Bir kimse, her gece okuduğu dua ve zikirleri ihmal edip okumadan yatarsa, ertesi günü öğleye kadar okursa, vaktinde okumuş gibi sevaba kavuşur.) [Müslim]<br />
<br />
Teheccüd öğleye kadar kılınmasa da, kılmak niyetiyle yatıldığı için kılınmış sevabına kavuşulur. Bir hadis-i şerif:<br />
(Teheccüd kılma âdeti olup da uyuya kalana, Allahü teâlâ kılmış gibi sevab verir. Uykusu da, kendisi için bir sadaka olur.) [Nesaî]</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yatarken okunacak dualar]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35344</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:18:18 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35344</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yatarken okunacak dualar</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Gece yatağa yatınca okunması gereken duaları sırasıyla yazar mısınız?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki:<br />
Yatağına abdestli olarak, Euzü Besmele okuyarak gir! Sağ yan üzerine kıbleye karşı yat! Sağ avucunu sağ yanağın altına döşe! Euzü Besmele ile bir Âyet-el-kürsi oku! Sonra her biri için Besmele okuyarak, üç İhlâs suresi, sonra bir Fatiha, sonra birer defa Felak ve Nas surelerini oku! Sonra üç defa istigfar duası, yani (Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hü) oku! Üçüncüsüne (el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh) ilave et! Sonra on kere (Tevekkeltü alellah ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) oku! Onuncusuna (hil aliyyil azîm ellezî lâ ilâhe illâ hü) ilave et! Sonra, (Allahümmağfir lî ve li valideyye ve lil-mü’minîne vel-mü’minât), bir kere (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed), bir kere (Allahümme Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil âhıreti haseneten ve kınâ azâbennâr bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn), üç veya on veya kırk yahut yetmiş kere istigfar yani (Estagfirullahel’azîm) ve bir kelime-i tevhid yani (Lâ ilahe illallâh Muhammedün resûlullah) oku! (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:<br />
(Yatağa girince 3 defa Estagfirullah el azim ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyel kayyum ve etubü ileyh okuyan kimsenin günahları, deniz köpüğü kadar pek çok olsa da, affolur.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Yatarken Fatiha ve İhlası okuyan, ölüm hariç, her şerden emin olur.) [Bezzar]<br />
<br />
(Yatarken Kâfirun suresini okuyan şirkten beri olur.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Yatarken Mülk [Tebareke] suresini okumadan yatma! Çünkü ölürsen kabirde sana yoldaş olur.) [Ey Oğul İlmihali]<br />
<br />
(Kur’anda bir sure vardır ki, otuz âyettir. Okuyana affedilinceye kadar şefaat edecektir. O “Tebarekellezi bi yedihil mülk” diye başlayan suredir.) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Resulullah, Secde suresi ile Mülk suresini okumadan uyumazdı.) [Tirmizi]<br />
<br />
Her gece Amenerresulüyü okuyan, gecelerini ibadetle geçirmiş gibi sevaba kavuşur.<br />
Gece yatarken Tebareke suresini okuyan, kabir azabından korunur, Kadir Gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.<br />
<br />
Her gece Yasin suresini okuyan, affedilmiş olarak sabahlar.<br />
Her gece yatarken yüz defa, (Sübhânallahi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallâhü ekber) okuyan kimse, kendini hesaba çekerek günahlarını affettirmiş olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gündüz yatarken</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Gündüz kaylule için yatarken veya sabah namazını kılıp biraz daha yatayım denince, gece yatarken olduğu gibi, yatağa abdestli girmek ve dua okumak şart mı?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Gece yatarken de, abdestli yatmak ve dua okumak şart değildir, ama imkân varsa ihmal edilmemeli. Gündüz yatınca ölmeyeceğimiz belli mi, bir garantimiz var mıdır? Gündüz uykuya yatarken de, mümkünse abdestli olmaya ve az da olsa dua okumaya çalışmalı. Yatağa besmele çekerek girmeli, hiç değilse, bir kelime-i tevhid okumalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uykudan uyanınca</span></span><br />
Sual: Gece uyanınca okunacak bir dua var mı?<br />
CEVAP<br />
Evet, vardır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Uykudan uyanınca, Allahümmağfirlî diyenin duası kabul olur.) [İ. Ebi-d-dünya]<br />
<br />
(Gece uyanınca, “Lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” diyenin günahı deniz köpüğü kadar olsa da Allahü teâlâ onun günahlarını bağışlar.) [İbni Sünni]<br />
<br />
(Gece uyanınca, şu duayı okuyan, her isteğine kavuşur: Lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr. Sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilahe illallahü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah-il aliyyil azîm.) [İslam Ahlakı]<br />
<br />
(Gaflete düşmesi için, şeytan, uyuyana üç düğüm bağlar. Uyanınca Allah’ı zikrederse, düğümün biri çözülür. Abdest alırsa, ikinci düğüm çözülür. Namaz kılarsa, bütün düğümler çözülür.) [Buhari]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yatarken zikir çekilir</span></span><br />
Sual: Bir kimse yatağına yatıp salevat-ı şerife, kelime-i tevhid ve diğer tesbihatı okuyabilir mi? İlla yatağın üstünde oturarak mı okuması gerekir?<br />
CEVAP<br />
Yatakta yatarken, sabaha kadar zikir çekmenin hiç mahzuru olmaz. Hattâ yatakta yatarken sabaha kadar Kur'an-ı kerim okusa mahzuru olmaz. Bir âyet-i kerime meali:<br />
(Onlar ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler.) [Âl-i İmran 191]<br />
<br />
Buradaki zikrin, Allahü teâlâyı anmak olduğu gibi, namaz manasına geldiği de bildirilmiştir. Yani namazı ayakta kılamayan hastanın, oturarak veya yatarak kılabileceği bildiriliyor. (Bahr-ür-râık)<br />
<br />
Şirat-ül-İslam şerhinde, (Kur’an-ı kerimi yatakta, yatarak ezberden abdestsiz okumak caizdir ve sevabdır, fakat başını yorgandan dışarı çıkarmalı ve bacakları bitiştirmelidir) deniyor. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Burada iki şart bildiriliyor:<br />
1- Başını yorgandan çıkarmalı, çünkü avret yerleri, bacakları falan açıksa öyle okuması mekruh olur. Eğer pijamayla kapalı yatıyorsa başını çıkarması gerekmez. Yahut yorgansız yatsa da okuyabilir.<br />
<br />
2- Bacakları bitiştirmeli. Bacaklar rastgele uzatılırsa öyle Kur’an-ı kerim okuması edebe aykırı olur. Ayaklar toplanarak okunursa hiç mahzuru olmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yatakta dua okumak</span></span><br />
Sual: Yatağa yatınca, yatarken okunması edebe aykırı olan dua var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Hayır, her dua okunur. Okunmayan dua yoktur. Hattâ Kur'an-ı kerimdeki sûreler, âyetler bile okunur. Mesela Tebareke ve Yasin-i şerif okunabilir. Kur'an-ı kerim okurken, yorgan altında bacaklar bitişik olmalı veya ayaklar toplanmalı. Avret yeri de açık olmamalıdır.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yatarken okunacak dualar</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Gece yatağa yatınca okunması gereken duaları sırasıyla yazar mısınız?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki:<br />
Yatağına abdestli olarak, Euzü Besmele okuyarak gir! Sağ yan üzerine kıbleye karşı yat! Sağ avucunu sağ yanağın altına döşe! Euzü Besmele ile bir Âyet-el-kürsi oku! Sonra her biri için Besmele okuyarak, üç İhlâs suresi, sonra bir Fatiha, sonra birer defa Felak ve Nas surelerini oku! Sonra üç defa istigfar duası, yani (Estagfirullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ hü) oku! Üçüncüsüne (el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh) ilave et! Sonra on kere (Tevekkeltü alellah ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) oku! Onuncusuna (hil aliyyil azîm ellezî lâ ilâhe illâ hü) ilave et! Sonra, (Allahümmağfir lî ve li valideyye ve lil-mü’minîne vel-mü’minât), bir kere (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed), bir kere (Allahümme Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil âhıreti haseneten ve kınâ azâbennâr bi-rahmetike yâ Erhamerrâhimîn), üç veya on veya kırk yahut yetmiş kere istigfar yani (Estagfirullahel’azîm) ve bir kelime-i tevhid yani (Lâ ilahe illallâh Muhammedün resûlullah) oku! (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:<br />
(Yatağa girince 3 defa Estagfirullah el azim ellezi lâ ilahe illâ hüvel hayyel kayyum ve etubü ileyh okuyan kimsenin günahları, deniz köpüğü kadar pek çok olsa da, affolur.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Yatarken Fatiha ve İhlası okuyan, ölüm hariç, her şerden emin olur.) [Bezzar]<br />
<br />
(Yatarken Kâfirun suresini okuyan şirkten beri olur.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Yatarken Mülk [Tebareke] suresini okumadan yatma! Çünkü ölürsen kabirde sana yoldaş olur.) [Ey Oğul İlmihali]<br />
<br />
(Kur’anda bir sure vardır ki, otuz âyettir. Okuyana affedilinceye kadar şefaat edecektir. O “Tebarekellezi bi yedihil mülk” diye başlayan suredir.) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Resulullah, Secde suresi ile Mülk suresini okumadan uyumazdı.) [Tirmizi]<br />
<br />
Her gece Amenerresulüyü okuyan, gecelerini ibadetle geçirmiş gibi sevaba kavuşur.<br />
Gece yatarken Tebareke suresini okuyan, kabir azabından korunur, Kadir Gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.<br />
<br />
Her gece Yasin suresini okuyan, affedilmiş olarak sabahlar.<br />
Her gece yatarken yüz defa, (Sübhânallahi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallâhü ekber) okuyan kimse, kendini hesaba çekerek günahlarını affettirmiş olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gündüz yatarken</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Gündüz kaylule için yatarken veya sabah namazını kılıp biraz daha yatayım denince, gece yatarken olduğu gibi, yatağa abdestli girmek ve dua okumak şart mı?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Gece yatarken de, abdestli yatmak ve dua okumak şart değildir, ama imkân varsa ihmal edilmemeli. Gündüz yatınca ölmeyeceğimiz belli mi, bir garantimiz var mıdır? Gündüz uykuya yatarken de, mümkünse abdestli olmaya ve az da olsa dua okumaya çalışmalı. Yatağa besmele çekerek girmeli, hiç değilse, bir kelime-i tevhid okumalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Uykudan uyanınca</span></span><br />
Sual: Gece uyanınca okunacak bir dua var mı?<br />
CEVAP<br />
Evet, vardır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:<br />
(Uykudan uyanınca, Allahümmağfirlî diyenin duası kabul olur.) [İ. Ebi-d-dünya]<br />
<br />
(Gece uyanınca, “Lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr” diyenin günahı deniz köpüğü kadar olsa da Allahü teâlâ onun günahlarını bağışlar.) [İbni Sünni]<br />
<br />
(Gece uyanınca, şu duayı okuyan, her isteğine kavuşur: Lâ ilahe illallahü vahdehü lâ şerîke leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr. Sübhanallahi velhamdülillahi ve lâ ilahe illallahü vallahü ekber ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah-il aliyyil azîm.) [İslam Ahlakı]<br />
<br />
(Gaflete düşmesi için, şeytan, uyuyana üç düğüm bağlar. Uyanınca Allah’ı zikrederse, düğümün biri çözülür. Abdest alırsa, ikinci düğüm çözülür. Namaz kılarsa, bütün düğümler çözülür.) [Buhari]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yatarken zikir çekilir</span></span><br />
Sual: Bir kimse yatağına yatıp salevat-ı şerife, kelime-i tevhid ve diğer tesbihatı okuyabilir mi? İlla yatağın üstünde oturarak mı okuması gerekir?<br />
CEVAP<br />
Yatakta yatarken, sabaha kadar zikir çekmenin hiç mahzuru olmaz. Hattâ yatakta yatarken sabaha kadar Kur'an-ı kerim okusa mahzuru olmaz. Bir âyet-i kerime meali:<br />
(Onlar ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler.) [Âl-i İmran 191]<br />
<br />
Buradaki zikrin, Allahü teâlâyı anmak olduğu gibi, namaz manasına geldiği de bildirilmiştir. Yani namazı ayakta kılamayan hastanın, oturarak veya yatarak kılabileceği bildiriliyor. (Bahr-ür-râık)<br />
<br />
Şirat-ül-İslam şerhinde, (Kur’an-ı kerimi yatakta, yatarak ezberden abdestsiz okumak caizdir ve sevabdır, fakat başını yorgandan dışarı çıkarmalı ve bacakları bitiştirmelidir) deniyor. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Burada iki şart bildiriliyor:<br />
1- Başını yorgandan çıkarmalı, çünkü avret yerleri, bacakları falan açıksa öyle okuması mekruh olur. Eğer pijamayla kapalı yatıyorsa başını çıkarması gerekmez. Yahut yorgansız yatsa da okuyabilir.<br />
<br />
2- Bacakları bitiştirmeli. Bacaklar rastgele uzatılırsa öyle Kur’an-ı kerim okuması edebe aykırı olur. Ayaklar toplanarak okunursa hiç mahzuru olmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Yatakta dua okumak</span></span><br />
Sual: Yatağa yatınca, yatarken okunması edebe aykırı olan dua var mıdır?<br />
CEVAP<br />
Hayır, her dua okunur. Okunmayan dua yoktur. Hattâ Kur'an-ı kerimdeki sûreler, âyetler bile okunur. Mesela Tebareke ve Yasin-i şerif okunabilir. Kur'an-ı kerim okurken, yorgan altında bacaklar bitişik olmalı veya ayaklar toplanmalı. Avret yeri de açık olmamalıdır.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35343</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:14:31 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35343</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muska taşımak</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual: </span></span>Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, hurafe değildir. Bu konuda kitaplarımızdaki bilgiler şöyledir:<br />
Âyet-i kerimeyi ve Resulullah’tan gelen duaları okuyup üflemek, bunları üzerinde taşımak caizdir ve inanıp güvenen kimseye fayda verir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, Kuran-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak, karşılık olarak bir şey istememek şartıyla caizdir. Ne olduğu bilinmeyen şeyleri yazmak, okumak ve kendisine okutmak, bunları muska yapmak haramdır. (Fetava-yı hadisiyye)<br />
<br />
Âyet-i kerime ve dua yazılı muskayı muşamba, naylon gibi su geçirmez şeylere sarılı olarak cünübün bile taşıması ve helâya girmesi caizdir. (Halebi, Dürr-ül-muhtar)<br />
<br />
Hastanın ve hayvan sokanın, şifa için Kuran-ı kerim okuması veya kâğıda yazıp muska olarak taşıması yahut tas içinde ıslatıp bu suyu içmesi, bu suyla ağrıyan yeri yıkaması caizdir. Meşru olan meşhur dualarla muska yapmak ve üzerinde taşımak caizdir. (Hindiyye)<br />
<br />
Eshab-ı kiramdan Übeyyübni Ka’b radıyallahü anh diyor ki:<br />
Resulullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) diye sorulunca, cin çarpması dedi. Resulullah, (Kardeşini buraya getir) buyurdu. Kardeşi gelip oturdu. Resulullah [âyât-ı hırz olarak bilinen] âyetleri okuyup hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı. (Beyheki, Hakim)<br />
<br />
Ne olduğu bilinmeyen yazılar bulunan muska, elbette taşınmaz; fakat dinimizin bildirdiği duaları, âyet-i kerimeleri okuyup üflemekte ve muska şeklinde taşımakta hiçbir mahzur yoktur. Mesela, (âyât-ı hırz) okumak ve üzerinde taşımak çok faydalıdır. Üstünde taşıyanı sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hâsıl olur. (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Âyât-ı hırz sitemizde vardır. Ulaşmak için buraya tıklayınız. Buradan okunabilir ve çıktı alıp muska şekline getirilebilir. Muska halinde temin etme imkânı da mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büyü yapmak</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Bir kadının, kocasının kendisini sevmesi için, büyü yaptırması caiz midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Cami-üs-sagîr'de, (Bu haramdır, helâl değildir) denilmiştir. (Hindiyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, karşılığında bir şey istemeden, Kur'an-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak caizdir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kâfire muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Kâfire muska yazmak caiz olur mu?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Muskanın faydasına inansa bile, kâfire âyet-i kerimeyle, mübarek isimlerle muska yazmak caiz olmaz. Haram olur. (Fetava-i fıkhiyye)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Üçgen ve dörtgen muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Muskanın üçgen veya dörtgen şeklinde yapılmasının bir mahzuru var mı?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, mahzuru yoktur. Önemli olan, muskanın katlanış şekli değil, içindeki duaların doğru olmasıdır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muska taşımak</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual: </span></span>Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, hurafe değildir. Bu konuda kitaplarımızdaki bilgiler şöyledir:<br />
Âyet-i kerimeyi ve Resulullah’tan gelen duaları okuyup üflemek, bunları üzerinde taşımak caizdir ve inanıp güvenen kimseye fayda verir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, Kuran-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak, karşılık olarak bir şey istememek şartıyla caizdir. Ne olduğu bilinmeyen şeyleri yazmak, okumak ve kendisine okutmak, bunları muska yapmak haramdır. (Fetava-yı hadisiyye)<br />
<br />
Âyet-i kerime ve dua yazılı muskayı muşamba, naylon gibi su geçirmez şeylere sarılı olarak cünübün bile taşıması ve helâya girmesi caizdir. (Halebi, Dürr-ül-muhtar)<br />
<br />
Hastanın ve hayvan sokanın, şifa için Kuran-ı kerim okuması veya kâğıda yazıp muska olarak taşıması yahut tas içinde ıslatıp bu suyu içmesi, bu suyla ağrıyan yeri yıkaması caizdir. Meşru olan meşhur dualarla muska yapmak ve üzerinde taşımak caizdir. (Hindiyye)<br />
<br />
Eshab-ı kiramdan Übeyyübni Ka’b radıyallahü anh diyor ki:<br />
Resulullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) diye sorulunca, cin çarpması dedi. Resulullah, (Kardeşini buraya getir) buyurdu. Kardeşi gelip oturdu. Resulullah [âyât-ı hırz olarak bilinen] âyetleri okuyup hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı. (Beyheki, Hakim)<br />
<br />
Ne olduğu bilinmeyen yazılar bulunan muska, elbette taşınmaz; fakat dinimizin bildirdiği duaları, âyet-i kerimeleri okuyup üflemekte ve muska şeklinde taşımakta hiçbir mahzur yoktur. Mesela, (âyât-ı hırz) okumak ve üzerinde taşımak çok faydalıdır. Üstünde taşıyanı sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hâsıl olur. (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Âyât-ı hırz sitemizde vardır. Ulaşmak için buraya tıklayınız. Buradan okunabilir ve çıktı alıp muska şekline getirilebilir. Muska halinde temin etme imkânı da mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büyü yapmak</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Bir kadının, kocasının kendisini sevmesi için, büyü yaptırması caiz midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Cami-üs-sagîr'de, (Bu haramdır, helâl değildir) denilmiştir. (Hindiyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, karşılığında bir şey istemeden, Kur'an-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak caizdir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kâfire muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Kâfire muska yazmak caiz olur mu?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Muskanın faydasına inansa bile, kâfire âyet-i kerimeyle, mübarek isimlerle muska yazmak caiz olmaz. Haram olur. (Fetava-i fıkhiyye)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Üçgen ve dörtgen muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Muskanın üçgen veya dörtgen şeklinde yapılmasının bir mahzuru var mı?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, mahzuru yoktur. Önemli olan, muskanın katlanış şekli değil, içindeki duaların doğru olmasıdır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kırk günün önemi nedir?]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35342</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:10:24 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35342</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kırk günün önemi nedir?</span></span><br />
<br />
Sual: Bir çok duanın kırk gün okunması bildiriliyor. Kırk günün önemi nedir?<br />
CEVAP<br />
Kırk sayısı, çoğunluğu bildiren işlerde asgari en büyük sayıdır. Bir duayı çok okumak istenirse, en az kırk kere okumalıdır.<br />
<br />
Beş vakit namaz, sünnetleri ile beraber kırk rekattır. Fatiha, beş vakit namazın, her rekatında okunur. Böylece, her gün en az, kırk kere okunur.<br />
<br />
Tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemeyi kırk günden fazla geciktirmek günah olur. Müslüman olan akrabayı ziyaret etmeli, kırk günü geçirmemelidir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kırk gün sabah namazının sünneti ile farzı arasında kırk bir kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mimi Fatihanın Lam harfi ile birlikte okunur. [Yani (Rahimilhamdü) denir.] Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, [eceli gelmemiş olan hasta] şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi)<br />
<br />
Kur'an-ı kerimi kırk günde bir hatmetmek, müstehaptır. (Şir’a)<br />
<br />
Kırk sayısı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şu mealdedir:<br />
(Her gece kırk âyet okuyan gafillerden yazılmaz.) [Beyheki]<br />
<br />
(Kırk kişi bir cemaattir. Bir ölüye dua ederlerse Allahü teâlâ, o ölüyü affeder.) [Buhari]<br />
<br />
(Şirkten uzak kırk mümin, bir müslümanın cenaze namazını kılarsa, Allahü teâlâ, muhakkak o müminlerin dualarını kabul ederek, o ölüyü affeder.) [Müslim, Ebu Davud]<br />
<br />
(Kırk gün içinde bir ilim sohbetinde bulunmayan kimsenin kalbi kararır. Büyük günah işlemeye başlar. Çünkü ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz. İlimsiz ibadetin faydası olmaz!) [Hazanet-ür-rivayat, Müjdeci Mek.]<br />
<br />
(Bir âlim, bir şehirden gelip geçse, onun ayak basmasının hürmetine, oradaki kabristandan kırk gün azap kaldırılır.) [R.Nasıhin]<br />
<br />
(Kırk gün ihlasla İslamiyet’e uyanın kalbini Allahü teâlâ hikmetle doldurur.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Kırk gün helal yiyenin kalbini Allahü teâlâ nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya sevgisini, kalbinden giderir.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Lohusa kadın kırk gün geçtiği halde, kan devam ederse, artık özürlü sayılır.) [Hakim]<br />
<br />
(Kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişene iki berat yazılır: Cehennemden kurtuluş beratı ile münafıklıktan eminlik beratı.) [Ebu-ş-şeyh]<br />
<br />
(İlk tekbire yetişerek, kırk gün cemaatle beş vakit namaz kılana Cennet vacip olur.) [Ebu Ya’la]<br />
<br />
(Aldığı gıda maddelerini, pahalanınca satmak için, kırk gün saklayan, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günahını ödeyemez.) [Deylemi]<br />
<br />
(Fal baktıran, falcıya inanmasa da, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]<br />
<br />
(Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]<br />
<br />
(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red için, ilimden bir konu öğrenmek niyetiyle evinden çıkan kimse, bir âbidin kırk yıllık ibadeti gibi ecir alır.) [Deylemi]<br />
<br />
([Kırklar denilen] Ebdaller kırk kişidir. Bunların bereketi ile düşmana galip gelirsiniz ve beladan kurtulursunuz.) [İbni Asakir]<br />
<br />
(Yeryüzünde her zaman kırk [evliya] bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketi ile yağmur yağar.) [Taberani]<br />
<br />
(Her Peygamber Süleyman aleyhisselamdan kırk yıl önce Cennete girer. Fakir de, zenginlerden, sâlihler de diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Hazret-i İsa, yer yüzüne inince kırk yıl yaşayacaktır.) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah için kırk gün nöbet tutanın, bütün günahları temizlenir.) [Taberani]<br />
<br />
(Komşuluk dört taraftan kırk evdir.) [İ. Hibban]<br />
<br />
(Allahü teâlânın rızası için, helali ve haramı açıklayan, kırk hadisi ümmetime bildiren, âlim olarak haşr olur.) [Ebu Nuaym] (İslam âlimleri, buna uymak için, (Kırk hadis) ismi ile hadis kitapları yazmışlardır.)<br />
<br />
(Allah için hicret edenler, diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Bir âmâyı elinden tutup kırk adım götürene Cennet vacip olur.) [Taberani]<br />
<br />
(Altın ve gümüşün zekatı kırkta birdir.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı af olur.) [İ.Asakir]<br />
<br />
(Bir hasta, la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzâlimin kırk defa okursa, şehit olarak vefat eder. Şifa bulursa, günahları af olur.) (Necat-ül-musalli)<br />
<br />
(Kırk yaşını geçtiği halde hayırlı işleri [sevapları], kötü işlerinden [günahlarından] ziyade olmayan kişi, Cehenneme hazırlansın.) [İ.Gazali]<br />
<br />
(Kırk yaşına girdiği halde, günahlarına tevbe etmeyenin yüzünü şeytan sıvazlayıp, "Bu artık iflah olmaz" der.) [İ. Gazali]<br />
<br />
(Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.) [Tirmizi, Nesai]<br />
<br />
(Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir. Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir. Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır. İçki içen de namaza devam etmelidir.<br />
<br />
İmanla ölmek için şu duayı günde kırk kere okumalıdır:<br />
(Ya hayyü ya kayyum ya zelcelali vel ikram, ya la ilahe illa ente.)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kırk günün önemi nedir?</span></span><br />
<br />
Sual: Bir çok duanın kırk gün okunması bildiriliyor. Kırk günün önemi nedir?<br />
CEVAP<br />
Kırk sayısı, çoğunluğu bildiren işlerde asgari en büyük sayıdır. Bir duayı çok okumak istenirse, en az kırk kere okumalıdır.<br />
<br />
Beş vakit namaz, sünnetleri ile beraber kırk rekattır. Fatiha, beş vakit namazın, her rekatında okunur. Böylece, her gün en az, kırk kere okunur.<br />
<br />
Tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemeyi kırk günden fazla geciktirmek günah olur. Müslüman olan akrabayı ziyaret etmeli, kırk günü geçirmemelidir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kırk gün sabah namazının sünneti ile farzı arasında kırk bir kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mimi Fatihanın Lam harfi ile birlikte okunur. [Yani (Rahimilhamdü) denir.] Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, [eceli gelmemiş olan hasta] şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi)<br />
<br />
Kur'an-ı kerimi kırk günde bir hatmetmek, müstehaptır. (Şir’a)<br />
<br />
Kırk sayısı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şu mealdedir:<br />
(Her gece kırk âyet okuyan gafillerden yazılmaz.) [Beyheki]<br />
<br />
(Kırk kişi bir cemaattir. Bir ölüye dua ederlerse Allahü teâlâ, o ölüyü affeder.) [Buhari]<br />
<br />
(Şirkten uzak kırk mümin, bir müslümanın cenaze namazını kılarsa, Allahü teâlâ, muhakkak o müminlerin dualarını kabul ederek, o ölüyü affeder.) [Müslim, Ebu Davud]<br />
<br />
(Kırk gün içinde bir ilim sohbetinde bulunmayan kimsenin kalbi kararır. Büyük günah işlemeye başlar. Çünkü ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz. İlimsiz ibadetin faydası olmaz!) [Hazanet-ür-rivayat, Müjdeci Mek.]<br />
<br />
(Bir âlim, bir şehirden gelip geçse, onun ayak basmasının hürmetine, oradaki kabristandan kırk gün azap kaldırılır.) [R.Nasıhin]<br />
<br />
(Kırk gün ihlasla İslamiyet’e uyanın kalbini Allahü teâlâ hikmetle doldurur.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Kırk gün helal yiyenin kalbini Allahü teâlâ nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya sevgisini, kalbinden giderir.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Lohusa kadın kırk gün geçtiği halde, kan devam ederse, artık özürlü sayılır.) [Hakim]<br />
<br />
(Kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişene iki berat yazılır: Cehennemden kurtuluş beratı ile münafıklıktan eminlik beratı.) [Ebu-ş-şeyh]<br />
<br />
(İlk tekbire yetişerek, kırk gün cemaatle beş vakit namaz kılana Cennet vacip olur.) [Ebu Ya’la]<br />
<br />
(Aldığı gıda maddelerini, pahalanınca satmak için, kırk gün saklayan, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günahını ödeyemez.) [Deylemi]<br />
<br />
(Fal baktıran, falcıya inanmasa da, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]<br />
<br />
(Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]<br />
<br />
(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red için, ilimden bir konu öğrenmek niyetiyle evinden çıkan kimse, bir âbidin kırk yıllık ibadeti gibi ecir alır.) [Deylemi]<br />
<br />
([Kırklar denilen] Ebdaller kırk kişidir. Bunların bereketi ile düşmana galip gelirsiniz ve beladan kurtulursunuz.) [İbni Asakir]<br />
<br />
(Yeryüzünde her zaman kırk [evliya] bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketi ile yağmur yağar.) [Taberani]<br />
<br />
(Her Peygamber Süleyman aleyhisselamdan kırk yıl önce Cennete girer. Fakir de, zenginlerden, sâlihler de diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Hazret-i İsa, yer yüzüne inince kırk yıl yaşayacaktır.) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah için kırk gün nöbet tutanın, bütün günahları temizlenir.) [Taberani]<br />
<br />
(Komşuluk dört taraftan kırk evdir.) [İ. Hibban]<br />
<br />
(Allahü teâlânın rızası için, helali ve haramı açıklayan, kırk hadisi ümmetime bildiren, âlim olarak haşr olur.) [Ebu Nuaym] (İslam âlimleri, buna uymak için, (Kırk hadis) ismi ile hadis kitapları yazmışlardır.)<br />
<br />
(Allah için hicret edenler, diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Bir âmâyı elinden tutup kırk adım götürene Cennet vacip olur.) [Taberani]<br />
<br />
(Altın ve gümüşün zekatı kırkta birdir.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı af olur.) [İ.Asakir]<br />
<br />
(Bir hasta, la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzâlimin kırk defa okursa, şehit olarak vefat eder. Şifa bulursa, günahları af olur.) (Necat-ül-musalli)<br />
<br />
(Kırk yaşını geçtiği halde hayırlı işleri [sevapları], kötü işlerinden [günahlarından] ziyade olmayan kişi, Cehenneme hazırlansın.) [İ.Gazali]<br />
<br />
(Kırk yaşına girdiği halde, günahlarına tevbe etmeyenin yüzünü şeytan sıvazlayıp, "Bu artık iflah olmaz" der.) [İ. Gazali]<br />
<br />
(Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.) [Tirmizi, Nesai]<br />
<br />
(Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir. Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir. Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır. İçki içen de namaza devam etmelidir.<br />
<br />
İmanla ölmek için şu duayı günde kırk kere okumalıdır:<br />
(Ya hayyü ya kayyum ya zelcelali vel ikram, ya la ilahe illa ente.)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kırk defa kabul olmuş hac sevabı]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35341</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:04:38 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35341</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kırk defa kabul olmuş hac sevabı</span></span><br />
<br />
Sual: İbrahim aleyhisselamın okuduğu bir dua varmış. Kim okursa kırk kere hac etmiş sevabı alıyormuş. O dua hangisidir?<br />
CEVAP<br />
İbrahim aleyhisselam, (Elhamdü lillahi kable külli ehad, vel hamdü lillahi bade külli ehad, el hamdü lillahi ala külli hâl) diye dua edince, Hak teâlâ, (Ya Cebrail, dostuma selam söyle! O üç kelamı üç defa söyledi, ben azimüşşan da, ona kırk defa kabul olunmuş nafile hac sevabını verdim. Bu duayı okuyan her Müslümana da, aynı sevabı ihsan ederim) buyurdu. (Miftahül cenne)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Elhamdü lillahi kable külli ehad </span></span>= Her şeyden önce Allahü teâlâya hamd ederim.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">El hamdü lillahi bade külli ehad</span></span> = Her şeyden sonra Allahü teâlâya hamd ederim.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">El hamdü lillahi ala külli hâl</span></span> = Her halükârda Allahü teâlâya hamd ederim.</span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kırk defa kabul olmuş hac sevabı</span></span><br />
<br />
Sual: İbrahim aleyhisselamın okuduğu bir dua varmış. Kim okursa kırk kere hac etmiş sevabı alıyormuş. O dua hangisidir?<br />
CEVAP<br />
İbrahim aleyhisselam, (Elhamdü lillahi kable külli ehad, vel hamdü lillahi bade külli ehad, el hamdü lillahi ala külli hâl) diye dua edince, Hak teâlâ, (Ya Cebrail, dostuma selam söyle! O üç kelamı üç defa söyledi, ben azimüşşan da, ona kırk defa kabul olunmuş nafile hac sevabını verdim. Bu duayı okuyan her Müslümana da, aynı sevabı ihsan ederim) buyurdu. (Miftahül cenne)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Elhamdü lillahi kable külli ehad </span></span>= Her şeyden önce Allahü teâlâya hamd ederim.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">El hamdü lillahi bade külli ehad</span></span> = Her şeyden sonra Allahü teâlâya hamd ederim.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">El hamdü lillahi ala külli hâl</span></span> = Her halükârda Allahü teâlâya hamd ederim.</span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35334</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 12:59:10 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35334</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">Büyük Derleme</span></span><br />
<br />
 Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ilk yaratılışı mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teala kendi nurundan Resul-i Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadis-i Şerifler vardır.<br />
<br />
Sahabeler sordular:<br />
<br />
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ قَبْلَ الْاَشْيَاءِ<br />
<br />
“Ya Rasulallah! Allah'u Teala her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَلَقَ اللّٰهُ نُورِ نَبِيِّكُمْ<br />
<br />
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair Ayet-i Kerime:<br />
<br />
(Sure-i Nur, Ayet 35)<br />
<br />
قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكَاةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ<br />
<br />
“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'nın nurudur.” Orada, Şeyh Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.<br />
<br />
[Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e sordular:<br />
<br />
- Ya Resulullah! “Evvele ma halakallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:<br />
<br />
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu yarattı.[1]<br />
<br />
“Halagallahü min nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka bir şey yoktu. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:<br />
<br />
- Benden bir sevgi zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melaikeler, cennet, cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhunu yarattı. O ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh, Allah'u Teala'nın Esmalarıyla Allah'u Teala'yı zikretmeye başladı. İşte Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaratıldığında Safiyye ilmi verildi. İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de emretti. Adem Aleyhisselam Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla bir şey öğretemez. Allah’u Teala öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir. Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha da üstündür.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Safiyyede Adem Aleyhisselam'den yüzbinlerce sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem Aleyhisselam yaratılınca ondan sonra o ilim Adem Aleyhisselam'e de verildi. Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselam'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa Aleyhisselam'nın derecesi çok yüksektir. Musa Aleyhisselam kelimullahlıkta ileri idi. O Allah’u Teala ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Allah'u Teala'yı mi'raçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allah’u Teala'nın dakikayı sene gibi uzatması ile konuştu. Musa Aleyhisselam ömür boyu binbir soru, binbir cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem mi'raçta beş dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem kelimullahlıkta da Musa Aleyhisselam'dan çok fazla idi. Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in başından mi'raçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus Aleyhisselam balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi Yunus Aleyhisselam'ı eritmedi. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden şehid düştü. Bunda da Yunus Aleyhisselam'dan çok yüksektir.<br />
<br />
Cebrailim selam söyle dostuma,<br />
<br />
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,<br />
<br />
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,<br />
<br />
Aramızda nesne yoktur öyle bil,<br />
<br />
Onun hürmetine durur cümle kul,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Onculayın hiç bir kul yaratmadım,<br />
<br />
Onun bir sözünü iki yapmadım,<br />
<br />
Ümmetini cehennem de yakmadım,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ahmedimdir Enbiyaların başı,<br />
<br />
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,<br />
<br />
Yerde gökte iki cihan güneşi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Donattım arşımı gelsin göreyim,<br />
<br />
Kulların halinden haber sorayım,<br />
<br />
O gelsin ben ona cevap vereyim,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Kendi nurumdan yarattım ben onu,<br />
<br />
Aşık oldum ona hem dünü günü,<br />
<br />
Neylerem ben onsuz iki cihanı,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus eder severiz Muhammedi,<br />
<br />
Ruhu için verelim salavatı,<br />
<br />
Kerim Allah ona mahbubum dedi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus neder iki cihanı sensiz,<br />
<br />
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,<br />
<br />
Sana uymayanlar gider imansız,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus EMRE.<br />
<br />
Ya Resulullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,<br />
<br />
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.<br />
<br />
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin<br />
<br />
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden kübra imiş.<br />
<br />
Senin hakkında indi Sure-i Ayet'el-Kevser<br />
<br />
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.<br />
<br />
Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini<br />
<br />
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.<br />
<br />
Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,<br />
<br />
Hilkat-ı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Mucizatın alemde ceryan etmektedir hala gün gibi<br />
<br />
Kur'an'ül Kerimül, azimül burhan bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet<br />
<br />
Bu güruhi aşıklarına senin, bu Bilal'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.<br />
<br />
Hacı Muhammed Bilal-i NADİR<br />
<br />
Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,<br />
<br />
Sana canım fedadır ya Muhammed,<br />
<br />
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,<br />
<br />
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.<br />
<br />
Lebin zemzem cemalin Kabetullah,<br />
<br />
Makamın hem uladır ya Muhammed,<br />
<br />
Biz günahkar ümmetine kıl şefaat ya Resul,<br />
<br />
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.<br />
<br />
Nesim-i ŞİRAZİ HZ.]<br />
<br />
Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in 200 kadar ismi var.<br />
<br />
حَق۪يقَةُ الْحَقَائِقِ<br />
<br />
İsminin birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.Bir ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.<br />
<br />
اَبَا الْاَرْوَاحِ<br />
<br />
Resul-i Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün maneviyatın zuhuru Allah'u Teala'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan yaratılmıştır.<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ اٰدَم وَنَفَخَ ف۪يهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت ك حب)<br />
<br />
“Allah'u Teala Adem Aleyhisselam'ın ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.”[7] Adem Aleyhisselam'ın ruhunun babası da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'dir.<br />
<br />
Buna inanmayanın dini, nikahı gider. Çünkü ayet ve hadislerle sabittir. İnkar edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkar edenler var, inanmayınız vesselam!...<br />
<br />
------------------<br />
<br />
Alemler, Hz. Muhammed (asm)'in nurundan mı yaratıldı?<br />
<br />
    "Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı."(1)<br />
<br />
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:<br />
<br />
    "Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."<br />
<br />
    "Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."<br />
<br />
    "Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."<br />
<br />
    "Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur."(2)<br />
<br />
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kainat ağacının ilk çekirdeği de Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.<br />
<br />
Evet, yukarıdaki hadisde de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan Peygamber Efendimizin (asm) nuru kainat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kainat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.<br />
<br />
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” rivayeti sahih midir; şerhi ve tahrici nasıldır?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Sahih bir hadis-i şerifte "Hiç bir şey yokken Allah vardı, arşını suyun üzerine yarattı." buyurmuş, diğer bir hadiste "Allah ilk olarak kalemi yarattı." demişken, "Allah'ın ilk olarak yarattığı benim ruhumdur." rivayetinin sıhhat ve manasını nasıl anlamamız gerekmektedir?<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
a) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” hadis rivayeti,  birçok hadis kaynaklarında yer almıştır:<br />
<br />
Hz. Cabir anlatıyor:<br />
<br />
    “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
    “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
- Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak.” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" (Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47)<br />
<br />
- Benzer bir rivayeti nakleden Hâkim bunun sahih olduğunu belirtmiştir. (Hâkim, 2/672). Ancak Zehebi bu rivayetin mavzu olduğunu belirtmiştir. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
b) “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” hadisi de sahih kabul edilmiştir. (bk. Tirmizi, tefsiru sureti 68; Hâkim, 2/492)<br />
<br />
Hâkim’in sahih olarak yaptığı değerlendirmeye Zehebi de katılmıştır. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
c) Allah’ın ilk yarattığı şey sudur.<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7) mealindeki ayeti ile<br />
<br />
    “Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerindeydi” (Buharî, Bedul-ahlak,1)<br />
<br />
hadisinden anlaşıldığına göre, önce su yaratılmış, sonra da arş yaratılmıştır. Ahmed b. Hanbel, 4/11,12 ve Tirmîzî, Tefsiru Sureti Hud,12'de “Allah yer ve gökleri yaratmadan önce arşı su üzerindeydi.” şeklinde rivayet edilen hadiste bu husus açıkça belirtilmiştir. Tirmizi, bu hadis rivayetinin “HASEN” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)<br />
<br />
Pek iyi, bu hadisler arasını nasıl telif edebiliriz?<br />
<br />
İslam alimleri bu hususu şöyle değerlendirmişler:<br />
<br />
- İlk yaratılan varlığın Kalem, Arş veya Su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. Çünkü,<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7)<br />
<br />
mealindeki  ayetin ifadesi, Suyun Arş’tan önce yaratıldığını göstermektedir. (bk. İbn Hacer, 6/289)<br />
<br />
    - "Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı. Arşı da su üzerindeydi.” (Müslim, Kader, 2/16)<br />
<br />
<br />
--------------------<br />
<br />
<br />
Allah’u Teâlâ Peygamberimizin nurunu Ahzap suresinde şöyle anlatmıştır.<br />
"Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak". (Ahzab-45-46)<br />
<br />
Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.<br />
Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.<br />
Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.<br />
<br />
O nur gözlerin nurudur.<br />
O nur her şeyden öncedir.<br />
Haberde geldi ki:<br />
Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:<br />
-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”<br />
Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.<br />
Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:<br />
Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)<br />
Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,<br />
Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.<br />
Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,<br />
Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.<br />
Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:<br />
Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.<br />
Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.<br />
Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.<br />
Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:<br />
-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:<br />
-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.<br />
<br />
-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.<br />
Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:<br />
-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:<br />
-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”<br />
Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:<br />
-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi:<br />
-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”<br />
İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.<br />
Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)<br />
Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:<br />
1-Ta’zim,<br />
2-Halâvet (tat, zevk),<br />
3-Sehâ (cömertlik),<br />
4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)<br />
Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.<br />
Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.<br />
<br />
Allâhü Te’âlâ bir Hadİs-i Kudsİde Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullah (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Allah (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?”<br />
<br />
Nebî (sav.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nurunu kendi nurundan yarattı. O nûr, Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, ka­lem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı yaratmak istediği zaman, o nuru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ı yarattı.<br />
<br />
Allah (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı. Ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyur­duğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah da “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”<br />
<br />
Hz. Allah: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allah (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.<br />
<br />
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhalde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılama-makta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.<br />
<br />
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.s.)<br />
<br />
----------------------------<br />
<br />
hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. (bk. İbn Hacere, a.g.y)<br />
<br />
Bu hadis rivayetinde “Arşı da su üzerindeydi.” manasındaki ifadeden Suyun Arş’tan önce yaratıldığını anlamak mümkün olduğu gibi, “Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı.” ifadesinden de kalemin Arş ve sudan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, gök ve yerlerin yaratılmasından önceyle kıyaslanırken, Arşın su üzerinde olduğu gerçeği mutlak bir şekilde seslendirilmiştir.<br />
<br />
- Bununla beraber, farklı hadis rivayetlerinde farklı sırlamalarla ilgili bilgilerden hareketle, şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:<br />
<br />
Bu rivayetlerde yer alan ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunluğu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve Su ve onun üstündeki Arş’tan sonra, diğer yaratıklara nispeten ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişledir. (İbn Hacer, a.g.e)<br />
<br />
- Bir kısım alimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak  değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM<br />
Nur:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halketti.<br />
<br />
Bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)<br />
<br />
İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.<br />
<br />
Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ’yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.<br />
<br />
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)<br />
<br />
Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah’a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.<br />
<br />
“O Evvel’dir.” buyuruluyor. (Hadid: 3)<br />
<br />
O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A’lâ’sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O’nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’te buyurulduğu üzere:<br />
<br />
“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)<br />
<br />
Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.<br />
<br />
Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)<br />
<br />
Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.<br />
<br />
Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir -radiyallahu anh- Hazretleri: “Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:<br />
<br />
“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah’ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.<br />
<br />
Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh-i mahfuz’u, üçüncüsünden Arş-ı rahman’ı halketti.<br />
<br />
Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü’yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.<br />
<br />
Diğer parçayı da yine dörde böldü.<br />
<br />
Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.<br />
<br />
Kalan parçayı da dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-resulullah’ tevhid nurudur.” (El-Mevâhib’ül-Ledüniyye)<br />
<br />
Hadis-i şerif’te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.<br />
<br />
Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.<br />
<br />
Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.<br />
<br />
 <br />
Elest Bezmi:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)<br />
<br />
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.<br />
<br />
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. O bir hidayet rehberidir.<br />
<br />
Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikatı nasıl bulurdu?<br />
<br />
Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:<br />
<br />
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf: 172)<br />
<br />
Hitâb-ı izzet’ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’lerinde bu hakikatı beyan buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm’ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halkedildiği beyan ediliyor.<br />
<br />
“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)<br />
<br />
Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:<br />
<br />
“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da.” (Ahzâb: 7)<br />
<br />
Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Ben Âdem yaratılmazdan ondörtbin sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)<br />
<br />
 <br />
Enbiyâ-i İzam<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları yüzyirmidörtbini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî’nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)<br />
<br />
Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.<br />
<br />
“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)<br />
<br />
Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.<br />
<br />
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)<br />
<br />
Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.<br />
<br />
 <br />
Ağır Bir Misak:<br />
<br />
Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber’inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.<br />
<br />
“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm’dır.<br />
<br />
“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm’a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ’ya söz vermişlerdi.<br />
<br />
“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.<br />
<br />
“Onlar da: ‘Kabul ettik.’ demişlerdi.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O Azîz peygamber’e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî’yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.<br />
<br />
“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 82. Âyet-i kerime’sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:<br />
<br />
“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 82)<br />
<br />
 <br />
İlâhî Meth-ü Senâ:<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Siz beni hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah’ın kulu ve elçisidir.’ deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)<br />
<br />
Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu meth-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Peygamber’ine Allah-u Teâlâ’nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.<br />
<br />
Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ’ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber’lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.<br />
<br />
“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm’ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.<br />
<br />
Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber’ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.<br />
<br />
Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.<br />
<br />
Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.<br />
<br />
Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arzetmiş oluyorlar.<br />
<br />
Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.<br />
<br />
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.<br />
<br />
 <br />
Ebul-Ervah:<br />
<br />
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah’tır, bütün ruhların babasıdır.<br />
<br />
“Ey insan!” (Yâsin: 1)<br />
<br />
Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.<br />
<br />
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.<br />
<br />
“Asluhu nûr cismuhu âdem,<br />
Velekad kerremnâ benî âdem.”<br />
<br />
Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;<br />
<br />
“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî’de:<br />
<br />
“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.<br />
<br />
Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Sebeb-i Mevcûdat:<br />
<br />
O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatın özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.<br />
<br />
Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.<br />
<br />
Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i ile kâimdir.<br />
<br />
Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:<br />
<br />
Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya şükrederim.<br />
<br />
“Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.<br />
<br />
“O Hakk’ın nûrudur<br />
İlim-irfan kaynağıdır<br />
Hakk’tır onun özü<br />
Hakk’tan gelir onun sözü.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ’nın nurudur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de:<br />
<br />
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)<br />
<br />
Bu Âyet-i kerime’nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.<br />
<br />
“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”<br />
<br />
Halbuki nur da O’nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..<br />
<br />
Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.<br />
<br />
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.<br />
<br />
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.<br />
<br />
Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.<br />
<br />
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur” unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)<br />
<br />
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn” dir, hem de “Ebul-ervah” tır.<br />
<br />
Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur” dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.<br />
<br />
O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.<br />
<br />
Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’nın Aziz’i, Halil’i ve Nur’u olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden gelir.<br />
<br />
 <br />
En Büyük Nimet:<br />
<br />
O ki, Allah-u Teâlâ’nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah’a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatın köprüsüdür.<br />
<br />
Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.<br />
<br />
Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah” tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.<br />
<br />
Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşad sahası içindedir.<br />
<br />
O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.<br />
<br />
Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.<br />
<br />
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Azîz Peygamber:<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz’dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.<br />
<br />
O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.<br />
<br />
O ki iman hakikatlarının menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim’in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:<br />
<br />
“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)<br />
<br />
Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz” dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.<br />
<br />
O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir kandil ki;<br />
<br />
“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)<br />
<br />
Âyet-i kerime’si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.<br />
<br />
İşte nurundan nurunu yarattığı için:<br />
<br />
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)<br />
<br />
Bu Hadis-i şerif’in tecelliyâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.<br />
<br />
“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,<br />
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.<br />
<br />
O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ona;<br />
<br />
“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)<br />
<br />
O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:<br />
<br />
“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)<br />
<br />
 <br />
“Nurun Alâ Nur”:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm’ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm’ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.<br />
<br />
“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)<br />
<br />
Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:<br />
<br />
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)<br />
<br />
Hadis-i şerif’i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:<br />
<br />
“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.<br />
<br />
Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.<br />
<br />
Onlar o Nur’un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur’dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur’dur.<br />
<br />
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.<br />
<br />
YAKINLIK NESEBİ<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam edegelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali -kerremellahu veçhe- Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.(*)<br />
<br />
 <br />
<br />
(*) Mevzunun uzamaması için nurun Hafî koldan devamı açıklanmış, Cehrî koldan devam eden nur bahis mevzuu edilmemiştir.<br />
<br />
-----------------------------<br />
<br />
YUNUS EMRE’NİN NUR-I MUHAMMEDÎ<br />
ANLATIMININ TÜRK YARATILIŞ DESTANLARIYLA<br />
<br />
BENZERLİĞİ<br />
<br />
The Resemblance of The Way of Describing The Glory of Muhammad of<br />
Yunus Emre with Turkish Creation Epics<br />
<br />
Zülfi GÜLER<br />
<br />
Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Elazığ.<br />
zguler@firat.edu.tr.<br />
<br />
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi<br />
<br />
Fırat University Journal of Social Science<br />
Cilt: 16, Sayı: 2 Sayfa: 63-72, ELAZIĞ-2006<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Yunus Emre’nin bir manzumesinde, kuş, göl ve su sembolleri kullanılarak Hz.<br />
Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaratılışı anlatılmıştır. Kuş, göl ve su motifleri, Türk<br />
Yaratılış Destanlarında da vardır. Bu destanlardaki ifade tarzı ve motifler ile, Yunus Emre’nin<br />
manzumesi arasında benzerlik görülmektedir. Ancak destanlarda yeryüzünün yaratılışı<br />
anlatılırken, Yunus, aynı semboller ve anlatım şekliyle, tasavvufun “Nur-ı Muhammedi” inanışını<br />
ifade etmiştir.<br />
<br />
Anahtar Kelimeler: Yunus Emre, er, destan, Nur-ı Muhammedi, peygamber.<br />
<br />
ABSTRACT<br />
<br />
The creations of Muhammad and the other Prophets have been told by using bird, lake and<br />
water symbols in a poem of Yunus Emre. There are also bird, lake and water motifs in Turkish<br />
Creation Epics. It is seen that there is a similarity between Yunus Emre’s poems and the manner of<br />
telling and motifs in these epics. Yunus expressed the belief of the Glory of Muhammad (Nur<br />
Muhammad) of the Islamic Mysticism, using the same symbols and expressions.<br />
<br />
Key Words: Yunus Emre, Man (capable man), Epic, The Glory of Muhammad, Prophet.<br />
<br />
KONU<br />
<br />
Tasavvuf, İslâmî Türk Edebiyatım ilk şair ve yazarlarından beri etkilemiş; hemen<br />
bütün şairlere ilham ve ifade kaynağı olmuş bir düşünce ve inanç sistemidir. Yunus Emre<br />
de bu edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bir zamanda; 13. asrın ikinci yarısı ile 15. asrın<br />
başında yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Onun şiirleri (ilâhîleri), Türk halkı arasında, Allah<br />
ve Peygamber sevgisinin, tasavvufî düşüncenin yayılmasında, Mevlid ile beraber, çok<br />
etkili olmuştur.<br />
<br />
Vahdet-i vücud ve buna bağlı olarak tecelli, yani ilk ruhtan başlayarak ruhların,<br />
meleklerin, yerin, göğün, evrenin, tüm varlığın var olma meselesi, tasavvuf inancının<br />
temelini teşkil etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in varlığı, Allah katındaki,<br />
peygamberler, insanlar ve melekler arasındaki yeri; evrenin yaratılışındaki rolü ve önemi;<br />
kendi cismanî varlığından önceki ve sonraki mahiyeti konuları üzerinde tasavvuf ehli çok<br />
düşünmüş ve fikirler üretmişler; şairler de bu fikirleri mazmun ve sembollerle<br />
şiirleştirmişlerdir.<br />
<br />
Yunus Emre Divanında1, birçok manzumede bir tahkiye üslubu göze çarpar. O, bir<br />
manzumesinde de peygamberlerin yaratılışıyla ilgili şöyle bir rivayetten bahsetmektedir:<br />
Biz büyüklerimizden işittik ki önce “er” yaratıldı. Padişahın (Allah’ın) birliğini önce bu<br />
“er” bildi. Allah kendi kudretinden bu “er”e Tanrılık kıldı. Bu “er”in bir kuş şeklinde ve<br />
çok hikmete sahip olduğunu söylerler. O kuş uçarak rahmet gölüne daldı. Gölden çıkıp<br />
döndüğünde bir dala kondu; silkindi, etrafa su damlaları saçıldı. O damlaların her<br />
birinden seçkin bir ruh yaratıldı (yahut, seçici olan Allah o damlaların her birini bir ruh<br />
olarak yarattı); o ruhların her birisi bunda (dünyada) peygamber oldu.<br />
<br />
Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı<br />
Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi<br />
Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi<br />
İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı<br />
Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin<br />
Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı<br />
Çün gölden girü döndi budak üzere kondı<br />
Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi<br />
<br />
Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn<br />
<br />
Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı Divan s. 369<br />
<br />
Yunus’un anlattığı bu hikâyedeki “Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması”, “bu<br />
er’in kuş şeklinde olması”, “Tanrılık, yaratıcılık kudretine sahip olması”, “göle dalması<br />
ve gölden üzerinde getirdiği suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması”<br />
motifleri, Türk Yaratılış Destanlarındaki dünyanın yaratılışıyla ilgili motiflere çok<br />
benzemektedir. Altay Türklerinin Yaratılış Destanlarından aldığımız metinlerde bu<br />
benzerlik apaçık görülmektedir. Destanlarda kuşun suyun dibinden toprak çıkarması ve<br />
bu topraktan yerin yaratılmasına karşılık, Yunus’ta kuşun gölden getirdiği sudan damlalar<br />
halinde peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Her ikisinde de amaç ve sonuç yaratmadır.<br />
Destanlarda konu ile ilgili kısımlar şöyledir:<br />
<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da<br />
henüz yoktular. O zaman, Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan<br />
oğullarının ata ve anası Tengere Kayra Kan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona<br />
(kiji) dedi. Kayra Kan ile kişi su üzerinde iki kara kaz gibi sakin sakin uçarak<br />
süzülürlerdi. Fakat kişi bu ebedî sükunetten memnun değildi. O, Kayra Kan’dan da fazla<br />
yükselmek istiyordu. Bu ölçüsüz hareketinden dolayı o, uçma hassasını kaybetti ve<br />
derinliklere, dipsiz suya yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince, ihtiyaç karşısında<br />
Tengere Kayra Kan’ı (merhametli semayı) yardıma çağırdı. Kayra Kan Kişi’ye<br />
derinlikten kalkması için emir verdi, sonra kişinin üzerinde oturarak suya karşı<br />
korunabilmesi için Kayra Kan yeri yaratmak istedi, bunun için kişiye, suya dalarak<br />
derinliklerden toprak çıkarmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti” (Sakaoğlu<br />
ve Duymaz 2002: 173).<br />
<br />
“Evvelce ancak su vardı; yer,gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi”<br />
vardı, bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey<br />
düşünmüyordu. “Kişi” rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı’nın yüzüne su serpti.<br />
“Bu kişi” kendisinin Tanrı’dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde<br />
boğulacak oldu:<br />
<br />
“Tanrı, bana yardım et” diye bağırmağa başladı. Tanrı:<br />
<br />
“Yukarı çık!” dedi. O da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sağlam bir taş olsun.” Suyun dibinden taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine<br />
oturdular. Tanrı “kişi”ye: “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden<br />
toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak: “Yer olsun” dedi.<br />
Böylece yer yaratılmış oldu (Sakaoğlu ve Duymaz 2002: 168).<br />
<br />
Öyle görülüyor ki Yunus ya da etkilendiği ulu, belki mürşidi, İslâmiyetten önceki<br />
<br />
Türk kültürü dönemine ait olan bu destan motiflerini, tasavvufi düşünce ve söylemlerini<br />
ifadede kullanmışlardır.<br />
<br />
Yunus, manzumenin ilk beytinde “evvel er yaratıldı” diyor. “Er” kelimesine<br />
sözlüklerin ve araştırıcıların verdiği anlamlar şöyledir: Er (I) 1. erkek, kişi, insanoğlu. 2.<br />
koca, zevç. 3. asker, nefer. 4. yiğit, mert, bahadır. 5. eren, mürşit, insan-ı kâmil.<br />
(Örneklerle Türkçe Sözlük 2002).<br />
<br />
Er (I) koca, zevc; erkek, kişi; yiğit, kahraman; Bektaşi şeyhi, mürşit, erenler; sahip.<br />
(Yeni Tarama Sözlüğü 1983)<br />
<br />
Bu manzumede sözü edilen “er” in bazı özellik ve eylemleri de söyleniyor:<br />
<br />
a) “Er” ilk yaratılandır.<br />
<br />
Tasavvuf düşüncesinde ilk yaratılan, ilk taayyün eden, varlıkların başlangıç sebebi<br />
olan Nur-ı Muhammedi’dir. Buna, filozoflar akl-ı küll; tasavvuf erbabı ise Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi, Ruh-ı Muhammedi gibi adlar vermişlerdir.<br />
<br />
Yunus Divanında, Hz. Muhammed’in ilk yaratılan olduğunu ifade eden başka<br />
manzumeleri ve beyitleri de vardır: Bu beyitte Yunus, “Ben son gelen ilkim” yahut “Ben<br />
yaratılışta nebilerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncuyum”<br />
(Yıldırım, 2000: 126) diye rivayet edilen hadise telmih ile, Peygamber’in “hem evvel,<br />
hem ahir ve en önde gelen” olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
Sûretile çokdur âdem değmesinde yokdur kıdem<br />
Evvel-âhir ol piş-kadem bir Muhammed serveri var Divan s. 44<br />
Hz. Muhammed’e “dîn metâsı” diyen Yunus, bütün “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun<br />
nurundan yaratıldığını; Âdem’den beri “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun yüzünden dünyaya<br />
geldiğini söylemiş; diğer beyitte de “yerin göğün” O’nun için yaratıldığını belirtmiştir.<br />
Togdı ol dîn metâsı andan oldı kamusı<br />
Âdem Halîl ü Mûsâ hüccet ü bürhân bana Divan s. 29<br />
Âdem atadan berü velî evliyâ Nebî<br />
<br />
Hak müşerref eyledi Ahmed’i kamu yüzden Divan s. 246<br />
Yirün gögün safâsı Mustafâ’dur<br />
<br />
Kamu ‘ahdün vefâsı Mustafâ’dur    Divan s.111<br />
<br />
“Nur-ı Muhammedî, Muhammed Peygamberin ruhunun alemin yaratılışından önce<br />
mevcut bir varlık olduğunu ifade için kullanılan bir ıstılahtır: son peygamberin mukadder<br />
cevheri, her şeyden önce ve kesif parlak bir nokta halinde yaratılmış olup, diğer bütün<br />
mümtaz ruhlar ondan çıkmıştır.” (Massignon, 1964: 162.)<br />
<br />
“Allâh’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammediyye var olmuş,<br />
bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma maddesi ve<br />
gayesi bu hakikattir” (Demirci,1997: 179). Hz. Muhammed, yaratılışın hem sebebi hem<br />
amacıdır. Allah, Habib’inin nurunu kendi nurundan yarattı. Daha sonra da O’nun<br />
nurundan bütün varlıkları yarattı. Mutasavvıflar bu düşüncenin mesnedi olarak kutsî<br />
hadis ve hadisler de göstermişlerdir.<br />
<br />
Hemen bütün na’tlarda, telmih ya da iktibas olarak yer alan, Türkçe anlamı “sen<br />
olmasaydın, sen olmasaydın (eğer ey Muhammed) yeri göğü yaratmazdım.” olan<br />
“levlâke, levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” olarak söylenen kutsî hadis şu temel anlamları<br />
ifade eder: 1-Felekler yaratılmadan evvel Hz. Muhammed vardı. Yani O, ilk yaratılan<br />
varlıktır, nuru her şeyden öncedir. 2-Felekler, Peygamber (a.s.) için yaratılmıştır. 3-<br />
Peygamber (a.s.) Allah’a yaratmayı ilham etmiş, yaratma arzusu vermiştir. Allah Hz.<br />
Muhammed’e, Habib’ine duyduğu sevgi nedeniyle evreni yaratmıştır.<br />
<br />
Resulullah (a.s.) yaratılışın aslı olup kâinat da O’na tabi olarak yaratılmıştır. Bu<br />
duruma: “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebî<br />
idim.” Diğer bir rivayette: “Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben nebî idim.” şeklinde<br />
rivayet edilen hadisler de işaret etmektedir (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
b)    “Er” kuş şeklinde görünmüştür.<br />
<br />
Türk kültüründe insanın bedeni kafese, ruhu da kuşa benzetilir. Yunus’un bu<br />
manzumesinde de kuş, istiare ile ruh yerine kullanılmıştır. Nitekim ilk yaratılan varlığa<br />
Nur-ı Muhammedi yerine Ruh-ı Muhammedi diyenler de vardır. “İbnü’l-Arabî’nin bu<br />
konudaki sözleri şu mahiyettedir: Allah’ın ilk yarattığı ruh-ı müdebbirdir, bu da Hz.<br />
Muhammed’in ruhudur, sonra öteki ruhlar sadır olmuştur” (Yıldırım, 2000: 115). Yani<br />
Peygamber (a.s.) bütün varlıkların hakikati, aslı, esası olarak ilk yaratılan ruhtur.<br />
<br />
c)    Kuş şeklinde olan “er” rahmet gölüne dalmıştır.<br />
<br />
Cenab-ı Hak, kendi nurundan bir nur almış, Hz. Peygamber’in ruhunu yaratmış,<br />
yani Nur-ı Muhammedi olarak tecellî etmiştir. O Peygamber’i (a.s.) de “alemlere rahmet<br />
olarak” göndermiştir (Enbiya 21/107). Öyleyse rahmet, Allah’ın nuru ve feyzidir;<br />
“rahmet gölü” de bu nurun gölüdür diyebiliriz.<br />
<br />
d)    “Er” rahmet gölünden çıkınca bir dala konmuş, silkinmiş etrafa su damlaları<br />
saçmıştır.<br />
<br />
Rahmetle su arasında da ilgi vardır. Yağmur ve su rahmettir. Bu inanç Kur’an-ı<br />
Kerim’den kaynaklanır. Bir çok ayette, suyun gökten rahmet olarak indirildiği; yağmur<br />
ve su ile verimin arttırıldığı, bolluk ve bereket sağlandığı, insanlara ve hayvanlara rızk<br />
yaratıldığı; su ile ölü toprağa can verildiği, yeryüzünün ölümünden sonra diriltildiği;<br />
<br />
yaratılışa ve ölümden sonra yeniden diriltilişe delil olarak anlatılmıştır2. Birkaç ayette de<br />
insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenmiştir3.<br />
<br />
Nur-ı Muhammedî, peygamberlerin, meleklerin, feleklerin, insanların, hülâsa,<br />
bütün maddî ve ruhanî aleme, aynı zamanda dünya ve ahirete ait varlıkların,<br />
yaratılmasının sebebi, amacı ve aracıdır. “Bunun için, Resulullah’a (a.s.) -yaratılışın<br />
temeli manasına- “Ummî” denilmiştir” (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
Öyleyse, rahmet kelimesine yaratma, canlandırma, yaşatma, doğurma, çoğaltma<br />
anlamları da yüklenebilir. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya,<br />
çoğalmaya, doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu<br />
yönüyle ifade edilir.<br />
<br />
“Er”in silkinmesiyle saçılan su damlaları, Nur-ı Muhammedî’den saçılan nur<br />
damlalarıdır; her damla bir peygamberin ruhunu meydana getirmiştir. Hz. Âdem’den<br />
başlayarak bütün peygamberlerin alnında yahut kalbinde taşıdıkları bir nübüvvet nuru<br />
olduğu söylenmiştir. Bu nur Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve O’nda karar kılmıştır.<br />
Nur-ı Muhammedî ile bu nur da kastedilmiştir. “Hz. Muhammed bütün peygamberlerin<br />
yaratılış sebebi olduğu için O’nun nuru Âdem’den itibaren hepsinde vardır. Bütün<br />
insanların ve bütün evrenin yaratılış sebebi de O’dur. O’nun nuru her insanda ve her<br />
şeyde vardır” (Öztürk, 1988: 45).<br />
<br />
