MUHAMMED
BAYRAK
| Welcome, Guest |
|
You have to register before you can post on our site. |
| Forum Statistics |
» Members: 7 » Latest member: Muhammed » Forum threads: 5,258 » Forum posts: 5,849 Full Statistics |
DOWNLOADEN
AYET
FELSEFEMiZ
Raşit Tunca Sözü
GÜZEL SÖZ
MA’RÛF-İ KERHİ HZ. KİMDİR
MA’RÛF-İ KERHİ HZ. KİMDİR
Evliyânın büyüklerinden. Adı Ma’rûf bin Fîrûz olup künyesi Ebû Mahfûz’dur. Doğum târihi kesin o-larak bilinmemektedir. 200 (m. 815) senesinde Bağdâd’ta vefât etti. Bağdâd’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’rûf-i Kerhî olarak tanınmış, Sofıyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hak teâlâya giden yolun rehberi, çeşit çeşit latifelerle seçilmiş, zamanındaki âşıkların efendisi idi.
İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Kardeşi Îsâ O’nun İslâma gelişini şöyle anlatmaktadır: “Ben ve kardeşim Ma’rûf bir okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan hoca (râhib) çocuklara (Hâşâ) Allahü teâlâ üçtür. Baba, Oğul, Ruh’ül-kudûs derdi. Kardeşim Ma’rûf, Allah birdir birdir diye bağırırdı. Râhib O’nu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu böyle devam etti. Nihayet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı. Ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem O’na olan sevgisinden hergün gözyaşı dökerdi. “Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dine tâbi olacağım” derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma’rûf-ı Kerhî kendi hâlini şöyle anlatmaktadır “Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe’ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Burada da mescide gittim. Orada mübârek, yüzü nûr saçan bir zâtın etrafında bir kısım insanlar halka olmuşlar ve onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı öyle dinliyorlardı ki, sanki başlarının üzerinde kuş vardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: “Kim Allahü teâlâdan tamamen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamamen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve O’na koşarsa: Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde O’nun muhabbeti hâsıl olur, O’na gelirler. Derdlere ve belâlara sabır eden kimseye de rahmetini ihsan eder.” Bu zât Muhammed İbni Semmâk idi. O’nun bu sözleri kalbime çok te’sîr etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, O’na kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duâmı kabul buyurdu. Bu sırada İbni Semmâk aniden sustu. Sonra insana çok te’sîr eden bir sesle “Bağdâdlı genç nerede?” diye sordu. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni Şeyh İbn-i Semmâk’a götürdüler. İbn-i Semmâk başımı okşadı ve: “Merhaba ey Rabbin’i arayan kişi. Merhaba ey Allah’ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi” dedi. Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen rahibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine “Sen ağlıyor musun?” dedi: “Evet efendim” dedim ve rahibin sözünü hatırladım. Çünkü o rahib hep hakaret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sırada “Rahibin sözü mü?..” diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu. “Evet” dedim. Bana “Allahü teâlâya duâ et. Senin duân müstecâbtir (kabul olur)” buyurdu ve ben de Allahü teâlâya duâ ettim. Daha sonra öğrendim ki, râhib de müslüman olmuş ve sâlih mü’minlerden olmuş. Sonra İbni Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ’ya götürdü. Durumu O’na anlattı ve O’nun elinde müslüman oldum.”
Müslüman olan ve ilim tahsil eden Ma’rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra memleketine döndü. Büyük bir sabırla onu bekleyen annesi bağrına bastıktan sonra hangi din üzeresin diye sordu. Ma’rûf, İslâm dîni üzereyim deyince annesi, “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü.” diyerek îmân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün aile müslüman oldu.
Ma’rûf-ı Kerhî dînin emirlerini gözetmekte, ibâdette, harâm ve şüphelilerden kaçmada çok meşhûr olmuştu, İmâm-ı Ali Rızâ’nın hizmetinde bulunmuş, O’nun çocuklarıyla beraber yaşamış ve ehl-i beytten bilinmiştir. İmâm-ı Ali Rızâ (r.a.) “Ma’ruf, huy ve muhabbet bakımından ehl-i beyttendir. Fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Fârisî’nin ceddimize ilhak edilip ehl-i beytten sayıldığı gibi, O da bize dâhil edilmiştir.
Ma’rûf-ı Kerhî, Dâvûd-i Tâî hazretlerinden feyz almış olup; büyük velilerden Sırrî-yi Sekâö de, Ma’rûf-ı Kerhî’den ders ve feyz alarak yetişti. Hârûn Reşid ile aynı zamanda yaşadı. Muhaddis olup, zamanının meşhûr hadîs âlimlerinden hadîs dinlerdi.
Ma’rûf-ı Kerhî, Bekir bin Huneys, Rabi’ bin Sabîh ve bir çok âlimden hadîs öğrendi. Halef bin Hişâm, Zekeriyyâ bin Yahyâ el Mervezî, Yahyâ bin Ebî Tâlib ve bir çok hadîs âlimi de Ma’rûf-ı Kerhî’den hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.
dünya-ve-ahiret-için
Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.) Bağdâd’ın imâmı ve zahidi lakabını aldı. Dinde imâm olup, fıkıh, hadîs, tefsîr ve kelâm ilimlerinde büyük âlimdir. Bütün bu ilimlerde hüccet (senet) idi. İctihad makamına erişmişti.
Abdülazîz bin Mansûr diyor ki: Babamdan işittim: “Biz Ahmed bin Hanbel ile beraber idik. Ma’rûf-ı Kerhî’den bahsedildi. Orada olanlardan ba’zıları O’nun ilmi zayıfdır dediler. Bunun üzerine Ahmed bin Hanbel (r.a.) “Böyle konuşmayın. Siz Ma’rufun kavuşmuş olduğu ilimden bir şeye kavuşabildiniz mi?” diye cevap vererek onları susturmuştu. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Mûîn, Ma’rûf-ı Kerhî’ye müracaat ederler ve bir çok mes’eleleri O’ndan öğrenirlerdi”
Yahyâ bin Muin ve Ahmed bin Hanbel, Ma’rûf-ı Kerhî’nin (r.a.) yanına geldiler. Yahyâ bin Muin, Maruf-; Kerhî’ye: Secde-i Sehv’i sormak istiyordu. Ahmed bin Hanbel Yahyâ’ya “Sus” dedi. Fakat o susmadı ve “Yâ Ebel-Mahfuz, Secde-i Sehv hakkında ne dersin?” diye sordu. Ma’rûf-ı Kerhî, “Kalbin namazdan gâfil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır” deyince. Ahmed bin Hanbel (r.a.) “Bu ne güzel ve ne ma’nâlı bir cevaptır” buyurdu.
Kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Cömertlik ve kerem sahibi olup, sağlığında ve vefâtından sonra da yardım yapan dört büyük velîden biridir. Bunlar Ahmed bin Hanbel, Ma’rûf-ı Kerhî, Bişr-i Hafî ve Mansûr bin Ammâr’dır.
Ma’rûf-ı Kerhî’ye, “Muhabbet nedir?” diye sordular. Cevaben buyurdu ki:
“Muhabbet, öğrenmek ve öğretilmekle elde edilen bir şey değildir. Ancak Allahü teâlânın bir ihsanı ile elde edilir.”
Buyurdu ki, “Kulun mâlâya’nî (boş ve fâidesiz) konuşması, Allahü teâlânın onu zelîl ve yalnız bırakmasının alâmetidir.”
“Tasavvuf, hakîkatları almak ve halkın elinde olan dünyâ malından ümidini kesmektir, uzaklaşmaktır.”
“Evliyânın üç alâmeti vardır: Düşüncesi Hak ola, işliyeceği işi Hak ile işleye, meşguliyeti dâima Hak ile ola.”
“Üstün olmak sevdasında olan, ebedî olarak felah bulmaz, kurtulamaz.” “Sualsiz ve karşılıksız vermeğe çalış.”
“Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse; hayırlı amel kapısını açar, söz kapısını kapar. Kişinin işe yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır. Kötülük murâd ettiğinde bunların aksini yapar.”
“Amelsiz Cenneti istemek ve emir olunduğunu yapmadan rahmet ummak, cahillik ve ahmaklıktır.”
“Sâlihler için çokluğun, sıddîklar için azlığın önemi yoktur.”
“Dilini (başkalarını) kötülemek ve aşağılamaktan koruduğun gibi, medh etmekten de koru.”
“İlim sahibi, ilmiyle âmil olduğu takdirde, bütün mü’minlerin kalbi onun olur” (ya’ni bütün mü’minler onu sever).” Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.) bir gün namaz kılmak için ikâmet okudu ve sonra Muhammed bin Ebî Tevbe’ye öne geçip namaz kıldırmasını istedi. Kendisi imâm olmadı, müezzinlik yaptı. Muhammed bin Ebî Tevbe imamlık yapmaktan çekindi ve Ma’rûf-ı Kerhî’ye “Eğer bu namazı kıldırırsam başka namaz kıldırmam” dedi. Ma’rûf-ı Kerhî bu sözü beğenmedi ve “Nefsinden konuşuyorsun. Başka bir namaz kıldıracağını düşünmek (başka bir namaz vaktine kadar yaşayacağım diye konuşmak) tûl-i emel (uzun arzu) sahibi olmaktır. Tûl-i emel sahibi olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Çünkü tûl-i emel, hayırlı amel yapmaya mâni olur” buyurdu.
“Dünyâ dört şeyden ibarettir: Mal, söz, uyku ve yemek. Mal; insanı Allahü teâlâya isyan ettirir. Söz, insanı Allahü teâlâdan oyalar. Uyku, insana Allahü teâlâyı unutturur. Yemek ise insanın kalbini katılaştı-rır” buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî buyurdu ki: Ma’rûf-ı Kerhî’yi şöyle söylerken işittim: “Kim kibirli olur, kendini büyük görürse Allahü teâlâ onu yere vurur, kim Allahü teâlâ ile münâzea ederse (karşı gelirse) Allahü teâlâ ona gazâb eder. Kim Allahü teâlâya hîle yapmaya kalkarsa, O Allahü teâlâya boyun eğer (hilesinden vazgeçer). Kim Allahü teâlâya tevekkül eder O’na sığınır ve güvenirse; Allahü teâlâ onun yardımcısı olur. Kim Allahü teâlâya tevazu’ ederse Allahü teâlâ onu yükseltir.” Ma’rûf-ı Kerhî’ye “Dünyâ sevgisi kalbden nasıl çıkar?” diye sorulduğu zaman buyurdu ki, “Allahü teâlâya karşı hâlis sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muamele ya’nî Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmak ile” cevâbını verdi.
Mertliğin alâmeti üçtür. “Hilafsız tam bir vefâ, istenmeden vermek ve kendisine cömertlik, iyilik yapılmadan başkalarını medh etmek” buyurdu. Bir adam Ma’rûf-ı Kerhî hazretlerine gelerek “Ey efendim. Benim Allahü teâlâya nasıl kavuşacağımı bana öğretir misin?” dedi. Ma’rûf-ı Kerhî onun elinden tuttu ve padişahın kapısına getirdi. Kapının önünde ayağı kırık duran bir adam buldular. Soru soran zâta o kimseyi gösterip “İşte bunun gibi olursan Allahü teâlâya vâsıl olursun” buyurdu. Bununla, ayağının ikisi de kırık bir köle, efendisinin kapısının önünde nasıl durur hiçbir yere ayrılmazsa; bir kul da Allahü teâlânın kapısında her an bekler. Hiç ayrılmaz ve isyan etmezse, Allahü teâlâya kavuşur demek istedi. Bir kimse gelip kendisinden kalbinin yumuşaması için duâ etmesini istedi ona; “Ey kalbleri yumuşatan Allahım! Ölüm benim kalbimi yumuşatmadan sen benim kalbimi yumuşat” diye duâ et buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî hazretleri “Kavuştuğum bütün ni’metlere Ma’rûf-ı Kerhî hazretlerinin bereketiyle kavuştum” buyurdu.
Buyurdular ki: “Dişi hayvana bile bakmaktan sakınınız.”
“Kim öldükten sonra unutulmak istemezse, güzel (amel) işlesin ve isyan etmesin.”
“Allahü teâlâ mü’minlerden bir zümreyi kabirlerinden kanatlı olarak diriltir. Sur üfürüldüğü zaman kabirlerinden uçarlar. Cennet-i a’lâya koşarlar. Onları melekler karşılar ve onlara “Siz kimsiniz?” derler. Onlar “Mü’minlerdeniz, Ümmet-i Muhammeddeniz, Ümmet-i Kur’ândanız” derler. Melekler “Siz Sırâti gördünüz mü?” derler. “Hayır” diye cevap verirler. “Siz Haşrı gördünüz mü?” “Hayır.” “Siz Allahü teâlâyı gördünüz mü?” “Biz O’nun nurunu gördük.” “Peki siz dünyâda ne amel yapardınız?” “Biz O’na kulluk ettik. O’ndan başka herşeyden yüz çevirdik. Allahü teâlâ bize hesaba çekilecek bir dünyâlık vermedi” derler.”
“Kim mü’min kardeşinin bir aybını örterse, Allahü teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır, O’nun elinden tutar ve O melekle beraber Cennete girer.”
“Her kim günde üç kere “Allahım Muhammed (s.a.v.) ümmetini islâh et” diye duâ ederse âbidlerden sayılır.”
Kendi kendine dövünür, “Ey nefs hâlis ol ki halâs (kurtuluş) bulasın” buyurur ve ağlardı.
Bağdâd ahâlisi ve bütün müslümanlar tarafından devamlı hürmet edilirdi. Kabri, duâların kabul e-dildiği hastaların şifâ bulduğu bir yerdir. Duâların kabul edildiği herkes tarafından tecrübe edilmiştir. İ-mâm-ı Yâfiî de bunu bildirmektedir.
Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.), talebesi Sırrî-yi Sekâtî’ye buyurdu ki: “Eğer Allahü teâlâya duâ eder ve birşey istersen, O’na benim ismimi vesîle et, benim hürmetime iste!”
Muhammed bin Hişâm diyor ki: Ma’rûf-ı Kerhî bana “Sana on cümle öğreteceğim; beşi dünyâ, beşi âhıret içindir. Bunlar ile kim duâ ederse Allahü teâlâ onun duâsını kabul buyurur” dedi. Ben “Yazayım mı?” diye sordum. “Hayır Behr bin Hânis nasıl tekrar tekrar okuyup bana öğrettiyse, sana da tekrar tekrar okuyup öğretirim” dedi. “Dînim için Allah bana kâfidir. Dünyâm için Allahü teâlâ bana kâfidir. Ehemmiyetli işlerim için Allahü teâlâ kerîmdir ve bana kâfidir. Bana haksızlık etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sahibi olan Allahü teâlâ kâfidir. Bana kötülük etmek isteyenlere, Şedîd olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Ölüm ânında rahîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kabir suâlinde raûf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Hesâb anında kerîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Mîzân ânında latif olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Sırât’ta, kadîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahü teâlâ bana kâfidir. O Arş’ın Rabbidir ve ben O’na tevekkül ederim.”
Muhammed bin Mansûr Tûsî haber veriyor. Bağdâd’ta Ma’rûf-ı Kerhî’nin (r.a.) huzuruna gittim. Yüzünde bir yara izi gördüm. “Dün burada iken yüzünüzde bir şey yoktu. Bu nedir bir şey mi oldu?” diye sordum. “Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma, sana yarayanı sor” dedi. “Allah aşkına söyle” dedim. Şöyle anlattı; “Bu gece namaz kılıyordum. Mekke’ye gidip Kâ’be’yi tavaf etmek istedim. Su içmek için zemzem kuyusuna gittim. Ayağım kaydı ve yüzüm oraya çarptı. Bu iz ondandır.”
Abdest almak için Dicle’ye gitti. Kur’ân-ı kerîm ve seccadesini namaz kıldığı yerde bıraktı. Bir kadın gelip bunları alıp giderken Ma’rûf arkasından koştu ona yetişti ve yüzünü görmemek için başını eğip “Kur’ân-ı kerîm okuyan çocuğun var mı?” diye sordu. Kadın hayır deyince “Kur’ân-ı kerîmi bana ver seccade senin olsun” buyurdu. Kadın O’nun bu güzel hareketine çok şaşırdı. Her ikisini de oraya bıraktı. Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri “Seccadeyi al sana helâl ettim” buyurdu. Kadın utanarak hemen oradan uzaklaştı gitti. Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri herkese merhamet eder ve herkesin ıslâhı için çalışırdı.
Bir gün, talebeleriyle Dicle kenarındaki bir hurmalıkta oturuyorlardı. Baktılar ki, Dicle’nin yukarısından bir kayık geliyor. Kayıkta bir kaç erkek içki içiyor, nâra atıyorlar. Bu nahoş manzara karşısında talebeleri şöyle söyledi: “Efendim bir duâ edin de, Allahü teâlâ bunları bu nehirde boğsun ve insanlar onların zararlarından kurtulsunlar.”
Şöyle buyurdu: “Yâ Rabbi! Şen bu kullarını dünyâda neş’elendirdiğin gibi âhırette de neş’elendir.” Talebeleri bu duânın ma’nâ ve sırrını anlamadıklarını söylediler. Bunun üzerine “Benim söylediğimi (Allahü teâlâ) bilir. Bekleyin şimdi sırrı açığa çıkar buyurdu.” O topluluk Ma’rûf-ı Kerhî’yi görünce sazlarını kırdılar, şaraplarını döktüler ve titremeye başladılar. Ma’rufun el ve ayaklarına kapanıp tövbe ettiler. Ma’rûf-ı Kerhî, “Gördüğünüz gibi herkesin istediği oldu; ne onlar boğuldu, ne de bir kimse onlardan rahatsız oldu” buyurdular.
İbni Merdeveyh şöyle anlatır: “Biz Ma’rûf-ı Kerhî ile beraber oturduk. Onun yüzünden nûr fışkırdığını gördüm. O nûr her tarafa yayılıyor ve aydınlatıyordu.” Kendisine “Yâ Ebâ Mahfuz! Senin suyun üzerinde yürüdüğünü işittim” dedim. Bunun üzerine “Benim asla su üzerinde yürümem diye birşey yoktur. Fakat ben bir tarafa geçmek istediğim zaman, nehrin iki kenarı birleşir ve ben geçerim” buyurdular.
Muhammed bin Muhallid dedi ki: Hasan bin Abdülvehhâb’a Ma’rûf-i Kerhî’nin hayatı okunuyordu. Buyurdu ki: “Ma’rûf-ı Kerhî’nin suyun üzerinde yürüdüğünü söylerler. Eğer bana O’nun havada yürüdüğü söylenilse; onu tasdîk ederim.”
Ma’rûf’un (r.a.) bir dayısı şehrin valisi idi. Vali, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma’rûfu gördü. Bir kenarda oturmuş ekmek yiyor, önünde de bir köpek; bir lokma kendi ağzına, bir lokma da köpeğin ağzına koyuyordu. Dayısı, köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi. Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi. eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü? Ma’rûf: “Allahtan utanandan herşey utanır” buyurdu ve dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı.
Bir gün abdesti bozuldu. Hemen oracıkta teyemmüm etti. “İşte Dicle, niçin teyemmüm ettiniz” dediklerinde, “Oraya gidinceye kadar acaba yaşayabilir miyim? ölüverirsem abdestsiz olmıyayım” dedi.
Halîl Sayyâd anlatır: Oğlum Muhammed kaybolmuştu. Annesi ve ben şaşkına dönmüştük. Ma’rûf-i Kerhî’ye geldim ve: “Ey Ebâ Mahfuz, oğlum kayboldu, annesinin aklı başından gitti” dedim. “Ne istiyorsun buyurdu?” “Allaha duâ edin de, çocuğumuzu bize iade etsin” dedim. “Yâ Rabbi, gök senin, yer senin, arasındakiler de senin. Muhammed’i gönder” dedi. Şam kapısına geldim. Oğlumu orada gördüm. “Oğlum Muhammed, geldin mi?” dedim. “Şimdi Enbâr şehrinde idim, birden kendimi burada buldum” dedi.
Âmir bin Abdullah el-Kerhî anlatır: Benim hıristiyan bir komşum vardı. Bir gün bana geldi ve “Ey Ebâ Âmir, benim senin üzerinde komşuluk hakkım vardır. Senden bir ricam var. Beni Allah’ın sevgili bir kuluna bir velîye götürmedin ki, o velî zât Allahü teâlânın bana bir evlât vermesi için duâ etsin” dedi. Bunun üzerine bu hıristiyan komşumu Ma’rûf-ı Kerhî’ye götürdüm. Onun işini ve ricasını anlattım. Ma’rûf-i Kerhî de onu İslâma da’vet etti. Müslüman olmasını istedi. Komşum “Yâ Ma’rûf, benim hidâyetim senin elinde değildir. Ancak Allahü teâlâ hidâyet eder, bir kimseyi doğru yola kavuşturur. Ben senden duâ istemeğe geldim. Müslüman olmağa gelmedim” dedi. Bunun üzerine Ma’rûf-ı Kerhî ellerini kaldırdı “Allahım senden bu kimseye anne ve babasına itâatkâr bir evlât vermeni istiyorum ki, anne ve babası onun elinde müslüman olsun” diye duâ etti. Allahü teâlâ duâsını kabul etti ve bu kimsenin bir oğlu oldu. Bu çocuk zamanındaki çocuklardan ve akranlarından çok akıllı ve çok zekî oldu. Büyüdüğü zaman babası onu bir rahibe götürdü. Ona hıristiyanlığı ve İncil’i öğretmesini istedi. Rahib onu önüne oturttu. Kendisine bir yazı tahtası verdi ve benim okuduğumu, söylediğim şeyleri söyle dedi. Bu çocuk “Hayır söylemem, dilim teslisi söylemeye (Allah üçtür demeye) kapalıdır. Kalbim ise Allahü teâlânın sevgisiyle meşguldür” dedi. Rahib “Ey oğlum ben sana bunu sormadım” dedi. Çocuk “Peki neyi sordun?” dedi. Rahib “Ben sana, benden sorup öğrenmek ve anlamak istediğin şeyi sordum” dedi. Bunun üzerine çocuk “Aklımın kabul edeceği, zihnimin ve kalbimin idrak edeceği şeyi bana öğret” dedi. Rahib “Ey oğlum (elif) de” diyerek alfabenin ilk harfini söyledi. Çocuk şiirle şöyle dedi: “(Lafza-i celâlin başındaki) vasıl elifi her kalbi, ezelî ve ebedî sıfatlar sahibi olan sevgiliye (Allahü teâlâya) vasletti, kavuşturdu. Hoca “Oğlum BE de” diye söyledi. Çocuk yine şiirle! “BE, Allahü teâlânın BEKA (sonu olmamak) sıfatının harfidir” dedi. Hoca SÂ, CiM, HA ve bütün harfleri söyledi. Çocuk da hepsine manzum ve o harflerle ilgili Allahü teâlânın sıfatlarını anlatan şiirlerle cevap verdi. Bu cevapları duyunca rahib şaşırıp kaldı. Kalbinde bir ürperti duydu ve kendisini bir titreme aldı. İslâm dîninin dışındaki bütün dinlerin bâtıl olduğunu anladı. Rahibteki bu değişikliği görünce genç:
Ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten birAllaha yemîn ederim ki,
O’nun kapısından başka bir kapıya giden, mutlak zarar etmiştir.
Allah’ın rızâsından başka bir şeyi maksûd edinenler yolunu şaşırmıştır.
Hakîki maksad Allahü teâlânın rızâsıdır. Ondan başkasına gidenlere yazıklar olsun.
Affeden, ihsan eden Allahü teâlâ, O’ndan başkasından ne zarar gelir ne fayda.
Hâlık-ı âlem Allahım ne a’lâdır, ne âlâ kul isyan eder de, yine örter o aliyy-ül-a’lâ.
Âlemde kendisinden başka rab olmayan Allah, noksanlıktan münezzeh.
Sever kendisinin emirlerine nehiylerine uyanları ol münezzeh.
Beyitlerini söyledi. Rahib işittiği sözler karşısında aklı başından gitti. Bu çocuğun kendinden konuşmadığını ve buna bu hikmetli sözleri söyletenin Allahü teâlâ olduğunu anladı, işte tam bu sırada içinden gelerek “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” diyerek îmân etti. Sonra çocuğun elinden tutarak babasına getirdi. Babası oğlunun rahible beraber geldiğini görünce, ona doğru yöneldiler. Rahibe bakınca yüzünde bir nûr parladığını gördü. Rahibe “Oğlumun zekâsını nasıl buldun?” diye sordu. Rahib, “Onun sözlerine kulak ver” dedi. Sonra söylediklerini babasına anlattı. Babası, “Muhtaçlara yardım eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bunlar ondan değildir. Bunlar Ma’rûf-i Kerhî’nin duâsı bereketiyledir. O’nun kerâmetidir” dedi. Sonra “Ey oğlum, senin vasıtanla bizi Cehennemden kurtaran Allahü teâlâya hamd ederim. Muhakkak ki biz çok kötü bir halde idik, imânsız idik” dedi ve Kelime-i şehâdet getirip, îmân etti. Daha sonra bütün ailesi de müslüman oldu. Evlerindeki haç işaretlerini kırdılar. Allahü teâlâ, Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri vasıtasıyla bunlara hidâyet nasîb etti ve Cehennem ateşinden kurtardı.
Sırrî-yi Sekâtî (r.a.) anlatır: “Ma’rûf-ı Kerhî’yi rü’yâmda gördüm. Arşın altında durmuş, gözü açık halde kalmış, hayran, hareketsiz, kendinden geçmiş bir halde idi. Allahü teâlâ, meleklere, bu kimdir? buyurdu. Yâ Rabbî, sen daha iyi bilirsin dediler. Allahü teâlâ: “Bu Ma’rûfdur. Benim muhabbetimden mest ve hayran olmuştur. Beni görmeyince, kendine gelmez” buyurdu.”
Ma’rûf-ı Kerhî, Ramazan ayından başka bir ayda, nafile oruç tutarken Bağdâd çarşısından geçiyordu, ikindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, (Benim suyumdan içene Allahü teâlâ rahmet etsin) diye bağırıyordu. Hz. Ma’rûf, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: “Efendim siz oruçlu değil miydiniz?” “Evet oruçlu idim. Fakat bu su dağıtıcısının duâsı üzerine nafile orucu bozdum.”
Ma’rûf-ı Kerhî vefât edince, kendisini rü’yâda gördüler, dediler ki: “Allahü teâlâ, sana ne muamele eyledi?” “O su dağıtıcısının duâsı ile daha fazla ihsana kavuştum” dedi.
