MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
DÜNYÂ
Alm. Erde Welt (f), Fr. Terre (f), monde (m), İng. Earth, world. Güneş sistemindeki gezegenlerden biri. Dünyânın uzaydan görünüşü mavi olduğu için uzay dilinde dünyâ mavi gezegen ismi ile de çağrılır. Bu mavilik atmosferde bulunan oksijenin, güneş ışığının tayfı neticesidir. Bu mavilik aynı zamanda kâinatta yegâne canlı bulunan yerin dünyâ olduğunu da göstermektedir.
Dünyâ güneşten îtibâren üçüncü büyük gezegendir. Güneşten 149.589.000 km uzakta elipsoidal bir yörünge boyunca dönmektedir. Güneş etrafındaki bir dönüşü güneş yılı olarak târif edilmiş olup 365 gün 5 saat 48 dakika ve 46 saniyedir. Bu dönüşünden mevsimler hâsıl olur. Kutuplardan basık karpuz biçimindedir. Dünyânın yuvarlak olduğunu Avrupalılardan ilk açıklayanlar Kopernik (1540) ve Galile (1640)dir. Bundan çok daha önce dünyânın yuvarlak olup döndüğünü büyük İslâm âlimleri meselâ, Bîrûnî isbat etmişti. Endülüs İslâm Üniversitesinde astronomi profesörü olan Nûreddîn Batrûcî ise 1185 senesinde yazdığı El-Hayat kitabında bugünkü astronomiyi anlatmaktadır. Pekçok Avrupalı Endülüs Üniversitesinde tahsil yapmış, fennin Avrupa’ya yayılmasına çalışmışlardır.
Dünyânın ekvatordaki çapı 12.756,3 km, kutuplardaki çapı ise 12.713,6 km’dir. Ekvator bölgesinde çapın büyük olması dünyânın ekseni etrafında hızla dönüşünün neticesi olabilir. Dünyânın yoğunluğu 5.52 gr/cm3tür. Atmosferinde % 78.09 azot, % 20.95 oksijen ve az miktarda da hidrojen, karbondioksit, helyum, argon, kripton, metan, neon bulunur. Atmosferdeki su miktarı ise % 0.2-0.4 arası değişir.
Dünyâ bir günde, yâni 23 saat 56 dakika 4 saniyede kendi ekseni etrafında bir tur atar. Bu dönmesinden gece ve gündüz hâsıl olur. Dünyânın ekseni yer küresi ile güneş arasındaki doğruya dik olmayıp bu doğruya dik olan aydınlanma düzlemine 23,5 derece eğik olduğu için gece ile gündüz uzunluğu yalnız ekvator üzerinde her zaman eşittir.
Diğer yerlerde eşit olmayıp her ay değişmektedir. Ekvatordan kutuplara doğru gidildikçe gece ile gündüz arasındaki fark artar. Kutuplarda altı ay gündüz, altı ay gece sürer. Gece de tam gece değil yarı karanlıktır. Son yapılan ölçümler ayrıca göstermiştir ki, günün uzaması kısalması, ayın çekim kuvveti etkisi ile dünyâ dönüş hızında yaptığı yavaşlatma sebebiyle de değişmektedir. Güneşin, ayın ve diğer gezegenlerin çekim kuvvetleri etkisi ile 41.000 senelik bir peryotta dünyânın eğimi 23,5 derece ile 22 derece arasında değişir. Her mevsim dünyânın eksenel eğimi farklıdır.
Dünyâ güneş etrafında elips şeklindeki yörüngesinde dönerken güneşten mesâfesi artar ve azalır. En yakın noktada dünyânın ekseni etrafında dönüş hızı da saniyede 960 km artar. Bunun neticesi olarak kuzey yarım kürede kışlar, kısa ve daha ılık geçer. Buna mukâbil güney yarımkürede de yazlar uzun ve serin geçer. Güneşin, ayın ve diğer gezegenlerin çekim kuvveti sebebiyle yörünge elipsindeki yaklaşma ve uzaklaşma özelliği 25.800 sene ara ile değişir. Kuzey Yarımkürede bugünkü özellikler 12.900 sene sonra tam tersine dönecektir. Kıtaların Kuzey Yarımküresine kümelendiği düşünülürse dünyâ ileride takrar bir buz çağı yaşıyabilir.
Dünyânın Fizikî Özellikleri
Dünyânın toplam yüzey alanı yaklaşık olarak 510.2 milyon km2dir. Bu yüzölçümünün yaklaşık yüzde 70.8’i su ile ve 29.2’si de kara ile örtülüdür. Kıtalar daha ziyade kuzey yarım kürede toplanmıştır. Coğrafî kuzey kutup, okyanus ortasına; güney kutup ise, buzlarla kaplı Antarktika kıtasına rastlar.
Dünyâ kabuğu devamlı hareket hâlinde olup, radyoaktif maddelerin reaksiyonu ile meydana çıkan ısı neticesi devamlı dışarı itilir. Bu kuvvet yer yer kırılmalar ve yeni toprağın yüzeye çıkmasına sebep olur. Yer kabuğu kalınlığı kıtalarda yaklaşık 35 km, okyanuslarda 4,8-6,4 km mesâfeye ulaşır.
Yer kubuğunu 2900 km kalınlıkta ergimiş metal tabaka tâkip eder. En içeride 3.200 km çapında top biçimde iç kor kütle vardır. Dünyânın kütlesi 5,98X10 27 gram olarak hesaplanmıştır. Dünyâ kabuğunun analiz neticesine göre % 46’sı oksijen, % 28’i silikon, % 11’i kalsiyum, potasyum, mağnezyum ve % 8’i alüminyumdur.
Dünyânın etrafında dönüşü, metal kordan ötürü elektrik akımları doğurur. Bu elektrik akımlarının doğurduğu manyetik saha ise dünyâ üzerinde yaşayan canlıları güneş ve diğer yıldızların yaydığı zararlı parça radyasyonlarına karşı koruma görevi yapar. Manyetik saha yönü değişirse bu değişmenin dünyâ üzerinde yaşıyan canlıların çoğunun ölmesine sebeb olacağı, deniz dibi incelemelerinde bir zamanlar ölmüş olan hayvanlardan anlaşılmıştır. Kayaların incelenmesinden dünyâ manyetik saha yönünün değişmesinin 750.000 ile 7.700.000 senede bir tekrarlandığı anlaşılmıştır. Bugünkü durumun 730.000 sene önce yine aynı olduğu tahmin edilmektedir.
Yer’in İç Yapısı
Yer, yüzeyden merkeze doğru genel olarak üç tabakadan meydana gelir:
1. Litosfer (Taşküre)+ Kabuk: Yerin üzerinde bulunduğumuz katı kısmıdır. Yüzeyden içeri doğru 33 m’de 1° sıcaklık artar. Yer kabuğu yaklaşık 35 km kalınlıktadır. Bu tabakada alüminyumlu silikatlar esas kütleyi teşkil eder. Ortalama yoğunluğu 2,5-3’tür.
2. Pirosfer (Ateşküre)-Örtü (Manto): Kalınlığı 2.900 km’dir. Sima ve Nifesima diye iki tabakaya ayrılır. Merkeze doğru sıcaklığın kısmen artması sebebiyle bu tabakanın sıvı olması ileri sürülmüş, fakat faaliyette bulunan volkanlardan lavların alınması, deprem dalgalarının hızlarından yerin içinin sıvı olmadığı anlaşılmıştır. Mağnezyumlu silikatlar ve demirli elementlerin bulunduğu bu tabakanın ortalama yoğunluğu 3-5’tir.
3. Barisfer (Ağırküre)-Çekirdek: Ağır madenlerden demir ve nikel bulunur. Ortalama yoğunluğu 11’dir. İç çekirdeğe kütle sebebiyle yapılan basınç 4 milyon atmosfere varır. Çelikten daha sert durumdadır.
Yer’in Dış Yapısı
Yerin etrafını atmosfer adı verilen Lui gaz tabakası sarmıştır. Eski Yunanca Atmos= nefes, sphere= küre, Atmosfer= nefes alınan küre, hava küre demektir. % 78,09 azot, % 20,95 oksijen, % 1’de su buharı, karbondioksit, hidrojen, helyum ve soy gazlar bulunduğu daha önce bildirilmişti. Atmosferin yoğunluğu yere yakın kısımlarda azalır. Yerden yukarı doğru 4 tabaka vardır:
1. Troposfer: 16 km’ye kadar uzanır. Atmosferdeki gazların % 75’i bu tabakada bulunur. Sıcaklık 100 m’de 0,56 derece düşer. Meteorolojik olaylar bu tabakada, bilhassa bu hareketlerde önemli rolü olan su buharının olduğu 3-4 km’lik bölümde cereyan eder, 9 km’den sonra solunuma, 17 km’den sonra ateş yakmaya yeterli oksijen bulunmaz.
2. Stratosfer: Troposferden sonra 30-35 km’ye kadar olan tabakadır. Sıcaklık ve hava hareketlerinin nisbeten sakin olduğu bir tabakadır. Ultraviyole ışınlar tesiri ile oksijen gazı ozon hâline döner. 19-45 km arasında ozon tabakası olmasaydı, atmosferden geçen ultraviyole ışınlar şimdikinden 50 defa daha kuvvetli olup yeryüzünde sular dışında hayat olmazdı. Ozon tabakası bugünkünden 2 kat daha fazla olsaydı, yere ulaşan ultraviyole ışınları bugünkünün 10’da biri kadar az olup hayat bu hale gelmeyecekti. Atmosferdeki gazların % 97’si 27 km’ye kadar bulunur.
3. Mezosfer: Stratosferden 80-90 km’ye kadar uzanan tabakadır.
4. İyonosfer: 80-90, 250-300 km arasındadır. Seyrek gaz iyonları bulunur. İyonların özelliklerine göre harflerle gösterilen tabakalara ayrılır. İyonların güneşten aldıkları enerji tesiriyle sıcaklıkları fazladır. Ancak insan oralara çıksa, çok seyrek oldukları için bu yüksek sıcaklığı fark edemez. Bu tabaka radyo dalgalarını aksettirir. Kutup ışığı belirir. Füzelerle incelenmektedir.
5. Ekzosfer: 300 km’den yukarıdadır. Yer çekimi tesiri çok azalır. Hidrojen ve helyum gibi hafif gazların atom ve iyonları bu çekimden kurtulup uzaya kaçabilir.
Atmosferin sebep olduğu olaylar:
1. Gökyüzünün rengini verir: Güneşten gelen ışınların, % 15’i atmosfer tarafından emilir. % 27’si yeri ısıtır. % 8’i yere çarpıp uzaya yansır. % 25’i atmosferde dağılmaya uğrar.
Dağılmaya uğrayan ışınlar gölge yerlerin aydınlanmasını ve mavi ışınların kırmızı ışınlara nazaran daha fazla dağılması sebebiyle havanın mavi görünmesini sağlar. % 25’in; 16’sı yine yere iner. Havanın sıcaklığı daha ziyâde alttan ısınma ile olur. Atmosfer olmasaydı, gökyüzü karanlık olacak, gündüzün yıldızlar görünecekti. Güneş gören yerler aydınlık ve sıcak, gölge yerler karanlık ve soğuk olacaktı.
2. Yeryüzünün ısınmasına sebep olur. Yere gelen güneş enerjisi atmosfer sebebiyle uzaya kaçamaz. Hava cereyanları ile güneş gören yerlerin çok sıcak, gölge yerlerin çok soğuk olmasına engel olur. Kış odasının, pencere camından giren güneş ışınları ile ısınması gibi atmosfer sebebiyle de yeryüzü ısınır. Yâni atmosferi geçip yere gelen güneş ışınları atmosferden tekrar uzaya kolayca dönemez.
3. Basınç sebebiyle yerde suyun bulunmasına, buharlaşma yolu ile kaybolmasına sebep olur.
4. Kırılma olayı görülür.
5. Tan olayı meydana gelir. (Bkz. Atmosfer)
Dünyâ İle İlgili Yeni Buluşlar
Dünyâ ile ilgili incelemeler atmosferin bileşimi, hareketleri, dünyâ güneş münasebetleri, atmosfer dışındaki atomik parçacıklar, dünyânın manyetik sahası üzerinde devam etmektedir.
Dünyânın manyetik sahasının, merkezindeki metal kütleden meydana geldiği anlaşılmıştır. Uzaya gönderilen inceleme uzmanları bu manyetik sahanın uzaydan gelen atomik parçaları, elektronları tuttuğunu tesbit etmiştir. Tutulan bu elektronların bir şerit içinde helezonlar çizerek dünyânın manyetik bir kutbundan diğerine doğru yol aldığı anlaşılmıştır. Daha sonraki incelemeler elektron tutan şeridin iç içe iki kuşaktan oluştuğunu göstermiştir. Bütün bu incelemeler 1957 senesinde Sputnik 1’in uzaya fırlatılması ile başlamış Explorer 1, Explorer 3, Explorer 4 gibi birçok inceleme uyduları ve devamlı gönderilen insanlı, insansız uydularla devam etmektedir.
Güneş Radyasyon Parçacıkları
Güneşten gelen parçacık akımları (Plazma) ilk olarak 1919 yılında İngiliz bilim adamı F.A. Lindemann tarafından anlaşıldı. Alman fizikçisi Ludwing F. Biermann kuyruklu yıldızların kuyruklarının neden güneşten uzaklaşacak yönde uzandığını, yine güneşten yayılan bu parçacıklara bağlamıştır. 27 Ağustos 1962’de Venüs’e gönderilen Mariner 2 uzayda akan parçacıkların güneşten geldiğini kesin olarak tesbit etti. 16 Aralık 1965’te Dünyâ ile Venüs arasında güneş yörüngesine oturtulan Pioneer 6 ise güneşten yayılan parçacıkların muntazam olarak saniyede 307,5 km hızla hareket ettiğini tesbit etmiştir. Güneşten ayrılan radyasyon parçacıkları dünyâ ve gezegenlerin civârından geçerken bu gezegenlerin manyetik sahaları ile dışarıya doğru itilirler. Manyetik sahayı delip geçebilen parçacıklar ise gezegen kutuplarına doğru helezonlar çizerek ilerler.
Uyduların Dünyâ Hakkında Verdiği Bilgiler
15-25 Mayıs 1958 târihlerinde dünyâ etrâfında yörüngeye oturtulan Sputnik 3500 km yükseklikte atmosferin moleküler yapıyı atomik yapıya terk ettiğini gösterdi. Dünyâ etrâfında yörüngeye oturtulan Amerikan ve Rus uydularından alınan bilgilerle, atmosferin bileşimi, iyonosferdeki elektron yoğunlukları, iyonosferdeki elektromanyetik radyasyon ve radyo yayın karakteristikleri, dünyâyı kuşatan küresel manyetik şeritler ve güneş radyasyon parçacıklarının bu manyetik şeritlerden nasıl uzaklaşarak yayıldığı devamlı incelenmektedir. İyonosferin günün muhtelif saatlerinde geometrik yapısının değiştiği anlaşılmıştır. Öğlen vakti 200 km kalınlıkta olan iyonosfer sabah ve akşamları 300-400 km’ye kadar şişer.
