MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Forum Statistics
Members:» Members: 7
Latest member:» Latest member: Muhammed
Forum threads:» Forum threads: 5,243
Forum posts:» Forum posts: 5,834

Full Statistics Full Statistics

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)



A) KUTSAL KİTAPLAR

İslâmiyetin iman esaslarından biri de kitaplara imandır. Kitaplara iman etmek her müslümana farzdır.

Yüce Allah kullarına mutluluk ve saadet yollarını göstermek için içlerinden bazılarını peygamber seçmiş; onlardan bir kısmına melek vasıtası ile kitaplar indirmiş; yaşam kanunlarını koymuş, emirler ve yasaklar koymuş; iyiyi kötüyü, doğruyu eğriyi göstererek bunların sonuçları konusunda insanları aydınlatmıştır. Böylece insanlara her iki dünyada da mesut olmanın yolları gösterilmiştir. Bu ilâhî mesajların toplamına "İlâhî Kitaplar." veya "Semavî Kitaplar " denir.

İlâhî kitaplar, insan cihazının bütün hassasiyetini, yapılış özelliklerini muhafaza ederek sürdürebileceği ideal yaşam biçimi, hayat kanunları ve işleyiş kurallarıdır. Yaratılmışların en şereflisi olan insanın, gerek yaratanına, gerekse birbirlerine ve başka varlıklara karşı nasıl hareket edeceklerini, nasıl davranacaklarını ilâhî kitaplar bildirirler. Bilinmesi, inanılması gereken meseleleri ve ibadetleri insanlar, sırf kendi akılları ile bulamazlar. Öldükten sonraki hayat, âhiret ahvali, iman esasları, ibadet çeşitleri ve şartları, kardeşlik ve yardımlaşma şekilleri v.b. pek çok konularda insanlar mukaddes kitaplara müracaat etmek zorunda kalmışlardır. Eğer Cenab-ı Hak ilâhî kitapları göndermeseydi insanlar büyük bir vahşet içine düşerler, denizin ortasında rotasını yitirmiş bir gemiye dönerlerdi.

Ne yazık ki, Hz. Adem (a.s.)´den bizim Peygamberimize kadar gönderilen ilâhî kitaplar, peygamberlerine gönderildikleri şekilleri muhafaza edememişlerdir. Hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar ulaşabileni sadece Kur an-ı Kerîmdir.

Biz kitaplara inanırken, onların Allah´ın gönderdiği ilk orijinal şekillerine inanırız. Onların hepsinin hak ve Allah tarafından olduklarına iman ederiz.


B) KİTAPLARIN ÇEŞİTLERİ


a. Sayfa halinde gelenler: Bunlara suhuf(sayfalar) denir.


10 sayfa Adem Aleyhisselâma
50 sayfa Şit Aleyhisselâma
30 sayfa İdris Aleyhisselâma
10 sayfa İbrahim Aleyhisselâma gelmiştir

b. Dört büyük kitap:

Tevrat: Musa Aleyhisselâma
Zebûr: Dâvut Aleyhisselâma
İncil: İsa Aleyhisselâma
Kur an: Muhammed Aleyhisselâma gönderilmiştir.


C) KUR AN-I KERİM


Kur anı Kerim son peygamber Hz. Muhammet (s.a.v.)e Allah tarafından Cebrail (a.s) aracılığı ile nazil olmuş mukaddes kitapların sonuncusudur. Kur an adı bizzat âyetlerde geçer. " Onlar hâlâ Kur anı gereği gibi düşünmeyecekler mi " ( Nisâ: 82 ).

Kur an-ı Kerîm, Müslümanların mukaddes kitabıdır. Tevrat, Zebur ve İncil de olduğu gibi Kur an da herhangi bir tahrif olmamıştır. Kıyamete kadar da olmayacaktır. Çünkü Allah ( c.c.) Kur anın muhafaza olunacağını bizzat vaat etmiştir. "Kur anı biz inzal ettik, şüphesiz koruyucuları da biziz." (Hicr:9)

a. Nazil Oluşu (Levh-i mahfuzdan yer yüzüne indirilişi)

Kur an-ı Kerîm, âyet âyet, sûre sûre, ihtiyaçlara cevap olarak 23 senede vahiy yoluyla Hz. Peygambere gelmiş, vahiy kâtipleri tarafından yazılmış, yüzlerce hâfız tarafından ezberlenmiş tevatür yoluyla hiçbir değişikliğe ve eksikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir.

Bu mübarek kitap, Peygamberimize 40 yaşında iken nazil olmağa başlamıştır. Milâdî 610 yılının 27 Ramazanında Cebrail (a.s)ın "Oku" emrini getirmesiyle Kuran ın nüzulü başlamış ve 63 yaşında tamamlanmıştır.

O lâfzı, manası, üslubu ve bütün yönleriyle Allah kelâmıdır. O, ebedî bir mucizedir. Hiçbir beşer sözüne benzemez.

Kur an-ı Kerîm 114 suredir. Kur anın ayetleri hususunda ise âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu itibarî olup, esasta bir fark yoktur. Bazı âlimler sûre başlarındaki besmeleleri ve mukattaa harflerinden bir kısmını müstakil âyet saymışlardır. Bazıları da secâvendle ayrılmış olan âyetleri iki ayrı âyet saydıklarından âyet sayısı değişik rakamlarla ifade edilmiştir. Bu Kuran ın kendisinde bir eksiklik veya fazlalık değil, var olanın değişik sayımıdır.

Ebu Amr ed-Dâni ye göre âyetlerin sayısı 6000 dir.
İsmail b. Cafer e göre âyetlerin sayısı 6214 tür.
Ehl-i Mekke ye göre âyetlerin sayısı 6219 dur.
Ehl-i Kûfe ye göre âyetlerin sayısı 6236 dır
Basralılara göre âyetlerin sayısı 6204 tür
Şamlilara göre âyetlerin sayisi 6226 dır
Zemahşerî´ye göre âyetlerin sayısı 6666 dır

Kur anın kelimeleri: 77439, harfleri: 332015 tir.

b. Toplanışı:


Peygamberimize Kur an âyetleri ve sûreleri geldikçe Efendimiz (s.a.v) bunları yanında olan ashabına okurdu. Ashap hem duyduğu Kur an âyetlerini ezberler hem de bir tarafa yazarlardı. Ayrıca nazil olan âyetleri yazmakla vazifeli Müslümanlar vardır ki bunlara "vahiy kâtipleri" denirdi. Böylece Kur an-ı Kerîm, Peygamberimizin sağlığında çok sayıda Müslüman tarafından ezberlenmiş, yazılmış ve vahiy kâtipleri tarafından da yazı ile kaydedilmişti. Ancak ayrı ayrı olan sayfalar toplanmış değildi.

Peygamberimizin vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekir zamanında Yemâme savaşlarında 70 kadar hafız şehit olmuştu. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir e müracaat ederek bizzat Peygamberin sağlığında onun lisanından ezberlenmiş olanlar ölüp gitmeden Kuran ın kitap halinde bir araya getirilmesini teklif etti. Hz. Ebû Bekir bir süre düşünüp, istişare ettikten sonra vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sabit in başkanliginda bir komisyon kurarak titiz bir çalişma yapti. Böylece âyet ve sûreler Hz. Peygamberin, vahiy kâtiplerine bildirdiği tertip üzere bir araya getirildi.

Kur an-ı Kerîm böylece toplanmıştır. Vefatına kadar Hz. Ebû Bekir de kalmış olup sonra ikinci halife Hz. Ömer e geçmiş, daha sonra Hz. Ömer in kızı ve Peygamberimizin eşi olan Hz. Hafsa ya geçmiştir. Titizlikle korunan bu nüsha kutsal bir emanet olarak Hz. Osman a intikal edince ilk nüsha esas olmak üzere adedi çoğaltılarak yediye çıkarılmış ve Müslümanların nüfuz bakımından çoğunlukla oturmakta olduğu büyük şehirlere gönderilmiştir. Bu çoğaltılan nüshalar da büyük bir şuur ve dikkatle muhafaza olunmuştur. Böylece Kur an bir yandan ezber (hıfz) yoluyla bir yandan da toplanıp yazılarak tevatüren (yalan söylemelerine imkân olmayan çok sayıda kalabalık tarafından günümüze kadar bir harf bile tahrif olunmadan) gelmiştir.

Kuran a sevgi ve saygı duymak, gösterdiği yoldan gitmek, her müslümanın borcudur. Kur an yolu, saadet ve hak yoludur.

c. Özellikleri:

Allah Teâlâ Kur an-ı Kerîm e bir takım özellikler vermiştir ki, başka hiçbir kitapta bulunmaz:

Tarihî belgelere ait bütün şartları, içinde toplayan yegâne mukaddes kitap, Kuran dır.

Lâfız ve manası ile beraberce Cenab-ı Hak tarafından vahy olunmuş olup bu konuda Cebrail (a.s) ve Muhammet (s.a.v) sadece vasıta olmuştur. Kur an, Allah Teâlâ nın ezelî kelâmıdır.

Peygamberden zamanımıza kadar tevatür yoluyla nakledilmiş ve tevatür yüz binlerce, milyonlarca insan tarafından zamanımıza kadar devam ettirilmiştir.

Kur an kolayca öğrenme özelliğine sahiptir.

Kur an hem lâfız, hem mana bakımından mucizedir. İnsanda hayranlık uyandıran bir eşsizliğe sahiptir ve benzeri, insanlar tarafından yapılamayacaktır.

Kuran ın bir başka özelliği ise dünyada başardığı büyük değişikliktir. O, (23) yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda yüzyıllar boyunca kökleşip yerleşmiş olan putperestlik ve buna bağlı yüzlerce ahlaksızlığı ve yüz kızartıcı ahlâksız adetleri kökünden silip süpürmüştür. Kuran ın en mühim özelliklerinden biri insan ruhunda meydana getirdiği büyük tesir ve buna paralel olarak yaptığı inkılâptır.

Kur an da çok kısa âyetlerde, çok büyük hakikatler dile getirilmiştir.

Namazlarda zorunlu olarak, namaz dışında hükümlerini öğrenip anlamak gayesi ile sürekli olarak okunur.

Kur an, başka kitaplar gibi belli bir millete ve belli bir zamanin ihtilaçlarini karşilamak üzere degil bütün zamanlarin ihtiyacini karşilamak üzere ve bütün insanliga gönderilmiştir.

Hakiki mümin Allah Teâlânin bütün kitaplarina inanir ve Hak Teâlânin insanlara son kitabi olan Kur an-ı Kerîme sarılır, onun hükümlerine riayet etmeğe çalışır. Kuran ın üstünlüğüne dair Peygamberimizin hadis-i şerifleri çoktur. Peygamberimizin Kur an-ı: "... Allah ın metin bir ipi, açık bir nûru, hikmet dolu bir zikri ve sırat-ı müstakîmdir.. Alimler ona doymaz mattakiler ondan usanmaz, onun ilmini bilen ileri gider, onunla hükmeden adalet eder. Ona sıkı sarılan doğru yola hidayet bulur." hadisi ile ne güzel tanıtmıştır! İslâm âlimleri Kuran ın üstün özelliklerini tanıtmak için ciltler dolusu eserler yazmışlardır
A) MELEKLERİN TARİFİ

Melekler, gözle görülmeyen, yemeyen, içmeyen, çeşitli şekillere girebilen, günah işlemeyen, Allah ın nurdan yaratıklarıdır. Kur an-ı Kerîmde meleklerden çok bahsedilir. Biz bu âyet-i kerîmelerden birkaçını zikretmekle yetinelim:

"... Onlar Allah ın şerefli kullarıdır. Allah ın sözünden önce söz söylemezler ve Onun emrine göre hareket ederler." (Enbiya Suresi: 26 - 27. ayetler)

"O melekler ki Allah Teâlâya, kendilerine emrettikleri şeylerde asla âsî olmazlar, emir olundukları şeyleri yaparlar." ( Tahrim Suresi: 6. âyet ).


B) MELEKLERİN ÖZELLİKLERİ


- Devamlı olarak Allah a ibadet ve itaatle meşgul olurlar,

- Iyilik yaparlar, kötülük yapma kabiliyetleri yoktur,

- Allah a asla isyan etmezler, karşi gelmezler,

- Erkek ve dişileri yoktur,

- Yemezler ve içmezler,

- Uyumazlar, bizim gibi istirahata muhtaç degildirler,

- Gözle görülmezler,

- Evlenmek ihtiyaci onlarda yoktur.

- Nurdan yaratilmişlardir.

- Yorulmak, usanmak nedir bilmezler.

- Gençlik, yaşlilik gibi durumlara onlarda rastlanmaz.

- Bir anda en uzak mesafelere gidebilirler,

- Kanatlari vardir; fakat bu özelliklerini, bizim bildigimiz kanatlarla karşilaştirmamiz dogru olmaz.

- Yerlerde, göklerde, her yerde vardirlar ve her birinin kendisi ne ait vazifeleri vardir. Bu vazifeleri hakkiyla yaparlar.

Biz melekleri göremeyiz; çünkü her şeyin varligi kendine göredir. Bizim göremedigimiz daha nice varliklar var! Ruhumuzu, aklimizi görebiliyor muyuz Ama ruhumuz vardir, ayni zamanda akilliyiz. Aklimizi göremiyoruz diye kendimizi akilsiz sanabilir miyiz Işte melekler de ruh gibi, akil gibi nûrânî bir varlıktır. Sağlam bir akıl bize nasıl doğru yolu gösterirse melekler de bizi hep iyiliğe yönelten kuvvetlerdir. Meleklerin varlığını bütün peygamberler ve ilâhî kitaplar haber vermişlerdir. İlâhî kitaplar peygamberlere melekler vasıtası ile gelmişlerdir. Bunun için, melekleri inkâr etmek aynı zamanda peygamberlerin peygamberliklerini ve ilâhî kitapları da inkâr demektir. Bu ise küfürdür. Böyle bir duruma düşmekten şiddetle kaçınmak lâzımdır.


C) MELEKLERİN ÇEŞİTLERİ


Meleklerin, yapmış oldukları iş ve emr olundukları vazifelere göre çok çeşitleri vardır. Fakat bunların en başında dört büyük melek vardır.

1. Cebrâil Aleyhisselâm: Cenab-ı Hak ile peygamberleri arasında elçilik vazifesi ile emr olunmuştur. Bütün peygamberlere Cenab-ı Hak vahyini bu melek ile bildirmiştir. Bütün meleklerin başı olarak Cebrâil ( a.s )dan Kur an da "Rûhu l - Kudüs, Rûhul Emîn" gibi şerefli isimlerle bahsedilir.

2. Mikâil Aleyhisselâm: Yaratiklarin (mahlûkatın) rızklarına kâinatta meydana gelecek olaylara, tabiat olaylarını yönetmeğe;hastalık, şifa, rahmet, bereket ve benzeri şeylerin kullara ulaştırılması gibi vazifelerle emr olunmuştur.

3. İsrafil Aleyhisselâm: Kıyametin kopması için bir de tekrar diriliş için olmak üzere iki kere sûr üfürmekle vazifelidir. Kur an da şöyle bahsedilir:

"Sûr üfürülünce, Allah ın dilediğinden başka göklerde ve yerde ne varsa hepsi öleceklerdir. Sonra sûr bir kere daha üfürülür. Onlar hemen ayağa kalkarak bekleşirler. " ( Zûmer Sûresi: 68. âyet ).

