MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
Aynı tarih niçin her yıl farklı güne geliyor?
Günlük yaşantımızı, çalışma hayatımızı, sosyal, kültürel, ekonomik tüm
aktivitelerimizi takvime göre düzenler ve planlarız. Takvimle ilgili en büyük
güçlüğümüz sürekli 'şu tarih hangi güne geliyor' sorusunu sormak zorunda
kalışımızdır. Başta milli bayram, kutlama ve tatil günleri olmak üzere aynı
tarihin her yıl değişik günlere rast gelmesi sadece yıl içersinde sağlıklı planlama
yapmamızı etkilemez, aylardaki aktif iş günlerinin değişmesi nedeni ile tüm
kurumların hesap, plan ve istatistiklerini de alt üst eder.
Bunun sorumlusu Dünya'nın Güneş'in etrafındaki dönme süresidir. Çok eski
çağlarda bile insanlar etkinliklerini Güneş'in görünür hareketlerine göre
düzenlemişler, yani basit hali ile de olsa Güneş Takvimi'ni kullanmışlardır.
Ancak bu bir yılın süresi bir günün tam katı olmadığından, küsuratlar
oluşmakta, bu da ideal bir takvim düzenini pratikte zorlaştırmaktadır.
Güneş Takvimi'ni ilk kullananlardan Mısırlılar'da bir yıl 365 gün (aslında 365
gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniye) kabul ediliyordu. Aradaki bu farktan dolayı,
örneğin ilkbaharın başlangıcı ancak 1508 yılda bir aynı tarihe denk geliyordu.
Eski Babil, Helen, Çin ve Hint medeniyetleri, Ay'ın evrelerine dayanan 29 ve
30'ar günlük 12 aydan oluşan Ay Takvimi'ni kullanmayı tercih ettiler. Bu
takvimde bir yıl 354 gün olup mevsim tarihleri Güneş Takvimi'ne göre her yıl 11
gün kayıyordu. Ardarda iki hilalin oluşması arasında geçen süre (29 gün, 12
saat, 44 dakika, 2,78 saniye) yine günün tam katı olmadığından Ay Takvimi'nin
de çok sağlıklı olduğu söylenemez.
Günümüzde Ay Takvimi'ni kullanmaya devam eden İslam ülkelerinde ay
süreleri hilalin gözle görülmesine bağlı olduğundan, yani hilalin ilk
gözlemlendiği akşam eski ay bitmiş, yeni ay başlamış sayıldığından, bir ayın kaç
gün süreceği önceden bilinemez. Farklı İslam ülkeleri, ayları değişik günlerde
başlatabilirler. Bu, özellikle Ramazan ayının son günü ve takip eden bayramın
ilk günü için karışıklık yaratır.
Nispeten daha doğruya yakın gibi görünen, günümüzde ülkelerin çoğunda
kullanılan ve Gregoryan Takvimi olarak da bilinen Güneş Takvimi'ndeki
aksaklıkları gidermek için biri milattan önce 46 yılında Jül Sezar, diğeri de
milattan sonra 1582 yılında Papa Gregory XIII tarafından iki kez önemli
değişiklik yapılmıştır.
Sezar ardarda üç yılı 365 gün, dördüncü yılı ise 366 gün olarak saptamıştır. Bu
sürenin olması gerekenden 0,0078 gün daha uzun olması, yıllar boyu birikerek
128 yılda fazladan bir gün yaratması sonucunu doğurmuştur.
1582 yılına gelindiğinde bu fark 10 günü bulunca Papa Gregory XIII takvimi 10
gün ileri aldı. 4 Ekim'den sonraki gün 15 Ekim kabul edildi. 10 gün yaşanmadan
atlanmış oldu. Parasal hesaplar karıştı, halk 'on günümüzü geri isteriz' diye
gösteriler yaptı.
Papa'nın asıl önemli reformu 400'e bölünemeyen yüzyıllarda Şubat'ın 29
çekememesi idi. Yani Şubat 2000 yılında 29 çekebilirken 2100, 2200 ve 2300
yıllarında çekemeyecekti, o yıllarda Şubat 8 senede bir 29 gün olabilecekti. Bu
sayede kullanılan takvim ile ideali arasındaki fark yılda 0,00030 güne
düşürülmüştü ki bu da 33.000 yılda l günlük kayma demektir ve çok önemli
değildir.
Bu takvimi İngiltere 1752'de, Rusya 1918'de, Türkiye ise l Ocak 1926'da kabul
etti. Ne var ki ay sürelerinin eşit olmaması ve haftanın 7 gün olması nedenleri
ile, belli bir tarihin her yıl değişik güne rastlaması sorunu yine çözülemedi.
Dünya Takvim Reformu Birliği'nin (AWCR) bahsedilen tüm sorunları ve
eksikleri ortadan kaldıracak çok kullanışlı ideal bir takvim önerisi var ama
henüz hiçbir ülke, değişikliğin kurulu düzende yaratacağı karışıklığı ve maliyeti
göze alıp bu takvimi uygulama cesaretini gösterememektedir.
____________________________________
Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi 2
Tamer Korugan
___________________________________
__________________________________
Günlük yaşantımızı, çalışma hayatımızı, sosyal, kültürel, ekonomik tüm
aktivitelerimizi takvime göre düzenler ve planlarız. Takvimle ilgili en büyük
güçlüğümüz sürekli 'şu tarih hangi güne geliyor' sorusunu sormak zorunda
kalışımızdır. Başta milli bayram, kutlama ve tatil günleri olmak üzere aynı
tarihin her yıl değişik günlere rast gelmesi sadece yıl içersinde sağlıklı planlama
yapmamızı etkilemez, aylardaki aktif iş günlerinin değişmesi nedeni ile tüm
kurumların hesap, plan ve istatistiklerini de alt üst eder.
Bunun sorumlusu Dünya'nın Güneş'in etrafındaki dönme süresidir. Çok eski
çağlarda bile insanlar etkinliklerini Güneş'in görünür hareketlerine göre
düzenlemişler, yani basit hali ile de olsa Güneş Takvimi'ni kullanmışlardır.
Ancak bu bir yılın süresi bir günün tam katı olmadığından, küsuratlar
oluşmakta, bu da ideal bir takvim düzenini pratikte zorlaştırmaktadır.
Güneş Takvimi'ni ilk kullananlardan Mısırlılar'da bir yıl 365 gün (aslında 365
gün, 5 saat, 48 dakika, 46 saniye) kabul ediliyordu. Aradaki bu farktan dolayı,
örneğin ilkbaharın başlangıcı ancak 1508 yılda bir aynı tarihe denk geliyordu.
Eski Babil, Helen, Çin ve Hint medeniyetleri, Ay'ın evrelerine dayanan 29 ve
30'ar günlük 12 aydan oluşan Ay Takvimi'ni kullanmayı tercih ettiler. Bu
takvimde bir yıl 354 gün olup mevsim tarihleri Güneş Takvimi'ne göre her yıl 11
gün kayıyordu. Ardarda iki hilalin oluşması arasında geçen süre (29 gün, 12
saat, 44 dakika, 2,78 saniye) yine günün tam katı olmadığından Ay Takvimi'nin
de çok sağlıklı olduğu söylenemez.
Günümüzde Ay Takvimi'ni kullanmaya devam eden İslam ülkelerinde ay
süreleri hilalin gözle görülmesine bağlı olduğundan, yani hilalin ilk
gözlemlendiği akşam eski ay bitmiş, yeni ay başlamış sayıldığından, bir ayın kaç
gün süreceği önceden bilinemez. Farklı İslam ülkeleri, ayları değişik günlerde
başlatabilirler. Bu, özellikle Ramazan ayının son günü ve takip eden bayramın
ilk günü için karışıklık yaratır.
Nispeten daha doğruya yakın gibi görünen, günümüzde ülkelerin çoğunda
kullanılan ve Gregoryan Takvimi olarak da bilinen Güneş Takvimi'ndeki
aksaklıkları gidermek için biri milattan önce 46 yılında Jül Sezar, diğeri de
milattan sonra 1582 yılında Papa Gregory XIII tarafından iki kez önemli
değişiklik yapılmıştır.
Sezar ardarda üç yılı 365 gün, dördüncü yılı ise 366 gün olarak saptamıştır. Bu
sürenin olması gerekenden 0,0078 gün daha uzun olması, yıllar boyu birikerek
128 yılda fazladan bir gün yaratması sonucunu doğurmuştur.
1582 yılına gelindiğinde bu fark 10 günü bulunca Papa Gregory XIII takvimi 10
gün ileri aldı. 4 Ekim'den sonraki gün 15 Ekim kabul edildi. 10 gün yaşanmadan
atlanmış oldu. Parasal hesaplar karıştı, halk 'on günümüzü geri isteriz' diye
gösteriler yaptı.
Papa'nın asıl önemli reformu 400'e bölünemeyen yüzyıllarda Şubat'ın 29
çekememesi idi. Yani Şubat 2000 yılında 29 çekebilirken 2100, 2200 ve 2300
yıllarında çekemeyecekti, o yıllarda Şubat 8 senede bir 29 gün olabilecekti. Bu
sayede kullanılan takvim ile ideali arasındaki fark yılda 0,00030 güne
düşürülmüştü ki bu da 33.000 yılda l günlük kayma demektir ve çok önemli
değildir.
Bu takvimi İngiltere 1752'de, Rusya 1918'de, Türkiye ise l Ocak 1926'da kabul
etti. Ne var ki ay sürelerinin eşit olmaması ve haftanın 7 gün olması nedenleri
ile, belli bir tarihin her yıl değişik güne rastlaması sorunu yine çözülemedi.
Dünya Takvim Reformu Birliği'nin (AWCR) bahsedilen tüm sorunları ve
eksikleri ortadan kaldıracak çok kullanışlı ideal bir takvim önerisi var ama
henüz hiçbir ülke, değişikliğin kurulu düzende yaratacağı karışıklığı ve maliyeti
göze alıp bu takvimi uygulama cesaretini gösterememektedir.
____________________________________
Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi 2
Tamer Korugan
___________________________________
__________________________________
Aşçıbaşılar niçin o acayip şapkaları giyerler?
Bir kere kafalarına bir şeyler giymeleri zorunludur. Yoksa saçları yiyeceklerin
içine düşebilir. Ama aşçıların bu kafanın üzerinde silindirik bir şekilde yükselen,
ucu da balonumsu şekilde kıvrımlarla biten beyaz şapkaları giymelerinin asıl
nedeni başkadır.