Meteoroloji Uyduları
1960’tan îtibâren uzaydan global incelemelerle hava tahminleri yapılmaya başlandı. Uydudaki bir eleman dünyâ yüzeyinden yansıyan veya yayınlanan enerjiyi almakta, böylece bulutların değişimleri tâkip edilmekte, ayrıca hararet ve basınç değişimleri de alınmaktadır. Bu metod dünyâ yüzeyindeki kimyasal madde ve mâdenler hakkında da bilgi verir. Uydulardan alınan muhtelif bilgiler bilgisayarlarda analiz edildikten sonra meteorolojik, jeolojik tahminler yapılmaktadır.
Uydulardan çekilen resimler hem normal fotoğraf hem de enfraruj ışıkla çekilebilir. Enfraruj ışık gece de fotoğraf çekmeye yarar. Bu şekilde fotoğraf çeken, bulut, hava ve okyanuslardan yayılan enerjileri voltaj veya akım olarak hisseden birçok uydular (Tiros-Television-İnfrared Orbital Satellites) dünyâ etrâfında yörüngelerinde dönmektedir.
Uyduların yörüngeleri ve dönüş hızları farklı olabilir. Meselâ her öğle vakti kutuplardan ekvatoru geçen (ESSA) uyduları her zaman normal fotoğraf çekebilirler. Çünkü devamlı gün ışığı bulunan bölge üzerinde dolaşırlar. Dünyâ dönüş hızıyla aynı hızda yörüngesinde dönen GOES uyduları ise dünyâ dönüşüne göre sâbit oldukları için bulutların ve yüzeyin gece gündüz devamlı normal ve enfraruj resimlerini çekerler.
Eski Dünyâ
Uzaydan radar dalgaları ile görüntülenen yerlerin jeolojik yapıları daha ayrıntılı olarak görülebilmektedir. 14 Kasım 1981 günü uzayda yörüngesinden radar dalgaları ile tesbitler yapan Columbia uzay mekiğinin çektiği resimlerin analizi çok hayret vericiydi. Sahra kumlarının altında milyonlarca sene önce mevcut olan geniş nehir yatakları bulunmaktaydı. Colombia bu tesbitlerini radar fotoğraf makinası (SIR-A) ile yapmıştı. 1,3 sigahertz frekanslı 23 cm dalga boyu olan mikro dalga, gevşek sahra toprağının 5-6 metre derinliklerine ulaşabildiği için bu nehir yataklarını tesbit edebilmiştir. Nehir yataklarının bulunduğu yerlerde sonradan araştırmacıların yaptığı kazılarda gerçekten nehir yatakları ortaya çıkarılmıştır. Eylül 1982’de Mısır Çölünde böyle bir bölgede bir metre derinliğine inildiğinde nehir yatağı ortaya çıkarılmış ve bu yatak içinde ise, eski devirlere âit âlet ve silahları andıran araçlar bulunmuştur. Arkeolojistlerin yaptığı tahminlere göre 200.000 sene önce bu bölgeler, sahra yeşillik ve akarsularla dolu olup insanların yerleştiği yerlerdendi.DÜMEN
Alm. Steuer (-ugn/f), n. (Steuer-) Ruder n. Fr. Gouvernail (m), İng. Rudder. Deniz ve hava vâsıtalarına yön vermeye yarayan parça. Yüzmekte olan bir gemide su, dümenin iki tarafından geçer. Bu yüzden dümenin herhangi bir hareketi gemilerin etrafındaki su düzenine tesir ederek harekete sebeb olur. Dümen herhangi bir yöne döndüğü zaman gemi önce dönmek istenen tarafın aksi yönüne, daha sonra dâiresel bir şekilde arzu edilen yöne döner.
Dümenin suyun akış yönü ile meydana getirdiği açıya “hücum açısı” denir. Belirli bir hücum açısından sonra dümenin dönüşü gemi yönünü etkileyemez. Büyük ticâret gemilerinde 35° kadar olan bu açıya, “kritik açı” ismi verilir. Dümenin ilk kıvrıldığı nokta ile, geminin ilk doğrultusuna dik duruma geldiği nokta arasındaki uzaklığa “avans”; yine bu iki nokta arasındaki enine uzaklığa da “transfer” adı verilir. Geminin söz konusu noktalar arasında dönerken çizdiği yayın çapı ise “taktik çap” diye adlandırılır. Bu terimler gemilerin dönme kâbiliyetlerinin ölçüsü olduklarından dümen ve gemi yapımlarında büyük öneme sâhiptir.
Dümenler ilk olarak gemilerin arka tarafını yanlara döndüren kürekler olarak, daha sonraları da gemiye yapışık ve dümen yekliği vazifesi yapan bir kol ile birlikte kullanıldılar. Ne zaman keşfedildiği bilinmeyen kıçtan takma dümenler ise 12. yüzyıldan sonra yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde kullanılan dümenler, kıçtan takma olarak kullanılır. Birçok yönlendirme sistemleri de yardımcı sistemler olarak kullanılmaktadır.
Dümen yelpazesini büyük gemilerde kaptan köşkünden idâre edebilmek için araya zincir halat veya elektrik ve hidrolik donanımlar konulur. Kaptan köşkünden dümene komuta gönderilen kısma “dümen dolabı” denir. Dümen dolabı at arabasının tekerine benzer ve sağa sola döndürüldükçe donanım aracılığı ile dümen yelpazesi sağa sola döner.
Gemilere takılan dümen donanımları iki tiptir: Bunlar, elektromekanik ve modern gemilerde bulunan elektro-hidrolik dümen donanımlarıdır. Dümen donanımının görevi kaptan köşkündeki dümen dolabından verilen dönüş emirlerinin süratli ve hatâsız olarak yelkendeki dümen makinasına oradan da dümen yelpâzesine intikalini sağlamaktır. Bu emir iletimi mekanik, elektrik veya elektrik-hidrolik karışımı sistemlerle olabilir. Dümenler; gemi tip ve cesâmetine göre muhteliftirler.
Yönlendirme sistemlerinden jet sistemde, sisteme alınan su “kanatçıklarla” istenen yöne doğru püskürtülür. Bu sistem dönüş alanının mahdûd olduğu yerlerde bilhassa feribot, ırmak gemisi gibi vâsıtalar tarafından kullanılır. Dümenin gerisine bağlı bir pervâne bulunan hareketli dümen sisteminde, pervâne dümenin yalnız meydana getirebileceği itme gücünden çok daha büyük bir itme temin eder. Sikloit pervâne sisteminde ise hem pervâne hem de dümenin işi sikloit pervâne tarafından görülür. Ayrıca sikloit pervâne sistemi geminin olduğu yerde dönebilmesini de sağlar. Parçalı dümen sisteminde, dümene ek olarak bulunan diğer bir kısım asıl dümenin çizdiği yayı büyüterek bu yüzeydeki akışı düzenler. Navyflux tipi iticilerde itiş, suyun yönlendirilerek dışarı verilmesiyle sağlanır. Pruva itme sistemi kanat açısı ayarlanabilen bir pervânenin sağladığı itme gücü ile çalışır. Bu sistem daha çok düz bir rota izlemek mecbûriyetinde olan gemilerde kullanılır.
Uçaklarda yön tâyini için kullanılan kuyruk bölgesinin arkasındaki kısma da dümen adı verilir. Uçakların dümeni iki kısımdır. Yön tâyin edene “doğrultu” yükseklik tâyin edene “yükseklik dümeni” denir.
Gerek deniz, gerekse hava vâsıtalarında dümenler, vâsıtanın idâre edildiği kısımdan hidrolik veya elektonik bir sistem vâsıtasıyla yöneltilirler.
Alm. Steuer (-ugn/f), n. (Steuer-) Ruder n. Fr. Gouvernail (m), İng. Rudder. Deniz ve hava vâsıtalarına yön vermeye yarayan parça. Yüzmekte olan bir gemide su, dümenin iki tarafından geçer. Bu yüzden dümenin herhangi bir hareketi gemilerin etrafındaki su düzenine tesir ederek harekete sebeb olur. Dümen herhangi bir yöne döndüğü zaman gemi önce dönmek istenen tarafın aksi yönüne, daha sonra dâiresel bir şekilde arzu edilen yöne döner.
Dümenin suyun akış yönü ile meydana getirdiği açıya “hücum açısı” denir. Belirli bir hücum açısından sonra dümenin dönüşü gemi yönünü etkileyemez. Büyük ticâret gemilerinde 35° kadar olan bu açıya, “kritik açı” ismi verilir. Dümenin ilk kıvrıldığı nokta ile, geminin ilk doğrultusuna dik duruma geldiği nokta arasındaki uzaklığa “avans”; yine bu iki nokta arasındaki enine uzaklığa da “transfer” adı verilir. Geminin söz konusu noktalar arasında dönerken çizdiği yayın çapı ise “taktik çap” diye adlandırılır. Bu terimler gemilerin dönme kâbiliyetlerinin ölçüsü olduklarından dümen ve gemi yapımlarında büyük öneme sâhiptir.
Dümenler ilk olarak gemilerin arka tarafını yanlara döndüren kürekler olarak, daha sonraları da gemiye yapışık ve dümen yekliği vazifesi yapan bir kol ile birlikte kullanıldılar. Ne zaman keşfedildiği bilinmeyen kıçtan takma dümenler ise 12. yüzyıldan sonra yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde kullanılan dümenler, kıçtan takma olarak kullanılır. Birçok yönlendirme sistemleri de yardımcı sistemler olarak kullanılmaktadır.
Dümen yelpazesini büyük gemilerde kaptan köşkünden idâre edebilmek için araya zincir halat veya elektrik ve hidrolik donanımlar konulur. Kaptan köşkünden dümene komuta gönderilen kısma “dümen dolabı” denir. Dümen dolabı at arabasının tekerine benzer ve sağa sola döndürüldükçe donanım aracılığı ile dümen yelpazesi sağa sola döner.
Gemilere takılan dümen donanımları iki tiptir: Bunlar, elektromekanik ve modern gemilerde bulunan elektro-hidrolik dümen donanımlarıdır. Dümen donanımının görevi kaptan köşkündeki dümen dolabından verilen dönüş emirlerinin süratli ve hatâsız olarak yelkendeki dümen makinasına oradan da dümen yelpâzesine intikalini sağlamaktır. Bu emir iletimi mekanik, elektrik veya elektrik-hidrolik karışımı sistemlerle olabilir. Dümenler; gemi tip ve cesâmetine göre muhteliftirler.
Yönlendirme sistemlerinden jet sistemde, sisteme alınan su “kanatçıklarla” istenen yöne doğru püskürtülür. Bu sistem dönüş alanının mahdûd olduğu yerlerde bilhassa feribot, ırmak gemisi gibi vâsıtalar tarafından kullanılır. Dümenin gerisine bağlı bir pervâne bulunan hareketli dümen sisteminde, pervâne dümenin yalnız meydana getirebileceği itme gücünden çok daha büyük bir itme temin eder. Sikloit pervâne sisteminde ise hem pervâne hem de dümenin işi sikloit pervâne tarafından görülür. Ayrıca sikloit pervâne sistemi geminin olduğu yerde dönebilmesini de sağlar. Parçalı dümen sisteminde, dümene ek olarak bulunan diğer bir kısım asıl dümenin çizdiği yayı büyüterek bu yüzeydeki akışı düzenler. Navyflux tipi iticilerde itiş, suyun yönlendirilerek dışarı verilmesiyle sağlanır. Pruva itme sistemi kanat açısı ayarlanabilen bir pervânenin sağladığı itme gücü ile çalışır. Bu sistem daha çok düz bir rota izlemek mecbûriyetinde olan gemilerde kullanılır.
Uçaklarda yön tâyini için kullanılan kuyruk bölgesinin arkasındaki kısma da dümen adı verilir. Uçakların dümeni iki kısımdır. Yön tâyin edene “doğrultu” yükseklik tâyin edene “yükseklik dümeni” denir.
Gerek deniz, gerekse hava vâsıtalarında dümenler, vâsıtanın idâre edildiği kısımdan hidrolik veya elektonik bir sistem vâsıtasıyla yöneltilirler.
DÜĞÜN
Alm. Hochzeit (-sfeierlichkeit, -feier) (f), Fr. Noce (f), İng. Wedding feast. Evlenme ve sünnet dolayısıyla yapılan şenlik. Tügmek (bağlamak) kelimesinden “-n” ile yapılmış isimdir. Bu açıdan ele alınınca “nikâh” mânâsına gelir. Zâten kelime “tügmek” yâni bağlanmak fiilinden “-n” eki ile yapılmış isim olup iki kişiyi nikâh bağı ile bağlanmak anlamına gelir.
İnsanların nesillerinin devâmı ancak evlilikle mümkün olmaktadır. Milletler, yetişecek çocukların âile bağları içinde olmasına çok eski zamanlardan beri dikkat etmişlerdir. Her milletin binlerce yıldır, devâm eden düğün, âdet ve gelenekleri vardır. Bunlar zamanla değişmiş, unutulmuş, yerlerine toplumun inanç ve sosyal durumlarının tesir ettiği tamâmen farklı şekiller ortaya çıkmıştır. Düğün, bâzı milletlerin, din ve yaşayış tarzlarının aynı ortak özelliklerini taşır. Dînî düşüncelerin düğünlerde büyük tesirleri olmuş ve bunlar yüzyıllarca devâm etmiştir. Bugün Avrupa ve diğer Hıristiyan devletlerinde düğünün muhakkak kiliseden geçmesi âdeti, hâlâ eskisi gibi devâm etmektedir.
Örf ve âdetlerine bağlı olan Türklerde düğün, ayrı bir mânâ taşırdı. Zamanla bunlar az veya çok değişmişse de bugün Anadolu’da köy ve kasabalarda devâm etmektedir. Eskiden düğünler genellikle şöyle yapılırdı:
Kıza tâlib olan âile, önce mahalle veya köyün ileri gelen yaşlılarına durumu açar, onların fikirlerini alırdı. Çok kere tecrübeli, güngörmüş, âileleri iyi tanıyan bu zâtlar gönül, hatır dinlemeden fikirlerini bildirirlerdi.
Oğlan evi erkekleri, hatırı sayılır birkaç mahalleliyle birlikte kız evine akşamdan sonra giderlerdi. Anadolu’da buna “dünürcülük” adı verilmektedir. Daha önce fikirleri alınıp, vermeye taraftar oldukları bilindiği için bu gece şerbet içilir, kesin söz alınırdı. Bâzı yerlerde lokum vermek işin tatlıya bağlandığının işâreti sayılırdı. Buna da “söz kesme” denir ve “nişan” için gün tâyini istenirdi. Gün tâyinini ve alınacak şeyleri ekseriyâ kadınlar kendi aralarında kararlaştırırlardı. Eğer önceden anlaşma sağlanmadan kız istenmişse ve vermeye taraftar değillerse bu zaman lokum ve şerbet ikrâm edilmezdi.