Yunus’un bu rivayetine benzer bir hikâyeyi, Ahmet Yıldırım, Aziz Mahmud<br />
Hüdayî’nin Hulâsatu’l-ahbâr isimli eserinden naklen anlatmıştır. Ağaç, dal ve su motifleri<br />
ile damlalar halinde peygamberlerin ve insanların ruhlarının yaratıldığı düşüncesinin bu<br />
hikâyede de bulunması; ayrıca Yunus’un manzumesi hakkında yukarıda söylediklerimize<br />
mesnet teşkil etmesi bakımından bu rivayeti de buraya almanın uygun olacağını<br />
düşündük.<br />
<br />
“Rivayet edilir ki, Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsi,<br />
cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce o nurdan Muhammed’in (s.a.)<br />
ruhunu yarattı. (...) O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risalet vazifesiyle seçkin<br />
kıldı. Kendisi O’nu seçti, başına yakîn tacını koydu, hidayet cübbesi giydirdi. O’nu<br />
ezelden “sevgili” diye isimlendirdi. (...) Sonra bir ağaç yarattı. Ona “yakîn ağacı” ismini<br />
verdi. Ağacın dört dalı vardı. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu ağacın üzerine koydu. Ruh<br />
ağacın üstünde kırk bin sene Allah’ı tespih etti. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna<br />
yarattı. Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya baktı. Suretini en güzel bir şekilde gördü ve beş<br />
defa secde etti. İşte bu secdeler ümmet-i Muhammed’e farz kılınan secdelerin esasını<br />
oluşturmaktadır. Sonra Hak nurdan zincirlerle arasında asılı olan nuranî bir kandil yarattı<br />
ve Muhammed’in (s.a.) ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh Allah’ı en güzel<br />
isimleriyle tespih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tespihte bulundu. Rahman<br />
ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine ruh-ı Muhammedî Allah’tan<br />
haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tespih-i ilahî<br />
ile meşguliyete devam etti. Kahhar ismine ulaşınca haşmet-i ilahiyeden dolayı mümin ve<br />
kâfirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhları oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf<br />
meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin,<br />
dördüncüsü kâfirlerin ruhları oldu. Allah’ın istediği kadar ruhlar bu makamda kaldılar.<br />
Sonra Hak Taâlâ onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir<br />
ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Âdemin cesedini de insanların bedensel gelişme<br />
ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Âdem cismanî belirişlerin<br />
başlangıcıdır. Bu sebeple ki Peygamberimiz (s.a.) âlem ağacının tohumudur: arş, kürsi,<br />
levh ve kalemden önce gelir. Nitekim Hz Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem su<br />
ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” (...)Hz Peygamber (s.a.) kâinatın aslı,<br />
özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. (...) dolayısıyla<br />
O peygamberlerin sonuncusu, resullerin hatemi, ilklerin ve sonların efendisi oldu.<br />
(Yıldırım, 2000: 117)<br />
<br />
Yukarıda aldığımız destanların başlangıç cümleleri ile bu rivayetin başlangıç<br />
cümlesindeki benzerliğe dikkat çekmek için yan yana getirmek yararlı olur: Destanlar<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da henüz<br />
yoktular.” ve “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu.” Cümleleriyle;<br />
Hüdayî’nin hikâyesi ise “Daha gökler, yer, arş, kürsi, cennet ve cehennem yaratılmadan<br />
324 bin sene önce...” cümlesiyle başlamaktadır.<br />
<br />
Allah kendi nurundan Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu yarattıktan sonra onu<br />
olgunlaştırıp mükemmel hale getirmiş ve kendine sevgili edinmiştir. Sonra, mutlak bilgi<br />
ya da hakikat ağacı adını verdiği, bir ağaç yaratmış; Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu<br />
ağacın üzerine bir kandil gibi asmıştır. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna yaratmış. Hz.<br />
Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya bakmış; kendi suretini en güzel bir şekilde görmüş ve<br />
beş defa secde etmiştir.<br />
<br />
Bu cümledeki “en güzel bir şekilde” ve “secde” sözlerinden anlaşılan şudur:<br />
Cenab-ı Hak insanı “ahsen-i takvim” üzere en güzel bir şekilde yaratmıştır (Tin 95/4). Bir<br />
hadiste de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” denilmiştir (Alıcı, 2002:12). Allah, Hz.<br />
Muhammed’i (s.a.) de kendi nurundan yaratmış; ve bu nura yaratma kabiliyeti vermiştir.<br />
O’nu yaratmaya vesile kılmıştır. Yunus’un:<br />
<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
<br />
Mısra’ı da bu anlamı ifade eder. Ruh-ı Muhammedî’nin aynada gördüğü suretine<br />
karşı secdesi, kendi suretinde Allah’ı gördüğündendir.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber’in (a.s.) ruhu Allah’ın sevgi, şefkat ve haşmetinden terler<br />
dökmüştür. Bu ter damlalarından peygamberlerin ve insanların ruhları meydana gelmiştir.<br />
Bütün yaratılmışlarıyla alem bir ağaca, Peygamberimiz de bu ağacın tohumuna<br />
benzetilmiştir. Tohum bitkinin hem başlangıcı hem nihayetidir; Hz. Muhammed de<br />
yaratılışın evveli, peygamberlerin sonuncusudur.<br />
<br />
Tohumun bir özelliği de kendisinden yaratılacak olan bitkinin tüm özelliklerini,<br />
kabiliyetini toplu halde kendinde bulundurmasıdır. Ruh-ı Muhammedî yada Nur-ı<br />
Muhammedî de denilen Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden sudur eden bütün ruhları,<br />
hakikatleri kendinde toplayan küllî (tümel) ruhtur.<br />
<br />
“İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Muhammed, İnsan-ı kâmildir. Allâh mikrokozmik bir<br />
varlık olarak İnsan-ı kâmili yaratmıştır; böylece Kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir.<br />
İnsan-ı kâmil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur; böylece Hz. Muhammed’in yaratılmış<br />
ruhu, yaratılmamış İlâhî ruhun bir hali olmaktadır ve o, Allâh’ın yaratılış esnasında kendi<br />
bilincine varmasının aracısıdır” (Schimmel 2001:222). Tasavvuf düşüncesinde<br />
Peygamberimiz insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. İnsan-ı kâmil varlığın bütün<br />
hakikatlerini kendinde toplayan kişidir.<br />
<br />
Tasavvufun en önemli temel konularından birisi de insan-ı kâmil anlayışıdır. Bu<br />
konu Nur-ı Muhammedî düşüncesiyle yakından ilgilidir; hatta İbnü’l-Arabî’nin esaslarını<br />
kurduğu bu düşünce sisteminde insan-ı kâmil ile Nur-ı Muhammedî iç içe ve aynı konuyu<br />
teşkil eder. Peygamber Efendimiz en üst derecede insan-ı kâmildir. Çünkü O, ilk tecellî,<br />
Zât’ın tecellîsidir. Allah’ın yaratma fiili bu ilk tecelli ile, Nur-ı Muhammedî ile<br />
başlamıştır. Bu ilk tecelli mertebesine verilen isimlerden biri de insan-ı kâmildir. Bütün<br />
mahlukat bu mertebeden sonra ve bu nurdan yaratılmıştır. Bu mertebe yani insan-ı kâmil,<br />
kendisinden meydana gelen bütün yaratılış mertebelerinin hakikatlerini kapsar; bu<br />
sebeple ona âlem-i ekber denilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde insan-ı kâmil Hz.<br />
Muhammed’dir; bu mertebeye ulaşabilen evliya da Peygamberin halifesidir ve insan-ı<br />
kâmildir. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler Hz. Muhammed’in nurunu<br />
taşıdıklarından onlar da insan-ı kâmildirler.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türk destanlarında dünyanın, yeryüzünün yaratılışına ait inanç öyküleştirilerek<br />
anlatılmıştır. Bu öyküde Tanrı ve Tanrı’nın kendine benzer olarak yarattığı ilk kişi, bir de<br />
su vardır. Tanrı ve ilk kişi kuş halinde su üzerinde uçarlar. Kişinin bir hareketi Tanrı’ya<br />
yeryüzünü yaratma ilhamını verir. Kişi vasıtasıyla su dibinden toprak çıkartılır ve<br />
yeryüzü yaratılır.<br />
<br />
Yunus Emre’nin manzumesinde de Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ve diğer<br />
peygamberlerin yaratılışı hikâyeleştirilmiştir. Bu öyküde de “Çalap”, ilk yaratılan “er”, ve<br />
yine su “rahmet gölü” vardır; “er” kuş şeklindedir. Bunda da ilk yaratılan “er”in bir<br />
hareketi, suya dalması, çıktıktan sonra silkinerek etrafa su damlaları saçması sonucunda<br />
peygamberler yaratılmıştır.<br />
<br />
Yunus’a göre ilk yaratılan “er”, Hz. Muhammed’in hakikati, yani aslı, esası, nuru<br />
ve ruhudur. Bu ruh, levh ve kalemin, arş, arz ve ikisi arasında bulunanların, cennet ve<br />
cehennemin, ruhların, peygamberlerin, insanların, meleklerin, cinlerin bütün yaratılmış ve<br />
yaratılacak olanların da aslı, esası, nuru ve ruhudur. Bu ilk yaratılan kişi ya da ruh tüm<br />
evreni meydana getiren bir çekirdek, bir cevherdir. Tasavvuf inancında buna Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedî ve Ruh-ı Muhammedî derler. Bütün evrenin<br />
hakikatini, aslını, esasını kendinde toplaması, bir tümel ruh olması bakımından insan-ı<br />
kâmil de denilmiştir. İşte Yunus, asıl anlamı kişi demek olan “er” kelimesini, tasavvuf<br />
anlayışındaki bu ruh, Hz. Muhammed’in ruhu anlamında kullanmıştır. Öyküde, “er”in<br />
kuş şeklinde düşünülmesi de onun bu ruha sembol olmasındandır. Türk halk inanışında,<br />
birçok manzume ve deyişte ruh kuşa benzetilmiştir.<br />
<br />
Bu Hakikat-ı Muhammediyye inanışı, mutasavvıf olan olmayan hemen bütün<br />
şairlerce benimsenmiş, Hz. Peygamber için söylenen manzumelerde işlenmiştir. Zâtî’nin:<br />
<br />
Nikâbın açtı tâ ol meh cemâli âfitâbından<br />
<br />
Serâser on sekiz bin âlemi pür kıldı tâbından Zâtî-Gazel<br />
<br />
Beyti, “Hz. Muhammed’in doğumu ile evrenin aydınlandığı” şeklinde<br />
düşünülebilirse de, asıl kastedilen, Nur-ı Muhammedî ile on sekiz bin alemin zuhur<br />
bulduğunun ifadesidir.<br />
<br />
Yunus’un manzumesinde göl ve su da rahmet, nur ve ruh ile ilgili biçimde sembol<br />
olarak kullanılmıştır. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya, çoğalmaya,<br />
doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu yönüyle ifade<br />
edilir. Birkaç ayette de insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenilir. Rahmet (nur)<br />
gölünden çıkan kuş, yani Nur-ı Muhammedî olan er silkinmiş ve etrafa su damlaları, yani<br />
nur saçılmıştır. Bu damlaların her biri bir peygamberin ruhu olmuştur.<br />
<br />
Yunus, bu hikâyeyi ululardan dinlediğini söylüyor. Demek ki eski bir öykü, eski<br />
bir inanış. Kaynağının, İslamlığın Türkler arasında yayılmasından önce doğmuş ve<br />
şekillenmiş olan destanlar olduğuna işaret ediyor. İşaretten ziyade, bu öykülerde olaylar,<br />
kişiler ve motiflerin aynı olduğu zaten görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunus’un dinlediği<br />
ulular, mutasavvıf şeyhler, mürşitler tasavvufî düşüncelerini, bir takım felsefi söylemler<br />
yerine, Türk destanlarında gördükleri bu olay ve motifleri kullanarak, Türk halkının alışık<br />
olduğu anlam ve ifade yollarıyla, öyküleştirip anlatmayı tercih etmişlerdir.<br />
<br />
--------------------------<br />
<br />
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE<br />
حقيقت محمّديّه<br />
<br />
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.<br />
<br />
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhu’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemâl ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).<br />
<br />
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür. <br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<br />
Peygamberimizin nurunun Allah’ın nurundan yaratılması ne demektir?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. ..<br />
<br />
- Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde hadiste geçen nûr'un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir:<br />
<br />
"Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O'nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O'nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed'i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan var ettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed'in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).<br />
<br />
- Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ'nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur'anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak maddi nur değildir derken ne demek istiyor.. Yine Allah’ın nurundan oldu ama maddi olmayan nurdan mı oldu diyor. Ya da bu anlatımın yanlış olduğunu mu anlatmak istemiş açıklayın lütfen?..<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:<br />
<br />
 a) Allah’ın bir ism-i celili de Nur'dur. Ancak Nur isminin maddi ışık gibi, nurlarla hiç bir ilişkisinin olmadığını biliyoruz. Çünkü: “Allah’ın hiçbir varlığa benzemesi söz konusu olmadığına" göre, elbette Onun “Nur” isminin mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Zira, bilinmeyenler bilinenlere kıyasla bilinebilir. Bilinmeyen bir varlığın mahiyetini benzerlik yoluyla kıyaslama imkanı olmadığına göre elbette bunu bilemeyiz.<br />
<br />
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Şura, 42/11)<br />
<br />
mealindeki ayette açıkça bize “Allah’ın isim ve sıfatlarını -isim benzerliğinden hareketle- bir benzerlik kurmanın yanlış olduğu gerçeği” ders verilmiştir.<br />
<br />
Evet, Allah da işitir, insanlar da işitir, fakat bu işitme şekli asla birbirine benzemez. Allah da Nurdur, güneş te nurdur fakat bu iki nurun mahiyeti çok farklıdır, birbirine asla benzemez.<br />
<br />
Evet, “Allah’ın esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneş” (bk. Sözler, s. 166) ile Nur isminin mahiyeti elbette çok farklıdır.<br />
<br />
    “Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, 'Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur' olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzırdır.” (bk. Sözler, s. 166)<br />
<br />
b) Denilebilir ki, bu hadis rivayetinde meal olarak yer alan “Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” ifadesi bir mecazdır, bir teşrif izafesidir. Yani Allah Hz. Peygamberi “kendi zat-ı akdesinin nurundan” değil, özel olarak yarattığı bir nurdan yaratmıştır. Burada “kendi nurundan” ifadesi, o ilk yaratılan nura ve Hz. Peygambere şeref kazandırmaya yöneliktir.<br />
<br />
Nitekim, muhakkik alimlere göre, “(Allah) Sonra ona (insana)  en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi.” (Secde, 30/9) mealindeki ayette meal olarak yer alan “ruhundan üfledi” mealindeki ifadenin manası “yarattığı ruhundan” demektir. “Min Ruhihi” (Ruhundan) ifadesinin kullanılması insan için yaratılan ruhun Allah katındaki önemine vurgu yapmaya ve ona şeref kazandırmaya yöneliktir. (bk. Razî, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)<br />
<br />
c) Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması anlamına da gelebilir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir.<br />
<br />
Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine özel vurgu yapılması onun nezd-i uluhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü, yaratıklar arasında hiç bir varlık Hz. Muhammed kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.  <br />
<br />
    “İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş.” (bk. Sözler, s. 194-195)<br />
<br />
<br />
<br />
DIPNOTLAR 1<br />
__________________<br />
<br />
[1] Mir'at-ı Kainat, Cild 1, s. 20; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envarü'l-Aşıkin, s. 240; Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.<br />
<br />
[2] Sûre-i Bakara, Ayet 33.<br />
<br />
[3] Sûre-i Kehf, Ayet 25.<br />
<br />
[4] Envarü'l-Aşıkin, s. 196.<br />
<br />
[5] Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 4974; Ebu Davûd, Diyat 6, (4509).<br />
<br />
[6] Şevahidü'n-Nübüvve, s. 127-128.<br />
<br />
[7] Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 16 (1699), s. 393; Tirmizi, Hadis No: 3290.<br />
<br />
DIPNOTLAR 2:<br />
_________________<br />
<br />
(1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.<br />
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.<br />
<br />
DIPNOTLAR 3:<br />
__________________<br />
<br />
Alıcı, Hüseyin Temel, Hadis Fihristi, Kitab ve Sünneti, İhya Yay. Ankara, 2002.<br />
Demirci, Mehmet, “Hakikat-ı Muhammediyye”, İA, C. 15, TDV. Yay. İstanbul, 1997.<br />
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlah. Fak.Vakfı Yay. İstanbul,<br />
2001.<br />
Massignon, Louis, “Nur-ı Muhammedî”, İA, C. 9, MEB. Yay. İstanbul, 1964.<br />
Örneklerle Türkçe Sözlük, MEB. Yay. Ankara, 2002.<br />
Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.<br />
Sakaoğlu, Saim-Duymaz, Ali, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yay. İstanbul,<br />
2002.<br />
Schimmel, Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.<br />
Tatçı, Mustafa, Yûnus Emre Dîvânı İnceleme, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990.<br />
Yeni Tarama Sözlüğü, (Düzenleyen Cem Dilçin), TDK. Yay. Ankara, 1983.<br />
Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay.<br />
Ankara, 2000.<br />
Yunus Emre, Divan, (Hazırlayan Dr. Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990.<br />
72<br />
1<br />
Mustafa Tatçı tarafından hazırlanan Yunus Emre Divanı esas alınmıştır.<br />
2<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Bakara 2/22 ve 164, En’am 6/99, Araf 7/57, İbrahim 14/32, Nahl 16/10-11 ve 65,<br />
Kehf 18/45, Taha 20/53, Enbiya 21/30, Hac 22/5 ve 63, Furkan 25/49, Nemi 27/60, Ankebut 29/63, Rum<br />
30/24, Lokman 31/10, Secde 32/27, Zümer 39/21, Fussilet 41/39, Zühruf 43/11, Kaf 50/11).<br />
3<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Secde 32/8 Mürselat 77/20 Tarik 86/5-8).<br />
<br />
DIPNOTLAR 4:<br />
_________________<br />
<br />
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.<br />
<br />
Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62.<br />
<br />
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194.<br />
<br />
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264.<br />
<br />
Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444.<br />
<br />
a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363.<br />
<br />
a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43.<br />
<br />
Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817.<br />
<br />
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607.<br />
<br />
Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398.<br />
<br />
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabâtabâî), Tahran 1368 hş., s. 384.<br />
<br />
Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48.<br />
<br />
Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716.<br />
<br />
İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45.<br />
<br />
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303.<br />
<br />
Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326.<br />
<br />
İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16.<br />
<br />
Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78.<br />
<br />
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309.<br />
<br />
a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75.<br />
<br />
R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127.<br />
<br />
M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121.<br />
<br />
M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314.<br />
<br />
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347.<br />
<br />
Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485.<br />
<br />
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13.<br />
<br />
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264.<br />
<br />
Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî ber Fuṣûṣü’l-ḥikem, Tahran 1370 hş./1991, s. 219, 222, 685, 794.<br />
<br />
Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236.<br />
<br />
U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119.<br />
<br />
a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125.<br />
<br />
Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258.<br />
<br />
Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143.<br />
<br />
A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 179-180 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">Büyük Derleme</span></span><br />
<br />
 Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ilk yaratılışı mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teala kendi nurundan Resul-i Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadis-i Şerifler vardır.<br />
<br />
Sahabeler sordular:<br />
<br />
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ قَبْلَ الْاَشْيَاءِ<br />
<br />
“Ya Rasulallah! Allah'u Teala her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَلَقَ اللّٰهُ نُورِ نَبِيِّكُمْ<br />
<br />
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair Ayet-i Kerime:<br />
<br />
(Sure-i Nur, Ayet 35)<br />
<br />
قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكَاةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ<br />
<br />
“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'nın nurudur.” Orada, Şeyh Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.<br />
<br />
[Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e sordular:<br />
<br />
- Ya Resulullah! “Evvele ma halakallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:<br />
<br />
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu yarattı.[1]<br />
<br />
“Halagallahü min nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka bir şey yoktu. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:<br />
<br />
- Benden bir sevgi zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melaikeler, cennet, cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhunu yarattı. O ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh, Allah'u Teala'nın Esmalarıyla Allah'u Teala'yı zikretmeye başladı. İşte Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaratıldığında Safiyye ilmi verildi. İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de emretti. Adem Aleyhisselam Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla bir şey öğretemez. Allah’u Teala öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir. Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha da üstündür.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Safiyyede Adem Aleyhisselam'den yüzbinlerce sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem Aleyhisselam yaratılınca ondan sonra o ilim Adem Aleyhisselam'e de verildi. Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselam'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa Aleyhisselam'nın derecesi çok yüksektir. Musa Aleyhisselam kelimullahlıkta ileri idi. O Allah’u Teala ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Allah'u Teala'yı mi'raçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allah’u Teala'nın dakikayı sene gibi uzatması ile konuştu. Musa Aleyhisselam ömür boyu binbir soru, binbir cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem mi'raçta beş dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem kelimullahlıkta da Musa Aleyhisselam'dan çok fazla idi. Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in başından mi'raçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus Aleyhisselam balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi Yunus Aleyhisselam'ı eritmedi. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden şehid düştü. Bunda da Yunus Aleyhisselam'dan çok yüksektir.<br />
<br />
Cebrailim selam söyle dostuma,<br />
<br />
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,<br />
<br />
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,<br />
<br />
Aramızda nesne yoktur öyle bil,<br />
<br />
Onun hürmetine durur cümle kul,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Onculayın hiç bir kul yaratmadım,<br />
<br />
Onun bir sözünü iki yapmadım,<br />
<br />
Ümmetini cehennem de yakmadım,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ahmedimdir Enbiyaların başı,<br />
<br />
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,<br />
<br />
Yerde gökte iki cihan güneşi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Donattım arşımı gelsin göreyim,<br />
<br />
Kulların halinden haber sorayım,<br />
<br />
O gelsin ben ona cevap vereyim,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Kendi nurumdan yarattım ben onu,<br />
<br />
Aşık oldum ona hem dünü günü,<br />
<br />
Neylerem ben onsuz iki cihanı,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus eder severiz Muhammedi,<br />
<br />
Ruhu için verelim salavatı,<br />
<br />
Kerim Allah ona mahbubum dedi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus neder iki cihanı sensiz,<br />
<br />
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,<br />
<br />
Sana uymayanlar gider imansız,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus EMRE.<br />
<br />
Ya Resulullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,<br />