Bu tip şapkalarda, özellikle mutfakların çok sıcak ortamlarında, hava şapkanın
içinde rahatlıkla dolaşabilir ve aşçının kafasını serin tutar, terlemeyi önler.
Mutfağın kalabalık ve hareketli yaşamında, aynı tip giysiler içindeki aşçılar
arasından aşçıbaşını ilk görüşte ayırt edebilmek için onun şapkası biraz daha
uzun ve ucu kıvrımlıdır.
Bu şapkaların beyaz, yani boyasız olmalarının nedeni ise beyaz kumaşın, boyalı
kumaşa göre daha hijyenik olarak kabul edilmesidir. Beyaz renk her yerde
insanlarda temizlik, saflık, iyi niyet ve barış duyguları uyandırır. Muharebe
sırasında barış mesajı göndermek isteyen birliklerin beyaz bayrak çekmelerinin
nedeni de budur. Gelinliklerin beyaz olması ise barıştan ziyade saflığı ve
masumiyeti simgeler.
_______________________________________
Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi 2
Tamer Korugan
___________________________________
__________________________________
Bir kere kafalarına bir şeyler giymeleri zorunludur. Yoksa saçları yiyeceklerin
içine düşebilir. Ama aşçıların bu kafanın üzerinde silindirik bir şekilde yükselen,
ucu da balonumsu şekilde kıvrımlarla biten beyaz şapkaları giymelerinin asıl
nedeni başkadır.
Bu tip şapkalarda, özellikle mutfakların çok sıcak ortamlarında, hava şapkanın
içinde rahatlıkla dolaşabilir ve aşçının kafasını serin tutar, terlemeyi önler.
Mutfağın kalabalık ve hareketli yaşamında, aynı tip giysiler içindeki aşçılar
arasından aşçıbaşını ilk görüşte ayırt edebilmek için onun şapkası biraz daha
uzun ve ucu kıvrımlıdır.
Bu şapkaların beyaz, yani boyasız olmalarının nedeni ise beyaz kumaşın, boyalı
kumaşa göre daha hijyenik olarak kabul edilmesidir. Beyaz renk her yerde
insanlarda temizlik, saflık, iyi niyet ve barış duyguları uyandırır. Muharebe
sırasında barış mesajı göndermek isteyen birliklerin beyaz bayrak çekmelerinin
nedeni de budur. Gelinliklerin beyaz olması ise barıştan ziyade saflığı ve
masumiyeti simgeler.
_______________________________________
Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi 2
Tamer Korugan
___________________________________
__________________________________
İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar?
Özel bir durum veya farklı olmak düşüncesi yoksa insanların çoğunluğu
saatlerini sol bileklerine takarlar. İlk anda insanların çoğunun sağ ellerini
kullanmaları, bu kolun daha hareketli olması dolayısıyla saatin bir yerlere
çarpıp zarar görme olasılığının da daha yüksek olması nedeniyle sol bileğe
takılmasının tercih edildiği düşünülebilir.
Bu düşünce şüphesiz doğrudur. Sağ ellerini kullanan insanların, sağ kol
düğmelerini iliklerken ne kadar zorlandıkları malumdur. Peki sol ellerini daha
çok kullanan solaklar da niçin saatlerini yine sol bileklerine takıyorlar?
Saatin ilk kullanılma yıllarında insanlar çoğunlukla cep saati kullanıyorlardı. Bu
saatlerin kurma düğmesi sağda '3' rakamının yanındaydı. Sık sık kurulması
gereken bu saatleri cepten çıkartıp sol elle kurmak (hangi el daha baskın olursa
olsun) çok zordu. İnsanlar bu saatleri zaten yeleklerinin sol tarafında bulunan
ceplerinden sol elleri ile çıkarıp bakmaya ve sağ elleri ile kurmaya alıştılar.
Daha sonra kol saatleri de yaygınlaşıp kurma yerleri yine '3' rakamının yanında
olunca bunlar da sol kola takılır oldu. Zaten sağ ellerini kullananlar bu elleri
meşgulken ister cep ister kol saati olsun saate sol kollarım kullanarak bakmayı
tercih ediyorlardı.
Her iki taraf da durumdan memnun olduklarından, saat üreticilerine kurma yeri
solda olan bir saat üretmeleri için piyasadan bir talep hiç bir zaman gelmedi.
Artık pilli, güneş enerjili veya hareketle kendi kendine kurulan saatler
kullanılıyor ve kurmalı saatler neredeyse tarihe karıştıysa da insanlar saatlerini
sol bileklerine takmaya devam ediyorlar.
_______________________________________
Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi 2
Tamer Korugan
___________________________________
__________________________________
Özel bir durum veya farklı olmak düşüncesi yoksa insanların çoğunluğu
saatlerini sol bileklerine takarlar. İlk anda insanların çoğunun sağ ellerini
kullanmaları, bu kolun daha hareketli olması dolayısıyla saatin bir yerlere
çarpıp zarar görme olasılığının da daha yüksek olması nedeniyle sol bileğe
takılmasının tercih edildiği düşünülebilir.
Bu düşünce şüphesiz doğrudur. Sağ ellerini kullanan insanların, sağ kol
düğmelerini iliklerken ne kadar zorlandıkları malumdur. Peki sol ellerini daha
çok kullanan solaklar da niçin saatlerini yine sol bileklerine takıyorlar?
Saatin ilk kullanılma yıllarında insanlar çoğunlukla cep saati kullanıyorlardı. Bu
saatlerin kurma düğmesi sağda '3' rakamının yanındaydı. Sık sık kurulması
gereken bu saatleri cepten çıkartıp sol elle kurmak (hangi el daha baskın olursa
olsun) çok zordu. İnsanlar bu saatleri zaten yeleklerinin sol tarafında bulunan
ceplerinden sol elleri ile çıkarıp bakmaya ve sağ elleri ile kurmaya alıştılar.
Daha sonra kol saatleri de yaygınlaşıp kurma yerleri yine '3' rakamının yanında
olunca bunlar da sol kola takılır oldu. Zaten sağ ellerini kullananlar bu elleri
meşgulken ister cep ister kol saati olsun saate sol kollarım kullanarak bakmayı
tercih ediyorlardı.
Her iki taraf da durumdan memnun olduklarından, saat üreticilerine kurma yeri
solda olan bir saat üretmeleri için piyasadan bir talep hiç bir zaman gelmedi.
Artık pilli, güneş enerjili veya hareketle kendi kendine kurulan saatler
kullanılıyor ve kurmalı saatler neredeyse tarihe karıştıysa da insanlar saatlerini
sol bileklerine takmaya devam ediyorlar.
_______________________________________
Lüzumsuz Bilgiler Ansiklopedisi 2
Tamer Korugan
___________________________________
__________________________________
ÇAY (Thea Sinensis)
Alm. Tee (m), Fr. The (m), İng. Tea; tea plant. Familyası: Çaygiller (Theaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Doğu Karadeniz bölgesinde yetiştirilmektedir.
Vatanı olan Çin’de yabânî olarak yetiştiği zaman yüksekliği 10-12 metreyi bulan, yetiştirildikleri zaman ise boyları 2-3 metreyi aşmayan ve yaprak dökmeyen bir ağaç. Haziran-temmuz aylarında beyaz renkli ve güzel kokulu çiçekler açar. Yaprakları basit ve saplı, sert, koyu yeşil renkli, oval şekillidir. 5-9 taç yapraktan müteşekkil olan çiçekler dallarda teker teker bulunur. Meyveleri 3 gözlü olup, her gözünde bir tohum bulunur.
Çayın târihçesi: Çay, Çince “Ça” kelimesinden türetilmiştir ve bütün diller, bu içecek için bundan aldıkları ve ürettikleri kelimeleri kullanırlar. İlk olarak çaya Çin’de Îsâ aleyhisselâmın doğumundan 2700 yıl önce yazılmış olan belgede rastlanılmıştır. Fakat kayıtlar yalnız ilâç olarak kullanıldığını belirtmektedir.
Çayın Çinlilerin millî içkisi olması, ancak milâttan 400 yıl sonradır. Ortaçağlarda ticârî münâsebetlerin başlamasıyla berâber yavaş yavaş çayın kıymeti de anlaşılmış ve bütün dünyâya yayılmıştır. Milâdî 350 yıllarında Çinliler gemilerle Seylan’a gidiyorlar ve mallarını Arap ve İran gemilerinin getirdiği mallarla mübâdele ediyorlardı. Beşinci yüzyılın ortasında Çinliler Kızıldeniz’deki Aden’e kadar geldiler. Sekizinci yüzyıldan îtibâren Arap ve İran gemileri Çin’e kadar gittiler. On beşinci yüzyıldan îtibâren çay karayoluyla Orta Asya’ya geldi ve böylece Tibetliler onu genel olarak kullanmaya başladılar.
Avrupa çay hakkındaki haberleri ancak Haçlı seferleri sırasında alabildi. On altıncı yüzyılda çaydan, meşhur seyyahlardan Giovanni Battista Ramusio (1559), L. Almedia (1588) ve Tareira (1610) tarafından bahsedilmiştir. Fakat çayın hazırlanması hakkında kesin bir bilgiye sâhip değillerdi. 1610 yılında Hollanda-Doğu Hindistan şirketinin gemileri ilk çayı Hollanda’ya getirdiler ve çok geçmeden sevilen bir içecek oldu. Paris’e ilk çay 1635’te, Londra’ya 1650’de geldi. Rusya’ya karayolundan 1638’de ulaştı. Almanya’ya ise 1647 yılında girdi. Çayın halk tarafından da benimsenmesi birçok doktorun bunu tavsiye etmesinden ileri gelmiştir.
Memleketimizde çay zirâatine âit ilk denemeler 1888 senesinde Bursa’da yapılmış ve başarısızlıkla nihâyet bulmuştur. 1924 senelerinde Kafkasya’dan getirilen tohumlar ile Rize’de bâzı denemeler yapılmış ve iklime uygun tohum kullanıldığı için iyi netîceler alınmıştır. Fakat çay ekimi, kuvvetli teşvik edici sebepler bulunmadığı için ilerleyememiş ve ancak 20 dönümlük kadar bir çay bahçesi yapılmıştır. 1939’da 3788 sayılı kânunun çıkartılması ile çay zirâati büyük bir hızla gelişmiştir. 1939’da 2130 dönüm olan çaylıkların sahası, 1957’de 93.360 dönüme yükselmiştir. Çay yetiştirme işi memleketimizde ilk önce Rize civarında başlamış ve zamanla yayılmıştır. Bugün Sürmene’den Hopa’ya kadar olan mıntıkada, sâhilden 500 m’ye kadar yükseklikte olan yerlerde, geniş çapta çay fidanı yetiştirilmektedir.