Sırrî-yi Sekâtî (r.a.) anlatıyor: Bir bayram günü hazret-i Ma’rûf’u hurma toplarken gördüm ve sordum, “Bunları ne yapacaksın.” “Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncukları olup kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ağlamayıp oynaması için O’na oyuncak satın alacağım” dedi. Bunun üzerine “Bu işi bana bırak” deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nûr geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu.”
Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.) hastalanıp yatağa düştüğü zaman Sırrî-yi Sekâtî hazretleri vassiyetini sordu. “Vefât ettiğimde şu gömleğimi sadaka olarak ver. Çünkü dünyâya geldiğim gibi gitmek isterim” buyurdular.
Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.) herkese hüsn-i muamelede bulunduğundan vefât ettikten sonra hıristiyanlar ve yahûdîler O’nun kendilerinden olduğunu iddia ettiler. Müslümanlar ise “O bizdendir” dediler. Bu iddialar olurken hizmetçilerinden biri gelip: “Efendimizin bize şöyle bir vasiyyeti var.”
“Benim cenâzemi yerden kim kaldırırsa ben o zümredenim” buyurdu diye haber verdiler. Hıristiyan ve yahûdîler geldiler. Mübârek cenâzesini yerden kaldıramadılar. Müslümanlar cenâzesini kaldırdılar ve oraya defn ettiler.
Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri, ne Cennet arzusundan, ne de Cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O yalnız Allahü teâlâya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibâdet etti. Allahü teâlâ da O’nu en yüksek makamlara yükseltti ve aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak teâlânın hem de halkın sevgilisi oldu.
Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.), Enes bin Mâlik ve İbni Ömer’den (r.a.) şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti: Peygamber efendimize (s.a.v.) Eshâb-ı kirâmdan birisi geldi: “Yâ Resûlallah beni Cennete götürecek ameli göster” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Gazablanma, kızma” buyurdu. O zât “Bunu yapamazsam yâ Resûlallah” diye sorunca; Peygamberimiz, “Her gün ikindi namazından sonra yetmiş kerre istiğfâr et. Allahü teâlâ senin yetmiş senelik günahını affeder.” buyurdu. O zât “Yâ Resûlallah yetmiş senelik günah işlememişsem” diye sorunca; Peygamberimiz (s.a.v.), “O zaman annenin yetmiş yıllık günahı affolur” buyurdu. O zât “Peki annem ölmüş ve de yetmiş yıllık günah işlememişse ne olur” diye sorunca Peygamberimiz (s.a.v.), “Akrabalarının yetmiş yıllık günahı affolur” buyurdu.
Yine Ma’rûf-ı Kerhî (r.a.), Enes bin Mâlik’den (r.a.) rivâyetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim müslüman kardeşinin bir ihtiyâcını giderirse; (nafile, bir) hac ve umre yapmış gibi sevâb kazanır.”
Amr bin Dinar ve İbni Abbâs (r.a.) rivâyetle Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kim uyurken “Allahım bizi mekrinden (aldatmandan, azablarını ni’met şeklinde göstermekten) emin kıl. Bize zikrini unutturma ve bizi gâfiller zümresinden eyleme. Allahım bizi en sevdiğin zamanlarda (seher vakitlerinde) bizim seni hatırlamamızı nasîb eyle ki o vakitler de sen, sana ibâdet eden, seni zikreden kullarından râzı olursun. O vakitte senden bir şey isteyip sonra ihsanına kavuşmayı, duâ edip kabulünü nasîb eyle, mağfiret dileyip affımızı nasîb eyle” diye duâ ettiğin zaman Allahü teâlâ o sevdiği saatte (seher vaktinde) bir melek yaratır. O melek o kimseyi seher vaktinde uyandırır. Eğer uyanmazsa bu melek göğe çıkar. Allahü teâlâ başka bir melek gönderir. Onu uyandırır. Eğer uyanmazsa bu iki melek o vakti ihya ederler. Eğer uyanır ve duâ ederse duâsı kabul olunur. Eğer uyandıktan sonra kalkıp ibâdet etmezse, Allahü teâlâ o meleklerin sevabını ona verir.”
Ma’rûf-ı Kerhî, Abdullah bin Mûsî, Abdül a’lâ, Yahyâ bin Ebî Kesir, Urve, Hz. Âişe’den Resûlullahın şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Din, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmekten (Hubb-u Fillâh ve Buğd-u Fillâh) ibarettir.”
ON CÜMLE
Muhammed bin Hişâm diyor ki: “Ma’rûf-ı Kerhî bana; “Sana on cümle öğreteceğim; beşi dünyâ, beşi âhiret içindir. Bunlar ile kim duâ ederse, Allahü teâlâ onun duâsını kabûl buyurur” dedi. Ben; “Yazayım mı?” diye sordum. “Hayır. Behr bin Hânis nasıl tekrar tekrar okuyup bana öğrettiyse, sana da tekrar tekrar okuyup öğretirim” dedi. Bu on cümle şunlardır: “Dînim için Allah bana kâfidir. Dünyâm için Allahü teâlâ bana kâfidir. Ehemmiyetli işlerim için Allahü teâlâ kerîmdir ve bana kâfidir. Bana haksızlık etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sâhibi olan Allahü teâlâ kâfidir. Bana kötülük etmek isteyenlere, Şedîd olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Ölüm ânında rahîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kabir suâlinde raûf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Hesâb ânında kerîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Mîzân ânında latîf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Sırat’ta, kadîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahü teâlâ bana kâfidir. O Arş’ın Rabbidir ve ben O’na tevekkül ederim.”
OYUNCAK SATIN ALACAĞIM
Sırrî-yi Sekâtî anlatıyor: Bir bayram günü hazreti Ma’rûf’u hurma toplarken gördüm ve; “Bunları ne yapacaksın” diye sordum. “Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncakları olup kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ağlamayıp oynaması için ona oyuncak satın alacağım.” dedi.Bunun üzerine; “Bu işi bana bırak.” deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nur geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu.”
ALLAH’TAN UTANAN
Ma’rûf’un bir dayısı şehrin vâlisi idi. Vâli, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma’rûf’u bir kenarda oturmuş ekmek yerken gördü. Önünde de bir köpek vardı. Bir lokma kendi yiyor, bir lokma da köpeğin ağzına veriyordu. Dayısı, köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi. Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi, eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü. Ma’rûf; “Allah’tan utanandan her şey utanır.” buyurdu. Dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı.
Hazretden iki Tane Dua
![[Image: 145758014869652.jpg]](https://image.1trk.net/uploads/145758014869652.jpg)
![[Image: 145758014854611.jpg]](https://image.1trk.net/uploads/145758014854611.jpg)
-------------------
KAYNAKLAR
1) Câmiü-kerâmâti’l-evliyâ cild-2, sh-266
2) Hadâik-ül-verdiyye fîhakâiki ecillâi’n-nakşibendiyye sh-42
3) Hilyet-ül-evliyâ clld-8, sh-360
4) El-A’lâm cild-7, sh-269
5) Keşf-ül-mahcûb sh-246 (urdu tercümesi)
6) Tezkiret-ül-evliyâ sh-172
7) Tabakât-üs-sûfiyye sh-83
8 )Vefeyât-ül-a’yân cild-5, sh-231
9) Nefehât-ül-üns sh-92
10) Risâle-i Kuşeyrî sh-60, 61
11) Tabakâtü Hanâbile cild-1 sh-381
12) Min a’lâm-il-ârifin sh-13
13) Târîh-i Bağdâd cild-13, sh-199
14) Ravd-ül-fâik sh-144
15) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh-1034
16) Kıyâmet ve Âhıret sh-334
17) Rehber Ansiklopedisi cild-11, sh-264-265
-------------------------
Etiketler : Ma’rûf-i Kerhi Hz. Kimdir?Ma’rûf-i ,Kerhi, Hz. ,Kimdir?,marufi,maruf-i,
Caroline Herschel Kimdir?
Caroline Lucretia Herschel (16 Mart 1750 – 9 Ocak 1848 ) Alman-İngliz bir astronom ve kendisi gibi astronom olan William Herschel'in kız kardeşidir; iki kardeş tüm kariyerleri boyunca beraber çalışmıştır. Astronomiye en önemli katkısı, bazı kuyruklu yıldızları keşfetmesi olmuştur; bunların içinden özellikle kendi adını taşıyan periyodik kuyruklu yıldız 35P/Herschel-Rigollet'nin keşfi önemlidir.[1]
Herschel, bilime olan katkılarından ötürü maddi ödeme yapılan, Kraliyet Astronomi Derneği Altın Madalyası'nı kazanan (1828 ) ve Kraliyet Astronomi Derneği'nin onursal üyeleri arasına giren (1835, Mary Somerville ile birlikte) ilk kadındır. Ayrıca, Kraliyet İrlanda Derneği'nin de onursal bir üyesi olmuştur (1838 ). Prusya Kralı, Herschel'e, 96. doğum günü şerefine bir Bilim Altın Madalyası vermiştir (1846).[2]
Erken yılları
Caroline Lucretia Herschel, 16 Mart 1750'de Hanover'de doğmuştur. Isaac Herschel ve eşi Anna Ilse Moritzen'ın sekizinci çocuğu ve dördüncü kızıdır. Isaac, Gardiyanlar'ın bando şefi olduktan sonra, alayıyla beraber azımsanmayacak süreler boyunca uzakta kalmaya başlamış ve 1743'teki Dettingen savaşından sonra sağlığı kötüye gitmiştir.[2]
Caroline, henüz on yaşındayken, tifüse yakalanmış ve bu büyümesini durdurmuştur. Bu sebeple boyu 1.30m'yi geçememiştir.[1] Ailesi, hiçbir zaman evlenmeyeceğini varsaydığı için, annesi onun bir hizmetçi olarak eğitilmesinin en doğrusu olacağını düşünmüştür. Babası ise, Herschel'in eğitim almasını istemiş, ancak annesi buna karşı çıkmıştır. Isaac Herschel, zaman zaman eşinin yokluğunu fırsat bilerek, Caroline'a doğrudan eğitim vermiş veya erkek kardeşinin derslerine onu da dahil etmiştir. Caroline'ın kadın şapkası ve elbiesi yapmayı öğrenmesine izin verilmekteydi; aynı zamanda, bir gün kendi kendine maddi olarak yetebilmek için, pek çok süs işi üzerine sıkı bir biçimde çalışıyordu.[2]
Babasının ölümünün ardından, erkek kardeşi William, onunla beraber Bath, İngiltere'ye gitmesini önerdi; öneri, "onun yönlendirmelerine uyarak, kış konser ve oratoryolarında işe yarar bir şarkıcı olup olamayacağını denemek için"di.[2] Caroline, 16 Ağusto 1772'de, sonunda Hanover'den ayrıldı ve kardeşi William'a İngiltere'ye dönüşünde eşlik etti. Orada, evi yönetmek ve şarkı söylemeyi öğrenmekten sorumluydu. William kendisini bir orgcu ve müzik öğretmeni olarak, 19 New King Street, Bath, Somerset'te, şimdi Herschel Astronomi Müzesi olan yerde, kabul ettirmişti. Aynı zamanda Bath'taki Sekizgen Şapel'in de koro şefiydi. William, müzik kariyeriyle oldukça meşguldü ve halka açık konserler düzenlemeye başlamasıyla daha da yoğunlaştı. Caroline, kardeşinden güne birkaç saat şan dersi alıyordu. William'ın oratoryo konserlerinin baş şarkıcısı oldu ve öyle ünlendi ki, kendisine Birmingham Festivali için bir anlaşma önerildi. Ancak kardeşinden başka bir koro şefi için şarkı söylemeyi reddetti.[2] Bu ününe karşın, Herschel'in yerel topluma pek karışmadığı ve az sayıda arkadaşının olduğu bilinmektedir.[3]
Kişisel hayatı
William'ın astronomiye olan ilgisinin artması ve kendini bir müzisyenden astronoma dönüştürmesi sırasında, Caroline yine kardeşinin çabalarını desteklemiştir. Ancak hatıralarında, acı bir biçimde, "Kardeşim için, iyi eğitimli bir köpeğin yapacağı şeyden başka bir şey yapmadım; bana hükmettiğini kastediyorum," ifadesini kullanmıştır. Ancak, William hayattayken ve onun ölümünün ardından yapmış olduğu bağımsız çalışmalardan ve astronomiye olan ilgisini hayatı boyunca sergilemiş olduğu mektuplarından, Caroline Herschel'in astronomiye William kadar ilgili hale geldiği kolayca ve açıkça anlaşılmaktadır.[2] Önemli bir astronom haline gelmesi, bir bakıma kardeşiyle yaptığı işbirliğinin bir sonucudur.[1] Herschel, yazdıkları boyunca, sürekli olarak, bağımsız bir maddi gelire sahip olmak ve kendi geçimini sağlayabilecek hale gelmek istediğini belirtmiştir. Devlet, kardeşine olan yardımlarından ötürü ona ödeme yapmaya başlayınca, erkek bilim insanlarına bile nadiren bilimsel çalışmaları için ödeme yapıldığı bir zamanda, bilimsel hizmetlerinden ötürü maaşı olan ilk kadın olmuştur.[4]
1788’de William’ın, zengin bir dul olan Mary Pitt (evlenmeden önce soyadı Baldwin idir) ile evlenmesi, kardeşlerin ilişkisinde gerginliğe sebep oldu. Caroline’dan, erkek kardeşine tapan ve ev içindeki yaşamlarına dahil olan insanlara karşı sinirli olan, kıskanç ve üzgün bir kadın olarak bahsedilmektedir.[5] Kitabı “Merak Çağı”nda (“The Age of Wonder”), Richard Holmes, Herschel’in düştüğü konuma daha anlayışlı bir tavırla yaklaşmakta, evliliğin getirdiği değişikliklerin pek çok açıdan Caroline için olumsuz olduğunu ifade etmektedir. William’ın eşi Mary’nin gelişiyle, Caroline evin yönetimi ve sosyal sorumluluklarının yanında, bunların beraberinde gelen statüden mahrum kalmıştır. Hatırlarına göre, aynı zamanda, evden, dıştaki konutlara taşınmış, her gün kardeşiyle beraber çalışmak için geri gelmiştir. Ancak kendi çalışmalarının çoğunluğunu yaptığı çalışma odası ve gözlemevinin anahtarlarına artık sahip değildi.[2] 1788’den 1798’e kadar tuttuğu günlükleri yok ettiği için, bu dönemdeki duyguları tamamıyla bilinmemektedir. Barthélemy Faujas de Saint-Fond, kardeşlerin bu dönem boyunca da iyi bir biçimde çalıştığına işaret etmektedir. Kardeşi ve ailesi evden uzaktayken, Caroline Herschel oraya dönerek, eve bakmaktaydı. İlerleyen zamanlarda, Leydi Herschel ile sevgi dolu yazışmaları olmuş ve Caroline Herschel, yeğeni, astronom John Herschel’e derinden bağlanmıştır.[2]
William’ın evliliği, büyük olasılıkla Caroline’ın ondan daha bağımsız ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir figür haline gelmesinin önünü açmıştır.[6] William’dan bağımsız olarak pek çok keşifte bulunmuş ve tek başına yürüttüğü astronomi çalışmaları sayesinde ünlenmeye başlamıştır.
Kardeşi öldükten sonra, Caroline Herschel büyük bir acı yaşamış ve Almanya’daki Hanover’e geri dönmüştür. 9 Ocak 1848’de, Hanover’de hayatını kaybetmiş ve Gartengemeinde mezarlığında, 35 Marienstrasse’a gömülmüştür.
Astronomiyle ilgili çalışmaları
William’ın astronomiye olan ilgisi, geceleri vakit geçirmek için yaptığı bir hobi olarak başlamıştır. Her gözleminin ardından, ertesi sabah kahvaltı sırasında, önceki akşam öğrendiklerini doğaçlama bir ders gibi anlatmaktaydı. Caroline da William kadar ilgili hale gelmiş, “çeşitli astronomik gereçlerin yapımında sürekli yardımının istenmesi yüzünden çalışmalarının ciddi biçimde engellendiğini” yazmıştır.[3] William yüksek performanslı teleskopları üzerine olan çalışmaları sayesinde tanınmış biri haline gelirken, Caroline, kendini kardeşinin çabalarını desteklerken bulmuştur. Herschel, aynaları cilalamak ve teleskopları, ışığı en çok alabilecekleri biçimde kurmak için çok zaman harcamıştır.[7] Astronomik katalogları ve William’ın ödünç aldığı başka yayınları kopyalamayı öğrenmiştir. Aynı zamanda, Kardeşinin astronomik gözlemlerini kaydetmeyi, indirgemeyi ve düzenlemeyi de öğrenmiş ve bu yaptıklarının büyük bir hız, kesinlik ve incelik gerektirdiğini fark etmiştir.[8]
1782 yılında, William III. George için Kral’ın Astronomu olarak memur olmayı kabul etmiş ve Datchet’a ve sonrasında da Slough’taki Gözlemevi Evi’ne taşınmıştır. Yeni işi William için karmaşık bir lütuf gibiydi: Astronomik gözlemlerini gerçekleştirebilmek için ona daha çok zaman kalıyor olsa da, geliri azalmıştı ve kral tarafından eğlence amacıyla herhangi bir zamanda çağrılabiliyordu. Bu dönemde, William teleskop yapımı konusunda mükemmelliğe ulaşmış ve meşhur 12 metrelik odak cihazıyla biten, o güne kadar yapılmış en büyük aletlerden oluşan bir seri yapmıştır. Caroline Herschel ise, gözlemlerinde sürekli yanında olan asistanı olmuş, aynı zamanda epey iş gerektiren, gözlemlere ilişkin işlemler yapmıştır. 1783’te, büyük teleskopla yapılan benzeri bir gözlem sırasında, demir bir kancaya takılmış, yardıma gelenler tarafından “etinden yaklaşık 60g bırakarak kaldırılabilmiştir.”[3]
William’ın tahminlerince, Caroline, kendi kendine gözlemler yapmaya 1782’de başlamıştır. Boş zamanlarında, gökyüzünü 690mm odaklı bir Newton teleskobu kullanarak incelemeye başlamış, bunun sonucunda da 1783-87 yılları arasında pek çok astronomik cisim gözlemlemiştir. Bu gözlemlerin keşiflerinden en önemlisi, M110’un (NGC205), yani [[Andromeda Galaksisi}}’nin ikinci eşini keşfetmesidir. 1786-97 yılları arasında, ilki 1 Ağustos 1786’da olmak üzere, sekiz kuyruklu yıldız keşfetmiştir. Bunların beşinin keşfinde, hiç sorgulamaya gerek olmaksızın, önceliğe sahiptir.[4][9] Encke Kuyruklu Yıldızı’nı, 1795’te tekrar keşfetmiştir.[10] 1787 yılında, William’ın asistanı olarak çalışmasının karşılığında, III. George tarafından kendisine £50’lik bir maaş bağlanmıştır, ki bu para, 2015 yılında, £5700’e denk gelmektedir.[11]
1797 yılında, William’ın gözlemleri, John Flamsteed’in yayınladığı yıldız kataloğunda çok fazla sayıda tutarsızlık olduğunu göstermiştir. Bu kataloğun kullanımı zordu: kataloğa uygun cilt ve orijinal gözlemler cildi olmak üzere, iki cilt halinde basılmış olması kullanımını çok zorlaştırıyordu. William, farklılıkları düzgün bir biçimde görebilmek için iyi bir çapraz dizin karşılaştırması çalışmasına ihtiyaç duyuyordu, ancak daha ilgi çekici astronomik etkinliklerini yapamaması pahasına zamanını bunlara harcamaya pek istekli değildi. Dolayısıyla, Caroline’ı bu görevi üstlenmesini önerdi. Sonuçta oluşmuş olan “Yıldız Kataloğu”, Kraliyet Derneği tarafından 1798’de yayınlanmıştır ve Flamsteed tarafından yapılmış her gözlemin dizinini, bir yazım hatası listesini ve önceden dahil edilmemiş 560’tan fazla yıldızın listesini kapsamaktadır.[11]
Caroline, 1822’de, kardeşinin ölümünün ardından Hanover’a dönmüş, astronomik çalışmalarına orada devam ederken, William’ın bulgularını onaylamış, yeğeni John Herschel’in nebulalar için olan kataloğunun üretiminde çalışmıştır. 1828’te Kraliyet Astronomi Derneği, bu çalışmalarından ötürü Herschel’e altın madalyalarını vermiştir-1996’da, Vera Rubin’e kadar da bu ödülü başka bir kadın kazanmamıştır.
Ödül ve onurları
Herschel, Londra Astronomi Derneği ve dönemin Prusya Kralı’ndan birer altın madalyayla ödüllendirilmişti.[8] Astronomi Derneği’nin altın madalyonu 1828’de, “Meşhur kardeşinin, başta 2500 olarak belirlediği nebula sayısını, Ocak’ta 1800’e indiren en son çalışması için verilmiştir. Bu, astronomik iş yıllıklarında, önem veya büyüklük olarak paralel olmayan bir dizi zahmetli çalışmanın da sonu olarak ele alınabilir.” Herschel bu çalışmalarını, kardeşinin ölümü ve Hanover’e gidişinden sonra tamamlamıştır.[2][9]
Kraliyet Astronomi Derneği, Herschel’i 1835’te, Mary Somerville ile beraber, onursal üye olarak kabul etmiştir: Mary ve Caroline ilk kadın üyelerdir. 1838’de, Kraliyet Astronomu Sir William Hamilton tarafından, Dublin’deki Kraliyet İrlanda Akademisi’ne onursal üye olarak seçildiğine dair bilgilendirilmiştir.[2]
1846 yılında, 96 yaşındayken, dönemin Prusya Kralı tarafından kendisine Bilim Altın Madalyası verilmiştir. İleten Alexander von Humboldt ödülü Herschel’e “astronomiye yapmış olduğu değerli hizmetlerin ışığında, ölümsüz erkek kardeşi Sir William Herschel’in bir iş arkadaşı olarak, yapmış olduğu keşifler, gözlemleri ve zorlu işlemler” için vermekle yükümlüydü.[2]
1888 yılında keşfedilen kuyruklu yıldız 281 Lucretia, Herschel’in ikinci adı kullanılarak adlandırılmıştır. Ay’daki C. Herschel krateri de onun adını taşımaktadır.
Adrienne Rich, 1968’de, Caroline Herschel’in hayatı ve bilimsel başarılarını kutlayan bir şiir yazmıştır. Planetarium
AUF-DEUTSCH
Caroline Herschel
Caroline Lucretia Herschel (* 16. März 1750 in Hannover; † 9. Januar 1848 ebenda) war eine deutsche Astronomin.
Zu Beginn ihrer wissenschaftlichen Karriere unterstützte sie ihren Bruder Wilhelm Herschel bei seinen Forschungen, glänzte aber bald durch eigenständige Leistungen. Ihre wichtigsten Beiträge zur Astronomie waren die Entdeckungen mehrerer Kometen, die Berechnung genauer astronomischer Reduktionen und der Zonenkatalog hunderter Sternhaufen und Nebel.
Leben
Caroline Herschel hatte eine Schwester und vier Brüder. Neben Wilhelm Herschel war auch ihr Bruder Alexander Herschel als Musiker und Astronom tätig. Sie wuchs als einziges Mädchen der sechs überlebenden Kinder des Militärmusikers Isaak Herschel und seiner Frau Anna Ilse Herschel in Hannover auf. Der Vater war bestrebt, seinen Kindern eine musikalische Grundausbildung zu geben. Aber im Hause Herschel wurde nicht nur viel musiziert, sondern auch philosophiert und Astronomie betrieben.
Caroline schrieb in ihren Erinnerungen:
„Mein Vater war ein großer Bewunderer der Astronomie und besaß einige Kenntnisse in der Wissenschaft. Ich erinnere mich, daß er mich in einer kalten Nacht auf die Straße führte, um mich mit einigen unserer schönsten Sternbilder bekannt zu machen, nachdem wir vorher einen Kometen, der eben sichtbar war, beobachtet hatten.“
Hannover und England
Täglich besuchte sie zusammen mit ihren Brüdern einige Stunden die Garnisonsschule, so dass sie das Lesen und Schreiben erlernen konnte, was damals für ein Mädchen aus dem Bürgertum keine Selbstverständlichkeit war. Viele Stunden des Tages verbrachte sie jedoch gegen ihren Willen mit Stricken, Sticken und allerlei Haushaltstätigkeiten. Die Mutter meinte, dass sie ein „roher Klotz sein und bleiben sollte, allerdings aber ein nützlicher“. Der Gedanke, dass sie – nach dem Willen ihrer Mutter – zur Weißnäherin ausgebildet werden sollte und ihr eine Zukunft als bloße Haushaltskraft bevorstände, war ihr unerträglich. Sie wollte ein Leben führen, das auch geistige Anforderungen an sie stellte. Daher hielt sie sich an den Wunsch des Vaters, der für sie, wie für ihre vier Brüder, eine musikalische Ausbildung, in ihrem Fall zur Konzertsängerin, vorsah.
1772 folgte sie als 22-Jährige ihrem zwölf Jahre älteren Bruder Friedrich Wilhelm Herschel nach England, der als Organist und Konzertleiter im vornehmen Bath tätig war. Er brauchte sie als Haushälterin, wollte ihr aber auch Gelegenheit geben, der häuslichen Enge zu entfliehen, sich musikalisch weiterzubilden und als Solistin in seinen Konzerten mitzuwirken. Schon bald stieg sie zur ersten Sängerin bei den von ihrem Bruder aufgeführten Oratorien auf, erreichte dadurch einen gewissen Ruf und übernahm Leitungsfunktionen im Chor. Das führte dazu, dass ihr ein Engagement beim Birmingham-Festival angeboten wurde, was sie aber ablehnte, da sie nur unter der Leitung ihres geliebten und verehrten Bruders auftreten wollte.
Caroline widmete sich nun neben der Haushaltsführung und ihren Auftritten der Astronomie; zum Beispiel half sie Wilhelm beim Anfertigen von Spiegelteleskopen. Ihre Hauptaufgabe bestand darin, die Spiegel zu polieren und zu schleifen; bei dieser Tätigkeit kam es auf absolute Genauigkeit an. Neben den praktischen Tätigkeiten befasste sie sich mit astronomischer Theorie. Sie erlernte die algebraischen Formeln für Berechnungen und Reduktionen als Grundlage für das Beobachten und Durchmustern des Himmels.
Wende durch Uranus-Entdeckung
Im Jahr 1781 entdeckte ihr Bruder Wilhelm bei einer Himmelsdurchmusterung eher zufällig den Planeten Uranus, was ihn über die Landesgrenzen hinaus bekannt machte. Neben zahlreichen Ehrungen bekam er eine Stelle in der Stadt Slough als Astronom von König Georg III. angeboten, die er dankbar annahm. Nun konnte er sich ganz seiner wahren Leidenschaft widmen.