4. Azrail Aleyhisselâm: Eceli gelenlerin, Allah ın izni ile ruhlarını almakla vazifelidir. Dilimizde buna " can almak " denir. Nitekim Kur an da da şöyle buyrulur:

"...Size memur olan ölüm meleşi caninizi alacak, ondan sonra da Rabb inize döndürülüp götürüleceksiniz." ( Secde Sûresi: 11. âyet ).

Bunlardan başka yapmiş olduklari vazifelere göre şu melekleri sayabiliriz:

Suâl melekleri: Bunlar Münker ile Nekir adli meleklerdir. Ölü, mezara konup üzerine toprak atildiktan sonra bu melekler gelip "Rabb in kimdir Dinin nedir Kitabın nedir Peygamberin kimdir" sorularını sormakla vazifelidirler.

Hafaza Melekleri: Bunlar insanları muhafaza eden meleklerdir.

Kirâmen Kâtibîn: Bunlar insanların iyi ve kötü amellerini yazmağa memur meleklerdir. Öyle ki, bunlar insanların hayatının tamamını, gecesini gündüzünü filme alırcasına kaydederler.

"Halbuki sizin üzerinizde bekçiler vardır. Bunlar şerefli kâtiplerdir. Sizin bu işlediklerinizi bilirler." ( Infitar Sûresi: âyet 10 - 12 ).

Bunlardan başka "Hamele-i arş melekleri, cennet ve cehennemde görevli olan melekler" gibi daha pek çok çeşitli vazifeler gören melekler vardır. Bir de bazı melekler vardır ki, "Karûbiyyun veya Mukarrabûn" adını alırlar. Bunların vazifesi Allah a ibadettir. Yaratıldıkları gün ibadete başlamışlar, Allah ın dilediği güne kadar da ibadete devam edeceklerdir.


D) MELEKLERE İMANIN, FERT VE TOPLUM HAYATINDAKİ ETKİLERİ


Müslümanlıkta itikat esaslarından her biri, bir amel ve hareketin temelidir. Bu nedenle iman esaslarının yaşanması gerekir. Melek inancı, tabiî olarak günlük hayatta insanı daima iyi işler yapmağa, doğru kararlar vermeğe ve dürüst olmağa yöneltir. Bir kere yaptığı iyiliklerin ve kötülüklerin "Kiramen Kâtibîn" melekleri tarafından tespit olunduğunu, kaydedildiğini, bilinçli olarak kavrayan insan, her halde amel defterine kötülük yazılmasını istemez. Attığı her adımın ilâhî bir gözetim altında olduğuna inanan insanların kıyamet gününde Rabb ına karşı kara yüzlü çıkmak istemez. İşte melek inancının temelinde insanı iyiliğe sürükleyen böyle itici bir kuvvet vardır. Meleklere inanan insan bilir ki, kendisini iyiliğe çağıran, meleğin sesidir. Kötülüğe çağıran ise, şeytanın sesidir. Cenab-ı Hak kullarına karşı o kadar merhametlidir ki, insana düşman olan şeytana mukabil insana yardımcı ve şeytanın hilelerine karşı onu koruyucu olarak sayısız melekler yaratmıştır. Bu melekler insanlara günlük hayatta daima "Salih ameller = iyi ve faydalı işler" yapmalarını ilham ederler. Nitekim Peygamber Efendimizin şu mübarek sözleri daima hatırlarımızdan çıkmasın:

"O fiskosları yapan, aklını çelmeğe çalışan şeytandır. Ve gizli ses de onun bu sesidir. Bundan Allah a sığınmak gereklidir.

Eğer içinden gelen ses, hak ve hayra çağırıyorsa bilsin ki o ses, melek tarafındandır, Allah tandır. Bundan ötürü Allah a hamdetsin ve o yolu tutsun!"

Buna göre ahlâkî olgunluklar, rûhî yükselmeler ve iyilik sahibi olmalar, meleklere şuurlu olarak îman etmekle olur. Bunlara iman edilmedikçe ve bu imanin şefkatli sesini kalbimizde hissetmedikçe ahlâk güzelligine kavuşamayiz, rûhî yüksekliği elde edemeyiz.


E) CİNLERIN MAHİYETİ



Rabb ımızın yaratmış olduğu gözle görülmeyen başka varlıklar daha vardır ki; bunların başında cinler gelir. Cin Allah Teâlânın tekliflerine muhatap olan ve insanların gözle göremedikleri varlılıklardır. Bunların Allah a iman edenleri bulunduğu gibi inkâr edenleri de vardır. Allah a ilk isyan eden "İblis = şeytan"ın da cinler taifesinden olduğu bilinmektedir.

Cinler hava ile karışık alevli bir ateşten yaratılmışlardır. Cinler, çeşitli sûretlere girmeye ve zor işleri yapmağa güçleri olan varlıklardır. Kısa zamanda bir yerden başka bir yere gidebilme özellikleri vardır.

Peygamberimiz (s.a.v.) hem insanlara hem cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Kuran ı cinlere de okuyarak Allah ın emirlerini onlara öğretmiştir.
A) ALLAH VARDIR

Günümüzde insanlar kendi yaptıkları füzelerle aya gidip geliyorlar, uzayda inceleme ve araştırmalar yapıyorlar. İnceleme, araştırma aletlerini uydular halinde yörüngelerine yerleştirerek bu uçsuz bucaksız evren hakkında yeni bilgiler ediniyorlar. Bu uyduların aracılığıyla her türlü haberleşmeği gerçekleştiriyorlar. Biz evimizde oturup telefonla Almanya, Amerika, Avustralya gibi uzak, yakın, ülke ve kıtalardaki yakınlarımızla konuşabiliyoruz. Evdeki televizyonumuzla dünyanın her yerinde olup biten her şeyi anında görüp öğreniyoruz. Diğer taraftan gözle görülmeyecek kadar küçük varlıkları da mikroskop denilen, küçük canlıları milyonlarca defa büyüten aletlerle inceleyerek bunlar hakkında pek çok bilgiler elde ediyoruz. Bütün bu araştırma ve bilgiler sayesinde insanlar daha mutlu ve sağlıklı bir hayata sahip olabiliyorlar. Bilgilerimiz arttıkça her şeyi içine alan bu evrenin büyüklüğünü, sarsılmaz düzenini her geçen gün, düne göre daha iyi anlıyoruz.

Demek ki evren hakkındaki meraklarımız da artmağa devam edecektir. Bununla beraber evren hakkındaki meraklarımız da her gün artacaktır. Öyle ise bu evrende görüp öğrendiğimiz hassas düzen kimin eseridir Etrafımızda bulunan her şey, kullanıp yararlandığımız her türlü eşya kendiliğinden meydana gelmemiştir. Her şeyin bir yaratıcısı, meydana getireni vardır. Sınıfınızdaki tahtada bir yazı ve çizilmiş bir resim gördüğünüz zaman bunu yazanı ve çizeni araştırırsınız. Bu yazı ve resmin kendiliğinden çizildiğini söyleyemezsiniz. Öyle ise her şeyin bir yapıcısı, var edip ortaya getireni vardır. Yediğimiz ekmek, okuduğumuz kitap kendiliğinden bu hale gelmemiştir. İşte evrendeki her şeyin meydana gelip var olması, kusursuz bir hareket içinde bulunmaları, aksamayan bir düzenle varlıklarını sürdürmeleri kime aittir "Gökleri ve yerin sırları Allah a aittir." (Şûra Sûresi, 12. âyet.)

Biz yüce Allah ın varlığına, bir tek oluşuna ve Kur an-ı Keriminde geçen bütün sıfatlarına her türlü şüphe ve tereddütten uzak olarak kesin bir şekilde inanıyoruz.


B) ALLAH´IN SIFATLARI


Yüce Rabbımız Kur an-ı Keriminde kendisini daha iyi anlayıp kavrayabilmemiz için bir takım sıfatlarla nitelendiğini bize haber vermiştir. Bu sıfatları daha iyi değerlendirebilmek için üç kısımda ele almamız gerekir.


I. Allah ın Zâtî Sıfatları


Bu sıfatlar yalnızca Allah a mahsus olan, başka varliklarda bulunmayan sifatlardir. Bunlari şöyle siralayabiliriz:

1- Vücûd: Allah ın var olması demektir. Onun varlığı kendindendir, var olması kendi zâtının varlığı gereğidir. Diğer varlıklar gibi kendisini var edecek bir başkasına ihtiyacı yoktur. Zaten başkasına muhtaç olan ilâh olamaz. Allah ın varlığı her şeyden öncedir. Halbuki etrafımızda gördüğümüz bütün varlıklar sonradan meydana gelmiştir. Sonradan var olanlar, adından anlaşılacağı üzere bir başkası tarafından var edilmişlerdir; yani bunlar var olabilmeleri için Allah ın kendilerini var etmesine muhtaçtırlar. Yüce Allah kendisinden olan bu varlığını devam ettirmek için de hiç bir yere ihtiyaç duymaz. Onun yok olduğu hiçbir an düşünülemez.

2- Kıdem: Allah ın varlığının ezelî olması, başlangıcının evvelinin, öncesinin olmaması demektir. Hiçbir şey yok iken, bu evren yaratılmadan önce de O vardı. Allah ın varlığı şu anda, önceki tarihlerde başlamıştır demek asla doğru olmaz. Böyle bir tarih vermek ancak sonradan olan varlıklar için söz konusudur; çünkü onlar önce yok iken sonradan varolmuşlardır. "O, her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı apaçıktır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir." (Hadid Sûresi: 3. âyet.)

3- Bekâ: Allah ın sonsuza deşin ebedî olarak varolması demektir. Allah ezelden beri varolduğu gibi sonraya doğru da, ebediyen varolacaktır. Onun için yokluk, yok olduğu an düşünülemez. Bu ancak sonradan bir başkası tarafından var edilenler için söylenebilir; çünkü onlar önce yok iken, sonradan varolmuşlardır. " Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir, gelip geçici, yok olucudur. Ancak Yüce ve Cömert olan Rabb ımızın varlığı bâkîdir, ebedidir, son bulmaz." (Rahmân Sûresi: 26-27. âyetler.)

4- Vahdaniyet: Allah ın bir ve tek olması demektir. O zâtında, sıfatlarında ve işlerinde bir olup eşi, benzeri ve ortağı olmayandır. İslâmiyet Allah ın tek oluşu inancı üzerine kurulmuş bir dindir ve bu özelliği ile diğer ilâhî dinlerle aynıdır. " Ey Muhammet deki: Allah bir tektir, O hiçbir yere muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk değildir." (İhlâs Suresi.)

5- Kıyam Bi-nefsihi: Varlığının kendisinden olması demektir. O varlığı için bir iken Allah kendi zâtının gereği olarak vardı. Varolması varlığını devam ettirmesi için hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah dilerse onları var eder, varlıklarını devam ettirir, dilerse yok eder. " Allah, Ondan başka tanrı olmayan diri ve her an yaratıklarını gözetip duran, hiçbir şeye muhtaç olmayandır." (Al-i Imran Sûresi: 2. âyet.)

6- Muhâlifetün li l - Havâdis: Sonradan olanlarla benzememek demektir. Allah sonradan varolan varlıkların hiçbirine benzemez. Biz Onu nasıl düşünürsek düşünelim, O bu düşündüklerimizden, hatır ve hayalimizden geçen şeylerin hepsinden başkadır ve hiçbirisine benzemez. "Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şûra Sûresi: 11. âyet.)


II. Allah ın Sübûtî Sıfatları


Bu göreceğimiz sıfatların benzerleri sınırlı ve vasıtalı olarak insanlara verilmiş olsa da, Allah ın kendisine has olan bu sıfatları sınırsızdır ve herhangi bir vasıtaya muhtaç değildir.

1- Hayat: Allah ın diri ve canlı olması demektir. Allah ezelî ve ebedî olan hayat ile diri ve canlıdır. Onun için ölüm, uyku, dalgınlık, gaflet gibi şeyler asla düşünülemez; çünkü bu ve benzeri şeyler eksikliktir, güçsüzlüktür. O daima hayat sahibidir. " Ölümsüz, diri olan Allah a güven, Onu özenerek tesbih et." (Furkan Sûresi: 58. âyet.)

2- İlim: Allah ın her şeyi bilmesi demektir. Evrendeki hiçbir şey Onun bilgisinin dışında değildir. Allah ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Onun ilmi ezelîdir, sınırsızdır, hiçbir şey Onun ilminin dışında meydana gelmez. İnsanların ilmi ise, sonradan kazanılan, belli ve sınırlı bir ilimdir. " Görüleni de görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi olan Allah a göre, aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek ( gecenin karanlığına ) gizlenip gündüz ortaya çıkan arasında fark yoktur." (Râd Sûresi: 9-10. âyetler.)

" İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir. Allah ın her şeye gücü yeter." (Al-i Imran Sûresi: 23. âyet.)

3- İrade: Allah ın dilemesi, istemesi demektir. Allah, dilediği gibi hükmeder, istediğini yapar ve bunları yerine getirmek için hiçbir şeye muhtaç değildir. Hür serbest olarak dilediğini yapar, dilediğini yapmaz. Evrendeki her şey Onun bu sıfatı ile yaratılmakta ve meydana gelmektedir.

"Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece OL demektir ve o hemen oluverir." (Nahl Sûresi: 40. âyet.)

4- Kudret: Allah ın gücü olması, istediği her şeyi yapabilmesi demektir. Allah ın evrende dilediği gibi hükmetmesi, tercihini kullanmaya gücünün, kudretinin yetmesi demektir. Allah ın sonsuz, bitmek, tükenmek bilmeyen kudreti ve gücü vardır. Onun ezelî olan güç ve kudretinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Dilerse bu evren gibi daha bir çok evrenler yaratmağa gücü yettiği gibi, yaratıkları bir anda yok etmeğe de gücü yeter. Yıldızlara, aya, güneşe bakarak bu gücün büyüklüğünü, sınırsızlığını, ebediliğini daha iyi kavrarız.

"Şüphe yok ki Allah her şeyi yapmağa, her şeye güç yetirmeğe kâdirdir." (Bakara Sûresi: 20. âyet.)

5- Semi: Allah ın her şeyi işitip duyması demektir. Onun işitmesine hiçbir şekilde sınır ve kısıtlama yoktur. İnsanlar belli şiddetteki sesleri işitebilirler. İşitmek için bir takım araçlara ve organlara sahip olmak gerekir. Arada hava olmasa, insanlar birbirlerini duyamazlar. Allah ın işitmesi doğrudan doğruyadır. Bu türlü araçlara, organlara ihtiyacı yoktur.

"Şüphe yok ki Allah işitendir, bilendir." (Bakara Sûresi: 181. âyet.),

"Bilin ki, Allah işitir ve bilir." (Bakara Sûresi: 244. âyet.)

6- Basar: Yüce Allah ın her şeyi görüp gözetmesi olmak demektir. Onun görmesinden hiçbir şey uzak ve gizli değildir, göremeyeceği hiçbir şey ve yer yoktur. Onun görmesine uzaklık, yakınlık veya aşırı aydınlık gibi yaratıklarla ilgili şeylerin hiçbir şekilde etkisi olmaz. Her yerde olup biten her şeyi görür, bilir ve anında haberi olur.

"Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür." (Enfal Sûresi: 244. âyet.)

7- Kelâm: Yüce Allah ın konuşması ve söylemesi olmak demektir. Allah ın konuşması, sese ve harflere ihtiyaç duymadan olur. Bu ezelî ve ebedî olan sıfatı ile peygamberlerine söylemiş emirler vermiş yasaklarını bildirmiştir. İşte böylece ilâhî kitaplar meydana gelmiştir. Yüce Allah ın konuşamaması, dilsiz olması asla düşünülemez.