Çayın yetiştirilmesi: Yabânî çay ağacı 7-10 m’lik bir yükseklikte olmasına karşılık, yapraklarını daha kolay toplayabilmek için kültürlerinde boylarını 3 m’yi geçirtmezler. Kuvvetli budama sâyesinde ağacın yeni filizler getirmesi sağlanır ki, en değerli yaprakları taşıyanlar da bunlardır. Büyüyebilmesi için çay ağacının nemli sıcak bir iklime ve bol güneşe ihtiyâcı vardır. bu yüzden çay bahçeleri genellikle tepelerin güney tarafındadır. Çay fideleri birer metre aralıkla dikilir ki, büyüyünce, aralarından rüzgâr esebilsin. Üç yıl sonra ürünün alınmasına başlanabilir ve bu arka arkaya yedi yıl sürer. Bu süreden sonra toplanan yaprakların değerleri gittikçe azalır ve eskileri çıkarılıp yerine yenileri dikilir.
Çayın toplanması: Çin’de yılda üç kez çay yaprağı toplanır. Yağmur mevsiminden biraz önce, mart, nisanda yeni, tâze yeşil yapraklar toplanır ki, en iyi çay da bunlardan yapılanıdır. Mayısın sonu ve haziranın başında ikinci ürün alınır. Fakat bunun değeri birinci ürüne oranla biraz düşüktür. Temmuz ve ağustosta yaprakların değeri çok azalır. Bu yüzden toplama yapılmayabilir.
Rize bölgesinde çay yaprakları bilhassa Mayıs-haziran aylarında toplanmaktadır. Toplanan yapraklar bu bölgedeki fabrikalarda hemen işlenmektedir.
Yağmur mevsiminde, nemliliğin çayın tadına etkisi fenâ olduğundan, yapraklar toplanmaz. Sabah erkenden gecenin çiğ taneleri buğulanıp uçtuktan sonra toplanır.
Çay yaprakları bitkinin üzerinde bulundukları yerlere göre değer taşır ve bunlardan elde edilen çayların da aynı şekilde değerleri değişiktir.
Beyaz kirpik, üzerinde beyaz yumuşak tüyler bulunan henüz açılmamış yaprak tomurcuklarıdır. Bu yapraktan elde edilen çaya altınbaş veya akkuyruk ismi verilmektedir.
Çay elde edilecek yapraklar, dalın ucunda yeni açılmış ikibuçuk yapraktır. Daha aşağıdaki kartlaşmış yapraklar koparılıp çay yapılmaz. Bizde en iyi kaliteli çay Sürmene-Hopa arasında yetişmektedir.
Çayın elde edilişi: Çay ağacından işleme göre iki tip çay elde edilmektedir. Siyah ve yeşil çay. Siyah çay elde etmek için toplanan yapraklar raflara serilerek soldurulur. Sonra makinalarda bükülür. Böylece hücre çeperlerinin kısmen parçalanması sağlanır. Soldurulmuş ve bükülmüş çaylar rutûbetli bir odada fermantasyona bırakılır. Sonra fırınlarda kurutulur ve nihâyet elenerek kalitelerine ayrılır ve ambalajlanarak ticârete çıkarılır. Türkiye’de siyah çay elde edilmekte ve içilmektedir. Yeşil çay fermante edilmeden hazırlanan çaydır. Toplanan yapraklar doğrudan doğruya kavrulur veya 80-90 °C’de ısıtılmış su buharına tutulur, sonra makinalarda kıvrılarak kalitelerine ayrılır ve ambalajlanır. Yeşil çayın tadı siyah çaydan daha kuvvetli ve serttir. Yeşil çayı daha fazla Asyalılar sever.
Kullanıldığı yerler: Çay keyif verici olarak içilmesinin yanı sıra, tıbbî önemi hâizdir. Çay yapraklarında % 1,5-4 kadar kafein, az miktarda da teofilin vardır. Çay yaprakları % 10 civarında tanen de ihtivâ eder. İhtivâ ettiği alkaloitlerden dolayı bâriz idrar söktürücü etkisi vardır. Büzücü etkisinden dolayı göz banyolarında kullanılır. Çay yapraklarının eczâcılıktaki asıl kullanılışı kafein elde etmek bakımındandır. İlâç hammaddesi olarak oldukça fazla kullanılan kafein, ya sentetik olarak veyahut da çay yapraklarından elde edilmektedir. Uzun müddet ve fazla miktarda çay kullananlarda teizm adı verilen uykusuzluk, iştahsızlık, zayıflama ve sinirlilik halleri ile kendini gösteren bir hastalık belirir. Az miktarları dinlendirici ve iştah açıcı etkisi yanında keyif vericidir.
Çayı limonla içmek âdeti Rusya’dan gelmiştir. Bâzıları bu yüzden çayın asıl aromasının kaybolduğunu iddia ederler. Gerçekten çay saf olarak hazırlanırsa, kendi aroması tam olarak meydana çıkar. Genellikle çay daha başka içeceklerle de karıştırılır. Süt bunlardan biridir. Rusların semâverde yaptıkları çay çok ince bir çaydır. 240 gr suya 1/2 gram çay yaprağı atarlar. En çok tanınmış semâver çayı yeşil yapraklı çaydan yapılır ve bu ince çayın en iyi aromaya sâhip olduğunu iddiâ edenler çoktur.
Ticâreti: Rize bölgesinden elde edilen çay memleketin ihtiyâcına kâfî gelmemektedir. Bu sebeple Tekel İdâresi her sene hemen hemen memleketimizde elde edilen miktarda çayı Hindistan, Pakistan ve Seylan’dan ithal etmekte ve bunları harman yaptıktan sonra piyasaya çıkarmaktadır. Yapılan hesaplamalarda Türkiye’de her vatandaşın millî gelirden aldığı payın % 20’sini keyif verici maddeler için harcadığı ortaya çıkmaktadır.
Dünyâ Çay Üretimi (1989)
Ülke
Üretimi (ton)
Hindistan
682.000
Çin Halk Cumhuriyeti
566.000
Sri Lanka
207.000
Kenya
181.000
Endonezya
156.000
Bağımsız Devletler Topluluğu
150.000
Türkiye
136.000
Japonya
90.000
İran
46.000
Bangladeş
44.000
Malavi
39.000
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Tee (m), Fr. The (m), İng. Tea; tea plant. Familyası: Çaygiller (Theaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Doğu Karadeniz bölgesinde yetiştirilmektedir.
Vatanı olan Çin’de yabânî olarak yetiştiği zaman yüksekliği 10-12 metreyi bulan, yetiştirildikleri zaman ise boyları 2-3 metreyi aşmayan ve yaprak dökmeyen bir ağaç. Haziran-temmuz aylarında beyaz renkli ve güzel kokulu çiçekler açar. Yaprakları basit ve saplı, sert, koyu yeşil renkli, oval şekillidir. 5-9 taç yapraktan müteşekkil olan çiçekler dallarda teker teker bulunur. Meyveleri 3 gözlü olup, her gözünde bir tohum bulunur.
Çayın târihçesi: Çay, Çince “Ça” kelimesinden türetilmiştir ve bütün diller, bu içecek için bundan aldıkları ve ürettikleri kelimeleri kullanırlar. İlk olarak çaya Çin’de Îsâ aleyhisselâmın doğumundan 2700 yıl önce yazılmış olan belgede rastlanılmıştır. Fakat kayıtlar yalnız ilâç olarak kullanıldığını belirtmektedir.
Çayın Çinlilerin millî içkisi olması, ancak milâttan 400 yıl sonradır. Ortaçağlarda ticârî münâsebetlerin başlamasıyla berâber yavaş yavaş çayın kıymeti de anlaşılmış ve bütün dünyâya yayılmıştır. Milâdî 350 yıllarında Çinliler gemilerle Seylan’a gidiyorlar ve mallarını Arap ve İran gemilerinin getirdiği mallarla mübâdele ediyorlardı. Beşinci yüzyılın ortasında Çinliler Kızıldeniz’deki Aden’e kadar geldiler. Sekizinci yüzyıldan îtibâren Arap ve İran gemileri Çin’e kadar gittiler. On beşinci yüzyıldan îtibâren çay karayoluyla Orta Asya’ya geldi ve böylece Tibetliler onu genel olarak kullanmaya başladılar.
Avrupa çay hakkındaki haberleri ancak Haçlı seferleri sırasında alabildi. On altıncı yüzyılda çaydan, meşhur seyyahlardan Giovanni Battista Ramusio (1559), L. Almedia (1588) ve Tareira (1610) tarafından bahsedilmiştir. Fakat çayın hazırlanması hakkında kesin bir bilgiye sâhip değillerdi. 1610 yılında Hollanda-Doğu Hindistan şirketinin gemileri ilk çayı Hollanda’ya getirdiler ve çok geçmeden sevilen bir içecek oldu. Paris’e ilk çay 1635’te, Londra’ya 1650’de geldi. Rusya’ya karayolundan 1638’de ulaştı. Almanya’ya ise 1647 yılında girdi. Çayın halk tarafından da benimsenmesi birçok doktorun bunu tavsiye etmesinden ileri gelmiştir.
Memleketimizde çay zirâatine âit ilk denemeler 1888 senesinde Bursa’da yapılmış ve başarısızlıkla nihâyet bulmuştur. 1924 senelerinde Kafkasya’dan getirilen tohumlar ile Rize’de bâzı denemeler yapılmış ve iklime uygun tohum kullanıldığı için iyi netîceler alınmıştır. Fakat çay ekimi, kuvvetli teşvik edici sebepler bulunmadığı için ilerleyememiş ve ancak 20 dönümlük kadar bir çay bahçesi yapılmıştır. 1939’da 3788 sayılı kânunun çıkartılması ile çay zirâati büyük bir hızla gelişmiştir. 1939’da 2130 dönüm olan çaylıkların sahası, 1957’de 93.360 dönüme yükselmiştir. Çay yetiştirme işi memleketimizde ilk önce Rize civarında başlamış ve zamanla yayılmıştır. Bugün Sürmene’den Hopa’ya kadar olan mıntıkada, sâhilden 500 m’ye kadar yükseklikte olan yerlerde, geniş çapta çay fidanı yetiştirilmektedir.