Für Caroline bedeutete die Entdeckung des Uranus eine erneute Wende in ihrem Leben. Sie stand vor der Wahl, als Sängerin in Bath ihre erfolgreiche Karriere fortzusetzen oder ihrem Bruder als wissenschaftliche Assistentin zu folgen. Sie entschied sich für letzteres und bekam vom Hof eine Anstellung als Gehilfin ihres Bruders mit einem Gehalt von 50 Pfund im Jahr. Nun begann Caroline mit der eigenen Erforschung des Sternenhimmels. Sie widmete sich mit einem kleinen Newton-Teleskop der Kometensuche. Dabei entdeckte sie 1783 drei bemerkenswerte Nebel und zwischen 1786 und 1797 acht Kometen, fünf davon mit unzweifelhafter Priorität, darunter den Enckeschen Kometen. 1797 legte sie der Royal Society einen Index zu John Flamsteeds Beobachtungen vor, zusammen mit einem Katalog von 561 fehlenden Sternen in dessen British Catalogue, sowie eine Liste von Fehlern in dieser Publikation.
Nächtelang blieb sie mit ihrem Bruder auf Beobachtungsposten, notierte die Sternpositionen, die er ihr vom anderen Ende des von ihnen selbst gebauten riesigen Fernrohrs zurief, wertete die nächtlichen Aufzeichnungen aus und rechnete sie nach, schrieb Abhandlungen für die Philosophical Transactions, entdeckte vierzehn Nebel, berechnete Hunderte von ihnen und begann einen Katalog für Sternhaufen und Nebelflecke, die heute Deep-Sky-Objekte genannt werden, anzufertigen. Des Weiteren verfasste sie einen Ergänzungskatalog zu Flamsteeds Atlas, der 561 Sterne umfasste, sowie ein Gesamtregister dazu.
Für diese Arbeit wurde ihr allerhöchste Anerkennung zuteil, unter anderem von Carl Friedrich Gauß und Johann Franz Encke. Trotzdem blieb sie die bescheidene Frau, die sie immer gewesen war. Ihre Biographin Renate Feyl bemerkt dazu:
„Bis an das Ende ihres Lebens versucht sie jeglichen Hinweis auf eine eigene Leistung lediglich als das Verdienst ihres berühmten Bruders herauszustellen. […] Sie wagt zu wissen, will aber dieses Wagnis nicht öffentlich eingestehen. Fortgesetzt betont sie, wie nichtsnutzig, wie unfähig, wie untauglich sie sei. Dies ist ihre lebenslängliche Demutsgeste und Entschuldigung dafür, dass sie sich erkühnt, leise, aber nachhaltig gegen die Gewalt von Gewohnheiten anzugehen und sich auf ihre Weise zu nehmen, was einem menschlichen Wesen zusteht: das Recht auf Erkenntnis.“
1822 starb ihr geliebter Bruder Wilhelm. Nun hielt sie nichts mehr in England. Wenige Wochen nach seinem Tod zog Caroline Herschel wieder in ihre Heimatstadt Hannover, die sie fast fünfzig Jahre zuvor als junge Frau verlassen hatte. Hier setzte sie ihre astronomischen Studien fort. Sie ordnete das umfangreiche Material, das ihr Bruder hinterlassen hatte, indem sie die Aufzeichnungen der gemeinsam gemachten Beobachtungen nach Zenitdistanz und Rektaszension sortierte. Auf diese Weise ermöglichte sie auch ihrem Neffen John Herschel, die Arbeit seines Vaters systematisch fortzusetzen und auf den südlichen Sternhimmel auszudehnen.
Späte fachliche Anerkennung
Caroline Herschel im Alter von 92 Jahren
Die bedeutendsten Gelehrten suchten sie in ihrem einfachen Haus in der Marktstraße auf, um sie ihrer Gunst und Wertschätzung zu versichern. Selbst zum königlichen Hof hatte sie Kontakt. Zahlreiche Auszeichnungen wurden ihr verliehen – 1828 unter anderem die Goldmedaille der Royal Astronomical Society, zu deren Ehrenmitglied sie 1835 ernannt wurde. Sie war die erste Frau, der Anerkennungen dieser Art zuteilwurden. Anlass dazu war ihr sogenannter Zonenkatalog, den sie zum Andenken an ihren Bruder erstellt hatte. Er enthielt die reduzierten Beobachtungen sämtlicher von Wilhelm Herschel entdeckten Nebel und Sternhaufen. 1838 ernannte die Königliche Irische Akademie der Wissenschaften in Dublin die 88-jährige Caroline Herschel zu ihrem Mitglied. 1846 erhielt sie im Alter von 96 Jahren im Auftrag des Königs von Preußen die goldene Medaille der Preußischen Akademie der Wissenschaften.
Noch an ihrem 97. Geburtstag empfing sie das Kronprinzenpaar, unterhielt sich einige Stunden lebhaft mit ihnen und sang ihnen abschließend ein Lied vor, das ihr Bruder siebzig Jahre zuvor komponiert hatte. Caroline Herschel starb am 9. Januar 1848. Sie erreichte das hohe Alter von 97 Jahren. Sie wurde auf dem Gartenfriedhof in Hannover beerdigt, wo sich ihr Grab auch jetzt noch befindet.[1]
Ehrungen
Der Komet 35P/Herschel-Rigollet wurde nach Caroline Herschel benannt, ebenso der Mondkrater C. Herschel im Sinus Iridum (Regenbogenbucht) und der Planetoid (281) Lucretia.
In Braunschweig, Bremen, Darmstadt, München, Ottobrunn und Peine sind Straßen, in Berlin-Friedrichshain ist der Caroline-Herschel-Platz nach ihr benannt.
In Hannover ist die Volkssternwarte Hannover e.V. Geschwister Herschel nach Caroline Herschel und ihrem Bruder Wilhelm Herschel benannt. Ebenso ist das Gymnasium Herschelschule nach dem Geschwisterpaar benannt.
Auch in die bildende Kunst des 20. Jahrhunderts fand sie Eingang. Die feministische Künstlerin Judy Chicago widmete ihr in ihrer Arbeit The Dinner Party eines der 39 Gedecke am Tisch.[2]
Werke
Caroline Herschel: Memoiren und Briefwechsel. Herausgegeben von Frau John Herschel. Berlin 1877. Reprint: Hildesheim 2013. ISBN 978-3-487-15010-9
Mrs. John Herschel (Hrsg.): Memoir and correspondence of Caroline Herschel; Verlag John Murray, London 1877 Buch online lesen im Internet Archive
Michael Hoskin (Hrsg.): Caroline Herschel’s autobiographies; Cambridge: Science History Publications, 2003; ISBN 0-905193-06-7
Literatur
Karl Christian Bruhns: Herschel, Karoline Lukretia. In: Allgemeine Deutsche Biographie (ADB). Band 12, Duncker & Humblot, Leipzig 1880, S. 222–227.
Julius Dick: Herschel, Caroline Lucretia. In: Neue Deutsche Biographie (NDB). Band 8, Duncker & Humblot, Berlin 1969, ISBN 3-428-00189-3, S. 698 f. (Digitalisat).
Gunter Hartung: Den Lord verschmäht, die Sterne gefunden, in Dieter Tasch, Horst-Dieter Görg (Hrsg.): Es begann in Hannover... Kekse - Kommißbrote - Rechenmaschinen. Über Persönlichkeiten, Traditionsunternehmen und Meilensteine der Technik-Geschichte, mit Beiträgen von Torsten Hamacher ..., in Kooperation mit dem Technik-Forum Hannover e.V., 1. Auflage, Hannover: Leuenhagen & Paris, 2011, ISBN 978-3-923976-84-3, S. 24–27
Günther Buttmann: Wilhelm Herschel: Leben und Werk. In Große Naturforscher, Band 24. Wissenschaftliche Verlagsgesellschaft, Stuttgart 1961
Agnes Mary Clerke: Herschel, Caroline Lucretia. In: Leslie Stephen, Sidney Lee (Hrsg.): Dictionary of National Biography (DNB), Band 26 (Henry II – Hindley), MacMillan & Co, Smith, Elder & Co., New York City, London 1891, S. 260–263 (englisch)
Renate Feyl: Caroline Herschel (1750–1848 ). Aufbruch in die nicht gewollte Selbständigkeit. In: Sophie & Co. Bedeutende Frauen Hannovers. Biographische Portraits. Herausgegeben von Hiltrud Schroeder. Hannover 1990, ISBN 3-7716-1521-6, S. 44–56
Christiane Helle: Die Sternguckerin: Leben und Werk der Astronomin Caroline Herschel. Ein Feature mit Hannelore Hoger und anderen Sprecherinnen, 1 CD, Audio Verlag, Dav. 2000 (Hörbuch)
J.F.W. Herschel: Miss Caroline Lucretia Herschel. Astronomische Nachrichten, Bd. 27 (1848 ), pp. 65/66-67/68. (Nachruf, englisch)
Richard Holmes: The Age of Wonder: How the Romantic Generation Discovered the Beauty and Terror of Science. HarperPress, London 2008. ISBN 0-00-714952-2
Michael Hoskin: Astronomy’s Matriarch. In Sky & Telescope, Mai 2005
Michael Hoskin: Discoverers of the Universe. William and Caroline Herschel, Princeton University Press, Princeton & Oxford 2011 ISBN 978-0-691-14833-5
Michael Hoskin: Herschel, Caroline Lucretia (1750–1848 ). In: H. C. G. Matthew, Brian Harrison (Hrsg.): Oxford Dictionary of National Biography, from the earliest times to the year 2000 (ODNB). Oxford University Press, Oxford 2004, ISBN 0-19-861411-X, online (Lizenz erforderlich), Stand: Oktober 2005 (englisch)
Eva Maaser: Die Astronomin. Roman. Verlag Rütten & Loening, Berlin 2004, ISBN 3-352-00707-1.
Dr. Johann Heinrich von Mädler: Geschichte der Himmelskunde. Verlag Westermann, Braunschweig 1873
Patrick Moore: Caroline Herschel: Reflected Glory. Ralph Allen, Bath 1988
N. N.: Biographical notice of Miss Caroline Herschel, Hon. Mem. Monthly Notices of the Royal Astronomical Society, Vol. 8 (1848 ), p. 64-66 (Nachruf, englisch)
Wolfgang Steinicke: Ein Albtraum der Familie Herschel. In: Sterne und Weltraum. Band 46(2), 2007, ISSN 0039-1263, S. 61–65. (Entdeckung der Galaxien M81 und M82)
CAROLINE LUCRETIA HERSCHEL (1750-1848 ). In: Encyclopædia Britannica. 11. Auflage. Bd 13. London 1910–1911, S. 391.
Herschel 2) Karoline). In: Heinrich August Pierer, Julius Löbe (Hrsg.): Universal-Lexikon der Gegenwart und Vergangenheit. 4. Auflage. Band 8, Altenburg 1859, S. 291 (online bei zeno.org).
------------------------------------------
KAYNAKLAR Referanslar
Caroline Herschel at age 92
^ a b c Nysewander, Melissa. Caroline Herschel. Biographies of Women Mathematicians, Atlanta: Agnes Scott College, 1998.
^ a b c d e f g h i j k Herschel, Caroline Lucretia (1876). Herschel, Mrs. John. ed. Memoir and Correspondence of Caroline Herschel. London: John Murray, Albemarle Street.
^ a b c The Inimitable Caroline, J. Donald Fernie, American Scientist, November–December 2007, pp. 486–488
^ a b Brock, Claire. "Public Experiments." History Workshop Journal, 2004: 306–312.
^ Fernie, Donald. "The Inimitable Caroline". American Scientist 2007: 486–488.
^ The Age of Wonder by Richard Holmes pages 182–196
^ Ashworth, Wilhelm. "Untitled Review." The British Society for the History of Science Vol. 37 No. 3, 2004: 350–351.
^ a b Warner, Deborah. "Review, Untitled." Chicago Journal, 2004: 505.
^ a b "Obituary of Miss Caroline Lucretia Herschel". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society 8: 64–66. 1847.
^ "Obituary of John Francis Encke". Monthly Notices of the Royal Astronomical Society 26: 129–134. 1865.
^ a b Ogilvie, Marilyn Bailey (1986). Women in Science: Antiquity through the Nineteenth Century. MIT Press. s. 97–98. ISBN 0-262-65038-X.
--------------------------------------------
Etiketler: Caroline Herschel ,Kimdir?,biyografisi,hayat hikayesi,astronom,William Herschel,35P/Herschel-Rigollet,Lucretia,Encke Kuyruklu Yıldızı,Yıldız Kataloğu,
Franz Kafka Kimdir
Franz Kafka, (d. 3 Temmuz 1883 – ö. 3 Haziran 1924) modern dünya edebiyatının ikonik ve özgün yazarlarından biridir.
Temmuz 1883’te Prag’da ufak moda eşyalar satan bir dükkan işleten Hermann ve Julie Kafka’nın 6 çocuğunun ilki olarak dünyaya gelmiştir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölmüştür. 3 kız kardeşi de kendinden uzun yaşamıştır. Hukuk okumuş, boş zamanlarında yazmaya başlamıştır. Yazıları, ilk olarak Betrachtung, 1912 yılından itibaren yayımlanmaya başlamıştır. Kafka’nın duygusal deneyimleri ve ailesiyle olan ilişkileri eserlerinde özellikle günlük ve mektuplarında ifade bulmuştur. Babaya Mektup’ta (Almanca: Brief an den Vater) Kafka’nın bakış açısından babasıyla olan ilişkisi gözükmektedir. Hayatta olduğu süre içerisinde 7 kitap yazmıştır. Bunların yanında 3 tamamlanmamış roman ve birçok mektup ve günlük bırakmıştır gerisinde. Kafka yakın arkadaşı Max Brod’dan öldüğünde tüm bu eserlerini yakmasını istemiştir. Max Brod’un Kafka’nın bu isteğini yerine getirmemesi sayesinde bugün bu eserler günümüze ulaşmıştır. Kafka tüm eserlerini Almanca yazmıştır. Kafka modernist yazar olarak görülmektedir. Eserlerinde suç, özgürlük, yabancılaşma ve sorumluluk ayrıca otoriteye bireysel karşı koyma gibi temaları işlemiştir. Kafka’nın en tanınmış eserleri Dava, Şato ve Dönüşüm ‘dür. Kafka’nın 3 Haziran 1924’teki ölümünün sebebi kalp yetmezliği olarak görülse de vücudunu yıpratan asıl sebep ilerlemiş kanseridir.
Almanca konuşan Yahudi bir aileden o dönem Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sınırları içinde yer alan Prag şehrinde dünyaya gelmiştir. Herman Kafka (1852–1931), Franz Kafka’nın babası, Prag’a yerleşmeden önce Pisek yakınlarındaki bir Yahudi köyü olan Osek’te yaşamaktaydı. Franz Kafka’nın büyük babası Jacob Kafka Osek’te kasaplık yapmaktaydı. Herman Kafka geçimini belli bir süre pazarlamacılık yaparak sağladıktan sonra kendisine ait erkek ve kadın moda elbiseleri ve aksesuarları satan bir dükkan işletmeye başlamıştır. Kafka’nın annesi Julie Kafka (1856—1934) ise zengin bir bira üreticisinin kızı olarak dünyaya gelmiştir.[1] Franz Kafka’nın bebekken ölen iki erkek kardeşinin dışında ayrıca kendinden daha genç Gabriele (“Elli”) (1889–1941), Valerie (“Valli”) (1890–1942),ve Ottilie (“Ottla”) (1892–1943) adlı üç kız kardeşi daha vardı. Kafka’nın kız kardeşlerinin konsantrasyon kamplarında ya da gettolarda hayatlarını kaybetikleri ileri sürülmektedir
Lise eğitimini 1901 yılında başarıyla tamamladıktan sonra Kafka, annesi ve babası tarafından Norderney ve Helgoland’a birer seyahatle ödüllendirildi. Kafka daha sonraları da despot babasının isteği gibi bir yaşam sürdürdü. Bu onun kaderiydi ve bu kader onun birçok eserine de yansıdı. Kendi kararlarını verebildiği bir yaşamdan sonra, dışarıya olan yönelimi Dönüşüm eserinde olduğu gibi diğer eserlerine de açıkça yansımıştır.
Franz Kafka 1901’den 1906’ya kadar Prag’daki Karl-Ferdinand Üniversitesinde öğrenim gördü; oradan mezun olduktan sonra kimya ile ilgilendi, fakat kısa bir süre sonra hukuk alanında ilerlemeye karar verdi. Daha sonra bir yarıyıl Alman filolojisi ve sanat tarihiyle ilgilendi ve bu arada Münih’teki hukuk eğitimine de devam etti. Beş yıllık hukuk eğitiminden sonra Albert Weber’in yanında ücretsiz hukuk stajı yapma şansını buldu ve ceza hukuku alanında ilerleme kararı aldı.
Franz Kafka 1907’de o dönemde çok ünlü olan “Assicurazioni Generali” adlı İtalyan bir sigorta şirketinde çalışmaya başladı. Franz Kafka, Prag’da edebiyat çevresine girmesini sağlayacak olan Max Brod ile bu yıllarda dostluk kurmaya başlamıştır. Eserlerini de yakılmak üzere bıraktığı kişi de Max Brod’dur.
Bu dönemde Kafka, aynı zamanda Felix Qeltsch, Oskar Baum, Gustav Janouch ve Franz Werfel gibi önemli edebiyatçılar ile tanıştı. 1908 -1912 yılları arasında siyasal ve toplumsal olaylara ilgi duymaya, önemli Çek siyaset adamlarının toplantılarına katılmaya başladı. Yahudilikle ilgilenip İbranice öğrenmeye de bu dönemde yöneldi. Max Brod ile Riva, Paris, Weimar ve İtalya’ya geziler yaptı.
Kafka kötü bir çocukluk dönemi geçirdi, özellikle de babasıyla hiç anlaşamadı; babasının Kafka’nın üzerinde sürekli bir baskısı söz konusuydu, bu durum çocukluk yıllarından öğrenim hayatına kadar devam etti.
Kafka’nın annesi ise babasının değer yargılarını ve düşüncelerini kabullenmişti, zaten bu yargıları değiştirebilecek güce de sahip değildi. Kafka gençken, babasından kesinlikle korkmuyordu, fakat babasına her zaman mesafeli yaklaşıyordu ve ona karşı içinde nefretten başka bir duygu beslemiyordu.
Kafka’nın birçok eserinde baba, ailenin reisi, her şeye gücü yeten ve baskıcı biri olarak tasvir edilmiştir; tıpkı “Dönüşüm” eserinde olduğu gibi. Bu eserde Gregor (hikâyenin kahramanı aynı zamanda hikâyedeki oğul) bir böcektir ve işe yaramayan biridir, hikâyede Gregor’un ölümüyle ailenin rahat bir nefes alması konu edinilmiştir. Babasının karşı konulmaz gücünün Kafka’nın üzerinde yarattığı baskı, Kafka’nın en önemli hikâyelerinden biri olan “Hüküm” ü (Yargı) yazmasına sebep olmuştur.
Kafka,“Baba’ya Mektup” eserindeki mektupları ne babasına göndermek ne de yayımlatmak istemiştir; bu mektupları sadece babasının üzerinde her zaman baskısı olduğunu göstermek için yazmıştır. Muhtemelen babasının Kafka’nın üzerinde yarattığı baskı onun kendi kendini eleştirmesine sebep olmuştur ve Kafka kendinden nefret eden biri haline gelmiştir. Şüphesiz bu derin özeleştiri Kafka’nın yaşamına ve eserlerine yansımıştır.
Kafka’nın Prag’da oldukça geniş bir arkadaş çevresi vardı, üniversitenin ilk yıllarında hemen hemen aynı yaşlarda olduğu sıkı bir arkadaş çevresi edindi.
Kafka’nın hayatındaki en önemli kişi şüphesiz Max Brod’du. Max Brod da tıpkı Kafka gibi hukuk okudu, daha sonra filozof olan Felix Weltsch ve yazar Oskar Baum ile arkadaş oldu.
Brod, Kafka’nın edebiyat için ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Brod’un aracılığıyla Kafka, henüz yeni kurulmuş olan Rowohlt basımeviyle iletişime geçti ve böylece Kafka’nın ilk kitabı basılmış oldu (Gözlem,1912).
Kafka’nın gelip geçici arkadaşları içinde Jizchak Löwy’nin şüphesiz ayrı bir yeri vardır. Kendisi, Varşovalı Ortodoks bir aileden gelen önemli tiyatroculardandır, gerek sanata olan ilgisiyle, gerekse kişiliğiyle Kafka’ ya örnek olmuştur.
Kafka’nın biyografisini incelersek, onun hiç de sosyal bakımdan toplumdan kopmadığını görürüz, fakat ruhsal bakımdan tamamen farklı bir kişiliktir. Kafka’nın eserlerini bilen birinin elinden onun kullandığı kelimelerin altında yatan, asıl anlatmak istediği ifadeyi takdir etmekten başka bir şey gelmez. Aile içerinde ise Kafka’ya en yakın olan kişi en küçük kız kardeşi Ottla’dır.
Kafka’nın kadınlarla olan ilişkilerine baktığımızda en önemli noktada, Kafka’nın aşkı Felice Bauer’e yazdığı mektuplar durmaktadır. Felice Bauer, Kafka’nın 13 Ağustos 1912’de Max Brod’un evinde tanıştığı, Berlinli bir memurdur.
1920 yılında ise Kafka, Milena Jesenka ile mektuplaşmaya başlar. Milena Kafka’nın Almanca yazdığı eserleri Çek diline çevirmek istemiştir. Milena, Kafka’dan 12 yaş küçüktür ve evlidir. Birlikte olmalarının imkânsız olduğunu biliyorlardı, buna rağmen uzun yıllar boyunca aralarında mektuplaşmaya devam ettiler. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplar da tıpkı Felice Bauer’e yazdığı mektuplar gibi Türkçeye çevrilmiştir. Kafka’nın son ilişkisi ise, ölmeden birkaç ay önce isminin anıldığı Dora Diamant adındaki bir çocuk bakıcısıydı.
Kafka mektuplarda aşkın gerçekliğine olan şüphelerini, korkularını dile getirmiş, duygularını tüm çıplaklığıyla kaleme almıştır, bu bakımdan mektuplar edebi açıdan son derece önemlidir.
1917 yılının Ağustos ayında bir gece Kafka’nın ağzından kan gelir, o yıllarda tedavisi mümkün olmayan Akciğer kanseri teşhisi konulur Kafka’ya. Hastalık iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlar ve 1918’in sonbaharında İspanyol gribine yakalanır, haftalarca ağrı çeker. Daha sonraları ise tüm tedavilere rağmen, Kafka’nın sağlığı yıllar ilerledikçe kötüleşir. Kafka 1923–1924 yılları arasında Berlin’de bulunuyordu ve bu yıllarda kanser iyice ilerlemiş durumdaydı; gırtlağına kadar ilerleyen kanser yüzünden Kafka artık konuşma yetisini de kaybetmişti. Yemek yerken ya da bir şeyler içerken dayanılmaz acılar çekiyordu. 1924 yılının nisan ayında Wienerwald Sanatoryumunda,aile dostları yanındayken akciğer hastalıkları tedavisinde uzman olan Dr. Hugo Kraus tarafından, Kafka’ya gırtlak kanseri teşhisi konuldu;sebep olarak ise akciğer kanserinin metastaz yapması gösterildi.
Muayeneler sonucunda, Kafka’nın durumunun son derece kötü olmasından dolayı cerrahi bir müdahale yapılamayacağı sonucuna varıldı. Kafka Kierling Sanatoryumu’na taşındı ve 3 Haziran 1924 yılında Klosterneuburg’da, 40 yaşında hayata gözlerini yumdu. Resmi ölüm sebebi olarak da kalp yetmezliği teşhisi konuldu.
Kafka’nın yaşadığı dönemde yayımlanan eserleri
1909 – Ein Damenbrevier
1909 – Gespräch mit dem Beter (Dua Eden Adamla Sohbet)
1909 – Gespräch mit dem Betrunkenen (Serhoşlarla Sohbet)
1909 – Die Aeroplane in Brescia (Brescia’daki Uçaklar)
1912 – Großer Lärm (Büyük Gürültü)
1913 – Betrachtung (Gözlem)
1913 – Das Urteil (Yargı)
1913 – Der Heizer (Ateşçi) Amerika olarak bilinen romanın ilk bölümü
1915 – Die Verwandlung (Dönüşüm)
1915 – Vor dem Gesetz (Yasanın Önünde) Dava adlı romanın bir bölümü
1918 – Der Mord (Cinayet); Kardeş Katili öyküsünün ilk hali (1919)
1918 – Ein Landarzt (Bir Köy Hekimi) 13 öyküden oluşan bir kitap; aralarında On Bir Oğul ve Bir Akademiye Rapor öyküleri de bulunmaktadır
1919 – In der Strafkolonie (Ceza Sömürgesi)
1921 – Der Kübelreiter
1924 – Ein Hungerkünstler (Açlık Sanatçısı)
Kafka’nın ölümünden sonra yayımlanan eserleri
1904–1905 – Beschreibung eines Kampfes (Bir Savaşın Tasfiri)
1907–1908 – Hochzeitsvorbereitungen auf dem Lande (Taşrada Düğün Hazırlıkları)
1914 – Erinnerungen an die Kaldabahn (Kaldabahn Hatıraları)
1914–1915 – Der Dorfschullehrer (Köy Öğretmeni)
1915 – Blumfeld, ein älterer Junggeselle
1916–1917 – Der Gruftwächter
1916–1917 – Die Brücke (Köprü) Brod’un Başlığı
1917 – Eine Kreuzung
1917 – Der Schlag ans Hoftor (Çiftlik Kapısına Vuruş) Brod’un Başlığı
1917 – Der Jäger Gracchus (Avcı Gracchus) Brod’un Başlığı
1917 – Beim Bau der Chinesischen Mauer (Çin Seddi’nin İnşaasında)
1917 – Eine alltägliche Verwirrung Brod’un Başlığı
1917 – Der Nachbar (Komşu) Brod’un Başlığı
1919 – Brief an den Vater (Babaya Mektup)
1920 – Heimkehr Brod’un Başlığı
1920 – Die Abweisung (Geri Çevrilme)
1920 – Zur Frage der Gesetze (Yasalar Sorunu Üzerine)
1920 – Das Stadtwappen (Kent Arması) Brod’un Başlığı
1920 – Kleine Fabel (Küçük Fabl) Brod’un Başlığı
1920 – Die Truppenaushebung
1922 – Forschungen eines Hundes (Bir Köpeğin Araştırmaları) Brod’un Başlığı
1922 – Das Ehepaar
1922 – Der Aufbruch (Gezinti)
1922 – Gibs auf Brod’un Başlığı
1923–1924 – Der Bau Brod’un Başlığı
1925 – Der Prozess (Dava)
1926 – Das Schloss (Şato)
1927 – Der Verschollene (Amerika) İlk olarak 1912 yılında Kayıp olarak tasarlandı, fakat Brod tarafından Amerika olarak yayımlandı.