Tâyin edilen günde kadınlar kendi aralarında toplanırlar, gelin kıza, kayınvâlide veya hatırı sayılan çok sevilen bir hanım, yüzüğünü takar, eğer bilezik, küpe gibi takılar da varsa onlar da yüzüğü tâkip ederdi. Sonra duâlar edilir, düğün gününün bir an önce olması temenni edilirdi. Erkekler de büyüklerin huzûrunda toplanırlar, sevilen bir zât, evlilik ve mesuliyetleri, dikkat edilmesi îcâb eden hususlar hakkında konuşur, sonra da hayırlı olması dileğiyle yüzüğü takardı. Şeker, lokum dağıtılır, sonra da şerbetler içilir hayır duâda bulunulurdu. Düğün günü belli olunca, her iki taraftan düğüne çağrılacak olanlar “okuyucu”, “haberci” denilen kimseler tarafından dâvet edilirlerdi. Genellikle Çarşamba ve Perşembe günleri düğünler yapılırdı. Çarşamba gecesi kız evinde “kına yakma” âdeti çok yaygındı. Kızın arkadaşları ve oğlan tarafından gelenler kendi aralarında eğlenirler, mâniler söylerler, kınalar yakarlardı. Ana evinden ayrılmanın zorluğu mâniler ile anlatılır, dokunaklılık son haddine varınca, gelin kız birkaç damla göz yaşı dökerdi. Halk arasında “gelin hem ağlar, hem gider” tâbiri bu gecedeki ağlamadan dolayı söylenmiştir.
Perşembe günü kız evine gelin almaya gelinirdi. Gelinin herkese gösterilmemesine çok dikkat edilirdi. Kızın annesi, yakınları evin avlusunda gelin kapıya varmadan bozuk paraları atarlar, çoluk çocuk da büyük bir zevkle bunları kapışırdı. Kız, oğlan evine gelince kapıdan içeri girmez, kayınbaba ve kayınvâlide hâllerine göre hediyeler verir, bir hayvan kesip üstünden gelin atlatılır (bu daha çok koç olurdu) sonra girerdi. Bu sırada oğlan evinde davullar çalınır, kazanlar kaynardı. Düğün evi herkese açıktı. Karnı aç olan kaynayan kazanlardaki nohuttan, pilavdan, zerde tatlısından ve diğer yemeklerden bol bol yerdi.
Perşembe günü akşamı oğlan evinde yemek için ekserî yaşlıların dâvet edildiği sofra kurulurdu. Yemekten sonra berâberce mahallenin câmisine gidilir, yatsı namazı kılınırdı. Yatsıdan sonra topluca dâmâd evine gelinir, şerbetler içilir, mahalle câmisinin imâmı veya ehil olan başka biri tarafından Kurân-ı kerîm okunarak hazır bulunanlarla birlikte dâmâda tövbe istiğfâr ettirilip dînî nikâhları yapılır, duâ okunduktan sonra, bâzı yaşlılar dâmâdın sırtına îkâz mâhiyetinde vururlar ve gelinin odasına gönderirlerdi. Dâmâd önce iki rekat namaz kılar, geçimlerinin iyi, çocuklarının sâlih olması için duâ ederdi. Gelinin açılmayan duvağını açabilmek için yüz görümlüğü tâbir edilen hediyeler verilirdi. Sıra tatlı yemeye gelirdi.
Cumâ günü gelin görmeye gelmek bâzı yerlerde âdet olmuştu. Dâmât câmiye Cumâ kılmaya gider. Öğleden sonra gelenler de gelini görürdü. Pazar günü evliliğin tatlı geçmesi için kız evinden bir tepsi baklava gelirdi. Pazartesi günü kız evi, dâmâdı el öpmek için yemeğe dâvet ederdi. Âilece gidilir, yemekler yendikten sonra dönülürdü.
Saraydaki, konaklardaki düğünler ise günlerce sürerdi. Fakir fukarâ için buraları bayram yeri gibi olur, karınlarını doyururlardı. Zamanla bırakılan örf ve âdetler, bilhassa şehirlerde bugün eski düğünlerin unutulmasına sebeb oldu. Anadolu’nun bazı yerlerinde kısmen eski düğünlere benzer düğünler yapılırsa da, genellikle eski yeni karışık, düğünler olmaktadır. Bugün toplumun yaşayış tarzı değişmiş olduğundan şehirlerde düğünler yeni bir hâl almıştır. Bâzı yerlerde hiç düğün yapılmamakta, yapılanlarda ise âilelerin durumlarına göre evde, salonlarda kadın erkek bir arada eğlenilmektedir.
Alm. Hochzeit (-sfeierlichkeit, -feier) (f), Fr. Noce (f), İng. Wedding feast. Evlenme ve sünnet dolayısıyla yapılan şenlik. Tügmek (bağlamak) kelimesinden “-n” ile yapılmış isimdir. Bu açıdan ele alınınca “nikâh” mânâsına gelir. Zâten kelime “tügmek” yâni bağlanmak fiilinden “-n” eki ile yapılmış isim olup iki kişiyi nikâh bağı ile bağlanmak anlamına gelir.
İnsanların nesillerinin devâmı ancak evlilikle mümkün olmaktadır. Milletler, yetişecek çocukların âile bağları içinde olmasına çok eski zamanlardan beri dikkat etmişlerdir. Her milletin binlerce yıldır, devâm eden düğün, âdet ve gelenekleri vardır. Bunlar zamanla değişmiş, unutulmuş, yerlerine toplumun inanç ve sosyal durumlarının tesir ettiği tamâmen farklı şekiller ortaya çıkmıştır. Düğün, bâzı milletlerin, din ve yaşayış tarzlarının aynı ortak özelliklerini taşır. Dînî düşüncelerin düğünlerde büyük tesirleri olmuş ve bunlar yüzyıllarca devâm etmiştir. Bugün Avrupa ve diğer Hıristiyan devletlerinde düğünün muhakkak kiliseden geçmesi âdeti, hâlâ eskisi gibi devâm etmektedir.
Örf ve âdetlerine bağlı olan Türklerde düğün, ayrı bir mânâ taşırdı. Zamanla bunlar az veya çok değişmişse de bugün Anadolu’da köy ve kasabalarda devâm etmektedir. Eskiden düğünler genellikle şöyle yapılırdı:
Kıza tâlib olan âile, önce mahalle veya köyün ileri gelen yaşlılarına durumu açar, onların fikirlerini alırdı. Çok kere tecrübeli, güngörmüş, âileleri iyi tanıyan bu zâtlar gönül, hatır dinlemeden fikirlerini bildirirlerdi.
Oğlan evi erkekleri, hatırı sayılır birkaç mahalleliyle birlikte kız evine akşamdan sonra giderlerdi. Anadolu’da buna “dünürcülük” adı verilmektedir. Daha önce fikirleri alınıp, vermeye taraftar oldukları bilindiği için bu gece şerbet içilir, kesin söz alınırdı. Bâzı yerlerde lokum vermek işin tatlıya bağlandığının işâreti sayılırdı. Buna da “söz kesme” denir ve “nişan” için gün tâyini istenirdi. Gün tâyinini ve alınacak şeyleri ekseriyâ kadınlar kendi aralarında kararlaştırırlardı. Eğer önceden anlaşma sağlanmadan kız istenmişse ve vermeye taraftar değillerse bu zaman lokum ve şerbet ikrâm edilmezdi.
Tâyin edilen günde kadınlar kendi aralarında toplanırlar, gelin kıza, kayınvâlide veya hatırı sayılan çok sevilen bir hanım, yüzüğünü takar, eğer bilezik, küpe gibi takılar da varsa onlar da yüzüğü tâkip ederdi. Sonra duâlar edilir, düğün gününün bir an önce olması temenni edilirdi. Erkekler de büyüklerin huzûrunda toplanırlar, sevilen bir zât, evlilik ve mesuliyetleri, dikkat edilmesi îcâb eden hususlar hakkında konuşur, sonra da hayırlı olması dileğiyle yüzüğü takardı. Şeker, lokum dağıtılır, sonra da şerbetler içilir hayır duâda bulunulurdu. Düğün günü belli olunca, her iki taraftan düğüne çağrılacak olanlar “okuyucu”, “haberci” denilen kimseler tarafından dâvet edilirlerdi. Genellikle Çarşamba ve Perşembe günleri düğünler yapılırdı. Çarşamba gecesi kız evinde “kına yakma” âdeti çok yaygındı. Kızın arkadaşları ve oğlan tarafından gelenler kendi aralarında eğlenirler, mâniler söylerler, kınalar yakarlardı. Ana evinden ayrılmanın zorluğu mâniler ile anlatılır, dokunaklılık son haddine varınca, gelin kız birkaç damla göz yaşı dökerdi. Halk arasında “gelin hem ağlar, hem gider” tâbiri bu gecedeki ağlamadan dolayı söylenmiştir.
Perşembe günü kız evine gelin almaya gelinirdi. Gelinin herkese gösterilmemesine çok dikkat edilirdi. Kızın annesi, yakınları evin avlusunda gelin kapıya varmadan bozuk paraları atarlar, çoluk çocuk da büyük bir zevkle bunları kapışırdı. Kız, oğlan evine gelince kapıdan içeri girmez, kayınbaba ve kayınvâlide hâllerine göre hediyeler verir, bir hayvan kesip üstünden gelin atlatılır (bu daha çok koç olurdu) sonra girerdi. Bu sırada oğlan evinde davullar çalınır, kazanlar kaynardı. Düğün evi herkese açıktı. Karnı aç olan kaynayan kazanlardaki nohuttan, pilavdan, zerde tatlısından ve diğer yemeklerden bol bol yerdi.
Perşembe günü akşamı oğlan evinde yemek için ekserî yaşlıların dâvet edildiği sofra kurulurdu. Yemekten sonra berâberce mahallenin câmisine gidilir, yatsı namazı kılınırdı. Yatsıdan sonra topluca dâmâd evine gelinir, şerbetler içilir, mahalle câmisinin imâmı veya ehil olan başka biri tarafından Kurân-ı kerîm okunarak hazır bulunanlarla birlikte dâmâda tövbe istiğfâr ettirilip dînî nikâhları yapılır, duâ okunduktan sonra, bâzı yaşlılar dâmâdın sırtına îkâz mâhiyetinde vururlar ve gelinin odasına gönderirlerdi. Dâmâd önce iki rekat namaz kılar, geçimlerinin iyi, çocuklarının sâlih olması için duâ ederdi. Gelinin açılmayan duvağını açabilmek için yüz görümlüğü tâbir edilen hediyeler verilirdi. Sıra tatlı yemeye gelirdi.
Cumâ günü gelin görmeye gelmek bâzı yerlerde âdet olmuştu. Dâmât câmiye Cumâ kılmaya gider. Öğleden sonra gelenler de gelini görürdü. Pazar günü evliliğin tatlı geçmesi için kız evinden bir tepsi baklava gelirdi. Pazartesi günü kız evi, dâmâdı el öpmek için yemeğe dâvet ederdi. Âilece gidilir, yemekler yendikten sonra dönülürdü.
Saraydaki, konaklardaki düğünler ise günlerce sürerdi. Fakir fukarâ için buraları bayram yeri gibi olur, karınlarını doyururlardı. Zamanla bırakılan örf ve âdetler, bilhassa şehirlerde bugün eski düğünlerin unutulmasına sebeb oldu. Anadolu’nun bazı yerlerinde kısmen eski düğünlere benzer düğünler yapılırsa da, genellikle eski yeni karışık, düğünler olmaktadır. Bugün toplumun yaşayış tarzı değişmiş olduğundan şehirlerde düğünler yeni bir hâl almıştır. Bâzı yerlerde hiç düğün yapılmamakta, yapılanlarda ise âilelerin durumlarına göre evde, salonlarda kadın erkek bir arada eğlenilmektedir.
DUT (Morus)
Alm. Maulbeerbaum (m), Fr. Mûrier (m), İng. Mulberry tree. Familyası: Dutgiller (Moraceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Bütün Anadolu’da yetiştirilir.
Nisan-mayıs aylarında yeşilimsi renkli çiçekler açan 3-15 m boyunda, tek evcikli bir ağaç. Vatanı Çin’dir. Gövde silindirik, dik ve kalın; kabuk çatlaklı ve gri-kahve renklidir. Yaprakları saplı, iki sıra üzerine dizilmiş, tabanı yuvarlak veya kalp şeklinde, üst yüzü koyu, alt yüzü ise daha açık yeşil renklidir. Kenarları dişlidir. Çiçekler, tek cinsli yaprakların koltuğunda ve saplı durumlar yaparlar. Erkek çiçekler uzunca silindirik gruplar hâlindedir. Dişi çiçekler oval veya toparlakça durumlar hâlindedir.
Yenilen meyve, dişi durumdaki çiçeklerin, çiçek örtü yapraklarının etlenmesiyle meydana gelen bileşik bir meyvedir.
Dut odunu “morin” maddesinden dolayı sarı bir renk almıştır. Dayanıklı olduğundan tarım araçları, takunya vesâire yapılır.
Dut ağacının türleri, uzun zamandan beri yenen meyveleri veya ipek böcekçiliği için yetiştirilmiştir. Birkaç türü ve bâzı bahçe formları park ve bahçelerde süs bitkisi olarak da yetiştirilmektedir.
Türkiye’de yetiştirilen dut çeşitleri:
Ak dut: 10-15 metre boyunda, geniş taçlı (dal ve yaprakları kısmı) bir ağaçtır. Ak dutun vatanı Çin’dir. Yenen tatlı meyveleri vardır. Yaprakları ipekböcekçiliği için yem olarak kullanılır. Türkiye’nin birçok bölgelerinde meyvesi ve yaprakları için yetiştirilmektedir. Güneydoğu Anadolu’da Kahramanmaraş, Gaziantep, Kuzey Anadolu’da Tokat ve Doğu Anadolu’da Erzincan dolaylarında meyveleri kurutulduğu gibi pekmezi, pestili de yapılmaktadır. Bursa’da ve başka yerlerde yapraklarından ipekböcekçiliğinde faydalanılmaktadır. Erkek ak dut ağaçları, Batı Anadolu’da İzmir ve Selçuk’ta cadde ve yol ağacı olarak kullanılmaktadır.
Kara dut: 10-15 metre boyunda, kalın dallı bir ağaçtır. Olgun meyvesi siyah renkte suludur. Tazeyken yenir veya şurup yapılır. Yaprakları kaba ve tüylü olduğu için ipek böceklerine yem olarak verilmez.
Kara dutun vatanının İran olduğu zannedilmektedir. Eskiden, köklerinin çok acı olan kabukları solucan düşürmek için ilâç olarak kullanılmaktaydı. Bunun da odunu çeşitli dayanıklı eşyâların yapımında kullanılır. Türkiye’de ak dut kadar olmasa da bahçelerde rastlanır. Sarkık dallı olanları süs bitkisi olarak yetiştirilir.
Mor dut: 15-20 metre boyunda kalın dallı bir ağaçtır. Olgun meyve, mor renkte ve tadı hafif mayhoştur. Yendiği zaman dil ve dudakları boyar. Parmaklarda leke bırakır. Mor dutun vatanı Kuzey Amerika’dır. Meyve ağacı olarak az miktarda Türkiye’nin değişik bölgelerinde yetiştirilmektedir. Ağız ve boğaz iltihaplarına karşı kullanılır ve dut şurubu gargaraları iyi gelir.
Dut yetiştirilmesi: Kışı çok soğuk olmayan ve derin toprağı olan yerlerde yetiştirilmesi iyi sonuç verir. Tohumla üretilir. Tohumları tâze haldeyken sarı ve parlak renkte olup, kolaylıkla çimlenirler. İlkbaharda bu tohumlar serpme veya sıra usulünde ekilirler. Üzerleri hafifçe örtülür. Yaz boyunca sulama ve çapalama yapılır. Dut fidanlarına göz aşısı uygulanır. Aşılı fidanlar, 5-6 yıl sonra meyve verirler.