Çayın yetiştirilmesi: Yabânî çay ağacı 7-10 m’lik bir yükseklikte olmasına karşılık, yapraklarını daha kolay toplayabilmek için kültürlerinde boylarını 3 m’yi geçirtmezler. Kuvvetli budama sâyesinde ağacın yeni filizler getirmesi sağlanır ki, en değerli yaprakları taşıyanlar da bunlardır. Büyüyebilmesi için çay ağacının nemli sıcak bir iklime ve bol güneşe ihtiyâcı vardır. bu yüzden çay bahçeleri genellikle tepelerin güney tarafındadır. Çay fideleri birer metre aralıkla dikilir ki, büyüyünce, aralarından rüzgâr esebilsin. Üç yıl sonra ürünün alınmasına başlanabilir ve bu arka arkaya yedi yıl sürer. Bu süreden sonra toplanan yaprakların değerleri gittikçe azalır ve eskileri çıkarılıp yerine yenileri dikilir.
Çayın toplanması: Çin’de yılda üç kez çay yaprağı toplanır. Yağmur mevsiminden biraz önce, mart, nisanda yeni, tâze yeşil yapraklar toplanır ki, en iyi çay da bunlardan yapılanıdır. Mayısın sonu ve haziranın başında ikinci ürün alınır. Fakat bunun değeri birinci ürüne oranla biraz düşüktür. Temmuz ve ağustosta yaprakların değeri çok azalır. Bu yüzden toplama yapılmayabilir.
Rize bölgesinde çay yaprakları bilhassa Mayıs-haziran aylarında toplanmaktadır. Toplanan yapraklar bu bölgedeki fabrikalarda hemen işlenmektedir.
Yağmur mevsiminde, nemliliğin çayın tadına etkisi fenâ olduğundan, yapraklar toplanmaz. Sabah erkenden gecenin çiğ taneleri buğulanıp uçtuktan sonra toplanır.
Çay yaprakları bitkinin üzerinde bulundukları yerlere göre değer taşır ve bunlardan elde edilen çayların da aynı şekilde değerleri değişiktir.
Beyaz kirpik, üzerinde beyaz yumuşak tüyler bulunan henüz açılmamış yaprak tomurcuklarıdır. Bu yapraktan elde edilen çaya altınbaş veya akkuyruk ismi verilmektedir.
Çay elde edilecek yapraklar, dalın ucunda yeni açılmış ikibuçuk yapraktır. Daha aşağıdaki kartlaşmış yapraklar koparılıp çay yapılmaz. Bizde en iyi kaliteli çay Sürmene-Hopa arasında yetişmektedir.
Çayın elde edilişi: Çay ağacından işleme göre iki tip çay elde edilmektedir. Siyah ve yeşil çay. Siyah çay elde etmek için toplanan yapraklar raflara serilerek soldurulur. Sonra makinalarda bükülür. Böylece hücre çeperlerinin kısmen parçalanması sağlanır. Soldurulmuş ve bükülmüş çaylar rutûbetli bir odada fermantasyona bırakılır. Sonra fırınlarda kurutulur ve nihâyet elenerek kalitelerine ayrılır ve ambalajlanarak ticârete çıkarılır. Türkiye’de siyah çay elde edilmekte ve içilmektedir. Yeşil çay fermante edilmeden hazırlanan çaydır. Toplanan yapraklar doğrudan doğruya kavrulur veya 80-90 °C’de ısıtılmış su buharına tutulur, sonra makinalarda kıvrılarak kalitelerine ayrılır ve ambalajlanır. Yeşil çayın tadı siyah çaydan daha kuvvetli ve serttir. Yeşil çayı daha fazla Asyalılar sever.
Kullanıldığı yerler: Çay keyif verici olarak içilmesinin yanı sıra, tıbbî önemi hâizdir. Çay yapraklarında % 1,5-4 kadar kafein, az miktarda da teofilin vardır. Çay yaprakları % 10 civarında tanen de ihtivâ eder. İhtivâ ettiği alkaloitlerden dolayı bâriz idrar söktürücü etkisi vardır. Büzücü etkisinden dolayı göz banyolarında kullanılır. Çay yapraklarının eczâcılıktaki asıl kullanılışı kafein elde etmek bakımındandır. İlâç hammaddesi olarak oldukça fazla kullanılan kafein, ya sentetik olarak veyahut da çay yapraklarından elde edilmektedir. Uzun müddet ve fazla miktarda çay kullananlarda teizm adı verilen uykusuzluk, iştahsızlık, zayıflama ve sinirlilik halleri ile kendini gösteren bir hastalık belirir. Az miktarları dinlendirici ve iştah açıcı etkisi yanında keyif vericidir.
Çayı limonla içmek âdeti Rusya’dan gelmiştir. Bâzıları bu yüzden çayın asıl aromasının kaybolduğunu iddia ederler. Gerçekten çay saf olarak hazırlanırsa, kendi aroması tam olarak meydana çıkar. Genellikle çay daha başka içeceklerle de karıştırılır. Süt bunlardan biridir. Rusların semâverde yaptıkları çay çok ince bir çaydır. 240 gr suya 1/2 gram çay yaprağı atarlar. En çok tanınmış semâver çayı yeşil yapraklı çaydan yapılır ve bu ince çayın en iyi aromaya sâhip olduğunu iddiâ edenler çoktur.
Ticâreti: Rize bölgesinden elde edilen çay memleketin ihtiyâcına kâfî gelmemektedir. Bu sebeple Tekel İdâresi her sene hemen hemen memleketimizde elde edilen miktarda çayı Hindistan, Pakistan ve Seylan’dan ithal etmekte ve bunları harman yaptıktan sonra piyasaya çıkarmaktadır. Yapılan hesaplamalarda Türkiye’de her vatandaşın millî gelirden aldığı payın % 20’sini keyif verici maddeler için harcadığı ortaya çıkmaktadır.
Dünyâ Çay Üretimi (1989)
Ülke
Üretimi (ton)
Hindistan
682.000
Çin Halk Cumhuriyeti
566.000
Sri Lanka
207.000
Kenya
181.000
Endonezya
156.000
Bağımsız Devletler Topluluğu
150.000
Türkiye
136.000
Japonya
90.000
İran
46.000
Bangladeş
44.000
Malavi
39.000
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ÇAVDAR (Secale Cereale)
Alm. Roggen (m), Fr. Seigle (m), İng. Rye. Famiylası: Buğdaygiller (Gramineae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Anadolu.
Köklerinden bir kısmı derinlere giden yayvan köklü, 4-5 kardeş veren, yaprakları mavimtrak yeşil renkte ve üst tarafları tüylü, başakları dört köşeli, taneleri yeşilimtrak, sarı, esmer gibi çeşitli renklerde olan, buğdaygiller familyasına bağlı yıllık bir bitki. Tânelerinin uzun ve yassı olmasıyla buğdaydan ayırt edilir. Başakçıklar ekseriya 2 çiçeklidir. Kayık biçiminde olan kavuzun sırt çizgisi kirpik şeklinde tüylerle örtülüdür. Çavdarın vatanı genel olarak Ön Asya’dır. Anadolu’da hâlen yabânî tiplerine rastlanmaktadır. Bu tahıl, ilk önce buğday tarlalarına yabânî ot olarak girmiş, sonradan kültüre (yetiştirilme) alınmıştır.
Türkiye’de çavdar, diğer ürünlerin verimli olmadığı fakir topraklarda yetiştirilir En çok, Orta Anadolu, Marmara ve Doğu Anadolu bölgelerinde zirâati yapılır. En çok üretim yapılan illerimiz ise Erzurum, Niğde, Kayseri ve Konya’dır. Çavdar, daha çok yayla ikliminde yetişir. Kuvvetli kök sistemi olduğu için kuraklığa ve soğuğa dayanma gücü yüksektir. Yetişmesi için buğdaydan daha az sıcaklık ister. Yazlık çavdar 110-140 günde ömrünü tamamlar. Toprağın fazla yaş olmasına dayanamaz. Yetişmesi için hafif topraklar ister. En iyi olarak kumlu-tınlı, tınlı-kumlu ve milli topraklarda yetişir. Çavdar, birçok yıllar ard arda ekilebilir. Yalnız verimli olabilmesi için münâvebe ister. Çavdar için en iyi münâvebe, patates ve bir yeşil gübre bitkisi ile olan münâvebedir. Toprak fazla kumlu ise, yeşil gübre bitkisi ekilir. Güzün erkenden gübre toprağa verilir ve arkasından çavdar ekilir. Çavdar baklagillerden sonra da gâyet güzel yetişir. Buğday ve arpanın ön bitki olarak kullanılması, çavdar için pek iyi netice vermez. Çavdarın kuvvetli bir kök sistemi olduğu için umûmiyetle gübre verilmez. Yalnız, gübre verilir veya gübrelenmiş bir bitkiden sonra çavdar ekilirse veriminde artış olur. Çavdar, yeşil gübreden çok istifâde eder. Kuvvetsiz kalmış tarlaları sun’î gübrelerle kuvvetlendirmek de çavdar için iyi netîce verir. Çavdarın ekimi için toprak derince sürülerek ekime hazırlanır. Fazla verim için, güzlük ve yazlık ekimleri mümkün olduğu kadar erken yapmalıdır. Tohumluk olarak, çimlenme gücü yüksek, iri, dolgun ve temiz tânelerin seçilmesi lâzımdır. Ekim serpme veya makina ile yapılır. Makina ile ekimde sıralar arasında 15-18 cm aralık bırakılır. Çavdarın tâne ağırlığı düşük olduğu için, 4 santimetreden pek fazla derine ekmemelidir. Tohum ekildikten sonra disk, tırmık veya kültüvatörle toprak kapatılır. Çavdar için biçme zamânı “sarı erme” zamânıdır.
Çavdar verimsiz topraklarda ve soğuk iklimlerde yetişebildiğinden, Avrupa’nın kuzey bölgelerinde, Akdeniz memleketlerinin dağlık sahalarında buğdayın yerini alır. Çavdarın zirâatte kullanılan tek türü vardır. Secale cereale. Çavdarda nişasta oranı % 66, protein % 8’dir. Ekmeği siyah olmakla beraber, besin değeri bakımından buğdaydan aşağı değildir. Bilhassa proteince fakir olan beyaz ekmekten üstündür.