Eserlerinin özellikleri
Kafka’nın eserlerindeki roman kahramanları sonunun nereye varacağını bilmedikleri labirentlerden geçerler ve sonunda bilinmeyen kudrete ulaştırılırlar. “Şato” romanı da tıpkı “Dava” romanındaki mahkeme binasında olduğu gibi karmakarışık odaların bulunduğu labirentlerden oluşmaktadır, aynı zamanda “Kayıp” ( Brod tarafından “Amerika” başlığı adı altında yayımlanmıştır) romanında tuhaf, birbiriyle alakasız sahneler – bir gemi, bir otel, bunların yanında Karl Rossmann amcanın odası, kahramanlar – devasadır.
Kafka’nın hemen her eserinde, örneğin: “Çin Seddi“, “Bir Köpeğin Araştırmaları“, “Kısa Fabl“, hikâyenin kahramanları başarılı olamamıştır ve boş yere ölmüştür, hikâyelerinde ağırlıklı olarak ele alınan konu budur. Bu hikâyelerde her şey tamamıyla gerçekçi değildir, olaylar bilinçli olarak ironiyle anlatılmıştır.
Hikâyelerinin konularının bir diğer olmazsa olmazı da, hikâyenin kahramanının bilinmeyen yasalara istemeden karşı gelmesi; ya da çiğnediği yasayı hiç bilememesidir (“Yasanın Önünde”, “Ceza Sömürgesi”, “Çiftlik Kapısına Vuruş”, “Yasalar sorunu üzerine”). Tıpkı “Dava” ve “Şato” romanlarının kahramanlarında olduğu gibi, hikâyenin kahramanları da kendileri için yasak olan olaylarla hikâyeye yön verir, hikâyenin gidişatını bu olaylar belirler. Kafka’yı ekspresyonistlerden ayıran da Kafka’nın olağandışı olayları tanımlayıp, anlaşılır bir şekilde tarif edip, bu olayları doğal bir oluşum gibi yansıtan tarzıdır. Bu duruma özellikle de Kafka’nın hikâyelerinde rastlanır. “Ceza Sömürgesi”ndeki yasallaştırılmış acımasızlıkta, “Dönüşüm” eserinde insanın bir hayvana dönüşmesinde ya da “Akademi İçin Bir Rapor” adlı eserlerinde bu durum açıkça görülebilir. Kafka eserlerinde basitçe günlük yaşamdaki bir olaya şekil vermemiştir; ondan ziyade kendi kurallarıyla kendi dünyasını yaratmıştır. Kafka’yı diğerlerinden ayıran, Kafka’yı Kafka yapan da budur. Bu durum sonradan „Kafkaesk“ (Kafkavari) kavramının yerleşmesini sağlamıştır. Bu kavram Kafka’nın eserlerinin belirleyeni oldu, Kafka’yı diğerlerinden ayrı kıldı.
Yorumcuların “Yorumlama Şevki” kitabının 1945 yılından sonra bütün kütüphaneleri doldurup, bütün rekorları kırmasının altında belki de metinlerinin anlaşılır ve birbiriyle sıkı ilişki içinde olmasında yatmaktadır. Metinler kolay, fakat diğer yandan bu metinlerin özümsenmesi son derece zordur. Dil, okuma bakımından kolay ve resimlerle süslenmiştir; zor yanı ise okuyucuların asıl anlatılmak istenen konuyu hissedebilmesine rağmen asıl anlatılmak isteneni anlamada zorluk yaşamasıdır.
Albert Camus şöyle demiştir: “Bütün olanakların sunulup hiçbirinin işe yaramaması kaderdir, belki bu eserlerin büyüklüğü de kaderdir.” Kafka’nın eserlerinin cezp ediciliğindeki sır da zaten bu anlatmak istediğini anlayıp yorumlayabilmede yatar. (Walter H.Sokel)
Kafka’nın eserlerinin farklı farklı yorumlanması psikolojik, felsefi, biyografik, dini ve sosyolojik açıdan ele alınmıştır. Kafka’nın eserlerinin yorumlanmasında diğer önemli bir problem ise; Yahudiliğin ve Yahudi kültürünün eserlerine olan etkisidir.
FRANZ KAFKADAN GÜZEL SÖZLER
Balkonda aç bir serçe duruyor ben de ekmek kırıntılarını odanın içine bırakıyorum. aç olduğu halde, yaşamak için buna ihtiyaç olduğu halde tedirgin bekliyor. çünkü içerisi onun için bilinmeyen karanlık bir yer. ekmek onu kendisine çekiyor o da odanın içinde sayılır herşeyiyle bunu istiyor. sonra silkinip kendine geliyor ve kaçıp gidiyor. biliyorum kıpırdayıp korkutmasaydım onu korkup kaçmayacaktı oradan. gelip ihtiyacı olan ekmeği alıp gidecekti..
“Ben bütün zamanımı ve bütün zamanımdan bin kat fazlasını ve daha da iyisi, dünya üzerinde var olan bütün zamanları senin için kullanmak istiyorum; seni düşünmek, senin içinde nefes almak için. Evimin de huzuru kaçacak, gecelerin de huzuru kaçacak, bambaşka bir yerde olmak isterdim. Pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim…”
Önümde dursan ve bana baksan; içimdeki acılar hakkında ne bilebilirsin ki; ben seninkiler hakkında ne bilebilirim ki? Ve ayaklarına kapanıp ağlasam ve anlatsam; sana cehennemin sıcak ve korkunç olduğunu anlatsalar; benim hakkımda cehenneme ilişkin bildiklerinden daha fazlasını bilecek misin? Bu yüzden bile biz insanların cehennemin kapısının önündeymişiz gibi birbirimizin karşısında o kadar saygılı, o kadar düşünceli, o kadar sevgiyle durmamız gerek.
Düz bir yoIda yürüyor oIsaydın, tüm iIerIeme isteğine rağmen haIa gerisin geriye gitseydin, o zaman bu çaresiz bir durum oIurdu; ama sen dik, senin de aşağıdan gördüğün gibi dik bir yamacı tırmandığına göre, adımIarının geriye doğru kayması, buIunduğun yerin durumundan iIeri geIebiIir, o zaman da umutsuzIuğa kapıImana gerek yoktur.
TinseI bir dünyadan başka bir şeyin buIunmadığı gerçeği eIimizden umuduzu aIır, ama bize bir kesinIik bağışIar. Ev haIkını koruyan tanrıya inanmaktan daha keyif veren ne oIabiIir! Her şey bir aIdatmacadır: en az yanıImaya bakmak, normaI öIçüIer içinde kaImak, en aşırının peşinden gitmek. Yasama başIadığın anda iki görev; sınırIarını her an daraItmak ve bu sınırIarı aştığın anIarda da gizIenmeyi başarıp başaramadığını her an sorguIamak.Bak Milena, “En çok seni seviyorum.” diyorum; ama gerçek sevgi bu değil belki: “Sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla.” dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki.“
Yorgunum. tek istediğim, yüzümü kucağına koymak. başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak.
“Her şey olması gerektiği gibi:Üzüntülü ve ağır…”
Şüphesiz özgürlük şu an acınacak halde.
”Ah! Milena, pek çok şeyin bambaşka olmasını isterdim…”
Müzikten bu denli etkilendiğine göre, bir hayvan mıydı gerçekten?
Bence istediğin zaman yalnız kalabilmek mutluluğun en önemli nedenlerinden biridir.
“Milena yardım et bana! Söyleyebildiklerimden daha fazlasını anla!..”
‘Öyle zaman olur ki, odada yalnızken bile “yok oluverir” insan, bunun nedenleri çoktur, kişi yaşarken bile ölebilir. ‘
”Palto giymeye üşenirken bu koca dünyayı sırtımda nasıl taşırım ben? İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam. Sen de anlamazsın Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım?”
Bu dünya için kendini paralaman gülünç.
“Evet, seni seviyorum budala! Tıpkı denizin, kendi dibindeki bir çakıl taşını sevmesi gibi… Evet, işte sevgim seni böyle kaplıyor! Ve Tanrı izin verirse, senin yanında bu kez ben çakıl taşı olacağım…”
Benim yalnızlığım insanlarla dolu…
“Odamda günlerdir yalnızım, ziyanı yok dünyada da yıllarca yalnız değil miydim?”
“Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor.”
Mesela neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken, ya da uyurken, seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?
”Olmamasına razıyım. Oluyormuş gibi olmasın yeter.”
Çıldırıncaya kadar herkesten soyutlayacağım kendimi, herkesle küsecek hiç kimseyle konuşmayacağım!
İyiIer uygun adım yürür. İyiIerin varIığından habersiz oIan başkaIarı onIarın çevresinde dans eder, zamanın oyununu oynarIar. Bastığın yerin iki ayağının kapIadığından daha büyük oIamayacağını anIamak ne büyük bir mutIuIuktur.
İnsanın beIIi başIı iki günahı vardır, öbürIeri bunIardan çıkar: sabırsızIık ve tembeIIik. Sabırsız oIdukIarı için cennet’ten kovuIduIar, tembeIIikIerinden geri dönemiyorIar. Ama beIki de beIIi başIı sadece bir günahIarı var: sabırsızIık. SabırsızIıkIarından ötürü kovuImuşIardı, sabırsızIıkIarından otur geri dönemiyorIar.
Kıyamet günü’nü böyIe adIandırmamızın nedeni ancak bizim zaman kavramımızdandır; asIında o bir tür sıkıyönetim mahkemesidir.
DaIgaIarın bir su damIasını kaIdırıp kıyıya atması, denizdeki ezeIi daIgaIanma oIayını asIa engeIIemez; hatta denizdeki daIgaIanma, kıyıya atıIan damIaya borçIudur varIığını.
Odandan çıkman gerekmez, masanda oturmaya devam et ve dinIe.. DinIeme biIe, sadece bekIe..bekIeme biIe, gerçekten sakin ve yaInız oI. Dünya özgürce sunacaktır kendini sana..maskesinden sıyrıImak için başka seçeneği yok, huşu içinde yuvarIanacaktır ayakIarının dibine.
Din fedaiIeri bedeni küçümsemez, çarmıha gererek yüceItirIer onu; bu açıdan düşmanIarıyIa aynı görüştedirIer.
Off, dedi fare.dünya da günden güne daraIıyor.iIkin bir genişti ki,korktum,kostüm iIeri,uzakta sağIı soIIu duvarIarı görür görmez dünyaIar benim oIdu.ama bu uzun duvarIar da öyIe çabuk birbirIerine doğru iIerIiyorIar ki,en son odadayım işte; orada, köşede de kapan duruyor, gitgide kısıIacağım kapana. Kedi:sen de öyIeyse yönünü değiştir,dedi ve kedi fareyi yedi.
AyIakIık bütün kötüIükIerin kaynağı, bütün erdemIerin tacidir. Bence istediğin zaman yaInız kaIabiImek mutIuIuğun en önemIi nedenIerinden biridir. Bürokrat için insanca iIişkiIer değiI, yaInızca nesne iIişkiIeri vardır. İnsan evrağa dönüşür. Evrağa veriIen sayı iIe beIirgin kıIınan, öImüş bir varIık oIarak evrağın akışına girer. Bu varIık, şahsen çağrıIdığı zaman biIe bir kişi değiI, yaInızca ‘oIay’dir. ‘Konu’ iIe iIgiIi oImayan ne varsa akıp gitmiştir. Resmi daireIerin koridorIarı aşağıIanma kokar. Sigara içmek kesinIikIe yasaktır. Bu yasağın kapsamına soIuk aImak da girer. Buna karşıIık yürek çarpıntısına izin vardır, dahası çarpıntı oIması istenen bir şeydir. Her türIü ümit uçup gider. Kapıdan kapıya gönderiIen kişiye suçIuIuk duygusu aşıIanır. Buraya giren, yaInızca bir vizite kağıdı ya da pasaportunun uzatıImasını istese biIe kendini suçIu duyumsar. En iyi oIasıIıkIa bir diIek sahibidir, asIında ise suçIudur.
Bilgeliğin başladığına ilk işaret ölmek isteğidir.
Kitap, içimizdeki donmuş denizi kıran bir balta olmak zorundadır.
Unutamayacağım bir doğa olayıydı yüzün istasyonda Milena: “Bulutlardan değil, kendiliğinden gölgelenen bir güneştin sanki.
Bir çırpıda yüreğimle açtığım bu yolu kapatmak, ağır ağır dönmek, vazgeçmek zor geliyor biraz. Elbet yüreğim sızlar. Gene de -sözünü edebildiğime göre- o kadar zor gelmedi anlaşılan. Çok bilmiş bir köstebek gibi yeni yollar açarım gerekirse, ne yapalım!
Hem çevrede dolaşıp duran ve bir fırsatını bulduklarında konuya karışmayı bekleyen öyle çok insan var ki! Yine de bu fırsatı şimdiye dek ele geçiremediler, sadece sezdiklerine dayanarak hareket ediyorlar. Bu sezgiler kendilerini sezenleri epeyce oyalar ama başka işe yaradıkları da görülmüş değildir. Bugüne dek işler hep böyle yürüdü, sözünü ettiğim kişiler köşede bekleyip durdular, çevrelerine işsiz güçsüz kimseler gibi baktılar, yakınlarda bekleşmeleri haklı çıkaracak kurnazca yollar, örneğin akrabalık ilişkilerini kullandılar, burunları alacakları kokuda beklemeyi sürdürdüler ama sonuç ne oldu: Bekleyip durmayı sürdürüyorlar.
Kaynakça
Wikipedia
William Shakespeare Kimdir? Biyografisi
William Shakespeare, (26 Nisan 1564 (vaftiz) – 23 Nisan 1616), İngilizce'nin en büyük yazarı ve dünyanın seçkin drama yazarı kabul edilen İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu.[1] Sıklıkla İngiltere'nin ulusal şairi ve "Avon'un Ozanı" olarak anılır.[2] Günümüze ulaşan eserleri, bazı ortaklaşa yazılanlarla birlikte 38 oyun, 154 sone, iki uzun öykü şiir ve birkaç diğer kaynağı belirsiz şiirlerden oluşur. Oyunları bütün büyük dillere çevrildi ve diğer bütün oyun yazarlarından daha çok sergilendi.[3]
Shakespeare Stratford-upon-Avon'da doğdu ve yetişti. 18 yaşında, Anne Hathaway ile evlendi ve üç çocuğu oldu: Susanna, ve ikizler Hamnet ile Judith. 1585 ile 1592 arası, Londra'da bir aktör, yazar ve Lord Chamberlain's Men (daha sonra King's Men olarak da bilinir) adında bir tiyatro şirketinin sahibi olarak başarılı bir kariyere başladı. Ölmeden 3 yıl önce 1613'te, 49 yaşındayken Stratford'da emekli olarak görülür. Shakespeare'in kişisel yaşamına dair bazı kayıtlar günümüze ulaşmıştır. Fiziksel görünüşü, cinsel yönelimi, dini inançları, ve başkaları tarafından yazılıp ona atfedilen eserler olup olmadığı hakkında önemli tahminler yürütülmüştür.[4]
Shakespeare bilinen eserlerinin çoğunu 1589 ile 1613 yıllarında üretti.[5] İlk oyunları çoğunlukla komedi ve tarihîydi, bu türlerle 16. yüzyıl sonunda kültür ve sanatın zirvesine yükseldi. Daha sonra 1608'e kadar trajedilere yöneldi, İngilizce'nin en iyi ürünlerinden bazıları kabul edilen Hamlet, Kral Lear, Othello, ve Macbeth'i bu dönemde yazdı. Son aşamasında, dram olarak da bilinen trajikomedilerini yazdı, ve diğer oyun yazarlarıyla işbirliği yaptı.
Oyunlarının birçoğu hayatı boyunca değişik kalitede ve doğrulukta basınlarda yayınlandı. 1623'te, Shakespeare'in iki arkadaşı ve aktör dostu John Heminges ve Henry Condell, şimdi Shakespeare'in olduğu bilinen iki eser dışındaki tüm dramatik eserlerini içeren bir derleme baskıyı, Birinci Folyo'yu yayınladı. Önsözü Ben Jonson'ın bir şiiriydi, şiirde ileri görüşle Shakespeare için "bir döneme değil, tüm zamanlara ait" şeklinde bahsedilmiştir.[6]
Shakespeare yaşadığı zamanda saygın bir şair ve oyun yazarıydı, ama ünü 19. yüzyıla kadar günümüzdeki yüksekliğine erişmedi. Özellikle romantikler, Shakespeare'in dehasını çok beğenmiş ve Victoria döneminde yaşayanlar Shakespeare'e George Bernard Shaw'ın "bardolatry" (Shakespeare hayranlığı) olarak tabir ettiği bir hürmetle tapmışlardır.[7] 20. yüzyılda, eserleri bilim ve tiyatrodaki yeni akımlar tarafından defalarca benimsendi ve yeniden keşfedildi. Oyunları bugün popülerliğini büyük ölçüde sürdürmektedir ve sürekli olarak incelenmekte, sergilenmekte ve tüm dünyada farklı kültürel ve politik bağlamlarda yeniden yorumlanmaktadır.
Yaşamı
Çocukluğu
William Shakespeare, aslen Snitterfield'lı olan belediye meclisi üyesi ve başarılı bir deri eşya tüccarı John Shakespeare ve varlıklı toprak sahibi bir çiftçinin kızı Mary Arden'ın oğluydu.[8] Stratford-upon-Avon'da doğdu ve burada 26 Nisan 1564'te vaftiz edildi. Gerçek doğum günü bilinmemektedir, ancak geleneksel olarak 23 Nisan'da, Đurđevdan'da doğduğu söylenir.[9] 18. yüzyıl bilgininin hatasına dayandırılan bu tarih, Shakespeare 23 Nisan 1616'da öldüğünden beri, biyografi yazarlarına cazip gelmiştir.[10] Sekiz çocuğun üçüncüsüydü ve hayatta kalan en büyük çocuktu.[11]
John Shakespeare'in, Shakespeare'in doğum yeri olduğuna inanılan, Stratford-upon-Avon'daki evi.
Geriye kalan bir kanıt olmamasına rağmen, çoğu biyografi yazarı Shakespeare'in büyük ihtimalle Stratford'da, evine yaklaşık 400 metre uzaklıkta olan ve 1553'te açılan ücretsiz okul[12] King's New School'da okuduğu konusunda anlaşmaktadır.[13] İngiltere'deki ilkokullar Elizabeth Çağı süresince kalitede çeşitlilik göstermiştir, ama ilkokul müfredatı tüm İngiltere'de kraliyet kararnamesiyle standartlaştırılmıştı[14] ve okul klasik Latin yazarları üzerine dayalı olarak Latince yoğun bir eğitim sağlamaktaydı.[15]
18 yaşında, Shakespeare 26 yaşındaki Anne Hathaway ile evlendi. Worcester Anglikan Psikoposluğu kardinalleri mahkemesi 27 Kasım 1582'de bir evlilik cüzdanı yayınladı. Bir gün sonra Hathaway'in iki komşusu, hiçbir hukuki iddianın evliliği engellemediğini garantileyen senetler yolladı.[16] Worcester şansölyesinin evlenme ilânına olağan üç kere okunması yerine bir kere okunmasına izin vermesinden,[17] ve evliliklerinden altı ay sonra, 26 Mayıs 1583'te vaftiz edilen kızları Susanna'nın doğmasından ötürü, törenin biraz aceleyle düzenlenmiş olma olasılığı vardır.[18] Bunu yaklaşık iki ay sonra ikizler, erkek Hamnet ve kız Judith izledi ve 2 Şubat 1585'te vaftiz edildiler.[19] Hamnet bilinmeyen nedenlerden dolayı 11 yaşında öldü ve 11 Ağustos 1596'da gömüldü.[20]
İkizlerin doğumundan sonra, 1592'de Londra tiyatro sahnesinin bir parçası olarak anılana kadar, Shakespeare tarihe geçen birkaç iz bıraktı, ve bilginler 1585 ile 1592 arasındaki yıllara Shakespeare'in "kayıp yılları" olarak değindiler.[21] Bu dönemi açıklama girişiminde bulunan biyografi yazarları doğruluğu şüpheli birçok hikâye anlattı. Shakespeare hakkında biyografi yazan ilk kişi Nicholas Rowe, Thomas Lucy'nin mülkünde kaçak geyik avcılığı davasından kaçmak için Shakespeare'in Londra'ya gitmek üzere kasabayı terk ettiği bir Stratford efsanesi ortaya attı. Shakespeare'in ayrıca hakkında küfürlü bir balad yazarak Lucy'den intikam aldığı düşünülür.[22] Bir başka 18. yüzyıl hikâyesi Londra'daki tiyatro müşterilerinin atlarına bakıcılık yaparken tiyatro kariyerine başlayan Shakespeare üzerinedir.[23] John Aubrey ise Shakespeare'in öğretmenlik yaptığını iddia etmiştir.[24] Bazı 20. yüzyıl bilginleri, vasiyetinde kesin olarak "William Shakeshafte" şeklinde bahseden Katolik toprak sahibi Lancashire'lı Alexander Hoghton'ın, Shakespeare'i öğretmen olarak görevlendirdiğini öne sürdü.[25] Küçük bir bulgu, ölümünden sonra bir araya getirilen söylentiler dışındaki çoğu hikâyeyi doğrulamaktadır, ve Shakeshafte, Lancashire bölgesinde yaygın bir isimdi.[26]
Londra ve tiyatro kariyeri
Shakespeare'in ne zaman yazmaya başladığı tam olarak bilinmemektedir, ama performansların çağdaş ima ve kayıtları birçok oyununun 1592'de Londra sahnesinde olduğunu göstermektedir.[28] O zamanlar, oyun yazarı Robert Greene'nin kendisine Groats-Worth of Wit eserinde saldırmasıyla Londra'da oldukça tanınmıştı:
...sonradan görme bir Karga var, bizim tüylerimizle güzelleşmiş, bir oyuncunun derisine bürünmüş kaplanın kalbi ile, kendisinin bile uyaksız bir şiirde söz sanatını en iyi şekilde yapabildiğini zannediyor: ve salt bir Johannes factotum olarak, bir ülkedeki tek Shake-scene olmanın kibirindedir.[29]
Bilginler bu sözcüklerin tam olarak ne ifade ettiği konusunda anlaşamamaktadır,[30] ama çoğunluğunun katıldığı düşünce, onu Christopher Marlowe, Thomas Nashe ve Greene'nin kendisi gibi üniversite mezunu yazarlara benzemeye çalışırken kendi seviyesini geçmesiyle suçladığıdır.[31] "Shake-scene" kelime oyunu ile birlikte, eğik olarak yazılmış, Shakespeare'in VI. Henry, Bölüm 3 eserinden "Ah, bir kadının derisine bürünmüş kaplanın kalbi" cümlesinin taklidinin yapıldığı ifade, Shakespeare'i Greene'nin hedefi olarak belirlemiştir. Buradaki Johannes Factotum—"her işi biraz bilen"— daha yaygın olan "evrensel deha"dan ziyade, başkalarının çalışmalarıyla ikinci sınıf bir tamirciyi kasteder.[30][32]
Greene'nin saldırısı, günümüze ulaşanlar arasında Shakespeare’in tiyatrodaki kariyerinden bahseden ilk kayıttır. Biyografi yazarları, kariyerinin 1580'lerin ortalarından Greene'nin sözlerinden hemen öncesine kadar olan süreçte başlamış olabileceğini ileri sürmektedir.[33] 1594'ten sonra Shakespeare'in oyunları sadece, Shakespeare'in de dahil olduğu bir grup oyuncuya ait, kısa süre sonra Londra'nın ileri gelen tiyatro şirketi olacak olan Lord Chamberlain's Men tarafından sergilendi.[34] Kraliçe Elizabeth'in 1603'teki ölümünden sonra şirket, yeni kral I. James tarafından royal bir patent ile ödüllendirildi, ve ismi King's Men şeklinde değiştirildi.[35]
1599'da, şirket üyelerinin ortakları Thames Nehri'nin güney kıyısında Globe adını verdikleri, kendi tiyatrolarını inşa ettiler. 1608'de, ortaklar ayrıca Blackfriars kapalı tiyatrosunu devraldı. Shakespeare'in gayrimenkul alım ve yatırımlarına dair kayıtlar, şirketin onu varlıklı bir adam yaptığını göstermektedir.[36] 1597'de, Stratford'da New Place adındaki ikinci büyük evini satın aldı, ve 1605'te, Stratford'da kilise ondalık vergilerinde pay sahibi oldu.[37]
Shakespeare'in oyunlarının bazıları 1594'ten itibaren çeyrek boy baskılarda yayımlandı. 1598 ile, ismi bir satış noktası oldu ve baş sayfalarda görünmeye başladı.[38] Shakespeare, bir oyun yazarı olarak başarısından sonra kendinin ve başkalarının oyunlarında oynamaya devam etti. Ben Jonson'ın 1616 baskısı Works onun Every Man in His Humour (1598 ) ve Sejanus His Fall (1603) oyunlarının oyuncu listelerinde olduğunu belirtir.[39] İsminin, Jonson’ın 1605'teki Volpone oyununun listesinde yokluğu, bazı bilginler tarafından oyunculuk kariyerinin sona yaklaştığının bir işareti olarak görüldü.[40] Yine de, 1623'teki Birinci Folyo, Shakespeare'i "tüm bu Oyunlardaki Başlıca Aktörler"den, Volpone'dan sonra ilk sahneye çıkanlardan biri olarak listeler, ancak hangi rollerde oynadığı kesin olarak bilinememektedir.[41] 1610'da, John Davies, "iyi Will"in "kral gibi" rollerde oynadığını yazdı.[42] 1709'da Rowe, Shakespeare'in, Hamlet'in babasının hayaletini oynadığı bir geleneğin nesilden nesile geçmesini sağladı.[43]
Shakespeare kariyeri boyunca zamanını Londra ve Stratford arasında paylaştırdı. Stratford'da aile evi olarak New Place'i almadan bir yıl önce, 1596'da, Shakespeare Thames Nehri'nin kuzeyinde, Bishopsgate yolundaki St. Helen's kilisesinde yaşıyordu.[44] Şirketinin Globe Theatre'i inşa ettiği yıl olan 1599'da nehrin karşısındaki Southwark'a taşındı.[45] 1604'te, tekrar nehrin kuzeyine, St Paul Katedrali'nin kuzeyinde güzel evli bir bölgeye taşındı. Burada, Christopher Mountjoy adında, kadın saç aksesuarları tasarlayan Fransız bir Huguenot'tan odalar kiraladı.[46]
Sonraki yılları ve ölümü
Rowe, Shakespeare'in ölümünden önceki birkaç yıl emekli olarak Stratford'da yaşadığını;[47] ama sadece o zamanda yaygın olmayan işleri bıraktığını,[48] ve Shakespeare'in Londra'yı ziyaret etmeye devam ettiğini nesilden nesile aktaran ilk biyografi yazarıydı.[47] 1612'de Shakespeare, Mountjoy'un kızı Mary'nin evlilik anlaşması hakkında bir dava olan Bellott v. Mountjoy'un[not 1] bir tanığı olarak anılıyordu.[49] Mart 1613'te eski Blackfriars manastırında bir geçit ev satın aldı;[50], ve Kasım 1614'ten itibaren birkaç hafta üvey oğlu John Hall ile Londra'da kaldı.[51]
1606–1607'den sonra, Shakespeare daha az oyun yazdı, ve 1613'ten sonra hiçbiri ona atfedilmedi.[52] Son üç oyununu, ondan sonra King’s Men'in oyun yazarı olan John Fletcher ile ortak yazdığı tahmin edilmektedir.[53][54]
Shakespeare 23 Nisan 1616'da öldü[55] ve karısı ile iki kızı tarafından yaşatıldı. Susanna 1607'de bir hekim olan John Hall ile evlendi,[56] ve Judith Shakespeare’in ölümünden iki ay önce bir şarap tüccarı olan Thomas Quiney ile evlendi.[57]
Vasiyetinde, Shakespeare büyük kızı Susanna'ya bir servet yığını bıraktı.[58] Quineylerin üç çocuğu vardı, bunların hepsi evlenmeden öldü.[59] Hall ailesinin ise Elizabeth adında bir çocuğu vardı, Elizabeth iki kere evlendi ancak hiç çocuğu olmadan, Shakespeare'in doğrudan gelen soyunu bitirerek 1670'te öldü.[60] Shakespeare'in vasiyeti karısı Anne'den neredeyse hiç bahsetmez, büyük olasılıkla Anne'in hakkı otomatik olarak mirasının üçte biriydi.[61] Yine de, ona birçok spekülasyona yol açan "en iyi ikinci yatağım" kalıtını bırakmasıyla dikkati çekti.[62] Bazı bilginler kalıtı Anne'e bir hakaret olarak görürken, diğerleri ikinci en iyi yatağın evlilik yatağı olduğuna ve bu yüzden anlamının büyük olduğuna inanır.[63]
Shakespeare ölümünden iki gün sonra Holy Trinity Kilisesinin chanceline[not 2] gömülmüştür.[64] Taş levha ile oyulan kitabesi, kilisenin 2008'deki restorasyonu süresince özenle kaçınılan kemiklerinin yer değiştirmesi durumuna karşı mezarını örten bir lanet içerir:[65]
Shakespeare'in mezarı.