Kullanıldığı yerler: Karadut meyvelerinde şeker, organik asitler (satrik, malik vs.), müsilaj, tanen, boya maddesi (siyanin), pektin ve vitamin C vardır. Karadutun meyvelerinden yapılan şurup, boğaz ve diş etleri iltihaplarına karşı gargara halinde özellikle küçük çocuklarda kullanılır. Kök ve gövde kabukları kurt düşürücü olarak halk arasında kullanılmaktadır. Yaprakları da idrar söktürücüdür.
Beyaz dutun meyveleri tatlı olup yenir ve vitamin C ihtiva eder. Daha çok yaprakları ipek böceklerine verilir. Kabukları Doğu Asya’da kâğıt imâlinde kullanılır.DÖKÜMCÜLÜK
Alm. Giessen (n), Guss (m), Fr. Fonte (f) Moulage (m), İng. Casting. Sıvı hâldeki metal veya alaşımları önceden hazırlanmış bir kalıba boşaltarak katılaştırma işlemi. İlk olarak altın ve bakırın taş ve kil kalıplara döküldüğü tahmin edilmektedir. M.Ö. 4000 yıllarında balta ve ok başlarının bir kalıba boşaltılarak döküldüğü sanılmaktadır. İlk gerçek dökümhâne Çin’de (M.Ö. 1766-1122) Shang Hanedânı zamânında kurulmuştur. O günden 19. asrın sonlarına kadar dökümcülerin sırları, âile grupları veya teşekkülleri içinde gizli tutulmuştur. Kazılarda ele geçen ilk heykeller altın, gümüş, bakır ve bronzdan döküm olarak yapılmıştır. Dökümcülüğün yaygınlaşması, îmâlâtçılar arasında koordinasyon gerektirdi ve zamanla dökümcülük bir endüstri hâline geldi. Bununla berâber günümüzde üretilen metal malzemelerin büyük bir kısmı madde (yoğurma) mâmülü çok azı da döküm olarak kullanılmaktadır.
Metal dökümcülüğü, pekçok modern makina parçası ve vanta elemanları için çok önemlidir. Meselâ bir traktörün ağırlığının % 50’den fazlası dökümdür. Otomobil motorunda ise bu % 90’ı aşar. Türbin ve jet motoru pervânesi yüksek hassaslık isteyen döküm parçalarıdır. Son 20 yılda üretilen demir ve çeliğin ortalama olarak onda biri döküm olarak kullanılmıştır. Bütün metal dökümcülüğün % 75’i gri (Camel Grafitli) dökme demiri şeklindedir. Onu çelik, dövülebilir demir, bakır alaşımları, Al, Zn alaşımları, Mg-Ni esaslı alaşımlar, Pb ve Ti dökümü tâkib eder. Eldeki târihî bilgilere göre bakır alaşımları en az 6000 yıldır, gri demir 4000 yıldır dökülmektedir. Alüminyum yaklaşık 1900, nikel esaslı alaşımlar 1940 ve titan 1950 yılından beri dökülmektedir.
Döküm Usûlleri
Kum kalıba döküm: En eski ve en çok kullanılan usûllerden birisidir. Maliyetin düşük olması, çok farklı büyüklükteki parçaların dökülebilmesi tercih sebeplerinin başında gelir. Silika kum tâneleri bir miktar su ve kil ilâvesiyle birbirine bağlanır. Bu şekilde hazırlanan malzemenin belli bir mukâvemeti, tokluğu ve geçirgenliği vardır. Dökülecek parçanın ağaç veya metal modeli hazırlanır. Döküm sırasında kısalma olacağı için modelin bir miktar büyük yapılması gerekir. Model bir kap içine konur ve etrafı kumla örtülerek modelin şeklini alması sağlanır. Model çıkarıldığı zaman kalıbın içi boşalır. Sıvı metal, döküldüğü zaman boşluğu doldurularak katılaşır. Kum kalıp bozularak parça çıkarılır ve temizlenir. Bu ürüne döküm denir. Bozulan kalıp kumları yeniden kalıp yapımında kullanılır. Bu usûlde üretilecek her parça için kalıp yapma mecburiyeti vardır.
Hassas döküm: Balmumu veya plastikten yapılmış model oda sıcaklığında sertleşen refrakter çamurla kaplanır. Isıtıldığı zaman balmumu eriyerek uzaklaşır. Genellikle makinalarda îmâlâtı zor olan karışık şekilli parçalar bu yöntemle üretilir. Dökümden sonra hemen hemen ilâve bir işlem görmeden kullanılabilir. Diğer döküm usûllerine göre yüksek boyutlu hassasiyet ve daha düzgün yüzey elde etme imkânı verir. Bu usûl son yıllarda çok hızlı gelişme göstermiştir.
Kabuk kalıba döküm: Sıcaklıkla sertleşen bir plastik malzeme ısıtılmış model üzerine sıvanır. Sertleşen kabuk kalıbın yarısını meydana getirir. Kalıbın her iki yarısı hazırlandıktan sonra döküm yapılır.
Alçı kalıba döküm: Daha çok demir dışı metallerin şekillendirilmesinde kullanılan bir usûldür. Alçı kalıp Çin’de M.Ö. 3000-4000 yıllarında pirinç heykellerin dökümünde kullanılmaya başlanmıştır. Kum kalıp yöntemine göre daha pahalıdır; fakat boyutlu hassasiyetin ve yüzey düzgünlüğünün iyi olması sebebiyle günümüzde çok kullanılır. Dökülen parçaların ağırlıkları genellikle 10 kilogramın altındadır.
Seramik kalıba döküm: Hassas döküme benzer. Diğer hassas döküm usûlleriyle üretilemiyecek kadar büyük boyutlu parçalarda veya parça sayısının çok az olduğu durumlarda tercih edilir. Hassas dökümden tek farkı kum kalıplama usûlünde olduğu gibi kalıp malzemesinin yeniden kullanılabilmesidir.
Metal kalıba döküm: Bu usûl, daha çok karmaşık şekilli, boyut hassasiyeti istenen ve çok sayıda dökülen parçaların üretiminde tercih edilir. Adından da anlaşılacağı üzere metal kalıp kullanılır. Kalıbın ısı iletkenliği iyi olduğu için taneli yapı elde edilir, mekanik özellikleri çok iyidir. Üretim hızı kum kalıp usülünden yüksektir. Karışık şekilli parçaların üretiminde de kullanılabilir.
Basınçlı döküm: Dökülecek sıvı metal, metal kalıba basınç altında doldurulur. Bu sâyede hem üretim hızı artar, hem de karışık şekilli parçaların dökülmesi kolaylaşır.
Savurma döküm: Silindirik parçaların dökümünde kullanılır. Prensip olarak, sıvı metal kalıp içerisine merkezkaç kuvvet etkisiyle gönderilir. Kalıp ekseni düşey yatay veya eğik olabilir.
Sürekli döküm: Sıvı metal, dış yüzeyi soğutulan iki ucu açık bir kalıptan geçirilerek katılaştırılır. Metal, kalıbın bir ucundan sıvı olarak girer, diğer ucundan katı olarak çıkar.DOSTOYEVSKİ, Mihailoviç
1821 ve 1881 seneleri arasında yaşayan meşhur Rus romancısı. Psikolojik roman akımının öncülerindendir. İlk senelerini Moskova’da tabiaten çok sert ve askerî bir hekim olan babasıyla, veremli bir hanım olan annesi arasında geçirdi. Annesi ölünce babası onu Petersburg’daki mühendislik okuluna verdi. Genç Dostoyevski’nin Petersburg’daki hayatı zorlu bir tahsil ve askerî bir disiplin içinde geçti. Kendi ruh hâline uymayan bu iki tesir onu okumaya ve edebî denemeler yazmaya sevk etti. Tahsilini 20 yaşında bitirdikten sonra sefâlet ve yalnızlık içinde kaldığından, Petersburg’da yerleşerek tercümeler yapmak sûretiyle hayâtını kazandı.
Mektuplar hâlinde yazdığı Yoksullar isimli romanını bu sıralar kaleme aldı. Daha sona Dvoynik, Pansiyoncu Kadın, Beyaz Geceler, Çam Ağacı ve Düğün adlı hikâyelerini yazdı. 1849’da yazdığı bir eserinden dolayı okuyucularının gözünden düştü ve önceki şöhretini kaybetti. Aynı yıl Çar’a karşı gelmekle işlediği suçtan dolayı da ölüm cezâsına çarptırıldı, son dakikada imparatorca affedilip dört sene için Sibirya’ya sürüldü. Bu dört sene esnâsında gördüğü işkenceler, rûhu üzerinde derin izler bıraktı. Sibirya’dan döndükten sonra uzun müddet ücrâ bir yerde yaşadı ve nihâyet 1859’da Petersburg’a yerleşme müsâdesi alarak eski hayâtına döndü. Ama isminin unutulduğunu ve eski arkadaşlarının da olmadığını görmesi, onu hayli etkiledi. Bu arada Stepençikovo Köyü ve Orada Oturanlar, Dayının Rüyâsı, Ölüler Evinin Hatıraları adlı eserlerini yazdı. Mahkûmların kamptaki hayâtıyla alâkalı bu gerçekçi roman, ona eski ününü yeniden kazandırdı ve İmparator İkinci Aleksandr’ı bile tesiri altına aldı.
Bir türlü rahat hayâta kavuşamayan Dostoyevski, borçlar içinde kıvranmasına rağmen, sıkıntılara göğüs gererek bunları, önüne geçilmez bir alınyazısı kabul etti. 46 yaşındayken ikinci defâ evlenen romancı, alacaklıların peşini bırakmaması yüzünden, çok geçmeden karısı ile berâber Rusya’dan ayrılmak ve Avrupa’ya yerleşmek mecbûriyetinde kaldı. Burada da Rusya’dan gönderilen yardımlarla hayatını sürdürdü. Kızları doğumdan birkaç gün sonra ölünce, yazar büyük bir üzüntüye kapılıp bütün gecelerini yazmakla geçirdi. Diğer önemli eserleri şunlardır: Suç ve Cezâ, Budala, İfritler, Bir Yazarın Günlüğü, Delikanlı, Karamazof Kardeşler. Dostoyevski, 1879-1880 seneleri arasında yazdığı bu son eserine şahaser gözüyle bakıyordu. Artık bu eserlerden sonra yazarın ünü Tolstoy’u bile geride bıraktı.
1821 ve 1881 seneleri arasında yaşayan meşhur Rus romancısı. Psikolojik roman akımının öncülerindendir. İlk senelerini Moskova’da tabiaten çok sert ve askerî bir hekim olan babasıyla, veremli bir hanım olan annesi arasında geçirdi. Annesi ölünce babası onu Petersburg’daki mühendislik okuluna verdi. Genç Dostoyevski’nin Petersburg’daki hayatı zorlu bir tahsil ve askerî bir disiplin içinde geçti. Kendi ruh hâline uymayan bu iki tesir onu okumaya ve edebî denemeler yazmaya sevk etti. Tahsilini 20 yaşında bitirdikten sonra sefâlet ve yalnızlık içinde kaldığından, Petersburg’da yerleşerek tercümeler yapmak sûretiyle hayâtını kazandı.
Mektuplar hâlinde yazdığı Yoksullar isimli romanını bu sıralar kaleme aldı. Daha sona Dvoynik, Pansiyoncu Kadın, Beyaz Geceler, Çam Ağacı ve Düğün adlı hikâyelerini yazdı. 1849’da yazdığı bir eserinden dolayı okuyucularının gözünden düştü ve önceki şöhretini kaybetti. Aynı yıl Çar’a karşı gelmekle işlediği suçtan dolayı da ölüm cezâsına çarptırıldı, son dakikada imparatorca affedilip dört sene için Sibirya’ya sürüldü. Bu dört sene esnâsında gördüğü işkenceler, rûhu üzerinde derin izler bıraktı. Sibirya’dan döndükten sonra uzun müddet ücrâ bir yerde yaşadı ve nihâyet 1859’da Petersburg’a yerleşme müsâdesi alarak eski hayâtına döndü. Ama isminin unutulduğunu ve eski arkadaşlarının da olmadığını görmesi, onu hayli etkiledi. Bu arada Stepençikovo Köyü ve Orada Oturanlar, Dayının Rüyâsı, Ölüler Evinin Hatıraları adlı eserlerini yazdı. Mahkûmların kamptaki hayâtıyla alâkalı bu gerçekçi roman, ona eski ününü yeniden kazandırdı ve İmparator İkinci Aleksandr’ı bile tesiri altına aldı.
Bir türlü rahat hayâta kavuşamayan Dostoyevski, borçlar içinde kıvranmasına rağmen, sıkıntılara göğüs gererek bunları, önüne geçilmez bir alınyazısı kabul etti. 46 yaşındayken ikinci defâ evlenen romancı, alacaklıların peşini bırakmaması yüzünden, çok geçmeden karısı ile berâber Rusya’dan ayrılmak ve Avrupa’ya yerleşmek mecbûriyetinde kaldı. Burada da Rusya’dan gönderilen yardımlarla hayatını sürdürdü. Kızları doğumdan birkaç gün sonra ölünce, yazar büyük bir üzüntüye kapılıp bütün gecelerini yazmakla geçirdi. Diğer önemli eserleri şunlardır: Suç ve Cezâ, Budala, İfritler, Bir Yazarın Günlüğü, Delikanlı, Karamazof Kardeşler. Dostoyevski, 1879-1880 seneleri arasında yazdığı bu son eserine şahaser gözüyle bakıyordu. Artık bu eserlerden sonra yazarın ünü Tolstoy’u bile geride bıraktı.
DOPPLER OLAYI
Gözleyici ile bir titreşim kaynağı arasındaki relatif (izâfî) hareket sebebiyle, titreşimin gözlenilen frekansında ortaya çıkan değişiklik. Bu her gün hissedilebilen bir olaydır. Korna çalan bir araba, duran bir gözleyicinin yanından geçerken ses frekansının değiştiği fark edilir. Kaynak veya gözleyicinin yaklaşması esnâsında gözleyicinin algıladığı frekans büyür, dolayısıyla ses incelir (tizleşir); uzaklaşması esnâsında algıladığı frekans küçülür, dolayısıyla ses kalınlaşır (baslaşır). K kaynağı, G gözleyiciyi göstermek üzere, titreşim kaynağının frekansına fo, dalgaların yayılma hızına C dersek, titreşim kaynağının yaklaşma veya uzaklaşma hızının V1, gözleyicininkinin V2 olduğu düşünüldüğünde:
ŞEKİL VARR!
C ± V2
f = fo ¾¾¾¾¾ dır.
C ± V1
V1’in işâreti kaynak yaklaşırken (-)
uzaklaşırken (+)
V2’nin işâreti, gözleyici yaklaşırken (+)
uzaklaşırken (-)’dir.
Hem kaynak hem de gözleyici birbirlerine yaklaşırlarken gözleyicinin algıladığı frekans:
C+ V2
f = f0 ¾¾¾¾ olur.
C -V1
Tersi, yâni uzaklaşmaları hâlinde algılanan frekans:
C -V2
f = f0 ¾¾¾¾¾ olur.