"Allah Musa ya da hitap ile konuştu." (Nisa Sûresi: 169. âyet.)

8- Tekvin: Yüce Allah ın yoktan var edip yaratması demektir. şu evrende var olan ve varlığını devam ettirmekte olan her şeyi O, ezelî ve ebedî olan tekvin sıfatının gereği olarak yaratmıştır. Allah ın yaratmak, yaşatmak, rızkları vermek, bol bol nimetler ihsan etmek, ödüllendirmek, cezalandırmak, affetmek, öldürmek, diriltmek gibi bütün işleri bu sıfatının gereğidir.

"Allah önce mahlûkatı yaratır, ölümden sonra onu tekrar diriltir. Sonunda Ona döneceksiniz." (Rûm Sûresi: 11. âyet.)


III. Allah ın Fiilî Sıfatları



Yüce Allah ın fiilî sıfatları pek çoktur; bunların hepsini saymak mümkün değildir. Ancak bunlara birkaç örnek vermekle yetinelim.

Halk: Yaratmak demektir. Bütün varlıkları yaratan Hz. Allah tır. Hiçbir mahlukun herhangi bir şeyi yaratmağa gücü yoktur.

İnşa: Yoktan var etmek demektir. Evrendeki tüm varlıkları yoktan var eden Yüce Allah tır. Yaratıklarınsa yoktan var etme gücü yoktur.

İbda´: Yüce Allah´ın, aslı ve benzeri olmaksızın icat etmesi demektir.

İhya: Yüce Allah ın diriltmesi demektir. Bir yaratığa can verip onu yaşama ulaştırmak, diriltmek ancak Allah a mahsustur.

İmate: Yüce Allah ın öldürmesi, hayata son vermesi demektir. Bir yaratığa can veren Hz. Allah dilediği zamanda onun yaşamına da son verir.

Terzîk: Yüce Allah ın rızk vermesi demektir. Allah (c.c.) Rab ol-masının gereği sayısız çeşit ve ihtiyaçta olan mahlukatın rızkını da yaratır. O, yaşamlarını devam ettirebilmeleri için muhtaç oldukları besinleri yoktan var edip onlara sunar.
A) İMANIN TANIMI

a) İmanın sözlük anlamı; bir şeye kesin olarak inanmaktır.

b) İmanın dînî terim olarak tanımı; Allah ın varlığına, birliğine ondan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammet (sav) in Onun kulu ve elçisi olduğuna yürekten inanmak (tasdik) ve dil ile söylemektir (ikrar).


B) İNANILMASI GEREKEN ŞEYLER BAKIMINDAN İMANIN KISIMLARI


1- İcmalî iman : Bu, imanın özü ve en kısasıdır. Bu da "Kelime-i şahadet" ile özetlenmiştir:

Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah tan başka ilah yoktur; yine şahitlik ederim ki, Hazret-i Muhammet Onun kulu ve peygamberidir".

Bu, imanin ilk derecesi, Islâm ın ilk basamağı ve temel direğidir. Allah ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammet (sav)´in Allah ın peygamberi olduğunu yürekten tasdik etmek demek, onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak demektir. Ancak, Hz. Muhammet (sav) in haber verdiği ve tebliğ ettiği şeylerin hepsine birden iman ettiğinden, inanılacak şeyleri ayrı ayrı söylemediğinden dolayı buna "icmali veya toptan iman" denmektedir.

Bir kimseye mümin diyebilmek için o kimsenin icmalî imanı "Kelime-i şahadeti" kalbi ile tasdik dili ile söylemesi gerekir. Bir insan için birinci farz budur.


2- Tafsîlî iman: İcmâlî imandan sonra dinin diğer hükümlerini ve iman edilmesi gerekli olan şeylerin her birini ayrı ayrı öğrenip onlara da iman etmek farz olur. Tafsîlî iman, imanın en geniş şeklidir. İman esaslarının hepsini içine alır.[1]

--------------------
[1] Buna ayrıca "tahkiki iman" da denir. Çünkü tafsili iman eden kişi aslında iman edilecek konuları tahkik edip araştırarak bunu yapmaktadır.


C) İMANIN ŞARTLARI


İmanın şartları altıdır:

1- Allah ın varlığına ve birliğine,
2- Meleklerine,
3- Kitaplarına,
4- Peygamberlerine,
5- Ahiret gününe,
6- Kadere, hayır ve şerrin Allah tan olduğuna inanmaktır.


D) İMAN BAKIMINDAN İNSANLAR



İman bakımından insanlar üçe ayrılırlar:

1. Mümin: İslâm dininin iman ve itikat esaslarını gerçekten kalben tasdik edip dili ile söyleyen(ikrar eden) kimsedir. Bunların yaptığı bu işe iman denir.

2. Kâfir: İslâm dininin iman esaslarına inanmayan Hz. Muhammet (sav) in peygamberliğini kabul etmeyen kimsedir. Bunların yaptığı bu işe küfür denir.

3. Münafık: Müslümanların arasında inandığını söylediği halde kalbi ile İslâm dininin iman esaslarına inanmayan kimsedir. Bunların yaptığı bu işe nifak denir. Dışı mümin, içi kâfir olanlardır.Konuştuklarında yalan söylerler, söz verdiklerinde tutmazlar, emanete hainlik ederler.


E) İNANMA İHTİYACI VE ALLAH A İMAN


İnsan, beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Yeme, içme, nefes alıp verme gibi olaylar bedenimizle; inanmak, sevinmek, mutlu olmak gibi olaylar da ruhumuzla ilgilidir. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran başlıca özellik, işte budur. İnsan, beden ve ruh yapısıyla bir bütündür.

İnsan ruh yapısının en belirgin özelliği inanmaktır. Yeryüzünde, günümüze kadar inanma ihtiyacı duymamış bir topluluk yoktur. Bunu, insanlığın kültür, sanat ve geleneklerinde görmekteyiz.

İnanç, maddi hayatımızla da ilişkili bir güçtür. İnsanın zorluklara ve güçlüklere karşı dayanıklı olmasını sağlar. İnsana çalışma, yaşama ve başarma gücü verir. İnsan, hayata inançla başlar ve onunla değer kazanır. Çünkü inancı olan kişi, bu inancının gereği olarak kendisine ve birlikte yaşadığı insanlara faydalı olur. İnanç, insanı yeni bilgiler kazanmağa götürür. Kişi,inancını kuvvetlendirmek için pek çok şeyleri öğrenmek, öğrendiklerini düşünüp değerlendirmek ve böylece hayatını düzene sokmak durumundadır. İyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini böylece ayırt edebilenler, ahlâk ve davranış yönünden de kişilik kazanırlar.

Demek ki inanç, insanın yaratılışı gereği olan tabiî bir olaydır. Bütün insanların buna ihtiyacı vardır.

Çevremizde gördüğümüz ve göremediğimiz yüz binlerce varlık vardır.Yeryüzünde çeşit çeşit insanlar, irili ufaklı pek çok hayvanlar, renk renk çiçek ve bitkiler görürüz. Gökyüzünde de ay, güneş ve sayısız yıldızlar yer alır. Bunların hepsini gözümüzün önüne getirip düşünürsek kendiliğinden var olmadığını, bütün bunları yoktan var eden bir yaratıcının bulunduğunu anlarız. Evrende hiç bir şey kendiliğinden, kendi kendine var olmuş değildir. İşte her şeyi yaratan bu yaratıcı, Allah tır. Gözlerimizle Onu görmesek bile evrenin bu eşsiz düzeni bize Onun varlığını göstermektedir. İslâm dininde, bütün evreni ve her şeyi yaratan bu varlığa "Allah" denir. Biz Allah ın varlığına ve birliğine gönülden inanırız.


Vedud ismi Kur'an'da geçiyor mu?

Vedud ismi iki ayette (Hud, 11/90; Buruc, 85/14) geçmektedir.

"Ya Vedud" diye dua edilebilir. Allah’ın diğer isimleri gibi, Vedud ismi de ehl-i zikrin evratları arasında yer almıştır.

Ehl-i tefekkür Hakîm ismini zikrettikleri gibi, ehl-i aşk da Vedud ismini zikreder. Çünkü Vedud ismi, çok seven ve sevilen anlamına gelir.

Bu ismi zikretmekten maksat, Allah’a olan sevgimizi artırmak, onun bize olan sevgisini hatırlamak ve bu yolla Rabbimizle yakınlık kurmak içindir.

Ya Vedud esması Yüce Allah’ın 99 isimlerinin biridir. Bir çok kardeşimizinde bildiği gibi bu esma sevgi ve aşk zikirlerinde de kullanılmaktadır. Bu yazımızda bunun ne derece doğru olduğunu, ya vedud isminin sırlarını, faziletlerini, anlamını, nerelerde ve hangi zühre saatlerinde okunacağını sizlerle paylaşacağız.

Ya vedud esmasının anlamı ‘’Sevilmeye çok layık olan’’ anlamındadır. Allah kullarına çok merhametli ve bağışlayıcıdır. Esmaül hüsnaları okumanın faydaları elbette oldukça yüksektir. Nitekim kuran-ı kerim’de En güzel isimler Allah’ındır. O halde ona en güzel isimlerle duan edin buyrulmaktadır.

Yine kutsal kitabımız olan kuran-ı kerim’e baktığımızda iki ayette geçtiğini görebiliriz.  ‘’(11:90) Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok sever. (85:14) O, çok bağışlayan ve çok sevendir.’’

Bu ismin sırları faziletleri nelerdir

Bu esma günde 400 defa zikredilirse herkes tarafından sevilir sayılır. Okumayı alışkanlık edip sürekli okuyan kişi başkalarını tesiri altına alır ve etki etmeye başlar
Her gün 270 defa okuyan kişi borçluysa borcundan fakirse fakirlikten kurtulur.
Bir yemeğin üzerine 1000 defa okuyup yenilirse eşiyle birlikte arasındaki muhabbet artar

Ya vedud duası nasıl okunur ?

"Ya Vedûd!, Ya Vedûd! Ya Ze'l–arşi'l–mecid! Ya Mübdi', Ya Mu'id! Ya Fe'aalün lima yürid! Es'elüke bi–nuri vechikellezi mele'e erkane arşike ve es'elüke bi–kudretikelleti kadderte biha halkake ve bi–rahmetikelleti vesiat külle şey'in. La ilâhe illâ ente. Ya Muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni! Ya muğis, eğisni!.."

Duanın Meali:

Ey Vedûd! Ey Vedûd! Ey yüce Arşın Sahibi! Ey kâinatı hiçten ve benzersiz bir şekilde yaratıp bin bir isminin tecellileriyle emsalsiz bir şekilde süsleyen Mübdi'! Ey varlıkları ölümünden sonra yeniden inşa edip dirilten Muîd! Ey dilediği her şeyi yapan! Arşının rükünlerini dolduran Zâtının nûru hürmetine; yarattığın bütün varlıklara hükmeden kudretin hürmetine ve her şeyi kaplayan rahmetin hürmetine istiyorum. Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Ey kendisinden yardım isteyene yardım eden! Bana yardım et. Ey güç durumda olanlara yardım eden ve ummadıkları yerlerden ihtiyaçlarını ellerine veren Muğîs! Bana yardım et!

[Image: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]

وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi, inne rabbî rahîmun vedûd.

Meali :


Rab’binizden bağışlanma af dileyin. Sonra O’na tevbe edin pişmanlığınızı sunun. Muhakkak ki Rabbiniz hem rahimdir(Anne gibi Rahim sahibi) hemde Veduddur (Hem sevilip hem sevilendir, seven erkekse ise, sevilen kadin, seven gök ise, sevilen yer ve toprak gibi, biz yer ve gök ikisine biriklte dünya diyoruz, dünya yer ile gökü bir arada tutan, sahip olan demek, yani iki cinsiyet biri anne biri baba, gök baba ise, yer ve toprak verimli anne, sevmek eril ise, sevilmek dişil ve müennnes).

Sadakallahul Aziym HUD Suresi 90. ayet


[Image: istiaze-ve-Besmele-Kirmizi-Renk.png]

إِنَّهُ هُوَ يُبْدِئُ وَيُعِيدُ وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ ذُو الْعَرْشِ الْمَجِيدُ

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

İnnehu huve yubdiu ve yuîd. Ve huvel gafûrul vedûd. Zul arşil mecîd.

Meali :

Şüphesiz O, başlangıçta yaratmayı yapar, sonra onu geri döndürür. O, çok bağışlayandır, çok seven ve sevilendir. (O), Arşın Sahibi’dir, Mecid’dir (mucid maciddir icad edicidir)

(Sadakallahul Aziym BURUC Suresi 15. ayet)


El-Vedûd (c.c.) esmasının manası : Sevilen gerçek ve tek varlık. İyi kullarını seven, onlara rahmet ve bereketini ulaştıran, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya en çok layık olan, itâatkâr kullarını çok seven ve sevilmeye layık olan demektir.

El-Vedûd : الودود
Yâ Vedûd : يَا وَدُودُ

Fazileti ve faydaları :
Sevgi ve muhabbet ve sevgi enerjisi için : El Vedud CC.
* 5 vakit namazdan sonra 400 kere ” Ya Vedûd celle celâlühû ” zikrine devam edeni herkes sever.
* Her gün 20 kere ” Ya Vedûd celle celâlühû “ism-i şerifini okuyan insanlar arasında sevimli olur, hürmet, saygı ve ilgi görür.
* Dargınları barıştırmak için 200 kere ” Ya Vedûd celle celâlühû ” okunup dua edilirse, en kısa zamanda barışırlar.
* Eşler bir yemek üzerine 1001 kere ” Ya Vedûd celle celâlühû ” okuyup yerlerse aralarındaki sevgi ve aşk artar.
* Pazartesi günü sabah namazından sonra 400 kere ” Ya Vedûd, Ya Ğâfûr celle celâlühû ” okunup dua edilirse, tövbeler kabul olunur.
* Aralarında düşmanlık olan kişiler 1001 kere ” Ya Vedûd celle celâlühû ” ism-i şerifini yiyecekleri yemeğe okuyup yerlerse aralarındaki düşmanlık kalkar.
* El-Vedud ism-i şerifi, muhabbet, sevmek ve sevilmek, birinin kalbini kendine bağlamak için, “Yâ Vedûd Celle Celalühü” diyerek 20 kere okunur.
* El-Vedud ism-i şerifi, bir yemeğe “Yâ Vedûd Celle Celalühü” diyerek 1000 kere okuyan kimse o yemeği hanımı ile birlikte yerse aralarındaki sevgi artar.
* El-Vedud ism-i şerifini, farzlardan sonra 400’den fazla “Yâ Vedûd Celle Celalühü” diyerek okuyan kimse insanların en sevgilisi olur.
* Bu esma günde 400 defa zikredilirse herkes tarafından sevilir sayılır. Okumayı alışkanlık edip sürekli okuyan kişi başkalarını tesiri altına alır ve etki etmeye başlar
* Her gün 270 defa okuyan kişi borçluysa borcundan fakirse fakirlikten kurtulur.
* Bir yemeğin üzerine 1000 defa okuyup yenilirse eşiyle birlikte arasındaki muhabbet artar

El-Vedûd esmasının ebced değeri, zikir sayısı, Zikir günü ve zikir saati :
Ebced değeri ve zikir sayısı ; 20
Zikir günü ; Pazartesi
Zikir saati ; Ay (Öğle namazından iki saat önce ve akşamdan bir saat önce. Gece okumalarında akşamdan sonra ve imsak vaktine doğru.)
Vücut haritasındaki yeri (Zikri hangi organa iyi gelir.) : Mesane, kalbin altı ve sağ ayak topuğu.
Gezegeni : Venüs
Hangi burç üzerinde etkili : Terazi

İçinde El Vedud İsm-i şerifi geçen Kur’an ayetleri :
1-) Hud suresi 90. ayet
وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ إِنَّ رَبِّي رَحِيمٌ وَدُودٌ
Okunuşu :
Vestagfirû rabbekum summe tûbû ileyhi, inne rabbî rahîmun vedûd(vedûdun).
Anlamı :
Ve Rabbinizin mağfiretini isteyin (dileyin). Sonra O’na (Resûl veya mürşid önünde) tövbe edin. Muhakkak ki benim Rabbim, rahmet edendir (rahmet nuru gönderen), Vedûd’dur (sevendir).
2-) Buruc suresi 14. ayet
وَهُوَ الْغَفُورُ الْوَدُودُ
Okunuşu :
Ve huvel gafûrul vedûd(vedûdu).
Anlamı :
Ve O, Gafur’dur (mağfiret edendir), Vedûd’dur (çok sevendir).