Good frend for Iesvs sake forbeare,
To digg the dvst encloased heare.
Bleste be ye man yt spares thes stones,
And cvrst be he yt moves my bones.[66]
(Güzel arkadaş, İsa aşkına sabret, | Buradaki kapalı toprağı kazmak için. | Bu taşları koruyan kutsansın, | Ve kemiklerimi oynatan lanetlensin.)
1623'ten önceki bir zamanda, anısına Shakespeare'in yazma eyleminde yarı-büstü olan bir anıt mezar dikildi. Plakası onu Nestor, Sokrates, ve Virgil ile karşılaştırır.[67] 1623'te, Birinci Folyo'nun yayımıyla birlikte, Droeshout Portresi de basıldı.[68]
Shakespeare tüm dünyada Southwark Katedrali'ndeki anıt mezarlar ve Westminster Abbey'deki Poets' Corner dahil pek çok heykel ve anıtla anılmıştır.
Oyunları:
Dönemin çoğu oyun yazarı tipik olarak bir noktada diğerleriyle işbirliği yapmıştır, ve eleştirmenler, genellikle kariyerinin başında ve sonunda, Shakespeare'in de aynısını yaptığında anlaşırlar.[69] İki Soylu Akraba ve kayıp Cardenio'nun onaylanmış çağdaş belgeleri varken, Titus Andronicus ve ilk tarihî oyunları gibi bazı atıfları tartışmalı kalmıştır. Yazılı kanıtlar da, oyunlarının birçoğunun orijinal düzeltmelerinden sonra diğer yazarlar tarafından yeniden düzenlendiği görüşünü desteklemektedir.
Shakespeare'in kayıtlı ilk eserleri, tarihsel drama rağbeti süresince 1590'ların başında yazdığı III. Richard ve üç bölümlük VI. Henry'dir. Shakespeare'in oyunlarının tarihini belirlemek zordur,[70] yine de metinlerinin çalışmaları Titus Andronicus, Yanlışlıklar Komedisi, Hırçın Kız ve Veronalı İki Centilmen'in Shakespeare'in ilk dönemine ait olabileceğini göstermektedir.[71] Raphael Holinshed'ın 1587 İngiltere, İskoçya ve İrlanda Tarihleri basımında oldukça yer tutan ilk tarihî oyunları[72], zayıf ya da yozlaşmış bir kuralın yıkıcı sonuçlarını dramatize eder ve Tudor Hanedanı'nın kökenleri için bir aklama olarak yorumlanmıştır.[73] İlk oyunları, Thomas Kyd ve Christopher Marlowe başta olmak üzere diğer Elizabeth dönemi oyun yazarlarından, orta çağ dramasının geleneklerinden, ve Seneca'dan etkilenmiştir.[74] Yanlışlıklar Komedisi ayrıca klasik modellere de dayanır, ama Hırçın Kız için hiçbir kaynak bulunamamıştır, yine de aynı isimli başka bir oyunla bağlantılıdır ve bir halk hikâyesinden türetilmiş olabilir.[75] Tecavüzü kabul ettiği görülen iki arkadaşın olduğu Veronalı İki Centilmen gibi,[76] bir kadının bağımsız ruhunun bir erkek tarafından evcilleştirildiği Hırçın'ın öyküsü, bazen modern eleştirmen ve yönetmenleri rahatsız eder.[77]
William Blake'in Oberon, Titania ve Puck Perilerle Dans Ederken. adlı eseri, 1786 civarı, Tate Britain.
Shakespeare'in sıkı bir olaylar dizisi ve belirgin komik sekanslar içeren ilk klasik ve İtalyan tarzı komedileri, 1950'lerin ortasında yerini en büyük komedilerinin romantik havasına bıraktı.[78] Bir Yaz Gecesi Rüyası romantizmin, peri büyülerinin, ve komik kaba sahnelerin nükteli bir karışımıdır.[79] Shakespeare'in bir sonraki komedisi, aynı derecede romantik olan Venedik Taciri, kindar bir Yahudi tefeci olan Shylock'un, Elizabeth dönemi zihniyetini yansıtan ama modern izleyiciye uygunsuz görünebilecek betimlemesini içerir.[80] Kuru Gürültü'nün nüktesi ve kelime oyunu,[81] Size Nasıl Geliyorsa'nın etkileyici kırsal dekoru, ve Onikinci Gece'nin enerjik cümbüşü, Shakespeare'in büyük komedi serisini tamamlar.[82] Neredeyse tamamı manzum şekilde yazılan lirik tarzdaki II. Richard'dan sonra, 1590 sonlarındaki tarihi oyunlarında (IV. Henry, Bölüm 1 ve Bölüm 2, V. Henry) Shakespeare nesir komedi ortaya koydu. Komik ve ciddi, nesir ve şiir sahneler arasında ustalıkla geçiş yaparken ve olgun çalışmalarının öykü çeşitliliğine ulaşırken, karakterleri daha karışık ve hassas bir hale geldi.[83] Bu dönem iki trajediyle başlar ve sonlanır: cinsellikle yüklü gençlik, aşk ve ölümün ünlü romantik trajedisi Romeo ve Juliet;[84] ve dramın yeni bir türünü tanıtan—Plutarkhos'un eseri Paralel Yaşamlar'ın 1579 Thomas North çevirisine dayalı—Julius Caesar.[85]
Hamlet, Horatio, Marcellus, ve Hamlet'in Babasının Hayaleti. Henry Fuseli, 1780–5. Kunsthaus Zürich.
17. yüzyılın başlarında, Shakespeare "problem oyunlar" olarak anılan Kısasa Kısas, Troilus ve Cressida, Sonu İyi Biterse ve en iyi bilinen trajedilerinden birkaçını yazdı.[86] Pek çok eleştirmen Shakespeare'in en iyi trajedilerinin sanatının doruk noktasını temsil ettiğine inanır. Shakespeare'in en ünlü trajedilerinden biri olan Hamlet'in hayalî kahramanı, özellikle "Olmak ya da olmamak; bütün mesele bu" şeklinde başlayan ünlü tiradı ile, büyük olasılıkla diğer bütün Shakespeare karakterlerinden daha fazla tartışıldı.[87] Ölümcül kusuru tereddüt olan içe dönük Hamlet'in aksine, sonraki trajediler olan Othello ve Kral Lear'ın kahramanlarının sonunu getiren hızlı karar hatalarıdır.[88] Shakespeare trajedilerinin olaylar dizisi sıklıkla, düzeni altüst eden ve kahramanla sevdiklerini yıkan bu tür ölümcül hata veya kusurlar üzerinde döner.[89] Othello'da, kötü adam Iago Othello'nun cinsel kıskançlığını, onu seven karısını öldürdüğü noktaya sürükler.[90] Kral Lear'da, yaşlı kral güçlerinden vazgeçerek trajik hatayı yapar, böylelikle Gloucester Kontuna yapılan işkenceye ve kör edilmesine, Lear'ın en küçük kızı Cordelia'nın ise cinayetine yol açan olayları başlatır. Eleştirmen Frank Kermode'a göre, "oyun ne iyi karakterlerine ne de izleyicilerine zulmünden hiçbir rahatlama sunmaz".[91] Shakespeare trajedilerinin en kısası ve yoğunu olan Macbeth'te,[92] adil kralı öldürmek ve tahtı ele geçirmek için, kontrol edilemez bir hırs Macbeth'i ve karısı Lady Machbeth'i, ancak kendi suçluluk duyguları onları da yok edinceye kadar kışkırtır.[93] Bu oyunda, Shakespeare trajik yapıya doğaüstü bir öge ekler. Son önemli oyunları olan Antonius ve Kleopatra ve Coriolanus, Shakespeare'in en güzel şiirlerinden bazılarını içerir, şair ve eleştirmen T. S. Eliot tarafından Shakespeare'in en başarılı trajedileri sayılmaktadır.[94]
Son döneminde, Shakespeare drama ya da trajikomediye yöneldi ve işbirliğiyle yazdığı Perikles, Sur Prensi'nin yanı sıra üç önemli oyunu daha tamamladı: Cymbeline, Kış Masalı ve Fırtına. Trajediler kadar kasvetli olmayan bu dört oyun, 1590lardaki komedilerden daha ciddi bir tonda yazılmıştır, ama uzlaşma ve olası trajik hataların bağışlanması ile biterler.[95] Bazı yorumcular bu ruh halindeki değişimi Shakespeare'de daha sakin bir bakış açısının kanıtı olarak görmüşlerdir, ama belki de sadece zamanın tiyatral modasını yansıtmaktadır.[96] Shakespeare günümüze ulaşan iki oyun üzerinde daha, büyük olasılıkla John Fletcher ile işbirliği yapmıştır: VIII. Henry ve İki Soylu Akraba.[97]
Gösteriler
Shakespeare'in ilk oyunlarını hangi kurumlar için yazdığı belli değildir. Titus Andronicus'un 1594 baskısının baş sayfası, oyunun üç farklı tiyatro topluluğu tarafından oynandığını açığa çıkarır.[98] 1592–3'teki vebadan sonra, Shakespeare'in oyunları kendi şirketi tarafından Thames'in kuzeyinde yer alan Shoreditch'teki The Theatre ve The Curtain'da sergilendi.[99] Londralılar IV. Henry'nin ilk parçasını görmek için oraya yığıldı. Şirket ev sahibiyle anlaşmazlığa düşünce The Theatre'ı kapadılar ve aktörler tarafından aktörler için kurulan ilk oyun evi Globe Tiyatrosu'nu inşa ettiler, bunun için ise keresteler kullandılar.[100] Globe, 1599 sonbaharında, sergilenen ilk oyunlardan biri olan Julius Caesar ile açıldı. Shakespeare'in Hamlet, Othello ve Kral Lear dahil çoğu büyük 1599 sonrası oyunları Globe için yazıldı.[101]
Yeniden inşa edilen Globe Tiyatrosu, Londra.
Lord Chamberlain's Men'in ismi 1603'te King's Men (İngilizce: Kralın Adamı) olarak değiştikten sonra, yeni Kral James ile ayrıcalıklı bir ilişkiye girdiler. Performans kayıtları derme çatma olsa da; King's Men, 1 Kasım 1604 ve 31 Ekim 1605 tarihleri arasında Shakespeare'in oyunlarından yedisini sahnede sergiledi, bunlara Venedik Taciri'nin iki performansı da dahildir.[102] 1608'den sonra, kışları Blackfriars Tiyatrosu'nun iç kısmında, yazları Globe'da oynadılar.[103] Bolca sahnelenen maskeli piyesler için Jacobean modasıyla kombine edilen iç mekan tasarımı, Shakespeare'in daha detaylı sahne oyunlarını takdim etmesine olanak sağladı. Örneğin, Cymbeline'de Jüpiter "bir kartalın üzerinde oturarak, şimşek ve gök gürültüleri arasında yeryüzüne iner: bir yıldırım fırlatır. Hayaletler dizlerinin üstüne düşer."[104]
Shakespeare'in şirketindeki aktörler arasında ünlü Richard Burbage, William Kempe, Henry Condell ve John Heminges vardı. Burbage Shakespeare'in oyunlarının ilk performanslarında, III. Richard, Hamlet, Othello ve Kral Lear dahil birçok başrolü canlandırdı.[105] Popüler komedyen Will Kempe, birçok karakterin yanında Romeo ve Juliet'te hizmetçi Peter'ı ve Kuru Gürültü'de Dogberry'yi oynadı.[106] 1600 gibi yerini Size Nasıl Geliyorsa'da Touchstone ve Kral Lear'da Soytarı gibi rolleri canlandıran Robert Armin aldı.[107] 1613'te, Sir Henry Wotton VIII. Henry'nin "debdebedeki ve törendeki birçok olağanüstü koşullarla benzerlerinden sıyrıldığını" kayıt etti.[108] Yine de, 29 Haziran'da, tam da Shakespeare'in nadir görülen hassas bir oyununu hedef alan bir günde, bir savaş topu Globe'un damını ateşe verdi ve tiyatroyu baştan aşağı yaktı.[108]
Metinsel kaynaklar
1623'te, Shakespeare'in King's Men'den iki arkadaşı John Heminges ve Henry Condell, Shakespeare'in oyunlarının toplu bir baskısı olan Birinci Folyo'yu yayımladı. 8'i ilk defa basılmak üzere toplam 36 metin içeriyordu.[109] Oyunlarının birçoğu çoktan çeyrek boy kitap versiyonlarında görülmeye başlamıştı, bunlar dört sayfa oluşturmak için ikiye katlanmış kağıt yaprakları ile yapılan dayanıksız kitaplardı.[110] Birinci Folyo'nun "çalıntı ve kaçamak kopyalar" olarak tanımladığı bu baskıları Shakespeare'in onayladığını destekleyen herhangi bir delil yoktur.[111] Alfred Pollard bunların bazılarını uyarlanmış, yorumlanmış ve üzerinde oynanmış metinlerinden ötürü "kötü çeyrek boy kitaplar" olarak tanımlamıştır.[112] Oyunlarının çeşitli versiyonları günümüze ulaştıkları için, her biri diğerinden farklılık göstermektedir. Bu farklılıklar kopyalama ya da baskılama hatalarından, aktör ve izleyici notlarından ya da Shakespeare'in kendi eskizlerinden kaynaklanıyor olabilir.[113] Bazı vakalarda, örneğin Hamlet, Troilus ve Cressida ve Othello, Shakespeare 'in çeyrek boy ve folyo baskılar arasında metinlerde düzeltmeler yapmış olabileceği düşünülmektedir. Öte yandan, Kral Lear vakasında, 1623 folyo versiyonu ve 1608 çeyrek boy versiyonu birbirinden oldukça farklıdır ve çoğu modern baskı bunları birleştirirken, Oxford Shakespeare bunların bozmadan birleştirilemeyeceğini savunarak ikisini de ayrı ayrı basmaktadır.[114]
Şiirleri
1593 ve 1594'te, tiyatrolar veba yüzünden kapatılınca, Shakespeare erotik temada iki öykü şiir yayımladı, Venüs ve Adonis ve Lucrece'nin Tecavüzü. Bu şiirleri Southampton Kontu Henry Wriothesley'ye adadı. Venüs ve Adonis'te, masum Adonis Venüs'ün cinsel ilgisine karşılık vermezken, Lucrece'nin Tecavüzü'nde şehvetli Tarquinius erdemli karısı Lucrece'ye tecavüz eder.[115]
William Shakespeare Resimleri - Fotos
![[Image: 146140894932912.jpg]](https://image.1trk.net/uploads/146140894932912.jpg)
![[Image: 146140894935223.jpg]](https://image.1trk.net/uploads/146140894935223.jpg)
![[Image: 146140894943244.jpg]](https://image.1trk.net/uploads/146140894943244.jpg)
![[Image: 146140894947145.jpg]](https://image.1trk.net/uploads/146140894947145.jpg)
![[Image: 146140894948936.jpg]](https://image.1trk.net/uploads/146140894948936.jpg)
Notlar
Dipnotlar
^ Bellott v. Mountjoy dosyası, 11 Mayıs 1612'de Westminster İstekler Mahkemesinde duyulan, küçük bir rolle William Shakespeare'i de kapsayan bir dava.
^ Koro ve rahibin bulunduğu bölüm.
Kaynaklar :
^ Greenblatt 2005, 11; Bevington 2002, 1–3; Wells 1997, 399.
^ Dobson 1992, 185–186
^ Craig 2003, 3.
^ Shapiro 2005, xvii–xviii; Schoenbaum 1991, 41, 66, 397–98, 402, 409; Taylor 1990, 145, 210–23, 261–5
^ Chambers 1930, Cilt 1: 270–71; Taylor 1987, 109–134.
^ İngiliz Edebiyatı Norton Antolojisi: On Altıncı/Erken On Yedinci Yüzyıl, Cilt B, 2012, sf. 1168 (İngilizce)
^ Bertolini 1993, 119.
^ Schoenbaum 1987, 14–22.
^ Schoenbaum 1987, 24–6.
^ Schoenbaum 1987, 24, 296; Honan 1998, 15–16.
^ Schoenbaum 1987, 23–24.
^ Baldwin 1944, 464.
^ Schoenbaum 1987, 62–63; Ackroyd 2006, 53; Wells et al. 2005, xv–xvi
^ Baldwin 1944, 179-80, 183; Cressy 1975, 28, 29.
^ Baldwin 1944, 117.
^ Schoenbaum 1987, 77–78.
^ Wood 2003, 84; Schoenbaum 1987, 78–79.
^ Schoenbaum 1987, 93.
^ Schoenbaum 1987, 94.
^ Schoenbaum 1987, 224.
^ Schoenbaum 1987, 95.
^ Schoenbaum 1987, 97–108; Rowe 1709.
^ Schoenbaum 1987, 144–45.
^ Schoenbaum 1987, 110–11.
^ Honigmann 1999, 1; Wells et al. 2005, xvii
^ Honigmann 1999, 95–117; Wood 2003, 97–109.
^ Wells et al. 2005, 666
^ Chambers 1930, Vol. 1: 287, 292
^ Greenblatt 2005, 213.
^ a b Greenblatt 2005, 213; Schoenbaum 1987, 153.
^ Ackroyd 2006, 176.
^ Schoenbaum 1987, 151–52
^ Wells 2006, 28; Schoenbaum 1987, 144–46; Chambers 1930, Cilt 1: 59.
^ Schoenbaum 1987, 184.
^ Chambers 1923, 208–209.
^ Chambers 1930, Cilt 2: 67–71.
^ Bentley 1961, 36.
^ Schoenbaum 1987, 188; Kastan 1999, 37; Knutson 2001, 17
^ Adams 1923, 275
^ Wells 2006, 28.
^ Schoenbaum 1987, 200.
^ Schoenbaum 1987, 200–201.
^ Rowe 1709.
^ Honan 1998, 121.
^ Shapiro 2005, 122.
^ Honan 1998, 325; Greenblatt 2005, 405.
^ a b Ackroyd 2006, 476.
^ Honan 1998, 382–83.
^ Honan 1998, 326; Ackroyd 2006, 462–464.
^ Schoenbaum 1987, 272–274.
^ Honan 1998, 387.
^ Schoenbaum 1987, 279.
^ Honan 1998, 375–78.
^ Schoenbaum 1987, 276.
^ Schoenbaum 1987, 25, 296.
^ Schoenbaum 1987, 287.
^ Schoenbaum 1987, 292, 294.
^ Schoenbaum 1987, 304.
^ Chambers 1930, Vol. 2: 8, 11, 104; Schoenbaum 1987, 296.
^ Chambers 1930, Vol. 2: 7, 9, 13; Schoenbaum 1987, 289, 318–19.
^ Charles Knight, 1842, Onikinci Gece'deki notlarında, alıntı Schoenbaum 1991, 275.
^ Ackroyd 2006, 483; Frye 2005, 16; Greenblatt 2005, 145–6.
^ Schoenbaum 1987, 301–3.
^ Schoenbaum 1987, 306–07; Wells et al. 2005, xviii
^ BBC News 2008.
^ Schoenbaum 1987, 306.
^ Schoenbaum 1987, 308–10.
^ Cooper 2006, 48.
^ Wells & Orlin 2003, 49'da Thomson, Peter, "Conventions of Playwriting".
^ Frye 2005, 9; Honan 1998, 166.
^ Schoenbaum 1987, 159–61; Frye 2005, 9.
^ Dutton & Howard 2003, 147.
^ Ribner 2005, 154–155.
^ Frye 2005, 105; Ribner 2005, 67; Cheney 2004, 100.
^ Honan 1998, 136; Schoenbaum 1987, 166.
^ Frye 2005, 91; Honan 1998, 116–117; Werner 2001, 96–100.
^ Friedman 2006, 159.
^ Ackroyd 2006, 235.
^ Wood 2003, 161–162.
^ Wood 2003, 205–206; Honan 1998, 258.
^ Ackroyd 2006, 359.
^ Ackroyd 2006, 362–383.
^ Shapiro 2005, 150; Gibbons 1993, 1; Ackroyd 2006, 356.
^ Wood 2003, 161; Honan 1998, 206.
^ Ackroyd 2006, 353, 358; Shapiro 2005, 151–153.
^ Bradley 1991, 85; Muir 2005, 12–16.
^ Bradley 1991, 94.
^ Bradley 1991, 86.
^ Bradley 1991, 40, 48.
^ Bradley 1991, 42, 169, 195; Greenblatt 2005, 304.
^ Bradley 1991, 226; Ackroyd 2006, 423; Kermode 2004, 141–2.
^ McDonald 2006, 43–46.
^ Bradley 1991, 306.
^ Ackroyd 2006, 444; McDonald 2006, 69–70; Eliot 1934, 59.
^ Dowden 1881, 57.
^ Dowden 1881, 60; Frye 2005, 123; McDonald 2006, 15.
^ Wells et al. 2005, 1247, 1279
^ Wells et al. 2005, xx
^ Wells et al. 2005, xxi
^ Foakes 1990, 6; Shapiro 2005, 125–31.
^ Foakes 1990, 6; Nagler 1958, 7; Shapiro 2005, 131–2.
^ Wells et al. 2005, xxii
^ Foakes 1990, 33.
^ Ackroyd 2006, 454; Holland 2000, xli.
^ Ringler 1997, 127.
^ Schoenbaum 1987, 210; Chambers 1930, Vol. 1: 341.
^ Shapiro 2005, 247–9.
^ a b Wells et al. 2005, 1247
^ Wells et al. 2005, xxxvii
^ Wells et al. 2005, xxxiv
^ Pollard 1909, xi.
^ Wells et al. 2005, xxxiv; Pollard 1909, xi; Maguire 1996, 28.
^ Bowers 1955, 8–10; Wells et al. 2005, xxxiv–xxxv
^ Wells et al. 2005, 909, 1153
^ Rowe 2006, 21.
Sigmund Freud Kimdir? Biyografisi
Sigmund Freud (Almanca söyleyişi: [ˈziːkmʊnt ˈfʁɔʏt], nüfus kaydında Sigismund Scholomo Freud) (d. 6 Mayıs 1856, Příbor, Moravya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (bugün Çek Cumhuriyeti) - ö. 23 Eylül 1939, Londra, Birleşik Krallık), psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörolog. Kişiliğin 5 farklı dönemden geçerek geliştiğini öne süren Psikoanalitik Kuram'ın kurucusudur.
Hayatı
Orta seviye bir Yahudi yün tüccarının, kırk yaşındayken, kendisinden yirmi yaş küçük bir kadınla yaptığı ikinci evliliğinden dünyaya geldi. Ekonomik bunalımdan dolayı ailesi Viyana'ya yerleşmek zorunda kaldıklarında, Freud henüz 4 yaşındaydı. 1938 yılına kadar burada yaşadı.
Lisede Latince, Fransızca ve İngilizce öğrenirken kendi çabalarıyla da İbranice, İspanyolca ve İtalyanca öğrendi. Başarılı bir öğrenciydi. Başlangıçta istemediği halde Goethe'nın yapıtlarından etkilenerek tıp okumaya karar verdi.
Üniversite yıllarında Yahudi düşmanlığıyla karşılaştı, okuldaki arkadaş çevresinden dışlandı. 1876 yılında fizyolojist Brücke'nin laboratuvarına girdi, burada anatomopatoloji ve insan sinir sistemi üzerine araştırmalar yaptı. 1881'de tıp öğrenimini bitirdi. 1883'te dönemin ünlü beyin anatomisi ve nöropatoloji uzmanı Dr. Theodor Meynert'in yönetiminde psikaytri kliniğinde asistan olarak çalışmaya başladı. 1884'te kokain üzerine bir inceleme yapmakla görevlendirildi. 1884'te kokainin analjezik özelliklerini keşfetti, anestezik niteliklerini ise sezinledi. (Yaşamım ve Psikanalız adlı yapıtında kokainin anestezik niteliklerini aslında bildiğini, yalnız tıp çalışmalarını bıraktığından dolayı bunların başkaları tarafından ortaya çıkarıldığını ileri sürer.)