C + V1
Eğer tek renkli bir ışık sâbit bir optik sisteminden geçerse, titreşimin frekansı dâimâ sâbit kalır. Ancak hareket eden bir aynadan yansıyan ışıkta ve gözleyen ile ışık kaynağı arasında bir hareket varsa, frekans değişir. Bu olay, dalga teorisi kullanılarak kolayca açıklanabilir. Sâbit f0 frekansı ile ışık veren bir ışık kaynağı göz önüne alalım. Gözetlenen, bir V hızı ile yaklaşarak hareket etsin. Işık dalgasının birbirini tâkib eden tepeleri, gözetleyenin durmasına nisbetle daha geç zamanlarda erişecektir. Basit bir hesap, gözleyenin ışığı C ışık hızı olmak üzere f0 (1-V/C) frekansında gördüğünü ortaya koyar. Uzaklaşan gözetleyene ışık, durmaya karşılık daha kırmızı görülür. Gözetleyen ışık kaynağına yaklaşıyorsa, ışık daha mâvimsi görülür. Eğer ışık uzaklaşan bir aynadan yansıyorsa, mesâfe iki katı büyüyeceğinden, yansıyan ışığın frekansı f0 (1-2V/C) olarak ortaya çıkar.
Doppler Olayı, astronomide yıldızların hızlarını ölçmek için kullanılır. Görülen ışığın kırmızıya kayması kâinâtın zamanla genişlediğine işâret eder. Eğer bu doğru ise 1960’larda bilinen en uzak yıldızlar grubu, ışık hızının % 40’ı ile hareket etmektedir. Bu ise ışık kaynağının 5x109 ışık yılı uzakta olduğu anlamına gelir. Venüs’ten 1961’de alınan radar sinyallerinden, gezegenin ekseni etrâfındaki dönüş peryodunun, Güneş etrâfındaki dönüşüne göre biraz daha uzun olduğu anlaşılmıştır. Bu ise Venüs’te Güneşin batıdan doğduğu hissini verir.
Gözleyici ile bir titreşim kaynağı arasındaki relatif (izâfî) hareket sebebiyle, titreşimin gözlenilen frekansında ortaya çıkan değişiklik. Bu her gün hissedilebilen bir olaydır. Korna çalan bir araba, duran bir gözleyicinin yanından geçerken ses frekansının değiştiği fark edilir. Kaynak veya gözleyicinin yaklaşması esnâsında gözleyicinin algıladığı frekans büyür, dolayısıyla ses incelir (tizleşir); uzaklaşması esnâsında algıladığı frekans küçülür, dolayısıyla ses kalınlaşır (baslaşır). K kaynağı, G gözleyiciyi göstermek üzere, titreşim kaynağının frekansına fo, dalgaların yayılma hızına C dersek, titreşim kaynağının yaklaşma veya uzaklaşma hızının V1, gözleyicininkinin V2 olduğu düşünüldüğünde:
ŞEKİL VARR!
C ± V2
f = fo ¾¾¾¾¾ dır.
C ± V1
V1’in işâreti kaynak yaklaşırken (-)
uzaklaşırken (+)
V2’nin işâreti, gözleyici yaklaşırken (+)
uzaklaşırken (-)’dir.
Hem kaynak hem de gözleyici birbirlerine yaklaşırlarken gözleyicinin algıladığı frekans:
C+ V2
f = f0 ¾¾¾¾ olur.
C -V1
Tersi, yâni uzaklaşmaları hâlinde algılanan frekans:
C -V2
f = f0 ¾¾¾¾¾ olur.
C + V1
Eğer tek renkli bir ışık sâbit bir optik sisteminden geçerse, titreşimin frekansı dâimâ sâbit kalır. Ancak hareket eden bir aynadan yansıyan ışıkta ve gözleyen ile ışık kaynağı arasında bir hareket varsa, frekans değişir. Bu olay, dalga teorisi kullanılarak kolayca açıklanabilir. Sâbit f0 frekansı ile ışık veren bir ışık kaynağı göz önüne alalım. Gözetlenen, bir V hızı ile yaklaşarak hareket etsin. Işık dalgasının birbirini tâkib eden tepeleri, gözetleyenin durmasına nisbetle daha geç zamanlarda erişecektir. Basit bir hesap, gözleyenin ışığı C ışık hızı olmak üzere f0 (1-V/C) frekansında gördüğünü ortaya koyar. Uzaklaşan gözetleyene ışık, durmaya karşılık daha kırmızı görülür. Gözetleyen ışık kaynağına yaklaşıyorsa, ışık daha mâvimsi görülür. Eğer ışık uzaklaşan bir aynadan yansıyorsa, mesâfe iki katı büyüyeceğinden, yansıyan ışığın frekansı f0 (1-2V/C) olarak ortaya çıkar.
Doppler Olayı, astronomide yıldızların hızlarını ölçmek için kullanılır. Görülen ışığın kırmızıya kayması kâinâtın zamanla genişlediğine işâret eder. Eğer bu doğru ise 1960’larda bilinen en uzak yıldızlar grubu, ışık hızının % 40’ı ile hareket etmektedir. Bu ise ışık kaynağının 5x109 ışık yılı uzakta olduğu anlamına gelir. Venüs’ten 1961’de alınan radar sinyallerinden, gezegenin ekseni etrâfındaki dönüş peryodunun, Güneş etrâfındaki dönüşüne göre biraz daha uzun olduğu anlaşılmıştır. Bu ise Venüs’te Güneşin batıdan doğduğu hissini verir.
DONANMA
Alm. Flotte, festbeleuchtung, Fr. Fele İmperial, Forces navales, İng. Naval forces. Fleet. Osmanlı târihi tâbirlerinden. Başlıca iki ayrı konuda değişik mânâlara gelmektedir. Bunlardan birincisi, günümüzde de kullanılan, deniz kuvvetleri ve teşkilâtıdır. Osmanlı Devletinin donanmasına “Donanma-yı Hümâyûn” denilirdi.
Genel olarak bu mânâda donanma, bir devletin dış güçlere karşı denizde kendisini savunabilmesi ve kendi bölgesindeki denizlerine hâkim olabilmesi için denizde yüzer birlikler, karada ikmâl ve cephâneliklerden oluşan kuvvet birliğidir.
Milletler karada, havada en son model silâh ve cihazlarla savunmalarını en yüksek dereceye çıkarmak; askerlerini en iyi şekilde eğitmek için durmadan çalışmaktadırlar. Denizde de bu üstünlüklerini donanma ile gerçekleştirmektedirler. Her devlet mâlî ve askerî gücü oranında donanmaya sâhib olmakta ve bu nisbette uzak denizlerin milletler arası sularını kontrol altında bulundurmaktadır. Bunu yaparken her türlü ana ve yardımcı gemiden; ayrıca kara tesislerinden de faydalanmaktadırlar. Açık denizlerde uçak gemileri, muhripler, denizaltılar ve bu gemilerin her türlü ihtiyâcını karşılayan yardımcı motorin ve kuru yük malzeme gemileri görev yapmaktadır. Boğaz ve liman girişleri liman kontrol merkezleri ile, sâhiller ise sâhil koruma birliklerine âit sâhil koruma süratli botlarıyla korunur. Bu deniz birliklerinin hepsi donanma şümûlü içindedir.
Osmanlıların Akdeniz’de hâkimiyet kurmaları donanmalarının güçlü olması ile olmuştur. (Bkz. Donanma-yı Hümâyûn)
Donanmanın ikinci mânâsı, Osmanlı Devletinde mübârek günlerde, bayramlarda, Osmanlı ordularının zafer dönüşlerinde, pâdişâhların çocuklarının doğumlarında ve düğünlerde yapılan şenlik ve gösterilere verilen isimdir. Düğün ve sünnet düğünleri dolayısıyla yapılan şenlik ve gösterilere “Sûr-i Hümâyûn” adı veriliyordu. Bu şenlikler ve gösteriler, üç gün üç geceden az, kırk gün kırk geceden de çok olmazdı. Fakat istisnâ teşkil edip, kırk gün kırk geceden daha fazla süren donanmalar da olmuştur. Bu donanmalar esnâsında, denizde ve karada fener alayları, ışıklandırmalar tertib edilir, top, tüfek ve fişek atışları yapılır, çeşitli oyun ve yarışlar tertib edilirdi. Bu millî ve köklü Osmanlı geleneği, devrin târihçileri tarafından kaydedilmiştir. Ayrıca bu devrin ünlü şâir ve edebiyâtçıları, manzum ve mensur olarak bu mesut şenlikleri eserleriyle dile getirmişlerdir. Böylece edebiyâtımızın parlak sayfalarına yenileri eklenmiş oldu. Meselâ, düğün şenlikleri adına “Sûrnâme”ler, büyük zaferler adına “Zafernâme”ler, bayramlar için “Iydiyye”ler, Ramazân-ı şerîflerdeki şenlikler ve donanmalar için “Ramazânnâme”ler, Mi’râc geceleri için “Mi’râciyye”ler, Mevlid geceleri için “Mevlid” kasîdeleri yazıldı. Bu millî kültür mahsûlleri, asırlarca zevk, lezzet ve rûhâniyetleriyle gönüllerden gönüllere akarak devâm ede geldi. Bu donanma ve şenlikler İslâm dîninin çizdiği meşrû sınırları taşmazdı. Donanmaları, başta pâdişâhlar olmak üzere, sadrâzamlar, vezirler ve diğer devlet erkânı da teşrif ederek neşe, sevinç ve saâdeti halkla paylaşırlardı.
Bu şenliklere, yabancı devlet adamları, büyük elçiler de dâvet edilirlerdi. Donanmalar hem karada hem de denizde tertib edilirdi. Şehzâdelerin, özellikle de ilk şehzâdelerin doğumları münâsebetiyle yapılan donanmalar, diğerlerinden daha uzun süre yapılırdı. Meselâ, Sultan Üçüncü Ahmed Han, ilk oğlu Şehzâde Mehmed Efendinin doğumunda, beş gün beş gece donanma yapılmasını fermân eylemişti. İkinci oğlu Şehzâde Selim Efendi için de, üç gün üç gece donanma şenlikleri yapıldı. Pâdişâh ve devlet erkânından başka, halk da şehzâdelerin doğumuna pek sevinir ve ehemmiyet verirdi. Bâzı defâlar, doğumlarda, donanma şenlikleri yapılmayıp, fukarâya sadaka, tekke ve zâviyelere yardım yapılarak halkın gönlü alınırdı. Bâzan da, yangın çıkması endişesiyle, donanmalara izin verilmezdi.
Donanma şenliklerini düzenlemekle görevli memura, “Donanma Muhtesibi” denilirdi. Donanmalar esnâsında, İstanbul’un çarşı ve câmileri, pazar yerleri, hanlar, hâneler, limandaki gemiler, özellikle saraylar, baştanbaşa çeşitli renkte kıymetli kumaşlarla, bayrak ve flamandıralarla tezyin edilirdi. Mahyalar ve fener alayları yapılırdı. Gündüzleri, Sultanahmed Meydanında, İbrâhim Paşa Sarayında, Bâb-ı Hümâyûnda, Alay Köşkü önünde, Dolmabahçe Sarayında, Vaniköyü’nde ve diğer eğlence ve mesire yerlerinde tertib edilirdi. Geceleri şehir baştanbaşa ışıklarla donatılır, belirli aralıklarla top, tüfek atışları yapılırdı. Fişekler fırlatılırdı.
Donanmalar, pâdişâhların fermânıyla îlân ve tesbit edildikten sonra, fermanın sadrâzamın otağına gelmesiyle birlikte başlardı. Kalabalık dolayısıyla düzenin bozulmaması için “tulumcu” denen özel görevliler tâyin edilirdi. Donanmaların masrafına, başta pâdişâhlar ve diğer devlet erkânı olmak üzere, halk da kendi çapında katılırdı. Fukarâya sadaka, hediye dağıtılır, nefis ziyâfetler çekilirdi. Böylece halk mesrur ve mesut edilirdi.
On dokuzuncu asırda (1843) İstanbul’da bulunan tanınmış Fransız edibi Gerard de Nerval o yılın Ramazânının birinci gününde gördüğü sevinç ve şenlikleri hayranlıkla dile getirmeye çalışmış, İstanbul’un temizlik ve zerâfetine, halkının nezâketine, burada tattığı huzur ve saâdete hayran kalmıştı. Yazdığı hâtıralarda bunları gıptayla dile getirmektedir.
1858 yılında, Sultân Abdülmecîd Han dört şehzâdesini birden sünnet ettirmişti. Bu münâsebetle, İstanbul’da Sakızağacı’ndan Ihlamur’a kadar arâzi seçildi. Bugün buraya Topağacı denilmektedir. Nişantaşı’nın altındadır. Sayısız ve pek süslü çadırlar kuruldu. Rengarenk âvizeler içinde on binlerce mum, geceleri ortalığı âdetâ gün gibi aydınlatıyordu. Zaten bütün İstanbul donatılmıştı. Dört şehzâde ile birlikte, tam 10.000 Müslüman evlâdı da sünnet edildi. Uzak şehirlerden ana babalarıyla gelenler ve bu şenliklere katılanlar da çoktu. Tek kelimeyle, şâhâne bir şenlikti.
Fransızlar böyle şenliklere “Fete İmperial” adını verirlerdi. Fakat, onların tasavvur ve hayallerinin ulaşamayacağı hâlisâne merhamet ve şefkatin semeresi olan bu donanma şenlikleri, onların şenliklerine hiç benzemez, sünnet edilecek çocuklar, özellikle fakir âilelerden seçilirdi. Devlet erkânının çocukları da, yine bu düğünler sırasında sünnet edilirdi. Böyle düğünler devletle tebeanın gönülden kaynaşması ve sevişmesinin, derin bir muhabbet ve şefkatin semeresidir ve Osmanlı toplumunun tam bir huzur cemiyeti olduğunu göstermektedir.
Bu donanmalar sırasında, Osmanlı toplumunun kuruluşları, bütün sanat erbâbı yeni hamleler kaydederlerdi. Devlet ve tebeanın, sanat ve edebiyâtın ve tekniğin bütünleştiği böylesine leziz bir kültür geleneğine, hiçbir millet sâhib olmamıştır. Batı dünyâsında yapılan şenlik ve eğlenceler, iğrenç bir sefahat ve ahlâksızlık ve zulüm örneği olarak, insanlık târihinin sayfalarını karartmıştır. Bu Osmanlı şenliklerini bizzat müşâhade eden yabancı bilgin, târihçi ve devlet adamları bile hayranlık ve takdirlerini belirtmektedirler.
DONANMA-YI HÜMÂYÛN
Osmanlı deniz kuvvetleri. Medeniyet dünyâsına eski ve târihî hayâtiyetini veren, Akdeniz’e hâkimiyet cihângirlik dâvâsının başlıca unsurlarından biriydi. Roma’nın bu denize hâkimiyeti, onun cihângirlik vasıflarındandı. Bu sebeple onlar Akdeniz’e Mare Nostrum (Bizim deniz) diyorlardı. Şarkî Roma (Bizans) İmparatorluğu da İslâmiyetin zuhûruna kadar bu hâkimiyeti elinde tuttu. Görülen lüzum üzerine hazret-i Muâviye’den îtibâren Müslümanlar süratle denizciliğe başladılar. Az zamanda Akdeniz hâkimiyetini ele geçirdiler ve bir kısım kuzey sâhilleri müstesnâ, bütün kıyılarına hâkim oldular. Müslümanların fetihleri ve medeniyetleri gibi Akdeniz’e hâkimiyetleri de o derece kuvvetli olmuş ve asırlarca sürmüştür.