<br />
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.<br />
<br />
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin<br />
<br />
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden kübra imiş.<br />
<br />
Senin hakkında indi Sure-i Ayet'el-Kevser<br />
<br />
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.<br />
<br />
Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini<br />
<br />
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.<br />
<br />
Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,<br />
<br />
Hilkat-ı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Mucizatın alemde ceryan etmektedir hala gün gibi<br />
<br />
Kur'an'ül Kerimül, azimül burhan bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet<br />
<br />
Bu güruhi aşıklarına senin, bu Bilal'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.<br />
<br />
Hacı Muhammed Bilal-i NADİR<br />
<br />
Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,<br />
<br />
Sana canım fedadır ya Muhammed,<br />
<br />
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,<br />
<br />
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.<br />
<br />
Lebin zemzem cemalin Kabetullah,<br />
<br />
Makamın hem uladır ya Muhammed,<br />
<br />
Biz günahkar ümmetine kıl şefaat ya Resul,<br />
<br />
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.<br />
<br />
Nesim-i ŞİRAZİ HZ.]<br />
<br />
Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in 200 kadar ismi var.<br />
<br />
حَق۪يقَةُ الْحَقَائِقِ<br />
<br />
İsminin birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.Bir ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.<br />
<br />
اَبَا الْاَرْوَاحِ<br />
<br />
Resul-i Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün maneviyatın zuhuru Allah'u Teala'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan yaratılmıştır.<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ اٰدَم وَنَفَخَ ف۪يهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت ك حب)<br />
<br />
“Allah'u Teala Adem Aleyhisselam'ın ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.”[7] Adem Aleyhisselam'ın ruhunun babası da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'dir.<br />
<br />
Buna inanmayanın dini, nikahı gider. Çünkü ayet ve hadislerle sabittir. İnkar edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkar edenler var, inanmayınız vesselam!...<br />
<br />
------------------<br />
<br />
Alemler, Hz. Muhammed (asm)'in nurundan mı yaratıldı?<br />
<br />
    "Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı."(1)<br />
<br />
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:<br />
<br />
    "Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."<br />
<br />
    "Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."<br />
<br />
    "Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."<br />
<br />
    "Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur."(2)<br />
<br />
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kainat ağacının ilk çekirdeği de Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.<br />
<br />
Evet, yukarıdaki hadisde de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan Peygamber Efendimizin (asm) nuru kainat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kainat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.<br />
<br />
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” rivayeti sahih midir; şerhi ve tahrici nasıldır?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Sahih bir hadis-i şerifte "Hiç bir şey yokken Allah vardı, arşını suyun üzerine yarattı." buyurmuş, diğer bir hadiste "Allah ilk olarak kalemi yarattı." demişken, "Allah'ın ilk olarak yarattığı benim ruhumdur." rivayetinin sıhhat ve manasını nasıl anlamamız gerekmektedir?<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
a) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” hadis rivayeti,  birçok hadis kaynaklarında yer almıştır:<br />
<br />
Hz. Cabir anlatıyor:<br />
<br />
    “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
    “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
- Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak.” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" (Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47)<br />
<br />
- Benzer bir rivayeti nakleden Hâkim bunun sahih olduğunu belirtmiştir. (Hâkim, 2/672). Ancak Zehebi bu rivayetin mavzu olduğunu belirtmiştir. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
b) “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” hadisi de sahih kabul edilmiştir. (bk. Tirmizi, tefsiru sureti 68; Hâkim, 2/492)<br />
<br />
Hâkim’in sahih olarak yaptığı değerlendirmeye Zehebi de katılmıştır. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
c) Allah’ın ilk yarattığı şey sudur.<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7) mealindeki ayeti ile<br />
<br />
    “Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerindeydi” (Buharî, Bedul-ahlak,1)<br />
<br />
hadisinden anlaşıldığına göre, önce su yaratılmış, sonra da arş yaratılmıştır. Ahmed b. Hanbel, 4/11,12 ve Tirmîzî, Tefsiru Sureti Hud,12'de “Allah yer ve gökleri yaratmadan önce arşı su üzerindeydi.” şeklinde rivayet edilen hadiste bu husus açıkça belirtilmiştir. Tirmizi, bu hadis rivayetinin “HASEN” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)<br />
<br />
Pek iyi, bu hadisler arasını nasıl telif edebiliriz?<br />
<br />
İslam alimleri bu hususu şöyle değerlendirmişler:<br />
<br />
- İlk yaratılan varlığın Kalem, Arş veya Su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. Çünkü,<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7)<br />
<br />
mealindeki  ayetin ifadesi, Suyun Arş’tan önce yaratıldığını göstermektedir. (bk. İbn Hacer, 6/289)<br />
<br />
    - "Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı. Arşı da su üzerindeydi.” (Müslim, Kader, 2/16)<br />
<br />
<br />
--------------------<br />
<br />
<br />
Allah’u Teâlâ Peygamberimizin nurunu Ahzap suresinde şöyle anlatmıştır.<br />
"Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak". (Ahzab-45-46)<br />
<br />
Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.<br />
Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.<br />
Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.<br />
<br />
O nur gözlerin nurudur.<br />
O nur her şeyden öncedir.<br />
Haberde geldi ki:<br />
Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:<br />
-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”<br />
Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.<br />
Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:<br />
Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)<br />
Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,<br />
Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.<br />
Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,<br />
Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.<br />
Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:<br />
Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.<br />
Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.<br />
Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.<br />
Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:<br />
-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:<br />
-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.<br />
<br />
-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.<br />
Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:<br />
-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:<br />
-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”<br />
Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:<br />
-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi:<br />
-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”<br />
İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.<br />
Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)<br />
Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:<br />
1-Ta’zim,<br />
2-Halâvet (tat, zevk),<br />
3-Sehâ (cömertlik),<br />
4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)<br />
Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.<br />
Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.<br />
<br />
Allâhü Te’âlâ bir Hadİs-i Kudsİde Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullah (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Allah (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?”<br />
<br />
Nebî (sav.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nurunu kendi nurundan yarattı. O nûr, Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, ka­lem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı yaratmak istediği zaman, o nuru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ı yarattı.<br />
<br />
Allah (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı. Ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyur­duğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah da “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”<br />
<br />
Hz. Allah: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allah (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.<br />
<br />
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhalde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılama-makta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.<br />
<br />
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.s.)<br />
<br />
----------------------------<br />
<br />
hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. (bk. İbn Hacere, a.g.y)<br />
<br />
Bu hadis rivayetinde “Arşı da su üzerindeydi.” manasındaki ifadeden Suyun Arş’tan önce yaratıldığını anlamak mümkün olduğu gibi, “Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı.” ifadesinden de kalemin Arş ve sudan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, gök ve yerlerin yaratılmasından önceyle kıyaslanırken, Arşın su üzerinde olduğu gerçeği mutlak bir şekilde seslendirilmiştir.<br />
<br />
- Bununla beraber, farklı hadis rivayetlerinde farklı sırlamalarla ilgili bilgilerden hareketle, şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:<br />
<br />
Bu rivayetlerde yer alan ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunluğu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve Su ve onun üstündeki Arş’tan sonra, diğer yaratıklara nispeten ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişledir. (İbn Hacer, a.g.e)<br />
<br />
- Bir kısım alimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak  değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM<br />
Nur:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halketti.<br />
<br />
Bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)<br />
<br />
İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.<br />
<br />
Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ’yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.<br />
<br />
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)<br />
<br />
Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah’a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.<br />
<br />
“O Evvel’dir.” buyuruluyor. (Hadid: 3)<br />
<br />
O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A’lâ’sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O’nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’te buyurulduğu üzere:<br />
<br />
“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)<br />
<br />
Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.<br />
<br />
Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)<br />
<br />
Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.<br />
<br />
Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir -radiyallahu anh- Hazretleri: “Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:<br />
<br />
“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah’ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.<br />
<br />
Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh-i mahfuz’u, üçüncüsünden Arş-ı rahman’ı halketti.<br />
<br />
Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü’yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.<br />
<br />
Diğer parçayı da yine dörde böldü.<br />
<br />
Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.<br />
<br />
Kalan parçayı da dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-resulullah’ tevhid nurudur.” (El-Mevâhib’ül-Ledüniyye)<br />
<br />
Hadis-i şerif’te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.<br />
<br />
Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.<br />
<br />
Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.<br />
<br />
 <br />
Elest Bezmi:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)<br />
<br />
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.<br />
<br />
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. O bir hidayet rehberidir.<br />
<br />
Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikatı nasıl bulurdu?<br />
<br />
Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:<br />
<br />
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf: 172)<br />
<br />
Hitâb-ı izzet’ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’lerinde bu hakikatı beyan buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm’ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halkedildiği beyan ediliyor.<br />
<br />
“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)<br />
<br />
Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:<br />
<br />
“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da.” (Ahzâb: 7)<br />
<br />
Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Ben Âdem yaratılmazdan ondörtbin sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)<br />
<br />
 <br />
Enbiyâ-i İzam<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları yüzyirmidörtbini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî’nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)<br />
<br />
Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.<br />
<br />
“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)<br />
<br />
Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.<br />
<br />
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)<br />
<br />
Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.<br />
<br />
 <br />
Ağır Bir Misak:<br />
<br />
Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber’inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.<br />
<br />
“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm’dır.<br />
<br />
“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm’a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ’ya söz vermişlerdi.<br />
<br />
“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.<br />
<br />
“Onlar da: ‘Kabul ettik.’ demişlerdi.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O Azîz peygamber’e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî’yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.<br />
<br />
“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 82. Âyet-i kerime’sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:<br />
<br />
“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 82)<br />
<br />
 <br />
İlâhî Meth-ü Senâ:<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Siz beni hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah’ın kulu ve elçisidir.’ deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)<br />
<br />
Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu meth-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Peygamber’ine Allah-u Teâlâ’nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.<br />
<br />
Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ’ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber’lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.<br />
<br />
“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm’ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.<br />
<br />
Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber’ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.<br />
<br />
Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.<br />
<br />
Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.<br />
<br />
Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arzetmiş oluyorlar.<br />
<br />
Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.<br />
<br />
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.<br />
<br />
 <br />
Ebul-Ervah:<br />
<br />
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah’tır, bütün ruhların babasıdır.<br />
<br />
“Ey insan!” (Yâsin: 1)<br />
<br />
Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.<br />
<br />
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.<br />
<br />
“Asluhu nûr cismuhu âdem,<br />
Velekad kerremnâ benî âdem.”<br />
<br />
Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;<br />
<br />
“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî’de:<br />
<br />
“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.<br />
<br />
Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Sebeb-i Mevcûdat:<br />
<br />
O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatın özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.<br />
<br />
Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.<br />
<br />
Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i ile kâimdir.<br />
<br />
Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:<br />
<br />
Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya şükrederim.<br />
<br />
“Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.<br />
<br />
“O Hakk’ın nûrudur<br />
İlim-irfan kaynağıdır<br />
Hakk’tır onun özü<br />
Hakk’tan gelir onun sözü.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ’nın nurudur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de:<br />
<br />
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)<br />
<br />
Bu Âyet-i kerime’nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.<br />
<br />
“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”<br />
<br />
Halbuki nur da O’nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..<br />
<br />
Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.<br />
<br />
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.<br />
<br />
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.<br />
<br />
Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.<br />
<br />
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur” unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)<br />
<br />
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn” dir, hem de “Ebul-ervah” tır.<br />
<br />
Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur” dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.<br />
<br />
O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.<br />
<br />
Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’nın Aziz’i, Halil’i ve Nur’u olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden gelir.<br />
<br />
 <br />
En Büyük Nimet:<br />
<br />
O ki, Allah-u Teâlâ’nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah’a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatın köprüsüdür.<br />
<br />
Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.<br />
<br />
Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah” tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.<br />
<br />
Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşad sahası içindedir.<br />
<br />
O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.<br />
<br />
Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.<br />
<br />
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Azîz Peygamber:<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz’dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.<br />
<br />
O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.<br />
<br />
O ki iman hakikatlarının menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim’in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:<br />
<br />
“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)<br />
<br />
Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz” dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.<br />
<br />
O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir kandil ki;<br />
<br />
“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)<br />
<br />
Âyet-i kerime’si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.<br />
<br />
İşte nurundan nurunu yarattığı için:<br />
<br />
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)<br />
<br />
Bu Hadis-i şerif’in tecelliyâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.<br />
<br />
“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,<br />
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.<br />
<br />
O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ona;<br />
<br />
“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)<br />
<br />
O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:<br />
<br />
“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)<br />
<br />
 <br />
“Nurun Alâ Nur”:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm’ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm’ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.<br />
<br />
“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)<br />
<br />
Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:<br />
<br />
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)<br />
<br />
Hadis-i şerif’i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:<br />
<br />
“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.<br />
<br />
Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.<br />
<br />
Onlar o Nur’un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur’dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur’dur.<br />
<br />
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.<br />
<br />
YAKINLIK NESEBİ<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam edegelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali -kerremellahu veçhe- Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.(*)<br />
<br />
 <br />
<br />
(*) Mevzunun uzamaması için nurun Hafî koldan devamı açıklanmış, Cehrî koldan devam eden nur bahis mevzuu edilmemiştir.<br />
<br />
-----------------------------<br />
<br />
YUNUS EMRE’NİN NUR-I MUHAMMEDÎ<br />
ANLATIMININ TÜRK YARATILIŞ DESTANLARIYLA<br />
<br />
BENZERLİĞİ<br />
<br />
The Resemblance of The Way of Describing The Glory of Muhammad of<br />
Yunus Emre with Turkish Creation Epics<br />
<br />
Zülfi GÜLER<br />
<br />
Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Elazığ.<br />
zguler@firat.edu.tr.<br />
<br />
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi<br />
<br />
Fırat University Journal of Social Science<br />
Cilt: 16, Sayı: 2 Sayfa: 63-72, ELAZIĞ-2006<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Yunus Emre’nin bir manzumesinde, kuş, göl ve su sembolleri kullanılarak Hz.<br />
Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaratılışı anlatılmıştır. Kuş, göl ve su motifleri, Türk<br />
Yaratılış Destanlarında da vardır. Bu destanlardaki ifade tarzı ve motifler ile, Yunus Emre’nin<br />
manzumesi arasında benzerlik görülmektedir. Ancak destanlarda yeryüzünün yaratılışı<br />
anlatılırken, Yunus, aynı semboller ve anlatım şekliyle, tasavvufun “Nur-ı Muhammedi” inanışını<br />
ifade etmiştir.<br />
<br />
Anahtar Kelimeler: Yunus Emre, er, destan, Nur-ı Muhammedi, peygamber.<br />
<br />
ABSTRACT<br />
<br />
The creations of Muhammad and the other Prophets have been told by using bird, lake and<br />
water symbols in a poem of Yunus Emre. There are also bird, lake and water motifs in Turkish<br />
Creation Epics. It is seen that there is a similarity between Yunus Emre’s poems and the manner of<br />
telling and motifs in these epics. Yunus expressed the belief of the Glory of Muhammad (Nur<br />
Muhammad) of the Islamic Mysticism, using the same symbols and expressions.<br />
<br />
Key Words: Yunus Emre, Man (capable man), Epic, The Glory of Muhammad, Prophet.<br />
<br />
KONU<br />
<br />
Tasavvuf, İslâmî Türk Edebiyatım ilk şair ve yazarlarından beri etkilemiş; hemen<br />
bütün şairlere ilham ve ifade kaynağı olmuş bir düşünce ve inanç sistemidir. Yunus Emre<br />
de bu edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bir zamanda; 13. asrın ikinci yarısı ile 15. asrın<br />
başında yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Onun şiirleri (ilâhîleri), Türk halkı arasında, Allah<br />
ve Peygamber sevgisinin, tasavvufî düşüncenin yayılmasında, Mevlid ile beraber, çok<br />
etkili olmuştur.<br />
<br />
Vahdet-i vücud ve buna bağlı olarak tecelli, yani ilk ruhtan başlayarak ruhların,<br />