56
Büyüklerin katına varmak için
Ve es’elüke biesmâike
Yâ’Afüvv
Yâ Ğafûr
Yâ Vedûd
Yâ Şekûr
Yâ Sabûr
Yâ Rauf
Yâ’Atûf
Yâ Kuddûs
Yâ Hayy
Yâ Kayyûm
سُبْحَانَكَ يَا لآَ اِلٰهَ اِلآَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne ecirnâ mine’n-nâr.

Allah’ım Senden şu isimlerinin hakkı için istiyor ve yalvarıyorum.
Ey kullarını çok çok affeden Afüvv,
Ey kullarının günahlarını bağışlayan Gafur,
Ey itaatkar kullarını çok seven Vedud,
Ey rızası için yapılan işleri bol sevapla karşılayan Sekür,
Ey asileri hemen cezalandırmayıp çok sabreden Sabür,
Ey kullarına çok şefkat edip esirgeyen Rauf,
Ey kullarına karşı pek merhametli olan Atüf,
Ey bütün mahlukatın maddi ve manevi kirlerden arındıran Kuddüs,
Ey gerçek hayat sahibi olan Hayy,
Ey gökleri yeri ve bütün mahlukatı yerinde tutan Kayyum,
Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin, Senden başka ilah yok ki bize imdat etsin. Eman ver bize, eman diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.


Eş-Şafi ismi celili ne anlama gelmektedir

Eş-Şafi :  Hastalara şifa veren Allah.

Şafii ismi ile Allah ( cc) insanın maddi ve manevi hastalıklarına şifa verir.

   "Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." ( Şuara, 26/80)

İnsanın acizliğini kavradığı ve ne kadar muhtaç konumda olduğunu en çok fark ettiği anlardan biri, şüphesiz hasta olduğu andır. Her hastalığın kişi üzerinde meydana getirdiği bedensel ve ruhsal etkiler birbirinden çok farklıdır. Ancak hepsi hikmetli bir yaratılışın delilidir. Gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı tanınmayacak hale sokması, vücuda giren bir mikrobun kimi zaman teşhis dahi edilememesi, Allah'ın gücünün en açık delillerindendir. Bilim adamlarının tek bir virüsü ortadan kaldırmak için yaptıkları deneyler, araştırmalar Allah'ın yaratmadaki üstünlüğünü gözler önüne serer.

Hastalığı veren Allah olduğu için, bu hastalığın geçmesi de ancak Allah'ın dilemesi ile olur. Allah dilediği takdirde Şafi sıfatı ile verdiği hastalığı ortadan kaldırır. Nitekim Allah dilemedikçe tüm dünyanın doktorları, en gelişmiş teknolojik aygıtlar, keşfedilen en son ilaçlar biraraya gelse, yine de o kişinin hastalığının iyileşmesi imkansızdır. Kullanılan ilaçların hepsi, hastalığın iyileşmesi için birer vesiledir. Eğer Allah dilerse uygulanan tedaviyi vesile kılarak kişinin iyileşmesine izin verir. Ne var ki Allah dilemedikçe çok basit gibi görünen bir hastalık dahi kişinin ölümüne sebebiyet verebilir.

Bu durumda insanın yapması gereken, kendi aczinin yanında Rabbimizin sonsuz gücünü görebilmek ve sıkıntı içinde olduğu her an O'ndan yardım dilemektir. Hz. Eyüb'ün ( as) şeytan tarafından kendisine dokundurulan sıkıntı karşısında gösterdiği güzel ahlak, sabır ve tevekkül tüm müminlere örnek olmuştur. Allah onun duasına icabet etmiş ve onu bu sıkıntıdan kurtarmıştır. Hz. Eyüp ( as) ise sabretmenin ve yalnızca Allah'a yönelip dönmenin büyük ecrini almıştır.

Ya Şafi

Ya Şafi, hasta kullarına şifa veren anlamına gelmektedir. Allah ( cc) Şafii ismiyle maddi ve manevi hastalıklara şifa verir.

Cenabı Allah biz kullarına yeryüzünü bir eczane gibi yaratmış. Üzerimize takdir buyurduğu hastalıklar, dertler ve illetler için şifayı ve dermanı yine kendisi ihsan eder. Üstad Said Nursi hazretleri de tıp ilminin Allahın Şafi ismine dayandığını savunmaktadır. Bunun yanında Hz. Adem'e ( as) isimlerin öğretilmesini, talim edilmesini, yeryüzünün halifesi olan insanoğlunun ilim, irfan, fen ve sanatlara kabiliyetli olarak yaratılmasını Cenabı Hakk'ın bir ismine dayandığını ifade etmektedir.

Biz kullarını hastalıklardan kurtarır, sıkıntılarımızı yok eder. İnsanlar acizliğimizi ve Allah'a ne kadar muhtaç olduğumuzu hasta olduğumuzda anlarız. Hastalıkların insanlar üzerindeki bıraktığı bedensel ve ruhsal çöküntü insandan insana değişiklik göstermektedir. Küçücük, gözle bile görülemeyen bir virüsün insanı ne hale soktuğunu ve bazı virüslerin kimi zaman teşhis dahi edilememesi şüphesiz Cenabı Hakk'ın gücünün en açık ve güçlü delilidir. Tıp dünyasının ve bilim adamlarının meydana çıkan bir virüsü yok etmek için aylarca süren deneyleri, Allahın yaratma sanatındaki üstünlüğünün bir delilidir.

Allahü Teala biz insanları her türlü sınava tabii tutar. Hastalıkları veren Allah olduğu için, hastalıklarımızdan kurtulmak ancak Allahın dilemesi ile gerçekleşir. Allah dilediği takdirde Şafi sıfatı ile verdiği tüm hastalıkları ortadan kaldırabilir. Şunu iyi bilmemiz gerekir ki, Allah istemediği sürece dünyanın en iyi doktorları, en gelişmiş teknolojileri ve en iyi ilaçları bir araya gelse, bir hastalığın iyileşmesi imkansızdır. Bu gün günümüzde kullandığımız ilaçların tümü Allah'ın Şafi sıfatının bir vesilesidir.

İlaçların tümü Allah'ın yarattığı canlı ve cansız varlıklardan yapılmaktadır. Eğer Allahü Teala dilerse ilaçlar hastalığın iyileşmesine vesile olur. Ancak Allah dilemedikçe basit bir hastalık kişinin hayatını kaybetmesine neden olabilmektedir.

İnsanoğlu Rabbinden uzak kaldığı sürece acizdir, yalnızdır ve çaresizdir. İnsanoğlu bunun farkında olup, el attığı tüm işlerde Allah'tan yardım dilemelidir. Hastalandığında da Allah'tan şifa dilemelidir. Kullandığı ilaçların kendisine fayda vermesi için Allah'a yalvarmalıdır. Biz Rabbimizin her konuda sonsuz gücünün farkında olup, içine düştüğümüz her sıkıntına ilk ona sığınmalıyız ve ondan yardım dilemeliyiz. Hz. Eyüb'ün ( as) hastalığı karşısında verdiği sabır, ahlak ve tevekkül, biz inananlara örnek olmalıdır. Hz Eyüp ( as) hiçbir zaman hastalığının nedenini sorgulamamış ve sabrederek ancak O'ndan şifa dilemiştir. Cenabı Hak onun sabrının karşılığı olarak ecrini vermiştir.

Biz kulların maddi hastalıklarımızın yanında manevi rahatsızlıklarımızda bulunmaktadır. Yaşantımız boyunca bizi zorlayan, bunaltan, yardım almamızı  gerektiren birçok olayla karşılaşırız. Allahü Telala bu sıkıntılardan da kurtulmamızın yolu olarak Kur'anı Kerim'i göstermektedir.
"Kuran iman edenler için hidayet rehberi ve şifadır." Fussilet 41/44

"Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, kalplerde olana şifa, iman edenlere hidayet rehberi ve rahmet gelmiştir." Yunus suresi 10/57

İnsanoğlu karşılaştığı tüm olumsuz durumlara karşı Allah'a dua etmelidir. Hastalıkların ve sıkıntıların Allahın bize sunduğu bir sınav olduğunun bilincinde olması gerekmektedir. Bulduğu şifa sonrasında da şükretmelidir.  Tüm dualarımızı Allah'ın duyduğunu ve bizim dua etmemizi istediğini bilmemiz gerekmektedir.

El Esmaul Husna :  Eş-Şafi ( eş-Şifâ)


eş-Şifâ, sözlükte hastalıktan iyi olmak anlamına gelir. "Allah ona şifa verdi" anlamında "şefahullahu” denir. "Hastalığından beri oldu, şifa buldu" anlamında da "iştefa" denir. Bu kelime, vücutların şifasından ruhların ve kalplerin şifasına da nakledildi. [137]

Allah Teâlâ eş-Şâfî/şifa verendir. Hz. Aişe'den ( r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber ( s.a.v.) bazı yakınlarına sağ eliyle meshederek şöyle dua ederdi :

"Ey insanların Rabbi Allah'ım! Şu sıkıntıyı gider ve ona şifa ver. Şifa veren sensin. Senin vereceğin şifâdan başka hiçbir şifa yok. O öyle bir şifa ki hiçbir hastalığı bırakmaz." [138]

Enes ( r.a.) kendisine hastalığından şikayetçi olan Sâbiti'l-Bünâni dedi ki :

Sana, Rasûlullah ( s.a.v.) okuduğu duayı okuyup üfleyeyim mi? Sabit :  Evet, oku dedi. Enes ona şu duayı okudu :

"Ey, insanların Rabbi Allahım! Sen sıkıntı giderensin, şifayı da ver. Sen şifa verensin. Senden başka şifa veren yok. Senin verdiğin şifa öyle bir şifadır ki hiç bir hastalık bırakmaz." [139]

Allah Teâlâ hastalık ve şikayetlere şifa verendir. O'nun şifası iki kısımdır :

Birincisi, manevî ve ruhî şifadır ki, kalp hastlalıklarma verdiği şifa bu nevidendir.

İkincisi maddî şifadır ki bu da vücutların hastalığına verdiği şifadır. Allah Tealâ kitabında her iki şifayı da zikretti ve Rasûlullah ( s.a.v.)de sünnetinde bunu açıkladı. Hz. Peygamber ( s.a.v.) buyurdu ki :

"Allah Teâlâ şifasını vermediği hiçbir hastalık indirmedi." [140]

Kalplerin ve Ruhların Şifası :

Allah Teâla şöyle buyurur :

"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir." [141]

Mev'ıza :  Kur'an-ı Kerim'de geçen, kötülükleri yasaklayıcı ve Allah'ın gazabını ve cezasını gerektiren şeylere karşı uyarıcı hükümlerdir. Mev'ıza, teşvik ve korkutma üslubuyla gelen emir ve yasaklardır. Bu konuda Kur'an-ı Kerim, kalplerdeki şüphe tereddüt ve şehvet hastalıklarına karşı şifâdır, onlardaki küfür ve nifak pisliklerini yok edip izâle eder. Kur'an-ı Kerim'de korkutma ve teşvik, vaat ve tehdit ifadeleri vardır. Bu ifadeler kulda yerine göre arzu, yerine göre korku ve çekingenlik meydana getirir. Kur'anda geçen iyiliği teşvik ve kötülükten dolayı korkutma ifadeleri, Kur'an âyetlerinin iniş maksatlarına uygun olarak sık sık tekrarlandıkça bu, kulda Allah'ın iradesini kendi iradesinin önüne alma arzusunu uyandırır ve Allah'ın rızasına uygun davranışlar kulun nefsânî arzularından daha sevimli hale gelir. Bunlar, gerçekle ilgili insanın içini kemiren şüpheleri izale eder ve onun kalbini kesin inancın en yüksek mertebesine ulaştırır. Kalp, hastalığından kurtulup iyi olduğu zaman artık bütün organlar da iyileşir. Çünkü organların iyiliği kalbin iyiliğine, bozukluğu da kalbin bozukluğuna bağlıdır.

Bu Kur'an mü'minler için hidâyet ve rahmettir. Ancak bu hidayet ve rahmet, samimi ve kesin inanç sahibi mü'minler içindir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurur :

"Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, mü'minler için şifa ve rahmettir; zâlimlerin ise sadece ziyanını artırır." [142]

"De ki :  O Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır, inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. ( Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar." [143]

Hidayet hakkı bilmek ve onunla amel etmektir. Rahmet ise, bu Kur'an-ı Azim'le hidayeti bulan kimselerin elde edecekleri iyilikler ve güzelliklerle hem bu dünyada, hem de âhirette kazanacakları mükâfatlardır. Hidayet, vesilelerin en yücesidir. Rahmet ise, maksat ve arzuların en mükemmelidir. Fakat hidayet ve rahmet ancak mü'minler hakkında söz konusudur. Yani onlardan başkası bunlara ulaşamaz. Hidayet gerçekleştiği ve hidayetten neş'et eden rahmet meydana geldiği zaman artık saadet, başarı ve sevinçde elde edilmiş olur. Bunun içindir ki Allah Teâlâ bu rahmetle sevinmelerini emretmiştir :  ,

"De ki :  Bunlar Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir. Buna sevinsinler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır." [144]

Kur'an, şifa ve rahmeti ihtiva eder. Bu da herkes için değil, sadece onun âyetlerini tasdik edip onlarla amel eden mü'minler içindir. Zâlimlere gelince, âyetlerini tasdik etmemeleri ve âmel etmemeleri sebebiyle Kur'an onların, sadece hüsranını artırır, zira bu onların aleyhine bir delil olacaktır.

Kur'an'ın ihtiva ettiği şifa, kalplerin şifasıdır ve bedenlerin elem ve hastalıklardan şifasıdır. "De ki :

O Kur'an inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır." Onları doğru yola ve sırat-ı müstakime iletir. Onlara hidayeti tam olarak elde edecekleri faydalı ilimleri öğretir.

Allah Tealâ bu Kur'an'la onlara bedenin hastalıkları için de kalbin hastalıkları için de şifa verir. Çünkü bu Kur'an kişiyi kötü huylardan ve çirkin davranışlardan vazgeçirir, onları, günahlarını temizleyecek ve kalplerine şifa verecek samimi ve kararlı bir tövbeye teşvik eder.