Aldığı bir bursla 1885'te Paris'e gitti, Salpêtriê Hastanesi'nde, Jean Martin Charcot'nun yanında staja başladı. Burada histerinin belirtilerini, hipnotizma ve telkinin etkilerini gözlemledi. Charcot'dan çok etkilendi. (Yaşamım ve Psikanaliz 'de Charcot'ya ne kadar düşkün olduğu görülür) Charcot'nun konferanslarını Almancaya çevirdi ve 1886'da yayımladı.
1886'da Paris'ten ayrılarak Berlin'e gitti. Burada çocuk nöropatolojisiyle ilgilendi. Viyana'ya dönerek özel hekimliğe başladı. 1886 ekim ayında 4 yıldır nişanlı olduğu Martha Bernays ile evlendi. Sinir hastalıkları ve histeri şikayetiyle kendisine başvuranlar üzerinde dönemin ünlü tedavi yöntemlerini, elektroterapi ve hipnotizmayı uyguladı. 1887'de Dr. Bernheim'in Telkin ve Telkinin Tedavideki Uygulamaları Üstüne adlı kitabını çevirdi.
Elizabet von R. adındaki bir kadın hasta kendisini serbest çağrışım yöntemine zorlayınca hipnozdan vazgeçti. 1892 - 1895 yılları arasında Charcot'nun Salı Günü Dersleri adlı kitabının çevirisini, savunma psikonevrozları üzerine bir makaleyi ve saplantılar ve fobiler üzerine başka bir makaleyi Breuer ile ortaklaşa hazırladı. Ancak tıp çevrelerince Histeri Üzerine İncelemeler hoş karşılanmadı. Bu yapıtta psikanalizin temel ilkelerine rastlanır.
1896 yılında babasının ölümü üzerine derin bir bunalıma girdi ve sistematik olarak kendini çözümlemeye başladı. Yine aynı yıl Breuer'le nevrozların cinsel açıdan açıklanması konusunda ters düşerek yollarını ayırdı. Histerinin cinsel etiyolojisi üzerine verdiği bir konferans skandala yol açtı. Bu dönemde W. Fliess'le yazışmaları, özçözümleme süreci, hayatı üzerinde önemli etkiler yarattı. (Bu yazışmaları Freud'un ölümünden sonra eşi ve kızı tarafından kamuoyuna duyurulmuştur. Freud psikanalize özel hayatını karıştırmak istemediğinden, kişisel kayıtlar bırakmamış, birçok yazışma ve mektubunu ölümünden önce yakmıştır.) Hayatının 10 yıl süren bu döneminde, Freud hem yandaş, hem öğrenci bakımından yalnız kaldı. Kendini hastaların tedavisine ve psikanalizin yaratılmasına yoğunlaştırdı. Bu sürecin sonucu olarak 1897'de Oedipus Kompleksi, 1900'de Düşlerin Yorumu (iki cilt) adlı eserler ortaya çıktı.
1908'te Viyana Psikanaliz Derneği kuruldu. Bu olay, Freud için bir dönüm noktasıydı, Yaşamım ve Psikanaliz kitabında buna büyük yer verdi. Ancak bu tarihten önce bile Freud'un çevresinde çözümlemenin giderek kurumlaştığı görülür. 1902'den sonra "Çarşamba Günleri Psikoloji Derneği", adı altında başta P. Federn, O. Rank, W. Stekel ve Alfred Adler olmak üzere, Freud'un ilk yandaşları bir araya toplandılar. 1904'de E. Bleuer'le yazışmaya başladı. 1907'de Bleuer'in asistanı Carl Gustav Jung tarafından ziyaret edilir. Jung aynı yıl Zürih'te Freud Derneği'ni kurdu. Bu Freud için büyük bir başarıydı, zira psikanaliz artık ülke sınırlarının dışına çıkmıştı. Takip eden yıllarda Jung, 1. Psikanaliz Kongresi'ne katıldı ve psikanaliz üzerine konferanslar vermek üzere Freud ile birlikte ABD'ye yolculuk etti. Freud, 1910 - 1920 yıllarında Psikanaliz Üzerine, Bir Paranoya Vakası Özyaşam Öyküsü Üzerine Psikoanalitik Gözlemler: Başkan Screber, Totem ve Tabu, Narsizmin İncelenmesine Giriş, Yas ve Melankoli adlı eserleri yayımladı.
1923'de kendisine üstçene ve damak kanseri tanısı kondu. İzleyen yıllarda 33 kez ameliyat oldu. Sürekli protez takması gerektiğinden dolayı uzun yıllar konuşma ve yemek yeme sıkıntısı çekti. 1938'de Naziler'in Viyana'ya girmesiyle birlikte en küçük çocuğu Anna ile birlikte Avusturya'yı terk etmek zorunda kalarak Londra'ya yerleşti. Ölümüne dek tedavi ve çalışmalarına burada devam etti.
Freud, prensipleri gereği kişisel hiçbir özel belge, anı defteri, mektup bırakmamış, hepsini yakmıştır. Bu nedenle, Freud'a dair ilk ve en kapsamlı bilgiler ilk olarak yakın dostu İngiliz psikaytr Ernest Jones'un 1953'te yayımlanan üç ciltlik Sigmund Freud'un Yaşamı ve Yapıtları adlı kitabıyla ortaya çıkarıldı.
Eserleri
Zur Psychopathologie des Alltagslebens (Günlük Yaşamın Psikopatolojisi)
Die Traumdeutung (Düşlerin Yorumu)
Über Psychoanalyse (Psikanaliz Üzerine Beş Ders)
Totem und Tabu (Totem ve Tabu)
Zur Einführung des Narzissmus (Narsisizmin İncelenmesine Giriş)
Unbehagen in der Kultur (Uygarlığın Huzursuzluğu)
Jenseits des Lustprinzips Das Ich und das Es (Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd)
Der Mann Moses und die monotheistische Religion (Musa ve Tektanrıcılık)
Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, 1905
Der Witz und seine Beziehung zum Unbewussten, Espiriler ve Bilinçdışı'yla İlişkisi, 1905
Psikanalizin Tarihçesi, 1914
Psikanalize Giriş Dersleri, 1917
Yaşamım ve Psikanaliz, 1925
Tutukluk, Semtom ve Korku, 1926
Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927
Kültür İçindeki Huzursuzluk, 1930
Psikanaliz ve Uygulama,
Psikanaliz Üzerine,
Olgu öyküleri
Histeri ile Mücadele
Hayat kronolojisi
1856 6 Mayıs. Musevi bir ailenin çocuğu olarak Moravya'da Freiberg'de (bugün: Příbor) doğar.
1860 Aile Viyana'ya yerleşir.
1865 İlkokula girer.
1873 Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girer.
1876-82 Viyana'da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke'nin yanında çalışır.
1877 İlk yayınlar: anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler
1881 Tıp doktoru olarak mezun olur
1882 Martha Bernays ile nişanlanma
1882-5 Viyana Genel Hastanesinde çalışma, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaşma: pek çok yayın
1884-7 Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar
1885 Nöropataloji Privatdozent'i (üniversite hocası) olarak atanma
1886 Martha Bernays'la evlenme. Viyana'da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açış.
1886-93 Viyana'da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma ve pek çok yayın
1887 En büyük kızının doğumu (Mathilde)
1887-1902 Berlin'deki Wilhelm Fliess'le arkadaşlık ve yazışma. Freud'dun, bu dönemde, ona yazdığı ve ölümünden sonra, 1950'de yayımlanan mektupları görüşlerinin gelişimine pek çok ışık tutmuştur.
1887 Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başlar
1888 (yak) Histerinin katartik sağaltımında hipnozu kullanarak, Breuer'i izlemeye başlar. Giderek hipnozu bırakır ve onun yerine serbest çağrışımı geçirir.
1889 Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy'de Bernheim'ı ziyaret eder. En büyük oğlunun doğumu (Martin)
1891 Afazi üzerine monografi.
1892 En küçük oğlunun doğumu (Ernst).
1893-8 Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler.
1895 Breuer ile birlikte, Histeri Üzerine Çalışmalar; olgu öyküleri ve Freud'un kendi tekniği betimlemesi.
1893-6 Freud'la Breuer arasında giderek artan görüş ayrılığı. Freud, savunma ve bastırma kavramlarını ve de nevrozun, ego ile libido arasında bir çatışmanın sonucu olduğunu getirir.
1895 Bilimsel bir ruh bilim projesi: Freud'un Fliess'e mektupları arasında bulunur ve ilk kez 1950'de basılmıştır. Ruhbilimi nöroloji terimleri ile anlatmak için başarısız bir girişim, ama Freud'un daha sonraki çoğu kuramının habercisidir.
1896 Ruh çözümleme teriminin ortaya çıkışı. Babasının ölümü (80 yaşında).
1897 Freud'un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oediepus karmaşasının benimsenmesine yol açmıştır.
1900 Düşlerin Yorumu. Son bölümünde, Freud'un zihinsel süreçler, bilinçdışı ve haz ilkesinin üstünlüğü üzerine tüm görüşleri ilk kez özetlenir.
1901 Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Bu, düşler hakkındaki kitapla birlikte, Freud'un kuramlarının, yalnızca patolojik durumlara değil normal zihinsel yaşama da uygulandığını ortaya koyar.
1902 Professor Extraordinarius atanır.
1905 Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme: İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişi.
1906 (yak) C.G. Jung ruh çözümlemeye katılır.
1908 Ruhçözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı (Salzburg'da).
1909 Freud ve Jung konferans vermek üzere ABD'ye çağırılırlar. Bir çocuğun ilk çözümlemesinin olgu öyküsü (küçük Hans beş yaşında) daha önce, erişkinlerin çözümlemesinden çıkarılmış olan sonuçların, özellikle de bebeklik cinselliği ile Oediepus ve iğdiş edilme karmaşasına ilişkin olanların desteklenmesi.
1910 (yak) Narsisizm kuramının ilk ortaya çıkışı.
1911-15 Ruh çözümleme tekniği üzerine makaleler.
1911 Alfred Adler'in ayrılışı. Ruh çözümleme kuramlarının psikolojik bir olguya, Dr. Schreber'in öz yaşam öyküsüne uyarlanması.
1912-13 Totem ve Tabu: Ruh çözümlemenin, antropolojik malzemeye uyarlanması.
1914 Jung'un ayrılışı. Ruhçözümsel Devinimin Tarihi Üzerine. Adler ve jung hakkında polemik yapılan bir kesimi de içerir. Son büyük olgu öyküsünü, Kurt Adamı yazar. (1918'e dek yayınlanmamıştır).
1915 Günümüze yalnızca beş tanesi gelmiş temel kuramsal sorularla ilgili oniki metapsikolojik makaleden oluşan dizi.
1915-17 Giriş Konferansları: Freud'un görüşlerinin birinci Dünya Savaşı'na kadarki durumunun kapsamlı genel bir değerlendirmesi.
1919 Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması. İkinci kızının ölümü.
1920 Haz İlkesinin ötesinde: yineleme takıntısı ve ölüm içgüdüsü kuramının ilk kez açık olarak tanıtılması.
1921 Grup Ruhbilimi. Egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı.
1923 Ego ve İd. Bir id, bir ego ve bir de süperegoya bölünmesiyle aklın yapı ve işleyişinin büyük ölçüde düzeltilmiş tanımı. Kanser hastalığının ortaya çıkışı.
1925 Kadınların cinsel gelişimi üzerine düzeltilmiş görüşler.
1926 Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete. Anksiyete sorunu üzerine düzeltilmiş görüşler.
1927 Bir yanılsamanın geleceği. Bir din tartışması: Freud'un geriye kalan yıllarının çoğunu adadığı bir dizi toplum bilimsel çalışmanın birincisi.
1930 Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları. Bu, Freud'un yıkıcı iç güdüler (ki ölüm iç güdüsünün bir görünümü sayılmıştır) üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerir. Freud, Frankfurt kenti tarafından Goethe ödülü ile ödüllendirilir.
1933 Hitler Almanya'da güç kazanır. Freud'un kitapları Berlin'de halk önünde Naziler tarafından yakılır.
1934-8 Musa ve Tek Tanrıcılık. Freud'un yaşarken yayımlanan son kitabı.
1938 Hitler'in Avusturya'yı ilhakı. Freud, Londra'ya gitmek üzere, Viyana'yı terk eder. Ruhçözümlemenin Bir Taslağı. Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı.
1939 23 Eylül, Londra'da ölümü.
Kaynak ve Dipnotlar
Wikipedia
Oya Aydoğan Kimdir - Biyogafisi
Oya Aydoğan, (10 Şubat 1957, Erzincan - 15 Mayıs 2016, İstanbul), Türk sinema, dizi oyuncusu, şarkıcı ve televizyon sunucusu.
İlk yıllar
Oya Aydoğan 10 Şubat 1957 yılında Cemal-Güldane Aydoğan çiftinin dört çocuğundan en küçüğü olarak Erzincan'da doğdu.[2] Sekiz yaşına kadar ailesi ile birlikte İstanbul'un Beyoğlu semtinde yaşadı.[3] Ortaokulu o dönemde Fransız Kız Ortaokulu olan Sainte-Pulchérie Fransız Lisesi'nde, lise eğitimini ise Saint Michel Fransız Lisesi'nde tamamladı.
Oyunculuk kariyeri
Henüz ilkokul yıllarında iken oyunculuk hayali kuran Aydoğan, 1975 yılında Alev Gün adıyla bir güzellik yarışmasında birinci oldu fakat ailesinden gelen baskılar nedeniyle ödülü iade etmek zorunda kaldı.[3] 1976’da Ses Dergisi'nin düzenlediği 8. Sinema Artisti Yarışması'nda birinci oldu.[5] Aynı yıl ilk başrolünü Deli Şahin filmi ile Cüneyt Arkın ile paylaştı.[2] 1978 yılında Ertem Eğilmez yapımı Neşeli Günler adlı filmin oyuncu kadrosuna dahil edildi. 12 Eylül Darbesi döneminde öne çıkan, içinde erotik unsurlar da barındıran arabesk kültürün etkisindeki filmlerde rol aldı.[6] 1982'de Yedi Bela Hüsnü filminde Hüsniye karakteri canlandırdı ve Kemal Sunal ile başrolde yer aldı. 1980'li yıllarda bir süre gazinolarda şarkıcılık yaptı.[3][2] 1986'da Emrah ile birlikte yer aldığı Merhamet filminin yapımcılığını üstlendi.[7]
2007-2010 tarihleri arasında FOX kanalında yayımlanan Bez Bebek adlı fantastik çocuk dizisi ile ekran karşısına geçti.[8] 2011'de sunuculuğunu Emel Müftüoğlu ile üstlendiği "Şekerli Kahve" isimli televizyon programında yer aldı. Ölümünden kısa bir süre önce Lerzan Mutlu ile birlikte Beyaz TV'de yayımlanan "Söylemezsem Olmaz" adlı magazin programında sunuculuk yaptı.[4]
Aydoğan, 1976 ile 2016 yılları arasında toplam 51 sinema filmi ve 13 televizyon dizisi'nde rol aldı. Ferdi Tayfur, Serdar Gökhan, Kemal Sunal, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses, Kadir İnanır, Cüneyt Arkın, Bulut Aras ve İbrahim Tatlıses gibi birçok sanatçı ile başrolü paylaştı.
Ödülleri
2013 yılında Elâzığ'da düzenlenen Uluslararası Çayda Çıra Film Festivali'nde "Çayda Çıra Onur Ödülü" tevcih edildi. Kedi Özledi filmindeki Meloş karakteri ile 2014 Sadri Alışık Ödülleri'nde komedi dalında "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülünü kazandı.[9] 2015'de Magazinci.com'un düzenlediği, 15. Yıl İnternet Medyası Ödülleri'nde "Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü" 'ne Ferdi Tayfur ile birlikte layık görüldü.[10]
Kişisel hayatı
1979 yılında Haluk Ulusoy ile gizlice evlendi. Ailelerinin baskısı ve karşı çıkması nedeniyle dört ay sonra boşandı. Aydoğan ve Ulusoy daha sonra yaptıkları açıklamalarda bu evliliği "gençlik hatası" olarak ifade ettiler.[11] Gazinocu Tamer Taylan ile bir süre birlikte yaşadı.[12] 1988 yılında Latif Demirbağ ile evlendi. Bu evliliğinden Gurur adında bir oğlu oldu.[1] 1989 yılında Demirbağ ile evliliğini sona erdirdi.
2004 yılında bir gazeteye verdiği röportajda Alevi olduğunu açıkladı.[13] 2011 yılında verdiği bir başka röportajda iyi derecede Fransızca orta düzeyde İngilizce bildiğini ve çocukluk yıllarında idolünün Türkân Şoray olduğunu açıkladı.[3] Oyuncu Fahriye Evcen'in oyunculuk kariyerine başlamasına vesile olduğunu ifade etti.[14]
Ölümü
8 Mayıs 2016'da aort damarı yırtılması sebebiyle hastaneye kaldırıldı. 12 saat süren ameliyat sonrası yoğun bakıma alındı. 15 Mayıs 2016'da tedavi gördüğü İstanbul'da 59 yaşında hayatını kaybetti.[1] 16 Mayıs 2016'da, vasiyeti üzerine Ulus Mezarlığına defnedildi.[15]
Filmleri
1976 : Deli Şahin
1976 : Beyazperdeler
1977 : Erkeğim
1977 : Güneş Ne Zaman Doğacak
1978 : Dertli Pınar
1978 : Son Sabah
1978 : Neşeli Günler (Zeynep)
1978 : Yüz Numaralı Adam
1979 : Doktor (Ayşe)
1979 : Nazey
1979 : Divane (Zeliha)
1979 : Hayat Harcadın Beni
1979 : İsyankar
1980 : Sevgi Dünyası
1980 : Çile Tarlası
1980 : Zeytin Gözlüm
1980 : Bağrıyanık
1980 : Sabırlı Kullar
1981 : Kara Gurbet (Cemile)
1981 : Tövbe (Zeynep)
1981 : Takip (Oya)
1982 : Günaha Girme
1982 : Berduşlar
1982 : Yedi Bela Hüsnü (Hüsniye)
1983 : Kalbimdeki Acı
1983 : Günahkar
1984 : Berduşlar Sosyetede
1984 : Öç (İklime)
1984 : Aşkım Günahımdır
1984 : Sevginin Bedeli
1984 : Yaralı
1984 : Zavallılar
1984 : Şaşkın
1985 : Unutamadım
1986 : Beyoğlu'nun Arka Yakası
1986 : Merhamet
1986 : Ağla Anam Ağla
1987 : Kan Damlaları
1987 : Deniz
1988 : Sokak Çocuğu
1989 : Yaz Gülü
1990 : Utan
1991 : Kabadayılar Kralı
1992 : Nehirler Denize Akar
1993 : Bayan Perşembe
1996 : Çapraz Ateş
1999 : Durduramadım
2000 : Hemşo (Bankamatikçi)
2001 : Ectasy
2005 : Deli Duran
2009 : SüpüRRR!
2009 : Türkler Çıldırmış Olmalı
2012 : İkizler Firarda
2013 : Kedi Özledi
2015 : Aşk Nerede
2015 : Kalıngiller
Dizileri
1978 : Denizin Kanı – Iraz
1993 : Hamuş
1997 : Fırat (dizi)
1997 : Sırtımdan Vuruldum
1998 : Birisi
2000 : Evdeki Yabancı
2002 : Pembe Patikler
2007-2010 : Bez Bebek (dizi) - Kulina
2007 : Kısmetim Otel
2008 : Kayıp Prenses
2011 : Sudan Sebepler
2012 : Düşman Kardeşler - Assolist Leyla
2014 : Şimdi Onlar Düşünsün
Kaynakça
^ a b c "Oya Aydoğan hayatını kaybetti". NTV.com.tr. 15 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ a b c d Seral Cumalı (6 Ekim 2013). "Artist olmak için yarışma delisi oldum hepsine katıldım". Posta. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ a b c d e Şebnem Özcan (31 Temmuz 2011). "Bülent Ersoy'u çıldırtacak itiraf". Bugün. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.
^ a b "Oya Aydoğan'sız ilk programda gözyaşlarına boğuldular". Cumhuriyet. 9 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan haklı çıktı". Hürriyet. 10 Nisan 1999. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ Tayfun Atay (11 Mayıs 2016). "Bir 12 Eylül kadını olarak Oya Aydoğan". CNNTürk.
^ "Merhamet". SinemaTürk. 21 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan yaşamını yitirdi! Oya Aydoğan kimdir?". Sözcü. 15 Mayıs 2016.
^ "19. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri Muhteşem Bir Geceyle Sahiplerini Buldu". Sadri Alışık Kültür Merkezi. 17 Nisan 2014.
^ "Bir 'erkek' ödülü kaldı". Hürriyet. 12 Mart 201t.
^ "Oya Aydoğan'la Ulusoy'un 4 günlük evliliği!". Ülke.com. 16 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan hayatı kaybetti!". İhlas Haber Ajansı. 15 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 17 Mayıs 2016.
^ İpek İzci (1 Ağustos 2012). "'Alevi olduğunu söyleme' derlerdi ama ben kimliğimle hep iftihar ettim". Radikal. Erişim tarihi : 15 Mayıs 2016.
^ "FAHRİYE EVCEN, OYA AYDOĞAN'I SON YOLCULUĞUNDA YALNIZ BIRAKMADI". Acunn.com. 16 Mayıs 2016.
^ "Oya Aydoğan'ın oğlu annesinin vasiyetini açıkladı". NTV.com.tr. 16 Mayıs 2016. Erişim tarihi : 16 Mayıs 2016.
Boksör Muhammed Ali (Cassius Marcellus Clay Jr.) Kimdir - Biyografisi
Muhammed Ali, önceki adı : Cassius Marcellus Clay Jr. (17 Ocak 1942; Louisville,
Kentucky - 3 Haziran 2016; Phoenix, Arizona), Amerikalı Müslüman profesyonel
boksör. Tüm zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, kariyeri
boyunca yaptığı maçların yalnızca 5 tanesini kaybetmiştir.[2][3]
Hayatı
Müslüman olmadan önceki ismi Cassius Marcellus Clay Jr. olan Muhammed Ali, 17
Ocak 1942'de Kentucky Louisville'de doğdu. Afro-Amerikan ve İrlanda kökenlidir.
12 yaşındayken boksla tanıştı ve kısa zaman içinde National AAU ve Altın Eldiven
Şampiyonası'nda amatör kayıtlara girdi. Yine 1960'ta Roma'da ağır hafif siklette
altın madalya alarak profesyonel lige döndü. 18 yaşındayken katıldığı Roma
Olimpiyatları'nda altın madalya aldıktan sonra ünü giderek artmaya başladı.
1964 yılında 22 yaşındayken, S. Liston'u yenip Dünya Şampiyonu oldu. Bu zaferden
sonra dinini değiştirdiğini ve İslam'a geçtiğini açıkladı. Muhammed Ali ismini
aldı ve çok sevdiği boks'a 1967'den 1970'e kadar ara vermek zorunda kaldı.
"Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım." diyerek
Vietnam Savaşı'na gitmediği için 5 yıl hapis ve 10 bin dolar para cezasına
çarptırıldı. Lisansı ve pasaportu elinden alınınca dava süresince maddi
sıkıntılar yaşadı ve iflas ettiğini açıkladı. Ailesinin yardımı ve
üniversitelerde para karşılığı yaptığı konuşmalarla geçimini sağladı. 1970'te
temyiz davasını kazanıp tekrar boksa döndü. 1971'de Joe Frazier ile 'Asrın
maçı'na çıktı ve profesyonel boks kariyerinde ilk defa kaybetti. Uzmanlar üç
buçuk sene aradan sonra sadece 2 maç yapan Muhammed Ali'nin bu kadar zor bir maça
hazır olmadığı görüşünde hemfikirdi. Fakat o en kısa zamanda tekrar şampiyon
olmak istiyordu. Ardından çenesinin kırıldığı maçta Ken Norton'a sayı ile
yenilince, kendi ve yakınları dışında birçok kişi kariyerinin bittiğini sandı.
Fakat o azmedip art arda unvan için rakip olan boksörleri bir bir yendi. Ken
Norton'i yenip rövanşı aldı.
1973'te Joe Frazier ile unvan maçı için anlaştı. Arada sadece Joe Frazier-George
Foreman maçı kalmıştı. Frazier sürpriz bir şekilde iki raund'da nakavt oldu. Ali
böylece önce Fraizer ile maç yapıp arkasından da Foreman'la maç ayarladı ve iki
maçı da nakavt'la kazandı. Böylece hem kaybettiği unvanını alacak hem de daha
bitmediğini gösterecekti. 1974'te Foreman’ın bahisçilerde 7'ye 1 favori olduğu
maçta rakibini hiç beklenmedik bir taktik ile sekizinci raundda nakavt edip hak
ettiği unvanı Floyd Patterson'den sonra tekrar elde eden ikinci boksör oldu.
1978'de L. Spinks'e yenilip ardından aynı yıl rakibini yenince Dünya
Şampiyonluğunu 3 kez elde eden ilk boksör oldu. O zamanlar sadece 2 Dünya Boks
Federasyonu olması değerini daha da farklı kılıyordu. 2008 yılı itibari ile 8
Dünya Boks Federasyonu bulunuyordu. Muhammad Ali'nin etkin döneminde en iyi
boksörler, unvanı elde edebilmek için, mutlaka karşı karşıya gelirlerdi. George
Foreman'in 1994 yılında 20 sene aradan sonra tekrar Dünya Şampiyonu olması ve
unvanını çok kez savunması, o dönemin boksunun birçok ülkede neden "Altın 70'li
yıllar" diye anıldığını bize anlatıyor.
1978'de boksu Şampiyon olarak bıraktı. Sonra 1984'te Parkinson hastalığına
yakalanmasına rağmen bunu gizleyip büyük para karşılığı iki maç daha yapıp
kaybetti. İkisi de o vaktin veya sonrasının Dünya Şampiyonları idi. (eski
sparring partneri Larry Holmes ve Trevor Berbick). Profesyonel döneminde sadece 5
kez yenilen, Olimpiyat ve Dünya Şampiyonu olan Muhammed Ali, 36 yaşına kadar
bütün şampiyonlar için tek isim olmayı başardı ve 37'si nakavt olmak üzere 56 maç
kazandı.
Ona sadece bir boksör olarak bakmamak gerekir. Çünkü o gücüyle olduğu kadar
kişiliğiyle de hep daha iyisini yapmaya çalışmıştır. 1960 Roma Olimpiyatları'ndan
döndükten iki gün sonra bir lokantada sadece beyazlara servis yapıldığını
öğrenince, altın madalyasını Ohio Nehri'ne atmıştır. 1996 Atlanta
Olimpiyatları'nda bu madalyanın yerine başka bir altın madalya kendisine
verilmiştir.