Kullanıldığı yerler: Avrupa’nın birçok yerlerinde çavdar ekmeği tercih edilmektedir. Anadolu’nun bâzı köylerinde ekmeği, buğday-çavdar karışımından yapmaktadırlar. Has unlarda protein tabakası kepekle beraber ayrılmış olduğundan, beyaz ekmeklerin besin değeri, proteinli olan esmer ekmeklere nazaran düşüktür. Endüstride ispirto çıkarılır. Hayvan beslenmesinde de faydalanılır. Çavdar sapından hasır, sepet vs. yapılır.
Dünyâda Çavdar Üretimi (1990)
Ülke
Üretim (ton)
Bağımsız Devletler Topluluğu
20.000.000
Polonya
5.800.000
Birleşik Almanya
4.260.000
Kanada
926.000
ABD
257.000
Türkiye
285.000
İspanya
280.000
Avusturya
356.000
Fransa
254.000
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Roggen (m), Fr. Seigle (m), İng. Rye. Famiylası: Buğdaygiller (Gramineae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Anadolu.
Köklerinden bir kısmı derinlere giden yayvan köklü, 4-5 kardeş veren, yaprakları mavimtrak yeşil renkte ve üst tarafları tüylü, başakları dört köşeli, taneleri yeşilimtrak, sarı, esmer gibi çeşitli renklerde olan, buğdaygiller familyasına bağlı yıllık bir bitki. Tânelerinin uzun ve yassı olmasıyla buğdaydan ayırt edilir. Başakçıklar ekseriya 2 çiçeklidir. Kayık biçiminde olan kavuzun sırt çizgisi kirpik şeklinde tüylerle örtülüdür. Çavdarın vatanı genel olarak Ön Asya’dır. Anadolu’da hâlen yabânî tiplerine rastlanmaktadır. Bu tahıl, ilk önce buğday tarlalarına yabânî ot olarak girmiş, sonradan kültüre (yetiştirilme) alınmıştır.
Türkiye’de çavdar, diğer ürünlerin verimli olmadığı fakir topraklarda yetiştirilir En çok, Orta Anadolu, Marmara ve Doğu Anadolu bölgelerinde zirâati yapılır. En çok üretim yapılan illerimiz ise Erzurum, Niğde, Kayseri ve Konya’dır. Çavdar, daha çok yayla ikliminde yetişir. Kuvvetli kök sistemi olduğu için kuraklığa ve soğuğa dayanma gücü yüksektir. Yetişmesi için buğdaydan daha az sıcaklık ister. Yazlık çavdar 110-140 günde ömrünü tamamlar. Toprağın fazla yaş olmasına dayanamaz. Yetişmesi için hafif topraklar ister. En iyi olarak kumlu-tınlı, tınlı-kumlu ve milli topraklarda yetişir. Çavdar, birçok yıllar ard arda ekilebilir. Yalnız verimli olabilmesi için münâvebe ister. Çavdar için en iyi münâvebe, patates ve bir yeşil gübre bitkisi ile olan münâvebedir. Toprak fazla kumlu ise, yeşil gübre bitkisi ekilir. Güzün erkenden gübre toprağa verilir ve arkasından çavdar ekilir. Çavdar baklagillerden sonra da gâyet güzel yetişir. Buğday ve arpanın ön bitki olarak kullanılması, çavdar için pek iyi netice vermez. Çavdarın kuvvetli bir kök sistemi olduğu için umûmiyetle gübre verilmez. Yalnız, gübre verilir veya gübrelenmiş bir bitkiden sonra çavdar ekilirse veriminde artış olur. Çavdar, yeşil gübreden çok istifâde eder. Kuvvetsiz kalmış tarlaları sun’î gübrelerle kuvvetlendirmek de çavdar için iyi netîce verir. Çavdarın ekimi için toprak derince sürülerek ekime hazırlanır. Fazla verim için, güzlük ve yazlık ekimleri mümkün olduğu kadar erken yapmalıdır. Tohumluk olarak, çimlenme gücü yüksek, iri, dolgun ve temiz tânelerin seçilmesi lâzımdır. Ekim serpme veya makina ile yapılır. Makina ile ekimde sıralar arasında 15-18 cm aralık bırakılır. Çavdarın tâne ağırlığı düşük olduğu için, 4 santimetreden pek fazla derine ekmemelidir. Tohum ekildikten sonra disk, tırmık veya kültüvatörle toprak kapatılır. Çavdar için biçme zamânı “sarı erme” zamânıdır.
Çavdar verimsiz topraklarda ve soğuk iklimlerde yetişebildiğinden, Avrupa’nın kuzey bölgelerinde, Akdeniz memleketlerinin dağlık sahalarında buğdayın yerini alır. Çavdarın zirâatte kullanılan tek türü vardır. Secale cereale. Çavdarda nişasta oranı % 66, protein % 8’dir. Ekmeği siyah olmakla beraber, besin değeri bakımından buğdaydan aşağı değildir. Bilhassa proteince fakir olan beyaz ekmekten üstündür.
Kullanıldığı yerler: Avrupa’nın birçok yerlerinde çavdar ekmeği tercih edilmektedir. Anadolu’nun bâzı köylerinde ekmeği, buğday-çavdar karışımından yapmaktadırlar. Has unlarda protein tabakası kepekle beraber ayrılmış olduğundan, beyaz ekmeklerin besin değeri, proteinli olan esmer ekmeklere nazaran düşüktür. Endüstride ispirto çıkarılır. Hayvan beslenmesinde de faydalanılır. Çavdar sapından hasır, sepet vs. yapılır.
Dünyâda Çavdar Üretimi (1990)
Ülke
Üretim (ton)
Bağımsız Devletler Topluluğu
20.000.000
Polonya
5.800.000
Birleşik Almanya
4.260.000
Kanada
926.000
ABD
257.000
Türkiye
285.000
İspanya
280.000
Avusturya
356.000
Fransa
254.000
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ÇATI
Alm. Dach (stuhl m) (n), Giebelwerk (n), Fr. Toiture (f), toit (m), İng. Gable roof. Bir binânın en üst bölümü. Esas olarak hava şartlarından korunmak için yapılır.
Çatı çeşitleri: Çatı türünün belirlenmesi taşıyıcılık bakımından olabildiği gibi görünüş yönünden de olabilir. Çatı, duvar, kolon ve ayaklar üzerine oturabildiği gibi, doğrudan doğruya zemine de dayanabilir.
Ahşap çatılar: Yaygın kullanılan ve ekonomik olan bir çatı türüdür. Bu en basit şekilde düz çatı olabilir. Bu daha çok sanâyi yapılarında görülür. En yaygın tatbik şekli ise eğimli çatıdır. Eğim, kar toplanmasını azaltmak ve su sızdırmazlığı yönünden tercih edilir. Kar yükü yanında, bâzı durumlarda, rüzgâr etkisi de çatı için önemli olur. Çatının esas taşıyıcı elemanı ahşap çubuklardan meydana gelen kafes sistemidir. Kafes sistem, ahşap çubuklar bir araya getirilerek teşkil edilir. Çubukların bağlantıları düşey düzlemde olup, kafes sistemler birbirleriyle bağlanır ve berâber çalışmaları sağlanır. Üzerinde ayrıca kafes sistemleri bağlayan aşık denen ahşap elemanlar mevcuttur. Aşıklar eğilimli doğrultuda merteklere bağlanır. Bunun üstüne de çatı kaplaması olarak ahşap tahtalar çakılır. Üstü ise çatı kiremitleriyle kaplanır. İstenirse bu araya bir izolasyon tabakası konulur. Bu şekil, ısının tasarrufu bakımından zamânımızda çok tercih edilmektedir. Kiremit yerine bâzı sanâyi yapılarında olduğu gibi, eternit veya çinko oluklu levhalar da döşenebilir. Bu halde çatıyı ahşap tahtalarla kaplamaya gerek yoktur. Bunun yanında geçirimsizliği sağlamak için bitümlü levhalar da serilebilir. Bu şekilde teşkil edilen çatı, ara bir mesned istemeksizin 8 m gibi oldukça büyük açıklıklara kadar kullanılabilir. Eğer böyle bir çatı betonarme düz döşeme üzerine konuluyorsa sık sık döşemeye mesnetleme yapılır. Çatı eğiminin binâ dış yüzlerine yakın, dik ve içerlerde daha az eğimli tertiplenmesiyle çatıda kullanılabilir bir hacim de teşkil edilebilir.
Çelik çatılar: Daha büyük açıklıkları aşmak veya daha çabuk kurulması sebebiyle çelik çatılar tercih edilebilir. Sanâyi yapılarında daha yaygın kullanılır. Ayrıca bu sûretle orta kısımdaki çatı yüksekliğini daha düşük tutmak mümkündür. Büyük açıklıklar için ekonomiktir. Kaplamaları genellikle oluklu metalik veya eternit levhalarıyla yapılır.
Betonarme çatılar: Özellikle betonarme binâlarda düz çatı istenildiğinde tatbik edilir. Su için az da olsa bir eğim vermek ve izolasyon yapmak şarttır.
Günümüzde önemli yapılar için hafif çatı tercih edilmektedir. Bunu kubbeye benzeyen betonarme kabuk inşâat ile yapmak mümkün olmaktadır. Böylece 7,5 santimlik bir kalınlıkla 25-30 metreyi aşmak kâbil olmaktadır. Değişik başka bir örnek ise kablo ağlarıyla teşkil edilen çatı olup, kare veya üçgen ara kısımları şeffaf cam veya pleksiglasla kapatılır. Bu sûretle kapatılan alanın büyük olması tabiî ışıktan faydalanmağı engellemez.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Dach (stuhl m) (n), Giebelwerk (n), Fr. Toiture (f), toit (m), İng. Gable roof. Bir binânın en üst bölümü. Esas olarak hava şartlarından korunmak için yapılır.
Çatı çeşitleri: Çatı türünün belirlenmesi taşıyıcılık bakımından olabildiği gibi görünüş yönünden de olabilir. Çatı, duvar, kolon ve ayaklar üzerine oturabildiği gibi, doğrudan doğruya zemine de dayanabilir.