Kur'an'a inanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir sağırlık, vurdumduymazlık ve üzerlerinde bir körlük vardır. Onlar doğruyu göremezler ve onunla hidayete eremezler. Bu onların sadece sapıklığını artırır. Onlar imâna çağırılırlar fakat bu çağrıya kulak asmazlar. Sanki onlara çok uzak bir yerden sesleniliyor da davetçiyi işitmiyorlar ve nida edene cevap vermiyorlar. Kur'an'a inanmamalarından kastedilen, Onun hidayetinden faydalanmamaları, Onun nurunu görmemeleri ve onun iyiliklerinden istifade etmemeleridir. Çünkü onlar inkar etmek ve yüz çevirmekle kendilerine hidayet kapılarını kapatmışlardır. [145]

İnsan, bu sözün ispatını her zaman ve her yerde görebilir. İnsanlar vardır, bu Kur'an'ı gönüllerine yerleştirirler, kendilerini onunla inşa eder ve ihya ederler. Bundan dolayı kendilerinde ve çevrelerinde muazzam değişiklikler ve farklılıklar olur. Yine bir kısım insanlar da vardır ki bu Kur'an onların kulaklarında ve kalplerinde ağırlık meydana getirir, onların sadece sağırlıklarını ve körlüklerini artırıp ve kalpleri kararmıştır, artık bu Kur'an'dan yararlanamazlar.

Kur'an değişmemiştir, fakat kalpler değişmiştir. [146]

Allah Teâlâ, düşmanlarına ve kendi düşmanlarına karşı yardım etmek suretiyle mü'minerin kalplerine şifa verir. O, şöyle buyurur :

"Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın. Ve onların ( müminlerin) kalplerinden öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir." [147]

Mü'minlerin kalplerinde düşmanlarına karşı bir kin ve öfke vardır. Onlarla savaşmaları ve öldürmeleri mü'minlerin kalbindeki sıkıntı ve kedere şifa olur. Çünkü onlar bu düşmanları Allah ve Rasulü ile savaşanlar ve Allah'ın nurunu söndürmeye çalışanlar olarak görürler. Bundan dolayı cihadla birlikte Allah onların kalplerindeki üzüntü ve kederi izale eder. Bu, müminlerdeki Allah sevgisine ve Allah'ın da onların durumuna önem verdiğine delâlet eder. [148]

Vücutlara ve Bedenlere Şifası :


Kur'an-ı Kerim kalplerin ve ruhların şifası olduğu gibi vücut hastalıklarının da şifasıdır. Çünkü onda hem ruhların, hem de bedenlerin şifası vardır.

Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber'in ( s.a.v.) ashabından birkaç kişi yolculuğa çıkarlar. Bunlar yolda arap kabilelerinden birisinin yanında mola verirler. Oradaki kabileye kendilerini misafir etmesini rica ederler. Ancak onlar bunu kabul etmezler. Derken bu esnada kabilenin reisini bir akrep ısırır. Kabiledekiler gelerek yanlarında bir ilaç veya hastayı okuyacak birisinin olup olmadığını sorarlar. Fakat onlar :

Var, fakat bizi misafir etmediğiniz için sizden ücret almadan bu işi yapmayız, derler. Adamlar, bunun karşılığında bir davar sürüsü vermeyi kabul ederler. Ebû Saîd el-Hudrî de reisin üzerine Fatiha Sûresini okumaya başlar, bir taraftan da tükrüğünü akrebin ısırdığı yere sürer. Sonunda kabilenin reisi iyileşir ve vâd ettikleri sürüyü verirler. Fakat Ashab, biz bunu Rasûlullah'a ( s.a.v.) sormadan kendimize almayız, derler. Nihayet dönünce Rasûlullah'a ( s.a.v.) sorarlar. Rasûlullah ( s.a.v.) gülerek :

"Bu sûrenin üfürüleceğini nereden biliyordunuz? Onları alabilirsiniz, benim hissemi de ayırmayı unutmayın" buyurur. [149]

Hz. Aişe'den ( r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlullah ( s.a.v.) hastalandığı zaman İhlas, Felâk ve Nas sûrelerini okur ve üzerine üflerdi. Hz. Aişe demiştir ki :

Rasûlullah'ın hastalığı ağırlaşınca ben okurdum ve onun elini tutarak bereket ümidiyle onun vücûduna sürerdim."[150]

İbnu'l-Kayyım der ki :

"Bazı sözlerin birtakım özellikleri ve tecrübe edilmiş faydaları olduğu malumdur. Rabb Teâlâ'nın sözlerinin diğer bütün sözlere üstünlüğü, Allah'ın mahlukatına üstünlüğü gibidir. O, tam bir şifa, faydalı bir koruyucu, yol gösterici bir nûr ve geniş kapsamlı bir rahmettir. Öyle ki bir dağa indirilmiş olsaydı, azametinden ve yüceliğinden dağ paramparça olurdu. Allah Teâlâ buyurur ki :

"Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o, müminler için şifa ve rahmettir." [151]

Bu âyet cinsi beyan eder, yoksa bir bölümü değil. [152]Bu konudaki iki görüşten en doğrusu budur." [153]Buna göre Kur'an müminlerin hem ruhlarına hem de bedenlerine şifadır.

Allah Teâlâ vücutların hastalıklarına şifa verendir. O şöyle buyurmaktadır :

“Rabbin bal arısına :  Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan kendine evler ( kovanlar) edin. Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet ( bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır."[154]

İbnu Kesir, Tefsirinde "Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet ( bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır" ayeti hakkında şöyle der :  Arının gezip dolaştığı yerlerin ve yediği şeylerin durumuna göre, yaptığı bal da beyaz ve sarı, kırmızı ve başka muhtelif güzel renklerde olur.

"Onda insanlar için şifa vardır" ayetinin anlamı da :

Balda, insanlara arız olan pek çok hastalık için şifa vardır, demektir. Tıbb-ı Nebevi üzerine söz söyleyen bazı kişiler dediler ki âyetteki şifa kelimesi lâm-ı tarifli olarak "fîhi'ş-şifaü linnâs" diye geçseydi bal bütün hastalıklara şifa olmuş olurdu. Fakat lâm-ı tarifsiz olarak "fihişifâün linnas" denildi ki bunun anlamı "soğukla ilgili bütün hastalıklara iyi gelir, demektir. Çünkü bal, hararet vericidir, bir şey zıddıyle tedavi edilir. Arının çıkardığı şerbetten murad baldır.

Buharî ve Müslim'in Ebû Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiklerine göre, Peygamber'e ( s.a.v.) bir kişi geldi.

“Ya Rasûîullah! Kardeşimin karnı ağrıyor ( ishal oldu) demişti. Rasulü Ekrem :

“Bal ( şerbeti) içir! buyurdu.

Sonra bu adam ikinci bir daha Rasulü Ekrem'e geldi ( ve hastalığın geçmediğini söyledi). Rasul-i Ekrem yine "bal şerbeti içiriniz!" buyurdu. Sonra bu adam bir daha geldi.

“İçirdim fakat, ishali ve ağrısı geçmedi, arttı, dedi.

Bunun üzerine Rasül-i Ekrem :

“Allah sözünde doğrudur [155]Fakat kardeşinin karnı yalancıdır. Haydi yine bal şerbeti içir, buyurdu.

Dördüncü defa içirdi de hastalıktan kurtuldu." [156]

Bazı tıp bilginleri dediler ki :  Bu adam büyük abdestini yapamıyordu. Bal şerbeti içince -ki o bir ısıtıcıdır- bundan kurtuldu ve süratle boşalmaya başladı. Üstelik fazlasıyle ishal oldu. Bunun üzerine ârabî, balın kardeşine zarar verdiğini zannetti. Halbuki bu, kardeşinin iyiliğine idi. Sonra tekrar bal şerbeti içirdi. Adamın ishali arttı, sonra tekrar içirdi. Böylece adamın karnında zararlı fazlalıklar tamamen dışarı atılmış oldu. Durumu düzeldi ve Rasûlullah'ın ( s.a.v.) işaretinin bereketiyle bütün ağrılarından ve hastalığından kurtuldu. [157]

İbnu Abbas'tan ( r.a.) rivayet edilmiştir :

"Üç şeyde şifa vardır :

Bal şerbeti içmek, hacamat âleti vurmak [158]ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi ateşle dağlamaktan men ederim."

İbnu Abbas bunu Hz. Peygamber'den ( s.a.v.) rivayet etmiştir. [159]

Bu küçük arılara, hayranlık verici bu hidayeti veren, yüce Allah'tır. Allah Teâlâ onları çeşitli yaylım yollarına göndermiş, sonra Allah'ın talimi ve hidayetiyle yaptıkları kovanlara onları geri göndermiş, sonra da onların karınlarından, gittikleri yerin ve çiçek tozu aldıkları bitkilerin çeşidine göre muhtelif renklerde çok leziz bal çıkartmıştır. Bu balda insanlar için pek çok hastalığın şifası vardır. Bu, Allah'ın inayetinin/yardımının kemâline ve kullarına olan lûtfunun büyüklüğüne delildir. O halde sadece O'na muhabbet beslenmesi ve O'ndan başkasına dua edilmemesi gerekir. [160]

Allah Teâlâ, kulu, elçisi
ve dostu İbrahim'den ( a.s.) şu sözlerle haber veriyor :
"İbrahim dedi ki :

Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur, Beni yediren, içiren O'dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur." [161]

İbnu Kesir, Tefsirinde :

"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur" âyeti ile ilgili şöyle der :

Hz. İbrahim ( a.s.), hastalığı, Allah'ın takdiri ve

yaratmasıyla olmasına rağmen edeben kendisine nisbet etti.

Bu âyetin anlamı şudur :

Bir hastalığa duçar olduğum zaman bana Allah'tan başka hiç kimse şifa veremez. Beni şifaya ulaştıracak sebepleri takdir eden O'dur. [162]

Rasûlullah ( s.a.v.) ümmetini Allah'tan şifa istemeye yönlendiriyor. O eş-Şâfî/şifa verendir. O'nun şifasından başka şifa yoktur. Buna dair bir örnek de Müslim ve diğerlerinin Osman Îbnu'l-As'tan rivayet ettiği şu hadistir. Osman İbnu'1-Âs, müslüman olduğundan beri vücudunda duyduğu bir sancıyı Rasûlullah'a ( s.a.v.) şikayet etmişti. Rasûlullah ( s.a.v.) ona şunu tavsiye etti :

"Sağ elini vücudunun sancıyan yerine koy. Sonra üç defa besmele çek ve yedi defa -çektiğim ve korktuğum . sancının şerrinden Allah'a sığınıyorum- diyerek elini sür." [163]

İbnu Abbas ( r.a.), Rasülullah'ın ( s.a.v.) şöyle dediğini rivayet eder :

"Kim sekerâtı mevtinde olmayan bir hastayı ziyaret eder de yedi defa :

“Büyük Arşın sahibi yüce Allah'tan sana şifa vermesini diliyorum- derse, Allah onu bu hastalıktan mutlaka kurtarır." [164]

Bu, Rasülullah'ın ( s.a.v.) ümmetine, meşru sebeplere sarılmakla beraber Allah'a güvenmelerini öğretmesidir. Çünkü şifayı verecek olan Allah'tır. O'nun şifasından başka şifa yoktur. Rasûlullah ( s.a.v.) şifa vermesi için Rabb'ine yalvarırdı. Çünkü şifanın sahibi O'dur ve şifa O'nun elindedir. Sa'd isimli sahabe için şu duayı yapmıştı :

"Allah'ım! Sa'd'e şifa ver, Allah'ım Sa'd'e şifa ver. Allah'ım Sa'd'e şifa ver." [165]

Hz. Peygamber ( s.a.v.) ashabından bazılarına okuyarak üfler ve Allah'tan şöyle şifa dilerdi :

"Allah'ın ismiyle şifa ( temenni ederim), şu bizim bazımızın tükrüğü ile yurdumuzun toprağıdır. [166]Bundan Rabbimizin izni ile hastamız şifalanır." [167]

Rasûlullah ( s.a.v.), hastalıkları da, şifalarını da verenin Allah Teâlâ olduğunu açıklamıştır :

"Allah'ın indirdiği hiç bir hastalık yoktur ki onun şifasını da indirilmiş olmasın” [168]

Müslim'in Câbir'den ( r.a.) rivayet ettiği hadiste Rasul-i Ekrem ( s.a.v.) şöyle buyurmaktadır :

"Her hastalığın ilac vardır. İlaç, hastalığa isabet ederse Allah'ın izniyle iyileşir." [169]

Başka bir hadiste şöyle buyurulur :

"Allah Tealâ her derdin devasını indirmiştir.

Tedavi olunuz. Haramla tedavi olmayınız." [170]Hz. Peygamber'e bedeviler geldiler ve :

“Ya Rasûlullah tedavi olalım mı?" dediler.

Rasûlullah ( s.a.v.) şöyle buyurdu :

“Evet, ey Allah'ın kulları tedavi olunuz. Çünkü Allah hiçbir hastalık yaratmadı ki onun şifasını ve ilacını da yaratmamış olsun. Ancak bir hastalık müstesna.

“Nedir o, ya Rasûlullah? diye sordular. Hz. Peygamber :

“İhtiyarlıktır, buyurdu. [171]

Abdullah İbn Mes'ud ( r.a.) Hz. Peygamber'in ( s.a.v.) şöyle dediğini rivayet etmiştir :

"Allah Tealâ hangi hastalığı yaratmışsa mutlaka onun şifasını da yaratmıştır. Onu bilen bilir, bilmeyen de bilmez." [172]

İbnu'l-Kayyım şöyle der :

Bu hadisi şerifler,, sebeplerin ve müsebbiplerin ispatına ve bunları inkar edenlerin görüşlerinin geçersizliğine delalet eder. '"Her hastalığın bir ilacı vardır" sözü genellik ifade eder, öldürücü hastalıkları da, doktor tedavisi imkansız hastalıkları da içine alır. Allah Teâlâ hepsi için onları iyileştirecek ilaçları yaratmıştır. Ancak bunlardan bazılarının bilgisine insanlar henüz ulaşmamış olabilirler ve tedaviye bir yol bulamazlar. Çünkü yaratıklar ancak Allah'ın kendilerine bildirdiği şeyleri bilebilirler. [173]

Allah Teâlâ, eş-Şâfî'dir, dilediği kimselere şifa verir, şifayı dilemediği zaman da bunun bilgisini doktorlardan bile gizler. Kendisinden başka ilah olmayan Allah Teâlâ'dan, O'nun en güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyle, bizim kalplerimizin ve bedenlerimizin dûçâr olacağı bütün hastalıklara karşı şifa vermesini, bizi İslam ile korumasını dileriz. Bunu yapacak olan O'dur ve O'nun buna gücü yeter. Güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük Allah iledir.Allah'ın salâtü selamı ve bereketi kulu ve elçisi, yaratıkların en hayırlısı, vahyinin emini peygamberimiz ve önderimiz Hz. Muhammed'e, o'nun ashabına ve kıyamete kadar yolunda gidenlere olsun. [174]

Allah´ın Şafii ismine dair


“Allah’ın Şâfî ismini açıklar mısınız? Allah cin ve insanları yaratmadan evvel Şâfî ismi nasıl tecellî ediyordu?”

Cenâb-ı Allah’ın Şafî ismi, Allah’ın kullarına maddî-mânevî şifâ verdiğini, hastalıklarına devâ lûtfettiğini bildirir. Yeryüzünü büyük bir eczahane gibi tanzim eden Cenâb-ı Allah, takdir buyurduğu illetler, hastalıklar ve dertler için şifâyı, devâyı, dermânı ve ilâcı da yine kendisi ihsân eder. Kullarını hastalıklardan kurtarır, sıkıntılardan ferahlandırır.