Din olarak İslamiyet'i seçmiştir ve Vietnam Savaşı'na gitmemiştir. Bu durumu
şöyle dile getirmiştir : "Benim onlarla sorunum yok." (I'I ain't got no quarrel
with them Vietcong'). Bu nedenle unvanlarına el konuldu ve bokstan
uzaklaştırıldı. Fakat o yılmadı. Bu süre içerisinde üniversiteleri dolaşarak
İslamiyet'i anlattı. Malcolm X ile yakın ilişkileri oldu. Verimli işlerle
uğraştı.
Bokstan sonraki yaşamı
Oval Ofiste Başkan Ronald Reagan ve Muhammed Ali, 1983
Eşi Lonnie Ali ile beraber, Başkan George W. Bush, Beyaz Saray'daki törende, 9
Kasım 2005 tarihinde Başkanlık Özgürlük Madalyasını sunduktan sonra Muhammed
Ali'ye sarılırken.
1984 yılında, Muhammed Ali Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Ronald Reagan'ın
yeniden seçilebilmesi için kendisine destek verdiğini açıkladı.[4] 1991 yılında
Ali, Körfez Savaşı sırasında Irak'a gitti ve Amerikalı rehinelerin serbest
bırakılmasını müzakere etmek amacıyla Saddam Hüseyin ile bir araya geldi.[5]
1996 yılında Atlanta, Georgia'da 1996 Yaz Olimpiyatları'nda ateşini yakma onuruna
vardı.
17 Kasım 2002 tarihinde, Muhammed Ali, "Barış BM Elçisi" olarak Afganistan'a
gitti.[6] BM özel konuğu olarak üç günlük bir iyi niyet misyonuna ilişkin
Kabil'de bulundu.[7]
27 Temmuz 2012 tarihinde Ali, Londra'da, 2012 Yaz Olimpiyatları Açılış
törenindeki Olimpiyat Bayrağını taşıdı. Parkinson hastalığından dolayı stadyumda
bayrağı taşıyamayacak hale gelince eşi Lonnie tarafından ayakta durmasına
yardımcı oldu.[8]
20 Aralık 2014 tarihinde Ali, pnömoni şikayetine muzdarip hastaneye yatırıldı.
Ali bir kez daha Scottsdale, Arizona'da bir konuk evinde tepkisiz bulunduktan
sonra idrar yolu enfeksiyonu rahatsızlığı ile 15 Ocak 2015 tarihinde hastaneye
yatırıldı. Ertesi gün taburcu oldu.
Muhammed Ali (28 Ocak 2006, Davos)
Muhammed Ali'nin zamanının en iyisi olduğu kabul edilir. 2001 yılında Hollywood
tarafından hayatı filme alındı. Ali adlı filmde Muhammed Ali'yi Will Smith
canlandırdı.
Parkinson hastalığı yüzünden uzun süre Michigan'daki çiftliğinde gözlerden uzak
yaşamayı tercih eden ünlü boksör, ringlerde 20 yıldır ağzından düşürmediği "Bütün
zamanların en iyisiyim" lafını ispatlayarak bir efsane olmuştur.
Buna rağmen, 2001 yılındaki 11 Eylül saldırıları üzerine Muhammed Ali, başında
New York İtfaiye Müdürlüğü şapkası ile Sıfır Noktasına giderek destek ve
dayanışmasını göstermek gereği duymuş ve şöyle demiştir :
“Beni asıl inciten, 'İslam' adının bulaştırılması ve 'Müslüman' [adının]
bulaştırılması ve sorun çıkarılıp nefret ve şiddete yol açılması. İslam, katil
dini değildir. İslam, barış demektir. Evde öylece oturup insanların sorunun
kaynağı olarak Müslümanları yaftalamalarına seyirci kalamazdım.”[9]
Hayatını anlatan biyografik roman, 2002 yılında Kaknüs Yayınları tarafından
yayımlanmıştır (ISBN 975-6698-34-9).
Uzun süredir Parkinson hastalığı ile mücadele eden Muhammed Ali 3 Haziran 2016
tarihinde solunum yolu rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü hastanede yaşamını
yitirmiştir.[10]
----------------------
Holywodda ünlüler anıtındaki isimini Muhammed yazıyor diye yere değilde duvara
yazdıran adam vefat etti.
“Ben Peygamber’in (sav) ismini taşıyorum, bu sebeple insanların bu ismin üstünde
gezmesine müsade edemem” diyerek teklifleri reddeder.Bunun üzerine üzerinde
Muhammed Ali’nin ismi olan yıldız duvara asılır. Duvara asılı tek isim Muhammed
Ali’nin ismidir.
Mekanın cennet olsun şampiyon…
Muhammed Ali (Önceki adı : Cassius Marcellus Clay Jr., 17 Ocak 1942; Louisville,
Kentucky – 3 Haziran 2016; Phoenix, Arizona)[2], Amerikalı profesyonel boksör.
Tüm zamanların en iyi boksörü olarak kabul edilen Muhammed Ali, kariyeri boyunca
yaptığı maçların yalnızca 5 tanesini kaybetmiştir.
Hayatı
-----------------
Kaynak :
-------------
Halk Ansiklopedisi Wikipedia
-------------
Etiketler : Boksör, Muhammed Ali, Cassius Marcellus Clay
Jr., Kimdir ,Biyografisi, efsane boksör,Halk Şampiyonu, Boksun En iyisi,The
Greatest Boxer,Boxer,MuhammedAli,Ali,Muhammed,Şampiyon,Şampiyon boksör,
Karl Landsteiner Kimdir - Biyografisi
Karl Landsteiner (d. 14 Haziran 1868, Viyana, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu
- ö. 26 Haziran 1943, New York, ABD), Avusturya kökenli ABD'li immünolog ve
patolog.Başlıca kan gruplarını bulması ve kan naklinin tıpta basit bir işlem
haline gelmesini sağlayan ABO kan grupları sistemini geliştirmesiyle 1930 Nobel
Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü almıştır.
1898-1908 arasında Viyana Patoloji Enstitüsü'nde araştırmacı olarak çalışırken
insanlarda kanın yapısındaki farklılıkları bularak, uygun olmayan kan
nakillerinin tehlikelerini ortaya çıkardı. 1901'de, alyuvarlarda hücre zarının
dış katmanına bağlanan antijenlerin türüne göre insanda en az üç kan grubu
olduğunu gösterdi; bu grupları A, B ve O olarak adlandırdı. Bir yıl sonra, A ve B
antijenlerinin ikisini birden taşıyan ve AB antikorları içermeyen AB grubu
bulundu. Landsteiner, 1927'de M ve N gruplarını, 1940'ta ilk kez bulunduğu maymun
türünün adını taşıyan Rhesus (Rh) faktörünü saptadı. Rh faktörü, anne ve dölütün
kanında ortaya çıkabilen ve düşük, ölü doğum ya da yeni doğanda ölümcül bir
hastalığa yol açan bir dizi tepkimenin temelini oluşturuyordu.
Landsteiner'in çalışmaları adli tıbbın gelişmesine önemli katkılarda bulundu;
babalık ve cinayet davalarında kan gruplarının güvenilir birer kanıt olarak
kullanılmasını sağladı. Kan gruplarının belirli genler aracılığıyla kuşaktan
kuşağa aktarıldığının kanıtlanması, kalıtım ve antropoloji araştırmaları için de
etkili bir yöntem sağladı.
Landsteiner 1909-1919 arasında Viyana Üniversitesi'nde, 1922-1943 arasında New
York kentindeki Rockefeller Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde patoloji dersleri
verdi. Başlıca yapıtı, bağışıklık kimyasının kurulmasına katkı niteliğindeki The
Specificity of Serological Reactions 'dır (1936; Serolojik Tepkimelerin
Özgünlüğü).
-------------------
AUF DEUTSCH
------------------
Karl Landsteiner (* 14. Juni 1868 in Baden bei Wien; † 26. Juni 1943 in New York)
war ein österreichisch-US-amerikanischer Pathologe und Serologe, der 1901 das
AB0-System der Blutgruppen entdeckte, wofür er 1930 den Nobelpreis für
Physiologie oder Medizin erhielt. 1921 führten ihn weitere Arbeiten zur Prägung
des Begriffs Hapten; 1940 entdeckte er außerdem mit Alexander Solomon Wiener und
Philip Levine den Rhesusfaktor.
Anfang der Karriere
Landsteiners Vater Leopold (1817 Wien – 22. Februar 1875 ebenda), ein bekannter
Journalist und erster Chefredakteur der Zeitung Die Presse, starb mit 58 Jahren,
als Karl sechs Jahre alt war. Dadurch hatte er eine sehr enge Beziehung zu seiner
Mutter Fanny, geb. Heß, und ihre Totenmaske hing bis zu seinem Tod in seinem
Schlafzimmer. Landsteiner studierte nach seiner am heutigen Gymnasium Wasagasse
in Wien mit Vorzug bestandenen Matura [1] ab 1885 an der Universität Wien Medizin
und promovierte dort 1891. Während seines Studiums veröffentlichte er eine Arbeit
über den Einfluss von Diäten auf die Zusammensetzung des Blutes.
Nach seinem Studium verbrachte Landsteiner fünf Jahre im Ausland in Laboratorien
in Zürich bei Arthur Hantzsch, in Würzburg beim berühmten deutschen Chemiker Emil
Fischer und in München bei Eugen Bamberger. 1896 kehrte er nach Wien zurück und
wurde Assistent am von Max von Gruber geleiteten Hygienischen Institut. Dort
führte er Studien über den Mechanismus der Immunität und das Wesen von
Antikörpern durch. Zwischen 1898 und 1908 war Landsteiner Assistent an der
Pathologischen Anatomie der Universität Wien, danach bis 1919 Prosektor am
Wilhelminenspital in Wien. 1903 habilitierte er sich bei Anton Weichselbaum im
Fach Pathologie und 1911 erfolgte die Ernennung Landsteiners zum
außerordentlichen Professor für Pathologie. Während dieser Zeit veröffentlichte
er viele medizinische Arbeiten, unter anderem über die Übertragung der
Kinderlähmung. Landsteiners Leistung – zusammen mit Erwin Popper – war der
endgültige Nachweis, dass Kinderlähmung eine infektiöse Krankheit ist und durch
Injektion von Rückenmarkflüssigkeit eines an der Krankheit verstorbenen Kindes
auf Affen übertragen und von einem Tier zum nächsten übertragen werden kann.[2]
Für seine bahnbrechenden Er
Entdeckung der Blutgruppen
Landsteiner entdeckte 1900, dass bei Kontakt das Blut zweier Menschen oft
verklumpte (Hämagglutination). 1901 stellte er fest, dass dieser Effekt auch
durch Kontakt von Blut mit Blutserum eintrat. In seiner Arbeit „Über
Agglutinationserscheinungen normalen menschlichen Blutes“, welche 1901 in der
„Wiener klinischen Wochenschrift“ der Gesellschaft der Ärzte in Wien erschien,
berichtete er erstmals in einer Fußnote über die Annahme, dass es drei
verschiedene Blutgruppen geben müsse.[3] In der Folge gelang es ihm dann, die
drei Blutgruppenmerkmale A, B, und 0, die er als C bezeichnete, des menschlichen
Blutes zu identifizieren.[4] Das (erst 1910 von Emil von Dungern und Ludwik
Hirszfeld so bezeichnete) Blutgruppenmerkmal AB wurde 1902 von zwei Kollegen
Landsteiners, dem Wiener Internisten Alfred von Decastello-Rechtwehr (1872–1960)
und dessen Mitarbeiter Adriano Sturli (1873–1964), entdeckt. Die 1910 von Dungern
und Hirszfeld vorgeschlagene AB0-Nomenklatur wurde übrigens erst 1928 auch
international übernommen.
Landsteiner war es auch, der erkannte, dass die Bluttransfusion zwischen Personen
der gleichen Gruppe nicht zur Zerstörung der Blutzellen führte, wohl aber
zwischen Personen verschiedener Blutgruppen, so dass im Jahre 1907 die erste
erfolgreiche, auf seinen Arbeiten basierende Bluttransfusion am Mount Sinai
Hospital in New York von Reuben Ottenberg durchgeführt werden konnte.
Heute weiß man, dass Menschen mit der Blutgruppe AB Erythrozyten aller anderen
Blutgruppen akzeptieren (Universalempfänger), Erythrozyten der Blutgruppe 0
können von allen Gruppen empfangen werden (Universalspender). Dies liegt daran,
dass Menschen mit der Blutgruppe AB keine Antikörper gegen die Blutgruppe A oder
B bilden. Die Blutgruppe 0 dagegen besitzt weder das Merkmal A noch das Merkmal
B, so dass nach der Übertragung beim Empfänger auch keine Antikörper dagegen
gebildet werden können.
Heutzutage werden bei Bluttransfusionen nur Erythrozytenkonzentrate ohne
Blutserum mit Antikörpern übertragen. Diese Erkenntnis ist besonders bei
Bluttransfusionen und Operationen sehr wichtig. Für die Entdeckung der
Blutgruppen erhielt Landsteiner 1930 den Nobelpreis für Medizin.
Weitere Forschungstätigkeit
Nach dem Ende des Ersten Weltkriegs folgte Landsteiner 1919 der Berufung nach Den
Haag, wo er die Prosektur eines kleinen Katholischen Krankenhauses leitete, in
zwölf Veröffentlichungen jedoch weiterhin verschiedene serologische Probleme
behandelte. So berichtete er 1921 über niedermolekulare „spezifische Substanzen“,
die die Bindung an ein Protein benötigen um ein sog. Vollantigen zu werden, und
für die er die Bezeichnung Haptene vorschlug. 1922 nahm Landsteiner eine Stelle
am Rockefeller-Institut in New York an, wo er 1940 zusammen mit seinen Schülern
Philip Levine und Alexander Solomon Wiener den Rhesusfaktor beschrieb, den er im
Blut von Rhesusaffen entdeckt hatte. Neben der Arbeit an den Blutgruppen
beschäftigte er sich mit Fragen zur Entstehung der Paroxysmalen
Kältehämoglobinurie, in deren Folge die Donath-Landsteiner-Reaktion als Test zur
Diagnosesicherung entwickelt werden konnte. In den Jahren 1927/1928 fungierte er
als Präsident der American Association of Immunologists.
Auf dem Gebiet der Bakteriologie gelang es Landsteiner zusammen mit Clara Nigg in
den Jahren 1930–1932 Rickettsia prowazekii, den Fleckfiebererreger, in lebenden
Gewebekulturen zu züchten.
In seinen letzten Jahren arbeitete er an onkologischen Fragestellungen, da seine
Frau an einem bösartigen Tumor der Schilddrüse erkrankt war.
Karl Landsteiner war ein Mensch voller Energie und Forscherdrang. Typisch dafür
ist auch sein Ende : Mit 75 Jahren, am 24. Juni 1943, erlitt er während der
Arbeit in seinem Labor am Rockefeller-Institut einen Herzinfarkt, dem er zwei
Tage später erlag. Seine Frau starb am Weihnachtstag desselben Jahres.
Im Laufe seines Lebens empfing er viele hohe Auszeichnungen, darunter
Ehrendoktorate von Universitäten – eines allerdings fehlt, das von Wien.
Lediglich im Arkadenhof der Wiener Universität wurde ihm eine Gedenkplakette
gewidmet. Seit 1929 besaßen er und seine Familie die US-amerikanische
Staatsbürgerschaft. 1946 wurde er postum mit dem Albert Lasker Award for Clinical
Medical Research ausgezeichnet.
Privatleben
1916 heiratete Landsteiner nach langjähriger Verlobungszeit (Landsteiner konnte
sich aufgrund seiner freiwilligen Arbeitslast nicht zur Heirat entschließen)
Leopoldine Helene, geborene Wlasto. Sie war die Tochter des Mesners der
griechisch-orientalischen Kirchengemeinde zu St. Georg. Aufgrund ihrer Liebe zu
ihm verließ sie ihre angestammte Konfession, um ihrem – 1890 vom Judentum zum
katholischen Bekenntnis konvertierten[5] – Gatten auch religiös näher zu sein.
1917 wurde sein Sohn Ernst Karl geboren. Landsteiner war ein guter und äußerst
besorgter Vater, dem es im letzten Kriegsjahr gelang, eine Ziege aufzutreiben, so
dass trotz allen Mangels wenigstens frische Milch im Haus zur Verfügung stand.
Eigenhändig sammelte er Kräuter, damit daraus Ersatzspinat gekocht werden konnte.
In der Gemeinde Purkersdorf hatte er ein Haus gekauft, damit sein Nachwuchs nicht
in der Stadt, im 9. Wiener Gemeindebezirk, aufwachsen musste.
Privat las er gerne, heimlich auch Kriminalromane – heimlich deswegen, weil er
diese Lektüre eigentlich als unter seiner Würde empfand.
Aussehensmäßig strahlte er große Würde aus, war ein Hüne von Gestalt, von
kräftiger Statur mit herabhängendem Schnurrbart und einem vergeistigt-forschenden
Blick.
Obwohl er seit 1929 die amerikanische Staatsbürgerschaft hatte, fühlte er sich
zeit seines Lebens als Europäer, sprach Deutsch allerdings nur dann, wenn er
ungehalten wurde, wie seine Schüler an der Universität feststellten.
Seine Frau und er wurden Seite an Seite in Nantucket, Massachusetts, beigesetzt.
[1]
Landsteiner war ein ausgezeichneter Pianist. Er hatte einen großen
Bechsteinflügel in seinem Salon.
Würdigung
1968 brachte die Österreichische Post zum 100. Geburtstag eine
Sonderpostmarke heraus.[6]
Seit 1976 ist der Mondkrater Landsteiner nach ihm benannt.
Bis zur Euro-Umstellung zierte sein Bild den österreichischen 1000-
Schilling-Schein. Die Rückseite zeigte ihn in seinem Labor im Pathologisch-
Anatomischen Institut der Universität Wien.
Seit 1988 vergibt die Österreichische Gesellschaft für Allergologie und
Immunologie (ÖGAI) jährlich den „Karl Landsteiner Preis“ für hervorragende
wissenschaftliche Publikationen auf dem Gebiet der immunologischen
Grundlagenforschung. Im Jahre 2003 wurde von der ÖGAI die „Karl Landsteiner-
Medaille“ für ein hervorragendes Lebenswerk auf dem Gebiete der Immunologie
gestiftet und 2004 erstmals verliehen. Zu Ehren von Landsteiner wird auch der
Avery-Landsteiner-Preis verliehen, der Karl Landsteiner Memorial Award der
American Association of Blood Banks (AABB) sowie die alle zwei Jahre vergebene
Landsteiner Vorlesung der Deutschen Gesellschaft für Transfusionsmedizin und
Immunhämatologie (DGTI).
Am Geburtstag Karl Landsteiners wird seit 2004 der „Weltblutspendetag“
begangen.
Seit 2005 besteht in Niederösterreich die „Karl Landsteiner Gesellschaft“ als
Verein zur Durchführung von wissenschaftlichen Forschungen im Bereich der Medizin
und verwandter wissenschaftlicher Disziplinen.
er war seit 1927 Mitglied der Deutschen Akademie der Naturforscher Leopoldina
– Nationale Akademie der Wissenschaften
In Klagenfurt ist die Karl-Landsteiner-Gasse nach ihm benannt.
Auf Beschluss des Leipziger Stadtrates[7] wurde 2011 eine Straße im
Stadtbezirk Mitte, Ortsteil Zentrum-Südost, nach ihm benannt.
2013 nahm in Krems an der Donau (Österreich) die Karl Landsteiner
Privatuniversität für Gesundheitswissenschaften ihren Betrieb auf.
2016 widmete ihm Google zu seinem Geburtstag einen eigenen Doodle
Werke (Auswahl)
Über die Agglutinationserscheinungen normalen menschlichen Blutes. 1901.
Die Spezifizität der serologischen Reaktionen. 1933.
Literatur
Paul Speiser. Karl Landsteiner, Entdecker der Blutgruppen und Pionier der
Immunologie. Biographie eines Nobelpreisträgers aus der Wiener Medizinischen
Schule. 3. unveränd. Auflage. Blackwell Ueberreuter-Wiss., Berlin 1990 ISBN 3-
89412-084-3.
Landsteiner, Karl. In : Österreichisches Biographisches Lexikon 1815–1950
(ÖBL). Band 4, Verlag der Österreichischen Akademie der Wissenschaften, Wien
1969, S. 433 f. (Direktlinks auf S. 433, S. 434).
Handbuch österreichischer Autorinnen und Autoren jüdischer Herkunft 18. bis
20. Jahrhundert. Hrsg. : Österreichische Nationalbibliothek, Wien. K. G. Saur,
München 2002, ISBN 3-598-11545-8 (Band 2) S. 781.
Hans Schadewaldt : Landsteiner, Karl. In : Neue Deutsche Biographie (NDB).
Band 13, Duncker & Humblot, Berlin 1982, ISBN 3-428-00194-X, S. 521–523
(Digitalisat).
-------------------
Etiketler : Karl Landsteiner,Kimdir,Biyografisi,wer ist
Karl Landsteiner,immünolog,patolog.Başlıca, kan gruplarını bulması, ve kan
naklinin, tıpta, basit bir işlem, haline gelmesini, sağlayan
adam,avusturyali,österreicher,
SEYYİD AHMED EL ARVÂSÎ KİMDİR
SEYYİD AHMED EL ARVÂSÎ KİMDİR
Köklü medeniyetlere sahip olan milletler; sıra dışı mütefekkirler, çok değerli âlimler, eşsiz sanatkârlar, emsalsiz edipler, müstesnâ gönül mîmarları ve çok kıymetli dâvâ adamları yetiştirirler… Gerçekten de; münevverlerini, mütefekkirlerini, sanatkârlarını, ilim erbâbını, ruh hamurkârlarını, ideâlistlerini ve dâvâ adamlarını yetiştiremeyen toplumların devamlı irtifâ kaybettiği tarihî bir hâkikâttir. Yine inkârı mümkün olmayan bir diğer gerçek ise, bir milletin büyük fikir adamları yetiştirebilmesi için o toplumun; âteşin bir îmana, köklü bir medeniyete, zengin bir kültüre, engin bir tarihî birikime, ulvî bir ülküye ve millî bir ideâle sahip olması gerektiğidir…
Türk Milleti; muhteşem İslâm Medeniyeti’ne, 5000 yıllık tarihi geçmişe ve muazzam bir kültüre sahip olmasına rağmen; ne yazık ki, uzun zamandan beri bir medeniyet seyyahı durumuna düş/ürül/erek temel değerlerinden uzaklaş/tırıl/mış, toplum olarak ârafta kalmış, münevver ve mütefekkir insanlar yetiştirme hususunda da önemli sıkıntılar çekmiştir / çekmektedir…
Türk Millet olarak bizler, son iki asırdır medeniyet değiştirme vetiresinin tabiî neticelerini yaşadık… Bizi “Biz” yapan millî-İslâmî ve insânî değerlerimizden uzaklaştık… Mefkûrelerimizi, âlemşümul hedeflerimizi ve büyük düşünme ideâllerimizi yitirdik… Din-dil ve târih şuurumuzu paslandırdık, ufkumuzu aydınlatacak olan gerçek fikir adamlarımızı yetiştirebilme bahtiyarlığından mahrum kaldık ve bugünkü fikir fukarâlığına duçâr olduk…
Artık günümüzde; ismiyle müsemmâ gerçek “fikir adamı” çıkartamamanın üzüntüsünü tâ kalbimizde duyarken, ‘Eskimeyen Eski Medeniyetimiz’in yetiştirdiği erbâb-ı kalemleri ebedî âleme bir bir yolcu ediyor ve yerlerine yenilerini ikâme edemediğimiz için, hem maddî, hem de mânevî açıdan çok ıstıraplı dönemler yaşıyoruz… Ne yazık ki; yeni Mehmet Âkifler, Peyâmî Safâ’lar, Nurettin Topçu’lar, Necip Fazıl’lar, Osman Turan’lar, Cemil Meriç’ler, Galip Erdem’ler, Erol Güngör’ler… yetiştiremiyoruz…
Türk-İslam Medeniyeti’nin ferah-fezâ ikliminden ilhâm alarak fikir susuzluğumuzu gideren bu müstesnâ mütefekkirler; sadece yaşadığı dönemi değil, sonraki birkaç asrı da aydınlatan, istikbâldeki pek çok nesli de irşâd eden/ edecek olan âbide şahsiyetlerdi… Bu mümtaz insanlar, “Herkes ölür, ama herkes hayatı gerçek mânâsıyla yaşamaz.” sözüne örnek teşkil eden ölümsüz fânilerdi… Onlar, düşünce dünyamızın sönmeyen yıldızları olarak vefâtından sonra da yaşayan, tahlilleri, tespitleri, teşhisleri ve çözüm yolları günümüzle birlikte gelecekteki meselelerimize de ışık tutan, her geçen gün kıymetleri daha iyi anlaşılan ve değerleri artarak devam eden “Mektep Adamlar”dı…
İşte Seyyid Ahmed Arvâsî Hoca da; bu müstesnâ mütefekkirlerden, âbide şahsiyetlerden, mümtaz insanlardan, ölümsüz fânilerden, Mektep Adamlardan birisiydi…
Seyyid Ahmed Arvâsî, hayatını “..Emrolunduğun gibi dosdoğru ol..” (Hûd, 11/112) İlâhî îkazına göre şekillendiren, Kur’ân-ı Azimüşşân’ı her konuda rehber olarak gören, hiçbir zaman Şanlı Peygamberimiz(s.a.v.)’in sünnet-i seniyyelerinden ayrılmayan, ömrünü inancına ve milletine adayan, Efendimiz’de en kâmil mânâsıyla tebârüz eden bir çok güzellikleri ve özellikleri bünyesinde toplayan bir îman burcuydu…
Seyyid Ahmed Arvâsî, İslâm parantezindeki Türk Milliyetçiliği’nin husûsî adını “İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü” diye tavsif eden, fikriyatımızı bu doğrultuda tebellür ettiren, “izm”lerin ya da şahısların putlaştırılmasına şiddetle karşı çıkan, yanlış ölçülere sahip olmamızı önleyerek zihinlere vurulmak istenen prangaları söken ve ufkumuzu aydınlatan gerçek bir münevver, îmanlı bir mefkûre adamıydı…
Rahmetli Arvâsî Hoca; mükemmel şahsiyeti, şahsiyetinden kaynaklanan ölçülü tavrı, tevazuu, yüksek ideâli, düşünce dünyası, ilmi, asâleti, ahlâkı ve inancıyla düşünce hayatımızda derin izler bırakan büyük bir âlimdi…
Seyyid Ahmed Arvâsî, çölleşen tefekkür dünyamıza hayat veren, çoraklaşmış gönüllerimizi suya kavuşturan bir fikir vâhasıydı… O; “Türk-İslam Ülküsü” adlı 3 ciltlik kitabıyla Ülkücü Hareket’in anayasasını yazan, tarihe, beşeriyetin hâfızasına ve Türk milliyetçilerinin gönlüne silinmez harflerle yazılan büyük bir mütefekkirdi… O, Ülkücü Hareketin fikri temellerini İslâmî ölçülere göre şekillendiren ve yönlendiren çok önemli fikir adamlarından birisiydi…
Yaşadığını yazan, yazdığını yaşayan, inandığını söyleyen, söylediğinin arkasında duran bir münevver olan Seyyid Ahmed Arvâsî, örnek bir Alp-Erendi… 56 yıllık kısa ömrüne çok büyük hizmetler sığdıran gerçek bir âlim, sâlih bir mü’min, müstesnâ bir insandı… O; sıradan bir kişi değildi, ender yetişen bir dehâ idi… O, bütün hayatını İslâm Dîni’ne ve bu hak dîne 1000 yıllık hizmetiyle şereflenen Türk Milleti’ne adamış, mükemmel bir eğitimci, farklı bir yazar, ufku geniş bir erbâb-ı kalemdi…
Seyyid Ahmed Arvâsî; bilge bir dervişti, yokluğu çok fazla hissedilen bir gönül adamıydı… O, İslâm Âlemi’nin geçirdiği buhran ve bunalımların, düştüğü zelil durumların sebeplerini ve çarelerini gösteren, bu uğurda bir ömür harcayan gerçek bir mücahitti… O, “Sahâbe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk Milleti yapmıştır.” diyen, “Yıldızlı göklerde dolaşan Hilâl’in mahzun olmasına” gönlü aslâ razı olmayan, “İslâm’ın basiretini ve Türk’ün haysiyetini” temsil eden tam bir karakter âbidesiydi…
Arvâsî Hoca; asırlardır İslâm sancağını taşımayı kendisine vazife bilen, İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülküsü’nü gâye edinen Türk Milleti’nin yetiştirdiği gönül ordusunun nurânî halkalarından birisiydi…
Seyyid Ahmed Arvâsî; Mekke’de doğan, Medine’de devlet hâline gelen, risâlet ve nübüvvetin nûruyla insanlığı îman çağına eriştirerek, cehâletin girdabında debelenen beşeriyeti medeniyetin en üst seviyesine çıkaran Yüce İslâm Dîni’yle; Türkistan’da tarih sahnesine çıkan, “Mekke’nin tevhid nûruyla” yıkanan, mefkûresini cihad ruhuyla taçlandıran ve Anadolu’da “Ufukların Efendisi” bir cihan devleti kuran Aziz Türk Milleti’nin İlâhî kader çizgisindeki kesişme noktalarından feyz ve ilhâm alan bir ilim, fikir, düşünce, îman ve aksiyon adamıydı…
Seyyid Ahmed Arvâsî, Allahü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de “..Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden her türlü kiri giderip, sizi tertemiz yapmak istiyor..” (Ahzâb, 33/33) şeklinde belirttiği Muhammedî ahlâk ve sâlih îmanla bezenmiş “Nur Nesli”nden, yâni Ehl-i Beyt’tendir… Şeceresine göre Seyyid Ahmed Arvâsî; 42. baba ile Oniki İmam’dan Seyyid İmam Ali Rıza’ya, 47. babadan ise Hazreti Hüseyin’e ulaşmaktadır…
Seyyid Ahmed Arvâsî, 15 Şubat 1932 Pazartesi günü Doğubeyazıt ilçesinde doğar. Aslen Van’ın Bahçesaray ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir. 1952 yılında Öğretmen Okulu’nu bitirir ve Konya’nın Doğanbeyli Kasabasına ilkokul öğretmeni olarak tâyin edilir. Üç yıllık ilkokul öğretmenliğinden sonra askerliğini yedek subay olarak yapar ve 1958 yılında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nden mezun olur. Arvâsî Hoca, Van Alparslan Öğretmen Okulu, Savaştepe Öğretmen Okulu, Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü, Bursa Eğitim Enstitüsü ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde pedagoji öğretmenliği yapar. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nden sürgün edildiği Kırşehir ve Ümraniye’de çalışma imkânı bulamayınca, 1979 yılında emekli olmak zorunda kalır. Seyyid Ahmed Arvâsî, bir yandan öğretmenlik ve eğitimcilik görevini sürdürürken, diğer yandan da milliyetçi-mukaddesatçı dernek ve kuruluşlarla irtibatını hiç kesmeden devâm ettirir. Ülkemizde yayınlanan millî ve İslâmî dergilerde yazılar yazar.