Ancak 12 ve 13. yüzyıllarda vukûbulan Haçlı saldırıları donanma faaliyetlerinin uzun süre aksamasına sebeb oldu.
On üçüncü ve on dördüncü asırlarda Mısır-Suriye Türk Memlûkleri, Akdeniz’in doğusunda ancak mevzî bir kudrette deniz kuvvetine sâhip bulunuyorlardı. Bununla berâber Türkler, Anadolu’ya gelişlerinden bir müddet sonra denizlere hâkim olmanın lüzûmunu duydular. İlk teşebbüse, İzmir’de küçük bir devlet kuran Çaka Bey tarafından girişildi. Çaka Bey, büyük bir gayretle vücûda getirdiği donanmayla adaları zaptetti ve İstanbul muhâsarasına hazırlandı. İlk Türkiye Selçuklu Sultanı Süleymân Şahın ölümünden sonra İznik Türk beyleri de Marmara’da Bizans’a karşı bir donanma inşâsına başladılar. Fakat imparatorun deniz kuvvetleri bu tesisleri tahrib etti. Türkiye Selçukluları ancak 13. asır başlarında Akdeniz’de Antalya ve Alâiye, Karadeniz’de ise Sinop ve Samsun limanlarında tersâne kurup, donanmalar ortaya koydular. Daha sonra Karadeniz’de Sinop beyleri, Adalar (Ege) Denizinde Aydınoğulları ve Karesioğulları, Akdeniz’de Antalya beyleri denizcilikte bir hayli ilerlediler. Bilhassa Aydınoğulları deniz gazâ ve seferleriyle adaları ve sâhilleri hâkimiyetleri altına aldılar.
Osmanlı Devletinin ilk zamanlarında İzmit, Gemlik taraflarının ve daha sonra Karesi ilinin elde edilmesi Osmanlıları tabiî olarak denizle alâkadar etti. Nitekim Karesi Beyliği gemilerinden de istifâde edilerek Rumeli’ye geçildikten sonra, 1390 yılında Gelibolu’da ehemmiyetli bir tersâne vücûda getirildi. Bu ilk devirler Osmanlı denizciliğinin acemilik zamânı olup, denizde pek kuvvetli ve mâhir olan Venediklilerle boy ölçüşebilecek kudrette değildi. Bununla berâber bâzı muvaffakiyetsizliklere rağmen, günden güne tecrübeli bir Osmanlı denizciliği vücûda gelmekteydi. Çünkü İkinci Murad Hanın gösterdiği ihtimam netîcesinde Osmanlı donanması, Trabzon-Rum İmparatorluğunu denizden tehdid edecek kadar kuvvetlenip, deniz harekâtına alışmıştı. Fâtih Sultan Mehmed İstanbul’u aldıktan sonra, burayı Akdeniz’den gelecek bir tehlikeye karşı muhâfaza için Çanakkale Boğazını tahkim etmekle berâber donanmaya da ehemmiyet verdi. Nitekim donanmanın desteğiyle, İmroz, Limni, Taşoz, Semendirek, Midilli ve Eğriboz adaları fethedildi. Sakız ve Sisam vergiye bağlandı. Bilâhare Akdeniz’de korsanlık eden Türk leventleri reislerinden meşhur Kemâl Reisin Osmanlı Devleti hizmetine girmesi, donanmaya yeni bir canlılık kattı. Akdeniz’deki deniz seferleri İspanya sâhillerine kadar uzadı. Sultan İkinci Bâyezîd döneminde gemicilik daha da gelişti. Antalya Vâlisi Şehzâde Korkut, Akdeniz’de yelken açan Müslüman denizcilerin hâmisi oldu.
Yavuz Sultan Selim, İslâm dünyâsına hâkim olunca, Avrupa’nın fethine girişmek maksadıyle büyük bir gemi inşâ faaliyetine ve tersâneler yapılmasına başladı ve bir donanma kurmaya yöneldi. O tarihe kadar Osmanlıların asıl tersânesi olan Gelibolu’dan başka, Haliç’te de mükemmel bir tersâne inşâ ettirdi. Eldeki yüz kadırgalık donanmayı kâfi görmeyerek gemileri çoğalttı. Yüz kadırga, yirmi fosta, yirmi bir barça, üç büyük yelkenli ve altı perkendi olmak üzere mevcut miktara yüz elli gemi daha ilâve etti. Böylece o, karadaki zaferlerine paralel olarak denizcilikte Akdeniz hâkimiyetini elde etmek yoluna gitti. Fakat bu büyük tasavvurlarını gerçekleştirmeye ömrü kifâyet etmedi.
Yavuz Sultan Selim’in bu niyeti, oğlu Kânûnî Sultan Süleymân tarafından gerçekleştirildi. Kânûnî zamânında Akdeniz hâkimiyetinin elde edilmesinde, başlangıçta Osmanlı Devletinin emrinde olmayan Barbaros Hayreddîn ve arkadaşlarının çok büyük rolü oldu. Kânûnî Sultan Süleymân Macaristan’da zaferler kazanırken onlar da aynı yılda yâni 1525’te Akdeniz’in kuzey sâhillerini vurup, pekçok Hıristiyan gemilerini esir alıyorlardı. İmparator Şarlken’in Barbaros’a karşı gönderdiği Kaptan Andrea Doria mağlub oldu ve Septe Boğazını aşarak kaçtı. Türk denizcileri İspanyolların zulmüne uğrayan 70.000 Endülüs Müslümanını Kuzey Afrika sâhiline çıkardı. Bu büyük zafer üzerine Kânûnî, Barbaros’u 1533’te İstanbul’a dâvet etti. Hayreddîn Paşa, merâsimle karşılandığı huzûrda, kendisini ve Cezâyir beyliğini pâdişâhın emrine verdiğini bildirdi. Kânûnî Sultan Süleymân da bu büyük denizciyi donanma umûm kumandanlığı ile berâber Cezâyir Beylerbeyliğine getirdi. Ayrıca tersâneyi yeni tesisât ve ilâvelerle genişletti.
Barbaros Hayreddîn Paşa, Osmanlı Devleti hizmetine girdikten ve bir takım muvaffakiyetlerden sonra, İspanyolların meşhur denizcisi Andrea Doria kumandasında bulunan büyük Haçlı donanmasını 27 Eylül 1538’de müstesnâ bir zaferle imhâ etti. Pâdişâh her tarafa fetihnâmeler göndererek şenlikler yapılmasını emretti. Osmanlı Devleti bu sûretle karadaki hâkimiyetine ilâveten deniz hâkimiyetini de tam elde etti (Bkz. Preveze Deniz Zaferi). Öte yandan Kânûnî, Süveyş’te kurduğu donanma ile Kızıldeniz’i ve Arabistan sâhillerini emniyete aldı. Avrupalıları Hindistan sâhillerinden uzaklaştırdı. Hadım Süleymân Paşa kumandasında büyük toplarla donatılmış Süveyş donanması harekete geçerek Aden’i ve Arabistan sâhillerini kurtardıktan ve Portekizlileri mağlub ettikten sonra, Gücerât sâhillerine kadar vardı ve Hind Denizindeki bu faâliyetler, Pîrî Reis, Murâd Reis ve Seydi Ali Reis dönemlerinde de devâm etti.
Osmanlı donanmasının en büyük âmiri önceleri kaptan veya kapudan paşa ve 16. yüzyıl başlarında da kapudan-ı deryâ veya kapdân-ı deryâ denilen deryâ beyi idi. Ancak eski kaptanlardan Kemâl Reis, Pîrî Reis, Murâd Reis, Seydi Ali Reis, Turgut Reis, Sâlih Reis gibi meşhur denizcilerimize 16. asırda kaptan denilmeyip, reis denilmiş, daha sonraları kaptan tâbiri tamâmiyle yerleşmiştir.
Kaptan olan reisleri diğer reislerden ayırmak için hassa reisi denilirdi. On altıncı yüzyıldan sonra ise, bir harp gemisini idâre edenlere reis ve bir filoya kumanda edenlere de kaptan denilmeye başlandı. 1682 senesinden îtibâren donanmanın kaptan paşadan sonra gelen büyük amirallerine sırasıyla; kapudâne, patrona ve riyâle isimleri verilip diğer kalyon ve sâire süvârileri kaptan diye anılmaya başlandılar.
Donanmada kalyon kullanılmaya başlanmadan evvel kürek devrinde hassa kaptanları, gemi azabları bölükbaşıları olan reislerden tâyin edilirlerdi. Her gemideki efrâd, kaptanın emri altındaydı. Bunlar gemilerine fener takarlardı. Bu devirde kaptan olabilmek için cenkte düşman gemilerinden birini zaptetmek şarttı.
Osmanlı harp gemileri Gelibolu ve İstanbul tersânelerinden başka, Karadeniz, Marmara ve Akdeniz sâhillerindeki birçok iskele ve mevkilerde yapılırdı. Donanmaya olan ihtiyâç sebebiyle bu tersânelerde yapılacak gemilerin miktar ve nevileri hükûmet tarafından o mahallin kâdılarına bildirilir ve müddeti de tâyin olunurdu. Bunların inşâsı için îcâb eden malzeme ile mühendis ve ustalar ya mahallinden tâyin olunur veya gönderilirdi. On yedinci asrın ortalarına kadar her sene kırk kadırga yapmak kânundu. Ancak ihtiyaç hâlinde bu sayı daha da arttırılabilirdi. Nitekim İnebahtı mağlûbiyetinden sonra Osmanlı Devleti, bir kış esnâsında, yâni beş ay zarfında İstanbul ve Gelibolu tersâneleri de dâhil olmak üzere evvelkisinden daha muazzam ve bütün levâzımatıyla techiz edilmiş bir donanma yaptırmıştı. Sonraki târihlerde bu kânun terk edilmiş ve kalyon inşâsı ehemmiyet kazanmıştı.
Osmanlıların kullandıkları gemiler, muâsırı olan denizci devletlerinki gibi kürekli-yelkenli ve yalnız yelkenli olmak üzere iki kısımdı. Kürekle yürüyen gemilere umûmî tâbirle çekdiri denilirdi. Çektirilerin en küçüğü karamürsel, en büyüğü ise baştarda idi. Çektirilerin büyüklerinden olan kadırga, yelken devrine, yâni kalyonculuğun birinci safa geçtiği târihe kadar Osmanlı donanmasının esâsını teşkil ederdi. Ancak 18. asır başlarından îtibâren kadırgalar eski ehemmiyetlerini kaybetmiş ve tedrici sûrette vazîfelerini kalyonlara devretmeye başlamışlardı. Bunun için Üçüncü Ahmed devrinden başlayarak sayıları azaltılan kadırgalar, Birinci Abdülhamîd devrinde sona erdi ve kadırga nevinden olarak yalnız kaptan paşa baştardası kaldı.
Osmanlı donanmasında hizmet eden azaplar, leventler, kürekçiler, aylakçılar, kalyoncular, gabyarlar ve sudagabalar gibi muhtelif hizmet efrâdı vardı. On altıncı yüzyılda, Türk korsan gemilerinde çalışan ve Akdeniz’de faaliyette bulunan güçlü kuvvetli denizcilere levend denilirdi Bu sebeple korsan Türklerden Osmanlı donanması hizmetine girmiş muhârip askere “levend” ismi verilmiştir. Dâimî bahriye sınıfından olan leventlerin muayyen maaşları vardı. Leventler gemilerde karakollukçuluk eder ve muhâfaza hizmetinde bulunurlardı.
Osmanlı donanması 16. yüzyıl boyunca, 17. yüzyıl ortalarına kadar Karadeniz ile Akdeniz’in hâkimi olarak, ihtişamlı bir şekilde denizlerde seyrediyordu. Ancak onu ileriye dönük işler yapmaya sevk edecek sebepler ve ihtiyâçlar yok gibiydi. Buna karşılık Karadeniz ve Akdeniz’deki ticâret ve gelirlerini kaybeden Avrupa ülkeleri, açık denizlerden doğuya ulaşıp, buraların zenginliklerinden faydalanma yollarını arayıp buldular ve Uzakdoğu ülkelerine birçok seyahatlerde bulundular. Bu seyâhatleri sırasında denizcilik sâhasında pekçok bilgi ve tecrübe kazandılar. Donanmalarını bu bilgi ve tecrübeleri ile geliştirip tamâmen kalyonlarla techiz ettiler ve denizcilik mektepleri açtılar. Bu durum, denizlerdeki üstünlüğün Venedik’e geçmesine sebeb oldu. Ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru Amcazâde ve Mezomorta Hüseyin paşaların kaptanlığı dönemlerinde adedi artırılan kalyonlar sâyesinde donanmada üstünlük tekrar ele geçirildi. Sakız Adası, Venediklilerden geri alındı. Bu üstünlük 1770 senesindeki Çeşme mağlûbiyetine kadar 80 sene müddetle devâm etti. Bu târihte yakılan donanmamızda 5000 denizcimiz şehid düştü. Bunun üzerine 1773’te donanmaya personel yetiştirecek ve gemi yapacak ustalar ile mühendisler yetiştirmek üzere yerli ve yabancı hocaların ders verdiği Bahriye Mektebi açıldı.
Üçüncü Selim zamânında 1787-1792 Türk-Rus Harbinden sonra çekirdekten denizci olan Küçük Hüseyin Paşa kapdân-ı deryâ olunca Osmanlı donanmasının modernize edilmesinde önemli adımlar atıldı. Bu gelişmeler Sultan Abdülmecîd Han zamânında da devâm etti. Kuvvetli bir donanma gücüne sâhib olmadıkça savaşlarda netîce alınamayacağını bilen Sultan Abdülazîz Han, Osmanlı bahriyesine husûsî bir alâka gösterdi. Bu zamanda donanma, asrın teknik gelişmelerine göre techiz edilerek, personel eğitimine ehemmiyet verildi ve tersanelerde buharlı gemiler yapıldı. Bu sâyede Osmanlı donanması İngiltere ve Fransa donanmalarından sonra dünyânın en kuvvetli donanması durumuna geldi.
Nitekim donanmanın bu gücü sâyesinde Osmanlı denizcileri İkinci Meşrûtiyet döneminde Türk-İtalyan Savaşında denizaşırı uzak bölgelere önemli ölçüde silah taşımıştır. Denizcilerimiz, Balkan Harbinde bir yandan gemilerini onarıp, öte yandan ordunun ikmâl nakliyâtını başarmışlar ve Birinci Dünyâ Harbinin dört yılında bitmez tükenmez bir enerji ile çalışmışlardır. Kurtuluş Savaşında da cephenin ihtiyâcı olan cephâneyi bulup taşımışlardır. Donanma bu faaliyetleri yürütürken, tamâmen Sultan Abdülazîz zamânında ulaştığı muazzam gücünden istifâde etmiştir.
Alm. Flotte, festbeleuchtung, Fr. Fele İmperial, Forces navales, İng. Naval forces. Fleet. Osmanlı târihi tâbirlerinden. Başlıca iki ayrı konuda değişik mânâlara gelmektedir. Bunlardan birincisi, günümüzde de kullanılan, deniz kuvvetleri ve teşkilâtıdır. Osmanlı Devletinin donanmasına “Donanma-yı Hümâyûn” denilirdi.