Şâfî ismi, Kur’ân’da fiil sîgası halinde gelmiştir. Hz. İbrâhim (as), kavmine şöyle demişti: “Ben hastalandığımda bana şifâ veren Allah’tır.”1
Cenâb-ı Hak, arıların şifâ kaynağı olarak yaratıldığını şöyle beyan buyurur: “Bal arılarının karınlarından insanlara şifâ olan muhtelif renklerde bal çıkar. Düşünen bir millet için bunda ibret vardır.”2

Cenâb-ı Hak Kur’ân’ın da şifâ kaynağı olduğunu haber verir. Bakalım:
* “Kur’ân îman edenler için hidâyet rehberi ve şifâdır.”3
* “Kur’ân’dan îman edenler için rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz.”4
* “Ey insanlar! Rabb’inizden size bir öğüt, kalplerde olana şifâ, iman edenlere hidâyet rehberi ve rahmet gelmiştir.”5
* “Allah mü’minlerin gönüllerine şifâ verir (ferahlandırır).”6

Hazret-i Âdem’e (as) isimlerin öğretilmesi ve talim edilmesi hakîkatinin, yeryüzünün halîfesi olan insanoğlunun ilim, teknik, fen ve sanatlara kabiliyetli olarak yaratıldığına işâret ettiğini beyan eden Bedîüzzaman, her bir ilim, fen ve sanatın hakîkâtinin de Cenâb-ı Allah’ın bir ismine dayandığını kaydeder.7

Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre tıp ilmi de Şâfî ismine dayanmaktadır. Cenâb-ı Hakkın yeryüzü eczahanesinde koyduğu Rahîmâne cilveleri ve devâları araştıran bu ilmin hakîkati Şâfî isminden gelmektedir.8

Şifâ, devâ ve âfiyetin, insanı tam minnettâr eden ve şükre sevk eden nîmetlerden olduğunu belirten Üstad Hazretleri, küre-i arz hastahanesinde maddî-mânevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakîki’nin küllî şefkatinin ve kudsî Rahîmiyet’inin aslâ gözlerden kaçmayacağını ifâde eder.9

Bedîüzzaman’a göre hastalıklar Şâfî ismine işâret ettiği gibi, Şâfî ismi de hastalıkları gerekli kılmaktadır.10 Her bir hayat sahibi ancak Şâfî isminin tecellîsine mazhariyetle hastalıktan şifâ bulmaktadır. Her bir mahlûk hastalığa dûçâr olduğunda Şâfî isminin şefkatini hissetmektedir. Kezâ, hastalıkların perde arkası gayet sevimlidir. Hattâ perde açılsa her bir hasta, korktuğu ve nefret duyduğu hastalığının rahmet açısından gayet sevimli ve hoş olduğunu görecek ve kendisini rahmet ve şefkatiyle kucaklayan Cenâb-ı Allah’a sonsuz şükredecektir.

Saîd Nursî’ye göre rızık, şifâ ve yağmur doğrudan doğruya Zât-ı Rezzâk-ı Şâfî olan Cenâb-ı Allah’a aittir, perdesiz Cenâb-ı Allah’tan gelmektedir. Şâfî-i Hakîm-i Zülcelâl, büyük yeryüzü eczahanesinde her derde bir devâ istif etmiş, her hastalığa bir derman halk etmiştir. Elbette tedâvi için ilâçları aramak, almak ve kullanmak meşrûdur ve gereklidir. Fakat tesiri ve şifâyı Cenâb-ı Hak’tan bilmelidir. Çünkü dermanı O verdiği gibi; şifâyı veren de O’dur.11

Allah’ın cinleri ve insanları yaratmazdan önce Şâfî isminin nasıl tecellî ettiği hususuna gelince;

1- Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, insanlar ve cinler yokken Şâfî ismine ihtiyaç duymazlar.

2- Meleklerin de—her ne kadar hastalık çekmeseler de—Şâfî ismine olan ihtiyaçlarını ve Şâfî isminden istifâdelerini göz ardı etmemek lâzım. Nitekim yukarıya aldığımız âyetlerde de gördüğümüz gibi, rahmet ve hidâyet de bir nevî “şifâ”dır. Cenâb-ı Hak tüm âlemleri rahmetle, tüm akıl sahiplerini rahmet ve hidâyetle kuşatmıştır.

3- Şâfî isminin insanlar, cinler ve hattâ melekler ötesindeki tecellîlerini kavramak ruhî kuvvetlerimizin de, aklî melekelerimizin de üzerindedir.

4- Allah, Vacibü’l-Vücud’dur. Ezelî ve Ebedîdir. Varlığının sonu olmadığı gibi, başlangıcı da yoktur. Mâhiyeti bizim mâhiyetimize benzemez. Varlığı, varlıkların varlığı cinsinden değildir.12

5- Zaman üstü ve zaman ötesi bir kavram olan “Ezel”, Allah’ın zamana bağlı olmaktan münezzeh bulunduğunu gösterir. Yani ezel, zaman itibariyle mâzîde bir uç demek değildir. Ezel’i geçmişte bir uç zaman dilimi gibi gösterip, o vakitte insanın da olmadığını nazara alarak Şâfî isminin nasıl tasarrufta bulunduğunu düşünmenin hakîkati yoktur.

6- Ezel’i, geçmişle birlikte şu ânı ve geleceği “birden tutan ve yüksekten bakan” bir ayna misâlinde düşüneceğiz. O halde, eşyanın vücudunda ezelin bir geçmiş zaman dilimi olarak algılanması, esas tutulması ve ona göre Allah’ın sıfatlarında zamana bağlı mecburî bir tasarruf tasavvur edilmesi doğru değildir.13

7- Öyleyse biz, Allah’ın Şâfî isminin ve sâir isimlerinin “yaşadığımız ve hissettiğimiz” şu andaki tecellî ve tasarruflarını kavramakla yükümlüyüz.

Dipnot:
1- Şuarâ Sûresi, 26/80;
2- Nahl Sûresi, 16/69;
3- Fussilet Sûresi, 41/44;
4- İsrâ Sûresi, 17/82;
5- Yunus Sûresi, 10/57;
6- Tevbe Sûresi, 9/14;
7- Bakara Sûresi, 2/31; Sözler, s. 224;
8- Sözler, s. 238;
9- Lem’alar, s. 218;
10- Lem’alar, s. 16;
11- Lem’alar, s. 218;
12- Mektûbât, s. 242;
13- Sözler, s. 430



Ya Deyyan Esmasının Fazileti Hakkında

Gece senli benli olmanın ifadesidir aslında.
Gecenin yarısından sonra “Ya Deyyan (c.c)…..” diyerek iste… Gecenin sessizliğinde seccadenin üzerinde yaşlı gözlerle “Ya Deyyan “de başla sözlere, dök içini alemlerin Rabb’ı olan Allah’a ve iste her ne ihtiyacın varsa Deyyan olan Allah’tan… Derdini, kederini, sevincini, ümitlerini, anlat “Ya Deyyan (c.c)…” diyerek… Görmesin seni hiç kimse, duymasın sesini kimseler, şeytan duymasın duanı, melekler bile duymasın gecenin bir yarısı sadece Sen ve duan “Ya Deyyan…”


Kaynak: Hızır Dokunsun Dualarına

Ya Deyyan esması anlamı : Kullarının hiçbir amelini zayi etmeden karşılığını veren. Ey amelin karşılığını eksiksiz veren. Kıyamet günü, herkesin dünyada iken yaptıklarının hesabını ve hakkını en iyi bilen ve kulların hiçbir amelini zayi etmeden karşılığını veren.
Ben azîm-üş-şân (şânı büyük, çok yüce) herkese mücâzât eden (karşılığını veren) deyyânım. (Hadîs-i kudsî-Sahîh-i Buhârî)
Ben azîm-üş-şân (şânı büyük, çok yüce), melik-i deyyânım. Benim verdiğim rızkı yiyip de, bana ortak koşanlar ve bana değil de putlara ibadet edenler nerededirler? O kimseler benim verdiğim rızk ile kuvvetlenip de bana asi olurlar (karşı gelirler). Cebbar (zorba kimseler) ve zalimler (zulm edenler) nerededirler? Kibirlenen (büyüklük taslayanlar) ve övünenler nerededirler? (Hadîs-i kudsî-Dürret-ül-Fâhire).

Ya Deyyan esması ebced değeri ve zikir sayısı : 75

Ya Deyyan : دَيَّانْ

Fazilet ve esrarı :
1-) Ay deberan (Ayın dördüncü durağı) menzilinde iken Fatiha suresi
بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ ﴿١
الْحَمْدُ للّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴿٢
الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ ﴿٣
مَلِكِ يَوْمِ الدِّينِ ﴿٤
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ﴿٥
اهدِنَا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ ﴿٦
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِمْ غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ ﴿٧
Okunuşu :
1-) Bismi’llâhi’r-ahmâni’r-Rahîm.
2-) Elhamdü lillâhi rabbil’alemin
3-) Errahmânir’rahim
4-) Mâliki yevmiddin
5-) İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în
6-) İhdinessırâtel müstakîm
7-) Sırâtellezine en’amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn
Anlamı :
1-) Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
2-) Hamd o âlemlerin Rabbi,
3-) O Rahmân ve Rahim,
4-) O, din gününün maliki Allah’ın.
5-) Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti.
6-) Hidayet eyle bizi doğru yola,
7-) O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların
ve o sapmışların yoluna değil.
Ardından Hadid suresi 3. ayeti
هُوَ الْأَوَّلُ وَالْآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Okunuşu :
Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın(bâtınu), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Anlamı :
O, evveldir (ilktir) ve ahirdir (sondur), zahirdir (alâmetleri tüm varlıklarda görünendir) ve bâtındır (gizli olandır). Ve O, herşeyi en iyi bilendir.
Okuduktan sonra 2 rekat hacet namazı kılınır. Namazdan sonra ,
55 defa Ya Daim,
65 defa Ya Deyyan İsm-i şerifleri okunur.
Ardından Allah-u Teala’dan rızk, mal ve bereket istenir.
2-) Aşağıda sayılan isimleri 3 er kere okuyanın meşru her dilek ve haceti amel hasıl olur.
3 er defa elvaha ya vedudu
3 er defa ya hannanu
3 er defa ya mennanu
3 er defa ya deyyanu
3 er defa Ya sübhanü

5
Kalplerde kabul bulmak ve bir kimseyi yanına getirtmek için
Ve es’elüke biesmâike
Yâ Hannân
Yâ Mennân
Yâ Deyyân
Yâ Gufran
Yâ Burhan
Yâ Sultân
Yâ Sübhân
Yâ Müste’ân
Yâ Ze’l-menni ve’l-beyân
Yâ Ze’l-emân
سُبْحَانَكَ يَا لآَ اِلٰهَ اِلآَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ Sübhâneke yâ lâ ilahe illâ ente’l-emâ-ne’l-emâne hallisnâ mine’n-nâr.


Allah’ım ben, ismin hakkına sana el açıyor (yalvarıyorum,
Ey çok şefkatli,
Ey çok iyilik ve ihsan sahibi,
Ey (hiç bir ameli) karşılıksız bırakmayan,
Ey (yolunu kaybedenler için delil,
Ey gerçek saltanat sahibi,
Ey (salih kullarını) hoşnut eden,
Ey (günahları) bol bol bağışlayan,
Ey (bütün eksikliklerden kusurlardan) münezzeh olan,
Ey kendisinden yardım dilenen,
Ey ihsan ve beyan sahibi
Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilah yok. Eman ver bize. Bizi cehennemden kurtar.


Not : Cevşen dua alıntısıdır.

Category: Allah’ın isimleri Borç ve rızk duaları Dilek ve hacet duaları Korunma duaları Sevgi ve saygı kazanma duaları Etiketler:Cehennem azabından korunmak için okunacak dua, el Deyyan, Her türlü meşru dilek için okunacak dua, Her türlü meşru istek için okunacak dua, Kalplerde kabul bulmak için okunacak dua, Rızk artırmak için okunacak dua

Kaynak : Mucize dualar


ESMA-ÜL HÜSNADAKİ MÜKEMMEL ÖZELLİKLER


B’ismi-llâh-ir Rahmân-ir Rahıym… Esmâ’sıyla (muazzam, muhteşem mükemmel özellikleriyle) varlığımı yaratan, ismi Allâh olan Rahmân Rahıym’dir!

Bilelim ki, “isim” yalnızca, dikkati o isimlenene veya o isimle isimlenmişteki bir özelliğe işaret için kullanılır!

İsim, asla isimle işaret edileni bütünüyle anlatmaz ve açıklamaz! Yalnızca kimliğe veya bir özelliğe işaret eder!

Belki isim, çok özellikler taşıyana sadece dikkati yöneltmek için kullanılır.

Öncelikle şu gerçeği çok iyi fark edelim… “Allâh isimleri” olarak bildirilen özellikler, ötelerde bir tanrının çeşitli cici – güzel isimleri midir? Yoksa bir “varlık – vücud sahibi” kabul edilenlerin tüm özelliklerini, asılları itibarıyla “yok”ken; “zıll = gölge” varlığına verilen isimden ve açığa çıkan özelliğinden dolayı, duyu ve şartlanmanın ayrı bir varlık verdiği; gerçekte ise “Allâh” ismiyle işaret edilenin yaratış özelliklerine dikkat çekmek için midir?

Seyreden, seyredilen, seyir; aynı TEK’tir!

Bu realite fark edilip kavranıldıktan sonra, konunun “Allâh isimleri” diye bilinen yanına gelelim.

“Zikir = insana hakikatini hatırlatıcı” olarak bildirilen Kur’ân-ı Kerîm, gerçekte, tümüyle “Ulûhiyet”i anlatan “El Esmâ ül Hüsnâ”nın açılımıdır! İnsanın “hatırlaması” istenilen, kendisine talim edilmiş olan “esmâe külleha”dır! Yani, “var”lığını meydana getiren, “bildirilen isimlerin özelliklerinin tamamı”! Bunların bir kısmı Kur’ân-ı Kerîm’de bildirilmiş, bir kısmı da Rasûlullâh tarafından açıklanmıştır. Bu yüzdendir ki, asla, her şey bu doksan dokuz isimden ibarettir, denemez! Misal verelim… Rab, Mevlâ, Kariyb, Hallak gibi bazı isimler Kurân’da mevcut olmasına rağmen doksan dokuz isim arasında sayılmamıştır. “Yefalu ma yurîd” âyetinde bildirilen İrade sıfatının (dilediğini oluşturma) adı olan “Müriyd” ismi de gene bu isimler arasında bildirilmemiştir. Buna karşın Celiyl, Vâcid, Mâcid gibi bazı isimler ise doksan dokuz isim içinde var olmasına karşın, Kur’ân-ı Kerîm’de geçmez. İşte bu yüzdendir ki, Allâh ismiyle işaret edilenin, ilminde seyrini oluşturan “Esmâ mertebesi” olarak tanımlanan isimlerini (özelliklerini – Kuantum Potansiyel) doksan dokuz ile sınırlamak çok yanlış olur. Belki, insana hakikatini hatırlaması için bu kadar isim özelliği bildirilmiştir; hakikatini hatırlayıp yaşayan ise hadsiz hesapsız bilinmeyen başka isimlerin özellikleriyle yaşar; diyebiliriz. Ayrıca, cennet diye tanımlanan yaşam boyutunun dahi buna işaret ettiği söylenebilir. Evren içre evrenler gerçeğini var kılan sayısız özelliklere işaret eden isimlerden ise hiç haberimiz yoktur belki de!