Seyyid Ahmed Arvâsî, 1976 yılının eylül ayından itibâren haftalık “Devlet” gazetesinde ve 15 günde bir yayınlanan “Ülkücü Kadro”da dînî ve îtîkâdî konularda yazılar kaleme alır. “Genç Arkadaş”, “Hasret” ve “Nizâm-ı Âlem” dergilerinde yazmış olduğu yazılar Türkiye genelinde büyük yankı uyandırır. Ülkücü gençliğin millî-İslâmî şuurla yetişmesi için pek çok konferans ve seminer verir.1 Mart 1978 tarihinden îtibâren Hergün Gazetesi’nde günlük olarak makâleler yazmaya başlar. 12 Eylül 1980’de tutuklanır.12 Eylül Cuntasının cezaevlerine doldurduğu binlerce ülkücüden biri olarak Mamak zindanlarında çile çeker. İnançlarından ve fikirlerinden aslâ tâviz vermez. Berâber tutuklandığı partili arkadaşlarına: “Ülkücülük sâdece bir inanç, bir kimlik değil, her türlü baskılara, zulümlere karşı sönmeyen, söndürülemeyecek olan bir meşâledir.” diyerek moral ve sabır telkin eder. 17 Aralık 1981 günü “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nda vakur bir savunma yapar. 1983’te dönemin ülkücü yayın organları olan “Yeni Düşünce”, “Hamle”, “Doğuş”, “Millî Eğitim ve Kültür” gibi dergi ve gazetelerde görüşlerini dile getirir. 16 Eylül 1985 tarihinden itibâren vefâtına kadar (31 Aralık 1988) Türkiye Gazetesi’ndeki “Hasbihâl” adlı köşesinde hiç aksatmadan günlük yazılarına devam eder.
Müslüman Türk Milleti’nin büyük mütefekkiri, Ülkücü Hareket’in manifestosu olan “Türk-İslâm Ülküsü” adlı muhteşem eserin müellifi olan Seyyid Ahmet Arvâsî’nin Mamak zindanlarında rahatsızlanan kalbi; onun Alemlerin Rabbî’yle vuslatına vesile olur. 31 Aralık 1988 tarihinde İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşur. Vefâtının duyulması üzerine, yurdun dört bir yanından talebeleri, dava arkadaşları ve ömrünü hizmetine adadığı Ülkücü Hareket’in mensupları İstanbul’a akın eder. Rahmetli Seyyid Ahmed Arvâsî, 1 Ocak 1989 günü öğleyin Fatih Camii’nde on binlerce kişiden müteşekkil cemaatın kıldığı cenaze namazdan sonra Edirnekapı Mezarlığında toprağa verilir…
56 yıllık ömrüne ciltler dolusu eserler sığdıran ve “Bir Mektep Adam” olan Seyyid Ahmed Arvâsî, bütün yazılarında Türk Milleti’nin dolayısıyla da Türk milliyetçilerinin dâvâsının “Allah ve Resûlü’nün dâvâsı” olduğunu tebârüz ettirmiştir. Arvâsî Hoca, hayatı boyunca Şanlı Peygamberimiz(s.a.v.)’in; “İlmi yazı ile bağlayınız” hadisini kendisine rehber edinerek düşüncelerini kitaplaştırmıştır.
Seyyid Ahmed Arvâsî, “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri” isimli 18 sayfadan oluşan ilk kitapçığını 1965 yılında yayınlamıştır. Bu eser, Türk-İslâm Ülküsü’nün özeti mahiyetinde 44 maddelik bir beyannâmedir. Arvâsî Hoca, bu kitapçıkta: “Milliyetçilik bir milletin kendini ekonomik, kültürel, sosyal ve politik yönden güçlendirmesi, başka millet ve gruplara sömürtmeme çabasıdır. Bu bakımdan milliyetçilik meşrû bir hak ve şuurdur.” demektedir.
Seyyid Ahmed Arvâsî’nin tanınmasına ve geniş kitleler tarafından okunmasına vesile olan eseri, 1968 yılında yayınladığı “Kendini Arayan İnsan” kitabıdır. “Kendini bilen Rabb’ini bilir.” hikmetine mebnî olan bu eserinde Arvâsî Hoca; madde ve mânâ terkibinden ibâret olan ve maddeye hiç benzemeyen insanı, materyalist bir mantıkla tanımanın mümkün olmadığını ifâde etmektedir. Arvâsî Hocamızın 1970 yılında yayınlanan “İnsan ve İnsan Ötesi” isimli eseri, “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabının bir devamı niteliğindedir. İnsana ve insanın değerlerine psikolojik bir yaklaşım ve yeni bir bakış açısı getiren bu eser; “zübde-i âlem” olan insanın metafizik pencereden ilmî bir yorumudur…
Seyyid Ahmed Arvâsî’nin branşı olan pedagojide ve öğretmenlik mesleğinde söz sahibi olduğunu gösteren kitabı, 1976 yılında yazdığı ve o yıllarda bu konudaki tek eser olan “Eğitim Sosyolojisi”dir.
Rahmetli Hocamızın, en önemli eseri “Ülkücülüğü” bir reaksiyon olmaktan çıkarıp, bir fikrî aksiyon hareketi haline getiren, âlemşümul bir mesaj olarak cihâna ilân eden “Türk-İslâm Ülküsü”dür… “Türk-İslâm Ülküsü”, Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1Mart 1978 yılında Hergün Gazetesi’nde yazmaya başladığı yazılarının üç cilt halinde kitaplaştırılmasıdır. Bu eser, rahmetli Galip Erdem’in ifâdesiyle “Benzeri ve örneği olmayan” bir yazı tarzı olup, bir plan dâhilinde günlük yazı şeklinde tefrika edilen muhteşem bir kitaptır.” Tamamı 10 bölüm ve 559 makaleden oluşan “Türk-İslâm Ülküsü” adlı bu eser; bugün zihnimizi bulandıran ve kavram kargaşasına yol açan bütün meseleleri yıllar önce mufassal bir anlatım, objektif bir tespit ve detaylı bir tahlille ele almıştır…
Teşhisi konulan problemlerin çözüm yollarını da; ilmî bir değerlendirme, sağlam bir mantık, farklı bir bakış açısı, nitelikli bir yorum, inançlı bir zâviye, enteresan bir üslup ve hayata uygulanabilir projelerle izâh etmiş ve akılcı teklifler ortaya koymuştur. Arvâsî Hoca, bu muhteşem eserinde çok önemli fıkıh dersleri vermiş, konuları klasik fıkıh kitaplarındaki gibi madde madde sıralayarak anlatmamış, herkesin kolayca anlayacağı, fakat çok şümullü bir biçimde en girift meseleleri yorumlamış, hayatın her safhasında bilinip, tatbik edilmesi gereken İslâmî hükümleri insanların gönlüne ve beynine nakşetmiştir. Arvâsî Hoca, “aksiyoner olmadan dâvâ adamı olunamayacağını” bizlere öğretmiştir… Türk Milliyetçiliğini izah ederken; “Ülkücülük; ülkemiz ve yeryüzünde Allah’ın nizâmını hâkim kılmak için kendine metot olarak Allah ve Resûlünü ölçü alan bir îmân hareketinin adıdır.” diye açıklamıştır…
Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1982 yılında yayınladığı “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”isimli eseri müstâkil bir kitap olmakla beraber, Türk-İslâm Ülküsü’nün bütünlüğü içinde düşünülmesi gereken bir eserdir. “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz”, iki bölümden müteşekkil olup, birinci bölümde İmâm-ı Gazâli’nin “Mahluk, Hâlık’ın anahtarıdır” düşüncesinden yola çıkılarak “diyalektik” anlatılmış; ikinci bölümde ise “estetik” mevzuuna yer verilmiştir. Bu eserde Arvâsî Hoca; insanı ve insan ruhunu ele almış, İslâmî motiflerle süslediği orijinal tahliller vücuda getirmiştir. İnsan ruhundaki arayışların ifâdesi olan sanatı, Necip Fâzıl’ın
“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış,
Mârifet bu, gerisi yalnız çelik, çomakmış”
dediği gibi “Allah’ı aramak ve O’na ulaşmak için bir vasıta” olarak görmüş ve bu bakış açısıyla îzah etmiştir.
Seyyid Ahmed Arvâsî’nin 1982 yılında yayınlan “İlm-i Hâl” isimli eseri; başta insan olmak üzere, bütün mevcûdâta, bütün mahlûkâta ve kâinata yeni bir bakış açısı getiren, îtikat ve akâid bilgilerini klasik usulün farklı bir anlatımı diyebileceğimiz bir üslûpla ele alan müstesnâ bir ilmihâl kitabıdır.
Arvâsî Hocanın, 1986 yılında yazdığı “Doğu Anadolu Gerçeği” isimli eserinde “Şark Meselesi” olarak ele aldığı “bölücülük” konusunda çok önemli tespitler ve tekliflerde bulunmuştur. Seyyid Ahmed Arvâsî, emperyalist güçler tarafından üzerinde haince oyunların sergilenmeye çalışıldığı bu talihsiz beldemizin bir ferdi olması hasebiyle bölücüleri ve onların oyunlarını çok iyi tanıyan bir insandır. Arvâsî Hoca, Doğu Anadolu Gerçeği isimli eserinde sun’î bir şekilde vücuda getirilen Şark Meselesi’ne bir eğitimci ve bir sosyolog gözüyle yaklaşmış ve bu problemin bütün boyutlarını büyük bir vukûfiyetle vuzûha kavuşturarak gözler önüne sermiştir: “Bazı ahmak politikacılar, bazı gâfil yazar ve çizerler, aldatılmış piyon ve basiretsiz ideologlar, millî ve mukaddes değerlere yabancılaşmış kadrolar, ajanlar, çeşitli türdeki azınlık ırkçıları, yabancı uzmanlar, misyonerler, barış gönüllüleri….vb el ele vererek ülkemizi felâkete sürüklemek istemektedirler… Fakat unutmamak gerekir ki, Türk Devleti’nin parçalanması, sadece, çeşitli renkteki “küfür cephesinin” işine yarayacaktır. Allah korusun, muhalfarz, böyle bir parçalanma olursa, bundan sadece Türklük değil topyekûn İslam Dünyası zarar görecektir. Bunu bilerek ve düşünerek hareket etmek yalnız bir namus borcu değil, aynı zamanda “dinî” ve “millî” bir vecibedir.” demiştir.
Rahmetli Seyyid Ahmed Arvâsî’nin son eseri “Hasbihâl”dir. Hasbihâl serileri de Türk-İslâm Ülküsü gibi gazete yazılarından meydana gelmiştir. 16 Eylül 1985 tarihleri ile vefât ettiği gün olan 31 Aralık 1988 tarihleri kaleme aldığı ve Türkiye Gazetesi’nde “Hasbihâl” başlığı altında yayınlanan köşe yazılarıyla, hiçbir yerde yayınlanmamış olan makâlelerinden oluşmuştur.
Seyyid Ahmed Arvasî’nin İlâhî aşk ve îmân dolu olan kalbi rahatsızdı… İlk kalp krizini Mamak Cezaevi’nde geçirmişti… Arvâsî Hoca, 30 Aralık 1988 günkü yazısında “Bu gece duvara yeni bir takvim asacağım” demişti..Ve öyle de yaptı…31 Aralık 1988 günü, o büyük insan daktilosunun başında dünya misafirliğini tamamladı… “Ölümüm, idrâkimin Mutlak Varlık’ta tükenişini ifâde eder. Çünkü; her şey ondan gelmiş, yine O’na dönecektir..” diyen, “İslâm îman ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk Milleti’ni iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen” Arvâsî Hoca, simsiyah gözlerini, her zaman olduğu gibi dünya çirkinliklerine ebediyyen kapadı… Ve eşinin söylediği Kelime-i Şahadete iştirâk ederek mübârek ve temiz ruhunu Hakk’a teslim etti….Hayatı gibi son nefesi de mübârek ve şerefli oldu… Allah (c.c) rahmet eylesin… Rûhu şâd, mekânı Cennet olsun…
Nasıl bir deryâyı bardağa sığdırmak mümkün değilse, bütün hayatı mücâdele, çile, irşâd ve hizmet içinde geçen bu kadar büyük bir insanı benim kırık dökük cümlelerimle tasvir etmem elbette mümkün değil… Ummandan bir katre sunabildimse ne mutlu bana… Ve Fâtihâlar Arvâsî Hocaya…
SEYYİD AHMED ARVASİ HOCANIN BiR SOHBETİ
S. Ahmed ARVASİ HOCADAN müthiş bir yazı. Tam gündeme uygun. Bugünlere ışık tutuyor.
“Türk milleti, yeni ihtida etmiş bir millet değildir. O en az bin yıldan beri İslâm ile müşerref olmuştur. İslâmiyeti en doğru tarzda anlayan, yaşayan ve söz sahibi olan bir millettir. Bağrından İmâm-ı Azamları, İmâm-ı Mâtûridileri, İmâm-ı Gazâli’leri, İmâm-ı Birgivileri, İbni Kemâl’leri, Mollla Fenari’leri Ebu suud Efendiler gibi daha nice din âlimlerini Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, Hacı Bayram-ı Veli, Hacı Bektaş-ı Veli Yunus Emre gibi nice tasavvuf büyüklerini yetiştiren Türk milleti büyük ve tarihi bir kitaplığa ve «bid’âtsız» bir din kültürüne sahiptir. İslâm dünyasının bütün kaynakları en sağlam belgeleri ile elimizdedir. Genç nesilleri bu kaynaklardan mahrum ederek onları ne idiği belirsiz kimselerin kitap ve yazılarına muhtaç bırakmak asla doğru değildir.
Bugün, kimlerin kontrolünde olduklarını bilmediğimiz pek çok “din akımı” ve onları temsil eden yazarların kitapları harıl harıl tercüme edilip, genç nesillerin ve halkımızın eline verilmektedir. Kimdir, bu yazarlar? Ne yazarlar? Hangi emellere hizmet ederler? Meselâ Serge Hutin adlı bir masonun yazdığı ve Fransa’da yayınlanan Fransızca “Les Francs-Maçons” adlı kitabın 27. sahifesinde yazıldığına göre, Cemaleddin-i Efgâni ve Muhammed Abduh din maskesi altında çalışan birer korkunç mason üstadıdırlar. (“Telfik-i Mezahip» adlı kitabın yazarı Reşit Rıza ise bunların talebesidir.) Arap dünyasında birçok siyasî hareketi ve yazarı etkisi altında tutan “İhvan-ül Müslimin” hareketi, aynı kitaba göre masonların kontrolü altındadır. Seyit Kutupların ve benzerlerinin kitaplarını genç nesillerin eline veren kimselerin bu yazarın “İhvanül Müslimin” hareketinin öncülerinden olduklarını bilmiyorlar mı? Meryem Cemile adlı yahudi dönmesi kadını himayesi altına alan Mevdudi acep ne yapmak ister? Bütün bu karanlık adamları okutmak için çırpınan çevreler, ne hikmetse İmâm-ı A’zam, İmâm-ı Malik. İmâm-ı Şafiî, İmâm-ı Hanbelî gibi sünnet yolu büyüklerini küçümsemek ve unutturmak isteyen kimselerdir. Bunların içinde İmâm-ı Gazâlileri bile beğenmiyenlerine rastlarsınız. Yüce Mevlâna’ları ve Yunus’ları tenkid edenler, Muhyiddin-i Arabi’ye kâfir diyenler ne hikmetse bunların arasında yer bulur
0 halde, İslâm dininin dosdoğru öğrenilmesinin yolu nedir? Herşeyden önce bu işe, devletimizin ve milletimizin selâmeti ve ferdî vicdânen tertemiz bir tarzda oluşması bakımından gerekli önemi ve değeri vermenin lüzumuna inanmak şarttır. Sonra, genç nesilleri ve milletimizi ne idiği belirsiz yazarların ve kitapların tesirinden kurtarıcı tedbirleri almak gerekir. Bugün kitaplığımızı dolduran binlerce cilt kitabımız yalnız bizi değil, bütün İslâm dünyasını yeniden tertemiz İslami hayatı yaşamak için bekleyen en berrak ve gür kaynak durumundadır. Bu kaynakları yeniden gözlere ve gönüllere açacak inkılâp çapındaki hareket nerede?
Katışıksız, sapasağlam günümüze gelen tek vahiy kitabı Kur’ân-ı kerim’i okutacak okul ve öğretmen nerede? Kitaba, Sünnete, İcma-ı Ümmete ve Kıyas-ı Fukahaya bağlanarak “ana caddeyi” arayan ve bulan hamleyi bekliyoruz.”
S. Ahmed ARVASİ HOCA
Seyyid Ahmed El Arvasi'den Güzel Sözler
Batmayacağına inanarak suya bas, yürür gidersin. Mucize yürüyebilmen değil, inanabilmendir.
Benim milliyetçilik anlayışımda asla ırkçılığa, bölgeciliğe ve dar kavmiyet şuuruna yer yoktur.
Bir Doğu Anadolu çocuğu olarak, doğduğum ve büyüdüğüm bölge etrafında döndürülmek istenen hain niyetlere, (:::) tertiplere karşı elbette kayıtsız kalamazdım. Beni yakından tanıyanlar, bütün hayatımı ve çalışmalarımı Türk-İslam Ülküsü’ne vakfettiğimi elbette bilirler.
Biz Müslüman Türk’üz. Bizi, gelecek asırlarda yine biz olarak temsil edebilecek güçlü kadrolara muhtacız.
Kadrolar değişmedikçe, anayasalar, kanunlar, kararnameler ve tüzükler değişse bile bir mana ifade etmez.
Hayretle gördüm ki bu ülkede Türk kelimesinden ürkenler var. Yine hayretle gördüm ki bu ülkede İslam kelimesinden ürkenler var. Ve yine ürpererek gördüm ki, bu ülkede Türk ve İslam kelimelerinin yan yana gelmesinden dehşete kapılan kişi ve çevreler var.
Bugün yeryüzünde iki sömürgeci blok vardır. Bunlardan biri kara renkli “kapitalist” emperyalizm, diğeri ise bütün fraksiyonu ile “kızıl” emperyalizmdir. Birincisi “çok uluslu şirketlerin” paravanasında “az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek” maskesi altında, ikincisi de “ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek” maskesi altında “sınıfsal savaş” sloganı ile “iç savaşlar” çıkarmakta ve “dünya proleterlerinin dayanışması” adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.
Ve tarih bir gün, acz içinde kıvrana kıvrana şehadete susamış bir ülkücüden daha müthiş bir silahın keşfedilemediğini yazmak zorunda kalacaktır.
Çok defa beynelmilelci sloganlara yapışarak vatan çocuklarını kendi öz tarihlerine milli ve mukaddes kültür ve medeniyetlerine, milli ülkülerine yabancılaştırmaya, dinlerine, dillerine, bayrağına ve tarihine düşman etmeye çalışıyorlar.
Tarihine, kültürüne, bayrağına, devletine ve milletine yabancılaşmış nesiller ve kadrolar teşekkül etmişse, bizi biz yapan milli ve mukaddes değerlerimize alenen tecavüz edilebiliyorsa, devletin ve milletin bütünlüğüne yönelen eylemler pervasızlaşmışsa, bunları sadece sosyal değişmelerin tabii sonuçları olarak yorumlamak mümkün değildir; ihanetle, kendini sosyal değişmenin sancıları ile maskeleyemez.
İtikat ve ibadete bid’at katan, İslâmiyet’i kendi dar idraklerine göre tamamlamaya kalkan beyinsizler, kendilerine ne ad verirlerse versinler, asla İslâm’a hizmet etmemektedirler.
Türk milliyetçilerinin çile ve ıstıraba duçar olduğu dönemler Türk milli şuurunun yeni bir zaferini müjdelemektedir. Mustaripler, mağdurlar ve mazlumlar çoğalıp Türk milliyetçilerinin saflarını takviye ettikçe hareketin aşk ve hararet potansiyeli de artmaktadır.
Türküm, Müslümanım ve medeniyim diyen Türk-İslam ülkücülerine, en az 200 yıldan beri ezilen hor görülen vatan çocuklarına devrimbazların neden, niçin ve nasıl düşman edildiğini acaba gösteremeyecek miyiz? “Türküm” derse ilkel olmakla itham edilen, milletin tarihine, kültürüne ülküsüne yabancılaşmayan öğretmen, memur, polis, öğrenci, işçi ve halkın ıstırabı ne zaman bitecek?
Vatanımız ve milletimiz dört bir yandan ayrı renk ve biçimde gelişen kültür emperyalizmine maruz kalmaktadır. Kapitalist ve komünist oyunlara ilaveten Arap ve Fars kültürünün ülkemizdeki tahribatı çok büyük olmaktadır.
Türk Milletinin hayati meselesi, tamamen kendinden olan, kendini çok seven milli tarihine, milli kültürüne gönülden bağlı ve bu değerlere yabancılaşmamış aydın ve milliyetçi kadrolardır. İşte milli eğitim Türk milletine daima bunları vermelidir.
Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.
İnanıyorum ki hem Türk, hem Müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür.
Türk devletini yıkmak ve Türk milletini parçalamak isteyen bölücüler yalnız Türklüğe değil, İslâm’a da ihanet etmektedirler.
İslâm dünyasını esir almak isteyen şer kuvvetlerin ilk hedefi Türk devleti ve Türk milleti olmuştur.
Kesin olarak iman etmişimdir ki Müslüman Türk milleti ve onun devleti güçlüyse, İslâm dünyası da güçlüdür.
Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi imandandır.
RAŞiT TUNCA
BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik
ALLAH
BAYRAK
Radyo Karoglan
Foruma Misafir Olarak Gir
Forumda Neler Var
GALATASARAY
FENERBAHÇE
BEŞiKTAŞ
TRABZONSPOR
MiLLi TAKIM
ETKiNLiKLERiMiZ
Portal
Forum
Search
Community 
Forum Statistics
Forum Team
Calendar
Members
» Latest member:
» Forum threads: 5,258
» Forum posts: 5,849
Read More / Comment 