Ahşap çatılar: Yaygın kullanılan ve ekonomik olan bir çatı türüdür. Bu en basit şekilde düz çatı olabilir. Bu daha çok sanâyi yapılarında görülür. En yaygın tatbik şekli ise eğimli çatıdır. Eğim, kar toplanmasını azaltmak ve su sızdırmazlığı yönünden tercih edilir. Kar yükü yanında, bâzı durumlarda, rüzgâr etkisi de çatı için önemli olur. Çatının esas taşıyıcı elemanı ahşap çubuklardan meydana gelen kafes sistemidir. Kafes sistem, ahşap çubuklar bir araya getirilerek teşkil edilir. Çubukların bağlantıları düşey düzlemde olup, kafes sistemler birbirleriyle bağlanır ve berâber çalışmaları sağlanır. Üzerinde ayrıca kafes sistemleri bağlayan aşık denen ahşap elemanlar mevcuttur. Aşıklar eğilimli doğrultuda merteklere bağlanır. Bunun üstüne de çatı kaplaması olarak ahşap tahtalar çakılır. Üstü ise çatı kiremitleriyle kaplanır. İstenirse bu araya bir izolasyon tabakası konulur. Bu şekil, ısının tasarrufu bakımından zamânımızda çok tercih edilmektedir. Kiremit yerine bâzı sanâyi yapılarında olduğu gibi, eternit veya çinko oluklu levhalar da döşenebilir. Bu halde çatıyı ahşap tahtalarla kaplamaya gerek yoktur. Bunun yanında geçirimsizliği sağlamak için bitümlü levhalar da serilebilir. Bu şekilde teşkil edilen çatı, ara bir mesned istemeksizin 8 m gibi oldukça büyük açıklıklara kadar kullanılabilir. Eğer böyle bir çatı betonarme düz döşeme üzerine konuluyorsa sık sık döşemeye mesnetleme yapılır. Çatı eğiminin binâ dış yüzlerine yakın, dik ve içerlerde daha az eğimli tertiplenmesiyle çatıda kullanılabilir bir hacim de teşkil edilebilir.
Çelik çatılar: Daha büyük açıklıkları aşmak veya daha çabuk kurulması sebebiyle çelik çatılar tercih edilebilir. Sanâyi yapılarında daha yaygın kullanılır. Ayrıca bu sûretle orta kısımdaki çatı yüksekliğini daha düşük tutmak mümkündür. Büyük açıklıklar için ekonomiktir. Kaplamaları genellikle oluklu metalik veya eternit levhalarıyla yapılır.
Betonarme çatılar: Özellikle betonarme binâlarda düz çatı istenildiğinde tatbik edilir. Su için az da olsa bir eğim vermek ve izolasyon yapmak şarttır.
Günümüzde önemli yapılar için hafif çatı tercih edilmektedir. Bunu kubbeye benzeyen betonarme kabuk inşâat ile yapmak mümkün olmaktadır. Böylece 7,5 santimlik bir kalınlıkla 25-30 metreyi aşmak kâbil olmaktadır. Değişik başka bir örnek ise kablo ağlarıyla teşkil edilen çatı olup, kare veya üçgen ara kısımları şeffaf cam veya pleksiglasla kapatılır. Bu sûretle kapatılan alanın büyük olması tabiî ışıktan faydalanmağı engellemez.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ÇAR
Bulgar ve Rus hükümdarlarına verilen ünvan. Eski Roma İmparatorlarına verilen “Caesar” ünvanının değişik söylenişidir. Bu ünvan, Bizans imparatorları 10 ve 14. yüzyıllardan başlayarak sırayla kendilerini imparator îlân eden Bulgar ve Sırp kralları ve Altınordu ile ondan olan devletlerin hanları için kullanıldı. 1547’de Rus hükümdârı korkunç İvan “Çar” ünvânını benimsedi. Ondan sonraki Rus imparatorları bu ünvanla anılmaya başladı. Çar ünvânı 1721’de Büyük Petro tarafından “İmparator” olarak değiştirildiyse de, 1917 Bolşevik İhtilâline kadar gelen Rus hükümdârları için kullanıldı. Çarın karısına çariçe, oğluna çareviç, kızına çarevna, 19. yüzyıldan başlayarak en büyük oğlu ve veliahtına da çezareviç ünvanları verildi.
Çar ünvânıyla anılan Rus imparatorları şunlardır:
Korkunç İvan IV
1547
1584
Feodor I (İvanoviç)
1584
1598
Boris Gudonov
1598
1605
Feodor II (Boriseviç)
1605
Dimitri (Sahte Dimitri)
1605
1606
Vasili Şuyski IV
1606
1610
Vladislav
1610
1613
Michail (Fedoroviç Romanov)
1613
1645
Aleksey (Michayloviç)
1645
1676
Feodor III (Alekseyeviç)
1676
1682
Petr I
1682
Petr I ve İvan V (müştereken)
1682
1696
Petro I (Petr Alekseyeviç)
1696
1725
Katerina I
1625
1727
Petro II
1727
1730
Anna
1730
1740
İvan VI
1740
1741
Yelizaveta
1741
1762
Petro III
1762
Katerina II
1762
1796
Pavel
1796
1801
Aleksandr I
1801
1825
Nikola I
1825
1855
Aleksandr II
1855
1881
Aleksandr III
1881
1894
Nikola II
1894
1917
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Bulgar ve Rus hükümdarlarına verilen ünvan. Eski Roma İmparatorlarına verilen “Caesar” ünvanının değişik söylenişidir. Bu ünvan, Bizans imparatorları 10 ve 14. yüzyıllardan başlayarak sırayla kendilerini imparator îlân eden Bulgar ve Sırp kralları ve Altınordu ile ondan olan devletlerin hanları için kullanıldı. 1547’de Rus hükümdârı korkunç İvan “Çar” ünvânını benimsedi. Ondan sonraki Rus imparatorları bu ünvanla anılmaya başladı. Çar ünvânı 1721’de Büyük Petro tarafından “İmparator” olarak değiştirildiyse de, 1917 Bolşevik İhtilâline kadar gelen Rus hükümdârları için kullanıldı. Çarın karısına çariçe, oğluna çareviç, kızına çarevna, 19. yüzyıldan başlayarak en büyük oğlu ve veliahtına da çezareviç ünvanları verildi.
Çar ünvânıyla anılan Rus imparatorları şunlardır:
Korkunç İvan IV
1547
1584
Feodor I (İvanoviç)
1584
1598
Boris Gudonov
1598
1605
Feodor II (Boriseviç)
1605
Dimitri (Sahte Dimitri)
1605
1606
Vasili Şuyski IV
1606
1610
Vladislav
1610
1613
Michail (Fedoroviç Romanov)
1613
1645
Aleksey (Michayloviç)
1645
1676
Feodor III (Alekseyeviç)
1676
1682
Petr I
1682
Petr I ve İvan V (müştereken)
1682
1696
Petro I (Petr Alekseyeviç)
1696
1725
Katerina I
1625
1727
Petro II
1727
1730
Anna
1730
1740
İvan VI
1740
1741
Yelizaveta
1741
1762
Petro III
1762
Katerina II
1762
1796
Pavel
1796
1801
Aleksandr I
1801
1825
Nikola I
1825
1855
Aleksandr II
1855
1881
Aleksandr III
1881
1894
Nikola II
1894
1917
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ÇANKAYA KÖŞKÜ
Atatürk’ün İstiklâl Savaşı ve Cumhûriyetin ilk yıllarında oturduğu ve şimdi de müze olarak kullanılan binâ. İsmini bulunduğu Çankaya semtinden almıştır. Köşk, Ankara Belediyesi tarafından 1921 senesinde Atatürk’e hediye edilmiştir ve 1932 senesine kadar burada ikâmet etmiştir. 1932’de şimdiki Cumhurbaşkanlığı Köşkü tamamlanınca, bu köşk orduya devredilmiş ve “Ordu Köşkü” ismini almıştır. Sonradan müze hâline getirilen binâ, bugün de müze olarak kullanılmaktadır.
Binâ iki katlıdır. Şehre bakan yönünde kepenekli iki sıra pencere ve balkonu vardır. Giriş kapısı arka tarafta olan binânın giriş katında mermer bir havuz bulunmaktadır. Her iki katta ikişer oda ve bir sofa bulunan köşk, 1924 senesinde Mîmar Mehmed Vedat tarafından ilâveler yapılarak bugünkü hâline getirilmiştir. Bu ilâveler; ön cephede câmekânlı giriş ile soldaki odanın öne doğru büyütülmesi, arka cephede ise giriş katında uzunlamasına bir ofis ve mutfak ile yan tarafta kule denilen çıkıntıdır.
Çankaya’da yapılan ikinci köşk ise hâlen Türkiye Cumhurbaşkanlığı ikâmetgâhı olarak kullanılan binâdır. 1935 senesinde şehre tamâmen hâkim olan bir tepede ve 438.620 m2 üzerine Avusturyalı Mîmar Clemens Holzmeister tarafından inşâ edildi. Resmî dâireler, lojmanlar, diğer gerekli binâlarıyla bir site şeklinde yapılan köşkün birinci katında geniş bir salon, çalışma odaları ve bütün Ankara’yı gören teras vardır. İkinci katta ise Cumhurbaşkanlarının ikâmetine ayrılan kısım bulunur.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Atatürk’ün İstiklâl Savaşı ve Cumhûriyetin ilk yıllarında oturduğu ve şimdi de müze olarak kullanılan binâ. İsmini bulunduğu Çankaya semtinden almıştır. Köşk, Ankara Belediyesi tarafından 1921 senesinde Atatürk’e hediye edilmiştir ve 1932 senesine kadar burada ikâmet etmiştir. 1932’de şimdiki Cumhurbaşkanlığı Köşkü tamamlanınca, bu köşk orduya devredilmiş ve “Ordu Köşkü” ismini almıştır. Sonradan müze hâline getirilen binâ, bugün de müze olarak kullanılmaktadır.
Binâ iki katlıdır. Şehre bakan yönünde kepenekli iki sıra pencere ve balkonu vardır. Giriş kapısı arka tarafta olan binânın giriş katında mermer bir havuz bulunmaktadır. Her iki katta ikişer oda ve bir sofa bulunan köşk, 1924 senesinde Mîmar Mehmed Vedat tarafından ilâveler yapılarak bugünkü hâline getirilmiştir. Bu ilâveler; ön cephede câmekânlı giriş ile soldaki odanın öne doğru büyütülmesi, arka cephede ise giriş katında uzunlamasına bir ofis ve mutfak ile yan tarafta kule denilen çıkıntıdır.