Derin düşünce (Ulül Elbab = öze ermişler) indînde kullanılan “zıll vücud = gölge varlık” tanımlaması, o varlığın bizâtihi “var” olmayıp; algılayana GÖRE “Allâh isimlerinin bileşimi olarak” açığa çıkışına işaret eder.

Hatta gerçeği hakkıyla dillendirmek gerekirse, “Esmâ bileşimi” tanımlaması dahi bir mecazdır; çoklu algılayan anlayışları, Tek’il realiteye adapte içindir. Zira mutlak hakikat, her an yeni bir şe’nde olan “çok boyutlu tek kare resim” seyridir! “Esmâ bileşimi” denilen ise resimdeki bir fırça darbesi! Algılanan her “şey”, ismi nedeniyle, sanki Allâh’ın Esmâ’sı itibarıyla O’nun gayrı olarak sanılsa dahi, -O ötede tanrı olmadığı için-, hakikatte, o isimle isimlenmiş varlık, Allâh Esmâ’sı nedeniyle “var”lık olarak algılanandır! Bununla beraber, Esmâ ile işaret edilen ise, bölünmez, cüzlere ayrılmaz, cüzlerden oluşmamış mutlak Tek, sınırsızlık ve sonsuzluk kavramından dahi beridir; “Ahad-üs Samed”dir ve Kur’ân-ı Kerîm’de bir kere vurgulanır bu şekliyle! “Allâh HÛ, lâ gayrıhu!” Ki bunu beşer aklı havsalası kavrayamaz! Ancak, vahiy veya ilham ilmi – bilgisi olarak şuura yansır ve “seyri” oluşur! Akıl, mantık, muhakeme adım atamaz burada! Fikir yürütenin yolu dalâlet olur! Bu konunun tartışılması mümkün değildir! Tartışan ise, yalnızca cehli dillendirmek için var olandır! Cebrâil’in, “bir adım atarsam yanarım” diye dillendirdiği gerçekliktir bu husus! Fark edilmelidir ki, “Allâh Esmâ’sında İlim” özelliğine işaret eden isim vardır; Allâh’ın aklına işaret eden bir isim yoktur; çünkü bu muhaldir! Akıl, çokluk algılamasının oluşması için yaratılmış olan beyin işleyiş düzenine verilen isimdir! Esasen “Akl-ı küll” veya “Akl-ı evvel” tanımlamaları dahi mecazî ve izafeten kullanılır; gerçekte “İlim” vasfının açığa çıkması sisteminin aldığı isimden başka bir şey değildir. Birimin derûnundaki, hakikatindeki “ilim” boyutunun tanımlaması “Akl-ı küll”dür ki, “vahiy”in kökeni dahi budur. “Akl-ı evvel” ise tamamıyla yakıştırma bir tâbir olup, ehli olmayana Esmâ mertebesinin “şe’n”deki “ilim” boyutunu tarif için kullanılmıştır. “AN” içre geçerli “ilim”e işaret yollu olarak.

Esasen, Efâl mertebesi olarak algılanması dilenilmiş boyut, gerçekte, “her an yeni bir şe’nde” olan “Esmâ Mertebesi”nden başka bir şey değildir! “Madde” adıyla işaret edilen boyut aynıyla kuantsal boyuttur; algılama farkı farklı boyut zannını oluşturmaktadır. Seyreden, seyredilen, seyir; aynı TEK’tir! “Şarabı la yezâli” diye işaret edilen bu seyirdir; “cennet şarabı” tanımlaması dahi, bu seyre işaret eder! Çokluk algılaması içinde olanın ise bunun yalnızca bilgisini gevelemekten başka şansı yoktur!

Efâl – fiiller – kesret – çokluk algılaması yaşanan âleme gelince… Vücud, varlık yalnızca “Esmâ mertebesi” tanımlamasıyla işaret edilene aittir! İlmiyle ilmini ilminde seyretmektedir, ifadesi dahi “şe’n”i itibarıyla aynıyla “Esmâ” olan bu mertebedeki seyrine işaret etmektedir. Bu mertebede, ilimde yaratılmış sûretlerle, seyir ve tedbirât yürümekte olup; “âlemler vücudun kokusunu bile almamışlardır” uyarısı bu yüzden yapılmıştır. Zerre, bu mertebedeki seyreden, “küll” seyredilendir! İsimlerle işaret edilen kuvveler ise “melek” ismiyle tanımlanmıştır ki; “insan”ın dahi hakikati budur; farkındalığını yaşamak süreci ise “Rabbinin likâsına kavuşmak” diye anlatılmıştır! Bunu keşfettikten sonra, devamının gelmemesi ise feci cehennem yanışı olarak anlatılmıştır! Burası “Kudret” yurdudur, “kün” hükmü buradan çıkar; İlim mertebesidir; aklın burada geçerliliği yoktur! “Hikmet” yurdunun bâtınıdır! Hikmet yurdunda olup biten her şey ise akılla seyredilegelir; burada bilinçler konuşur! Efâl âlemi ise, bu boyuta (kudret yurduna) göre, tümüyle holografik (zıll – gölge) vücud – varlık ve yapıdır! Algılayanın algılama kapasitesine göre var olan paralel veya çoklu evrenler, içindekiler ile maden, nebat, hayvanat (insansı) ve cin âlemlerine ait tüm tedbirât ve tasarruf “mele-i âlâ” hükmü ile buradan açığa çıkar! Rasûller ve vârisleri velîler, “mele-i âlâ”nın yani Esmâ kuvvelerinin yeryüzündeki dilleridir! Bütün bunlar dahi, hep Esmâ mertebesinde ilimde olup biten seyirlerdir! “İnsan”ın hakikati dahi bu anlamda “melek”tir ve melek oluşunu hatırlamaya ve gereğini yaşamaya davet edilmektedir gerçekte! Bu konu çok daha derin ve detaylı bir konudur… Anlattığımız ilimden nasibi olmayan ise, farklı boyut ve mertebelerden seyri dillendiren anlatımı, çelişkili bulabilir. Ne var ki, biz, 21 yaşında 1966 yılında kaleme aldığımız “Tecelliyât” isimli kitabımızda dillendirdiğimiz şaşmaz doğrultudaki müşahedemizi, kırk beş yıllık süreçte, tahkike dayalı olarak, insanlıkla paylaştık kulluğumuzun sonucu olarak; kimseden maddi veya manevî bir karşılık beklemeden. Açıkladıklarımız, “el malı” değil, “Allâh hibesidir”! Şükrünü edâ etmem ise mümkün değildir! Bu nedenledir ki anlattıklarımızda hiçbir çelişki yoktur. Var sanılıyorsa bu, aradaki bağlantıları kurmaya yeterli veritabanı olmamasındandır!

Algılayanın algılama kapasitesine göre var olan evrenler

Evet, müşahedemiz bu realite ise…

“Allâh isimleri” konusunu nasıl anlamamız gerekir?

Bilelim ki…

“Allâh isimleri”, bilinç devrede olmaksızın şuurda açığa çıkıp (vahiy), daha sonra bilinç tarafından değerlendirilmeye çalışılan evrensel -kâinat anlamında değil, âlemler işareti doğrultusunda- özelliklerdir.

“Esmâ ül Hüsnâ” Allâh’ındır; o isimlerin işaret ettiği özellikler, TEK ve SAMED olarak bildirilen, Allâh adıyla işaret edilenin, Esmâ mertebesine, (Kuantum Potansiyele) zamansızlık – mekânsızlık boyutuna, “nokta”ya işaret eder… Dolayısıyla bu isimler ve bu isimlerin işaret ettiği anlamlar sadece O’nundur; beşer anlayışıyla kayıtlanamaz! Nitekim 23.Mu’minûn Sûresi’nin 91. âyetinde “SubhanAllâhi amma yesıfun= Allâh onların tanımlamalarından Subhan’dır (ötedir)!” buyurulur!

“O’na isimlerin mânâlarıyla yönelin… O’nun Esmâ’sında ilhada sapanları (Esmâ’yı beşerî değer yargılarıyla sınırlayanları; El Esmâ ve El Hüsnâ’nın ne olduğunu fark edemeyenleri ve “Ekberiyet”iyle Allâh’ı bilmeyenleri) terk edin! Yapmakta olduklarının karşılığını göreceklerdir.” (7. A’raf: 180)

“El Hüsnâ’yı tasdik ederse, böylece ona en kolayı kolaylaştırırız!” (92.Leyl: 6-7)

Hatta ihsan hâli (muhsin oluşun cezası) bile “El Hüsnâ”ya bağlanıyor…

“İhsan ehline, daha güzeli (El Hüsnâ) ve fazlası (Rıdvan) vardır… Onların vechlerini (yüzlerini – şuurlarını) ne kara toz zerresi (bencillik), ne de (hakikatlerinden ayrı düşmenin getirisi olan) zillet kaplar… Onlar sonsuza dek cennet ehlidirler!” (10.Yûnus: 26)

“Zâtı” itibarıyla “benzeri” olmayan; Esmâ’sının işaret ettiği özellikleriyle yarattıklarıyla kayıtlanmaktan ve sınırlanmaktan berî olan; “Ekberiyeti” ile sayısız “nokta”lardan bir nokta olan “çok boyutlu holografik tek kare resim” diye açıklamaya çalıştığımız “Esmâ mertebesi”nin “kesret – çokluk boyutu” olarak algılanışı olan -gerçekte tekil tümel- “fiiller” âlemini, “ilminde” var kıldığı özellikler ile yaratmıştır.

Daha derine gitmeden toparlayalım…

Allâh isimleri olarak vahiy yollu bildirilen özellikler, Dünya üstünde yaşayan “yeryüzü halifeliği”nin farkındalığına ermeye çalışan “zâlim ve cahil insan”ın algıladığının çok çok ötesinde, evrensel boyutların tümünü “yok”tan, “zıll – gölge” vücud olarak (holografik) “var” kılan özellikler tekilliğidir!

MUAZZAM, MUHTEŞEM, MÜKEMMEL özelliklerdir “Esmâ mertebesi”, tüm boyutsallığı ve içre varlıklarıyla evrenselliğin hakikati olarak!

Şimdi bir an, insanın algıladığı dünyasını düşünün!

Sonra da dar çerçeveli bakış açısı anlamındaki köylü bakışından arınmış olarak, en son bilgilerinizin oluşturduğu evrensellik anlayışıyla “başınızı (bakışınızı) kaldırıp semâya bir bakın” Kur’ân-ı Kerîm ifadesiyle!

Duyularınızla algıladıklarınız, evrensel azamet, ihtişam ve mükemmeliyet yanında nedir ki?

İşte bu gerçeklik dolayısıyla…

Umarım…

Allâh isimleri hakkında bugüne kadar düşünülüp konuşulup yazılmışların, yalnızca vahiy kaynaklı gelen BİLGİ’nin (Kitap’ın), arındığı kadarıyla bilinçlerimiz tarafından değerlendirilişi olduğunu aklımızdan çıkarmayarak; bu isimlerin işaret ettiği özelliklerin, tüm evrensellikte geçerli olduğunu; tüm yapıda her an yepyeni anlamları, açılımları meydana getirdiğini göz önünde tutarak konuya eğilebiliriz. Bu arada şunu vurgulayayım ki, “Ekberiyet“ başlıklı yazımda açıklamaya çalıştıklarım pek “oku”nmamış! Bahsettiğimiz Esmâ mertebesinin özelliklerinin, “Allâh” adıyla işaret edilen indîndeki, sayısız “nokta”lardan bir “nokta” ve dahi “Hakikat-i Muhammedî” veya “Ruh adlı melek” isimlerine bürünerek açığa çıkan “Kuantum Potansiyel”, sonsuz-sınırsız; ezeli ve ebedi olmayan Esmâ mertebesi özellikleri olduğu gibi; ayrıca, bu mertebenin ilminin, tüm evren içre evrenler olan “çok boyutlu tek kare resim” diye söz ettiğimiz olduğu da fark edilmemiş! Bu yüzdendir ki, hâlâ, Allâh, âlemlerdeki tek bir tanrı olarak algılanmakta devam ediyor! Oysa tüm seyir ve dillendirilenler yalnızca “nokta”mızla ilgilidir ki; Allâh yalnızca “Allâh”tır; “Ekber”dir! Subhanehu min tenzihiy!

Şunu da asla hatırdan çıkarmayalım ki, yazdıklarım kesinlikle olayın son noktası olmayıp, bu konuda yazılabileceklerin yalnızca mukaddimesi (giriş yazısı) mahiyetindedir. Bundan daha derininin açıkça yazılıp yayınlanması tarafımızdan mümkün değildir. Ayrıca ehlinin fark edeceği üzere, bu kadarı dahi bugüne kadar bu açıklık, netlik ve detayla yazılmamıştır. Konu ustura sırtı gibi ince ve keskindir, çünkü okuyan kişi hiç farkında olmadan ya ötede bir tanrı kavramına kayabilir; ya da çok daha kötüsü firavun misali, benliğiyle – bilinciyle ve dahi hayvani yapı olan bedeniyle hakikati sınırlama derekesine düşebilir!

Buraya kadar “El Esmâ” işaretinin neye olduğuna dikkat çekmeye çalıştık.

Şimdi gelelim “el Hüsnâ” olarak bildirilen muazzam, muhteşem ve mükemmel anlam ve özellik ihtiva eden isimlerin işaret ettiği özelliklere… Elbette “esfeli sâfîliyn” olan kelimelerin elverdiğince!

Burada öncelikle şu hususa dikkat gerekir kanımca.

TETİKLEME SİSTEMİ

Bu isimlerin işaret ettiği özellikler her noktada tümüyle mevcuttur eksiksiz! Ne var ki, açığa çıkması dilenen özelliğe göre, kimileri kimilerine baskın hâle gelerek, tıpkı ekolayzırda yükselen kanalların öne geçmesi gibi, diğerlerinin önüne geçerek oluşumu meydana getirmektedir. Ayrıca belli isimlerin işaret ettiği belli özellikler, doğal olarak, otomatik olarak ilgili diğer isimlerin oluşumlarını tetikleyerek, akışı – oluşumu, “yeni şe’n”i meydana getirmektedirler. İşte bu olay, “Sünnetullâh” diye tanımlanan, evrensel Allâh kanunlarının -ya da basîreti kısıtlı olanların deyişiyle doğa kanunlarının- işleyiş mekanizmasını anlatmaktadır. Bu husus tahmin ve hayal edilemeyecek kadar azametli bir olaydır; ezelden ebede, tüm boyutlarıyla ve algılanan tüm birimleriyle her şey bu sistem içinde varlığını sürdürür! Evrensel boyutta veya insanın dünyasında, bilincinden açığa çıkan düşünceler dâhil, tüm fiiller bu sisteme göre oluşur. Buna kısaca “İsimlerin özelliklerinin ilgili ismin özelliğini tetiklemesi mekanizması” diyebiliriz. Yukarıda uyardığım üzere, bu isimlerin özelliklerinin açığa çıkış ortamı olarak -gerçekte TEK’il- bilebildiğiniz tüm evrenselliği düşünün. O evrensellik içinde algılayanın algıladığı her ortama ya da boyuta veya açığa çıkan birime göre, söz ettiğim “tetikleme” olayı geçerlidir! Bu sisteme göre de -neyin neyi meydana getireceği bilinmesi nedeniyle- ezelden ebede ne olup bitecekse “Allâh ilminde” mevcuttur! Bakara Sûresi sonundaki (2.Bakara: 284) “…Bilinçlerinizde (düşündüğünüz) ne varsa, açıklasanız da gizleseniz de, Allâh varlığınızdaki Hasiyb ismi özelliğiyle size onun sonuçlarını yaşatır…” uyarısı; Zelzele Sûresi’ndeki (99.Zilzâl: 7) “Kim zerre kadar hayır yaparsa, sonucuna erişir” ve de “Hasiyb” isminin işaret ettiği özellik, hep bu “tetikleme” mekanizmasını bize anlatmak içindir ki, açığa çıkan bir fiil veya düşüncenin sonucunun yaşanmaması mümkün değildir. İşte bu yüzdendir ki, geçmişimizde düşündüğümüz ya da ortaya koyduğumuz şükür ya da nankörlük bâbında her fiil mutlaka sonucunu yaşatmıştır veya yaşatacaktır! Bu konu üzerinde derin düşünülürse çok kapı açar ve çok sırlar fark edilir. “Kader sırrı” olarak bahsedilen konu dahi bu mekanizma ile ilgilidir!