Genel olarak bu mânâda donanma, bir devletin dış güçlere karşı denizde kendisini savunabilmesi ve kendi bölgesindeki denizlerine hâkim olabilmesi için denizde yüzer birlikler, karada ikmâl ve cephâneliklerden oluşan kuvvet birliğidir.
Milletler karada, havada en son model silâh ve cihazlarla savunmalarını en yüksek dereceye çıkarmak; askerlerini en iyi şekilde eğitmek için durmadan çalışmaktadırlar. Denizde de bu üstünlüklerini donanma ile gerçekleştirmektedirler. Her devlet mâlî ve askerî gücü oranında donanmaya sâhib olmakta ve bu nisbette uzak denizlerin milletler arası sularını kontrol altında bulundurmaktadır. Bunu yaparken her türlü ana ve yardımcı gemiden; ayrıca kara tesislerinden de faydalanmaktadırlar. Açık denizlerde uçak gemileri, muhripler, denizaltılar ve bu gemilerin her türlü ihtiyâcını karşılayan yardımcı motorin ve kuru yük malzeme gemileri görev yapmaktadır. Boğaz ve liman girişleri liman kontrol merkezleri ile, sâhiller ise sâhil koruma birliklerine âit sâhil koruma süratli botlarıyla korunur. Bu deniz birliklerinin hepsi donanma şümûlü içindedir.
Osmanlıların Akdeniz’de hâkimiyet kurmaları donanmalarının güçlü olması ile olmuştur. (Bkz. Donanma-yı Hümâyûn)
Donanmanın ikinci mânâsı, Osmanlı Devletinde mübârek günlerde, bayramlarda, Osmanlı ordularının zafer dönüşlerinde, pâdişâhların çocuklarının doğumlarında ve düğünlerde yapılan şenlik ve gösterilere verilen isimdir. Düğün ve sünnet düğünleri dolayısıyla yapılan şenlik ve gösterilere “Sûr-i Hümâyûn” adı veriliyordu. Bu şenlikler ve gösteriler, üç gün üç geceden az, kırk gün kırk geceden de çok olmazdı. Fakat istisnâ teşkil edip, kırk gün kırk geceden daha fazla süren donanmalar da olmuştur. Bu donanmalar esnâsında, denizde ve karada fener alayları, ışıklandırmalar tertib edilir, top, tüfek ve fişek atışları yapılır, çeşitli oyun ve yarışlar tertib edilirdi. Bu millî ve köklü Osmanlı geleneği, devrin târihçileri tarafından kaydedilmiştir. Ayrıca bu devrin ünlü şâir ve edebiyâtçıları, manzum ve mensur olarak bu mesut şenlikleri eserleriyle dile getirmişlerdir. Böylece edebiyâtımızın parlak sayfalarına yenileri eklenmiş oldu. Meselâ, düğün şenlikleri adına “Sûrnâme”ler, büyük zaferler adına “Zafernâme”ler, bayramlar için “Iydiyye”ler, Ramazân-ı şerîflerdeki şenlikler ve donanmalar için “Ramazânnâme”ler, Mi’râc geceleri için “Mi’râciyye”ler, Mevlid geceleri için “Mevlid” kasîdeleri yazıldı. Bu millî kültür mahsûlleri, asırlarca zevk, lezzet ve rûhâniyetleriyle gönüllerden gönüllere akarak devâm ede geldi. Bu donanma ve şenlikler İslâm dîninin çizdiği meşrû sınırları taşmazdı. Donanmaları, başta pâdişâhlar olmak üzere, sadrâzamlar, vezirler ve diğer devlet erkânı da teşrif ederek neşe, sevinç ve saâdeti halkla paylaşırlardı.
Bu şenliklere, yabancı devlet adamları, büyük elçiler de dâvet edilirlerdi. Donanmalar hem karada hem de denizde tertib edilirdi. Şehzâdelerin, özellikle de ilk şehzâdelerin doğumları münâsebetiyle yapılan donanmalar, diğerlerinden daha uzun süre yapılırdı. Meselâ, Sultan Üçüncü Ahmed Han, ilk oğlu Şehzâde Mehmed Efendinin doğumunda, beş gün beş gece donanma yapılmasını fermân eylemişti. İkinci oğlu Şehzâde Selim Efendi için de, üç gün üç gece donanma şenlikleri yapıldı. Pâdişâh ve devlet erkânından başka, halk da şehzâdelerin doğumuna pek sevinir ve ehemmiyet verirdi. Bâzı defâlar, doğumlarda, donanma şenlikleri yapılmayıp, fukarâya sadaka, tekke ve zâviyelere yardım yapılarak halkın gönlü alınırdı. Bâzan da, yangın çıkması endişesiyle, donanmalara izin verilmezdi.
Donanma şenliklerini düzenlemekle görevli memura, “Donanma Muhtesibi” denilirdi. Donanmalar esnâsında, İstanbul’un çarşı ve câmileri, pazar yerleri, hanlar, hâneler, limandaki gemiler, özellikle saraylar, baştanbaşa çeşitli renkte kıymetli kumaşlarla, bayrak ve flamandıralarla tezyin edilirdi. Mahyalar ve fener alayları yapılırdı. Gündüzleri, Sultanahmed Meydanında, İbrâhim Paşa Sarayında, Bâb-ı Hümâyûnda, Alay Köşkü önünde, Dolmabahçe Sarayında, Vaniköyü’nde ve diğer eğlence ve mesire yerlerinde tertib edilirdi. Geceleri şehir baştanbaşa ışıklarla donatılır, belirli aralıklarla top, tüfek atışları yapılırdı. Fişekler fırlatılırdı.
Donanmalar, pâdişâhların fermânıyla îlân ve tesbit edildikten sonra, fermanın sadrâzamın otağına gelmesiyle birlikte başlardı. Kalabalık dolayısıyla düzenin bozulmaması için “tulumcu” denen özel görevliler tâyin edilirdi. Donanmaların masrafına, başta pâdişâhlar ve diğer devlet erkânı olmak üzere, halk da kendi çapında katılırdı. Fukarâya sadaka, hediye dağıtılır, nefis ziyâfetler çekilirdi. Böylece halk mesrur ve mesut edilirdi.
On dokuzuncu asırda (1843) İstanbul’da bulunan tanınmış Fransız edibi Gerard de Nerval o yılın Ramazânının birinci gününde gördüğü sevinç ve şenlikleri hayranlıkla dile getirmeye çalışmış, İstanbul’un temizlik ve zerâfetine, halkının nezâketine, burada tattığı huzur ve saâdete hayran kalmıştı. Yazdığı hâtıralarda bunları gıptayla dile getirmektedir.
1858 yılında, Sultân Abdülmecîd Han dört şehzâdesini birden sünnet ettirmişti. Bu münâsebetle, İstanbul’da Sakızağacı’ndan Ihlamur’a kadar arâzi seçildi. Bugün buraya Topağacı denilmektedir. Nişantaşı’nın altındadır. Sayısız ve pek süslü çadırlar kuruldu. Rengarenk âvizeler içinde on binlerce mum, geceleri ortalığı âdetâ gün gibi aydınlatıyordu. Zaten bütün İstanbul donatılmıştı. Dört şehzâde ile birlikte, tam 10.000 Müslüman evlâdı da sünnet edildi. Uzak şehirlerden ana babalarıyla gelenler ve bu şenliklere katılanlar da çoktu. Tek kelimeyle, şâhâne bir şenlikti.
Fransızlar böyle şenliklere “Fete İmperial” adını verirlerdi. Fakat, onların tasavvur ve hayallerinin ulaşamayacağı hâlisâne merhamet ve şefkatin semeresi olan bu donanma şenlikleri, onların şenliklerine hiç benzemez, sünnet edilecek çocuklar, özellikle fakir âilelerden seçilirdi. Devlet erkânının çocukları da, yine bu düğünler sırasında sünnet edilirdi. Böyle düğünler devletle tebeanın gönülden kaynaşması ve sevişmesinin, derin bir muhabbet ve şefkatin semeresidir ve Osmanlı toplumunun tam bir huzur cemiyeti olduğunu göstermektedir.
Bu donanmalar sırasında, Osmanlı toplumunun kuruluşları, bütün sanat erbâbı yeni hamleler kaydederlerdi. Devlet ve tebeanın, sanat ve edebiyâtın ve tekniğin bütünleştiği böylesine leziz bir kültür geleneğine, hiçbir millet sâhib olmamıştır. Batı dünyâsında yapılan şenlik ve eğlenceler, iğrenç bir sefahat ve ahlâksızlık ve zulüm örneği olarak, insanlık târihinin sayfalarını karartmıştır. Bu Osmanlı şenliklerini bizzat müşâhade eden yabancı bilgin, târihçi ve devlet adamları bile hayranlık ve takdirlerini belirtmektedirler.
DONANMA-YI HÜMÂYÛN
Osmanlı deniz kuvvetleri. Medeniyet dünyâsına eski ve târihî hayâtiyetini veren, Akdeniz’e hâkimiyet cihângirlik dâvâsının başlıca unsurlarından biriydi. Roma’nın bu denize hâkimiyeti, onun cihângirlik vasıflarındandı. Bu sebeple onlar Akdeniz’e Mare Nostrum (Bizim deniz) diyorlardı. Şarkî Roma (Bizans) İmparatorluğu da İslâmiyetin zuhûruna kadar bu hâkimiyeti elinde tuttu. Görülen lüzum üzerine hazret-i Muâviye’den îtibâren Müslümanlar süratle denizciliğe başladılar. Az zamanda Akdeniz hâkimiyetini ele geçirdiler ve bir kısım kuzey sâhilleri müstesnâ, bütün kıyılarına hâkim oldular. Müslümanların fetihleri ve medeniyetleri gibi Akdeniz’e hâkimiyetleri de o derece kuvvetli olmuş ve asırlarca sürmüştür.
Ancak 12 ve 13. yüzyıllarda vukûbulan Haçlı saldırıları donanma faaliyetlerinin uzun süre aksamasına sebeb oldu.
On üçüncü ve on dördüncü asırlarda Mısır-Suriye Türk Memlûkleri, Akdeniz’in doğusunda ancak mevzî bir kudrette deniz kuvvetine sâhip bulunuyorlardı. Bununla berâber Türkler, Anadolu’ya gelişlerinden bir müddet sonra denizlere hâkim olmanın lüzûmunu duydular. İlk teşebbüse, İzmir’de küçük bir devlet kuran Çaka Bey tarafından girişildi. Çaka Bey, büyük bir gayretle vücûda getirdiği donanmayla adaları zaptetti ve İstanbul muhâsarasına hazırlandı. İlk Türkiye Selçuklu Sultanı Süleymân Şahın ölümünden sonra İznik Türk beyleri de Marmara’da Bizans’a karşı bir donanma inşâsına başladılar. Fakat imparatorun deniz kuvvetleri bu tesisleri tahrib etti. Türkiye Selçukluları ancak 13. asır başlarında Akdeniz’de Antalya ve Alâiye, Karadeniz’de ise Sinop ve Samsun limanlarında tersâne kurup, donanmalar ortaya koydular. Daha sonra Karadeniz’de Sinop beyleri, Adalar (Ege) Denizinde Aydınoğulları ve Karesioğulları, Akdeniz’de Antalya beyleri denizcilikte bir hayli ilerlediler. Bilhassa Aydınoğulları deniz gazâ ve seferleriyle adaları ve sâhilleri hâkimiyetleri altına aldılar.
Osmanlı Devletinin ilk zamanlarında İzmit, Gemlik taraflarının ve daha sonra Karesi ilinin elde edilmesi Osmanlıları tabiî olarak denizle alâkadar etti. Nitekim Karesi Beyliği gemilerinden de istifâde edilerek Rumeli’ye geçildikten sonra, 1390 yılında Gelibolu’da ehemmiyetli bir tersâne vücûda getirildi. Bu ilk devirler Osmanlı denizciliğinin acemilik zamânı olup, denizde pek kuvvetli ve mâhir olan Venediklilerle boy ölçüşebilecek kudrette değildi. Bununla berâber bâzı muvaffakiyetsizliklere rağmen, günden güne tecrübeli bir Osmanlı denizciliği vücûda gelmekteydi. Çünkü İkinci Murad Hanın gösterdiği ihtimam netîcesinde Osmanlı donanması, Trabzon-Rum İmparatorluğunu denizden tehdid edecek kadar kuvvetlenip, deniz harekâtına alışmıştı. Fâtih Sultan Mehmed İstanbul’u aldıktan sonra, burayı Akdeniz’den gelecek bir tehlikeye karşı muhâfaza için Çanakkale Boğazını tahkim etmekle berâber donanmaya da ehemmiyet verdi. Nitekim donanmanın desteğiyle, İmroz, Limni, Taşoz, Semendirek, Midilli ve Eğriboz adaları fethedildi. Sakız ve Sisam vergiye bağlandı. Bilâhare Akdeniz’de korsanlık eden Türk leventleri reislerinden meşhur Kemâl Reisin Osmanlı Devleti hizmetine girmesi, donanmaya yeni bir canlılık kattı. Akdeniz’deki deniz seferleri İspanya sâhillerine kadar uzadı. Sultan İkinci Bâyezîd döneminde gemicilik daha da gelişti. Antalya Vâlisi Şehzâde Korkut, Akdeniz’de yelken açan Müslüman denizcilerin hâmisi oldu.
Yavuz Sultan Selim, İslâm dünyâsına hâkim olunca, Avrupa’nın fethine girişmek maksadıyle büyük bir gemi inşâ faaliyetine ve tersâneler yapılmasına başladı ve bir donanma kurmaya yöneldi. O tarihe kadar Osmanlıların asıl tersânesi olan Gelibolu’dan başka, Haliç’te de mükemmel bir tersâne inşâ ettirdi. Eldeki yüz kadırgalık donanmayı kâfi görmeyerek gemileri çoğalttı. Yüz kadırga, yirmi fosta, yirmi bir barça, üç büyük yelkenli ve altı perkendi olmak üzere mevcut miktara yüz elli gemi daha ilâve etti. Böylece o, karadaki zaferlerine paralel olarak denizcilikte Akdeniz hâkimiyetini elde etmek yoluna gitti. Fakat bu büyük tasavvurlarını gerçekleştirmeye ömrü kifâyet etmedi.
Yavuz Sultan Selim’in bu niyeti, oğlu Kânûnî Sultan Süleymân tarafından gerçekleştirildi. Kânûnî zamânında Akdeniz hâkimiyetinin elde edilmesinde, başlangıçta Osmanlı Devletinin emrinde olmayan Barbaros Hayreddîn ve arkadaşlarının çok büyük rolü oldu. Kânûnî Sultan Süleymân Macaristan’da zaferler kazanırken onlar da aynı yılda yâni 1525’te Akdeniz’in kuzey sâhillerini vurup, pekçok Hıristiyan gemilerini esir alıyorlardı. İmparator Şarlken’in Barbaros’a karşı gönderdiği Kaptan Andrea Doria mağlub oldu ve Septe Boğazını aşarak kaçtı. Türk denizcileri İspanyolların zulmüne uğrayan 70.000 Endülüs Müslümanını Kuzey Afrika sâhiline çıkardı. Bu büyük zafer üzerine Kânûnî, Barbaros’u 1533’te İstanbul’a dâvet etti. Hayreddîn Paşa, merâsimle karşılandığı huzûrda, kendisini ve Cezâyir beyliğini pâdişâhın emrine verdiğini bildirdi. Kânûnî Sultan Süleymân da bu büyük denizciyi donanma umûm kumandanlığı ile berâber Cezâyir Beylerbeyliğine getirdi. Ayrıca tersâneyi yeni tesisât ve ilâvelerle genişletti.