Çankaya’da yapılan ikinci köşk ise hâlen Türkiye Cumhurbaşkanlığı ikâmetgâhı olarak kullanılan binâdır. 1935 senesinde şehre tamâmen hâkim olan bir tepede ve 438.620 m2 üzerine Avusturyalı Mîmar Clemens Holzmeister tarafından inşâ edildi. Resmî dâireler, lojmanlar, diğer gerekli binâlarıyla bir site şeklinde yapılan köşkün birinci katında geniş bir salon, çalışma odaları ve bütün Ankara’yı gören teras vardır. İkinci katta ise Cumhurbaşkanlarının ikâmetine ayrılan kısım bulunur.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
ÇAM (Pinus)
Alm. Kiefer (f) Föhre (f), Fr. Pin (m) sapin (m), İng. Pine. Familyası:Çamgiller (Pinaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler:Hemen hemen her bölgede.
Çok muhtelif yüksekliklerde yetişen 10-20 m yüksekliğinde, kışın yapraklarını dökmiyen, genellikle ormanlar teşkil eden iğne yapraklı ağaçlar. Açık tohumlu bitkilerin kozalaklılar sınıfındandır. Çamların 90 kadar türü vardır. Genellikle Kuzey Yarım Kürenin mûtedil bölgelerinde geniş bir yayılma alanı gösterir. Tropik bölgelerin yüksek dağlarına kadar çok geniş bir yayılma alanı gösterdiklerinden, çok çeşitlilik gösterirler. Çam türlerinin kurak yetişme yerlerinde de yetişmelerinin ve kurak toprakların ağacı olmalarının sebebi, iğne yapraklarının sert ve kalın epidermis tabakasından meydana gelmesi, uzun kök sistemleri ile derin toprak katlarının neminden faydalanmalarıdır. Çamların toprak yönünden istekleri azdır. Onun için diğer ağaçların yetişmediği topraklarda kolaylıkla yetişebilirler. Fakat kurak, kumlu, çakıllı topraklarda yetişen pekçok çam türleri olduğu gibi, asitli topraklarda ve hattâ bataklıklarda yetişenler de vardır.
Çamın gövdesi dik, silindirik ve üst taraftan dallıdır. Kabuk esmer renkli ve pulludur. Dallanma tarzı uzun ve kısa sürgün olarak 2 çeşit sürgün meydana getirmekle karakteristiktir. Kabuk ve odun kısmında reçine bulunur. Yapraklar iğnemsi, uzun veya kısa, sert ve koyu yeşil renklidir. İkişer ikişer gruplar teşkil ederler ve kısa sürgünlerin ucunda bulunurlar. Ömürleri 5-9 yıldır. Ancak dünyânın en yüksek ağaçlarından biri de yine bir çam türü (P.aristata) olup yaklaşık 4000 yaşındadır. Erkek çiçekler sürgünlerin tepelerine yakın kısımlarında meydana gelirler. Çiçek tozları sarı renklidir. Dişi çiçekler kozalak adı verilen çiçek durumları yaparlar. Kozalakta kanatlı tohumlar bulunur.
Memleketimizde beş çam türü tabiî olarak bulunmaktadır: Kızılçam (Pinus brutia), Halepçamı (P.halepensis), karaçam (P.nigra), fıstıkçamı (P.pinea), sarıçam (P.silvestris).
Kızılçam (P.brutia): Yayılma alanı yalnız Güney İtalya, Balkan Yarımadası, Batı ve Güney Anadolu kıyı bölgeleridir. Toroslarda geniş ormanlar meydana getirirler. Genç fidan ve sürgünleri kırmızı renktedir. İğne yaprakları donuk, ince, sert ve uzundur. Kozalakları çok kısa saplı, dalda karşılıklı ve çoğunlukla ikisi bir arada bulunur. Memleketimizde terementi veya ham reçine istihsali, diğer türlerde de bulunmakla berâber, daha elverişli ve randımanlı olmasıyla kızılçamdan elde edilir.
Halepçamı (P.halepensis): Akdeniz çevresi memleketlerinde, kıyı bölgelerinde, özellikle kumsal yerlerde yetişir. Zeytin ağaçları gibi mûtedil bir iklim ister. Halepçamında iğne yapraklar kızılçamınkine göre daha kısa, daha ince, daha yumuşak ve açık renklidir. Kozalakları uzun saplı olduğundan aşağı sarkar. Genç sürgünleri de kırmızı değil, açık sarı renklidir.
Kaçaçam (P.nigra): İspanya’dan îtibâren bütün Akdeniz çevresi memleketlerinde tabiî olarak yetişen bu çam türünün, doğu sınırı Anadolu’dur. Kuzey Anadolu ormanlarında sarıçamın alt basamağında 800-1300 metreler arasında yetişir. Güney Anadolu’da ise kızılçam ormanlarının üstünde, sedir ormanlarının altında yer alır. Gövde ve dalları koyu esmerdir. İğne yaprakları sarıçamınkinden uzun, koyu yeşil, sert ve batıcıdır. Kozalakları da sarıçamınkinden daha uzun ve daha kalındır.
Fıstıkçamı (P.pinea): Bu çam türü, şemsiyeye benzer bir büyüme gösterir. Bu tür de Akdeniz çevresi memleketlerinde yetişir. Memleketimizde Antalya Aksu Irmağı-Manavgat arası ve Bergama Kozak nâhiyesinde topluluklar meydana getirir. Diğer sâhil bölgelerinde münferit ağaçlar hâlindedir. Vatanı muhtemelen Doğu Akdeniz çevresidir. Kozalakları ikişer ikişer ve karşılıklı olarak daldan çıkar. Kozalaklardan elde edilen oldukça büyük tohumlarına “çamfıstığı” denir. Besin olarak kullanılır. Bol miktarda yağ taşır. Ortalama olarak bir ağaçtan 120 kg kozalak ve bundan da 6-8 kg temiz iç fıstık elde edilir.
Sarıçam (P.silvestris):Avrupa’da ve Sibirya’da geniş bir yayılma alanı olan sarıçamın, Türkiye’de Türk-Rus sınırından îtibâren batıya doğru uzanan ve 38. enlem dâiresi dolaylarına kadar inen bir yayılma alanı vardır. Bu bölgelerde dağların yüksek yerlerinde ağaç sınırı 1800-2000 metreye kadar çıkabilen çam türüdür. Kozalakları saplı olduğundan aşağı doğru sarkar. Sürgünleri açık sarı, iğne yaprakları açık yeşil renkte, kıvrıktır. Tomurcukları reçinesizdir. Gövdelerinden, yaralanması suretiyle reçine elde edilir.
Kullanılan kısımları ve kullanılışı: Çam türlerinin gövdelerinin yaralanması sûretiyle elde edilen ham reçine, terementi veya çamsakızı olarak da bilinir. Bu madde çok eskiden beri bilinmekte ve çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Târihî belgelere göre en eski reçine istihsal bölgesi Akdeniz çevresi memleketleridir. Eskiden olduğu gibi bugün de reçine ihtivâ eden çıra, bir aydınlatma ve tutuşturma aracı olarak kullanılmaktadır.
Eski Mısır’da reçine, mâcun veya yapıştırıcı madde olarak kullanılmıştır. Özellikle Halepçamından elde ettikleri reçineleri, yüzyıllarca dayanan mumyaların reçinelenmesinde, verniklerin yapılmasında kullanmışlardır. Eski Yunanlılar ve Romalılar dezenfektan özelliğinden dolayı, özellikle lâdin ve köknar reçinelerini bâzı şifâlı ilâçların yapımında kullanmışlardır.
Bir ağacın terementi verimi yaşına, istihsal metoduna, mevsimine ve ağacın yetiştiği mıntıkanın iklimine sıkı sıkıya bağlıdır. Anadolu’daki çam türlerinin gövde odununda tesbit edilen ham terementi miktarları şöyledir:
Kızılçam % 7.32, fıstıkçamı % 7.75, karaçam % 4.7, sarıçam % 6.8.
Ham reçine uzun süre hava ile temas ettiği takdirde, içindeki terementi esansı uçar ve yerine şeffaf, sert, kahve renginde kolofan maddesi kalır. Aynı zamanda ham reçineden su buharı destilasyonu sonucunda %10-30 terementi esansı ve % 70-90 kadar da kolofan elde edilir. Ham reçineyi meydana getiren her iki madde de çeşitli yerlerde kullanılır. Kehribar; çam ve lâdin türleri reçinelerinin fosilleşmesinden meydana gelir.
Terementiden elde edilen terementi esansı (halk arasında neft yağı), âdi ısı derecelerinde akıcı ve uçucu bir yağdır. Bu yağ çeşitli endüstri alanlarında, çoğunlukla yağlı boya ve vernik endüstrisinde, ayakkabı boya ve cilâları, parke cilâları yapımında kullanılır. Parfümeride, pomad ve merhemlerin, böcek öldürücü ilaçların yapımında da kullanılır.
Kolofanın da çok geniş kullanma yeri vardır. Sabun ve sabun tozları yapımında, vernik endüstrisinde, kâğıt yapımında, kibrit yapımında, dezenfektan yapımında, kabloların izole edilmesinde, matbaa boyaları, makina ve araba yağları îmâlinde vs. kullanılır.
Kızılçam, sarıçam ve diğer çam türlerinin odun kabukları, tanen ihtivâ ettiklerinden deri endüstrisinde kullanılır.
Sarıçamın kurutulmuş tomurcuklarından tıpta istifade edilir. Bileşiminde uçucu yağ, acı maddeler, heterozitler vardır. İdrar ve balgam söktürücü olarak kullanılır.
ÇAMGİLLER (Pinaceae)
Alm. Pinazeen (pl), Fr. Pinacées (pl) İng. Pinaceae. Açık-tohumluların (Gymnospermae), kozalaklar (Coniferae)takımından, başlıca Kuzey Yarımkürede yayılmış olan, reçine taşıyan, bir evcikli, yaz kış yapraklarını dökmeyen ağaçları ihtivâ eden ve 10 cinsi, yaklaşık 210 türü bulunan familya. Yapraklar linear veya iğne biçimindedir. Erkek kozalaklar küçük, otsu, çok stamenli olup, dişi kozalaklar çok pulludur. Tohumlar kanatlı veya kanatsızdır. Bu familyanın önemi, çeşitli türlerinin geniş ormanlar teşkil etmelerinden başka, sanâyiye vermiş oldukları reçine, kereste, kâğıt hamuru gibi ekonomik değeri olan maddelerden ileri gelmektedir. Türkiye’de 4 cins (çam, köknar, katranağacı, ladin) türü yetişmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
Alm. Kiefer (f) Föhre (f), Fr. Pin (m) sapin (m), İng. Pine. Familyası:Çamgiller (Pinaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler:Hemen hemen her bölgede.