meleklerin, yerin, göğün, evrenin, tüm varlığın var olma meselesi, tasavvuf inancının<br />
temelini teşkil etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in varlığı, Allah katındaki,<br />
peygamberler, insanlar ve melekler arasındaki yeri; evrenin yaratılışındaki rolü ve önemi;<br />
kendi cismanî varlığından önceki ve sonraki mahiyeti konuları üzerinde tasavvuf ehli çok<br />
düşünmüş ve fikirler üretmişler; şairler de bu fikirleri mazmun ve sembollerle<br />
şiirleştirmişlerdir.<br />
<br />
Yunus Emre Divanında1, birçok manzumede bir tahkiye üslubu göze çarpar. O, bir<br />
manzumesinde de peygamberlerin yaratılışıyla ilgili şöyle bir rivayetten bahsetmektedir:<br />
Biz büyüklerimizden işittik ki önce “er” yaratıldı. Padişahın (Allah’ın) birliğini önce bu<br />
“er” bildi. Allah kendi kudretinden bu “er”e Tanrılık kıldı. Bu “er”in bir kuş şeklinde ve<br />
çok hikmete sahip olduğunu söylerler. O kuş uçarak rahmet gölüne daldı. Gölden çıkıp<br />
döndüğünde bir dala kondu; silkindi, etrafa su damlaları saçıldı. O damlaların her<br />
birinden seçkin bir ruh yaratıldı (yahut, seçici olan Allah o damlaların her birini bir ruh<br />
olarak yarattı); o ruhların her birisi bunda (dünyada) peygamber oldu.<br />
<br />
Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı<br />
Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi<br />
Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi<br />
İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı<br />
Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin<br />
Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı<br />
Çün gölden girü döndi budak üzere kondı<br />
Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi<br />
<br />
Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn<br />
<br />
Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı Divan s. 369<br />
<br />
Yunus’un anlattığı bu hikâyedeki “Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması”, “bu<br />
er’in kuş şeklinde olması”, “Tanrılık, yaratıcılık kudretine sahip olması”, “göle dalması<br />
ve gölden üzerinde getirdiği suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması”<br />
motifleri, Türk Yaratılış Destanlarındaki dünyanın yaratılışıyla ilgili motiflere çok<br />
benzemektedir. Altay Türklerinin Yaratılış Destanlarından aldığımız metinlerde bu<br />
benzerlik apaçık görülmektedir. Destanlarda kuşun suyun dibinden toprak çıkarması ve<br />
bu topraktan yerin yaratılmasına karşılık, Yunus’ta kuşun gölden getirdiği sudan damlalar<br />
halinde peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Her ikisinde de amaç ve sonuç yaratmadır.<br />
Destanlarda konu ile ilgili kısımlar şöyledir:<br />
<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da<br />
henüz yoktular. O zaman, Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan<br />
oğullarının ata ve anası Tengere Kayra Kan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona<br />
(kiji) dedi. Kayra Kan ile kişi su üzerinde iki kara kaz gibi sakin sakin uçarak<br />
süzülürlerdi. Fakat kişi bu ebedî sükunetten memnun değildi. O, Kayra Kan’dan da fazla<br />
yükselmek istiyordu. Bu ölçüsüz hareketinden dolayı o, uçma hassasını kaybetti ve<br />
derinliklere, dipsiz suya yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince, ihtiyaç karşısında<br />
Tengere Kayra Kan’ı (merhametli semayı) yardıma çağırdı. Kayra Kan Kişi’ye<br />
derinlikten kalkması için emir verdi, sonra kişinin üzerinde oturarak suya karşı<br />
korunabilmesi için Kayra Kan yeri yaratmak istedi, bunun için kişiye, suya dalarak<br />
derinliklerden toprak çıkarmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti” (Sakaoğlu<br />
ve Duymaz 2002: 173).<br />
<br />
“Evvelce ancak su vardı; yer,gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi”<br />
vardı, bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey<br />
düşünmüyordu. “Kişi” rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı’nın yüzüne su serpti.<br />
“Bu kişi” kendisinin Tanrı’dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde<br />
boğulacak oldu:<br />
<br />
“Tanrı, bana yardım et” diye bağırmağa başladı. Tanrı:<br />
<br />
“Yukarı çık!” dedi. O da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sağlam bir taş olsun.” Suyun dibinden taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine<br />
oturdular. Tanrı “kişi”ye: “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden<br />
toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak: “Yer olsun” dedi.<br />
Böylece yer yaratılmış oldu (Sakaoğlu ve Duymaz 2002: 168).<br />
<br />
Öyle görülüyor ki Yunus ya da etkilendiği ulu, belki mürşidi, İslâmiyetten önceki<br />
<br />
Türk kültürü dönemine ait olan bu destan motiflerini, tasavvufi düşünce ve söylemlerini<br />
ifadede kullanmışlardır.<br />
<br />
Yunus, manzumenin ilk beytinde “evvel er yaratıldı” diyor. “Er” kelimesine<br />
sözlüklerin ve araştırıcıların verdiği anlamlar şöyledir: Er (I) 1. erkek, kişi, insanoğlu. 2.<br />
koca, zevç. 3. asker, nefer. 4. yiğit, mert, bahadır. 5. eren, mürşit, insan-ı kâmil.<br />
(Örneklerle Türkçe Sözlük 2002).<br />
<br />
Er (I) koca, zevc; erkek, kişi; yiğit, kahraman; Bektaşi şeyhi, mürşit, erenler; sahip.<br />
(Yeni Tarama Sözlüğü 1983)<br />
<br />
Bu manzumede sözü edilen “er” in bazı özellik ve eylemleri de söyleniyor:<br />
<br />
a) “Er” ilk yaratılandır.<br />
<br />
Tasavvuf düşüncesinde ilk yaratılan, ilk taayyün eden, varlıkların başlangıç sebebi<br />
olan Nur-ı Muhammedi’dir. Buna, filozoflar akl-ı küll; tasavvuf erbabı ise Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi, Ruh-ı Muhammedi gibi adlar vermişlerdir.<br />
<br />
Yunus Divanında, Hz. Muhammed’in ilk yaratılan olduğunu ifade eden başka<br />
manzumeleri ve beyitleri de vardır: Bu beyitte Yunus, “Ben son gelen ilkim” yahut “Ben<br />
yaratılışta nebilerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncuyum”<br />
(Yıldırım, 2000: 126) diye rivayet edilen hadise telmih ile, Peygamber’in “hem evvel,<br />
hem ahir ve en önde gelen” olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
Sûretile çokdur âdem değmesinde yokdur kıdem<br />
Evvel-âhir ol piş-kadem bir Muhammed serveri var Divan s. 44<br />
Hz. Muhammed’e “dîn metâsı” diyen Yunus, bütün “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun<br />
nurundan yaratıldığını; Âdem’den beri “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun yüzünden dünyaya<br />
geldiğini söylemiş; diğer beyitte de “yerin göğün” O’nun için yaratıldığını belirtmiştir.<br />
Togdı ol dîn metâsı andan oldı kamusı<br />
Âdem Halîl ü Mûsâ hüccet ü bürhân bana Divan s. 29<br />
Âdem atadan berü velî evliyâ Nebî<br />
<br />
Hak müşerref eyledi Ahmed’i kamu yüzden Divan s. 246<br />
Yirün gögün safâsı Mustafâ’dur<br />
<br />
Kamu ‘ahdün vefâsı Mustafâ’dur    Divan s.111<br />
<br />
“Nur-ı Muhammedî, Muhammed Peygamberin ruhunun alemin yaratılışından önce<br />
mevcut bir varlık olduğunu ifade için kullanılan bir ıstılahtır: son peygamberin mukadder<br />
cevheri, her şeyden önce ve kesif parlak bir nokta halinde yaratılmış olup, diğer bütün<br />
mümtaz ruhlar ondan çıkmıştır.” (Massignon, 1964: 162.)<br />
<br />
“Allâh’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammediyye var olmuş,<br />
bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma maddesi ve<br />
gayesi bu hakikattir” (Demirci,1997: 179). Hz. Muhammed, yaratılışın hem sebebi hem<br />
amacıdır. Allah, Habib’inin nurunu kendi nurundan yarattı. Daha sonra da O’nun<br />
nurundan bütün varlıkları yarattı. Mutasavvıflar bu düşüncenin mesnedi olarak kutsî<br />
hadis ve hadisler de göstermişlerdir.<br />
<br />
Hemen bütün na’tlarda, telmih ya da iktibas olarak yer alan, Türkçe anlamı “sen<br />
olmasaydın, sen olmasaydın (eğer ey Muhammed) yeri göğü yaratmazdım.” olan<br />
“levlâke, levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” olarak söylenen kutsî hadis şu temel anlamları<br />
ifade eder: 1-Felekler yaratılmadan evvel Hz. Muhammed vardı. Yani O, ilk yaratılan<br />
varlıktır, nuru her şeyden öncedir. 2-Felekler, Peygamber (a.s.) için yaratılmıştır. 3-<br />
Peygamber (a.s.) Allah’a yaratmayı ilham etmiş, yaratma arzusu vermiştir. Allah Hz.<br />
Muhammed’e, Habib’ine duyduğu sevgi nedeniyle evreni yaratmıştır.<br />
<br />
Resulullah (a.s.) yaratılışın aslı olup kâinat da O’na tabi olarak yaratılmıştır. Bu<br />
duruma: “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebî<br />
idim.” Diğer bir rivayette: “Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben nebî idim.” şeklinde<br />
rivayet edilen hadisler de işaret etmektedir (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
b)    “Er” kuş şeklinde görünmüştür.<br />
<br />
Türk kültüründe insanın bedeni kafese, ruhu da kuşa benzetilir. Yunus’un bu<br />
manzumesinde de kuş, istiare ile ruh yerine kullanılmıştır. Nitekim ilk yaratılan varlığa<br />
Nur-ı Muhammedi yerine Ruh-ı Muhammedi diyenler de vardır. “İbnü’l-Arabî’nin bu<br />
konudaki sözleri şu mahiyettedir: Allah’ın ilk yarattığı ruh-ı müdebbirdir, bu da Hz.<br />
Muhammed’in ruhudur, sonra öteki ruhlar sadır olmuştur” (Yıldırım, 2000: 115). Yani<br />
Peygamber (a.s.) bütün varlıkların hakikati, aslı, esası olarak ilk yaratılan ruhtur.<br />
<br />
c)    Kuş şeklinde olan “er” rahmet gölüne dalmıştır.<br />
<br />
Cenab-ı Hak, kendi nurundan bir nur almış, Hz. Peygamber’in ruhunu yaratmış,<br />
yani Nur-ı Muhammedi olarak tecellî etmiştir. O Peygamber’i (a.s.) de “alemlere rahmet<br />
olarak” göndermiştir (Enbiya 21/107). Öyleyse rahmet, Allah’ın nuru ve feyzidir;<br />
“rahmet gölü” de bu nurun gölüdür diyebiliriz.<br />
<br />
d)    “Er” rahmet gölünden çıkınca bir dala konmuş, silkinmiş etrafa su damlaları<br />
saçmıştır.<br />
<br />
Rahmetle su arasında da ilgi vardır. Yağmur ve su rahmettir. Bu inanç Kur’an-ı<br />
Kerim’den kaynaklanır. Bir çok ayette, suyun gökten rahmet olarak indirildiği; yağmur<br />
ve su ile verimin arttırıldığı, bolluk ve bereket sağlandığı, insanlara ve hayvanlara rızk<br />
yaratıldığı; su ile ölü toprağa can verildiği, yeryüzünün ölümünden sonra diriltildiği;<br />
<br />
yaratılışa ve ölümden sonra yeniden diriltilişe delil olarak anlatılmıştır2. Birkaç ayette de<br />
insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenmiştir3.<br />
<br />
Nur-ı Muhammedî, peygamberlerin, meleklerin, feleklerin, insanların, hülâsa,<br />
bütün maddî ve ruhanî aleme, aynı zamanda dünya ve ahirete ait varlıkların,<br />
yaratılmasının sebebi, amacı ve aracıdır. “Bunun için, Resulullah’a (a.s.) -yaratılışın<br />
temeli manasına- “Ummî” denilmiştir” (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
Öyleyse, rahmet kelimesine yaratma, canlandırma, yaşatma, doğurma, çoğaltma<br />
anlamları da yüklenebilir. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya,<br />
çoğalmaya, doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu<br />
yönüyle ifade edilir.<br />
<br />
“Er”in silkinmesiyle saçılan su damlaları, Nur-ı Muhammedî’den saçılan nur<br />
damlalarıdır; her damla bir peygamberin ruhunu meydana getirmiştir. Hz. Âdem’den<br />
başlayarak bütün peygamberlerin alnında yahut kalbinde taşıdıkları bir nübüvvet nuru<br />
olduğu söylenmiştir. Bu nur Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve O’nda karar kılmıştır.<br />
Nur-ı Muhammedî ile bu nur da kastedilmiştir. “Hz. Muhammed bütün peygamberlerin<br />
yaratılış sebebi olduğu için O’nun nuru Âdem’den itibaren hepsinde vardır. Bütün<br />
insanların ve bütün evrenin yaratılış sebebi de O’dur. O’nun nuru her insanda ve her<br />
şeyde vardır” (Öztürk, 1988: 45).<br />
<br />
Yunus’un bu rivayetine benzer bir hikâyeyi, Ahmet Yıldırım, Aziz Mahmud<br />
Hüdayî’nin Hulâsatu’l-ahbâr isimli eserinden naklen anlatmıştır. Ağaç, dal ve su motifleri<br />
ile damlalar halinde peygamberlerin ve insanların ruhlarının yaratıldığı düşüncesinin bu<br />
hikâyede de bulunması; ayrıca Yunus’un manzumesi hakkında yukarıda söylediklerimize<br />
mesnet teşkil etmesi bakımından bu rivayeti de buraya almanın uygun olacağını<br />
düşündük.<br />
<br />
“Rivayet edilir ki, Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsi,<br />
cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce o nurdan Muhammed’in (s.a.)<br />
ruhunu yarattı. (...) O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risalet vazifesiyle seçkin<br />
kıldı. Kendisi O’nu seçti, başına yakîn tacını koydu, hidayet cübbesi giydirdi. O’nu<br />
ezelden “sevgili” diye isimlendirdi. (...) Sonra bir ağaç yarattı. Ona “yakîn ağacı” ismini<br />
verdi. Ağacın dört dalı vardı. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu ağacın üzerine koydu. Ruh<br />
ağacın üstünde kırk bin sene Allah’ı tespih etti. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna<br />
yarattı. Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya baktı. Suretini en güzel bir şekilde gördü ve beş<br />
defa secde etti. İşte bu secdeler ümmet-i Muhammed’e farz kılınan secdelerin esasını<br />
oluşturmaktadır. Sonra Hak nurdan zincirlerle arasında asılı olan nuranî bir kandil yarattı<br />
ve Muhammed’in (s.a.) ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh Allah’ı en güzel<br />
isimleriyle tespih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tespihte bulundu. Rahman<br />
ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine ruh-ı Muhammedî Allah’tan<br />
haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tespih-i ilahî<br />
ile meşguliyete devam etti. Kahhar ismine ulaşınca haşmet-i ilahiyeden dolayı mümin ve<br />
kâfirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhları oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf<br />
meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin,<br />
dördüncüsü kâfirlerin ruhları oldu. Allah’ın istediği kadar ruhlar bu makamda kaldılar.<br />
Sonra Hak Taâlâ onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir<br />
ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Âdemin cesedini de insanların bedensel gelişme<br />
ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Âdem cismanî belirişlerin<br />
başlangıcıdır. Bu sebeple ki Peygamberimiz (s.a.) âlem ağacının tohumudur: arş, kürsi,<br />
levh ve kalemden önce gelir. Nitekim Hz Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem su<br />
ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” (...)Hz Peygamber (s.a.) kâinatın aslı,<br />
özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. (...) dolayısıyla<br />
O peygamberlerin sonuncusu, resullerin hatemi, ilklerin ve sonların efendisi oldu.<br />
(Yıldırım, 2000: 117)<br />
<br />
Yukarıda aldığımız destanların başlangıç cümleleri ile bu rivayetin başlangıç<br />
cümlesindeki benzerliğe dikkat çekmek için yan yana getirmek yararlı olur: Destanlar<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da henüz<br />
yoktular.” ve “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu.” Cümleleriyle;<br />
Hüdayî’nin hikâyesi ise “Daha gökler, yer, arş, kürsi, cennet ve cehennem yaratılmadan<br />
324 bin sene önce...” cümlesiyle başlamaktadır.<br />
<br />
Allah kendi nurundan Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu yarattıktan sonra onu<br />
olgunlaştırıp mükemmel hale getirmiş ve kendine sevgili edinmiştir. Sonra, mutlak bilgi<br />
ya da hakikat ağacı adını verdiği, bir ağaç yaratmış; Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu<br />
ağacın üzerine bir kandil gibi asmıştır. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna yaratmış. Hz.<br />
Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya bakmış; kendi suretini en güzel bir şekilde görmüş ve<br />
beş defa secde etmiştir.<br />
<br />
Bu cümledeki “en güzel bir şekilde” ve “secde” sözlerinden anlaşılan şudur:<br />
Cenab-ı Hak insanı “ahsen-i takvim” üzere en güzel bir şekilde yaratmıştır (Tin 95/4). Bir<br />
hadiste de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” denilmiştir (Alıcı, 2002:12). Allah, Hz.<br />
Muhammed’i (s.a.) de kendi nurundan yaratmış; ve bu nura yaratma kabiliyeti vermiştir.<br />
O’nu yaratmaya vesile kılmıştır. Yunus’un:<br />
<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
<br />
Mısra’ı da bu anlamı ifade eder. Ruh-ı Muhammedî’nin aynada gördüğü suretine<br />
karşı secdesi, kendi suretinde Allah’ı gördüğündendir.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber’in (a.s.) ruhu Allah’ın sevgi, şefkat ve haşmetinden terler<br />
dökmüştür. Bu ter damlalarından peygamberlerin ve insanların ruhları meydana gelmiştir.<br />
Bütün yaratılmışlarıyla alem bir ağaca, Peygamberimiz de bu ağacın tohumuna<br />
benzetilmiştir. Tohum bitkinin hem başlangıcı hem nihayetidir; Hz. Muhammed de<br />
yaratılışın evveli, peygamberlerin sonuncusudur.<br />
<br />
Tohumun bir özelliği de kendisinden yaratılacak olan bitkinin tüm özelliklerini,<br />
kabiliyetini toplu halde kendinde bulundurmasıdır. Ruh-ı Muhammedî yada Nur-ı<br />
Muhammedî de denilen Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden sudur eden bütün ruhları,<br />
hakikatleri kendinde toplayan küllî (tümel) ruhtur.<br />
<br />
“İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Muhammed, İnsan-ı kâmildir. Allâh mikrokozmik bir<br />
varlık olarak İnsan-ı kâmili yaratmıştır; böylece Kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir.<br />
İnsan-ı kâmil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur; böylece Hz. Muhammed’in yaratılmış<br />
ruhu, yaratılmamış İlâhî ruhun bir hali olmaktadır ve o, Allâh’ın yaratılış esnasında kendi<br />
bilincine varmasının aracısıdır” (Schimmel 2001:222). Tasavvuf düşüncesinde<br />
Peygamberimiz insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. İnsan-ı kâmil varlığın bütün<br />
hakikatlerini kendinde toplayan kişidir.<br />
<br />
Tasavvufun en önemli temel konularından birisi de insan-ı kâmil anlayışıdır. Bu<br />
konu Nur-ı Muhammedî düşüncesiyle yakından ilgilidir; hatta İbnü’l-Arabî’nin esaslarını<br />
kurduğu bu düşünce sisteminde insan-ı kâmil ile Nur-ı Muhammedî iç içe ve aynı konuyu<br />
teşkil eder. Peygamber Efendimiz en üst derecede insan-ı kâmildir. Çünkü O, ilk tecellî,<br />
Zât’ın tecellîsidir. Allah’ın yaratma fiili bu ilk tecelli ile, Nur-ı Muhammedî ile<br />
başlamıştır. Bu ilk tecelli mertebesine verilen isimlerden biri de insan-ı kâmildir. Bütün<br />
mahlukat bu mertebeden sonra ve bu nurdan yaratılmıştır. Bu mertebe yani insan-ı kâmil,<br />
kendisinden meydana gelen bütün yaratılış mertebelerinin hakikatlerini kapsar; bu<br />
sebeple ona âlem-i ekber denilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde insan-ı kâmil Hz.<br />
Muhammed’dir; bu mertebeye ulaşabilen evliya da Peygamberin halifesidir ve insan-ı<br />
kâmildir. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler Hz. Muhammed’in nurunu<br />
taşıdıklarından onlar da insan-ı kâmildirler.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türk destanlarında dünyanın, yeryüzünün yaratılışına ait inanç öyküleştirilerek<br />
anlatılmıştır. Bu öyküde Tanrı ve Tanrı’nın kendine benzer olarak yarattığı ilk kişi, bir de<br />
su vardır. Tanrı ve ilk kişi kuş halinde su üzerinde uçarlar. Kişinin bir hareketi Tanrı’ya<br />
yeryüzünü yaratma ilhamını verir. Kişi vasıtasıyla su dibinden toprak çıkartılır ve<br />
yeryüzü yaratılır.<br />
<br />
Yunus Emre’nin manzumesinde de Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ve diğer<br />
peygamberlerin yaratılışı hikâyeleştirilmiştir. Bu öyküde de “Çalap”, ilk yaratılan “er”, ve<br />
yine su “rahmet gölü” vardır; “er” kuş şeklindedir. Bunda da ilk yaratılan “er”in bir<br />
hareketi, suya dalması, çıktıktan sonra silkinerek etrafa su damlaları saçması sonucunda<br />
peygamberler yaratılmıştır.<br />
<br />
Yunus’a göre ilk yaratılan “er”, Hz. Muhammed’in hakikati, yani aslı, esası, nuru<br />
ve ruhudur. Bu ruh, levh ve kalemin, arş, arz ve ikisi arasında bulunanların, cennet ve<br />
cehennemin, ruhların, peygamberlerin, insanların, meleklerin, cinlerin bütün yaratılmış ve<br />
yaratılacak olanların da aslı, esası, nuru ve ruhudur. Bu ilk yaratılan kişi ya da ruh tüm<br />
evreni meydana getiren bir çekirdek, bir cevherdir. Tasavvuf inancında buna Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedî ve Ruh-ı Muhammedî derler. Bütün evrenin<br />
hakikatini, aslını, esasını kendinde toplaması, bir tümel ruh olması bakımından insan-ı<br />
kâmil de denilmiştir. İşte Yunus, asıl anlamı kişi demek olan “er” kelimesini, tasavvuf<br />
anlayışındaki bu ruh, Hz. Muhammed’in ruhu anlamında kullanmıştır. Öyküde, “er”in<br />
kuş şeklinde düşünülmesi de onun bu ruha sembol olmasındandır. Türk halk inanışında,<br />
birçok manzume ve deyişte ruh kuşa benzetilmiştir.<br />
<br />
Bu Hakikat-ı Muhammediyye inanışı, mutasavvıf olan olmayan hemen bütün<br />
şairlerce benimsenmiş, Hz. Peygamber için söylenen manzumelerde işlenmiştir. Zâtî’nin:<br />
<br />
Nikâbın açtı tâ ol meh cemâli âfitâbından<br />
<br />
Serâser on sekiz bin âlemi pür kıldı tâbından Zâtî-Gazel<br />
<br />
Beyti, “Hz. Muhammed’in doğumu ile evrenin aydınlandığı” şeklinde<br />
düşünülebilirse de, asıl kastedilen, Nur-ı Muhammedî ile on sekiz bin alemin zuhur<br />
bulduğunun ifadesidir.<br />
<br />
Yunus’un manzumesinde göl ve su da rahmet, nur ve ruh ile ilgili biçimde sembol<br />
olarak kullanılmıştır. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya, çoğalmaya,<br />
doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu yönüyle ifade<br />
edilir. Birkaç ayette de insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenilir. Rahmet (nur)<br />
gölünden çıkan kuş, yani Nur-ı Muhammedî olan er silkinmiş ve etrafa su damlaları, yani<br />
nur saçılmıştır. Bu damlaların her biri bir peygamberin ruhu olmuştur.<br />
<br />
Yunus, bu hikâyeyi ululardan dinlediğini söylüyor. Demek ki eski bir öykü, eski<br />
bir inanış. Kaynağının, İslamlığın Türkler arasında yayılmasından önce doğmuş ve<br />
şekillenmiş olan destanlar olduğuna işaret ediyor. İşaretten ziyade, bu öykülerde olaylar,<br />
kişiler ve motiflerin aynı olduğu zaten görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunus’un dinlediği<br />
ulular, mutasavvıf şeyhler, mürşitler tasavvufî düşüncelerini, bir takım felsefi söylemler<br />
yerine, Türk destanlarında gördükleri bu olay ve motifleri kullanarak, Türk halkının alışık<br />
olduğu anlam ve ifade yollarıyla, öyküleştirip anlatmayı tercih etmişlerdir.<br />
<br />
--------------------------<br />
<br />
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE<br />
حقيقت محمّديّه<br />
<br />
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.<br />
<br />
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhu’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemâl ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).<br />
<br />
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür. <br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<br />
Peygamberimizin nurunun Allah’ın nurundan yaratılması ne demektir?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. ..<br />
<br />
- Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde hadiste geçen nûr'un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir:<br />
<br />
"Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O'nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O'nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed'i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan var ettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed'in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).<br />
<br />
- Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ'nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur'anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak maddi nur değildir derken ne demek istiyor.. Yine Allah’ın nurundan oldu ama maddi olmayan nurdan mı oldu diyor. Ya da bu anlatımın yanlış olduğunu mu anlatmak istemiş açıklayın lütfen?..<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:<br />
<br />
 a) Allah’ın bir ism-i celili de Nur'dur. Ancak Nur isminin maddi ışık gibi, nurlarla hiç bir ilişkisinin olmadığını biliyoruz. Çünkü: “Allah’ın hiçbir varlığa benzemesi söz konusu olmadığına" göre, elbette Onun “Nur” isminin mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Zira, bilinmeyenler bilinenlere kıyasla bilinebilir. Bilinmeyen bir varlığın mahiyetini benzerlik yoluyla kıyaslama imkanı olmadığına göre elbette bunu bilemeyiz.<br />
<br />
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Şura, 42/11)<br />
<br />
mealindeki ayette açıkça bize “Allah’ın isim ve sıfatlarını -isim benzerliğinden hareketle- bir benzerlik kurmanın yanlış olduğu gerçeği” ders verilmiştir.<br />