Barbaros Hayreddîn Paşa, Osmanlı Devleti hizmetine girdikten ve bir takım muvaffakiyetlerden sonra, İspanyolların meşhur denizcisi Andrea Doria kumandasında bulunan büyük Haçlı donanmasını 27 Eylül 1538’de müstesnâ bir zaferle imhâ etti. Pâdişâh her tarafa fetihnâmeler göndererek şenlikler yapılmasını emretti. Osmanlı Devleti bu sûretle karadaki hâkimiyetine ilâveten deniz hâkimiyetini de tam elde etti (Bkz. Preveze Deniz Zaferi). Öte yandan Kânûnî, Süveyş’te kurduğu donanma ile Kızıldeniz’i ve Arabistan sâhillerini emniyete aldı. Avrupalıları Hindistan sâhillerinden uzaklaştırdı. Hadım Süleymân Paşa kumandasında büyük toplarla donatılmış Süveyş donanması harekete geçerek Aden’i ve Arabistan sâhillerini kurtardıktan ve Portekizlileri mağlub ettikten sonra, Gücerât sâhillerine kadar vardı ve Hind Denizindeki bu faâliyetler, Pîrî Reis, Murâd Reis ve Seydi Ali Reis dönemlerinde de devâm etti.
Osmanlı donanmasının en büyük âmiri önceleri kaptan veya kapudan paşa ve 16. yüzyıl başlarında da kapudan-ı deryâ veya kapdân-ı deryâ denilen deryâ beyi idi. Ancak eski kaptanlardan Kemâl Reis, Pîrî Reis, Murâd Reis, Seydi Ali Reis, Turgut Reis, Sâlih Reis gibi meşhur denizcilerimize 16. asırda kaptan denilmeyip, reis denilmiş, daha sonraları kaptan tâbiri tamâmiyle yerleşmiştir.
Kaptan olan reisleri diğer reislerden ayırmak için hassa reisi denilirdi. On altıncı yüzyıldan sonra ise, bir harp gemisini idâre edenlere reis ve bir filoya kumanda edenlere de kaptan denilmeye başlandı. 1682 senesinden îtibâren donanmanın kaptan paşadan sonra gelen büyük amirallerine sırasıyla; kapudâne, patrona ve riyâle isimleri verilip diğer kalyon ve sâire süvârileri kaptan diye anılmaya başlandılar.
Donanmada kalyon kullanılmaya başlanmadan evvel kürek devrinde hassa kaptanları, gemi azabları bölükbaşıları olan reislerden tâyin edilirlerdi. Her gemideki efrâd, kaptanın emri altındaydı. Bunlar gemilerine fener takarlardı. Bu devirde kaptan olabilmek için cenkte düşman gemilerinden birini zaptetmek şarttı.
Osmanlı harp gemileri Gelibolu ve İstanbul tersânelerinden başka, Karadeniz, Marmara ve Akdeniz sâhillerindeki birçok iskele ve mevkilerde yapılırdı. Donanmaya olan ihtiyâç sebebiyle bu tersânelerde yapılacak gemilerin miktar ve nevileri hükûmet tarafından o mahallin kâdılarına bildirilir ve müddeti de tâyin olunurdu. Bunların inşâsı için îcâb eden malzeme ile mühendis ve ustalar ya mahallinden tâyin olunur veya gönderilirdi. On yedinci asrın ortalarına kadar her sene kırk kadırga yapmak kânundu. Ancak ihtiyaç hâlinde bu sayı daha da arttırılabilirdi. Nitekim İnebahtı mağlûbiyetinden sonra Osmanlı Devleti, bir kış esnâsında, yâni beş ay zarfında İstanbul ve Gelibolu tersâneleri de dâhil olmak üzere evvelkisinden daha muazzam ve bütün levâzımatıyla techiz edilmiş bir donanma yaptırmıştı. Sonraki târihlerde bu kânun terk edilmiş ve kalyon inşâsı ehemmiyet kazanmıştı.
Osmanlıların kullandıkları gemiler, muâsırı olan denizci devletlerinki gibi kürekli-yelkenli ve yalnız yelkenli olmak üzere iki kısımdı. Kürekle yürüyen gemilere umûmî tâbirle çekdiri denilirdi. Çektirilerin en küçüğü karamürsel, en büyüğü ise baştarda idi. Çektirilerin büyüklerinden olan kadırga, yelken devrine, yâni kalyonculuğun birinci safa geçtiği târihe kadar Osmanlı donanmasının esâsını teşkil ederdi. Ancak 18. asır başlarından îtibâren kadırgalar eski ehemmiyetlerini kaybetmiş ve tedrici sûrette vazîfelerini kalyonlara devretmeye başlamışlardı. Bunun için Üçüncü Ahmed devrinden başlayarak sayıları azaltılan kadırgalar, Birinci Abdülhamîd devrinde sona erdi ve kadırga nevinden olarak yalnız kaptan paşa baştardası kaldı.
Osmanlı donanmasında hizmet eden azaplar, leventler, kürekçiler, aylakçılar, kalyoncular, gabyarlar ve sudagabalar gibi muhtelif hizmet efrâdı vardı. On altıncı yüzyılda, Türk korsan gemilerinde çalışan ve Akdeniz’de faaliyette bulunan güçlü kuvvetli denizcilere levend denilirdi Bu sebeple korsan Türklerden Osmanlı donanması hizmetine girmiş muhârip askere “levend” ismi verilmiştir. Dâimî bahriye sınıfından olan leventlerin muayyen maaşları vardı. Leventler gemilerde karakollukçuluk eder ve muhâfaza hizmetinde bulunurlardı.
Osmanlı donanması 16. yüzyıl boyunca, 17. yüzyıl ortalarına kadar Karadeniz ile Akdeniz’in hâkimi olarak, ihtişamlı bir şekilde denizlerde seyrediyordu. Ancak onu ileriye dönük işler yapmaya sevk edecek sebepler ve ihtiyâçlar yok gibiydi. Buna karşılık Karadeniz ve Akdeniz’deki ticâret ve gelirlerini kaybeden Avrupa ülkeleri, açık denizlerden doğuya ulaşıp, buraların zenginliklerinden faydalanma yollarını arayıp buldular ve Uzakdoğu ülkelerine birçok seyahatlerde bulundular. Bu seyâhatleri sırasında denizcilik sâhasında pekçok bilgi ve tecrübe kazandılar. Donanmalarını bu bilgi ve tecrübeleri ile geliştirip tamâmen kalyonlarla techiz ettiler ve denizcilik mektepleri açtılar. Bu durum, denizlerdeki üstünlüğün Venedik’e geçmesine sebeb oldu. Ancak 17. yüzyılın sonlarına doğru Amcazâde ve Mezomorta Hüseyin paşaların kaptanlığı dönemlerinde adedi artırılan kalyonlar sâyesinde donanmada üstünlük tekrar ele geçirildi. Sakız Adası, Venediklilerden geri alındı. Bu üstünlük 1770 senesindeki Çeşme mağlûbiyetine kadar 80 sene müddetle devâm etti. Bu târihte yakılan donanmamızda 5000 denizcimiz şehid düştü. Bunun üzerine 1773’te donanmaya personel yetiştirecek ve gemi yapacak ustalar ile mühendisler yetiştirmek üzere yerli ve yabancı hocaların ders verdiği Bahriye Mektebi açıldı.
Üçüncü Selim zamânında 1787-1792 Türk-Rus Harbinden sonra çekirdekten denizci olan Küçük Hüseyin Paşa kapdân-ı deryâ olunca Osmanlı donanmasının modernize edilmesinde önemli adımlar atıldı. Bu gelişmeler Sultan Abdülmecîd Han zamânında da devâm etti. Kuvvetli bir donanma gücüne sâhib olmadıkça savaşlarda netîce alınamayacağını bilen Sultan Abdülazîz Han, Osmanlı bahriyesine husûsî bir alâka gösterdi. Bu zamanda donanma, asrın teknik gelişmelerine göre techiz edilerek, personel eğitimine ehemmiyet verildi ve tersanelerde buharlı gemiler yapıldı. Bu sâyede Osmanlı donanması İngiltere ve Fransa donanmalarından sonra dünyânın en kuvvetli donanması durumuna geldi.
Nitekim donanmanın bu gücü sâyesinde Osmanlı denizcileri İkinci Meşrûtiyet döneminde Türk-İtalyan Savaşında denizaşırı uzak bölgelere önemli ölçüde silah taşımıştır. Denizcilerimiz, Balkan Harbinde bir yandan gemilerini onarıp, öte yandan ordunun ikmâl nakliyâtını başarmışlar ve Birinci Dünyâ Harbinin dört yılında bitmez tükenmez bir enerji ile çalışmışlardır. Kurtuluş Savaşında da cephenin ihtiyâcı olan cephâneyi bulup taşımışlardır. Donanma bu faaliyetleri yürütürken, tamâmen Sultan Abdülazîz zamânında ulaştığı muazzam gücünden istifâde etmiştir.
DON KİŞOT (Don Quixote)
İspanya’nın Alcala şehrinde doğan ve bir cerrahın oğlu olan Miguel de Cervantes Saavedra (1547-1616)nın romanı. Cervantes bu eserle şöhret bulmuştur. Eserin ilk kısmını El Ingenioso Hidalgo don Quixote de la Mancha adıyla 1605 yılında yayınladı ve büyük bir rağbet gördü. Arkasından Avellaneda (Meçhul Bir Kimse) adı ile Don Kişot’un sözde ikinci kısmını ortaya koydu ise de, asıl ikinci kısmını 1616 yılında yayınladı.
Don Kişot, küçük bir köy azilzâdesidir. Şövalye romanlarını okuya okuya dimağı karışmıştır. Silahdâr olan Sanşo Pansa (Sancho Pança) ile birlikte serserice bir şövalye hayâtı sürmek ister. Böylece bütün dünyâda zevkle okunan sergüzeştler ortaya çıkar. Bunlar; kahraman olarak Don Kişot’un yel değirmenlerine karşı savaşı; kürek cezâsına çarptırılanların onun tarafından kurtarılması; arabaya hücûmu; bir otelde Sanşo Pansa’nın bir örtü içinde havaya sıçratılması; hizmetçi Maritornes’un mârifetleri; Don Kişot’un hayâlinde yaşattığı Dülsine du Tobosa (Dulcinee du Toboso) adlı sevgilisi ile geçirdiği mâcerâlar; Sanşo Pansa’nın vâli tâyin edilmesi ve adâletle iş yapması gibi hâdiselerdir. Bu vak’alardan başka asıl konu ile ilgili olmayan hikâyeler de Don Kişot romanında yer almaktadır.
Kahraman olarak asıl Don Kişot; Rossinante adlı atının üstünde, başında miğfer, elinde mızrak uzun, zayıf ve üzüntülü bir çehre ile görünen ve okuyucunun hâfızasına bu şekilde nakşedilmiş Figür şövalyesidir. Tabiî eşeğinin üstünde iki heybesi arasında yerleşen, Don Kişot’un zıddına şişman ve kısa olan Şanso’ya da onun yanında yer vermek gerekir. Zâten asıl romanı roman yapan kahramanlar bunlardır.
Romanda düşünce ile, uygulamalı hayat karşı karşıya gelmektedir. Zıtlık, zâten beşer fikrinin iki kutbu olan Don Kişot ve Sanşo’da mevcuttur. Don Kişot, sâbit fikirler bir yana; aklın, asâletin ve kibârlığın timsâlidir. Ağzından güzel sözler çıkar. Sanşo ise değişik bir akla sâhiptir. Bu onun atasözlerine ve tecrübelere bağlılığından ileri gelmektedir.
Günlük konuşmaya giren Don Kişot kelimesi asıl mânâsını Don Kişot romanının kahramanından alır. Kelimenin “iyilik ve yardım sever” mânâsı yanında “deli ve gösteriş meraklısı, şöhrete düşkün” mânâsı da vardır. Böylece Don Kişot başka milletlerin yanında bizim de günlük dilimizde yer almıştır.
İspanya’nın Alcala şehrinde doğan ve bir cerrahın oğlu olan Miguel de Cervantes Saavedra (1547-1616)nın romanı. Cervantes bu eserle şöhret bulmuştur. Eserin ilk kısmını El Ingenioso Hidalgo don Quixote de la Mancha adıyla 1605 yılında yayınladı ve büyük bir rağbet gördü. Arkasından Avellaneda (Meçhul Bir Kimse) adı ile Don Kişot’un sözde ikinci kısmını ortaya koydu ise de, asıl ikinci kısmını 1616 yılında yayınladı.
Don Kişot, küçük bir köy azilzâdesidir. Şövalye romanlarını okuya okuya dimağı karışmıştır. Silahdâr olan Sanşo Pansa (Sancho Pança) ile birlikte serserice bir şövalye hayâtı sürmek ister. Böylece bütün dünyâda zevkle okunan sergüzeştler ortaya çıkar. Bunlar; kahraman olarak Don Kişot’un yel değirmenlerine karşı savaşı; kürek cezâsına çarptırılanların onun tarafından kurtarılması; arabaya hücûmu; bir otelde Sanşo Pansa’nın bir örtü içinde havaya sıçratılması; hizmetçi Maritornes’un mârifetleri; Don Kişot’un hayâlinde yaşattığı Dülsine du Tobosa (Dulcinee du Toboso) adlı sevgilisi ile geçirdiği mâcerâlar; Sanşo Pansa’nın vâli tâyin edilmesi ve adâletle iş yapması gibi hâdiselerdir. Bu vak’alardan başka asıl konu ile ilgili olmayan hikâyeler de Don Kişot romanında yer almaktadır.
Kahraman olarak asıl Don Kişot; Rossinante adlı atının üstünde, başında miğfer, elinde mızrak uzun, zayıf ve üzüntülü bir çehre ile görünen ve okuyucunun hâfızasına bu şekilde nakşedilmiş Figür şövalyesidir. Tabiî eşeğinin üstünde iki heybesi arasında yerleşen, Don Kişot’un zıddına şişman ve kısa olan Şanso’ya da onun yanında yer vermek gerekir. Zâten asıl romanı roman yapan kahramanlar bunlardır.
Romanda düşünce ile, uygulamalı hayat karşı karşıya gelmektedir. Zıtlık, zâten beşer fikrinin iki kutbu olan Don Kişot ve Sanşo’da mevcuttur. Don Kişot, sâbit fikirler bir yana; aklın, asâletin ve kibârlığın timsâlidir. Ağzından güzel sözler çıkar. Sanşo ise değişik bir akla sâhiptir. Bu onun atasözlerine ve tecrübelere bağlılığından ileri gelmektedir.
Günlük konuşmaya giren Don Kişot kelimesi asıl mânâsını Don Kişot romanının kahramanından alır. Kelimenin “iyilik ve yardım sever” mânâsı yanında “deli ve gösteriş meraklısı, şöhrete düşkün” mânâsı da vardır. Böylece Don Kişot başka milletlerin yanında bizim de günlük dilimizde yer almıştır.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