Çok muhtelif yüksekliklerde yetişen 10-20 m yüksekliğinde, kışın yapraklarını dökmiyen, genellikle ormanlar teşkil eden iğne yapraklı ağaçlar. Açık tohumlu bitkilerin kozalaklılar sınıfındandır. Çamların 90 kadar türü vardır. Genellikle Kuzey Yarım Kürenin mûtedil bölgelerinde geniş bir yayılma alanı gösterir. Tropik bölgelerin yüksek dağlarına kadar çok geniş bir yayılma alanı gösterdiklerinden, çok çeşitlilik gösterirler. Çam türlerinin kurak yetişme yerlerinde de yetişmelerinin ve kurak toprakların ağacı olmalarının sebebi, iğne yapraklarının sert ve kalın epidermis tabakasından meydana gelmesi, uzun kök sistemleri ile derin toprak katlarının neminden faydalanmalarıdır. Çamların toprak yönünden istekleri azdır. Onun için diğer ağaçların yetişmediği topraklarda kolaylıkla yetişebilirler. Fakat kurak, kumlu, çakıllı topraklarda yetişen pekçok çam türleri olduğu gibi, asitli topraklarda ve hattâ bataklıklarda yetişenler de vardır.
Çamın gövdesi dik, silindirik ve üst taraftan dallıdır. Kabuk esmer renkli ve pulludur. Dallanma tarzı uzun ve kısa sürgün olarak 2 çeşit sürgün meydana getirmekle karakteristiktir. Kabuk ve odun kısmında reçine bulunur. Yapraklar iğnemsi, uzun veya kısa, sert ve koyu yeşil renklidir. İkişer ikişer gruplar teşkil ederler ve kısa sürgünlerin ucunda bulunurlar. Ömürleri 5-9 yıldır. Ancak dünyânın en yüksek ağaçlarından biri de yine bir çam türü (P.aristata) olup yaklaşık 4000 yaşındadır. Erkek çiçekler sürgünlerin tepelerine yakın kısımlarında meydana gelirler. Çiçek tozları sarı renklidir. Dişi çiçekler kozalak adı verilen çiçek durumları yaparlar. Kozalakta kanatlı tohumlar bulunur.
Memleketimizde beş çam türü tabiî olarak bulunmaktadır: Kızılçam (Pinus brutia), Halepçamı (P.halepensis), karaçam (P.nigra), fıstıkçamı (P.pinea), sarıçam (P.silvestris).
Kızılçam (P.brutia): Yayılma alanı yalnız Güney İtalya, Balkan Yarımadası, Batı ve Güney Anadolu kıyı bölgeleridir. Toroslarda geniş ormanlar meydana getirirler. Genç fidan ve sürgünleri kırmızı renktedir. İğne yaprakları donuk, ince, sert ve uzundur. Kozalakları çok kısa saplı, dalda karşılıklı ve çoğunlukla ikisi bir arada bulunur. Memleketimizde terementi veya ham reçine istihsali, diğer türlerde de bulunmakla berâber, daha elverişli ve randımanlı olmasıyla kızılçamdan elde edilir.
Halepçamı (P.halepensis): Akdeniz çevresi memleketlerinde, kıyı bölgelerinde, özellikle kumsal yerlerde yetişir. Zeytin ağaçları gibi mûtedil bir iklim ister. Halepçamında iğne yapraklar kızılçamınkine göre daha kısa, daha ince, daha yumuşak ve açık renklidir. Kozalakları uzun saplı olduğundan aşağı sarkar. Genç sürgünleri de kırmızı değil, açık sarı renklidir.
Kaçaçam (P.nigra): İspanya’dan îtibâren bütün Akdeniz çevresi memleketlerinde tabiî olarak yetişen bu çam türünün, doğu sınırı Anadolu’dur. Kuzey Anadolu ormanlarında sarıçamın alt basamağında 800-1300 metreler arasında yetişir. Güney Anadolu’da ise kızılçam ormanlarının üstünde, sedir ormanlarının altında yer alır. Gövde ve dalları koyu esmerdir. İğne yaprakları sarıçamınkinden uzun, koyu yeşil, sert ve batıcıdır. Kozalakları da sarıçamınkinden daha uzun ve daha kalındır.
Fıstıkçamı (P.pinea): Bu çam türü, şemsiyeye benzer bir büyüme gösterir. Bu tür de Akdeniz çevresi memleketlerinde yetişir. Memleketimizde Antalya Aksu Irmağı-Manavgat arası ve Bergama Kozak nâhiyesinde topluluklar meydana getirir. Diğer sâhil bölgelerinde münferit ağaçlar hâlindedir. Vatanı muhtemelen Doğu Akdeniz çevresidir. Kozalakları ikişer ikişer ve karşılıklı olarak daldan çıkar. Kozalaklardan elde edilen oldukça büyük tohumlarına “çamfıstığı” denir. Besin olarak kullanılır. Bol miktarda yağ taşır. Ortalama olarak bir ağaçtan 120 kg kozalak ve bundan da 6-8 kg temiz iç fıstık elde edilir.
Sarıçam (P.silvestris):Avrupa’da ve Sibirya’da geniş bir yayılma alanı olan sarıçamın, Türkiye’de Türk-Rus sınırından îtibâren batıya doğru uzanan ve 38. enlem dâiresi dolaylarına kadar inen bir yayılma alanı vardır. Bu bölgelerde dağların yüksek yerlerinde ağaç sınırı 1800-2000 metreye kadar çıkabilen çam türüdür. Kozalakları saplı olduğundan aşağı doğru sarkar. Sürgünleri açık sarı, iğne yaprakları açık yeşil renkte, kıvrıktır. Tomurcukları reçinesizdir. Gövdelerinden, yaralanması suretiyle reçine elde edilir.
Kullanılan kısımları ve kullanılışı: Çam türlerinin gövdelerinin yaralanması sûretiyle elde edilen ham reçine, terementi veya çamsakızı olarak da bilinir. Bu madde çok eskiden beri bilinmekte ve çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Târihî belgelere göre en eski reçine istihsal bölgesi Akdeniz çevresi memleketleridir. Eskiden olduğu gibi bugün de reçine ihtivâ eden çıra, bir aydınlatma ve tutuşturma aracı olarak kullanılmaktadır.
Eski Mısır’da reçine, mâcun veya yapıştırıcı madde olarak kullanılmıştır. Özellikle Halepçamından elde ettikleri reçineleri, yüzyıllarca dayanan mumyaların reçinelenmesinde, verniklerin yapılmasında kullanmışlardır. Eski Yunanlılar ve Romalılar dezenfektan özelliğinden dolayı, özellikle lâdin ve köknar reçinelerini bâzı şifâlı ilâçların yapımında kullanmışlardır.
Bir ağacın terementi verimi yaşına, istihsal metoduna, mevsimine ve ağacın yetiştiği mıntıkanın iklimine sıkı sıkıya bağlıdır. Anadolu’daki çam türlerinin gövde odununda tesbit edilen ham terementi miktarları şöyledir:
Kızılçam % 7.32, fıstıkçamı % 7.75, karaçam % 4.7, sarıçam % 6.8.
Ham reçine uzun süre hava ile temas ettiği takdirde, içindeki terementi esansı uçar ve yerine şeffaf, sert, kahve renginde kolofan maddesi kalır. Aynı zamanda ham reçineden su buharı destilasyonu sonucunda %10-30 terementi esansı ve % 70-90 kadar da kolofan elde edilir. Ham reçineyi meydana getiren her iki madde de çeşitli yerlerde kullanılır. Kehribar; çam ve lâdin türleri reçinelerinin fosilleşmesinden meydana gelir.
Terementiden elde edilen terementi esansı (halk arasında neft yağı), âdi ısı derecelerinde akıcı ve uçucu bir yağdır. Bu yağ çeşitli endüstri alanlarında, çoğunlukla yağlı boya ve vernik endüstrisinde, ayakkabı boya ve cilâları, parke cilâları yapımında kullanılır. Parfümeride, pomad ve merhemlerin, böcek öldürücü ilaçların yapımında da kullanılır.
Kolofanın da çok geniş kullanma yeri vardır. Sabun ve sabun tozları yapımında, vernik endüstrisinde, kâğıt yapımında, kibrit yapımında, dezenfektan yapımında, kabloların izole edilmesinde, matbaa boyaları, makina ve araba yağları îmâlinde vs. kullanılır.
Kızılçam, sarıçam ve diğer çam türlerinin odun kabukları, tanen ihtivâ ettiklerinden deri endüstrisinde kullanılır.
Sarıçamın kurutulmuş tomurcuklarından tıpta istifade edilir. Bileşiminde uçucu yağ, acı maddeler, heterozitler vardır. İdrar ve balgam söktürücü olarak kullanılır.
ÇAMGİLLER (Pinaceae)
Alm. Pinazeen (pl), Fr. Pinacées (pl) İng. Pinaceae. Açık-tohumluların (Gymnospermae), kozalaklar (Coniferae)takımından, başlıca Kuzey Yarımkürede yayılmış olan, reçine taşıyan, bir evcikli, yaz kış yapraklarını dökmeyen ağaçları ihtivâ eden ve 10 cinsi, yaklaşık 210 türü bulunan familya. Yapraklar linear veya iğne biçimindedir. Erkek kozalaklar küçük, otsu, çok stamenli olup, dişi kozalaklar çok pulludur. Tohumlar kanatlı veya kanatsızdır. Bu familyanın önemi, çeşitli türlerinin geniş ormanlar teşkil etmelerinden başka, sanâyiye vermiş oldukları reçine, kereste, kâğıt hamuru gibi ekonomik değeri olan maddelerden ileri gelmektedir. Türkiye’de 4 cins (çam, köknar, katranağacı, ladin) türü yetişmektedir.
Kaynak
Rehber Ansiklopedisi
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