<br />
Evet, Allah da işitir, insanlar da işitir, fakat bu işitme şekli asla birbirine benzemez. Allah da Nurdur, güneş te nurdur fakat bu iki nurun mahiyeti çok farklıdır, birbirine asla benzemez.<br />
<br />
Evet, “Allah’ın esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneş” (bk. Sözler, s. 166) ile Nur isminin mahiyeti elbette çok farklıdır.<br />
<br />
    “Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, 'Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur' olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzırdır.” (bk. Sözler, s. 166)<br />
<br />
b) Denilebilir ki, bu hadis rivayetinde meal olarak yer alan “Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” ifadesi bir mecazdır, bir teşrif izafesidir. Yani Allah Hz. Peygamberi “kendi zat-ı akdesinin nurundan” değil, özel olarak yarattığı bir nurdan yaratmıştır. Burada “kendi nurundan” ifadesi, o ilk yaratılan nura ve Hz. Peygambere şeref kazandırmaya yöneliktir.<br />
<br />
Nitekim, muhakkik alimlere göre, “(Allah) Sonra ona (insana)  en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi.” (Secde, 30/9) mealindeki ayette meal olarak yer alan “ruhundan üfledi” mealindeki ifadenin manası “yarattığı ruhundan” demektir. “Min Ruhihi” (Ruhundan) ifadesinin kullanılması insan için yaratılan ruhun Allah katındaki önemine vurgu yapmaya ve ona şeref kazandırmaya yöneliktir. (bk. Razî, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)<br />
<br />
c) Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması anlamına da gelebilir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir.<br />
<br />
Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine özel vurgu yapılması onun nezd-i uluhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü, yaratıklar arasında hiç bir varlık Hz. Muhammed kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.  <br />
<br />
    “İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş.” (bk. Sözler, s. 194-195)<br />
<br />
<br />
<br />
DIPNOTLAR 1<br />
__________________<br />
<br />
[1] Mir'at-ı Kainat, Cild 1, s. 20; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envarü'l-Aşıkin, s. 240; Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.<br />
<br />
[2] Sûre-i Bakara, Ayet 33.<br />
<br />
[3] Sûre-i Kehf, Ayet 25.<br />
<br />
[4] Envarü'l-Aşıkin, s. 196.<br />
<br />
[5] Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 4974; Ebu Davûd, Diyat 6, (4509).<br />
<br />
[6] Şevahidü'n-Nübüvve, s. 127-128.<br />
<br />
[7] Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 16 (1699), s. 393; Tirmizi, Hadis No: 3290.<br />
<br />
DIPNOTLAR 2:<br />
_________________<br />
<br />
(1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.<br />
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.<br />
<br />
DIPNOTLAR 3:<br />
__________________<br />
<br />
Alıcı, Hüseyin Temel, Hadis Fihristi, Kitab ve Sünneti, İhya Yay. Ankara, 2002.<br />
Demirci, Mehmet, “Hakikat-ı Muhammediyye”, İA, C. 15, TDV. Yay. İstanbul, 1997.<br />
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlah. Fak.Vakfı Yay. İstanbul,<br />
2001.<br />
Massignon, Louis, “Nur-ı Muhammedî”, İA, C. 9, MEB. Yay. İstanbul, 1964.<br />
Örneklerle Türkçe Sözlük, MEB. Yay. Ankara, 2002.<br />
Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.<br />
Sakaoğlu, Saim-Duymaz, Ali, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yay. İstanbul,<br />
2002.<br />
Schimmel, Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.<br />
Tatçı, Mustafa, Yûnus Emre Dîvânı İnceleme, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990.<br />
Yeni Tarama Sözlüğü, (Düzenleyen Cem Dilçin), TDK. Yay. Ankara, 1983.<br />
Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay.<br />
Ankara, 2000.<br />
Yunus Emre, Divan, (Hazırlayan Dr. Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990.<br />
72<br />
1<br />
Mustafa Tatçı tarafından hazırlanan Yunus Emre Divanı esas alınmıştır.<br />
2<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Bakara 2/22 ve 164, En’am 6/99, Araf 7/57, İbrahim 14/32, Nahl 16/10-11 ve 65,<br />
Kehf 18/45, Taha 20/53, Enbiya 21/30, Hac 22/5 ve 63, Furkan 25/49, Nemi 27/60, Ankebut 29/63, Rum<br />
30/24, Lokman 31/10, Secde 32/27, Zümer 39/21, Fussilet 41/39, Zühruf 43/11, Kaf 50/11).<br />
3<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Secde 32/8 Mürselat 77/20 Tarik 86/5-8).<br />
<br />
DIPNOTLAR 4:<br />
_________________<br />
<br />
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.<br />
<br />
Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62.<br />
<br />
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194.<br />
<br />
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264.<br />
<br />
Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444.<br />
<br />
a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363.<br />
<br />
a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43.<br />
<br />
Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817.<br />
<br />
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607.<br />
<br />
Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398.<br />
<br />
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabâtabâî), Tahran 1368 hş., s. 384.<br />
<br />
Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48.<br />
<br />
Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716.<br />
<br />
İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45.<br />
<br />
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303.<br />
<br />
Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326.<br />
<br />
İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16.<br />
<br />
Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78.<br />
<br />
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309.<br />
<br />
a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75.<br />
<br />
R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127.<br />
<br />
M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121.<br />
<br />
M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314.<br />
<br />
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347.<br />
<br />
Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485.<br />
<br />
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13.<br />
<br />
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264.<br />
<br />
Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî ber Fuṣûṣü’l-ḥikem, Tahran 1370 hş./1991, s. 219, 222, 685, 794.<br />
<br />
Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236.<br />
<br />
U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119.<br />
<br />
a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125.<br />
<br />
Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258.<br />
<br />
Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143.<br />
<br />
A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 179-180 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Raşidi Tarikatında Nafile Namaz]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35333</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 04:51:08 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35333</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatında Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
Regaib, Berat, Mirac gibi Kandil Gecelerinde ve Kadir gecesinde Kılınabilcek 12 Rekatlı Nafile Namaz ve  Okuncak Dualar<br />
<br />
1. iki rek’atta bir selâm vermek üzere oniki rek’at nafile namaz kılınacaktır. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra üç kere “Kadir” sûresi ve üç kere “İhlâs” sûresi okunur.<br />
<br />
2. Namaz tamam olduğunda selam verdikten sonra oturulur yedi kere:<br />
<br />
اللهم صل علي سيدنا محمد و علي آل سيدنا محمد<br />
<br />
"Allâhumme salli alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ eâli seyyidina Muhammed"<br />
<br />
“Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e salât u selâm eyle, ve âline de salât u selâm eyle!” duâsı okunacakdır. <br />
<br />
3. Sonra  Otururken onbir kere:<br />
<br />
Arapça Yazılışı:<br />
<br />
سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ<br />
<br />
Türkçe Okunuşu (Harfen):<br />
<br />
"Sübbûhun, kuddûsun, rabbunâ ve rabbu'l-melâiketi ve'r-rûh."<br />
<br />
“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.”<br />
<br />
<br />
4. Sonra otururken  11 kere<br />
<br />
سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ<br />
<br />
Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber, ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim<br />
<br />
"Allah noksan sıfatlardan uzaktır, hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka (hak) ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Yüce ve Azim olan Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur."<br />
<br />
5. Sonra otururken 3 kere<br />
<br />
لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يحي ويميت وَهُوَو هو حيّ لا يموت بيده الخيروَهُوَو عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ<br />
<br />
<br />
Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyî ve yümîtu ve hüve hayyün lâ yemûtu biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr<br />
<br />
"Allah'tan başka (hak) ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur. O diriltir ve öldürür. O, hiç ölmeyecek olan diri (Hayy) dir. Her türlü hayır O'nun elindedir ve O, her şeye hakkıyla gücü yetendir."<br />
<br />
6. Sonrada otururken 3 kere Tevbe edilir<br />
<br />
استغفر الله اللذي لا الاه الاهو الحي القيوم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh.<br />
<br />
"Kendisinden başka (hak) ilah olmayan, Hayy (diri) ve Kayyum (her şeyi ayakta tutan) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
7. Sonrada otururken 71 Defa Tevbe  duâsı okunacak.<br />
<br />
استغفر الله العظيم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh .<br />
<br />
"Ulu ve yüce (Azîm) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
8. ve Sonra Otururken bir defa bu büyük Salavat okuncak<br />
<br />
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَتْبَاعِهِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى جِبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَاِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ وَالْمَلَائِكَةِ الْحَامِلِ الْعَرْشِ وَالْمُنْكَرِ وَالنَّكِيرِ وَسَلَامٌ عَلَى الْمَلَائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَالنَّبِيِّ وَالرَّسُولِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى الْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ سَلَامُ اللَّهِ وَصَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ<br />
<br />
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
<br />
Allahümme salli ala Muhammedin ve ala elihi ve eshabihi ve etbaihi ecmaiyn ve selamün ala cebrail ve mikail ve israfil ve azrail vel melaiketül hamelei arş vel münker nekir ve selamün alel melaiketül mükarrebin vennebiyi verresulu ecmaiyn ve selamün alel evliyai vessalihin selamüllahi ve selavatullahi aleyhim ecmaiyn.<br />
<br />
velhamdülillahi rabbil alemiyne Aamiyn.<br />
<br />
"Allah'ım! Muhammed'e, onun ailesine, ashâbına ve bütün takipçilerine salât et (rahmet ve bereketini gönder). Selam olsun Cebrail'e, Mikâil'e, İsrâfil'e ve Azrail'e, Arş'ı taşıyan meleklere, Münker ve Nekir'e. Selam olsun yakınlaştırılmış (mukarreb) meleklere, bütün nebîlere ve peygamberlere. Selam olsun velîlere ve sâlih kimselere. Allah'ın selamı ve salâtı (rahmeti) hepsinin üzerine olsun."<br />
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Amiiyn<br />
<br />
9. Ve sonra oturarak el açıp Amiin denilcek dua edilcek ve  dünyevî ve uhrevî ne haceti varsa Hak celle ve alâ Hazretleri’nden niyaz edilecek istenilcektir. <br />
<br />
Sonra Allahuekber Diyerek iki secde daha edip secdeden başını kaldırıp <br />
<br />
şu dua edilcek<br />
<br />
Duanın Arapçası<br />
<br />
تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْعَلِيمُ، وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ<br />
<br />
Okunuşu<br />
<br />
Tekabbel minnâ, inneke ente’s-semîu’l-basîru’l-alîm. Ve tüb aleynâ, inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm.<br />
<br />
Türkçe Anlamı<br />
<br />
"Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi gören ve her şeyi bilensin. Tövbemizi kabul et; şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olansın." <br />
<br />
<br />
10. sonra  bu dua okuncak<br />
<br />
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ بدُعَاء رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ استجب دعاءنا برحمتك يا ارحمرّاحمين ٯ سّلاَ مٌ على المرسلين والحمدلالله ربّ العلمين<br />
<br />
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn. Veselamün alel Mürseliyn, Velhamdülillahi Rabbel Alemin.<br />
<br />
"Rabbimiz, duamı kabul eyle. Rabbimiz, hesabın görüleceği günde beni, anamı-babamı ve tüm müminleri bağışla. Ey merhametlilerin en merhametlisi, duamızı rahmetinle kabul buyur. Selâm, tüm peygamberlerin üzerine olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun."<br />
<br />
deyip elini yüzüne sürecek ve  namaz ve duâsı tamam olmuş olur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatında Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
Regaib, Berat, Mirac gibi Kandil Gecelerinde ve Kadir gecesinde Kılınabilcek 12 Rekatlı Nafile Namaz ve  Okuncak Dualar<br />
<br />
1. iki rek’atta bir selâm vermek üzere oniki rek’at nafile namaz kılınacaktır. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra üç kere “Kadir” sûresi ve üç kere “İhlâs” sûresi okunur.<br />
<br />
2. Namaz tamam olduğunda selam verdikten sonra oturulur yedi kere:<br />
<br />
اللهم صل علي سيدنا محمد و علي آل سيدنا محمد<br />
<br />
"Allâhumme salli alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ eâli seyyidina Muhammed"<br />
<br />
“Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e salât u selâm eyle, ve âline de salât u selâm eyle!” duâsı okunacakdır. <br />
<br />
3. Sonra  Otururken onbir kere:<br />
<br />
Arapça Yazılışı:<br />
<br />
سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ<br />
<br />
Türkçe Okunuşu (Harfen):<br />
<br />
"Sübbûhun, kuddûsun, rabbunâ ve rabbu'l-melâiketi ve'r-rûh."<br />
<br />
“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.”<br />
<br />
<br />
4. Sonra otururken  11 kere<br />
<br />
سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ<br />
<br />
Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber, ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim<br />
<br />
"Allah noksan sıfatlardan uzaktır, hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka (hak) ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Yüce ve Azim olan Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur."<br />
<br />
5. Sonra otururken 3 kere<br />
<br />
لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يحي ويميت وَهُوَو هو حيّ لا يموت بيده الخيروَهُوَو عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ<br />
<br />
<br />
Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyî ve yümîtu ve hüve hayyün lâ yemûtu biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr<br />
<br />
"Allah'tan başka (hak) ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur. O diriltir ve öldürür. O, hiç ölmeyecek olan diri (Hayy) dir. Her türlü hayır O'nun elindedir ve O, her şeye hakkıyla gücü yetendir."<br />
<br />
6. Sonrada otururken 3 kere Tevbe edilir<br />
<br />
استغفر الله اللذي لا الاه الاهو الحي القيوم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh.<br />
<br />
"Kendisinden başka (hak) ilah olmayan, Hayy (diri) ve Kayyum (her şeyi ayakta tutan) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
7. Sonrada otururken 71 Defa Tevbe  duâsı okunacak.<br />
<br />
استغفر الله العظيم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh .<br />
<br />
"Ulu ve yüce (Azîm) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
8. ve Sonra Otururken bir defa bu büyük Salavat okuncak<br />
<br />
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَتْبَاعِهِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى جِبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَاِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ وَالْمَلَائِكَةِ الْحَامِلِ الْعَرْشِ وَالْمُنْكَرِ وَالنَّكِيرِ وَسَلَامٌ عَلَى الْمَلَائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَالنَّبِيِّ وَالرَّسُولِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى الْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ سَلَامُ اللَّهِ وَصَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ<br />
<br />
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
<br />
Allahümme salli ala Muhammedin ve ala elihi ve eshabihi ve etbaihi ecmaiyn ve selamün ala cebrail ve mikail ve israfil ve azrail vel melaiketül hamelei arş vel münker nekir ve selamün alel melaiketül mükarrebin vennebiyi verresulu ecmaiyn ve selamün alel evliyai vessalihin selamüllahi ve selavatullahi aleyhim ecmaiyn.<br />
<br />
velhamdülillahi rabbil alemiyne Aamiyn.<br />
<br />
"Allah'ım! Muhammed'e, onun ailesine, ashâbına ve bütün takipçilerine salât et (rahmet ve bereketini gönder). Selam olsun Cebrail'e, Mikâil'e, İsrâfil'e ve Azrail'e, Arş'ı taşıyan meleklere, Münker ve Nekir'e. Selam olsun yakınlaştırılmış (mukarreb) meleklere, bütün nebîlere ve peygamberlere. Selam olsun velîlere ve sâlih kimselere. Allah'ın selamı ve salâtı (rahmeti) hepsinin üzerine olsun."<br />
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Amiiyn<br />
<br />
9. Ve sonra oturarak el açıp Amiin denilcek dua edilcek ve  dünyevî ve uhrevî ne haceti varsa Hak celle ve alâ Hazretleri’nden niyaz edilecek istenilcektir. <br />
<br />
Sonra Allahuekber Diyerek iki secde daha edip secdeden başını kaldırıp <br />
<br />
şu dua edilcek<br />
<br />
Duanın Arapçası<br />
<br />
تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْعَلِيمُ، وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ<br />
<br />
Okunuşu<br />
<br />
Tekabbel minnâ, inneke ente’s-semîu’l-basîru’l-alîm. Ve tüb aleynâ, inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm.<br />
<br />
Türkçe Anlamı<br />
<br />
"Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi gören ve her şeyi bilensin. Tövbemizi kabul et; şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olansın." <br />
<br />
<br />
10. sonra  bu dua okuncak<br />
<br />
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ بدُعَاء رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ استجب دعاءنا برحمتك يا ارحمرّاحمين ٯ سّلاَ مٌ على المرسلين والحمدلالله ربّ العلمين<br />
<br />
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn. Veselamün alel Mürseliyn, Velhamdülillahi Rabbel Alemin.<br />
<br />
"Rabbimiz, duamı kabul eyle. Rabbimiz, hesabın görüleceği günde beni, anamı-babamı ve tüm müminleri bağışla. Ey merhametlilerin en merhametlisi, duamızı rahmetinle kabul buyur. Selâm, tüm peygamberlerin üzerine olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun."<br />
<br />
deyip elini yüzüne sürecek ve  namaz ve duâsı tamam olmuş olur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sahabenin Üç Aylar Programı]]></title>
			<link>https://rasitu.de/showthread.php?tid=35332</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 03:29:47 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rasitu.de/member.php?action=profile&uid=8">Hamdullah</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rasitu.de/showthread.php?tid=35332</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sahabenin Üç Aylar Programı</span></span><br />
<br />
Üç Aylar, gönül dünyamıza bahar neş'esi getiren, yeniden derlenme, toparlanma ve hayat bulma mevsimidir. Sahabe-i kiram bu mevsimde neler yapmıştır? Sahabenin Üç Aylar programı...<br />
<br />
Fikirde, ruhta, topyekün hayatımızda yeni bir hamle devresidir. İnsanı tedricî bir temizliğe tabî tutar bu mevsim.<br />
<br />
İlkbaharda açan çiçekler gibi... esen ılık rüzgarlar gibi... mü'minin gönlünde sevinç çiçekleri açar, mahabbet yelleri eser bu mevsimde.<br />
<br />
Duygular coşar... Gazab-öfke, kin, nefret, hased, kibir, gurur, riya gibi kötü huylar bu aylarda esen saba rüzgarları önünde uçar gider... Merhamet, şefkat, tatlı dil, güleryüz, afv, müsamaha-hoşgörü, cömertlik gibi güzellikler yeşerir mü'minde. Aşk, şevk, heyecan gelir. Bir yere varmak ister içi. Hep güzelliklere açılmak, iyiiklere ulaşmak, iyilerle beraber olmak ve Allah Teala'nın rızasına ermek ister.<br />
<br />
Üç aylar gelip geçici lezzetlere aldanan, fanî pırıltılara kanan, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalanlara, Rabbımızdan bir uyarı, bir ikaz hatta ihtardır, intibaha gelmemize, gafletten uyanışımıza, silkinip kendimize gelmemize ve mağfiret olunmamıza vesiledir bu aylar...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RAHMETİM, GAZABIMI GEÇMİŞTİR</span></span><br />
<br />
"Rahmetim, gazabımı geçmiştir." buyuran, Yüce Allah -Celle Celalühü- kullarına rahmetiyle muamele edebilmek için vesileler arıyor adeta... Dünya hayatındaki sıkıntılarımızda kulu kula vesile kılan, ahiretimizi kurtarabilmek için türlü türlü ibadetlerimizi necatımıza vesile kabul eden yüce Rabbımız; ömür çizgimizde zaman dilimi içinde belli vakitleri de mağfiretine vesile kılmıştır. Haftada bir Cuma gününe, senede iki bayram gecesine, aylardan Muharrem, Recep, Şa'ban, Ramazan'a dikkatlerinini çekerek, İslam'ı daha diri daha canlı yaşamamızı, yeniden dirilişimizi ve kulluk şuuruna ermemizi istiyor Yüce Rabbımız.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz de: "Recep Allah'ın ayı, Şa'ban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır." buyurarak üç ayların kendilerine has özelliklerini, güzelliklerini ve faziletini belirterek, bu mevsimin mü'minin yüzüne açılmış fırsat yelpazeleri olduğunu duyuruyor.<br />
<br />
Yine kainatın efendisi, Rasül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem üç aylarda: "Allahım! Receb ve Şa'ban'ı hakkımızda mübarek kıl. Bizi Ramazan'a ulaştır." diye dua ederek; üç aylara yetişme sevincini, rahmet ayı Ramazana ulaşma özlemini, hasretini ve bu aya kavuşabilme iştiyakını her mü'minin gönlünde devamlı diri tutmasını istiyor.<br />
<br />
O'nun "gökteki yıldızlar gibi" diye vasıflandırdığı ashabı da bu mevsime özel itina göstermiş feyiz ve bereketinden istifade için titremişlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHABENİN ÜÇ AYLAR PROGRAMI</span></span><br />
<br />
Enes b. Malik -radıyallahu anh-den rivayet edildiğine göre:<br />
<br />
* Sahabe-i Kiram Şa'ban hilalini görünce, kendilerini Kur'an-ı Kerîm okumağa verirler, çokça ve devamlı salat ü selam getirirlerdi.<br />
<br />
* Ticaret erbabı borçlarını öderler, senelik hesaplarını toparlardı.<br />
<br />
* Zenginler ise mallarının zekatını hesap eder, fakirlere dağıtırlardı ki, ihtiyaçlarını alabil-sinler. Sıkıntılarını giderebilsinler. Bu sayede toplum hep birlikte, neşe içinde heyecanlı, aşk ve vecd içinde Ramazanı yaşasın bayram yapabilsin.<br />
<br />
* Hakimler, valiler, mahkumlarla görüşür, ekseriyetini afvedip, tahliye ederlerdi.<br />
<br />
Görüldüğü gibi bu hadis-i şerif, ferdî, içtimaî yönüyle üç aylarımızı nasıl geçirmemiz gerektiğini, bizlere açık bir şekilde izah etmektedir. Her meslek gurubunun kendine özgü yapacağı vazifeleri her kesimden insanların aynı heyecanı yaşayabilmesi için dikkat etmesi gerekli davranışları olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR'AN'A YÖNELMEK</span></span><br />
<br />
Sahabe-i kiram'ın bu mevsimde Kur'an'a yönelmeleri üzerinde hakikaten çokça durulmalıdır. Mü'minlere "şifa" olan Kur'an'la dolmak, onun öğütleriyle doymak mü'min için en büyük gıdadır. Damarlarında dolaşan kanın her zerresi, Kur'an nuruyla deveran eder mü'minde... Göz, kulak onun ışığı ile görür, işitir. Akıl, fikir, onun pırıltısıyla yolunu bulur. Mü'minin irfanı, firaseti Kur'an'la açılır. Öyleyse Kur'an'ı bilmemek, onu öğrenmemek, ondan uzak yaşamak ne büyük mahrumiyyettir. Bildiği halde okumağa, düşünmeğe vakit bulamamak, Allah'ın arzında, zaman ve mekanında yaşayıp da O'nun kitabına vakit ayıramamak ne büyük gaflettir. "Allahım! bizi gafillerden, mahrum olanlardan eyleme" diye niyaz edelim Rabbımıza. Yalvaralım, yakaralım o Yüceler Yücesine...<br />
<br />
Mü'min gafil olmamalı. Kur'an'ı hayatına yansıtma azmini, mücadele ve mücahedesini hiç bir an bırakmamalı. Çünkü o onunla vardır. Mü'minin varlığının yegane, biricik sebebidir.<br />
<br />
Kur'an. Bu mübarek gün ve gecelerin aydınlığını fırsat bilerek Kur'an'la tanışmak, onu sevgiliden gelen mektup heyecanıyla okumak Kur'an ayı Ramazanı hatimlerle mukabelelerle karşılamak ne bahtiyarlıktır.<br />
<br />