Şimdi gelelim birer işaret-yön levhası hükmündeki özel “isim”lerin bize gösterdiklerine:

ALLÂH… Öyle bir isimdir ki… “Ulûhiyet”e işaret eder! “Ulûhiyet” hem “HÛ” ismi ile işaret edilen “Mutlak Zât” anlamını içerir; hem de “Zatî” İlim mertebesinde, ilmiyle ilmini seyir anlamında oluşmuş, “nokta”lar âlemlerini, her bir “nokta”yı oluşturan kendine özgü “Esmâ” mertebelerine işaret eder! “Zât”ı itibarıyla, “şey”in ayrı, “Esmâ”sı itibarıyla “şey”in aynı olan Allâh ismiyle işaret edilen; âlemlerden Ğaniyy ve benzeri olmayandır! Bu yüzdendir ki, “şey”i ve fiillerini Esmâ’sıyla yaratan Allâh ismiyle işaret edilen, Kur’ân-ı Kerîm’de “BİZ” işaretini kullanmaktadır. “Şey”de kendisinin gayrı yoktur! Bu konuda çok iyi anlaşılması gereken husus şudur: “Şey”den söz ettiğimizde “şey”in zâtı derken onun varlığını oluşturan “Esmâ mertebesinden” söz ederiz. “Şey”in zâtı hakkında tefekkür edilir, konuşulur. Allâh adıyla işaret edilenin Zâtı hakkında ise konuşmak muhaldir; yani kesinlikle olanaksızdır! Çünkü Esmâ özelliğinden meydana gelmişin, mutlak Zât hakkında fikir yürütmesi, “vahiy” yollu gelmiş bilgi ile dahi olsa -ki bu da olanaksızdır- mümkün olmaz! İşte bunu anlatmak sadedinde yolun sonu “hiç”likte biter, denmiştir!

HÛ… “HÛ’vAllâhulleziy lâ ilâhe illâ HÛ”! İster vahiy yollu gelsin, ister bilinç yollu üzerine eğilinsin, algılanan her “şey”in hakikatinin derûnu… Öylesine ki; Ekberiyet tecellisi sonucu önce “haşyeti”, sonucu olarak da “hiç”liği yaşatır ve bu yüzden de O’nun hakikatine erişilemez! “Basîretler ona ulaşmaz!” Mutlak bilinmezliğe ve kavranılmazlığa işaret ismidir! Nitekim “ALLÂH” dâhil tüm isimler “HÛ”ya bağlı geçer Kurân’da! “HU ALLÂHu EHAD”, “HU’ver Rahmânur Rahıym”, “Hu’vel’Evvelu vel’Ahıru vez’Zahiru vel’Batın”, “HU’vel Aliyyül Aziym”, “HU’ves Semiy’ul Basıyr” ve Haşr Sûresi’nin son üç âyeti gibi! Bu arada şunu da bir diğer okunuş şekli itibarıyla fark ederiz ki, isimlerin öncesindeki “HÛ” ismi işaretiyle önce tenzih vurgulaması yapılır, sonra da söz edilen isimlerle teşbihe işaret edilir. Bu da hiçbir zaman gözden kaçırılmaması gereken bir işarettir.

SON HATIRLATMA

Elbette ki “Allâh” ismiyle işaret edilen “EKBER”in “Esmâ ül Hüsnâ”sının anlamları bu kadar dar kapsamlı değildir! Bu yüzdendir ki, uzun yıllardır bu konuya hiç girmemiştim. Çünkü bu konunun hakkının verilmesi muhaldir – olanaksızdır! “Yansımalar” dolayısıyla bu konuya girmek zorunda kaldım. Rabbimden bağışlanma dilerim. Bu konuda nice eserler yazılmıştır. Biz bugünkü bakış açımız yönünden kısa ve akılda kalabilecek şekilde konuyu ele aldık. Belki deryadan bir damla sudur bu konudaki anlattıklarımız!

“SubhanAllâhi amma yasıfun!”

Bu çalışmamıza nokta koymadan, şu mutlak gerçeği bir kere daha vurgulayalım. Bütün bu açıkladıklarımız ve yazdıklarımız, kişinin kendisini, bedensellikten ve “ben”likten arındırdıktan sonra, “şuurda seyir” boyutunda yaşanacak olan şeylerdir.

Bu arınma – tezkiye olmadan, kişinin, bilgileri edinip tekrarlaması bir bilgisayarın tekrarlamasından farklı bir sonucu asla yaşatmaz!

Tasavvuf, dedi-kodu olmayıp bir yaşantıdır! Gıybet veya dedikoduyla ömür tüketen, şeytanın süslü gösterdiği amelle kendini avutandır. Kişinin bu bilgileri yaşamasının açık teyidi ise, onun için “yanma”nın kesinlikle bitmiş olup; hiçbir şeyin veya olayın onu üzüp kapsamamasıdır! Kişide şartlanmaların getirdiği değer yargılarına dayalı duygusallık yaşamı ve buna dayalı davranışlar olduğu sürece, o beşeriyetinin kemâlini yaşayan bir birim olarak ve yaptıklarının sonucunu yaşamaya devam ederek ölümsüzlük boyutuna geçer.

Bilgi uygulamak içindir. “Uygulanmayan ilim, insanın sırtındaki yüktür” farkındalığıyla işe kendimizden başlayalım.

Gecenin sonucunda kendimize şu soruyu soralım:

Bilgimize göre, gece uykuda geri dönüşü olmayan yolculuğa hazır mıyız? Dünyada bizi “yakan” olaylar bitti mi? Huzurlu, mutlu “kulluğu” yaşıyor muyuz? Cevap evetse ne mutlu! Değilse, yarına çok iş var demektir. Bu durumda sabah kalktığımızda, bu gece yatarken mutlu ve hazır olarak yatmak için neler yapmalıyım; diye düşünmemiz gerekmez mi?

Sahip olduğumuzu sandığımız her şeyi geride bırakarak gideceğimizin idrakı içinde günü değerlendirebiliyorsak şükürler olsun.

Ves Selâm.

“ALLÂH İLMİNDEN YANSIMALARLA KUR’ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ” isimli çalışmamda emeği geçen, ilminden yararlandığım değerli âlim ve hâl ehli İstanbul Cerrahpaşa Camii İmamı muhterem Hasan Güler Hocamıza huzurlarınızda teşekkürlerimi sunarım.

AHMED HULÛSİ

03 Şubat 2009


Allah ile kul arasına girilmez mi?

Allah ile kul arasına girilmez mi?

Sual: Günahların zararlarından ve kâfirlerin Cehenneme gireceklerinden bahsedilince (Allah ile kul arasına girilmez, Allah adına karar veremezsin) diye tepki gösteriyorlar. Dinin emrini bildirmek Allah adına karar vermek midir?
CEVAP
Az da olsa, iyi niyetli bazı kimseler, Allah ile kul arasına girilmez sözünü, (Müslümanlıkta, Hristiyanlıkta olduğu gibi, din adamlarının günah affetme yetkisi yoktur) anlamında kullanıyorlar. Ancak dinsizlerin ve fâsıkların söylediği anlamda, yani dinin emirlerini bildirmeyin, bize hatırlatmayın anlamında kullanmak dinimize aykırıdır. Öyle olsaydı, Allahü teâlâ, insanlara dinin emrini tebliğ edici Peygamberler ve kitaplar göndermezdi. Namaz kılmayan, içki içen, hırsızlık eden ve her türlü kötülüğü işleyenler, kendilerini temize çıkarmak için (Allah ile kul arasına kimse giremez) sözüne sığınıyorlar. Allah ile kul arasına girilmesini bizzat Allahü teâlâ kendisi istemektedir.

Kul diye başlayan bir çok âyet vardır. Kul kelimesi, de ki, söyle ki demektir. Mesela, (içki içmeyin, namaz kılın, kumar oynamayın) gibi birçok emir vardır. Bir tanesinin meali şöyledir:
(İnanan kullarıma söyle, namaz kılsınlar!) [İbrahim 31]

Peygamber efendimiz de, (Şu günahları işleyen Cehenneme gider) ve (Namaz kılmayanın ibadetlerine sevap verilmez) buyuruyor. (Ebu Nuaym)

Kimi de, (Namaz kılmadığım ve çeşitli günahlar işlediğim için beni Cehenneme atamazsınız) diyor. Evet atamayız. Ama Allahü teâlâ, (Şu günahları işleyenleri Cehenneme atarım. Kullarıma söyle, böyle günahlardan sakınsınlar) buyuruyor. Dinimizin böyle emirlerini söylemekle suçluyu Cehenneme atmış mı oluyoruz? Dinin emrini bildirmek din adamlarının görevidir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Erkek ve kadın bütün müminler, birbirlerinin velisidir [dost ve yardımcısıdır]; iyiliği emreder kötülükten alıkoyar; namaz kılar, zekat verir, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet eder.) [Tevbe 71]

(Oğlum, namazı doğru kıl, emr-i maruf ve nehy-i münker yap! Bunları yaparken gelecek sıkıntılara katlan, çünkü bunlar, azmi gerektiren [kesin farz olan] işlerdendir.) [Lokman 17]

(Onların çoğu, günah, düşmanlık ve haram olan şeyleri yiyip içmekte yarışıyorlar. Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözlerinden ve haram olan şeyleri yiyip içmekten vazgeçirmeye çalışmaları gerekmez miydi? Ne kötü iş bu!) [Maide 62, 63]

Demek ki Allahü teâlâ, dinin emirlerini tebliğ için din adamlarını, âlimleri mesul tutmaktadır. Namaz kılmayan ve her türlü kötülüğü işleyene, (Allah’tan kork, namaz kılmamak büyük günahtır) dense, tepkisi artar ve daha fazla günah işler. Konu ile ilgili birkaç âyet meali:
(Ona [günahkâra] “Allah’tan kork” denilince gururu ona daha çok günah işletir. [Ceza ve azap olarak] Cehennem ona yetişir.) [Bekara 206]

(Rabbine suçlu olarak gelen, Cehenneme gider. Orada ne ölür, ne de yaşar.) [Taha 74]

(Gizli açık her günahtan sakının. Çünkü günahkâr, cezasını mutlaka çeker.) [Enam 120]

(Suçlulara, niye ateştesiniz denilince, “Namaz kılmazdık” derler.) [Müddessir 41-43]

Allah ile kul arasına girmek
Sual: Bir arkadaş, "Hristiyanlıkta Allah ile kul arasına papazlar giriyor. Müslümanlıkta Allah ile kul arasına kimse giremez. Benim içkime, zinama, hırsızlığıma kimse karışamaz" diyor. Bu arkadaşa nasıl bir cevap vermek gerekir?
CEVAP
Dinimizde kul ile Allah arasına girilmez diye bir kural yoktur. Papazlar günah affetmede Allah adına hareket ediyorlar. Dinimizde böyle bir şey yoktur. Allah adına günah affetmek yok. Yoksa Allah'ın emrini kullarına tebliğ etmek vardır. Suç işleyenleri cezalandırmak vardır. Kur'an-ı kerimde bir çok âyet var. Şu suçu işleyene şu cezayı verin diye. Eğer bu Allah ile kul arasına girmekse evet dinimizde kul ile Allah arasına girilir. Girilmesini Allah emrediyor.

Din adamı sınıfı
Sual: İslamda din adamı sınıfı var mıdır?
CEVAP
Din adamı sınıfından kasıt ne? Doktorlar, avukatlar, ilahiyatçılar gibi bir sınıftan mı bahsediliyor? Öyle ise elbette ilahiyatçılar diye bir sınıf vardır. Ama bunların Hristiyanlıkta olduğu gibi günah affetme yetkisi yoktur. Sadece dini tebliğ ederler o kadar. Gerçek âlim olanları da Resulullahın vârisleridir

Sual: Din adamlarının Allah ile kul arasına girmesi, Mekke müşriklerinin, lat, menat ve uzzaya bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapmalarından farksız değil mi?
CEVAP
Müslüman din adamı, müftüsü vaizi, imamı, Allah ile kul arasına girip de ne yapıyor? Namaz şöyle kılınır, oruç şöyle tutulur diyor. Bu Allah ile kul arasına girmek mi? Allah ile kul arasına girmek ise bunun ne mahzuru vardır? Allahü teâlâ, Peygamberini dini tebliğ etmek ile görevlendirmedi mi? Âlimler Resulullahın vârisleri değil mi? Dini tebliğ etmek emr-i maruf nehy-i münker yapmak Allah ile kul arasına girmek mi? Sonra Allah ile kul arasına girip de ne yapılıyor? Namaz anlatılıyor, hac anlatılıyor, hepsi bu. Bunda gocunulacak taraf ne? Müslüman din adamlarını müşriklere benzetmek, din düşmanlığından başka nedir? Din adamı dini öğretiyor, Allah’a yaklaştırmak için kendine mi taptırıyor? Müslümana müşrik yani puta tapan kâfir diyen, eğer kendisi Müslüman ise kâfir olur.

Emr-i maruf yapmak
Sual: Maide suresinin, (Ey iman eden kullarım! Kendinize bakın. Kendiniz doğru yolda oldukça, başkalarının yoldan çıkması size zarar vermez!) mealindeki 105. âyeti, emr-i maruf yapmamak, kimseye karışmamak ve sadece kendimizi kurtarmak gerektiğini bildirmiyor mu?
CEVAP
Aksine emri maruf yapmayı emretmektedir, tefsirlerde, bu âyetin (Ey mümin kullarım! Emir ettiğim işleri, ibadetleri yapar ve emri maruf ve nehyi münker ederseniz, başkalarının yoldan çıkması, size zarar vermez) anlamında olduğu bildiriliyor. Kur’an-ı kerim Peygamber efendimize gelmiştir, muhatabı Odur. Dolayısı ile, Kur’an-ı kerimi tam ve doğru olarak sadece Peygamber efendimiz anlamış ve hadis-i şerifleri ile açıklamıştır. Bu âyet-i kerimeyi açıklayan hadis-i şerif şu mealdedir:

(İslamiyet'in emir ve yasaklarını anlatın! Bir kimse ucb eder [kendini beğenir], sizi dinlemezse, kendi halinizi ıslah edin.) [Berika]

Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmanın en güzel yolu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarının yayılmasına maddi ve manevi şekilde yardımcı olmaktır. Hiç değilse, bu kitapları komşuya, arkadaşa hediye etmelidir.

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)