Bu mutluluğa erebilmek, Rabbımızın bir fırsat olarak önümüze açtığı bu üç ayları değerlendirmek için yapılacak çok şey var. Beşer olarak eksikliğimiz pek fazla. Dinî eğitimimizin noksanlığı, yaşıyan örnek şahısların azlığı, sözü özüne uygun, her hattı harekatı Sünnete muvafık, hali, kaliyle müessir Hak dostlarına pek çok ihtiyaç var. Zaman, zemin ve şartlar sanki mü'mini yolundan alıkoymak için kurulmuş tuzaklar, imanlar üzerine lekeler saçarak mü'minin can damarına kastetmeler, hatta alenen zulümlerle dolu bir hayat.... Mü'min derin derin düşünmeli... Düşünceyi öldürenlere, düşünerek, İslamla bütünleşerek ceza vermeli.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEREDEN BAŞLANMALI?</span></span><br />
<br />
Önce Tevbe… Minarelerdeki kandil lambalarının ufku aydınlattığı, İslam dünyasına manevî bir iklim getirdiği şu günlerde mü'min neler yapmalı? Nerden başlamalı? diye kendi kendine sormalı... Gönlünü, Kur'an'la, Hadisle aydınlatmağa çalışmalıdır ve kendine bir üç aylar programı hazırlamalıdır.<br />
<br />
Bu mevsimi fırsat bilerek evvela geçmişteki hayatının muhasebesini yapmalı, kârını zararını ortaya koymalı, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz" buyuran sevgili Peygamberimizin sünnetine uyarak, başını iki elinin arasına alıp için için düşünmeli. Bütün iş burdan başlıyor. Zira "Receb Allah'ın ayıdır." buyuruluyor. Allah'ın ayında tam bir acziyet içinde Allah'a iltica etmek, sığınmak ilk işimiz olmalıdır.<br />
<br />
O halde mü'min önce Allah'ın kapısına varacak. Kulluk niyazıyla kapıyı çalacak. Kötülüklerinden nadim olacak, pişmanlık duyacak. Rabbine tevbe ile nedametini arz edecek, istiğfar ederek gözyaşlarıyla Rabbından mağfiret niyaz edecek. Günahlarından, nedametini, pişmanlığını duyurabilmek tevbenin kabulüne işarettir. Tevbenin kabulü ise helal lokma, ısrar ve gözyaşı ister. Mü'min bilir ki, Rahman'ın rahmet deryası gözyaşları nisbetinde coşar.<br />
<br />
Allah dostlarından biri şöyle der: "Receb, tevbe ve nedamet ayı. Şa'ban muhabbet ayı, Ramazan kurbet (ilahi yakınlık) ayıdır"<br />
<br />
Zunnün Mısrî (k.s.) de: "Recep ekme ayı, Şaban sulama, Ramazan mahsul ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer." diyerek mü'minin takib edeceği programı sunuyorlar adeta...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TOPRAĞA BİR TOHUM ATMAK...</span></span><br />
<br />
Üç Aylar güzelliklerin ekileceği, iyiliklerin yeşereceği bir mevsimdir. Zemin, İslam'ın bütün güzelliklerine hazırdır. Mü'min sıcak bir iklime girmenin sevincindedir. Hareketlerini hep kontrol eder. Kardeşlik duyguları coşar, mü'minlik izzeti, vekarı, heybeti gelir kendisine...Bir yetimin başını okşamanın, onun gözyaşını dindirmenin, ona sıcak bir alakanın ne derece büyük ecirler kazandıracağını düşünür. Onun ihtiyacını, onun yalnızlığını "inananlar kardeştir" düsturuyla giderebilmek ve mü'min sıcaklığını ona duyurabilmek için imanî bir vecd içinde gayret gösterir. Zira, yetim ağlarken arş'ın titrediğini bilir. Arş titremeden mü'min titremeli. O kendinden başlayarak, ailesini, akraba ve komşusunu, bütün etrafını düşünmekle mükelleftir. Komşusu açken tok yatamaz mü'min.<br />
<br />
Her meyve kendi ikliminde yetişir. Kendi iklimini arar. Mü'minin gönül meyveleri de ılıman iklim gibi üç aylarda daha çok verir. Mü'minin gönül iklimi bu mevsimde hep sıcaktır. Gönlü açık, eli açıktır, înfak etmeyi daha çok ister. Hergün verdiğinin bir fazlasını vermeğe çalışır. Kardeşleriyle hediyeleşmeğe özen gösterir. "Hediyeleşin ki, aranızdaki mahabbet artsın." buyuran sevgili Peygamberimizin yolunda, izinde gidebilmek için bütün gayretini sarfeder. Hastaları, akrabayı, kabirleri, salih zatları ziyaret etmeyi kendine vazife bilir. Bu ziyaretleşmenin imanı kuvvetlendireceğine, sevgi bağını oluşturacağına, birlik ve beraberliği sağlayacağına inanır, İslam toplumunun yek-vücud olmasına yardım eden unsurlar olduğunu bilir ve düşünür. Onun önderi Yüce Rasûl (s.a.): "Kardeşini tavsiye ederim, kardeşini..." buyurmuştur. Mü'min de kardeşini kendi nefsine tercih ederek, "İhtiyaç içinde olsalar bile muhacirleri kendilerine tercih ederler..." (Haşr,9) buyruğunun sırrına ermek "kamil insan" olabilmek için bu mevsimi ganimet bilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR GÖNÜL YAPTIN İSE...</span></span><br />
<br />
Gelip-geçtiği yerlerde eza verici maddeleri kaldırmak... Karşılaştığı bir mü'mine selam vererek, hal-hatır sorup onun gönlünü almak... Otobüste, trende, vapurda büyüklere yer vermek, binerken inerken onlara öncelik tanı(Zeker) sevgide bulunmak, hürmet göstermek... Beli iki büklüm gördüğü ihtiyarın koluna girerek yardımcı olmak, yolda kalmış yolcuya yol göstermek... Bir hastaya bir içim su vermek... Hülasa, bir gönle girmek için gayret göstermek, nezaketle hareket etmek mü'minin vermiş olduğu günlük sadakaları cümlesindendir.<br />
<br />
Büyük aşk sultanı Yunus Emre bu sadakaları şiirinde, ne güzel ifade etmektedir.<br />
<br />
Bir miskini gördün ise bir eskice verdin ise<br />
<br />
Yarın anda sana gele Hak libasın biçmiş gibi<br />
<br />
Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise<br />
<br />
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi<br />
<br />
Bir gönüle girmenin, bir gönül yapmanın faziletini de şu beytiyle dile getirmek istemiştir:<br />
<br />
Yunus Emre der hoca gerekse var bin Hacca.<br />
<br />
Hepisinden yeğreği bir gönüle girmektir.<br />
<br />
Nazargah-ı ilahî olan kalb evini, gönlü yıkmanın da iki cihan bedbahtlığı olduğunu belirtmişdir.<br />
<br />
Gönül çalabın tahtı<br />
<br />
Çalab gönüle baktı<br />
<br />
İki cihan bedbahtı<br />
<br />
Kim gönül yıktı ise<br />
<br />
Bir başka mısrasında da: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil" diyerek, mü'minin namazı kendisini güzel ahlaka ulaştırması gerektiğini ve gönül yıkan, gönül kıran bir kimsenin kıldığı namazı sureta namaz olmaktan dışarı çıkamayacağını ifade etmiştir.<br />
<br />
Mü'min daima gönül alıcıdır. O gönül mimarıdır. Her insanla ülfet eder, sıcak alaka kurabilir ve çevresinde bulunan kişiler de onunla sevgi bağı oluşturabilir bir ahlaka sahibdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MAZLUM MÜSLÜMANLARA İLGİ</span></span><br />
<br />
İslam'ın ilk yıllarında en faziletli amellerden birisi de "köle azad etmekti." Bir insana insanlığını hissettirmek, şerefini iade etmek, onu hürriyetine kavuşturmak hakikaten en üstün amellerdendir. Haysiyet, izzet, şeref sadece İslam'dadır. Başı derde düşen buhrandan, sıkıntıdan, felaha ermek isteyen islamı, peygamberini iyi tanımalı, sömürülmekten, hür olarak, tam bağımsız yaşayabilmek ancak, İslamla kaimdir.<br />
<br />
Bugün cezaevlerinde binlerce müslüman yatmaktadır. Onlar orada nasıl hayat sürerler? Bizlerden neler beklerler? Hürriyetlerine kavuşmak için elimizden ne gelir? diye hiç düşündük mü acaba? Bu mübarek günler bizlere bu kardeşlerimizi de hatırlatmalı değil mi? Ziyaretlerine giderek veya bir mektupla, bir hediye ile kitap, dergi göndererek onlara kardeşlik duygularımızı yansıtabilmeliyiz. Onların bir an evvel oradan kurtulmalarına yardımcı olmalıyız. Bu imkana sahip değilsek hiç olmazsa dualarımızda Cenab-ı Hakk'ın onlar üzerine bol bol sabır yağdırmasını niyaz etmeliyiz. Bu düşünceler içinde yaşayan mü'mine Cenab-ı Hakk'ın köle azad etmişçesine sevab verebileceğine inanmalıyız. Bütün ümmet kendi imkanı nisbetinde bir şeyler yapmalı, sızıları dindirmeli. Kendisine iltica edene, kendinden bir şey isteyene hiç olmazsa tatlı bir dil, tatlı bir ifade ile de olsa, karşılık vermeli, cevaplamalıdır. "Dualarım seninle ey kardeş!" demelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"YER GÖK DUA İLE..."</span></span><br />
<br />
Dua deyip geçeriz. "Hep dua ile olmaz, çalışmak lazım" denir... Doğrudur. Fakat izaha muhtaçtır bu sözler... Dua kavli ve fiilî diye iki kısımdır. Sözle yapılana kavli dua, bizzat işin tahakkuku neyi gerektiriyorsa, şartlarını hazırlamağa da fiilî dua denir. Birinden biri eksik olmamalı...<br />
<br />
Büyükler "yer gök dua iledir" diyerek sünnet-i seniyyeye ittibayı ne kadar aziz bilmişler. "Dua mü'minin silahıdır." "Dua ibadetin iliği mesabesindedir." "Dua, rahmet-i nahiyenin ihsanına vesile, anahtarıdır." "Dua, belayı def eder." buyuran sevgili Peygamberimiz mü'minin hiç tükenmeyecek bir güce sahip olduğunu belirtmiştir. Şartlar ne olursa olsun "İslam en yücedir. Onun üstünde hiç bir şey yokdur" Mü'min de Allah katında böyle... Ah iman neşesine bir varabilsek...<br />
<br />
Evet! bugün için Azerbaycan'da, Afganistan'da, Filistin'de, Batı Trakya'da hakları gasbedilen zulüm altında tanklara ezdirilen kolu-bacağı kırılan müslüman kardeşlerimize ulaşamıyor, onların cihadlarına iştirak edememenin ızdırabını yaşıyoruz. Hatta kendi ülkemizde bile... Mü'min bunları düşünmeli!...<br />
<br />
Duaların müstecab olduğu şu günlerde... Kandil gecelerinde... ellerimizi açıp, mü'min kardeşlerimizin acılarını gönülden duyarak Allah-ü Zülcelal hazretlerine tazarru ve niyazda bulunmanın çok şeyleri değiştireceğine inanmalıyız. Herşeyin haliki Rabbımız'a arz-ı teslimiyet edelim gönüllerimizi açalım, "Güç-kuvvet sende Ya Rabb! bu ümmete merhamet et! İslam'ı ve müslümanları aziz eyle!" diye bir yalvaralım bakalım.<br />
<br />
Her mü'min gönlünde bir kandil yakmalı ümmet için. Ümmetin birliği için.<br />
<br />
Gönüllerimizin yumuşadığı şu mevsimde en içten duygularla Yüce Rabbımıza yalvaralım, arz-ı teslimiyet edelim. O'nun sevgili habibi, Rasul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz de bu aylarda yakarışını artırırdı. Sık sık şöyle dua ederlerdi:<br />
<br />
"Allahım! lisanımı yalandan temizle. Kalbimi fitneden, amelimi riyadan, gözümü hıyanetten muhafaza eyle. Zira sen, kalblerde olan gizli şeyleri ve gözlerin hain bakışlarını bilirsin."<br />
<br />
Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 49. Sayı<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sahabenin Üç Aylar Programı</span></span><br />
<br />
Üç Aylar, gönül dünyamıza bahar neş'esi getiren, yeniden derlenme, toparlanma ve hayat bulma mevsimidir. Sahabe-i kiram bu mevsimde neler yapmıştır? Sahabenin Üç Aylar programı...<br />
<br />
Fikirde, ruhta, topyekün hayatımızda yeni bir hamle devresidir. İnsanı tedricî bir temizliğe tabî tutar bu mevsim.<br />
<br />
İlkbaharda açan çiçekler gibi... esen ılık rüzgarlar gibi... mü'minin gönlünde sevinç çiçekleri açar, mahabbet yelleri eser bu mevsimde.<br />
<br />
Duygular coşar... Gazab-öfke, kin, nefret, hased, kibir, gurur, riya gibi kötü huylar bu aylarda esen saba rüzgarları önünde uçar gider... Merhamet, şefkat, tatlı dil, güleryüz, afv, müsamaha-hoşgörü, cömertlik gibi güzellikler yeşerir mü'minde. Aşk, şevk, heyecan gelir. Bir yere varmak ister içi. Hep güzelliklere açılmak, iyiiklere ulaşmak, iyilerle beraber olmak ve Allah Teala'nın rızasına ermek ister.<br />
<br />
Üç aylar gelip geçici lezzetlere aldanan, fanî pırıltılara kanan, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalanlara, Rabbımızdan bir uyarı, bir ikaz hatta ihtardır, intibaha gelmemize, gafletten uyanışımıza, silkinip kendimize gelmemize ve mağfiret olunmamıza vesiledir bu aylar...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RAHMETİM, GAZABIMI GEÇMİŞTİR</span></span><br />
<br />
"Rahmetim, gazabımı geçmiştir." buyuran, Yüce Allah -Celle Celalühü- kullarına rahmetiyle muamele edebilmek için vesileler arıyor adeta... Dünya hayatındaki sıkıntılarımızda kulu kula vesile kılan, ahiretimizi kurtarabilmek için türlü türlü ibadetlerimizi necatımıza vesile kabul eden yüce Rabbımız; ömür çizgimizde zaman dilimi içinde belli vakitleri de mağfiretine vesile kılmıştır. Haftada bir Cuma gününe, senede iki bayram gecesine, aylardan Muharrem, Recep, Şa'ban, Ramazan'a dikkatlerinini çekerek, İslam'ı daha diri daha canlı yaşamamızı, yeniden dirilişimizi ve kulluk şuuruna ermemizi istiyor Yüce Rabbımız.<br />
<br />
Sevgili Peygamberimiz de: "Recep Allah'ın ayı, Şa'ban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır." buyurarak üç ayların kendilerine has özelliklerini, güzelliklerini ve faziletini belirterek, bu mevsimin mü'minin yüzüne açılmış fırsat yelpazeleri olduğunu duyuruyor.<br />
<br />
Yine kainatın efendisi, Rasül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem üç aylarda: "Allahım! Receb ve Şa'ban'ı hakkımızda mübarek kıl. Bizi Ramazan'a ulaştır." diye dua ederek; üç aylara yetişme sevincini, rahmet ayı Ramazana ulaşma özlemini, hasretini ve bu aya kavuşabilme iştiyakını her mü'minin gönlünde devamlı diri tutmasını istiyor.<br />
<br />
O'nun "gökteki yıldızlar gibi" diye vasıflandırdığı ashabı da bu mevsime özel itina göstermiş feyiz ve bereketinden istifade için titremişlerdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SAHABENİN ÜÇ AYLAR PROGRAMI</span></span><br />
<br />
Enes b. Malik -radıyallahu anh-den rivayet edildiğine göre:<br />
<br />
* Sahabe-i Kiram Şa'ban hilalini görünce, kendilerini Kur'an-ı Kerîm okumağa verirler, çokça ve devamlı salat ü selam getirirlerdi.<br />
<br />
* Ticaret erbabı borçlarını öderler, senelik hesaplarını toparlardı.<br />
<br />
* Zenginler ise mallarının zekatını hesap eder, fakirlere dağıtırlardı ki, ihtiyaçlarını alabil-sinler. Sıkıntılarını giderebilsinler. Bu sayede toplum hep birlikte, neşe içinde heyecanlı, aşk ve vecd içinde Ramazanı yaşasın bayram yapabilsin.<br />
<br />
* Hakimler, valiler, mahkumlarla görüşür, ekseriyetini afvedip, tahliye ederlerdi.<br />
<br />
Görüldüğü gibi bu hadis-i şerif, ferdî, içtimaî yönüyle üç aylarımızı nasıl geçirmemiz gerektiğini, bizlere açık bir şekilde izah etmektedir. Her meslek gurubunun kendine özgü yapacağı vazifeleri her kesimden insanların aynı heyecanı yaşayabilmesi için dikkat etmesi gerekli davranışları olmalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR'AN'A YÖNELMEK</span></span><br />
<br />
Sahabe-i kiram'ın bu mevsimde Kur'an'a yönelmeleri üzerinde hakikaten çokça durulmalıdır. Mü'minlere "şifa" olan Kur'an'la dolmak, onun öğütleriyle doymak mü'min için en büyük gıdadır. Damarlarında dolaşan kanın her zerresi, Kur'an nuruyla deveran eder mü'minde... Göz, kulak onun ışığı ile görür, işitir. Akıl, fikir, onun pırıltısıyla yolunu bulur. Mü'minin irfanı, firaseti Kur'an'la açılır. Öyleyse Kur'an'ı bilmemek, onu öğrenmemek, ondan uzak yaşamak ne büyük mahrumiyyettir. Bildiği halde okumağa, düşünmeğe vakit bulamamak, Allah'ın arzında, zaman ve mekanında yaşayıp da O'nun kitabına vakit ayıramamak ne büyük gaflettir. "Allahım! bizi gafillerden, mahrum olanlardan eyleme" diye niyaz edelim Rabbımıza. Yalvaralım, yakaralım o Yüceler Yücesine...<br />
<br />
Mü'min gafil olmamalı. Kur'an'ı hayatına yansıtma azmini, mücadele ve mücahedesini hiç bir an bırakmamalı. Çünkü o onunla vardır. Mü'minin varlığının yegane, biricik sebebidir.<br />
<br />
Kur'an. Bu mübarek gün ve gecelerin aydınlığını fırsat bilerek Kur'an'la tanışmak, onu sevgiliden gelen mektup heyecanıyla okumak Kur'an ayı Ramazanı hatimlerle mukabelelerle karşılamak ne bahtiyarlıktır.<br />
<br />
Bu mutluluğa erebilmek, Rabbımızın bir fırsat olarak önümüze açtığı bu üç ayları değerlendirmek için yapılacak çok şey var. Beşer olarak eksikliğimiz pek fazla. Dinî eğitimimizin noksanlığı, yaşıyan örnek şahısların azlığı, sözü özüne uygun, her hattı harekatı Sünnete muvafık, hali, kaliyle müessir Hak dostlarına pek çok ihtiyaç var. Zaman, zemin ve şartlar sanki mü'mini yolundan alıkoymak için kurulmuş tuzaklar, imanlar üzerine lekeler saçarak mü'minin can damarına kastetmeler, hatta alenen zulümlerle dolu bir hayat.... Mü'min derin derin düşünmeli... Düşünceyi öldürenlere, düşünerek, İslamla bütünleşerek ceza vermeli.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">NEREDEN BAŞLANMALI?</span></span><br />
<br />
Önce Tevbe… Minarelerdeki kandil lambalarının ufku aydınlattığı, İslam dünyasına manevî bir iklim getirdiği şu günlerde mü'min neler yapmalı? Nerden başlamalı? diye kendi kendine sormalı... Gönlünü, Kur'an'la, Hadisle aydınlatmağa çalışmalıdır ve kendine bir üç aylar programı hazırlamalıdır.<br />
<br />
Bu mevsimi fırsat bilerek evvela geçmişteki hayatının muhasebesini yapmalı, kârını zararını ortaya koymalı, "Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz" buyuran sevgili Peygamberimizin sünnetine uyarak, başını iki elinin arasına alıp için için düşünmeli. Bütün iş burdan başlıyor. Zira "Receb Allah'ın ayıdır." buyuruluyor. Allah'ın ayında tam bir acziyet içinde Allah'a iltica etmek, sığınmak ilk işimiz olmalıdır.<br />
<br />
O halde mü'min önce Allah'ın kapısına varacak. Kulluk niyazıyla kapıyı çalacak. Kötülüklerinden nadim olacak, pişmanlık duyacak. Rabbine tevbe ile nedametini arz edecek, istiğfar ederek gözyaşlarıyla Rabbından mağfiret niyaz edecek. Günahlarından, nedametini, pişmanlığını duyurabilmek tevbenin kabulüne işarettir. Tevbenin kabulü ise helal lokma, ısrar ve gözyaşı ister. Mü'min bilir ki, Rahman'ın rahmet deryası gözyaşları nisbetinde coşar.<br />
<br />
Allah dostlarından biri şöyle der: "Receb, tevbe ve nedamet ayı. Şa'ban muhabbet ayı, Ramazan kurbet (ilahi yakınlık) ayıdır"<br />
<br />
Zunnün Mısrî (k.s.) de: "Recep ekme ayı, Şaban sulama, Ramazan mahsul ayıdır. Herkes ne ekerse onu biçer." diyerek mü'minin takib edeceği programı sunuyorlar adeta...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TOPRAĞA BİR TOHUM ATMAK...</span></span><br />
<br />
Üç Aylar güzelliklerin ekileceği, iyiliklerin yeşereceği bir mevsimdir. Zemin, İslam'ın bütün güzelliklerine hazırdır. Mü'min sıcak bir iklime girmenin sevincindedir. Hareketlerini hep kontrol eder. Kardeşlik duyguları coşar, mü'minlik izzeti, vekarı, heybeti gelir kendisine...Bir yetimin başını okşamanın, onun gözyaşını dindirmenin, ona sıcak bir alakanın ne derece büyük ecirler kazandıracağını düşünür. Onun ihtiyacını, onun yalnızlığını "inananlar kardeştir" düsturuyla giderebilmek ve mü'min sıcaklığını ona duyurabilmek için imanî bir vecd içinde gayret gösterir. Zira, yetim ağlarken arş'ın titrediğini bilir. Arş titremeden mü'min titremeli. O kendinden başlayarak, ailesini, akraba ve komşusunu, bütün etrafını düşünmekle mükelleftir. Komşusu açken tok yatamaz mü'min.<br />
<br />
Her meyve kendi ikliminde yetişir. Kendi iklimini arar. Mü'minin gönül meyveleri de ılıman iklim gibi üç aylarda daha çok verir. Mü'minin gönül iklimi bu mevsimde hep sıcaktır. Gönlü açık, eli açıktır, înfak etmeyi daha çok ister. Hergün verdiğinin bir fazlasını vermeğe çalışır. Kardeşleriyle hediyeleşmeğe özen gösterir. "Hediyeleşin ki, aranızdaki mahabbet artsın." buyuran sevgili Peygamberimizin yolunda, izinde gidebilmek için bütün gayretini sarfeder. Hastaları, akrabayı, kabirleri, salih zatları ziyaret etmeyi kendine vazife bilir. Bu ziyaretleşmenin imanı kuvvetlendireceğine, sevgi bağını oluşturacağına, birlik ve beraberliği sağlayacağına inanır, İslam toplumunun yek-vücud olmasına yardım eden unsurlar olduğunu bilir ve düşünür. Onun önderi Yüce Rasûl (s.a.): "Kardeşini tavsiye ederim, kardeşini..." buyurmuştur. Mü'min de kardeşini kendi nefsine tercih ederek, "İhtiyaç içinde olsalar bile muhacirleri kendilerine tercih ederler..." (Haşr,9) buyruğunun sırrına ermek "kamil insan" olabilmek için bu mevsimi ganimet bilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">BİR GÖNÜL YAPTIN İSE...</span></span><br />
<br />
Gelip-geçtiği yerlerde eza verici maddeleri kaldırmak... Karşılaştığı bir mü'mine selam vererek, hal-hatır sorup onun gönlünü almak... Otobüste, trende, vapurda büyüklere yer vermek, binerken inerken onlara öncelik tanı(Zeker) sevgide bulunmak, hürmet göstermek... Beli iki büklüm gördüğü ihtiyarın koluna girerek yardımcı olmak, yolda kalmış yolcuya yol göstermek... Bir hastaya bir içim su vermek... Hülasa, bir gönle girmek için gayret göstermek, nezaketle hareket etmek mü'minin vermiş olduğu günlük sadakaları cümlesindendir.<br />
<br />
Büyük aşk sultanı Yunus Emre bu sadakaları şiirinde, ne güzel ifade etmektedir.<br />
<br />
Bir miskini gördün ise bir eskice verdin ise<br />
<br />
Yarın anda sana gele Hak libasın biçmiş gibi<br />
<br />
Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise<br />
<br />
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi<br />
<br />
Bir gönüle girmenin, bir gönül yapmanın faziletini de şu beytiyle dile getirmek istemiştir:<br />
<br />
Yunus Emre der hoca gerekse var bin Hacca.<br />
<br />
Hepisinden yeğreği bir gönüle girmektir.<br />
<br />
Nazargah-ı ilahî olan kalb evini, gönlü yıkmanın da iki cihan bedbahtlığı olduğunu belirtmişdir.<br />
<br />
Gönül çalabın tahtı<br />
<br />
Çalab gönüle baktı<br />
<br />
İki cihan bedbahtı<br />
<br />
Kim gönül yıktı ise<br />
<br />
Bir başka mısrasında da: "Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil" diyerek, mü'minin namazı kendisini güzel ahlaka ulaştırması gerektiğini ve gönül yıkan, gönül kıran bir kimsenin kıldığı namazı sureta namaz olmaktan dışarı çıkamayacağını ifade etmiştir.<br />
<br />
Mü'min daima gönül alıcıdır. O gönül mimarıdır. Her insanla ülfet eder, sıcak alaka kurabilir ve çevresinde bulunan kişiler de onunla sevgi bağı oluşturabilir bir ahlaka sahibdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">MAZLUM MÜSLÜMANLARA İLGİ</span></span><br />
<br />
İslam'ın ilk yıllarında en faziletli amellerden birisi de "köle azad etmekti." Bir insana insanlığını hissettirmek, şerefini iade etmek, onu hürriyetine kavuşturmak hakikaten en üstün amellerdendir. Haysiyet, izzet, şeref sadece İslam'dadır. Başı derde düşen buhrandan, sıkıntıdan, felaha ermek isteyen islamı, peygamberini iyi tanımalı, sömürülmekten, hür olarak, tam bağımsız yaşayabilmek ancak, İslamla kaimdir.<br />
<br />
Bugün cezaevlerinde binlerce müslüman yatmaktadır. Onlar orada nasıl hayat sürerler? Bizlerden neler beklerler? Hürriyetlerine kavuşmak için elimizden ne gelir? diye hiç düşündük mü acaba? Bu mübarek günler bizlere bu kardeşlerimizi de hatırlatmalı değil mi? Ziyaretlerine giderek veya bir mektupla, bir hediye ile kitap, dergi göndererek onlara kardeşlik duygularımızı yansıtabilmeliyiz. Onların bir an evvel oradan kurtulmalarına yardımcı olmalıyız. Bu imkana sahip değilsek hiç olmazsa dualarımızda Cenab-ı Hakk'ın onlar üzerine bol bol sabır yağdırmasını niyaz etmeliyiz. Bu düşünceler içinde yaşayan mü'mine Cenab-ı Hakk'ın köle azad etmişçesine sevab verebileceğine inanmalıyız. Bütün ümmet kendi imkanı nisbetinde bir şeyler yapmalı, sızıları dindirmeli. Kendisine iltica edene, kendinden bir şey isteyene hiç olmazsa tatlı bir dil, tatlı bir ifade ile de olsa, karşılık vermeli, cevaplamalıdır. "Dualarım seninle ey kardeş!" demelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"YER GÖK DUA İLE..."</span></span><br />
<br />
Dua deyip geçeriz. "Hep dua ile olmaz, çalışmak lazım" denir... Doğrudur. Fakat izaha muhtaçtır bu sözler... Dua kavli ve fiilî diye iki kısımdır. Sözle yapılana kavli dua, bizzat işin tahakkuku neyi gerektiriyorsa, şartlarını hazırlamağa da fiilî dua denir. Birinden biri eksik olmamalı...<br />
<br />
Büyükler "yer gök dua iledir" diyerek sünnet-i seniyyeye ittibayı ne kadar aziz bilmişler. "Dua mü'minin silahıdır." "Dua ibadetin iliği mesabesindedir." "Dua, rahmet-i nahiyenin ihsanına vesile, anahtarıdır." "Dua, belayı def eder." buyuran sevgili Peygamberimiz mü'minin hiç tükenmeyecek bir güce sahip olduğunu belirtmiştir. Şartlar ne olursa olsun "İslam en yücedir. Onun üstünde hiç bir şey yokdur" Mü'min de Allah katında böyle... Ah iman neşesine bir varabilsek...<br />
<br />
Evet! bugün için Azerbaycan'da, Afganistan'da, Filistin'de, Batı Trakya'da hakları gasbedilen zulüm altında tanklara ezdirilen kolu-bacağı kırılan müslüman kardeşlerimize ulaşamıyor, onların cihadlarına iştirak edememenin ızdırabını yaşıyoruz. Hatta kendi ülkemizde bile... Mü'min bunları düşünmeli!...<br />
<br />
Duaların müstecab olduğu şu günlerde... Kandil gecelerinde... ellerimizi açıp, mü'min kardeşlerimizin acılarını gönülden duyarak Allah-ü Zülcelal hazretlerine tazarru ve niyazda bulunmanın çok şeyleri değiştireceğine inanmalıyız. Herşeyin haliki Rabbımız'a arz-ı teslimiyet edelim gönüllerimizi açalım, "Güç-kuvvet sende Ya Rabb! bu ümmete merhamet et! İslam'ı ve müslümanları aziz eyle!" diye bir yalvaralım bakalım.<br />
<br />
Her mü'min gönlünde bir kandil yakmalı ümmet için. Ümmetin birliği için.<br />
<br />
Gönüllerimizin yumuşadığı şu mevsimde en içten duygularla Yüce Rabbımıza yalvaralım, arz-ı teslimiyet edelim. O'nun sevgili habibi, Rasul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- efendimiz de bu aylarda yakarışını artırırdı. Sık sık şöyle dua ederlerdi:<br />
<br />
"Allahım! lisanımı yalandan temizle. Kalbimi fitneden, amelimi riyadan, gözümü hıyanetten muhafaza eyle. Zira sen, kalblerde olan gizli şeyleri ve gözlerin hain bakışlarını bilirsin."<br />
<br />
Kaynak: Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi, 49. Sayı<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam ve İhsan</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>